Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 89

Mehmet Bağlı İle Röportaj

0

Profesyonel olduğu yıl, 3. Lig karmasından oluşan Milli Takımlar kampına davet edilen Sandıklıspor’un genç sol beki Mehmet Bağlı ile hedeflerini ve takımının durumunu konuştuk.

Mehmet Bağlı’nın futbola nasıl başladığını kendisinden dinleyelim.

12 yaşında Konya’da amatör bir takımda futbola başladım. Yaklaşık 3-4 sene orada oynadıktan sonra Konyaspor’dan teklif geldi. Bunu değerlendirerek Konyaspor’a transfer oldum. Konyaspor’da 5-6 sene futbol oynadım ve U19 Türkiye Şampiyonluğu yaşadım. Burada geçirdiğim 5-6 sene sonrasında profesyonel olma vaktimin geldiğini düşündüm. Daha sonra da Sandıklıspor’a transfer oldum.

Profesyonelliğe adım attığın Sandıklıspor’a transferin nasıl gerçekleşti?

3. Lig’den transfer teklifi aldığım birkaç tane takım vardı. Hocalarım en uygun olanının Sandıklıspor olduğunu söylediler. Ben de hocalarımın düşüncelerine güvenerek Sandıklıspor’u tercih ettim ve burada profesyonel oldum. Sandıklıspor kariyerime umduğumdan daha güzel başladım. Ligin 3. haftasından itibaren oynamaya başladım ve bir daha da formayı kaptırmadım.

Milli Takımlar izleme heyeti tarafından oluşturulan Spor Toto 3. Lig Karması’nda sen de yer aldın. Bu sende nasıl bir etki yarattı? Karmaya seçildiğinde neler hissettin?

Profesyonelliğe geçtiğim ilk sene böyle bir şey yaşamam benim için gurur vericiydi. En azından Milli Takımlar’da ismim geçmiş oldu. Bu benim için bir başlangıç. Bunu göz ardı etmemek lazım.

Katıldığın bu karma sayesinde sana bir şekilde Milli Takımlar yolu açılmış oldu. Hedeflerin arasında Milli Takımlar’da oynamak var mı?

Daha çok çalıştığım takdirde, kademe kademe üst liglere gitmenin ve sonradan da Milli Takımlar’a seçilmenin uzak olmadığını düşünüyorum. Sonuçta futbol oynuyoruz ve futbolun dili birdir. Çalışıp azimli olduktan sonra neden olmasın.

Biraz da Sandıklıspor’un durumuyla ilgili konuşalım. Sandıklıspor bu sene ligde çok kötü performans sergiliyor. Sence bunun sebepleri neler?

Bunun birçok sebebi olabilir; yönetim, teknik heyet ve futbolcular… Burada çalışma şartlarımız belli. Antrenman tesislerimizde şartların iyi olmamasından dolayı maçlara yüzde yüzümüzü vererek hazırlanamıyoruz. Geçen sene takımın başarılı olmasında, yönetimin sağladığı maddi destek önemli faktördü. Bu sene de yönetim elinden geleni yapıyor ama maddi durumumuz geçen seneye göre kötü olunca futbolcular bundan olumsuz etkileniyor. Yönetim bu takıma sahip çıkarak, maddi sıkıntılarımızı giderirse, kafa olarak rahatlayacağız ve maçlara daha iyi hazırlanacağız. Futbolcu psikolojisi çok önemlidir. Kaldığımız tesislerde sosyal aktivitelerimiz az. Bu da futbolcuları olumsuz anlamda etkiliyor. Bu takımın düşmemesi gerekiyor. Takımın buralara kadar gelmesinde emeği geçen insanlar var.

Sandıklıspor’un ligde üst sıralara yükselebilmesi için neler yapılmalı?

Kale ve savunma hattında sıkıntı yaşamıyoruz. Bu bölgede üst liglerde oynamış tecrübeli abilerimiz var. İyi top oynuyoruz fakat üçüncü bölgede istediğimiz verimi alamıyoruz. Buna artık beceriksizlik mi diyelim, talihsizlik mi diyelim gerçekten bilmiyoruz. Kendi kalemizde çok enteresan goller yerken, hücum hattında altı pastan gol kaçırıyoruz. Bu da ister istemez moralimizi bozuyor. Ligin başından beri böyle devam eden bir süreç var. Bu takım, gerçekten kaliteli bir takım. Bu talihsizliğimizi de üzerimizden atıp, üst sıralara tırmanacağız.

Sandıklıspor’un bu sene şimdiye kadar tek olumlu tarafı Ziraat Türkiye Kupası’nda 3. tura kadar yükselmiş olması. 3. turdaki rakibi Adana Demirspor’du. O maçla ilgili neler söylemek istersin?

Adana Demirspor maçı öncesi Erzinspor maçını kazandık ve Adana’ya moralli gittik. Takımın havası çok iyiydi. Moral ve motivasyonumuz çok yüksekti. Tabi maçı PTT 1. Lig takımı, köklü geçmişi olan Adana Demirspor’la oynuyorsun. İki takım arasında güç ve seviye farkı vardı ancak her şeye rağmen maçta iyi mücadele ettiğimizi düşünüyorum.

Adana Demirspor maçına çıkmadan önce “Zaten Adana Demirspor’u yenemeyiz” diye takımın ortak bir düşüncesi var mıydı? Çünkü ben maçı izlerken öyle bir düşüncenin takım üzerinde hâkim olduğu izlenimini edindim. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Böyle bir düşünce kesinlikle yoktu. Maça çıkmadan önce takımda herkes birbirini “bu maçı alacağız” diye motive ediyordu. Ama olmadı, buraya kadar gelmek de güzeldi. Sandıklıspor’a ilkleri yaşattık. Önümüzdeki senelerde umarım gruplara kalırız.

Mehmet Bağlı’nın bundan sonraki kariyer planlamasında neler var?

Profesyonel olmakta geciktiğimi düşünüyorum. 20 yaşımda profesyonel oldum. Geçen sezonu çok iyi geçirdim. Bu sezon biraz daha üzerine koymam gerekiyor. Adım adım üst liglere gitme ve her futbolcunun olduğu gibi benim de Süper Lig’de oynama hedefim var. Umarım hedeflerime ulaşırım.

Süper Lig’de hangi takımın formasını giymek istersin?

Kesinlikle Galatasaray.

Maçlarda çok iyi performans gösteriyorsun. Takımın en kuvvetli ismisin diyebilirim. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Profesyonel olmadan önce hayatımda hiç bek oynamamıştım. Hep sol ve sağ açıkta oynuyordum. Sandıklıspor’da hocalarım beni sol bekte oynattı. Ben de bunu iyi değerlendirdim. Kendime çok iyi bakıyorum. Çabukluğumun da katkısıyla ileri çıkışlarda ve geri dönüşlerde sorun yaşamıyorum.

Takımda mevkin için rekabete girdiğin biri var mı?

1995 doğumlu bir arkadaşımız var. O da iyi bir sol bek ve gelecek vaat ediyor. Formayı kaptık diye çalışmamak olmaz. Takım içinde tatlı bir rekabet var. Saha dışında arkadaşız ama saha içinde rakibiz.

Vakit ayırdığın için teşekkür ederim Mehmet. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Yönetim ve taraftar desteklemeye devam ederse bu takım daha iyi yerlere gelecektir diye düşünüyorum. Ne kadar çok taraftar olursa, maçtan o kadar çok keyif alıyoruz. Sandıklı halkı maçlarda tribünlerde olmaya devam etsin. Sandıklıspor’u iyi yerlere taşıyacağız.

Röportaj :Orhan Onur Gemici

Fotoğraflar: Önder Tanrıverdi

https://dokuz15.wordpress.com/2014/12/30/mehmet-bagli-roportaji/

“Yeni 16-9’lar Geliyor, Dur Denmiyor”

0

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Türkiye gündemi 2015’te Genel Seçim ile yeniden hareketlenecek. Partiler 2015 Genel Seçimlerine hazırlanırken bir yandan da millevekilliğine aday adaylığını koyan isimler belli olmaya başladı. CHP İstanbul İlçeleri Başkanlarından milletvekilliğine aday adaylığını koyacak ilçe başkanları istifalarını verdiler. İstifa veren başkanlardan birisi de yıllardır Zeytinburnu’nda İlçe Başkanlığı görevini yürüten Metin Doğan. Metin Doğan ile ilçe başkanlığını, CHP’yi, ülke gündemini, Zeytinburnu’nun yerel sorunlarını ve milletvekilliği aday adaylığını konuştuk.

Ön seçim, CHP’nin sandıktan başarısız sonuçlarla çıkması konularında önemli açıklamalarda bulunan Metin Doğan, mevcut 16-9’un traşlanmadığını,  yeni 16-9’ların yükselmeye başladığını söyledi.

RÖPORTAJLIK :  Yıllardır CHP Zeytinburnu İlçe Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz. Bunun daha öncesi de var. Öncelikle CHP içindeki geçmişinizi dinleyelim sizden.

METİN DOĞAN :  İstanbul Zeytinburnu’na 1972’de geldik. Ortaokulu, liseyi Zeytinburnu’nda okudum. Askere gittim geldim. 1980 askeri darbesinden sonra askerliğimizi yaptık. Askerden döndükten sonra siyasi partilerin açılmasına yeni yeni müsaade ediliyordu. Siyasi partilerin açılması legal siyasetin yeniden başlamasıyla ilgili askeri cuntanın açılımları vardı. O dönemde legal siyasetin içinde CHP kapalı olduğu için, solda kurulan CHP’nin devamı olan partilere girdik. O dönemlerde bir sürü baskı vardı.  Bu partilere girmeyin askeri rejim sizi toplar götürür diye korku da salınıyordu insanların üzerine. O dönemde biz ilk önce DSP, sonra SHP ve SHP ile CHP’nin birleşmesiyle birlikte CHP’nin içine aktif olarak girdik. SHP’de uzun bir dönem mahalle delegeliği, mahalle yöneticiliği, ilçe yöneticiliği, ilçe sekreterliği, daha sonra SHP’de ilçe başkanlığı, ondan sonra SHP-CHP birleşmesiyle CHP’nin içinde aynı kademelerde görev yaptım.  İlçe Sekreterliği’nden başlayıp İlçe Başkanlığı’na giden süreçte yaklaşık 30 yıldır aktif siyasetin içinde yer alıyorum.  Bu mücadelenin en önlerinde, bu kavganın en başlarında bulunmaya devam ediyorum.

 

MİLLETVEKİLLİĞİ ADAY ADAYLIĞI

RÖPORTAJLIK :  Şimdi mücadeleyi başka boyuta taşımayı düşünüyorsunuz sanırım. Milletvekili aday adaylığınızı açıkladınız.

METİN DOĞAN :  Bizim iddialarımızdan birisi örgütümüzün siyasette karar sahibi olmasıdır. CHP’nin içinde sosyal demokrat bir partinin özelliklerini taşıması gereken 2 konu var. Kadro partisi ve ideolojik bir parti. Bir taraftan söylemlerimiz, bir taraftan o söylemlerimizin hayata geçmesini sağlayacak kadro. Biz bu eksende CHP’nin içerisindeyiz. 12 Eylül’de bu parti içi demokrasi, siyasal partiler yasası bu anlayışları birer birer yok etti. Şimdi yeniden CHP’nin üyelerinin karar vereceği siyasal evrilmeye doğru parti örgütü gitmelidir. CHP’nin örgütünden, üyelerinden, emekçilerinden milletvekilliğine, belediye başkanlığına doğru oradan devlet yönetimine doğru insanlar çıkmalı ve o noktalarda kendilerini, örgütü ve toplumu temsil eder noktada, bu işin başında olmalı. Genel Merkez’in kontenjan kullanmasına karşı değiliz.  Elbette bu tür seçimlerde bazı merkezlerde listelerin belli yerlerinde kontenjan kullanmalı, gerekli ihtiyaç olan branşlarla ilgili oraya denk düşecek milletvekilleri adaylarını serpiştirmeli. Ama temel insiyatif örgüt olmalı. Örgüt kendini temsil eden adaylarla bu seçimlerde var olmalı. Bunun iki nedeni var. Biz örgüt partisiyiz.  Bu nedenle milletvekili ve belediye başkanları örgütün süzgecinden geçip bu noktalara gelmeli. 2.olarak da CHP’nin yerelleşmeye ihtiyacı var. Biz milletvekilleri aday adaylarımızı, adaylarımızı ne kadar yerelden çıkarırsak oy bariyerimiz o kadar yukarı taşınır. Bir seçim bölgesinde bir parti bütün adayları dışarıdan getirdiğinde örgütün ve halkın temsiliyeti olmadığı için oradaki seçimin heyecanı, başarısı düşüyor. Biz bu dönemde Genel Merkez’in ve Genel Başkanımız’ın katkıları ve destekleriyle, örgütümüzün de tazyik oluşturmasıyla ön seçimi kararlaştırdık. Ben CHP Zeytinburnu İlçe Başkanı olarak 30 yıllık bir emek sonunda geldiğim noktada diyorum ki bir irade ortaya koyup örgütü, Zeytinburnu halkını temsilen, emekçileri, işsizleri, sorun sahiplerini temsilen parlamentoda görev yapmak istiyorum.  Bu benim iradem. Bu insiyatifin karşısında CHP Zeytinburnu İlçe Örgütü’nün vereceği refleks benim aday olma veya olmama konusundaki nihai kararımı belirleyecektir. Dolayısıyla bu süreçte bir niyet var örgütten gelecek tepkiyi ölçüp adaylığımıza karar vereceğiz. Mesele şudur: bizim adaylığımız örgüt tarafından karşılığı varsa destekleniyorsa önemi vardır. Bizim buradaki referansımız örgütümüzün vicdanı duyarlılığıdır. Parti üyesi arkadaşlarımızla görüştük. Aksi bir durum olmadı, ciddi bir destek var. Adaylık benim bireysel adaylığımın ötesinde örgütümüzün temsiliyeti meselesidir.

RÖPORTAJLIK :  Önseçim olmazsa?

METİN DOĞAN :  Önseçim olmaması durumunda aday olmayacağımı beyan etmiştim.  Benim adaylığım örgütümüzün önseçim talebinden doğmaktadır. Önseçim yapılmadığında aday olmadığımı söylemiştim. Ben bugüne kadar siyasetteki varlığımı, gücümü hep örgütten aldığımız ilham ve güçle yürütmeye çalıştım. Merkezi atamalar olmalıdır. Ama oralardan medet ummayı ben kişisel olarak tercih etmiyorum.  Yukarıdan değil halktan ve örgütten destek alarak adaylık düşündüğüm için merkez yoklamada aday olmayacağımı söylemiştim.

 

“MİLLETVEKİLLİĞİNE 1 DÖNEM İÇİN ADAYIM”

RÖPORTAJLIK :  Milletvekillerine dokunulmazlık vs bir çok hak veriliyor. Halktan kopmuş oluyor vekiller. Metin Doğan’ın milletvekilliğine bakışı nedir? Milletvekilliği bir meslek midir?

METİN DOĞAN :  Ben milletvekilliği adaylığını meslek olarak görmüyorum. Milletvekilliğine sadece bir dönem için aday olmak istiyorum. 2.-3. Dönemi düşünmüyorum. 2.-3.dönemler işin içine girdi mi milletvekilliği sanki meslek haline geliyor. Zincirleme giden işleyiş haline geliyor. Benim milletvekilliği anlayışımla uyuşmayan bir noktaya geliyor. Bu şans bütün örgütümüze verilmeli. Bizim parlamentoda bulunan arkadaşlarımız 2.3.4 dönem görev yaptıklarında oralarda görev yapmak isteyen arkadaşlarımızın önü kesiliyor. Temsilcilik anlamında kadikleşiyor. Ve bu işle ilgili bilgisini, becerisini orada gösterecek birçok arkadaşımızın da hevesleri, istekleri, bu ülkeye katacaklarının da önü kesiliyor. Bence aday olmak isteyen arkadaşlarımız 1 dönemlik aday olmalı, sonra çekilmeli ve diğer arkadaşlarımıza yol açmalıdırlar. Benim milletvekilliği aday adaylığım tamamen ülkemizin sorunlarının, halkımızın sorunlarının çözümü noktasında olacaktır. Kim mağdursa, kim mazlumsa biz onun yanında olacağız. Memleketimize milletimize sahip çıkacağız. Sadece el kaldıran indiren kürsüye gidip milletvekili yemini eden milletvekili statüsünden fazla, müdahale eden, kararları emekçilerin, işsizlerin lehine dönüştüren bir kavganın arenası olarak meclisi gördüğüm için oraya gitmek istiyorum. Orada böyle edilgen, durağan, suya sabuna karışmayan bir milletvekili değil, aktif bir süre geçirmek istiyorum.

RÖPORTAJLIK :  Biraz da Zeytinburnu’ndaki siyasi yaşamınız boyunca yaptıklarınızı konuşmak istiyorum. Kentsel dönüşüm Zeytinburnu’nun kanayan yarası haline geldi. Hükümet bu konuya çok fazla ağırlık veriyor. Zeytinburnu’nda CHP kentsel dönüşüme ne şekilde bakıyor?

METİN DOĞAN :  Zeytinburnu yerleşim olarak tam deprem kuşağının merkezinde bir ilçe. Zeytinburnu gecekondulaşmadan başlayan bir süreçten kentleşmeye doğru yürüyen ilçelerimizden bir tanesi. Yeni bir yerleşim alanı değil. Biz çok eski bir ilçeyiz.  Eski ilçeden günümüze kadar gelen bir imarlaşma sorunuyla yürüyoruz. Zeytinburnu’ndaki imarlaşma kısa bir zaman içinde olmuş olsaydı bu sorun çözülürdü. Ama gecekondulardan, boş sokaklardan başlayan süreçte bu imarlaşmayı bugüne kadar getirdik. Bir taraftan deprem kuşağı ve bu sürecin getirmiş olduğu yanlış imarlaşma, yanlış inşaat, yanlış kentleşmeyle ilgili sorunun yoğun olduğu bir ilçeyiz. Her ilçe için kentsel dönüşüm gereklidir ama bizim için 10 kere gereklidir. Burada sorun şudur: bu kentsel dönüşümü gerçekleştirirken kent yaşayanlarının buradaki rolü ne olacaktır? Buradaki bütün mesele ekonomik rantın kimin cebine, kimin zararına işleyeceğidir.  Zeytinburnu’nda benzer yapılan imarlaşmayı gördük. Bunların kentsel dönüşümle ilgileri yoktur. Çünkü oradaki kent yaşayanlarının bu imarlaşmada kendi arsalarının, evlerinin kaybettiklerine tanık olduk. Sözüm ona yapılan bu kentsel dönüşümlerde de binalarda Zeytinburnu halkının yaşamadığına tanık oluyoruz.  Kentsel dönüşüm adı altında yapılan bu tür imar uygulamalarında kent arsalarımızın, yeşil alanlarımızın çok katlı yapılara dönüştürülmesi ve bu çok katlı yapıların da müteahhitlik aracılığıyla piyasaya sürülmesi. Yani ciddi bir şekilde kar hırsının olması, buradan ekonomik çıkar elde edilmesi ve bu çıkardan Zeytinburnu halkımızın pay almaması. En yakın örneğine baktığımızda Zeytinburnu eski karpuz hali merkezini görüyoruz. Burası hepimizin ortak alanıydı. Burası deprem aktarım bölgesi olarak ilan edildi.  Ama daha sonra oraya geldi KİPTAŞ konutlarını yaptı. Milyon dolarlara sattılar. Sahilde yapılan yapılaşma, Bakırköy sınırında yapılan çok katlı yapılar, Topkapı sur bandında yapılan yapılar Zeytinburnu halkının insiyatifi, çıkarları dışındadır. Bizim kentsel dönüşüm projemiz bu değildir. Bizim projemiz bir ayağı sivil toplum, bir ayağı devlet ve bir ayağı yerel yönetimlerden oluşan üçlü bir mekanizmadır. Üçlü mekanizmanın birbirini kontrol ettiği, birbiriyle anlaştığı formül üzerinden bir kentsel dönüşümü gerçekleştirmektedir. Şuanda tek ayakla gidiyor iş. Tamamen devlet ayağıyla gidiyor. Sivil toplum hatta bazen yerel yönetimler bile devrede değildir. Ankara, Zeytinburnu’nda nasıl bir kentsel dönüşüm istediğini planlıyor, yeri buluyor. Dolayısıyla bu tamamen rant bölüşümüne uygundur. Acı tarafı da şudur:  Doğal afet üzerinden hırsızlık, soygun yapılması affedilir bir şey değildir. Bu ölüyü soymaktır. Doğal afet üzerinden birilerinin köşeyi dönmeleri insani değildir. Ne inancımıza ne de ahlakımıza uyar. Maalesef devlet ve Zeytinburnu’nu yöneten bu zihniyet maharetlerini ortaya koydu.

YENİ 16-9’LAR GELİYOR !

RÖPORTAJLIK :  16-9 blokları İstanbul’un siluetini bozduğu gerekçesiyle çok tartışılıyor. Dönemin Başbakanı bunların traşlanacağını söyledi. Bunlarla ilgili siz neler düşünüyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Biz bu bloklarla ilgili en başından tavrımızı koyarak geldik. Mesele şu: Zeytinburnu’nun sahil bandı Çin Seddi gibi tabir edebileceğimiz yüksek yapılarla kapatılıyor. Halkımızın sahille buluşması engelleniyor. Aksine Zeytinburnu halkının sahili kullanmasına yönelik planlar yapılmalıdır. Bu benzer projeler halkın sahille arasını açan yapılardır. 16-9’la ilgili çalışmalarımıza gelince 58 Bulvar’da bir etkinlik yaptık, bildiriler dağıttık. İlçe merkezimizde basın toplantısı yaptık. Bütün mahallelerde bununla ilgili gerekli çalışmalarımızı yaptık. Bilirkişinin verdiği raporu da alarak Zeytinburnu’nda bu yapılaşmanın nasıl bir kent katliamı olduğunu, İstanbul’umuzun tarihine saplanan bir hançer olduğunu halkımızla paylaştık. Bu vicdanları o kadar kanattı ki dönemin başbakanı bununla ilgili olumsuz şeyler söyledi. En acısı da şu bence; 16-9’un traşlanacağını söyleyen bu yönetimle bizim sahilimizde 16-9 gibi şuan projesi başlamış, ruhsatı alınmış birçok proje daha hayata geçecek. Onlar daha yükselmedi. Onların da yükseldiğini düşünürsek burada bir facianın boyutları ortaya çıkar. 16-9’dan emsal alarak yeni yapılacak çok katlı yapılarla ilgili bir dur denmesi gerekiyor.  Dur denmiyor. Nurettin Sözen’in geçmişte Taksim’de bir otelle ilgili bir iddiası vardı. Mahkemeye gitti. Mahkeme durdurdu, traşlanacak dedi ve otel traşlandı. Ama şimdi Cumhurbaşkanı, Başbakan, belediye yetkilileri konuşuyor.  Ortada laf var, ama icraat yok. Bu binaların traşlanması, İstanbul siluetinin düzeltilmesiyle ilgili çalışmamızı Zeytinburnu’ndaki, Anakentteki mecliste mücadele sürdürüyoruz. Sonuç alıncaya kadar da mücadelemizi sürdüreceğiz.

 

ZEYTİNBURNU’NUN ASAYİŞ OLAYLARI

RÖPORTAJLIK :  Zeytinburnu son dönemde ulusal basında hep olumsuz olaylarla anılır oldu. Bonzai, uyuşturucu kullanımı, cinayetler, Suriyeliler’in durumu vs. bu tarz asayiş olaylarıyla anılmasında sorumlu sizce kimdir? Yerel yönetimlere düşen görev nedir?

METİN DOĞAN :  Murat Aydın Bey, pankartlara ve bildbordlara marka şehir yarattım diye halkın gözüne hoş gelecek, sanal şeyler yazıyordu. Hepimizi Zeytinburnu’nda yaşıyoruz. İmardan tut, ulaşıma, asayişe kadar sınıfta kalan bir ilçeyiz. Olay olmayan gün hemen hemen yoktur. Zeytinburnu sokakları ve caddeleri uyuşturucu tacirleri açısından açık pazar haline geldi. Bütün mahallelerimizin belirli bölümlerinde çok yoğun olarak uyuşturucu baronları ve bonzai baronları satış yapmakta, ilkokula giden çocukları zehirlemekte, toplumun geleceğini zehirlemektedir. Zeytinburnu’nda kimin nerede ne yaptığı, ne ürettiği, ne sattığı, kime sattığı bilinmektedir. Bunu bir vatandaş Zeytinburnu’nda birkaç gün çalışma yapsın öğrenir. Devletin istihbaratı bizden daha fazla güçlü. Burada önemli olan düğmeye basıp bununla ilgili tedbirlerin alınmasıdır. Bugüne kadar maalesef yapılmadı. Emniyet ve yerel yönetimler bu konuda sınıfta kaldı. Yerel yönetim bu konuyla ilgili tamamen ayrı bir masa oluşturmalı ve önleyici tedbirleri almalı. Diğer taraftan da emniyet kendisine düşen görevi yapmalı. 2 boyutta da bu işin doğru gitmediğini görüyoruz. Zeytinburnu uyuşturucu cenneti haline dönüşmüş durumda. Bu da burada yaşayan insanların bu kenti güvensiz olarak görmesine ve bu kentten kaçmalarına sebep oluyor. Muhtarlık kayıtlarına gidin bakın. Sürekli insanlar Zeytinburnu’ndan evlerini satarak daha güvenli kentlere doğru gidiyorlar. Bu da açık şekilde kendini gösteriyor. Maalesef bu konuda uygar bir kent haline, marka şehir haline gelmiş değiliz. Göstermelik olarak bir yerde denetim yapıyor, haber yaptırıyorsun. Ama ertesi gün aynı kişiler aynı yerde aynı şeyi ellerini kollarını sallayarak yapmaya devam ediyorlar. Süreklilik yok, göstermelik tedbirler var. Bununla bu iş çözülemez.

