Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 86

Hadise’den Bomba İtiraflar

0

Hadise sadece Belçika’dan gelip Eurovision’la hayatımıza giren, dans ederek şarkı söyleyen popüler bir şarkıcı değil. Artık burada doğup büyümüş sanatçılardan daha çok buralı ve insanlara karşı duyarlı. Söylemleri net, açıklamaları samimi. Her konuda çekinmeden söylüyor fikirlerini…

Yazın çıkan ‘Tavsiye’ adlı albümün, ardından turne, televizyon programı ve konserler… Hayatın gerçekten dışarıdan göründüğü gibi yoğun mu?

Evet ama deli gibi oradan oraya uçmuyorum. Kendime zaman ayırabiliyorum. Yazın turneye hazırlanırken dans provalarında sakatlandım. Mecburen turneye kadar yattım. Şimdi yeniden albümün tanıtımına ağırlık verdim.

Son albümünün prodüktörlüğünü neden kendin yaptın?

Yapımcılığını ablamla birlikte yaptım. Albüm yapmak çok masraflı. Her şeyi cebinden ödüyorsun. Ayrıca çok kafa yoruyorsun. Albümü bir plak şirketinin yapması daha rahat. Beynen yoruldum ama hayalimdeki işi gerçekleştirmiş oldum. Bunu 30’umdan önce başardığım için mutluyum. Piyasa artık eskisi gibi değil. Bütçeler çok yüksek değil. Plak şirketleri zor durumda. Sanatçılar çok daha dikkatli davranıp iyi şarkılar seçmeli. Her şey çok çabuk tüketiliyor. Eskiden sanatçılara büyük paralar ödeniyordu. Piyasa biraz durgun, çok iyi besteler çıkmıyor. Belki de bu yüzden albüm çıkarmak için 3-3.5 yıl bekledim. Hit şarkılar gelmiyordu.

‘PAROLALARIM ABLAMDA’

 ‘Nerdesin Aşkım’ adlı şarkın patlama yaptı ama…

Bu durumdan çok memnunum. Dijitalde 1 numara olduk. İlk çıktığı gün iTunes’ta 1’inci olduk. Klibi izlediğim gün annem yanımdaydı. Çok duygulandık, ağladık. Geçtiğimiz haftalarda ‘Prenses’in klibi çıktı. “Fanlarım ne diyor, ne yazıyor?” diye kafayı yedim. Onların tepkisini çok merak ediyorum.

Sosyal medyada hakkında yapılan yorumlar senin için çok mu önemli?

Fanlarımın yorumları önemli, benden nefret eden insanların yorumları umurumda değil! Instagram’daki, Twitter’daki yorumlara değil fanlarımın sosyal medya sayfalarına girip oradaki yorumlara bakıyorum. Telefonumda Instagram ve Twitter uygulaması yok. Yüklemek istediğim şeyi ablama yolluyorum o yüklüyor. 3 yıl önce moralim bozulmasın diye böyle bir karar aldım. 3 yıldır kendi Twitter hesabıma giremiyorum çünkü parolamı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum açıkçası.

Seni kıracak bir şey mi yaşadın sosyal medyada?

İnsanlar hakaret dolu sözlerle size yaklaşıyor. Beni çekemeyen insanların yorumlarını niye okuyayım? Bunları ne kadar görmezsem kendimi o kadar koruduğumu düşünüyorum. Instagram’a yüklediğim her şeyin kararını ben versem de yüklemeyi ben yapmıyorum.

Her adımının takip edilmesi “Yeter” dedirtiyor mu sana?

Yalan haberler okuyunca “Olayı abartıp devlet meselesi yapmayın” dedirtiyorlar. Zaten sanatçı olarak çok az övülüyorsun.

Albümü kendin yaptın, stil danışmanlığını kız kardeşin, menajerliğini ablan yapıyor. Avrupalı bir Türk’sün ama bu Avrupalı Türk eğitimine biraz ters değil mi? Neden kendini profesyonellere emanet etmiyorsun?

Zamanında birçok menajerle çalıştım. İstemediğim olaylar yaşadım. Kendisiyle aynı vizyonda olmayan kişilerle çalışmak sanatçı için en kötü şey. Her şey ekiple başlıyor. Ablam geçmişte çalıştığım menajerlerle ne kadar zorlandığımı görmüş olacak ki televizyondan sonra benim hayatıma girdi. Herhalde “Hadise’ye sahip çıkmazsam bu kızı yok edecekler” hissine kapıldı. Onun da hayalinde böyle bir şey yoktu ama işini layıkıyla yapıyor. Treni o yönlendiriyor. İyi ki de girdi hayatıma.

‘Sanatçı siyasette ortada durmak zorunda’

Bu ülkede yaşayan bir sanatçı olarak günlük siyasetle ne kadar ilgilisin?

Türkiye’nin gündemini takip ediyor musun? Tabii takip ediyorum. Sonuçta burada yaşıyorum, burada çalışıyorum. Bu ülkenin bir genci olarak önümüzdeki yılları düşünüyorum. Benim için en önemli şey çocuklar. Onların beslenmesi ve eğitimi. Herkes rahatlıkla okusun. Benim devletten istediğim tek şey bu. İyi okullarda masrafsız okusunlar. Okuyamayan çocuklar beni gerçekten rahatsız ediyor. Ben Belçika’da okudum. Orada fakiri de zengini de aynı okulda okuyabiliyor. Bu, bizim ülkemizde de olsun istiyorum. Siyaset çok başka tabii. Çok yorum yapmak sanatçı olarak doğru olmayabilir. Tabii ki de kendi fikirlerim var ama ortada durmak zorundayım diye düşünüyorum. Ama ülkemiz güzel güzel ilerliyor diye düşünüyorum.

‘Mutlu olmam için bir erkeğin olması gerekmiyor’

Hakan Baş ile sevgili olduğunuz, ardından da ayrıldığınız yazıldı. Ne oldu?

Hakan benim çok sevdiğim yakın arkadaşım. Arkadaş olarak bizi yan yana görebilirsiniz, görmeyebilirsiniz. Sadece bunu söyleyebilirim. n Aşk, olmazsa olmaz bir duygu mu? O aşk hissi bende eskidendi. Bu hayatta çok mutlu olmam için bir erkeğin olması gerekmiyor. Bunu insan kendi kendine çözebiliyor. Mutluluğuma mutluluk ekleyen bir erkekle aşk ve ilişki yaşamak isterim. Şu anki mutluluğumdan bir parça bile alacaksa “Hayatıma girme” derim. Karşımdakinin beni yormasını istemem. n Hiç yormayan aşk var mı peki? Bence vardır. Bazen kalp kırılacak, yapacak bir şey yok. O kırılan kalbi düzeltebiliyorsan kazanıyorsun bir ilişkide.

Kafanda bir evlilik yaşı var mı?

Kadınlar normalde 30’lu yaşlarında paniğe kapılıyor. Aile kurmak isterim ama o panik hali bende yok. Bunun bir yaşı mı var? 40 yaşında da evlenebilir ve anne olabilirsin.

“Bir kere evleneyim, ömür boyu sürsün” diyenlerden misin?

Evet. Bir kere evlenmek isterim. Annemle babam ben 11 yaşındayken ayrıldı. Herkes onları boşanmamaları için ikna etmeye çalışıyordu ama annem çok kararlıydı. Babamla ayrıldığı dönemde çalışmıyordu. Baskılara rağmen kararının arkasında dimdik durdu. Benim için büyük bir örnek oldu. Belki de bu yüzden ne istediğimi biliyor, kararlarımın arkasında durabiliyorum. Onların ayrılması bende evliliğe yönelik bir travma yaratmadı.

‘Yokluk nedir iyi bilirim’

Maddi sıkıntılar da yaşadınız mı?

 Evet. Küçük yaşta çalışmaya başladım. Okula gidiyor ve her hafta sonu bir elbise mağazasında çalışıp harçlığımı çıkarıyordum. Yokluk nedir çok iyi bilirim. Küçükken istediğim ayakkabıyı hiç alamadım. “İleride para kazanınca istediğim ayakkabıyı alacağım ve onları hiç atmayacağım” diyordum. Atmadım da. Yavaş yavaş aşağıdan yukarı çıkmak güzel bir şey. Direkt yukarıdan başlasaydım her şeyin değerini bu kadar anlamaz, belki bu kadar çalışmazdım.

Bülent İpek 25.01.2015

HT MAGAZİN

BSC İle Oyun Sektörünü Konuştuk

Oyun Sektörü yıllardır teknolojinin de gelişmesiyle uçsuz bucaksız şekilde büyümeye başladı. Bununla birlikte oyuncuların ihtiyaçlarını gidermek, oyunlar hakkında incelemeler yaparak oyunculara bilgiler, öneriler vermek önemli hale geldi. Bu konuda Türkiye’nin en iyi ekibi yıllardan gelen tecrübesiyle Bölüm Sonu Canavarı (BSC). BSC Genel Yayın Yönetmeni Gökhan Yılmaz ile BSC’nin gelecek projelerini, teknolojinin gelişiminin oyun sektörüne etkilerini, Türkiye’de oyun sektörünün durumunu, genç kuşağa önerilerini, ‘bilgisayar oyunları bağımlılık yapıyor’ tartışmalarını ve 2015’ten beklentilerini konuştuk.

RÖPORTAJLIK :  Bölüm Sonu Canavarı (BSC) 2009’dan beri aktif. O günlere baktığımızda BSC nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

GÖKHAN YILMAZ :  Çok fazla oyunla ilgili medya bulunmuyor Türkiye’de. İnsanların bu konuda bir ihtiyacı bulunuyor. Oyunların iyi olup olmadığını, daha tecrübeli ve güvendikleri kişilerden duymak istiyorlar. Bu yüzden BSC, ilk açıldığında videolu incelemeler başta gelecek şekilde insanların ihtiyaçlarını gidermek için kuruldu. O zamandan itibaren aynı şekilde devam ediyor. Konsept biraz daha farklı, çeşitlilik arttırılmış şekilde devam ediyor. Ama aynı vizyonda ilerlemeye devam ediyor.

RÖPORTAJLIK :  İlk günden beri bu işi başarılı şekilde yürütüyorsunuz. Peki gelecekte BSC ekibinin şunu da yapmak istiyoruz-yapabiliriz dediği projeleri var mıdır?

GÖKHAN YILMAZ :  BSC, websitesi üzerinden belli bir kitleye ulaşıyor. Ama tabiî ki de herkese ulaşmak mümkün olmuyor. Gelecekte planlarımız tabiî ki de var. Çok da heyecan verici projeler aslında.  Fakat şimdilik onları açıklamayı düşünmüyoruz. Biraz daha kesinlik kazanmasını bekliyoruz. Daha geniş kitlelere ulaşabileceğimiz farklı platformlar üzerinden de çeşitli çalışmalar sürdürüyoruz.

BSC’nin Farkı

RÖPORTAJLIK :  BSC üzerinden devam edelim. Bir teknolojik ürün çıktığında internet sitelerinde, video sitelerinde video incelemelerini görüyoruz. BSC bunu Türkiye’de ilk yapanlardan birisi. Baktığımızda bugün BSC’nin diğerlerinden artısı nedir şuan itibariyle? bsc22

GÖKHAN YILMAZ :  Bugün baktığımızda bireyler bile kendi başına çeşitli incelemeler ve videolu içerikler üretiyor. Girip baktığınızda, video sitelerinde bir oyunun incelemesini araştırdığınızda onlarca video bulabiliyorsunuz. Bizimki biraz daha televizyonvari kurgu ve düzenlemelerle ilerliyor. Bunları yapmak da gerçekten çok zor. Bu aralar biraz daha incelemelerimizi hızlandırdık. Daha kısa tutmaya çalışıyoruz. Ama geçmişe baktığımızda 20-30dk arası incelemeler yaptığımız oluyordu. İnsanlar baktığında “oyun oynuyorlar, ne güzel iş” diyorlar. Ama bu incelemelerin hazırlık aşamasından bahsetmemiz gerekiyor; Bize oyun gelir. Oyunu 1 veya 2 gün oynarız. Belli bir seviyeye geldiğimize kanaat getirdiğimiz zaman ki bu oyunun türüne göre değişir, oynama kısmı biter. Oynadığımız kısımların video kayıtlarını alırız. Ve bunun yazısını yazmaya başlarız. Buna yazılı inceleme de diyebiliriz. Ama tabi ki konuşma dili ve videoya uygun bir metin ortaya çıkartırız.  Bu da yaklaşık 1 gün sürer. Çünkü oturduğumuzda haydi diye yapılan bir şey değil bu. İşimiz olduğu için biraz daha özel bir şeyler yapmak istiyoruz. Fakat bu da bittikten sonra işin bir sonraki aşaması olan video montaj kısmı başlar. Mesela benim bir Hitman incelemem vardı. 400 gb kadar çekmiş olduğum bir video görüntüsü vardı. Saatlerce oynamışım. O görüntüler içerisinde uygun olanları, anlattığımız yere uygun olacak şekilde kesip ayırmaya başlarız. Metin oluştuktan sonra seslendirmeye başlarız.  Arkasından da video montaj kısmına gireriz. O da yaklaşık 1 gün sürer. Ortalama bir oyunda 4-5 gün arası geçen bir süreç oluyor. Özellikle son kısımları yorucu oluyor. Bu sayede ortaya güzel şeyler çıkıyor. BSC ilk açıldığı günden itibaren bu şekilde işliyor. BSC incelemelerini özel kılan şey de bu. Editör alımları için ilan açmıştık. Oyuncular ve pek çok farklı sitede çalışanlar başvuruda bulunmuşlardı. Bizim istediğimiz tek şey bir incelemeyi 2-3 dakikalık bizim konseptimize uyacak şekilde hazırlayıp göndermeleriydi. “O çok kolay iş, niye inceleme gelmiyor?” diye o kadar çok yorum geliyor ki. Ama bize gönderilen video inceleme 200’den fazla başvuru arasından 2-3 taneydi. İnsanlar yapamıyor, “hakikaten de zor işmiş” diyorlar. Bu yüzden de BSC incelemelerinin kaliteli olduğunu söylemelerinin nedeni bu.

RÖPORTAJLIK :  Bir oyunun incelemesi 4 gün sürüyor dediniz. Peki siz 24 saat boyunca oyun mu oynuyorsunuz? Yoksa buradan çıktıktan sonra bitiyor mu?

GÖKHAN YILMAZ :  Eve iş getirme dedikleri oluyor tabi. Oyunlar aslında hayatımızın her yerinde. Bu bizim işimiz olsa dahi otobüse, metroya bindiğimizde, eve gittiğimizde, tuvalet arası verdiğimizde her türlü oyuna ulaşmak kolay oluyor. Ve vazgeçilmez artık bir noktada. Bütün gün oyun oynayıp da sıkıldım diye bir şey yok. Sonuçta aynı oyun değil, çok fazla seçenek var. 5 dakikalık keyif veren anlık oyunlar var, sürekli sürdürdüğünüz oyunlar var. Bunları tabii ki de ev hayatınızda, dışarıda gezerken oynamaya devam ediyoruz.

Atarilerden Tabletlere Teknolojinin Gelişiminin Oyunlara Etkileri

RÖPORTAJLIK :  El atarisi oyunlarından, atariye, bilgisayarlara derken oyunlar artık mobil uygulamalarla tabletlere, ceplere kadar girdi. Teknolojinin bu gelişimini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Oyunların ceplere kadar girmesi sektörü nasıl etkiledi? Sektöre ne kattı?

GÖKHAN YILMAZ:  Elbette kattığı pek çok şey var. Ama benim bu konudaki düşüncelerim negatif yönde olacaktır. Dediğiniz gibi el konsolları olsun, bilgisayarlar, internet, facebook, sosyal medya, cep telefonları ve diğer akıllı cihazlarda pek çok oyun bulabiliyoruz. Oyun yapımcıları nerede insan varsa oraya yöneliyorlar. İşin özü aslında bu. Eskiden de gameboylar çok fazlaydı. Birinci öncelik olarak yapımcıların tercihi o oluyordu. Şimdiyse akıllı cihazlar ile inanılmaz yüksek kitlelere ulaşabiliyorlar. Bu yüzden de inanılmaz bir artış var. Son 5-6 sene içerisinde ivmenin çok fazla arttığını söyleyebiliriz. Eskiden baktığımızda 1999-98 yıllarında pc oyunculuğunun altın yıllarıydı. O zamanlar ki oyunlarla şimdiki oyunlar arasında inanılmaz fark var. Çünkü o zaman çok daha fazla vaktiniz vardı. Bugün yapacağınız çok şey, dikkatinizi dağıtan çok şey var.  Diziler, sosyal medya, televizyon vs. Ve her şey çok hızlı tüketiliyor.  Mobil oyunlar da bu şekilde biraz. 5 dakikalık. Oturup 8 saat mobil oyun oynamak mümkün değil.  Bu yüzden akıllı telefonlar artıp da yapımcıların oraya yönelmesi yüzünden oyunlar daha basitleştirilir oldu. Artık kimse oturup da saatlerce kafa yormak istemiyor.  Kaç tane oyun türü ortadan kayboldu. Şimdi daha çok sinematik şeylere önem veriyorlar. Benim açımdan baktığımda çok fazla negatif etkisi oldu. Bunları aslında sabaha kadar anlatabilirim. Ama negatif enerji vermek istemiyorum. Pozitif tarafıysa mobil yapımcılar arasında gerçekten çok kaliteli yapımcılar var. Adam sonuçta biraz daha basit oyun yapsa bile yaratıcılığı ile ortaya çok güzel işler koyabiliyor.  Onun dışında Blizzard’in bir kart oyunu çıktı. Kart oyunları inanılmaz derecece ayrıntılıdır. Ama bu oyun daha basit bir kart oyunuydu aslında. Oynadıkça daha derinleşiyor deniyor ama her oyun oynandıkça daha derinleşir, daha yeni stratejiler ortaya konur. Ama bu oyun daha basit bir şekildeydi. Çok daha fazla kitleye hitap etti. Akıllı cihazlarda, pc de ve pek çok yerde boy gösteriyor. Daha da artacaktır.  Ve 5-10 dakikalık oyun sürelerine sahip. Oturuyorsunuz, anında zevkini alıp o ihtiyacınızı karşılayıp olayı bitirmiş oluyorsunuz. Ama eski alışkanlıklara sahip kişiler tabiî ki de hoşlanmıyor. Eskiden daha zordu. Bu bana keyif vermez diyor. Ama verdiğim örnekten yola çıkarsak yaratıcı ve kaliteli bir şey yaptığı için bu da insanlara keyif verebiliyor. Ama çoğunluk kesinlikle böyle değil. Kaliteli yapım oyun oranı yüzde 5 civarıdır.

Türkiye’de Bilgisayar Oyunları Sektörünün Durumu

RÖPORTAJLIK :  Oyun firması demişken Türkiye’ye dönmek istiyorum. Sizce Türkiye’deki oyun firmaları, oyun sektörü şuan ne durumdadır?

