Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 94

Kuzey Irak ve Türkmenler

0

Dünyanın farklı coğrafyalarında olduğu gibi Irak sınırları içerisinde birçok Türkmen yaşamaktadır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından Irak sınırları içerisinde yaşayan Türkmenlerin toplumsal, siyasi, ekonomik rolünü ve önemli gelişmelerin ardından meydana gelen değişimleri ve Türkmenlerin Türk Dış Politikasındaki etkilerini anlayabilmek için Uluslararası Antalya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlilerinden Yrd. Doç. Dr. Harun Akyol ile konuştuk.

Osmanlı Devletinin yıkılışının ardından Irak’ın ekonomik, sosyal, toplumsal ve siyasi yapısında Türkmenlerin konumu ve rolü neydi?

1.Dünya savaşına müteakip Osmanlı ordularının Iraktan çekilmesiyle başlayan süreçte İngiliz mandası ve emperyalizme karşı mücadele söz konusu. Irak’ın geneline baktığımızda Türkmenlerin bu mücadele ilk yeri 1925’e kadar 1926 Ankara Anlaşması’nda aktif bir rol aldığını görüyoruz fakat 1926 sonrası imzalanan antlaşmayla birlikte Türkmenler adeta pasif direnişe geçmişler, silahlı mücadeleyi bırakıp tamamen kendilerini kültürel bir varlık olarak korumaya çalışmışlar. 1932’ye kadar geçen süreçte birçok Kürt isyanı var; Şeyh Ubeydullah tan tutun Kerkük ve civarında Erbil’de özellikle Süleymaniye Kürtlerinin organize ettiği düzenli direniş hareketleri var İngiliz manda yönetimine karşı. Fakat tabi 1932’de manda rejiminin sona ermesi ve bağımsızlığın verilmesiyle birlikte, yeni kurulan devlette Türkmenler kendilerini bir anlamda göreceli imtiyazlarını devam ettirmişler çünkü Osmanlı’dan gelen bir imtiyaz söz konusu. Irak toplumunda özellikle Kuzey Irakta Musul ve Kerkük civarında yaşayan Erbil hattında yaşayan Türkmenlerin kültürel alanda dominant olduğunu görüyoruz. Bu biraz da tabi Türkmenlerin kültürel ve eğitim seviyesinin diğer etnik gruplara oranla daha avantajlı olmasından kaynaklanıyor. Örneğin 1960’larda Mesud Barzani’n babası Molla Mustafa Barzani’nin Adnan Menderes ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarda da bahsettiği gibi devlet içerisinde özellikle eğitim sağlık ve endüstriyel anlamda ciddi bir Türkmen hâkimiyeti söz konusu. Dolayısıyla Türkmenlerin Irak’ta Bağdat’ta olup bitenlerle çok ilgilenmemişlerdir, çünkü onlar Osmanlıdan gelen imtiyazlı konumlarını tabiri caizse rakip olmadığı için konumlarını devam ettirmişler. Daha çok dağlarda geçici göçmen olarak yaşayan Kürtlerin yerleşik hayata geçmeleri, devlet siyasetine, yönetime ve eğitime katılmaları 1950’lerden sonraki yıllara denk gelmiş. Tabi bunların kadrolarının yetişmesi ve gelmesi oldukça uzun yıllar aldığı için Türkmenler daha çok Irak siyasetinde 1958’e kadar tarafsız daha çok edebiyat, kültür, şiir, sözlü ve yazılı sanat alanında kendilerini göstermişler ve faaliyetler icra etmişler. 1958 den sonra Hür Subayların iktidara gelmesiyle Kerkük’teki Türkmen siyasetinde önemli rol oynayan bugün hala sarsıntısı hissedilen Haziran Katliamı yaşanmış. Bu katliamda Irak Komünist Parti üyeleri Kürtlerle birleşerek Türkmenlere saldırıyorlar.

1958’de üç gün süren Kerkük Katliamı içerisinde 100 e yakın Türkmen aydını katlediliyor. Bu olayın Türkmen siyasetinde ve Türkmen toplumunda kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Bu tarihi kırılmadan sonra Türkmenlerin ciddi bir siyasi bilincinin geliştiğini gözlemliyoruz. 1960’ların ortalarında ilk Türkmen Kardeşliği ve Türkmen Eli Partilerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu artık Türkmenlerin kültürel varlık safhasından siyasi varlık safhasına geçmesinin en belirgin işaretleri olarak kabul edilebilir. Tabi Türkmenler zaman zaman Hür Subaylar ve daha sonra 1968 de gelen Baas Partisi’yle çok ciddi münasebetler olmasa da siyasi bir varlık olarak ortak çalışmalar söz konusu. 1968’de gelen Baas Partisi 1970 anayasasında Kürtlere ve Türkmenlere verilen özel haklar var. Tabi bunlar maalesef Ortadoğu’nun kaderidir. Her yeni güç grubu kendi iktidarını kurana kadar etnik ve siyasi gruplara imtiyazlar verir fakat kendi gücünü yerleştirdikten sonra bu kuralların bir yerden sonra uygulanmadığını görüyoruz. Aynı şey Kürtler içinde geçerlidir, örneğin 1970den sonra Baas‘ın iktidara gelmesiyle Kürtlere tanıdığı imtiyazların birçoğu hayata geçirilmemiştir zaten bu yüzden onlar ikinci silahlanmaya geçmişlerdir. Türkmenler ’inde burada silahlı mücadeleye katıldığını görüyoruz ben hatta yüksek lisansımı yaptığımda 1999-2000 yıllarında yaşayan efsanevi Türkmen liderlerinden biriyle görüşme yaptığımda o bana 5000 civarında Türkmenlerin silahlı gücünün olduğunun ve Kürtlerle birlikte Baas rejimine karşı savaştıklarından bahsetmişti. 1980’den sonra Suriye’ye kaçmak zorunda kaldıklarından bahsetmişti yani Türkmenler 1926 Ankara Antlaşmasıyla Irak sınırının çizilmesi ve Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerindeki isteklerinden vazgeçmesinden taktik edilmiş kültürel varlıklarını devam ettirme 1958’de ilk siyasi bilincin kırılma noktası kendilerini toplumsal etnik kimlikli grup olarak güvende hissetmemelerinin en bariz örneği 1958-1970 arası ilk barışçıl siyasi hareketlerinin oluşmasıdır. 1970-1980 arası ise tamamen silahlı mücadele dönemi diye ayırabiliriz. Türkmenler daha sonra siyasi faaliyetlerine daha çok “Türkmen Kardeş” ve ” Türkmen Eli “gibi siyasi parti dernek ve edebi çalışmalarda bulunmuşlar.

1980 -1990 arası Irak-İran savaşı nedeniyle hiçbir siyasi faaliyet görmüyoruz daha çok Kürt hareketine eklemlenmiş bir hareketten bahsedebiliriz yani bağımsız bir Türkmen siyaseti yok o zamanda. Bu tabi 1990’a kadar körfez harekatına kadar devam etmiştir. 1990’dan sonra Türkiye’de ciddi bir Türkmen varlığı dikkati çekmiş. 1995’de Türk Dışişleri ve MİT’in de katkılarıyla kurulan Irak Türkmen Cephesi, bu bahsettiğim siyasal ve kültürel grupların bir araya getirildiği çatı örgüt şeklinde bağımsızlıklarını devam ettirmiş. Iraktaki Türkmen toplumumun tamamını temsil ettiğini söylemek adaletli olmaz, onlar da aynı Kürtler gibi dinsel ve etniksel farklılaşmalara sebebiyet vermişler. Irak Türkmen Cephesi çok kaba tabirlerle ıraktaki Sünni ve daha çok Türkiye özlemini ve Türkiye’yle birlikte çalışma ve bütünleşme hayalleri kuran Türkmenleri temsil ediyor desek kabaca doğru söylemiş oluruz. Bütün bu anlattıklarımın özetini sorarsanız bana ciddi anlamda çok politize olmuş bir toplumdur Türkmenler. Bunun da tabi ki nedenleri var bahsettiğim gibi Türkmenlerin çok eğitimli olması, her dönemde hep imtiyazlı konumlarını bu yüksek eğitimli ve kültürel olmalarından kaynaklanan sosyal konumlarını iyi kullanmaları nedeniyle siyasallaşmaları diğer gruplara göre oldukça geç kalmış. Ama bu siyaset hareketleri ciddi anlamda Türkmen etniğini temsil eden siyasi hareketlerin 1995’lerden sonra özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra ciddi hüviyet kazandığını görüyoruz.

Türkmenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde sosyal ve toplumsal olarak Kürtlerden ve Araplardan ayrılan özellikleri nelerdir?

Birincisi Ortadoğu toplumları oldukça heterojen, türdeş olmayan toplumlardır. Kendi kişisel gözlemlerimi söyleyeyim örneğin Erbil’de gezerken ciddi olarak Türkmen, Kürt, Yezidi ve Hristiyan toplulukları hala tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi kılık kıyafetlerinden, davranışlarından, hal ve hareketlerinden yaşadıkları bölgelerden de ayırt edebiliyorsunuz. Örneğin Erbil’den bahsedeyim; Erbil oldukça düz bir şehir, ortasında Erbil Kalesi olan ve kalenin tamamen merkezi ve yüksek bir tepede bulunduğu bir şehir. Kalenin etrafındaki dükkânların ticari işletmelerin ki bunlardan bir tanesi Kayseri Pazarı’dır üstünde de Osmanlıca ve Türkçe olarak yazıyor. Buradaki esnafların genelde çoğu Türkmen’dir eski kale içinde  hatta daha da örnek verecek olursak Bilkent’in kurucusu Prof. Doğramacı’nın evi de kale içindedir. Erbil Kalesi’nin içinde 600 civarında şu an terkedilmiş tarihi evler vardır bunlar UNESCO tarafından da yardım almış ve orayı kültürel sit alanı olarak restore etme projesi vardır fakat tamamlanamamıştır. Daha önce de söylediğim gibi eğitim seviyelerinden ve giyim tarzlarından oradaki Türkmenlere mahsus onları tarif eden ve toplumdan ayıran kıyafetlerini ve tarzlarını görüyoruz. Tabi bu genelde geleneksel toplumlara mahsus bir yaşam tarz olmakla birlikte bu durum köylerde daha belirgindir. Mesela Kerkük’ün Beşirli Köyü var tamamen Türkmenlerden oluşan bir köy. Kürt ve diğer aşiretlerin köylerine de gittiğimde çok farklılıklar olduğunu görüyorum. Kürt köylerindeki klasik şalvar vs. Türkmenlerde yok. Onlarda klasik peştamal ve özel işlemeli cepkenli yelekleri, özel pantolon ve elbiselileri, ayakkabıları bile günlük yaşamda fark edilebilir özelliklerindendir. Karakteristik olarak edebi yaşamda da çok büyük farkları var örneğin Türkmen deyişleri, sazlı ve sözlü özellikle şiir oldukça gelişmiş Kuzey Iraktaki hiçbir toplumda olmayan özellik edebiyat üretme özelliği, her ne kadar azalsa da bugün hala devam ediyor. Bu özellik Kürtlerde ve Yezidilerde yoktur bu önemli farklılıklardan birisidir.

2003 Amerikan işgali Türkmenlerin Irak içindeki konumunu nasıl etkilemiştir?

Bu soruya başlamadan evvel biraz geçmişe gitmek lazım çünkü bu 2003 ile yakından alakalı. Örneğin uçuşa yasak bölge ilan edildiğinde maalesef 36. paralel bıçak gibi tam Erbil’in altından geçen bir paralel Kerkük’ü de kapsamayan bir bölgeydi. Tabi Türkmenlerin nüfus yoğunluğu bu 36. paralel in güneyinde kaldığı için Türkmenler maalesef çok ince hassas bir denge siyaseti izlemek zorunda kaldılar, daha doğrusu milli ve ortak bir siyaset geliştiremediler. Çünkü hem Saddam’ın hedefi olmak veya onunla birlikte olmaları da bu defa 36. paralel in kuzeyinde gelişen Irak muhalefet gruplarının hedefi olmak gibi bir konuma oturtacaktı Türkmenleri. Bu çok hassas siyasi dengeler nedeniyle Türkmenler 1992-2003 arası bölünmüş denge siyaseti izlemek zorunda kaldılar. 2003’le malum Amerikan işgaliyle bu dengeler Saddam aleyhine bozuldu ve Kürtler lehine genişledi. Türkler de tabi Kürt yönetimine bunun doğal getirisini siyasi ranta çevirdiler. Irak’ın kuzeyinde siyasi ekonomik üstünlüklerini ilan ettiler ki bu aslında ikinci bir kırılma noktasıdır. Örneğin 2004-2005 Irak Türkmen Cephesi’nin Erbil’deki tüm siyasi faaliyetleri askıya alındı ve birçok gayrimenkullerine el konuldu. Irak Türkmen cephesinin bütün basın ve yayın işlemleriyle ilgilendikleri matbaa ve malzemelerine el konuldu Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından. Irak Türk Cephesi 20005 yılı itibariyle genel merkezini Erbil’e taşımak zorunda kaldı. Tabi savaşın ilk yıllarında 2003-2004’te Türkmenlerde şöyle bir hava vardı bunu Türkmenlerin kendi yayınlarından anlıyoruz. “Türkiye gelecek, bizi kurtaracak ve böylece geçmişteki şaşalı ve imtiyazlı pozisyonumuza döneceğiz”. Ama tabi Türkiye’nin kendi gerekli dikkatleri, gerekleri güvenlik ve reel politiğin dayatmış olduğu sosyo-politik gereklilikler nedeniyle bu gerçekleşmedi. Türemenlerin bu realiteyi fark etmeleri, bu abartılı popülasyon politikalarından vazgeçip reel politiğe dönmeleri 2008’in sonunu görüyoruz. Çünkü 2008-2009 da örneğin Kerkük’te meclis çalışmaları protesto edildi, Türkmenler arasında ciddi bir ayrılık oluştu, Türkmen cephesi özellikle 2005 seçimlerinden beklediği oranda oy alamamanın getirmiş olduğu siyasi hayal kırıklığından dolayı çok ciddi iç tartışmalara girdi ve siyasi bölünmeler yaşandı, lider ve kadro değişikliğine gidildi.

Bu tabi Türkiye’yle de çok yakından alakalı kısa süreli etnik menfaatlerle değil, büyük global politikaların fark edilmesi Türkiye’de de çok ciddi siyasi değişikliklere sebep oldu. 2003-2005 özellikle işgalin ilk ikinci veya üçüncü yılındaki anti-emperyalist dalganın getirmiş olduğu Türkmen yanlısı siyasi politika 2005 sonrası reel politik ve ekonomik faydacılığa döndü. Dolayısıyla Türkiye’nin o zamanlar özellikle Ak Parti iktidarının “kazan kazan” mottosunun getirmişmiş olduğu, herkesin kazanabileceği bir siyasi mekanizmaya döndü. Türkiye’nin değişen dış politika parametrelerine uygun olarak Irak Türkmenleri de kendi önceliklerini değiştirdiler. Bu Türkmenlerin Kerkük merkezli etnik bir siyasi mücadeleden, Irak’ın kuzeyinde çoklu bir yapı içerisinde hak ettikleri demokratik yere razı olmaları, gelinen son nokta. Bu son noktanın görülen en bariz örneği, Irak Türkmen Cephesi’nin 2005’te terk ettiği Erbil’e 2 yıl önce geri dönüp yeni ofis, büro açıp siyasi faaliyetlerine başlamaları Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle daha sağlıklı ve daha ciddi siyasi müzakerelere girmeleri 2011 yılı itibariyle Kerkük’teki İl Genel Meclisi başkanlığının, Irak Türkmen Cephesi başkan yardımcısına verilmesi ve son olarak da Irak Kürdistan parlamentosunun aldığı, nüfusunun %20 yi geçen yerleşim yerlerinde Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesi Irak Parlamentosu tarafından tabi bu ilişkileri daha sağlıklı daha rasyonel bir zemine oturttu. Bu arada Irak Türkmenlerinin de Türkçe konuşturttuklarını belirtmek isterim aynı Türk alfabesiyle. Hatta çok ilgimi çekmişti Kerkük’te okul duvarlarında beyaz badanayla “ne mutlu türküm diyene” yazılarını görünce oldukça şaşırmıştım. Örneğin Telafer’de de Türkmen okulları var ama oradaki okullarda böyle bir uygulama yok. Orada yapı tamamen farklı, Türkmen çocuklarının gittiği ama eğitimin Arapça olduğu okullar daha çok bahsettiğim gibi Şii Türkmenleri yaşadığı için. Ama Kerkük merkezdeki okullarda yaklaşık 12 -13 tane Türkmen okulu var, Süleymaniye’de 2 ya da 3 tane var diye hatırlıyorum.

Türkmenlerin Türk dış politikasındaki yeri nedir?

Bahsettiğim gibi 2003’teki konuştuğum Türkmenler, özellikle buna şöyle söyleyeyim. Iraktaki Türkmenler, diasporadaki Türkmenler ve entelektüel Türkmenler; bunlar çok farklı beklentileri olan insanlar. Diasporadaki Türkmenler daha çok; “Türkiye gelecek bize yardım edecek, biz tekrar mutlak güç kudrete, o günlere kavuşacağız. Kerkük tamamen Türkmen şehri olacak, Erbil zaten Türkmen şehriydi”. Onun yanında orda yaşayan Türkmenlerin özellikle Türkmen Adalet Partisi, Türkmen Kardeşlik Partisi gibi eski ihvan kültüründen gelen Türkmenler çok aktif olarak bu hareketin içinde bulunmuşlar. İslami yönü ağır basan Türkmenlerin daha makul kardeşlik temeli üzerine” bizim asıl meselemiz Kürtlerle, Araplarla, Hristiyanlarla, Yezidilerle birlikte yaşamak” diye mesajlar var. Tabi farklı Türkmenlerin verdiği farklı mesajlar Ankara’da bazı dönemlerde çok farklı algılanmış. Örneğin işgalin ilk yıllarında “Kerkük’te Türkmen Katliamı olacak, Türkiye müdahale edin, şeklindeki heyecanlı yaklaşımlar yerini 2005 sonrasında daha rasyonel politikalara bıraktı.  Gelinen noktada Türkiye, bölgeye yönelik etnik siyasetten, bölgeye yönelik demokratik konsepte dayanan, bundan kastım somut etnik grubun çıkarlarına dayalı Ortadoğu politikası geliştirmektense Türkmenlerinde içinde yararlanabileceği daha çoklu demokratik bir yapını özendirilmesine geçiş süreci var. Bu geçiş sürecinde kırılmanın 2007-2008 olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu yıllar, terör ve iç savaşın hat safhaya ulaştığı, bunu Türk ve Amerikalı yetkililerinde bu dar çerçevede yürütülen etnik ve mezhebi temele dayanan politikanın aslında çıkmaz olduğu, tek çıkar yolun ya Irak’ın tam bütünlüğü ve ya önüne alınamayacak iç savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğine bıraktı ki bu da aslında  tek seçenek olan Irak’ın toprak bütünlüğüne, eğer toprak bütünlüğünün mahiyetinin ne olacağı tartışılıyordu ve o hala şuan da tartışılıyor. Federal mi yoksa konfederasyon mu olacak,  haklar nasıl düzenlenecek, materyaller nasıl paylaşılacak? Özellikle petrol ve doğal gaz bunlara karar verilememişti. Türkmenlerin pozisyonu bu reel politik çerçevede son sıralarda geliyordu, onların pozisyonu daha üst seviyedeki bölgesel dengeler ve uluslararası güç dengeleri Türkiye, Amerika, Suudi Arabistan veya bölgeye yeni giren Çin gibi büyük ülkelerinin jeopolitik ve enerji ihtiyaçlarına göre şekillenen, ona uygun bir hal alan siyasete dönüştü.

Türkiye’de Türkmen lobisi var mıdır eğer varsa Türkiye’nin kuzey ırak siyasetini nasıl etkiliyor?

Türkiye’de bizim Amerika’daki gibi algıladığımız profesyonel lobi yok, böyle bir kurumsallaşma da yok. Örneğin kültür cemiyetleri var, Irak Türkmen Cephesi’nin temsilciliği var ama bunlar aynı Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi’nin veya Taliban’ın temsil ettiği partinin temsilcileri var bu onlarla eş seviyede. Türkmenlerin maalesef böyle bir profesyonel şirketleri yok ama şu var. Türkmenlerin Türkiye de ciddi bir halk desteği var, bu da1960’lardan başlayan Türkiye’ye getirilen az evvel bahsettiğim Doğramacıdan bu güne gelen eğitimli Türkmenlerin varlığıdır. Birçoğu Erbil ve Kerkük’e geri dönmelerine rağmen birçoğu Türkiye’de kaldı. Türkiye’den Avrupa’ya gidenler de oldu, bu sistemden gelen ve kaynaklanan bir Türkmen nüfusu var ama bunların örgütlülüğü, gücü ve lobi olduklarını düşünmüyorum.

 

Harun Akyol Kimdir? Uluslararası Antalya Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. olarak görev yapan Harun Akyol doktora derecesini Siyaset Bilimi alanında Essex Üniversitesi’nden, aynı alandaki yüksek lisans derecelerinden ilkini Londra Üniversitisinden (SOAS), ikinci yüksek lisans derecesini de Egitim Felsefesi ve Uygulamaları alanında University of East Anglia’dan aldi. Dr. Akyol Political Theory, Post Structuralism, Middle Eastern Politics, Nations and Nationalism ve Research Methodolgy üzerine dersler vermektedir.

Röportaj: Melike ŞENER 01.12.2014

AKADEMİK PERSPEKTİF

Erkan Baş, Birleşik Haziran Hareketi’ni Anlattı !

0

Röportaj: Ercan KÜÇÜK

twitter.com/ercandenizkucuk

Haziran 2013’te yaşadığımız ve Türkiye’nin her yerine dalga dalga yayılan Gezi direnişi Türkiye tarihinde görülmemiş etki yarattı. Siyasetin yeniden kurulması, Y kuşağı denilen kuşağın özgürlük talepleri konuşuldu, tartışıldı. Gezi’nin bir tepki olarak beklenmeyen şekilde patlama göstermesi, siyasi hedefi olmaması Gezi’yi ileri aşamaya götüremedi. Gezi’de en çok kullanılan sloganlardan olan ‘Hükümet İstifa’ sloganı gerçekleştirilemedi, hükümet daha fazla baskı kullanarak halk hareketini bastırmaya çalıştı. Yeni örgütler kuruldu. Birleşik Haziran Hareketi (HAZİRAN) de bu oluşumlardan birisi. HTKP Merkez Komite Üyesi Erkan Baş ile HAZİRAN’ın kurulma sebebini, 2015 seçimlerinde HAZİRAN’ın tavrını, HDP’ye bakışını, Avrupa örgütlenmesini, TGB’nin ABD askerinin başına çuval geçirmesi gibi birçok konuyu konuştuk.

 

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN, Gezi’den sonra kurulan bir örgüt. HAZİRAN hangi ihtiyaçtan dolayı doğdu ve içinde hangi örgütler var?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de siyasetin 2013 Haziran Direnişi sonrası yeniden kurulma ihtiyacı var. Haziran’da ortaya çıkan Türkiye tarihinin en büyük halk hareketi tüm siyasi öznelerin Türkiye’yle kurdukları ilişkiyi yeniden değerlendirmelerini gerektirdi. Türkiye sosyalist hareketinin Haziran öncesi süreçte de çok önemli başarılarının olduğunu özellikle vurgulamak gerek. AKP iktidarına karşı Türkiye’de devrimciler önemli bir direniş sergilediler. Bunun yarattığı birikimle de beraber Haziran’da milyonlarca insan sokağa çıktı. O andan itibaren Türkiye’de 12 Eylülle başlayan karanlık gerici dönemin sona erdiğini düşünüyoruz. Sosyalist hareket açısından bakarsak 12 Eylül sonrası, 12 Eylül dinamikleriyle kendisini yeniden kurmuş bir sol sosyalist siyaset vardı. Bunun kazanımlarını koruyarak, biriktirerek ama Haziran sonrası Türkiye gerçeğine en uygun biçimde kendisini yeniden yapılandırma ihtiyacı HAZİRAN Hareketini doğuran temel faktör.

HAZİRAN Hareketi bugüne kadarki sol sosyalist birlik çalışmalarıyla ittifaklarla cephelerle benzerlikler taşımakla beraber bir farklılığı barındırıyor. Önemli olan taraf farklılığı. Nedir bu? Biz bugüne kadar çeşitli denemelerde bulunduk. Türkiye’de örgütlü sol sosyalist güçlerin yan yana geldiği cepheler, ittifaklar, eylem birliktelikleri kuruldu. Bu sefer başından itibaren Haziran hareketinin içinde bulunan tüm siyasal örgütler aynı zamanda bir konuda görüş birliğine sahipler, sadece örgütlü sol sosyalistlerin ittifakını temel alan bir yaklaşım içerisinde değiliz. Başka bir ihtiyaç var Türkiye’de. Çok kabaca baktığımızda göreceğimiz şey şu: AKP var iktidar partisi olarak. Bunun dışında CHP, MHP, HDP var. Siyasete dışarıdan baktığımızda gördüğümüz tablo bu. Ama emekçiler, “sıradan insanlar” yok. Sosyalizm güçlü bir seçenek olarak yok siyaset tablosunda. Bir taraftan da sosyalizmin idealleriyle, emekçilerin talepleriyle hareket eden binlerce milyonlarca insan var. Haziran hareketi bunların siyasal alanda örgütlü bir güç olarak kendilerini ifade etmelerini hedef alarak kurulmuştur. Bu çok önemli. Altını tekrar tekrar çizmek lazım. Sadece Türkiye’deki örgütlü sol sosyalist güçlerin yan yana geldiği bir ittifak, bir güçbirliği değil, milyonlarca emekçinin 2013 Haziran’da ifade ettiği düşüncelerini siyaset zeminine taşıyacak bir yeni arayış HAZİRAN Hareketi.

