Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 93

Ses kayıt cihazı bir gazeteci için ne kadar önemlidir?

0

Ahmet Hakan ve Yavuz Bingöl arasındaki malum durumu biliyorsunuz. Bilmeyenler de Google amcaya yazdığında sayfalarca bilgiye ulaşacaklar. Burada beni düşündüren ve aklıma takılan ses kayıt cihazı oldu.

10 yıl önce gazetecilik yapanlar bir fotoğraf makinesi bir de ses kayıt cihazının önemini çok iyi bilirler. İkisi de herkeste olmayan pahalı aletlerdi. Haber veya röportaj yapmaya gidecek olan muhabir kurum içinde ya önceden sıraya girer ya da bir boşluğu kollardı. Çünkü biliyoruz cümleler eğer kayıt altına alınmazsa uçar giderdi.

Özellikle siyasi ve magazinsel kişilikler röportaj sırasında şevke gelip her şeyi söyledikten sonra. Yayınladıkları an bunları ben söylemedim demeleri alışkanlık haline gelmişti. Sıkça “ben öyle demedim çarpıtılmış ya da kesip biçmişler cümleyi ne hale getirmişler” gibi lafları çok sık duyarız.

Staj için gelenlere de, söyleşilerimizde de hep aynı şeyi söylerim. Yazarak not alın ama sesleri kayıt altına almayı hiç unutmayın.

Geçenlerde bilgisayarda düzenleme yaparken yıllar önce yaptığım röportajların ses kayıtlarına ulaştım. Kimisi bu dünyadan göç etmiş kimisinin de bugün fikirleri 360 derece değişmiş.

Diğer bir konu sesi kayıt altına almak kadar, gazetecilerin duyduğunda tüylerini diken diken eden “deşifre”dir. Ahmet Hakan deşifre yapılmamış halini bugün köşesinde yayınlamış. Fark edenleriniz olmuştur, cümleler ne kadar devrik ve tutarsız. Konuşurken her zaman güzel cümleler kuramayız. Ama gazetecinin diğer bir işi de o devrik cümleleri toparlayıp anlaşılır hale getirmektir. İşte yukarıda az önce yazdığım “kesip biçmişler cümleyi ne hale getirmişler” serzenişinin çıkış noktası burada yatıyor.

Çoğu gazeteci röportaj yaptığı kişinin sözlerine sadık kalır ama bazıları hafiften istediği yöne çeker. İşte röportaj verenin sözünü ettiği an o andır….

Artık dönem değişti, teknoloji ulaşılabilir hale geldi. Yani cep telefonları 13 megapiksel’den aşağı fotoğraf çekmiyor. Bir de ses kaydını da yapıyor. Böyle olunca herkes bir bakıma muhabir adayı oldu. Ama yine de deşifreleme, derleme ve toplama işi gazeteciyi, iyi bir gazeteci yapıyor.

Off the record (kayıt dışı) olmadığı sürece gazeteci için her kelime önemlidir. Bir kişi yayınlanmamasını istediği şeyleri söylediyse bu cihazlar onun da arşivini güzelce yapıyor. Muhabirin ileride haksız duruma düşmesini engelliyor.

Ses kayıt cihazı sayesinde söz uçar, yazı kalır sözü değişiyor. Ses de kalır yazı da oluyor…

OZAN İLGİNOĞLU

Barış Çetin İle Röportaj

0

Altyapısından yetiştiği Sandıklıspor’a sezon başında dönüş yapan Barış Çetin, tecrübelerini, futbol yaşantısını ve hedeflerini anlattı.

Barış Çetin Sandıklıspor’da yetişen bir futbolcu. Sandıklıspor’daki futbol hayatın nasıldı?

14 yaşımdayken Sandıklıspor’da futbola başladım ve aynı yıl amatör lisansım çıktı. Hocalığını babam, Süleyman Çetin’in yaptığı A ve B genç takımlarda oynadım. Sandıklıspor altyapısındaki bütün takımlarda forma giydim, takım kaptanlıkları yaptım. Birkaç sene sonra A Takım’a yükseldim. A Takım’ının hocalığını yine babamla birlikte İsmail Arık yürütüyordu. Sandıklıspor A Takımı’nda oynarken Afyonkarahisar İl Karması’na seçildim. Seçildiğim bu karmayla profesyonellik yolu açılmış oldu.

Futbolda profesyonelliğe geçiş hikayenle devam edelim. Nasıl profesyonel oldun?

Afyonkarahisar İl Karması ile gruplara kaldık. Grup maçlarımızı izleyen takımlardan 8-10 tane Bank Asya takımı vardı. O zamanki adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan transfer teklifi gelince, hiç düşünmeden kabul ettim. 2002-2003 sezonunda profesyonel oldum.

İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan başka hangi takımlardan teklif aldın?

Hepsini şimdi hatırlayamıyorum. Elazığspor, Denizlispor, Manisaspor, Karşıyakaspor’dan teklifler gelmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un hocası Ali Osman Renklibayla da görüşmüştük. Konuşması samimi geldi. Bende hiç düşünmeden imzayı attım. Keşke imza atmasaydım. Çünkü son maçta Beşiktaş PAF Takımı’ndan izlemeye geldiler ve beni istediklerini söylediler. A Takım ile idmana çıkarsın, altyapıyla maçlara çıkarsın dediler. Ama ben İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a imza attığım için Beşiktaş ile anlaşamadım.

Acaba İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a imza atarken aceleci mi davrandın?

Denenmek için bir çok takıma gitmiştik. Kulüpler yetiştirme bedeli ödeme konusunda sorunlar çıkartıyorlardı. Bende artık, o sene futbolu bırakmayı düşünmeye başlamıştım. Üniversete sınavlarına hazırlanmaya başlayacaktım. Bir şans olarak Afyonkarahisar İl Karması’na seçildim. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan teklif gelince de çok fazla düşünmek istemedim. Hemen imzalamak istedim. Aslında iyi de yapmışım diyebilirim.

Birçok profesyonel takımda forma giydin. Sezon başında da altyapısından yetiştiğin Sandıklıspor’a transfer oldun. Sandıklıspor’a dönüş hikayeni senden dinleyelim.

Sandıklıspor, beni geçen yıl da istedi. Geçen yıl devre arası Sandıklıspor Onursal Başkanı İsmail Elibol ile görüşmüştük. Bayrampaşaspor’dan para sıkıntılarından dolayı ayrılacakken, param yatınca ayrılamadım. Bu sezon başı Sandıklı Belediye Başkanı Mustafa Çöl ile görüştük. Ben normalde 2. Lig takımı Tepecikspor ile anlaşmıştım. Bir futbolcunun her zaman hedefi üst liglerde oynamaktır. Anlaşmamda sıkıntı çıkınca, oradan ayrılmak zorunda kaldım. Daha sonra, Sandıklıspor’dan teklif gelince yuvaya dönüş yaptık.

O zamanki ismiyle İstanbul Büyükşehir Belediyespor’da kalıcı olman beklenirken, Erzincanspor’a transfer oldun. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’daki kariyerin ve Erzincanspor’a trasnferin hakkında neler söylemek istersin?

Bu transfer kariyerimi olumsuz yönde etkiledi. O sezonun bitmesine 7-8 hafta kala Kayseri Erciyesspor’la anlaşmıştım. Ancak dizimden bir sakatlık geçirdim. O sıralar Ümit Milli Takım’a da gidiyordum. Dizimden sakatlanınca sezonu kapattım ve transfer işi de iptal oldu. Sonraki sezon geri döndüğümde hoca değişti. Genç oyuncu olduğumuz için de çok fazla sıcak bakmadılar. İyi bir kamp dönemi geçirmiştim ama oynama şansım olmadığından, genç oyuncununda oynaması lazım, hocaya gitmek istediğimi söyleyerek izin istedim. O ara 2. Lig’de mücadele eden Gaziantep Büyükşehir Belediyespor ile görüşüyordum. Yönetimle ilgili maddi sorunlar çıkınca, beni Erzincanspor’a yönlendirdiler. Erzincanspor’da benim adıma işler iyi giderken, kulüp adına işler yolunda gitmedi ve takım küme düştü. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a döndüğümde küme düşmüş takımdan geliyor gözüyle bakıldı. O sene, yine de İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile anlaşarak, orada kaldım. Ama Erzincanspor’a gitmeyip, kendi takımımda kalmış olsaydım, daha farklı başarı gösterebilirdim. Çünkü toparlanmam çok zaman aldı.

Türkiye’nin birçok profesyonel takımında forma giydin. Sandıklıspor ise 19 yıl aradan sonra tekrar profesyonel oldu. Formasını giydiğin diğer profesyonel takımlarla Sandıklıspor arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun?

Hayatımda ilk defa 3. Lig’de oynuyorum. 11 yıl 2. Lig’de oynadım, 2-3 yılda Bank Asya’da oynadım. Üst liglerin yapısıyla alt liglerin yapısını bir tutamazsınız. Sonuçta hem yöneticilerin hem de futbolcuların o liglerdeki profesyonelliğe yaklaşımları ile buradaki profesyonelliğe yaklaşımlarında büyük farklılık var. 3. Lig’e yaş sınırının da getirilmesiyle takımların hepsi çok gençleşti. Genç arkadaşlarla uğraşmak haddinden fazla zor. Takımı düzlüğe çıkarmak için bazen kırılma maçları oluyor. Tecrübeli oyuncular bu tür maçlara rahatlıkla konsantre oluyor ama gençleri aynı şekilde konsantre edemiyorsunuz. Tecrübe eksikliği burada görülüyor. Babasından 50 TL isteyemeyecek adamın cebine 15-20 bin TL koyduğun zaman bir anda “Ne oldum?” diyor. Aç değiller yani. Ben 3. Lig’de çok profesyonellik olduğunu düşünmüyorum. Sandıklıspor’da geçirdiğim 12 haftada ligin durumunu böyle gözlemledim.

Sandıklıspor, bu sene Türkiye Kupası’nda 3. tura kadar yükselebilirken, ligde ise 16. sırada bulunuyor. İki farklı kulvardaki bu tutarsızlık sence neden kaynaklanıyor? Takımın ligdeki kötü grafiğinin sebepleri neler sence?

Alt liglerde bulunan bir takımın, lig maçına konsantre olması ile üst ligteki bir takıma karşı oynadığı maça konsantre olması farklı olur. Ben 2. Lig’de oynarken, Bank Asya takımlarına karşı başarılarımız vardı. Ama her takımda böyle olmuyor işte. Oyuncular konsantre olamıyor. Burada tesis şartlarına da değinmek gerek. Kaldığımız tesiste bizleri motive edecek hiçbir şey yok. Ayrıca stat zeminimiz de çok sıkıntılı. Ben bu başarısızlığı, tutarsızlığı motive eksikliğine bağlıyorum. Ligde de kötü futbol oynamıyoruz ama bir şanssızlıktır gol atamıyoruz. Üzerimizde onun da sıkıntısı var.

Sandıklıspor’un Türkiye Kupası 3. turunda Adana Demirspor ile karşılaştığı maçı izlerken Sandıklısporlu oyuncuların “Zaten biz bu maçı kazanamayız” gibi bir düşünceyle oynadıkları izlenimini edindim. Maça başlarken maçı kazanamayacağınız yönünde bir düşünce hakim miydi sizlerde?

Maçı kazanamayız düşüncesiyle oynamadık. Ama sonuçta PTT 1. Lig takımı olan, transfere trilyonlar harcayan, Beşiktaş’da, Fenerbahçe’de oynamış futbolcuları barındıran bir takımla oynadık. Onlara karşı oynamak, her zaman zordur. Ayrıca, böyle takımlara karşı deplasmanda oynamak, işi daha da zorlaştırır. Bir de şunu söylemek istiyorum; o hafta Pazar günü ligde maç oynadık. Pazartesi günü yola çıktık ve 11-12 saat yol gittik. Böyle olunca takımda aşırı bir yorgunluk oluştu. Golü erken yemeseydik belki direncimiz artardı. Ama golü de erken yiyince, iyice gardımız düştü. Futbolcuların beyninde de bu maçı bırakıp lige sarılma düşüncesi oluştu.

Sandıklıspor’u geçen sene dışarıdan takip ettin. Geçen sene play-off oynamış bir Sandıklıspor varken, bu sene ligde durumu çok kötü olan Sandıklıspor var. Sence bu düşüşün sebepleri neler?

Benim gözlemlediğim kadarıyla 2. ve 3. Lig’de havayı yakalamak çok önemli. Biz Bayrampaşaspor’da 2 sezon önce 3. Lig’den yeni çıkmış ve çok iyi olmayan kadromuza takviye ettiğimiz 3 tecrübeli oyuncuyla play-off oynadık. Bu da tamamen havayı yakalamakla ilgili bir durumdu. Hava yakalamanın yanında maddi imkanlarda önemli. Geçen seneye göre, Sandıklıspor’da bu sene maddi kayıp var. Buraya gelen futbolcu bir önceki sezonda takımın durumuna bakarak geliyor. Futbolcuya verilen sözler yerine getirilemediğinde de futbolcunun morali bozuluyor. Geçen yıl verilen primlerle bu sene verilen primler belli.

Barış Çetin’in bundan sonraki kariyer planlaması nasıldır acaba?

Ben Sandıklıspor’a gelirken, son demlerimi yaşamak için gelmedim. 4-5 sene daha oynayabileceğimi düşünüyorum. Hocalığa da bir yerden başlamak gerek. Buraya gelirken konuştuğumuz yöneticilerle bu çerçevede bir konuşma yaptık. Yarın bakarsın takımın başına hoca olarak biz gelmiş olabiliriz.

Bu hoş sohbetin için teşekkür ederiz. Son olarak okuyucularımıza, taraftarlara iletmek istediğin bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Taraftarımıza sürekli yanımızda oldukları için teşekkür ediyorum. Takımı bir yerlere getirme çabamızda kırılmalar yaşıyoruz. Hep birlikte bir bütün olursak, takımı iyi yerlere getirmekte başarılı olacağımızı düşünüyorum.

SANDIKLI-ORHAN ONUR GEMİCİ

Barış Çetin İle Röportaj

0

Altyapısından yetiştiği Sandıklıspor’a sezon başında dönüş yapan Barış Çetin, tecrübelerini, futbol yaşantısını ve hedeflerini anlattı.

Barış Çetin Sandıklıspor’da yetişen bir futbolcu. Sandıklıspor’daki futbol hayatın nasıldı?

14 yaşımdayken Sandıklıspor’da futbola başladım ve aynı yıl amatör lisansım çıktı. Hocalığını babam, Süleyman Çetin’in yaptığı A ve B genç takımlarda oynadım. Sandıklıspor altyapısındaki bütün takımlarda forma giydim, takım kaptanlıkları yaptım. Birkaç sene sonra A Takım’a yükseldim. A Takım’ının hocalığını yine babamla birlikte İsmail Arık yürütüyordu. Sandıklıspor A Takımı’nda oynarken Afyonkarahisar İl Karması’na seçildim. Seçildiğim bu karmayla profesyonellik yolu açılmış oldu.

Futbolda profesyonelliğe geçiş hikayenle devam edelim. Nasıl profesyonel oldun?

Afyonkarahisar İl Karması ile gruplara kaldık. Grup maçlarımızı izleyen takımlardan 8-10 tane Bank Asya takımı vardı. O zamanki adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan transfer teklifi gelince, hiç düşünmeden kabul ettim. 2002-2003 sezonunda profesyonel oldum.

İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan başka hangi takımlardan teklif aldın?

Hepsini şimdi hatırlayamıyorum. Elazığspor, Denizlispor, Manisaspor, Karşıyakaspor’dan teklifler gelmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un hocası Ali Osman Renklibayla da görüşmüştük. Konuşması samimi geldi. Bende hiç düşünmeden imzayı attım. Keşke imza atmasaydım. Çünkü son maçta Beşiktaş PAF Takımı’ndan izlemeye geldiler ve beni istediklerini söylediler. A Takım ile idmana çıkarsın, altyapıyla maçlara çıkarsın dediler. Ama ben İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a imza attığım için Beşiktaş ile anlaşamadım.

Acaba İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a imza atarken aceleci mi davrandın?

Denenmek için bir çok takıma gitmiştik. Kulüpler yetiştirme bedeli ödeme konusunda sorunlar çıkartıyorlardı. Bende artık, o sene futbolu bırakmayı düşünmeye başlamıştım. Üniversete sınavlarına hazırlanmaya başlayacaktım. Bir şans olarak Afyonkarahisar İl Karması’na seçildim. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan teklif gelince de çok fazla düşünmek istemedim. Hemen imzalamak istedim. Aslında iyi de yapmışım diyebilirim.

Birçok profesyonel takımda forma giydin. Sezon başında da altyapısından yetiştiğin Sandıklıspor’a transfer oldun. Sandıklıspor’a dönüş hikayeni senden dinleyelim.

Sandıklıspor, beni geçen yıl da istedi. Geçen yıl devre arası Sandıklıspor Onursal Başkanı İsmail Elibol ile görüşmüştük. Bayrampaşaspor’dan para sıkıntılarından dolayı ayrılacakken, param yatınca ayrılamadım. Bu sezon başı Sandıklı Belediye Başkanı Mustafa Çöl ile görüştük. Ben normalde 2. Lig takımı Tepecikspor ile anlaşmıştım. Bir futbolcunun her zaman hedefi üst liglerde oynamaktır. Anlaşmamda sıkıntı çıkınca, oradan ayrılmak zorunda kaldım. Daha sonra, Sandıklıspor’dan teklif gelince yuvaya dönüş yaptık.

O zamanki ismiyle İstanbul Büyükşehir Belediyespor’da kalıcı olman beklenirken, Erzincanspor’a transfer oldun. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’daki kariyerin ve Erzincanspor’a trasnferin hakkında neler söylemek istersin?

Bu transfer kariyerimi olumsuz yönde etkiledi. O sezonun bitmesine 7-8 hafta kala Kayseri Erciyesspor’la anlaşmıştım. Ancak dizimden bir sakatlık geçirdim. O sıralar Ümit Milli Takım’a da gidiyordum. Dizimden sakatlanınca sezonu kapattım ve transfer işi de iptal oldu. Sonraki sezon geri döndüğümde hoca değişti. Genç oyuncu olduğumuz için de çok fazla sıcak bakmadılar. İyi bir kamp dönemi geçirmiştim ama oynama şansım olmadığından, genç oyuncununda oynaması lazım, hocaya gitmek istediğimi söyleyerek izin istedim. O ara 2. Lig’de mücadele eden Gaziantep Büyükşehir Belediyespor ile görüşüyordum. Yönetimle ilgili maddi sorunlar çıkınca, beni Erzincanspor’a yönlendirdiler. Erzincanspor’da benim adıma işler iyi giderken, kulüp adına işler yolunda gitmedi ve takım küme düştü. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a döndüğümde küme düşmüş takımdan geliyor gözüyle bakıldı. O sene, yine de İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile anlaşarak, orada kaldım. Ama Erzincanspor’a gitmeyip, kendi takımımda kalmış olsaydım, daha farklı başarı gösterebilirdim. Çünkü toparlanmam çok zaman aldı.

