Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 85

SYRIZA Türkiye’yi nasıl etkiler?

0

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Komünist Parti (KP) Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Merkez Komite üyesi Kurtuluş Kılçer ve sosyalist gazeteci Merdan Yanardağ’a sorduk.

Yunanistan’da Aleksis Tsipras liderliğindeki  sosyalist blok SYRIZA’nın seçim zaferi tüm dünyada yankı buldu. Tek başına hükümet kurabilme fırsatını iki sandalyeyle kaçıran SYRIZA, sağcı Bağımsız Yunanlar (ANEL) Partisi ile koalisyon hükümeti kurmak için anlaştı. Yeni hükümetin Başbakanı, Tsipras olacak.

SYRIZA’nın bu başarısının sebepleri, sol hareketin seyrinde nasıl bir basamak olacağı, dünyada ve Türkiye’de yaratabileceği siyasi etkiler, seçim sonuçları açıklandığından beri tartışılıyor, birçok yorum yapılıyor. Biz de seçim sonuçlarını ve gelecekteki olası etkilerini ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Komünist Parti (KP) Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Merkez Komite üyesi Kurtuluş Kılçer ve sosyalist gazeteci Merdan Yanardağ’a sorduk.

ALPER TAŞ:TEPEDEN İNME BİR BAŞARI DEĞİL

“SYRIZA’nın bu başarısı tepeden inme bir başarı değil. Avrupa’da ve özellikle Yunanistan’da ortaya çıkan bir krizin sonucu. Krize emekten yana yanıtlar üretmesinin ve krize karşı sokağa çıkan toplumsal muhalefetin taleplerinin siyasi sözcülüğünü gerçekleştirme becerisini göstermesinin Yunan halkına gerçekçi ve gerçekleştirilebilir bir çıkış yolu önermesinin ve Yunanistan’ın diğer siyasi yapılarının kriz karşısında iflasının bir sonucu… Hem sokak muhalefetinin içinde yer alarak hem de sokak muhalefetinin taleplerini ona bir nefes aldırabilecek bir seçeneği sunması açısından ısrarlı, sabırlı, sürekli bir çalışmanın ürünü olarak böyle bir başarı yakaladılar. Bu kriz, Avrupa’da özellikle Yunanistan’da ya aşırı sağa ya da radikal sola yarayabilecek bir krizdi. Radikal sol koalisyonu olan SYRIZA, bu krizi sol politikalar lehine yorumlama, değerlendirme ve inandırıcı bir seçenek sunma açısından başarılı bir grafik izledi ve bugünkü tabloya ulaştı.

TÜRKİYE’Yİ PSİKOLOJİK OLARAK ETKİLER

Birleşik Haziran Hareketi(BHH) yeni bir hareket, yeni bir süreç ama önemli bir süreç. Daha yeni yeni ayağa kalkıyor. Tabii bir parti değil bir hareket. O yüzden bir parti olan SYRIZA ile yan yana koymak şuan için doğru değil. Ama BHH’nin özü de, siyasi ekseni de aslında Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte Türkiye halkının yaşadığı sıkıntılara ve sorunlara acil yanıtlar üreterek sokakta bir toplumsal muhalefeti büyütme, geliştirme özellikle toplumsal açıdan sol ve devrimci hareketleri büyütme anlamında kendi yolunu açmaya çalışan bir hareket. Elbette ki özellikle Yunanistan’da ortaya çıkan bu siyasi tablo Avrupa’yı da etkileyecek. Yani Avrupa’yı şekillendiren sermaye politikaları karşısında emek eksenli bir Avrupa’nın inşası konusunda tartışmalara yol açacak gibi gözüküyor. Sol bir rüzgar estirmesi konusunda da Türkiye’yi psikolojik olarak elbette etkiler. Bir duygu olarak da etkiler. Buradan baktığımızda gerek Avrupa’da, gerek dünyanın değişik bölgelerinde ortaya çıkacak bu sol iklim, bir hayat alanı yaratma ve insanların sola bakması konusunda bir bakış açısı sağlar. Bunu değerlendirmek lazım. Bunu değerlendirmek için birleşik, çoğulcu, gerçekleşebilir ve inandırıcı yanıtlar verebilecek birleşik bir seçeneğin büyütülebilmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorum.”

KEMAL OKUYAN: ‘TÜRKİYE’DE DE SİSTEM PATLAMA NOKTASINDA

“Şimdi öncelikle şunu belirtmek gerek: Aslında Dünya’da da kapitalizm çok ciddi bir kriz yaşıyor. Biz hep ekonomik krize odaklanıyoruz ama onunla bağlantılı olarak siyasi alanda da alternatif üretmekte çok zorlanılıyor. Ve gerçekten de bazı ülkelerde bu iş patlama noktasına geldi. Aslında Türkiye’de de öyle… 2013 Haziranından da anladığımız üzere Türkiye’de de toplumda-belki farklı saiklerle- bir siyasi arayış var. Yunanistan seçimleri bu siyasi arayışı aslında sistem içerisinde tutmaya dönük bir alternatifin yaratılmasıyla ilgili. Bakın Yunanistan’ın en büyük güçlerinden birisi PASOK, yani Sosyal Demokrat Parti çöktü ve onun yerine daha önce oldukça küçük bir parti olan SYRIZA çok hızlı bir yükseliş gösterdi son üç yıl içerisinde ve bugün neredeyse tek başına iktidar olma olanağını yakalıyordu, olmadı, şimdi bir sağ partiyle koalisyon gerçekleştiriyor.

‘AŞIRI İYİMSERLİĞİ BENİMSEMİYORUM’

Bunu şöyle değerlendirelim: Bir yönü doğru, geniş kitleler bir arayış içerisinde, sağ söylem yetmiyor. Dolayısıyla solun yükselmesi için bir olanak var. Ama burada kesinlikle ve kesinlikle “hangi sol?” diye sormamız gerekiyor. SYRIZA içinde çok farklı unsurları barındırsa da yönelim olarak ne yazık ki bir düzen partisi olma yolunda ilerliyor ve bir sürü güvence verdiler. İktidar olmak için bir sağ partiyle koalisyon yapmak için anlaşma yaptılar, bunu göze alıyorlar. Benim görüşüm şu: Yunanistan’da SYRIZA’ya bel bağlayan milyonlarca yoksul insan önümüzdeki dönemde bir hayal kırıklığıyla karşılaşacaklar. Çünkü artık Yunanistan’da bu sistemin herhangi bir çözüm getirme şansı yok, kalmadı ve SYRIZA’nın programı Yunanistan’da radikal, köklü bir düzen değişikliği programı değil, bir ıslahat programı. Bunun tutma şansı yok. Yunanistan’da başka sol güçler de var, başta Yunanistan Komünist Partisi olmak üzere. Bu kadar zor bir seçimde yüzde beşin üzerinde oy alan bir parti. Ben önümüzdeki aylarda Yunanistan’da krizin derinleşeceğini düşünüyorum, yani daha yeni başlıyor. Bir arayış var insanlarda, evet ama unutmayalım ki gerçekten de insanların karşısına sahte çözümler çıkarma yeteneği olan bir sistem kapitalizm. Bu yüzden aşırı iyimserliği benimsemiyorum. Dolayısıyla çok yakından izlemek lazım Yunanistan’ı. Türkiye’de bunun üzerinden modeller kurmamak lazım. Yunanistan’da farklı bir gelenek var, orada son 30-40 yıldır sol parlamentoda önemli bir güç. Türkiye’de parlamento hesapları yapmak,’Herkes birleşsin, ne güzel sol dünyada iktidar oluyor’ demek temeli olmayan, çok kolaycı ve erken değerlendirmeler diye düşünüyorum.”

 

KURTULUŞ KILÇER: ‘TÜRKİYE’NİN ÇELİŞKİLERİ ÇOK DAHA FAZLA’

“Bir Avrupa Birliği ülkesinde böyle bir solun iktidara gelmesi başlı başına bir anlam kazanır, başlı başına önemlidir. Neden? Çünkü bugüne kadar Avrupa Birliği Türkiye’ye istikrar, ekonomik refah ve yeni bir model olarak anlatıldı. Ama bir Avrupa Birliği ülkesinde bile ekonomik kriz sonucunda solun iktidara gelmesi önemli, bu birinci nokta. Aynı şekilde İtalya ve İspanya’da da bir kriz ve bu krizle beraber solun yükselişini görüyoruz. Bunun mutlaka değerlendirilmesi lazım.

Yunanistan gibi bir ülkede böyle bir tablo ortaya çıkınca Türkiye’de de sol hareketin önünün çok açık olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Kaldı ki Türkiye, Yunanistan’a göre çelişkileri daha fazla olan, toplumsal sorunları daha yoğun yaşayan, Yunanistan’a göre ekonomik açıdan daha kırılgan bir ülke. Bu yüzden Türkiye’de de solun, sosyalizmin biz önümüzdeki dönem önünün çok açık olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz. İkinci olarak da SYRIZA’nın bu başarısı tabii ki önemsenmeli ama asıl mesele SYRIZA’nın bundan sonra ne yapacağıdır. Bu açıdan sermaye karşıtı, emperyalizm karşıtı bir konum alıp almayacağı bundan sonraki süreçte göreceğimiz bir mesele. Bu açıdan SYRIZA’nın bir sol iktidar açısından kapı mı olacağı yoksa sermaye sınıfıyla ve başta Avrupa Birliği olmak üzere emperyalizmle uzlaşan bir çizgi mi izleyeceği tereddütlü noktalarımız bizim. SYRIZA’nın programına baktığımızda bu açıdan bir devrimci kopuşu değil, sol bir iktidar anlamında uzlaşmayı da görüyoruz. Bütün bunlarla beraber değerlendirmek gerekir.

MERDAN YANARDAĞ: ONURU ÇİĞNEN BİR HALKIN ZAFERİ

“Öncelikle belirtmek gerekir ki, SYRIZA radikal sol bir hareket değil. İçinde daha radikal olan sol partilerin de bulunduğu geniş bir koalisyon, bir ittifak aslında. Fakat daha çok sol reformist diyebileceğimiz bir programa sahip. Elde ettiği başarı çok önemlidir. Yunanistan açısından değil sadece, bütün bölge ve Avrupa açısından da çok önemli. Çünkü bugüne kadar Yunanistan’ı yıkan neo-liberal politikaların iflas ettiğinin tescil edilmesi anlamına geliyor. Halk uzunca süredir gerek sağ gerek sol partiler, gerek sosyal demokrat partiler eliyle uygulanan neoliberal ekonomi politikalarına ve bunu tamamlayan liberal siyasetlere karşı büyük bir tepkiyi, büyük bir isyanı ortaya koydu. Bu isyanın, bu başkaldırının bir ifadesi olarak SYRIZA’nın seçimlerden büyük bir başarıyla çıktığını söylemek mümkün.

Bu, sadece SYRIZA’nın oylarıyla değerlendirilebilecek bir başarı değil. Aynı zamanda Yunanistan Komünist Partisi’nin ve diğer sol örgütlerin de aldığı oylara bakarsak yüzde 50’nin çok üstünde bir oy potansiyeline ulaştığını görüyoruz toplumsal muhalefetin. O bakımdan Yunanistan’daki bu gelişmenin ben Türkiye dahil bütün bölgeyi etkileyeceğini, genel olarak dünyanın ilerici ve sol güçlerine, işçi sınıfı hareketine büyük bir moral katkı sağlayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Yunanistan’daki SYRIZA’nın zaferi, onuru çiğnenen bir halkın yeniden onurunu ayağa kaldırması anlamına da gelir. Çünkü hakikaten halkın aşağılandığı, onurunun kırıldığı bir dönem yaşandı. Ekonomik krizin, yağma düzeninin sorumluluğunun halkın üzerine yıkılmaya çalışıldığı, Yunanistan halkının tembel olduğu, kendisine yapılan yardımları yiyip bitirdiği, eğlenceye düşkün olduğu, öğleden sonra çalışmadığı gibi aptalca diyebileceğimiz, hiçbir veriye dayanmayan, tarihsel, toplumsal gerçekliği olmayan son derece yüzeysel değerlendirmelerin yapıldığını biliyoruz. Bu yüzeysel değerlendirmelerin ne kadar saçma olduğu da ortaya çıktı. Doğrusu şunu söyleyebilirim, Yunanistan halkının, emekçilerinin ayağa kalktığı, çiğnenen onurunu geri aldığı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Türkiye’de de Birleşik Haziran Hareketi’nin benzer özellikler taşıdığı kuşkusuz ama aynı şey değil. Türkiye’de de Gezi’nin yani haziran direnişinin yarattığı mirasın siyasal olarak ifade edilmesidir diyebiliriz Birleşik Haziran Hareketi’ne. Evet, biz de Türkiye’de gericiliğe ve faşizme karşı, Türkiye’nin hızla dinci bir diktatörlüğe doğru sürüklenmesine karşı bir direniş hattı örmeye, geliştirmeye çalışıyoruz Birleşik Haziran Hareketi olarak. Benzer yanları var kuşkusuz ama en önemli yanı şu: Eğer Türkiye’nin Yunanistan’da olduğu gibi bütün ilerici, devrimci, cumhuriyetçi güçlerini birleştirebilirsek eğer, Türkiye’nin İslamcı faşist bir diktatörlüğe doğru sürüklenmesini önleyebileceğimiz gibi AKP iktidarının alaşağı edilmesine ve yerine halkçı, toplumcu bir iktidarın kurulmasını sağlayabiliriz diye düşünüyorum. Yunanistan’daki gelişme bize böyle bir moral destek sağlıyor.”