Hepimizin bildiği gibi içerisinde 3 CHP Milletvekili var. ÖDP’den, Devrimci Hareket’ten arkadaşlar var. HTKP olarak biz varız. Emekçi Hareket Partisi’nden, Komünist Parti’den arkadaşlar var. Bunun dışında, siyasi partilere üye olan ya da olmayan yazarlar, aydınlar, akademisyenler de bu hareketin içerisinde. Hemen aklıma gelenleri saymam gerekirse Gamze Yücesan, Eriş Bilaloğlu, Haluk Yurtsever, Merdan Yanardağ, Serpil-Kaya Güvenç gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimler var. Türkiye’de sol sosyalist kamuoyunun yakından tanıdığı, emek mücadelesinin içinde her zaman olan arkadaşlarımız. ODTÜ Vişnelik’te başlayan toplantı dizisinin sonucunda ortaya çıktı HAZİRAN ve ilk toplantı itibariyle ortaya çıkan görüntünün alışılmış görüntünün dışında olmasını önemsiyorum. Bu biraz da Haziran’ın dersleri diye ifade edilen dersler dahilinde bir kuruluş süreci olarak değerlendirilebilir.

RÖPORTAJLIK : Daha öncesinde Türkiye Sosyalist Hareketi’nde birçok birlik çalışmaları yapıldı. Partiler birleşti. Çatı partiler, cepheler, hareketler kuruldu. Ama bu çalışmalar başarılı olmadı. HAZİRAN’a temelde baktığımızda bu çalışmalardan ne farkı var?

ERKAN BAŞ : Bir kere bütün bunların yarattığı deneyim var. HAZİRAN bu deneyimin üzerine kuruluyor. İkincisi ve daha önemlisi bence HAZİRAN’ı, adı üzerinde Haziran 2013’te Gezi’de başlayan ve Türkiye’ye yayılan Haziran Direnişi’nin bir ürünü olarak değerlendirmek gerekiyor. O yüzden açıkçası geçmişte yaşanan deneyimlerle pratiklerle mukayese etmenin çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Türkiye ilk defa Haziran gibi büyük bir halk ayaklanmasını yaşadı ve dikkat edilirse bugün bu hareketin içerisinde olan sosyalist güçler, devrimci güçlerin tamamı, Haziran sürecinde sokaklarda, mücadelenin içerisinde, onun bir parçası olan hareketlerdi. Dolayısıyla bir açıdan Haziran günlerinde sokakta omuz omuza olan insanların aynı zamanda fikri olarak da düşüncelerini yan yana getirdikleri bir platform olarak da değerlendirebiliriz Haziran Hareketi’ni. En önemlisi de, şu anda Türkiye’nin dört bir yanında süren meclis deneyimleri… Daha önceki dönemlere baktığımızda, belki çok ilerisini hedefleyen ama buna uygun olarak örgütlenmeyen, buna uygun yaygınlıkta ve biçimde örgütlenmeyen çalışmalardı diyebiliriz. Şimdi biraz daha mütevazi hedeflerimiz var. Buradan bir parti çıkartmak gibi bir amacımız yok örneğin ama bugüne yanıt verme eksenli, hem geçmişe göre daha gerçekçi hem de ona göre çok daha yaygın bir örgütlenme içerisindeyiz.

HAZİRAN’IN ESAS HEDEFİ DİRENİŞLERİ BİRLEŞTİRMEKIMG_4205

RÖPORTAJLIK : Gezi Direnişi toplumsal bir patlamanın sonucunda ortaya çıktı. HAZİRAN, yeni Geziler mi yaratacak? Yoksa yeni Geziler ortaya çıktıktan sonra sokaklara çıkan o kitleleri yönlendirme çalışmaları mı yapacak? 

ERKAN BAŞ : Açıkçası Gezi tekrar eder mi etmez mi tartışması bir yana Gezilerin bir plan dahilinde yaratılabileceğini düşünmüyorum. Gezi öncesinde de 2013 Mayıs’ından Haziran’ından önce böyle bir sol sosyalist odak yaratılabilmiş olsaydı kuşkusuz çok avantajlı olurdu, Gezi başka bir biçimde yaşanabilirdi ama Gezi iradi kararlarla yapılacak bir şey değil. Hangimiz Gezi parkındaki 3-5 ağacın ortaya çıkarttığı direnişin, tepkinin Türkiye’nin tümüne yayılan bir halk hareketine dönüşebileceğini tahmin edebilirdik ki? Bu mümkün değil. Sizin de dediğiniz gibi bunun arkasında 10-12 yıl boyunca AKP iktidarına karşı damla damla biriken öfke var ve bu son damlasıyla bir isyana dönüştü. Bunun ne zaman nerden nasıl yeniden fışkırabileceğine dair net bir şey söylemek bence mümkün değil. Böylesi bir isyan, ayaklanma ortaya çıktığında biz şunun farkına vardık. Eğer orada hareket eden o milyonlar aynı zamanda örgütlü hareket edebilselerdi, kalıcı örgütlere sahip olabilselerdi o dönem kendiliğinden ortaya çıkan park forumları, Gezi parkında ortaya çıkan doğrudan tartışmayı esas alan birlikte karar alma süreçleri geçmiş pratiğe dayansaydı kuşkusuz çok daha önemli sonuçlar alırdık. Mesela Gezi’de 2-3 Haziran itibariyle hareket bütün Türkiye’ye yayıldığında bütün sokağa çıkan insanları birleştiren bir tane slogan vardı, “Hükümet istifa” diye yer gök inliyordu deyim yerindeyse… Oysa bir iktidar alternatifine biz sahip değildik ki. O olmadığı için zaten hükümeti istifa ettiremedik. Yoksa o kadar büyük bir halk hareketine herhangi bir iktidarın direnme şansı olmazdı. HAZİRAN, bunu yaratmak için örgütlenen bir hareket. Yarın öbür gün Türkiye’de kaçınılmaz biçimde bu halk düşmanı iktidarın halka dönük baskıcı, anti-demokratik, emek düşmanı politikaları mutlaka tepki doğuracaktır. Bu tepkilerin parçalı kalmasını engellemek lazım. Halen yaşıyoruz. Birkaç gün önce Sağlık Emekçileri Sendikası Meclis önünde basın açıklaması yaparken Genel Başkanı’na kadar gözaltına alındılar, darp edildiler. Validebağ’da aylardır süren direniş var, okulların İmam Hatipleştirilmesine karşı Türkiye’nin her tarafında süren eylemler var. Aynı sıkıntıyı yaşıyoruz. AKP’nin hayatın her alanına müdahale eden politikaları devam ettikçe hayatın her alanında direnişler ortaya çıkıyor. Bunları birleştirmek bizim esas hedefimiz. Bunları birleştirip ortak bir hareket haline getirebilirsek birleşen halkın gücüyle iktidarın gücü karşı karşıya geldiğinde kazanacak olan kesin olarak halkın gücüdür.

CHP, İP, HDP’YE ÇAĞRI YAPILDI MI?

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın oluşma sürecinde Gezi’de yer alan ve Türkiye siyasetinde önemli yeri olan CHP, İP, HKP, TGB, HDP gibi siyasi örgütlere de çağrıda bulunuldu mu?

ERKAN BAŞ : Biz HAZİRAN adını alırken en fazla tartıştığımız şeylerden birisi de şuydu: Biz 2013 Haziran’ında sokağa dökülen bütün güçleri, en genel olarak AKP karşısında yer alan toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir hareket miyiz? Bu biraz aynı derede ikinci kez yıkanmaya çalışmak olur. Dolayısıyla çok kabaca söylersek HAZİRAN kendisini solun liberal ve ulusalcı kesimlerinden de ayırmayı bir görev olarak görüyor. Çünkü ortak hareket inşa edilecekse bunun aynı zamanda bir çizgiye sahip olması gerekiyor. Biz Haziran Direnişi’nin örgütlenmiş biçimiyiz diye iddia ediyoruz ama bütün bir Haziran Direnişini tek başına sahiplenmek gibi bir iddiamız yok. Bu yüzden de tek tek adını saydığınız siyasi örgütlere özel bir çağrı yapılmadı.

İlkeler ortaya konulacak. Nedir bu ilkeler? Kapitalizme, faşizme, gericiliğe, emperyalizme karşı olunacak. HAZİRAN’ın çıkış bildirgesi eksenli olarak, bütün siyasal odaklara, kişilere, kurumlara, sendikalara partilere açık bir hareket olarak örgütleniyoruz. HAZİRAN Hareketi yavaş yavaş kendisini geliştiriyor. İllerde, ilçelerde olabildiğince daha geniş kesimlerle buluşuyoruz. Orada da farklı siyasal toplulukların üyelerinin dahil olduğunu görüyoruz. Bu da sevindirici bir şey. Amaç, Haziran Direnişi’nin bir tekrarını yaratmak değil, Haziran’da ortaya çıkan çok farklı eğilimlerin biriktirdiği ve bugüne ve geleceğe taşınması gerekenler var. Biz oraya odaklanmış durumdayız. Bu deneyimden geleceğe neler taşıyabiliriz? Neleri taşımalıyız? Neleri önemsemeliyiz diye bakıyoruz. Böylece sanıyorum çok daha geniş kesimlerle buluşacağız. Şunu da ekleyeyim, 31 Mayıs 2013’te insanlar sokağa döküldüler, 15 Haziran’a kadar sürekli eylemler içerisindelerdi. Herhalde hiçbirimiz, 31 Mayısta sokağa çıktığımız durumumuzla 15 Haziran’a ulaştığımızı iddia edemeyiz. Hepimiz o süreç içerisinde hem öğrendik, hem öğrettik. Alışveriş düşünsel ve pratik anlamda sürdü. Demek ki onun aynı zamanda geliştirici bir tarafı vardı. Biz daha ileri taşıma arayışı içerisindeyiz diye özetleyebilirim.

2015 SEÇİMLERİNDE HAZİRAN’IN TAVRI NE OLACAK?

RÖPORTAJLIK : 2015’te genel seçimler var. Türkiye yeniden seçimlere girecek. Bu süreçte HAZİRAN’ın tavrı ne olacak? Kendi adaylarını mı çıkartacak? Yoksa HAZİRAN’ı oluşturan partiler kendi çalışmasını mı yapacak? Ortak bir çalışma yapılacak mı?

ERKAN BAŞ : Bu sorunu ikili yanıtı var. Bir tarafıyla yerinde bir soru. Türkiye gibi seçimlere katılımın genel olarak çok yüksek olduğu bir ülkede seçimleri önemsemiyoruz, seçimler önemsizdir, anlamsızdır demek pek mümkün değil. Ama öbür taraftan da 2013 Haziran’ında ortaya çıkan hareketin Türkiye’deki hakim siyasi algısını değiştirmesini önemseyelim diye bakıyorum. Nedir Gezi isyanı? Bir açıdan bakarsak o ana kadar Türkiye’deki hakim siyaset algısına ve düzen partisi diye adlandırdığımız güçlerle sınırlı bir siyaset tablosuna halkın doğrudan müdahalesidir. “Bizim adımıza bizi kurtaracağını söyleyen herkes yeni düzene bir biçimde eklemleniyor ve hayatımızı zorlaştırıyor. O zaman biz kendimiz müdahale edelim diyoruz”, çizgisinin belirginleşmesidir. Ben HAZİRAN’ın da bu açıdan bu deneyimden de faydalanması gerektiğini düşünüyorum. Siyaset dediğimiz olgu 4-5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmakla sınırlı bir şey olmamalı. Bunu ortaya koydu Haziran Direnişi. Mevcut siyasi partiler kanunu, seçim sistemi ve siyasi partilerin örgütlenme biçimi halka yetmiyor, bu ortaya konulmuş durumda. Bütün bunları bir kenara yazdıktan sonra, yani siyasetin esas olarak toplumsal hayatın içerisinde sokağı kapsayan direniş hareketlerini kapsayan, mücadeleyi çok boyutlu olarak ele alan siyaset algısını yerleştirdikten sonra, HAZİRAN gerek görülürse seçim platformunda da kendisini ifade etmesinin biçimini, tarzını tartışılabilir diye görüyoruz. Ama şu bizim açımızdan kesin. Ne 2015 Haziran’ındaki seçimlere kadar süren bir ittifak öngörüyoruz. Ne de seçim ekseninde kurulmuş bir hareketiz. Bunu aşan bir eksen yerleştirmeye çalışacağız Türkiye siyasetinde. Bunun çok alışılmış bir şey olmadığının farkındayız. Türkiye’de sonuçta ortaya çıkan her siyasi oluşum esas olarak kendisini sandıkla ölçmeye çalışıyor. Biz bunun ötesine geçmeyi amaçlıyoruz.

RÖPORTAJLIK : Birleşik Haziran Hareketi’nin şu anda Türkiye siyasetinde gördüğü en temel çelişki nedir?

ERKAN BAŞ : Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son noktada bir düzen partisi, patron partisi olduğunu düşünüyorum ama sıradan bir düzen partisi, sıradan bir burjuva partisinin de ötesine geçtiğine dair bir yaklaşıma sahibiz. Bu yüzden AKP karşıtı mücadele dediğimizde tek başına sandıkla seçimle sınırlı olmayan daha geniş bir hareket alanından söz ediyoruz. Bununla beraber AKP bir taraftan da Türkiye’deki egemen sınıf siyasetini temsil eden bir özne. Bu bütünlüğü gören bir yerden, emperyalizmin Türkiye ye dönük yaptırımları, daha bağımlı bir ülke yaratma çabaları, daha gerici bir Türkiye yaratılması, toplumsal ve siyasal anlamda gericiliğin daha örgütlü olduğu bir ülke ve emekçilere düşman bir siyaset algısı toplamında tanımlarsak AKP’yi, kendimizi de en temel olarak bu iktidara karşı halkın birleşik mücadele örgütünü yaratma arayışının ürünü olarak tanımlayabiliriz.

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN Cumhuriyet meselesine ne şekilde bakıyor?

ERKAN BAŞ : Bu soruya yanıt verirken, Haziran Hareketi’nin Türkiye’de 100 yıldır süren tartışmaların tamamına bir anda yanıt veren, bir anda hepsini kesen bir sihirli değneğe sahip olmadığını söyleyerek başlayayım. HAZİRAN kendi içerisinde farklı eğilimleri, farklı renkleri, farklı bakışları barındıran bir hareket olarak değerlendirmek gerekiyor. Ama genel olarak çizginin sol tarafında duran bir hareket olarak düşünelim. Burada cumhuriyet tartışması kuşkusuz bizim gündemimizde bir yer ediniyor. HAZİRAN’ın hepimizi birleştiren çıkış bildirgesine baktığımızda şunu söylüyoruz; AKP eliyle Türkiye’de cumhuriyetin temel değerlerine dönük ciddi bir saldırı örgütlendiğini, Türkiye’de emekçi sınıfların, yoksulların aleyhine bir dizi gelişme barındırdığını, örneğin kamusal alanın tasfiye edilmesi, laikliğin bir bütün olarak rafa kaldırılmasını, bağımsızlık fikrinin neredeyse bir suç haline getirilip mahkum edilmesi gibi uygulamalara baktığımızda bunlara karşı duran, hem bağımsızlığın, hem laikliğin hem özgürlükçülüğün sahiplenildiği bir siyasal eksene HAZİRAN’nı yerleştirebiliriz. Ama eklenmesi gereken bir şey daha var. HAZİRAN bir müdafaa hareketi, savunma hareketi değil, sadece 1923 Cumhuriyetini korumaya odaklanan bir siyasal yaklaşımın da eksikliği olduğunu yine HAZİRAN’ın çıkış bildirgesine bakarak söyleyebiliriz. Eşitlikçi, özgürlükçü, halkların barış içinde kardeşçe yaşayacağı, laiklikten bağımsızlıktan yana kamucu yeni bir cumhuriyetin inşasını görev olarak koymuştur HAZİRAN önüne.

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın mevcut konuştuğu tartıştığı konulardan başka şunları da gündemine alması gerekiyor dediğiniz konular var mı?

ERKAN BAŞ : Bunları zamana bırakma taraftarıyım. Çünkü tarihin biriktirdiği bütün sorunları çözemeyiz. Onların yoğunlaştığı odaklandığı birtakım başlıklar var. Bugün baktığımızda Türkiye’de yüzlerce sorundan bahsedebiliriz. Ama bunları üç beş başlığa rahatça yerleştirebiliyoruz. Örneğin Türkiye özgürlüklerin rafa kaldırıldığı bir ülke haline geldi. Faşizan, baskıcı bir rejim inşa ediliyor. Demek ki bunun karşısında bir özgürlük cephesi inşa etmek gerekiyor. Din olgusu özellikle siyasal toplumsal hayatı fazlaca belirlemeye başladı. Neredeyse bütün okullar İmam Hatip’e dönüştürülmüş durumda. Bunun karşısında bir laiklik barikatıdır HAZİRAN. Hem dinsel boyutları olan hem de cinsiyetçi yaklaşımla özgürlük düşmanı biçimde kadınların hayatın dışına itildiğini görüyoruz. Gençlerin geleceksizleştirildiğini görüyoruz. Hepsi bir yana AKP iktidarı döneminde 15bin kişinin iş cinayetlerine kurban gitmesi halk düşmanı, emekçi düşmanı bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından yeter. Bu başlıklar bana sorarsanız yüzlerce başlık içerisinde o tartışmaların billurlaştığı yerler. Ve HAZİRAN bunlara ilişkin oldukça net bir perspektife sahip. Başlangıç için bunlar yeterlidir. Tarihin önümüze getirdiği yeni sorunlara bu yolda yeni mevziler kazanarak, güçlenerek, birlikte hareket ederek, birbirimizi dinleyerek, konuşarak, tartışarak yeni ve daha gelişmiş cevaplar üretebileceğimize dair umut taşıdığımı söyleyebilirim.


erkanbaş2RÖPORTAJLIK : HAZ
İRAN’ın seçim tandanslı bir hareket olmayacağını söylediniz. 2015’te seçim var. HAZİRAN sadece Gezi direnişini, AKP’ye muhalif olan kişileri mi hedefliyor? Yoksa AKP’ye oy verenlere yönelik de çalışmalarınız var mı?

ERKAN BAŞ : Potansiyel açısından bakarsak Haziran Hareketi ilkeleri programı hedefleri itibariyle Türkiye’nin %95’ini belki %99’unu ifade ediyor. Hepimizin daha iyi bir ülkede daha özgür koşullarda yaşamasını hedefleyen bir hareketiz. Bunu ifade edebildiğimiz ölçüde Türkiye’deki bir grup asalak ve yağmacı dışında herkesin çıkarlarının son noktada HAZİRAN ile örtüşebileceğini söyleyebiliriz. ama keşke siyaset bu kadar basit olsa. Pek çok başka parametre devreye giriyor. Dolayısıyla iktidar Türkiye’yi bütün olarak dönüştürürken halkın tamamının özgür, eşitlikçi bir ülkede yaşaması için bir siyasal mücadele süreci olarak öngörüyoruz. Ve önceliğin şu anda AKP karşısında çok uzun yıllardır direnen büyük toplumsal güçlerin yan yana getirilmesi olarak görüyoruz. Hedef tabiî ki bununla sınırlı değil. Sonuçta biz emeğiyle alın teriyle yaşayan tüm namuslu insanların tek bir cephede tek bir program altında bir araya gelmesini hedefliyoruz ve Türkiye’nin gerçekten yeni bir dönüşümü ancak böyle gerçekleşir.

HAZİRAN’IN KÜRT HAREKETİNE BAKIŞI

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın Kürt Hareketi’ne bakışını konuşmak istiyorum. Selahattin Demirtaş’ın Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda Mecliste ayakta alkışlaması, Kobane’de YPG’nin ABD ile işbirliği yaptığını açıklaması, peşmergenin ülkemizden geçerken Biji Serok Obama sloganları atması vs çokça tartışıldı. HAZİRAN’nin HDP ve PKK’ya bakışı nedir?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de Kürt sorununu en önemli sorunlardan birisi olarak görüyoruz. Türkiye’de halkların birbirine düşman edildiği sürecin son bulması için elimizden gelen ne varsa yapmalıyız yaklaşımı içerisindeyiz. Kürt halkının da Türkiye’de yaşayan herkes gibi eşit, özgür adil bir toplumsal yaşamı hak ettiğini düşünüyoruz. Türkiye’de insanların herhangi bir dine, ırka, ulusa ait oldukları için bir ayrımcılık görmesinin net olarak karşısında olduğumuzu söylüyoruz.

Biz HDP(HDK) ile farklı iki siyasi hareketiz. Arkadaşlarımız uzun yıllardır Türkiye’de siyasi mücadele yürütüyorlar, çizgilerini aşağı yukarı herkes biliyor. Sosyalist hareketin içinden gelen, onun öncülüğünde ortaya çıkan Birleşik Haziran Hareketi başka bir siyasi kulvarı ifade ediyor. Bu birbirimize rakip olduğumuz anlamına gelmediği gibi zaman zaman uygun koşullar ortaya çıktığında bir dayanışma içerisinde olmayacağımız anlamına da gelmiyor. Örneğin Kobane direnişi sırasında HAZİRAN içerisinde yer alan pek çok arkadaşımızın IŞİD karşısında, gerici çetelere karşı direnişin desteklenmesi kapsamında elinden geleni yaptığını biliyoruz. HAZİRAN’ın bileşenlerinin tamamı bu gerici teröre karşı Kürt halkının mücadelesine destek verdiler.

Şunu da görüyoruz; HDK-HDP olarak kendisini ifade eden siyasi irade Kürt hareketinin bir Türkiyelileşme projesi olarak ortaya çıkmış olsa bile siyaset esas olarak toplumsal anlamda sizi nereye konumlandırdıklarıyla ilgili bir şey. Tarihsel nedenler, 30 yıllık savaşın yarattığı siyasal psikolojik atmosferlerle ilgili nedenler bunda etkili. Dolayısıyla Türkiye’de bizim bugün ihtiyaç olarak gördüğümüz AKP karşısındaki emekçilerin omurgasını oluşturduğu birliğin oluşturulması konusunda HDP’nin kısıtları olduğunu, kapsayamadığını da kabul etmek gerekiyor. HAZİRAN kendisini başka bir kulvarda ifade ediyor. Bunun ötesinde bir arayışın Kürt Hareketi’ne de sosyalist harekete de, Türkiye’deki emek mücadelesine de arzu edilen ve ihtiyaç duyulan katkıyı yapamayacağını söyleyebiliriz.

AVRUPA’DA ÖRGÜTLENME ÇALIŞMALARI OLACAK MI?

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın Avrupa ayağı, Avrupa çalışmaları olacak mı?

ERKAN BAŞ : Açık söyleyeyim bu başlarken pek düşünmediğim bir şeydi ama özellikle Avrupa’daki Türkiyeli işçilerin, emekçilerin yoğun bir ilgisi var. Bu hem onların oradaki göçmenlikten kaynaklanan sorunlarıyla ilgili hem de Türkiye’deki mücadeleye katılabilecekleri, destek verecekleri alanların yaratmak üzere çalışmalar yapmamız gerektiğini gösteriyor. Ülke içindeki örgütlenme geliştikçe, yurt dışında da bir örgütlenme çalışması yapacağız.

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de sol sosyalist hareketlere baktığımızda emek tabanlı olduklarını görüyoruz. Ama yöneticilerine baktığımızda belli bir entelektüelliğin üzerinde olduğunu, maddi anlamda emekçi sınıfından daha iyi durumda olduğunu görüyoruz. HAZİRAN bu önyargıyı yıkabilecek mi?

ERKAN BAŞ : Geçmişe dair değerlendirmenizin verisini merak ettim, hiç öyle bir şey görmedim (Gülüyor). Uzun yıllardır örgütlü siyasi mücadelenin içerisindeyim, esas olarak ve ağırlıkla sosyalist hareketin kadrolarının ekonomik olarak emekçi sınıfların dışında diye tanımlanabilecek durumda değil. Aksine dikkat ederseniz sol sosyalist güçler olağanüstü ekonomik zorlukları emek yoğun çalışarak, daha fazla emek vererek aşmaya çalışan siyasal hareketler oldu Türkiye’de. HAZİRAN’nin çağrıcısı olan ODTÜ Vişnelik’te toplananlara bakıyorum ağırlıklı olarak emeğiyle geçinen insanlardan oluşan bir topluluğuz diyebiliriz. Sanıyorum diğer yanılgı da “aydın”ların Türkiye’de ekonomik olarak iyi bir durumda olduklarını düşünmek. Bana soruyorsanız akademisyen olarak çalıştım, yayıncılık yaptım ve öğretmenlik yaptım. Hepsinde de bu iş kollarında çalışan insanların aldığı kadar maaş aldım. Birlikte olduğumuz arkadaşların çoğu da aşağı yukarı aynıdır.