Türkiye’nin birçok profesyonel takımında forma giydin. Sandıklıspor ise 19 yıl aradan sonra tekrar profesyonel oldu. Formasını giydiğin diğer profesyonel takımlarla Sandıklıspor arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun?

Hayatımda ilk defa 3. Lig’de oynuyorum. 11 yıl 2. Lig’de oynadım, 2-3 yılda Bank Asya’da oynadım. Üst liglerin yapısıyla alt liglerin yapısını bir tutamazsınız. Sonuçta hem yöneticilerin hem de futbolcuların o liglerdeki profesyonelliğe yaklaşımları ile buradaki profesyonelliğe yaklaşımlarında büyük farklılık var. 3. Lig’e yaş sınırının da getirilmesiyle takımların hepsi çok gençleşti. Genç arkadaşlarla uğraşmak haddinden fazla zor. Takımı düzlüğe çıkarmak için bazen kırılma maçları oluyor. Tecrübeli oyuncular bu tür maçlara rahatlıkla konsantre oluyor ama gençleri aynı şekilde konsantre edemiyorsunuz. Tecrübe eksikliği burada görülüyor. Babasından 50 TL isteyemeyecek adamın cebine 15-20 bin TL koyduğun zaman bir anda “Ne oldum?” diyor. Aç değiller yani. Ben 3. Lig’de çok profesyonellik olduğunu düşünmüyorum. Sandıklıspor’da geçirdiğim 12 haftada ligin durumunu böyle gözlemledim.

Sandıklıspor, bu sene Türkiye Kupası’nda 3. tura kadar yükselebilirken, ligde ise 16. sırada bulunuyor. İki farklı kulvardaki bu tutarsızlık sence neden kaynaklanıyor? Takımın ligdeki kötü grafiğinin sebepleri neler sence?

Alt liglerde bulunan bir takımın, lig maçına konsantre olması ile üst ligteki bir takıma karşı oynadığı maça konsantre olması farklı olur. Ben 2. Lig’de oynarken, Bank Asya takımlarına karşı başarılarımız vardı. Ama her takımda böyle olmuyor işte. Oyuncular konsantre olamıyor. Burada tesis şartlarına da değinmek gerek. Kaldığımız tesiste bizleri motive edecek hiçbir şey yok. Ayrıca stat zeminimiz de çok sıkıntılı. Ben bu başarısızlığı, tutarsızlığı motive eksikliğine bağlıyorum. Ligde de kötü futbol oynamıyoruz ama bir şanssızlıktır gol atamıyoruz. Üzerimizde onun da sıkıntısı var.

Sandıklıspor’un Türkiye Kupası 3. turunda Adana Demirspor ile karşılaştığı maçı izlerken Sandıklısporlu oyuncuların “Zaten biz bu maçı kazanamayız” gibi bir düşünceyle oynadıkları izlenimini edindim. Maça başlarken maçı kazanamayacağınız yönünde bir düşünce hakim miydi sizlerde?

Maçı kazanamayız düşüncesiyle oynamadık. Ama sonuçta PTT 1. Lig takımı olan, transfere trilyonlar harcayan, Beşiktaş’da, Fenerbahçe’de oynamış futbolcuları barındıran bir takımla oynadık. Onlara karşı oynamak, her zaman zordur. Ayrıca, böyle takımlara karşı deplasmanda oynamak, işi daha da zorlaştırır. Bir de şunu söylemek istiyorum; o hafta Pazar günü ligde maç oynadık. Pazartesi günü yola çıktık ve 11-12 saat yol gittik. Böyle olunca takımda aşırı bir yorgunluk oluştu. Golü erken yemeseydik belki direncimiz artardı. Ama golü de erken yiyince, iyice gardımız düştü. Futbolcuların beyninde de bu maçı bırakıp lige sarılma düşüncesi oluştu.

Sandıklıspor’u geçen sene dışarıdan takip ettin. Geçen sene play-off oynamış bir Sandıklıspor varken, bu sene ligde durumu çok kötü olan Sandıklıspor var. Sence bu düşüşün sebepleri neler?

Benim gözlemlediğim kadarıyla 2. ve 3. Lig’de havayı yakalamak çok önemli. Biz Bayrampaşaspor’da 2 sezon önce 3. Lig’den yeni çıkmış ve çok iyi olmayan kadromuza takviye ettiğimiz 3 tecrübeli oyuncuyla play-off oynadık. Bu da tamamen havayı yakalamakla ilgili bir durumdu. Hava yakalamanın yanında maddi imkanlarda önemli. Geçen seneye göre, Sandıklıspor’da bu sene maddi kayıp var. Buraya gelen futbolcu bir önceki sezonda takımın durumuna bakarak geliyor. Futbolcuya verilen sözler yerine getirilemediğinde de futbolcunun morali bozuluyor. Geçen yıl verilen primlerle bu sene verilen primler belli.

Barış Çetin’in bundan sonraki kariyer planlaması nasıldır acaba?

Ben Sandıklıspor’a gelirken, son demlerimi yaşamak için gelmedim. 4-5 sene daha oynayabileceğimi düşünüyorum. Hocalığa da bir yerden başlamak gerek. Buraya gelirken konuştuğumuz yöneticilerle bu çerçevede bir konuşma yaptık. Yarın bakarsın takımın başına hoca olarak biz gelmiş olabiliriz.

Bu hoş sohbetin için teşekkür ederiz. Son olarak okuyucularımıza, taraftarlara iletmek istediğin bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Taraftarımıza sürekli yanımızda oldukları için teşekkür ediyorum. Takımı bir yerlere getirme çabamızda kırılmalar yaşıyoruz. Hep birlikte bir bütün olursak, takımı iyi yerlere getirmekte başarılı olacağımızı düşünüyorum.

SANDIKLI-ORHAN ONUR GEMİCİ

Şeref Bey’in Kızı Handan Onur İle Beşiktaş Üzerine Söyleşi

0

Beşiktaş’ın futbol şubesi kurucusu Şeref Bey’in kızı Handan Onur, “Beşiktaş tarihine, köküne sahiptir. Beşiktaş çok vefalı bir kulüptür” diyor ve tıpkı babası gibi, onun da yüreği siyah-beyaz çarpıyor…

Harbiye-Bebek tramvayı… Camdan dışarı bakmakta olan ilkokul çağlarındaki küçük kız, Şeref Stadı’nın oraya gelince, heyecanla sesleniyor arkadaşlarına, “Bakın, bakın, buralar bizim…” Beşiktaş semtini kendisinin sanmasının bir nedeni var elbette. O, Şeref Bey’in kızı Handan… Dört-beş yaşlarındayken kaybettiği babasını pek hatırlamasa da “Şeref’in Kulübü” olarak bilinen Beşiktaş’ı, kulübün stadyumunun bulunduğu semti ve siyah-beyaz renkleri babası yerine koymuş, babası kadar sevmiş…
Beşiktaş’ın futbol şube kurucusu Ahmet Şerafettin Bey’in kızı Handan Onur’un, babasıyla ilgili anıları da siyah-beyaz ama o anılar futbolcularından yönetimine, taraftarından amigosuna kadar bir dönemin Beşiktaş’ını öyle güzel anlatıyor ki…

Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Babamı kaybettiğimde, dört buçuk beş yaşlarındaymışım. Onu pek tanımadım ama o kadar çok şey anlattılar ki, tanıyor gibiyim. Annemin ve yakın dostlarımızın anlattıklarından, onun Beşiktaş Kulübü için yaşadığını, bir ailesinin de Beşiktaş olduğunu biliyorum. Hatta annem ve anneannem bazen üzülürlermiş bu yüzden.

Babanız Şeref Bey’in, aynı zamanda gazeteciliği vardı, futbol federasyonu genel sekreterliği yapmıştı. Onun bu kadar çok yönlü bir insan olduğunu ne zaman öğrendiniz?

Çocukluğumda böyle şeyler yazılmıyordu, sonradan babamın bu kadar çok yönlü biri olduğunu öğrendim. O kadar şaşardım ki; babamın ölüm yıldönümünde ihtifaller (anma töreni) olurdu. İstanbul Valisi’nden tutun da Beden Terbiyesi Başkanı’na, o zamanki bakanlara, tüm grup başkanlarına kadar herkes gelirdi. Atatürk’ten sonra en büyük adam, babam diye görürdüm. Yahya Efendi’den aşağıya kadar, resmi plakalı arabalardan geçilmezdi. O zaman çok değer verilirdi babama.

Babanızın Halk Partisi’nde de yöneticiliği vardı değil mi ?

İstanbul başkanıydı babam. Annemle gider, babamı, Halk Partisi’nden, kulüpten alırdık. Hep gözümün önünde, babamı orada hatırlıyorum ben.

Babanızın trenle Ankara’ya gidip geldiği zamanı anlatır mısınız?

Ben bilmiyorum da, anlatılanları hatırlıyorum. Başbakan Recep Peker, kanser tedavisi için babamı Viyana’ya yollamış. Yolda ölür diye, Edirne’den itibaren tren ilave ettirmişler, bir de doktor vermişler. Türk doktorlarına tevdi edilmiş sonra. Ben babamı Cerrahpaşa’dayken hatırlıyorum. Rahmetli anneciğimle beraber beni oraya götürdüler. Sanki benim tanıdığım babam o değil, siyah renkli başka bir adam olmuş. Ağzında da bir şeyler var. “Ne o babacığım?” dedim. “Çikolata yedim, sana da getirdim” dedi. Bana verdi çikolataları, öyle deyince sevindim. Kapıdan dışarı çıktım. Burhan Felek bekliyordu dışarıda. Bana sonradan anlattılar; babamla dargınmış Burhan Bey. İçeri giremiyormuş, çünkü babam, “Bu da geldiyse öleceğim demektir” diyormuş, zaten öleceğini de biliyormuş. Burhan Felek, kapıdan çıkarken sormuş, “Bu ne?” diye. Ben de, “Babam bana çikolata getirdi, onun da dili kapkara” demişim, ağlayarak geri dönmüş. Bir daha da babamın yanına girememiş çünkü ertesi gün babam ölmüş. Oğlum çok benziyor babama, şimdi yaşlandıkça daha da benziyor.

Nerede şimdi oğlunuz?

Amerika’da yaşıyor oğlum. Miami’de kendi işi var, yazları geliyor buraya.

Babanız Beşiktaş’la çok ilgiliydi değil mi?

Babam anneme, “Seni çok seviyorum ama Beşiktaş benim birinci ailem” demiş. Zaten Abdülkadir (Karamürsel) Amca da babam hayattayken hiç evlenmemiş. Babam öldükten sonra bana, “Şeref’i kaybettikten sonra evlendim” dedi. Onların dostluğu bambaşkaydı. Abdülkadir Amca, babamın ölümünden sonra da bize çok sahip çıktı.

Abdülkadir Karamürsel’in konağında mı kaldınız?

Konakta kalma diye bir şey söz konusu değildi ama misafir olarak giderdik. Orada alaturka, alafranga müzik alemleri yapılırdı. Bütün futbolcular gelir, dinlerlerdi. Münir Nurettin Selçuk gibi sanatçılar gelirdi. Çocuklar Akaretler’de yatardı. Biz de haremlik-selamlık gibi dinlerdik konserleri. Başka bir şeydi Beşiktaşlılık o zaman.

Kimler arkadaşlarınızdı o zaman?

Süleyman (Seba), Şükrü (Gülesin), Kemal (Gülçelik), hepsi oradaydılar. Benim yaşıtlarım sayılırlar, aramızda bir-iki yaş var. Mektepten çıkarken, Naciye’nin kahvesi vardı, oradan geçerdim. Tabi genç kızım o zaman. Sonra haber gitti Abdülkadir Amca’ya, “Oradan otobüse binmesin, kahvede bizim çocuklar oturuyor” diye. Futbolcular tarafından böyle bir himaye altındaydık yani. O çocukların hepsi birer kardeşti.

Kulübü biraz anlatır mısınız? Babanız gelmeden evvel, o kulüp daha çok eskrim yapılan bir yerdi.

Evet, eskrim yapılırdı. Ben seyretmeye giderdim. Bir sosyal lokal gibiydi orası. Hanımlar gelir, çaylar içilirdi. Biz annemle beraber, babamın ölümden sonra da giderdik. Hakikaten bir lokal gibiydi orası. Çok ileri bir kulüptü.

Kulübün babası Abülkadir Ziya Karamürsel size sahip çıktı. Devletten de ilgilenenler oldu mu?

Devletten Recep Peker bizimle çok ilgilendi. Beni Boğaziçi Lisesi’nde okuttular. Halk Partisi’nin, ancak Erenköy Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi gibi resmi mekteplerde okutma kontenjanı vardı. Böyle özel, çok pahalı bir okulda okumak çok büyük bir şeydi benim için. Çok çalışmaya mecburdum çünkü burslu okuyordum. Okula telefon edilir, benim notlarım öğrenilirdi.
Ayrıca, evlenirken de çok sahip çıktılar. Abdülkadir Amcı’yı kaybetmiştik, babası Ziya Karamürsel nikah şahidim oldu. Babam gerçekten çok sevilen birisiymiş, o zamanki Beşiktaşlılar da çok kadim kişilermiş. Mamafih bugün de öyledirler. Beşiktaş hakikaten çok vefalı kulüptür. Bana, evleninceye kadar kombine bilet gelirdi. Fakat maça gelirken, yanımda biri olsun isterlerdi. “Genç bir kız olarak stadyumda yalnız başına kalma” derlerdi, ben de bir arkadaşımı alır, öyle giderdim maçlara.

Ben Beşiktaş Kulübü’nü çok köküne sahip görürüm. Bugün kulübünün tarihiyle kimse uğraşmıyor. Hangi kulübün gazetecileri böyle sizler gibi araştırma yapıyorlar? Yapmıyorlar, kimse araştırmıyor. Galatasaraylılar’ın da içinde yaşadım ama Beşiktaş’ın tarihine sahip çıkan bir tarafı vardır, sizler eksik olmayın.

Şeref Bey Kabataş’ta öğretmenlik yaparken, öğrencileri dersi kaynatmanın bir yolunu bulurlarmış. O dönemle ilgili bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Babamı kaybettiğimde hiç değilse ilkokulu bitirmiş olmayı, size onunla ilgili daha çok şey anlatabilmeyi çok isterdim ama ne yazık ki, o vefat ettiğinde daha okula bile gitmiyordum. Fakat bu konuyla ilgili bir hikayeyi, yirmi sene Sanayi Kalkınma Bankası Genel Müdürlüğü yapan ve benim bir arkadaşımın eniştesi olan Reşit Egeli’den dinlemiştim. Babam sınıfa girer, “İmtihan yapacağım” dermiş. Tam o sırada öğrencilerden biri kalkar, “Beşiktaş bu hafta ne kadar kötü oynadı değil mi hocam?” diye sorarmış. Babam, Beşiktaş’ı duyunca, imtihanı filan unutur, başlarmış anlatmaya…

Babanızla ilgili en çok bilgiyi annenizden aldınız herhalde.

Annem, babamla ilgili çok şey anlatırdı ama babamdan dört sene sonra onu da veremden kaybettim. O zamanlar tüberkülozun çaresi yoktu. Bu yüzden bana babamı daha çok Sadri (Usuuğlu) Abi, Abdulkadir (Karamürsel) Amca, Hakkı (Yeten) Abi anlattılar. Nazmi (Öktem) Amca vardı mesela, temizlik hastasıydı. Bir gün bana dedi ki, pamuk koyarmış çantasına, gittiği yerde çatalını-bıçağını temizleyip, öyle yemeğe başlarmış.

Nazmi Öktem, babanızın yakın arkadaşıydı.

İlk oğlunun adı da Şeref’tir. Zaten o da Şeref Bey’in ölümünden sonra Rize’ye gitti. Her şeyleri beraberdi zaten.

Başka kimler vardı?

İhsan (Özkaya) Amca vardı mesela. Bunlar hakikaten başka türlü Beşiktaşlıydılar. İhsan Amca’nın dünyası Beşiktaş’tı. Aslında hepsinin dünyası Beşiktaş’tı. Sadri Abi bekardı, Hakkı Kaptan bekardı. Beşiktaş sevgisinden ve Beşiktaş bütün hayatlarını doldurduğu için, evlenmeye vakitleri olmamıştı. Aralarında bir tek babam evliydi ki, zaten onun da birinci ailesi hep Beşiktaş oldu. Beşiktaş hep bizden önde yer aldı.

Babam öldükten sonra hepsi evlendiler. Nazmi (Öktem) Amca evliymiş ama biraz hareketli bir hayatı varmış, gezmeyi, eğlenmeyi severmiş. Babam ona, “Nazmi, senin çocuklarına ben bakacağım. Çünkü sen böyle giderse, kırkını bulamazsın” dermiş. Nazmi Amca, “Baban böyle derdi ama onun çocukları bana kaldı” diye anlatırdı bazen. Babam, sigaradan başka bir şey içmez, ağzına içki koymazmış ama bir hastalık alıp götürmüş onu.

Biraz Refik Osman Top’u da anlatabilir misiniz?

Onu tanıyorum, çok net değil, çünkü o babama karşıymış galiba. Tam olarak bilmiyorum da, sonradan çok arardı bizi. Mesela o kadar enteresandır ki, ben 19 Mayıs merasiminde mektebin bayraktarıyım. Flamayı biri tutuyor, bayrağı ben tutuyorum. O zaman Fenerbahçe Stadı’nda olurdu merasimler. Biri geldi benim yanıma, yüzüme baktı baktı. “Annen ne kadar güzel kadındı. Sen hiç çekmemişsin ona” dedi. Ben de 16-17 yaşındayım, bütün genç kızlar gibi kendimi çok beğeniyorum tabi. “Ben senin babanın çok eski dostuyum. Baban çok yakışıklı adamdı, annen de çok güzel bir kadındı’ dedi. “İnşallah aklın babana, güzelliğin de annene benzer ama hiç birini almamışsın” dedi. Ben de “Hadi güzelliğimi beğenmediniz ama aklımı nereden biliyorsunuz” dedim. O da güldü, sonra boynuma sarıldı ve “Yok, yok, ikisinden de almışsın. Seni çok sevdim” dedi. Bayraktar, Şeref Bey’in kızı diye göstermişler ona, okulda da öyle bilinir, dikkat çekerdim. O zaman Kırmızı Beyaz diye mecmua vardı, ben de okulun voleybol takımında oynuyordum. Maçlarda yenilsek de benim resmim çıkardı mecmuada. Boğaziçi Lisesi bütün maçları kaybetmiş halbuki, İnönü Lisesi kazanmış. Hatta hâlâ söylerler, “Biz yenerdik senin resmin çıkardı” diye. Sırf Şeref Bey’in kızı olduğum için benimle röportajlar yapılırdı.