YÖN Haber

Başarılı oyuncu Ümit Kantarcılar ile özel röportaj

0
– Ümit Kantarcılar kimdir? 
Kendi halinde adamlardır benim gibi adamlar. İştir beni meşgul eden kafamı karıştıran. Kimsenin kaprisinde konuşma tarzında tavrında değildir gözüm. Saygıdır esas aldığın ilke. Kısacası işini düzgün yapan saygılı, önyargısız, muhabbetten hoşlanan ve insan ilişkilerinde yüreğe dokunarak ilişki kuran bi adamım.
– Oyunculuk kariyeriniz. Nasıl başladı?
Oyuncu olmaya küçük yaşta karar verdim. İnsanların beni iki elini birbirene vurarak takdir etme şekline hayran kaldım. O gün ben oyuncu olmalıyım dedim, bugünde oyuncu olmalıyım diyorum.
– Sizin için dönüm noktası hangi diziniz oldu?
Ben 2005’de konsevatuar kazanarak geldim istanbul’a. Oynadığım birçok oyunun yanısıra dizi ve reklam yapmaya başladım. İlk dizim Trt 1’de Hayat Türküsü oldu sonra Star’da İki Aile de oynadım ama Ümit İbrahim Kantarcılar’ın kırılma anı Çakıl Taşları dizisiyle oldu. Bu dizide tanındım ve sevildim sağolsunlar.
– Oyuncu olmanın en zor yanları nedir?
En zor yanı işinizin ne zaman biteceğini bilmemek. Sektörün en büyük problemi bu. İş sürekliliği ve ne zaman son bulacağı. Önünüzü görmeden ilerliyorsunuz. Her şey çok normal ve güzel giderken bir hafta biri gelip bu bölüm final yapıyoruz diyebiliyor.
– Şöhret daha çok getirdi mi yoksa aldı mı?
Tabi getirdikleri de var götürdükleri de. Ama bu bir tercih meselesi. Bunu ben seçtim ve getitdikleriyle götürdüklerini düşünmeden ilerliyorum. Arkama bakarak yürümek benim hayat yolculuğumun içinde yok. Her daim elimdekilerle var ederek yaşamaya çalışanlardanım. O yüzden neyin gittiğini yada neyin geldiğinin hesabını yapmadım.
– Yine bugün. Tercihiniz oyunculuk olur muydu?
Evet olurdu. Evet zor mu zor. Hele ülkemizde daha mı zor; evet. Ama ben her işin kendine göre zorlukları olduğunu düşünüyorum. Kolay iş yoktur o yüzden yine tercihim oyunculuk olurdu.
– Hedefiniz ve hayaliniz?
Tiyatro sahibi olmak.
– Gelecek planlarınızdan bahs edermisiniz?
Bir sinema filminde oynamak istiyorum. İlk planım bu yönde.
– Binlerce insan tarafından böyle sevilmek nasıl bir duygu?
Sevilmek tabii ki çok muhteşem bir duygu. Ama şunu çok iyi hissediyorum. Beni sağolsunlar karşılıksız seviyorlar. Beni dizi yaptığım değil yapmadığım zamanda çok seviyorlar. Program devam ederkende seviyorlar etmediğindede aktif ilgili ve sevgililer. Yani çok şanslıyım o konuda. Biliyorlarki çok iş seçiyorum ve her projede olmuyorum. Onlar benim için en iyisini istiyorlar. Karşılık beklemeden tv de görmeden de seviyorlar. Senin aracılığınla ben de onlara ben de sizi çok seviyorum mesajını iletmek istiyorum.
– Sizin için mutluluk nedir? Mutlu olmak için neye ihtiyacımız var?
Benim için mutluluk bir an bir anı bir süre değil. Mutluluk yolculuğun adı hayatın adı. Ömür boyu mutluluk sadece aptallar için geçerli birşey. Mutluluk bir tren yolculuğu gibidir ve yoluna devam eder bazen yağmur yağar bazen fırtınalar kopar bazen de güneşli bir seyahat seni bekler. Senin hayat yolculuğundur mutluluk. Ne kadar nitelikli ne kadar yararmaya ve varetmeye çalışırsan o kadar mutlusundur bu tren yolculuğunda.
– Hayat mücadelesi size en çok neleri öğretti?
Dürüst kalmayı. En büyük silahımdır dürüstlük. Eninde sonunda kazananı tayin eder bu koz.
– Aşk akıl işi mi?
Bir insanı gördüğünüzde kalbiniz yerinden fırlarcasına çarpıyorsa, kişiyle kalbin arasına akıl grerse, kişiliksiz ve kalpsiz bir adamsın demektir. Aşk bu acımasız dünyada beraber meydan okuyabildiğin, ancak bir olunca kazanabildiğini bildiğin iki kişilik büyük bir ordudur. Ne kadar büyük ve düşünmeden seversen o kadar büyük bir komutansındır.
– Aşk sizi değiştirir mi?
Var olduğun bedene karışarak seversen varolduğunla birlikte değişilirsin. Varolduğun kişide değiştiğini anlamaz ama dışardan biri ne kadar değiştiğini anlar.
– Edebiyata bakış açınız. Ne ifade ediyor sizin için?
Günümüzde matematğin önem kazandığı günlerde içinde biraz Ahmet Hamdi biraz Orhan Veli biraz Aziz Nesin varsa sen çok yaşa arkadaş.
– Ümit’in dünyası. Nasıl bir dünyaya göz açmak isterdiniz?
Keşkeleri olmayan bir adamım. Keşke şöyle olsaydı demem. Varolduğunu düzende varolduğu düzeni doğru bildiklerimle biraz olsun değiştirebiliyor ve o zaman biraz dokunabiliyorsam o benim dünyamdır zaten.
Güzel cevapları için Ümit Kantarcılar’a, güzel düşünceleri için sevenlerine teşekkür ederim.
AYŞE KARADUMAN 26.01.2015

Başarılı oyuncu Ümit Kantarcılar ile özel röportaj

0
– Ümit Kantarcılar kimdir? 
Kendi halinde adamlardır benim gibi adamlar. İştir beni meşgul eden kafamı karıştıran. Kimsenin kaprisinde konuşma tarzında tavrında değildir gözüm. Saygıdır esas aldığın ilke. Kısacası işini düzgün yapan saygılı, önyargısız, muhabbetten hoşlanan ve insan ilişkilerinde yüreğe dokunarak ilişki kuran bi adamım.
– Oyunculuk kariyeriniz. Nasıl başladı?
Oyuncu olmaya küçük yaşta karar verdim. İnsanların beni iki elini birbirene vurarak takdir etme şekline hayran kaldım. O gün ben oyuncu olmalıyım dedim, bugünde oyuncu olmalıyım diyorum.
– Sizin için dönüm noktası hangi diziniz oldu?
Ben 2005’de konsevatuar kazanarak geldim istanbul’a. Oynadığım birçok oyunun yanısıra dizi ve reklam yapmaya başladım. İlk dizim Trt 1’de Hayat Türküsü oldu sonra Star’da İki Aile de oynadım ama Ümit İbrahim Kantarcılar’ın kırılma anı Çakıl Taşları dizisiyle oldu. Bu dizide tanındım ve sevildim sağolsunlar.
– Oyuncu olmanın en zor yanları nedir?
En zor yanı işinizin ne zaman biteceğini bilmemek. Sektörün en büyük problemi bu. İş sürekliliği ve ne zaman son bulacağı. Önünüzü görmeden ilerliyorsunuz. Her şey çok normal ve güzel giderken bir hafta biri gelip bu bölüm final yapıyoruz diyebiliyor.
– Şöhret daha çok getirdi mi yoksa aldı mı?
Tabi getirdikleri de var götürdükleri de. Ama bu bir tercih meselesi. Bunu ben seçtim ve getitdikleriyle götürdüklerini düşünmeden ilerliyorum. Arkama bakarak yürümek benim hayat yolculuğumun içinde yok. Her daim elimdekilerle var ederek yaşamaya çalışanlardanım. O yüzden neyin gittiğini yada neyin geldiğinin hesabını yapmadım.
– Yine bugün. Tercihiniz oyunculuk olur muydu?
Evet olurdu. Evet zor mu zor. Hele ülkemizde daha mı zor; evet. Ama ben her işin kendine göre zorlukları olduğunu düşünüyorum. Kolay iş yoktur o yüzden yine tercihim oyunculuk olurdu.
– Hedefiniz ve hayaliniz?
Tiyatro sahibi olmak.
– Gelecek planlarınızdan bahs edermisiniz?
Bir sinema filminde oynamak istiyorum. İlk planım bu yönde.
– Binlerce insan tarafından böyle sevilmek nasıl bir duygu?
Sevilmek tabii ki çok muhteşem bir duygu. Ama şunu çok iyi hissediyorum. Beni sağolsunlar karşılıksız seviyorlar. Beni dizi yaptığım değil yapmadığım zamanda çok seviyorlar. Program devam ederkende seviyorlar etmediğindede aktif ilgili ve sevgililer. Yani çok şanslıyım o konuda. Biliyorlarki çok iş seçiyorum ve her projede olmuyorum. Onlar benim için en iyisini istiyorlar. Karşılık beklemeden tv de görmeden de seviyorlar. Senin aracılığınla ben de onlara ben de sizi çok seviyorum mesajını iletmek istiyorum.
– Sizin için mutluluk nedir? Mutlu olmak için neye ihtiyacımız var?
Benim için mutluluk bir an bir anı bir süre değil. Mutluluk yolculuğun adı hayatın adı. Ömür boyu mutluluk sadece aptallar için geçerli birşey. Mutluluk bir tren yolculuğu gibidir ve yoluna devam eder bazen yağmur yağar bazen fırtınalar kopar bazen de güneşli bir seyahat seni bekler. Senin hayat yolculuğundur mutluluk. Ne kadar nitelikli ne kadar yararmaya ve varetmeye çalışırsan o kadar mutlusundur bu tren yolculuğunda.
– Hayat mücadelesi size en çok neleri öğretti?
Dürüst kalmayı. En büyük silahımdır dürüstlük. Eninde sonunda kazananı tayin eder bu koz.
– Aşk akıl işi mi?
Bir insanı gördüğünüzde kalbiniz yerinden fırlarcasına çarpıyorsa, kişiyle kalbin arasına akıl grerse, kişiliksiz ve kalpsiz bir adamsın demektir. Aşk bu acımasız dünyada beraber meydan okuyabildiğin, ancak bir olunca kazanabildiğini bildiğin iki kişilik büyük bir ordudur. Ne kadar büyük ve düşünmeden seversen o kadar büyük bir komutansındır.
– Aşk sizi değiştirir mi?
Var olduğun bedene karışarak seversen varolduğunla birlikte değişilirsin. Varolduğun kişide değiştiğini anlamaz ama dışardan biri ne kadar değiştiğini anlar.
– Edebiyata bakış açınız. Ne ifade ediyor sizin için?
Günümüzde matematğin önem kazandığı günlerde içinde biraz Ahmet Hamdi biraz Orhan Veli biraz Aziz Nesin varsa sen çok yaşa arkadaş.
– Ümit’in dünyası. Nasıl bir dünyaya göz açmak isterdiniz?
Keşkeleri olmayan bir adamım. Keşke şöyle olsaydı demem. Varolduğunu düzende varolduğu düzeni doğru bildiklerimle biraz olsun değiştirebiliyor ve o zaman biraz dokunabiliyorsam o benim dünyamdır zaten.
Güzel cevapları için Ümit Kantarcılar’a, güzel düşünceleri için sevenlerine teşekkür ederim.
AYŞE KARADUMAN 26.01.2015

Attila Özdemiroğlu Röportajları

“İnternette Hepimiz Korsanız Artık”

Çağlar Yerlikaya 14.02.2010

SABAH.COM.TR

Atilla Özdemiroğlu besteleri, düzenlemeleriyle müzik dünyasının önde gelen isimlerinden. Film müzikleriyle de tanınan Özdemiroğlu, en son Vavien’e yaptığı müzikle SİYAD ödülünü aldı

Atilla Özdemiroğlu’nun bestesini ya da düzenlemesini yaptığı Firuze, Sevda, Hasret, Yara, Eskidendi, Çok Eskiden gibi şarkılar, sözün bittiği yerde, hepimizin hayatına usulca sızmıştır. Teyzem, Muhsin Bey, Adı Vasfiye ve Ağır Roman gibi birçok unutulmaz filmde ise bizi en çok etkileyen şeylerin başında, Özdemiroğlu’nun film için yaptığı müzikler gelir. O müzikler adeta, filmin gizli başrol oyuncusudur. Son olarak Taylan Biraderler’in yönettiği Vavien adlı film için yaptığı müziklerle, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Ödülleri’nde ‘En İyi Film Müziği’ ödülünü alan Attila Özdemiroğlu ile film müziğinin öneminden Sezen Aksu ile yaşadığı şarkı macerasına birçok şeyi konuştuk.

– Züğürt Ağa, Kurbağalar, Muhsin Bey, Gölge Oyunu gibi pek çok filmin müziğine imza attınız ve ödül kazandınız. Son olarak da müziğini yaptığınız Vavien filmi ile SİYAD Ödülleri’nde ‘En İyi Film Müziği’ ödülünü kazandınız. Müziğin, bir filmdeki yeri ne sizce?  ÇAĞLARYERLİKAYA
– Müzik, bence insanlığın yaşamındaki ortak yegâne dil. Sinemaya gelince önemi daha da artıyor. İnsanlar birçok şeyi, bir sürü yolla ifade eder. Sözlerle ifade edebilirler, mimiklerle ifade edebilirler. Kelimelerin bittiği yerde de müzik başlar. Müziğin sinemadaki kullanımı da, en önemli anlatım araçlarından bir tanesidir. Asıl olan hikâyedir, rejidir, kurgudur. Fakat bir yere gelip de anlatımda daha derine inmek, daha karmaşık duyguları anlatmak istediğinizde, bazen kelimeler, kurgu yeterli olmayabilir. O yüzden sinemada müzik, bu gücünden dolayı kullanılıyor.

– Ümit Ünal’ın yönettiği ve sizin müziklerini yaptığınız Teyzem filmi buna örnek sanırım. Teyzem deyince, herkesin aklına önce etkileyici müziği geliyor…
– Bu o kadar önemli bir noktaya kadar geldi ki; bazı filmlerde çalışırken, yönetmen arkadaşlarımız; ‘Aman dikkat et, müzik filmin önüne geçmesin’ diye, belirtmek zorunda kaldı. Böyle bir şey olamaz, sinema toplu bir sanat. Eğer içindeki ek öğeler iyiyse, uyumluysa ve güzelse, filmin bütünü de güzel oluyor. Ben elimden geldiğince, filmin gerektirdiğini yapmaya çalışıyorum, neye ihtiyaç varsa.

– Son yıllarda çekilen filmlerde, içinde kullanılan şarkılar daha ön plana çıkmaya başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Uzun zamandır bu yapılıyor. ‘Filmden bir şarkı çıkaralım, şarkı önceden tanınsın ki, filmin tanıtımına yardımcı olsun’ diye. Bu başka bir şey, film müziği değil. Ağır Roman filminde ben de yaptım bunu. Ama orada şarkılar vardı, film gerektiriyordu. Ağır Roman’ın anlatılan dünyası, şarkılar dünyası zaten. Bir Vurgun Bu Sevdaönceden yayınlandı mesela, filme bir şey kattı mı bilmiyorum ama o müziklerin filme bir şey kattığını herkes söylüyor. Bazen bir filmin noktasına, bir şarkı çok yakışabiliyor ama bazen çok zorlama oluyor.

– Adı Vasfiye, Safiyedir Kızın Adın, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni gibi film ya da müzikaller için yaptığınız müziklerinizden oluşan bir albüm yapmayı düşünüyor musunuz?
– Çok dikkatli seçmişsin, çok da özel müzikler onlar. Ben de istiyorum. Teyzem filminden başlayarak, bir aydır çalışıyorum bunun üzerinde. Albüm çıkacak yakın zamanda. Fahriye Abla, Ağır Roman, Gönderilmemiş Mektuplar albüm olarak çıktı sadece.

 

İSTANBUL SANAT

İSTANBUL GELİŞİM ORKESTRASI, POP MÜZİĞİN KİLOMETRE TAŞI…
39 yıldır sahnede

Uğur Başar,Garo Mafyan,Atilla Özdemiroğlu gibi usta müzisyenlerin yönetimindeki orkestra,39 senedir zirvede

Türk pop müziğinin kilometre taşlarından biri olarak kabul edilen İstanbul Gelişim Orkestrası program yapmak için Çeşme’ye geldi. Garo Mafyan, Atilla Özdemiroğlu, Uğur Başar gibi usta müzisyenlerin aralarında bulunduğu orkestra üyeleri, “Müzikalite” sloganıyla tüm hızıyla müzik yapıyorlar.Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Fatih Erkoç, Erol Evgin, Neco gibi Türkiye’ye pek çok sanatçının yetişmesine öncülük eden orkestra pop müzik piyasasına sayısız isim kazandırdı.