TGB’NİN AMERİKA ASKERİNİ BAŞINA ÇUVAL GEÇİRMESİ

RÖPORTAJLIK : TGB geçtiğimiz günlerde ABD askerinin başına çuval geçirdi. Bunu HAZİRAN olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu da adeta toplumu ikiye böldü. Kimisi eleştirdi, kimisi savundu. Siz de zamanında İskenderun’da baskın yapmıştınız.

ERKAN BAŞ : Bu soruya HAZİRAN adına cevap vermem mümkün değil. Çünkü özel olarak böyle bir değerlendirme yapmadık. HAZİRAN kendisini antiemperyalist bir hatta yerleştiriyor, emperalizme karşı ikiriciksiz bir duruşumuz var, buradan hareket edebiliriz. Herhangi bir ülkenin askerinin başka bir ülkede bulunmasına ilkesel olarak karşı çıkmalıyız ve dolayısıyla Türkiye’deki Amerikan askerinin varlığına elbette karşı çıkılmalı ve Türkiye askerinin kendi sınırları ötesinde bir operasyona katılmasına ya da başka bir ülkede o ülkenin siyasal geleceğine müdahalede bulunmak için var olmasına da karşı çıkmalıyız.

Dolayısıyla eylem biçimleri, tartışılabilir. Her eylemin siyasal muhtevası kadar biçim de önemlidir. 2013 Haziran’da bu açıdan da önemli deneyimler biriktirdiğimizi düşünüyorum. Amerikan askerlerine, Amerikan emperyalizminin somut uzantısı olarak Amerikan siyasetçilerine karşı eylem yapılmasını elbette ki doğru buluyorum. Buna karşı çıkmak gerekir gücümüz oranında. Biçim olarak ne yapılabilir, nasıl yapılabilir? Bunlar tartışılabilir. Ayrıca eylemi yapan örgütün anti emperyalist ve antikapitalist bir bütünlüğü, tutarlılığı olup olmadığı da tartışılabilir. Her siyasi hareketin kendine göre estetik, kendine göre siyaset algısı vardır. Fakat ilk sorulması gereken soru şudur, Amerikan askerinin bu ülkede işi ne?

RÖPORTAJLIK : Gezi direnişinden sonra dönemin TKP’sinin yöneticileri Türk Bayrağının artık direnişin, Deniz Gezmişler’in mücadelesinin bayrağı haline geldiğini söylediler. HAZİRAN’nin, Gezi ruhunun devamı olarak bu konuda herhangi bir tavrı var mıdır? Bunu hiç konuştunuz mu?

ERKAN BAŞ : Özel olarak böyle bir tartışmamız olmadı. 2013 Haziran’da biz insanların hangi renkte olduğuna, hangi dili konuştuğuna hangi dine inandığına, hangi bayrağı taşıdığına bakmadık. Barikatın hangi tarafında olduğuna baktık. HAZİRAN hareketi de böyle yapacak. Semboller kuşkusuz önemlidir. Ama önemli olan onun hangi amaçla ve ne tarafta durduğudur. Haziran hareketi de böyle değerlendirilecektir. Eline Türkiye bayrağı alıp HAZİRAN saflarına katılan insanların Haziran Hareketi’nin herhangi bir unsurunu rahatsız etmesi olanaksızdır. Öbür taraftan da Türkiye’de siyasette bayrağın tuttuğu yer açısında baktığımızda, bayrağın egemen güçler tarafından her türlü ayıbı örten işlev kazanmasına da izin vermemek gerekiyor. HAZİRAN hareketi kuruluş sürecinde böyle bir tartışma bile yapmadığımızı söyleyeyim.

TÜRKİYE’DE KOMÜNİST PARTİ İHTİYACINI HTKP KARŞILAR

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN içindeki örgütlerden KP ve HTKP, geçtiğimiz aylarda TKP’nin bölünmesi sonrasında ortaya çıkan 2 yeni parti. Şimdi bu 2 parti HAZİRAN’nde bir araya geldi. Fikirsel eylemsel olarak ayrışma yaşayan 2 grup bugün HAZİRAN’de bir araya geldi. Yeniden bir birleşme olur mu?

ERKAN BAŞ : Bunlar çok farklı düzlemler. Bir tanesi biz kendimizi Türkiye’de işçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların Partisi olarak görüyoruz, adımızdaki vurgunun anlamı budur. Bu tarihsel bir kimlik, programatik, siyasal, ideolojik bir kimliktir. Mücadelenin sürekliliğinin ve işçi sınıfının zaferinin garantisidir. HTKP üyeleri kendilerini ve partilerini böyle anlamlandırırlar. Farklı ilerici, devrimci güçlerle nasıl ortak eylemler ortak hareketler içerisine giriyorsak sözünü ettiğiniz grupla da böyle bir ilişki içerisindeyiz. Aksi, bize göre çocukça bir davranış olurdu, bunun ötesinde bir arayışımız yok. Çok açık söyleyeyim, biz kendimizi Türkiye’nin Komünist Partisi olarak görüyoruz. Bunun dışında bu ittifakın bileşeni olan bütün devrimci güçlerin de büyümesini, güçlenmesini, etkili olmasını kendimizin büyümesini, güçlenmesini ne kadar istiyorsak o kadar istiyoruz. Ama her birinin yeri farklıdır. Örneğin ÖDP sonuçta devrimci bir partidir. Ama bize göre bir komünist partisi değildir. Kendisini KP olarak adlandıran arkadaşları da böyle değerlendiriyoruz. Siyasal çizgileri, örgütsel tavırları itibariyle Türkiye’de bir karşılıkları var. O karşılıkları ekseninde büyüsünler ama Türkiye’nin komünist partisi ihtiyacını HTKP karşılayacaktır.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istedikleriniz var mıdır?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de somut olarak çok önemli olanakların ve tehlikelerin bir arada olduğu dönemden geçiyoruz. Bunu bir kenara yazmak lazım. İkincisi tarihin çok hızlı aktığı da bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemlerin şöyle bir özelliği vardır. Bugün aldığımız pozisyon, tavrınız tutumunuz sadece bu günü değil çok uzun bir dönemi belirleyecek. Biz bugün aslında HAZİRAN ile beraber Türkiye’nin bir yılını 6 ayını değil yakın geleceğini bütün olarak şekillendirecek yeni bir siyasal çıkışın altına imza atıyoruz.

En önemli şey şudur; hayatın her alanında emek verenlerin, üretenlerin, çalışanların, alın teriyle namusuyla yaşayan insanların siyasete müdahil olması gerekir. Artık eskiden diyoruz, siyaset bir profesyonel uğraş olarak adlandırılıyordu. Milyonlarca insan için siyaset 4-5 yılda bir kendisine sunulanlar arasından tercih yapmaya indirgenmişti. Bunun değişmesi gerekiyor. Üretenlerin, yaratanların siyaset alanında etkili biçimde sözünü söylemesi gerekiyor. Türkiye’nin kurtuluşu buradadır. Bunun dışında kurtuluş yolu aramanın anlamı yoktur. HAZİRAN bunu hayata geçirmek için yola çıkmış bir siyasal irade olarak düşünülmeli. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumdan rahatsız olan tüm emekten, aydınlanmadan eşitlikten, özgürlükten yana insanlar da HAZİRAN’nin bu niteliği kazanması için bu harekete destek, emek, katkı vermeli diye düşünüyorum. Herkesi bu çalışmaları güçlendirmeye büyütmeye çağırıyorum.

Erkan Baş, Birleşik Haziran Hareketi’ni Anlattı !

0

Röportaj: Ercan KÜÇÜK

twitter.com/ercandenizkucuk

Haziran 2013’te yaşadığımız ve Türkiye’nin her yerine dalga dalga yayılan Gezi direnişi Türkiye tarihinde görülmemiş etki yarattı. Siyasetin yeniden kurulması, Y kuşağı denilen kuşağın özgürlük talepleri konuşuldu, tartışıldı. Gezi’nin bir tepki olarak beklenmeyen şekilde patlama göstermesi, siyasi hedefi olmaması Gezi’yi ileri aşamaya götüremedi. Gezi’de en çok kullanılan sloganlardan olan ‘Hükümet İstifa’ sloganı gerçekleştirilemedi, hükümet daha fazla baskı kullanarak halk hareketini bastırmaya çalıştı. Yeni örgütler kuruldu. Birleşik Haziran Hareketi (HAZİRAN) de bu oluşumlardan birisi. HTKP Merkez Komite Üyesi Erkan Baş ile HAZİRAN’ın kurulma sebebini, 2015 seçimlerinde HAZİRAN’ın tavrını, HDP’ye bakışını, Avrupa örgütlenmesini, TGB’nin ABD askerinin başına çuval geçirmesi gibi birçok konuyu konuştuk.

 

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN, Gezi’den sonra kurulan bir örgüt. HAZİRAN hangi ihtiyaçtan dolayı doğdu ve içinde hangi örgütler var?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de siyasetin 2013 Haziran Direnişi sonrası yeniden kurulma ihtiyacı var. Haziran’da ortaya çıkan Türkiye tarihinin en büyük halk hareketi tüm siyasi öznelerin Türkiye’yle kurdukları ilişkiyi yeniden değerlendirmelerini gerektirdi. Türkiye sosyalist hareketinin Haziran öncesi süreçte de çok önemli başarılarının olduğunu özellikle vurgulamak gerek. AKP iktidarına karşı Türkiye’de devrimciler önemli bir direniş sergilediler. Bunun yarattığı birikimle de beraber Haziran’da milyonlarca insan sokağa çıktı. O andan itibaren Türkiye’de 12 Eylülle başlayan karanlık gerici dönemin sona erdiğini düşünüyoruz. Sosyalist hareket açısından bakarsak 12 Eylül sonrası, 12 Eylül dinamikleriyle kendisini yeniden kurmuş bir sol sosyalist siyaset vardı. Bunun kazanımlarını koruyarak, biriktirerek ama Haziran sonrası Türkiye gerçeğine en uygun biçimde kendisini yeniden yapılandırma ihtiyacı HAZİRAN Hareketini doğuran temel faktör.

HAZİRAN Hareketi bugüne kadarki sol sosyalist birlik çalışmalarıyla ittifaklarla cephelerle benzerlikler taşımakla beraber bir farklılığı barındırıyor. Önemli olan taraf farklılığı. Nedir bu? Biz bugüne kadar çeşitli denemelerde bulunduk. Türkiye’de örgütlü sol sosyalist güçlerin yan yana geldiği cepheler, ittifaklar, eylem birliktelikleri kuruldu. Bu sefer başından itibaren Haziran hareketinin içinde bulunan tüm siyasal örgütler aynı zamanda bir konuda görüş birliğine sahipler, sadece örgütlü sol sosyalistlerin ittifakını temel alan bir yaklaşım içerisinde değiliz. Başka bir ihtiyaç var Türkiye’de. Çok kabaca baktığımızda göreceğimiz şey şu: AKP var iktidar partisi olarak. Bunun dışında CHP, MHP, HDP var. Siyasete dışarıdan baktığımızda gördüğümüz tablo bu. Ama emekçiler, “sıradan insanlar” yok. Sosyalizm güçlü bir seçenek olarak yok siyaset tablosunda. Bir taraftan da sosyalizmin idealleriyle, emekçilerin talepleriyle hareket eden binlerce milyonlarca insan var. Haziran hareketi bunların siyasal alanda örgütlü bir güç olarak kendilerini ifade etmelerini hedef alarak kurulmuştur. Bu çok önemli. Altını tekrar tekrar çizmek lazım. Sadece Türkiye’deki örgütlü sol sosyalist güçlerin yan yana geldiği bir ittifak, bir güçbirliği değil, milyonlarca emekçinin 2013 Haziran’da ifade ettiği düşüncelerini siyaset zeminine taşıyacak bir yeni arayış HAZİRAN Hareketi.

Hepimizin bildiği gibi içerisinde 3 CHP Milletvekili var. ÖDP’den, Devrimci Hareket’ten arkadaşlar var. HTKP olarak biz varız. Emekçi Hareket Partisi’nden, Komünist Parti’den arkadaşlar var. Bunun dışında, siyasi partilere üye olan ya da olmayan yazarlar, aydınlar, akademisyenler de bu hareketin içerisinde. Hemen aklıma gelenleri saymam gerekirse Gamze Yücesan, Eriş Bilaloğlu, Haluk Yurtsever, Merdan Yanardağ, Serpil-Kaya Güvenç gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimler var. Türkiye’de sol sosyalist kamuoyunun yakından tanıdığı, emek mücadelesinin içinde her zaman olan arkadaşlarımız. ODTÜ Vişnelik’te başlayan toplantı dizisinin sonucunda ortaya çıktı HAZİRAN ve ilk toplantı itibariyle ortaya çıkan görüntünün alışılmış görüntünün dışında olmasını önemsiyorum. Bu biraz da Haziran’ın dersleri diye ifade edilen dersler dahilinde bir kuruluş süreci olarak değerlendirilebilir.

RÖPORTAJLIK : Daha öncesinde Türkiye Sosyalist Hareketi’nde birçok birlik çalışmaları yapıldı. Partiler birleşti. Çatı partiler, cepheler, hareketler kuruldu. Ama bu çalışmalar başarılı olmadı. HAZİRAN’a temelde baktığımızda bu çalışmalardan ne farkı var?

ERKAN BAŞ : Bir kere bütün bunların yarattığı deneyim var. HAZİRAN bu deneyimin üzerine kuruluyor. İkincisi ve daha önemlisi bence HAZİRAN’ı, adı üzerinde Haziran 2013’te Gezi’de başlayan ve Türkiye’ye yayılan Haziran Direnişi’nin bir ürünü olarak değerlendirmek gerekiyor. O yüzden açıkçası geçmişte yaşanan deneyimlerle pratiklerle mukayese etmenin çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Türkiye ilk defa Haziran gibi büyük bir halk ayaklanmasını yaşadı ve dikkat edilirse bugün bu hareketin içerisinde olan sosyalist güçler, devrimci güçlerin tamamı, Haziran sürecinde sokaklarda, mücadelenin içerisinde, onun bir parçası olan hareketlerdi. Dolayısıyla bir açıdan Haziran günlerinde sokakta omuz omuza olan insanların aynı zamanda fikri olarak da düşüncelerini yan yana getirdikleri bir platform olarak da değerlendirebiliriz Haziran Hareketi’ni. En önemlisi de, şu anda Türkiye’nin dört bir yanında süren meclis deneyimleri… Daha önceki dönemlere baktığımızda, belki çok ilerisini hedefleyen ama buna uygun olarak örgütlenmeyen, buna uygun yaygınlıkta ve biçimde örgütlenmeyen çalışmalardı diyebiliriz. Şimdi biraz daha mütevazi hedeflerimiz var. Buradan bir parti çıkartmak gibi bir amacımız yok örneğin ama bugüne yanıt verme eksenli, hem geçmişe göre daha gerçekçi hem de ona göre çok daha yaygın bir örgütlenme içerisindeyiz.

HAZİRAN’IN ESAS HEDEFİ DİRENİŞLERİ BİRLEŞTİRMEKIMG_4205

RÖPORTAJLIK : Gezi Direnişi toplumsal bir patlamanın sonucunda ortaya çıktı. HAZİRAN, yeni Geziler mi yaratacak? Yoksa yeni Geziler ortaya çıktıktan sonra sokaklara çıkan o kitleleri yönlendirme çalışmaları mı yapacak? 

ERKAN BAŞ : Açıkçası Gezi tekrar eder mi etmez mi tartışması bir yana Gezilerin bir plan dahilinde yaratılabileceğini düşünmüyorum. Gezi öncesinde de 2013 Mayıs’ından Haziran’ından önce böyle bir sol sosyalist odak yaratılabilmiş olsaydı kuşkusuz çok avantajlı olurdu, Gezi başka bir biçimde yaşanabilirdi ama Gezi iradi kararlarla yapılacak bir şey değil. Hangimiz Gezi parkındaki 3-5 ağacın ortaya çıkarttığı direnişin, tepkinin Türkiye’nin tümüne yayılan bir halk hareketine dönüşebileceğini tahmin edebilirdik ki? Bu mümkün değil. Sizin de dediğiniz gibi bunun arkasında 10-12 yıl boyunca AKP iktidarına karşı damla damla biriken öfke var ve bu son damlasıyla bir isyana dönüştü. Bunun ne zaman nerden nasıl yeniden fışkırabileceğine dair net bir şey söylemek bence mümkün değil. Böylesi bir isyan, ayaklanma ortaya çıktığında biz şunun farkına vardık. Eğer orada hareket eden o milyonlar aynı zamanda örgütlü hareket edebilselerdi, kalıcı örgütlere sahip olabilselerdi o dönem kendiliğinden ortaya çıkan park forumları, Gezi parkında ortaya çıkan doğrudan tartışmayı esas alan birlikte karar alma süreçleri geçmiş pratiğe dayansaydı kuşkusuz çok daha önemli sonuçlar alırdık. Mesela Gezi’de 2-3 Haziran itibariyle hareket bütün Türkiye’ye yayıldığında bütün sokağa çıkan insanları birleştiren bir tane slogan vardı, “Hükümet istifa” diye yer gök inliyordu deyim yerindeyse… Oysa bir iktidar alternatifine biz sahip değildik ki. O olmadığı için zaten hükümeti istifa ettiremedik. Yoksa o kadar büyük bir halk hareketine herhangi bir iktidarın direnme şansı olmazdı. HAZİRAN, bunu yaratmak için örgütlenen bir hareket. Yarın öbür gün Türkiye’de kaçınılmaz biçimde bu halk düşmanı iktidarın halka dönük baskıcı, anti-demokratik, emek düşmanı politikaları mutlaka tepki doğuracaktır. Bu tepkilerin parçalı kalmasını engellemek lazım. Halen yaşıyoruz. Birkaç gün önce Sağlık Emekçileri Sendikası Meclis önünde basın açıklaması yaparken Genel Başkanı’na kadar gözaltına alındılar, darp edildiler. Validebağ’da aylardır süren direniş var, okulların İmam Hatipleştirilmesine karşı Türkiye’nin her tarafında süren eylemler var. Aynı sıkıntıyı yaşıyoruz. AKP’nin hayatın her alanına müdahale eden politikaları devam ettikçe hayatın her alanında direnişler ortaya çıkıyor. Bunları birleştirmek bizim esas hedefimiz. Bunları birleştirip ortak bir hareket haline getirebilirsek birleşen halkın gücüyle iktidarın gücü karşı karşıya geldiğinde kazanacak olan kesin olarak halkın gücüdür.

CHP, İP, HDP’YE ÇAĞRI YAPILDI MI?

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın oluşma sürecinde Gezi’de yer alan ve Türkiye siyasetinde önemli yeri olan CHP, İP, HKP, TGB, HDP gibi siyasi örgütlere de çağrıda bulunuldu mu?

ERKAN BAŞ : Biz HAZİRAN adını alırken en fazla tartıştığımız şeylerden birisi de şuydu: Biz 2013 Haziran’ında sokağa dökülen bütün güçleri, en genel olarak AKP karşısında yer alan toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir hareket miyiz? Bu biraz aynı derede ikinci kez yıkanmaya çalışmak olur. Dolayısıyla çok kabaca söylersek HAZİRAN kendisini solun liberal ve ulusalcı kesimlerinden de ayırmayı bir görev olarak görüyor. Çünkü ortak hareket inşa edilecekse bunun aynı zamanda bir çizgiye sahip olması gerekiyor. Biz Haziran Direnişi’nin örgütlenmiş biçimiyiz diye iddia ediyoruz ama bütün bir Haziran Direnişini tek başına sahiplenmek gibi bir iddiamız yok. Bu yüzden de tek tek adını saydığınız siyasi örgütlere özel bir çağrı yapılmadı.

İlkeler ortaya konulacak. Nedir bu ilkeler? Kapitalizme, faşizme, gericiliğe, emperyalizme karşı olunacak. HAZİRAN’ın çıkış bildirgesi eksenli olarak, bütün siyasal odaklara, kişilere, kurumlara, sendikalara partilere açık bir hareket olarak örgütleniyoruz. HAZİRAN Hareketi yavaş yavaş kendisini geliştiriyor. İllerde, ilçelerde olabildiğince daha geniş kesimlerle buluşuyoruz. Orada da farklı siyasal toplulukların üyelerinin dahil olduğunu görüyoruz. Bu da sevindirici bir şey. Amaç, Haziran Direnişi’nin bir tekrarını yaratmak değil, Haziran’da ortaya çıkan çok farklı eğilimlerin biriktirdiği ve bugüne ve geleceğe taşınması gerekenler var. Biz oraya odaklanmış durumdayız. Bu deneyimden geleceğe neler taşıyabiliriz? Neleri taşımalıyız? Neleri önemsemeliyiz diye bakıyoruz. Böylece sanıyorum çok daha geniş kesimlerle buluşacağız. Şunu da ekleyeyim, 31 Mayıs 2013’te insanlar sokağa döküldüler, 15 Haziran’a kadar sürekli eylemler içerisindelerdi. Herhalde hiçbirimiz, 31 Mayısta sokağa çıktığımız durumumuzla 15 Haziran’a ulaştığımızı iddia edemeyiz. Hepimiz o süreç içerisinde hem öğrendik, hem öğrettik. Alışveriş düşünsel ve pratik anlamda sürdü. Demek ki onun aynı zamanda geliştirici bir tarafı vardı. Biz daha ileri taşıma arayışı içerisindeyiz diye özetleyebilirim.

2015 SEÇİMLERİNDE HAZİRAN’IN TAVRI NE OLACAK?

RÖPORTAJLIK : 2015’te genel seçimler var. Türkiye yeniden seçimlere girecek. Bu süreçte HAZİRAN’ın tavrı ne olacak? Kendi adaylarını mı çıkartacak? Yoksa HAZİRAN’ı oluşturan partiler kendi çalışmasını mı yapacak? Ortak bir çalışma yapılacak mı?

ERKAN BAŞ : Bu sorunu ikili yanıtı var. Bir tarafıyla yerinde bir soru. Türkiye gibi seçimlere katılımın genel olarak çok yüksek olduğu bir ülkede seçimleri önemsemiyoruz, seçimler önemsizdir, anlamsızdır demek pek mümkün değil. Ama öbür taraftan da 2013 Haziran’ında ortaya çıkan hareketin Türkiye’deki hakim siyasi algısını değiştirmesini önemseyelim diye bakıyorum. Nedir Gezi isyanı? Bir açıdan bakarsak o ana kadar Türkiye’deki hakim siyaset algısına ve düzen partisi diye adlandırdığımız güçlerle sınırlı bir siyaset tablosuna halkın doğrudan müdahalesidir. “Bizim adımıza bizi kurtaracağını söyleyen herkes yeni düzene bir biçimde eklemleniyor ve hayatımızı zorlaştırıyor. O zaman biz kendimiz müdahale edelim diyoruz”, çizgisinin belirginleşmesidir. Ben HAZİRAN’ın da bu açıdan bu deneyimden de faydalanması gerektiğini düşünüyorum. Siyaset dediğimiz olgu 4-5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmakla sınırlı bir şey olmamalı. Bunu ortaya koydu Haziran Direnişi. Mevcut siyasi partiler kanunu, seçim sistemi ve siyasi partilerin örgütlenme biçimi halka yetmiyor, bu ortaya konulmuş durumda. Bütün bunları bir kenara yazdıktan sonra, yani siyasetin esas olarak toplumsal hayatın içerisinde sokağı kapsayan direniş hareketlerini kapsayan, mücadeleyi çok boyutlu olarak ele alan siyaset algısını yerleştirdikten sonra, HAZİRAN gerek görülürse seçim platformunda da kendisini ifade etmesinin biçimini, tarzını tartışılabilir diye görüyoruz. Ama şu bizim açımızdan kesin. Ne 2015 Haziran’ındaki seçimlere kadar süren bir ittifak öngörüyoruz. Ne de seçim ekseninde kurulmuş bir hareketiz. Bunu aşan bir eksen yerleştirmeye çalışacağız Türkiye siyasetinde. Bunun çok alışılmış bir şey olmadığının farkındayız. Türkiye’de sonuçta ortaya çıkan her siyasi oluşum esas olarak kendisini sandıkla ölçmeye çalışıyor. Biz bunun ötesine geçmeyi amaçlıyoruz.

RÖPORTAJLIK : Birleşik Haziran Hareketi’nin şu anda Türkiye siyasetinde gördüğü en temel çelişki nedir?

ERKAN BAŞ : Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son noktada bir düzen partisi, patron partisi olduğunu düşünüyorum ama sıradan bir düzen partisi, sıradan bir burjuva partisinin de ötesine geçtiğine dair bir yaklaşıma sahibiz. Bu yüzden AKP karşıtı mücadele dediğimizde tek başına sandıkla seçimle sınırlı olmayan daha geniş bir hareket alanından söz ediyoruz. Bununla beraber AKP bir taraftan da Türkiye’deki egemen sınıf siyasetini temsil eden bir özne. Bu bütünlüğü gören bir yerden, emperyalizmin Türkiye ye dönük yaptırımları, daha bağımlı bir ülke yaratma çabaları, daha gerici bir Türkiye yaratılması, toplumsal ve siyasal anlamda gericiliğin daha örgütlü olduğu bir ülke ve emekçilere düşman bir siyaset algısı toplamında tanımlarsak AKP’yi, kendimizi de en temel olarak bu iktidara karşı halkın birleşik mücadele örgütünü yaratma arayışının ürünü olarak tanımlayabiliriz.