“ZEYTİNBURNU SPOR’U LAYIK OLDUĞU YERE ÇIKARTACAĞIZ”

RÖPORTAJLIK :  Bir zamanların efsanesi Zeytinburnu Spor şuanda diplerde. Bu konuda siz neler söylersiniz?

METİN DOĞAN :  Bir ilçenin spor kulübünün süper ligde olması ilçenin marka değerini yükseltir.  Zeytinburnu’nda özellikle Murat Aydın’ın belediye başkanlığıyla işler hep ters gitti. Spor konusunda da süper ligden amatör lige inen bir Zeytinburnu gördük. İmarlaşmada da, ulaşımda da, sağlıkta da geriye doğru gidiş var. Ku kulübün bu noktaya gelmesinin birinci nedeni belediyenin Zeytinburnu Spor’a gerektiği kadar destek vermemesi, tamamen Zeytinburnu Spor amatöre düşsün şeklindeki belediye anlayışından kaynaklanıyor. Biz sosyal demokrat parti olarak Zeytinburnu’nda iktidarı alırsak yerlerde sürünen Zeytinburnu Spor’u tekrar ayağa kaldırıp, ilçemizin tarihine ve yapısına yakışır şekilde en yukarılarda spor faaliyetlerine devam edecek bir spor kulübü haline dönüştüreceğiz. Zeytinburnu Spor’un biz yine arkasındayız. Gerekli desteği bugün de veriyoruz, yarın da vereceğiz. İktidarı yakaladığımızda layık olduğu yere çıkartacağız.

METİN DOĞAN GÜNEYDOĞULULARI PKK OLMAKLA MI SUÇLADI?

RÖPORTAJLIK :  30 Mart yerel seçimlerinde çokça tartışılan bir konu vardı. CHP Zeytinburnu’nun Tuncelili İlçe Başkanı Metin Doğan, Doğu ve Güneydoğulu vatandaşlarımızı terör örgütü üyesi, sempatizanı olmakla itham etti denildi. Dernekler açıklama yaptı. Bu konu basında da yer aldı. Peki Metin Doğan gerçekten böyle bir şey söyledi mi? Olayın aslı neydi?

METİN DOĞAN :  Olayın aslı şudur; Biz belediye meclisi listesi yaptık. Listeyi yaparken göç alan bir ilçe olan Zeytinburnu’nda ülkemizin dört bir yanından insanlarımızın yerleştiği bir kent. Hatta Balkanlar’dan ve Uzak Asya’dan gelen halkımız var. Biz listemizi yaparken Türkiye’nin ortalama birliğine bütünlüğüne, göç edip gelmiş bütün kesimlerin temsiliyeti noktasında olmasına özen göstermek zorundayız. Biz CHP olarak bütün bölgelerden temsilen arkadaşlarımızı görevlendirdik. Bölgesel olarak dağılım yaptığımızda her bölgenin temsilcisini listede bulunacak şekilde konumlandırdık. AKP listesini hazırladığında ağırlıklı olarak ülkenin bir bölgesinin temsil edildiği bir liste yaptı. Bütün bölgeleri eşitleyen bir listenin ötesinde ülkemizin bir bölgesine ağırlık verdi. Benim o günkü açıklamam da AKP Meclis grubunun ülkenin tümünü kucaklamadığını bir bölgeyi kucakladığı şeklindedir. Buradan yola çıkarak AKP’nin meclis kadrosunun böyle olduğu yönündeki yorum aşırı bir yorumdur. Biraz evvel söylediğim gibi Zeytinburnu’nda yaşayan bütün toplum kesimlerinin kucaklanmadığını vurguladım. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Bizim AKP’den aramızdaki farkı ortaya koymak için böyle söyledim. Ama AKP ve belediye yöneticileri tarafından topluma yanlış aksettirildi. Bununla ilgili basın toplantısı yaptılar. 10-15 arkadaşımız bir basın toplantısı yaptı. O kadar. Kayda değer bir şey olmadı.

CHP’DEKİ DERSİM TARTIŞMALARI

RÖPORTAJLIK :  Siz Tunceli kökenlisiniz. CHP’de Dersim tartışmaları yapılıyor. Partinin yöneticileri birbirinden farklı açıklamalar yapıyor. Seyit Rıza’nın torunları mecliste basın toplantısına davet ediliyor. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? Ve bu tartışmaların neresindesiniz?

METİN DOĞAN :  Şuna gönülden inanıyorum. AKP bunu siyasi bir obje olarak gündem değiştirmek için kullanıyor. AKP’nin 1938’de ne olmuş bitmiş umurunda değil. AKP şuanda Türkiye’de gündemini değiştiriyor, dikkatleri başka noktaya çekiyor. Başka bir yerde de ülke elden gidiyor diyor. AKP’nin Dersim’deki mağduriyetle ilgili bir acıması, karşı duruşu falan yok. Bu işin tamamen siyasi yönünde. Özü itibariyle Dersim üzerinden AKP zihniyeti, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını hortlatmaya çalışıyor. Dersim üzerinden Cumhuriyet, Atatürk tartışması yapılıyor. Ben CHP’nin Dersimli bir ilçe başkanı olarak Dersim üzerinden Cumhuriyetle, Atatürk’le hesaplaşmayı içime sindiremiyorum. Ben Mustafa Kemal’den yanayım. Cumhuriyetten yanayım. Cumhuriyetin aydınlığından, Mustafa Kemal’in ülkemize getirdiği kazanımlardan yanayım. Tunceli de, Dersim de Mustafa Kemal’den, Mustafa Kemal’in getirmiş olduğu değerlerden yanadır. Atatürk ve Cumhuriyet üzerinden giden bir hesaplaşmanın aleti olmak CHP’li olarak benim işim değil.  Burada tamamen AKP’nin tezgahı var. Bizim de ona alet olmamız isteniyor.  Biz buna alet olmayacağız. 1938’de yaşanmış bir mesele var. Mağduriyetler var ama o tarihte bir hesaplaşmanın konusudur. Bugün biz Cumhuriyet ve Mustafa Kemal’in önderliğinde ulusça, milletçe yürümek zorundayız. Bizim meselemiz bugün Cumhuriyete ve Mustafa Kemal’e sahip çıkmaktır.

RÖPORTAJLIK :  Yaklaşık 30 yıldır aktif siyasetin içindeyim dediniz. Baktığımızda CHP yıllardır iktidar olamamış, seçimlerden başarısızlıkla çıkmış. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve Metin Doğan olarak buna yönelik nasıl çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Türkiye’nin son 50 yılında CHP’nin iktidarı yok. Bu ülkeyi kuran parti son 50 yılda ülkenin yönetiminde görev almamış. Önümüzde bir iktidar sorunu olduğunu ben görebiliyorum. İktidar olmanın projelerini de biz parti olarak oluşturabilmeli ve hayata geçirebilmeliyiz. Bu açıkça kendisini gösteriyor. Mesele şu; CHP’nin yöneticisi üyesi olarak 50 yıldır iktidar olamamış bu partide hala iktidar kavgasını, iktidar umudunu, heyecanını yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz? Bence mesele bu. Nasıl olsa CHP iktidar olamıyor, biz bu işi bırakalım mı diyeceğiz yoksa CHP’nin iktidar olabilmesi için kaldığımız yerden bu kavgayı vermeye devam mı edeceğiz? Eğer zaten bizde iktidar kavgasında heyecan kalmamışsa benim ilçe başkanı olmamın, bir başka arkadaşımızın üye olmasının bir esprisi yok. Bu iktidar kavgasında hiçbir arkadaşımızın enerjisini, heyecanını kaybetmemesi gerekmektedir. Ben bu heyecanı kaybetmedim. Seçimlerden olumsuz sonuçlar da alsak, kaldığımız yerden partiyi iktidara taşımak için mücadeleyi sonuna kadar vereceğiz.

 

CHP İÇİNDEKİ TARTIŞMALAR

RÖPORTAJLIK :  Emine Ülker Tarhan istifa edip, başka parti kurdu. Süheyl Batum’un ihracının istenmesi, Dilek Akagün Yılmaz ile Sezgin Tanrıkulu’nun tartışmalarını gördük. Siz meclise girerseniz siz de bu tartışmaların içerisine gireceksiniz. CHP’nin işgal altında olduğu iddia ediliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce CHP işgal altında mıdır?

METİN DOĞAN :  Ben parti içerisindeki o tartışmalara girmem. CHP’nin vekilleri, yöneticileri, üyeleri parti içi işleyişi parti içinde tartışacaklar. Bunu basının kamuoyunun önünde vermeyecekler. Ben tamamen kimin haklı kimin haksız olduğunun ötesinde bir parti etiğinin olması inancındayım. Parti içindeki mücadele parti içindeki birimlerin içinde olacak. Sen parti içindeki kavgayı dışarıda yaparsan bu toplumda döner sana “sen parti içinde zaten kavgalısın. Sana niye oy vereyimki?” Noktasına varır. Ben bu tartışmaların kamuoyu önünde, basın önünde, internet sitelerinde yapılmasından yana değilim. Onun için yorum yapmak istemiyorum. Parti etiği bana bunu söylemekte.

RÖPORTAJLIK : Zeytinburnu’nda baktığımızda 2 tane yeni kültür merkezi var. CHP’nin buralarda uzun zamandır bir etkinlik yaptığını görmüyoruz. Daha çok Öğretmen Evi ve açık alanlarda etkinlikler düzenliyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı? Yer konusunda belediyeyle mi sorun yaşıyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Biz bugüne kadar kültür merkezlerinde etkinlik yapmayı hedeflemedik. Bunun özel bir nedeni yok. Biz büyük etkinliklerimizi Adliye Meydanı’nda yapıyoruz. Orta ölçekli etkinliklerimizi Öğretmen evi lokali, düğün salonlarında yapıyoruz. Kültür merkezinde yapmamamızın özel bir nedeni yok. Ama biz bir partinin danışma kurulunu, örgüt toplantısını kültür merkezinde yapmak istemiyoruz. Çünkü orada yaptığımızda iç mahremiyetimiz zarar görür diye düşünüyoruz.

 

“İKTİDAR OLDUĞUMUZDA MEYDANI YIKIP YENİDEN YAPACAĞIZ”

RÖPORTAJLIK :  Yeni yapılan Adliye Meydanı’nda Atatürk heykeli çok küçük gözüküyor. Siz CHP olarak bununla ilgili herhangi bir çalışma yaptınız mı?

METİN DOĞAN :  Biz o meydanda 2 kere basın toplantısı yaptık. O Atatürk heykeli o meydana hiç heyecan vermiyor. Meydanın kendisi ilçeye heyecan vermiyorki. Meydana baktığınızda kaba saba, bir yerde inşaat, bir yerde kültür merkezi, bir yerde otopark, bir yerde kaymakamlık binası. Böyle, şehrin görkemli bir meydanıdır bu meydan diyemiyoruz. Askeri bölgenin de içine alındığı bu alan İstanbul’da birçok ilçenin özeneceği bir meydan haline gelebilirdi. Burada da yine rant, inşaat, kar hesabı yapıldı. Bu meydan buna yenik düştü. Yapılan ufak meydanda bu sefer de Atatürk küçültüldü. O meydana Atatürk heykelinin yapılması meydanın bütünlüğüne uygun olmadı. Orada bir Atatürk heykelinin olup olmadığını çok dikkatli baktığınızda görebilirsiniz. Arkaya kiraya vermek üzere yapılan dükkanların rant ve kar hırsına Atatürk heykeli getirildi bir uca konuldu. Önce zeminle aynı seviyedeydi.  Biz tepki gösterdik. Altına bir dayanak yapıldı biraz yukarı çıkartıldı. Ama sonuç olarak da heykel meydanın bütününe hitap edilen şekilde yapılmadı. Bu Atatürk’e karşı bir saygısızlık, meydana, Zeytinburnu halkına yönelik yapılan bir saygısızlık. Biz iktidar olduğumuzda o meydanı yıkacağız, yeniden planlayacağız. Ve oraya öyle bir Atatürk heykeli yapacağız ki gelen geçen Zeytinburnu’nun üzerinden uçakla bile geçenler heykeli görecek.

 

EREN EROĞLU EMEK ŞEHİDİR !

RÖPORTAJLIK :  Eren Eroğlu’nu da konuşmak istiyorum. 17 yaşında iş kazasından ötürü hayatını kaybetti. Siz Eren Eroğlu hakkından neler söylemek istersiniz?

METİN DOĞAN :  Eren kardeşim benim çok sevdiğim bir kardeşimdi. Kendisiyle 2 yıl birlikte çalıştık. Azimli, kararlı, çalışkan bir arkadaşımızdı. Eren kardeşimizi kaybetmemize çok üzüldüm. Gençlik Kollarımız,  Eren Eroğlu adına Eren Eroğlu Gençlik Kütüphanesi’ni açtı. Anmasını da gerçekleştirdik. Eren Eroğlu, CHP Zeytinburnu var oldukça bizimle birlikte yaşayacak. Biraz evvel milletvekilliği adaylığından bahsetmiştik. Gerekçelerimizden bir tanesi de bu. İş kazasında kaybettiğimiz iş kazası şehitlerimizin hakları içinde milletvekili adayıyım. Eren Eroğlu iş cinayeti sonunda yitirdiğimiz bir kardeşimizdir. Bir emek şehididir. Emek şehitlerimizin hakkının verilmesi lazım.  Mahkemelerin bu cinayetleri işleyenlere hesap sorması lazım.  Eren Eroğlu geri gelmeyecektir. Ama mağdur edilen ailesinin hakkının verilmesi gerekmektedir. Bunun için de iş cinayetlerinde ölen gençlerimiz için milletvekili aday adayıyım. Eren Eroğlu bizim emek şehidimizdir. Eren Eroğlu’nun ismini sonsuza dek yaşatmak hepimizin görevi olmalıdır.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak sizin eklemek istediklerinizi alalım.

METİN DOĞAN :  Siyasette Genel Merkez’in katlarında kendime bir gelecek arayan biri değilim. Önümüzdeki seçimlerde Zeytinburnu örgütümüzün vicdanına, kendisine güvenerek yola çıkıyorum. Onlarla birlikte ilk önce önseçim sürecini, daha sonra da seçim sürecini birlikte geçireceğiz. CHP örgüt emekçilerini sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

 

 

 

 

“Yeni 16-9’lar Geliyor, Dur Denmiyor”

0

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Türkiye gündemi 2015’te Genel Seçim ile yeniden hareketlenecek. Partiler 2015 Genel Seçimlerine hazırlanırken bir yandan da millevekilliğine aday adaylığını koyan isimler belli olmaya başladı. CHP İstanbul İlçeleri Başkanlarından milletvekilliğine aday adaylığını koyacak ilçe başkanları istifalarını verdiler. İstifa veren başkanlardan birisi de yıllardır Zeytinburnu’nda İlçe Başkanlığı görevini yürüten Metin Doğan. Metin Doğan ile ilçe başkanlığını, CHP’yi, ülke gündemini, Zeytinburnu’nun yerel sorunlarını ve milletvekilliği aday adaylığını konuştuk.

Ön seçim, CHP’nin sandıktan başarısız sonuçlarla çıkması konularında önemli açıklamalarda bulunan Metin Doğan, mevcut 16-9’un traşlanmadığını,  yeni 16-9’ların yükselmeye başladığını söyledi.

RÖPORTAJLIK :  Yıllardır CHP Zeytinburnu İlçe Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz. Bunun daha öncesi de var. Öncelikle CHP içindeki geçmişinizi dinleyelim sizden.

METİN DOĞAN :  İstanbul Zeytinburnu’na 1972’de geldik. Ortaokulu, liseyi Zeytinburnu’nda okudum. Askere gittim geldim. 1980 askeri darbesinden sonra askerliğimizi yaptık. Askerden döndükten sonra siyasi partilerin açılmasına yeni yeni müsaade ediliyordu. Siyasi partilerin açılması legal siyasetin yeniden başlamasıyla ilgili askeri cuntanın açılımları vardı. O dönemde legal siyasetin içinde CHP kapalı olduğu için, solda kurulan CHP’nin devamı olan partilere girdik. O dönemlerde bir sürü baskı vardı.  Bu partilere girmeyin askeri rejim sizi toplar götürür diye korku da salınıyordu insanların üzerine. O dönemde biz ilk önce DSP, sonra SHP ve SHP ile CHP’nin birleşmesiyle birlikte CHP’nin içine aktif olarak girdik. SHP’de uzun bir dönem mahalle delegeliği, mahalle yöneticiliği, ilçe yöneticiliği, ilçe sekreterliği, daha sonra SHP’de ilçe başkanlığı, ondan sonra SHP-CHP birleşmesiyle CHP’nin içinde aynı kademelerde görev yaptım.  İlçe Sekreterliği’nden başlayıp İlçe Başkanlığı’na giden süreçte yaklaşık 30 yıldır aktif siyasetin içinde yer alıyorum.  Bu mücadelenin en önlerinde, bu kavganın en başlarında bulunmaya devam ediyorum.

 

MİLLETVEKİLLİĞİ ADAY ADAYLIĞI

RÖPORTAJLIK :  Şimdi mücadeleyi başka boyuta taşımayı düşünüyorsunuz sanırım. Milletvekili aday adaylığınızı açıkladınız.

METİN DOĞAN :  Bizim iddialarımızdan birisi örgütümüzün siyasette karar sahibi olmasıdır. CHP’nin içinde sosyal demokrat bir partinin özelliklerini taşıması gereken 2 konu var. Kadro partisi ve ideolojik bir parti. Bir taraftan söylemlerimiz, bir taraftan o söylemlerimizin hayata geçmesini sağlayacak kadro. Biz bu eksende CHP’nin içerisindeyiz. 12 Eylül’de bu parti içi demokrasi, siyasal partiler yasası bu anlayışları birer birer yok etti. Şimdi yeniden CHP’nin üyelerinin karar vereceği siyasal evrilmeye doğru parti örgütü gitmelidir. CHP’nin örgütünden, üyelerinden, emekçilerinden milletvekilliğine, belediye başkanlığına doğru oradan devlet yönetimine doğru insanlar çıkmalı ve o noktalarda kendilerini, örgütü ve toplumu temsil eder noktada, bu işin başında olmalı. Genel Merkez’in kontenjan kullanmasına karşı değiliz.  Elbette bu tür seçimlerde bazı merkezlerde listelerin belli yerlerinde kontenjan kullanmalı, gerekli ihtiyaç olan branşlarla ilgili oraya denk düşecek milletvekilleri adaylarını serpiştirmeli. Ama temel insiyatif örgüt olmalı. Örgüt kendini temsil eden adaylarla bu seçimlerde var olmalı. Bunun iki nedeni var. Biz örgüt partisiyiz.  Bu nedenle milletvekili ve belediye başkanları örgütün süzgecinden geçip bu noktalara gelmeli. 2.olarak da CHP’nin yerelleşmeye ihtiyacı var. Biz milletvekilleri aday adaylarımızı, adaylarımızı ne kadar yerelden çıkarırsak oy bariyerimiz o kadar yukarı taşınır. Bir seçim bölgesinde bir parti bütün adayları dışarıdan getirdiğinde örgütün ve halkın temsiliyeti olmadığı için oradaki seçimin heyecanı, başarısı düşüyor. Biz bu dönemde Genel Merkez’in ve Genel Başkanımız’ın katkıları ve destekleriyle, örgütümüzün de tazyik oluşturmasıyla ön seçimi kararlaştırdık. Ben CHP Zeytinburnu İlçe Başkanı olarak 30 yıllık bir emek sonunda geldiğim noktada diyorum ki bir irade ortaya koyup örgütü, Zeytinburnu halkını temsilen, emekçileri, işsizleri, sorun sahiplerini temsilen parlamentoda görev yapmak istiyorum.  Bu benim iradem. Bu insiyatifin karşısında CHP Zeytinburnu İlçe Örgütü’nün vereceği refleks benim aday olma veya olmama konusundaki nihai kararımı belirleyecektir. Dolayısıyla bu süreçte bir niyet var örgütten gelecek tepkiyi ölçüp adaylığımıza karar vereceğiz. Mesele şudur: bizim adaylığımız örgüt tarafından karşılığı varsa destekleniyorsa önemi vardır. Bizim buradaki referansımız örgütümüzün vicdanı duyarlılığıdır. Parti üyesi arkadaşlarımızla görüştük. Aksi bir durum olmadı, ciddi bir destek var. Adaylık benim bireysel adaylığımın ötesinde örgütümüzün temsiliyeti meselesidir.

RÖPORTAJLIK :  Önseçim olmazsa?

METİN DOĞAN :  Önseçim olmaması durumunda aday olmayacağımı beyan etmiştim.  Benim adaylığım örgütümüzün önseçim talebinden doğmaktadır. Önseçim yapılmadığında aday olmadığımı söylemiştim. Ben bugüne kadar siyasetteki varlığımı, gücümü hep örgütten aldığımız ilham ve güçle yürütmeye çalıştım. Merkezi atamalar olmalıdır. Ama oralardan medet ummayı ben kişisel olarak tercih etmiyorum.  Yukarıdan değil halktan ve örgütten destek alarak adaylık düşündüğüm için merkez yoklamada aday olmayacağımı söylemiştim.

 

“MİLLETVEKİLLİĞİNE 1 DÖNEM İÇİN ADAYIM”

RÖPORTAJLIK :  Milletvekillerine dokunulmazlık vs bir çok hak veriliyor. Halktan kopmuş oluyor vekiller. Metin Doğan’ın milletvekilliğine bakışı nedir? Milletvekilliği bir meslek midir?

METİN DOĞAN :  Ben milletvekilliği adaylığını meslek olarak görmüyorum. Milletvekilliğine sadece bir dönem için aday olmak istiyorum. 2.-3. Dönemi düşünmüyorum. 2.-3.dönemler işin içine girdi mi milletvekilliği sanki meslek haline geliyor. Zincirleme giden işleyiş haline geliyor. Benim milletvekilliği anlayışımla uyuşmayan bir noktaya geliyor. Bu şans bütün örgütümüze verilmeli. Bizim parlamentoda bulunan arkadaşlarımız 2.3.4 dönem görev yaptıklarında oralarda görev yapmak isteyen arkadaşlarımızın önü kesiliyor. Temsilcilik anlamında kadikleşiyor. Ve bu işle ilgili bilgisini, becerisini orada gösterecek birçok arkadaşımızın da hevesleri, istekleri, bu ülkeye katacaklarının da önü kesiliyor. Bence aday olmak isteyen arkadaşlarımız 1 dönemlik aday olmalı, sonra çekilmeli ve diğer arkadaşlarımıza yol açmalıdırlar. Benim milletvekilliği aday adaylığım tamamen ülkemizin sorunlarının, halkımızın sorunlarının çözümü noktasında olacaktır. Kim mağdursa, kim mazlumsa biz onun yanında olacağız. Memleketimize milletimize sahip çıkacağız. Sadece el kaldıran indiren kürsüye gidip milletvekili yemini eden milletvekili statüsünden fazla, müdahale eden, kararları emekçilerin, işsizlerin lehine dönüştüren bir kavganın arenası olarak meclisi gördüğüm için oraya gitmek istiyorum. Orada böyle edilgen, durağan, suya sabuna karışmayan bir milletvekili değil, aktif bir süre geçirmek istiyorum.

RÖPORTAJLIK :  Biraz da Zeytinburnu’ndaki siyasi yaşamınız boyunca yaptıklarınızı konuşmak istiyorum. Kentsel dönüşüm Zeytinburnu’nun kanayan yarası haline geldi. Hükümet bu konuya çok fazla ağırlık veriyor. Zeytinburnu’nda CHP kentsel dönüşüme ne şekilde bakıyor?