39 YILLIK EMEK
İstanbul Gelişim Orkestrası’nı bir arada tutan pek çok etken bulunuyor. 39 yılı geride bırakan orkestra müziğe ve birbirlerine olan saygı-sevgileriyle örnek oluşturuyor. Bunca geçen süre içinde grup için değişmeyen tek şey ise kaliteli müzik anlayışları ve işlerini yaparken duydukları heyecan.
– Geçen 39 yılı nasıl özetlersiniz?
– Atilla Özdemiroğlu: 39 yıllık seyahat içinde bir kültür yarattık. Pek çok müzisyen arkadaşlarımız geldi geçti. Ortak amacımız ise orkestramızın daha iyi müzik yapması oldu. Orkestra üyelerimiz sadece Türkiye’de değil, yurt dışında uluslarası platformda da pek çok başarıya imza attı.

SAYGI FAKTÖRÜ
– Grubu ayakta tutan değerler nedir?
Garo Mafyan: Bizim için en önemlisi değer tabii ki kaliteli müzik. Müziğimizin yanısıra birbirimize saygı ve insani değerlerin üst düzeyde tutulması da orkestramızı bugünlere taşıdı.
– Sahnede konukları eğlendirmenin ötesinde öncelikle kendiniz çok eğleniyorsunuz bunu neye bağlıyorsunuz?
Garo Mafyan: Hepimiz yaşamdan keyif alan kişileriz. Sahne de bizim hayatımız. O yüzden önce kendimiz çok eğleniyoruz ve o elektrik seyirciye de yansıyor. Birbirimizden tatmin oluyoruz. Gözlerimzin içine baktığımız an nerde neyi yapmak stediğimizi anlıyoruz.
– Hala sahneye çıktığınızda, ilk günlerinizdeki heyecanı yaşıyor musunuz?
Garo Mafyan: Çalmak bizim için dünyanın en güzel şeyi. İçimizdeki o çalışma ve heyecan hiç bitmiyor. Örneğin yaz sıcağında, Şamdan’da güneşlenip denizin tadını çıkarmak yerine prova yapıyoruz, geceye hazırlanıyoruz. Müzikte çalışmanın ve öğrenmenin sınırı yok. O yüzden heyecanımızı kaybettiğimiz an orkestramızı da kaybederiz.
– Pop müziğin gelişiminde çok büyük emeğiniz var. Son günlerdeki pop müziğin gelişimini nasıl buluyorsunuz?
– :Garo Mafyan Doğrusu üç günlük şarkıcı çıkıyor ve “Ben halkımla bütünleştim. Hayranlarım bana destek veriyor” diyor. 3 günlük şarkıcının hayranı mı olurmuş. Böyle komik durumlara gülüyoruz. Fakat müziğe yıllarını vermiş sanatçılar neyapsın o zaman.

– Orkestra elemanlarınızı nasıl seçiyorsunuz?
– :Garo Mafyan Bizim çocuklarımızın hepsi eğitimli ve müziğe hem yıllarını vermiş hem de gönül vermiş insanlar. Ve hala bizle birlikte deliler gibi çalışıyorlar. Her gün yeni birşeyler öğreniyorlar.

KİMLER GEÇTİ?
-İstanbul Gelişim Orkestrası bir okul gibi bu okuldan kimler geçti?
– Atilla Özdemiroğlu: Ajda Pekkan, Erol Evgin, Neco gibi bu günde bizimle olacak sanatçıların çoğu ilk bizimle çalışmaya başladı. Sezen Aksu’nun elinde bavuluyla İzmir’den kalkıp gelmesi hala gözlerimin önünde. Biz olmasaydık Sezen Aksu bu kadar büyüyemezdi. Timur Selçuk Fransa’da okulu bitirir bitirmez bize geldi. Zülfü Livaneli’nin yine ilk kreatörleriyiz. Saymayı unuttuğum pek çok sanatçının yaratıcısı biziz. Açtığımız okul ile de bunu bir kez daha kanıtladık.

– Okulunuzdan bahseder misiniz?
– Uğur Başar: Bu yıl 3’ncü senemize gireceğiz. Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde yarı zamanlı kurs. İsmi B.İ.G., hoş planlarımız var ama eğitim zor bu memlekette. Müziğe hevesli insanlar var ama sana ayıracak vakitleri çok yok.

– Müziğinizi ne zamana kadar devam edecek?
Uğur Başar: Bunun yaşı yok. Gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz. Çünkü müziği hayatımızdan çıkartırsak, bir yarımızı da yok etmiş oluruz.

– Size göre müzikte başarı nasıl sağlanır?
Uğur Başar: Çalışma ve sabır gerekiyor.
Garo Mafyan: Ben konservatuarı bitirdim, hala çalışıyorum. Dünyaya bin defa gelsem, aynı eğitimi alsan o zaman bile ben biliyorum diyemem.
Uğur Başar: Bazen gençlerle çalışırken, kısa süre içinde istedikleri bir şeyi ortaya çıkartırız ve 5 dakikada nasıl yaptığımıza şaşırırlar. Derler ki “5 dakikada bunu nasıl başardınız?” Ama unuturlar o beş dakikanın aslında o an olan bir şey değil. 50 sene artı 5 dakika olduğunu.

EKRANDAN UZAK

– Ekranın önünde pek göremiyoruz sizi bunun özel bir nedeni var mı?
Garo Mafyan: Biz kendi işimizde öndeyiz. Yoksa ekranın önünde ya da arkasında olmamız bizim için çok önemli değil.
Atilla Özdemiroğlu: Ekranlarda magazinin içinde sanat diye adlandırılan bir oluşum var. Ben bu oluşumda yer almayı ve böyle bir tanımayı hiçbir zaman kabul etmedim.

Orkestra, 1968 yılında kuruldu
İstanbul Gelişim Orkestrası 1968 yılında Selçuk Başar tarafından kuruldu. Sükan Tangüden, Asım Ekren, Selçuk Başar, Zerrin Özer, , Garo Mafyan,Uğur Başar ve Yalçın Ateş gibi isimler yer aldı. Daha sonra Neco, Atilla Özdemiroğlu, İhsan Kayral, Robert, Şenay Yüzbaşıoğlu, Berna Doyran, Fatih Erkoç, Erdal Kızılçay, Fahir Atakoğlu, Onno Tunç, Cengiz Teoman, Atilla Şereftuğ ve Ajda Pekkan gibi isimler orkestrayla çalıştı.

 

Türkiye’nin ilk müzik yapım firması yeniden kuruluyor

Sevinç Özarslan

15 Eylül 2014, Pazartesi

ZAMAN GAZETESİ

Bugünlerde herkesin başı telif haklarıyla dertte. Türk müziğinin önemli bestecilerinden Attila Özdemiroğlu, 1980’de müziklerini yaptığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikalinin telif sorunuyla uğraşıyor.

Bir yandan da eski ortağı Şanar Yurdatapan ile 1972’de kurdukları Türkiye’nin ilk müzik yapım şirketi ŞAT Yapım’ı hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özdemiroğlu ile hem yeni projelerini hem de Müzik Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) başkan yardımcısı olarak, telif haklarıyla ilgili tartışmaları konuştuk.

Attila Özdemiroğlu ve Şanar Yurdatapan, Türk müziğine bugüne kadar önemli katkıları olan iki isim. Firuze, Rakkas, Kalbim Egede Kaldı, Hasret gibi şarkıların bestecisi Özdemiroğlu, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e, Sezen Aksu’dan Kayahan’a birçok sanatçı ile çalıştı. 7 kez Altın Portakal ödülü aldı. Melike Demirağ’ın seslendirdiği ‘Arkadaş’ şarkısının bestecisi ve söz yazarı Şanar Yurdatapan ise 100’den fazla esere imza attı. Onun da Türk müziğine önemli katkıları oldu. Fakat her iki sanatçı da epeydir müzikten uzaktılar. Hatta Yurdatapan, elini ayağını çekmişti. Artık eski iki dost, aktif bir şekilde müziğe dönüyorlar. 1972 yılında birlikte kurdukları Türkiye’nin ilk müzik yapım firması ŞAT Yapım’ı yeniden hayata geçirecekler. Şanar’ın ŞA’sı ile Attila’nın AT’ı birleştirilerek kurulan ŞAT Yapım’da 1979’a kadar Sezen Aksu, Rüçhan Çamay, Yasemin Kumral, Nilüfer, Esmeray, Melike Demirağ, Banu ve daha pek çok sanatçının müzik dünyasına adım atmasını sağlayan plak prodüksiyonlarını hazırladılar. Plaklardaki şarkı düzenlemelerinin çoğunu Özdemiroğlu ve Yurdatapan yapmıştı. Olmaz Olsun Cüzdanımda Milyonlar, Para Para Para, Unutama Beni, Kaç Yıl Geçti Aradan, Bim Bam Bom, Arkadaş, Ne Haber, Ölsem de Bir Kalsam da Bir ŞAT Yapım’da hazırlanan plaklardan bazıları.

Özdemiroğlu, kurulumu henüz başlangıç aşamasında olan ŞAT Yapım’la ilgili dilimize bir parça bal çaldıktan sonra 1980’de müziklerini yazdığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikali ve MESAM başkan yardımcısı olarak tüm müzik eserleri hakkında yaşadıkları telif sorunlarını anlattı.

Yedi Kocalı Hürmüz, opera ve baleye uyarlanıyormuş. Ama telif sorunu olduğunu öğrendik, doğru mu?

Evet, doğru. Samsun Devlet Opera Balesi, müziklerini bestelediğim Yedi Kocalı Hürmüz müzikalini opera ve baleye uyarlamak istiyor bu yıl. Bence daha mantıklı çünkü müzikleri o formatta yazmıştım. Çok sesli Türk müziği koroları var içinde.

İlk ne zaman sahnelenmişti müzikal?

1979’da büyük bir kadro ile Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda oynandı. 80 metre büyüklüğünde bir Üsküdar mahallesi kurduk sahneye. Adile Naşit, Turgut Boralı, Altan Erbulak, Ayşen Gruda, İlyas Salman aklınıza gelen ne kadar efsane tiyatrocu varsa oynadı. Cüneyt Gökçer sahneye koydu, Ayten Gökçer, Cihan Önal başroldeydi. 38 kişilik orkestrayı üç gün ben yönettim, benden sonra İtalyan şef. Yaz boyu her gün 5 bin kişi izlemeye geldi müzikali…

 O yıllarda televizyonda da yayınlanmıştı müzikal, çok sevilmişti. Peki sonra ne oldu?

ÖZDEMİRZAMANMüzikalin bütün notalarını Devlet Tiyatroları’na (DT) teslim etmiştim. Sanıyorum orada sahip mi çıkamadılar artık nedir bilmiyorum, notalar kaybolmuş. Aslında bu koca bir eser, içinde 23 tane müzik var. Ama Tanrım şarkısıyla biliniyor sadece. Çünkü sonradan tiyatro eseri olarak sadece bu şarkıyla sahneye koydular. Samsun ‘biz tüm bestelerinizi kullanarak hepsini oynamak istiyoruz’ deyince tamam dedim, gerekirse yeniden yazarım, ama siz gene de bir bakın DT’nin arşivine, az da olsa bir nota kaldıysa sıfırdan yazmayayım.

 Siz de kopyası yok muydu?

O zaman henüz bilgisayar, nota programları yok, her şey elle yazılıyor. Yazıp teslim etmişim. Nasılsa DT’de var, arşivde duruyor diye düşünüyorum. Çünkü DT’ye eserler, kurul kararıyla kabul ediliyor ve artık kurumun repertuvar malı oluyor, daha güvenilirdi. En son AKM’deydi notalar, oradan nereye gitti bilmiyoruz, araştıracaklar.

 Eğer bulunursa tüm notalar, 2014-2015 sezonunda opera ve bale olarak mı sahnelenecek?

Daha sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil. Çünkü yine telif meselesi ile karşı karşıyayız.

 Nedir bu olay?

Yedi Kocalı Hürmüz aslında bir tiyatro eseridir ve yazarı değerli tiyatro yazarımız rahmetli Sadık Şendil’dir. Eserin telif haklarını Onk Ajans takip ediyor. Sadık abinin metnini, kendisinin izniyle, Sevgi Sanlı müzikal formu için librettosunu yeniden yazdı. Şimdi Sadık abinin mirasçıları, Onk Ajans aracılığıyla Sevgi Sanlı’nın ismini eserden çıkarmamızı istedi.

Neden çıkarmak istiyorlar?

Bilmiyorum. Adını çıkarmamız mümkün değil. Müzikaldeki en sevilen “Tanrım” şarkısının sözlerini Sevgi abla yazdı. Bunun üzerine DT, müzikale yeniden söz yazmamızı istedi. Ben de kabul etmedim. Böyle bir çıkmazdayız. Eserin bu müzikal formu artık sadece Sadık Şendil’in değil, Sadık abinin tiyatro eseri üzerine benim müziklerim ve Sevgi ablanın müzikale uyarladığı metni ile yeni bir form. Fakat mirasçıları, eserde Sevgi Sanlı’nın adını istemiyor. O zaman da çok beğenilen bu müzikal formu tarihe gömülecek.

 Vârislerin, eser üzerinde çok fazla söz hakkı var. Olmalı mı, olmamalı mı?

Uluslararası imzaladığımız yasaya göre eser, onu yaratanındır. Ama şu andaki yasada MÜYAP (yapımcılar) ve MÜYORBİR (yorumcular), aynen eser sahibi gibi izin hakkına sahip. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şeye sahipler. Nasıl oldu bu? Menfaat grupları girdiler araya, yasanın 81. maddesini ezip büzüp yönetmeliklerde bakanlık birdenbire hak sahibi olarak dört hak sahibi ikdas etti. Aslında komşu hakları var ama izin hakları bir tek Türkiye’de var. Bu yasanın varlık amacına aykırı bir durum.

 Siz uzun yıllar, UNESCO’nun çatısı altında bulunan dünya entelektüel fikri hak organizasyonuna bağlı Uluslararası Eser Sahipleri Birlikleri Konfederasyonu (CISAC) ile çalıştınız. Telif hakları konusunda oldukça tecrübelisiniz. Ülkemizde telif hakları meselesi niye bu kadar tartışmalı, yasada bir sorun mu var?

1951’de kabul edilen telif hakları yasası gayet basit, kolay, anlaşılır. Karmaşık hale getiren menfaat gruplarının elinde yasanın iğdiş edilmesi. Bir de bilgisiz ve bilinçsiz bürokratlar da var işin içinde. Şöyle ki; yönetmelikleri bakan hazırlamıyor, bürokratlar hazırlıyor. Ve sonunda öyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz ki, -bizde şu anda olduğu gibi- telif hakları yasası sanki eser sahibi için değil de, sadece yapımcılar ve icracılar için var. Yasanın tek amacı bilim ve sanat eseri üretimini teşvik ederek insanlığın yararına sunmaktır.

 Çıkar grupları kim, tam olarak ne yapmak istiyorlar?