GÖKHAN YILMAZ :  Türkiye pek çok sektörde olduğu gibi oyun sektöründe de çok fazla geriden geliyor. Orjinallik zaten neredeyse yok denecek kadar az. Daha çok dışarıda taklit etme, benzerlerini üretebilme aşamasındayız. Ve bunda da gerideyiz.  Çünkü oyun sektörü inanılmaz derecede büyüyor. Şuanda Hollywod’la kafa kafayalar, kapışıyorlar. Bazı yapımlar Avatar’dan daha fazla para getirebiliyor. Ve böyle olunca adamların firmalarında 200-300 kişi çalışıyor. İnanılmaz motion capture stüdyolarında Hollywood ünlüleriyle birlikte çalışıyorlar. Tabiî ki Türkiye’nin bunları yakalaması çok zor. Bu seviyeye gelmesi bilmiyorum mümkün müdür? Bunu ayrıntılı bir şekilde istatistiklere bakarak tartışmak lazım. Ama kaliteli yapımlarımız birkaç tane var. Özellikle ben her yerde söylüyorum. Mount & Blate diye dünya çapında beğenilen ve gerçekten de çekirdek oyuncuyu tatmin etmeyi başarmış başarılı bir oyunumuz var. Ve yurtdışında da adı geçen bir oyunumuzdur. Onun dışında çok fazla başarıyı elde etmiş yapım olduğunu söyleyemeyiz.  Zaten Türkiye’de de oyun sektörü ücretsiz dediğimiz free to play modelleriyle dolmuş durumda. Pek çok MOBA oyunu, pek çok online fps oyunu Türkiye pazarının çoğunluğunu oluşturuyor. Yapımcılar konusunda da daha önce de bahsettiğimiz gibi mobile yönelik oyunlar geliştiriyorlar. Çünkü yapımı daha kolay. Hem tecrübe de kazandırıyor firmaya. Bir sonraki aşamada belki pc ya da konsol oyunu üretebilme durumuna geliyorlar. Para kazanıyorlar aynı zamanda. Bu çok önemli bir konu. Çünkü yatırımcı çok yok oyun sektöründe. Son dönemlerde ortaya çıkan bir şeyler var. Özellikle devletin bir desteği olursa neden olmasın, daha hızlı bir şekilde gelişebilir. Ama şuan için daha çok mobil sektörde başarılı ve yurtdışını yakalayabilen oyunlar geliştirebiliyoruz.

BSC, Oyun Yapacak mı?

RÖPORTAJLIK :  Peki BSC ekibi sektörün bu dalına atılmayı düşünür mü? Oyun yapımına girer mi?

GÖKHAN YILMAZ :  Ben BSC’ye katılmadan önce kişisel olarak uğraşıyordum. Çeşitli çalışmalarım olmuştu.  Ama BSC kariyerim başladığı için yarım kaldı. Onun dışında olsa da BSC adı altında olmaz. Bundan 10 sene sonrasını tahmin edemiyorum. Belki farklı yerlerde olursak birden bire kafamıza esip de bir işe başlarsak neden olmasın. Çünkü çok hayranlık duyduğumuz işimizin özünde oyunu geliştirmek var. Eleştiriyorsun ama ortaya yıllarca yaptığın eleştirilerle fikirler oluşuyor. Ve bunları gerçeğe dönüştürmek güzel olurdu.

RÖPORTAJLIK : Bahçeşehir Üniversitesi bu sene ‘Oyun Tasarım Yüksek Lisans Programı’ açtı. Siz bunu yeterli görüyor musunuz? Ne tür çalışmalar yapılması gerekir?

GÖKHAN YILMAZ :  Tabiki de yeterli değil. Bugün bizlere bile onlarca mail geliyor. “Ben oyun geliştirmek istiyorum, ne yapmam gerekir? Hangi alanlara yönelmem gerekir, nasıl bir oyun olsun? Sence güzel fikir mi?” şeklinde sorular geliyor. Bu işi yapmak isteyen çok fazla genç nüfusumuz var. Ama bu olanağı sağlayacak yapımız yok. Bu yüksek lisans programı tabiî ki de çok faydalı olacaktır. Ama o yaşa gelmiş değil de daha öncesinde lisede, lisans programlarında bolca ve saygı görülebilir şekilde bölümler olmalı. Bugün oyun geliştirmenin bilgisayar mühendisliğinden düşük bir yönü yok. Benzer seviyedeler. Orada da programlar yazıyorsunuz. Ve orada da görsel tasarımcı sanatını, yaratıcılığını konuşturuyor. Animasyoncusundan ses sanatçısına kadar hepsi teknolojinin son seviyelerindeler. Gerçekten de çok kaliteli insanlara ihtiyacımız var. Saygın derken şunu kastettim. “Oyun mu? Oyun oynayıp ne olacaksın?” Mantığıyla ilerlediği için yeterince bölüm açılsa bile insanlar çekinecekler. Gitmek isteyenler gidemeyecek. Tek bir dalda değil de pek çok dalda bir şeyleri değiştirmek gerekiyor. Ama bu da zamanla olacak bir şey.  Biz çok geç atıldık, çok geç ilerlemeye başladık. Daha yavaş şekilde ilerliyoruz. Mutlaka olacak, mutlaka son derece iyi oyunlar yaratıyor olacağız.

Genç Kuşağa Öneriler

RÖPORTAJLIK :  Gökhan Yılmaz gibi bu sektörde çalışmak isteyen genç kuşağa ne önerir?

GÖKHAN YILMAZ :   En önemli şey belli bir oyun kültürüne sahip olmak, her şeyi bitirmiş olmak. Çünkü ortasından girip de bir şeyler yapmaya çalışırsanız başarılı olamazsınız. Eski oyunlardan tutun da günümüz oyunlarına, BSC gibi siteleri takip etmek, bununla ilgili kaliteli içerikler tüketmek gerekli. Biz mesela sadece oyun incelemesi yapmıyoruz. İnsanlara oyun kültürü anlamında da bir şeyler aşılamaya çalışıyoruz. Eski oyunlar neden daha iyiydi? Neden sadece fps oynamamalısınız? Bu tip şeyleri tüketip iyi bir kültür oluşturmak ve bunun arkasından da bilinçli bir şekilde ben bu yapmak istiyorsam yapacağım deyip istikrarlı ve iradeli bir şekilde kafa yormak. Bugün internette bulamayacağınız hiçbir şey yok. Tek başınıza olsanız bile çok kaliteli bir yapım ortaya koyup zengin olabilirsiniz. Bu sizin ne kadar iyi olduğunuzla, bu kültüre ne kadar sahip olduğunuzla ve iradenizle ilgili bir şey. Bunun dışında internette araştırma yapıp kendilerini geliştirebilirler. Her türlü eğitim kaynağına ulaşabilirler. Özel ders almaya, eğitim almaya gerek yok. Her şeyi orta ve üstü seviyeye taşıyacak kadar bilgiyi internette bulabiliyorsunuz. Kaynakların çoğu İngilizce olduğu için iyi bir şekilde İngilizce bilmek de gerekiyor. Belli başlı oyuncu toplulukları da var. Onlarla iletişim içerisinde düşüncelerini başarılı şekilde devam ettirebilirler.

RÖPORTAJLIK :  Siz bir oyun tasarlasaydınız nasıl bir oyun olurdu?

bsc3GÖKHAN YILMAZ :  Bunun üzerinde uzun bir süre düşünmem gerekirdi. Ama daha önce yapılmamış olanı yapmaya çalışırdım. Benim oyunumda olmazsa olmaz şey yaratıcılık olurdu herhalde. Diğerlerinden farklı ve yeni bir şey ortaya koyardım herhalde. Onun dışında tür olarak emin değilim. Mutlaka birkaç türü karıştırırdım. Biraz fps olabilir, biraz strateji olabilir. Bulmaca vs olurdu. Basit bir oyun olabilirdi. Bugün mesela pek çok rakamla çözülen mobil oyunlar var. Basit oyunlar olmalarına rağmen son derece bağımlılık yaratan oyunlar bunlar. Onon var mesela. Bu tarz bir oyun olabilir giriş için mesela. Çünkü bu tarz bir oyun yaptıktan sonra ondan belli bir gelir elde ederken aslında kafanızda olan şeyi onun geliriyle daha uzun vadede geliştirebiliyorsunuz. Gelir olmadan bu işleri uzun süreli yapmak çok zor. Bugün mesela FEZ. Fez’in yapımcısı tek başına oyun geliştirdi. Veya Braid. Braid’in yapımcısı da yine aynı şekilde bağımsız yapımcıydı. Ben de yine aynı şekilde tek başıma yaratıcı bir oyun yapmaya çalışırdım.

Hangi Oyunun Filmi, Hangi Filmin Oyunu Yapılmalı?

RÖPORTAJLIK :  Keşke bu filmin oyunu olsa, ya da bu oyunun filmi olsa dediğiniz yapımlar var mı?

GÖKHAN YILMAZ :  Oyunun filmi olsa dediğimiz World Of Warcraft var. Zaten onun da filmi çekiliyor. Çünkü World Of Warcraft daha önce bahsettiğim kart oyununun yapımcısı tarafından geliştiriliyor. Ve inanılmaz sadık bir hayran kitlesi var. Blizzard’dan ne çıksa yerim modundalar. Gerçekten de yenir yapımlar üretiyorlar zaten. World Of Warcraft’ın sinemateklerinden tutun hikayesine kadar çok muhteşem bir dünyası var.  Yüzüklerin Efendisi’ne benzer orta dünyası var.  Ve onun filmi olsa gerçekten de sürükleyici olur. Onu merakla bekliyoruz. Onun haricinde benim favorim High Life’ın resmi yapımcısı tarafından bir filmi gelse tadından yenmez olur. Unutulmaz bir yapım olurdu. Bugün bile internette arattığınızda onlarca hayran filmi bulabilirsiniz. Filmlerin oyunu olmasa daha iyi. Genelde %90-95 başarısız yapımlar ortaya çıkıyor. Oyuncuyu memnun edemiyor. Matrix’in oyunu olsa keyifli oynanabilirdi.

RÖPORTAJLIK :  Siz oyun incelemelerinizde neleri daha çok ön planda tutuyorsunuz?

GÖKHAN YILMAZ :  Vereceğimiz puan olarak insanlara bu oyunun insanlara alınıp alınmaması gerektiğini aktarmayı öncelikte tutuyoruz. Görsellik. Görsellik aslında estetik başlığı altında. Çünkü görselliği zayıf olsa bile oyun bir sanata sahip olarak yüksek estetikle sunuluyor olabilir. Bizim eskiden kategorilerimiz vardı. Grafik, ses, oynanabilirlik gibi. Bunların harmanlanışı. Oyunun görselliği azdır ama oynanabilirlik o açığı kapatıyordur. Mesela Minecraft. Minecraft’ta görsellik yok denecek kadar az ama saatlerce başından kalkamayacağınız bir dünyası var. Bu yüzden bunların harmanlamasını kafamızda oluşturuyoruz.  Ve sonrasında oyunun fiyat-performans hesaplamasını yapıyoruz. 40 dolarlık oyunla 60 dolarlık oyunu aynı kategoride tutmamaya çalışıyoruz. Çükü insanlar satın alma konusunda tereddütte oldukları, bilmedikleri için izliyorlar bizi. O yüzden de insanların almasına değip değmeyeceğini videolarda eleştirip sunuyoruz.

‘Bilgisayar Oyunları Bağımlılık Yapıyor’ Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Uzmanlar bilgisayar oyunlarının çok fazla oynanmasının özellikle genç yaşlardakiler için bağımlılığa neden olabileceğini söylüyorlar. Siz de sektörde çalışıyorsunuz. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

GÖKHAN YILMAZ :  Aslında bilgisayar oyunlarının değil de bazı eğlenceli işlerin tabiî ki de bağımlılık haline dönüşebileceğine ben de katılıyorum. Çünkü bilgisayar oyunu, internet, film veya gezmek tozmak bir aktiviteyle bağlantılı bir şey değil. Daha çok bireyde biten bir olay. Birey eğer bağımlı olmaya müsaitse, kendini kontrol etmiyorsa bir şeylere mutlaka bağımlı olur. Ufak çocuğunuzu yönlendirmezseniz sigaraya da bağımlı olabilir. Bazıları da ders çalışmaya bağımlı olabiliyor. Bunu bilgisayar oyunları böyle böyle yapıyor şeklinde yorumlamıyorum ben. Aynı şekilde benzer bir tartışma konusu da “bilgisayar oyunları insanı şiddete yöneltir mi?” şeklindeydi. Karakter zaten şiddete yönelebilecek karakterse bilgisayar oyunları değil haberleri izlerken de etkilenebilir. O yüzden bilgisayar oyunlarının kötü yönde etkilediğini düşünmüyorum.

2015’te Oyun Sektöründen Beklentiler

RÖPORTAJLIK :  2015’te oyun sektöründen beklentileriniz nedir?

GÖKHAN YILMAZ :  2014 çok kötü geçti. En kötü oyun senelerimizden biriydi. 2015’te yeni nesile geçtik. Yeni nesile geçerken de bizlere ağzımızın suyunu akıtan pek çok oyun tanıtıldı. Ama onların bir kısmını görebildik. Onların da birçoğu hayal kırıklığı yarattı. Diğer kısmı ise 2015 ya da ertelenirse daha sonra çıkacak. Bu oyunların bizi memnun edecek şekilde gelmesini bekliyoruz. 2014 gibi olmamasını bekliyoruz.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak eklemek istedikleriniz varsa alalım.

GÖKHAN YILMAZ :  İnsanların her oyuna aynı şekilde özveriyi vermemeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazı yapımlar var ki kendinizi vererek oynadığınızda kalitesini ortaya çıkarıyor. Bu bizim en çok başımızı ağrıtan noktalardan birisi. “Bu oyunu niye oynuyorsunuz ya?” şeklinde yorumlar geliyor. İnsanlar daha hızlı tüketilen yapımlara alıştıkları için belli bir çizginin olmasının farkına varmaları gerekiyor. Bu, hem oyun yapımında nereye doğru ilerleyecekleri, ne yapmaları gerektiği, hem de oyunun insanları şiddete ya da bağımlılığa sürükleyip sürüklemediği gibi bu konularda aslında insanın bilinçlenmesi yatıyor. Siz yeterince bilgiye sahip olursanız en doğru yolu bulursunuz. Bu noktada bol bol okumak ve izlemek gerekiyor. Sadece oynamak değil sektör hakkında bilgili olup, bilinçli bir birey olmaları hayatında ve oyunlarda başarılı olmalarını sağlayacaktır.

Röportaj: Ercan KÜÇÜK – Sevgi GÜL

BSC İle Oyun Sektörünü Konuştuk

Oyun Sektörü yıllardır teknolojinin de gelişmesiyle uçsuz bucaksız şekilde büyümeye başladı. Bununla birlikte oyuncuların ihtiyaçlarını gidermek, oyunlar hakkında incelemeler yaparak oyunculara bilgiler, öneriler vermek önemli hale geldi. Bu konuda Türkiye’nin en iyi ekibi yıllardan gelen tecrübesiyle Bölüm Sonu Canavarı (BSC). BSC Genel Yayın Yönetmeni Gökhan Yılmaz ile BSC’nin gelecek projelerini, teknolojinin gelişiminin oyun sektörüne etkilerini, Türkiye’de oyun sektörünün durumunu, genç kuşağa önerilerini, ‘bilgisayar oyunları bağımlılık yapıyor’ tartışmalarını ve 2015’ten beklentilerini konuştuk.

RÖPORTAJLIK :  Bölüm Sonu Canavarı (BSC) 2009’dan beri aktif. O günlere baktığımızda BSC nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

GÖKHAN YILMAZ :  Çok fazla oyunla ilgili medya bulunmuyor Türkiye’de. İnsanların bu konuda bir ihtiyacı bulunuyor. Oyunların iyi olup olmadığını, daha tecrübeli ve güvendikleri kişilerden duymak istiyorlar. Bu yüzden BSC, ilk açıldığında videolu incelemeler başta gelecek şekilde insanların ihtiyaçlarını gidermek için kuruldu. O zamandan itibaren aynı şekilde devam ediyor. Konsept biraz daha farklı, çeşitlilik arttırılmış şekilde devam ediyor. Ama aynı vizyonda ilerlemeye devam ediyor.

RÖPORTAJLIK :  İlk günden beri bu işi başarılı şekilde yürütüyorsunuz. Peki gelecekte BSC ekibinin şunu da yapmak istiyoruz-yapabiliriz dediği projeleri var mıdır?

GÖKHAN YILMAZ :  BSC, websitesi üzerinden belli bir kitleye ulaşıyor. Ama tabiî ki de herkese ulaşmak mümkün olmuyor. Gelecekte planlarımız tabiî ki de var. Çok da heyecan verici projeler aslında.  Fakat şimdilik onları açıklamayı düşünmüyoruz. Biraz daha kesinlik kazanmasını bekliyoruz. Daha geniş kitlelere ulaşabileceğimiz farklı platformlar üzerinden de çeşitli çalışmalar sürdürüyoruz.

BSC’nin Farkı

RÖPORTAJLIK :  BSC üzerinden devam edelim. Bir teknolojik ürün çıktığında internet sitelerinde, video sitelerinde video incelemelerini görüyoruz. BSC bunu Türkiye’de ilk yapanlardan birisi. Baktığımızda bugün BSC’nin diğerlerinden artısı nedir şuan itibariyle? bsc22

GÖKHAN YILMAZ :  Bugün baktığımızda bireyler bile kendi başına çeşitli incelemeler ve videolu içerikler üretiyor. Girip baktığınızda, video sitelerinde bir oyunun incelemesini araştırdığınızda onlarca video bulabiliyorsunuz. Bizimki biraz daha televizyonvari kurgu ve düzenlemelerle ilerliyor. Bunları yapmak da gerçekten çok zor. Bu aralar biraz daha incelemelerimizi hızlandırdık. Daha kısa tutmaya çalışıyoruz. Ama geçmişe baktığımızda 20-30dk arası incelemeler yaptığımız oluyordu. İnsanlar baktığında “oyun oynuyorlar, ne güzel iş” diyorlar. Ama bu incelemelerin hazırlık aşamasından bahsetmemiz gerekiyor; Bize oyun gelir. Oyunu 1 veya 2 gün oynarız. Belli bir seviyeye geldiğimize kanaat getirdiğimiz zaman ki bu oyunun türüne göre değişir, oynama kısmı biter. Oynadığımız kısımların video kayıtlarını alırız. Ve bunun yazısını yazmaya başlarız. Buna yazılı inceleme de diyebiliriz. Ama tabi ki konuşma dili ve videoya uygun bir metin ortaya çıkartırız.  Bu da yaklaşık 1 gün sürer. Çünkü oturduğumuzda haydi diye yapılan bir şey değil bu. İşimiz olduğu için biraz daha özel bir şeyler yapmak istiyoruz. Fakat bu da bittikten sonra işin bir sonraki aşaması olan video montaj kısmı başlar. Mesela benim bir Hitman incelemem vardı. 400 gb kadar çekmiş olduğum bir video görüntüsü vardı. Saatlerce oynamışım. O görüntüler içerisinde uygun olanları, anlattığımız yere uygun olacak şekilde kesip ayırmaya başlarız. Metin oluştuktan sonra seslendirmeye başlarız.  Arkasından da video montaj kısmına gireriz. O da yaklaşık 1 gün sürer. Ortalama bir oyunda 4-5 gün arası geçen bir süreç oluyor. Özellikle son kısımları yorucu oluyor. Bu sayede ortaya güzel şeyler çıkıyor. BSC ilk açıldığı günden itibaren bu şekilde işliyor. BSC incelemelerini özel kılan şey de bu. Editör alımları için ilan açmıştık. Oyuncular ve pek çok farklı sitede çalışanlar başvuruda bulunmuşlardı. Bizim istediğimiz tek şey bir incelemeyi 2-3 dakikalık bizim konseptimize uyacak şekilde hazırlayıp göndermeleriydi. “O çok kolay iş, niye inceleme gelmiyor?” diye o kadar çok yorum geliyor ki. Ama bize gönderilen video inceleme 200’den fazla başvuru arasından 2-3 taneydi. İnsanlar yapamıyor, “hakikaten de zor işmiş” diyorlar. Bu yüzden de BSC incelemelerinin kaliteli olduğunu söylemelerinin nedeni bu.

RÖPORTAJLIK :  Bir oyunun incelemesi 4 gün sürüyor dediniz. Peki siz 24 saat boyunca oyun mu oynuyorsunuz? Yoksa buradan çıktıktan sonra bitiyor mu?