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN Cumhuriyet meselesine ne şekilde bakıyor?

ERKAN BAŞ : Bu soruya yanıt verirken, Haziran Hareketi’nin Türkiye’de 100 yıldır süren tartışmaların tamamına bir anda yanıt veren, bir anda hepsini kesen bir sihirli değneğe sahip olmadığını söyleyerek başlayayım. HAZİRAN kendi içerisinde farklı eğilimleri, farklı renkleri, farklı bakışları barındıran bir hareket olarak değerlendirmek gerekiyor. Ama genel olarak çizginin sol tarafında duran bir hareket olarak düşünelim. Burada cumhuriyet tartışması kuşkusuz bizim gündemimizde bir yer ediniyor. HAZİRAN’ın hepimizi birleştiren çıkış bildirgesine baktığımızda şunu söylüyoruz; AKP eliyle Türkiye’de cumhuriyetin temel değerlerine dönük ciddi bir saldırı örgütlendiğini, Türkiye’de emekçi sınıfların, yoksulların aleyhine bir dizi gelişme barındırdığını, örneğin kamusal alanın tasfiye edilmesi, laikliğin bir bütün olarak rafa kaldırılmasını, bağımsızlık fikrinin neredeyse bir suç haline getirilip mahkum edilmesi gibi uygulamalara baktığımızda bunlara karşı duran, hem bağımsızlığın, hem laikliğin hem özgürlükçülüğün sahiplenildiği bir siyasal eksene HAZİRAN’nı yerleştirebiliriz. Ama eklenmesi gereken bir şey daha var. HAZİRAN bir müdafaa hareketi, savunma hareketi değil, sadece 1923 Cumhuriyetini korumaya odaklanan bir siyasal yaklaşımın da eksikliği olduğunu yine HAZİRAN’ın çıkış bildirgesine bakarak söyleyebiliriz. Eşitlikçi, özgürlükçü, halkların barış içinde kardeşçe yaşayacağı, laiklikten bağımsızlıktan yana kamucu yeni bir cumhuriyetin inşasını görev olarak koymuştur HAZİRAN önüne.

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın mevcut konuştuğu tartıştığı konulardan başka şunları da gündemine alması gerekiyor dediğiniz konular var mı?

ERKAN BAŞ : Bunları zamana bırakma taraftarıyım. Çünkü tarihin biriktirdiği bütün sorunları çözemeyiz. Onların yoğunlaştığı odaklandığı birtakım başlıklar var. Bugün baktığımızda Türkiye’de yüzlerce sorundan bahsedebiliriz. Ama bunları üç beş başlığa rahatça yerleştirebiliyoruz. Örneğin Türkiye özgürlüklerin rafa kaldırıldığı bir ülke haline geldi. Faşizan, baskıcı bir rejim inşa ediliyor. Demek ki bunun karşısında bir özgürlük cephesi inşa etmek gerekiyor. Din olgusu özellikle siyasal toplumsal hayatı fazlaca belirlemeye başladı. Neredeyse bütün okullar İmam Hatip’e dönüştürülmüş durumda. Bunun karşısında bir laiklik barikatıdır HAZİRAN. Hem dinsel boyutları olan hem de cinsiyetçi yaklaşımla özgürlük düşmanı biçimde kadınların hayatın dışına itildiğini görüyoruz. Gençlerin geleceksizleştirildiğini görüyoruz. Hepsi bir yana AKP iktidarı döneminde 15bin kişinin iş cinayetlerine kurban gitmesi halk düşmanı, emekçi düşmanı bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından yeter. Bu başlıklar bana sorarsanız yüzlerce başlık içerisinde o tartışmaların billurlaştığı yerler. Ve HAZİRAN bunlara ilişkin oldukça net bir perspektife sahip. Başlangıç için bunlar yeterlidir. Tarihin önümüze getirdiği yeni sorunlara bu yolda yeni mevziler kazanarak, güçlenerek, birlikte hareket ederek, birbirimizi dinleyerek, konuşarak, tartışarak yeni ve daha gelişmiş cevaplar üretebileceğimize dair umut taşıdığımı söyleyebilirim.


erkanbaş2RÖPORTAJLIK : HAZ
İRAN’ın seçim tandanslı bir hareket olmayacağını söylediniz. 2015’te seçim var. HAZİRAN sadece Gezi direnişini, AKP’ye muhalif olan kişileri mi hedefliyor? Yoksa AKP’ye oy verenlere yönelik de çalışmalarınız var mı?

ERKAN BAŞ : Potansiyel açısından bakarsak Haziran Hareketi ilkeleri programı hedefleri itibariyle Türkiye’nin %95’ini belki %99’unu ifade ediyor. Hepimizin daha iyi bir ülkede daha özgür koşullarda yaşamasını hedefleyen bir hareketiz. Bunu ifade edebildiğimiz ölçüde Türkiye’deki bir grup asalak ve yağmacı dışında herkesin çıkarlarının son noktada HAZİRAN ile örtüşebileceğini söyleyebiliriz. ama keşke siyaset bu kadar basit olsa. Pek çok başka parametre devreye giriyor. Dolayısıyla iktidar Türkiye’yi bütün olarak dönüştürürken halkın tamamının özgür, eşitlikçi bir ülkede yaşaması için bir siyasal mücadele süreci olarak öngörüyoruz. Ve önceliğin şu anda AKP karşısında çok uzun yıllardır direnen büyük toplumsal güçlerin yan yana getirilmesi olarak görüyoruz. Hedef tabiî ki bununla sınırlı değil. Sonuçta biz emeğiyle alın teriyle yaşayan tüm namuslu insanların tek bir cephede tek bir program altında bir araya gelmesini hedefliyoruz ve Türkiye’nin gerçekten yeni bir dönüşümü ancak böyle gerçekleşir.

HAZİRAN’IN KÜRT HAREKETİNE BAKIŞI

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın Kürt Hareketi’ne bakışını konuşmak istiyorum. Selahattin Demirtaş’ın Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda Mecliste ayakta alkışlaması, Kobane’de YPG’nin ABD ile işbirliği yaptığını açıklaması, peşmergenin ülkemizden geçerken Biji Serok Obama sloganları atması vs çokça tartışıldı. HAZİRAN’nin HDP ve PKK’ya bakışı nedir?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de Kürt sorununu en önemli sorunlardan birisi olarak görüyoruz. Türkiye’de halkların birbirine düşman edildiği sürecin son bulması için elimizden gelen ne varsa yapmalıyız yaklaşımı içerisindeyiz. Kürt halkının da Türkiye’de yaşayan herkes gibi eşit, özgür adil bir toplumsal yaşamı hak ettiğini düşünüyoruz. Türkiye’de insanların herhangi bir dine, ırka, ulusa ait oldukları için bir ayrımcılık görmesinin net olarak karşısında olduğumuzu söylüyoruz.

Biz HDP(HDK) ile farklı iki siyasi hareketiz. Arkadaşlarımız uzun yıllardır Türkiye’de siyasi mücadele yürütüyorlar, çizgilerini aşağı yukarı herkes biliyor. Sosyalist hareketin içinden gelen, onun öncülüğünde ortaya çıkan Birleşik Haziran Hareketi başka bir siyasi kulvarı ifade ediyor. Bu birbirimize rakip olduğumuz anlamına gelmediği gibi zaman zaman uygun koşullar ortaya çıktığında bir dayanışma içerisinde olmayacağımız anlamına da gelmiyor. Örneğin Kobane direnişi sırasında HAZİRAN içerisinde yer alan pek çok arkadaşımızın IŞİD karşısında, gerici çetelere karşı direnişin desteklenmesi kapsamında elinden geleni yaptığını biliyoruz. HAZİRAN’ın bileşenlerinin tamamı bu gerici teröre karşı Kürt halkının mücadelesine destek verdiler.

Şunu da görüyoruz; HDK-HDP olarak kendisini ifade eden siyasi irade Kürt hareketinin bir Türkiyelileşme projesi olarak ortaya çıkmış olsa bile siyaset esas olarak toplumsal anlamda sizi nereye konumlandırdıklarıyla ilgili bir şey. Tarihsel nedenler, 30 yıllık savaşın yarattığı siyasal psikolojik atmosferlerle ilgili nedenler bunda etkili. Dolayısıyla Türkiye’de bizim bugün ihtiyaç olarak gördüğümüz AKP karşısındaki emekçilerin omurgasını oluşturduğu birliğin oluşturulması konusunda HDP’nin kısıtları olduğunu, kapsayamadığını da kabul etmek gerekiyor. HAZİRAN kendisini başka bir kulvarda ifade ediyor. Bunun ötesinde bir arayışın Kürt Hareketi’ne de sosyalist harekete de, Türkiye’deki emek mücadelesine de arzu edilen ve ihtiyaç duyulan katkıyı yapamayacağını söyleyebiliriz.

AVRUPA’DA ÖRGÜTLENME ÇALIŞMALARI OLACAK MI?

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN’ın Avrupa ayağı, Avrupa çalışmaları olacak mı?

ERKAN BAŞ : Açık söyleyeyim bu başlarken pek düşünmediğim bir şeydi ama özellikle Avrupa’daki Türkiyeli işçilerin, emekçilerin yoğun bir ilgisi var. Bu hem onların oradaki göçmenlikten kaynaklanan sorunlarıyla ilgili hem de Türkiye’deki mücadeleye katılabilecekleri, destek verecekleri alanların yaratmak üzere çalışmalar yapmamız gerektiğini gösteriyor. Ülke içindeki örgütlenme geliştikçe, yurt dışında da bir örgütlenme çalışması yapacağız.

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de sol sosyalist hareketlere baktığımızda emek tabanlı olduklarını görüyoruz. Ama yöneticilerine baktığımızda belli bir entelektüelliğin üzerinde olduğunu, maddi anlamda emekçi sınıfından daha iyi durumda olduğunu görüyoruz. HAZİRAN bu önyargıyı yıkabilecek mi?

ERKAN BAŞ : Geçmişe dair değerlendirmenizin verisini merak ettim, hiç öyle bir şey görmedim (Gülüyor). Uzun yıllardır örgütlü siyasi mücadelenin içerisindeyim, esas olarak ve ağırlıkla sosyalist hareketin kadrolarının ekonomik olarak emekçi sınıfların dışında diye tanımlanabilecek durumda değil. Aksine dikkat ederseniz sol sosyalist güçler olağanüstü ekonomik zorlukları emek yoğun çalışarak, daha fazla emek vererek aşmaya çalışan siyasal hareketler oldu Türkiye’de. HAZİRAN’nin çağrıcısı olan ODTÜ Vişnelik’te toplananlara bakıyorum ağırlıklı olarak emeğiyle geçinen insanlardan oluşan bir topluluğuz diyebiliriz. Sanıyorum diğer yanılgı da “aydın”ların Türkiye’de ekonomik olarak iyi bir durumda olduklarını düşünmek. Bana soruyorsanız akademisyen olarak çalıştım, yayıncılık yaptım ve öğretmenlik yaptım. Hepsinde de bu iş kollarında çalışan insanların aldığı kadar maaş aldım. Birlikte olduğumuz arkadaşların çoğu da aşağı yukarı aynıdır.

TGB’NİN AMERİKA ASKERİNİ BAŞINA ÇUVAL GEÇİRMESİ

RÖPORTAJLIK : TGB geçtiğimiz günlerde ABD askerinin başına çuval geçirdi. Bunu HAZİRAN olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu da adeta toplumu ikiye böldü. Kimisi eleştirdi, kimisi savundu. Siz de zamanında İskenderun’da baskın yapmıştınız.

ERKAN BAŞ : Bu soruya HAZİRAN adına cevap vermem mümkün değil. Çünkü özel olarak böyle bir değerlendirme yapmadık. HAZİRAN kendisini antiemperyalist bir hatta yerleştiriyor, emperalizme karşı ikiriciksiz bir duruşumuz var, buradan hareket edebiliriz. Herhangi bir ülkenin askerinin başka bir ülkede bulunmasına ilkesel olarak karşı çıkmalıyız ve dolayısıyla Türkiye’deki Amerikan askerinin varlığına elbette karşı çıkılmalı ve Türkiye askerinin kendi sınırları ötesinde bir operasyona katılmasına ya da başka bir ülkede o ülkenin siyasal geleceğine müdahalede bulunmak için var olmasına da karşı çıkmalıyız.

Dolayısıyla eylem biçimleri, tartışılabilir. Her eylemin siyasal muhtevası kadar biçim de önemlidir. 2013 Haziran’da bu açıdan da önemli deneyimler biriktirdiğimizi düşünüyorum. Amerikan askerlerine, Amerikan emperyalizminin somut uzantısı olarak Amerikan siyasetçilerine karşı eylem yapılmasını elbette ki doğru buluyorum. Buna karşı çıkmak gerekir gücümüz oranında. Biçim olarak ne yapılabilir, nasıl yapılabilir? Bunlar tartışılabilir. Ayrıca eylemi yapan örgütün anti emperyalist ve antikapitalist bir bütünlüğü, tutarlılığı olup olmadığı da tartışılabilir. Her siyasi hareketin kendine göre estetik, kendine göre siyaset algısı vardır. Fakat ilk sorulması gereken soru şudur, Amerikan askerinin bu ülkede işi ne?

RÖPORTAJLIK : Gezi direnişinden sonra dönemin TKP’sinin yöneticileri Türk Bayrağının artık direnişin, Deniz Gezmişler’in mücadelesinin bayrağı haline geldiğini söylediler. HAZİRAN’nin, Gezi ruhunun devamı olarak bu konuda herhangi bir tavrı var mıdır? Bunu hiç konuştunuz mu?

ERKAN BAŞ : Özel olarak böyle bir tartışmamız olmadı. 2013 Haziran’da biz insanların hangi renkte olduğuna, hangi dili konuştuğuna hangi dine inandığına, hangi bayrağı taşıdığına bakmadık. Barikatın hangi tarafında olduğuna baktık. HAZİRAN hareketi de böyle yapacak. Semboller kuşkusuz önemlidir. Ama önemli olan onun hangi amaçla ve ne tarafta durduğudur. Haziran hareketi de böyle değerlendirilecektir. Eline Türkiye bayrağı alıp HAZİRAN saflarına katılan insanların Haziran Hareketi’nin herhangi bir unsurunu rahatsız etmesi olanaksızdır. Öbür taraftan da Türkiye’de siyasette bayrağın tuttuğu yer açısında baktığımızda, bayrağın egemen güçler tarafından her türlü ayıbı örten işlev kazanmasına da izin vermemek gerekiyor. HAZİRAN hareketi kuruluş sürecinde böyle bir tartışma bile yapmadığımızı söyleyeyim.

TÜRKİYE’DE KOMÜNİST PARTİ İHTİYACINI HTKP KARŞILAR

RÖPORTAJLIK : HAZİRAN içindeki örgütlerden KP ve HTKP, geçtiğimiz aylarda TKP’nin bölünmesi sonrasında ortaya çıkan 2 yeni parti. Şimdi bu 2 parti HAZİRAN’nde bir araya geldi. Fikirsel eylemsel olarak ayrışma yaşayan 2 grup bugün HAZİRAN’de bir araya geldi. Yeniden bir birleşme olur mu?

ERKAN BAŞ : Bunlar çok farklı düzlemler. Bir tanesi biz kendimizi Türkiye’de işçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların Partisi olarak görüyoruz, adımızdaki vurgunun anlamı budur. Bu tarihsel bir kimlik, programatik, siyasal, ideolojik bir kimliktir. Mücadelenin sürekliliğinin ve işçi sınıfının zaferinin garantisidir. HTKP üyeleri kendilerini ve partilerini böyle anlamlandırırlar. Farklı ilerici, devrimci güçlerle nasıl ortak eylemler ortak hareketler içerisine giriyorsak sözünü ettiğiniz grupla da böyle bir ilişki içerisindeyiz. Aksi, bize göre çocukça bir davranış olurdu, bunun ötesinde bir arayışımız yok. Çok açık söyleyeyim, biz kendimizi Türkiye’nin Komünist Partisi olarak görüyoruz. Bunun dışında bu ittifakın bileşeni olan bütün devrimci güçlerin de büyümesini, güçlenmesini, etkili olmasını kendimizin büyümesini, güçlenmesini ne kadar istiyorsak o kadar istiyoruz. Ama her birinin yeri farklıdır. Örneğin ÖDP sonuçta devrimci bir partidir. Ama bize göre bir komünist partisi değildir. Kendisini KP olarak adlandıran arkadaşları da böyle değerlendiriyoruz. Siyasal çizgileri, örgütsel tavırları itibariyle Türkiye’de bir karşılıkları var. O karşılıkları ekseninde büyüsünler ama Türkiye’nin komünist partisi ihtiyacını HTKP karşılayacaktır.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istedikleriniz var mıdır?

ERKAN BAŞ : Türkiye’de somut olarak çok önemli olanakların ve tehlikelerin bir arada olduğu dönemden geçiyoruz. Bunu bir kenara yazmak lazım. İkincisi tarihin çok hızlı aktığı da bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemlerin şöyle bir özelliği vardır. Bugün aldığımız pozisyon, tavrınız tutumunuz sadece bu günü değil çok uzun bir dönemi belirleyecek. Biz bugün aslında HAZİRAN ile beraber Türkiye’nin bir yılını 6 ayını değil yakın geleceğini bütün olarak şekillendirecek yeni bir siyasal çıkışın altına imza atıyoruz.

En önemli şey şudur; hayatın her alanında emek verenlerin, üretenlerin, çalışanların, alın teriyle namusuyla yaşayan insanların siyasete müdahil olması gerekir. Artık eskiden diyoruz, siyaset bir profesyonel uğraş olarak adlandırılıyordu. Milyonlarca insan için siyaset 4-5 yılda bir kendisine sunulanlar arasından tercih yapmaya indirgenmişti. Bunun değişmesi gerekiyor. Üretenlerin, yaratanların siyaset alanında etkili biçimde sözünü söylemesi gerekiyor. Türkiye’nin kurtuluşu buradadır. Bunun dışında kurtuluş yolu aramanın anlamı yoktur. HAZİRAN bunu hayata geçirmek için yola çıkmış bir siyasal irade olarak düşünülmeli. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumdan rahatsız olan tüm emekten, aydınlanmadan eşitlikten, özgürlükten yana insanlar da HAZİRAN’nin bu niteliği kazanması için bu harekete destek, emek, katkı vermeli diye düşünüyorum. Herkesi bu çalışmaları güçlendirmeye büyütmeye çağırıyorum.

Nasuh Mahruki: “Madenlerdeki Ölümlerden Tayyip Erdoğan Sorumludur”

0

17 Ağustos 1999 Depreminden sonra AKUT adında arama kurtarma çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşu girdi hayatımıza. AKUT şuanda arama kurtarma çalışmaları üzerine Türkiye’deki en iyi, en tecrübeli ekibe sahip.

Nasuh Mahruki arkadaşlarıyla birlikte AKUT’u kurmadan önce özellikle dağcılık üzerine adından söz ettirmişti. Rusya’dan Kar Leoparı unvanı alan, Everest’e 2 kere çıkan dağcı Nasuh Mahruki daha sonrasında AKUT ile özdeşleşmiş oldu. Siyasi duruşu, söylemleri, sporcu kişiliği, başarılarıyla ve AKUT’la herkesin sevgisini toplayan Nasuh Mahruki ile röportaj yapmak istedik. Bizi evinde, aile ortamında ağırlayan Nasuh Mahruki’ye bugüne kadar sorulmamış soruları sormaya çalıştık. Gayet sıcak geçen röportajda Mahruki’ye AKUT’u, siyasete ne zaman gireceğini, maden kazalarını, yeşil alanların rant uğruna AVM’lere dönüştürülmesini, TGB’nin ABD askerinin başına çuval geçirmesini sorduk cesur cevaplar aldık.

Röportaj: Ercan Küçük

RÖPORTAJLIK: Verdiğiniz röportajlarda dağcılığa başlamanızı anlatırken “basit bir ilanın peşine giderek ne kadar doğru bir karar verdiğimi gördüm” diyorsunuz. O yaşlarda cesurca davranarak hayallerinizin peşinden koşmuşsunuz. Günümüzde hayallerinin peşinden koşmak isteyen milyonlarca genç var ama sizin kadar cesur olamıyor. Yetiştiği yaşadığı ortam ve kültürün de bunda etkisi büyük. Bu anlamda neler söylemek istersiniz?

NASUH MAHRUKİ: Tam bu amaçla Kendi Everest’inize Tırmanın diye bir kitap yazdım. 7.kitabım ve 42 yaşında yazdığım bir kitap. Artık olgunluk yaşında ürettiğim bir kitap. 64 adımdan oluşan başarı ve mutluluğun yol haritası adını verdiğim bir süreç anlatıyorum o kitabın içinde. Başından sonuna bir kişisel gelişim kitabı. Ben kendi kafamda 15-25 yaş arası gençler için diye düşünmüştüm ama çok daha yaşlı başlı insanlar bile keşke bu kitabı gençken okusaydık diyorlar. Neticede buradaki asıl hikaye kişinin genç yaşlarda kendini yeteneklerini tanıması, keşfetmesi ve bu yetenekleri kapsamında kendisine bir yaşam yolculuğu tasarlaması, bununla uyumlu hedefler belirlemesi burada asıl akıllıca yapılacak şey. İşin en başlangıç noktası kendini tanımak. Gençlere kendilerini çok iyi tanımalarını öneririm. Hayatın farklı alanlarında deneyimler yaşayarak kendileriyle ilgili farkındalıklarını arttırmalarını, yeteneklerini keşfetmelerini, yeteneklerinden zevk alıyorlarsa bunları iyice geliştirmeye çalışmalarını öneririm. Çünkü yetenek nankör bir şey. Kullanırsan gelişir, kullanmazsan da körelir. O farkındalıklarla kendileriyle ilgili hedefler belirlemelerini, ondan sonra da onun peşinden cesaretle disiplinle kararlılıkla devam etmelerini öneririm. Sonuçta herkes hayata bir kere geliyor. Bir kere yaşadığın yaşam deneyimi bu. Bir kere bebek oluyorsun, bir kere çocuk, bir kere ergen, bir kere genç yetişkin, olgun oluyorsun. Her şeyi bir defa yaşıyorsun, hayatın provası yok. Hiç kimse daha önceden bu yaşayımı deneyimleyerek bir kere daha bunu yaşama fırsatına sahip olmuyor. Bir defada bunu doğru yapmamız lazım. Hayatı iyi kurgulayabilir, mutlu başarılı keyifli bir hayat kurgulayabilirsen bunun en büyük ödülü sana. Beceremezsen de en ağır bedeli sen ödüyorsun. Bu dolayısıyla öyle mi olsun böyle mi olsun diye kestirip atılacak bir şey değil. Böyle olmak zorunda, yapamadığın zaman hayat gidiyor çünkü. Hedeflerinin tutkularının peşinden inatla kararlılıkla cesaretle gitmediğin takdirde o hayatını sıradanlaştırıyorsun. Hayatın içerisinde herkes gibi bir yer bulmaya çalışıyorsun. Önemli olan kendin gibi olabilmek. O zaman da değerli oluyorsun. Değerli olduğun zaman da o başarıyı getiriyor yanında.

RÖPORTAJLIK: 80’den fazla ülkeye gittiniz. Özellikle Hindistan’dan çok etkilendiğinizi belirtiyorsunuz. Ama Türkiye’den başka bir ülkede yaşamak istemediğinizi söylüyorsunuz. Neden Türkiye?

NM : Burası benim vatanım. İnsan vatanında yaşamak ister. Ben Türkiye’yi çok seviyorum. Türkiye’den başka bir yerde yaşamayı hiçbir zaman düşünmedim. İstanbul’dan başka bir yerde yaşamayı hiçbir zaman düşünmedim. Bu evden başka bir yerde yaşamayı düşünmedim. Burası ailemden kalan bir ev.

RÖPORTAJLIK: Ülkemizin özellikle genç aydınları arasında gösteriliyorsunuz. Sizce bunun nedeni sportif başarılarınız mı, siyasi duruşunuz mu? Yoksa AKUT’un başarıları mı?

NM : Bence hepsi birden. Sonuçta hayat bir bütün. Neticede insanlar konuştukları kişilerin hayatta yaptıklarına bakıyorlar, ürettiklerine, söylemlerine, davranışlarına. Hatta hayata kattıklarına bakıyorlar. Bence bir bütün olarak bunu değerlendirmek gerekiyor. Eğer öyle gözüküyorsa ne mutlu bana.

RÖPORTAJLIK: Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir kitabınızın bir 40 yaş hesaplaşması olarak hazırlandığını söylüyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda keşke şunu yapsaydım, şunu eksik yaptım dediğiniz bir şey var mı?

NM : Muhakkak öyle detaylı düşününce bir şeyler çıkar. Ama benim hayatta öyle keşkelerim pişmanlıklarım yoktur.Çünkü ben geriye bakmam ileriye bakarım. Geçmişte ne olduysa oldu. Artı eksi doğru yanlış yaptık bitti. Ya da yapamadık, ne kadar yaptıysak o kadar yaptık. Önemli olan bugünle yarın. Önüne bakacaksın. Geçmişten yapacağın tek şey ders alacaksın. Geçmişten olası hataların, eksiklerin varsa onlarla ilgili kendini bağışlayacaksın, başka çaresi yok. Ama kendini bağışlamanın da ön şartı aynı hataları ya da benzer hataları tekrar etmemektir. Ve yoluna önüne bakıp devam edeceksin. Ufak tefek hatalar yapmışımdır elbette ama büyük hata yapmadım.