Müzik sektörü için söyleyeyim. 70’li, 80’li yıllarda Türkiye’nin bütün müziği Unkapanı’nda üretiliyordu. Bunlar eser sahibini çok fazla sömüren gruplardı. Yasa komisyonlarına baskı yaparlardı. Orada adamları vardı. MESAM başkanı iken ben de bir kere çağrıldım komisyona. Üç ay çalıştım. Bazen dışarıdan uzman kişiler çağırıyorlar. Bu baskı olayını orada canlı olarak yaşadım. Bazıları çok ısrarlı, diyorum ki, “bu yasada yok, uluslararası sözleşmemize ve anayasamıza aykırı.” Ama hayır, ısrar ediyorlar. Bir kelime değiştirerek, yasanın yönünü kendi menfaatlerine çeviriyorlar. Çıkar ve menfaat grupları yayıncılık sektöründe de var.

 Fikir ve sanat yasasının asıl amacı nedir, galiba bunu kimse anlamıyor.

İlk amacı eseri korumak ve yayılmasını sağlamak. Medeniyet, bilim, teknoloji ve sanat üretimi el ele gelişiyor. İkincisi, eser üreteni korumaktır. Müzik eserim artık benden çıktıktan sonra her yerde çalınıyor. İnternette dolaşıyor, televizyonlar çalıyor, gece kulüpleri çalıyor, herkes para kazanıyor. Ben ne olacağım? Yasanın amacı aslında beni korumak olacakken öyle bir hale getirdiler ki, MESAM’dan bu yıl bana ilk altı ayda yapılan telif ödemesi 2.500 TL. Bütün film müziklerimden, diğer bestelerimden kazandığım para bu. Yasa ve yönetmelikler böyle çarpıtılırsa sonuç da böyle oluyor. Meslek birlikleri öncelikle yasa ve yönetmelikler engelinden tam verimli çalışmıyor. Şu an tekrar MESAM’ın yönetim kurulundayım ve bunun savaşını veriyorum. Kültür Bakanı’nın, aslında öncelikle artık anayasa ihlali durumuna dönüşen bu durumla ilgilenmesi gerekiyor.

MESAM’da kavga veriyorum dediniz, ne kavgası?

Umuma müzik yayını yapan ve bundan para kazanan işyerleri yasa ile zorunlu olmasına rağmen meslek birlikleriyle sözleşme yapmıyor. Mesela Flash TV’nin yıllardır hiçbir sözleşmesi yok. Yıllardır eserlerimizi kullanıyor, hiç kimseye telif ödemiyor. RTÜK’ün bunu yasaklaması, lisansını iptal etmesi lazım, etmiyor. Kültür Bakanı’nın bu ciddi sorunlar ile de ilgilenmesi gerek. Bu olumsuzluklara ilişkin bir girişimine tanık olmadım.

1951 yılında yapılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinde bir değişiklik yapıldı yakın zamanda. Yasaya göre bakanlık bazı eserleri (kitap, albüm vs.) kendisi yayımlayacak. Müzik sektörüne nasıl yansıdı bu değişiklik?  

Önce yasanın amacını kavranabilse, Anayasa’nın 27’nci maddesinde bu belirtilmiştir. Konuşulanlara göre yaptıkları yasa değişikliğinden sonra kendi yayımladıkları eserin satışından elde edilecek gelirin yüzde 70’ine el koyulması tasarlanıyor. Yasada geçen “Bu gelirin hangi gayelere tahsis edileceğine Bakanlar Kurulu karar verecek.” ifadesi, aslında bunun kanıtı. Bu yasanın özünü de hayattan kaldırma girişimidir. Bakın ben size daha gerçek bir şey söyleyeyim.

 Tabii buyrun, nedir?

Müzik eserleri sahiplerinin geçen yılki toplam telif geliri 20 milyon Euro (2013 rakamı). Bu sene daha da düştü. Yani oteller, diskotekler, umumi işyerleri, televizyonlar, her yerden toplanan toplam parayı söylüyorum size. Bütün Türkiye çapında, bütün sanatçılar için toplanan telif parası bu. Yanımızdaki 10 milyonluk Yunanistan’da bu rakam 140 milyon Euro. Daha utanç verici rakamlar var. Romanya bizden sonra yani 1989’dan sonra telif ödemelerine başladı, yıllık 84 milyon Euro telif topluyor. MESAM ve MSG ne kadar topladı? Bu bir utanç meselesi. Örnek verdiğim ülkelere bakın, bir de bize bakın. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve diğer tüm bakanlar bu konuyu gündeme getirdiğimizde ‘Turizme darbe mi vuracaksınız?’ diyebiliyorlar. Vizyon bu.

 

Attila Özdemiroğlu Röportajları

“İnternette Hepimiz Korsanız Artık”

Çağlar Yerlikaya 14.02.2010

SABAH.COM.TR

Atilla Özdemiroğlu besteleri, düzenlemeleriyle müzik dünyasının önde gelen isimlerinden. Film müzikleriyle de tanınan Özdemiroğlu, en son Vavien’e yaptığı müzikle SİYAD ödülünü aldı

Atilla Özdemiroğlu’nun bestesini ya da düzenlemesini yaptığı Firuze, Sevda, Hasret, Yara, Eskidendi, Çok Eskiden gibi şarkılar, sözün bittiği yerde, hepimizin hayatına usulca sızmıştır. Teyzem, Muhsin Bey, Adı Vasfiye ve Ağır Roman gibi birçok unutulmaz filmde ise bizi en çok etkileyen şeylerin başında, Özdemiroğlu’nun film için yaptığı müzikler gelir. O müzikler adeta, filmin gizli başrol oyuncusudur. Son olarak Taylan Biraderler’in yönettiği Vavien adlı film için yaptığı müziklerle, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Ödülleri’nde ‘En İyi Film Müziği’ ödülünü alan Attila Özdemiroğlu ile film müziğinin öneminden Sezen Aksu ile yaşadığı şarkı macerasına birçok şeyi konuştuk.

– Züğürt Ağa, Kurbağalar, Muhsin Bey, Gölge Oyunu gibi pek çok filmin müziğine imza attınız ve ödül kazandınız. Son olarak da müziğini yaptığınız Vavien filmi ile SİYAD Ödülleri’nde ‘En İyi Film Müziği’ ödülünü kazandınız. Müziğin, bir filmdeki yeri ne sizce?  ÇAĞLARYERLİKAYA
– Müzik, bence insanlığın yaşamındaki ortak yegâne dil. Sinemaya gelince önemi daha da artıyor. İnsanlar birçok şeyi, bir sürü yolla ifade eder. Sözlerle ifade edebilirler, mimiklerle ifade edebilirler. Kelimelerin bittiği yerde de müzik başlar. Müziğin sinemadaki kullanımı da, en önemli anlatım araçlarından bir tanesidir. Asıl olan hikâyedir, rejidir, kurgudur. Fakat bir yere gelip de anlatımda daha derine inmek, daha karmaşık duyguları anlatmak istediğinizde, bazen kelimeler, kurgu yeterli olmayabilir. O yüzden sinemada müzik, bu gücünden dolayı kullanılıyor.

– Ümit Ünal’ın yönettiği ve sizin müziklerini yaptığınız Teyzem filmi buna örnek sanırım. Teyzem deyince, herkesin aklına önce etkileyici müziği geliyor…
– Bu o kadar önemli bir noktaya kadar geldi ki; bazı filmlerde çalışırken, yönetmen arkadaşlarımız; ‘Aman dikkat et, müzik filmin önüne geçmesin’ diye, belirtmek zorunda kaldı. Böyle bir şey olamaz, sinema toplu bir sanat. Eğer içindeki ek öğeler iyiyse, uyumluysa ve güzelse, filmin bütünü de güzel oluyor. Ben elimden geldiğince, filmin gerektirdiğini yapmaya çalışıyorum, neye ihtiyaç varsa.

– Son yıllarda çekilen filmlerde, içinde kullanılan şarkılar daha ön plana çıkmaya başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Uzun zamandır bu yapılıyor. ‘Filmden bir şarkı çıkaralım, şarkı önceden tanınsın ki, filmin tanıtımına yardımcı olsun’ diye. Bu başka bir şey, film müziği değil. Ağır Roman filminde ben de yaptım bunu. Ama orada şarkılar vardı, film gerektiriyordu. Ağır Roman’ın anlatılan dünyası, şarkılar dünyası zaten. Bir Vurgun Bu Sevdaönceden yayınlandı mesela, filme bir şey kattı mı bilmiyorum ama o müziklerin filme bir şey kattığını herkes söylüyor. Bazen bir filmin noktasına, bir şarkı çok yakışabiliyor ama bazen çok zorlama oluyor.

– Adı Vasfiye, Safiyedir Kızın Adın, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni gibi film ya da müzikaller için yaptığınız müziklerinizden oluşan bir albüm yapmayı düşünüyor musunuz?
– Çok dikkatli seçmişsin, çok da özel müzikler onlar. Ben de istiyorum. Teyzem filminden başlayarak, bir aydır çalışıyorum bunun üzerinde. Albüm çıkacak yakın zamanda. Fahriye Abla, Ağır Roman, Gönderilmemiş Mektuplar albüm olarak çıktı sadece.

 

İSTANBUL SANAT

İSTANBUL GELİŞİM ORKESTRASI, POP MÜZİĞİN KİLOMETRE TAŞI…
39 yıldır sahnede

Uğur Başar,Garo Mafyan,Atilla Özdemiroğlu gibi usta müzisyenlerin yönetimindeki orkestra,39 senedir zirvede

Türk pop müziğinin kilometre taşlarından biri olarak kabul edilen İstanbul Gelişim Orkestrası program yapmak için Çeşme’ye geldi. Garo Mafyan, Atilla Özdemiroğlu, Uğur Başar gibi usta müzisyenlerin aralarında bulunduğu orkestra üyeleri, “Müzikalite” sloganıyla tüm hızıyla müzik yapıyorlar.Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Fatih Erkoç, Erol Evgin, Neco gibi Türkiye’ye pek çok sanatçının yetişmesine öncülük eden orkestra pop müzik piyasasına sayısız isim kazandırdı.

39 YILLIK EMEK
İstanbul Gelişim Orkestrası’nı bir arada tutan pek çok etken bulunuyor. 39 yılı geride bırakan orkestra müziğe ve birbirlerine olan saygı-sevgileriyle örnek oluşturuyor. Bunca geçen süre içinde grup için değişmeyen tek şey ise kaliteli müzik anlayışları ve işlerini yaparken duydukları heyecan.
– Geçen 39 yılı nasıl özetlersiniz?
– Atilla Özdemiroğlu: 39 yıllık seyahat içinde bir kültür yarattık. Pek çok müzisyen arkadaşlarımız geldi geçti. Ortak amacımız ise orkestramızın daha iyi müzik yapması oldu. Orkestra üyelerimiz sadece Türkiye’de değil, yurt dışında uluslarası platformda da pek çok başarıya imza attı.

SAYGI FAKTÖRÜ
– Grubu ayakta tutan değerler nedir?
Garo Mafyan: Bizim için en önemlisi değer tabii ki kaliteli müzik. Müziğimizin yanısıra birbirimize saygı ve insani değerlerin üst düzeyde tutulması da orkestramızı bugünlere taşıdı.
– Sahnede konukları eğlendirmenin ötesinde öncelikle kendiniz çok eğleniyorsunuz bunu neye bağlıyorsunuz?
Garo Mafyan: Hepimiz yaşamdan keyif alan kişileriz. Sahne de bizim hayatımız. O yüzden önce kendimiz çok eğleniyoruz ve o elektrik seyirciye de yansıyor. Birbirimizden tatmin oluyoruz. Gözlerimzin içine baktığımız an nerde neyi yapmak stediğimizi anlıyoruz.
– Hala sahneye çıktığınızda, ilk günlerinizdeki heyecanı yaşıyor musunuz?
Garo Mafyan: Çalmak bizim için dünyanın en güzel şeyi. İçimizdeki o çalışma ve heyecan hiç bitmiyor. Örneğin yaz sıcağında, Şamdan’da güneşlenip denizin tadını çıkarmak yerine prova yapıyoruz, geceye hazırlanıyoruz. Müzikte çalışmanın ve öğrenmenin sınırı yok. O yüzden heyecanımızı kaybettiğimiz an orkestramızı da kaybederiz.
– Pop müziğin gelişiminde çok büyük emeğiniz var. Son günlerdeki pop müziğin gelişimini nasıl buluyorsunuz?
– :Garo Mafyan Doğrusu üç günlük şarkıcı çıkıyor ve “Ben halkımla bütünleştim. Hayranlarım bana destek veriyor” diyor. 3 günlük şarkıcının hayranı mı olurmuş. Böyle komik durumlara gülüyoruz. Fakat müziğe yıllarını vermiş sanatçılar neyapsın o zaman.

– Orkestra elemanlarınızı nasıl seçiyorsunuz?
– :Garo Mafyan Bizim çocuklarımızın hepsi eğitimli ve müziğe hem yıllarını vermiş hem de gönül vermiş insanlar. Ve hala bizle birlikte deliler gibi çalışıyorlar. Her gün yeni birşeyler öğreniyorlar.

KİMLER GEÇTİ?
-İstanbul Gelişim Orkestrası bir okul gibi bu okuldan kimler geçti?
– Atilla Özdemiroğlu: Ajda Pekkan, Erol Evgin, Neco gibi bu günde bizimle olacak sanatçıların çoğu ilk bizimle çalışmaya başladı. Sezen Aksu’nun elinde bavuluyla İzmir’den kalkıp gelmesi hala gözlerimin önünde. Biz olmasaydık Sezen Aksu bu kadar büyüyemezdi. Timur Selçuk Fransa’da okulu bitirir bitirmez bize geldi. Zülfü Livaneli’nin yine ilk kreatörleriyiz. Saymayı unuttuğum pek çok sanatçının yaratıcısı biziz. Açtığımız okul ile de bunu bir kez daha kanıtladık.

– Okulunuzdan bahseder misiniz?
– Uğur Başar: Bu yıl 3’ncü senemize gireceğiz. Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde yarı zamanlı kurs. İsmi B.İ.G., hoş planlarımız var ama eğitim zor bu memlekette. Müziğe hevesli insanlar var ama sana ayıracak vakitleri çok yok.

– Müziğinizi ne zamana kadar devam edecek?
Uğur Başar: Bunun yaşı yok. Gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz. Çünkü müziği hayatımızdan çıkartırsak, bir yarımızı da yok etmiş oluruz.

– Size göre müzikte başarı nasıl sağlanır?
Uğur Başar: Çalışma ve sabır gerekiyor.
Garo Mafyan: Ben konservatuarı bitirdim, hala çalışıyorum. Dünyaya bin defa gelsem, aynı eğitimi alsan o zaman bile ben biliyorum diyemem.
Uğur Başar: Bazen gençlerle çalışırken, kısa süre içinde istedikleri bir şeyi ortaya çıkartırız ve 5 dakikada nasıl yaptığımıza şaşırırlar. Derler ki “5 dakikada bunu nasıl başardınız?” Ama unuturlar o beş dakikanın aslında o an olan bir şey değil. 50 sene artı 5 dakika olduğunu.