GÖKHAN YILMAZ :  Eve iş getirme dedikleri oluyor tabi. Oyunlar aslında hayatımızın her yerinde. Bu bizim işimiz olsa dahi otobüse, metroya bindiğimizde, eve gittiğimizde, tuvalet arası verdiğimizde her türlü oyuna ulaşmak kolay oluyor. Ve vazgeçilmez artık bir noktada. Bütün gün oyun oynayıp da sıkıldım diye bir şey yok. Sonuçta aynı oyun değil, çok fazla seçenek var. 5 dakikalık keyif veren anlık oyunlar var, sürekli sürdürdüğünüz oyunlar var. Bunları tabii ki de ev hayatınızda, dışarıda gezerken oynamaya devam ediyoruz.

Atarilerden Tabletlere Teknolojinin Gelişiminin Oyunlara Etkileri

RÖPORTAJLIK :  El atarisi oyunlarından, atariye, bilgisayarlara derken oyunlar artık mobil uygulamalarla tabletlere, ceplere kadar girdi. Teknolojinin bu gelişimini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Oyunların ceplere kadar girmesi sektörü nasıl etkiledi? Sektöre ne kattı?

GÖKHAN YILMAZ:  Elbette kattığı pek çok şey var. Ama benim bu konudaki düşüncelerim negatif yönde olacaktır. Dediğiniz gibi el konsolları olsun, bilgisayarlar, internet, facebook, sosyal medya, cep telefonları ve diğer akıllı cihazlarda pek çok oyun bulabiliyoruz. Oyun yapımcıları nerede insan varsa oraya yöneliyorlar. İşin özü aslında bu. Eskiden de gameboylar çok fazlaydı. Birinci öncelik olarak yapımcıların tercihi o oluyordu. Şimdiyse akıllı cihazlar ile inanılmaz yüksek kitlelere ulaşabiliyorlar. Bu yüzden de inanılmaz bir artış var. Son 5-6 sene içerisinde ivmenin çok fazla arttığını söyleyebiliriz. Eskiden baktığımızda 1999-98 yıllarında pc oyunculuğunun altın yıllarıydı. O zamanlar ki oyunlarla şimdiki oyunlar arasında inanılmaz fark var. Çünkü o zaman çok daha fazla vaktiniz vardı. Bugün yapacağınız çok şey, dikkatinizi dağıtan çok şey var.  Diziler, sosyal medya, televizyon vs. Ve her şey çok hızlı tüketiliyor.  Mobil oyunlar da bu şekilde biraz. 5 dakikalık. Oturup 8 saat mobil oyun oynamak mümkün değil.  Bu yüzden akıllı telefonlar artıp da yapımcıların oraya yönelmesi yüzünden oyunlar daha basitleştirilir oldu. Artık kimse oturup da saatlerce kafa yormak istemiyor.  Kaç tane oyun türü ortadan kayboldu. Şimdi daha çok sinematik şeylere önem veriyorlar. Benim açımdan baktığımda çok fazla negatif etkisi oldu. Bunları aslında sabaha kadar anlatabilirim. Ama negatif enerji vermek istemiyorum. Pozitif tarafıysa mobil yapımcılar arasında gerçekten çok kaliteli yapımcılar var. Adam sonuçta biraz daha basit oyun yapsa bile yaratıcılığı ile ortaya çok güzel işler koyabiliyor.  Onun dışında Blizzard’in bir kart oyunu çıktı. Kart oyunları inanılmaz derecece ayrıntılıdır. Ama bu oyun daha basit bir kart oyunuydu aslında. Oynadıkça daha derinleşiyor deniyor ama her oyun oynandıkça daha derinleşir, daha yeni stratejiler ortaya konur. Ama bu oyun daha basit bir şekildeydi. Çok daha fazla kitleye hitap etti. Akıllı cihazlarda, pc de ve pek çok yerde boy gösteriyor. Daha da artacaktır.  Ve 5-10 dakikalık oyun sürelerine sahip. Oturuyorsunuz, anında zevkini alıp o ihtiyacınızı karşılayıp olayı bitirmiş oluyorsunuz. Ama eski alışkanlıklara sahip kişiler tabiî ki de hoşlanmıyor. Eskiden daha zordu. Bu bana keyif vermez diyor. Ama verdiğim örnekten yola çıkarsak yaratıcı ve kaliteli bir şey yaptığı için bu da insanlara keyif verebiliyor. Ama çoğunluk kesinlikle böyle değil. Kaliteli yapım oyun oranı yüzde 5 civarıdır.

Türkiye’de Bilgisayar Oyunları Sektörünün Durumu

RÖPORTAJLIK :  Oyun firması demişken Türkiye’ye dönmek istiyorum. Sizce Türkiye’deki oyun firmaları, oyun sektörü şuan ne durumdadır?

GÖKHAN YILMAZ :  Türkiye pek çok sektörde olduğu gibi oyun sektöründe de çok fazla geriden geliyor. Orjinallik zaten neredeyse yok denecek kadar az. Daha çok dışarıda taklit etme, benzerlerini üretebilme aşamasındayız. Ve bunda da gerideyiz.  Çünkü oyun sektörü inanılmaz derecede büyüyor. Şuanda Hollywod’la kafa kafayalar, kapışıyorlar. Bazı yapımlar Avatar’dan daha fazla para getirebiliyor. Ve böyle olunca adamların firmalarında 200-300 kişi çalışıyor. İnanılmaz motion capture stüdyolarında Hollywood ünlüleriyle birlikte çalışıyorlar. Tabiî ki Türkiye’nin bunları yakalaması çok zor. Bu seviyeye gelmesi bilmiyorum mümkün müdür? Bunu ayrıntılı bir şekilde istatistiklere bakarak tartışmak lazım. Ama kaliteli yapımlarımız birkaç tane var. Özellikle ben her yerde söylüyorum. Mount & Blate diye dünya çapında beğenilen ve gerçekten de çekirdek oyuncuyu tatmin etmeyi başarmış başarılı bir oyunumuz var. Ve yurtdışında da adı geçen bir oyunumuzdur. Onun dışında çok fazla başarıyı elde etmiş yapım olduğunu söyleyemeyiz.  Zaten Türkiye’de de oyun sektörü ücretsiz dediğimiz free to play modelleriyle dolmuş durumda. Pek çok MOBA oyunu, pek çok online fps oyunu Türkiye pazarının çoğunluğunu oluşturuyor. Yapımcılar konusunda da daha önce de bahsettiğimiz gibi mobile yönelik oyunlar geliştiriyorlar. Çünkü yapımı daha kolay. Hem tecrübe de kazandırıyor firmaya. Bir sonraki aşamada belki pc ya da konsol oyunu üretebilme durumuna geliyorlar. Para kazanıyorlar aynı zamanda. Bu çok önemli bir konu. Çünkü yatırımcı çok yok oyun sektöründe. Son dönemlerde ortaya çıkan bir şeyler var. Özellikle devletin bir desteği olursa neden olmasın, daha hızlı bir şekilde gelişebilir. Ama şuan için daha çok mobil sektörde başarılı ve yurtdışını yakalayabilen oyunlar geliştirebiliyoruz.

BSC, Oyun Yapacak mı?

RÖPORTAJLIK :  Peki BSC ekibi sektörün bu dalına atılmayı düşünür mü? Oyun yapımına girer mi?

GÖKHAN YILMAZ :  Ben BSC’ye katılmadan önce kişisel olarak uğraşıyordum. Çeşitli çalışmalarım olmuştu.  Ama BSC kariyerim başladığı için yarım kaldı. Onun dışında olsa da BSC adı altında olmaz. Bundan 10 sene sonrasını tahmin edemiyorum. Belki farklı yerlerde olursak birden bire kafamıza esip de bir işe başlarsak neden olmasın. Çünkü çok hayranlık duyduğumuz işimizin özünde oyunu geliştirmek var. Eleştiriyorsun ama ortaya yıllarca yaptığın eleştirilerle fikirler oluşuyor. Ve bunları gerçeğe dönüştürmek güzel olurdu.

RÖPORTAJLIK : Bahçeşehir Üniversitesi bu sene ‘Oyun Tasarım Yüksek Lisans Programı’ açtı. Siz bunu yeterli görüyor musunuz? Ne tür çalışmalar yapılması gerekir?

GÖKHAN YILMAZ :  Tabiki de yeterli değil. Bugün bizlere bile onlarca mail geliyor. “Ben oyun geliştirmek istiyorum, ne yapmam gerekir? Hangi alanlara yönelmem gerekir, nasıl bir oyun olsun? Sence güzel fikir mi?” şeklinde sorular geliyor. Bu işi yapmak isteyen çok fazla genç nüfusumuz var. Ama bu olanağı sağlayacak yapımız yok. Bu yüksek lisans programı tabiî ki de çok faydalı olacaktır. Ama o yaşa gelmiş değil de daha öncesinde lisede, lisans programlarında bolca ve saygı görülebilir şekilde bölümler olmalı. Bugün oyun geliştirmenin bilgisayar mühendisliğinden düşük bir yönü yok. Benzer seviyedeler. Orada da programlar yazıyorsunuz. Ve orada da görsel tasarımcı sanatını, yaratıcılığını konuşturuyor. Animasyoncusundan ses sanatçısına kadar hepsi teknolojinin son seviyelerindeler. Gerçekten de çok kaliteli insanlara ihtiyacımız var. Saygın derken şunu kastettim. “Oyun mu? Oyun oynayıp ne olacaksın?” Mantığıyla ilerlediği için yeterince bölüm açılsa bile insanlar çekinecekler. Gitmek isteyenler gidemeyecek. Tek bir dalda değil de pek çok dalda bir şeyleri değiştirmek gerekiyor. Ama bu da zamanla olacak bir şey.  Biz çok geç atıldık, çok geç ilerlemeye başladık. Daha yavaş şekilde ilerliyoruz. Mutlaka olacak, mutlaka son derece iyi oyunlar yaratıyor olacağız.

Genç Kuşağa Öneriler

RÖPORTAJLIK :  Gökhan Yılmaz gibi bu sektörde çalışmak isteyen genç kuşağa ne önerir?

GÖKHAN YILMAZ :   En önemli şey belli bir oyun kültürüne sahip olmak, her şeyi bitirmiş olmak. Çünkü ortasından girip de bir şeyler yapmaya çalışırsanız başarılı olamazsınız. Eski oyunlardan tutun da günümüz oyunlarına, BSC gibi siteleri takip etmek, bununla ilgili kaliteli içerikler tüketmek gerekli. Biz mesela sadece oyun incelemesi yapmıyoruz. İnsanlara oyun kültürü anlamında da bir şeyler aşılamaya çalışıyoruz. Eski oyunlar neden daha iyiydi? Neden sadece fps oynamamalısınız? Bu tip şeyleri tüketip iyi bir kültür oluşturmak ve bunun arkasından da bilinçli bir şekilde ben bu yapmak istiyorsam yapacağım deyip istikrarlı ve iradeli bir şekilde kafa yormak. Bugün internette bulamayacağınız hiçbir şey yok. Tek başınıza olsanız bile çok kaliteli bir yapım ortaya koyup zengin olabilirsiniz. Bu sizin ne kadar iyi olduğunuzla, bu kültüre ne kadar sahip olduğunuzla ve iradenizle ilgili bir şey. Bunun dışında internette araştırma yapıp kendilerini geliştirebilirler. Her türlü eğitim kaynağına ulaşabilirler. Özel ders almaya, eğitim almaya gerek yok. Her şeyi orta ve üstü seviyeye taşıyacak kadar bilgiyi internette bulabiliyorsunuz. Kaynakların çoğu İngilizce olduğu için iyi bir şekilde İngilizce bilmek de gerekiyor. Belli başlı oyuncu toplulukları da var. Onlarla iletişim içerisinde düşüncelerini başarılı şekilde devam ettirebilirler.

RÖPORTAJLIK :  Siz bir oyun tasarlasaydınız nasıl bir oyun olurdu?

bsc3GÖKHAN YILMAZ :  Bunun üzerinde uzun bir süre düşünmem gerekirdi. Ama daha önce yapılmamış olanı yapmaya çalışırdım. Benim oyunumda olmazsa olmaz şey yaratıcılık olurdu herhalde. Diğerlerinden farklı ve yeni bir şey ortaya koyardım herhalde. Onun dışında tür olarak emin değilim. Mutlaka birkaç türü karıştırırdım. Biraz fps olabilir, biraz strateji olabilir. Bulmaca vs olurdu. Basit bir oyun olabilirdi. Bugün mesela pek çok rakamla çözülen mobil oyunlar var. Basit oyunlar olmalarına rağmen son derece bağımlılık yaratan oyunlar bunlar. Onon var mesela. Bu tarz bir oyun olabilir giriş için mesela. Çünkü bu tarz bir oyun yaptıktan sonra ondan belli bir gelir elde ederken aslında kafanızda olan şeyi onun geliriyle daha uzun vadede geliştirebiliyorsunuz. Gelir olmadan bu işleri uzun süreli yapmak çok zor. Bugün mesela FEZ. Fez’in yapımcısı tek başına oyun geliştirdi. Veya Braid. Braid’in yapımcısı da yine aynı şekilde bağımsız yapımcıydı. Ben de yine aynı şekilde tek başıma yaratıcı bir oyun yapmaya çalışırdım.

Hangi Oyunun Filmi, Hangi Filmin Oyunu Yapılmalı?

RÖPORTAJLIK :  Keşke bu filmin oyunu olsa, ya da bu oyunun filmi olsa dediğiniz yapımlar var mı?

GÖKHAN YILMAZ :  Oyunun filmi olsa dediğimiz World Of Warcraft var. Zaten onun da filmi çekiliyor. Çünkü World Of Warcraft daha önce bahsettiğim kart oyununun yapımcısı tarafından geliştiriliyor. Ve inanılmaz sadık bir hayran kitlesi var. Blizzard’dan ne çıksa yerim modundalar. Gerçekten de yenir yapımlar üretiyorlar zaten. World Of Warcraft’ın sinemateklerinden tutun hikayesine kadar çok muhteşem bir dünyası var.  Yüzüklerin Efendisi’ne benzer orta dünyası var.  Ve onun filmi olsa gerçekten de sürükleyici olur. Onu merakla bekliyoruz. Onun haricinde benim favorim High Life’ın resmi yapımcısı tarafından bir filmi gelse tadından yenmez olur. Unutulmaz bir yapım olurdu. Bugün bile internette arattığınızda onlarca hayran filmi bulabilirsiniz. Filmlerin oyunu olmasa daha iyi. Genelde %90-95 başarısız yapımlar ortaya çıkıyor. Oyuncuyu memnun edemiyor. Matrix’in oyunu olsa keyifli oynanabilirdi.

RÖPORTAJLIK :  Siz oyun incelemelerinizde neleri daha çok ön planda tutuyorsunuz?

GÖKHAN YILMAZ :  Vereceğimiz puan olarak insanlara bu oyunun insanlara alınıp alınmaması gerektiğini aktarmayı öncelikte tutuyoruz. Görsellik. Görsellik aslında estetik başlığı altında. Çünkü görselliği zayıf olsa bile oyun bir sanata sahip olarak yüksek estetikle sunuluyor olabilir. Bizim eskiden kategorilerimiz vardı. Grafik, ses, oynanabilirlik gibi. Bunların harmanlanışı. Oyunun görselliği azdır ama oynanabilirlik o açığı kapatıyordur. Mesela Minecraft. Minecraft’ta görsellik yok denecek kadar az ama saatlerce başından kalkamayacağınız bir dünyası var. Bu yüzden bunların harmanlamasını kafamızda oluşturuyoruz.  Ve sonrasında oyunun fiyat-performans hesaplamasını yapıyoruz. 40 dolarlık oyunla 60 dolarlık oyunu aynı kategoride tutmamaya çalışıyoruz. Çükü insanlar satın alma konusunda tereddütte oldukları, bilmedikleri için izliyorlar bizi. O yüzden de insanların almasına değip değmeyeceğini videolarda eleştirip sunuyoruz.

‘Bilgisayar Oyunları Bağımlılık Yapıyor’ Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Uzmanlar bilgisayar oyunlarının çok fazla oynanmasının özellikle genç yaşlardakiler için bağımlılığa neden olabileceğini söylüyorlar. Siz de sektörde çalışıyorsunuz. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

GÖKHAN YILMAZ :  Aslında bilgisayar oyunlarının değil de bazı eğlenceli işlerin tabiî ki de bağımlılık haline dönüşebileceğine ben de katılıyorum. Çünkü bilgisayar oyunu, internet, film veya gezmek tozmak bir aktiviteyle bağlantılı bir şey değil. Daha çok bireyde biten bir olay. Birey eğer bağımlı olmaya müsaitse, kendini kontrol etmiyorsa bir şeylere mutlaka bağımlı olur. Ufak çocuğunuzu yönlendirmezseniz sigaraya da bağımlı olabilir. Bazıları da ders çalışmaya bağımlı olabiliyor. Bunu bilgisayar oyunları böyle böyle yapıyor şeklinde yorumlamıyorum ben. Aynı şekilde benzer bir tartışma konusu da “bilgisayar oyunları insanı şiddete yöneltir mi?” şeklindeydi. Karakter zaten şiddete yönelebilecek karakterse bilgisayar oyunları değil haberleri izlerken de etkilenebilir. O yüzden bilgisayar oyunlarının kötü yönde etkilediğini düşünmüyorum.

2015’te Oyun Sektöründen Beklentiler

RÖPORTAJLIK :  2015’te oyun sektöründen beklentileriniz nedir?

GÖKHAN YILMAZ :  2014 çok kötü geçti. En kötü oyun senelerimizden biriydi. 2015’te yeni nesile geçtik. Yeni nesile geçerken de bizlere ağzımızın suyunu akıtan pek çok oyun tanıtıldı. Ama onların bir kısmını görebildik. Onların da birçoğu hayal kırıklığı yarattı. Diğer kısmı ise 2015 ya da ertelenirse daha sonra çıkacak. Bu oyunların bizi memnun edecek şekilde gelmesini bekliyoruz. 2014 gibi olmamasını bekliyoruz.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak eklemek istedikleriniz varsa alalım.

GÖKHAN YILMAZ :  İnsanların her oyuna aynı şekilde özveriyi vermemeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazı yapımlar var ki kendinizi vererek oynadığınızda kalitesini ortaya çıkarıyor. Bu bizim en çok başımızı ağrıtan noktalardan birisi. “Bu oyunu niye oynuyorsunuz ya?” şeklinde yorumlar geliyor. İnsanlar daha hızlı tüketilen yapımlara alıştıkları için belli bir çizginin olmasının farkına varmaları gerekiyor. Bu, hem oyun yapımında nereye doğru ilerleyecekleri, ne yapmaları gerektiği, hem de oyunun insanları şiddete ya da bağımlılığa sürükleyip sürüklemediği gibi bu konularda aslında insanın bilinçlenmesi yatıyor. Siz yeterince bilgiye sahip olursanız en doğru yolu bulursunuz. Bu noktada bol bol okumak ve izlemek gerekiyor. Sadece oynamak değil sektör hakkında bilgili olup, bilinçli bir birey olmaları hayatında ve oyunlarda başarılı olmalarını sağlayacaktır.

Röportaj: Ercan KÜÇÜK – Sevgi GÜL

Uğur Mumcu’nun BBC Türkçe’ye Verdiği Röportaj

Gazeteci Uğur Mumcu’nun, evinin önünde uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybetmesinin 22.yılı. Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin öncülerinden sayılan Uğur Mumcu, özellikle silah kaçakçılığı, terör ve Papa 2. Jean-Paul’e yönelik suikast girişiminde bulunan, gazeteci Abdi İpekçi suikastı hükümlüsü Mehmet Ali Ağca üzerine çalışmalarıyla da uluslararası ün kazanmıştı.

Uğur Mumcu, bu konulardaki araştırmalarından biri sırasında, Aralık 1984’te yolu Londra’ya düşmüş, dinleyici istek programı ”Sizlerle Başbaşa” için de BBC Türkçestüdyolarında, Nuri Çolakoğlu ve Ayça Abakan’ın konuğu olmuştu.