Babanız vefat ettikten on-on beş sene sonra bile Şeref’in kulübü olarak bahsediyorlardı Beşiktaş’tan. Babanızın Burhan Felek’le de çok yakın dostluğu vardı tabi.

Vardı da sonradan küstüler. Ben ikiz çocuklarımı dünyaya getireceğim zaman, Burhan Felek’e telefon ettim, “Burhan Amca, kızama isim bulamıyorum, oğluma kayınpederimin ismini vereceğim’ dedim. “Şeref koyabilir misin?” dedi. “Hayır” dedim ben de. “Sen çok küçüktün, bilmem bilir misin, baban o kadar zarif bir adamdı ki,” dedi. Öyle uzun uzun nasıl beraber İran’a gittiklerini anlattı. Galiba 1924 Olimpiyatları için, birlikte gitmişler ama oradan dargın dönmüşler. Nedense birbirlerine girmişler. İkisi de kinci olduğu için dargın öldüler.

1938 yılında Hikmet Balkan ve Fuat Balkan, o zamanki Şeref Stadı’ndan Şeref ismini kaldırıyorlar. Bunun üzerine bütün yönetim kurulu istifa ediyor ve futbolcular Beşiktaş’tan ayrılıyor. Neler hissettiniz o zaman? Bu tip olaylar yüzünden küstüğünüz oldu mu Beşiktaş’a?

Okuldan dönerken gördüm o tabelaları. O zaman üzülmüştüm ama küslük hiç olmadı. Asla, Beşiktaş’a hiç küser miyim ben. İster Şeref Bey Stadı koysunlar, ister koymasınlar. Beşiktaşlılık başka bir şey. Onu diyordum geçenlerde kızıma, “Din değiştiriliyor, parti değiştiriliyor, vatan değiştiriliyor. Fakat kulüp değiştirmek çok zor bir olay herhalde. Daha fanatik bir şey.”

Ben evlendiğim zaman beyim Fenerbahçeliydi. Sultanahmet Kulübü’nün de başkanıydı. Ama adamcağızın Fener’in F’sini konuşmaya şansı olmadı. Böyle bir şey yaşayamadı. Benden çok Beşiktaşlı oldu, anlatılır gibi değil. O zaman televizyon yok, maçlar yayımlanmıyor, radyo dinleme şansı da yoktu evde. Zavallı adam kulübe gider, radyo dinlerdi. Bu adam nasıl Fener’in F’sini konuşabilir evin içinde. Hakikaten korkunç fanatik Beşiktaşlı oldu. Doğru yolu buldu.

İnönü Stadı’nın Şeref Stadı olmasını istiyoruz. Sizin düşünceleriniz nedir?

Vallahi çok isterim ama biraz zor gibi. Çünkü İnönü Stadı, Dolmabahçe Stadı, ardından Beşiktaş Stadı derken, o kadar çok isim değiştirdi ki bu stadyum. Keşke bunu önceki iktidarlar düşünseydi, çok daha iyi olurdu. Şimdi daha zor bir iş. Yine de olmasını çok isterim, olursa iftihar ederim ama ben zannetmiyorum bunu yapacaklarını. Sizlerin gayretiyle olabilir belki. Çabalarınız inşallah boşa çıkmaz ama bu kadar büyük davaları varken, bunu ele alacaklarını zannetmiyorum. Fakat inşallah olur, olursa, minnettar kalırım hepinize.

Burhan Felek yazdığı yazıda, Şeref Stadı’ndan şerefli ismi kaldırıldı diye Fuat Balkan’a diyor ki, “Şerefsiz gerçekleştirdin mi bu işleri, vay şerefsiz”.

Niçin o Fuat Beyler böyle yaptı bilmiyorum.

Futbola karşı oldukları için.

Ondan herhalde, başka bir sebebi olamaz. Elbet Beşiktaş futbol şubesi açılacaktı ama o babacığıma nail oldu. O kötü şartlarda bunu yapması çok mühimdi.

O zaman şimdiki gibi değil, başkanı kimse tanımıyor. Güreşçiye de sorsanız bizim başkan Şeref Bey derlerdi. Kaç kişi dedi ki, “Babana nasıl devlet töreni yapılır? Beşiktaş Kulübü başkanı bile değil”. Gayet kısa bir cevap verdim, “Babam bir kere Halk Partisi İl Başkanı, ayrıca o zamanki Şeref Bey, anladığım kadarıyla birçok başkandan daha mühim bir adamdı. Merasimi görüyorum, bize olan alakayı görüyorum. Ben hep çok ilgi, alaka gördüm. Halen de görüyorum. Recep Peker’in çocukları aynı ilgiyi görmediler. Onun için hep ben şanslıymışım diyorum.

Bu durum babanızın CHP’li olması ile mi ilgili? Bir tılsım var demek ki orada, yaydığı pozitif bir enerji var. Nereden kaynaklanıyor bu?

Babamın kişiliği herhalde çok mühim. Bir şey var yani Beşiktaş’ın kuruluşunda, çok güzel bir şeyler var herhalde. O ruhu taşıyoruz hâlâ.

Hakkı Abi ile olan arkadaşlığınızı anlatır mısınız biraz. Onun enteresan hikayelerini biliyoruz.

Hakkı Abi kendine mahsus bir insandı. Onu anlatmak için kelime bulunmaz. O kadar nevi şahsına münhasır bir insandı ki. Çok büyük bir Beşiktaşlıydı. Onu kabul etmek lazım. Sahada da seyrettim onu. Onun gibi adam yok şimdi. Belki çok daha büyük futbolcular var, futbol tekniği dünyada da değişti ama onun kadar sahaya hakim kimse yok. O, sahada 22 kişide 1 kişiydi. Kendi başına bir takımdı.

Şadi Tezcan’dan, “Şadi Bey düdüğü çaldı, maçı Hakkı yönetti” diye bir hakem yorumu duydunuz mu?

Çok güzel. Bir gün maç bitti. O kadar sinirlendi ki, Kemal’i çağırdı. Kemal o kadar yakın bir yerden topu kaçırdı ki. “Gel” dedi. “Bunu bir daha aynı şekilde atamadığın zaman, içeri girebilirsin” Ama o ne zaman vursa kaleye giriyordu, topu dışarı atamıyor ki. Mahvetti onu, out oluncuya kadar attırdı. Hiç unutmam onu. Tribünde biz güldükçe, kötü kötü bakıyordu gülecek bir şey yok diye.

Şükrü Gülesin’i de anlatabilir miniz biraz?

Ah canım Şükrü. Eskişehir’e deplasman maçına gittik. Çocuklar da küçük, benim yanımdalar. Şükrü de Ankara’dan geldi. İçki içtiği için çok göbekli. “Ne oldu, bu ne hal” dedim. “9 aya 10 günüm var, onun için son gelişim, bundan sonra doğuma gidiyorum” dedi. Hepimizin nasıl güldüğünü hiç unutmam. Süleyman (Seba) her zaman için çok resmiydi, arkadaşları ile belki şakalaşırdı ama aramızda konuşan biri değildi.

Amigoları da tanır mıydınız?

Amigoları Taşlık Kulübü’nden tanıyorum. Onlar son derece terbiyeli çocuklardır. Bir gün Talat Asal, başkanlık konuşması yapıyordu, biz de bir grup olarak politik başkanlara karşıydık. Politikadan gelen siyasi başkan istemiyorduk. Amigolar da onu tutmuyordu. Talat Asal kongrede, “Ben kulübe kütüphane yapacağım. Bir kafa sadece bir kafadır, iki kafa bir olunca, çok iyi kafa olur” dedi. Böyle hamasi bir konuşma yapıyordu. Sabahattin (Çayıroğlu) birden bire, “Benim kafalarımı çoğaltacaksınız, değil mi?” dedi. Kimsede hayır kalmadı, kongre bir cümbüşe dönüştü. “Ah başıma gelenler, benim kafalarımı çoğaltacakmış adam” dedi. Adamcağız başka şey söylemek istiyor tabi, düşünen kafa istiyorum demek istiyor.

Dedeniz Erzincan’da babanızın adına bir çeşme yaptırmış değil mi?

Evet, doğru. Çeşme var. Çok enteresandır, bir gün maliyeden bir kağıt geldi bize. Ben de evliyim o zaman ve Büyükada’dayız. Beyim kağıdı getirdi, beni korkutmak için dedi ki, “Sana borç geldi, haczedecekler her şeyimizi”. Meğer dedem babam için çeşme yaptırmış. O çeşmenin ve külliyesinin masrafının karşılanması için de bir ev bırakmış. Fakat kanuni gerekleri tam olarak yerine getirmemiş. Evin de vergisi birikmiş ve çığ gibi büyük bir meblağ olmuş. Ev de yıkılmış, kimse elini süremiyor. Böyle garip bir durum ortaya çıktı. O zaman halamın kocası bakandı, ona haber verdik. Tapuyu çıkarttırdı, ev vakıf olduğu için vergi affına girdi. Böylelikle kurtulmuştuk.

O çeşme bugün de duruyormuş orada. Kaynaklarda her ne kadar Elazığlı geçiyorsa da, Şeref Bey Erzincanlı değil mi?

Evet, evet, Erzincanlı. Erzincan ile Arapgir arasında hudut değişimleri olmuş, bizim köyün nereye bağlandığını bilmiyorum. Fakat hep eşim derdi ki, “Sen Başvartaniklisin”. Ermeniler zamanında o köyün adı Başvartanikmiş, sonra Başpınar olmuş. Şimdi nereye bağlı orası bilmiyorum.

Erzincan’a bağlı şu anda.

Dedemin köyü Başpınar ama küçük yaşta gelmiş İstanbul’a. İş güç sahibi olmuş, Saray’a intisab etmiş. Çocuklarını okutmuş, çok münevver bir insanmış. Dedemi de babaannemi de tanıyorum. Dedem, babamdan beş sene sonra, annemin ardından vefat etti. Halalarım, babamın ölümünden sonra bir kopukluk yaşamışlar. Öyledir ya, “Kör ölür sırma saçlı olur”, kimi yerde de aile bağları kopar. Sonradan biz ikinci kuşak çok iyi ilişkiler kurduk. Çoğu zaten kongre azası şu an. Fatin olsun, Metin olsun hepsi çok koyu Beşiktaşlıdırlar. Maçta yenildiğimiz zaman hasta olurlardı. Fenerbahçe’yi yendiğimiz son maçta, telefonum gece 1’e kadar susmadı. Bir kuzenim var, sakat bir torunu var, az konuşuyor. Abla diye ağlayarak beni de ağlattılar. 92 yaşında Ankara’da bir halam var, gece yarısı telefon etti. “Handan, uyku tutamıyorum” dedi. Yani öyle bir aileyizdir. Ama çocuklarım maalesef Galatasaraylı. Bunu kabul etmek lazım.

Çocuklarınız sizi kızdırmak için öyle söylüyor olmasınlar.

Bilmiyorum artık. Oğlum Amerika’dan telefon açıyor, Miami’de Türkler’in olduğu bir kahve varmış, bütün maçları takip ediyorlarmış. Her telefon açışında, “Anne şuna yenilinir miydi?’diyor Ankara Büyükşehir Belediyespor’a yenildiğimiz zaman telefon etmişti. “Hasta oldum anne, deli mi ne sizinkiler, ne yapıyorlar bunlar” diye. Benimse Beşiktaş’ın yenilmesi kazanması kadar, borcu olmasından da ödüm kopuyor.

Kulübün sıkıntılı günlerine tanık olduğunuz için herhalde. Sonuçta siz Beşiktaş’ın başkan bulamadığı günleri de yaşadınız değil mi?

Tabi, neler oldu Beşiktaş’ta, ne parasızlık çekti kulüp. Ödüm kopuyor borçtan harçtan. Ne günler geçirdik, telefonlarımız bile haczedildi. Başka kulüplerin de başına geldi ama onlar beni ilgilendirmiyor.

Fahretin Kerim Gökay’ın binasına haciz geldi değil mi?

O küçücük lokale haciz geldi. Hiçbir gayrimenkulumüz üstümüze değildi. Şimdiki plazalar filan hepsine el konmuştu. Hiçbir gelirimiz yoktu.

Peki o zaman Süleyman Seba’nın başkanlığını nasıl buluyorsunuz?

Çok iyi buluyorum. Süleyman Seba’yı desteklediğimiz zaman Hilton Otel’ine gittik, eşim de hayattaydı o zaman. Herkes kıyamet koparıyordu. O zaman adamın ne kadar maaşı varsa artık, kulüp bununla mı kurtulacak deniyordu. Ben de, “Zenginlerden, politikacılardan bıktık artık, kulübü koyu bir Beşiktaşlıya emanet edelim” dedim. Rahmetli eşimle birlikte Seba’yı çok destekledik. Süleyman Seba hakikaten kulübe çok şey kattı.

Serdar Bilgili’yi nasıl buluyorsunuz?

Bana yakışmaz konuşmak. Kulübümüze başkanlık etmiş bir adam, saygımız var. Zaten kendisi de Beşiktaş’ın lafını etmiyor ki nesini konuşacağım. Bana Beşiktaş’ı konuşmayın diyor adam. Pişman zaten Beşiktaşlı olduğunun deklare edildiğinden. Nesini konuşalım biz. Bizi beğenmeyip, bu ismi kendine lâyık görmeyen adamın nesini konuşalım. Bizden bir adam değil ki o. Böyle soğuk bir rüzgar gibi esti gitti yani. Şanslıydı da, 100. yılımıza rastladı, şampiyon olduk.

Son seçim kongresinde Serdar Bilgili geldi, bir kişi kalkıp alkışlamadı. Ama siz gelince bütün tribün ayağa kalktı sizin için, değil mi?

Evet ama onlar beni değil, aslında Şeref Bey’i alkışladılar.

Siz kolejde okudunuz. Peki o zamanki genç kızlar, futbolculardan en çok hangisini beğenirlerdi?

Bütün futbolcuları. Bizim zamanımızda bir bahriyelileri, bir de futbolcuları beğenirlerdi.

Beşiktaş’ta en çok kimi beğenirlerdi peki?

Hatırlayamıyorum, kızlar bana bunları söyleyemezlerdi ki.

Peki en süslü futbolcu kimdi?

Şükrü’ye kızlar çok başka şekilde bayılırlardı. Kenan çapkındı ama yüzüne gözüne bulaştırdı sonra. Bir gün Abdulkadir Amca’da yemek yedik hepimiz birden. Sonra çocukları da aldık, Beşiktaş’ta bir gezmeye çıktık. Köşede muhallebici vardı, bir de baktık, Şükrü oturmuş, bir koca tavuğu koymuş önüne yiyordu. Gözümle gördüm. Aslında Abdülkadir Amca’da, bizimle birlikte yemek yemişti ama yemekten sonra, “Utandım orada, çok kibar yemek yeniyor. Çatallarla, bıçaklarla yerken aç kaldım” dedi.

HALKIN TAKIMI

Şeref Bey’in Kızı Handan Onur İle Beşiktaş Üzerine Söyleşi

0

Beşiktaş’ın futbol şubesi kurucusu Şeref Bey’in kızı Handan Onur, “Beşiktaş tarihine, köküne sahiptir. Beşiktaş çok vefalı bir kulüptür” diyor ve tıpkı babası gibi, onun da yüreği siyah-beyaz çarpıyor…

Harbiye-Bebek tramvayı… Camdan dışarı bakmakta olan ilkokul çağlarındaki küçük kız, Şeref Stadı’nın oraya gelince, heyecanla sesleniyor arkadaşlarına, “Bakın, bakın, buralar bizim…” Beşiktaş semtini kendisinin sanmasının bir nedeni var elbette. O, Şeref Bey’in kızı Handan… Dört-beş yaşlarındayken kaybettiği babasını pek hatırlamasa da “Şeref’in Kulübü” olarak bilinen Beşiktaş’ı, kulübün stadyumunun bulunduğu semti ve siyah-beyaz renkleri babası yerine koymuş, babası kadar sevmiş…
Beşiktaş’ın futbol şube kurucusu Ahmet Şerafettin Bey’in kızı Handan Onur’un, babasıyla ilgili anıları da siyah-beyaz ama o anılar futbolcularından yönetimine, taraftarından amigosuna kadar bir dönemin Beşiktaş’ını öyle güzel anlatıyor ki…

Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Babamı kaybettiğimde, dört buçuk beş yaşlarındaymışım. Onu pek tanımadım ama o kadar çok şey anlattılar ki, tanıyor gibiyim. Annemin ve yakın dostlarımızın anlattıklarından, onun Beşiktaş Kulübü için yaşadığını, bir ailesinin de Beşiktaş olduğunu biliyorum. Hatta annem ve anneannem bazen üzülürlermiş bu yüzden.

Babanız Şeref Bey’in, aynı zamanda gazeteciliği vardı, futbol federasyonu genel sekreterliği yapmıştı. Onun bu kadar çok yönlü bir insan olduğunu ne zaman öğrendiniz?

Çocukluğumda böyle şeyler yazılmıyordu, sonradan babamın bu kadar çok yönlü biri olduğunu öğrendim. O kadar şaşardım ki; babamın ölüm yıldönümünde ihtifaller (anma töreni) olurdu. İstanbul Valisi’nden tutun da Beden Terbiyesi Başkanı’na, o zamanki bakanlara, tüm grup başkanlarına kadar herkes gelirdi. Atatürk’ten sonra en büyük adam, babam diye görürdüm. Yahya Efendi’den aşağıya kadar, resmi plakalı arabalardan geçilmezdi. O zaman çok değer verilirdi babama.

Babanızın Halk Partisi’nde de yöneticiliği vardı değil mi ?

İstanbul başkanıydı babam. Annemle gider, babamı, Halk Partisi’nden, kulüpten alırdık. Hep gözümün önünde, babamı orada hatırlıyorum ben.

Babanızın trenle Ankara’ya gidip geldiği zamanı anlatır mısınız?