EKRANDAN UZAK

– Ekranın önünde pek göremiyoruz sizi bunun özel bir nedeni var mı?
Garo Mafyan: Biz kendi işimizde öndeyiz. Yoksa ekranın önünde ya da arkasında olmamız bizim için çok önemli değil.
Atilla Özdemiroğlu: Ekranlarda magazinin içinde sanat diye adlandırılan bir oluşum var. Ben bu oluşumda yer almayı ve böyle bir tanımayı hiçbir zaman kabul etmedim.

Orkestra, 1968 yılında kuruldu
İstanbul Gelişim Orkestrası 1968 yılında Selçuk Başar tarafından kuruldu. Sükan Tangüden, Asım Ekren, Selçuk Başar, Zerrin Özer, , Garo Mafyan,Uğur Başar ve Yalçın Ateş gibi isimler yer aldı. Daha sonra Neco, Atilla Özdemiroğlu, İhsan Kayral, Robert, Şenay Yüzbaşıoğlu, Berna Doyran, Fatih Erkoç, Erdal Kızılçay, Fahir Atakoğlu, Onno Tunç, Cengiz Teoman, Atilla Şereftuğ ve Ajda Pekkan gibi isimler orkestrayla çalıştı.

 

Türkiye’nin ilk müzik yapım firması yeniden kuruluyor

Sevinç Özarslan

15 Eylül 2014, Pazartesi

ZAMAN GAZETESİ

Bugünlerde herkesin başı telif haklarıyla dertte. Türk müziğinin önemli bestecilerinden Attila Özdemiroğlu, 1980’de müziklerini yaptığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikalinin telif sorunuyla uğraşıyor.

Bir yandan da eski ortağı Şanar Yurdatapan ile 1972’de kurdukları Türkiye’nin ilk müzik yapım şirketi ŞAT Yapım’ı hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özdemiroğlu ile hem yeni projelerini hem de Müzik Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) başkan yardımcısı olarak, telif haklarıyla ilgili tartışmaları konuştuk.

Attila Özdemiroğlu ve Şanar Yurdatapan, Türk müziğine bugüne kadar önemli katkıları olan iki isim. Firuze, Rakkas, Kalbim Egede Kaldı, Hasret gibi şarkıların bestecisi Özdemiroğlu, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e, Sezen Aksu’dan Kayahan’a birçok sanatçı ile çalıştı. 7 kez Altın Portakal ödülü aldı. Melike Demirağ’ın seslendirdiği ‘Arkadaş’ şarkısının bestecisi ve söz yazarı Şanar Yurdatapan ise 100’den fazla esere imza attı. Onun da Türk müziğine önemli katkıları oldu. Fakat her iki sanatçı da epeydir müzikten uzaktılar. Hatta Yurdatapan, elini ayağını çekmişti. Artık eski iki dost, aktif bir şekilde müziğe dönüyorlar. 1972 yılında birlikte kurdukları Türkiye’nin ilk müzik yapım firması ŞAT Yapım’ı yeniden hayata geçirecekler. Şanar’ın ŞA’sı ile Attila’nın AT’ı birleştirilerek kurulan ŞAT Yapım’da 1979’a kadar Sezen Aksu, Rüçhan Çamay, Yasemin Kumral, Nilüfer, Esmeray, Melike Demirağ, Banu ve daha pek çok sanatçının müzik dünyasına adım atmasını sağlayan plak prodüksiyonlarını hazırladılar. Plaklardaki şarkı düzenlemelerinin çoğunu Özdemiroğlu ve Yurdatapan yapmıştı. Olmaz Olsun Cüzdanımda Milyonlar, Para Para Para, Unutama Beni, Kaç Yıl Geçti Aradan, Bim Bam Bom, Arkadaş, Ne Haber, Ölsem de Bir Kalsam da Bir ŞAT Yapım’da hazırlanan plaklardan bazıları.

Özdemiroğlu, kurulumu henüz başlangıç aşamasında olan ŞAT Yapım’la ilgili dilimize bir parça bal çaldıktan sonra 1980’de müziklerini yazdığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikali ve MESAM başkan yardımcısı olarak tüm müzik eserleri hakkında yaşadıkları telif sorunlarını anlattı.

Yedi Kocalı Hürmüz, opera ve baleye uyarlanıyormuş. Ama telif sorunu olduğunu öğrendik, doğru mu?

Evet, doğru. Samsun Devlet Opera Balesi, müziklerini bestelediğim Yedi Kocalı Hürmüz müzikalini opera ve baleye uyarlamak istiyor bu yıl. Bence daha mantıklı çünkü müzikleri o formatta yazmıştım. Çok sesli Türk müziği koroları var içinde.

İlk ne zaman sahnelenmişti müzikal?

1979’da büyük bir kadro ile Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda oynandı. 80 metre büyüklüğünde bir Üsküdar mahallesi kurduk sahneye. Adile Naşit, Turgut Boralı, Altan Erbulak, Ayşen Gruda, İlyas Salman aklınıza gelen ne kadar efsane tiyatrocu varsa oynadı. Cüneyt Gökçer sahneye koydu, Ayten Gökçer, Cihan Önal başroldeydi. 38 kişilik orkestrayı üç gün ben yönettim, benden sonra İtalyan şef. Yaz boyu her gün 5 bin kişi izlemeye geldi müzikali…

 O yıllarda televizyonda da yayınlanmıştı müzikal, çok sevilmişti. Peki sonra ne oldu?

ÖZDEMİRZAMANMüzikalin bütün notalarını Devlet Tiyatroları’na (DT) teslim etmiştim. Sanıyorum orada sahip mi çıkamadılar artık nedir bilmiyorum, notalar kaybolmuş. Aslında bu koca bir eser, içinde 23 tane müzik var. Ama Tanrım şarkısıyla biliniyor sadece. Çünkü sonradan tiyatro eseri olarak sadece bu şarkıyla sahneye koydular. Samsun ‘biz tüm bestelerinizi kullanarak hepsini oynamak istiyoruz’ deyince tamam dedim, gerekirse yeniden yazarım, ama siz gene de bir bakın DT’nin arşivine, az da olsa bir nota kaldıysa sıfırdan yazmayayım.

 Siz de kopyası yok muydu?

O zaman henüz bilgisayar, nota programları yok, her şey elle yazılıyor. Yazıp teslim etmişim. Nasılsa DT’de var, arşivde duruyor diye düşünüyorum. Çünkü DT’ye eserler, kurul kararıyla kabul ediliyor ve artık kurumun repertuvar malı oluyor, daha güvenilirdi. En son AKM’deydi notalar, oradan nereye gitti bilmiyoruz, araştıracaklar.

 Eğer bulunursa tüm notalar, 2014-2015 sezonunda opera ve bale olarak mı sahnelenecek?

Daha sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil. Çünkü yine telif meselesi ile karşı karşıyayız.

 Nedir bu olay?

Yedi Kocalı Hürmüz aslında bir tiyatro eseridir ve yazarı değerli tiyatro yazarımız rahmetli Sadık Şendil’dir. Eserin telif haklarını Onk Ajans takip ediyor. Sadık abinin metnini, kendisinin izniyle, Sevgi Sanlı müzikal formu için librettosunu yeniden yazdı. Şimdi Sadık abinin mirasçıları, Onk Ajans aracılığıyla Sevgi Sanlı’nın ismini eserden çıkarmamızı istedi.

Neden çıkarmak istiyorlar?

Bilmiyorum. Adını çıkarmamız mümkün değil. Müzikaldeki en sevilen “Tanrım” şarkısının sözlerini Sevgi abla yazdı. Bunun üzerine DT, müzikale yeniden söz yazmamızı istedi. Ben de kabul etmedim. Böyle bir çıkmazdayız. Eserin bu müzikal formu artık sadece Sadık Şendil’in değil, Sadık abinin tiyatro eseri üzerine benim müziklerim ve Sevgi ablanın müzikale uyarladığı metni ile yeni bir form. Fakat mirasçıları, eserde Sevgi Sanlı’nın adını istemiyor. O zaman da çok beğenilen bu müzikal formu tarihe gömülecek.

 Vârislerin, eser üzerinde çok fazla söz hakkı var. Olmalı mı, olmamalı mı?

Uluslararası imzaladığımız yasaya göre eser, onu yaratanındır. Ama şu andaki yasada MÜYAP (yapımcılar) ve MÜYORBİR (yorumcular), aynen eser sahibi gibi izin hakkına sahip. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şeye sahipler. Nasıl oldu bu? Menfaat grupları girdiler araya, yasanın 81. maddesini ezip büzüp yönetmeliklerde bakanlık birdenbire hak sahibi olarak dört hak sahibi ikdas etti. Aslında komşu hakları var ama izin hakları bir tek Türkiye’de var. Bu yasanın varlık amacına aykırı bir durum.

 Siz uzun yıllar, UNESCO’nun çatısı altında bulunan dünya entelektüel fikri hak organizasyonuna bağlı Uluslararası Eser Sahipleri Birlikleri Konfederasyonu (CISAC) ile çalıştınız. Telif hakları konusunda oldukça tecrübelisiniz. Ülkemizde telif hakları meselesi niye bu kadar tartışmalı, yasada bir sorun mu var?

1951’de kabul edilen telif hakları yasası gayet basit, kolay, anlaşılır. Karmaşık hale getiren menfaat gruplarının elinde yasanın iğdiş edilmesi. Bir de bilgisiz ve bilinçsiz bürokratlar da var işin içinde. Şöyle ki; yönetmelikleri bakan hazırlamıyor, bürokratlar hazırlıyor. Ve sonunda öyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz ki, -bizde şu anda olduğu gibi- telif hakları yasası sanki eser sahibi için değil de, sadece yapımcılar ve icracılar için var. Yasanın tek amacı bilim ve sanat eseri üretimini teşvik ederek insanlığın yararına sunmaktır.

 Çıkar grupları kim, tam olarak ne yapmak istiyorlar?

Müzik sektörü için söyleyeyim. 70’li, 80’li yıllarda Türkiye’nin bütün müziği Unkapanı’nda üretiliyordu. Bunlar eser sahibini çok fazla sömüren gruplardı. Yasa komisyonlarına baskı yaparlardı. Orada adamları vardı. MESAM başkanı iken ben de bir kere çağrıldım komisyona. Üç ay çalıştım. Bazen dışarıdan uzman kişiler çağırıyorlar. Bu baskı olayını orada canlı olarak yaşadım. Bazıları çok ısrarlı, diyorum ki, “bu yasada yok, uluslararası sözleşmemize ve anayasamıza aykırı.” Ama hayır, ısrar ediyorlar. Bir kelime değiştirerek, yasanın yönünü kendi menfaatlerine çeviriyorlar. Çıkar ve menfaat grupları yayıncılık sektöründe de var.

 Fikir ve sanat yasasının asıl amacı nedir, galiba bunu kimse anlamıyor.

İlk amacı eseri korumak ve yayılmasını sağlamak. Medeniyet, bilim, teknoloji ve sanat üretimi el ele gelişiyor. İkincisi, eser üreteni korumaktır. Müzik eserim artık benden çıktıktan sonra her yerde çalınıyor. İnternette dolaşıyor, televizyonlar çalıyor, gece kulüpleri çalıyor, herkes para kazanıyor. Ben ne olacağım? Yasanın amacı aslında beni korumak olacakken öyle bir hale getirdiler ki, MESAM’dan bu yıl bana ilk altı ayda yapılan telif ödemesi 2.500 TL. Bütün film müziklerimden, diğer bestelerimden kazandığım para bu. Yasa ve yönetmelikler böyle çarpıtılırsa sonuç da böyle oluyor. Meslek birlikleri öncelikle yasa ve yönetmelikler engelinden tam verimli çalışmıyor. Şu an tekrar MESAM’ın yönetim kurulundayım ve bunun savaşını veriyorum. Kültür Bakanı’nın, aslında öncelikle artık anayasa ihlali durumuna dönüşen bu durumla ilgilenmesi gerekiyor.

MESAM’da kavga veriyorum dediniz, ne kavgası?

Umuma müzik yayını yapan ve bundan para kazanan işyerleri yasa ile zorunlu olmasına rağmen meslek birlikleriyle sözleşme yapmıyor. Mesela Flash TV’nin yıllardır hiçbir sözleşmesi yok. Yıllardır eserlerimizi kullanıyor, hiç kimseye telif ödemiyor. RTÜK’ün bunu yasaklaması, lisansını iptal etmesi lazım, etmiyor. Kültür Bakanı’nın bu ciddi sorunlar ile de ilgilenmesi gerek. Bu olumsuzluklara ilişkin bir girişimine tanık olmadım.

1951 yılında yapılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinde bir değişiklik yapıldı yakın zamanda. Yasaya göre bakanlık bazı eserleri (kitap, albüm vs.) kendisi yayımlayacak. Müzik sektörüne nasıl yansıdı bu değişiklik?  

Önce yasanın amacını kavranabilse, Anayasa’nın 27’nci maddesinde bu belirtilmiştir. Konuşulanlara göre yaptıkları yasa değişikliğinden sonra kendi yayımladıkları eserin satışından elde edilecek gelirin yüzde 70’ine el koyulması tasarlanıyor. Yasada geçen “Bu gelirin hangi gayelere tahsis edileceğine Bakanlar Kurulu karar verecek.” ifadesi, aslında bunun kanıtı. Bu yasanın özünü de hayattan kaldırma girişimidir. Bakın ben size daha gerçek bir şey söyleyeyim.

 Tabii buyrun, nedir?

Müzik eserleri sahiplerinin geçen yılki toplam telif geliri 20 milyon Euro (2013 rakamı). Bu sene daha da düştü. Yani oteller, diskotekler, umumi işyerleri, televizyonlar, her yerden toplanan toplam parayı söylüyorum size. Bütün Türkiye çapında, bütün sanatçılar için toplanan telif parası bu. Yanımızdaki 10 milyonluk Yunanistan’da bu rakam 140 milyon Euro. Daha utanç verici rakamlar var. Romanya bizden sonra yani 1989’dan sonra telif ödemelerine başladı, yıllık 84 milyon Euro telif topluyor. MESAM ve MSG ne kadar topladı? Bu bir utanç meselesi. Örnek verdiğim ülkelere bakın, bir de bize bakın. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve diğer tüm bakanlar bu konuyu gündeme getirdiğimizde ‘Turizme darbe mi vuracaksınız?’ diyebiliyorlar. Vizyon bu.

 

Merdan Yanardağ, Aydınlık’a Konuştu

0

Birleşik Haziran Hareketi HDP ile ittifaka kapalı

Birleşik Haziran Hareketi’nin Yürütme Kurulu’nda bulunan Merdan Yanardağ HDP ile ittifak kurmayı düşünmediklerini söylüyor ve ekliyor: Çünkü HDP ve PKK AKP iktidarıyla ‘çözüm’ arayışı içinde.