Nuri Çolakoğlu: Konuğumuz Türkiye’de tanınmış gazeteci, yazar Uğur Mumcu. Sadece Türkiye’de değil, uluslararası düzeyde de Uğur Mumcu ün kazanıyor, Ağca konusundaki, terör, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı konusundaki yazılarıyla, araştırmalarıyla. Buraya da yurt dışındaki bir dizi temas sonrasında geldi. Uğur Mumcu’yla biz bugün, bambaşka konularda konuşmak istiyoruz. Genellikle siyaset dışı, günlük hayata ilişkin konular. Uğur Mumcu, bize çok kısa olarak yaşam öykünüzü anlatır mısınız?

Uğur Mumcu: 1942 yılında doğdum, hukuk öğrenimi yaptım, bir ara Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde idare hukuku asistanı olarak çalıştım, daha sonra da gazeteciliğe başladım. 11-12 yıldır da profesyonel gazeteci olarak çalışıyorum. Evliyim, iki çocuğum var.

Ayça Abakan: Hep Cumhuriyet’te mi çalışageldiniz?

Uğur Mumcu: Hayır, daha önce günlük gazete Yeni Ortam’da çalıştım. Asistan olduğum günlerde de dergilerde yazılar yazardım, haftalık dergilerde, günlük gazetelerde yazılar yazardım.

Nuri Çolakoğlu: Bir de tiyatro yazarlığına daldınız çıktınız diyeyim, iki tane oyun oldu şu ana kadar.

Uğur Mumcu: Evet, daldım da, henüz çıkmadım. O da çok derin bir alan. Tiyatro alanında pek iddialı değilim. Fakat yazdıklarımı bir de sahneye koymak istiyorum. İki oyun aslında, yazdıklarımın sahnelenmiş şekli. ”Sakıncalı Piyade” biri, ”Sakıncasız” da ötekisi.

Nuri Çolakoğlu: Biri Sakıncalı, diğeri Sakıncasız…

Uğur Mumcu: Sakıncalı şu. Düzenin sakıncalı gördüğü insanlar… Onları anlatıyorum. Sakıncasız, eskiden Marksist olup da görüşleriğini değiştirip bugün sağcı olan, gününü gün yapan, köşe dönen eski devrimcilerle ilgili. Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o.

Nuri Çolakoğlu: İnsanların görüşlerini değiştirmesine karşı mısınız?

Uğur Mumcu: Hayır değilim, insan olumlu anlamda değişiklik gösterir, dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, ben de 20 yıl önceki düşüncemi koruyor değilim. Ama aynı çizgide yürüyorum. İnsan görüşlerinde çok köklü değişiklikler de yapabilir, ama ne karşılığında? Önemli olan bu. Şimdi bakıyorsunuz, 20 yıl, 25 yıl önce Yön Bildirisi’ne imza atmış. Yani ne demiş? Kalkınma devlet eliyle olur. Şimdi de kalkınma devlet eliyle olmaz, özel sektör eliyle olur diyor. O zaman bakıyorsunuz bir asistan; şimdi profesör, holding profesörü. O zamanki aylığıyla şimdiki aylığını karşılaştırıyorum, yeterli bir sonuca ulaşıyorum.

Ayça Abakan: Ben tekrar gazeteciliğe döneyim… Nasıl bir uğraş gazetecilik sizin için?

Uğur Mumcu: Gazeteciliği tek başına gazetecilik diye almıyorum. Sanat için sanat gibi. Gazetecilik, bir siyasi işlevin parçasıdır. Onun bir parçası olarak görüyorum, siyasi kavganın, siyasi mücadelenin bir kürsüsü olarak niteliyorum.

Nuri Çolakoğlu: Peki bu kadar yoğun uğraş arasında dinlenmeye vakit buluyor musunuz?

Uğur Mumcu: Çok buluyorum dersem yanlış olur, yazın mesela tatile gidiyorum, plajda okuyucularla karşılaşıyorum. Sohbete başlıyoruz, diyor ki ”Tatil burası, dinleneceksiniz ama biz de sizi burada bulduk, ilerici yazarın tatili yoktur, bizi çekeceksiniz.” Böyle, güzel, mizahi başlangıç olunca da biz saatlerce denize girmek yerine, eski konularda kulaç atıyoruz.

Nuri Çolakoğlu: Peki, müzik gibi konularla uğraş var mı?

Uğur Mumcu: Var tabii, olmaz olur mu? Müziğin her türünü dinlerim. Akşamları kendi başıma kaldığımda plak dinlerim, arabamda sürekli müzik dinlerim. Türk müziği, Batı müziği, klasik müzik, hepsini.

‘Günüm çok sıkıcı’

Ayça Abakan: Peki bir gününüz nasıl geçer?

Uğur Mumcu: Çok sıkıcı. Anlatayım. Sabah kalkıyorum, kahvaltıdan sonra BBC’yi dinlerim, 8.00 haberlerini. Dünyada ne var, ne yok.. Ondan sonra 9.00 haberlerini.. Sonra günlük gazeteler gelir, onları okurum, ardından günlük yazımı yazarım. Gazeteye giderim, orada bir kaç saat kalırım, okurlarla görüşürüm. Öğleden sonra ya eve gelirim çalışmaya, ya da Meclis kütüphanesine giderim orada çalışırım. Akşam yemekten sonra da ya televizyon seyrederim, ya video seyrederim ya da arkadaşlar gelir, onlarla sohbet ederiz.

Nuri Çolakoğlu: Video Türkiye’de giderek yayılan bir hastalık halinde değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim onun da nedeni, devletin televizyona verdiği önemle ilgili. Televizyonda seyredecek bir şey bulamıyorsunuz. Televizyonumuz hem çok politize. Yani diyelim ki siyasi iktidar dışındakilere söz hakkı çok az tanıyor. Bir de, işte burada örneklerini görüyoruz, bizde öyle güzel programlar yok. O nedenle televizyon yerine video tercih ediliyor. Ben de öyle yapıyorum.

Nuri Çolakoğlu: Çok mu yaygın gerçekten?

Uğur Mumcu: Eskiden 1950’li yıllarda her mahallede bir muhallebici dükkanı varmış, sonra her mahallede bir kebapçı başladı, biracı başladı, şöbiyet, baklavacı başladı. Şimdi videoculuk hepsini geçti. Bakkaldan fazla videocu.

Ayça Abakan: Denetim de yok…

Uğur Mumcu: Hayır. Bakıyorsunuz, bir film izliyorsunuz, yurtdışındaki özel kanalların reklamlarını da görüyorsunuz. Videocu buradan arkadaşıyla anlaşıyor, televizyon hangi filmi oynatıyorsa o filmi kaydediyorlar, Türkiye’ye, arada reklamlarıyla geçiyor. Denetleme şeklen var, çok kapsamlı değil herhalde.

‘Demokrasinin nimetlerinden yararlanan videoculuk’

Nuri Çolakoğlu: Belki Türkiye’de denetlemenin olmadığı nadir görsel sanatlardan bir tanesi yani.

Uğur Mumcu: Demokrasinin nimetlerinden yararlanan bir alan oldu videoculuk. İstediği filmi getiriyor, ara sıra yasaklar çıkıyor, mesela Gandi filmi yasak Türkiye’de. Niye yasak bilmiyorum, ama Gandi filmi yasak.

Ayça Abakan: Tam Ziya ül Hak’ın ziyareti sırasında yasaklanmıştı sanıyorum.

Uğur Mumcu: Herhalde, Ziya Ül Hak’a karşı bir saygısızlık olmasın diye. Bunun gibi siyasal içerikli bir çok konuyu yasaklıyorlar, ama denetim sıkı olmadığı için seyredebiliyorsunuz.

Ayça Abakan: Çalışmalarınızın büyük bir kısmı araştırmalarınıza dayanıyor. Çok ayrıntılı, ince çalışmalar. Nasıl çalışıyorsunuz, araştırmalarınızı nasıl yapıyorsunuz? Hangi kaynaklara dayanarak?

Uğur Mumcu: Şimdi çeşitli kaynaklar var. Önce kaynak insan, tanık. Birçok insanla görüşüyoruz bir olay olduğunda.

Ayça Abakan: Peki zorluk çekiyor musunuz kişileri konuşturmakta?

Uğur Mumcu: Çok, çok çekiyorum. Bir kısmı korkuyor, bir kısmı konuşmak istemiyor, bir takım siyasi yargılar nedeniyle konuşmak istemiyor. Zaman zaman çok güçlüklerle karşılaşıyorum, ama o güçlükleri aşmaya çalışıyorum, o güçlükleri aştığım ölçüde de başarılı oluyorum, aşamazsam o konuda başarılı olamıyorum tabii. Doküman inceliyorum. Örneğin, bakın, bana gelirler siz bunları nereden buluyorsunuz, bu belgeleri? Bir kısmı da sen CIA ajanı mısın? KGB ajanı mısın ya da MİT ajanı mısın? Bunları nereden buluyorsun? Çok basit. Eğer bir dava dosyası çok ciddi okunursa bütün belgeler orada vardır. Benim kaçakçılık konusunda araştırmalarım son 20 yılın kaçakçılık dosyalarına dayanıyor. Ama bunları okuya okuya gözlüğümün derecesi yükseldi. Yani bizde konulara genel yaklaşımlar geçerlidir. Üstün körü. Abdi İpekçi olayı. Abdi İpekçi dosyasını ben 10 kez okudum, açığını yakalayabilmek için, ki 500 sayfadan fazla, silik fotokopiler, ifadeler.. Yani zamanını ayırmak sorunu. Bizde gazetecilik, köşende oturacaksın, çayını içeceksin, yazını öyle yazacaksın. Böyle anlaşılmış, oysa gazetecilik haber demek ve her gün yenilenen bir olay. Gazeteci her gün kendisini yenilemezse gazetecilik yapamaz. Ben buraya geliyorum, bir başka konuya ağırlık veriyorum, diyelim ki, 24 Ocak kararlarıyla ilgili uygulamaları bir aydır izleyemiyorum Türkiye’de. O zaman bunun eksikliğini duyuyorum. Sözgelişi bu.

Nuri Çolakoğlu: Kendinizi yenilemeden söz ettiniz, nasıl yeniliyorsunuz?

Uğur Mumcu: Bütün olayları izlemeye çalışıyorum. Dünyada ne var ne yok, onu izlemeye çalışıyorum. Çok okuyorum, yazdığımdan daha çok okuyorum. Bizde gazetecilerin çoğu okumaz, yazarlar. Daha çok kendi yazdıklarını okurlar. Bir olayı izlemek yani. Eskilerin fikri takip dedikleri. Bir olayı izlemek, sonunu getirmek, sıkıyor. Ben şimdi bilirim. Terörle ilgili bir yazı yazdığım zaman, ”canım yine mi terör?” diyebilir okur. Ama biz de bu konuyu kanıtlayabilmek için, yine yazmak zorundayız. Biz hep genel sözlere alışmışız. Diyelim ki Bulgar olayını tartışıyoruz, adam sol eğilimliyse ”Abi” diyor bana, ”Yapmazlar”. Niye yapmasınlar diyorum, işte belgeler ortada. ”Yok abi yapmazlar.” ”Abi” diye bir nazariye var Türkiye’de; ya da ”Yok abi” nazariyesi. Veya tersi geçerli. ”Yok abi yapıyorlar.” Ben, her konuda araştırma yanlısıyım.

Nuri Çolakoğlu: İnançlar, düşüncelerin önüne geçiyor yani bu anlamda. İnanç, düşünmeyi engelleyici birşey…

Uğur Mumcu: İyi tanımladınız. İnançlar, fetişizm haline geliyor. Sonra ona tapıyorlar. Ben görüş olarak sosyalist eğilimliyim. Yani emekçi sınıfların toplumda yönetimi ele almasını istiyorum. Bu ayrı bir konudur; kendi ülkemin içinde sürüklendiği kavgada sizi kan çanağına itenleri yakalamak ayrı konudur. Ben sosyalist bilincimi hergün artırıyorum. Fakat hergün de, bu Bulgarları teşhir etmeye çalışıyorum. Bunlar çok ayrı konular. Bizde sosyalist oldunuz mu, mutlaka ya Sovyetler’in adamı olacaksın, ya Çin’in adamı olacaksın. Veya kapitalist oldunuz mu, Washington’un, CIA’nın adamı olacaksınız. Bunlar dünyadaki sistemler. Buna yakınlık da duyulabilir, nefret de duyulabilir. Ama bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye’de, bir, Kürtçülük, iki, silahlı eylemclik, üç, yurt dışına bağımlı sosyalizm, yani benim “kançılarya sosyalizmi” dediğim TKP’cilik… Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum.

‘Ağca olayından bıktım’

Ayça Abakan: Gazetecilik yıpratıcı mı? Hiç bıktığınız oluyor mu?

Uğur Mumcu: Bıkmaz olur mu insan? Bir kere son uğraştığım konudan çok bıktım. Bu Ağca olayı, kaçakçılık olayı.

Nuri Çolakoğlu: Kaç kitap oldu?

Uğur Mumcu: Benim onbir tane kitabım var. Dördü terör üzerine. Birisi Çıkmaz Sokak – sol terör üzerine. Birisi Silah Kaçakçılığı ve Terör – ilk kaçakçılık dosyalarını ele alan kitabım. Üç, Abdi İpekçi dosyasını yeniden açtırmaya yönelik Ağca Dosyası diye topladığım yazılar. Dört, Papa Mafya Ağca.

Nuri Çolakoğlu: Yani bu konularla bu kadar haşır neşir olmaktan…

Uğur Mumcu: Bıkıyor insan tabii…

Nuri Çolakoğlu: Her insanın sanırım kafasının bir köşesinde “Ah bir vaktim olsa da yapsam” dediği türden, ya fikri ya bedensel bir çalışma, yahut bir özlem, birşey vardır. Uğur Mumcu’nun şöyle bir boş vakti olsa, ne yapmak ister?

Uğur Mumcu: Efendim kışsa Uludağ’a çıkmak, yazsa Ege sahilinde dinlenmek istiyorum; ikisi de olmuyor.

Nuri Çolakoğlu: Yani yazın Uludağ’a gidiyorsunuz, kışın…

Uğur Mumcu: Hayır ikisi de olmuyor, ne Uludağ’a, ne Ege’ye… Ege’ye gidiyorum ama pek de dinlenemiyorum. Tabii çok da yoruluyor insan yani, dinlenmeye zaman ayırmak gerekir. Dinlenemeyen insan iyi çalışmaz. Çok yorulduğum zaman da işte, evde dinleniyorum. Bütün yapabildiğim bu.

‘Sevdiği için acı çekip sonra evde döven…’

Ayça Abakan: Müzikle ilgileniyorum, müzik dinliyorum sürekli dediniz. Arabesk dinliyor musunuz?

Uğur Mumcu: Arabeski sevmiyorum, çok lümpen müziği arabesk. Bizde, Türk halkının bir kısmı bu aşk konularında mazohist. Kendi kendine işkenceden hoşlanıyor. Yani bir kızı seviyor, kız bunu sevmiyor, gidiyor meyhaneye içki içiyor, ondan sonra da ağlıyor. O kızla evlense, kadını da dövüyor sonra, işin tuhaf tarafı. Yanı mazohizmin müziği arabesk, lümpen müziği, sevmiyorum arabesk müziğini.

Ayça Abakan: Ama müthiş bir etkisi var Türkiye’de. Azalmayan, tersine büyüyen bir etki belki de. Neden dersiniz?

Uğur Mumcu: Herşeyin nedenini tek koşulla, tek durumla açıklamak yanlış olur ama şunu söyleyeyim. Herhalde kadın erkek ilişkilerinin olumlu düzeyde olmaması; kaynaklarından biri bu. Yani bu kadar feryat dolu aşk şarkıları hiçbir yerde yoktur, Arabistan’da var herhalde ki, oradan geliyor. Kadın erkek ilişkilerindeki yozlaşma, bozukluk… Öyle görüyorum. Yani kendi kendine işkence edilmekten hoşlanıyor insan. Onun için mazohist diyorum. Yani o arabesk şarkıların bazılarına gülüyorum. Bir de çok anlamsız oluyor bazıları. “Ne kötülük gördün benden, özür diliyorum senden”… Bunu İngilizceye çevirin, bir manası var mı?

Ayça Abakan: Ama bu arabesk akımı, başka müzik dallarını da etkiliyor. Örneğin “Hafif Batı Müziği” diye çıkarılan türü etkiliyor. Sonra türkülerde de, son zamanlarda etkisi görülüyor…

Uğur Mumcu: O da yozlaşma! Şimdi bakın, kötü para iyi parayı kovar derler. Genel olarak böyle olur. Kötü müzik iyi müziği bozuyor. Kötü tiyatro iyi tiyatroyu bozar. İdeolojinin sahtesi de, ideolojinin gerçeğini bozar. Bunlar birbirine bağlı konular.

‘Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Vivaldi’

Nuri Çolakoğlu: Peki eğer müzik türünde bir seçme imkanınız olsa, ne dinlemek istersiniz? Mesela Uğur Mumcu’nun isteği olarak bu programda ne çalabiliriz?

Uğur Mumcu: Vivaldi’nin Dört Mevsim’i.

Nuri Çolakoğlu: Klasik müzik birçok Batı müziğini etkilemiş ama, Türk müziğine fazlaca girmedi. Herhalde kültür farklılığından değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim bizim sınırlarımızdan kaçak mal girer ama Batı kültürü çok az giriyor; ondan oluyor herhalde.

Ayça Abakan: Ama sinema giriyor pekala… Ya da, ‘Amerikan’ sineması…

Uğur Mumcu: O bölümü açık sınırların. Bir kısmı açık, bir kısmı kapalı. Düşünce özgürlüğü girmiyor tümden. Yani şimdi burada televizyonda izliyorsunuz, Kraliyet Ailesini eleştiriyor. Hükümet üyelerinden birini eleştirseniz, hele televizyonda, hükümetin manevi şahsiyeti diye adamı maazallah atarlar içeri. Yani biz demokrasiyi kısmen alıyoruz, yüzde 75’ini alıyoruz, yüzde 60’ını alıyoruz. Az pilav gibi birşey; bir kısmını alıyoruz, tümünü almıyoruz. Batı demokrasisi ise böyle olması gerekir. Ama böyle değiliz. O yasak diyor, bu yasak diyor. Müziğin de o kısmını pek sokmuyor. Bu da kültür sorunu tabii… Müzik bir kültür sorunu, o yok. Ya da toplumun açılan kesimleri elit henüz, toplumun eliti. Gidin şimdi, İstanbul’un belli kesimleri, tabii ki Batı kültürüyle çok yoğun bir beraberlik içindedir. Onlar klasik müzik dinlerler. Veya Ankara’da, belli bürokratlar. Konser salonu dolup taşar, bilet bulamazsınız.

Ayça Abakan: Çalışmalarınız dışında kitap okumaya vakit bulabiliyor musunuz? Edebiyat kitapları, şiir…

Uğur Mumcu: Şiiri çok severim. Şair olarak Attila İlhan’ı severim. Şiirlerini daha çok severim Atilla İlhan’ın. Bütün şiirlerini seviyorum. “Ne kadınlar sevdim, yoktular” diyor. Çok güzel bir tanım. Çok iyi bir şair. Tabii Nazım Hikmet’i de çok severiz, o ayrı, yeri ayrı onun. Hasan Hüseyin’i severim. Munis Faik Ozansoy vardır, onu severim. Roman… Son zamanlarda Türkiye’de en çok satan romanlar, Latife Tekin, Vedat Türkali’nin kitapları… İzlemeye çalışıyoruz.

Ayça Abakan: Ve işte biz de, yeni yılın ilk programında Uğur Mumcu için Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosunu çalıyoruz.

Uğur Mumcu: Teşekkürler.