Ben bilmiyorum da, anlatılanları hatırlıyorum. Başbakan Recep Peker, kanser tedavisi için babamı Viyana’ya yollamış. Yolda ölür diye, Edirne’den itibaren tren ilave ettirmişler, bir de doktor vermişler. Türk doktorlarına tevdi edilmiş sonra. Ben babamı Cerrahpaşa’dayken hatırlıyorum. Rahmetli anneciğimle beraber beni oraya götürdüler. Sanki benim tanıdığım babam o değil, siyah renkli başka bir adam olmuş. Ağzında da bir şeyler var. “Ne o babacığım?” dedim. “Çikolata yedim, sana da getirdim” dedi. Bana verdi çikolataları, öyle deyince sevindim. Kapıdan dışarı çıktım. Burhan Felek bekliyordu dışarıda. Bana sonradan anlattılar; babamla dargınmış Burhan Bey. İçeri giremiyormuş, çünkü babam, “Bu da geldiyse öleceğim demektir” diyormuş, zaten öleceğini de biliyormuş. Burhan Felek, kapıdan çıkarken sormuş, “Bu ne?” diye. Ben de, “Babam bana çikolata getirdi, onun da dili kapkara” demişim, ağlayarak geri dönmüş. Bir daha da babamın yanına girememiş çünkü ertesi gün babam ölmüş. Oğlum çok benziyor babama, şimdi yaşlandıkça daha da benziyor.

Nerede şimdi oğlunuz?

Amerika’da yaşıyor oğlum. Miami’de kendi işi var, yazları geliyor buraya.

Babanız Beşiktaş’la çok ilgiliydi değil mi?

Babam anneme, “Seni çok seviyorum ama Beşiktaş benim birinci ailem” demiş. Zaten Abdülkadir (Karamürsel) Amca da babam hayattayken hiç evlenmemiş. Babam öldükten sonra bana, “Şeref’i kaybettikten sonra evlendim” dedi. Onların dostluğu bambaşkaydı. Abdülkadir Amca, babamın ölümünden sonra da bize çok sahip çıktı.

Abdülkadir Karamürsel’in konağında mı kaldınız?

Konakta kalma diye bir şey söz konusu değildi ama misafir olarak giderdik. Orada alaturka, alafranga müzik alemleri yapılırdı. Bütün futbolcular gelir, dinlerlerdi. Münir Nurettin Selçuk gibi sanatçılar gelirdi. Çocuklar Akaretler’de yatardı. Biz de haremlik-selamlık gibi dinlerdik konserleri. Başka bir şeydi Beşiktaşlılık o zaman.

Kimler arkadaşlarınızdı o zaman?

Süleyman (Seba), Şükrü (Gülesin), Kemal (Gülçelik), hepsi oradaydılar. Benim yaşıtlarım sayılırlar, aramızda bir-iki yaş var. Mektepten çıkarken, Naciye’nin kahvesi vardı, oradan geçerdim. Tabi genç kızım o zaman. Sonra haber gitti Abdülkadir Amca’ya, “Oradan otobüse binmesin, kahvede bizim çocuklar oturuyor” diye. Futbolcular tarafından böyle bir himaye altındaydık yani. O çocukların hepsi birer kardeşti.

Kulübü biraz anlatır mısınız? Babanız gelmeden evvel, o kulüp daha çok eskrim yapılan bir yerdi.

Evet, eskrim yapılırdı. Ben seyretmeye giderdim. Bir sosyal lokal gibiydi orası. Hanımlar gelir, çaylar içilirdi. Biz annemle beraber, babamın ölümden sonra da giderdik. Hakikaten bir lokal gibiydi orası. Çok ileri bir kulüptü.

Kulübün babası Abülkadir Ziya Karamürsel size sahip çıktı. Devletten de ilgilenenler oldu mu?

Devletten Recep Peker bizimle çok ilgilendi. Beni Boğaziçi Lisesi’nde okuttular. Halk Partisi’nin, ancak Erenköy Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi gibi resmi mekteplerde okutma kontenjanı vardı. Böyle özel, çok pahalı bir okulda okumak çok büyük bir şeydi benim için. Çok çalışmaya mecburdum çünkü burslu okuyordum. Okula telefon edilir, benim notlarım öğrenilirdi.
Ayrıca, evlenirken de çok sahip çıktılar. Abdülkadir Amcı’yı kaybetmiştik, babası Ziya Karamürsel nikah şahidim oldu. Babam gerçekten çok sevilen birisiymiş, o zamanki Beşiktaşlılar da çok kadim kişilermiş. Mamafih bugün de öyledirler. Beşiktaş hakikaten çok vefalı kulüptür. Bana, evleninceye kadar kombine bilet gelirdi. Fakat maça gelirken, yanımda biri olsun isterlerdi. “Genç bir kız olarak stadyumda yalnız başına kalma” derlerdi, ben de bir arkadaşımı alır, öyle giderdim maçlara.

Ben Beşiktaş Kulübü’nü çok köküne sahip görürüm. Bugün kulübünün tarihiyle kimse uğraşmıyor. Hangi kulübün gazetecileri böyle sizler gibi araştırma yapıyorlar? Yapmıyorlar, kimse araştırmıyor. Galatasaraylılar’ın da içinde yaşadım ama Beşiktaş’ın tarihine sahip çıkan bir tarafı vardır, sizler eksik olmayın.

Şeref Bey Kabataş’ta öğretmenlik yaparken, öğrencileri dersi kaynatmanın bir yolunu bulurlarmış. O dönemle ilgili bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Babamı kaybettiğimde hiç değilse ilkokulu bitirmiş olmayı, size onunla ilgili daha çok şey anlatabilmeyi çok isterdim ama ne yazık ki, o vefat ettiğinde daha okula bile gitmiyordum. Fakat bu konuyla ilgili bir hikayeyi, yirmi sene Sanayi Kalkınma Bankası Genel Müdürlüğü yapan ve benim bir arkadaşımın eniştesi olan Reşit Egeli’den dinlemiştim. Babam sınıfa girer, “İmtihan yapacağım” dermiş. Tam o sırada öğrencilerden biri kalkar, “Beşiktaş bu hafta ne kadar kötü oynadı değil mi hocam?” diye sorarmış. Babam, Beşiktaş’ı duyunca, imtihanı filan unutur, başlarmış anlatmaya…

Babanızla ilgili en çok bilgiyi annenizden aldınız herhalde.

Annem, babamla ilgili çok şey anlatırdı ama babamdan dört sene sonra onu da veremden kaybettim. O zamanlar tüberkülozun çaresi yoktu. Bu yüzden bana babamı daha çok Sadri (Usuuğlu) Abi, Abdulkadir (Karamürsel) Amca, Hakkı (Yeten) Abi anlattılar. Nazmi (Öktem) Amca vardı mesela, temizlik hastasıydı. Bir gün bana dedi ki, pamuk koyarmış çantasına, gittiği yerde çatalını-bıçağını temizleyip, öyle yemeğe başlarmış.

Nazmi Öktem, babanızın yakın arkadaşıydı.

İlk oğlunun adı da Şeref’tir. Zaten o da Şeref Bey’in ölümünden sonra Rize’ye gitti. Her şeyleri beraberdi zaten.

Başka kimler vardı?

İhsan (Özkaya) Amca vardı mesela. Bunlar hakikaten başka türlü Beşiktaşlıydılar. İhsan Amca’nın dünyası Beşiktaş’tı. Aslında hepsinin dünyası Beşiktaş’tı. Sadri Abi bekardı, Hakkı Kaptan bekardı. Beşiktaş sevgisinden ve Beşiktaş bütün hayatlarını doldurduğu için, evlenmeye vakitleri olmamıştı. Aralarında bir tek babam evliydi ki, zaten onun da birinci ailesi hep Beşiktaş oldu. Beşiktaş hep bizden önde yer aldı.

Babam öldükten sonra hepsi evlendiler. Nazmi (Öktem) Amca evliymiş ama biraz hareketli bir hayatı varmış, gezmeyi, eğlenmeyi severmiş. Babam ona, “Nazmi, senin çocuklarına ben bakacağım. Çünkü sen böyle giderse, kırkını bulamazsın” dermiş. Nazmi Amca, “Baban böyle derdi ama onun çocukları bana kaldı” diye anlatırdı bazen. Babam, sigaradan başka bir şey içmez, ağzına içki koymazmış ama bir hastalık alıp götürmüş onu.

Biraz Refik Osman Top’u da anlatabilir misiniz?

Onu tanıyorum, çok net değil, çünkü o babama karşıymış galiba. Tam olarak bilmiyorum da, sonradan çok arardı bizi. Mesela o kadar enteresandır ki, ben 19 Mayıs merasiminde mektebin bayraktarıyım. Flamayı biri tutuyor, bayrağı ben tutuyorum. O zaman Fenerbahçe Stadı’nda olurdu merasimler. Biri geldi benim yanıma, yüzüme baktı baktı. “Annen ne kadar güzel kadındı. Sen hiç çekmemişsin ona” dedi. Ben de 16-17 yaşındayım, bütün genç kızlar gibi kendimi çok beğeniyorum tabi. “Ben senin babanın çok eski dostuyum. Baban çok yakışıklı adamdı, annen de çok güzel bir kadındı’ dedi. “İnşallah aklın babana, güzelliğin de annene benzer ama hiç birini almamışsın” dedi. Ben de “Hadi güzelliğimi beğenmediniz ama aklımı nereden biliyorsunuz” dedim. O da güldü, sonra boynuma sarıldı ve “Yok, yok, ikisinden de almışsın. Seni çok sevdim” dedi. Bayraktar, Şeref Bey’in kızı diye göstermişler ona, okulda da öyle bilinir, dikkat çekerdim. O zaman Kırmızı Beyaz diye mecmua vardı, ben de okulun voleybol takımında oynuyordum. Maçlarda yenilsek de benim resmim çıkardı mecmuada. Boğaziçi Lisesi bütün maçları kaybetmiş halbuki, İnönü Lisesi kazanmış. Hatta hâlâ söylerler, “Biz yenerdik senin resmin çıkardı” diye. Sırf Şeref Bey’in kızı olduğum için benimle röportajlar yapılırdı.

Babanız vefat ettikten on-on beş sene sonra bile Şeref’in kulübü olarak bahsediyorlardı Beşiktaş’tan. Babanızın Burhan Felek’le de çok yakın dostluğu vardı tabi.

Vardı da sonradan küstüler. Ben ikiz çocuklarımı dünyaya getireceğim zaman, Burhan Felek’e telefon ettim, “Burhan Amca, kızama isim bulamıyorum, oğluma kayınpederimin ismini vereceğim’ dedim. “Şeref koyabilir misin?” dedi. “Hayır” dedim ben de. “Sen çok küçüktün, bilmem bilir misin, baban o kadar zarif bir adamdı ki,” dedi. Öyle uzun uzun nasıl beraber İran’a gittiklerini anlattı. Galiba 1924 Olimpiyatları için, birlikte gitmişler ama oradan dargın dönmüşler. Nedense birbirlerine girmişler. İkisi de kinci olduğu için dargın öldüler.

1938 yılında Hikmet Balkan ve Fuat Balkan, o zamanki Şeref Stadı’ndan Şeref ismini kaldırıyorlar. Bunun üzerine bütün yönetim kurulu istifa ediyor ve futbolcular Beşiktaş’tan ayrılıyor. Neler hissettiniz o zaman? Bu tip olaylar yüzünden küstüğünüz oldu mu Beşiktaş’a?

Okuldan dönerken gördüm o tabelaları. O zaman üzülmüştüm ama küslük hiç olmadı. Asla, Beşiktaş’a hiç küser miyim ben. İster Şeref Bey Stadı koysunlar, ister koymasınlar. Beşiktaşlılık başka bir şey. Onu diyordum geçenlerde kızıma, “Din değiştiriliyor, parti değiştiriliyor, vatan değiştiriliyor. Fakat kulüp değiştirmek çok zor bir olay herhalde. Daha fanatik bir şey.”

Ben evlendiğim zaman beyim Fenerbahçeliydi. Sultanahmet Kulübü’nün de başkanıydı. Ama adamcağızın Fener’in F’sini konuşmaya şansı olmadı. Böyle bir şey yaşayamadı. Benden çok Beşiktaşlı oldu, anlatılır gibi değil. O zaman televizyon yok, maçlar yayımlanmıyor, radyo dinleme şansı da yoktu evde. Zavallı adam kulübe gider, radyo dinlerdi. Bu adam nasıl Fener’in F’sini konuşabilir evin içinde. Hakikaten korkunç fanatik Beşiktaşlı oldu. Doğru yolu buldu.

İnönü Stadı’nın Şeref Stadı olmasını istiyoruz. Sizin düşünceleriniz nedir?

Vallahi çok isterim ama biraz zor gibi. Çünkü İnönü Stadı, Dolmabahçe Stadı, ardından Beşiktaş Stadı derken, o kadar çok isim değiştirdi ki bu stadyum. Keşke bunu önceki iktidarlar düşünseydi, çok daha iyi olurdu. Şimdi daha zor bir iş. Yine de olmasını çok isterim, olursa iftihar ederim ama ben zannetmiyorum bunu yapacaklarını. Sizlerin gayretiyle olabilir belki. Çabalarınız inşallah boşa çıkmaz ama bu kadar büyük davaları varken, bunu ele alacaklarını zannetmiyorum. Fakat inşallah olur, olursa, minnettar kalırım hepinize.

Burhan Felek yazdığı yazıda, Şeref Stadı’ndan şerefli ismi kaldırıldı diye Fuat Balkan’a diyor ki, “Şerefsiz gerçekleştirdin mi bu işleri, vay şerefsiz”.

Niçin o Fuat Beyler böyle yaptı bilmiyorum.

Futbola karşı oldukları için.

Ondan herhalde, başka bir sebebi olamaz. Elbet Beşiktaş futbol şubesi açılacaktı ama o babacığıma nail oldu. O kötü şartlarda bunu yapması çok mühimdi.

O zaman şimdiki gibi değil, başkanı kimse tanımıyor. Güreşçiye de sorsanız bizim başkan Şeref Bey derlerdi. Kaç kişi dedi ki, “Babana nasıl devlet töreni yapılır? Beşiktaş Kulübü başkanı bile değil”. Gayet kısa bir cevap verdim, “Babam bir kere Halk Partisi İl Başkanı, ayrıca o zamanki Şeref Bey, anladığım kadarıyla birçok başkandan daha mühim bir adamdı. Merasimi görüyorum, bize olan alakayı görüyorum. Ben hep çok ilgi, alaka gördüm. Halen de görüyorum. Recep Peker’in çocukları aynı ilgiyi görmediler. Onun için hep ben şanslıymışım diyorum.

Bu durum babanızın CHP’li olması ile mi ilgili? Bir tılsım var demek ki orada, yaydığı pozitif bir enerji var. Nereden kaynaklanıyor bu?

Babamın kişiliği herhalde çok mühim. Bir şey var yani Beşiktaş’ın kuruluşunda, çok güzel bir şeyler var herhalde. O ruhu taşıyoruz hâlâ.

Hakkı Abi ile olan arkadaşlığınızı anlatır mısınız biraz. Onun enteresan hikayelerini biliyoruz.

Hakkı Abi kendine mahsus bir insandı. Onu anlatmak için kelime bulunmaz. O kadar nevi şahsına münhasır bir insandı ki. Çok büyük bir Beşiktaşlıydı. Onu kabul etmek lazım. Sahada da seyrettim onu. Onun gibi adam yok şimdi. Belki çok daha büyük futbolcular var, futbol tekniği dünyada da değişti ama onun kadar sahaya hakim kimse yok. O, sahada 22 kişide 1 kişiydi. Kendi başına bir takımdı.

Şadi Tezcan’dan, “Şadi Bey düdüğü çaldı, maçı Hakkı yönetti” diye bir hakem yorumu duydunuz mu?

Çok güzel. Bir gün maç bitti. O kadar sinirlendi ki, Kemal’i çağırdı. Kemal o kadar yakın bir yerden topu kaçırdı ki. “Gel” dedi. “Bunu bir daha aynı şekilde atamadığın zaman, içeri girebilirsin” Ama o ne zaman vursa kaleye giriyordu, topu dışarı atamıyor ki. Mahvetti onu, out oluncuya kadar attırdı. Hiç unutmam onu. Tribünde biz güldükçe, kötü kötü bakıyordu gülecek bir şey yok diye.

Şükrü Gülesin’i de anlatabilir miniz biraz?

Ah canım Şükrü. Eskişehir’e deplasman maçına gittik. Çocuklar da küçük, benim yanımdalar. Şükrü de Ankara’dan geldi. İçki içtiği için çok göbekli. “Ne oldu, bu ne hal” dedim. “9 aya 10 günüm var, onun için son gelişim, bundan sonra doğuma gidiyorum” dedi. Hepimizin nasıl güldüğünü hiç unutmam. Süleyman (Seba) her zaman için çok resmiydi, arkadaşları ile belki şakalaşırdı ama aramızda konuşan biri değildi.

Amigoları da tanır mıydınız?

Amigoları Taşlık Kulübü’nden tanıyorum. Onlar son derece terbiyeli çocuklardır. Bir gün Talat Asal, başkanlık konuşması yapıyordu, biz de bir grup olarak politik başkanlara karşıydık. Politikadan gelen siyasi başkan istemiyorduk. Amigolar da onu tutmuyordu. Talat Asal kongrede, “Ben kulübe kütüphane yapacağım. Bir kafa sadece bir kafadır, iki kafa bir olunca, çok iyi kafa olur” dedi. Böyle hamasi bir konuşma yapıyordu. Sabahattin (Çayıroğlu) birden bire, “Benim kafalarımı çoğaltacaksınız, değil mi?” dedi. Kimsede hayır kalmadı, kongre bir cümbüşe dönüştü. “Ah başıma gelenler, benim kafalarımı çoğaltacakmış adam” dedi. Adamcağız başka şey söylemek istiyor tabi, düşünen kafa istiyorum demek istiyor.

Dedeniz Erzincan’da babanızın adına bir çeşme yaptırmış değil mi?

Evet, doğru. Çeşme var. Çok enteresandır, bir gün maliyeden bir kağıt geldi bize. Ben de evliyim o zaman ve Büyükada’dayız. Beyim kağıdı getirdi, beni korkutmak için dedi ki, “Sana borç geldi, haczedecekler her şeyimizi”. Meğer dedem babam için çeşme yaptırmış. O çeşmenin ve külliyesinin masrafının karşılanması için de bir ev bırakmış. Fakat kanuni gerekleri tam olarak yerine getirmemiş. Evin de vergisi birikmiş ve çığ gibi büyük bir meblağ olmuş. Ev de yıkılmış, kimse elini süremiyor. Böyle garip bir durum ortaya çıktı. O zaman halamın kocası bakandı, ona haber verdik. Tapuyu çıkarttırdı, ev vakıf olduğu için vergi affına girdi. Böylelikle kurtulmuştuk.

O çeşme bugün de duruyormuş orada. Kaynaklarda her ne kadar Elazığlı geçiyorsa da, Şeref Bey Erzincanlı değil mi?

Evet, evet, Erzincanlı. Erzincan ile Arapgir arasında hudut değişimleri olmuş, bizim köyün nereye bağlandığını bilmiyorum. Fakat hep eşim derdi ki, “Sen Başvartaniklisin”. Ermeniler zamanında o köyün adı Başvartanikmiş, sonra Başpınar olmuş. Şimdi nereye bağlı orası bilmiyorum.