19 Ekim 2014’te ODTÜ Vişnelik’te bazı sol parti ve çevrelerin, sosyalist aydınların çağrısı ile Birleşik Haziran Hareketi (BHH) kuruluş çalışmaları başladı. Hareket, Haziran ayaklanmasına referans vererek çağrı yapıyor ama şu ana kadar Haziran’ın temsil ettiği kitlesellikten uzak, daha çok sol birlik gibi görünüyor. BHH Yürütme Kurulu’nda bulunan Gazeteci-Yazar Merdan Yanardağ’a hareketin kuruluş sürecini, hedeflerini, yaklaşan genel seçimlerde HDP ile ittifak iddialarını sorduk.
– Birleşik Haziran Hareketi’ni Kuruçeşme toplantılarından, ÖDP kuruluşundan ya da BDP/HDP birleşmelerden ayıran şey nedir?
Öncelikle şunu belirtmek isterim; bu söyleşide ifade edeceğim görüşler, Birleşik Haziran Haraketi’nin genel tutumunu ve hassasiyetlerini gözeten bir yaklaşımla ortaya atılsa bile, öncelikle beni bağlayan değerlendirmeler olacaktır.
Birleşik Haziran Hareketi, kuruluş sürecini yeni tamamladı. Vişnelik’te bir araya gelen ve bir kurucu irade ortaya için koydukları için “Kurucu Meclis” olarak tanımlayabileceğimiz girişimcilerin çağrısından sonra, Türkiye genelinde yaklaşık 50 il, 150’yi aşkın ilçe ve çeşitli üniversitelerde forumlar düzenlenerek yerel meclisler oluşturuldu. Bu meclisler Türkiye Meclisi delegelerini belirledi. Yani düzenlenen forumlar yoluyla seçilen yerel meclislere dayalı, aşağıdan yukarıya doğru bir kuruluş süreci işledi.
REFERANS HAZİRAN DİRENİŞİ
Haziran Hareketi kuruluş sözleşmesini ve iç hukukunu, bileşeni olan gruplar ya da partiler arasındaki diplomasiye dayandırmıyor. Bireysel katılım ve temsil hukukunu esas alan Birleşik Haziran Hareketi, sanılanın aksine dar değil, daha kuruluşundan itibaren büyük bir hareket olarak doğdu. Evet, BHH Gezi/Haziran Direnişi’ni referans olarak alıyor, onun birikimini, kazanımlarını, hedeflerini benimsiyor. Haziran direnişinin amaçlarını gerçekleştirmeyi en önemli tarihsel ve siyasal görev olarak önüne koyuyor.
Elbette BHH henüz Haziran Direnişi’nin ulaştığı kitleselliğe ulaşmış değil. Bu mümkün de değil. Böyle olması da doğal. Çünkü, aynı ölçekte bir başkaldırı dalgası yaşanmadan -ki yaklaşık 11 milyon yurttaşın aktif ya da pasif olarak eylemlere katıldığı bir direnişten söz ediyoruz- benzer bir kitleselliğe ulaşılması da mümkün değil.
ÖNDERSİZ HAREKET YENİLGİYE MAHKUM
Haziran Hareketi’nin yapmak istediği şey, sadece gericiliğe ve faşizme karşı bir direnişi örgütlemek değil, aynı zamanda benzer bir isyan (Gezi) dalgasına hazır olmak, bir kez daha fenersiz yakalanmamaktır. Çünkü, bir toplumsal başkaldırı ya da bir halk ayaklanması ne kadar büyük, yıkıcı ve yaygın olursa olsun, öndersiz ve programsız ise yenilgiyle sonuçlanması kaçınılmazdır. Örgütsüz ve programsız her toplumsal isyan her zaman daha gerici diktatörlüklerle sonuçlanır.
HDP VE ÖDP’DEN FARKLI
Dolayısıyla bu özellikleriyle Haziran Hareketi, hem geçmişteki ÖDP projesinden hem de günümüzdeki HDP girişiminden çok farklıdır. Örneğin ÖDP bir cephe değil, birleşik ve kanatlı bir parti projesiydi. Örgütsel bakımdan tekleşme denemesiydi. Başarısızlıkla sonuçlandı. HDP ise Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, devrimci ve sol birikimine yaslanan bir girişim değil, esas olarak Kürt ulusal hareketinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir çatı partisidir.
Oysa Haziran Hareketi, önüne partileşme hedefi koymayan, ancak içinde devrimci ve sosyalist partilerin de bulunduğu bir cephe hareketidir. Katılımcı hiçbir parti, grup ya da birey kendi özgün programını veya görüşlerini tek etmek zorunda değil.
AŞAĞIDAN YUKARI ÖRGÜTLENME
– BHH’nin il ve ilçelerdeki meclislerden yükselen bir örgütlenmeyi esas aldığı söyleniyor. Peki bu meclislerin, BHH’de bir araya gelen parti ve grupların dışına açılma formülü nedir?
Evet, BHH il, ilçe, üniversite ve fabrikalardan yükselen aşağıdan yukarıya bir örgütlenmeyi esas alıyor. Ancak, merkezi ve disiplinli bir yönetim anlayışına sahip olmak, ulusal ölçekte politika belirlemek, yön tayin etmek gibi siyasal mücadelenin kaçınılmaz zorunlulukları olan örgütsel ilkeleri de dışlamıyor. Çünkü BHH bir sosyal kulüp, bir dayanışma örgütü ya da yardım kuruluşu değil, siyasal bir mücadele birliği olmak durumundadır.
HDP İLE İTTİFAK DÜŞÜNÜLEMEZ
– Duran Kalkan’ın ÖDP’ye seçim ittifakı çağrısını BHH olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğer BHH bu çağrıya olumlu yanıt verirse Haziran’da Atatürk resimleri ve Türk bayrakları taşıyan kitleleri yine de çağırabileceğini düşünüyor mu?
Haziran Hareketi kuşkusuz yaklaşan genel seçimlere yönelik olarak kendi siyasetini belirleyecektir. Bu siyasetlerden biri de seçimlerde ittifak yapmak olabilir. Ancak BHH’nin Kürt ulusal hareketi ile bu aşamada bir ittifak içine girmesi düşünülemez. Çünkü öncelikle belirtilmesi gereken konu şudur; Kürt ulusal hareketi Türkiye gericiliği ve AKP ile bir “çözüm süreci” yürütmeye çalışıyor. Oysa Türkiye gericiliği ve İslamcı faşizan bir parti olan AKP ile Kürt sorununun halkların kardeşliği, eşitliği ve birliğine dayalı, adil, demokratik ve onurlu bir çözümünü gerçekleştirmek imkansızdır.
ÇAĞRI BİZE DEĞİL ÖDP’YE

Duran Kalkan BHH’ye değil, bileşenlerimizden biri olan ÖDP’ye bir çağrı yaptığı anlaşılıyor. Kuşkusuz Haziran Hareketi bileşenleri böyle konularda ayrı bir tutum takınmayacaktır. Haziran Hareketi seçimler dahil bütün siyasal gelişmeler ve tutum alması gereken konularda bütünlüğünü koruyarak hareket edecektir. Tersi düşünülemez. Haziran Hareketi’nin bileşenlerinden sadece birinin bile ayrı hareket etmesi cepheyi dağıtır.
HAREKET TÜRK BAYRAĞINA SAHİP ÇIKMAZSA TÜKENİR

-BHH, AKP’ye karşı kimlerle birlikte mücadele etmeyi öneriyor? Örneğin Haziran’da Türk bayrağıyla sokağa çıkan milyonlarca insanın katılımı bayrağı bırakmaları şartına mı bağlı?
Haziran Hareketi, Gezi/Haziran direnişi günlerinde sokakta ve alanlarda oluşan o büyük cephenin, sol ve sosyalist güçlerle yurtseverleri ve geniş cumhuriyetçi kitleleri bir araya getirmeyi hedefliyor. Haziran Hareketi’nin Türk bayrağıyla bir sorunu yok. Tam tersine Haziran direnişçileri ay yıldızlı bayrağı rejimin ve gericiliğin elinden aldı. Bayrak yeniden yurtseverlerin, devrimcilerin, direnişçilerin eline geçti. Bunu bırakmak büyük siyasal ve tarihsel hata, dahası aptallık olur. Eğer Haziran Hareketi bu hassasiyeti görmez ve bayrağı yeniden rejime ve gericiliğe teslim ederse, dar bir sol içi birlik girişimi olarak kalır ve tükenir. Uzun olmayan bir süre içinde de dağılır. Yurtsever ve laiklik konusundaki duyarlılığı yüksek geniş yığınlar Haziran Hareketi’nin en önemli bileşeni olmak
durumundadır.
Deniz Yıldırım 26.01.2015

Merdan Yanardağ, Aydınlık’a Konuştu

0

Birleşik Haziran Hareketi HDP ile ittifaka kapalı

Birleşik Haziran Hareketi’nin Yürütme Kurulu’nda bulunan Merdan Yanardağ HDP ile ittifak kurmayı düşünmediklerini söylüyor ve ekliyor: Çünkü HDP ve PKK AKP iktidarıyla ‘çözüm’ arayışı içinde.

19 Ekim 2014’te ODTÜ Vişnelik’te bazı sol parti ve çevrelerin, sosyalist aydınların çağrısı ile Birleşik Haziran Hareketi (BHH) kuruluş çalışmaları başladı. Hareket, Haziran ayaklanmasına referans vererek çağrı yapıyor ama şu ana kadar Haziran’ın temsil ettiği kitlesellikten uzak, daha çok sol birlik gibi görünüyor. BHH Yürütme Kurulu’nda bulunan Gazeteci-Yazar Merdan Yanardağ’a hareketin kuruluş sürecini, hedeflerini, yaklaşan genel seçimlerde HDP ile ittifak iddialarını sorduk.
– Birleşik Haziran Hareketi’ni Kuruçeşme toplantılarından, ÖDP kuruluşundan ya da BDP/HDP birleşmelerden ayıran şey nedir?
Öncelikle şunu belirtmek isterim; bu söyleşide ifade edeceğim görüşler, Birleşik Haziran Haraketi’nin genel tutumunu ve hassasiyetlerini gözeten bir yaklaşımla ortaya atılsa bile, öncelikle beni bağlayan değerlendirmeler olacaktır.
Birleşik Haziran Hareketi, kuruluş sürecini yeni tamamladı. Vişnelik’te bir araya gelen ve bir kurucu irade ortaya için koydukları için “Kurucu Meclis” olarak tanımlayabileceğimiz girişimcilerin çağrısından sonra, Türkiye genelinde yaklaşık 50 il, 150’yi aşkın ilçe ve çeşitli üniversitelerde forumlar düzenlenerek yerel meclisler oluşturuldu. Bu meclisler Türkiye Meclisi delegelerini belirledi. Yani düzenlenen forumlar yoluyla seçilen yerel meclislere dayalı, aşağıdan yukarıya doğru bir kuruluş süreci işledi.
REFERANS HAZİRAN DİRENİŞİ
Haziran Hareketi kuruluş sözleşmesini ve iç hukukunu, bileşeni olan gruplar ya da partiler arasındaki diplomasiye dayandırmıyor. Bireysel katılım ve temsil hukukunu esas alan Birleşik Haziran Hareketi, sanılanın aksine dar değil, daha kuruluşundan itibaren büyük bir hareket olarak doğdu. Evet, BHH Gezi/Haziran Direnişi’ni referans olarak alıyor, onun birikimini, kazanımlarını, hedeflerini benimsiyor. Haziran direnişinin amaçlarını gerçekleştirmeyi en önemli tarihsel ve siyasal görev olarak önüne koyuyor.
Elbette BHH henüz Haziran Direnişi’nin ulaştığı kitleselliğe ulaşmış değil. Bu mümkün de değil. Böyle olması da doğal. Çünkü, aynı ölçekte bir başkaldırı dalgası yaşanmadan -ki yaklaşık 11 milyon yurttaşın aktif ya da pasif olarak eylemlere katıldığı bir direnişten söz ediyoruz- benzer bir kitleselliğe ulaşılması da mümkün değil.
ÖNDERSİZ HAREKET YENİLGİYE MAHKUM
Haziran Hareketi’nin yapmak istediği şey, sadece gericiliğe ve faşizme karşı bir direnişi örgütlemek değil, aynı zamanda benzer bir isyan (Gezi) dalgasına hazır olmak, bir kez daha fenersiz yakalanmamaktır. Çünkü, bir toplumsal başkaldırı ya da bir halk ayaklanması ne kadar büyük, yıkıcı ve yaygın olursa olsun, öndersiz ve programsız ise yenilgiyle sonuçlanması kaçınılmazdır. Örgütsüz ve programsız her toplumsal isyan her zaman daha gerici diktatörlüklerle sonuçlanır.
HDP VE ÖDP’DEN FARKLI
Dolayısıyla bu özellikleriyle Haziran Hareketi, hem geçmişteki ÖDP projesinden hem de günümüzdeki HDP girişiminden çok farklıdır. Örneğin ÖDP bir cephe değil, birleşik ve kanatlı bir parti projesiydi. Örgütsel bakımdan tekleşme denemesiydi. Başarısızlıkla sonuçlandı. HDP ise Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, devrimci ve sol birikimine yaslanan bir girişim değil, esas olarak Kürt ulusal hareketinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir çatı partisidir.
Oysa Haziran Hareketi, önüne partileşme hedefi koymayan, ancak içinde devrimci ve sosyalist partilerin de bulunduğu bir cephe hareketidir. Katılımcı hiçbir parti, grup ya da birey kendi özgün programını veya görüşlerini tek etmek zorunda değil.
AŞAĞIDAN YUKARI ÖRGÜTLENME
– BHH’nin il ve ilçelerdeki meclislerden yükselen bir örgütlenmeyi esas aldığı söyleniyor. Peki bu meclislerin, BHH’de bir araya gelen parti ve grupların dışına açılma formülü nedir?
Evet, BHH il, ilçe, üniversite ve fabrikalardan yükselen aşağıdan yukarıya bir örgütlenmeyi esas alıyor. Ancak, merkezi ve disiplinli bir yönetim anlayışına sahip olmak, ulusal ölçekte politika belirlemek, yön tayin etmek gibi siyasal mücadelenin kaçınılmaz zorunlulukları olan örgütsel ilkeleri de dışlamıyor. Çünkü BHH bir sosyal kulüp, bir dayanışma örgütü ya da yardım kuruluşu değil, siyasal bir mücadele birliği olmak durumundadır.
HDP İLE İTTİFAK DÜŞÜNÜLEMEZ
– Duran Kalkan’ın ÖDP’ye seçim ittifakı çağrısını BHH olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğer BHH bu çağrıya olumlu yanıt verirse Haziran’da Atatürk resimleri ve Türk bayrakları taşıyan kitleleri yine de çağırabileceğini düşünüyor mu?
Haziran Hareketi kuşkusuz yaklaşan genel seçimlere yönelik olarak kendi siyasetini belirleyecektir. Bu siyasetlerden biri de seçimlerde ittifak yapmak olabilir. Ancak BHH’nin Kürt ulusal hareketi ile bu aşamada bir ittifak içine girmesi düşünülemez. Çünkü öncelikle belirtilmesi gereken konu şudur; Kürt ulusal hareketi Türkiye gericiliği ve AKP ile bir “çözüm süreci” yürütmeye çalışıyor. Oysa Türkiye gericiliği ve İslamcı faşizan bir parti olan AKP ile Kürt sorununun halkların kardeşliği, eşitliği ve birliğine dayalı, adil, demokratik ve onurlu bir çözümünü gerçekleştirmek imkansızdır.
ÇAĞRI BİZE DEĞİL ÖDP’YE