KAYNAK: BBC TÜRKÇE

Uğur Mumcu’nun BBC Türkçe’ye Verdiği Röportaj

Gazeteci Uğur Mumcu’nun, evinin önünde uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybetmesinin 22.yılı. Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin öncülerinden sayılan Uğur Mumcu, özellikle silah kaçakçılığı, terör ve Papa 2. Jean-Paul’e yönelik suikast girişiminde bulunan, gazeteci Abdi İpekçi suikastı hükümlüsü Mehmet Ali Ağca üzerine çalışmalarıyla da uluslararası ün kazanmıştı.

Uğur Mumcu, bu konulardaki araştırmalarından biri sırasında, Aralık 1984’te yolu Londra’ya düşmüş, dinleyici istek programı ”Sizlerle Başbaşa” için de BBC Türkçestüdyolarında, Nuri Çolakoğlu ve Ayça Abakan’ın konuğu olmuştu.

Nuri Çolakoğlu: Konuğumuz Türkiye’de tanınmış gazeteci, yazar Uğur Mumcu. Sadece Türkiye’de değil, uluslararası düzeyde de Uğur Mumcu ün kazanıyor, Ağca konusundaki, terör, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı konusundaki yazılarıyla, araştırmalarıyla. Buraya da yurt dışındaki bir dizi temas sonrasında geldi. Uğur Mumcu’yla biz bugün, bambaşka konularda konuşmak istiyoruz. Genellikle siyaset dışı, günlük hayata ilişkin konular. Uğur Mumcu, bize çok kısa olarak yaşam öykünüzü anlatır mısınız?

Uğur Mumcu: 1942 yılında doğdum, hukuk öğrenimi yaptım, bir ara Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde idare hukuku asistanı olarak çalıştım, daha sonra da gazeteciliğe başladım. 11-12 yıldır da profesyonel gazeteci olarak çalışıyorum. Evliyim, iki çocuğum var.

Ayça Abakan: Hep Cumhuriyet’te mi çalışageldiniz?

Uğur Mumcu: Hayır, daha önce günlük gazete Yeni Ortam’da çalıştım. Asistan olduğum günlerde de dergilerde yazılar yazardım, haftalık dergilerde, günlük gazetelerde yazılar yazardım.

Nuri Çolakoğlu: Bir de tiyatro yazarlığına daldınız çıktınız diyeyim, iki tane oyun oldu şu ana kadar.

Uğur Mumcu: Evet, daldım da, henüz çıkmadım. O da çok derin bir alan. Tiyatro alanında pek iddialı değilim. Fakat yazdıklarımı bir de sahneye koymak istiyorum. İki oyun aslında, yazdıklarımın sahnelenmiş şekli. ”Sakıncalı Piyade” biri, ”Sakıncasız” da ötekisi.

Nuri Çolakoğlu: Biri Sakıncalı, diğeri Sakıncasız…

Uğur Mumcu: Sakıncalı şu. Düzenin sakıncalı gördüğü insanlar… Onları anlatıyorum. Sakıncasız, eskiden Marksist olup da görüşleriğini değiştirip bugün sağcı olan, gününü gün yapan, köşe dönen eski devrimcilerle ilgili. Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o.

Nuri Çolakoğlu: İnsanların görüşlerini değiştirmesine karşı mısınız?

Uğur Mumcu: Hayır değilim, insan olumlu anlamda değişiklik gösterir, dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, ben de 20 yıl önceki düşüncemi koruyor değilim. Ama aynı çizgide yürüyorum. İnsan görüşlerinde çok köklü değişiklikler de yapabilir, ama ne karşılığında? Önemli olan bu. Şimdi bakıyorsunuz, 20 yıl, 25 yıl önce Yön Bildirisi’ne imza atmış. Yani ne demiş? Kalkınma devlet eliyle olur. Şimdi de kalkınma devlet eliyle olmaz, özel sektör eliyle olur diyor. O zaman bakıyorsunuz bir asistan; şimdi profesör, holding profesörü. O zamanki aylığıyla şimdiki aylığını karşılaştırıyorum, yeterli bir sonuca ulaşıyorum.

Ayça Abakan: Ben tekrar gazeteciliğe döneyim… Nasıl bir uğraş gazetecilik sizin için?

Uğur Mumcu: Gazeteciliği tek başına gazetecilik diye almıyorum. Sanat için sanat gibi. Gazetecilik, bir siyasi işlevin parçasıdır. Onun bir parçası olarak görüyorum, siyasi kavganın, siyasi mücadelenin bir kürsüsü olarak niteliyorum.

Nuri Çolakoğlu: Peki bu kadar yoğun uğraş arasında dinlenmeye vakit buluyor musunuz?

Uğur Mumcu: Çok buluyorum dersem yanlış olur, yazın mesela tatile gidiyorum, plajda okuyucularla karşılaşıyorum. Sohbete başlıyoruz, diyor ki ”Tatil burası, dinleneceksiniz ama biz de sizi burada bulduk, ilerici yazarın tatili yoktur, bizi çekeceksiniz.” Böyle, güzel, mizahi başlangıç olunca da biz saatlerce denize girmek yerine, eski konularda kulaç atıyoruz.

Nuri Çolakoğlu: Peki, müzik gibi konularla uğraş var mı?

Uğur Mumcu: Var tabii, olmaz olur mu? Müziğin her türünü dinlerim. Akşamları kendi başıma kaldığımda plak dinlerim, arabamda sürekli müzik dinlerim. Türk müziği, Batı müziği, klasik müzik, hepsini.

‘Günüm çok sıkıcı’

Ayça Abakan: Peki bir gününüz nasıl geçer?

Uğur Mumcu: Çok sıkıcı. Anlatayım. Sabah kalkıyorum, kahvaltıdan sonra BBC’yi dinlerim, 8.00 haberlerini. Dünyada ne var, ne yok.. Ondan sonra 9.00 haberlerini.. Sonra günlük gazeteler gelir, onları okurum, ardından günlük yazımı yazarım. Gazeteye giderim, orada bir kaç saat kalırım, okurlarla görüşürüm. Öğleden sonra ya eve gelirim çalışmaya, ya da Meclis kütüphanesine giderim orada çalışırım. Akşam yemekten sonra da ya televizyon seyrederim, ya video seyrederim ya da arkadaşlar gelir, onlarla sohbet ederiz.

Nuri Çolakoğlu: Video Türkiye’de giderek yayılan bir hastalık halinde değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim onun da nedeni, devletin televizyona verdiği önemle ilgili. Televizyonda seyredecek bir şey bulamıyorsunuz. Televizyonumuz hem çok politize. Yani diyelim ki siyasi iktidar dışındakilere söz hakkı çok az tanıyor. Bir de, işte burada örneklerini görüyoruz, bizde öyle güzel programlar yok. O nedenle televizyon yerine video tercih ediliyor. Ben de öyle yapıyorum.

Nuri Çolakoğlu: Çok mu yaygın gerçekten?

Uğur Mumcu: Eskiden 1950’li yıllarda her mahallede bir muhallebici dükkanı varmış, sonra her mahallede bir kebapçı başladı, biracı başladı, şöbiyet, baklavacı başladı. Şimdi videoculuk hepsini geçti. Bakkaldan fazla videocu.

Ayça Abakan: Denetim de yok…

Uğur Mumcu: Hayır. Bakıyorsunuz, bir film izliyorsunuz, yurtdışındaki özel kanalların reklamlarını da görüyorsunuz. Videocu buradan arkadaşıyla anlaşıyor, televizyon hangi filmi oynatıyorsa o filmi kaydediyorlar, Türkiye’ye, arada reklamlarıyla geçiyor. Denetleme şeklen var, çok kapsamlı değil herhalde.

‘Demokrasinin nimetlerinden yararlanan videoculuk’

Nuri Çolakoğlu: Belki Türkiye’de denetlemenin olmadığı nadir görsel sanatlardan bir tanesi yani.

Uğur Mumcu: Demokrasinin nimetlerinden yararlanan bir alan oldu videoculuk. İstediği filmi getiriyor, ara sıra yasaklar çıkıyor, mesela Gandi filmi yasak Türkiye’de. Niye yasak bilmiyorum, ama Gandi filmi yasak.

Ayça Abakan: Tam Ziya ül Hak’ın ziyareti sırasında yasaklanmıştı sanıyorum.

Uğur Mumcu: Herhalde, Ziya Ül Hak’a karşı bir saygısızlık olmasın diye. Bunun gibi siyasal içerikli bir çok konuyu yasaklıyorlar, ama denetim sıkı olmadığı için seyredebiliyorsunuz.

Ayça Abakan: Çalışmalarınızın büyük bir kısmı araştırmalarınıza dayanıyor. Çok ayrıntılı, ince çalışmalar. Nasıl çalışıyorsunuz, araştırmalarınızı nasıl yapıyorsunuz? Hangi kaynaklara dayanarak?

Uğur Mumcu: Şimdi çeşitli kaynaklar var. Önce kaynak insan, tanık. Birçok insanla görüşüyoruz bir olay olduğunda.

Ayça Abakan: Peki zorluk çekiyor musunuz kişileri konuşturmakta?

Uğur Mumcu: Çok, çok çekiyorum. Bir kısmı korkuyor, bir kısmı konuşmak istemiyor, bir takım siyasi yargılar nedeniyle konuşmak istemiyor. Zaman zaman çok güçlüklerle karşılaşıyorum, ama o güçlükleri aşmaya çalışıyorum, o güçlükleri aştığım ölçüde de başarılı oluyorum, aşamazsam o konuda başarılı olamıyorum tabii. Doküman inceliyorum. Örneğin, bakın, bana gelirler siz bunları nereden buluyorsunuz, bu belgeleri? Bir kısmı da sen CIA ajanı mısın? KGB ajanı mısın ya da MİT ajanı mısın? Bunları nereden buluyorsun? Çok basit. Eğer bir dava dosyası çok ciddi okunursa bütün belgeler orada vardır. Benim kaçakçılık konusunda araştırmalarım son 20 yılın kaçakçılık dosyalarına dayanıyor. Ama bunları okuya okuya gözlüğümün derecesi yükseldi. Yani bizde konulara genel yaklaşımlar geçerlidir. Üstün körü. Abdi İpekçi olayı. Abdi İpekçi dosyasını ben 10 kez okudum, açığını yakalayabilmek için, ki 500 sayfadan fazla, silik fotokopiler, ifadeler.. Yani zamanını ayırmak sorunu. Bizde gazetecilik, köşende oturacaksın, çayını içeceksin, yazını öyle yazacaksın. Böyle anlaşılmış, oysa gazetecilik haber demek ve her gün yenilenen bir olay. Gazeteci her gün kendisini yenilemezse gazetecilik yapamaz. Ben buraya geliyorum, bir başka konuya ağırlık veriyorum, diyelim ki, 24 Ocak kararlarıyla ilgili uygulamaları bir aydır izleyemiyorum Türkiye’de. O zaman bunun eksikliğini duyuyorum. Sözgelişi bu.

Nuri Çolakoğlu: Kendinizi yenilemeden söz ettiniz, nasıl yeniliyorsunuz?

Uğur Mumcu: Bütün olayları izlemeye çalışıyorum. Dünyada ne var ne yok, onu izlemeye çalışıyorum. Çok okuyorum, yazdığımdan daha çok okuyorum. Bizde gazetecilerin çoğu okumaz, yazarlar. Daha çok kendi yazdıklarını okurlar. Bir olayı izlemek yani. Eskilerin fikri takip dedikleri. Bir olayı izlemek, sonunu getirmek, sıkıyor. Ben şimdi bilirim. Terörle ilgili bir yazı yazdığım zaman, ”canım yine mi terör?” diyebilir okur. Ama biz de bu konuyu kanıtlayabilmek için, yine yazmak zorundayız. Biz hep genel sözlere alışmışız. Diyelim ki Bulgar olayını tartışıyoruz, adam sol eğilimliyse ”Abi” diyor bana, ”Yapmazlar”. Niye yapmasınlar diyorum, işte belgeler ortada. ”Yok abi yapmazlar.” ”Abi” diye bir nazariye var Türkiye’de; ya da ”Yok abi” nazariyesi. Veya tersi geçerli. ”Yok abi yapıyorlar.” Ben, her konuda araştırma yanlısıyım.

Nuri Çolakoğlu: İnançlar, düşüncelerin önüne geçiyor yani bu anlamda. İnanç, düşünmeyi engelleyici birşey…

Uğur Mumcu: İyi tanımladınız. İnançlar, fetişizm haline geliyor. Sonra ona tapıyorlar. Ben görüş olarak sosyalist eğilimliyim. Yani emekçi sınıfların toplumda yönetimi ele almasını istiyorum. Bu ayrı bir konudur; kendi ülkemin içinde sürüklendiği kavgada sizi kan çanağına itenleri yakalamak ayrı konudur. Ben sosyalist bilincimi hergün artırıyorum. Fakat hergün de, bu Bulgarları teşhir etmeye çalışıyorum. Bunlar çok ayrı konular. Bizde sosyalist oldunuz mu, mutlaka ya Sovyetler’in adamı olacaksın, ya Çin’in adamı olacaksın. Veya kapitalist oldunuz mu, Washington’un, CIA’nın adamı olacaksınız. Bunlar dünyadaki sistemler. Buna yakınlık da duyulabilir, nefret de duyulabilir. Ama bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye’de, bir, Kürtçülük, iki, silahlı eylemclik, üç, yurt dışına bağımlı sosyalizm, yani benim “kançılarya sosyalizmi” dediğim TKP’cilik… Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum.

‘Ağca olayından bıktım’

Ayça Abakan: Gazetecilik yıpratıcı mı? Hiç bıktığınız oluyor mu?

Uğur Mumcu: Bıkmaz olur mu insan? Bir kere son uğraştığım konudan çok bıktım. Bu Ağca olayı, kaçakçılık olayı.

Nuri Çolakoğlu: Kaç kitap oldu?

Uğur Mumcu: Benim onbir tane kitabım var. Dördü terör üzerine. Birisi Çıkmaz Sokak – sol terör üzerine. Birisi Silah Kaçakçılığı ve Terör – ilk kaçakçılık dosyalarını ele alan kitabım. Üç, Abdi İpekçi dosyasını yeniden açtırmaya yönelik Ağca Dosyası diye topladığım yazılar. Dört, Papa Mafya Ağca.

Nuri Çolakoğlu: Yani bu konularla bu kadar haşır neşir olmaktan…

Uğur Mumcu: Bıkıyor insan tabii…

Nuri Çolakoğlu: Her insanın sanırım kafasının bir köşesinde “Ah bir vaktim olsa da yapsam” dediği türden, ya fikri ya bedensel bir çalışma, yahut bir özlem, birşey vardır. Uğur Mumcu’nun şöyle bir boş vakti olsa, ne yapmak ister?

Uğur Mumcu: Efendim kışsa Uludağ’a çıkmak, yazsa Ege sahilinde dinlenmek istiyorum; ikisi de olmuyor.

Nuri Çolakoğlu: Yani yazın Uludağ’a gidiyorsunuz, kışın…

Uğur Mumcu: Hayır ikisi de olmuyor, ne Uludağ’a, ne Ege’ye… Ege’ye gidiyorum ama pek de dinlenemiyorum. Tabii çok da yoruluyor insan yani, dinlenmeye zaman ayırmak gerekir. Dinlenemeyen insan iyi çalışmaz. Çok yorulduğum zaman da işte, evde dinleniyorum. Bütün yapabildiğim bu.

‘Sevdiği için acı çekip sonra evde döven…’

Ayça Abakan: Müzikle ilgileniyorum, müzik dinliyorum sürekli dediniz. Arabesk dinliyor musunuz?

Uğur Mumcu: Arabeski sevmiyorum, çok lümpen müziği arabesk. Bizde, Türk halkının bir kısmı bu aşk konularında mazohist. Kendi kendine işkenceden hoşlanıyor. Yani bir kızı seviyor, kız bunu sevmiyor, gidiyor meyhaneye içki içiyor, ondan sonra da ağlıyor. O kızla evlense, kadını da dövüyor sonra, işin tuhaf tarafı. Yanı mazohizmin müziği arabesk, lümpen müziği, sevmiyorum arabesk müziğini.

Ayça Abakan: Ama müthiş bir etkisi var Türkiye’de. Azalmayan, tersine büyüyen bir etki belki de. Neden dersiniz?

Uğur Mumcu: Herşeyin nedenini tek koşulla, tek durumla açıklamak yanlış olur ama şunu söyleyeyim. Herhalde kadın erkek ilişkilerinin olumlu düzeyde olmaması; kaynaklarından biri bu. Yani bu kadar feryat dolu aşk şarkıları hiçbir yerde yoktur, Arabistan’da var herhalde ki, oradan geliyor. Kadın erkek ilişkilerindeki yozlaşma, bozukluk… Öyle görüyorum. Yani kendi kendine işkence edilmekten hoşlanıyor insan. Onun için mazohist diyorum. Yani o arabesk şarkıların bazılarına gülüyorum. Bir de çok anlamsız oluyor bazıları. “Ne kötülük gördün benden, özür diliyorum senden”… Bunu İngilizceye çevirin, bir manası var mı?

Ayça Abakan: Ama bu arabesk akımı, başka müzik dallarını da etkiliyor. Örneğin “Hafif Batı Müziği” diye çıkarılan türü etkiliyor. Sonra türkülerde de, son zamanlarda etkisi görülüyor…

Uğur Mumcu: O da yozlaşma! Şimdi bakın, kötü para iyi parayı kovar derler. Genel olarak böyle olur. Kötü müzik iyi müziği bozuyor. Kötü tiyatro iyi tiyatroyu bozar. İdeolojinin sahtesi de, ideolojinin gerçeğini bozar. Bunlar birbirine bağlı konular.

‘Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Vivaldi’

Nuri Çolakoğlu: Peki eğer müzik türünde bir seçme imkanınız olsa, ne dinlemek istersiniz? Mesela Uğur Mumcu’nun isteği olarak bu programda ne çalabiliriz?

Uğur Mumcu: Vivaldi’nin Dört Mevsim’i.

Nuri Çolakoğlu: Klasik müzik birçok Batı müziğini etkilemiş ama, Türk müziğine fazlaca girmedi. Herhalde kültür farklılığından değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim bizim sınırlarımızdan kaçak mal girer ama Batı kültürü çok az giriyor; ondan oluyor herhalde.

Ayça Abakan: Ama sinema giriyor pekala… Ya da, ‘Amerikan’ sineması…

Uğur Mumcu: O bölümü açık sınırların. Bir kısmı açık, bir kısmı kapalı. Düşünce özgürlüğü girmiyor tümden. Yani şimdi burada televizyonda izliyorsunuz, Kraliyet Ailesini eleştiriyor. Hükümet üyelerinden birini eleştirseniz, hele televizyonda, hükümetin manevi şahsiyeti diye adamı maazallah atarlar içeri. Yani biz demokrasiyi kısmen alıyoruz, yüzde 75’ini alıyoruz, yüzde 60’ını alıyoruz. Az pilav gibi birşey; bir kısmını alıyoruz, tümünü almıyoruz. Batı demokrasisi ise böyle olması gerekir. Ama böyle değiliz. O yasak diyor, bu yasak diyor. Müziğin de o kısmını pek sokmuyor. Bu da kültür sorunu tabii… Müzik bir kültür sorunu, o yok. Ya da toplumun açılan kesimleri elit henüz, toplumun eliti. Gidin şimdi, İstanbul’un belli kesimleri, tabii ki Batı kültürüyle çok yoğun bir beraberlik içindedir. Onlar klasik müzik dinlerler. Veya Ankara’da, belli bürokratlar. Konser salonu dolup taşar, bilet bulamazsınız.

Ayça Abakan: Çalışmalarınız dışında kitap okumaya vakit bulabiliyor musunuz? Edebiyat kitapları, şiir…

Uğur Mumcu: Şiiri çok severim. Şair olarak Attila İlhan’ı severim. Şiirlerini daha çok severim Atilla İlhan’ın. Bütün şiirlerini seviyorum. “Ne kadınlar sevdim, yoktular” diyor. Çok güzel bir tanım. Çok iyi bir şair. Tabii Nazım Hikmet’i de çok severiz, o ayrı, yeri ayrı onun. Hasan Hüseyin’i severim. Munis Faik Ozansoy vardır, onu severim. Roman… Son zamanlarda Türkiye’de en çok satan romanlar, Latife Tekin, Vedat Türkali’nin kitapları… İzlemeye çalışıyoruz.