METİN DOĞAN :  Zeytinburnu yerleşim olarak tam deprem kuşağının merkezinde bir ilçe. Zeytinburnu gecekondulaşmadan başlayan bir süreçten kentleşmeye doğru yürüyen ilçelerimizden bir tanesi. Yeni bir yerleşim alanı değil. Biz çok eski bir ilçeyiz.  Eski ilçeden günümüze kadar gelen bir imarlaşma sorunuyla yürüyoruz. Zeytinburnu’ndaki imarlaşma kısa bir zaman içinde olmuş olsaydı bu sorun çözülürdü. Ama gecekondulardan, boş sokaklardan başlayan süreçte bu imarlaşmayı bugüne kadar getirdik. Bir taraftan deprem kuşağı ve bu sürecin getirmiş olduğu yanlış imarlaşma, yanlış inşaat, yanlış kentleşmeyle ilgili sorunun yoğun olduğu bir ilçeyiz. Her ilçe için kentsel dönüşüm gereklidir ama bizim için 10 kere gereklidir. Burada sorun şudur: bu kentsel dönüşümü gerçekleştirirken kent yaşayanlarının buradaki rolü ne olacaktır? Buradaki bütün mesele ekonomik rantın kimin cebine, kimin zararına işleyeceğidir.  Zeytinburnu’nda benzer yapılan imarlaşmayı gördük. Bunların kentsel dönüşümle ilgileri yoktur. Çünkü oradaki kent yaşayanlarının bu imarlaşmada kendi arsalarının, evlerinin kaybettiklerine tanık olduk. Sözüm ona yapılan bu kentsel dönüşümlerde de binalarda Zeytinburnu halkının yaşamadığına tanık oluyoruz.  Kentsel dönüşüm adı altında yapılan bu tür imar uygulamalarında kent arsalarımızın, yeşil alanlarımızın çok katlı yapılara dönüştürülmesi ve bu çok katlı yapıların da müteahhitlik aracılığıyla piyasaya sürülmesi. Yani ciddi bir şekilde kar hırsının olması, buradan ekonomik çıkar elde edilmesi ve bu çıkardan Zeytinburnu halkımızın pay almaması. En yakın örneğine baktığımızda Zeytinburnu eski karpuz hali merkezini görüyoruz. Burası hepimizin ortak alanıydı. Burası deprem aktarım bölgesi olarak ilan edildi.  Ama daha sonra oraya geldi KİPTAŞ konutlarını yaptı. Milyon dolarlara sattılar. Sahilde yapılan yapılaşma, Bakırköy sınırında yapılan çok katlı yapılar, Topkapı sur bandında yapılan yapılar Zeytinburnu halkının insiyatifi, çıkarları dışındadır. Bizim kentsel dönüşüm projemiz bu değildir. Bizim projemiz bir ayağı sivil toplum, bir ayağı devlet ve bir ayağı yerel yönetimlerden oluşan üçlü bir mekanizmadır. Üçlü mekanizmanın birbirini kontrol ettiği, birbiriyle anlaştığı formül üzerinden bir kentsel dönüşümü gerçekleştirmektedir. Şuanda tek ayakla gidiyor iş. Tamamen devlet ayağıyla gidiyor. Sivil toplum hatta bazen yerel yönetimler bile devrede değildir. Ankara, Zeytinburnu’nda nasıl bir kentsel dönüşüm istediğini planlıyor, yeri buluyor. Dolayısıyla bu tamamen rant bölüşümüne uygundur. Acı tarafı da şudur:  Doğal afet üzerinden hırsızlık, soygun yapılması affedilir bir şey değildir. Bu ölüyü soymaktır. Doğal afet üzerinden birilerinin köşeyi dönmeleri insani değildir. Ne inancımıza ne de ahlakımıza uyar. Maalesef devlet ve Zeytinburnu’nu yöneten bu zihniyet maharetlerini ortaya koydu.

YENİ 16-9’LAR GELİYOR !

RÖPORTAJLIK :  16-9 blokları İstanbul’un siluetini bozduğu gerekçesiyle çok tartışılıyor. Dönemin Başbakanı bunların traşlanacağını söyledi. Bunlarla ilgili siz neler düşünüyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Biz bu bloklarla ilgili en başından tavrımızı koyarak geldik. Mesele şu: Zeytinburnu’nun sahil bandı Çin Seddi gibi tabir edebileceğimiz yüksek yapılarla kapatılıyor. Halkımızın sahille buluşması engelleniyor. Aksine Zeytinburnu halkının sahili kullanmasına yönelik planlar yapılmalıdır. Bu benzer projeler halkın sahille arasını açan yapılardır. 16-9’la ilgili çalışmalarımıza gelince 58 Bulvar’da bir etkinlik yaptık, bildiriler dağıttık. İlçe merkezimizde basın toplantısı yaptık. Bütün mahallelerde bununla ilgili gerekli çalışmalarımızı yaptık. Bilirkişinin verdiği raporu da alarak Zeytinburnu’nda bu yapılaşmanın nasıl bir kent katliamı olduğunu, İstanbul’umuzun tarihine saplanan bir hançer olduğunu halkımızla paylaştık. Bu vicdanları o kadar kanattı ki dönemin başbakanı bununla ilgili olumsuz şeyler söyledi. En acısı da şu bence; 16-9’un traşlanacağını söyleyen bu yönetimle bizim sahilimizde 16-9 gibi şuan projesi başlamış, ruhsatı alınmış birçok proje daha hayata geçecek. Onlar daha yükselmedi. Onların da yükseldiğini düşünürsek burada bir facianın boyutları ortaya çıkar. 16-9’dan emsal alarak yeni yapılacak çok katlı yapılarla ilgili bir dur denmesi gerekiyor.  Dur denmiyor. Nurettin Sözen’in geçmişte Taksim’de bir otelle ilgili bir iddiası vardı. Mahkemeye gitti. Mahkeme durdurdu, traşlanacak dedi ve otel traşlandı. Ama şimdi Cumhurbaşkanı, Başbakan, belediye yetkilileri konuşuyor.  Ortada laf var, ama icraat yok. Bu binaların traşlanması, İstanbul siluetinin düzeltilmesiyle ilgili çalışmamızı Zeytinburnu’ndaki, Anakentteki mecliste mücadele sürdürüyoruz. Sonuç alıncaya kadar da mücadelemizi sürdüreceğiz.

 

ZEYTİNBURNU’NUN ASAYİŞ OLAYLARI

RÖPORTAJLIK :  Zeytinburnu son dönemde ulusal basında hep olumsuz olaylarla anılır oldu. Bonzai, uyuşturucu kullanımı, cinayetler, Suriyeliler’in durumu vs. bu tarz asayiş olaylarıyla anılmasında sorumlu sizce kimdir? Yerel yönetimlere düşen görev nedir?

METİN DOĞAN :  Murat Aydın Bey, pankartlara ve bildbordlara marka şehir yarattım diye halkın gözüne hoş gelecek, sanal şeyler yazıyordu. Hepimizi Zeytinburnu’nda yaşıyoruz. İmardan tut, ulaşıma, asayişe kadar sınıfta kalan bir ilçeyiz. Olay olmayan gün hemen hemen yoktur. Zeytinburnu sokakları ve caddeleri uyuşturucu tacirleri açısından açık pazar haline geldi. Bütün mahallelerimizin belirli bölümlerinde çok yoğun olarak uyuşturucu baronları ve bonzai baronları satış yapmakta, ilkokula giden çocukları zehirlemekte, toplumun geleceğini zehirlemektedir. Zeytinburnu’nda kimin nerede ne yaptığı, ne ürettiği, ne sattığı, kime sattığı bilinmektedir. Bunu bir vatandaş Zeytinburnu’nda birkaç gün çalışma yapsın öğrenir. Devletin istihbaratı bizden daha fazla güçlü. Burada önemli olan düğmeye basıp bununla ilgili tedbirlerin alınmasıdır. Bugüne kadar maalesef yapılmadı. Emniyet ve yerel yönetimler bu konuda sınıfta kaldı. Yerel yönetim bu konuyla ilgili tamamen ayrı bir masa oluşturmalı ve önleyici tedbirleri almalı. Diğer taraftan da emniyet kendisine düşen görevi yapmalı. 2 boyutta da bu işin doğru gitmediğini görüyoruz. Zeytinburnu uyuşturucu cenneti haline dönüşmüş durumda. Bu da burada yaşayan insanların bu kenti güvensiz olarak görmesine ve bu kentten kaçmalarına sebep oluyor. Muhtarlık kayıtlarına gidin bakın. Sürekli insanlar Zeytinburnu’ndan evlerini satarak daha güvenli kentlere doğru gidiyorlar. Bu da açık şekilde kendini gösteriyor. Maalesef bu konuda uygar bir kent haline, marka şehir haline gelmiş değiliz. Göstermelik olarak bir yerde denetim yapıyor, haber yaptırıyorsun. Ama ertesi gün aynı kişiler aynı yerde aynı şeyi ellerini kollarını sallayarak yapmaya devam ediyorlar. Süreklilik yok, göstermelik tedbirler var. Bununla bu iş çözülemez.

“ZEYTİNBURNU SPOR’U LAYIK OLDUĞU YERE ÇIKARTACAĞIZ”

RÖPORTAJLIK :  Bir zamanların efsanesi Zeytinburnu Spor şuanda diplerde. Bu konuda siz neler söylersiniz?

METİN DOĞAN :  Bir ilçenin spor kulübünün süper ligde olması ilçenin marka değerini yükseltir.  Zeytinburnu’nda özellikle Murat Aydın’ın belediye başkanlığıyla işler hep ters gitti. Spor konusunda da süper ligden amatör lige inen bir Zeytinburnu gördük. İmarlaşmada da, ulaşımda da, sağlıkta da geriye doğru gidiş var. Ku kulübün bu noktaya gelmesinin birinci nedeni belediyenin Zeytinburnu Spor’a gerektiği kadar destek vermemesi, tamamen Zeytinburnu Spor amatöre düşsün şeklindeki belediye anlayışından kaynaklanıyor. Biz sosyal demokrat parti olarak Zeytinburnu’nda iktidarı alırsak yerlerde sürünen Zeytinburnu Spor’u tekrar ayağa kaldırıp, ilçemizin tarihine ve yapısına yakışır şekilde en yukarılarda spor faaliyetlerine devam edecek bir spor kulübü haline dönüştüreceğiz. Zeytinburnu Spor’un biz yine arkasındayız. Gerekli desteği bugün de veriyoruz, yarın da vereceğiz. İktidarı yakaladığımızda layık olduğu yere çıkartacağız.

METİN DOĞAN GÜNEYDOĞULULARI PKK OLMAKLA MI SUÇLADI?

RÖPORTAJLIK :  30 Mart yerel seçimlerinde çokça tartışılan bir konu vardı. CHP Zeytinburnu’nun Tuncelili İlçe Başkanı Metin Doğan, Doğu ve Güneydoğulu vatandaşlarımızı terör örgütü üyesi, sempatizanı olmakla itham etti denildi. Dernekler açıklama yaptı. Bu konu basında da yer aldı. Peki Metin Doğan gerçekten böyle bir şey söyledi mi? Olayın aslı neydi?

METİN DOĞAN :  Olayın aslı şudur; Biz belediye meclisi listesi yaptık. Listeyi yaparken göç alan bir ilçe olan Zeytinburnu’nda ülkemizin dört bir yanından insanlarımızın yerleştiği bir kent. Hatta Balkanlar’dan ve Uzak Asya’dan gelen halkımız var. Biz listemizi yaparken Türkiye’nin ortalama birliğine bütünlüğüne, göç edip gelmiş bütün kesimlerin temsiliyeti noktasında olmasına özen göstermek zorundayız. Biz CHP olarak bütün bölgelerden temsilen arkadaşlarımızı görevlendirdik. Bölgesel olarak dağılım yaptığımızda her bölgenin temsilcisini listede bulunacak şekilde konumlandırdık. AKP listesini hazırladığında ağırlıklı olarak ülkenin bir bölgesinin temsil edildiği bir liste yaptı. Bütün bölgeleri eşitleyen bir listenin ötesinde ülkemizin bir bölgesine ağırlık verdi. Benim o günkü açıklamam da AKP Meclis grubunun ülkenin tümünü kucaklamadığını bir bölgeyi kucakladığı şeklindedir. Buradan yola çıkarak AKP’nin meclis kadrosunun böyle olduğu yönündeki yorum aşırı bir yorumdur. Biraz evvel söylediğim gibi Zeytinburnu’nda yaşayan bütün toplum kesimlerinin kucaklanmadığını vurguladım. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Bizim AKP’den aramızdaki farkı ortaya koymak için böyle söyledim. Ama AKP ve belediye yöneticileri tarafından topluma yanlış aksettirildi. Bununla ilgili basın toplantısı yaptılar. 10-15 arkadaşımız bir basın toplantısı yaptı. O kadar. Kayda değer bir şey olmadı.

CHP’DEKİ DERSİM TARTIŞMALARI

RÖPORTAJLIK :  Siz Tunceli kökenlisiniz. CHP’de Dersim tartışmaları yapılıyor. Partinin yöneticileri birbirinden farklı açıklamalar yapıyor. Seyit Rıza’nın torunları mecliste basın toplantısına davet ediliyor. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? Ve bu tartışmaların neresindesiniz?

METİN DOĞAN :  Şuna gönülden inanıyorum. AKP bunu siyasi bir obje olarak gündem değiştirmek için kullanıyor. AKP’nin 1938’de ne olmuş bitmiş umurunda değil. AKP şuanda Türkiye’de gündemini değiştiriyor, dikkatleri başka noktaya çekiyor. Başka bir yerde de ülke elden gidiyor diyor. AKP’nin Dersim’deki mağduriyetle ilgili bir acıması, karşı duruşu falan yok. Bu işin tamamen siyasi yönünde. Özü itibariyle Dersim üzerinden AKP zihniyeti, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını hortlatmaya çalışıyor. Dersim üzerinden Cumhuriyet, Atatürk tartışması yapılıyor. Ben CHP’nin Dersimli bir ilçe başkanı olarak Dersim üzerinden Cumhuriyetle, Atatürk’le hesaplaşmayı içime sindiremiyorum. Ben Mustafa Kemal’den yanayım. Cumhuriyetten yanayım. Cumhuriyetin aydınlığından, Mustafa Kemal’in ülkemize getirdiği kazanımlardan yanayım. Tunceli de, Dersim de Mustafa Kemal’den, Mustafa Kemal’in getirmiş olduğu değerlerden yanadır. Atatürk ve Cumhuriyet üzerinden giden bir hesaplaşmanın aleti olmak CHP’li olarak benim işim değil.  Burada tamamen AKP’nin tezgahı var. Bizim de ona alet olmamız isteniyor.  Biz buna alet olmayacağız. 1938’de yaşanmış bir mesele var. Mağduriyetler var ama o tarihte bir hesaplaşmanın konusudur. Bugün biz Cumhuriyet ve Mustafa Kemal’in önderliğinde ulusça, milletçe yürümek zorundayız. Bizim meselemiz bugün Cumhuriyete ve Mustafa Kemal’e sahip çıkmaktır.

RÖPORTAJLIK :  Yaklaşık 30 yıldır aktif siyasetin içindeyim dediniz. Baktığımızda CHP yıllardır iktidar olamamış, seçimlerden başarısızlıkla çıkmış. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve Metin Doğan olarak buna yönelik nasıl çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Türkiye’nin son 50 yılında CHP’nin iktidarı yok. Bu ülkeyi kuran parti son 50 yılda ülkenin yönetiminde görev almamış. Önümüzde bir iktidar sorunu olduğunu ben görebiliyorum. İktidar olmanın projelerini de biz parti olarak oluşturabilmeli ve hayata geçirebilmeliyiz. Bu açıkça kendisini gösteriyor. Mesele şu; CHP’nin yöneticisi üyesi olarak 50 yıldır iktidar olamamış bu partide hala iktidar kavgasını, iktidar umudunu, heyecanını yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz? Bence mesele bu. Nasıl olsa CHP iktidar olamıyor, biz bu işi bırakalım mı diyeceğiz yoksa CHP’nin iktidar olabilmesi için kaldığımız yerden bu kavgayı vermeye devam mı edeceğiz? Eğer zaten bizde iktidar kavgasında heyecan kalmamışsa benim ilçe başkanı olmamın, bir başka arkadaşımızın üye olmasının bir esprisi yok. Bu iktidar kavgasında hiçbir arkadaşımızın enerjisini, heyecanını kaybetmemesi gerekmektedir. Ben bu heyecanı kaybetmedim. Seçimlerden olumsuz sonuçlar da alsak, kaldığımız yerden partiyi iktidara taşımak için mücadeleyi sonuna kadar vereceğiz.

 

CHP İÇİNDEKİ TARTIŞMALAR

RÖPORTAJLIK :  Emine Ülker Tarhan istifa edip, başka parti kurdu. Süheyl Batum’un ihracının istenmesi, Dilek Akagün Yılmaz ile Sezgin Tanrıkulu’nun tartışmalarını gördük. Siz meclise girerseniz siz de bu tartışmaların içerisine gireceksiniz. CHP’nin işgal altında olduğu iddia ediliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce CHP işgal altında mıdır?

METİN DOĞAN :  Ben parti içerisindeki o tartışmalara girmem. CHP’nin vekilleri, yöneticileri, üyeleri parti içi işleyişi parti içinde tartışacaklar. Bunu basının kamuoyunun önünde vermeyecekler. Ben tamamen kimin haklı kimin haksız olduğunun ötesinde bir parti etiğinin olması inancındayım. Parti içindeki mücadele parti içindeki birimlerin içinde olacak. Sen parti içindeki kavgayı dışarıda yaparsan bu toplumda döner sana “sen parti içinde zaten kavgalısın. Sana niye oy vereyimki?” Noktasına varır. Ben bu tartışmaların kamuoyu önünde, basın önünde, internet sitelerinde yapılmasından yana değilim. Onun için yorum yapmak istemiyorum. Parti etiği bana bunu söylemekte.

RÖPORTAJLIK : Zeytinburnu’nda baktığımızda 2 tane yeni kültür merkezi var. CHP’nin buralarda uzun zamandır bir etkinlik yaptığını görmüyoruz. Daha çok Öğretmen Evi ve açık alanlarda etkinlikler düzenliyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı? Yer konusunda belediyeyle mi sorun yaşıyorsunuz?

METİN DOĞAN :  Biz bugüne kadar kültür merkezlerinde etkinlik yapmayı hedeflemedik. Bunun özel bir nedeni yok. Biz büyük etkinliklerimizi Adliye Meydanı’nda yapıyoruz. Orta ölçekli etkinliklerimizi Öğretmen evi lokali, düğün salonlarında yapıyoruz. Kültür merkezinde yapmamamızın özel bir nedeni yok. Ama biz bir partinin danışma kurulunu, örgüt toplantısını kültür merkezinde yapmak istemiyoruz. Çünkü orada yaptığımızda iç mahremiyetimiz zarar görür diye düşünüyoruz.

 

“İKTİDAR OLDUĞUMUZDA MEYDANI YIKIP YENİDEN YAPACAĞIZ”

RÖPORTAJLIK :  Yeni yapılan Adliye Meydanı’nda Atatürk heykeli çok küçük gözüküyor. Siz CHP olarak bununla ilgili herhangi bir çalışma yaptınız mı?

METİN DOĞAN :  Biz o meydanda 2 kere basın toplantısı yaptık. O Atatürk heykeli o meydana hiç heyecan vermiyor. Meydanın kendisi ilçeye heyecan vermiyorki. Meydana baktığınızda kaba saba, bir yerde inşaat, bir yerde kültür merkezi, bir yerde otopark, bir yerde kaymakamlık binası. Böyle, şehrin görkemli bir meydanıdır bu meydan diyemiyoruz. Askeri bölgenin de içine alındığı bu alan İstanbul’da birçok ilçenin özeneceği bir meydan haline gelebilirdi. Burada da yine rant, inşaat, kar hesabı yapıldı. Bu meydan buna yenik düştü. Yapılan ufak meydanda bu sefer de Atatürk küçültüldü. O meydana Atatürk heykelinin yapılması meydanın bütünlüğüne uygun olmadı. Orada bir Atatürk heykelinin olup olmadığını çok dikkatli baktığınızda görebilirsiniz. Arkaya kiraya vermek üzere yapılan dükkanların rant ve kar hırsına Atatürk heykeli getirildi bir uca konuldu. Önce zeminle aynı seviyedeydi.  Biz tepki gösterdik. Altına bir dayanak yapıldı biraz yukarı çıkartıldı. Ama sonuç olarak da heykel meydanın bütününe hitap edilen şekilde yapılmadı. Bu Atatürk’e karşı bir saygısızlık, meydana, Zeytinburnu halkına yönelik yapılan bir saygısızlık. Biz iktidar olduğumuzda o meydanı yıkacağız, yeniden planlayacağız. Ve oraya öyle bir Atatürk heykeli yapacağız ki gelen geçen Zeytinburnu’nun üzerinden uçakla bile geçenler heykeli görecek.

 

EREN EROĞLU EMEK ŞEHİDİR !

RÖPORTAJLIK :  Eren Eroğlu’nu da konuşmak istiyorum. 17 yaşında iş kazasından ötürü hayatını kaybetti. Siz Eren Eroğlu hakkından neler söylemek istersiniz?

METİN DOĞAN :  Eren kardeşim benim çok sevdiğim bir kardeşimdi. Kendisiyle 2 yıl birlikte çalıştık. Azimli, kararlı, çalışkan bir arkadaşımızdı. Eren kardeşimizi kaybetmemize çok üzüldüm. Gençlik Kollarımız,  Eren Eroğlu adına Eren Eroğlu Gençlik Kütüphanesi’ni açtı. Anmasını da gerçekleştirdik. Eren Eroğlu, CHP Zeytinburnu var oldukça bizimle birlikte yaşayacak. Biraz evvel milletvekilliği adaylığından bahsetmiştik. Gerekçelerimizden bir tanesi de bu. İş kazasında kaybettiğimiz iş kazası şehitlerimizin hakları içinde milletvekili adayıyım. Eren Eroğlu iş cinayeti sonunda yitirdiğimiz bir kardeşimizdir. Bir emek şehididir. Emek şehitlerimizin hakkının verilmesi lazım.  Mahkemelerin bu cinayetleri işleyenlere hesap sorması lazım.  Eren Eroğlu geri gelmeyecektir. Ama mağdur edilen ailesinin hakkının verilmesi gerekmektedir. Bunun için de iş cinayetlerinde ölen gençlerimiz için milletvekili aday adayıyım. Eren Eroğlu bizim emek şehidimizdir. Eren Eroğlu’nun ismini sonsuza dek yaşatmak hepimizin görevi olmalıdır.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak sizin eklemek istediklerinizi alalım.

METİN DOĞAN :  Siyasette Genel Merkez’in katlarında kendime bir gelecek arayan biri değilim. Önümüzdeki seçimlerde Zeytinburnu örgütümüzün vicdanına, kendisine güvenerek yola çıkıyorum. Onlarla birlikte ilk önce önseçim sürecini, daha sonra da seçim sürecini birlikte geçireceğiz. CHP örgüt emekçilerini sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

 

 

 

 

Sol Çizginin Adamı: Metin Kurt

0

Türk futbolunda sendikal hareketin öncüsü Metin Kurt, aileden sosyalist. Babasının küçükken ona verdiği nasihat hayatının dönüm noktalarından biri olmuş. Bir de Galatasaray’a gelip, takımı yöneticilere karşı örgütlemesi… Futbol oynadığı dönemde halka yakın olmak için tribünlerin kenarı olan kanatları, özellikle de sol çizgiyi seçen 64 yaşındaki Kurt, solcu kimliğinin nasıl taşınması gerektiğine iyi bir örnek. Önce spor emekçilerinin haklarını korumak için sendika kurdu. Şimdi de Türkiye Komünist Partisi’nden İstanbul 2. Bölge’de milletvekili adayı. 68 kuşağının son kalesi Metin Kurt, kuşağının en büyük hatasının 78 Kuşağını yaratmak olmasından dertli..

Futboldan önce Metin Kurt’un hayatı nasıldı?

Nufüs kâğıdımda 15 Mart 1948 Kırklareli yazar. Oysaki doğrusu 15 Aralık 1947 Fatih Karagümrük’tür. Babam Selanik’ten, annem de Bulgaristan’dan gelmiş. 8 kardeşiz biz. Bizim ailede bize öğretilenler vardı. Aile içinde kesinlikle maddiyata dayalı şeyler konuşulmazdı. Babamız bize “Sakın sizden zayıflarla uğraşmayın. Zayıflara yardımcı olun. Eğer ille de biriyle mücadele edecekseniz sizden daha güçlüsü olsun” derdi. Babam tam olarak dile getiremese de tam bir sosyalist yaşam biçimi vardı bizim aile içinde. Senin paran benim param ayrımı olmazdı. Babamı 8 yaşındayken yitirdim. Babam Kırklareli’nde iş yaptığı için biri orada biri İstanbul’da iki evimiz vardı. O vefat edince iki evi idare edecek gücümüz kalmadı. O sırada abim İsmail Galatasaray’da oynamaya başladı. Bazen abimden gelen parayla, bazen de babamdan kalanları satarak geçinmeye devam ettik. Abim İsmail evlendiği anda ailemin birçok ihtiyacı devam ediyordu. Küçük kız kardeşlerimin okul ihtiyaçları vardı. Abimin futbol hayatı da bitince artık İsmail abim de bizim elimize bakmaya başladı.

Sizin futbol hayatınız nasıl başladı?