Erzincan’a bağlı şu anda.

Dedemin köyü Başpınar ama küçük yaşta gelmiş İstanbul’a. İş güç sahibi olmuş, Saray’a intisab etmiş. Çocuklarını okutmuş, çok münevver bir insanmış. Dedemi de babaannemi de tanıyorum. Dedem, babamdan beş sene sonra, annemin ardından vefat etti. Halalarım, babamın ölümünden sonra bir kopukluk yaşamışlar. Öyledir ya, “Kör ölür sırma saçlı olur”, kimi yerde de aile bağları kopar. Sonradan biz ikinci kuşak çok iyi ilişkiler kurduk. Çoğu zaten kongre azası şu an. Fatin olsun, Metin olsun hepsi çok koyu Beşiktaşlıdırlar. Maçta yenildiğimiz zaman hasta olurlardı. Fenerbahçe’yi yendiğimiz son maçta, telefonum gece 1’e kadar susmadı. Bir kuzenim var, sakat bir torunu var, az konuşuyor. Abla diye ağlayarak beni de ağlattılar. 92 yaşında Ankara’da bir halam var, gece yarısı telefon etti. “Handan, uyku tutamıyorum” dedi. Yani öyle bir aileyizdir. Ama çocuklarım maalesef Galatasaraylı. Bunu kabul etmek lazım.

Çocuklarınız sizi kızdırmak için öyle söylüyor olmasınlar.

Bilmiyorum artık. Oğlum Amerika’dan telefon açıyor, Miami’de Türkler’in olduğu bir kahve varmış, bütün maçları takip ediyorlarmış. Her telefon açışında, “Anne şuna yenilinir miydi?’diyor Ankara Büyükşehir Belediyespor’a yenildiğimiz zaman telefon etmişti. “Hasta oldum anne, deli mi ne sizinkiler, ne yapıyorlar bunlar” diye. Benimse Beşiktaş’ın yenilmesi kazanması kadar, borcu olmasından da ödüm kopuyor.

Kulübün sıkıntılı günlerine tanık olduğunuz için herhalde. Sonuçta siz Beşiktaş’ın başkan bulamadığı günleri de yaşadınız değil mi?

Tabi, neler oldu Beşiktaş’ta, ne parasızlık çekti kulüp. Ödüm kopuyor borçtan harçtan. Ne günler geçirdik, telefonlarımız bile haczedildi. Başka kulüplerin de başına geldi ama onlar beni ilgilendirmiyor.

Fahretin Kerim Gökay’ın binasına haciz geldi değil mi?

O küçücük lokale haciz geldi. Hiçbir gayrimenkulumüz üstümüze değildi. Şimdiki plazalar filan hepsine el konmuştu. Hiçbir gelirimiz yoktu.

Peki o zaman Süleyman Seba’nın başkanlığını nasıl buluyorsunuz?

Çok iyi buluyorum. Süleyman Seba’yı desteklediğimiz zaman Hilton Otel’ine gittik, eşim de hayattaydı o zaman. Herkes kıyamet koparıyordu. O zaman adamın ne kadar maaşı varsa artık, kulüp bununla mı kurtulacak deniyordu. Ben de, “Zenginlerden, politikacılardan bıktık artık, kulübü koyu bir Beşiktaşlıya emanet edelim” dedim. Rahmetli eşimle birlikte Seba’yı çok destekledik. Süleyman Seba hakikaten kulübe çok şey kattı.

Serdar Bilgili’yi nasıl buluyorsunuz?

Bana yakışmaz konuşmak. Kulübümüze başkanlık etmiş bir adam, saygımız var. Zaten kendisi de Beşiktaş’ın lafını etmiyor ki nesini konuşacağım. Bana Beşiktaş’ı konuşmayın diyor adam. Pişman zaten Beşiktaşlı olduğunun deklare edildiğinden. Nesini konuşalım biz. Bizi beğenmeyip, bu ismi kendine lâyık görmeyen adamın nesini konuşalım. Bizden bir adam değil ki o. Böyle soğuk bir rüzgar gibi esti gitti yani. Şanslıydı da, 100. yılımıza rastladı, şampiyon olduk.

Son seçim kongresinde Serdar Bilgili geldi, bir kişi kalkıp alkışlamadı. Ama siz gelince bütün tribün ayağa kalktı sizin için, değil mi?

Evet ama onlar beni değil, aslında Şeref Bey’i alkışladılar.

Siz kolejde okudunuz. Peki o zamanki genç kızlar, futbolculardan en çok hangisini beğenirlerdi?

Bütün futbolcuları. Bizim zamanımızda bir bahriyelileri, bir de futbolcuları beğenirlerdi.

Beşiktaş’ta en çok kimi beğenirlerdi peki?

Hatırlayamıyorum, kızlar bana bunları söyleyemezlerdi ki.

Peki en süslü futbolcu kimdi?

Şükrü’ye kızlar çok başka şekilde bayılırlardı. Kenan çapkındı ama yüzüne gözüne bulaştırdı sonra. Bir gün Abdulkadir Amca’da yemek yedik hepimiz birden. Sonra çocukları da aldık, Beşiktaş’ta bir gezmeye çıktık. Köşede muhallebici vardı, bir de baktık, Şükrü oturmuş, bir koca tavuğu koymuş önüne yiyordu. Gözümle gördüm. Aslında Abdülkadir Amca’da, bizimle birlikte yemek yemişti ama yemekten sonra, “Utandım orada, çok kibar yemek yeniyor. Çatallarla, bıçaklarla yerken aç kaldım” dedi.

HALKIN TAKIMI

Alparslan Türkeş’in 3 Mayıs 1944 Olayları Hakkında Verdiği Röportaj

0

Sayın Alparslan TÜRKEŞ, 3 Mayıs’ın bir değerlendirmesini yapar mısınız?

Alparslan TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları 1944 yılında meydana gelmiştir. O dönemde memleketimiz tek parti diktatörlüğü altındaydı. O zamanki Cumhurbaşkanı merhum İsmet İnönü de “Milli Şef’ ünvanını taşımaktaydı. Bayramlarda büyük şehirlerimizde asılan dövizlerin üzerinde ‘Tek millet, tek parti, tek şef’ yazıları vardı. O günün şartlarında memleketimizde hürriyet ve demokrasi yoktu. Milli Eğitim Bakanlığı’nı meşhur Hasan Ali YÜCEL işgal etmekte; yük­sek okullar ve üniversitelere Marksist öğretim üyeleri yerleştirilmiş bulunmaktaydı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tutuklanmış olan marksistlere geniş destek ve yardım sağlamaktaydı. Bu sıralarda yayınlanmakta olan ‘Orkun’ ve ‘Orhun’ isimli dergi zamanın başbakanı Şükrü SARAÇOGLU’na bir açık mektup yayın­ladı. Bu mektupta çeşitli okullarda, üniversite ve kuruluşlarda yerleşmiş olan marksistler isim isim sayılarak, zamanın başbakanından bunlara neden müsamaha gösterildiği sorul­muştu. Bu şahısların sürekli olarak bulunduk­ları yerlerde marksizm propagandası yaptıkları ve zararlı oldukları belirtilmişti. Böyle bir hareket kamuoyunda çok tesir yaptı. Özellikle yüksek öğrenim gençliği arasında büyük heyecan meydana getirdi. Dergiler elden ele kapışıldı. Bunun neticesi olarak o günün iktidarı, bakan­ları ve yakın mensupları büyük memnuniyet­sizlik duydular. Mektupların yazarı olan Nihal ATSIZ Bey hakkında tanınmış marksistlerden olan ve o sırada Devlet Konservatuarında öğretmen bulunan Sabahattin Ali?nin hakaret davası açmasını temin ettiler. İktidarın resmi yayın organı olan o zamanki Ulus gazetesinin avukatlarını da Sabahattin Ali?nin savunulması ve desteklenmesi için onun emrine verdiler. İşte bu olaylar memleketteki Milliyetçiler arasında büyük yankılar yaptı. Mahkemeler sırasında da gençler Ankara caddelerinde heyecanlı gösteriler yaptılar, komünist eserleri meydanlarda yaktılar. Bunun üzerine iktidar işi tertip yapmaya götürdü ve başta rahmetli Nihal ATSIZ Bey olmak üzere onun kardeşi Necdet SANCAR Bey ve arkadaşlarının evleri arandı. Orhun Dergisi’nin yönetim yeri arandı ve bu kimseler tutuklandı. Suçlama da “Irkçılık” ve “Turancılık” oldu. Birçok işkenceler ve baskılar yapıldı. İstanbul 1 no’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 23 sanık hakkında dava açıldı. Fakat mahkeme tarafsız değildi, baskılar altındaydı. Ortada hiçbir suç olmadığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarında “Turancılık” diye bir suç olmadığı halde, böyle bir suç icad ederek, sanıkların bir kısmı ağır cezalara çarptırıldılar. Fakat o zaman ki Askeri Yargıtay büyük bir adalet misali vererek ve aynı zamanda milli şuurluluk göstererek, mahkemenin kararını bozdu, dava dosyasını da 1 no’lu mahkemeden 2 no’lu mahkemeye sevk etti. 2 no’lu sıkıyöne­tim mahkemesinde görülen dava neticesinde bütün sanıklar beraat ettiler. Fakat bu olay Türk Milliyetçilerini bir hayli mağdur etti.. Memlekette milliyetçiliği korkulan bir fikir gibi gösterdi. Bundan da marksistler çok faydalandılar, gelişmeler hızlandı.

Sn. Alparslan Türkeş, 3 Mayıs nasıl “Türkçüler Günü” haline geldi.

A. TÜRKEŞ: Bahsettiğimiz davadan sonra dava sanıklarından avukat Said BİLGİÇ Bey 3 Mayıs’ın “Türkçüler Günü” olmasını teklif etti. Onun bu teklifi diğer arkadaşlar tarafından da benimsendi. O zamandan beri her 3 Mayıs günü Türkçüler ve Milliyetçiler kırlara giderek, bugünü bir bayram olarak kabul etmişler, o gün Türk Milliyetçiliğini anlatmaya, çeşitli konferanslar vermeye ve dergilerde bu konuları yazmaya başladılar.

“Türkçülük” ve “Türkçüler” keli­melerini biraz açar mısınız?

A. TÜRKEŞ: “Türkçüler” derken ‘Türkçülük” ve “Milliyetçilik” aynı anlamdadır değişik bir anlamı yoktur. Yani Türk milletini sevmek, Türk milletinin iyiliğini istemek, hakkını savunmak duygusunun adı ‘Türk Milliyetçiliği”dir. Türkçülüğün başlangıçta bundan biraz daha farklı bir anlamı olmuştur. Türkçülük ifadesi daha ziyade “Türkçenin eski Arapça ve Farsça kelime terkiplerden kurtarılarak halkın konuştuğu Türkçe haline getirilmesi” hareketinin adı olmuştur. Bir nevi “Türkçecilik” tir. Bunun içinde tabii Türklerin esaretten kurtulması, bir bayrak. bir devlet halinde yaşamaları fikride vardır. Daha sonra Türkçülük, milliyetçiliğe yakın bir anlama gelmiştir.

Sayın TÜRKEŞ, birkaç yıldır 3 Mayıslardaki tebrik kartlarınızın üzerinde “Türkçülük” kavramının yerine “Milliyetçilik” ibaresinin yer aldığını görüyoruz. Bu bir muhteva değişikliği mi?

A. TÜRKEŞ: Bundan önceki sorunuza verdiğim cevaba binaen böylesine bir değişikliğe gittik. Yani “3 Mayıs Türkçüler Günü” değil de “3 Mayıs Milliyetçiler Günü” dedik.

İlk Türkçülük hareketlerinin nasıl başladığı hususunda genel ve kısa bir bilgi verir misiniz?

A. TÜRKEŞ: İlk Türkçülük hareketleri bilhassa, yayın alanında büyük bir fikir adamı Kırımlı Gaspıralı İsmail Bey tarafından başlatılmıştır. İsmail Bey bundan 120 yıl önce Kırım’ın Bahçesaray şehrinde “TERCÜMAN” isimli bir dergi yayınlamıştır.. Derginin başlık altına ise “Dilde, fikirde, iş de birlik” sözünü yazmıştır. Bununla gerek Rusya gerekse Rusya dışında birlik kurulması gerektiğini ileri sürmüştür ki, bu, o zamanki Türk aydınları arasında çok büyük bir alaka görmüştür.

Sn. TÜRKEŞ, Gaspıralı İsmail Bey’in yayın sahasındaki bu faaliyetlerine paralel daha ne gibi yayınlar yapılmıştır o günlerde?

A. TÜRKEŞ: Ona paralel olarak o günlerde Bakü’de “Fürüzat” diye bir dergi yayınlanmıştır. Daha. sonraları İstanbul’da “Türk Yurdu” yayınlandı. Diğer Türk illerinde de buna benzer faaliyetler yapılmıştır.

Sn. TÜRKEŞ, 3 Mayıs 1944 olayları o günkü iktidarın tutumundan mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin umumi politikasından mı ortaya çıkmıştır?

A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları neticesindeki mahkemelerde Milliyetçilerin “Irkçılık” “Turancılık” suçlarından yargılandıklarını daha önce söylemiştik. Oysa devletin umumi politikası İnönü’den önce “Turancı” ve bir anlamda “Irkçı” bir politikaydı. Bu olaylardan sonra İsmet İnönü ve etrafındakiler ve o eski tutumu değiştirdiler. Bu olaylardan önce devlet okulları ve askeri okullara öğrenci alınırken yapılan ilanlarda aranan şartlardan ilki “Türk ırkından olmak” idi. Bu yadırganmıyordu. Herkes bu görüşlere mensup olmakla övünüyordu.

Sn. TÜRKEŞ, MHP  ve Ülkücü Kuruluşlar Davası ile 3 Mayıs 1944 olaylarının benzer birçok noktaları var. Bu konunun bir değerlendirmesini yapar mısınız?

A. TÜRKEŞ: Hakikaten MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası ile 3 Mayıs olayları arasında büyük bir benzerlik var. Aradan bunca zaman (40 yıl) geçmesine rağmen tekrar açılan davada biz “Turancı” olmakla suçlandık. Aslında Turancı olmak suç değildir. T.C. kanunlarında da böyle bir suç yoktur. Kaldı ki her milliyetçi kendi milletine mensup insanların yabancıların boyunduruğundan kurtulmasını istemesi tabii bir haktır. Yunanlıların Kıbrıs üzerinde yürüttükleri politika da budur ve adı “Enosis” tir. Enosis bir anlamda Yunan Turancılığı demektir. Zaten, Papandreu’nun partisinin adı da Panhelenik Sosyalist Partidir. Panhelenik demek; Yunan Birliği, Yunan Turancılığı demektir. Hiç bir insan kendi milletinin haklarını savunmaktan dolayı suçlanamaz. Bu şerefli bir haktır. Fakat gelin görün ki. Türkiye’de zaman zaman o derecede gafil insanlar kalkıyorlar, kötülemek istedikleri Türk Milliyetçilerini “Bunlar Turancı” vs. diye suçlamaya lekelemeye çalışı­yorlar.

Sn. TÜRKEŞ, son olarak Türk Milliyetçilerine vereceğiniz bir mesaj var mı?

A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs milletimizin kurtuluşu. yükselişi, hızla kalkınması ve yaşaması için yegane kuvvet kaynağının Türk Milliyetçiliği olduğunun anlatılması için bir fırsat, bir vesiledir. Ayrıca eskilerin hatalarını anlatmak, onlardan ders alarak bundan sonraki Türk Milleti’nin hayatında o hataların meydana gelmesine imkan vermemek için düşünülmüş ve bayram yapılmıştır. Türk Milliyetçileri her yıl 3 Mayıs gününü bayram olarak kutlayacaklardır. Türk milletinin kuvvet kaynağı olan Türk Milliyetçiliği ülküsünü gençliğe anlatacaklardır. açıklayacaklardır. Bu ülkünün gerek devlet, gerekse millet hayatında da hakim güç, tek hakim varlık olmasını hedef olarak göstereceklerdir. Türk Milliyetçiliği derken, her zaman söylediğimiz gibi. İslam imanını, İslam ahlak ve faziletiyle Türklük şuurunu esas kabul etmekteyiz.

Türk Milleti için bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Ancak bugün, Türk milletinin İslamiyete olan bağlılığını istismar ederek İslamiyeti öne sürerek, Türk milliyetçiliğini yıkmak isteyen kışkırtmalarla karşılaşıyoruz. Bunlara katiyen itibar edilmemelidir. “İslamiyet bize yeter. Türklüğe ne gerek var” veya “Milliyetçilik İslamiyete aykırıdır” gibi görüşler düşman oyunudur.Buna kapılanlar düşman oyunlarına alet oluyorlar demektir. Türk Milliyetçileri sınırlarını belirlediğimiz ülkümüzün çizgisi üzerinde olmalı­dırlar. Bunu benimsemezlerse bizim yanımızda bulunmamaları icap eder. Bizim yanımızda olanlar gösterdiğimiz yolda gösterdiğimiz ülküye sadık kalarak hareket etmelidirler.

Kaynak: ÜLKÜ OCAKLARI

Alparslan Türkeş’in 3 Mayıs 1944 Olayları Hakkında Verdiği Röportaj

0

Sayın Alparslan TÜRKEŞ, 3 Mayıs’ın bir değerlendirmesini yapar mısınız?