Ayça Abakan: Ve işte biz de, yeni yılın ilk programında Uğur Mumcu için Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosunu çalıyoruz.

Uğur Mumcu: Teşekkürler.

KAYNAK: BBC TÜRKÇE

Şamanın İzinde: Şamanizm Nedir?

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Çepeçevre’den Burak Avşar ve Sasun Bazarian Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Burak Avşar: Öncelikle sizi tanıyalım. Ne yapmaktasınız, neyle uğraşmaktasınız?

Timur Davletov: Ben Timur B. Davletov. Hakas Türkü’yüm. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlıyorum. Zaman zaman Şamanlık ve Kam kültürü üzerine konferanslar da veriyorum.

Biliyorsunuz dünyada yaşayan Türk halklarının en eski yurtları Güney Sibirya’da bulunur. Orası aynı zamanda İç Asya olarak da geçiyor. Sayan ve Altay dağlarının etrafında ve eteklerinde eski zamanlardan beri Türk halklarından olan Hakaslar yaşıyor. Günümüzde de bir din olarak atalarının inançlarını ve kültürlerini devam ettiriyorlar. Devam ettiriyorlar derken şunu da ekleyebilirim; anket araştırmaları yapılıyor ve sonuçlara göre Hakasların yüzde 30’u mensup oldukları din olarak Şamanlık’ı gösteriyor ya da Türkçesi Kamlık. Kam-Kamanlık-Şamanlık bunlar aynı şeyler.

Sasun Bazarian: Bize Şamanlık hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Timur Davletov: Hakas halkının yaşadığı Hakas Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu içinde Sibirya’da bulunuyor; başkenti de Abakan. “Şamanlık nedir” diye genel bir soru sorulacak olursa; Şamanlık genel bir inanç sistemidir ama bu inanç, kültürün içinde yer alır. Niçin din diyoruz? İnanç kimliğini tanımlarken Hakaslar’ın bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Ateizmi, çok düşük bir kısmı ise Budizmi, İslamı ve Museviliği kullanıyor fakat Hakaslar’ın içinde Hristiyanlardan sonra ikinci en kalabalık inançsal grup Şamanlık. Dolayısıyla kişiler kendi inançsal kimliğini tanımlarken Şamalığı; İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler kadar bir din olarak referans veriyor. Sovyetler’de çok tanınmış bir Arkeolog olan Okladnikov’a göre, Ural ve Altay Dağları arasındaki coğrafyada ilk Kamlar, yani Şamanlar M.Ö. 7000 yıllarında çıkmıştır. Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır. Şimdi Türkçe’de böyle bir kavram yok ama Türk dillerinden Rusça’ya geçen bir kavram var: Kamlama. Kamlama demek Şaman ayini demek. Ayini ters anlayan insanlar var, ibadet de diyebilirsiniz, ikisi de aynı şey. Bu ikisinin Türkçe karşılığı tapınmak. Uzmanların adı Kam; ama Kam dini, Şaman dini o uzmanlarla sınırlı değil. Nasıl ki Hristiyanlık papazlarla sınırlı değilse, nasıl ki İslamiyet imamlarla sınırlı değilse, Şamanlık da Şamanlar ile sınırlı değil. Şamanlık çok geniş bir kavram ama dinin özel bir adı yok; çünkü doğal bir duruş. Benim bildiğim kadarıyla eski Yunanlılar’ın da mensup olduğu çok tanrılı dinin adı yok. Peki, Şamanlık’ın neden adı yok? Çünkü misyoner değil, tebligatçı değil. Tebligatçı olmamasının altında yatan sebep kendini haklı görmemesi, “Hep ben haklıyım, hep ben üstünüm, tek geçerli benim, tek hak dini benim” diyerek kendini tanımlamaması. Hiç kimseyi doğru yola, kurtuluşa falan çağırmıyor.

S.B.: Bu zaten sadece semavi dinlerinin temelinde olan bir kavram, misyonerlik kavramı.

T.D.: Tabii misyonerlik Ortadoğu dinlerinde var ama Şamanlık’ta yok. Zaten eski Yunanlılar’da da misyonerlik yok, eski Latin Paganizminde de yok; dinlerine isim verme ihtiyacını duymamışlar. Şamanlık’a dair ilk araştırmalar batılılar tarafından Samiler üzerinden başlıyor. 16. yüzyılda İskandinavya’nın en kuzeyinde fenotip olarak Asyalı olan Sami halkları var, Laponlar diye geçiyorlar. Daha sonra araştırmalar derinleşiyor, Sibirya’ya doğru ilerliyor. O zamandan itibaren, yaklaşık 17. yüzyıldan, dünya bilim literatüründe Şamanlık kavramı kullanılıyor. Rusya’dan çıkan bu kavramın esas kaynağı Tunguz-Mançu dili. O dilde ‘saman’ olarak telaffuz ediliyor. Bazı araştırmacılar kelimenin Türkçe olduğunu söylüyorlar; çünkü Tunguz-Mançu halkları Türk halklarından uzak değil, bizim şu anda algıladığımızın aksine, onlar da Altay halklarındandır.

B. A.: Altay halkları hangileri tam olarak? 

T.D.: Altay halklarının içinde Türk halkları var; Moğollar var, Tunguz-Mançular var, Koreliler var, Japonlar var. Bunlar Altay kolu, Altay dilleri ya da Altay halkları olarak geçiyorlar. Öbür taraftan bir de Ural halkları var; Ural halklarının içinde Fin-Ugor halkları var. Bu yüzden genelde Ural-Altay halkları kavramı kullanılıyor.

B. A.: Şamanlık ilk ne zaman ortaya çıkmış? 

T.D.: Okladnikov’un da dediği gibi M.Ö. 7000 yıllarında bu uzmanlık çıkıyor; ama batılı bakış açısına sahip çok tanınmış bir Şamanlık araştırmacısı olan Mircea Eliade Şamanlık’ı  bir din olarak görmüyor, yaşam şekli olarak da görmüyor, onu bir trans tekniği olarak görüyor, ekstaz, vecd haline gelme tekniği olarak görüyor. Tabii bu çok dar bir kullanım şekli; çünkü Mircea Eliade hiçbir zaman Sibirya’ya gitmemiş, Sibirya’daki Şamanlar ile görüşmemiş, onları izlememiş ama konuya ilgi duymuş ve bu konuda dinle karışık olarak büyük mesai harcamış. O yüzden onun araştırmaları da önemli ve ona göre Şamanlık, Paleolitik dönemden itibaren görülmekte. Zaten birçok araştırmacıya göre, mesela çok tanınmış Sovyet araştırmacılarından Tokarev var, ona göre de Şamanlık dünyanın gelmiş geçmiş en eski inanç, din biçimlerinden birisidir. Bazılarına göre Kamlık 300 bin yıldan beridir var. Homo saphiensle beraber çıkmış bir kavram ama kesin olan şey, milattan öncesinden beri var olduğu.

S.B.: Şamanlık’ın belirgin kavram ve inançları nelerdir?

T.D.: Şamanlık’ta evren üç katmandan oluşuyor. En üsttekine ‘Kök Tengri’ diyorlar, mavi ya da gök manasına gelen bir sözcük ‘kök’. En altta, Toprak Ana olarak bildiğimiz Yağız Yer bulunuyor ve 8. yüzyıl Türk yazıtlarında da bu kavrama rastlamak mümkün. Bu iki katmanın arasında insan yaşıyor. Günümüz Şamanlık’ında bu böyledir, üç katman vardır. Bir de Umay Tanrıça vardır. Eski türk yazıtlarında da rastlayabileceğimiz Umay Tanrıça, günümüzde Sibirya’daki Türk halkları ve Moğol halklarında yaşatılan bir kavramdır. Yani o zamandan günümüze yansıyan kültürel bir süreklilik var. Umay kelimesinin etimolojisini, birçok araştırmacı Türk diline bağlıyor. Onun dışında bazı araştırmacılar, “Eski Türk yazıtlarında Kam sözcüğü yok” diyorlar. Bunun bir kavram olarak geçmemesinde sorun yok; çünkü eski Türk yazıtlarında Kök Tengri, Yağız Yer ya da Türk yeri, Umay ve bir de yol tanrısı manasındaki ‘Yol Tengrisi’ yer alıyor. Bir de Erklig Han olarak geçen Erlik Han var. Bu görüşler, tanınmış Türkolog ve tarihçilerden Sergey Klyaştornıy’a ait ve ona göre eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabe Türkler’in kendi üretimi, yani başka yerlerden gelmiş değil. Klyaştornıy’dan önce ilk defa bu görüşü dile getiren Çarlık Rusyası 19. yüzyıl Türkologlarından Aristov da var. En önemlisi ise eski Türkler’de kaanı tahta çıkartan kişi Kamlardı. Bazılarına göre de Umay Tanrıça, kadınları koruyan bir melek. Şamanlık’ta melek kavramı yok, cennet cehennem kavramı da yok. Bunu gösteren en büyük kanıt da İskitler ve Hunlar gibi eski Türk ve Avrasya göçebelerinin silahla gömülmüş olmaları; çünkü cennet beklentileri olsaydı, silahla gömülmezlerdi. Aynı zamanda eşyalarını da yanlarında götürüyorlar, oysa cennete gideceğini düşünen bir insanın orada bir şeye ihtiyaç duyacağını düşünmesi beklenmez. Atını dahi karşı tarafa götürüyorsa, öbür tarafta bir beklentileri yok. Cennet cehennem kavramlarının yerine başka anlamlara gelen kavramlar kullanılmış. İki tane sözcük var, uçmak (uçmag) ve tamu (tamag, tamağ); bu sözcükler Soğdca dilinden geliyor. Oğuzlar Anadolu’ya geçtiklerinde güneybatıya ilerlerken Araplar’dan cennet ve cehennem kavramlarını alıyorlar; ama normalde Şamanlık’taki cennet ve cehennem burada bilindiği gibi değil, aynı anlamı karşılamıyor. Hala daha güney Sibirya’da cennet ve cehennem manasına gelmiyor bu kavramlar. Böyle olduğu için de zamanında, 19. yüzyılda Hristiyan misyonerleri bölgeye geldiğinde sıkıntıyla karşılaşmış. Misyonerler anlatıyorlar; Allah’ın birliği, günah, sevap… Bunların hiçbiri Şamanlık’ta yok. Bunlar olmadığı için de yerli Türk halkı anlamakta zorluk çekiyor. Dolayısıyla misyonerlik gayretleri ve doğru yola çekme çabaları boşa çıkıyor. Allah’ın birliği gibi bir inanç olmadığı için Şamanlar misyonerlerden etkilenmemişler.

B. A.: Şamanlık’ın en belirgin özelliği nedir? 

T.D.: Şamanlık’ın ya da Kam inancının en büyük özelliği şu; misyoner olmaması, tebligatçı olmaması ama diğer inanç kültürlerinden en büyük farkı şu ki, herkesi kabul ediyor Şamanlık; imanlıları da kabul ediyor, imansızları da kabul ediyor, yani bütün bunları eşit, geçerli ve var olması gereken şeyler olarak kabul ediyor. Hiçbir şekilde kendini üstün görmek yok, mütevazi bir inanç sistemi. “Bir tek ben geçerliyim, başkaları saptırılmış, yanlış, onlar düzeltilmesi gerek, doğru yola çağrılması gerekenler, çekilmesi gerekenler”görüşünde değil. Bunu da şu mantıkla yürütüyor; iyilik ve kötülük, bunların hepsi mecburi olarak var olmalı; ama başka kültür şunu diyebiliyor: “Biz iyiliği temsil ediyoruz, biz kötülüğe karşı savaşacağız, kötülüğü yeneceğiz ve her tarafta iyilik olacak.” Bu özünde tezat bir söylem; çünkü hiçbir zaman kötülük yok olamaz. Bu Şamanlar’da şöyle açıklanıyor; nasıl ki yaşam, yaşamak hep nefes almakla olmuyorsa, yani yaşayabilmek için, hayatın akması için aldığın nefesi zaman zaman vermek de lazım. Yani nereye kadar nefes alacaksın; o nefesi vermek de lazım. Dolayısıyla böyle bir bütünlük var. İylik ve kötülük; üst dünya, alt dünya ve orta dünya arasında hiyerarşi yok Şamanlık’ta. Bazıları şöyle algılayor; “Haa! Üst dünyaysa demek ki, hiyerarşi olarak en üste o, ondan sonra insan dünyası, ondan sonra alt dünya var. Onlar kötü olduğu için alt dünyadadır” gibi bir algılama var ama öyle değil. Onların arasında hiçbir şekilde hiyerarşi yok, belki de paralel olabilirler.

S.B.: Şamanlık’ın bir kutsal kitabı var mı? 

T.D.: Kam inancının, Şamanlık’ın kitap çalışmaları yapılmamış. Şamanlığa mensup insanlar şunu kabul ediyorlar; söz uçucu olabilir ama yazı kalır, fakat yazı önemini yine de kaybeder, hele ki kutsal metin ise dinamikliğini kaybediyor; statik oluyor, artık bir daha değiştirmek mümkün değil. Şamanlık’ta ise gelenekler dinamizmini hiç kaybetmiyor, hep akıyor. Zaten kutsal kitabı da hayatın kendisi kabul ediyorlar. Hayatın şöyle bir özelliği var; matbaaya ihtiyaç duymuyorsunuz ya da el yazmalarına ihtiyaç duymuyorsunuz çoğaltmak için. Mesela zaman geçiyor yeni kavramlar, yeni sosyal değerler ortaya çıkıyor, siz onu görünce “Ayy bizde de onlar var, şunlar var, bunlar var” diye kendinizi arayışlara atmıyorsunuz; çünkü sizin kutsal kitabınız olan hayat zaten bunları içeriyor. Normalde bir kutsal kitap bir milyon sayfalık bile olsa hayatın bütün karmaşıklığını kucaklayamaz. Çünkü hayatta sadece uyumlu olanlar bir arada değil, uyumsuz olanlar da bir arada, yani tezatlıklar da bir arada. Bunların iki ucunun arasında çeşit çeşit kombinasyonlar bir arada olabiliyor. Bu sebeple Kamlık’ın tek kutsal kitabı var, o da hayat. Yaşadıkça dolduruluyor, ortaya çıkan her sosyal olayı içeriyor.

S.B.: Peki, Şamanlık’ta tapınak olarak nereler var? 

T.D.: Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa. Biz şuna alıştık; doğayı iki tane ağaç, üç tane bitki olarak görüyoruz, dolayısıyla dünyayı da sınırlı olarak görüyoruz. Oysa ki Şaman kültüründe doğanın sınırı evrenin sınırsızlığıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenin her noktasında sizin herhangi bir kıble arama, herhangi bir şey arama gibi bir ihtiyacınız yok. Çünkü hiçbir zaman ıskalamıyorsunuz, çünkü tapınağın içindesiniz.

B. A.: Dünya sizin ibadet alanınız aslında.

T.D.: Tabi tabi, evrenin her noktası öyle. Evrenin içinde herhangi özel bir nokta, herhangi özel bir bölge istisnai değildir. Bir kayıtsızlık var, yani bir doğa var; insan alemi var, bitkiler alemi var, hayvanlar alemi var ve orada bile bir ayrımcılık yok. Şamanlık’ta insanlar arasında şöyle bir ayrımcılık yapılmıyor; inanan ve inanmayan. İnananlar içinde de ayrımcılık yapmıyor; mümin, kafir, rafizi, Alevi vs. gibi. Bunların insan dünyasında var olduğunu kabul ediyor ama insan dünyasının, aleminin dışına adım attığın zaman bunlar geçersiz. Evrenle sınırlı olan doğa boyutunda güzel, çirkin, doğru, yanlış hiçbir şey geçerli değil. Bu insanı üzebiliyor,“Hani bizim haklılık payımız vardı” dedirtiyor. Hiçbir şey değişmiyor; çünkü sizin tapınağınız hiçbir şekilde yok olmuyor. Tapınağın yok olmamasını misyonerlikte kullanabilirken kullanmıyor. Siz Tanrı adına tapınak dikiyorsunuz, o bir alışveriş merkezi değil, kârın sağlandığı bir yer değil. Klasik anlamda, saf duygularla tapınağı dikiyorsunuz; cami olsun, kilise olsun, başka tapınaklar… Sonra bir gün deprem oluyor ve o tapınak yıkılıyor. İşte orada sıkıntı çıkıyor, niye sıkıntı çıkıyor? Çünkü sizin dikmiş olduğunuz tapınak, Tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor. Ama siz onu tanrı için dikiyorsunuz, ama tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor sizin tanrı için dikmiş olduğunuz tapınak. Orada bir sıkıntı var, ama Şamanlık’ta bu sıkıntı yok, çünkü bunları umursamıyor. Bütün bir evreni tapınak olarak algıladığı için evrenin bir noktasında “Burada tapınak dikeceğim” kaygısı yok.“Mars’ta dikeceğim, Ay’da dikeceğim, Afrika’da, Orta Doğu’da, bir noktada dikeceğim”kaygısı yok. Bu durumda mimari gelişmeyebilir, bu kötü bir şey olabilir; medeniyet, uygarlık vs. gelişmemiş olabilir ama bunun doğa seviyesinde hiçbir geçerliliği yok. Medeniyet tamamen insan seviyesinde, insan aleminde geçerli olan kavram. İnsan isterse bu dünyayı yok etsin, yine evren çapında hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Bütün insanlık yok olsun yine hiçbir şey etkilenmez. Bu yönden Şamanlık biraz acımasız, o yüzden herkes kaldıramıyor, aşırı gerçekçi. O yüzden misyoner değiller zaten, çünkü ilgiyi çekebilecek, sürükleyebilecek,“Ha gayret ondan sonra ödül var” diyebilecek bir durum yok.

Burak Avşar – Sasun Bazaryan 21.01.2015

ÇEPEÇEVREHABER

Şamanın İzinde: Şamanizm Nedir?

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Çepeçevre’den Burak Avşar ve Sasun Bazarian Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Burak Avşar: Öncelikle sizi tanıyalım. Ne yapmaktasınız, neyle uğraşmaktasınız?

Timur Davletov: Ben Timur B. Davletov. Hakas Türkü’yüm. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlıyorum. Zaman zaman Şamanlık ve Kam kültürü üzerine konferanslar da veriyorum.

Biliyorsunuz dünyada yaşayan Türk halklarının en eski yurtları Güney Sibirya’da bulunur. Orası aynı zamanda İç Asya olarak da geçiyor. Sayan ve Altay dağlarının etrafında ve eteklerinde eski zamanlardan beri Türk halklarından olan Hakaslar yaşıyor. Günümüzde de bir din olarak atalarının inançlarını ve kültürlerini devam ettiriyorlar. Devam ettiriyorlar derken şunu da ekleyebilirim; anket araştırmaları yapılıyor ve sonuçlara göre Hakasların yüzde 30’u mensup oldukları din olarak Şamanlık’ı gösteriyor ya da Türkçesi Kamlık. Kam-Kamanlık-Şamanlık bunlar aynı şeyler.