Çok çocuklu ailelerde bir tane adam mutlaka sivrilmelidir. Yoksa o aile yaşantısını sürdüremez. Biri çıkıp aileyi sistem içinde tutup koruyacak. Abim evlenince yerine birinin geçmesi gerekiyordu. Çıkması gereken adamın ben olduğuma karar verdim. Matematik öğretmenim beni atom mühendisi yapacağını sanıyordu ama ben liseyi bıraktım. Futbola başladım. Sonra dışarıdan bitirdim liseyi. Futbola Beyoğlu Yeni Çarşıspor’da başladım. Sonra Alibeyköy Adaletspor’a ilk transferimi 3 bin Lira karşılığında yaptım. Anneme gidip “Al bu para senindir. Bundan sonra aileye ben bakıyorum“ dedim.

Galatasaray’daki futbolcuları örgütlediğiniz döneme geri dönelim. Neler oldu o dönemde?

Bazı konularda bize uymayan bir demokrasi bulunsa da takım içinde oyuncular olarak ciddi bir örgütlenme kurmuştuk. Galatasaray Kulübü batıya açılan kapıdır. Ben başka bir kulüpte olsaydım, bana o kadar faaliyet yürütme şansı vermezlerdi. 1970 yılında Galatasaray’a geldim. O zamanlar da kitaplar okur gözlemler yapardım. Artık eyleme geçmenin zamanı geldiğini hissettim. O dönemde mukaveleler iki yıllık tek tip sözleşmelerdi. İki yıl sonra kulüp isterse tek taraflı olarak mukaveleni, federasyona mukavele ücretini yatırıp uzatabiliyordu. İstemezse de uzatmıyordu. Kulüp izin vermeden başka takıma da gidemiyorduk. Biz üç sene üst üste şampiyon olmuştuk. Sözleşmemiz bitince çağırdılar bizi. Yasin Özdenak, Gökmen Özdenak, ben ve iki arkadaşım daha masadayız. Bir yönetici geldi, “Arkadaşlar hayırlı olsun hepinize 110’ar lira veriyoruz. Buyurun imzalayın” dedi. Ben “Böyle transfer görüşmesi mi olur? Bana sormayacak mısınız bir emekçi olarak ne kadar istediğimi?” dedim. Eskiden 225 bin Lira alıyordum. İki yıl sonra 110 bin Lira önerdiler. “Ben 220 bin Lira istiyorum” dedim. Yönetici şaşırdı: “Vermeyiz. 28 bin Liraya uzatırız sözleşmeni” dedi. “Tamam uzatın ben de oynarım ama canınıza okurum. Bu anti-demokratikliği ortaya çıkarırım, utandırırım sizi“ dedim, kalktım gittim. İki sene boyunca o paraya oynadım mücadelemi de verdim.

Ne tür olaylar yaşandı bu mücadeleniz sırasında?

Ankaragücü’nü kupadan eledik. Prim yönetmeliğine göre 10 bin Lira almamız lazım. Para gelmedi. Ben takımın sözcüsüydüm. Oyuncular bana soruyor primleri. Ben de kulüp tarafından takımla ilgilenmesi için parası ödenen Turgan Ece ile konuşmaya gittim. “Turgan abi biz Ankaragücü’nü eledik primlerimiz yatmadı” dedim. “Ne primi ya! Primi mi hak ettiniz? Top mu oynadınız?” cevabını verdi. Bende: “Siz elersek para veriyorsunuz. İyi oynayıp elenseydik para mı verecektiniz?” dedim “Çok konuşuyorsun sen” dedi. Bağırdı çağırdı çıktı soyunma odasından. Arkadaşlarıma döndüm, “Bu söylenenler bana değil hepimize söylenmiştir. Ben bunu protesto edeceğim. Benle beraber misiniz? Yoksa ben tek başıma yapacağım?” dedim. Herkes desteğini verdi. Ertesi gün antrenmanı yarım saat boykot ettik. Bizim deyimimizle Franco-Turgan bir diğer deyişle Faşist General Turganko, yarım saat geç de olsa gittiğimiz antremanı iptal etmiş. Biz gidince geri geldi. “Türk futboluna anarşiyi soktunuz. Elebaşı da sensin” dedi bana.  “Sevgili Generalim Turganko. Nasıl da bildin benim elebaşı olduğumu” dedim. Yasin ve Mehmet’e döndü “Siz de bunun yardakçısısınız” dedi. Bir kaç kişiyi daha bizle birlikte kadro dışı bıraktı. Topladım yine arkadaşlarımı, “Mücadeleye devam ediyor muyuz?” diye sordum. Herkesten sözü aldım yine. Kaptan Yasin ile Cağaloğlu’na gittik. Orada bir basın toplantısı düzenledik. Anarşi yaratmadığımızı hakkımızı aradığımız söyledik. Basın toplantısından sonra bir baktık ki tüm takım kampa girmiş. Biz olmayınca tehditlere boyun eğmişler. Biz en son beş kişi kadro dışı kaldık. Sonraki maç da Fenerbahçe’yleydi. Biz olmadan da kazandılar maçı ve Turgan Ece avantaj yakaladı. “Sporda kazanan haklıdır” her zaman.

Mücadelenizin istediği gibi bitmediği gözüküyor? Neden böyle oldu?

Aksine tam da mücadeleyi kazanacak noktaya gelmiştik. Tribünler bizi geri istiyordu. Ertesi gün Milliyet Gazetesi’ne bir baktım, Yasin ile Büyük Mehmet özür dilemiş. Haberi gördüm, beynimden vurulmuşa döndüm. Onlar özür dilemeden önce de “Benim dışımdakileri kadroya alın, benle uğraşın” diye açıklama yapmıştım. İşin kötü tarafı Abdi İpekçi onları çağırmış, “Metin Kurt iyice sola kaydı. Onun işi bitti. Siz de özür dileyip kendinizi kurtarın” demiş. İsmail Cem’le de benzer bir durum yaşadık. “Sakın bir emekçiyi zor duruma düşürecek bir anlaşma için çağırma” dedim. Sonra aradı, “Seni rahat bırakacağım” dedi. Abdi İpekçi’nin yaptığını kabul edemiyorum. Onun yazılarını okurduk biz.

Özür dilediler de ne oldu peki?

Özür dilediklerinin gazeteye çıktığı akşam, Büyük Mehmet bizim eve geldi. Kendisi adına bir veda mektubu yazmamı istedi. Ben sağlam bir edebiyat yaptım. Mehmet’e “Sen bunu okursan sana jubile yapmazlar. Sen jubile yapmak istiyorsun” dedim. Sonra da görüşmedik. Ardından ben Kayseri’ye gittim. Hiçbir şey değişmedi. Sonra Mehmet Fenerbahçe’ye, Yasin Amerika’ya transfer oldu.

Futbolculuğu bıraktıktan sonra neler yaptınız?

Eyüpspor’da, Kayserispor’da, Sivasspor’da teknik direktörlük yaptım. Kayserispor’u birinci lige çıkardım. Sonra Sivasspor’a geçtim. Kayseri’deki bazı oyuncularım sonrasında Sivas’a kiralık gitmişlerdi. Eski öğrencilerim aradı Sivas’a gittim. Başkanla konuşup çocuklara bir maç kazanırlarsa paralarını alacaklarını söyledim. Giresunspor maçını kazandık. Şehrin girişinde karşılandık. O hafta para verilmedi. Ertesi hafta kendi sahamızda Mardin’i 3-1 yendik. Maç öncesi parayı alacağımızın sözünü de almıştık. Başkan benden evvel gitmiş soyunma odasına. “Parayı getirdin mi?” diye sordum. Cevap veremedi. Kovdum odadan. Çocuklara dönüp bu adamların sahtekar olduğunu söyledim. Özür dileyip istifa ettim. Dışarıdaki gazetecilere:“Yöneticilerin hepsi sahtekâr. Çocuklara verdikleri sözü tutmadılar ben de istifa ettim” dedim. Sabaha eve dönmek üzere otele gittim. Gece, olay bölgesinde gizli bildiri yayınlamaktan içeri alındım!

Türkiye’de kirlenmiş futbol ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Futbol nedir? Siyasettir. İddaa nedir? Kumardır. Şike nedir? Rüşvetin spordaki adıdır. Bugün Türkiye’de futbol ortamında hepsi vardır. Siyaset sporun babaevidir. Kumarda şike kesinlikle vardır. Mafya bunların olmazsa olmazıdır. Şiddet, küfür, ırkçılık, cinsel ayrımcılık bunların hepsi spor ortamına yerleştirilmiş olgulardır. Arenalardaki kanun budur. Egemenlerin iktidar araçlarından biridir arenalar. Kitleleri manipüle eder. Son dönemde olumsuzluklar açığa çıksa bile fazla umursanmaz oldu. Özal ne dedi; “Benim memurum işini bilir”. Onun sporcusu da işini biliyor.

Önce Spor-Sen’i, oradan ayrılıp sonra da Spor-Emek-Sen’i kurdunuz? Ayrılığınızın nedeni neydi?

İkisinin de kurucusu benim. Başbakan’ın Dolmabahçe’de spor açılımı yapacağı günün derdimizi anlatmak için büyük fırsat olduğunu düşünüyordum. Açılımların protesto edilmemesine de çok kızıyordum. Çünkü açılımlar sorun yaşayanları dinlemeye yönelik değil, Başbakan’ın kendisini anlatmak üzerine kurulmuş şeylerdi. Bizi de çağırmamışlardı. Haberi alınca arkadaşlara şöyle dedim: “Böyle bir açılım bizim gibi tabandan kişilerle konuşmadan olmaz. Protesto edeceğiz”. Kurucu heyetteki arkadaşlarım, “Bekleyelim görelim hem yönetim kurulu kararı gerekiyor” dediler. Dedim ki; “Sizi kurucu yapan benim ne yönetim kurulu ya! Ben protesto ediyorum. İster gelin ister gelmeyin”. Protestoya gelmediler ama tabandan arkadaşlarla örgütlenip Dolmabahçe’ye gittik. Sonrasında Spor-Sen’de bir toplantıda bana kınama cezası vermek için bir öneride bulunuldu. “Biz bu sendikayı gerçekten spor emekçilerinin haklarını korumak, spor alanını doldurmak, diğer sendikal hareketlere örnek olabilmek için kurduk” deyip ayrıldım. Sonrasında da protestoya gelip mücadele eden arkadaşlarımla Spor-Emek-Sen’i kurduk. Yaptığımız eylemlerle de herkese örnek olduk.

Spor-Emek-Sen de 1 Mayıs’taydı. Nasıl geçti bu yıl sizin için?

Sanayi devrimi döneminde İngiltere’de, topraklarından koparılan insanlar devrimci burjuva demokratik sisteminin doğal uzantısı olan modern köleler olarak 18 saat çalıştırıldı. O sırada İngiltere’de de etkileyici bir sendikal hareket vardı. 1 Mayıs 1848’de ilk kez işçiler-emekçiler patronlarını masabaşına oturtup, on saatlik işgününe imza attırdılar. Her 1 Mayıs’ta aslında o tarihi zafer anı kutlanır. Son 1 Mayıs’tan buruk ayrıldım. Çünkü 1 Mayıs sisteme karşı mücadelenin simgesi olmak zorunda. Renklerin kardeşliği hikayesi değil, sınıfın kardeşliğidir olay. Bu yıl bu ayrım yapılamadı. Kürsülerden sınıfın kardeşliği üzerine değil renklerin kardeşliği üzerine mesajlar verildi. Sistemle bütünleşmenin , sistemi savunanların mesajları verildi. Oysa ki bizim kurtuluşumuz. Sistemi dönüştürümektir. Sistemle mücadeledir. Bu yüzden bu 1 Mayıs bana göre eksik kaldı.

Spor-Emek Sen’in kuruluş amacı nedir?

İşçi sınıfı üretim sürecinde yaptığı mücadeleyi yeniden üretim sürecine taşıyamamış. Oysaki sömürü, yeniden üretim sürecinde sanat, kültür, spor gibi etkinliklerle devam ediyor. Şu anda milyarların döndüğü sektörde spor emekçisi tanımı iş kanununda bile geçmiyor. Ama diğer taraftan sigortalılar da. Amatör sporcular, sözleşmesiz, sosyal güvencesiz sporcular, profesyonel sporcular da sözleşmeli ama yine sosyal güvencesiz sporcular. Hepsi sosyal güvencesiz. Bizim meselemiz sistemle. Sistem değişmediği müddetçe kaç sporcu üye olursa olsun fark etmez. Bizim derdimiz tabandan başlayan bir örgütlenme kurabilmek.

Spor-Emek-Sen’de örgütlülüğünüz ne durumda?

Spor-Emek-Sen şu anda spor alanında meşruiyeti kabul edilmiş bir sendikadır. Galatasaray’ın yeni stadının açılışındaki olaylardan sonra, Başbakan’ı protesto etmek için, Spor-Emek-Sen olarak 5 bin kişiyi bir araya getirdik. Bunu yapabilirsen ülkede solculuk bitmemiştir. Doğru mesajla tüm Galatasaraylıları, Fenerbahçelileri bir araya getirebildik. Seçim sonrası Spor-Emek-Sen genel kurulunda neler yapılabileceği netleşecektir.  Türkiye’de bir sendikaya üye olmak için o iş kolunda mutlaka sigortalı çalışmak lazım. Sendikaya destek olan 100’e yakın teknik direktör var. Ama emekli oldukları için üye olamıyorlar. Çünkü sendika kanununa göre üye olmak için emekliliklerinden vazgeçmeleri gerekiyor. Amatör futbolcular var. Onları üye yapsak kulüpten kovulacaklar. Bunu da yapacağımız eylemlerle değiştirebiliriz. Derdimiz üst düzey sporcuları örgütlemek değil. Bugün binlerce işsiz teknik direktör var. Bu mesele sistemle mücadele etmeden çözülecek bir şey değil

TKP’den aday olup seçilmeniz durumunda sol için, spor için ne tür projeleriniz var?

Türkiye Komünist Partisi’nden gelip aday olmam konusunda tekliflerini ilettiler. Bende Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olmayı kabul ettim. TKP’li değilim. Ama TKP’nin cepheleşme çağrısının Türkiye’de soldaki dağınıklığını toparlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda kendileriyle aynı mücadeleyi veriyorum. Seçilip seçilmeme derdim yok. Önemli olan doğru mesajı iletmek. Siz gençlerden de bir ricam var. Oyuna gelmeden oyunuzu kullanın. Geçenlerde Grup Yorum “Tam bağımsız Türkiye” sloganıyla 500 bin kişiyi topladı. Peki Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olarak “500 bin boyun eğmeyen insan” sloganımız hayalcilik mi?

Türkiye’deki siyasi ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya’da iki tane sosyal demokrat parti vardır. Birincisi demokrasiye açık, komunistlerden sosyalistlerden korkmayan, devrimci mücadelede yere alacak kişilerden oluşandır. Bir de sosyal demokrat olduğunu iddia eden kapitalist ve emperyalist sistemin yedek lastiği olan partiler vardır. Bir bankanın reklamı vardı. Sloganı da şöyleydi: “Yok birbirimizden farkımız ama biz X bankasıyız”. Burada dürüst de bir mesaj var. Bu sistem partilerinin de durumu bu sloganda anlatılandan farksız. Birbirlerinden farksızlar. TKP’nin birleşik cepheleşme çağrısına uygun olarak, kendini solda tanımlayan ama oyum boşa gitmesin diyen kapitalistlerin yedek lastiğine doğru mesaj vermek lazım.

Peki sol bitti mi sizce?

Ben 68 kuşağından gelen bir kişiyim. Yaşama soldan bakan 68’li gençler olarak 78 kuşağının yaratılmasına seyirci kalmamız doğru değildi. Bizim sizlere karşı yaptığımız en büyük hata 78 kuşağını yaratmak oldu.

12 Eylül Faşist darbesinden sonra çıkan süreçte sol örgütsel olarak dağıtıldı. Ama sol yenilmedi. Yenilmez de. Bu tekmili birden yobazlara mı boyun eğeceğiz? Tarihteki kardeşlerimiz hiç boyun eğdi mi? Boyun eğen unutulur. Boyun eğmeyenler hala hatırlanıyor. Şu anda Türkiye’ye büyük bir sol sempatisi var. 1 Mayıs’ta Taksim’de gördük. Bu sandığa yansımıyor ama.

Çünkü solun güvendiği bir parti yok. Bir ayrılmışlık var. Küçük küçük partiler bulunuyor…

12 Eylül Faşist darbesi örgütlü solu dağıtmıştır. Sol şu anda dağınıktır. Bu dağınıklığı gidermek bize düşüyor. Bundan sonra yapılacak tek bir şey vardır. Tabandaki örgütlenme sistemle mücadeleye inanmak zorundadır. Sistemi değiştirmeden hiçbir şey olmaz. İşsizlik çözülünce sistem değişmez. Seçimlerden sonra bir araya gelip sistemi değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmamız gerek. Bu ülkede demokrasi sadece ve sadece egemenlerin kendi seçtiği adamların parlamentoya gönderdiği sistemdir. İstisnalar da bu sistemin çeşnisidir. Bu ülkede sistem sorgulanmadan, sistemi dönüştürme planı yapılmadan, sistemle mücadele edilmeden sistemin yarattığı sorunlara çözüm bulunması mümkün değildir.

Dergimizin adı size ne ifade ediyor?

Eksiyirmidört iktidarların gençlere yaklaşımının bir ürünü. Bütün iktidarlar öncelikle gençlik üzerine çalışır ve onları örgütlemeye odaklanır. Ama onların da yukarıdan aşağı doğru giden dikey hiyerarşik bir örgütlenmeleri vardır. Bizim aşağıdan yukarı bir örgütlenmemiz var. Bu “-24” sadece size yönelik bir olay da değil. Böyle bir mücadele içinde olmanız bizi çok mutlu ediyor. “Eksiyirmidört” adı süper bir duruş ve güzel bir simge. Beni de etkiledi. Aynı zamanda günümüzün mücadelesi içinde bir başlık. Bu başlığı doldurmak gerek. Bu başlığı doldurmak için bir katkım olacaksa buyrun ben buradayım.

bu ropörtaj İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrenci yayını eksiyirmidört‘ün 2. sayısında yayınlanmıştır.

görseller: Mürsel Çoban

 

EFEKTİFPAS

Sol Çizginin Adamı: Metin Kurt

0

Türk futbolunda sendikal hareketin öncüsü Metin Kurt, aileden sosyalist. Babasının küçükken ona verdiği nasihat hayatının dönüm noktalarından biri olmuş. Bir de Galatasaray’a gelip, takımı yöneticilere karşı örgütlemesi… Futbol oynadığı dönemde halka yakın olmak için tribünlerin kenarı olan kanatları, özellikle de sol çizgiyi seçen 64 yaşındaki Kurt, solcu kimliğinin nasıl taşınması gerektiğine iyi bir örnek. Önce spor emekçilerinin haklarını korumak için sendika kurdu. Şimdi de Türkiye Komünist Partisi’nden İstanbul 2. Bölge’de milletvekili adayı. 68 kuşağının son kalesi Metin Kurt, kuşağının en büyük hatasının 78 Kuşağını yaratmak olmasından dertli..

Futboldan önce Metin Kurt’un hayatı nasıldı?

Nufüs kâğıdımda 15 Mart 1948 Kırklareli yazar. Oysaki doğrusu 15 Aralık 1947 Fatih Karagümrük’tür. Babam Selanik’ten, annem de Bulgaristan’dan gelmiş. 8 kardeşiz biz. Bizim ailede bize öğretilenler vardı. Aile içinde kesinlikle maddiyata dayalı şeyler konuşulmazdı. Babamız bize “Sakın sizden zayıflarla uğraşmayın. Zayıflara yardımcı olun. Eğer ille de biriyle mücadele edecekseniz sizden daha güçlüsü olsun” derdi. Babam tam olarak dile getiremese de tam bir sosyalist yaşam biçimi vardı bizim aile içinde. Senin paran benim param ayrımı olmazdı. Babamı 8 yaşındayken yitirdim. Babam Kırklareli’nde iş yaptığı için biri orada biri İstanbul’da iki evimiz vardı. O vefat edince iki evi idare edecek gücümüz kalmadı. O sırada abim İsmail Galatasaray’da oynamaya başladı. Bazen abimden gelen parayla, bazen de babamdan kalanları satarak geçinmeye devam ettik. Abim İsmail evlendiği anda ailemin birçok ihtiyacı devam ediyordu. Küçük kız kardeşlerimin okul ihtiyaçları vardı. Abimin futbol hayatı da bitince artık İsmail abim de bizim elimize bakmaya başladı.

Sizin futbol hayatınız nasıl başladı?

Çok çocuklu ailelerde bir tane adam mutlaka sivrilmelidir. Yoksa o aile yaşantısını sürdüremez. Biri çıkıp aileyi sistem içinde tutup koruyacak. Abim evlenince yerine birinin geçmesi gerekiyordu. Çıkması gereken adamın ben olduğuma karar verdim. Matematik öğretmenim beni atom mühendisi yapacağını sanıyordu ama ben liseyi bıraktım. Futbola başladım. Sonra dışarıdan bitirdim liseyi. Futbola Beyoğlu Yeni Çarşıspor’da başladım. Sonra Alibeyköy Adaletspor’a ilk transferimi 3 bin Lira karşılığında yaptım. Anneme gidip “Al bu para senindir. Bundan sonra aileye ben bakıyorum“ dedim.

Galatasaray’daki futbolcuları örgütlediğiniz döneme geri dönelim. Neler oldu o dönemde?

Bazı konularda bize uymayan bir demokrasi bulunsa da takım içinde oyuncular olarak ciddi bir örgütlenme kurmuştuk. Galatasaray Kulübü batıya açılan kapıdır. Ben başka bir kulüpte olsaydım, bana o kadar faaliyet yürütme şansı vermezlerdi. 1970 yılında Galatasaray’a geldim. O zamanlar da kitaplar okur gözlemler yapardım. Artık eyleme geçmenin zamanı geldiğini hissettim. O dönemde mukaveleler iki yıllık tek tip sözleşmelerdi. İki yıl sonra kulüp isterse tek taraflı olarak mukaveleni, federasyona mukavele ücretini yatırıp uzatabiliyordu. İstemezse de uzatmıyordu. Kulüp izin vermeden başka takıma da gidemiyorduk. Biz üç sene üst üste şampiyon olmuştuk. Sözleşmemiz bitince çağırdılar bizi. Yasin Özdenak, Gökmen Özdenak, ben ve iki arkadaşım daha masadayız. Bir yönetici geldi, “Arkadaşlar hayırlı olsun hepinize 110’ar lira veriyoruz. Buyurun imzalayın” dedi. Ben “Böyle transfer görüşmesi mi olur? Bana sormayacak mısınız bir emekçi olarak ne kadar istediğimi?” dedim. Eskiden 225 bin Lira alıyordum. İki yıl sonra 110 bin Lira önerdiler. “Ben 220 bin Lira istiyorum” dedim. Yönetici şaşırdı: “Vermeyiz. 28 bin Liraya uzatırız sözleşmeni” dedi. “Tamam uzatın ben de oynarım ama canınıza okurum. Bu anti-demokratikliği ortaya çıkarırım, utandırırım sizi“ dedim, kalktım gittim. İki sene boyunca o paraya oynadım mücadelemi de verdim.

Ne tür olaylar yaşandı bu mücadeleniz sırasında?

Ankaragücü’nü kupadan eledik. Prim yönetmeliğine göre 10 bin Lira almamız lazım. Para gelmedi. Ben takımın sözcüsüydüm. Oyuncular bana soruyor primleri. Ben de kulüp tarafından takımla ilgilenmesi için parası ödenen Turgan Ece ile konuşmaya gittim. “Turgan abi biz Ankaragücü’nü eledik primlerimiz yatmadı” dedim. “Ne primi ya! Primi mi hak ettiniz? Top mu oynadınız?” cevabını verdi. Bende: “Siz elersek para veriyorsunuz. İyi oynayıp elenseydik para mı verecektiniz?” dedim “Çok konuşuyorsun sen” dedi. Bağırdı çağırdı çıktı soyunma odasından. Arkadaşlarıma döndüm, “Bu söylenenler bana değil hepimize söylenmiştir. Ben bunu protesto edeceğim. Benle beraber misiniz? Yoksa ben tek başıma yapacağım?” dedim. Herkes desteğini verdi. Ertesi gün antrenmanı yarım saat boykot ettik. Bizim deyimimizle Franco-Turgan bir diğer deyişle Faşist General Turganko, yarım saat geç de olsa gittiğimiz antremanı iptal etmiş. Biz gidince geri geldi. “Türk futboluna anarşiyi soktunuz. Elebaşı da sensin” dedi bana.  “Sevgili Generalim Turganko. Nasıl da bildin benim elebaşı olduğumu” dedim. Yasin ve Mehmet’e döndü “Siz de bunun yardakçısısınız” dedi. Bir kaç kişiyi daha bizle birlikte kadro dışı bıraktı. Topladım yine arkadaşlarımı, “Mücadeleye devam ediyor muyuz?” diye sordum. Herkesten sözü aldım yine. Kaptan Yasin ile Cağaloğlu’na gittik. Orada bir basın toplantısı düzenledik. Anarşi yaratmadığımızı hakkımızı aradığımız söyledik. Basın toplantısından sonra bir baktık ki tüm takım kampa girmiş. Biz olmayınca tehditlere boyun eğmişler. Biz en son beş kişi kadro dışı kaldık. Sonraki maç da Fenerbahçe’yleydi. Biz olmadan da kazandılar maçı ve Turgan Ece avantaj yakaladı. “Sporda kazanan haklıdır” her zaman.