RÖPORTAJLIK: Dağ tırmanışlarınızda şüphesiz ki birçok olayla karşılaşmış, maceralar yaşamışsınızdır. Bunları, kendi yaşadıklarınızı beyaz perdeye aktarmayı düşündünüz mü?

NM : Ben motorsiklet seyahatleri, dağ tırmanışlarıyla ilgili bir sürü belgesel yaptım. Beyaz perde projesi yok şimdilik. Onu da artık başkaları yapsın.

RÖPORTAJLIK: AKUT özellikle 1999 depreminden sonra hayatımıza girdi. Bir dönem özellikle bürokrasiyle sıkıntılar yaşadınız. Sivil Savunmanın sizi yurtdışındaki afetlere göndermemesi, İstanbul Valiliği’nin AKUT’a müdahaleleri. Şuanda bu sıkıntılar ne seviyede? Sorunlar çözüldü mü?

NM : Bir dolu problem yine tabi var. Maalesef sıkıntı şu: AKUT her zaman Türkiye’nin önünde bir sivili toplum kuruluşu oldu. Toplum bizi 1999 depreminde tanıdı ama o bizim 34. Arama kurtarma çalışmamızdı. Bugünkü arama kurtarma çalışmamızın sayısı 1800lerde. 99 depreminden önce de biz bir hayli arama kurtarma çalışması yapmıştık. Hatta Adana-Ceyhan depreminde 98’de katıldığımızda kamuoyu bizi ciddi derecede tanışmıştı. Ama 17 Ağustos depremi işi bambaşka bir yere getirdi. Çünkü Türkiye’nin hazırlıksız yakalandığı bir afetti. Ve o olaydan sonra AKUT’un gösterdiği yararlılıklar neticesinde AKUT en üst düzeyde onurlandırıldı. Başbakanından Cumhurbaşkanına birçok isim AKUT kaskını taktılar. Devletin bütün kademeleri en üst düzeyde takdir, teşekkür etti. Fakat bu öncülük neticede bir taraftan ülkenin arama kurtarma acil durum yönetimine de bakış açısını değiştirdi. Şuan Türkiye’de çok güçlü bir arama kurtarma faaliyeti var AKUT’un sayesinde. TSK bile bizden sonra kurdu arma kurtarma ekiplerini. Dolayısıyla burada büyük bir liderli, ufuk açıcılık var. AKUT’un kurulduğundan beri bu şekilde devam etti. Şuanda bile birçok şey konusunda öncüyüz. Bu tabiî ki de ülkesinin insanlarını seven kişiler, böyle yönetilen kurumlar için çok saygıdeğer bir şey. O insanlar ve o tür insanların başında bulunduğu kurum ve kuruluşlar AKUT’a böyle yaklaşıyor. Ama bir de kendi yetersizliklerini benzer alanda çalışan ve kendisinden bin kat daha iyi iş yapan insanları görüp de kendi yetersizliklerinin ortaya çıkmasından rahatsızlık duyan, işgal ettikleri makamlara layık olmayan bir takım insanlar da var. Onlarla sorun yaşandı. Bizi devleti zayıf gösteriyorsunuz diye suçladılar. Biz devletin yapması gereken işi yapıyoruz. Bunu devletten daha iyi yapıyorsak bunun sorumlusu biz miyiz? O zaman devlette işini yapmayanlardan kurtulalım. İşini düzgün yapan insanları getirelim oraya. “Siz yaptığınız şeylerle halkın arasını açmaya çalışıyorsunuz.” şeklinde sözleri çok üst düzey insanlardan duyduk. Bakış açısı bu bazılarında. Bu tabi yetersiz bir yöneticilik. Böyle bir bakış açısı olmaz. Eğer sorumlu olsalar, bütün ülkeye eşit, adil, tarafsız olsalar hakikaten ülkeyi insanları sevseler böle düşünmeyecekler zaten. Birisi bir tuğla mı koyuyor memlekete hemen alalım koruyalım, önüne fırsatlar koyalım demeleri gerekirken, onların eksikliği beceriksizliği ortaya çıkıyor diye bizi suçluyorlar. Medyada bunu zaman zaman çok olumsuz kaşıdı. 99 depreminden sonra Sabah Gazetesi, “Halkın AKUT’u, Devletin Sivil Savunması” diye bir kapak yaptı. Bizimkiler pırıl pırıl gencecik insanlar, kızlar erkekler şeklinde. Hepsi öğretmen doktor mühendis, iş adamı, öğrenci, sporcu tipler. Diğer tarafa da devletin sivil savunması diye koydular. Bıyıklı kilolu, erkekler. Onları aşağılayacak şekilde koydular bunu. Bunları görünce onlar da geriliyorlar. AKUT yüzünden bize niye vuruyorlar diye. İster istemez böyle bir ikilik yaratıldı. Bunları önemli ölçüde aştk. 2001-2002-2003 bayağı zor zamanlardı. Çok organize saldırılar da yaptılar. Ülkenin etkin köşe yazarlarını Hıncal Uluç’u, Fatih Altaylı’yı saldırttılar üstümüze. Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir kitabında bunları yazdım. Karşılaştığımız zorluklar diye bir bölüm var o kitapta. 70 sayfa AKUT’a yapılan kötülükleri, engellemeleri, hakkımızda çıkartılan karalama kampanyalarını belgeleriyle yazdım. O yüzden 40 yaş hesaplaşması dedim o kitap için. Şuanda da devam ediyor. Ama başka bir taraftan devam ediyor. AKUT siyaset üstü bir STK. Herkese eşit adil ve tarafsız yaklaşmak durumunda ve insan hayatı için mücadele ediyoruz. Birisini kurtarmaya gittiğimizde dili, dini, etnisitesi, Haitili, Tayvanlı olması bizi ilgilendirmiyor. Biz insan diye bakıyoruz. Hatta sadece insan değil hayvan da kurtarıyoruz. Bugüne kadar 300’ün üzerinde hayvan kurtardık. Havyan kurtarmada da Türkiye’nin en iyi ekibiyiz. Bizim için yaşam kutsal. Bunu hiçbir sınırlandırma koymadan yapmaya çalışıyoruz. En önemli olan bu bakış açısı ve bizim gücümüzün kaynağı da bu. Benim kişi olarak tabi ki bir dünya görüşüm var. Gördüğüm ülkedeki çarpıklıkları eksiklikleri düşünen bir insan olarak ülkesine karşı, insanlara karşı, kendisini sorumlu hisseden bir yurttaş olarak yurttaş olma sorumluluğumla bunları yazıyorum söylüyorum. Bunu AKUT’la ilişkilendirip sen AKUT’un başkanısın niye böyle siyasi söylemlere giriyorsun dediklerinde ben de “ne alakası var? ben AKUT’un başkanıyım diye fikrim olamaz mı?” diyorum. Ben ASHOKA Vakfı’nın da Türkiye’deki başkan vekiliyim. Milli Olimpiyat Komitesi, Su Altı Araştırmaları Derneği, Gezginler Derneği gibi kurumlara da üyeyim. Onların hiçbiri benim bu söylemlerimden etkilenmiyor. Niye bunları AKUT’l a ilişkilendiriyorsunuz diyorum. Bunu da aştık aslında. Hatta AKUT Nasuh Mahruki AKUT’un başkanıdır ama kendi görüşlerini anlatıyor, AKUT’u ilgilendiren bir şey değil bu diye basın açıklaması da yaptı. Dolayısıyla onun söylemlerini AKUT’a yansıtmayalım denildi. Bunu 1-2 defa yaptık ısrarla da söyledik. Şuanda belli bir yere getirdik bunu. Oyüzden de tabii ki özellikle hükümet kanadından hiçbir destek görmüyoruz. Hala arabalarımıza motorlu taşıt vergisi ödüyoruz. AKUT 19 senedir hayat kurtarıyor. Ülkeye hayat kurtarmayı öğreten ekip biziz. 35 bölgede 44 aracımıza 1500-1600, 1700 gönüllümüz var. Hayat kurtardığımız araçlara, 300 civarı telsize frekans tahsil ücreti ve cihaz kullanım bedeli diye para ödüyoruz. Bugüne kadar devlete herhalde 300-400bin lira vergi ödedik. Biz bu vergiyi niye ödüyoruzki? Ben defalarca kez gittim Ankara’ya: iki kez Kemal Unakıtan’la görüştüm. Efkan Ala Başbakan Dnaışmanıyken bir kere görüştüm. Şimdiki Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e gittim. Bize zaten para vermiyorsunuz. İstemiyoruz da zaten. Bari arabalarımızdan vergi almayın dedim. Ben kendimi kötü hissediyorum. Parasının miktarında da değilim. AKUT’u kurmaya karar verdiğimizde ben 26 yaşımdaydım. Bugün 46 yaşımdayım. Bukadar senedir hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak insan hayatı kurtarmaya devam ediyoruz ve siz bizim arabalarımızdan vergi alıyorsunuz. Bunu alamazsınız. Yasaya uygun olabilir ama ahlaka uygun değil, etik değil. Nerelere ne paralar harcanıyor, AKUT’tan da motorlu taşıtlar vergisi alma kardeşim. Telsizlerden de o ücretleri alma. Ben sonuçta hobilerimi gerçekleştirmek için bu işi yapmıyorum. Bu ülkeye millete karşı bir sorumluluk projesi. Bunu nda çok iyi yapıyoruz. Ama devlete ödediğimiz bu vergi elimizi kısıtlıyor. Başka kaynaklardan kesmemiz gerekiyor. O 400bine biz 2 ekip daha kurabilirdik.

KUPON ARAZİLERİ KARŞILIĞI TÜRGEV’E BİR KALEMDE 100 MİLYON DOLAR BAĞIŞ”

RÖPORTAJLIK: Kamu yararına çalışan dernek olmak bu vergileri vermeye engel değil mi?

NM : Değil. Biz hem kamu çalışan derneğiz, hem de izin almadan yardım toplayabilen bir derneğiz. Bu statüdeki 11 dernekten biriyiz. Öte yandan şunu da söylemek gerekiyor. Bu siyaset yapmak değil ama. Bu ülkedeki çarpıklıklara dikkat çekmektir. TÜRGEV diye bir vakıf çıktı ortaya. Erdoğan’ın oğlu Bilal’in, yedi sülalesinin yönetiminde olduğu vakıf. 100 Milyon dolar bağış yapmışlar. Bir kalemde. Kim görmüş bu kadar parayı yan yana bir yerde? Ama birisi geliyor bir vakıfa bir kalemde bu kadar bağış yapıyor. Niye çünkü başbakanın tapelerinde çıktı. Bana sormadan kupon arazileri kimseye vermeyeceksiniz diye. Bir de fırça atıyor. O kupon arazileri ona buna vererek oradan onun karşılığında da buralara bağışlar yaptırıyorlar. Bu ayyuka çıktı artık. AKUT’un arabalarından motorlu taşıt vergisi alan bir hükümet var bir tarafta bir tarafta kendi ailesine kurdurduğu bir vakfa 100 milyon dolar bağış yaptıran bir hükümet var. ben bundan nefret ediyorum. Ve bunu her ortamda da söylüyorum. Bunu söylediğim zaman bunun neresi siyaset yapmakmış? Birisi hırsızsa rüşvetçiyse yalancıysa sen hırsız ve rüşvetçisin pis bir yalancısın demenin neresi siyaset yapmakmış? Ayna tutuyorum. Bu kardeşim bu. 17 Aralık’ta tapelerde hepsi çıktı. Sen görmüyorsan gerizekalı olan ya da vicdanıyla hesaplaşması gereken sensin. Ben bunu görüyorum ve açık yüreklilikle cesaretle söylüyorum. Bu adamlar hırsız rüşvetçi ve yalancı. Ve bizi yönetiyorlar şuanda. Bu çok tehlikeli bir şey. Ulusal güvenliğimiz için de çok tehlikeli bir şey. Bunu görenler, söyleyenler var. Bundan dolayı çok endişe edenler var. Keşke herkes bu gerçekleri görse.

AKUT’UN BİLİNÇLENDİRME ÇALIŞMALARI

RÖPORTAJLIK: AKUT’u daha çok afet, felaketlerden sonra arama kurtarma çalışmalarında görüyoruz. Peki AKUT’un daha bu felaketler yaşanmadan öncesi için alınması gereken tedbirler anlamında ilgili kurum, kuruluşlarla çalışmaları var mıdır?

NM : AKUT’un varlık sebebi 1.si acil durumlarda dağ ve doğa sporu kazalarında deprem sel gibi doğal afetlerde can kaybını en aza indirmek. 2.si de bu konular hakkında toplumu bilinçlendirmek. Operasyonda zaten Türkiye’de en iyisiyiz. Çok yakın zamanda AKUT 2000. canını kurtarmış olacak. Suriye sivil savunmasını da biz yetiştiriyoruz. Biz 750 civarı insan yetiştirdik. Bazıları eğitmen oldu. 1100 civarında şuanda Suriye sivil savunmasında insan var. 10binin üzeride insan kurtardılar savaş koşullarında. 1.5 sene gibi bir zaman içerisinde. Bütün dünyada bunlar anlatılıyor. Bu bizim arma kurtarmayla ilgili yaptıklarımız. Öte yandan toplumu bilinçlendirme çalışmaları yapıyoruz. Bu konular hakkında insanlar önceden bilgili olsun ki başımıza geldiğinde enaz zararla atlatabilelim. Öncesinde, sırasında, sonrasında insanlar ne yapmalı bilsinler diye. Bu konuda bir tırla deprem eğitimi projesi çerçevesinde 2 kere Türkiye’nin tamamını dolaştık. 2004’te ve 2008’de illerin tamamını dolaştık. 5 sene boyunca da ilçeleri dolaştık. İlçeleri dolaştığımız projede AkSigorta’ydı sponsorumuz. Deprem simulatörüyle nasıl önlem alabiliriz diye anlatıyoruz. Seminerler veriyoruz. Her sene 100binin üstünde insana Türkiye’nin her yerinde seminerler veriyoruz. Bazen yerel yönetimlerle işbirliği yapıp o bölgedeki bütün okullardaki bütün öğrencilerle seminerler yapıyoruz. Liselere dönük afet bilinçlendirme eğitimimiz var. Haftada iki saat olarak 1 ya da 2 dönem olarak sürüyor. Bu anlamdan çok çalışmamız var. Toplumu bilinçlendirme ciddi zaman ve efor ayırdığımız bir alan. Çünkü bu konular hakkında önemli olan bu konuları içselleştirmek ve davranış değişikliklerine yol açmak. Bunu ısrarla ve inatla 7’den 70’e sürekli toplumun karşısına bir şekilde çıkartmak lazım. Bu eğitimin artık öyle bir hale gelmesi gerekir ki Japonya’da olduğu gibi bir deprem anında herkes ne yapması ve nasıl yapması gerektiğini biliyor. Ne birbirlerini sıralarda itiyorlar, ne birbirlerinin hakkını taciz ediyorlar. Tamamen işin gereklerine göre hareket ediyor bütün nüfus. Yaşadıkları tecrübelerden çıkarttıkları sonuçları okadar çok iyi anlatmışlarki çok küçük yaşlardan itibaren bir afet anında herkes nasıl davranması gerektiğini biliyor ve toplumsal bir dayanışmayla birlikte afetten en az zararla çıkabiliyorlar. Korkunç bir tsunami afetini atlattılar. Hem de nükleer sızıntıya rağmen. Türkiye’nin de bu hale gelmesi için uğraşıyoruz. Türkiye’de birgün inşallah Büyük Atatürk’ün yol gösterdiği gibi çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaşmış afetlere dayanıklı bir toplum olacak. Toplumu bilinçlendirme çalışmalarında sadece seminerler ya da tır projesiyle yapmıyoruz. Tiyatro sanatını da kullanıyoruz. Bir çocuk tiyatrosu müzikalimiz var. ‘Birimiz Hepimiz Hepimiz AKUT’ diye. Birçok yerde oynadı. Şimdi de bir kukla tiyatro hazırlığımız var. İnteraktif tiyatromuz var. Çocuk tiyatromuz, yetişkin tiyatromuz var. İstanbul Kalkınma Ajansı vakfının projesiyle 4 bölümlük bir çizgi film hazırladık. Kitapçıklar üretiyoruz. 2004’teki çalışmada 50bin kitapçık dağıtmıştık bütün Türkiye’de. Deprem eğitimiyle alakalı. 2008’deki projede Vodafone Vakfı sponsorumuzdu. 1milyon adet kitapçık dağıttık. Aksigorta’yla da deprem yangın ve sele yönelik bir kitapçık çıkarttık. Ondan da yine 100binlerce dağıttık.

MADENLERDEKİ ÖLÜMLERDEN TAYYİP ERDOĞAN SORUMLUDUR”

RÖPORTAJLIK: Son dönemde iş kazaları, iş cinayetleri çok gündeme geldi. Alınmayan tedbirler, patronların tasarruf yapmak için işçilerin can güvenliğini arka plana atması çok tartışılıyor. AKUT bu konuya da el attı mı?

NM : İş sağlığı iş güvenliği konusunda hükümetin alması gereken insiyatifler var ama almıyor bunları. O yüzden bunlar yaşanıyor zaten. Hep göstermelik her şey. Şuanda inşaat sektörü inanılmaz hızlı büyüyor. Ve tamamen hükümete yakınlar tarafından büyüyen bir yapılanma bu. Orada da bir takım denetlemeler maalesef göz ardı edildi. Özellikle madencilikte görüyruz. Korkunç durumdayız madencilikte. Türkiye 19 yıldır Uluslar arası Çalışma Örgütü İLO’nun 176 sayılı madencilikteki iş sağlığı güvenliği normlarını belirleyen yönetmeliği imzalamıyor. Birkaç yıl önce bütün madenlerin işletme ruhsatlarının dağıtımı doğrudan başbakana verildi. Doğrudan Tayyip Erdoğan belirliyordu kime ne maden verileceğini. Bu ölümlerin hepsinden doğrudan o sorumludur. Çünkü bu yönetmeliği imzalamadığı ve tüm madenleri kendisine bağladığı için. Ama çıktı savunmasında ne dedi? Bu işin fıtratında vardır, geçmişte de oldu böyle olaylar dedi. Geçmişte dediği 150 sene öncesinde. Biz de gerizekalıyız, yiyoruz bunu. Sonuçta amaç rant ve daha fazla para kazanmak. İLO 176’yı imzalamayan ülkelere bakıyorsun. Birisi Afganistan diğeri Pakistan. Türk madencileri bu 2 ülke standartları gibi madenlerde çalışıyor. Çünkü böyle bir yönetmelik şart değil Türkiye’de. Hatta Soma faciasında “ biz daha yeni denetlendik” dediler. Çünkü yalandan denetleme yapılıyor. Normalde 125 dolar olan kömürü 25 dolara çıkartıyoruz diye başarı olarak söylediler. Bunu nasıl yapıyor? İş sağlığı güvenliğiyle ilgili önlemleri almadan çıkartıyor. Yaşam odalarını yaptırmayarak, doğru kişisel güvenlik malzemelerini almayarak yapıyorlar. Fotoğraf çok açık ortada. Bunu görmemek için ya kör olmak lazım ya da vicdansız olmak. Biz ikisi de değiliz.

İSTANBUL’U SATIYORLAR, CEPLERİNE DOLDURUYORLAR” mahrukiröportaj2

RÖPORTAJLIK: Türkiye’de uzmanlar 99’dan sonra özellikle Marmara Bölgesi’nde büyük bir deprem bekliyorlar. Depremden sonra halkın toplanması gereken ormanlar gibi yeşil alanlar ranta kurban gidiyor. Siz hem bir doğasever hem de AKUT’un Başkanı olarak bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

NM : Bu korkunç bir durum. İstanbul şuanda hükümet tarafından talan ediliyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra 480 tane olası bir İstanbul depremi için toplanma alanı ilan edildi. Bu hükümet geldikten sonra yarısından fazlasını imara açtı ve avm, rezidans yaptı. Çünkü orayı para diye görüyor. Halkın ona ihtiyacı var, nefes alacak bir alan, çocuklar çıksın yeşil görsün de demiyor. Oraya baktığında dolar görüyor. Elinde yetki de var. Belediye meclisinde elini kaldırıyor, herkesin de işine geliyor. Herkes de oradan besleniyor. Müthiş rüşvetler dönüyor. İstanbul’u satıyorlar ceplerine dolduruyorlar. Hepimize ait olan kamu kaynaklarını kendileri için kullanıyorlar. Cep telefonlarında mesela deprem vergisi koydular, sonra adını değiştirdiler. Yıllarca hepimiz deprem vergisi ödedik. Muazzam bir para toplandı. Defalarca soruldu, nerede bu paralar diye. En sonunda Maliye Bakanı Mehmet Şimşek çıktı dedi ki biz o paralarla yol yaptık. Yapma ya! Demek yol yaptınız. Nerede faturası? Kime ne verdiniz nasıl yapıldı? Hiçbir denetleme yok. Ne anladım ben bu işten? Senin zaten yol yapmak için topladığın vergiler var. Bu deprem vergisi. İstanbul’un ya da Türkiye’nin depreme dayanıklılığını arttırmak için toplanan bir vergi bu. Sen o parayı yolda kullanamazsın. Ama ne Danıştay, ne Sayıştay, ne HSYK, ne polis, ne yasa hiç kimse işini yapmadığı için hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ettiler. Kim bilir ne paralar ne rüşvetler yenmiştir onun içinde. Denetlemesi yok çünkü. Ve devlet son yıllarda denetlenemiyor. Sayıştay “bana belgeleri yollamıyorlar denetleyemiyorum” diyor. Ama onlar mecliste işlerine devam ediyorlar. Bunların hepsi anayasal suç. Hepsi hapislik suç. Dokunulmazlıkları olmasa hepsi hapise girecek. Bu iş bittikten sonra girecekler.

RÖPORTAJLIK: Gençlik için en büyük tehditlerden birisi bonzai ve diğer uyuşturucu maddeler. Türkiye’nin genç bir aydını olarak hem de AKUT olarak bu sorunla mücadele anlamında projeleriniz, çalışmalarınız var mı?

NM : Bu bizim doğrudan konumuz değil. Ama özellikle benim çok hassas olduğum bir konu. 10 yaşın altına inmiş deniyor uyuşturucu kullanımı. Eczanelerde artık çocuğunuz uyuşturucu kullanıyor mu testini satıyorlar. Bu korkunç bir travma. Bir anne baba çocuğuna kan testi yapacak. Gel bakalım buraya kullanıyormusun diye. Bu aradaki ilişkiyi mahfeder. Buradaki asıl sorumlu aile. Kimse kendi kendine sokaktan bulup uyuşturucuya başlamıyor. Arkadaş çevresi ile başlıyor. Aile eğer çocuğuyla anne baba olmanın ötesinde bir dost sırdaş olmayı becerebilirse çocuğunu sıkmadan rahatsız etmeden ama onun her zaman güvenebileceği güvenli bir aile olmayı başarabilirlerse ozaman çocuklar uyuşturucuya saplanmaz. Çocuktaki en küçük değişikliği aile fark eder. Uyku düzeni mi bozuldu daha mı fazla para harcamaya başladı, kılık kıyafeti mi değişti, arkadaş çevresi mi değişti, kullandığı dil mi değişti, dersleri mi düştü filan. Bir takım emareleri zaten görmemek mümkün değil. Ama ailenin çocukla yakın olması lazım. Ama maalesef Türkiye’de bir çok parçalanmış ailede sorunlu ilişkilerde arada çocuklar kötü yola düşüyorlar. Ailelerin bilinçli olması çok önemli. Sonra sistemin problemi. Bugün ortaokulların önünde satılıyormuş. Herkes bunu söylüyor. Madem satılıyor gidin yakalayın ozaman. Çocukların uyuşturucu kullanması korkunç bir şey. Çocuk yaşta böyle bir kayıbın içerisine girerse bir birey onun hayatında yaratacağı fırsat maliyetini ve kayıpları bir daha kapatamayabilir. Bir kere geldiğin hayatta çocuk yaşlarda öyle bir hata yaparsan sonrasındaki bütün hayatın bundan etkilenebilir ve bütün hayatın boyunca bedel ödemek zorunda kalabilirsin. Bu çok acı bir şey olur. Çok daha etkin mücadele etmek gerekir.

 

NASUH MAHRUKİ SİYASETE GİRECEK Mİ?

RÖPORTAJLIK: Biraz da siyasete, Türkiye gündemine girelim. 30 Mart yerel seçimlerinde size CHP’den Kadıköy Belediye Başkan Adaylığı daveti gelmiş, sonra o gece İşçi Partili olduğunuz gerekçesiyle bu karardan vazgeçilmiş. Peki Nasuh Mahruki siyasete atılmayı düşünüyor mu? CHP’li mi İşçi Partili mi?