Sasun Bazarian: Bize Şamanlık hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Timur Davletov: Hakas halkının yaşadığı Hakas Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu içinde Sibirya’da bulunuyor; başkenti de Abakan. “Şamanlık nedir” diye genel bir soru sorulacak olursa; Şamanlık genel bir inanç sistemidir ama bu inanç, kültürün içinde yer alır. Niçin din diyoruz? İnanç kimliğini tanımlarken Hakaslar’ın bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Ateizmi, çok düşük bir kısmı ise Budizmi, İslamı ve Museviliği kullanıyor fakat Hakaslar’ın içinde Hristiyanlardan sonra ikinci en kalabalık inançsal grup Şamanlık. Dolayısıyla kişiler kendi inançsal kimliğini tanımlarken Şamalığı; İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler kadar bir din olarak referans veriyor. Sovyetler’de çok tanınmış bir Arkeolog olan Okladnikov’a göre, Ural ve Altay Dağları arasındaki coğrafyada ilk Kamlar, yani Şamanlar M.Ö. 7000 yıllarında çıkmıştır. Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır. Şimdi Türkçe’de böyle bir kavram yok ama Türk dillerinden Rusça’ya geçen bir kavram var: Kamlama. Kamlama demek Şaman ayini demek. Ayini ters anlayan insanlar var, ibadet de diyebilirsiniz, ikisi de aynı şey. Bu ikisinin Türkçe karşılığı tapınmak. Uzmanların adı Kam; ama Kam dini, Şaman dini o uzmanlarla sınırlı değil. Nasıl ki Hristiyanlık papazlarla sınırlı değilse, nasıl ki İslamiyet imamlarla sınırlı değilse, Şamanlık da Şamanlar ile sınırlı değil. Şamanlık çok geniş bir kavram ama dinin özel bir adı yok; çünkü doğal bir duruş. Benim bildiğim kadarıyla eski Yunanlılar’ın da mensup olduğu çok tanrılı dinin adı yok. Peki, Şamanlık’ın neden adı yok? Çünkü misyoner değil, tebligatçı değil. Tebligatçı olmamasının altında yatan sebep kendini haklı görmemesi, “Hep ben haklıyım, hep ben üstünüm, tek geçerli benim, tek hak dini benim” diyerek kendini tanımlamaması. Hiç kimseyi doğru yola, kurtuluşa falan çağırmıyor.

S.B.: Bu zaten sadece semavi dinlerinin temelinde olan bir kavram, misyonerlik kavramı.

T.D.: Tabii misyonerlik Ortadoğu dinlerinde var ama Şamanlık’ta yok. Zaten eski Yunanlılar’da da misyonerlik yok, eski Latin Paganizminde de yok; dinlerine isim verme ihtiyacını duymamışlar. Şamanlık’a dair ilk araştırmalar batılılar tarafından Samiler üzerinden başlıyor. 16. yüzyılda İskandinavya’nın en kuzeyinde fenotip olarak Asyalı olan Sami halkları var, Laponlar diye geçiyorlar. Daha sonra araştırmalar derinleşiyor, Sibirya’ya doğru ilerliyor. O zamandan itibaren, yaklaşık 17. yüzyıldan, dünya bilim literatüründe Şamanlık kavramı kullanılıyor. Rusya’dan çıkan bu kavramın esas kaynağı Tunguz-Mançu dili. O dilde ‘saman’ olarak telaffuz ediliyor. Bazı araştırmacılar kelimenin Türkçe olduğunu söylüyorlar; çünkü Tunguz-Mançu halkları Türk halklarından uzak değil, bizim şu anda algıladığımızın aksine, onlar da Altay halklarındandır.

B. A.: Altay halkları hangileri tam olarak? 

T.D.: Altay halklarının içinde Türk halkları var; Moğollar var, Tunguz-Mançular var, Koreliler var, Japonlar var. Bunlar Altay kolu, Altay dilleri ya da Altay halkları olarak geçiyorlar. Öbür taraftan bir de Ural halkları var; Ural halklarının içinde Fin-Ugor halkları var. Bu yüzden genelde Ural-Altay halkları kavramı kullanılıyor.

B. A.: Şamanlık ilk ne zaman ortaya çıkmış? 

T.D.: Okladnikov’un da dediği gibi M.Ö. 7000 yıllarında bu uzmanlık çıkıyor; ama batılı bakış açısına sahip çok tanınmış bir Şamanlık araştırmacısı olan Mircea Eliade Şamanlık’ı  bir din olarak görmüyor, yaşam şekli olarak da görmüyor, onu bir trans tekniği olarak görüyor, ekstaz, vecd haline gelme tekniği olarak görüyor. Tabii bu çok dar bir kullanım şekli; çünkü Mircea Eliade hiçbir zaman Sibirya’ya gitmemiş, Sibirya’daki Şamanlar ile görüşmemiş, onları izlememiş ama konuya ilgi duymuş ve bu konuda dinle karışık olarak büyük mesai harcamış. O yüzden onun araştırmaları da önemli ve ona göre Şamanlık, Paleolitik dönemden itibaren görülmekte. Zaten birçok araştırmacıya göre, mesela çok tanınmış Sovyet araştırmacılarından Tokarev var, ona göre de Şamanlık dünyanın gelmiş geçmiş en eski inanç, din biçimlerinden birisidir. Bazılarına göre Kamlık 300 bin yıldan beridir var. Homo saphiensle beraber çıkmış bir kavram ama kesin olan şey, milattan öncesinden beri var olduğu.

S.B.: Şamanlık’ın belirgin kavram ve inançları nelerdir?

T.D.: Şamanlık’ta evren üç katmandan oluşuyor. En üsttekine ‘Kök Tengri’ diyorlar, mavi ya da gök manasına gelen bir sözcük ‘kök’. En altta, Toprak Ana olarak bildiğimiz Yağız Yer bulunuyor ve 8. yüzyıl Türk yazıtlarında da bu kavrama rastlamak mümkün. Bu iki katmanın arasında insan yaşıyor. Günümüz Şamanlık’ında bu böyledir, üç katman vardır. Bir de Umay Tanrıça vardır. Eski türk yazıtlarında da rastlayabileceğimiz Umay Tanrıça, günümüzde Sibirya’daki Türk halkları ve Moğol halklarında yaşatılan bir kavramdır. Yani o zamandan günümüze yansıyan kültürel bir süreklilik var. Umay kelimesinin etimolojisini, birçok araştırmacı Türk diline bağlıyor. Onun dışında bazı araştırmacılar, “Eski Türk yazıtlarında Kam sözcüğü yok” diyorlar. Bunun bir kavram olarak geçmemesinde sorun yok; çünkü eski Türk yazıtlarında Kök Tengri, Yağız Yer ya da Türk yeri, Umay ve bir de yol tanrısı manasındaki ‘Yol Tengrisi’ yer alıyor. Bir de Erklig Han olarak geçen Erlik Han var. Bu görüşler, tanınmış Türkolog ve tarihçilerden Sergey Klyaştornıy’a ait ve ona göre eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabe Türkler’in kendi üretimi, yani başka yerlerden gelmiş değil. Klyaştornıy’dan önce ilk defa bu görüşü dile getiren Çarlık Rusyası 19. yüzyıl Türkologlarından Aristov da var. En önemlisi ise eski Türkler’de kaanı tahta çıkartan kişi Kamlardı. Bazılarına göre de Umay Tanrıça, kadınları koruyan bir melek. Şamanlık’ta melek kavramı yok, cennet cehennem kavramı da yok. Bunu gösteren en büyük kanıt da İskitler ve Hunlar gibi eski Türk ve Avrasya göçebelerinin silahla gömülmüş olmaları; çünkü cennet beklentileri olsaydı, silahla gömülmezlerdi. Aynı zamanda eşyalarını da yanlarında götürüyorlar, oysa cennete gideceğini düşünen bir insanın orada bir şeye ihtiyaç duyacağını düşünmesi beklenmez. Atını dahi karşı tarafa götürüyorsa, öbür tarafta bir beklentileri yok. Cennet cehennem kavramlarının yerine başka anlamlara gelen kavramlar kullanılmış. İki tane sözcük var, uçmak (uçmag) ve tamu (tamag, tamağ); bu sözcükler Soğdca dilinden geliyor. Oğuzlar Anadolu’ya geçtiklerinde güneybatıya ilerlerken Araplar’dan cennet ve cehennem kavramlarını alıyorlar; ama normalde Şamanlık’taki cennet ve cehennem burada bilindiği gibi değil, aynı anlamı karşılamıyor. Hala daha güney Sibirya’da cennet ve cehennem manasına gelmiyor bu kavramlar. Böyle olduğu için de zamanında, 19. yüzyılda Hristiyan misyonerleri bölgeye geldiğinde sıkıntıyla karşılaşmış. Misyonerler anlatıyorlar; Allah’ın birliği, günah, sevap… Bunların hiçbiri Şamanlık’ta yok. Bunlar olmadığı için de yerli Türk halkı anlamakta zorluk çekiyor. Dolayısıyla misyonerlik gayretleri ve doğru yola çekme çabaları boşa çıkıyor. Allah’ın birliği gibi bir inanç olmadığı için Şamanlar misyonerlerden etkilenmemişler.

B. A.: Şamanlık’ın en belirgin özelliği nedir? 

T.D.: Şamanlık’ın ya da Kam inancının en büyük özelliği şu; misyoner olmaması, tebligatçı olmaması ama diğer inanç kültürlerinden en büyük farkı şu ki, herkesi kabul ediyor Şamanlık; imanlıları da kabul ediyor, imansızları da kabul ediyor, yani bütün bunları eşit, geçerli ve var olması gereken şeyler olarak kabul ediyor. Hiçbir şekilde kendini üstün görmek yok, mütevazi bir inanç sistemi. “Bir tek ben geçerliyim, başkaları saptırılmış, yanlış, onlar düzeltilmesi gerek, doğru yola çağrılması gerekenler, çekilmesi gerekenler”görüşünde değil. Bunu da şu mantıkla yürütüyor; iyilik ve kötülük, bunların hepsi mecburi olarak var olmalı; ama başka kültür şunu diyebiliyor: “Biz iyiliği temsil ediyoruz, biz kötülüğe karşı savaşacağız, kötülüğü yeneceğiz ve her tarafta iyilik olacak.” Bu özünde tezat bir söylem; çünkü hiçbir zaman kötülük yok olamaz. Bu Şamanlar’da şöyle açıklanıyor; nasıl ki yaşam, yaşamak hep nefes almakla olmuyorsa, yani yaşayabilmek için, hayatın akması için aldığın nefesi zaman zaman vermek de lazım. Yani nereye kadar nefes alacaksın; o nefesi vermek de lazım. Dolayısıyla böyle bir bütünlük var. İylik ve kötülük; üst dünya, alt dünya ve orta dünya arasında hiyerarşi yok Şamanlık’ta. Bazıları şöyle algılayor; “Haa! Üst dünyaysa demek ki, hiyerarşi olarak en üste o, ondan sonra insan dünyası, ondan sonra alt dünya var. Onlar kötü olduğu için alt dünyadadır” gibi bir algılama var ama öyle değil. Onların arasında hiçbir şekilde hiyerarşi yok, belki de paralel olabilirler.

S.B.: Şamanlık’ın bir kutsal kitabı var mı? 

T.D.: Kam inancının, Şamanlık’ın kitap çalışmaları yapılmamış. Şamanlığa mensup insanlar şunu kabul ediyorlar; söz uçucu olabilir ama yazı kalır, fakat yazı önemini yine de kaybeder, hele ki kutsal metin ise dinamikliğini kaybediyor; statik oluyor, artık bir daha değiştirmek mümkün değil. Şamanlık’ta ise gelenekler dinamizmini hiç kaybetmiyor, hep akıyor. Zaten kutsal kitabı da hayatın kendisi kabul ediyorlar. Hayatın şöyle bir özelliği var; matbaaya ihtiyaç duymuyorsunuz ya da el yazmalarına ihtiyaç duymuyorsunuz çoğaltmak için. Mesela zaman geçiyor yeni kavramlar, yeni sosyal değerler ortaya çıkıyor, siz onu görünce “Ayy bizde de onlar var, şunlar var, bunlar var” diye kendinizi arayışlara atmıyorsunuz; çünkü sizin kutsal kitabınız olan hayat zaten bunları içeriyor. Normalde bir kutsal kitap bir milyon sayfalık bile olsa hayatın bütün karmaşıklığını kucaklayamaz. Çünkü hayatta sadece uyumlu olanlar bir arada değil, uyumsuz olanlar da bir arada, yani tezatlıklar da bir arada. Bunların iki ucunun arasında çeşit çeşit kombinasyonlar bir arada olabiliyor. Bu sebeple Kamlık’ın tek kutsal kitabı var, o da hayat. Yaşadıkça dolduruluyor, ortaya çıkan her sosyal olayı içeriyor.

S.B.: Peki, Şamanlık’ta tapınak olarak nereler var? 

T.D.: Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa. Biz şuna alıştık; doğayı iki tane ağaç, üç tane bitki olarak görüyoruz, dolayısıyla dünyayı da sınırlı olarak görüyoruz. Oysa ki Şaman kültüründe doğanın sınırı evrenin sınırsızlığıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenin her noktasında sizin herhangi bir kıble arama, herhangi bir şey arama gibi bir ihtiyacınız yok. Çünkü hiçbir zaman ıskalamıyorsunuz, çünkü tapınağın içindesiniz.

B. A.: Dünya sizin ibadet alanınız aslında.

T.D.: Tabi tabi, evrenin her noktası öyle. Evrenin içinde herhangi özel bir nokta, herhangi özel bir bölge istisnai değildir. Bir kayıtsızlık var, yani bir doğa var; insan alemi var, bitkiler alemi var, hayvanlar alemi var ve orada bile bir ayrımcılık yok. Şamanlık’ta insanlar arasında şöyle bir ayrımcılık yapılmıyor; inanan ve inanmayan. İnananlar içinde de ayrımcılık yapmıyor; mümin, kafir, rafizi, Alevi vs. gibi. Bunların insan dünyasında var olduğunu kabul ediyor ama insan dünyasının, aleminin dışına adım attığın zaman bunlar geçersiz. Evrenle sınırlı olan doğa boyutunda güzel, çirkin, doğru, yanlış hiçbir şey geçerli değil. Bu insanı üzebiliyor,“Hani bizim haklılık payımız vardı” dedirtiyor. Hiçbir şey değişmiyor; çünkü sizin tapınağınız hiçbir şekilde yok olmuyor. Tapınağın yok olmamasını misyonerlikte kullanabilirken kullanmıyor. Siz Tanrı adına tapınak dikiyorsunuz, o bir alışveriş merkezi değil, kârın sağlandığı bir yer değil. Klasik anlamda, saf duygularla tapınağı dikiyorsunuz; cami olsun, kilise olsun, başka tapınaklar… Sonra bir gün deprem oluyor ve o tapınak yıkılıyor. İşte orada sıkıntı çıkıyor, niye sıkıntı çıkıyor? Çünkü sizin dikmiş olduğunuz tapınak, Tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor. Ama siz onu tanrı için dikiyorsunuz, ama tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor sizin tanrı için dikmiş olduğunuz tapınak. Orada bir sıkıntı var, ama Şamanlık’ta bu sıkıntı yok, çünkü bunları umursamıyor. Bütün bir evreni tapınak olarak algıladığı için evrenin bir noktasında “Burada tapınak dikeceğim” kaygısı yok.“Mars’ta dikeceğim, Ay’da dikeceğim, Afrika’da, Orta Doğu’da, bir noktada dikeceğim”kaygısı yok. Bu durumda mimari gelişmeyebilir, bu kötü bir şey olabilir; medeniyet, uygarlık vs. gelişmemiş olabilir ama bunun doğa seviyesinde hiçbir geçerliliği yok. Medeniyet tamamen insan seviyesinde, insan aleminde geçerli olan kavram. İnsan isterse bu dünyayı yok etsin, yine evren çapında hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Bütün insanlık yok olsun yine hiçbir şey etkilenmez. Bu yönden Şamanlık biraz acımasız, o yüzden herkes kaldıramıyor, aşırı gerçekçi. O yüzden misyoner değiller zaten, çünkü ilgiyi çekebilecek, sürükleyebilecek,“Ha gayret ondan sonra ödül var” diyebilecek bir durum yok.

Burak Avşar – Sasun Bazaryan 21.01.2015

ÇEPEÇEVREHABER

İlker Kaleli: Her şey yolundaysa aşkın ateşi kısık oluyor

0

‘Kayıp Şehir’in top peşinde koşturan ‘İrfan’ıydı. Sonra ‘Kayıp’taki ‘Falko’ oldu. Şimdi ‘Poyraz Karayel’in ‘Poyraz’ı… Üç sene öncesine kadar kimsenin tanımadığı İlker Kaleli’nin şöhreti hayatını nasıl değiştirdi? Egosu da kariyeri gibi patladı mı?

Rahat bir adam. İmajı umursamıyor. Bu yüzden  de ardı ardına iyi işlerde yer almasının sırrını fiziğine bağlamıyor: “Çok yakışıklı olduğumu düşünmüyorum. Kariyerimi de fiziksel güzellik üzerine kurmuyorum” diyor. Seçtiği roller birbirine benzemiyor. Önce bir mahalle delikanlısı sonra bir çetenin elebaşı  olarak çıktı karşımıza. Şimdi ‘Poyraz Karayel’de eski bir polisi canlandırıyor. “Birbirine benzer karakterleri oynamanın beni mutsuz edeceğini biliyorum. Bu yüzden risk alıyorum.” Böyle düşünüyor. Eskiye ait her şeyi geride bırakmaya başladığı bir dönemde olduğunu söylüyor, Sözü ona bırakalım…

Her dizide farklı rollerdesiniz. Siz hangisisiniz? Asi mi, utangaç mı, duygusal mı?

– Bende hepsi var. Bunlar çocukluğumdan beri çözmeye çalıştığım yanlarım. Akışına bırakıp koşullar hangi özelliğimi çıkarıyorsa ona göre yaşıyorum.

İnişli çıkışlı ve karanlık bir tarafınız da var…

– Hem de oldukça. Karanlık tarafımdan beslendiğim oluyor. Bu da çocukluktan gelen bir şey. İnsan olarak karışığız. Bununla barışık olup hayata katmak önemli.

YALNIZ HİSSETTİĞİMDE KENDİME TUTUNDUM

Çocukluk demişken, anneniz yarı Alman, babanız Vanlı. Sizdeki farklılıkta bu karışımın etkisi ne?

– Bu durum çocukken bana kafa karışıklığı olarak yansıdı. Anne tarafını ziyarete gidince başka, baba tarafını ziyarete gidince başka bir davranış biçimiyle karşılaşıyordum. İkisine de adapte olmaya çalışırken içindeki kumaş esniyor, esniyor ve bir noktada yırtılıyor. Bunu başardığında kendin olmayı beceriyorsun.

Kültür çatışması yaşanır mıydı?

– Evet. Ama ne anne ne baba tarafımı birbirinden üstün görüyorum. O zamanlar anlamasam da aslında bunlar tatlı şeylermiş.

Peki onlar ayrıldıktan sonra…

– 13 yaşımdaydım. Önce annem, sonra babamla, o da olmadı kendimle kaldım. Boşanmış ailelerin çocukları anlar. Bir çocuğun henüz zemini ve aidiyet hissi oturmamışken bunlar yaşanırsa sağa sola savruluyorsun. Ancak belli bir kıvama geldikten sonra bunların sizin hayatınızda derinliğinizi etkileyen faydalı şeyler olduğunu anlıyorsunuz.

Tek başınıza kaldıktan sonra nasıl ayakta durdunuz?

– Her türden çevreye girdim, arkadaşlar edindim, hep bir şey koymaya çalıştım içime, denemeler-yanılmalar… Ama her yalnız hissettiğimde kendime tutundum, çıkışı hep kendimde aradım. Çok müzik dinledim, oyunculuğuma bir şeyler katmaya çalıştım. Hayal etmekten hiç vazgeçmedim. Üniversitede sanat yönetimi okuyordum. Şahika Tekand’ın oyunculuk atölyesinde dersler alıyordum. Sonra oyunculuk eğitimi için Londra’ya gittim.

SİSTEMİN MAZOTU KORKU

Dört yıl Londra’da yaşadınız. Buralar nasıl görünüyordu?

– Burada kendimizi önemsediğimiz kadar önemli görünmüyordu.

Canınıza tak ettiği, Londra’ya dönmek istediğiniz oluyor mu?