Mücadelenizin istediği gibi bitmediği gözüküyor? Neden böyle oldu?

Aksine tam da mücadeleyi kazanacak noktaya gelmiştik. Tribünler bizi geri istiyordu. Ertesi gün Milliyet Gazetesi’ne bir baktım, Yasin ile Büyük Mehmet özür dilemiş. Haberi gördüm, beynimden vurulmuşa döndüm. Onlar özür dilemeden önce de “Benim dışımdakileri kadroya alın, benle uğraşın” diye açıklama yapmıştım. İşin kötü tarafı Abdi İpekçi onları çağırmış, “Metin Kurt iyice sola kaydı. Onun işi bitti. Siz de özür dileyip kendinizi kurtarın” demiş. İsmail Cem’le de benzer bir durum yaşadık. “Sakın bir emekçiyi zor duruma düşürecek bir anlaşma için çağırma” dedim. Sonra aradı, “Seni rahat bırakacağım” dedi. Abdi İpekçi’nin yaptığını kabul edemiyorum. Onun yazılarını okurduk biz.

Özür dilediler de ne oldu peki?

Özür dilediklerinin gazeteye çıktığı akşam, Büyük Mehmet bizim eve geldi. Kendisi adına bir veda mektubu yazmamı istedi. Ben sağlam bir edebiyat yaptım. Mehmet’e “Sen bunu okursan sana jubile yapmazlar. Sen jubile yapmak istiyorsun” dedim. Sonra da görüşmedik. Ardından ben Kayseri’ye gittim. Hiçbir şey değişmedi. Sonra Mehmet Fenerbahçe’ye, Yasin Amerika’ya transfer oldu.

Futbolculuğu bıraktıktan sonra neler yaptınız?

Eyüpspor’da, Kayserispor’da, Sivasspor’da teknik direktörlük yaptım. Kayserispor’u birinci lige çıkardım. Sonra Sivasspor’a geçtim. Kayseri’deki bazı oyuncularım sonrasında Sivas’a kiralık gitmişlerdi. Eski öğrencilerim aradı Sivas’a gittim. Başkanla konuşup çocuklara bir maç kazanırlarsa paralarını alacaklarını söyledim. Giresunspor maçını kazandık. Şehrin girişinde karşılandık. O hafta para verilmedi. Ertesi hafta kendi sahamızda Mardin’i 3-1 yendik. Maç öncesi parayı alacağımızın sözünü de almıştık. Başkan benden evvel gitmiş soyunma odasına. “Parayı getirdin mi?” diye sordum. Cevap veremedi. Kovdum odadan. Çocuklara dönüp bu adamların sahtekar olduğunu söyledim. Özür dileyip istifa ettim. Dışarıdaki gazetecilere:“Yöneticilerin hepsi sahtekâr. Çocuklara verdikleri sözü tutmadılar ben de istifa ettim” dedim. Sabaha eve dönmek üzere otele gittim. Gece, olay bölgesinde gizli bildiri yayınlamaktan içeri alındım!

Türkiye’de kirlenmiş futbol ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Futbol nedir? Siyasettir. İddaa nedir? Kumardır. Şike nedir? Rüşvetin spordaki adıdır. Bugün Türkiye’de futbol ortamında hepsi vardır. Siyaset sporun babaevidir. Kumarda şike kesinlikle vardır. Mafya bunların olmazsa olmazıdır. Şiddet, küfür, ırkçılık, cinsel ayrımcılık bunların hepsi spor ortamına yerleştirilmiş olgulardır. Arenalardaki kanun budur. Egemenlerin iktidar araçlarından biridir arenalar. Kitleleri manipüle eder. Son dönemde olumsuzluklar açığa çıksa bile fazla umursanmaz oldu. Özal ne dedi; “Benim memurum işini bilir”. Onun sporcusu da işini biliyor.

Önce Spor-Sen’i, oradan ayrılıp sonra da Spor-Emek-Sen’i kurdunuz? Ayrılığınızın nedeni neydi?

İkisinin de kurucusu benim. Başbakan’ın Dolmabahçe’de spor açılımı yapacağı günün derdimizi anlatmak için büyük fırsat olduğunu düşünüyordum. Açılımların protesto edilmemesine de çok kızıyordum. Çünkü açılımlar sorun yaşayanları dinlemeye yönelik değil, Başbakan’ın kendisini anlatmak üzerine kurulmuş şeylerdi. Bizi de çağırmamışlardı. Haberi alınca arkadaşlara şöyle dedim: “Böyle bir açılım bizim gibi tabandan kişilerle konuşmadan olmaz. Protesto edeceğiz”. Kurucu heyetteki arkadaşlarım, “Bekleyelim görelim hem yönetim kurulu kararı gerekiyor” dediler. Dedim ki; “Sizi kurucu yapan benim ne yönetim kurulu ya! Ben protesto ediyorum. İster gelin ister gelmeyin”. Protestoya gelmediler ama tabandan arkadaşlarla örgütlenip Dolmabahçe’ye gittik. Sonrasında Spor-Sen’de bir toplantıda bana kınama cezası vermek için bir öneride bulunuldu. “Biz bu sendikayı gerçekten spor emekçilerinin haklarını korumak, spor alanını doldurmak, diğer sendikal hareketlere örnek olabilmek için kurduk” deyip ayrıldım. Sonrasında da protestoya gelip mücadele eden arkadaşlarımla Spor-Emek-Sen’i kurduk. Yaptığımız eylemlerle de herkese örnek olduk.

Spor-Emek-Sen de 1 Mayıs’taydı. Nasıl geçti bu yıl sizin için?

Sanayi devrimi döneminde İngiltere’de, topraklarından koparılan insanlar devrimci burjuva demokratik sisteminin doğal uzantısı olan modern köleler olarak 18 saat çalıştırıldı. O sırada İngiltere’de de etkileyici bir sendikal hareket vardı. 1 Mayıs 1848’de ilk kez işçiler-emekçiler patronlarını masabaşına oturtup, on saatlik işgününe imza attırdılar. Her 1 Mayıs’ta aslında o tarihi zafer anı kutlanır. Son 1 Mayıs’tan buruk ayrıldım. Çünkü 1 Mayıs sisteme karşı mücadelenin simgesi olmak zorunda. Renklerin kardeşliği hikayesi değil, sınıfın kardeşliğidir olay. Bu yıl bu ayrım yapılamadı. Kürsülerden sınıfın kardeşliği üzerine değil renklerin kardeşliği üzerine mesajlar verildi. Sistemle bütünleşmenin , sistemi savunanların mesajları verildi. Oysa ki bizim kurtuluşumuz. Sistemi dönüştürümektir. Sistemle mücadeledir. Bu yüzden bu 1 Mayıs bana göre eksik kaldı.

Spor-Emek Sen’in kuruluş amacı nedir?

İşçi sınıfı üretim sürecinde yaptığı mücadeleyi yeniden üretim sürecine taşıyamamış. Oysaki sömürü, yeniden üretim sürecinde sanat, kültür, spor gibi etkinliklerle devam ediyor. Şu anda milyarların döndüğü sektörde spor emekçisi tanımı iş kanununda bile geçmiyor. Ama diğer taraftan sigortalılar da. Amatör sporcular, sözleşmesiz, sosyal güvencesiz sporcular, profesyonel sporcular da sözleşmeli ama yine sosyal güvencesiz sporcular. Hepsi sosyal güvencesiz. Bizim meselemiz sistemle. Sistem değişmediği müddetçe kaç sporcu üye olursa olsun fark etmez. Bizim derdimiz tabandan başlayan bir örgütlenme kurabilmek.

Spor-Emek-Sen’de örgütlülüğünüz ne durumda?

Spor-Emek-Sen şu anda spor alanında meşruiyeti kabul edilmiş bir sendikadır. Galatasaray’ın yeni stadının açılışındaki olaylardan sonra, Başbakan’ı protesto etmek için, Spor-Emek-Sen olarak 5 bin kişiyi bir araya getirdik. Bunu yapabilirsen ülkede solculuk bitmemiştir. Doğru mesajla tüm Galatasaraylıları, Fenerbahçelileri bir araya getirebildik. Seçim sonrası Spor-Emek-Sen genel kurulunda neler yapılabileceği netleşecektir.  Türkiye’de bir sendikaya üye olmak için o iş kolunda mutlaka sigortalı çalışmak lazım. Sendikaya destek olan 100’e yakın teknik direktör var. Ama emekli oldukları için üye olamıyorlar. Çünkü sendika kanununa göre üye olmak için emekliliklerinden vazgeçmeleri gerekiyor. Amatör futbolcular var. Onları üye yapsak kulüpten kovulacaklar. Bunu da yapacağımız eylemlerle değiştirebiliriz. Derdimiz üst düzey sporcuları örgütlemek değil. Bugün binlerce işsiz teknik direktör var. Bu mesele sistemle mücadele etmeden çözülecek bir şey değil

TKP’den aday olup seçilmeniz durumunda sol için, spor için ne tür projeleriniz var?

Türkiye Komünist Partisi’nden gelip aday olmam konusunda tekliflerini ilettiler. Bende Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olmayı kabul ettim. TKP’li değilim. Ama TKP’nin cepheleşme çağrısının Türkiye’de soldaki dağınıklığını toparlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda kendileriyle aynı mücadeleyi veriyorum. Seçilip seçilmeme derdim yok. Önemli olan doğru mesajı iletmek. Siz gençlerden de bir ricam var. Oyuna gelmeden oyunuzu kullanın. Geçenlerde Grup Yorum “Tam bağımsız Türkiye” sloganıyla 500 bin kişiyi topladı. Peki Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olarak “500 bin boyun eğmeyen insan” sloganımız hayalcilik mi?

Türkiye’deki siyasi ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya’da iki tane sosyal demokrat parti vardır. Birincisi demokrasiye açık, komunistlerden sosyalistlerden korkmayan, devrimci mücadelede yere alacak kişilerden oluşandır. Bir de sosyal demokrat olduğunu iddia eden kapitalist ve emperyalist sistemin yedek lastiği olan partiler vardır. Bir bankanın reklamı vardı. Sloganı da şöyleydi: “Yok birbirimizden farkımız ama biz X bankasıyız”. Burada dürüst de bir mesaj var. Bu sistem partilerinin de durumu bu sloganda anlatılandan farksız. Birbirlerinden farksızlar. TKP’nin birleşik cepheleşme çağrısına uygun olarak, kendini solda tanımlayan ama oyum boşa gitmesin diyen kapitalistlerin yedek lastiğine doğru mesaj vermek lazım.

Peki sol bitti mi sizce?

Ben 68 kuşağından gelen bir kişiyim. Yaşama soldan bakan 68’li gençler olarak 78 kuşağının yaratılmasına seyirci kalmamız doğru değildi. Bizim sizlere karşı yaptığımız en büyük hata 78 kuşağını yaratmak oldu.

12 Eylül Faşist darbesinden sonra çıkan süreçte sol örgütsel olarak dağıtıldı. Ama sol yenilmedi. Yenilmez de. Bu tekmili birden yobazlara mı boyun eğeceğiz? Tarihteki kardeşlerimiz hiç boyun eğdi mi? Boyun eğen unutulur. Boyun eğmeyenler hala hatırlanıyor. Şu anda Türkiye’ye büyük bir sol sempatisi var. 1 Mayıs’ta Taksim’de gördük. Bu sandığa yansımıyor ama.

Çünkü solun güvendiği bir parti yok. Bir ayrılmışlık var. Küçük küçük partiler bulunuyor…

12 Eylül Faşist darbesi örgütlü solu dağıtmıştır. Sol şu anda dağınıktır. Bu dağınıklığı gidermek bize düşüyor. Bundan sonra yapılacak tek bir şey vardır. Tabandaki örgütlenme sistemle mücadeleye inanmak zorundadır. Sistemi değiştirmeden hiçbir şey olmaz. İşsizlik çözülünce sistem değişmez. Seçimlerden sonra bir araya gelip sistemi değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmamız gerek. Bu ülkede demokrasi sadece ve sadece egemenlerin kendi seçtiği adamların parlamentoya gönderdiği sistemdir. İstisnalar da bu sistemin çeşnisidir. Bu ülkede sistem sorgulanmadan, sistemi dönüştürme planı yapılmadan, sistemle mücadele edilmeden sistemin yarattığı sorunlara çözüm bulunması mümkün değildir.

Dergimizin adı size ne ifade ediyor?

Eksiyirmidört iktidarların gençlere yaklaşımının bir ürünü. Bütün iktidarlar öncelikle gençlik üzerine çalışır ve onları örgütlemeye odaklanır. Ama onların da yukarıdan aşağı doğru giden dikey hiyerarşik bir örgütlenmeleri vardır. Bizim aşağıdan yukarı bir örgütlenmemiz var. Bu “-24” sadece size yönelik bir olay da değil. Böyle bir mücadele içinde olmanız bizi çok mutlu ediyor. “Eksiyirmidört” adı süper bir duruş ve güzel bir simge. Beni de etkiledi. Aynı zamanda günümüzün mücadelesi içinde bir başlık. Bu başlığı doldurmak gerek. Bu başlığı doldurmak için bir katkım olacaksa buyrun ben buradayım.

bu ropörtaj İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrenci yayını eksiyirmidört‘ün 2. sayısında yayınlanmıştır.

görseller: Mürsel Çoban

 

EFEKTİFPAS

Can Yücel ile Sanat ve Hayat Üzerine Söyleşi (1975)

Murat Belge: Günümüz Türk şiirinde, gerek yazılışı, yayımlanışı, gerekse okurların 
yazılan şiirle ilişkisi açısından bir tıkanıklık görülür gibi. Bu 
konuda düşüncelerini söyler misin?

Can Yücel: Bir tıkanıklık elbet var da, bu tıkanıklık tabii Türk toplumunda son 
yirmi yıldır görülen açılmaya görece bir tıkanıklık. Türkiye topal 
bile olsa bir kapitalistleşme süreci içine girmiş, sınıflar ve toplum 
katlarının kendi içlerinde çelişkiler yaratarak iç içe ve birbirine 
girdiği bir dönemde yaşanmasına rağmen Türk düşünce ve sanat 
hayatında bu değişiklikleri temelden yansıtabilecek çapta bir atılım 
görülmüyor. Elbet bu kapitalistleşme sürecinin tüketim alanında 
yarattığı genişlemeler birtakım değişiklikler getirmekte. Kitapların, 
yayınların kalitesinden tutun, radyo ve televizyon gibi haberleşme 
araçlarının yayılmasına dek bir sürü göz alıcı değişmeye karşın, özde 
bu değişmenin bam teline etkin bir biçimde dokunarak onu tınlatıp 
değiştirebilecek bir toparlanmayı ne yazık ki göremiyoruz.

MB: O zaman, böyle bir tıkanıklığı yaratan, daha çok bugünkü yapının 
getirdiği engeller mi, yani bazı nesnel-yapısal engeller mi?

CY: İşin bir maddî, neredeyse teknik cephesi var. Bir de işin özüyle 
ilgili, yaratıcı yanıyla ilgili bir cephesi var.

MB: Bunları kısaca, açıklar mısın?

CY: işin maddî cephesi, kitabın fiyatıyla, sanat yapıtının ücretiyle, 
dağıtımıyla, v.b. ilgili. Egemen gelişme süreci kapitalizm olduğuna 
göre, egemenliğinin kaçınılmaz olduğu ileri sürülebilir. Ama bizim 
ana işimiz bu sürece başka bir seçenek gösterme, dolayısıyla direnç 
gösterme olduğu için. bu alanda da kapitalistleşme sürecine teslim 
olmamamız gerekecektir. Bu her şeyden önce, geniş yığınlara 
açılabilme sorununu birlikte getirmektedir.

MB: Bir dakika sözünü keseceğim ama, Can, hani genel bir inanç vardır: bu 
düzende halkın beyni yıkandığı, zevk düzeyi düşük olduğu için, 
sanatın iyisi zorunlukla sınırlı çevreler içinde kalır gibi. Bu 
konuda bir diyeceğin var mı?

CY: Yalın olarak halkın beğenisinin düşük olduğunu ileri sürmek için 
kimsenin elinde bir dayanak yoktur. Halk kültürünün yozlaşması süreci 
kapitalistleşme süreciyle birlikte gelmektedir. Adi piyasa sanatı, 
kapitalist pazar ortamıyla birlikte gelmektedir. Halka iyi ne 
verilmiş de, halk geri çevirmiştir? Yalnız burada dikkat edilmesi 
gereken bir nokta var: eğer kapitalizmin bu yozlaştırıcı etkisini 
gören aydınlarımız zamanında, toplu ve sistemli bir direnç 
oluşturmazlarsa bu yozlaşma öylesine kök salar ki “halk, halk” diye 
dillerine pelesenk ettikleri şey temel kültüründen yoksun ücretli 
yığınlar haline dönüşür. Bunun açık örneği bugünün ileri kapitalist 
ülkelerinde görülmektedir. Bizim gibi bu kapitalistleşme sürecine 
yeni giren ülkelerde, bu sürece karşı olan insanların millî kültüre 
de sahip çıkması gerekecektir.

MB: Sözünü kesmiştim, Can. Sen şiirdeki -ya da genel olarak sanat 
üretimindeki- tıkanıklığı yaratan teknik engellere karşı neler 
yapılabileceğini anlatıyordun.

CY: İlk akla gelen şey, kâr oranlarını ve maliyeti düşürerek halka 
intikal oluyor. Ama burada da dağıtım, piyasanın çıkardığı ikinci 
engel olarak karşımıza dikiliyor. O halde örneğin 12 Mart öncesinde 
devrimci kuruluşların ve TÖS’ün önayak olduğu ucuz kâr oranıyla 
dağıtım sisteminin ihyası gerekmektedir. Bu tabiî toparlayıcı bir 
siyasî partinin yokluğu, süresince düşünülür. Öyle bir parti 
kurulduğunda bütün bu işler onun yönetiminde yapılacak, hem sınıf 
bilincinin gelişmesinde yararlı olacağını bildiğimiz, şimdiden 
yayımlanmış, Nâzım gibi, Orhan Kemal gibi ve geniş teorik yayınlar 
gibi kaynakları halka sunacağız, hem de böylece yenilerinin yazılıp 
yayımlanmasına elvereceğiz. Bu, plak gibi, kaset gibi yayılma 
araçları için de sözkonusu olacaktır. Öte yandan, bizim 
beğenisine .tam katılmamakla birlikte, halkın damarına 
seslenebildiğini gördüğümüz alanlar karşısında da öteden beri 
gösterdiğimiz çekingenlikten kurtulmamız gerekecektir. Piyasa işi 
diye, piyasa alanı diye, kategorik ve bir bakıma burnu büyük 
davranışlardan da kaçınmamızın zamanı gelmiştir, örneğin Theodorakis 
gibi bir sanatçının devrimci çizgisini sulandırmadan kazandığı 
yaygınlık bu bakımdan bize ders olmalıdır. Bunun bizdeki ters örneği 
ise, dünyaca ün kazanmış Nâzım gibi bir şairimizi hâlâ halka 
tanitamamış oluşumuzdur.

MB: Sen söze başlarken bu “işin teknik cephesi” dediğin konu, işin özüne 
de oldukça yakın göründuydu. Anlattıkça da özüne daha yaklaşır gibi 
oldu. Sence öyle değil mi?

CY: Dediğim gibi, aslında yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu öz ve teknik 
meselesi tabiî iç içe. Biz istediğimiz kadar ilerici şairlik 
taslıyalım, bir iki bin satan dergilerle ve satmayan şiir 
kitaplarıyla edebiyatımızda bir öz değişmesi beklenemez. Bunun 
nedeni, yapılacak öz değişikliğinin yapısında yatıyor. Şöyle ki, Türk 
solu hem politikasıyla, hem sanatıyla eski koşullar için belki de 
mazur görülebilecek bir sınırlılığın alışkanlığından kendini 
kurtaramamaktadır. Bu sınırlılık halka, özellikle işçi sınıfına, “biz 
doğruyu söylüyoruz; sen bizi bul, gel, dinle,” davranışından ileri 
gelmekteydi. Oysa koşullar çok daha geniş çaplı yaygın bir seslenme 
ve örgütlenmeyi zorlamaktadır. Bunun için de, belki, bir geri adım 
atarak kitle bütünleşmesinin gerektirdiği yeni bir davranışın ve 
politikanın denenmesi zamanıdır. Brecht’in bir şiiri geliyor aklıma. 
Brecht direksiyon dersi alıyor. Beş on dersten sonra gene denemeye 
çıktıklarında, Brecht kendine göre kusursuzca arabayı sürüyor. 
Durduklarında öğretmen “gene olmadı,” diyor. Brecht nedenini soruyor, 
öğretmen de “Sen sade ileriyi gözlüyorsun, yanında oturan beni 
unuttun; ya ben ters bir şey yaparsam direksiyonu nasıl 
toparlayacaksın?” diye karşılık veriyor. Bu örneği verişim, bizden 
görece olarak geride sayılan kitlelerle dirsek temasının kurulması 
zorunluğuna işaret etmek içindir. Biz, şimdiye dek nasıl, neden, 
niçin solcu olduğumuzu, nasıl solcu olduğumuzu, bunun sürecini 
anlatmak yerine, kendimizi solcu kabul ederek, kitlelere birtakım 
fikirleri ve dünya görüşünü dikte etmekle yetindik. Nâzım 
Hikmet’in Ekim Devriminden kalkarak kitleyle bulduğu birleşimi, 
bizim, Türkiye’de aydınlar olarak küçük-burjuvalıktan 
Marksizm’e geçişimizin sürecini anlatarak bütünleşmemiz 
gerekmektedir. Marksizmin bilimsel oluşunun yanı sıra “bilimsel bir 
iyilik” oluşu, bilimsel bir politik yanı oluşu gözden kaçırılmadığı 
anda, bu dediğim bir geri adımın zorunluluğu kendiliğinden ortaya 
çıkacaktır. O zaman kapitalist değişim süreci içindeki kitlelerin 
âdeta bir milletleşme kaynaşması içinde oluşuna karşılık 
verebileceğiz. Nasıl, bu kaynaşmanın içinde İstanbul ağzının 
egemenliği kaybolup edebiyat dili bütün yörelerin toplu ağzı 
haline gelmekteyse, Marksizm’in de böyle bir ortak anlaşma metodu 
haline getirilmesi bize düşen görevdir. Bu, kitlelerde varolan 
dinamizmin içini kavramamız görevini bize yüklemektedir. Bu 
görevin koşulu olan uyanıklığı, duyarlılığı baltalayan her türlü 
alışkanlığı, her türlü hazır, basmakalıp tutumu bir yana 
bırakmalıyız. Bundan böyle ne yiğitlemeler, ne edebî silâh ticareti, 
sol şiirin gündeminde yer almamalıdır. Kitlelerin özlem 
dinamizmini Marksist yöntemin bütün gerçekliğiyle kavrayıp 
bunu bu gerçekliğin hak verdirdiği bir şiirsellikle ortak bir dile 
bağlamalıyız. işte bu noktada Türk halkının eski şiir ve söz 
gelenekleri bu gerçekliği bir bütünüğe ve ortaklığa kavuşturacaktır.

MB: İkinci yeni gibi şiir akımları, toplumsal süreçlerden, genel olarak 
devrimci hareketten uzak olmakla, bireyci olmakla suçlanırdı. Ama 
devrimci şiir yazanların çoğunun da, senin bu konuşmanda hep 
vurguladığın gibi, halkın hayatının ve mücadelesinin ta içinde 
yaşayarak yazdıkları bence söylenemez. Bu da, bir başka bireycilik 
oldu sanki. “Ben çiçek severim,” demek yerine, “ben devrim severim,” 
demek gibi. Devrimci şair, bireycilikten çıkayım derken, 12 
Mart öncesi standart “militan”ın benliğini kendi benligi 
yerine koymayı, kendini böyle nesnelleştirmeyi istedi. 
Böylece, 12 Mart öncesinin militan tipi, yani durduğu yerde 
kızışan, hareket içinde soğukkanlılıkla akacağına, durduğu 
yerde kızışan bu tip, “devrimci” şiire de egemen oldu. Sen bu konuda 
ne diyorsun?

CY: Bu konuda en iyimser bir analizle denilebilir ki, bu dediğim şiir, 
küçük-burjuvanın devrime katılmayı bir “bulunç” (vicdan) sorunu 
olarak ele almasından kaynaklanmaktadır. “Bulunç”, ama bilinç değil. 
Nitekim, 12 Mart sonrasında bazı ikinci Yenici şairler de bu bulunç 
dürüstlüğüyle toplum sorunlarına dokunan yahut dokunmak isteyen, 
ama “kan”, “şehit”, “kurban”, “ceylân”dan öte gidemeyen şiirler 
yazmışlardır, işin bir başka yanı daha vardır, ikinci Yeni nasıl, 
Avrupa ve Amerika modernizminin kötü okunup kötü anlaşılıp kötü 
tercümesinden doğmuşsa, bu şimdiki devrimci şiir de Latin Amerika, 
Doğu Avrupa ve Rus şiirinin kötü okunup kötü anlaşılıp kötü 
tercümesinden kaynaklanmış olmalıdır.