NM : Ben hiçbir parti üyesi değilim, CHP seçmeniyim. CHP’de daha az yanlış insan olduğunu düşünüyorum. Ve CHP’nin de daha az yanlış yapacağını düşünüyorum o güce sahip olursa. Siyasete girme konusu çok uzun zamandır gündemde olan bir konu. Bir dönem ben niyetlendim de aslında. Hatta 2000-2002 arasında bu konulara ilgim çok arttı. Milli Güvenlik Akademisi’ni bitirdim ben. 2003-04’te Milli Güvenlik Akademisi’ne kabul edilen ilk STK lideriydim. Müthiş bir eğitim. Bu konular hakkında kendimi yetiştireyim, ileride daha büyük sorumluluklar alayım diye. Kitap okumalarımı da değiştirdim, bu yönde bir sürü kitap okudum. AKUT çok iyi yerlere geldi. AKUT’ta ben ve arkadaşlar hayallerimizi gerçekleştirebiliyoruz. Bugün bizim derneğimiz var, vakfımız var, spor kulübümüz , yayınevimiz, enstitümüz, çocuk akademimiz, üniversite topluluğumuz, liselerde afet bilinçlendirme eğitimlerimiz var. Birçok yerde bir çok alanda binlerce insanla birlikte çok büyük bir aileye dönüştü AKUT. Şuanda 11 ülkede proje yapıyoruz. Spor kulubümüz, dağcılık, kayak, snowbord, atletizm, bisiklet, motosiklet, motor sporları, kaysirf, geleneksel Türk okçuluğu branşları var. Şimdilerde oryantalingi kuruyoruz. 15-16 üniversitede topluluğumuz var. AKUT’ta biz çok önemli bir şey yakaladık. , başardık. Bunun zarar görmesini hiçbirimiz istemiyoruz. Hep birlikte bunu buraya getirdik. Lider kadrosu uzun yıllardır birlikte çalışan, birbirini çok iyi tanıyan ve birbirimizin boşluğunu çok iyi tamamlayan farklı yetki ve sorumlulukları olan bir modelle gidiyoruz. Birbirimize çok güvendiğimiz için de AKUT’un değerlerini çok iyi bildiğimiz için de gözümüz kapalı ayrı odalara koyup önümüze aynı soruları da sorsanız aynı cevapları veririz. Bu büyük bir verimlilik ve hız kazandırıyor. Bunun zarar görmesini istemiyoruz. Bu sistem biz birlikte olduğumuz zaman güçlü bir sistem olarak devam ediyor. Birimiz ayrılsak çok yara alırız. O yüzden benim çok düşündüğüm bir konu. Şuan niyetim yok siyasete girmeye. İyi gidiyoruz çok daha iyi yerlere de gideceğiz. Bir de AKUT tarafsız bir yer. Bugün kimsenin dinine, diline, etnisitesine, boyuna posuna bakmıyoruz. İnsan diye, yaşam diye, can diye bakıyoruz. Siyasette bir yere girdiğiniz andan itibaren ister istemez taraf olmak zorundayım. Taraf olduğunda karşı taraf da var. Ben şimdi herkese eşit adil ve tarafsız bir şekilde yaklaşabiliyorum. Bunu kaybetmeyi de aslında istemiyorum. Bu değerli bir şey. Toplumun her kesimi tarafından takdir edilmek güzel bir şey. Kişi vatan haini değilse bizi sever. İlerisini bilemem ama bugünkü konjönktürdeki düşüncem bu yönde.

CHP NASUH MAHRUKİ’YE NE TEKLİF ETTİ?

CHP ile de ilişkimiz uzun zamandır var. Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde bana şöyle denmişti. “Kemal Bey CHP’ye girerken yanında birkaç isimle girmek istiyor. Birisi de sensin ne dersin?” Ondan sonra Genel Başkan Yardımcılığı teklifi geldi. Gürsel Tekin ile oturduk konuştuk. Ciddi bir teklifti. Oturalım konuşalım dedim. Şunu sordum. Benim AKUT’ta böyle böyle bir hareket alanım var. İster spor olsun, ister toplumu bilinçlendirme olsun, eğitim olsun ben bunları zaten yapıyorum. Bana bundan daha fazla ne vereceksiniz? Benim yetkim ve sorumluluklarım ne olacak ve benden ne bekliyorsunuz dedim. Bunlara Genel Başkan cevap verebilir dedi. O zaman Genel Başkanla konuşalım dedim. Burada ben zaten dünyanın işini yapıyorum. Bana burada yaptığımın 2 katını yapabileceğim bir alan tanıman lazım ki en az, ben ona göre düşüneyim. Sonuçta burayı bırakmak zorunda kalacağım. Hem siyaset hem AKUT’un başı olmaz. O da orada kaldı. Sonra Kadıköy Belediye Başkanlığı adaylığı geldi. Yani CHP ile böyle bir flörtümüz var uzun zamandır ama bir türlü net bir yere varamadı mesele. Siyaset konusunda düşüncem bu. AKUT’ta yaptığımdan daha fazlasını yapabileceğim bir alan yakalayabilirsem düşünebilirim.

RÖPORTAJLIK: İşçi Partili olduğunuz iddiası nereden çıktı?

NM : İşçi Partisi bana sorarsan Türkiye’nin en önemli kritik meselelerinde yıllardır çok doğru pozisyon aldı. PKK meselesinde, Ermeni Soykırımı yalanları meselesinde ve Kıbrıs meselesinde. Bu 3 konuda da tam benim düşündüğüm gibi, olması gerektiği şekilde ve vatanseverce pozisyon aldı. Ve ciddi de mücadele edildi. Lozan eylemi mesela. Demokrasiden bahsedip soykırım yalandır diyeni hapse atıyorlar. Bu hiçbir yasaya uygun değil. Ama bunun çözülmesi için birilerinin gidip o suçu işlemesi gerekiyordu. Ben de Doğu Perinçek ile birlikte o suçu işleyenlerden biriyim. 300 tane aydın gittik. Kendimiz ödedik paramızı. Kendimiz İsviçre Lozan’a gittik. Orada bu suçu bağıra çağıra hep birlikte işledik. Sonra dava açtılar Doğu Perinçek’e. Bu davanın sonucunda da AİHM’den döndü süreç. Bu müthiş bir kazanım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Ermeni Soykırımı yalanlarıyla mücadele ile ilgili bir birimi var. Bunların başaramadığını başardı bu 300 aydın. Doğu Perinçek ve İşçi Partisi liderliğinde yapılan birşeydi. Doğru ve yapılması gereken bir şeydi. Bunu da onlar yaptığı için ben onlarla yan yana durdum. Güneydoğu’nun elden gittiğinin konuşulduğu günlerde binlerce kişi Diyarbakır’a gidip Türk bayraklarıyla miting yaptık. Yapılması gereken bir şeydi bu. O ölçekte Türk bayraklarıyla öyle bir miting Diyarbakır’da hiçbir zaman yapılmamıştı. Orası da bizim vatan toprağımız. Öyle 3-5bin tane PKK’lı terörist bir karış toprağımızı alamaz elimizden. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Edirne bizim, hepimizin. Bunu kimse değiştiremez. Kıbrıs meselesinde de Annan Planı rezilliklerinde ‘Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak’ denildi. Orası stratejik öneme haiz bir yer. Bu 3 konuda çok doğru tavır aldıkları, ben de öyle düşündüğüm için onlarla işbirliği güçbirliği yaptım. Üçünde de çok olumlu sonuçlar çıktı. Ama ben İşçi Partili değilim. Başka partiler yapsın, AKP yapsın onlara da gider destek olurum.

RÖPORTAJLIK: Son dönemlerde Atatürk heykellerini saldırıları görüoruz.

NM : Atatürk çağdaşlığın sembolü. Atatürk demek doğruluk demek, iyilik, güzellik demek. Güç demek, kuvvet, kudret, özgürlük demek. Bağımsızlık, liderlik, vatan demek. Türkiye demek, bütün Türkiye’nin sahip olduğu tarihsel kültürün en üstü demek. Buna düşman olan herkes Atatürk’e de düşman. Büstüne bile düşman. Çağdaşlık düşmanı bunların hepsi.

 

TGB’NİN ABD ASKERİNİN BAŞINA ÇUVAL GEÇİRMESİ OLAYI

RÖPORTAJLIK: 12 Eylül 1980’de12 yaşındaydınız. O günden bugüne baktığınızda Türk gençliğini nasıl görüyorsunuz? Mesela TGB ABD askerinin başına çuval geçirdi.

NM : Ben o eylemi çok haklı bir zeminde görüyorum. Amerika’nın Türkiye’den özür dilemesi lazım. Açık şekilde özür dilemedikleri sürece daha çok çuval geçirecekler onların kafasına. Çünkü Türk kültürünün en önemli özelliği; biz gururlu insanlarız. Biz gururumuz için ölürüz. Sen benim kafamı kırabilirsin ama gururumu kırmana müsaade etmem. Amerika’da hiçbir hakkı yokken bizim 11 askerimizin kafasına çuval geçirdi. Ve bizi uluslar arası arenada inanılmaz derecede aşağıladı. Ben bunu kabul etmiyorum. O olayın yaşandığı gecenin sabahında biz AKUT olarak bir basın duyurusu yaptık. Daha kimse ne pozisyon alacağını bilememişti. Biz açıklama yaptık. Bu Türklüğe Türklere yapılan çok büyük bir hakarettir. Biz mütekabiliyet esasına dayalı olarak bunun karşılığının verilmesini istiyoruz dedik. Orada doğru hareket bana sorarsan 11 Mehmetçik şehit olacaktı, 100 tane de Amerikan askeri ölecekti. Ve bir daha kimse Türklere o şekilde dokunamayacaktı. Bu işin doğrusu buydu. Sonradan çıktı ortaya. Hilmi Özkök vermiş direnmeyin emrini. Sen bir Genelkurmay Başkanı’sın askeri nasıl esir aldırırsın gözgöre göre? Hem de baskın yapıyorlar. Müttefikim dediğin birisi sana baskın yapıyor. Üstelik bütün dünyanın gözüne sokarak aşağılayarak yapıyor. Amerika yol yakınken Türkiye’den özür dilesin yoksa kafasına daha çok çuval geçirirler. Ve bu bizim meşru hakkımızdır. Sen beni aşağıladın, ben de seni her fırsatta aşağılayacağım demektir bu. TGB’yi bu konuda takdir ediyorum.

RÖPORTAJLIK: Gezi Direnişinden yola çıkarsak bugünkü gençlik?

NM : Ülkenin menfaatlerini kendilerince düşündükleri için sağ ve sol kamplara bölünmüş gençlerin ölmeyi ve öldürmeyi göze alacak kadar kafayı sıyırıp çatıştığı bir dönem. Yanlış yolda olabilir ama tamamen vatanseverlikle yapılan bir şey. Çok uçlara gidersek Biri komünist diğeri faşist diyelim. O pencerelerden bakıyor ve Türkiye’nin oradan yönlenmesini istiyorlar. Ölümü göze alacak kadar mücadele eden insanların üzerinden 12 Eylül bir silindir gibi geçip işkencelerle bu insanları öldürünce olay değişti. İşkence bu dünyada olabilecek en korkunç şey. Faili meçhullerle, işkencelerle, baskılarla, zulümlerle, hapise atmalarla kendi vatandaşına yaparsan, insanını ezersen insan da siner içine kapanır. Türkiye 12 Eylül’den sonra yıllarca içine kapandı. O eziyetleri çekenler aman oğlum sen karışma siyasetle ilgilenme dediler. Siyaset sanki kadın satıyormuş, uyuşturucu atıyormuşsun gibi bir hale geldi. Dersine bak, kimseye karışma, işine gücüne bak, sen karışma diye yönlendirildi herkes. Memleket meseleleriyle ilgilenmesin diye. Çünkü öyle acılar çekildi ki. Memleket meselelerinden yanlış da olsa ilgilenildiği süreçten sonra herkesin üzerinde bir ölü toprağı vardı. 99 depreminde AKUT’un hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıp müthiş işler başarması ülkenin üzerindeki ölü toprağının atılmasını da sağladı. Tekrar ülke için sorumluluk almanın ne kadar yüksek bir değer olduğu, takım çalışmasının, özverinin, başka insanlar için mücadele etmenin ne demek olduğunu tekrar hatırlamamıza neden oldu. Biz bunu zaten herkesten iyi biliyorduk. Bu coğrafya zaten çok kültürlü bir coğrafya. Osmanlı 72.5 milletin yaşadığı yerdi. Herkes işini yapıyor, vergisini veriyor, sorumluluklarını yerine getiriyor, sanatını yapıyor. Askerliğini, ticaretini ve tarımını yapıyordu. Barış içinde yaşıyordu. Bugün Amerika’nın başardığı. Amerika’da 72 milletten oluşuyor. Barış içinde yaşıyorlar. Çünkü herkes eşit. Biz bunu başarmıştık Osmanlı’da. Anadolu’da en eski kurulan vakıfın tarihi 1048’dir. AKUT’un yaptığı 99’da bütün Türkiye’nin farkına vardığı, başkaları için sivil insiyatifle çalışmak fikri Anadolu’da 1000 yıldır var. 1071’de Malazgirt Zaferi’yle başlar Anadolu’nun Türkleşmesi. Ama 1048’de vakfımızla gelmişiz biz Anadolu’ya. Devlet örgütlenmemizle gelmişiz. Bizim bu kabiliyetimiz en az 1000 yıldır var zaten. Ama 12 Martlar 12 Eylüller silindir gibi geçti toplumun üzerinden geçmeler, insanlara eziyet etmeler sonunda bütün bu kabiliyetimizi bastırmak zorunda kalmışız. Ama 17 Ağustos depreminde biz hatırlattık. AKUT’un aslında ülkeye yaptığı en büyük şey budur. Arama kurtarmada kurtardığımız canlar, devlette arama kurtarma çalışmasının gelişmesini sağlamamız, TSK’nın arama kurtarma çalışmaları yapmasını sağlamamızın ötesinde biz toplumda bu duyguların hareket tarzını bir daha hatırlattık. Şuanda müthiş bir stk hareketliliği var Türkiye’de. 15 sene önce AKUT’un gösterdiği yararlılıklarla başladı bu.

Bölücü zihniyetle hareket eden AKP’den kurtulmamız lazım”

RÖPORTAJLIK: AKP 3 dönemdir iktidarda. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Halk halinden memnun gözüküyor sanki. AKP’nin hala %45-50’lere yakın oy almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

NM : Senin baktığın yerden öyle gözüküyor olabilir. Ama dokunsan kavga çıkmak üzere. Herkesi rüşvete bağlamışlar. Oy veren herkes AKP’nin ya çalışanı ya da AKP’nin beslediği, AKP’nin taşeron şirketlerinde çalışan işçisinden yöneticisine kadar, ya da bir biçimde yeşil kartla, kömür makarnayla rüşvete bağladığı insanlar. AKP çok adice ama çok akıllıca bir strateji uyguladı. Geldiğinden beri ülke kaynaklarını sadece kendisine oy verenlere paylaştırdı. Seni beni kazanmayı denemedi bile zaten. Onlara hangi kitle oy veriyorsa oralara bütün hizmetlerini yoğunlaştırdı. Onlara iş verdi. Devlette, belediyelerde belli bir yerlere getirdi. Onların işlerini yaptı. Dolayısıyla kendine bağlı ve bağımlı bir kitle yarattı. Ülkenin yarısı çok mutlu. Çünkü devletin bütün faydalanabileceği imkanlardan en üst düzeyde faydalanabiliyor. AKP’li olduğu için pozitif ayrımcılığa uğruyor. Diğer yarısı da halinden son derece mutsuz. Çünkü hiç birşeyden faydalanamıyor. Düşünün biz AKUT olarak motorlu taşıt vergisi ödüyoruz. Ama TÜRGEV’e her tür bağışlar akıtılıyor. Böyle bir çarpıklık var. Ülkenin yarısı çok mutlu yarısı çok mutsuz. Bunun gideceği yer toplumsal barışın sona ermesidir. Bizi birbirimize düşüren bu bölücü zihniyetle hareket eden bu AKP’den kurtulmamız lazım. AKP ülkeyi Alevi-Sünni diye, Türk-Kürt diye böldü, zengin-yoksul diye böldü. Takımları taraftarları bile böldü. çArşı’nın bile içine hamle yaptıu. En iyi yaptıkları şey bölücülük bunların.

RÖPORTAJLIK: HES’ler, nükleer ve termik santraller çok tartışılıyor. Ülkenin enerji ihtiyacı olduğu da biliniyor. Bir doğa sever olarak HES’ler, nükleer santraller ve termik santraller ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

NM : Dünyanın geldiği yer itibariyle çok daha sürdürülebilir alternatif enerji kaynakları var. Artık bütün dünya bunlara geçiyor. Almanya, Türkiye’nin herhalde yarısı kadar güneş almaz, Türkiye’nin kaç katı güneş enerjisi paneli kullanıyor. Bizim güneş, rüzgar ve dalga enerjisine geçmemiz lazım. Bütün gezegen bu tarafa doğru evriliyor. Çünkü bunlar hem daha ekonomik, hem çok daha uzun süre kullanabiliyorsun. Ve çok daha az atığı var. Bu daha iyi bir sistem. Çevreye de zararı yok. Bunu kullanmak gerekirken hala HES’ler nükleerleri kullanıyoruz. Ben nükleerlere kategorik olarak karşı değilim aslında. Ama eğer alternatif yöntemlerle aynı enerjiyi üretebiliyorsak nükleer riskli bir süreç. Hele Türkiye gibi bir deprem bölgesinde riskli bir süreç. Japonlar bunu en iyi bilen adamlar. 100 yılda bir meydana gelen 10 metreyi aşacak dalgalara karşı tasarım yapmamışlar. Yapmazsın bunu zaten. Ama neticede normalde meydana gelebilecek bütün tsunami dalgalarına karşı önlem almışlar zaten. Fakat bu seferki çok ender meydana gelebilecek büyüklükte bir depremdi. Tsunami dalgalarını aşıp reaktöre denk geldi. Ki reaktör de kapatılmak üzereymiş zaten. Kapatıyorlarken yaşandı. Talihsizlik oldu orada. Türkiye Japonya gibi sistemli bir ülkede değil. Bu konulara bukadar sıkı önlemler alabilirler mi şüpheliyim açıkçası. Bence artık rüzgar ve güneş enerjisine daha fazla ağırlık vermemiz lazım. HES’ler zaten ayrı bir trajedi. Heslerin de yapılma sebebi tamamen rant amaçlı. Geçenlerde Almanya’ya gittiğimde bir Türk çocukla tanıştım. Yatırım bankacılığında çalışıyormuş. Almanya’da benim çalıştığım bankada Türkiye’deki HES’lere kredi buluyoruz dedi. Sen yatırımcısın Türkiye’de yatırım yapmak istiyorsun. Önüne bir dosya koyuyorlar. Türkiye’deki bütün akarsular, nehirlerin üzerinde dünya kadar HES projelerini satmışlar zaten. Şuanda Almanya’daki bankalar yatırımcıya dosyayı veriyor önüne kendine nehir ve Hes seç diyor sen paranı oraya yatırıyorsun. O banka üzerinden Türkiye’deki HES’e yatırım yapıyorsun. Para kazanmak için yapıyorlar bu HES’leri.

RÖPORTAJLIK: 6 derece miyop, 2 derece astigmat olarak dağa tırmanmışsınız. Bu size sorun yaratmadı mı hiç?

NM : Ben hep gözlüklüydüm. 2 yaşında gözüm şehlaydı. Kendimi bildim bileli gözlük kullandım. Üniversitede kontakt lense geçtim çok rahat ettim. Everest’e kontakt lensle çıktım. 1996’da Camel Trophy’ye kontakt lensle katıldım. Ama Camel Trophy’deki mücadele, çamur, ter vs lense uygun olmayan bir alandı. Ve gözlerim enfeksiyon oldu. Gözlük taktım akarsu etabında kaybettim. Döndükten sonra dedim ben bu sorundan kurtulacağım. 1997’de göz ameliyatı oldum. İyiki de olmuşum. Hayatımdaki en doğru kararlardan birisi. Çok rahatım. Herkese tavsiye ederim. Gözlük artık estetik bir alet. Miyop gibi hipermetrop gibi göz hastalıklarında gözlük takmaya gerek yok bence.

RÖPORTAJLIK: Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) Başkanlığı’na bir dönem aday oluyorsunuz. Seçimde kaybediyorsunuz. Sonrasında Türkiye’de dağcılığı geliştirmek, dağcılık kültürünü yaymak için herhangi bir örgütlenme projesi düşünüyor musunuz?

NM : O zaman da düşünmüyordum aslında. Şimdiki başkan Alaattin Karaca 96’dan beri federasyonun başına. Türkiye’de dağcılığın başına gelmiş en en büyük talihsizliktir. Ve Türkiye dağcılığını bitiren adamdır. Hala 1980’lerin anlayışıyla dağcılık yapılıyor. 300 kişi Ağrı dağına çıkınca bunu bişey zannediyorlar. Bu durumdan rahatsız olan çok insan var. Özellikle üniversite kulüpleri. O da hükümetin yaptığı gibi kendisine bağımlı bir kitle yarattı. Benim seçime girdiğim sene 13milyon nüfuslu İstanbul’un 1 delegesi, 370bin kişilik Rize’nin 21 tane delegesi vardı. 220 delegelik sistemin 21 tanesi Rize’den. Alaattin Karaca naylon kulüpler kurdurmuş. kendisine garanti oy verecek adamlardan. Eş, dost, arkadaş, yandaşından. Demokrasi gözüküyor baktığında. Seçime gidiyorsun insanlar oy veriyor ama böyle veriyor. Bir sürü yerde bu numarayı yapmış zaten. O yüzden 16 yıldır da indirilemiyor. Hatta son seçimlerde hükümet bile çok karşı çalıştı ona. Hükümet karşı çalıştığı halde indirilemedi. Benim böyle bir isteğim olmadı hiçbir zaman. Zaten AKUT büyük sorumluluk. Bir de AKUT acayip büyüdü. Ben zaten burada yeterince zaman ayırıyorum. Bir AKUT gibi büyük bir kurum yönetecek zamanım yok. TDF’de büyük bir kurum. O dönemde üniversite kulüpleri toplantı yaptılar. Toplantının ortasında bu sorumluluğu benim kucağıma attılar. Bu işin başına geçmek zorundasın ve biz hep birlikte çalışıp bu Alaattin’den Türk dağcılığını kurtarmak zorundayız dediler. Ben de düşündüm taşındım bu 2 işi nasıl yaparım diye. Nasılsa ekip işi olacaktı. O dönem özellikle eski dağcılardan sıkı bir kadro motive olmuştu. Bu kadroda Türkiye’nin gördüğü en baba dağcılar vardı. O motivasyon maalesef Alaattin’in delege oyunları nedeniyle boşa çıktı. Şuanda öyle bir motivasyon da yok zaten. O gün olsaydı o ekiple birlikte gözümü karartmıştım. Bir taraftan AKUT bir taraftan TDF ile başaracağım dedim. Mecburen. Çünkü başka türlü kurtaramayacaktık. Bu şekilde de kurtaramadık ya. Kerhen girdim seçime. Sonuçta da saçma delege olayı yüzünden de bir şey olmadı.

Yaşlandığını hissediyor mu?

RÖPORTAJLIK: Geçen zaman içinde hiç yaşlandığınızı hissediyor musunuz?

NM : Aslında pek öyle bir hissim yoktu. Ben gayet iyiydim. Hatta Everest’e 2010’da 42 yaşımdayken gittiğimde kendimi özellikle test ettim. 20’lerimde 30’larımda çok hızlı bir adamdım. Profesyonel dağcılık kariyerimde yüksek irtifada benden daha hızlı 10 tane dağcıyla tanışmamışımdır. 2010’da bir daha kendime baktımki öyle antrenman falan da yapmadım. Gayet iyiydim. Eski günlerime çok yakın olduğumu söyleyebilirim. Ama şu Gezi’de kolumu bacağımı kırdım ya. O çok düşürdü beni. Kötü bir kırıktı. Parçalı kırıldı bacağım. Zor toplandı. Bir sene titanyumlar kaldı bacağımda. 23 tane plaka çıkartıldı kolumdan bacağımdan. Hala sıkıntısını çekiyorum. Şuanda performansım çok düştü.

RÖPORTAJLIK : Arama kurtarma üzerine MAGDER-AFAD tarzı kurumlar oluşturuldu. Onlar sizce yeterli mi? Nasıl daha iyi hale getirilebilinir?