Duran Kalkan BHH’ye değil, bileşenlerimizden biri olan ÖDP’ye bir çağrı yaptığı anlaşılıyor. Kuşkusuz Haziran Hareketi bileşenleri böyle konularda ayrı bir tutum takınmayacaktır. Haziran Hareketi seçimler dahil bütün siyasal gelişmeler ve tutum alması gereken konularda bütünlüğünü koruyarak hareket edecektir. Tersi düşünülemez. Haziran Hareketi’nin bileşenlerinden sadece birinin bile ayrı hareket etmesi cepheyi dağıtır.
HAREKET TÜRK BAYRAĞINA SAHİP ÇIKMAZSA TÜKENİR

-BHH, AKP’ye karşı kimlerle birlikte mücadele etmeyi öneriyor? Örneğin Haziran’da Türk bayrağıyla sokağa çıkan milyonlarca insanın katılımı bayrağı bırakmaları şartına mı bağlı?
Haziran Hareketi, Gezi/Haziran direnişi günlerinde sokakta ve alanlarda oluşan o büyük cephenin, sol ve sosyalist güçlerle yurtseverleri ve geniş cumhuriyetçi kitleleri bir araya getirmeyi hedefliyor. Haziran Hareketi’nin Türk bayrağıyla bir sorunu yok. Tam tersine Haziran direnişçileri ay yıldızlı bayrağı rejimin ve gericiliğin elinden aldı. Bayrak yeniden yurtseverlerin, devrimcilerin, direnişçilerin eline geçti. Bunu bırakmak büyük siyasal ve tarihsel hata, dahası aptallık olur. Eğer Haziran Hareketi bu hassasiyeti görmez ve bayrağı yeniden rejime ve gericiliğe teslim ederse, dar bir sol içi birlik girişimi olarak kalır ve tükenir. Uzun olmayan bir süre içinde de dağılır. Yurtsever ve laiklik konusundaki duyarlılığı yüksek geniş yığınlar Haziran Hareketi’nin en önemli bileşeni olmak
durumundadır.
Deniz Yıldırım 26.01.2015

‘Dişi Haydar Dümen’ Gökçen Erdoğan’dan Cinsellik İle İlgili Önemli Bilgiler

0

Birçoğumuzun televizyon programlarından tanıdığı, ‘Dişi Haydar Dümen’ benzetmesi yapılan cinsel terapist Op.Dr. Gökçen Erdoğan ile cinsellik ve kadına ilişkin konularda Yurt Gazetesi’ne konuştu.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, cinsel terapist, hipnoterapist Op.Dr. Gökçen Erdoğan’ı sık sık televizyonda görüyoruz. Türkiye, bir kadının televizyona çıkarak çatır çatır cinsellik konuşmasına pek de alışkın değil. ‘Dişi Haydar Dümen’ benzetmesi yapılan Gökçen Erdoğan ile kendisine en çok hangi sorunlarla gelindiğini, kadının erkekten, erkeğin kadından ne istediğini konuştuk. Tartışma yaratan doğum kontrol, kürtaj ve sezaryen konularını da değerlendiren Gökçen Erdoğan, cinsel estetiğin burun estetiği gibi yaygınlaştığını söyledi.

‘Yolu Haydar Dümen açtı’

Sizin için ‘dişi Haydar Dümen’ diyorlar. Cinsel terapist olmaya nasıl karar verdiniz?
Haydar Dümen’e saygım büyük, yolu o açtı elbette ama yaşadığım dönemin Gökçen Erdoğan’ı olmak daha anlamlı benim için. Bildiğiniz gibi kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Jinekolojik tüm vakaların fiziksel sorunlara dayanmadığını biliyordum ama mesleğimde geçirdiğim yıllar, beni psikolojik sorunların yoğunluğu konusunda şaşırttı. Huzursuzluk, stres, kaygı, korku ne kadar yoğunsa, cinsel yaşam ve bunun beraberinde getirdikleri de o kadar sancılı oluyor. Baktım, biz gelenek yaşatmakla insan yaşatmak arasında tercih yapmak zorunda hisseden, kız kadın ayrımını gereğinden fazla keskinleştiren, erkeklerin taşıma kapasitesini sınırsız zanneden, iki kişilik şeyleri tek kişilik düşünen, seks yalnızca üreme için yaşanıyor zanneden bir ülkeyiz. Elimi başka bir açıdan da taşın altına koymam gerekiyordu.

Kadınlar ve erkekler size en çok hangi sorunla geliyorlar?
Kadınlar vajinismus sorununda bana sonsuz güven duyuyorlar, bu terapide birincil uzmanlığım sanırım. Onu kadınlarda cinsel isteksizlik takip ediyor. Erkeklerde ilk ikiye ise erken boşalma ve ereksiyon sorunu giriyor.

“Kadın duygusuzluktan, erkek dırdırdan şikayetçi”

Peki ilişkide çok ne talep ediliyor, partnerlerde neyden şikayet ediliyor?

Kadın, duygularıyla var olduğu unutulmasın ve cinsel organının dışında kalbi ve aklı da değer görsün istiyor. En çok da hassasiyetlerinin yeterince önemsenmemesinden şikayetçi. Erkek ise dırdırdan şikayetçi. Erkeğin kadından en büyük isteği haline bırakılmak, bir şeye zorlanmamak ve kalıba sokulmamak.

Terapilerde tanık olduğunuz olayları ”Gizli Kapaklı Şeyler” kitabınızda derlemişsiniz. İlginç şeylerle karşılaşıyor musunuz?
Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki eminim şu an sizin ilginç anlayışınızla benimki arasında dağlar kadar fark oluşmuştur. Hiç kimse göründüğü kadar basit değil. İnanılmaz suretlerden inanılmaz karakter ve öyküler çıkıyor. Herkes gizli dünyasını ustalıkla yaşıyor.

“Erkeğe vize doğuştan, kadın kuyrukta bekliyor”

Türkiye’de cinselliğe başlama yaşı kaç?
Giderek düşüyor, erkek çocuklarda 13-14’e, kız çocuklarda 16’ya dek düştü. Bunun ne kadar korkutucu olduğunu görüyorsunuz değil mi? Daha yanlışı ne biliyor musunuz? 30 yaşında dahi cinselliği doğru bilmeme ve yanlış yaşama. Çocuklar, bedenlerini ve karşı cinsin farklılığını öğrenmeye, tanımaya 3-4 yaşlarında başlıyorlar. Son derece olağan ve dürtüsel. Bunu tehlikeli yapan, ebeveynlerin süreci yönetme bilgisizliği ve başarısızlığı.

Türkiye’de kadınların cinsel profiline baktığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Kadınlarda cinselliğe yönelik baskı nelere neden oluyor?

Utanan, bastıran ve hataya götürecek gizli meraklarla boğuşan ve daima daha öteye itilen bir kadın profili var ülkemizde. Sevişme, üreme, aşk, bunlar iki kişilik. Ama bir tarafın vizesi  doğuştan verilmiş, diğeri hevesi kaçana kadar vize kuyruğu bekliyor. Buna mecbur ediliyor. Giyim kuşamına karışılan erkek eş gördünüz mü ya da ilk cinsel birlikteliğini yaşaması için annesi tarafından bir erkeğe para ödenen kadın? Erkekle kadının toplum gözündeki yeri aynı değil. Oturup kalkmayı bilen kadınlar kıymetli ama ben bir erkeğin oturup kalkmasındaki bilgisizliğe dair bir şey duymadım. Alenen çifte standart. Kadınların fazla bastırılmasının yarattığı tehlikelere bu kadar kör olunmasına, sağır kalınmasına kırgınım. Çünkü der ya büyüklerimiz büyük dertler için;  ‘Bir Allah bilir, bir de ben.’ Hah işte bir de ben. Yanlış ve sevgisiz evlilikler, evden kaçmanın sayısız kötü sonucu, töre cinayetleri. Erkekler için de tehlike var elbette. Sağlıklı cinsel bilgi ve deneyimin olduğu yerde sapkınlık olmaz. Gazetelere, ana haber bültenlerine bakın ve yalnızca kadınlara değil, erkeklere de ettiğimiz kötülükleri görün.

Cinsel hayatta heyecanın bir yaşı var mı sizce? Heyecanı canlı tutmak için neler yapmalı?
Heyecanın yaşı yok ama dozu var. Şaşırtıp gülümseten de bir oranı. Şöyle ki; gençken 5 doz ancak heyecanlandırırken yaş aldıkça tek doza dek düşer bedenin ve ruhun heyecanı ‘alabilme kapasitesi’. Ama öte yandan gençken heyecanlanmak kolay olduğundan heyecan, yaş almış birine geldiği kadar kıymetli gelmez bir gence.

“Cumhurbaşkanı, Sara Hanım’dan uzman yorumu dinleyecektir”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, doğum kontrolünü ülkeye ihanet olarak nitelemişti. Siz bir doğum kontrol uzmanı olarak ne
düşünüyorsunuz?

Sayın Cumhurbaşkanımız, eminim ki en başta Başbakanımız Davutoğlu’nun meslektaşım olan eşi Sare Hanım’dan bu konuya ilişkin uzman yorumu
dinlemiş ya da dinleyecektir. Çünkü doğum kontrolünün kadın sağlığı açısından da önemi büyüktür. Ekonomimizin,
asıl, ‘yedirilip içirilemeyecek, dahası okutulamayacak ve akıl fikir vicdan sahibi insanlar olarak yetiştirilemeyecek çocuklar’ tarafından çıkmaza sokulabileceğini fark etmeliyiz. Sokaklarda ziyan olacak çocuklar istemeyiz değil mi? Her aile bakabileceği sayıda çocuk yapmalıdır. Buna da hem ekonomik hem de psikolojik açıdan bakmak şart. Sayın Erdoğan’ın ülke
nüfusunu genç ve üretici tutmak isteğini anlıyor ve bu konudaki fikrini tamamen ona bağlıyorum. Ancak onun da
bakılabilen çocuklardan yana dua
ettiğini düşünüyorum.

Daha önce de sezaryen ve kürtaj tartışmaları yaşanmıştı. Bu konuda fikriniz nedir?
Bu ülkede herhangi bir siyasi fikre kapılmaksızın yapılabilecek çok basit bir tespit var: sezaryen keyfi bir haldı, kürtaj ise neredeyse doğum kontrol yöntemine dönüştü. Bu iki duruma da bir hekim olarak şiddetle karşı çıkmakla birlikte, kadınların bireysel kararlarının saygıyı hak ettiğini hatırlatmak istiyorum. Kadınlara önerim ise yalnızca istedikleri için herhangi bir uygulamada diretmesinler, doktorları onlar için en doğru olanı tespit edecektir.

“Mutfak parasından artırıp vajina estetiği yaptırıyorlar”

Son dönemlerde cinsel estetik de revaçta. Bu konuda nasıl talepler geliyor?
Eskiden burun ameliyatı az rastlanır bir şeydi ve üst gelir grubuna mensup insanların tercihi olabiliyordu. Derken bu değişti ve herkesin ulaşabildiği bir imkan haline geldi. Cinsel estetiğin de yalnızca 1 yılda dahi bu konuda kat ettiği yola inanamazsınız. Türk kadını bu işe kolay adapte oldu. Mutfak masrafından artırıp biriktirip vajinal dudak dolgusuna gelinir oldu. Vajina daraltma, her sınıftan kadının rüya operasyonu olmaya aday. Yuvaları kurtarmanın, heyecanlı ilişkinin, ateşli ve dahası eskisi gibi bir cinsel birleşmenin anahtarı sayılıyor neredeyse. Eşler birlikte gelip karşılarında nasıl bir penis ya da vajina görmek istediklerini de anlatıyorlar artık. “Erkeklerin en çok tahrik olduğu” diye bir genelleme var ve kadınlar o sınıfa girmek için araştırıyor buluyor seçiyor ve hayata geçiriyorlar. Erkeklerin de bu cinsel estetik furyasına hatrı sayılacak ölçüde kapılmalarına az kaldı diye düşünüyorum.

26.01.2015

YURT GAZETESİ

‘Dişi Haydar Dümen’ Gökçen Erdoğan’dan Cinsellik İle İlgili Önemli Bilgiler

0

Birçoğumuzun televizyon programlarından tanıdığı, ‘Dişi Haydar Dümen’ benzetmesi yapılan cinsel terapist Op.Dr. Gökçen Erdoğan ile cinsellik ve kadına ilişkin konularda Yurt Gazetesi’ne konuştu.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, cinsel terapist, hipnoterapist Op.Dr. Gökçen Erdoğan’ı sık sık televizyonda görüyoruz. Türkiye, bir kadının televizyona çıkarak çatır çatır cinsellik konuşmasına pek de alışkın değil. ‘Dişi Haydar Dümen’ benzetmesi yapılan Gökçen Erdoğan ile kendisine en çok hangi sorunlarla gelindiğini, kadının erkekten, erkeğin kadından ne istediğini konuştuk. Tartışma yaratan doğum kontrol, kürtaj ve sezaryen konularını da değerlendiren Gökçen Erdoğan, cinsel estetiğin burun estetiği gibi yaygınlaştığını söyledi.

‘Yolu Haydar Dümen açtı’

Sizin için ‘dişi Haydar Dümen’ diyorlar. Cinsel terapist olmaya nasıl karar verdiniz?
Haydar Dümen’e saygım büyük, yolu o açtı elbette ama yaşadığım dönemin Gökçen Erdoğan’ı olmak daha anlamlı benim için. Bildiğiniz gibi kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Jinekolojik tüm vakaların fiziksel sorunlara dayanmadığını biliyordum ama mesleğimde geçirdiğim yıllar, beni psikolojik sorunların yoğunluğu konusunda şaşırttı. Huzursuzluk, stres, kaygı, korku ne kadar yoğunsa, cinsel yaşam ve bunun beraberinde getirdikleri de o kadar sancılı oluyor. Baktım, biz gelenek yaşatmakla insan yaşatmak arasında tercih yapmak zorunda hisseden, kız kadın ayrımını gereğinden fazla keskinleştiren, erkeklerin taşıma kapasitesini sınırsız zanneden, iki kişilik şeyleri tek kişilik düşünen, seks yalnızca üreme için yaşanıyor zanneden bir ülkeyiz. Elimi başka bir açıdan da taşın altına koymam gerekiyordu.

Kadınlar ve erkekler size en çok hangi sorunla geliyorlar?
Kadınlar vajinismus sorununda bana sonsuz güven duyuyorlar, bu terapide birincil uzmanlığım sanırım. Onu kadınlarda cinsel isteksizlik takip ediyor. Erkeklerde ilk ikiye ise erken boşalma ve ereksiyon sorunu giriyor.

“Kadın duygusuzluktan, erkek dırdırdan şikayetçi”

Peki ilişkide çok ne talep ediliyor, partnerlerde neyden şikayet ediliyor?

Kadın, duygularıyla var olduğu unutulmasın ve cinsel organının dışında kalbi ve aklı da değer görsün istiyor. En çok da hassasiyetlerinin yeterince önemsenmemesinden şikayetçi. Erkek ise dırdırdan şikayetçi. Erkeğin kadından en büyük isteği haline bırakılmak, bir şeye zorlanmamak ve kalıba sokulmamak.