MB: Şimdi devrimci şiirde oldukça yaygın bir özellik, tonalitenin 
yüksekliği. Bu, şairin bütün devrimci iyi niyetine karşın, hâlâ 
yalnız kaldığının bir kanıtı sayılabilir mi?

CY: Ben -ki sen de eleştiriyorsun- kızıştırıcı ajitasyon şiirinin 
olamayacağı, olmaması gerektiği kanısından buraya varmıyorum. Elbet 
kızıştırıcı şiir olacaktır. Kitlelerin politize edilmesi için siyasî 
eyleme paralel bir kızıştırıcı şiir olacaktır. Ama bu değindiğimiz 
örnekte kızıştırılacak kitle, kızıştırıcıdan apayrı bir dünyada 
yaşadığı için kızıştırıcı şair sadece kendini kızıştırmaktadır. Bunun 
adı ise öz-kızıştırıcılık olsa gerektir. Biz bunun çeşitli 
örneklerini gördük. Baltayı bileyim derken, baltayı taşa vuranları 
gördük, öte yandan bu, şiirde duygulandırmanın yanlış olduğu anlamına 
da alınmamalıdır. Yeter ki bu duygulandırma, bilinçlendirmeye yönelik 
bir duygulandırma olsun. Okuyanı kendinden geçirmek için değil, 
kendine getirmek için yapılan bir duygulandırma olsun. Pek şairane 
bir lâf olacak ama, adını hatırlamadığım bir şairin lâfını anayım. 
Adam diyor ki: “Ben, yüreğimle düşünürüm, aklımla duyarım.” Bu 
mekanik bir tanımlama olmakla birlikte gerçeğe ışık tutabilir. 
Bizdeki terslik ise düşüneceğimiz yerde duygulanmak, duygulanacağımız 
yerde de elimiz şakağımızda düşünmek oluyor. Şiirde zekâyı yermenin, 
zekâyı şiir-dışı kılma akımının bir nedeni de bu olsa gerek. Oysa 
zekâyı şiirden dışarıda tutmak, bu demin dediğimiz iç dinamizmi 
kavrayıp dile getirmekte başlıca silâhımızı kendi elimizle düşmana 
teslim etmektir. Zaten bunu söyleyenler de, şiirimizin teslimiyetçi 
şairleridir.

MB: Şiir, politik açıdan sık sık eleştirilmiş, horlanmıştır; bizde de, 
başka ülkelerde de. Konuşmanda çerçevesini çizdiğin tarzda yazılan 
bir şiir, politikanın suçlamalarını haksız çıkarır mı?

CY: Politik şiir elbet vardır ve yazılmalıdır. Ama politikanın yöntemi 
başkadır, devrimci şiirin yöntemi başkadır, ikisini birleştiren şey 
sınıf mücadelesinin tarihî özüdür. Bu tarihî öz çerçevesinde devrimci 
şiirle politikanın yapmacık bir güncellik içinde günü gününe atbaşı 
gideceğini iddia etmek saçma olur.

Ama öyle dönemler vardır ki bu dediğimiz tarihî öz, devrim 
eylemleriyle devrimci şiiri elifi elifine yakın bir birliğe 
sokabilir. Devrim öncelerinde, büyük devrim dönemlerinde, büyük 
toplumsal bunalımlarda görülmüştür ve görülecektir. Bunu güdümlü 
sanat diye kavrayanlar unutmasınlar ki o çeşit şiirleri yazanlar 
tarafından güdüldükleri iddia edilen halk iktidarınınbir parçasıdır. 
Bu, kendilerini öyle hissetmelerinden değil, öyle olduğu içindir.

Can Yücel ile Sanat ve Hayat Üzerine Söyleşi (1975)

Murat Belge: Günümüz Türk şiirinde, gerek yazılışı, yayımlanışı, gerekse okurların 
yazılan şiirle ilişkisi açısından bir tıkanıklık görülür gibi. Bu 
konuda düşüncelerini söyler misin?

Can Yücel: Bir tıkanıklık elbet var da, bu tıkanıklık tabii Türk toplumunda son 
yirmi yıldır görülen açılmaya görece bir tıkanıklık. Türkiye topal 
bile olsa bir kapitalistleşme süreci içine girmiş, sınıflar ve toplum 
katlarının kendi içlerinde çelişkiler yaratarak iç içe ve birbirine 
girdiği bir dönemde yaşanmasına rağmen Türk düşünce ve sanat 
hayatında bu değişiklikleri temelden yansıtabilecek çapta bir atılım 
görülmüyor. Elbet bu kapitalistleşme sürecinin tüketim alanında 
yarattığı genişlemeler birtakım değişiklikler getirmekte. Kitapların, 
yayınların kalitesinden tutun, radyo ve televizyon gibi haberleşme 
araçlarının yayılmasına dek bir sürü göz alıcı değişmeye karşın, özde 
bu değişmenin bam teline etkin bir biçimde dokunarak onu tınlatıp 
değiştirebilecek bir toparlanmayı ne yazık ki göremiyoruz.

MB: O zaman, böyle bir tıkanıklığı yaratan, daha çok bugünkü yapının 
getirdiği engeller mi, yani bazı nesnel-yapısal engeller mi?

CY: İşin bir maddî, neredeyse teknik cephesi var. Bir de işin özüyle 
ilgili, yaratıcı yanıyla ilgili bir cephesi var.

MB: Bunları kısaca, açıklar mısın?

CY: işin maddî cephesi, kitabın fiyatıyla, sanat yapıtının ücretiyle, 
dağıtımıyla, v.b. ilgili. Egemen gelişme süreci kapitalizm olduğuna 
göre, egemenliğinin kaçınılmaz olduğu ileri sürülebilir. Ama bizim 
ana işimiz bu sürece başka bir seçenek gösterme, dolayısıyla direnç 
gösterme olduğu için. bu alanda da kapitalistleşme sürecine teslim 
olmamamız gerekecektir. Bu her şeyden önce, geniş yığınlara 
açılabilme sorununu birlikte getirmektedir.

MB: Bir dakika sözünü keseceğim ama, Can, hani genel bir inanç vardır: bu 
düzende halkın beyni yıkandığı, zevk düzeyi düşük olduğu için, 
sanatın iyisi zorunlukla sınırlı çevreler içinde kalır gibi. Bu 
konuda bir diyeceğin var mı?

CY: Yalın olarak halkın beğenisinin düşük olduğunu ileri sürmek için 
kimsenin elinde bir dayanak yoktur. Halk kültürünün yozlaşması süreci 
kapitalistleşme süreciyle birlikte gelmektedir. Adi piyasa sanatı, 
kapitalist pazar ortamıyla birlikte gelmektedir. Halka iyi ne 
verilmiş de, halk geri çevirmiştir? Yalnız burada dikkat edilmesi 
gereken bir nokta var: eğer kapitalizmin bu yozlaştırıcı etkisini 
gören aydınlarımız zamanında, toplu ve sistemli bir direnç 
oluşturmazlarsa bu yozlaşma öylesine kök salar ki “halk, halk” diye 
dillerine pelesenk ettikleri şey temel kültüründen yoksun ücretli 
yığınlar haline dönüşür. Bunun açık örneği bugünün ileri kapitalist 
ülkelerinde görülmektedir. Bizim gibi bu kapitalistleşme sürecine 
yeni giren ülkelerde, bu sürece karşı olan insanların millî kültüre 
de sahip çıkması gerekecektir.

MB: Sözünü kesmiştim, Can. Sen şiirdeki -ya da genel olarak sanat 
üretimindeki- tıkanıklığı yaratan teknik engellere karşı neler 
yapılabileceğini anlatıyordun.

CY: İlk akla gelen şey, kâr oranlarını ve maliyeti düşürerek halka 
intikal oluyor. Ama burada da dağıtım, piyasanın çıkardığı ikinci 
engel olarak karşımıza dikiliyor. O halde örneğin 12 Mart öncesinde 
devrimci kuruluşların ve TÖS’ün önayak olduğu ucuz kâr oranıyla 
dağıtım sisteminin ihyası gerekmektedir. Bu tabiî toparlayıcı bir 
siyasî partinin yokluğu, süresince düşünülür. Öyle bir parti 
kurulduğunda bütün bu işler onun yönetiminde yapılacak, hem sınıf 
bilincinin gelişmesinde yararlı olacağını bildiğimiz, şimdiden 
yayımlanmış, Nâzım gibi, Orhan Kemal gibi ve geniş teorik yayınlar 
gibi kaynakları halka sunacağız, hem de böylece yenilerinin yazılıp 
yayımlanmasına elvereceğiz. Bu, plak gibi, kaset gibi yayılma 
araçları için de sözkonusu olacaktır. Öte yandan, bizim 
beğenisine .tam katılmamakla birlikte, halkın damarına 
seslenebildiğini gördüğümüz alanlar karşısında da öteden beri 
gösterdiğimiz çekingenlikten kurtulmamız gerekecektir. Piyasa işi 
diye, piyasa alanı diye, kategorik ve bir bakıma burnu büyük 
davranışlardan da kaçınmamızın zamanı gelmiştir, örneğin Theodorakis 
gibi bir sanatçının devrimci çizgisini sulandırmadan kazandığı 
yaygınlık bu bakımdan bize ders olmalıdır. Bunun bizdeki ters örneği 
ise, dünyaca ün kazanmış Nâzım gibi bir şairimizi hâlâ halka 
tanitamamış oluşumuzdur.

MB: Sen söze başlarken bu “işin teknik cephesi” dediğin konu, işin özüne 
de oldukça yakın göründuydu. Anlattıkça da özüne daha yaklaşır gibi 
oldu. Sence öyle değil mi?

CY: Dediğim gibi, aslında yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu öz ve teknik 
meselesi tabiî iç içe. Biz istediğimiz kadar ilerici şairlik 
taslıyalım, bir iki bin satan dergilerle ve satmayan şiir 
kitaplarıyla edebiyatımızda bir öz değişmesi beklenemez. Bunun 
nedeni, yapılacak öz değişikliğinin yapısında yatıyor. Şöyle ki, Türk 
solu hem politikasıyla, hem sanatıyla eski koşullar için belki de 
mazur görülebilecek bir sınırlılığın alışkanlığından kendini 
kurtaramamaktadır. Bu sınırlılık halka, özellikle işçi sınıfına, “biz 
doğruyu söylüyoruz; sen bizi bul, gel, dinle,” davranışından ileri 
gelmekteydi. Oysa koşullar çok daha geniş çaplı yaygın bir seslenme 
ve örgütlenmeyi zorlamaktadır. Bunun için de, belki, bir geri adım 
atarak kitle bütünleşmesinin gerektirdiği yeni bir davranışın ve 
politikanın denenmesi zamanıdır. Brecht’in bir şiiri geliyor aklıma. 
Brecht direksiyon dersi alıyor. Beş on dersten sonra gene denemeye 
çıktıklarında, Brecht kendine göre kusursuzca arabayı sürüyor. 
Durduklarında öğretmen “gene olmadı,” diyor. Brecht nedenini soruyor, 
öğretmen de “Sen sade ileriyi gözlüyorsun, yanında oturan beni 
unuttun; ya ben ters bir şey yaparsam direksiyonu nasıl 
toparlayacaksın?” diye karşılık veriyor. Bu örneği verişim, bizden 
görece olarak geride sayılan kitlelerle dirsek temasının kurulması 
zorunluğuna işaret etmek içindir. Biz, şimdiye dek nasıl, neden, 
niçin solcu olduğumuzu, nasıl solcu olduğumuzu, bunun sürecini 
anlatmak yerine, kendimizi solcu kabul ederek, kitlelere birtakım 
fikirleri ve dünya görüşünü dikte etmekle yetindik. Nâzım 
Hikmet’in Ekim Devriminden kalkarak kitleyle bulduğu birleşimi, 
bizim, Türkiye’de aydınlar olarak küçük-burjuvalıktan 
Marksizm’e geçişimizin sürecini anlatarak bütünleşmemiz 
gerekmektedir. Marksizmin bilimsel oluşunun yanı sıra “bilimsel bir 
iyilik” oluşu, bilimsel bir politik yanı oluşu gözden kaçırılmadığı 
anda, bu dediğim bir geri adımın zorunluluğu kendiliğinden ortaya 
çıkacaktır. O zaman kapitalist değişim süreci içindeki kitlelerin 
âdeta bir milletleşme kaynaşması içinde oluşuna karşılık 
verebileceğiz. Nasıl, bu kaynaşmanın içinde İstanbul ağzının 
egemenliği kaybolup edebiyat dili bütün yörelerin toplu ağzı 
haline gelmekteyse, Marksizm’in de böyle bir ortak anlaşma metodu 
haline getirilmesi bize düşen görevdir. Bu, kitlelerde varolan 
dinamizmin içini kavramamız görevini bize yüklemektedir. Bu 
görevin koşulu olan uyanıklığı, duyarlılığı baltalayan her türlü 
alışkanlığı, her türlü hazır, basmakalıp tutumu bir yana 
bırakmalıyız. Bundan böyle ne yiğitlemeler, ne edebî silâh ticareti, 
sol şiirin gündeminde yer almamalıdır. Kitlelerin özlem 
dinamizmini Marksist yöntemin bütün gerçekliğiyle kavrayıp 
bunu bu gerçekliğin hak verdirdiği bir şiirsellikle ortak bir dile 
bağlamalıyız. işte bu noktada Türk halkının eski şiir ve söz 
gelenekleri bu gerçekliği bir bütünüğe ve ortaklığa kavuşturacaktır.

MB: İkinci yeni gibi şiir akımları, toplumsal süreçlerden, genel olarak 
devrimci hareketten uzak olmakla, bireyci olmakla suçlanırdı. Ama 
devrimci şiir yazanların çoğunun da, senin bu konuşmanda hep 
vurguladığın gibi, halkın hayatının ve mücadelesinin ta içinde 
yaşayarak yazdıkları bence söylenemez. Bu da, bir başka bireycilik 
oldu sanki. “Ben çiçek severim,” demek yerine, “ben devrim severim,” 
demek gibi. Devrimci şair, bireycilikten çıkayım derken, 12 
Mart öncesi standart “militan”ın benliğini kendi benligi 
yerine koymayı, kendini böyle nesnelleştirmeyi istedi. 
Böylece, 12 Mart öncesinin militan tipi, yani durduğu yerde 
kızışan, hareket içinde soğukkanlılıkla akacağına, durduğu 
yerde kızışan bu tip, “devrimci” şiire de egemen oldu. Sen bu konuda 
ne diyorsun?

CY: Bu konuda en iyimser bir analizle denilebilir ki, bu dediğim şiir, 
küçük-burjuvanın devrime katılmayı bir “bulunç” (vicdan) sorunu 
olarak ele almasından kaynaklanmaktadır. “Bulunç”, ama bilinç değil. 
Nitekim, 12 Mart sonrasında bazı ikinci Yenici şairler de bu bulunç 
dürüstlüğüyle toplum sorunlarına dokunan yahut dokunmak isteyen, 
ama “kan”, “şehit”, “kurban”, “ceylân”dan öte gidemeyen şiirler 
yazmışlardır, işin bir başka yanı daha vardır, ikinci Yeni nasıl, 
Avrupa ve Amerika modernizminin kötü okunup kötü anlaşılıp kötü 
tercümesinden doğmuşsa, bu şimdiki devrimci şiir de Latin Amerika, 
Doğu Avrupa ve Rus şiirinin kötü okunup kötü anlaşılıp kötü 
tercümesinden kaynaklanmış olmalıdır.

MB: Şimdi devrimci şiirde oldukça yaygın bir özellik, tonalitenin 
yüksekliği. Bu, şairin bütün devrimci iyi niyetine karşın, hâlâ 
yalnız kaldığının bir kanıtı sayılabilir mi?

CY: Ben -ki sen de eleştiriyorsun- kızıştırıcı ajitasyon şiirinin 
olamayacağı, olmaması gerektiği kanısından buraya varmıyorum. Elbet 
kızıştırıcı şiir olacaktır. Kitlelerin politize edilmesi için siyasî 
eyleme paralel bir kızıştırıcı şiir olacaktır. Ama bu değindiğimiz 
örnekte kızıştırılacak kitle, kızıştırıcıdan apayrı bir dünyada 
yaşadığı için kızıştırıcı şair sadece kendini kızıştırmaktadır. Bunun 
adı ise öz-kızıştırıcılık olsa gerektir. Biz bunun çeşitli 
örneklerini gördük. Baltayı bileyim derken, baltayı taşa vuranları 
gördük, öte yandan bu, şiirde duygulandırmanın yanlış olduğu anlamına 
da alınmamalıdır. Yeter ki bu duygulandırma, bilinçlendirmeye yönelik 
bir duygulandırma olsun. Okuyanı kendinden geçirmek için değil, 
kendine getirmek için yapılan bir duygulandırma olsun. Pek şairane 
bir lâf olacak ama, adını hatırlamadığım bir şairin lâfını anayım. 
Adam diyor ki: “Ben, yüreğimle düşünürüm, aklımla duyarım.” Bu 
mekanik bir tanımlama olmakla birlikte gerçeğe ışık tutabilir. 
Bizdeki terslik ise düşüneceğimiz yerde duygulanmak, duygulanacağımız 
yerde de elimiz şakağımızda düşünmek oluyor. Şiirde zekâyı yermenin, 
zekâyı şiir-dışı kılma akımının bir nedeni de bu olsa gerek. Oysa 
zekâyı şiirden dışarıda tutmak, bu demin dediğimiz iç dinamizmi 
kavrayıp dile getirmekte başlıca silâhımızı kendi elimizle düşmana 
teslim etmektir. Zaten bunu söyleyenler de, şiirimizin teslimiyetçi 
şairleridir.

MB: Şiir, politik açıdan sık sık eleştirilmiş, horlanmıştır; bizde de, 
başka ülkelerde de. Konuşmanda çerçevesini çizdiğin tarzda yazılan 
bir şiir, politikanın suçlamalarını haksız çıkarır mı?

CY: Politik şiir elbet vardır ve yazılmalıdır. Ama politikanın yöntemi 
başkadır, devrimci şiirin yöntemi başkadır, ikisini birleştiren şey 
sınıf mücadelesinin tarihî özüdür. Bu tarihî öz çerçevesinde devrimci 
şiirle politikanın yapmacık bir güncellik içinde günü gününe atbaşı 
gideceğini iddia etmek saçma olur.

Ama öyle dönemler vardır ki bu dediğimiz tarihî öz, devrim 
eylemleriyle devrimci şiiri elifi elifine yakın bir birliğe 
sokabilir. Devrim öncelerinde, büyük devrim dönemlerinde, büyük 
toplumsal bunalımlarda görülmüştür ve görülecektir. Bunu güdümlü 
sanat diye kavrayanlar unutmasınlar ki o çeşit şiirleri yazanlar 
tarafından güdüldükleri iddia edilen halk iktidarınınbir parçasıdır. 
Bu, kendilerini öyle hissetmelerinden değil, öyle olduğu içindir.

MHP İstanbul İl Başkanı Karataş: AKP’yi Yıkacağız

0

MHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bülent Karataş, Ülkücülerin isteyip de başaramayacağı hiçbir görevin olmadığını belirterek, Kadrolarımız hazır. MHP İstanbul’da ayağa kalktı. İstanbul, Milliyetçi Hareket Partisi’nin önünde engel değil önder olacak. İstanbul’dan iktidara gelen AKP’yi, yine İstanbul’dan yıkacağız” dedi.

– Sayın Başkan, yoğun programınızdan vakit ayırarak röportaj fırsatı verdiğiniz için öncelikli olarak teşekkürlerimi sunuyorum. İstanbul MHP İl Başkanı olarak göreve başlamanızdan bugüne yaklaşık yedi ay gibi bir zaman geçti. Bu zaman zarfı içerisinde hangi çalışmalara yoğunlaştınız, ne gibi faaliyetleriniz oldu? Okuyucularımıza ve dava arkadaşlarınıza biraz bilgi verir misiniz?

Milliyetçi Hareket’in saygıdeğer lideri Devlet Bahçeli Bey’in tevdii ettiği İstanbul İl başkanlığı görevine 19 Mayıs 2014 itibari ile “Bismillah” diyerek başladık. Geçen zaman zarfı içerisinde il yönetimimizi oluşturarak 39 ilçede teşkilatlarımızı yeniden yapılandırdık. 782 mahalle teşkilatımızı oluşturduk. 39 ilçenin tamamında birkaç seferden fazla olmak üzere istişare toplantıları gerçekleştirdik.

Abdi İpekçi Spor Salonunda Ramazan ve Kurban bayramlarında Sayın Genel başkanımızın teşrifleri ve İstanbulluların yoğun katılımıyla bayramlaşma programları gerçekleştirdik.

Muhtarların, STK’ların ve yerel basın temsilcilerinin görüşleri benim için çok önemlidir, o yüzden bu kurum ve kişilerle istişare toplantılarında bulunduk.  3 seçim bölgesinde mahalle başkanları genişletilmiş istişare toplantısı yaptık.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine Milliyetçi Hareket’in İstanbul kadroları yoğun bir şekilde katılım göstererek özverili bir seçim kampanyası yürütmüştür.

Ramazan ayı boyunca iftar ve sahur programları gerçekleştirmiş, Ramazan Ayı’nın maneviyatından ve bereketinden istifade edilmeye çalışılmıştır.

Engelli vatandaşlarımızın sorunlarıyla yakından ilgilenilerek, desteğimizle bir nebze olsun onların hayatlarını kolaylaştırmaya yönelik bir katkı sağlaması noktasında çaba sarf ettik.

Kurumsal olarak engelliler fuarında stant açarak siyasilere bu manada öncülük ve ev sahipliği yaptık.

Engelliler haftası sebebiyle, Engelliler alanında hizmet veren kuruluş temsilcileriyle geniş katılımlı yemekli istişare toplantısı düzenlendik.

Anadolu’daki illerimiz İstanbul’umuza konuk olarak gelip Feshane’de düzenledikleri festivallere katılarak hasret giderdik.

Renkleriyle milletimizin gönlüne taht kurmuş İstanbul’umuzun üç büyük takımın taraftar derneklerinin davetlerine katıldık, istişarelerde bulunduk.

İstanbul’un bütününe hitap eden sivil toplum kuruluşları, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası ve farklı meslek kuruluşlarını ziyaret ederek, görüşlerimizi kendileriyle paylaştık.

Mağdur edilen öğretmenlerimizin hak kayıplarının önlenmesi için uğraştık, 17 Aralık operasyonunun ardından mağdur edilen polis ailelerinin yanında olarak destek verdik, onlarla beraber olduk.

Ahde vefanın temel prensibimiz olması hasebiyle teşkilat mensuplarımızın, kader ve yol arkadaşlarımızın mutlu ve hüzünlü günlerinde teşkilatımız olarak yanlarında olduk.

30 Mart mahalli idareler seçimleri sonrasında İstanbul’un partimiz üzerinde bırakmış olduğu olumsuz izlenimini silerek, teşkilatımızın birliğini beraberliğini sağlayarak, başarıya susamış olan hareketimizin genel seçimlere hazır hale gelmesini sağladık.

İstanbul, Milliyetçi Hareket Partisi’nin önünde engel değil önder olacaktır.

12 yıllık AKP iktidarının başlangıcı olan İstanbul’un AKP’nin iktidarının sonuna vesile olması için var gücümüzle çalışacağız. MHP’nin iktidarına öncülük edeceğiz.

46 yıllık şerefli bir mazisi olan hareketimizin dünden bugüne bütün mensuplarımızı bir araya getirip, Milliyetçi Hareket’in Türkiye’nin son umudu, son kalesi olduğunun farkında olan Türk Milliyetçilerini 3 hilalli bayrağın altında toplayarak İstanbullularla kucaklaşacağız.

· 2015’te genel seçimler var. Sizin için de bu seçimler çok büyük bir sınav olacaktır. MHP İstanbul İl Başkanı olarak bu seçimlerde hedefiniz nedir?

İstanbul’da yaşayan Milliyetçi Hareket’e gönül vermiş insanlarımızı bir araya topladığımız zaman bu rakam zaten İstanbul’daki seçmenin %20’sini oluşturuyor. İlk hedefimiz bu %20’lik taban oyumuzu bir araya toplayarak, etkin gönüllülerimizi sahaya indirip tüm İstanbullularla kucaklaşarak hareketimizin hedeflerini paylaşmak ve liderimiz Devlet Bahçeli’nin başbakanlığına katkıda bulunmaktır.

· İstanbul’da bir taraftan MHP’ye üyelik çalışmalarına hız verildi, diğer taraftan da ilçe kongreleri bitmek üzere. Bizlere biraz bu konularda bilgiler verebilir misiniz? 