NM : AFAD devletin zaten. Sonsuz bütçesi var. Ama bürokrat var da teknotrak yok. Devletin en büyük sıkıntısı bu. Devletin her kademesinde çok iyi teknotraklar yok. Ama Türkiye kendisini ciddi geliştiriyor bu anlamda. Büyük kaynak aktarılıyor. Bir taraftan da AKUT var. AKUT büyüdükçe onlar da aha iyi olmak zorundalar. UMKE’leirn depolarında sonsuz malzemeler var. Ama kim açıyor kullanıyor diye sorarsan bilemem. AFAD’ın da bazı yerleri iyi bazır yerleri maalesef kötü durumda. Mesela şimdi heryer üniversite doldu. Bazı yerlerde kalite süper, bazı yerlerde düştü. Senin onu destekleyecek akademik alt yapın yoktu ki heryere üniversite kurmayı maharet sayıyorsun. Akademik eğitim kalitesi düştü şimdi de. Biraz daha sindire sindire doyura doyura bunu yapmak lazım. Büyümek elbette gerekli, büyümezsen küçülürsün. Bunu ben söylüyorum zaten. Ama kendi temponda mantıklı bir ölçüde büyüyeceksin. Biz devletiz her şeyi yaparız diye saldırmayacaksın. Her konuda olduğu gibi yine tribünlere oynadıkları için sürekli 155 yerin açılışını yaptık gibi sayısal çokluk ihtiyacı içindeler. Bütün öğrencilere tablet bilgisayar veriyoruz gibi olmayacak projeler. Kanalİstanbul gibi mega mega projeler. Çünkü ona oy veren kitleyi bu büyük ve mega rakamlarla büyülüyorlar aslında. Ama işin kalitesi çok düşüyor. Zaten birçoğunu yapamıyorsan. Mesela her öğrenciye tablet projesi konuşuluyor mu? Hayır. Yapılamazdı da. Önce bir pilot çalışma yaparsın. AFAD bu konuda bayağı kafa yoruyor biz de yardımcı olacağız AFAD’a. Çünkü dışarıda çok sayıda gönüllü çalışan var. onların seviyesini belli bir standarta çıkartmamız lazım. Bir afet durumunda kimin ne kapasitede olduğunu bilelim derdindeyiz biz. Onların kafasında projeler var. Biz de zaten açık yüreklilikle bütün desteği vereceğimizi söyledik. Bir biçimde birlikte hareket edeceğiz.

RÖPORTAJLIK : Son sözlerinizi alalım.

NM : Bence dünyanın en güzel ülkelerinden birinde yaşıyoruz. Her şey var bu ülkede. İnsanımız çok güzel. Kendini kandıranların, kötü niyetlilerin eline düşmese harika duyguları olan, merhametli, şefkatli, dürüst, namuslu bir milletiz biz aslında. Ama kötü niyetlilerin, profesyonel yalancıların eline düşerse yanlış yerlere savrulabiliyor. Bence devletimizin, vatanımızın, milletimizin, toprağımızın, havamızın, suyumuzun kıymetini bilmek lazım. Çok özel bir ülkede yaşıyoruz. Tarih boyunca başat bir kültür olmuş olan bir milletiz. Buna layık olarak davranmamız lazım. Herkesin geriye bakıp biz nerelerden gelmişiz buraya. Bizim atalarımız neler yapmış, neler katmış bu dünyaya diye bizim de düşünmemiz onlara layık olmamız lazım. Ben bunu yapmaya, atalarıma layık olmaya çalışıyorum.

Nasuh Mahruki: “Madenlerdeki Ölümlerden Tayyip Erdoğan Sorumludur”

0

17 Ağustos 1999 Depreminden sonra AKUT adında arama kurtarma çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşu girdi hayatımıza. AKUT şuanda arama kurtarma çalışmaları üzerine Türkiye’deki en iyi, en tecrübeli ekibe sahip.

Nasuh Mahruki arkadaşlarıyla birlikte AKUT’u kurmadan önce özellikle dağcılık üzerine adından söz ettirmişti. Rusya’dan Kar Leoparı unvanı alan, Everest’e 2 kere çıkan dağcı Nasuh Mahruki daha sonrasında AKUT ile özdeşleşmiş oldu. Siyasi duruşu, söylemleri, sporcu kişiliği, başarılarıyla ve AKUT’la herkesin sevgisini toplayan Nasuh Mahruki ile röportaj yapmak istedik. Bizi evinde, aile ortamında ağırlayan Nasuh Mahruki’ye bugüne kadar sorulmamış soruları sormaya çalıştık. Gayet sıcak geçen röportajda Mahruki’ye AKUT’u, siyasete ne zaman gireceğini, maden kazalarını, yeşil alanların rant uğruna AVM’lere dönüştürülmesini, TGB’nin ABD askerinin başına çuval geçirmesini sorduk cesur cevaplar aldık.

Röportaj: Ercan Küçük

RÖPORTAJLIK: Verdiğiniz röportajlarda dağcılığa başlamanızı anlatırken “basit bir ilanın peşine giderek ne kadar doğru bir karar verdiğimi gördüm” diyorsunuz. O yaşlarda cesurca davranarak hayallerinizin peşinden koşmuşsunuz. Günümüzde hayallerinin peşinden koşmak isteyen milyonlarca genç var ama sizin kadar cesur olamıyor. Yetiştiği yaşadığı ortam ve kültürün de bunda etkisi büyük. Bu anlamda neler söylemek istersiniz?

NASUH MAHRUKİ: Tam bu amaçla Kendi Everest’inize Tırmanın diye bir kitap yazdım. 7.kitabım ve 42 yaşında yazdığım bir kitap. Artık olgunluk yaşında ürettiğim bir kitap. 64 adımdan oluşan başarı ve mutluluğun yol haritası adını verdiğim bir süreç anlatıyorum o kitabın içinde. Başından sonuna bir kişisel gelişim kitabı. Ben kendi kafamda 15-25 yaş arası gençler için diye düşünmüştüm ama çok daha yaşlı başlı insanlar bile keşke bu kitabı gençken okusaydık diyorlar. Neticede buradaki asıl hikaye kişinin genç yaşlarda kendini yeteneklerini tanıması, keşfetmesi ve bu yetenekleri kapsamında kendisine bir yaşam yolculuğu tasarlaması, bununla uyumlu hedefler belirlemesi burada asıl akıllıca yapılacak şey. İşin en başlangıç noktası kendini tanımak. Gençlere kendilerini çok iyi tanımalarını öneririm. Hayatın farklı alanlarında deneyimler yaşayarak kendileriyle ilgili farkındalıklarını arttırmalarını, yeteneklerini keşfetmelerini, yeteneklerinden zevk alıyorlarsa bunları iyice geliştirmeye çalışmalarını öneririm. Çünkü yetenek nankör bir şey. Kullanırsan gelişir, kullanmazsan da körelir. O farkındalıklarla kendileriyle ilgili hedefler belirlemelerini, ondan sonra da onun peşinden cesaretle disiplinle kararlılıkla devam etmelerini öneririm. Sonuçta herkes hayata bir kere geliyor. Bir kere yaşadığın yaşam deneyimi bu. Bir kere bebek oluyorsun, bir kere çocuk, bir kere ergen, bir kere genç yetişkin, olgun oluyorsun. Her şeyi bir defa yaşıyorsun, hayatın provası yok. Hiç kimse daha önceden bu yaşayımı deneyimleyerek bir kere daha bunu yaşama fırsatına sahip olmuyor. Bir defada bunu doğru yapmamız lazım. Hayatı iyi kurgulayabilir, mutlu başarılı keyifli bir hayat kurgulayabilirsen bunun en büyük ödülü sana. Beceremezsen de en ağır bedeli sen ödüyorsun. Bu dolayısıyla öyle mi olsun böyle mi olsun diye kestirip atılacak bir şey değil. Böyle olmak zorunda, yapamadığın zaman hayat gidiyor çünkü. Hedeflerinin tutkularının peşinden inatla kararlılıkla cesaretle gitmediğin takdirde o hayatını sıradanlaştırıyorsun. Hayatın içerisinde herkes gibi bir yer bulmaya çalışıyorsun. Önemli olan kendin gibi olabilmek. O zaman da değerli oluyorsun. Değerli olduğun zaman da o başarıyı getiriyor yanında.

RÖPORTAJLIK: 80’den fazla ülkeye gittiniz. Özellikle Hindistan’dan çok etkilendiğinizi belirtiyorsunuz. Ama Türkiye’den başka bir ülkede yaşamak istemediğinizi söylüyorsunuz. Neden Türkiye?

NM : Burası benim vatanım. İnsan vatanında yaşamak ister. Ben Türkiye’yi çok seviyorum. Türkiye’den başka bir yerde yaşamayı hiçbir zaman düşünmedim. İstanbul’dan başka bir yerde yaşamayı hiçbir zaman düşünmedim. Bu evden başka bir yerde yaşamayı düşünmedim. Burası ailemden kalan bir ev.

RÖPORTAJLIK: Ülkemizin özellikle genç aydınları arasında gösteriliyorsunuz. Sizce bunun nedeni sportif başarılarınız mı, siyasi duruşunuz mu? Yoksa AKUT’un başarıları mı?

NM : Bence hepsi birden. Sonuçta hayat bir bütün. Neticede insanlar konuştukları kişilerin hayatta yaptıklarına bakıyorlar, ürettiklerine, söylemlerine, davranışlarına. Hatta hayata kattıklarına bakıyorlar. Bence bir bütün olarak bunu değerlendirmek gerekiyor. Eğer öyle gözüküyorsa ne mutlu bana.

RÖPORTAJLIK: Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir kitabınızın bir 40 yaş hesaplaşması olarak hazırlandığını söylüyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda keşke şunu yapsaydım, şunu eksik yaptım dediğiniz bir şey var mı?

NM : Muhakkak öyle detaylı düşününce bir şeyler çıkar. Ama benim hayatta öyle keşkelerim pişmanlıklarım yoktur.Çünkü ben geriye bakmam ileriye bakarım. Geçmişte ne olduysa oldu. Artı eksi doğru yanlış yaptık bitti. Ya da yapamadık, ne kadar yaptıysak o kadar yaptık. Önemli olan bugünle yarın. Önüne bakacaksın. Geçmişten yapacağın tek şey ders alacaksın. Geçmişten olası hataların, eksiklerin varsa onlarla ilgili kendini bağışlayacaksın, başka çaresi yok. Ama kendini bağışlamanın da ön şartı aynı hataları ya da benzer hataları tekrar etmemektir. Ve yoluna önüne bakıp devam edeceksin. Ufak tefek hatalar yapmışımdır elbette ama büyük hata yapmadım.

RÖPORTAJLIK: Dağ tırmanışlarınızda şüphesiz ki birçok olayla karşılaşmış, maceralar yaşamışsınızdır. Bunları, kendi yaşadıklarınızı beyaz perdeye aktarmayı düşündünüz mü?

NM : Ben motorsiklet seyahatleri, dağ tırmanışlarıyla ilgili bir sürü belgesel yaptım. Beyaz perde projesi yok şimdilik. Onu da artık başkaları yapsın.

RÖPORTAJLIK: AKUT özellikle 1999 depreminden sonra hayatımıza girdi. Bir dönem özellikle bürokrasiyle sıkıntılar yaşadınız. Sivil Savunmanın sizi yurtdışındaki afetlere göndermemesi, İstanbul Valiliği’nin AKUT’a müdahaleleri. Şuanda bu sıkıntılar ne seviyede? Sorunlar çözüldü mü?

NM : Bir dolu problem yine tabi var. Maalesef sıkıntı şu: AKUT her zaman Türkiye’nin önünde bir sivili toplum kuruluşu oldu. Toplum bizi 1999 depreminde tanıdı ama o bizim 34. Arama kurtarma çalışmamızdı. Bugünkü arama kurtarma çalışmamızın sayısı 1800lerde. 99 depreminden önce de biz bir hayli arama kurtarma çalışması yapmıştık. Hatta Adana-Ceyhan depreminde 98’de katıldığımızda kamuoyu bizi ciddi derecede tanışmıştı. Ama 17 Ağustos depremi işi bambaşka bir yere getirdi. Çünkü Türkiye’nin hazırlıksız yakalandığı bir afetti. Ve o olaydan sonra AKUT’un gösterdiği yararlılıklar neticesinde AKUT en üst düzeyde onurlandırıldı. Başbakanından Cumhurbaşkanına birçok isim AKUT kaskını taktılar. Devletin bütün kademeleri en üst düzeyde takdir, teşekkür etti. Fakat bu öncülük neticede bir taraftan ülkenin arama kurtarma acil durum yönetimine de bakış açısını değiştirdi. Şuan Türkiye’de çok güçlü bir arama kurtarma faaliyeti var AKUT’un sayesinde. TSK bile bizden sonra kurdu arma kurtarma ekiplerini. Dolayısıyla burada büyük bir liderli, ufuk açıcılık var. AKUT’un kurulduğundan beri bu şekilde devam etti. Şuanda bile birçok şey konusunda öncüyüz. Bu tabiî ki de ülkesinin insanlarını seven kişiler, böyle yönetilen kurumlar için çok saygıdeğer bir şey. O insanlar ve o tür insanların başında bulunduğu kurum ve kuruluşlar AKUT’a böyle yaklaşıyor. Ama bir de kendi yetersizliklerini benzer alanda çalışan ve kendisinden bin kat daha iyi iş yapan insanları görüp de kendi yetersizliklerinin ortaya çıkmasından rahatsızlık duyan, işgal ettikleri makamlara layık olmayan bir takım insanlar da var. Onlarla sorun yaşandı. Bizi devleti zayıf gösteriyorsunuz diye suçladılar. Biz devletin yapması gereken işi yapıyoruz. Bunu devletten daha iyi yapıyorsak bunun sorumlusu biz miyiz? O zaman devlette işini yapmayanlardan kurtulalım. İşini düzgün yapan insanları getirelim oraya. “Siz yaptığınız şeylerle halkın arasını açmaya çalışıyorsunuz.” şeklinde sözleri çok üst düzey insanlardan duyduk. Bakış açısı bu bazılarında. Bu tabi yetersiz bir yöneticilik. Böyle bir bakış açısı olmaz. Eğer sorumlu olsalar, bütün ülkeye eşit, adil, tarafsız olsalar hakikaten ülkeyi insanları sevseler böle düşünmeyecekler zaten. Birisi bir tuğla mı koyuyor memlekete hemen alalım koruyalım, önüne fırsatlar koyalım demeleri gerekirken, onların eksikliği beceriksizliği ortaya çıkıyor diye bizi suçluyorlar. Medyada bunu zaman zaman çok olumsuz kaşıdı. 99 depreminden sonra Sabah Gazetesi, “Halkın AKUT’u, Devletin Sivil Savunması” diye bir kapak yaptı. Bizimkiler pırıl pırıl gencecik insanlar, kızlar erkekler şeklinde. Hepsi öğretmen doktor mühendis, iş adamı, öğrenci, sporcu tipler. Diğer tarafa da devletin sivil savunması diye koydular. Bıyıklı kilolu, erkekler. Onları aşağılayacak şekilde koydular bunu. Bunları görünce onlar da geriliyorlar. AKUT yüzünden bize niye vuruyorlar diye. İster istemez böyle bir ikilik yaratıldı. Bunları önemli ölçüde aştk. 2001-2002-2003 bayağı zor zamanlardı. Çok organize saldırılar da yaptılar. Ülkenin etkin köşe yazarlarını Hıncal Uluç’u, Fatih Altaylı’yı saldırttılar üstümüze. Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir kitabında bunları yazdım. Karşılaştığımız zorluklar diye bir bölüm var o kitapta. 70 sayfa AKUT’a yapılan kötülükleri, engellemeleri, hakkımızda çıkartılan karalama kampanyalarını belgeleriyle yazdım. O yüzden 40 yaş hesaplaşması dedim o kitap için. Şuanda da devam ediyor. Ama başka bir taraftan devam ediyor. AKUT siyaset üstü bir STK. Herkese eşit adil ve tarafsız yaklaşmak durumunda ve insan hayatı için mücadele ediyoruz. Birisini kurtarmaya gittiğimizde dili, dini, etnisitesi, Haitili, Tayvanlı olması bizi ilgilendirmiyor. Biz insan diye bakıyoruz. Hatta sadece insan değil hayvan da kurtarıyoruz. Bugüne kadar 300’ün üzerinde hayvan kurtardık. Havyan kurtarmada da Türkiye’nin en iyi ekibiyiz. Bizim için yaşam kutsal. Bunu hiçbir sınırlandırma koymadan yapmaya çalışıyoruz. En önemli olan bu bakış açısı ve bizim gücümüzün kaynağı da bu. Benim kişi olarak tabi ki bir dünya görüşüm var. Gördüğüm ülkedeki çarpıklıkları eksiklikleri düşünen bir insan olarak ülkesine karşı, insanlara karşı, kendisini sorumlu hisseden bir yurttaş olarak yurttaş olma sorumluluğumla bunları yazıyorum söylüyorum. Bunu AKUT’la ilişkilendirip sen AKUT’un başkanısın niye böyle siyasi söylemlere giriyorsun dediklerinde ben de “ne alakası var? ben AKUT’un başkanıyım diye fikrim olamaz mı?” diyorum. Ben ASHOKA Vakfı’nın da Türkiye’deki başkan vekiliyim. Milli Olimpiyat Komitesi, Su Altı Araştırmaları Derneği, Gezginler Derneği gibi kurumlara da üyeyim. Onların hiçbiri benim bu söylemlerimden etkilenmiyor. Niye bunları AKUT’l a ilişkilendiriyorsunuz diyorum. Bunu da aştık aslında. Hatta AKUT Nasuh Mahruki AKUT’un başkanıdır ama kendi görüşlerini anlatıyor, AKUT’u ilgilendiren bir şey değil bu diye basın açıklaması da yaptı. Dolayısıyla onun söylemlerini AKUT’a yansıtmayalım denildi. Bunu 1-2 defa yaptık ısrarla da söyledik. Şuanda belli bir yere getirdik bunu. Oyüzden de tabii ki özellikle hükümet kanadından hiçbir destek görmüyoruz. Hala arabalarımıza motorlu taşıt vergisi ödüyoruz. AKUT 19 senedir hayat kurtarıyor. Ülkeye hayat kurtarmayı öğreten ekip biziz. 35 bölgede 44 aracımıza 1500-1600, 1700 gönüllümüz var. Hayat kurtardığımız araçlara, 300 civarı telsize frekans tahsil ücreti ve cihaz kullanım bedeli diye para ödüyoruz. Bugüne kadar devlete herhalde 300-400bin lira vergi ödedik. Biz bu vergiyi niye ödüyoruzki? Ben defalarca kez gittim Ankara’ya: iki kez Kemal Unakıtan’la görüştüm. Efkan Ala Başbakan Dnaışmanıyken bir kere görüştüm. Şimdiki Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e gittim. Bize zaten para vermiyorsunuz. İstemiyoruz da zaten. Bari arabalarımızdan vergi almayın dedim. Ben kendimi kötü hissediyorum. Parasının miktarında da değilim. AKUT’u kurmaya karar verdiğimizde ben 26 yaşımdaydım. Bugün 46 yaşımdayım. Bukadar senedir hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak insan hayatı kurtarmaya devam ediyoruz ve siz bizim arabalarımızdan vergi alıyorsunuz. Bunu alamazsınız. Yasaya uygun olabilir ama ahlaka uygun değil, etik değil. Nerelere ne paralar harcanıyor, AKUT’tan da motorlu taşıtlar vergisi alma kardeşim. Telsizlerden de o ücretleri alma. Ben sonuçta hobilerimi gerçekleştirmek için bu işi yapmıyorum. Bu ülkeye millete karşı bir sorumluluk projesi. Bunu nda çok iyi yapıyoruz. Ama devlete ödediğimiz bu vergi elimizi kısıtlıyor. Başka kaynaklardan kesmemiz gerekiyor. O 400bine biz 2 ekip daha kurabilirdik.

KUPON ARAZİLERİ KARŞILIĞI TÜRGEV’E BİR KALEMDE 100 MİLYON DOLAR BAĞIŞ”

RÖPORTAJLIK: Kamu yararına çalışan dernek olmak bu vergileri vermeye engel değil mi?

NM : Değil. Biz hem kamu çalışan derneğiz, hem de izin almadan yardım toplayabilen bir derneğiz. Bu statüdeki 11 dernekten biriyiz. Öte yandan şunu da söylemek gerekiyor. Bu siyaset yapmak değil ama. Bu ülkedeki çarpıklıklara dikkat çekmektir. TÜRGEV diye bir vakıf çıktı ortaya. Erdoğan’ın oğlu Bilal’in, yedi sülalesinin yönetiminde olduğu vakıf. 100 Milyon dolar bağış yapmışlar. Bir kalemde. Kim görmüş bu kadar parayı yan yana bir yerde? Ama birisi geliyor bir vakıfa bir kalemde bu kadar bağış yapıyor. Niye çünkü başbakanın tapelerinde çıktı. Bana sormadan kupon arazileri kimseye vermeyeceksiniz diye. Bir de fırça atıyor. O kupon arazileri ona buna vererek oradan onun karşılığında da buralara bağışlar yaptırıyorlar. Bu ayyuka çıktı artık. AKUT’un arabalarından motorlu taşıt vergisi alan bir hükümet var bir tarafta bir tarafta kendi ailesine kurdurduğu bir vakfa 100 milyon dolar bağış yaptıran bir hükümet var. ben bundan nefret ediyorum. Ve bunu her ortamda da söylüyorum. Bunu söylediğim zaman bunun neresi siyaset yapmakmış? Birisi hırsızsa rüşvetçiyse yalancıysa sen hırsız ve rüşvetçisin pis bir yalancısın demenin neresi siyaset yapmakmış? Ayna tutuyorum. Bu kardeşim bu. 17 Aralık’ta tapelerde hepsi çıktı. Sen görmüyorsan gerizekalı olan ya da vicdanıyla hesaplaşması gereken sensin. Ben bunu görüyorum ve açık yüreklilikle cesaretle söylüyorum. Bu adamlar hırsız rüşvetçi ve yalancı. Ve bizi yönetiyorlar şuanda. Bu çok tehlikeli bir şey. Ulusal güvenliğimiz için de çok tehlikeli bir şey. Bunu görenler, söyleyenler var. Bundan dolayı çok endişe edenler var. Keşke herkes bu gerçekleri görse.

AKUT’UN BİLİNÇLENDİRME ÇALIŞMALARI

RÖPORTAJLIK: AKUT’u daha çok afet, felaketlerden sonra arama kurtarma çalışmalarında görüyoruz. Peki AKUT’un daha bu felaketler yaşanmadan öncesi için alınması gereken tedbirler anlamında ilgili kurum, kuruluşlarla çalışmaları var mıdır?

NM : AKUT’un varlık sebebi 1.si acil durumlarda dağ ve doğa sporu kazalarında deprem sel gibi doğal afetlerde can kaybını en aza indirmek. 2.si de bu konular hakkında toplumu bilinçlendirmek. Operasyonda zaten Türkiye’de en iyisiyiz. Çok yakın zamanda AKUT 2000. canını kurtarmış olacak. Suriye sivil savunmasını da biz yetiştiriyoruz. Biz 750 civarı insan yetiştirdik. Bazıları eğitmen oldu. 1100 civarında şuanda Suriye sivil savunmasında insan var. 10binin üzeride insan kurtardılar savaş koşullarında. 1.5 sene gibi bir zaman içerisinde. Bütün dünyada bunlar anlatılıyor. Bu bizim arma kurtarmayla ilgili yaptıklarımız. Öte yandan toplumu bilinçlendirme çalışmaları yapıyoruz. Bu konular hakkında insanlar önceden bilgili olsun ki başımıza geldiğinde enaz zararla atlatabilelim. Öncesinde, sırasında, sonrasında insanlar ne yapmalı bilsinler diye. Bu konuda bir tırla deprem eğitimi projesi çerçevesinde 2 kere Türkiye’nin tamamını dolaştık. 2004’te ve 2008’de illerin tamamını dolaştık. 5 sene boyunca da ilçeleri dolaştık. İlçeleri dolaştığımız projede AkSigorta’ydı sponsorumuz. Deprem simulatörüyle nasıl önlem alabiliriz diye anlatıyoruz. Seminerler veriyoruz. Her sene 100binin üstünde insana Türkiye’nin her yerinde seminerler veriyoruz. Bazen yerel yönetimlerle işbirliği yapıp o bölgedeki bütün okullardaki bütün öğrencilerle seminerler yapıyoruz. Liselere dönük afet bilinçlendirme eğitimimiz var. Haftada iki saat olarak 1 ya da 2 dönem olarak sürüyor. Bu anlamdan çok çalışmamız var. Toplumu bilinçlendirme ciddi zaman ve efor ayırdığımız bir alan. Çünkü bu konular hakkında önemli olan bu konuları içselleştirmek ve davranış değişikliklerine yol açmak. Bunu ısrarla ve inatla 7’den 70’e sürekli toplumun karşısına bir şekilde çıkartmak lazım. Bu eğitimin artık öyle bir hale gelmesi gerekir ki Japonya’da olduğu gibi bir deprem anında herkes ne yapması ve nasıl yapması gerektiğini biliyor. Ne birbirlerini sıralarda itiyorlar, ne birbirlerinin hakkını taciz ediyorlar. Tamamen işin gereklerine göre hareket ediyor bütün nüfus. Yaşadıkları tecrübelerden çıkarttıkları sonuçları okadar çok iyi anlatmışlarki çok küçük yaşlardan itibaren bir afet anında herkes nasıl davranması gerektiğini biliyor ve toplumsal bir dayanışmayla birlikte afetten en az zararla çıkabiliyorlar. Korkunç bir tsunami afetini atlattılar. Hem de nükleer sızıntıya rağmen. Türkiye’nin de bu hale gelmesi için uğraşıyoruz. Türkiye’de birgün inşallah Büyük Atatürk’ün yol gösterdiği gibi çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaşmış afetlere dayanıklı bir toplum olacak. Toplumu bilinçlendirme çalışmalarında sadece seminerler ya da tır projesiyle yapmıyoruz. Tiyatro sanatını da kullanıyoruz. Bir çocuk tiyatrosu müzikalimiz var. ‘Birimiz Hepimiz Hepimiz AKUT’ diye. Birçok yerde oynadı. Şimdi de bir kukla tiyatro hazırlığımız var. İnteraktif tiyatromuz var. Çocuk tiyatromuz, yetişkin tiyatromuz var. İstanbul Kalkınma Ajansı vakfının projesiyle 4 bölümlük bir çizgi film hazırladık. Kitapçıklar üretiyoruz. 2004’teki çalışmada 50bin kitapçık dağıtmıştık bütün Türkiye’de. Deprem eğitimiyle alakalı. 2008’deki projede Vodafone Vakfı sponsorumuzdu. 1milyon adet kitapçık dağıttık. Aksigorta’yla da deprem yangın ve sele yönelik bir kitapçık çıkarttık. Ondan da yine 100binlerce dağıttık.