Terapilerde tanık olduğunuz olayları ”Gizli Kapaklı Şeyler” kitabınızda derlemişsiniz. İlginç şeylerle karşılaşıyor musunuz?
Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki eminim şu an sizin ilginç anlayışınızla benimki arasında dağlar kadar fark oluşmuştur. Hiç kimse göründüğü kadar basit değil. İnanılmaz suretlerden inanılmaz karakter ve öyküler çıkıyor. Herkes gizli dünyasını ustalıkla yaşıyor.

“Erkeğe vize doğuştan, kadın kuyrukta bekliyor”

Türkiye’de cinselliğe başlama yaşı kaç?
Giderek düşüyor, erkek çocuklarda 13-14’e, kız çocuklarda 16’ya dek düştü. Bunun ne kadar korkutucu olduğunu görüyorsunuz değil mi? Daha yanlışı ne biliyor musunuz? 30 yaşında dahi cinselliği doğru bilmeme ve yanlış yaşama. Çocuklar, bedenlerini ve karşı cinsin farklılığını öğrenmeye, tanımaya 3-4 yaşlarında başlıyorlar. Son derece olağan ve dürtüsel. Bunu tehlikeli yapan, ebeveynlerin süreci yönetme bilgisizliği ve başarısızlığı.

Türkiye’de kadınların cinsel profiline baktığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Kadınlarda cinselliğe yönelik baskı nelere neden oluyor?

Utanan, bastıran ve hataya götürecek gizli meraklarla boğuşan ve daima daha öteye itilen bir kadın profili var ülkemizde. Sevişme, üreme, aşk, bunlar iki kişilik. Ama bir tarafın vizesi  doğuştan verilmiş, diğeri hevesi kaçana kadar vize kuyruğu bekliyor. Buna mecbur ediliyor. Giyim kuşamına karışılan erkek eş gördünüz mü ya da ilk cinsel birlikteliğini yaşaması için annesi tarafından bir erkeğe para ödenen kadın? Erkekle kadının toplum gözündeki yeri aynı değil. Oturup kalkmayı bilen kadınlar kıymetli ama ben bir erkeğin oturup kalkmasındaki bilgisizliğe dair bir şey duymadım. Alenen çifte standart. Kadınların fazla bastırılmasının yarattığı tehlikelere bu kadar kör olunmasına, sağır kalınmasına kırgınım. Çünkü der ya büyüklerimiz büyük dertler için;  ‘Bir Allah bilir, bir de ben.’ Hah işte bir de ben. Yanlış ve sevgisiz evlilikler, evden kaçmanın sayısız kötü sonucu, töre cinayetleri. Erkekler için de tehlike var elbette. Sağlıklı cinsel bilgi ve deneyimin olduğu yerde sapkınlık olmaz. Gazetelere, ana haber bültenlerine bakın ve yalnızca kadınlara değil, erkeklere de ettiğimiz kötülükleri görün.

Cinsel hayatta heyecanın bir yaşı var mı sizce? Heyecanı canlı tutmak için neler yapmalı?
Heyecanın yaşı yok ama dozu var. Şaşırtıp gülümseten de bir oranı. Şöyle ki; gençken 5 doz ancak heyecanlandırırken yaş aldıkça tek doza dek düşer bedenin ve ruhun heyecanı ‘alabilme kapasitesi’. Ama öte yandan gençken heyecanlanmak kolay olduğundan heyecan, yaş almış birine geldiği kadar kıymetli gelmez bir gence.

“Cumhurbaşkanı, Sara Hanım’dan uzman yorumu dinleyecektir”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, doğum kontrolünü ülkeye ihanet olarak nitelemişti. Siz bir doğum kontrol uzmanı olarak ne
düşünüyorsunuz?

Sayın Cumhurbaşkanımız, eminim ki en başta Başbakanımız Davutoğlu’nun meslektaşım olan eşi Sare Hanım’dan bu konuya ilişkin uzman yorumu
dinlemiş ya da dinleyecektir. Çünkü doğum kontrolünün kadın sağlığı açısından da önemi büyüktür. Ekonomimizin,
asıl, ‘yedirilip içirilemeyecek, dahası okutulamayacak ve akıl fikir vicdan sahibi insanlar olarak yetiştirilemeyecek çocuklar’ tarafından çıkmaza sokulabileceğini fark etmeliyiz. Sokaklarda ziyan olacak çocuklar istemeyiz değil mi? Her aile bakabileceği sayıda çocuk yapmalıdır. Buna da hem ekonomik hem de psikolojik açıdan bakmak şart. Sayın Erdoğan’ın ülke
nüfusunu genç ve üretici tutmak isteğini anlıyor ve bu konudaki fikrini tamamen ona bağlıyorum. Ancak onun da
bakılabilen çocuklardan yana dua
ettiğini düşünüyorum.

Daha önce de sezaryen ve kürtaj tartışmaları yaşanmıştı. Bu konuda fikriniz nedir?
Bu ülkede herhangi bir siyasi fikre kapılmaksızın yapılabilecek çok basit bir tespit var: sezaryen keyfi bir haldı, kürtaj ise neredeyse doğum kontrol yöntemine dönüştü. Bu iki duruma da bir hekim olarak şiddetle karşı çıkmakla birlikte, kadınların bireysel kararlarının saygıyı hak ettiğini hatırlatmak istiyorum. Kadınlara önerim ise yalnızca istedikleri için herhangi bir uygulamada diretmesinler, doktorları onlar için en doğru olanı tespit edecektir.

“Mutfak parasından artırıp vajina estetiği yaptırıyorlar”

Son dönemlerde cinsel estetik de revaçta. Bu konuda nasıl talepler geliyor?
Eskiden burun ameliyatı az rastlanır bir şeydi ve üst gelir grubuna mensup insanların tercihi olabiliyordu. Derken bu değişti ve herkesin ulaşabildiği bir imkan haline geldi. Cinsel estetiğin de yalnızca 1 yılda dahi bu konuda kat ettiği yola inanamazsınız. Türk kadını bu işe kolay adapte oldu. Mutfak masrafından artırıp biriktirip vajinal dudak dolgusuna gelinir oldu. Vajina daraltma, her sınıftan kadının rüya operasyonu olmaya aday. Yuvaları kurtarmanın, heyecanlı ilişkinin, ateşli ve dahası eskisi gibi bir cinsel birleşmenin anahtarı sayılıyor neredeyse. Eşler birlikte gelip karşılarında nasıl bir penis ya da vajina görmek istediklerini de anlatıyorlar artık. “Erkeklerin en çok tahrik olduğu” diye bir genelleme var ve kadınlar o sınıfa girmek için araştırıyor buluyor seçiyor ve hayata geçiriyorlar. Erkeklerin de bu cinsel estetik furyasına hatrı sayılacak ölçüde kapılmalarına az kaldı diye düşünüyorum.

26.01.2015

YURT GAZETESİ

Hadise’den Bomba İtiraflar

0

Hadise sadece Belçika’dan gelip Eurovision’la hayatımıza giren, dans ederek şarkı söyleyen popüler bir şarkıcı değil. Artık burada doğup büyümüş sanatçılardan daha çok buralı ve insanlara karşı duyarlı. Söylemleri net, açıklamaları samimi. Her konuda çekinmeden söylüyor fikirlerini…

Yazın çıkan ‘Tavsiye’ adlı albümün, ardından turne, televizyon programı ve konserler… Hayatın gerçekten dışarıdan göründüğü gibi yoğun mu?

Evet ama deli gibi oradan oraya uçmuyorum. Kendime zaman ayırabiliyorum. Yazın turneye hazırlanırken dans provalarında sakatlandım. Mecburen turneye kadar yattım. Şimdi yeniden albümün tanıtımına ağırlık verdim.

Son albümünün prodüktörlüğünü neden kendin yaptın?

Yapımcılığını ablamla birlikte yaptım. Albüm yapmak çok masraflı. Her şeyi cebinden ödüyorsun. Ayrıca çok kafa yoruyorsun. Albümü bir plak şirketinin yapması daha rahat. Beynen yoruldum ama hayalimdeki işi gerçekleştirmiş oldum. Bunu 30’umdan önce başardığım için mutluyum. Piyasa artık eskisi gibi değil. Bütçeler çok yüksek değil. Plak şirketleri zor durumda. Sanatçılar çok daha dikkatli davranıp iyi şarkılar seçmeli. Her şey çok çabuk tüketiliyor. Eskiden sanatçılara büyük paralar ödeniyordu. Piyasa biraz durgun, çok iyi besteler çıkmıyor. Belki de bu yüzden albüm çıkarmak için 3-3.5 yıl bekledim. Hit şarkılar gelmiyordu.

‘PAROLALARIM ABLAMDA’

 ‘Nerdesin Aşkım’ adlı şarkın patlama yaptı ama…

Bu durumdan çok memnunum. Dijitalde 1 numara olduk. İlk çıktığı gün iTunes’ta 1’inci olduk. Klibi izlediğim gün annem yanımdaydı. Çok duygulandık, ağladık. Geçtiğimiz haftalarda ‘Prenses’in klibi çıktı. “Fanlarım ne diyor, ne yazıyor?” diye kafayı yedim. Onların tepkisini çok merak ediyorum.

Sosyal medyada hakkında yapılan yorumlar senin için çok mu önemli?

Fanlarımın yorumları önemli, benden nefret eden insanların yorumları umurumda değil! Instagram’daki, Twitter’daki yorumlara değil fanlarımın sosyal medya sayfalarına girip oradaki yorumlara bakıyorum. Telefonumda Instagram ve Twitter uygulaması yok. Yüklemek istediğim şeyi ablama yolluyorum o yüklüyor. 3 yıl önce moralim bozulmasın diye böyle bir karar aldım. 3 yıldır kendi Twitter hesabıma giremiyorum çünkü parolamı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum açıkçası.

Seni kıracak bir şey mi yaşadın sosyal medyada?

İnsanlar hakaret dolu sözlerle size yaklaşıyor. Beni çekemeyen insanların yorumlarını niye okuyayım? Bunları ne kadar görmezsem kendimi o kadar koruduğumu düşünüyorum. Instagram’a yüklediğim her şeyin kararını ben versem de yüklemeyi ben yapmıyorum.

Her adımının takip edilmesi “Yeter” dedirtiyor mu sana?

Yalan haberler okuyunca “Olayı abartıp devlet meselesi yapmayın” dedirtiyorlar. Zaten sanatçı olarak çok az övülüyorsun.

Albümü kendin yaptın, stil danışmanlığını kız kardeşin, menajerliğini ablan yapıyor. Avrupalı bir Türk’sün ama bu Avrupalı Türk eğitimine biraz ters değil mi? Neden kendini profesyonellere emanet etmiyorsun?

Zamanında birçok menajerle çalıştım. İstemediğim olaylar yaşadım. Kendisiyle aynı vizyonda olmayan kişilerle çalışmak sanatçı için en kötü şey. Her şey ekiple başlıyor. Ablam geçmişte çalıştığım menajerlerle ne kadar zorlandığımı görmüş olacak ki televizyondan sonra benim hayatıma girdi. Herhalde “Hadise’ye sahip çıkmazsam bu kızı yok edecekler” hissine kapıldı. Onun da hayalinde böyle bir şey yoktu ama işini layıkıyla yapıyor. Treni o yönlendiriyor. İyi ki de girdi hayatıma.

‘Sanatçı siyasette ortada durmak zorunda’

Bu ülkede yaşayan bir sanatçı olarak günlük siyasetle ne kadar ilgilisin?

Türkiye’nin gündemini takip ediyor musun? Tabii takip ediyorum. Sonuçta burada yaşıyorum, burada çalışıyorum. Bu ülkenin bir genci olarak önümüzdeki yılları düşünüyorum. Benim için en önemli şey çocuklar. Onların beslenmesi ve eğitimi. Herkes rahatlıkla okusun. Benim devletten istediğim tek şey bu. İyi okullarda masrafsız okusunlar. Okuyamayan çocuklar beni gerçekten rahatsız ediyor. Ben Belçika’da okudum. Orada fakiri de zengini de aynı okulda okuyabiliyor. Bu, bizim ülkemizde de olsun istiyorum. Siyaset çok başka tabii. Çok yorum yapmak sanatçı olarak doğru olmayabilir. Tabii ki de kendi fikirlerim var ama ortada durmak zorundayım diye düşünüyorum. Ama ülkemiz güzel güzel ilerliyor diye düşünüyorum.

‘Mutlu olmam için bir erkeğin olması gerekmiyor’

Hakan Baş ile sevgili olduğunuz, ardından da ayrıldığınız yazıldı. Ne oldu?

Hakan benim çok sevdiğim yakın arkadaşım. Arkadaş olarak bizi yan yana görebilirsiniz, görmeyebilirsiniz. Sadece bunu söyleyebilirim. n Aşk, olmazsa olmaz bir duygu mu? O aşk hissi bende eskidendi. Bu hayatta çok mutlu olmam için bir erkeğin olması gerekmiyor. Bunu insan kendi kendine çözebiliyor. Mutluluğuma mutluluk ekleyen bir erkekle aşk ve ilişki yaşamak isterim. Şu anki mutluluğumdan bir parça bile alacaksa “Hayatıma girme” derim. Karşımdakinin beni yormasını istemem. n Hiç yormayan aşk var mı peki? Bence vardır. Bazen kalp kırılacak, yapacak bir şey yok. O kırılan kalbi düzeltebiliyorsan kazanıyorsun bir ilişkide.

Kafanda bir evlilik yaşı var mı?

Kadınlar normalde 30’lu yaşlarında paniğe kapılıyor. Aile kurmak isterim ama o panik hali bende yok. Bunun bir yaşı mı var? 40 yaşında da evlenebilir ve anne olabilirsin.

“Bir kere evleneyim, ömür boyu sürsün” diyenlerden misin?

Evet. Bir kere evlenmek isterim. Annemle babam ben 11 yaşındayken ayrıldı. Herkes onları boşanmamaları için ikna etmeye çalışıyordu ama annem çok kararlıydı. Babamla ayrıldığı dönemde çalışmıyordu. Baskılara rağmen kararının arkasında dimdik durdu. Benim için büyük bir örnek oldu. Belki de bu yüzden ne istediğimi biliyor, kararlarımın arkasında durabiliyorum. Onların ayrılması bende evliliğe yönelik bir travma yaratmadı.

‘Yokluk nedir iyi bilirim’

Maddi sıkıntılar da yaşadınız mı?

 Evet. Küçük yaşta çalışmaya başladım. Okula gidiyor ve her hafta sonu bir elbise mağazasında çalışıp harçlığımı çıkarıyordum. Yokluk nedir çok iyi bilirim. Küçükken istediğim ayakkabıyı hiç alamadım. “İleride para kazanınca istediğim ayakkabıyı alacağım ve onları hiç atmayacağım” diyordum. Atmadım da. Yavaş yavaş aşağıdan yukarı çıkmak güzel bir şey. Direkt yukarıdan başlasaydım her şeyin değerini bu kadar anlamaz, belki bu kadar çalışmazdım.

Bülent İpek 25.01.2015

HT MAGAZİN