Milliyetçi Hareket’in saygıdeğer liderinin talimatları üzerine İstanbul’da 1 milyon üye kampanyası başlattık. Kampanyanın ilk 3 ayında 115.000 üyeye ulaştık. İstanbulluların Milliyetçi Hareket Partisine büyük teveccühü sevindirici ve umut vericidir.

Ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim, üyelik çalışmaları sürecinde korkunç bir gerçekle karşılaştık. Partimizin uzun yıllar emektarı olmuş, mücadele etmiş, çilekeş ve vefakâr insanlarımızın iradeleri dışında iktidar partisi AKP’nin üyesi yapıldığı görülmüştür. Bunlar hakkında yasal işlemler başlatılarak AKP üyeliklerinden istifa dilekçesi verilmiş, MHP’ye katılımları sağlanmıştır. Tüm mensuplarımızın partimize üyelikleri gerçekleşince üye sayımız daha da artacaktır.

AKP’nin İstanbul’daki üye sayısını nasıl gerçekleştiği de bizim bu çalışmamızla ortaya çıkarılmış, iktidar partisinin üyelik sahtekârlığı gözler önüne serilmiştir. İstanbul’daki ve tüm Türkiye’deki dava arkadaşımızın Yargıtay’dan üyeliklerini sorgulamalarını ve bu konuda bir hassasiyet oluşturmalarını kendilerinden rica ediyorum.

Liderimiz Devlet Bahçeli’nin talimatları ile başladığımız kongre sürecimizi bir demokrasi şölenine dönüştürerek, aday olmak isteyenlere imkân sağlayıp, çoğulculuğun en güzel örneklerini İstanbul ilçe kongrelerinde sergiledik. 18 ilçemizde birden fazla aday yarışmıştır. Seçilenlerle ilçe başkanımız seçilemeyenlerle de ülküdaşımız olarak yola devam ediyoruz.

6-7 ve 13-14 Aralık tarihlerinde 39 ilçenin tamamının kongreleri sorunsuz, güçlü ve yüksek moralli bir şekilde tamamlandı. İnşallah 4 Ocak tarihinde gerçekleşecek il kongremizde genel seçimler referans alınarak güçlü bir il yapısı oluşturulacak ve İstanbul’u kucaklayacak bir yönetim görev başı yapacaktır.

· İstanbul’da neyi sağlarsanız MHP adına başarının geleceğini düşünüyorsunuz? Bu manada İstanbul’da yaşayan Ülküdaşlarınıza bir mesajınız olacak mı?

Milliyetçi Hareket Partisi sadece bir siyasi parti değildir, aynı zamanda büyük bir camia ve bir fikir hareketidir.

Milletimizin huzur ve refahı devletimizin bekası temel prensibimizdir.

Bizler millet yolunda anadan yardan geçmiş, kendimizi vatan ve millet uğrunda seferber etmiş şerefli bir hareketin mensuplarıyız.

Aynı fikirler doğrultusunda yürüyen dava arkadaşlarımızın yürekleri de beraber çarpacak, başarıya da beraber koşacağız.

Bu anlamda bizimle beraber Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidarı için mücadele edecek her dava arkadaşımıza ihtiyacımız vardır.

Ülkücülerin isteyip de başaramayacağı hiçbir görev olamaz.

Biz de Türk milliyetçilerinin lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin iktidar hedefine İstanbul’daki ülküdaşlarımızla beraber katkı sunacağız.

· İstanbul’un AKP’nin rant kalesi olduğuna dair her kesimin ortak kanaati var siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İstanbul’un rant alanına dönüştürüldüğü herkesin malumudur. İmar yolsuzluğu başta olmak üzere birçok şaibeli konunun merkezi İstanbul’dur. İstanbul’un bir deprem şehri olmasına karşın bu felakete hazırlık yapmak yerine toplanma ve sığınma alanları dâhil yandaşlarına peşkeş çekilerek insan hayatını yakından etkileyen bir konuda bile rantiyeci bir zihniyetle hareket edilmiş, insan hayatı ikinci plana atılmıştır.

Allah’ın izniyle Milliyetçi Hareket’in iktidarında tüm bu usulsüzlüklerin hesabı sorulacak; hiçbir kamu malının, tüyü bitmemiş yetimin hakkının çalınmasına, çalanların yanına kalmasına izin vermeyeceğiz.

· Siz Fatih Sultan Mehmet’in fethederek Türk milletine miras bıraktığı İstanbul’da MHP’nin il başkanısınız. Biliyorsunuz Fatih Sultan Mehmet tarihte bir Rum mimarla devrin kadısı Huzur Bey’in karşısına aynı haklarla ve eşit şartlarla çıkmış ve Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunmasına ses çıkarmadığını ve kısasa kısas bağlamında verilen hükme razı geldiğini biliyoruz. Geçmişte böyle bir adalet düzeni vardı yani. Ama yıldönümünü idrak ettiğimiz 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet davasını ölçü aldığımızda, AKP iktidarında görevden alınmadık savcı, hâkim ve polis kalmadı. MHP de 17-25 Aralık’ı Yolsuzlukla Mücadele Haftası ilan etti. Sayın Başkan, siz bu konular hakkında ne düşünüyorsunuz?

17-25 Aralık tarihlerinde yapılan operasyonda asrın yolsuzluğu ortaya çıkarılmıştır. 17 Aralık öncesi hepimizin konuştuğu iktidarın yolsuzluk ve rüşvet çarkı ile 17 Aralık sabahı tüm Türkiye yüzleşmiştir. Gelişmiş toplumlarda böyle bir yolsuzluğa muhatap olan siyasetçilerin göreve devam etmesi mümkün değildir. Ülkemizde ise arsızlığı ve utanmazlığı kendilerine yaşam tarzı olarak belirleyen AKP’liler, suni bir düşman algısı yaratarak suçu ortaya çıkaranları suçlu ilan etmiştir. Hırsızların elini kolunu sallayarak dolaştığı, hırsızları yakalayan polislerin cezaevine konulduğu tek ülke Türkiye’dir. MHP olarak bu yolsuzluk davalarının üzerinin örtülmemesi için takipçisi, AKP hükümeti tarafından mağdur edilen emniyet ve yargı mensuplarının destekçisi olmaya devam edeceğiz.

Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin 17-25 Aralık tarihlerini ‘Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Haftası’ ilan etmesi dolayısıyla İstanbul’da bir hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyor, AKP iktidarını yolsuzluk ve rüşvet gerçeğine milletimizin dikkatini çekmek istiyoruz.

· İstanbul İl Başkanı olarak Türk milliyetçiliğinin sesi olan Ortadoğu gazetemizi daha geniş kitlelerce okunma noktasında tüm ilçeler bazında bir kampanya başlattınız. Bu çalışmalarınız hangi noktada acaba?

39 ilçemizde Türk milliyetçiliğinin gür sesi olan Ortadoğu gazetemizin okunması sağlanacaktır. İlk hedefimiz 5000 okuyucuya Ortadoğu gazetesini okutmaktır. Daha sonra üye kampanyamızla birlikte yürüyecek “Ortadoğu Gazetesine Abone Ol, Abone Yap” kampanyasını gerçekleştireceğiz.

· Sayın başkan, bu verdiğiniz bilgilerden dolayı tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Bu fırsatı verdiğinizden dolayı ben sizlere ve Ortadoğu Gazetesi ailesine çok teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Yıldıray Çiçek – 24.12.2014

ORTADOĞU GAZETESİ

MHP İstanbul İl Başkanı Karataş: AKP’yi Yıkacağız

0

MHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bülent Karataş, Ülkücülerin isteyip de başaramayacağı hiçbir görevin olmadığını belirterek, Kadrolarımız hazır. MHP İstanbul’da ayağa kalktı. İstanbul, Milliyetçi Hareket Partisi’nin önünde engel değil önder olacak. İstanbul’dan iktidara gelen AKP’yi, yine İstanbul’dan yıkacağız” dedi.

– Sayın Başkan, yoğun programınızdan vakit ayırarak röportaj fırsatı verdiğiniz için öncelikli olarak teşekkürlerimi sunuyorum. İstanbul MHP İl Başkanı olarak göreve başlamanızdan bugüne yaklaşık yedi ay gibi bir zaman geçti. Bu zaman zarfı içerisinde hangi çalışmalara yoğunlaştınız, ne gibi faaliyetleriniz oldu? Okuyucularımıza ve dava arkadaşlarınıza biraz bilgi verir misiniz?

Milliyetçi Hareket’in saygıdeğer lideri Devlet Bahçeli Bey’in tevdii ettiği İstanbul İl başkanlığı görevine 19 Mayıs 2014 itibari ile “Bismillah” diyerek başladık. Geçen zaman zarfı içerisinde il yönetimimizi oluşturarak 39 ilçede teşkilatlarımızı yeniden yapılandırdık. 782 mahalle teşkilatımızı oluşturduk. 39 ilçenin tamamında birkaç seferden fazla olmak üzere istişare toplantıları gerçekleştirdik.

Abdi İpekçi Spor Salonunda Ramazan ve Kurban bayramlarında Sayın Genel başkanımızın teşrifleri ve İstanbulluların yoğun katılımıyla bayramlaşma programları gerçekleştirdik.

Muhtarların, STK’ların ve yerel basın temsilcilerinin görüşleri benim için çok önemlidir, o yüzden bu kurum ve kişilerle istişare toplantılarında bulunduk.  3 seçim bölgesinde mahalle başkanları genişletilmiş istişare toplantısı yaptık.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine Milliyetçi Hareket’in İstanbul kadroları yoğun bir şekilde katılım göstererek özverili bir seçim kampanyası yürütmüştür.

Ramazan ayı boyunca iftar ve sahur programları gerçekleştirmiş, Ramazan Ayı’nın maneviyatından ve bereketinden istifade edilmeye çalışılmıştır.

Engelli vatandaşlarımızın sorunlarıyla yakından ilgilenilerek, desteğimizle bir nebze olsun onların hayatlarını kolaylaştırmaya yönelik bir katkı sağlaması noktasında çaba sarf ettik.

Kurumsal olarak engelliler fuarında stant açarak siyasilere bu manada öncülük ve ev sahipliği yaptık.

Engelliler haftası sebebiyle, Engelliler alanında hizmet veren kuruluş temsilcileriyle geniş katılımlı yemekli istişare toplantısı düzenlendik.

Anadolu’daki illerimiz İstanbul’umuza konuk olarak gelip Feshane’de düzenledikleri festivallere katılarak hasret giderdik.

Renkleriyle milletimizin gönlüne taht kurmuş İstanbul’umuzun üç büyük takımın taraftar derneklerinin davetlerine katıldık, istişarelerde bulunduk.

İstanbul’un bütününe hitap eden sivil toplum kuruluşları, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası ve farklı meslek kuruluşlarını ziyaret ederek, görüşlerimizi kendileriyle paylaştık.

Mağdur edilen öğretmenlerimizin hak kayıplarının önlenmesi için uğraştık, 17 Aralık operasyonunun ardından mağdur edilen polis ailelerinin yanında olarak destek verdik, onlarla beraber olduk.

Ahde vefanın temel prensibimiz olması hasebiyle teşkilat mensuplarımızın, kader ve yol arkadaşlarımızın mutlu ve hüzünlü günlerinde teşkilatımız olarak yanlarında olduk.

30 Mart mahalli idareler seçimleri sonrasında İstanbul’un partimiz üzerinde bırakmış olduğu olumsuz izlenimini silerek, teşkilatımızın birliğini beraberliğini sağlayarak, başarıya susamış olan hareketimizin genel seçimlere hazır hale gelmesini sağladık.

İstanbul, Milliyetçi Hareket Partisi’nin önünde engel değil önder olacaktır.

12 yıllık AKP iktidarının başlangıcı olan İstanbul’un AKP’nin iktidarının sonuna vesile olması için var gücümüzle çalışacağız. MHP’nin iktidarına öncülük edeceğiz.

46 yıllık şerefli bir mazisi olan hareketimizin dünden bugüne bütün mensuplarımızı bir araya getirip, Milliyetçi Hareket’in Türkiye’nin son umudu, son kalesi olduğunun farkında olan Türk Milliyetçilerini 3 hilalli bayrağın altında toplayarak İstanbullularla kucaklaşacağız.

· 2015’te genel seçimler var. Sizin için de bu seçimler çok büyük bir sınav olacaktır. MHP İstanbul İl Başkanı olarak bu seçimlerde hedefiniz nedir?

İstanbul’da yaşayan Milliyetçi Hareket’e gönül vermiş insanlarımızı bir araya topladığımız zaman bu rakam zaten İstanbul’daki seçmenin %20’sini oluşturuyor. İlk hedefimiz bu %20’lik taban oyumuzu bir araya toplayarak, etkin gönüllülerimizi sahaya indirip tüm İstanbullularla kucaklaşarak hareketimizin hedeflerini paylaşmak ve liderimiz Devlet Bahçeli’nin başbakanlığına katkıda bulunmaktır.

· İstanbul’da bir taraftan MHP’ye üyelik çalışmalarına hız verildi, diğer taraftan da ilçe kongreleri bitmek üzere. Bizlere biraz bu konularda bilgiler verebilir misiniz? 

Milliyetçi Hareket’in saygıdeğer liderinin talimatları üzerine İstanbul’da 1 milyon üye kampanyası başlattık. Kampanyanın ilk 3 ayında 115.000 üyeye ulaştık. İstanbulluların Milliyetçi Hareket Partisine büyük teveccühü sevindirici ve umut vericidir.

Ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim, üyelik çalışmaları sürecinde korkunç bir gerçekle karşılaştık. Partimizin uzun yıllar emektarı olmuş, mücadele etmiş, çilekeş ve vefakâr insanlarımızın iradeleri dışında iktidar partisi AKP’nin üyesi yapıldığı görülmüştür. Bunlar hakkında yasal işlemler başlatılarak AKP üyeliklerinden istifa dilekçesi verilmiş, MHP’ye katılımları sağlanmıştır. Tüm mensuplarımızın partimize üyelikleri gerçekleşince üye sayımız daha da artacaktır.

AKP’nin İstanbul’daki üye sayısını nasıl gerçekleştiği de bizim bu çalışmamızla ortaya çıkarılmış, iktidar partisinin üyelik sahtekârlığı gözler önüne serilmiştir. İstanbul’daki ve tüm Türkiye’deki dava arkadaşımızın Yargıtay’dan üyeliklerini sorgulamalarını ve bu konuda bir hassasiyet oluşturmalarını kendilerinden rica ediyorum.

Liderimiz Devlet Bahçeli’nin talimatları ile başladığımız kongre sürecimizi bir demokrasi şölenine dönüştürerek, aday olmak isteyenlere imkân sağlayıp, çoğulculuğun en güzel örneklerini İstanbul ilçe kongrelerinde sergiledik. 18 ilçemizde birden fazla aday yarışmıştır. Seçilenlerle ilçe başkanımız seçilemeyenlerle de ülküdaşımız olarak yola devam ediyoruz.

6-7 ve 13-14 Aralık tarihlerinde 39 ilçenin tamamının kongreleri sorunsuz, güçlü ve yüksek moralli bir şekilde tamamlandı. İnşallah 4 Ocak tarihinde gerçekleşecek il kongremizde genel seçimler referans alınarak güçlü bir il yapısı oluşturulacak ve İstanbul’u kucaklayacak bir yönetim görev başı yapacaktır.

· İstanbul’da neyi sağlarsanız MHP adına başarının geleceğini düşünüyorsunuz? Bu manada İstanbul’da yaşayan Ülküdaşlarınıza bir mesajınız olacak mı?

Milliyetçi Hareket Partisi sadece bir siyasi parti değildir, aynı zamanda büyük bir camia ve bir fikir hareketidir.

Milletimizin huzur ve refahı devletimizin bekası temel prensibimizdir.

Bizler millet yolunda anadan yardan geçmiş, kendimizi vatan ve millet uğrunda seferber etmiş şerefli bir hareketin mensuplarıyız.

Aynı fikirler doğrultusunda yürüyen dava arkadaşlarımızın yürekleri de beraber çarpacak, başarıya da beraber koşacağız.

Bu anlamda bizimle beraber Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidarı için mücadele edecek her dava arkadaşımıza ihtiyacımız vardır.

Ülkücülerin isteyip de başaramayacağı hiçbir görev olamaz.

Biz de Türk milliyetçilerinin lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin iktidar hedefine İstanbul’daki ülküdaşlarımızla beraber katkı sunacağız.

· İstanbul’un AKP’nin rant kalesi olduğuna dair her kesimin ortak kanaati var siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İstanbul’un rant alanına dönüştürüldüğü herkesin malumudur. İmar yolsuzluğu başta olmak üzere birçok şaibeli konunun merkezi İstanbul’dur. İstanbul’un bir deprem şehri olmasına karşın bu felakete hazırlık yapmak yerine toplanma ve sığınma alanları dâhil yandaşlarına peşkeş çekilerek insan hayatını yakından etkileyen bir konuda bile rantiyeci bir zihniyetle hareket edilmiş, insan hayatı ikinci plana atılmıştır.

Allah’ın izniyle Milliyetçi Hareket’in iktidarında tüm bu usulsüzlüklerin hesabı sorulacak; hiçbir kamu malının, tüyü bitmemiş yetimin hakkının çalınmasına, çalanların yanına kalmasına izin vermeyeceğiz.

· Siz Fatih Sultan Mehmet’in fethederek Türk milletine miras bıraktığı İstanbul’da MHP’nin il başkanısınız. Biliyorsunuz Fatih Sultan Mehmet tarihte bir Rum mimarla devrin kadısı Huzur Bey’in karşısına aynı haklarla ve eşit şartlarla çıkmış ve Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunmasına ses çıkarmadığını ve kısasa kısas bağlamında verilen hükme razı geldiğini biliyoruz. Geçmişte böyle bir adalet düzeni vardı yani. Ama yıldönümünü idrak ettiğimiz 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet davasını ölçü aldığımızda, AKP iktidarında görevden alınmadık savcı, hâkim ve polis kalmadı. MHP de 17-25 Aralık’ı Yolsuzlukla Mücadele Haftası ilan etti. Sayın Başkan, siz bu konular hakkında ne düşünüyorsunuz?

17-25 Aralık tarihlerinde yapılan operasyonda asrın yolsuzluğu ortaya çıkarılmıştır. 17 Aralık öncesi hepimizin konuştuğu iktidarın yolsuzluk ve rüşvet çarkı ile 17 Aralık sabahı tüm Türkiye yüzleşmiştir. Gelişmiş toplumlarda böyle bir yolsuzluğa muhatap olan siyasetçilerin göreve devam etmesi mümkün değildir. Ülkemizde ise arsızlığı ve utanmazlığı kendilerine yaşam tarzı olarak belirleyen AKP’liler, suni bir düşman algısı yaratarak suçu ortaya çıkaranları suçlu ilan etmiştir. Hırsızların elini kolunu sallayarak dolaştığı, hırsızları yakalayan polislerin cezaevine konulduğu tek ülke Türkiye’dir. MHP olarak bu yolsuzluk davalarının üzerinin örtülmemesi için takipçisi, AKP hükümeti tarafından mağdur edilen emniyet ve yargı mensuplarının destekçisi olmaya devam edeceğiz.

Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin 17-25 Aralık tarihlerini ‘Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Haftası’ ilan etmesi dolayısıyla İstanbul’da bir hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyor, AKP iktidarını yolsuzluk ve rüşvet gerçeğine milletimizin dikkatini çekmek istiyoruz.

· İstanbul İl Başkanı olarak Türk milliyetçiliğinin sesi olan Ortadoğu gazetemizi daha geniş kitlelerce okunma noktasında tüm ilçeler bazında bir kampanya başlattınız. Bu çalışmalarınız hangi noktada acaba?

39 ilçemizde Türk milliyetçiliğinin gür sesi olan Ortadoğu gazetemizin okunması sağlanacaktır. İlk hedefimiz 5000 okuyucuya Ortadoğu gazetesini okutmaktır. Daha sonra üye kampanyamızla birlikte yürüyecek “Ortadoğu Gazetesine Abone Ol, Abone Yap” kampanyasını gerçekleştireceğiz.

· Sayın başkan, bu verdiğiniz bilgilerden dolayı tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Bu fırsatı verdiğinizden dolayı ben sizlere ve Ortadoğu Gazetesi ailesine çok teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Yıldıray Çiçek – 24.12.2014

ORTADOĞU GAZETESİ

Flash TV’nin Sahibi İlk Defa Konuştu

0

24 yıllık medya patronu ama ilk kez konuştu: Erdoğan beni yokluğa mahkum etmelerini söylemiş!

Flash TV’nin sahibi Ömer Göktuğ, yıllar sonra ilk kez konuştu. Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e çok ses getiren bir röportaj veren Göktuğ, bakın Türk medyasını ve medya patronluğunu nasıl anlattı. İşte ders niteliğinde o çok çarpıcı röportaj…

Çalışanlarını siper edenlerden değil, çalışma arkadaşları için kendini siper edecek kadar cesur yürek o…Belki de bu röportaj sayesinde bugün ilk kez onunla tanışacaksınız. Çok gündemde olmayı sevmiyor, internette tarama yapsanız fotoğrafını bile kolay kolay bulamazsınız. Dedim ya başarılı ama geri planda durmayı tercih ediyor. Bir basın emekçisi olarak ben kendisini tanıdığım için mutluyum ve gurur duydum, ne de olsa çok kalmadı onlardan… Okan Bayülgen’in tabiriyle “Devrimci kanal” Flash TV’nin sahibi o. Ömer Göktuğ… Açık yürekli, cesur. Bir medya patronu ilk kez bu kadar açık konuşuyor. 24 yıllık bir TV’nin sahibi dile kolay. Kimler geldi, kimler geçti, bir tek o kalıcı oldu. Bir tek o çizgisini bozmadı. Bütün medya patronlarını az çok tanıdık, ama öyle ama böyle gündeme geldiler. Kimi vergi cezaları ile kimi iktidara yakınlığı ile kimi girdiği ihaleler kimi de giderek büyürken, gücüne güç eklerken… Ama o hep geri planda kaldı… 24 yıldan bu yana kendi yağı ile kavrulan bir kanaldan bahsediyoruz. Birçok kanal el değiştirdi, kapandı ama Flash TV’nin ne duruşu değişti ne de patronu… Tempoyu hep yüksek tuttular, Türk toplumunun unuttuğu eğlenceyi hep doyasıya yaşadılar. Bir nevi izleyicide antidepresan etkisi yaptılar…
Kimi zaman tebessüm ettik, kimi zaman pes dedik…! Ama işin en güzel yanı halay nasıl güzel çekilir, onu da onlardan öğrendik, Ankara’nın bağları ile göbek atan keyifli yurdum insanlarına şahit olduk…
O ne iktidara yakın ne de cemaate. Hani şu moda tabir var ya: Bitaraf olmayan bertaraf olur. Sanırım bu açıklamayı pek önemsemiyor. Medya bağımsız olmalı, hiçbir iktidarla yakınlığı olmamalı, kanalımız tam bağımsız diyor. Flash TV’nin halaylarla anılmasını da tebessümle karşılıyor. Diyor ki “Bizi küçümseyen zübbeler bile düğünlerinde bizim şarkılarımızı çalıyor. Toplumun her kesimi bizi izliyor” diye de iddialı konuşuyor. Bu röportajdan ben çok büyük keyif aldım, en çok etkilendiğim kısmı ise “Güvercin tedirginliği”ydi. Nedir o tedirginlik? diye sormayın, röportajda saklı…
Satırlarımın sonuna gelirken hemen emeğe saygı diyorum ve bu röportaj için benim kahrımı bir hayli çeken ve büyük emek veren Flash TV’nin başarılı ekran yüzü  Mustafa Yenigün’e teşekkürü borç bilirim. Hayli ilginç sunum tarzı, görselliği ve habere hâkimiyeti ile kendisini takipte olduğumuzu ve başarılarının devamını dilediğimizi de söyleyeyim.
Şimdi ben aradan çekiliyor sizi Ömer Bey ve bu ders niteliğindeki röportaj ile baş başa bırakıyorum… Mutlu olun, umudunuzu yitirmeyin,  güzel yarınlar bizim! Sevgi dolu bir dünya ve gerçek gazetecilerin koridorlarda cirit attığı bir medya diliyorum…

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN

Ömer Bey, öncelikle röportaj talebimi kırmadığınız için çok teşekkür ediyorum. Flash TV gibi yıllara meydan okuyan, renkli ve çok konuşulan bir kanalın sahibi olmanıza rağmen pek gündemde değil, geri planda kalmayı tercih ediyorsunuz. Öncelikle sizi tanımak isterim, kimdir Ömer Göktuğ?
Flash ile ilgili düşünceleriniz için teşekkür ederim. Ben 1953 İstanbul Beşiktaş nüfusuna kayıtlıyım. Çok gözlemci ve hafızası kuvvetli biriyim. Menderes dönemi Kıbrıs anlaşması, İngiltere infiali gibi olaylardan bugüne kadar siyasi ve sosyal hayatı yakından gözlemleyerek yaşıyorum.