Alparslan TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları 1944 yılında meydana gelmiştir. O dönemde memleketimiz tek parti diktatörlüğü altındaydı. O zamanki Cumhurbaşkanı merhum İsmet İnönü de “Milli Şef’ ünvanını taşımaktaydı. Bayramlarda büyük şehirlerimizde asılan dövizlerin üzerinde ‘Tek millet, tek parti, tek şef’ yazıları vardı. O günün şartlarında memleketimizde hürriyet ve demokrasi yoktu. Milli Eğitim Bakanlığı’nı meşhur Hasan Ali YÜCEL işgal etmekte; yük­sek okullar ve üniversitelere Marksist öğretim üyeleri yerleştirilmiş bulunmaktaydı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tutuklanmış olan marksistlere geniş destek ve yardım sağlamaktaydı. Bu sıralarda yayınlanmakta olan ‘Orkun’ ve ‘Orhun’ isimli dergi zamanın başbakanı Şükrü SARAÇOGLU’na bir açık mektup yayın­ladı. Bu mektupta çeşitli okullarda, üniversite ve kuruluşlarda yerleşmiş olan marksistler isim isim sayılarak, zamanın başbakanından bunlara neden müsamaha gösterildiği sorul­muştu. Bu şahısların sürekli olarak bulunduk­ları yerlerde marksizm propagandası yaptıkları ve zararlı oldukları belirtilmişti. Böyle bir hareket kamuoyunda çok tesir yaptı. Özellikle yüksek öğrenim gençliği arasında büyük heyecan meydana getirdi. Dergiler elden ele kapışıldı. Bunun neticesi olarak o günün iktidarı, bakan­ları ve yakın mensupları büyük memnuniyet­sizlik duydular. Mektupların yazarı olan Nihal ATSIZ Bey hakkında tanınmış marksistlerden olan ve o sırada Devlet Konservatuarında öğretmen bulunan Sabahattin Ali?nin hakaret davası açmasını temin ettiler. İktidarın resmi yayın organı olan o zamanki Ulus gazetesinin avukatlarını da Sabahattin Ali?nin savunulması ve desteklenmesi için onun emrine verdiler. İşte bu olaylar memleketteki Milliyetçiler arasında büyük yankılar yaptı. Mahkemeler sırasında da gençler Ankara caddelerinde heyecanlı gösteriler yaptılar, komünist eserleri meydanlarda yaktılar. Bunun üzerine iktidar işi tertip yapmaya götürdü ve başta rahmetli Nihal ATSIZ Bey olmak üzere onun kardeşi Necdet SANCAR Bey ve arkadaşlarının evleri arandı. Orhun Dergisi’nin yönetim yeri arandı ve bu kimseler tutuklandı. Suçlama da “Irkçılık” ve “Turancılık” oldu. Birçok işkenceler ve baskılar yapıldı. İstanbul 1 no’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 23 sanık hakkında dava açıldı. Fakat mahkeme tarafsız değildi, baskılar altındaydı. Ortada hiçbir suç olmadığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarında “Turancılık” diye bir suç olmadığı halde, böyle bir suç icad ederek, sanıkların bir kısmı ağır cezalara çarptırıldılar. Fakat o zaman ki Askeri Yargıtay büyük bir adalet misali vererek ve aynı zamanda milli şuurluluk göstererek, mahkemenin kararını bozdu, dava dosyasını da 1 no’lu mahkemeden 2 no’lu mahkemeye sevk etti. 2 no’lu sıkıyöne­tim mahkemesinde görülen dava neticesinde bütün sanıklar beraat ettiler. Fakat bu olay Türk Milliyetçilerini bir hayli mağdur etti.. Memlekette milliyetçiliği korkulan bir fikir gibi gösterdi. Bundan da marksistler çok faydalandılar, gelişmeler hızlandı.

Sn. Alparslan Türkeş, 3 Mayıs nasıl “Türkçüler Günü” haline geldi.

A. TÜRKEŞ: Bahsettiğimiz davadan sonra dava sanıklarından avukat Said BİLGİÇ Bey 3 Mayıs’ın “Türkçüler Günü” olmasını teklif etti. Onun bu teklifi diğer arkadaşlar tarafından da benimsendi. O zamandan beri her 3 Mayıs günü Türkçüler ve Milliyetçiler kırlara giderek, bugünü bir bayram olarak kabul etmişler, o gün Türk Milliyetçiliğini anlatmaya, çeşitli konferanslar vermeye ve dergilerde bu konuları yazmaya başladılar.

“Türkçülük” ve “Türkçüler” keli­melerini biraz açar mısınız?

A. TÜRKEŞ: “Türkçüler” derken ‘Türkçülük” ve “Milliyetçilik” aynı anlamdadır değişik bir anlamı yoktur. Yani Türk milletini sevmek, Türk milletinin iyiliğini istemek, hakkını savunmak duygusunun adı ‘Türk Milliyetçiliği”dir. Türkçülüğün başlangıçta bundan biraz daha farklı bir anlamı olmuştur. Türkçülük ifadesi daha ziyade “Türkçenin eski Arapça ve Farsça kelime terkiplerden kurtarılarak halkın konuştuğu Türkçe haline getirilmesi” hareketinin adı olmuştur. Bir nevi “Türkçecilik” tir. Bunun içinde tabii Türklerin esaretten kurtulması, bir bayrak. bir devlet halinde yaşamaları fikride vardır. Daha sonra Türkçülük, milliyetçiliğe yakın bir anlama gelmiştir.

Sayın TÜRKEŞ, birkaç yıldır 3 Mayıslardaki tebrik kartlarınızın üzerinde “Türkçülük” kavramının yerine “Milliyetçilik” ibaresinin yer aldığını görüyoruz. Bu bir muhteva değişikliği mi?

A. TÜRKEŞ: Bundan önceki sorunuza verdiğim cevaba binaen böylesine bir değişikliğe gittik. Yani “3 Mayıs Türkçüler Günü” değil de “3 Mayıs Milliyetçiler Günü” dedik.

İlk Türkçülük hareketlerinin nasıl başladığı hususunda genel ve kısa bir bilgi verir misiniz?

A. TÜRKEŞ: İlk Türkçülük hareketleri bilhassa, yayın alanında büyük bir fikir adamı Kırımlı Gaspıralı İsmail Bey tarafından başlatılmıştır. İsmail Bey bundan 120 yıl önce Kırım’ın Bahçesaray şehrinde “TERCÜMAN” isimli bir dergi yayınlamıştır.. Derginin başlık altına ise “Dilde, fikirde, iş de birlik” sözünü yazmıştır. Bununla gerek Rusya gerekse Rusya dışında birlik kurulması gerektiğini ileri sürmüştür ki, bu, o zamanki Türk aydınları arasında çok büyük bir alaka görmüştür.

Sn. TÜRKEŞ, Gaspıralı İsmail Bey’in yayın sahasındaki bu faaliyetlerine paralel daha ne gibi yayınlar yapılmıştır o günlerde?

A. TÜRKEŞ: Ona paralel olarak o günlerde Bakü’de “Fürüzat” diye bir dergi yayınlanmıştır. Daha. sonraları İstanbul’da “Türk Yurdu” yayınlandı. Diğer Türk illerinde de buna benzer faaliyetler yapılmıştır.

Sn. TÜRKEŞ, 3 Mayıs 1944 olayları o günkü iktidarın tutumundan mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin umumi politikasından mı ortaya çıkmıştır?

A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları neticesindeki mahkemelerde Milliyetçilerin “Irkçılık” “Turancılık” suçlarından yargılandıklarını daha önce söylemiştik. Oysa devletin umumi politikası İnönü’den önce “Turancı” ve bir anlamda “Irkçı” bir politikaydı. Bu olaylardan sonra İsmet İnönü ve etrafındakiler ve o eski tutumu değiştirdiler. Bu olaylardan önce devlet okulları ve askeri okullara öğrenci alınırken yapılan ilanlarda aranan şartlardan ilki “Türk ırkından olmak” idi. Bu yadırganmıyordu. Herkes bu görüşlere mensup olmakla övünüyordu.

Sn. TÜRKEŞ, MHP  ve Ülkücü Kuruluşlar Davası ile 3 Mayıs 1944 olaylarının benzer birçok noktaları var. Bu konunun bir değerlendirmesini yapar mısınız?

A. TÜRKEŞ: Hakikaten MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası ile 3 Mayıs olayları arasında büyük bir benzerlik var. Aradan bunca zaman (40 yıl) geçmesine rağmen tekrar açılan davada biz “Turancı” olmakla suçlandık. Aslında Turancı olmak suç değildir. T.C. kanunlarında da böyle bir suç yoktur. Kaldı ki her milliyetçi kendi milletine mensup insanların yabancıların boyunduruğundan kurtulmasını istemesi tabii bir haktır. Yunanlıların Kıbrıs üzerinde yürüttükleri politika da budur ve adı “Enosis” tir. Enosis bir anlamda Yunan Turancılığı demektir. Zaten, Papandreu’nun partisinin adı da Panhelenik Sosyalist Partidir. Panhelenik demek; Yunan Birliği, Yunan Turancılığı demektir. Hiç bir insan kendi milletinin haklarını savunmaktan dolayı suçlanamaz. Bu şerefli bir haktır. Fakat gelin görün ki. Türkiye’de zaman zaman o derecede gafil insanlar kalkıyorlar, kötülemek istedikleri Türk Milliyetçilerini “Bunlar Turancı” vs. diye suçlamaya lekelemeye çalışı­yorlar.

Sn. TÜRKEŞ, son olarak Türk Milliyetçilerine vereceğiniz bir mesaj var mı?

A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs milletimizin kurtuluşu. yükselişi, hızla kalkınması ve yaşaması için yegane kuvvet kaynağının Türk Milliyetçiliği olduğunun anlatılması için bir fırsat, bir vesiledir. Ayrıca eskilerin hatalarını anlatmak, onlardan ders alarak bundan sonraki Türk Milleti’nin hayatında o hataların meydana gelmesine imkan vermemek için düşünülmüş ve bayram yapılmıştır. Türk Milliyetçileri her yıl 3 Mayıs gününü bayram olarak kutlayacaklardır. Türk milletinin kuvvet kaynağı olan Türk Milliyetçiliği ülküsünü gençliğe anlatacaklardır. açıklayacaklardır. Bu ülkünün gerek devlet, gerekse millet hayatında da hakim güç, tek hakim varlık olmasını hedef olarak göstereceklerdir. Türk Milliyetçiliği derken, her zaman söylediğimiz gibi. İslam imanını, İslam ahlak ve faziletiyle Türklük şuurunu esas kabul etmekteyiz.

Türk Milleti için bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Ancak bugün, Türk milletinin İslamiyete olan bağlılığını istismar ederek İslamiyeti öne sürerek, Türk milliyetçiliğini yıkmak isteyen kışkırtmalarla karşılaşıyoruz. Bunlara katiyen itibar edilmemelidir. “İslamiyet bize yeter. Türklüğe ne gerek var” veya “Milliyetçilik İslamiyete aykırıdır” gibi görüşler düşman oyunudur.Buna kapılanlar düşman oyunlarına alet oluyorlar demektir. Türk Milliyetçileri sınırlarını belirlediğimiz ülkümüzün çizgisi üzerinde olmalı­dırlar. Bunu benimsemezlerse bizim yanımızda bulunmamaları icap eder. Bizim yanımızda olanlar gösterdiğimiz yolda gösterdiğimiz ülküye sadık kalarak hareket etmelidirler.

Kaynak: ÜLKÜ OCAKLARI

Prof. Dr. Cevat Akşit: Üzerimize lanet yağar!

0

Prof. Dr. Cevat Akşit, yeminle söylüyorum. Vallahi billahi rüşvet kaldırılmadıkça, zina; serbest oldukça, yaygınlığı önlenmedikçe, bu homoseksüellik önlenmedikçe Üzerimize lanet yağar!

Allah (C.C.) insan neslinin devamı için erkek ve kadını yaratmakla beraber bunların birleşmesi için bir şart koymuş o da ne? Nikah akdi! Müslüman şahitler huzurunda iki karşı cinsin kesin olarak birbirlerini eş olarak kabul etikleri beyan eden bir akid. Allah (C.C.) bunun dışındaki yolları zina saymış ve kapamıştır. Zina çok büyük günahlardandır. Ve Allah (C.C.) zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın diyor. Bu homoseksüellik, lezbiyenlik meselesi Allah’ın (C.C.) yaratışına ters; kanunlarına aykırı, anormal, cibilliyet, karakter bozukluğudur. Normal karakter; erkek kadınla birleşir. Çok büyük haram olsa bile yani zina yapsalar bile bu normal bir birleşmedir. Ama çok büyük günahlardandır. Fakat bu insan neslini ifsat eden, insan neslini yok etmeye çalışan homoseksüellik, lezbiyenlik zinadan da kötü bir şeydir. Ondan dolayı Allah (C.C.) Lut Kavmi’ne büyük gazap etmiştir.

D. Ali Bulut

Fıtrata Aykırı Bir Anormalliktir, Cibilliyet Bozukluğudur

Sayın Hocam, biliyorsunuz uzunca bir süredir, Türkiye’de eşcinselliği normal göstermek için bir faaliyet yürütülüyor. Erkeğin erkekle kadının kadınla ilişkileri meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bu sapkınlığın fıkhi boyutunu açıklar mısınız?

Yirmi sene evvel bu konularda çıkarmış olduğum“İslam’da Lanetliler” diye bir kitabım var. Orada bahsettiğim konulardan bir tanesi de bu homoseksüeller ve lezbiyenlerdir. Ayrıca doktora tezim, İslam Ceza Hukuku hakkında. İslam Ceza Hukuku’nda zina yani “hudud”. Allah Teala tarafından suç olduğu belirlenen ve cezası da Allah (C.C.) tarafından belirlenen suçlara hudud denir. Allah Teala insanları bir erkek ve bir dişi olarak yaratmış ve insanoğlu erkek ve dişinin birleşmesinden çoğalır. Yani erkeği fail olarak yaratmış kadını ise meful olarak yaratmış. Allah (C.C.) yaratılışta insanları bu fıtrat üzere yaratmış. Sonra bunlarda Allah (C.C.) erkek kadın birbirine ilgi duysun diye şehveti yaratmış. İnsan neslinin devamı buna bağlıdır. Yalnız Allah (C.C.) insan neslinin devamı için erkek ve kadını yaratmakla beraber bunların birleşmesi için bir şart koymuş o da ne? Nikah akdi! Müslüman şahitler huzurunda iki karşı cinsin kesin olarak birbirlerini eş olarak kabul etiklerini beyan eden bir akid. Allah (C.C.) bunun dışındaki yolları zina saymış ve kapamıştır. Zina çok büyük günahlardandır. Ve Allah (C.C.) zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın diyor. Bu homoseksüellik, lezbiyenlik meselesi ise Allah’ın (C.C.) yaratışına ters; kanunlarına aykırı, anormal, cibilliyet, karakter bozukluğudur. Normal karakter; erkek kadınla birleşir. Çok büyük haram olsa bile yani zina yapsalar bile bu normal bir birleşmedir. Ama çok büyük günahlardandır. Fakat bu insan neslini ifsat eden, insan neslini yok etmeye çalışan homoseksüellik, lezbiyenlik zinadan da kötü bir şeydir. Ondan dolayı Allah (C.C.) Lut Kavmi’ne büyük gazap etmiştir.

Bela Yağar Lanet Yağar

Avrupa Birliği’nin Tiran’da yaptığı sapkınlık semineri öncesi ve sonrası Lut kavminin başına gelenler de yeniden gündeme geldi. Lut Kavmi’nin başına gelenlerden biraz bahseder misiniz?

Biliyorsunuz ilk defa yeryüzünde bu işi yapan Lut Kavmi’dir. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette geçiyor, ‘Sizden önce hiçbir kavmin yapmadığını siz niye yapıyorsunuz’ diye. Kur’an-ı Kerim de dönüp dönüp bu kavimden bahsediyor. Çünkü insan neslinin yok olmasına sebep olacak bir şey. Dünya nizamını bozmaya yönelik bir lanetli iş. Allah Teala Lut Kavmi’ne çok gazap etti. Şöyle bir kıssa da anlatayım ki ibret olsun. Bizim dini kaynaklara göre Allah Teala,  Lut Kavmi’ne, Cebrail’i (A.S.) göndermiş ve ‘Git demiş onları batır.’ Cebrail (A.S.) Lut Kavmini helak etmeye geldiği zaman, gece namazı vardır bilirsiniz teheccüd diye; bakmış ki birçok kişi teheccüd namazı kılıyor. Hem de böyle hıçkıra hıçkıra ağlayarak namaz kılıyorlar. Batıramamış eli varmamış. Tekrar Cenabı Allah’a dönmüş, Ya Rabbi  demiş; sen batır dediğin kavimde birçok kişi hıçkıra hıçkıra ağlayarak gece namazı kılıyor. Allah (C.C.) bunun üzerine Cebrail’e (A.S.) “Onlar benim lanet ettiğim, yaradılışlarına aykırı fiili önlemediler. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmadır. Sadece ibadet yaptılar. Kötülüğü engellemediler. Onun için git hepsini batır” demiş. Cebrail de (A.S.) gidip Lut Kavmi’ni batırmış. Ben Lut Gölü’ne de gittim. Deniz seviyesinden 400 metre aşağıda. Öyle bir batırmış ki tam ibretlik. Şimdi de eğer biz bu kötü işe toplum olarak dur diyemezsek, hepimizin üzerine lanet yağar bela yağar.

Batı, bizi de batırmaya çalışıyor

Ülkemizde de maalesef sapkınlıkların legalleşmesiyle ilgili çok dikkat çekici çalışmalar yapılıyor. Geçenlerde iki homoseksüelin resmi olmayan bir şekilde evlenmesi medyada örnek gösterilircesine geniş yer buldu? Bu tahribat çalışmaları toplumda nasıl bir ahlaki ve sosyolojik yıkılmaya yol açar?

Bu bir felakettir! Biliyorsunuz. Avrupa’da birçok yerde bu tür evlilikler meşrudur. Avrupa’ya benzeyeceğiz diye milletimizin karakterini değiştiriyorlar. Dikkat etmemiz gerekir. Bu çok önemli! Yapımız değiştiriliyor. Batı batıyor… Bizi de batırmaya çalışıyor.  Allah’ın  (C.C.) ve Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) homoseksüellere laneti var. Peygamber Efendimiz ne söylüyor. “ Allah Teala Lut Kavmi’nin işini yapanlara lanet etsin diyor.” Lanet sadece taş yağması değildir. Bu tür işlerin çoğalmasından sonra toplumdaki laneti görüyorsunuz. Kadın cinayetleri neden oluyor. Aileler neden parçalanıyor. Çocuklar uyuşturucu batağına neden düşüyor.  Adam maaş alıyor; diyelim 3-4 bin lira, para yetmiyor diyor. İşveren ona istediği maaşı da verse yetmez, çünkü bereket yok. Yağmur yağar her tarafı sel alır. Rahmet zahmete dönüşür.  Yeminle söylüyorum. Vallahi billahi; rüşvet kaldırılmadıkça, zina serbest oldukça, yaygınlığı önlenmedikçe, bu homoseksüellik önlenmedikçe üzerimize lanet yağar.

Para yetmez, bereket olmaz, aileler parçalanır. Adamlar karılarını vurur. Adam bana telefon ediyor; hocam, benim karı beni dinlemiyor, oğlum beni dinlemiyor, kızım beni dinlemiyor. Evde her gün kavga var diyor. Dinlemez! Ailede huzur olmaz. İşte toplumun üzerine lanet yağmasının sonucudur bu. İlla taş yağacak diye bir şey yok; bunlar da bir lanettir.

Şimdi rüşvetsiz iş yapılmıyor. Bu lanet sebebidir. Ülkemizde de bu homoseksüellik almış yürümüş. Yaygınlaştırmaya ve meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Lanet yağar. Efendimiz’in Hadis’i var. Rüşveti önlemek lazım, zinayı yasaklamak lazım; hele hele bu homoseksüellik lanetinden toplumumuzu uzak tutmak lazım. Eskiden insanımız kabahat işlerken bile gizli işlerdi. Şimdi metroda gidiyorsunuz. Kadın erkek ahlaksız vaziyette… Bunlar Avrupa’da Amerika’da olurdu şimdi bizim ülkemizde olmaya başladı. Onlar batıyorlar. Bizi de batıracaklar. Allah korusun geleceğimizi bu açıdan iyi görmüyorum.