– Arada. İş hayatıyla, farklı bakış açılarıyla ilgili şeyler bana bunu düşündürüyor.

Siyaset…

– Beni siyasete bağlayan tek şey insan hakları ve insanların yaşamak zorunda kaldığı şeyler.

O halde kültür ve sanat alanında yaşanan sansürleri konuşalım. Bunlar sizi korkutuyor mu?

– Sistemin mazotu korku. Korku toplumuyuz. Çocukluğumuzdan itibaren de öyle büyütülüyor, korkuyla yönetiliyoruz. Bu durum hayatımızın her alanına sızmış. Sevgi ve saygıyla bir şey yapmayı bilmiyoruz.

Geleceğe dair umudunuz var mı?

– Hayır yok.

Gezi protestolarına da katıldınız. Sizce Gezi’de yaşananlar umutlu olmamız için bir işe yaradı mı?

– “Hükümet mi devrildi? Yeni parti mi kuruldu?” gibi sorularınız varsa işe yaramadı diyebiliriz. Ama oradaki asıl konu birbirinden kopuk, anlamadığı şeyden nefret etmek üzerine programlı genç insanların, organik şekilde bir araya gelip, bir uyanış gerçekleştirmeleriydi. Bir araya gelemeyecek insanların, günlerce acı çekip, günün sonunda birbirine sarılabilmesiydi. Her şey ağaç için başladı. Ama bunun siyasete malzeme edilmesini yanlış buldum.

EVDE KUCAĞIMDA BİR BEBEK VARMIŞ GİBİ EGZERSİZ YAPTIM

Yeni karakteriniz Poyraz eski bir polis memuru, âşık olduğu kız mafya babasının kızı. Farklı kutuplar gerçekten mi birbirini çekiyor yoksa sadece izlendiği için mi bu konular işleniyor?

– Aşkı besleyen şeylerin başında kavuşamamak ve imkânsızlık var. Her şey yolundaysa aşkın ateşi kısık oluyor. Bu yüzden zıtlıkların hikâyelerde işlenmesi çok normal.

Hep farklı karakterleri oynadınız. Poyraz’ın farkı ve sizi zorlayan yanları neler?

– Poyraz çok özel, eğlenceli ve renkli bir karakter. Dokuzuncu bölümü çekiyoruz ama hâlâ onu keşfetmeye çalışıyorum. Onunla çok rahat empati kurduğum bir o kadar kolay içselleştiremediğim halleri var. Bu beni zorlarken bir yandan oyunculuğuma iyi geliyor.

Baba-oğul hikâyesinin merkezde olduğu bir işte çocuk sahibi olmamak sizi zorladı mı?

– Televizyonda sizi izleyen bir anne babanın o gerçeklik duygusunu hissetmesi gerekiyor. Bunu yakalamak için çok uğraştım. Çevremde baba olanlarla konuştum. İçgüdülerimi uyandırmak için evde kucağımda bir bebek varmış gibi egzersizler
yaptım. Sette oğlumu oynayan Ataberk’i inceleyip ellerinde, cildinde, burun deliklerinde bana benzeyen yanlarını bulmaya başladım.

Baba olmak istediniz mi?

– Çocuk yapmaya ve aile kurmaya çok mesafeliydim. Bu konuda bir tık daha kırıldım.

Sizin dizinizi neden izleyelim?

– Bu bir tema dizisi değil. İçinde çok renk barındırıyor.

Hakan Gence / Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 19.01.2015

HÜRRİYET

İlker Kaleli: Her şey yolundaysa aşkın ateşi kısık oluyor

0

‘Kayıp Şehir’in top peşinde koşturan ‘İrfan’ıydı. Sonra ‘Kayıp’taki ‘Falko’ oldu. Şimdi ‘Poyraz Karayel’in ‘Poyraz’ı… Üç sene öncesine kadar kimsenin tanımadığı İlker Kaleli’nin şöhreti hayatını nasıl değiştirdi? Egosu da kariyeri gibi patladı mı?

Rahat bir adam. İmajı umursamıyor. Bu yüzden  de ardı ardına iyi işlerde yer almasının sırrını fiziğine bağlamıyor: “Çok yakışıklı olduğumu düşünmüyorum. Kariyerimi de fiziksel güzellik üzerine kurmuyorum” diyor. Seçtiği roller birbirine benzemiyor. Önce bir mahalle delikanlısı sonra bir çetenin elebaşı  olarak çıktı karşımıza. Şimdi ‘Poyraz Karayel’de eski bir polisi canlandırıyor. “Birbirine benzer karakterleri oynamanın beni mutsuz edeceğini biliyorum. Bu yüzden risk alıyorum.” Böyle düşünüyor. Eskiye ait her şeyi geride bırakmaya başladığı bir dönemde olduğunu söylüyor, Sözü ona bırakalım…

Her dizide farklı rollerdesiniz. Siz hangisisiniz? Asi mi, utangaç mı, duygusal mı?

– Bende hepsi var. Bunlar çocukluğumdan beri çözmeye çalıştığım yanlarım. Akışına bırakıp koşullar hangi özelliğimi çıkarıyorsa ona göre yaşıyorum.

İnişli çıkışlı ve karanlık bir tarafınız da var…

– Hem de oldukça. Karanlık tarafımdan beslendiğim oluyor. Bu da çocukluktan gelen bir şey. İnsan olarak karışığız. Bununla barışık olup hayata katmak önemli.

YALNIZ HİSSETTİĞİMDE KENDİME TUTUNDUM

Çocukluk demişken, anneniz yarı Alman, babanız Vanlı. Sizdeki farklılıkta bu karışımın etkisi ne?

– Bu durum çocukken bana kafa karışıklığı olarak yansıdı. Anne tarafını ziyarete gidince başka, baba tarafını ziyarete gidince başka bir davranış biçimiyle karşılaşıyordum. İkisine de adapte olmaya çalışırken içindeki kumaş esniyor, esniyor ve bir noktada yırtılıyor. Bunu başardığında kendin olmayı beceriyorsun.

Kültür çatışması yaşanır mıydı?

– Evet. Ama ne anne ne baba tarafımı birbirinden üstün görüyorum. O zamanlar anlamasam da aslında bunlar tatlı şeylermiş.

Peki onlar ayrıldıktan sonra…

– 13 yaşımdaydım. Önce annem, sonra babamla, o da olmadı kendimle kaldım. Boşanmış ailelerin çocukları anlar. Bir çocuğun henüz zemini ve aidiyet hissi oturmamışken bunlar yaşanırsa sağa sola savruluyorsun. Ancak belli bir kıvama geldikten sonra bunların sizin hayatınızda derinliğinizi etkileyen faydalı şeyler olduğunu anlıyorsunuz.

Tek başınıza kaldıktan sonra nasıl ayakta durdunuz?

– Her türden çevreye girdim, arkadaşlar edindim, hep bir şey koymaya çalıştım içime, denemeler-yanılmalar… Ama her yalnız hissettiğimde kendime tutundum, çıkışı hep kendimde aradım. Çok müzik dinledim, oyunculuğuma bir şeyler katmaya çalıştım. Hayal etmekten hiç vazgeçmedim. Üniversitede sanat yönetimi okuyordum. Şahika Tekand’ın oyunculuk atölyesinde dersler alıyordum. Sonra oyunculuk eğitimi için Londra’ya gittim.

SİSTEMİN MAZOTU KORKU

Dört yıl Londra’da yaşadınız. Buralar nasıl görünüyordu?

– Burada kendimizi önemsediğimiz kadar önemli görünmüyordu.

Canınıza tak ettiği, Londra’ya dönmek istediğiniz oluyor mu?

– Arada. İş hayatıyla, farklı bakış açılarıyla ilgili şeyler bana bunu düşündürüyor.

Siyaset…

– Beni siyasete bağlayan tek şey insan hakları ve insanların yaşamak zorunda kaldığı şeyler.

O halde kültür ve sanat alanında yaşanan sansürleri konuşalım. Bunlar sizi korkutuyor mu?

– Sistemin mazotu korku. Korku toplumuyuz. Çocukluğumuzdan itibaren de öyle büyütülüyor, korkuyla yönetiliyoruz. Bu durum hayatımızın her alanına sızmış. Sevgi ve saygıyla bir şey yapmayı bilmiyoruz.

Geleceğe dair umudunuz var mı?

– Hayır yok.

Gezi protestolarına da katıldınız. Sizce Gezi’de yaşananlar umutlu olmamız için bir işe yaradı mı?

– “Hükümet mi devrildi? Yeni parti mi kuruldu?” gibi sorularınız varsa işe yaramadı diyebiliriz. Ama oradaki asıl konu birbirinden kopuk, anlamadığı şeyden nefret etmek üzerine programlı genç insanların, organik şekilde bir araya gelip, bir uyanış gerçekleştirmeleriydi. Bir araya gelemeyecek insanların, günlerce acı çekip, günün sonunda birbirine sarılabilmesiydi. Her şey ağaç için başladı. Ama bunun siyasete malzeme edilmesini yanlış buldum.

EVDE KUCAĞIMDA BİR BEBEK VARMIŞ GİBİ EGZERSİZ YAPTIM

Yeni karakteriniz Poyraz eski bir polis memuru, âşık olduğu kız mafya babasının kızı. Farklı kutuplar gerçekten mi birbirini çekiyor yoksa sadece izlendiği için mi bu konular işleniyor?

– Aşkı besleyen şeylerin başında kavuşamamak ve imkânsızlık var. Her şey yolundaysa aşkın ateşi kısık oluyor. Bu yüzden zıtlıkların hikâyelerde işlenmesi çok normal.

Hep farklı karakterleri oynadınız. Poyraz’ın farkı ve sizi zorlayan yanları neler?

– Poyraz çok özel, eğlenceli ve renkli bir karakter. Dokuzuncu bölümü çekiyoruz ama hâlâ onu keşfetmeye çalışıyorum. Onunla çok rahat empati kurduğum bir o kadar kolay içselleştiremediğim halleri var. Bu beni zorlarken bir yandan oyunculuğuma iyi geliyor.

Baba-oğul hikâyesinin merkezde olduğu bir işte çocuk sahibi olmamak sizi zorladı mı?

– Televizyonda sizi izleyen bir anne babanın o gerçeklik duygusunu hissetmesi gerekiyor. Bunu yakalamak için çok uğraştım. Çevremde baba olanlarla konuştum. İçgüdülerimi uyandırmak için evde kucağımda bir bebek varmış gibi egzersizler
yaptım. Sette oğlumu oynayan Ataberk’i inceleyip ellerinde, cildinde, burun deliklerinde bana benzeyen yanlarını bulmaya başladım.

Baba olmak istediniz mi?

– Çocuk yapmaya ve aile kurmaya çok mesafeliydim. Bu konuda bir tık daha kırıldım.

Sizin dizinizi neden izleyelim?

– Bu bir tema dizisi değil. İçinde çok renk barındırıyor.

Hakan Gence / Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 19.01.2015

HÜRRİYET

Hikmet Çetinkaya, Alev Gürsoy Cimin’e Konuştu

0
Charlie Hebdo’nun son sayısının kapağını köşesine taşıyan ve hakkında soruşturma başlatılan Cumhuriyet Gazetesi’nin hedefteki yazarı Hikmet Çetinkaya Medyaradar röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Korkmuyorum diyen Çetinkaya ‘nın eleştirilere yanıtı şu: Çalmadık, vurmadık sadece yazı yazdık…

“Cumhuriyet’te kimse kimseyi satmaz” diyor. Yaptığının da doğru olduğunu düşünüyor. “Yazmak suç mu” diye soruyor? Cumhuriyet Gazetesi’nin duayen yazarlarından Hikmet Çetinkaya!
Paris’te geçtiğimiz hafta yaşanan ve mizah dergisi “Charlie Hebdo” çalışanlarını hedef alan terör saldırısı sonrası tüm dünya ayağa kalktı, gösteriler düzenlendi, protesto gösterileri yapıldı. İşte o kanlı saldırının ardından dünyanın dört bir yanında gazeteler tepki manşetleri attı. Derginin son sayısına yer verdi. O gazetelerden biri de Cumhuriyet oldu. Charlie Hebdo dergisinin son sayısının bir bölümünü sayfalarında yayımlayan Cumhuriyet gazetesi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Hz. Muhammed karikatürünün yer aldığı Charlie Hebdo kapağını köşesinde yayınladığı gerekçesiyle ifadeye çağrılan Hikmet Çetinkaya ile konuştum. Bu yaptığınız risk almak değil mi, bunlar hassas konular dedim, yanıtları beklediğim gibiydi. Eleştirilere yanıtı hayli sertti. Çetinkaya, hırsızlık yapmanın suç olmadığı ülkede terörü lanetlemek suç mu oldu diye soruyor… İşte röportajımızın detayları… Mutlu bir hafta diliyorum sizlere…

Hikmet Bey, bir meslektaşınız olarak öncelikle geçmiş olsun diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Köşenizde Charlie Hebdo’ya yer verdiniz ama malumunuz hassas bir konuydu, ölüm tehditlerine varana kadar aldınız. Doğru bir karar mıydı sizce yaptığınız, şu an aldığınız tepkileri görünce pişmanlık duyuyor musunuz?
Teşekkür ederim ama burada yanlış olan şey nedir, neden pişman olayım. Terörü lanetlemek suç mu soruyorum size? Biz burada kanlı bir saldırıya, bir insanlık suçuna tepki gösterdik. Arkadaşım Ceyda Karan da bana destek için konuyu sayfasına taşıdı. “Hepimiz Charlie Hebdo’yuz” dedik. Terörün dili, dini, ırkı yok, inancı yok. Terör nereden gelirse gelsin bir insanlık suçudur. Ben böyle düşünüyorum ve hayatım boyunca da hep böyle algıladım. Biz ulus olarak terörden çok çektik ve hala terör ile iç içe yaşayan bir toplumuz. Dil, din, ırk inanç temelindeki siyasallaşmaya da karşıyım ben, her şeyden önce demokrasi, laik, demokratik bir hukuk devletinde temel özgürlükler gelir, bu da önce basın özgürlüğünden başlar. Bu bir dayanışmaydı. Dünyanın 53 ülkesi Charlie’yi yayınlıyordu, Cumhuriyet de bir seçki yaptı yönetim kararıyla. Bende bunu doğal olarak bir duyarlılık olarak köşeme taşıdım. Orada terörü lanetleyen bir Müslüman dindar var.

“ASLA DİNLE ALAY ETME, AŞAĞILAMA YOK”
Bunlar çok hassas konular, hele de çoğunluğun muhafazakâr olduğu bir ülkede, dini değerlerle ilgili bir eylemde bulunmak… Bu yaptığınız bir nevi risk almak değil miydi peki, aldığınız tepkiler ortada?

Neden risk olsun.  Ben ne yaptım ki? Burada dinle alay etmiyoruz, aşağılamıyoruz. Dine hakaret mi var orada? Asla yok. Öyle bir şey olsa zaten o köşeye konulmaz.
“YAZDIKLARIMIZDAN KORKARSAK YAŞAMAMIZIN ANLAMI KALMAZ”
Charlie Hebdo dergisinin Hz. Muhammed olduğu iddia edilen karikatürünü köşeniz de yayınlamak bence hem büyük cesaret hem de büyük risk!
Bakın biz 70 milyon nüfusu olan bir ülkede yaşıyoruz. İstanbul’da 15 milyon insan geziyor. 50-60 kişinin ya da bin-iki bin kişinin sosyal medyadaki yazdıklarını çizdiklerinden korkarsak bu ülkede yaşamanın anlamı ne?
Burada şu soruyu sormalıyız niye acaba Cumhuriyet, Birgün ve Evrensel Gazetesi dışında başka bir gazete tam anlamıyla dik durarak destek vermedi basın özgürlüğüne, neden niçin?
“SADECE CUMHURİYET DEĞİL TÜM GAZETELER BU İNSANLIK SUÇUNA DUYARSIZ KALMAMALIYDI”
Bazı gazeteler size destek olmayı bırakın, çok sert manşetlerle tepki gösterdi,  gazetenizin bu duruşunu ağır sözlerle eleştirdi. Buna ne diyorsunuz?
O sayfaları oraya koymanın neresi suç oluyor? Neyi eleştiriyorlar. Onlar da aynı tavrı takınmalı, basın özgürlüğüne sahip çıkıp, o büyük insanlık suçunu lanetlemelilerdi. Siz Anayasa’nın genel hükümlerindeki 160 ve 138. Maddelerinde ne diyor biliyor musunuz, ben size okuyayım (Okuyor)  “Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar;  Anayasa’ya, Kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ makam mevki ve kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunamaz. Bu Anayasamızın 138. maddesinde mahkemelerin bağımsızlığı A maddesinde yazar. (Okumaya devam ediyor Hikmet Bey maddeyi)
“ALNIMIZ AÇIK! ÇALMADIK, ÇIRPMADIK SADECE YAZI YAZDIK”
Siz bunları okudunuz ama… (Sözümü yarıda kesiyor sayın Çetinkaya, sorumu soramıyorum ve uyarıyor beni)
Ama ile cümle kurmayalım! Ama şöyle olur, ama böyle olur cümleleri hoş değil, ne olacak bizi mi öldürecekler? Alnımız açık, gider ifademizi veririz. Çalmadık, çırpmadık sadece yazı yazdık.
“O KATLİAM BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE DARBE”
Soruşturma kararını bekliyor muydunuz?
Köşemde yayınladığım karikatüre, insani duyguların bir çizimi olarak baktım. Yani bir katliamla basın özgürlüğüne indirilen bir darbe olarak gördüm. Yazımda hakaret suçu oluşturabilecek herhangi bir durum yok.
Sayın Cumhurbaşkanı da, Sayın Başbakan da çok ağır eleştirilerde bulundu size. “Tahrik kapısını açıyorsunuz” dedi her iki lider. Hatta Erdoğan, “Düşünce özgürlüğünün bile bir sınırı var, siz ne yapıyorsunuz” dedi. Bu eleştirilere ne diyorsunuz?
Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler.  Ben size az önce Anayasada ’da geçen maddeleri okudum. Ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne bakanlar; sözlü ya da yazılı bir takım açıklamalar ile hâkimleri, hukukçuları etkileyemezler bu bir suçtur hem de Anayasal suç. O açıklamalar da hoş değil. Tekrar söylüyorum; bizim alnımız açık… Sosyal medyadan binlerce ölüm tehdidi aldım. Ceyda Karan’ı ve beni ölümle tehdit ediyorlar. Siyasilerin bu açıklamaları yangına körükle gitmeye benziyor…
“YAZARLARIMIZIN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VAR”
Gazete içinde de bu durum sanki farklı tepkilere yol açmış gibi görünüyor. Mesela gazetenizin yazarlarından Işık Kansu, yayımladığınız Charlie Hebdo ekine katılmadığını belirtti ve yazılarına bir süre ara verdi?
Cumhuriyet’in vakıf sürecinde bir Anayasası var. O Anayasa’da belirlenmiş kurallar var. O yazının yayınlanmasında hiçbir sakınca görülmemiştir. Yazarlarımız, çalışanlarımız düşünce özgürlüğü kapsamında yazabilirler, çizebilirler. Bir yazarımız ara veriyor yazılarına, umarım geri döner ve yazmaya başlar.
“CUMHURİYET’TE KİMSE KİMSEYİ SATMAZ”
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Utku Bey size süreçte büyük destek vermiş, doğru mu?
Ben hayatıma kimseden destek beklemedim. Bütün gazetenin desteğinin bende olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet’te kimse kimseyi satmaz…
“Ceyda’yı ve beni ölümle tehdit ediyorlar”demiştiniz, koruma talebiniz olacak mı?
Ben 22 yıldır yakın koruma altındayım.
Çok teşekkür ediyorum beni kırmadığınız için. Geçmiş olsun tekrar.  Dilerim hiçbir zaman korunmaya ihtiyacınız olmaz. Güneşli güzel günler sizinle olsun.