“İŞADAMI CEPHEYE EN SON ÇIKAR”

Diğer medya patronları gibi işadamı olmanıza rağmen pek gündemde değilsiniz, ne siz ne de aileniz neden?
Bir iş adamı, ne iş yapıyorsa yapsın cepheye en son çıkar. Kişisel imajı ile kurumsal imajını ayırır, ayırmalıdır. Gündeme gelmek veya öne çıkmak esasen kurumsal bir sorun, acizlik veya olağanüstü bir durum nedeniyle olabilir.

“MEDYA GÜCÜ İLE ÇIKAR SAĞLAMAYI REDDETTİK”

Kimler geldi kimler geçti bu medya kervanından dersem yeridir. Birçok medya patronu tarihe gömüldü. Hala varlığını sürdüren en eski medya patronlarından birisiniz ve Flash TV çizgisini hiç bozmadı, hep kalıcı oldu, bunun sırrı ne, nerede?
Evet, ilk özel TV Magic Box grubu idi. 10 yıl önce gittiler. Biz ikinci özel kanalız. Bizden sonra HBB, Kanal 6, Show gibi kanallar yayına geçti. Flash 1991 yılı sonunda kuruldu, 24 yaşında. Bu durumun birçok nedeni var. Öncelikle yüzde yüz özkaynak ile yola çıktık ve hiçbir zaman borçlu olmadık. Tüm krizlerde çok dikkatli davrandık. İkinci sebep ise medya gücü ile çıkar sağlamayı reddettik… Çünkü bu alışkanlık tedavisi olmayan bir kötü alışkanlıktır. Alışırsan kurtulamazsın ve batar gidersin.

“MEDYA PATRONU MEDYAYI HAKSIZ ÇIKARLARI İÇİN KULLANAMAZ”

Bir işadamı olarak medyada yer almak isteyişinizin diğer medya patronlarına benzer ya da farklı yönleri var mı? Mesela ihalelerde vs. faydasını görüyor musunuz, tabii giriyorsanız?
Hiçbir şirketimiz resmi veya özel hiçbir ihaleye girmemiştir. Son dönem yani 5 – 6 yıllık özel kanallar hariç tüm medya patronlarını tanırım… Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Kemal Uzan, Enver Ören ve diğerlerini medya işine girmeden 10-15 yıl öncesinden tanırım. Medyanın güç olarak görülmesi ve haksız çıkarlar için kullanılması genellenebilir bir olgu olarak görülmemeli.

“HEPSİNİ TANIRIM, HİÇ BİR İKTİDARDAN TALEBİM VE ÇIKARIM OLMADI”

Medyaya neden girdiniz peki, bu iş sizin için keyif ve tutku muydu, yoksa medya patronu olmanın getirdiği prestijden mi yararlanmak istediniz?
Medya üzerinden hiçbir ekstra prestij yaşamadım… Doğrusu pek keyif de almıyorum. Hatta çok sıkıntı çektiğimi ve ciddi zararlar gördüğümü söyleyebilirim. Bir işadamının prestiji, kendi iş dünyasında ve çalışanlarına karşı düşünülebilir; bu anlamda prestij güvenilirliktir. İmza güveni, söz güveni ve hatta konuşulmayan konularda bile güven… Hiçbir sözümüzden dönmedik ve çalışanlarımızın haklarını hiç aksatmadan verdik. Flash’ın 24 yıllık tarihinde maaşlar bir gün bile geç ödenmedi. Bir insanın prestiji, dost ve aile çevresi ile toplum önderleri ile ilişkileri olarak değerlendirilebilir. Kendim ve ailem için mütevazı bir hayatım oldu. Liderlere gelince Sn. Demirel’i 40 yıldır tanırım. Korkut ve Turgut Özal kardeşleri ve Erbakan hocayı çocukluğumdan beri tanırım. Sn. Kılıçdaroğlu’nu SSK Genel Müdürlüğünden beri yaklaşık 35 yıldır, rahmetli Ecevit’i, Sn. Baykal’ı Mesut Beyi, Sn. Çiller’i yakinen tanırım. Sn. Gül ve Sn. Erdoğan’ı Lise çağlarından beri… Hatta daha onlar birbirini tanımadığı zamanlardan beri ayrı ayrı tanırım… Eğer bu insanları tanımak prestij sağlıyorsa, ben medya işine girmeden çok önceki zamanlardan bayağı prestij sahibiymişim. Hemen söyleyeyim bu insanların hiçbirinden hiçbir talebim ve çıkarım olmamıştır… Tam tersi olmuş olabilir.

“SÖZCÜ KURULURKEN BANA DA YATIRIMCI OLARAK TEKLİF YAPILDI AMA…”

Türk medyasının en büyük sorunlarından birinin medya patronlarının sadece gazetecilik değil de başka alanlarda da faaliyet göstermesi, mesela işadamı olması ve bu nedenle iktidarlara boyun eğmek durumunda kaldıkları söyleniyor. Ve Türkiye’de Sözcü gazetesinin patronu dışında sadece gazetecilik yapan başka medya patronu yok. Siz de bir işadamısınız bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Medya patronlarının işadamı olması doğal bir durumdur. Yeter ki iyi işadamı olsunlar. Gazetecilerin medya patronu olması olağandışı ve normal ekonomik kurallara uygun olmayan bir durumdur. Bir gazetecinin medya yatırımı yapabilecek kadar parası olması kolay izah edilemez… Bunun örnekleri var… Arka planı ile ilgili somut bilgilerim var ama bu konuya girmek istemem.  Sözcü kurulurken bana da yatırımcı olarak teklif yapıldı. Bu teklif, çözüm önerisi olmayan sert ve yıkıcı muhalefet… Muhalif kesimlerin istismarıdır. Uluslararası basın ilkelerini zorlamamak gerekir.

Sözcü Gazetesi’nin şu anki sahibinden mi gelmişti bu teklif size ve neden kabul etmediniz, sert muhalefet miydi sorun?

Hayır, gazete kurulmamıştı bile o zaman. Birkaç kişi benimle bu konuda görüştü ancak ben görsel basında kalmayı yani sadece Flash TV ile yetinmeyi daha mantıklı buldum. Netice itibari ile yazılı medyaya çok yakın değildik, bildiğimiz sektörde kalmak daha akılcıl.

Yani bir gazete açmayı düşünmüyorsunuz…

Yok düşünmüyorum. Hiç böyle bir düşüncem olmadı, olacağını da sanmıyorum…

“İSTER MALİYECİ GELSİN, İSTER MÜFETTİŞ”

Peki, siz bu bahsettiğim sorunu hiç yaşıyor musunuz? Yani hem medya patronu hem de işadamı olmanın ağır geldiği günler oluyor mu?

Sultan Abdulhamit, her kurulan gazeteye, dergiye bir kese altın gönderirmiş. Bunu çoğu kabul edermiş. Kabul etmeyenlerle hafiye teşkilatı ilgilenirmiş… Genlerimiz böyle. Benim yaşadığım dönemde ise, siyasiler şöyle bir bakıyor… “Nasıl olsa bir şeyler ister” diye bekliyor… Bir şey isterse kucakta… İstemezse biraz yol veriyor… Yine istemezse gelsin maliyeci, gelsin müfettiş, gelsin kamu gücü. En son versiyon ise “Süleyman iki milyon gönder… Reklam faturası geliyor”

“MEDYA PATRONLARI SEKTÖRÜ YETERİNCE BİLMİYOR”

Peki diğer medya patronlarını eleştirdiğiniz konular var mı hiç?
Ben medya patronlarını, sektörü yeterince bilmedikleri konusunda eleştiriyorum. Patronlar sektörün mali portresini, hukuksal yapısını, üretim düzenini, medya & reklam tarafını yeterince bilmiyor… Profesyonellere teslim olmuş gidiyor. İş dünyamızın en akıllı adamlarından Erol Aksoy Show’u kurup teslim ettiği üç profesyonel yöneticisinden ilk bir yılda “Bizi ortak et” teklifi aldı.

“ACUN ILICALI’NIN MEDYA PATRONLUĞU GELECEK VAAD EDİYOR”
En beğendiğiniz medya patronu kim mesela?
Hiç tanımıyorum, kaynaklarını bilmiyorum ama en iyi potansiyeli Acun Ilıcalı olarak görüyorum. İşin ekonomisine riayet ederse ve kazaya uğramazsa kalıcı olabilir.

“SİYASİLER MEDYAYA İKTİDARDA BAŞKA MUHALEFET DE BAŞKA DAVRANIYORLAR”

Az önce de dediğim gibi Flash çok eski bir kanal, birçok iktidar dönemini gördü, Hiç başınızın ağrıdığı oldu mu?
Bu işin içinde rahmetli Özal’ı, Sn. Demirel’i, Rahmetli Erbakan’ı, Sn. Çiller’i, Sn. Mesut Yılmaz’ı Rahmetli Ecevit’i Sn. Abdullah Gül’ü, Sn. Erdoğan’ı gördük… Şimdi de Sn. Davutoğlu’nu görüyoruz. Bunların ortak yanı “İktidarda başka, muhalefette başka” olmalarıdır. Hepsinin muhalefet dönemlerinde medya ilişkileri çok sıcak ve medenidir. Yine hepsinin iktidar döneminde “Benden değilsen, karşımdasın” fikri hâkimdir. Bu durum medya namusu taşıyanlar için çok ağır bir baş ağrısı yapar. Tarafsız… Bağımsız… KORKAK olursunuz.

“SİYASİLERDEN TEHDİT NİTELİKLİ ELEŞTİRİ ALDIM”

Mesela herhangi bir iktidar döneminde yaşadığınız bir baskı ve yahut her hangi bir bakanla ile vekil ile yaşadığınız ilginç bir anınız olayınız var mı yayınlarınız nedeniyle?
Evet, bana göre çok ilginç… Bir bakan, birkaç milletvekili, birkaç belediye başkanı beni arayarak “şart ve tehdit” nitelikli eleştiriler yaptı.

“BİR SİYASİYE KÜFRETTİM”

Siz ne yaptınız?

Sinkaflı küfür ettim.

Yaa sonra ne oldu?

İnanın hiç bir şey olmadı…Sadece bir tanesi ağabeyimi arayarak beni şikayet etmiş.

“KİMSEYE BİAT ETMEM”

Sonra?

Sonra unutulup gitti…Hatta o bakan İstanbul’da bir otelde kahvaltıda beni gördü, geldi boynuma sarıldı.

“RAHMETLİ BABAM MEZARDAN KALKSA TEHDİT VE ŞANTAJA BOYUN EĞMEM”

Yaptığınızı doğru buluyor musunuz şimdi düşününce?

43 yaşındaydım. Çok kızdım, telefonda oldu… İsim verip kimseyi mahcup etmem… Ama rahmetli babam mezardan kalksa tehdit ve şantaja boyun eğmem, biat etmem.

“ERDOĞAN, BENDEN UZAK DURMALARINI BENİ YOKLUĞA MAHKÛM ETMELERİNİ SÖYLEMİŞ”

Malum diğer medya patronlarının iktidarla başı zaman zaman ağrıyor. Sayın Erdoğan, her daim konuşmalarında onları ve yayınlarını hedef alıyor, siz bu konuda sanki biraz şanslısınız pek hedefte değilsiniz, bunun sebebi size göre ne?
Sayın Erdoğan’ı 68 yılından bu yana tanırım. İmam Hatip Lisesi 2.inci veya 3.üncü sınıfındaydı. Beyoğlu ilçe gençlik kolu başkanlığı, ilçe ve il başkanlığı, Belediye Başkanlığı, Parti başkanlığı Başbakanlığı dönemlerini ayrıntısıyla bilirim. Sn. Erdoğan’ın tanıdığı ilk TV patronu benim. Girdiği ilk TV Stüdyosu bizim stüdyolarımızdır. İkimiz de birbirimizi biliriz. Başbakan olup girdiği ilk Bakanlar kurulunda arkadaşlarına “Benden uzak durmalarını, yokluğa mahkûm etmelerini” söylemiş. Bunu bana o kurulda bulunan iki bakan anlattı. Bana neden bu kadar kırgın – kızgın olduğunu bilmiyorum. AKP kurulurken Sn. Gül, Sn. Gökçek ve Sn. Erdoğan yarışıyordu. Ben esasen bu kuşaktanım ama Erbakan Hoca’yı yarı yolda bırakmalarını hoş karşılamıyordum. Bu üçlü arasında en az yakın olduğum kişi Sn. Erdoğan’dı… O süreçte benim dışımda ve bence gerçek dışı bazı dedikodular nedeniyle kırılmış olabilir. Yine de Flash gerçekten tarafsız yayıncılık yapıyor… Yıkıcı muhalefet yapmıyor… Bu durumu da dikkate alıyor olabilirler.

“FLASH TV GERÇEKTEN TARAFSIZ YAYINCILIK YAPIYOR, YIKICI MUHALEFETE KARŞIYIZ”

Geçmişi de çok iyi bilen bir medya patronu olarak size desem ki bugünkü medyanın durumunu nasıl görüyorsunuz ne dersiniz ve size göre Türk medyasının en büyük sorunu ne?
Medyamızın Patron yetersizliği önemli bir sorun. Bunun yanında mecra bolluğu ve kadro yetersizliği de önemli sayılır.

“PESPAYE DURUMLAR, KALDIRAMIYORUM”

Çok geçmedi üzerinden Türkiye uzunca bir süre medyaya bomba gibi düşen tapeleri konuştu, “Alo Fatih” sanırım uzunca bir süre hafızalardan silinmeyecek. Sizin de hiç böyle baskılar aldığınız oldu mu, var mı bir Alo Fatihlik durum? Hatta hüngür hüngür ağlayan bir medya patronuna bile şahit olduk.
Bunlar üzüntü verici pespaye durumlar.

“MEDYA PATRONU OLMANIN ZORLUĞUNU AYDIN DOĞAN VE DİNÇ BİLGİN’E SORMALI”

Mesela geçtiğimiz günlerde Koza İpek Yayın Grubu’nun patronu Akın İpek ilk kez konuştu, açıklamaları büyük yankı uyandırdı, “İktidar sürekli bana baskı yaptı, şu çalışanını kov, şu gazeteciyi at” dedi ama direndim dedi. Medya patronu olmak sanırım zor bu ülkede?
Sn. Akın İpek’i tanımam… Ne kadar dirençli ve direncinin ne kaynaklı olduğunu bilmem. Tek bilebildiğim şey son on yıldaki çok hızlı yükselişidir. Medya patronu olmanın zorluklarını Aydın Bey’e, Dinç Bey’e, Erol Bey’e sormalı… Bugün mutlu olan medya patronlarına ise birkaç sene sonra sorulabilir.

“ERDOĞAN’IN YAKIN ÇEVRESİ BİLE VAR DERKEN BEN BASKI YOK DİYEMEM”

İktidarın ve özellikle Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın medyaya yönelik tutumunu nasıl buluyorsunuz? Var mı bir baskı ortamı?
Sayın Erdoğan’ın yakın ve eski çevresi bile baskı var derken… Benim aksini söylememi beklemiyorsunuzdur. Siyasette istihbarat ve propaganda çok önemlidir. Tayyip Bey ilk gençlik seminerlerinden beri bunu çok iyi bilir.

“DÜN ERGENEKONCULARA ÜZÜLÜYORDUK ŞİMDİ BUNLARA”

Türkiye malumunuz çok sıcak günlerden geçiyor. Geçtiğimiz günlerde Zaman ve STV grubuna yönelik bir operasyon düzenlendi. Siz bunu bir paralel yapı operasyonu olarak mı yoksa medya operasyonu olarak mı değerlendirirsiniz?

Valla biz eskiden Ergenekonculara üzülürdük, şimdi bunlara üzülüyoruz. Bu Balyoz, Ergenekon operasyonları olurken diyorduk ki, sıra bir gün bunlara gelecek ve bu kez başkaları da onlar için üzülecek. Tam da dediğimiz gibi oldu. Bu hiç akılcıl bir olay değil, biz bunu taa 2008 yılında programlarımızda dile getirdik. Bir takım yabancılar Türkiye’ye geldi ve bunların akıllarına bir şeyler koydu. Gözü olan, kulağı olan, aklı olan Flash izleseydi o dönem ne demek istediğimizi anlardı. Medya operasyonuydu, inlerine girildiydi kısmı bana göre teferruat, bunlar iktidar savaşları. Cephe ve mevzi savaşları, Basın özgürlüğü vs. hikaye. Arka plandaki ayrıntıları görmek lazım. Kimse hikaye anlatmasın.

“İTİLMİŞ KAKILMIŞ BİR KURUMUZ”

Anladığım kadarıyla siz ne iktidara yakınsınız ne de cemaate. Ne güzel şucu bucu olmamak değil mi bir medya patronu için?

(Gülüyor) Bitaraf olan da bertaraf oluyor sonra. Biz çok itilmiş kakılmış kenarda tutulmuş bir kurumuz. Bertaraf olmak da böyle bir şey işte.

“GÜVERCİN TEDİRGİNLİĞİNDEYİZ”

Bu şartlar altında ne kadar özgürsünüz, ya da kendinizi ne kadar özgür hissediyorsunuz?
Bağımsız, Tarafsız korkak durumdayız… Toprağı bol olsun Hrant Dink bu duruma “Güvercin Tedirginliği” diyordu.

“BAĞIMSIZ, TARAFSIZ VE KORKAK DURUMDAYIZ”

Basın özgürlüğü diye şey kaldı mı hala?  Bu sorunun cevabı biraz zor gerçi ama?
Evet… Ülkemizde sonsuz bir basın özgürlüğü var. Çok mutluyuz. Keyfimize diyecek yok…Oldu mu?İsterseniz kafayı yemeden konuyu değiştirelim.

Peki, tamam sağlam kafa ile sağlam bir soruya geçelim o halde Bildiğim kadarıyla Bursa’da yaşıyorsunuz. Peki, oradan bir TV kanalını yönetmek zor olmuyor mu, neden İstanbul’da değilsiniz ya da kanal neden Bursa’da değil?
CNN’in merkezi Atlanta’da, New York’ta değil, Washington’da değil. Bizim grup şirketlerin merkezi Bursa. Tabii ki operasyonlar İstanbul ve Ankara’dan yürütülüyor. Biz bir yerel televizyonlar Network’ü olarak yola çıktık. Uzun hikâye… Bunu anlayan olmadı… Şimdi de anlayan yok. Adam ABD’ye gidiyor; aynı kanalda kendi ilinin, hatta ilçesinin olaylarını izliyor. Bunun yanında NBA maçını izliyor. Buna network veya Yerel – Ulusal zincir denir. Bu nedenle Bursa uygundu… Ama 25 yıldır sektör hala bu aşamaya gelmedi… İşte sektör.

“BİZİ Tİ’YE ALANLAR BİZİMLE COŞUYOR”

Ömer Bey açıkçası, Flash TV bizi hep tebessüm ettiren bir televizyon kanalı. Halayla da artık neredeyse bütünleşti… Kanalı her açtığımızda mutlaka bir halay, türkü eğlence alıp başını gidiyor, tabii bunu çok ti’ye alanlar da var, Hatta “Dünya yıkılsa Flash halay çeker” diyenlerin sayısı hayli fazla, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bakın Ankara’nın Bağları türküsü bizden çıktı. Tavukları pişirmişem bizden çıktı. Kolbastı oyunu bizden çıktı. Zengin fukara hangi düğüne gitseniz bunlar çalmadan düğün bitmez. Aslında bu toplumda Flash’ın net bir karşılığı var. Bizi Ti’ye alanlar da bu şarkılarla coşuyor. İzin verin de herkesin “Belgesel” seyrettiği bir toplumda bunlar da olsun.

“BİZİ KÜÇÜMSEYEN ZÜBBELERE SÖZÜMÜZ ŞU: NE YAPTIĞIMIZI İYİ BİLİYORUZ”

Müzik ruhun gıdası derler, peki sürekli halaylarla anılan bir kanal olmak sizi rahatsız ediyor mu? Hatta “Flash TV kafası” tanımlaması bile var.  Bunlar sizi kızdırıyor mu?
Halay, Flash TV kafası gibi sözler bizi hiç rahatsız etmez. Bugün kent nüfuslarımızın %60’ı kent doğumlu değil, kırsal veya taşra doğumlu. Biz ne yaptığımızı biliyoruz… Züppeleri anlıyoruz… Onların da çoğu taşralı, ama ne yapsınlar… Biraz farklı görünmeye ihtiyaçları olabilir.
Hey gidi günler hey! Ömrünün yarım asrını Türk sinemasına tahsis eden Kadir İnanır, bile Flash TV’den geçti, ana haberi sunmuştu sizde, neden yine böyle bir atılımda bulunmuyorsunuz buna benzer? Ve Kadir Bey’de umduğunuzu bulmuş muydunuz?
Medya topluma mal olmuş tüm popüler yüzleri kullanmak ister. Bu tür denemelere atılım değil kitle testleri gözüyle bakmak lazım. İzleyici çok iyi refleks veriyor… Özellikle televizyonda popüler yüzlerden çok samimi, doğal ve güven verici tipler tercih ediliyor.

Bu arada Kadir İnanır oyunculuk, spikerlik derken artık akillerimizden de oldu bildiğiniz üzere, ne düşünüyorsunuz?

Allah yolunu açık etsin.

“GENELEV KADININI DA CAMİ İMAMINI DA KUCAKLAMAK İSTERİZ”

Dilber Ay’ın Parmaklıklar ardında yaptığı ilginç programı sormadan edemeyeceğim. Bu format kime ait ve gaye ne programda, kime ne mesaj verilmek isteniyor?
Her sanatçının kitlede özel bir karşılığı var. Bu format ve diğer birçok özgün program formatımız Genel Yayın Yönetmenimiz Sn. Şenay Şenol ve Programlar Müdürümüz Sn. Mustafa Aktaş tarafından geliştiriliyor. Bu iki değerli yöneticimiz Flash TV’nin kurulduğu günden bu yana kurumumuza çok değerli katkılar yapmışlardır.

“HER KESİM BİZİ İZLİYOR”

Flash TV’nin hedef kitlesi kimler genelde?
Hedef kitlemizi “Yeni kentli”, “Orta ve orta altı gelir grubu”, “Kadın”, “Orta yaş” grupları ağırlıklı olarak öngörüyoruz… Ama şaşılacak şekilde üst gelir ve üst eğitimli gruplar tarafından izlendiğimizi hatta bazı programlarımızın çocuklardan çok iyi tepki aldığını da gözlemliyoruz. Sonuçta genelev kadınından cami imamına kadar herkesi kucaklamak isteriz

“BİR TV KANALININ GÖRÜŞÜ VE SİYASİ YAKINLIĞI OLAMAZ”

Her kanalın az çok siyasi görüşü ya da siyasetçilere olan yakınlığı ortada ama ben Flash TV’nin rengini hiç çözemedim. Kime yakın hangi görüşe daha sempati duyar?
Bir TV kanalının görüşü veya siyasi yakınlığı olmaz, olmamalıdır. Flash TV’nin rengini çözemediğinize üzülmeyin. Ben de çözemiyorum… Bir rengi yok herhalde. Çözebilen olduğunu da sanmam. İnsanlığın ortak değerlerine, ülkemizin ortak değerlerine sahip olmaya çalışıyoruz.

“TAM BİR ÖZGÜRLÜK VAR, VİCDANLI YAYINCILIK YAPIYORUZ”

Flash TV’nin haberciliğini nasıl buluyorsunuz, var mı herhangi bir müdahale?
Haber ve programlarımızda tam bir özgürlük vardır. Arkadaşlarımızın ortak aklı ve vicdanı ile yayıncılık yapıyoruz. İnanılmaz belki ama burada hiçbir editoryal yönlendirme yoktur. Bir çıkıntılık olacak diye zaman zaman korkuyorum ama, hiç olmadı. En üst yöneticisinden, kapıcısına kadar tüm arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Onları çok çalıştırır, yorarım; ama dışarıdan hiç toz kondurmam… Göğsümü siper ederim.

“OKAN BAYÜLGEN’İ SEVİYORUZ”

En büyük hayranlarınızdan biri Okan Bayülgen. Flash TV’nin devrimci bir kanal olduğunu söylüyor her defasında, mutlu oluyor musunuz o bunları söylerken?
Okan Bey, çok özgün medya duruşu olan biri. Donanımlı bir televizyoncu. Arkadaşlarımız da O’nu seviyor.

Ömer Bey tekrar teşekkür ediyorum. Röportajımızın sonunda size daha önce hazırladığım bir espriyi yapmak ve soruma cevap da almak istiyorum ama kızmak yok! Halay çekmeyi biliyor musunuz?
Açıkçası pek bilmem… Çocukluğumda folklor yaptım… Oyun havası, Zeybek, Halay hepimizin genlerinde var. Hiç bilmeyen bile yarım şişe rakıdan sonra aslanlar gibi oynar. İçmeden de oynanır tabii… Sahneleri esir alan birçok başörtülü kız görüyorum.
Gönül isterdi ki daha uzun uzun sürsün bu güzel söyleşi, hoş sohbetiniz ve cesur yüreğinizi canı gönülden selamlıyorum, yürekten teşekkür ediyorum. Diğer medya patronları da dilerim sizi örnek alır diyorum ve çalışanlarını siper etmek yerine göğsünüz siper eder tıpkı sizin gibi…

MEDYARADAR