Lut Kavmi’nin Battığı Gibi Batarız

Değerli hocam, biliyorsunuz uzunca bir süredir, Türkiye’de eşcinselliği normal göstermek için bir dizi faaliyet yürütülüyor. Milletin iradesiyle Meclis’e girenler, aldıkları kararla Tiran’da düzenlenen ve eşcinselliğin kutsandığı bir toplantıya katılma kararı adılar ve bazı milletvekillerimiz de bu toplantıya katıldı. Bu karar ve katılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yani ben siyasetçi değilim; ama hocalık, vatandaşlık görevimi yaparak şunu söylüyorum. Müslüman’ım Müslümanlık görevimi yapıyorum.  Milletimi seviyorum. Müslümanları seviyorum. Din kardeşliği görevimi yapıyorum. Bu kesinlikle Allah’ın (C.C.) lanetine sebeptir. Ülkemizin milletimizin batmasına sebeptir. Kesin kez, hiç şaşırdığı yok. Lut Kavmi battığı gibi batarız. Bence felakettir. Dini açıdan kesinlikle bir Müslüman bunu tasvip edemez. Ve de dikkat edin misal verdim Lut Kavminde sabaha kadar hüngür hüngür ağlayıp ibadet edenler vardı ama Allah (C.C.) o ibadetleri kabul etmemiştir. Biz millet olarak böyle adamlara toplumda yer vermeyeceğiz. Gidin onu öldürün demiyorum. Peygamber Efendimiz öyle diyor. Evet, öyle diyor. Siz diyor homoseksüellik yapanı gördünüz mü? Hem yapanı hem yaptıranı öldürün diyor. Ama bizim tabi kanunlarımız var. İslam hükümleri olmadığı için biz öldürün diyemeyiz. Bu tür hükümleri normalde devlet verir. Biz millet olarak bunu önlemeliyiz. Buna gözümüzü yumamayız. Yumarsak bereketsizlik olur. Üzerimize lanet yağar. Kesinlikle batma sebebidir. Yok, olma sebebidir. Bu kural hep böyle yürümüş; ayakta kalmak istiyorsak, homoseksüelliğe asla lezbiyenliğe asla pencere açmayacağız, kapı açmayacağız. Açmamamız lazım. Dinde yok. Dinde Allah’ın gazabını lanetini celbeden bir olaydır. Hiçbir Müslüman bunu görmemezlikten gelemez. Bunu önlemek için elinden geleni yapmak zorundadır. En azından Allah’a (C.C.) yalvarıp bunlardan bizim memleketimiz koru, miletlimizi koru diye dua etmek zorundadır.  Ben hocalık görevimi yapıyorum. Milletvekilleri de benim kardeşim. Onlar da Müslüman, böyle bir lanetli işe parmak kaldırmak öbür dünyasını yakmak demektir. Kanun çıkarır ya da böyle toplantılar için parmak kaldırırsalar herkesin suçunu üzerine almış olurlar. Bu tür etkinlikler için parmak kaldırırsan vebali senin olur. Eskiden bu tür kötü işler için kanun çıkaran adamlar çıkardıkları kanunların veballerini üstlerine alıp gittiler. Kötülüğe çığır açan tıpkı iyiliğe çığır açtığı gibi vebalini yüklenir. İşte Avrupa baskısıyla bu kararı aldılar. Benim burada söyleyecek olduğum budur.

Prof. Dr. Cevat Akşit: Üzerimize lanet yağar!

0

Prof. Dr. Cevat Akşit, yeminle söylüyorum. Vallahi billahi rüşvet kaldırılmadıkça, zina; serbest oldukça, yaygınlığı önlenmedikçe, bu homoseksüellik önlenmedikçe Üzerimize lanet yağar!

Allah (C.C.) insan neslinin devamı için erkek ve kadını yaratmakla beraber bunların birleşmesi için bir şart koymuş o da ne? Nikah akdi! Müslüman şahitler huzurunda iki karşı cinsin kesin olarak birbirlerini eş olarak kabul etikleri beyan eden bir akid. Allah (C.C.) bunun dışındaki yolları zina saymış ve kapamıştır. Zina çok büyük günahlardandır. Ve Allah (C.C.) zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın diyor. Bu homoseksüellik, lezbiyenlik meselesi Allah’ın (C.C.) yaratışına ters; kanunlarına aykırı, anormal, cibilliyet, karakter bozukluğudur. Normal karakter; erkek kadınla birleşir. Çok büyük haram olsa bile yani zina yapsalar bile bu normal bir birleşmedir. Ama çok büyük günahlardandır. Fakat bu insan neslini ifsat eden, insan neslini yok etmeye çalışan homoseksüellik, lezbiyenlik zinadan da kötü bir şeydir. Ondan dolayı Allah (C.C.) Lut Kavmi’ne büyük gazap etmiştir.

D. Ali Bulut

Fıtrata Aykırı Bir Anormalliktir, Cibilliyet Bozukluğudur

Sayın Hocam, biliyorsunuz uzunca bir süredir, Türkiye’de eşcinselliği normal göstermek için bir faaliyet yürütülüyor. Erkeğin erkekle kadının kadınla ilişkileri meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bu sapkınlığın fıkhi boyutunu açıklar mısınız?

Yirmi sene evvel bu konularda çıkarmış olduğum“İslam’da Lanetliler” diye bir kitabım var. Orada bahsettiğim konulardan bir tanesi de bu homoseksüeller ve lezbiyenlerdir. Ayrıca doktora tezim, İslam Ceza Hukuku hakkında. İslam Ceza Hukuku’nda zina yani “hudud”. Allah Teala tarafından suç olduğu belirlenen ve cezası da Allah (C.C.) tarafından belirlenen suçlara hudud denir. Allah Teala insanları bir erkek ve bir dişi olarak yaratmış ve insanoğlu erkek ve dişinin birleşmesinden çoğalır. Yani erkeği fail olarak yaratmış kadını ise meful olarak yaratmış. Allah (C.C.) yaratılışta insanları bu fıtrat üzere yaratmış. Sonra bunlarda Allah (C.C.) erkek kadın birbirine ilgi duysun diye şehveti yaratmış. İnsan neslinin devamı buna bağlıdır. Yalnız Allah (C.C.) insan neslinin devamı için erkek ve kadını yaratmakla beraber bunların birleşmesi için bir şart koymuş o da ne? Nikah akdi! Müslüman şahitler huzurunda iki karşı cinsin kesin olarak birbirlerini eş olarak kabul etiklerini beyan eden bir akid. Allah (C.C.) bunun dışındaki yolları zina saymış ve kapamıştır. Zina çok büyük günahlardandır. Ve Allah (C.C.) zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın diyor. Bu homoseksüellik, lezbiyenlik meselesi ise Allah’ın (C.C.) yaratışına ters; kanunlarına aykırı, anormal, cibilliyet, karakter bozukluğudur. Normal karakter; erkek kadınla birleşir. Çok büyük haram olsa bile yani zina yapsalar bile bu normal bir birleşmedir. Ama çok büyük günahlardandır. Fakat bu insan neslini ifsat eden, insan neslini yok etmeye çalışan homoseksüellik, lezbiyenlik zinadan da kötü bir şeydir. Ondan dolayı Allah (C.C.) Lut Kavmi’ne büyük gazap etmiştir.

Bela Yağar Lanet Yağar

Avrupa Birliği’nin Tiran’da yaptığı sapkınlık semineri öncesi ve sonrası Lut kavminin başına gelenler de yeniden gündeme geldi. Lut Kavmi’nin başına gelenlerden biraz bahseder misiniz?

Biliyorsunuz ilk defa yeryüzünde bu işi yapan Lut Kavmi’dir. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette geçiyor, ‘Sizden önce hiçbir kavmin yapmadığını siz niye yapıyorsunuz’ diye. Kur’an-ı Kerim de dönüp dönüp bu kavimden bahsediyor. Çünkü insan neslinin yok olmasına sebep olacak bir şey. Dünya nizamını bozmaya yönelik bir lanetli iş. Allah Teala Lut Kavmi’ne çok gazap etti. Şöyle bir kıssa da anlatayım ki ibret olsun. Bizim dini kaynaklara göre Allah Teala,  Lut Kavmi’ne, Cebrail’i (A.S.) göndermiş ve ‘Git demiş onları batır.’ Cebrail (A.S.) Lut Kavmini helak etmeye geldiği zaman, gece namazı vardır bilirsiniz teheccüd diye; bakmış ki birçok kişi teheccüd namazı kılıyor. Hem de böyle hıçkıra hıçkıra ağlayarak namaz kılıyorlar. Batıramamış eli varmamış. Tekrar Cenabı Allah’a dönmüş, Ya Rabbi  demiş; sen batır dediğin kavimde birçok kişi hıçkıra hıçkıra ağlayarak gece namazı kılıyor. Allah (C.C.) bunun üzerine Cebrail’e (A.S.) “Onlar benim lanet ettiğim, yaradılışlarına aykırı fiili önlemediler. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmadır. Sadece ibadet yaptılar. Kötülüğü engellemediler. Onun için git hepsini batır” demiş. Cebrail de (A.S.) gidip Lut Kavmi’ni batırmış. Ben Lut Gölü’ne de gittim. Deniz seviyesinden 400 metre aşağıda. Öyle bir batırmış ki tam ibretlik. Şimdi de eğer biz bu kötü işe toplum olarak dur diyemezsek, hepimizin üzerine lanet yağar bela yağar.

Batı, bizi de batırmaya çalışıyor

Ülkemizde de maalesef sapkınlıkların legalleşmesiyle ilgili çok dikkat çekici çalışmalar yapılıyor. Geçenlerde iki homoseksüelin resmi olmayan bir şekilde evlenmesi medyada örnek gösterilircesine geniş yer buldu? Bu tahribat çalışmaları toplumda nasıl bir ahlaki ve sosyolojik yıkılmaya yol açar?

Bu bir felakettir! Biliyorsunuz. Avrupa’da birçok yerde bu tür evlilikler meşrudur. Avrupa’ya benzeyeceğiz diye milletimizin karakterini değiştiriyorlar. Dikkat etmemiz gerekir. Bu çok önemli! Yapımız değiştiriliyor. Batı batıyor… Bizi de batırmaya çalışıyor.  Allah’ın  (C.C.) ve Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) homoseksüellere laneti var. Peygamber Efendimiz ne söylüyor. “ Allah Teala Lut Kavmi’nin işini yapanlara lanet etsin diyor.” Lanet sadece taş yağması değildir. Bu tür işlerin çoğalmasından sonra toplumdaki laneti görüyorsunuz. Kadın cinayetleri neden oluyor. Aileler neden parçalanıyor. Çocuklar uyuşturucu batağına neden düşüyor.  Adam maaş alıyor; diyelim 3-4 bin lira, para yetmiyor diyor. İşveren ona istediği maaşı da verse yetmez, çünkü bereket yok. Yağmur yağar her tarafı sel alır. Rahmet zahmete dönüşür.  Yeminle söylüyorum. Vallahi billahi; rüşvet kaldırılmadıkça, zina serbest oldukça, yaygınlığı önlenmedikçe, bu homoseksüellik önlenmedikçe üzerimize lanet yağar.

Para yetmez, bereket olmaz, aileler parçalanır. Adamlar karılarını vurur. Adam bana telefon ediyor; hocam, benim karı beni dinlemiyor, oğlum beni dinlemiyor, kızım beni dinlemiyor. Evde her gün kavga var diyor. Dinlemez! Ailede huzur olmaz. İşte toplumun üzerine lanet yağmasının sonucudur bu. İlla taş yağacak diye bir şey yok; bunlar da bir lanettir.

Şimdi rüşvetsiz iş yapılmıyor. Bu lanet sebebidir. Ülkemizde de bu homoseksüellik almış yürümüş. Yaygınlaştırmaya ve meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Lanet yağar. Efendimiz’in Hadis’i var. Rüşveti önlemek lazım, zinayı yasaklamak lazım; hele hele bu homoseksüellik lanetinden toplumumuzu uzak tutmak lazım. Eskiden insanımız kabahat işlerken bile gizli işlerdi. Şimdi metroda gidiyorsunuz. Kadın erkek ahlaksız vaziyette… Bunlar Avrupa’da Amerika’da olurdu şimdi bizim ülkemizde olmaya başladı. Onlar batıyorlar. Bizi de batıracaklar. Allah korusun geleceğimizi bu açıdan iyi görmüyorum.

Lut Kavmi’nin Battığı Gibi Batarız

Değerli hocam, biliyorsunuz uzunca bir süredir, Türkiye’de eşcinselliği normal göstermek için bir dizi faaliyet yürütülüyor. Milletin iradesiyle Meclis’e girenler, aldıkları kararla Tiran’da düzenlenen ve eşcinselliğin kutsandığı bir toplantıya katılma kararı adılar ve bazı milletvekillerimiz de bu toplantıya katıldı. Bu karar ve katılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yani ben siyasetçi değilim; ama hocalık, vatandaşlık görevimi yaparak şunu söylüyorum. Müslüman’ım Müslümanlık görevimi yapıyorum.  Milletimi seviyorum. Müslümanları seviyorum. Din kardeşliği görevimi yapıyorum. Bu kesinlikle Allah’ın (C.C.) lanetine sebeptir. Ülkemizin milletimizin batmasına sebeptir. Kesin kez, hiç şaşırdığı yok. Lut Kavmi battığı gibi batarız. Bence felakettir. Dini açıdan kesinlikle bir Müslüman bunu tasvip edemez. Ve de dikkat edin misal verdim Lut Kavminde sabaha kadar hüngür hüngür ağlayıp ibadet edenler vardı ama Allah (C.C.) o ibadetleri kabul etmemiştir. Biz millet olarak böyle adamlara toplumda yer vermeyeceğiz. Gidin onu öldürün demiyorum. Peygamber Efendimiz öyle diyor. Evet, öyle diyor. Siz diyor homoseksüellik yapanı gördünüz mü? Hem yapanı hem yaptıranı öldürün diyor. Ama bizim tabi kanunlarımız var. İslam hükümleri olmadığı için biz öldürün diyemeyiz. Bu tür hükümleri normalde devlet verir. Biz millet olarak bunu önlemeliyiz. Buna gözümüzü yumamayız. Yumarsak bereketsizlik olur. Üzerimize lanet yağar. Kesinlikle batma sebebidir. Yok, olma sebebidir. Bu kural hep böyle yürümüş; ayakta kalmak istiyorsak, homoseksüelliğe asla lezbiyenliğe asla pencere açmayacağız, kapı açmayacağız. Açmamamız lazım. Dinde yok. Dinde Allah’ın gazabını lanetini celbeden bir olaydır. Hiçbir Müslüman bunu görmemezlikten gelemez. Bunu önlemek için elinden geleni yapmak zorundadır. En azından Allah’a (C.C.) yalvarıp bunlardan bizim memleketimiz koru, miletlimizi koru diye dua etmek zorundadır.  Ben hocalık görevimi yapıyorum. Milletvekilleri de benim kardeşim. Onlar da Müslüman, böyle bir lanetli işe parmak kaldırmak öbür dünyasını yakmak demektir. Kanun çıkarır ya da böyle toplantılar için parmak kaldırırsalar herkesin suçunu üzerine almış olurlar. Bu tür etkinlikler için parmak kaldırırsan vebali senin olur. Eskiden bu tür kötü işler için kanun çıkaran adamlar çıkardıkları kanunların veballerini üstlerine alıp gittiler. Kötülüğe çığır açan tıpkı iyiliğe çığır açtığı gibi vebalini yüklenir. İşte Avrupa baskısıyla bu kararı aldılar. Benim burada söyleyecek olduğum budur.

Kuzey Irak ve Türkmenler

0

Dünyanın farklı coğrafyalarında olduğu gibi Irak sınırları içerisinde birçok Türkmen yaşamaktadır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından Irak sınırları içerisinde yaşayan Türkmenlerin toplumsal, siyasi, ekonomik rolünü ve önemli gelişmelerin ardından meydana gelen değişimleri ve Türkmenlerin Türk Dış Politikasındaki etkilerini anlayabilmek için Uluslararası Antalya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlilerinden Yrd. Doç. Dr. Harun Akyol ile konuştuk.

Osmanlı Devletinin yıkılışının ardından Irak’ın ekonomik, sosyal, toplumsal ve siyasi yapısında Türkmenlerin konumu ve rolü neydi?

1.Dünya savaşına müteakip Osmanlı ordularının Iraktan çekilmesiyle başlayan süreçte İngiliz mandası ve emperyalizme karşı mücadele söz konusu. Irak’ın geneline baktığımızda Türkmenlerin bu mücadele ilk yeri 1925’e kadar 1926 Ankara Anlaşması’nda aktif bir rol aldığını görüyoruz fakat 1926 sonrası imzalanan antlaşmayla birlikte Türkmenler adeta pasif direnişe geçmişler, silahlı mücadeleyi bırakıp tamamen kendilerini kültürel bir varlık olarak korumaya çalışmışlar. 1932’ye kadar geçen süreçte birçok Kürt isyanı var; Şeyh Ubeydullah tan tutun Kerkük ve civarında Erbil’de özellikle Süleymaniye Kürtlerinin organize ettiği düzenli direniş hareketleri var İngiliz manda yönetimine karşı. Fakat tabi 1932’de manda rejiminin sona ermesi ve bağımsızlığın verilmesiyle birlikte, yeni kurulan devlette Türkmenler kendilerini bir anlamda göreceli imtiyazlarını devam ettirmişler çünkü Osmanlı’dan gelen bir imtiyaz söz konusu. Irak toplumunda özellikle Kuzey Irakta Musul ve Kerkük civarında yaşayan Erbil hattında yaşayan Türkmenlerin kültürel alanda dominant olduğunu görüyoruz. Bu biraz da tabi Türkmenlerin kültürel ve eğitim seviyesinin diğer etnik gruplara oranla daha avantajlı olmasından kaynaklanıyor. Örneğin 1960’larda Mesud Barzani’n babası Molla Mustafa Barzani’nin Adnan Menderes ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarda da bahsettiği gibi devlet içerisinde özellikle eğitim sağlık ve endüstriyel anlamda ciddi bir Türkmen hâkimiyeti söz konusu. Dolayısıyla Türkmenlerin Irak’ta Bağdat’ta olup bitenlerle çok ilgilenmemişlerdir, çünkü onlar Osmanlıdan gelen imtiyazlı konumlarını tabiri caizse rakip olmadığı için konumlarını devam ettirmişler. Daha çok dağlarda geçici göçmen olarak yaşayan Kürtlerin yerleşik hayata geçmeleri, devlet siyasetine, yönetime ve eğitime katılmaları 1950’lerden sonraki yıllara denk gelmiş. Tabi bunların kadrolarının yetişmesi ve gelmesi oldukça uzun yıllar aldığı için Türkmenler daha çok Irak siyasetinde 1958’e kadar tarafsız daha çok edebiyat, kültür, şiir, sözlü ve yazılı sanat alanında kendilerini göstermişler ve faaliyetler icra etmişler. 1958 den sonra Hür Subayların iktidara gelmesiyle Kerkük’teki Türkmen siyasetinde önemli rol oynayan bugün hala sarsıntısı hissedilen Haziran Katliamı yaşanmış. Bu katliamda Irak Komünist Parti üyeleri Kürtlerle birleşerek Türkmenlere saldırıyorlar.

1958’de üç gün süren Kerkük Katliamı içerisinde 100 e yakın Türkmen aydını katlediliyor. Bu olayın Türkmen siyasetinde ve Türkmen toplumunda kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Bu tarihi kırılmadan sonra Türkmenlerin ciddi bir siyasi bilincinin geliştiğini gözlemliyoruz. 1960’ların ortalarında ilk Türkmen Kardeşliği ve Türkmen Eli Partilerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu artık Türkmenlerin kültürel varlık safhasından siyasi varlık safhasına geçmesinin en belirgin işaretleri olarak kabul edilebilir. Tabi Türkmenler zaman zaman Hür Subaylar ve daha sonra 1968 de gelen Baas Partisi’yle çok ciddi münasebetler olmasa da siyasi bir varlık olarak ortak çalışmalar söz konusu. 1968’de gelen Baas Partisi 1970 anayasasında Kürtlere ve Türkmenlere verilen özel haklar var. Tabi bunlar maalesef Ortadoğu’nun kaderidir. Her yeni güç grubu kendi iktidarını kurana kadar etnik ve siyasi gruplara imtiyazlar verir fakat kendi gücünü yerleştirdikten sonra bu kuralların bir yerden sonra uygulanmadığını görüyoruz. Aynı şey Kürtler içinde geçerlidir, örneğin 1970den sonra Baas‘ın iktidara gelmesiyle Kürtlere tanıdığı imtiyazların birçoğu hayata geçirilmemiştir zaten bu yüzden onlar ikinci silahlanmaya geçmişlerdir. Türkmenler ’inde burada silahlı mücadeleye katıldığını görüyoruz ben hatta yüksek lisansımı yaptığımda 1999-2000 yıllarında yaşayan efsanevi Türkmen liderlerinden biriyle görüşme yaptığımda o bana 5000 civarında Türkmenlerin silahlı gücünün olduğunun ve Kürtlerle birlikte Baas rejimine karşı savaştıklarından bahsetmişti. 1980’den sonra Suriye’ye kaçmak zorunda kaldıklarından bahsetmişti yani Türkmenler 1926 Ankara Antlaşmasıyla Irak sınırının çizilmesi ve Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerindeki isteklerinden vazgeçmesinden taktik edilmiş kültürel varlıklarını devam ettirme 1958’de ilk siyasi bilincin kırılma noktası kendilerini toplumsal etnik kimlikli grup olarak güvende hissetmemelerinin en bariz örneği 1958-1970 arası ilk barışçıl siyasi hareketlerinin oluşmasıdır. 1970-1980 arası ise tamamen silahlı mücadele dönemi diye ayırabiliriz. Türkmenler daha sonra siyasi faaliyetlerine daha çok “Türkmen Kardeş” ve ” Türkmen Eli “gibi siyasi parti dernek ve edebi çalışmalarda bulunmuşlar.

1980 -1990 arası Irak-İran savaşı nedeniyle hiçbir siyasi faaliyet görmüyoruz daha çok Kürt hareketine eklemlenmiş bir hareketten bahsedebiliriz yani bağımsız bir Türkmen siyaseti yok o zamanda. Bu tabi 1990’a kadar körfez harekatına kadar devam etmiştir. 1990’dan sonra Türkiye’de ciddi bir Türkmen varlığı dikkati çekmiş. 1995’de Türk Dışişleri ve MİT’in de katkılarıyla kurulan Irak Türkmen Cephesi, bu bahsettiğim siyasal ve kültürel grupların bir araya getirildiği çatı örgüt şeklinde bağımsızlıklarını devam ettirmiş. Iraktaki Türkmen toplumumun tamamını temsil ettiğini söylemek adaletli olmaz, onlar da aynı Kürtler gibi dinsel ve etniksel farklılaşmalara sebebiyet vermişler. Irak Türkmen Cephesi çok kaba tabirlerle ıraktaki Sünni ve daha çok Türkiye özlemini ve Türkiye’yle birlikte çalışma ve bütünleşme hayalleri kuran Türkmenleri temsil ediyor desek kabaca doğru söylemiş oluruz. Bütün bu anlattıklarımın özetini sorarsanız bana ciddi anlamda çok politize olmuş bir toplumdur Türkmenler. Bunun da tabi ki nedenleri var bahsettiğim gibi Türkmenlerin çok eğitimli olması, her dönemde hep imtiyazlı konumlarını bu yüksek eğitimli ve kültürel olmalarından kaynaklanan sosyal konumlarını iyi kullanmaları nedeniyle siyasallaşmaları diğer gruplara göre oldukça geç kalmış. Ama bu siyaset hareketleri ciddi anlamda Türkmen etniğini temsil eden siyasi hareketlerin 1995’lerden sonra özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra ciddi hüviyet kazandığını görüyoruz.

Türkmenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde sosyal ve toplumsal olarak Kürtlerden ve Araplardan ayrılan özellikleri nelerdir?

Birincisi Ortadoğu toplumları oldukça heterojen, türdeş olmayan toplumlardır. Kendi kişisel gözlemlerimi söyleyeyim örneğin Erbil’de gezerken ciddi olarak Türkmen, Kürt, Yezidi ve Hristiyan toplulukları hala tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi kılık kıyafetlerinden, davranışlarından, hal ve hareketlerinden yaşadıkları bölgelerden de ayırt edebiliyorsunuz. Örneğin Erbil’den bahsedeyim; Erbil oldukça düz bir şehir, ortasında Erbil Kalesi olan ve kalenin tamamen merkezi ve yüksek bir tepede bulunduğu bir şehir. Kalenin etrafındaki dükkânların ticari işletmelerin ki bunlardan bir tanesi Kayseri Pazarı’dır üstünde de Osmanlıca ve Türkçe olarak yazıyor. Buradaki esnafların genelde çoğu Türkmen’dir eski kale içinde  hatta daha da örnek verecek olursak Bilkent’in kurucusu Prof. Doğramacı’nın evi de kale içindedir. Erbil Kalesi’nin içinde 600 civarında şu an terkedilmiş tarihi evler vardır bunlar UNESCO tarafından da yardım almış ve orayı kültürel sit alanı olarak restore etme projesi vardır fakat tamamlanamamıştır. Daha önce de söylediğim gibi eğitim seviyelerinden ve giyim tarzlarından oradaki Türkmenlere mahsus onları tarif eden ve toplumdan ayıran kıyafetlerini ve tarzlarını görüyoruz. Tabi bu genelde geleneksel toplumlara mahsus bir yaşam tarz olmakla birlikte bu durum köylerde daha belirgindir. Mesela Kerkük’ün Beşirli Köyü var tamamen Türkmenlerden oluşan bir köy. Kürt ve diğer aşiretlerin köylerine de gittiğimde çok farklılıklar olduğunu görüyorum. Kürt köylerindeki klasik şalvar vs. Türkmenlerde yok. Onlarda klasik peştamal ve özel işlemeli cepkenli yelekleri, özel pantolon ve elbiselileri, ayakkabıları bile günlük yaşamda fark edilebilir özelliklerindendir. Karakteristik olarak edebi yaşamda da çok büyük farkları var örneğin Türkmen deyişleri, sazlı ve sözlü özellikle şiir oldukça gelişmiş Kuzey Iraktaki hiçbir toplumda olmayan özellik edebiyat üretme özelliği, her ne kadar azalsa da bugün hala devam ediyor. Bu özellik Kürtlerde ve Yezidilerde yoktur bu önemli farklılıklardan birisidir.

2003 Amerikan işgali Türkmenlerin Irak içindeki konumunu nasıl etkilemiştir?

Bu soruya başlamadan evvel biraz geçmişe gitmek lazım çünkü bu 2003 ile yakından alakalı. Örneğin uçuşa yasak bölge ilan edildiğinde maalesef 36. paralel bıçak gibi tam Erbil’in altından geçen bir paralel Kerkük’ü de kapsamayan bir bölgeydi. Tabi Türkmenlerin nüfus yoğunluğu bu 36. paralel in güneyinde kaldığı için Türkmenler maalesef çok ince hassas bir denge siyaseti izlemek zorunda kaldılar, daha doğrusu milli ve ortak bir siyaset geliştiremediler. Çünkü hem Saddam’ın hedefi olmak veya onunla birlikte olmaları da bu defa 36. paralel in kuzeyinde gelişen Irak muhalefet gruplarının hedefi olmak gibi bir konuma oturtacaktı Türkmenleri. Bu çok hassas siyasi dengeler nedeniyle Türkmenler 1992-2003 arası bölünmüş denge siyaseti izlemek zorunda kaldılar. 2003’le malum Amerikan işgaliyle bu dengeler Saddam aleyhine bozuldu ve Kürtler lehine genişledi. Türkler de tabi Kürt yönetimine bunun doğal getirisini siyasi ranta çevirdiler. Irak’ın kuzeyinde siyasi ekonomik üstünlüklerini ilan ettiler ki bu aslında ikinci bir kırılma noktasıdır. Örneğin 2004-2005 Irak Türkmen Cephesi’nin Erbil’deki tüm siyasi faaliyetleri askıya alındı ve birçok gayrimenkullerine el konuldu. Irak Türkmen cephesinin bütün basın ve yayın işlemleriyle ilgilendikleri matbaa ve malzemelerine el konuldu Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından. Irak Türk Cephesi 20005 yılı itibariyle genel merkezini Erbil’e taşımak zorunda kaldı. Tabi savaşın ilk yıllarında 2003-2004’te Türkmenlerde şöyle bir hava vardı bunu Türkmenlerin kendi yayınlarından anlıyoruz. “Türkiye gelecek, bizi kurtaracak ve böylece geçmişteki şaşalı ve imtiyazlı pozisyonumuza döneceğiz”. Ama tabi Türkiye’nin kendi gerekli dikkatleri, gerekleri güvenlik ve reel politiğin dayatmış olduğu sosyo-politik gereklilikler nedeniyle bu gerçekleşmedi. Türemenlerin bu realiteyi fark etmeleri, bu abartılı popülasyon politikalarından vazgeçip reel politiğe dönmeleri 2008’in sonunu görüyoruz. Çünkü 2008-2009 da örneğin Kerkük’te meclis çalışmaları protesto edildi, Türkmenler arasında ciddi bir ayrılık oluştu, Türkmen cephesi özellikle 2005 seçimlerinden beklediği oranda oy alamamanın getirmiş olduğu siyasi hayal kırıklığından dolayı çok ciddi iç tartışmalara girdi ve siyasi bölünmeler yaşandı, lider ve kadro değişikliğine gidildi.

Bu tabi Türkiye’yle de çok yakından alakalı kısa süreli etnik menfaatlerle değil, büyük global politikaların fark edilmesi Türkiye’de de çok ciddi siyasi değişikliklere sebep oldu. 2003-2005 özellikle işgalin ilk ikinci veya üçüncü yılındaki anti-emperyalist dalganın getirmiş olduğu Türkmen yanlısı siyasi politika 2005 sonrası reel politik ve ekonomik faydacılığa döndü. Dolayısıyla Türkiye’nin o zamanlar özellikle Ak Parti iktidarının “kazan kazan” mottosunun getirmişmiş olduğu, herkesin kazanabileceği bir siyasi mekanizmaya döndü. Türkiye’nin değişen dış politika parametrelerine uygun olarak Irak Türkmenleri de kendi önceliklerini değiştirdiler. Bu Türkmenlerin Kerkük merkezli etnik bir siyasi mücadeleden, Irak’ın kuzeyinde çoklu bir yapı içerisinde hak ettikleri demokratik yere razı olmaları, gelinen son nokta. Bu son noktanın görülen en bariz örneği, Irak Türkmen Cephesi’nin 2005’te terk ettiği Erbil’e 2 yıl önce geri dönüp yeni ofis, büro açıp siyasi faaliyetlerine başlamaları Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle daha sağlıklı ve daha ciddi siyasi müzakerelere girmeleri 2011 yılı itibariyle Kerkük’teki İl Genel Meclisi başkanlığının, Irak Türkmen Cephesi başkan yardımcısına verilmesi ve son olarak da Irak Kürdistan parlamentosunun aldığı, nüfusunun %20 yi geçen yerleşim yerlerinde Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesi Irak Parlamentosu tarafından tabi bu ilişkileri daha sağlıklı daha rasyonel bir zemine oturttu. Bu arada Irak Türkmenlerinin de Türkçe konuşturttuklarını belirtmek isterim aynı Türk alfabesiyle. Hatta çok ilgimi çekmişti Kerkük’te okul duvarlarında beyaz badanayla “ne mutlu türküm diyene” yazılarını görünce oldukça şaşırmıştım. Örneğin Telafer’de de Türkmen okulları var ama oradaki okullarda böyle bir uygulama yok. Orada yapı tamamen farklı, Türkmen çocuklarının gittiği ama eğitimin Arapça olduğu okullar daha çok bahsettiğim gibi Şii Türkmenleri yaşadığı için. Ama Kerkük merkezdeki okullarda yaklaşık 12 -13 tane Türkmen okulu var, Süleymaniye’de 2 ya da 3 tane var diye hatırlıyorum.

Türkmenlerin Türk dış politikasındaki yeri nedir?

Bahsettiğim gibi 2003’teki konuştuğum Türkmenler, özellikle buna şöyle söyleyeyim. Iraktaki Türkmenler, diasporadaki Türkmenler ve entelektüel Türkmenler; bunlar çok farklı beklentileri olan insanlar. Diasporadaki Türkmenler daha çok; “Türkiye gelecek bize yardım edecek, biz tekrar mutlak güç kudrete, o günlere kavuşacağız. Kerkük tamamen Türkmen şehri olacak, Erbil zaten Türkmen şehriydi”. Onun yanında orda yaşayan Türkmenlerin özellikle Türkmen Adalet Partisi, Türkmen Kardeşlik Partisi gibi eski ihvan kültüründen gelen Türkmenler çok aktif olarak bu hareketin içinde bulunmuşlar. İslami yönü ağır basan Türkmenlerin daha makul kardeşlik temeli üzerine” bizim asıl meselemiz Kürtlerle, Araplarla, Hristiyanlarla, Yezidilerle birlikte yaşamak” diye mesajlar var. Tabi farklı Türkmenlerin verdiği farklı mesajlar Ankara’da bazı dönemlerde çok farklı algılanmış. Örneğin işgalin ilk yıllarında “Kerkük’te Türkmen Katliamı olacak, Türkiye müdahale edin, şeklindeki heyecanlı yaklaşımlar yerini 2005 sonrasında daha rasyonel politikalara bıraktı.  Gelinen noktada Türkiye, bölgeye yönelik etnik siyasetten, bölgeye yönelik demokratik konsepte dayanan, bundan kastım somut etnik grubun çıkarlarına dayalı Ortadoğu politikası geliştirmektense Türkmenlerinde içinde yararlanabileceği daha çoklu demokratik bir yapını özendirilmesine geçiş süreci var. Bu geçiş sürecinde kırılmanın 2007-2008 olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu yıllar, terör ve iç savaşın hat safhaya ulaştığı, bunu Türk ve Amerikalı yetkililerinde bu dar çerçevede yürütülen etnik ve mezhebi temele dayanan politikanın aslında çıkmaz olduğu, tek çıkar yolun ya Irak’ın tam bütünlüğü ve ya önüne alınamayacak iç savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğine bıraktı ki bu da aslında  tek seçenek olan Irak’ın toprak bütünlüğüne, eğer toprak bütünlüğünün mahiyetinin ne olacağı tartışılıyordu ve o hala şuan da tartışılıyor. Federal mi yoksa konfederasyon mu olacak,  haklar nasıl düzenlenecek, materyaller nasıl paylaşılacak? Özellikle petrol ve doğal gaz bunlara karar verilememişti. Türkmenlerin pozisyonu bu reel politik çerçevede son sıralarda geliyordu, onların pozisyonu daha üst seviyedeki bölgesel dengeler ve uluslararası güç dengeleri Türkiye, Amerika, Suudi Arabistan veya bölgeye yeni giren Çin gibi büyük ülkelerinin jeopolitik ve enerji ihtiyaçlarına göre şekillenen, ona uygun bir hal alan siyasete dönüştü.

Türkiye’de Türkmen lobisi var mıdır eğer varsa Türkiye’nin kuzey ırak siyasetini nasıl etkiliyor?

Türkiye’de bizim Amerika’daki gibi algıladığımız profesyonel lobi yok, böyle bir kurumsallaşma da yok. Örneğin kültür cemiyetleri var, Irak Türkmen Cephesi’nin temsilciliği var ama bunlar aynı Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi’nin veya Taliban’ın temsil ettiği partinin temsilcileri var bu onlarla eş seviyede. Türkmenlerin maalesef böyle bir profesyonel şirketleri yok ama şu var. Türkmenlerin Türkiye de ciddi bir halk desteği var, bu da1960’lardan başlayan Türkiye’ye getirilen az evvel bahsettiğim Doğramacıdan bu güne gelen eğitimli Türkmenlerin varlığıdır. Birçoğu Erbil ve Kerkük’e geri dönmelerine rağmen birçoğu Türkiye’de kaldı. Türkiye’den Avrupa’ya gidenler de oldu, bu sistemden gelen ve kaynaklanan bir Türkmen nüfusu var ama bunların örgütlülüğü, gücü ve lobi olduklarını düşünmüyorum.

 

Harun Akyol Kimdir? Uluslararası Antalya Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. olarak görev yapan Harun Akyol doktora derecesini Siyaset Bilimi alanında Essex Üniversitesi’nden, aynı alandaki yüksek lisans derecelerinden ilkini Londra Üniversitisinden (SOAS), ikinci yüksek lisans derecesini de Egitim Felsefesi ve Uygulamaları alanında University of East Anglia’dan aldi. Dr. Akyol Political Theory, Post Structuralism, Middle Eastern Politics, Nations and Nationalism ve Research Methodolgy üzerine dersler vermektedir.

Röportaj: Melike ŞENER 01.12.2014

AKADEMİK PERSPEKTİF