MADENLERDEKİ ÖLÜMLERDEN TAYYİP ERDOĞAN SORUMLUDUR”

RÖPORTAJLIK: Son dönemde iş kazaları, iş cinayetleri çok gündeme geldi. Alınmayan tedbirler, patronların tasarruf yapmak için işçilerin can güvenliğini arka plana atması çok tartışılıyor. AKUT bu konuya da el attı mı?

NM : İş sağlığı iş güvenliği konusunda hükümetin alması gereken insiyatifler var ama almıyor bunları. O yüzden bunlar yaşanıyor zaten. Hep göstermelik her şey. Şuanda inşaat sektörü inanılmaz hızlı büyüyor. Ve tamamen hükümete yakınlar tarafından büyüyen bir yapılanma bu. Orada da bir takım denetlemeler maalesef göz ardı edildi. Özellikle madencilikte görüyruz. Korkunç durumdayız madencilikte. Türkiye 19 yıldır Uluslar arası Çalışma Örgütü İLO’nun 176 sayılı madencilikteki iş sağlığı güvenliği normlarını belirleyen yönetmeliği imzalamıyor. Birkaç yıl önce bütün madenlerin işletme ruhsatlarının dağıtımı doğrudan başbakana verildi. Doğrudan Tayyip Erdoğan belirliyordu kime ne maden verileceğini. Bu ölümlerin hepsinden doğrudan o sorumludur. Çünkü bu yönetmeliği imzalamadığı ve tüm madenleri kendisine bağladığı için. Ama çıktı savunmasında ne dedi? Bu işin fıtratında vardır, geçmişte de oldu böyle olaylar dedi. Geçmişte dediği 150 sene öncesinde. Biz de gerizekalıyız, yiyoruz bunu. Sonuçta amaç rant ve daha fazla para kazanmak. İLO 176’yı imzalamayan ülkelere bakıyorsun. Birisi Afganistan diğeri Pakistan. Türk madencileri bu 2 ülke standartları gibi madenlerde çalışıyor. Çünkü böyle bir yönetmelik şart değil Türkiye’de. Hatta Soma faciasında “ biz daha yeni denetlendik” dediler. Çünkü yalandan denetleme yapılıyor. Normalde 125 dolar olan kömürü 25 dolara çıkartıyoruz diye başarı olarak söylediler. Bunu nasıl yapıyor? İş sağlığı güvenliğiyle ilgili önlemleri almadan çıkartıyor. Yaşam odalarını yaptırmayarak, doğru kişisel güvenlik malzemelerini almayarak yapıyorlar. Fotoğraf çok açık ortada. Bunu görmemek için ya kör olmak lazım ya da vicdansız olmak. Biz ikisi de değiliz.

İSTANBUL’U SATIYORLAR, CEPLERİNE DOLDURUYORLAR” mahrukiröportaj2

RÖPORTAJLIK: Türkiye’de uzmanlar 99’dan sonra özellikle Marmara Bölgesi’nde büyük bir deprem bekliyorlar. Depremden sonra halkın toplanması gereken ormanlar gibi yeşil alanlar ranta kurban gidiyor. Siz hem bir doğasever hem de AKUT’un Başkanı olarak bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

NM : Bu korkunç bir durum. İstanbul şuanda hükümet tarafından talan ediliyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra 480 tane olası bir İstanbul depremi için toplanma alanı ilan edildi. Bu hükümet geldikten sonra yarısından fazlasını imara açtı ve avm, rezidans yaptı. Çünkü orayı para diye görüyor. Halkın ona ihtiyacı var, nefes alacak bir alan, çocuklar çıksın yeşil görsün de demiyor. Oraya baktığında dolar görüyor. Elinde yetki de var. Belediye meclisinde elini kaldırıyor, herkesin de işine geliyor. Herkes de oradan besleniyor. Müthiş rüşvetler dönüyor. İstanbul’u satıyorlar ceplerine dolduruyorlar. Hepimize ait olan kamu kaynaklarını kendileri için kullanıyorlar. Cep telefonlarında mesela deprem vergisi koydular, sonra adını değiştirdiler. Yıllarca hepimiz deprem vergisi ödedik. Muazzam bir para toplandı. Defalarca soruldu, nerede bu paralar diye. En sonunda Maliye Bakanı Mehmet Şimşek çıktı dedi ki biz o paralarla yol yaptık. Yapma ya! Demek yol yaptınız. Nerede faturası? Kime ne verdiniz nasıl yapıldı? Hiçbir denetleme yok. Ne anladım ben bu işten? Senin zaten yol yapmak için topladığın vergiler var. Bu deprem vergisi. İstanbul’un ya da Türkiye’nin depreme dayanıklılığını arttırmak için toplanan bir vergi bu. Sen o parayı yolda kullanamazsın. Ama ne Danıştay, ne Sayıştay, ne HSYK, ne polis, ne yasa hiç kimse işini yapmadığı için hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ettiler. Kim bilir ne paralar ne rüşvetler yenmiştir onun içinde. Denetlemesi yok çünkü. Ve devlet son yıllarda denetlenemiyor. Sayıştay “bana belgeleri yollamıyorlar denetleyemiyorum” diyor. Ama onlar mecliste işlerine devam ediyorlar. Bunların hepsi anayasal suç. Hepsi hapislik suç. Dokunulmazlıkları olmasa hepsi hapise girecek. Bu iş bittikten sonra girecekler.

RÖPORTAJLIK: Gençlik için en büyük tehditlerden birisi bonzai ve diğer uyuşturucu maddeler. Türkiye’nin genç bir aydını olarak hem de AKUT olarak bu sorunla mücadele anlamında projeleriniz, çalışmalarınız var mı?

NM : Bu bizim doğrudan konumuz değil. Ama özellikle benim çok hassas olduğum bir konu. 10 yaşın altına inmiş deniyor uyuşturucu kullanımı. Eczanelerde artık çocuğunuz uyuşturucu kullanıyor mu testini satıyorlar. Bu korkunç bir travma. Bir anne baba çocuğuna kan testi yapacak. Gel bakalım buraya kullanıyormusun diye. Bu aradaki ilişkiyi mahfeder. Buradaki asıl sorumlu aile. Kimse kendi kendine sokaktan bulup uyuşturucuya başlamıyor. Arkadaş çevresi ile başlıyor. Aile eğer çocuğuyla anne baba olmanın ötesinde bir dost sırdaş olmayı becerebilirse çocuğunu sıkmadan rahatsız etmeden ama onun her zaman güvenebileceği güvenli bir aile olmayı başarabilirlerse ozaman çocuklar uyuşturucuya saplanmaz. Çocuktaki en küçük değişikliği aile fark eder. Uyku düzeni mi bozuldu daha mı fazla para harcamaya başladı, kılık kıyafeti mi değişti, arkadaş çevresi mi değişti, kullandığı dil mi değişti, dersleri mi düştü filan. Bir takım emareleri zaten görmemek mümkün değil. Ama ailenin çocukla yakın olması lazım. Ama maalesef Türkiye’de bir çok parçalanmış ailede sorunlu ilişkilerde arada çocuklar kötü yola düşüyorlar. Ailelerin bilinçli olması çok önemli. Sonra sistemin problemi. Bugün ortaokulların önünde satılıyormuş. Herkes bunu söylüyor. Madem satılıyor gidin yakalayın ozaman. Çocukların uyuşturucu kullanması korkunç bir şey. Çocuk yaşta böyle bir kayıbın içerisine girerse bir birey onun hayatında yaratacağı fırsat maliyetini ve kayıpları bir daha kapatamayabilir. Bir kere geldiğin hayatta çocuk yaşlarda öyle bir hata yaparsan sonrasındaki bütün hayatın bundan etkilenebilir ve bütün hayatın boyunca bedel ödemek zorunda kalabilirsin. Bu çok acı bir şey olur. Çok daha etkin mücadele etmek gerekir.

 

NASUH MAHRUKİ SİYASETE GİRECEK Mİ?

RÖPORTAJLIK: Biraz da siyasete, Türkiye gündemine girelim. 30 Mart yerel seçimlerinde size CHP’den Kadıköy Belediye Başkan Adaylığı daveti gelmiş, sonra o gece İşçi Partili olduğunuz gerekçesiyle bu karardan vazgeçilmiş. Peki Nasuh Mahruki siyasete atılmayı düşünüyor mu? CHP’li mi İşçi Partili mi?

NM : Ben hiçbir parti üyesi değilim, CHP seçmeniyim. CHP’de daha az yanlış insan olduğunu düşünüyorum. Ve CHP’nin de daha az yanlış yapacağını düşünüyorum o güce sahip olursa. Siyasete girme konusu çok uzun zamandır gündemde olan bir konu. Bir dönem ben niyetlendim de aslında. Hatta 2000-2002 arasında bu konulara ilgim çok arttı. Milli Güvenlik Akademisi’ni bitirdim ben. 2003-04’te Milli Güvenlik Akademisi’ne kabul edilen ilk STK lideriydim. Müthiş bir eğitim. Bu konular hakkında kendimi yetiştireyim, ileride daha büyük sorumluluklar alayım diye. Kitap okumalarımı da değiştirdim, bu yönde bir sürü kitap okudum. AKUT çok iyi yerlere geldi. AKUT’ta ben ve arkadaşlar hayallerimizi gerçekleştirebiliyoruz. Bugün bizim derneğimiz var, vakfımız var, spor kulübümüz , yayınevimiz, enstitümüz, çocuk akademimiz, üniversite topluluğumuz, liselerde afet bilinçlendirme eğitimlerimiz var. Birçok yerde bir çok alanda binlerce insanla birlikte çok büyük bir aileye dönüştü AKUT. Şuanda 11 ülkede proje yapıyoruz. Spor kulubümüz, dağcılık, kayak, snowbord, atletizm, bisiklet, motosiklet, motor sporları, kaysirf, geleneksel Türk okçuluğu branşları var. Şimdilerde oryantalingi kuruyoruz. 15-16 üniversitede topluluğumuz var. AKUT’ta biz çok önemli bir şey yakaladık. , başardık. Bunun zarar görmesini hiçbirimiz istemiyoruz. Hep birlikte bunu buraya getirdik. Lider kadrosu uzun yıllardır birlikte çalışan, birbirini çok iyi tanıyan ve birbirimizin boşluğunu çok iyi tamamlayan farklı yetki ve sorumlulukları olan bir modelle gidiyoruz. Birbirimize çok güvendiğimiz için de AKUT’un değerlerini çok iyi bildiğimiz için de gözümüz kapalı ayrı odalara koyup önümüze aynı soruları da sorsanız aynı cevapları veririz. Bu büyük bir verimlilik ve hız kazandırıyor. Bunun zarar görmesini istemiyoruz. Bu sistem biz birlikte olduğumuz zaman güçlü bir sistem olarak devam ediyor. Birimiz ayrılsak çok yara alırız. O yüzden benim çok düşündüğüm bir konu. Şuan niyetim yok siyasete girmeye. İyi gidiyoruz çok daha iyi yerlere de gideceğiz. Bir de AKUT tarafsız bir yer. Bugün kimsenin dinine, diline, etnisitesine, boyuna posuna bakmıyoruz. İnsan diye, yaşam diye, can diye bakıyoruz. Siyasette bir yere girdiğiniz andan itibaren ister istemez taraf olmak zorundayım. Taraf olduğunda karşı taraf da var. Ben şimdi herkese eşit adil ve tarafsız bir şekilde yaklaşabiliyorum. Bunu kaybetmeyi de aslında istemiyorum. Bu değerli bir şey. Toplumun her kesimi tarafından takdir edilmek güzel bir şey. Kişi vatan haini değilse bizi sever. İlerisini bilemem ama bugünkü konjönktürdeki düşüncem bu yönde.

CHP NASUH MAHRUKİ’YE NE TEKLİF ETTİ?

CHP ile de ilişkimiz uzun zamandır var. Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde bana şöyle denmişti. “Kemal Bey CHP’ye girerken yanında birkaç isimle girmek istiyor. Birisi de sensin ne dersin?” Ondan sonra Genel Başkan Yardımcılığı teklifi geldi. Gürsel Tekin ile oturduk konuştuk. Ciddi bir teklifti. Oturalım konuşalım dedim. Şunu sordum. Benim AKUT’ta böyle böyle bir hareket alanım var. İster spor olsun, ister toplumu bilinçlendirme olsun, eğitim olsun ben bunları zaten yapıyorum. Bana bundan daha fazla ne vereceksiniz? Benim yetkim ve sorumluluklarım ne olacak ve benden ne bekliyorsunuz dedim. Bunlara Genel Başkan cevap verebilir dedi. O zaman Genel Başkanla konuşalım dedim. Burada ben zaten dünyanın işini yapıyorum. Bana burada yaptığımın 2 katını yapabileceğim bir alan tanıman lazım ki en az, ben ona göre düşüneyim. Sonuçta burayı bırakmak zorunda kalacağım. Hem siyaset hem AKUT’un başı olmaz. O da orada kaldı. Sonra Kadıköy Belediye Başkanlığı adaylığı geldi. Yani CHP ile böyle bir flörtümüz var uzun zamandır ama bir türlü net bir yere varamadı mesele. Siyaset konusunda düşüncem bu. AKUT’ta yaptığımdan daha fazlasını yapabileceğim bir alan yakalayabilirsem düşünebilirim.

RÖPORTAJLIK: İşçi Partili olduğunuz iddiası nereden çıktı?

NM : İşçi Partisi bana sorarsan Türkiye’nin en önemli kritik meselelerinde yıllardır çok doğru pozisyon aldı. PKK meselesinde, Ermeni Soykırımı yalanları meselesinde ve Kıbrıs meselesinde. Bu 3 konuda da tam benim düşündüğüm gibi, olması gerektiği şekilde ve vatanseverce pozisyon aldı. Ve ciddi de mücadele edildi. Lozan eylemi mesela. Demokrasiden bahsedip soykırım yalandır diyeni hapse atıyorlar. Bu hiçbir yasaya uygun değil. Ama bunun çözülmesi için birilerinin gidip o suçu işlemesi gerekiyordu. Ben de Doğu Perinçek ile birlikte o suçu işleyenlerden biriyim. 300 tane aydın gittik. Kendimiz ödedik paramızı. Kendimiz İsviçre Lozan’a gittik. Orada bu suçu bağıra çağıra hep birlikte işledik. Sonra dava açtılar Doğu Perinçek’e. Bu davanın sonucunda da AİHM’den döndü süreç. Bu müthiş bir kazanım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Ermeni Soykırımı yalanlarıyla mücadele ile ilgili bir birimi var. Bunların başaramadığını başardı bu 300 aydın. Doğu Perinçek ve İşçi Partisi liderliğinde yapılan birşeydi. Doğru ve yapılması gereken bir şeydi. Bunu da onlar yaptığı için ben onlarla yan yana durdum. Güneydoğu’nun elden gittiğinin konuşulduğu günlerde binlerce kişi Diyarbakır’a gidip Türk bayraklarıyla miting yaptık. Yapılması gereken bir şeydi bu. O ölçekte Türk bayraklarıyla öyle bir miting Diyarbakır’da hiçbir zaman yapılmamıştı. Orası da bizim vatan toprağımız. Öyle 3-5bin tane PKK’lı terörist bir karış toprağımızı alamaz elimizden. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Edirne bizim, hepimizin. Bunu kimse değiştiremez. Kıbrıs meselesinde de Annan Planı rezilliklerinde ‘Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak’ denildi. Orası stratejik öneme haiz bir yer. Bu 3 konuda çok doğru tavır aldıkları, ben de öyle düşündüğüm için onlarla işbirliği güçbirliği yaptım. Üçünde de çok olumlu sonuçlar çıktı. Ama ben İşçi Partili değilim. Başka partiler yapsın, AKP yapsın onlara da gider destek olurum.

RÖPORTAJLIK: Son dönemlerde Atatürk heykellerini saldırıları görüoruz.

NM : Atatürk çağdaşlığın sembolü. Atatürk demek doğruluk demek, iyilik, güzellik demek. Güç demek, kuvvet, kudret, özgürlük demek. Bağımsızlık, liderlik, vatan demek. Türkiye demek, bütün Türkiye’nin sahip olduğu tarihsel kültürün en üstü demek. Buna düşman olan herkes Atatürk’e de düşman. Büstüne bile düşman. Çağdaşlık düşmanı bunların hepsi.

 

TGB’NİN ABD ASKERİNİN BAŞINA ÇUVAL GEÇİRMESİ OLAYI

RÖPORTAJLIK: 12 Eylül 1980’de12 yaşındaydınız. O günden bugüne baktığınızda Türk gençliğini nasıl görüyorsunuz? Mesela TGB ABD askerinin başına çuval geçirdi.

NM : Ben o eylemi çok haklı bir zeminde görüyorum. Amerika’nın Türkiye’den özür dilemesi lazım. Açık şekilde özür dilemedikleri sürece daha çok çuval geçirecekler onların kafasına. Çünkü Türk kültürünün en önemli özelliği; biz gururlu insanlarız. Biz gururumuz için ölürüz. Sen benim kafamı kırabilirsin ama gururumu kırmana müsaade etmem. Amerika’da hiçbir hakkı yokken bizim 11 askerimizin kafasına çuval geçirdi. Ve bizi uluslar arası arenada inanılmaz derecede aşağıladı. Ben bunu kabul etmiyorum. O olayın yaşandığı gecenin sabahında biz AKUT olarak bir basın duyurusu yaptık. Daha kimse ne pozisyon alacağını bilememişti. Biz açıklama yaptık. Bu Türklüğe Türklere yapılan çok büyük bir hakarettir. Biz mütekabiliyet esasına dayalı olarak bunun karşılığının verilmesini istiyoruz dedik. Orada doğru hareket bana sorarsan 11 Mehmetçik şehit olacaktı, 100 tane de Amerikan askeri ölecekti. Ve bir daha kimse Türklere o şekilde dokunamayacaktı. Bu işin doğrusu buydu. Sonradan çıktı ortaya. Hilmi Özkök vermiş direnmeyin emrini. Sen bir Genelkurmay Başkanı’sın askeri nasıl esir aldırırsın gözgöre göre? Hem de baskın yapıyorlar. Müttefikim dediğin birisi sana baskın yapıyor. Üstelik bütün dünyanın gözüne sokarak aşağılayarak yapıyor. Amerika yol yakınken Türkiye’den özür dilesin yoksa kafasına daha çok çuval geçirirler. Ve bu bizim meşru hakkımızdır. Sen beni aşağıladın, ben de seni her fırsatta aşağılayacağım demektir bu. TGB’yi bu konuda takdir ediyorum.

RÖPORTAJLIK: Gezi Direnişinden yola çıkarsak bugünkü gençlik?

NM : Ülkenin menfaatlerini kendilerince düşündükleri için sağ ve sol kamplara bölünmüş gençlerin ölmeyi ve öldürmeyi göze alacak kadar kafayı sıyırıp çatıştığı bir dönem. Yanlış yolda olabilir ama tamamen vatanseverlikle yapılan bir şey. Çok uçlara gidersek Biri komünist diğeri faşist diyelim. O pencerelerden bakıyor ve Türkiye’nin oradan yönlenmesini istiyorlar. Ölümü göze alacak kadar mücadele eden insanların üzerinden 12 Eylül bir silindir gibi geçip işkencelerle bu insanları öldürünce olay değişti. İşkence bu dünyada olabilecek en korkunç şey. Faili meçhullerle, işkencelerle, baskılarla, zulümlerle, hapise atmalarla kendi vatandaşına yaparsan, insanını ezersen insan da siner içine kapanır. Türkiye 12 Eylül’den sonra yıllarca içine kapandı. O eziyetleri çekenler aman oğlum sen karışma siyasetle ilgilenme dediler. Siyaset sanki kadın satıyormuş, uyuşturucu atıyormuşsun gibi bir hale geldi. Dersine bak, kimseye karışma, işine gücüne bak, sen karışma diye yönlendirildi herkes. Memleket meseleleriyle ilgilenmesin diye. Çünkü öyle acılar çekildi ki. Memleket meselelerinden yanlış da olsa ilgilenildiği süreçten sonra herkesin üzerinde bir ölü toprağı vardı. 99 depreminde AKUT’un hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıp müthiş işler başarması ülkenin üzerindeki ölü toprağının atılmasını da sağladı. Tekrar ülke için sorumluluk almanın ne kadar yüksek bir değer olduğu, takım çalışmasının, özverinin, başka insanlar için mücadele etmenin ne demek olduğunu tekrar hatırlamamıza neden oldu. Biz bunu zaten herkesten iyi biliyorduk. Bu coğrafya zaten çok kültürlü bir coğrafya. Osmanlı 72.5 milletin yaşadığı yerdi. Herkes işini yapıyor, vergisini veriyor, sorumluluklarını yerine getiriyor, sanatını yapıyor. Askerliğini, ticaretini ve tarımını yapıyordu. Barış içinde yaşıyordu. Bugün Amerika’nın başardığı. Amerika’da 72 milletten oluşuyor. Barış içinde yaşıyorlar. Çünkü herkes eşit. Biz bunu başarmıştık Osmanlı’da. Anadolu’da en eski kurulan vakıfın tarihi 1048’dir. AKUT’un yaptığı 99’da bütün Türkiye’nin farkına vardığı, başkaları için sivil insiyatifle çalışmak fikri Anadolu’da 1000 yıldır var. 1071’de Malazgirt Zaferi’yle başlar Anadolu’nun Türkleşmesi. Ama 1048’de vakfımızla gelmişiz biz Anadolu’ya. Devlet örgütlenmemizle gelmişiz. Bizim bu kabiliyetimiz en az 1000 yıldır var zaten. Ama 12 Martlar 12 Eylüller silindir gibi geçti toplumun üzerinden geçmeler, insanlara eziyet etmeler sonunda bütün bu kabiliyetimizi bastırmak zorunda kalmışız. Ama 17 Ağustos depreminde biz hatırlattık. AKUT’un aslında ülkeye yaptığı en büyük şey budur. Arama kurtarmada kurtardığımız canlar, devlette arama kurtarma çalışmasının gelişmesini sağlamamız, TSK’nın arama kurtarma çalışmaları yapmasını sağlamamızın ötesinde biz toplumda bu duyguların hareket tarzını bir daha hatırlattık. Şuanda müthiş bir stk hareketliliği var Türkiye’de. 15 sene önce AKUT’un gösterdiği yararlılıklarla başladı bu.

Bölücü zihniyetle hareket eden AKP’den kurtulmamız lazım”

RÖPORTAJLIK: AKP 3 dönemdir iktidarda. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Halk halinden memnun gözüküyor sanki. AKP’nin hala %45-50’lere yakın oy almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

NM : Senin baktığın yerden öyle gözüküyor olabilir. Ama dokunsan kavga çıkmak üzere. Herkesi rüşvete bağlamışlar. Oy veren herkes AKP’nin ya çalışanı ya da AKP’nin beslediği, AKP’nin taşeron şirketlerinde çalışan işçisinden yöneticisine kadar, ya da bir biçimde yeşil kartla, kömür makarnayla rüşvete bağladığı insanlar. AKP çok adice ama çok akıllıca bir strateji uyguladı. Geldiğinden beri ülke kaynaklarını sadece kendisine oy verenlere paylaştırdı. Seni beni kazanmayı denemedi bile zaten. Onlara hangi kitle oy veriyorsa oralara bütün hizmetlerini yoğunlaştırdı. Onlara iş verdi. Devlette, belediyelerde belli bir yerlere getirdi. Onların işlerini yaptı. Dolayısıyla kendine bağlı ve bağımlı bir kitle yarattı. Ülkenin yarısı çok mutlu. Çünkü devletin bütün faydalanabileceği imkanlardan en üst düzeyde faydalanabiliyor. AKP’li olduğu için pozitif ayrımcılığa uğruyor. Diğer yarısı da halinden son derece mutsuz. Çünkü hiç birşeyden faydalanamıyor. Düşünün biz AKUT olarak motorlu taşıt vergisi ödüyoruz. Ama TÜRGEV’e her tür bağışlar akıtılıyor. Böyle bir çarpıklık var. Ülkenin yarısı çok mutlu yarısı çok mutsuz. Bunun gideceği yer toplumsal barışın sona ermesidir. Bizi birbirimize düşüren bu bölücü zihniyetle hareket eden bu AKP’den kurtulmamız lazım. AKP ülkeyi Alevi-Sünni diye, Türk-Kürt diye böldü, zengin-yoksul diye böldü. Takımları taraftarları bile böldü. çArşı’nın bile içine hamle yaptıu. En iyi yaptıkları şey bölücülük bunların.

RÖPORTAJLIK: HES’ler, nükleer ve termik santraller çok tartışılıyor. Ülkenin enerji ihtiyacı olduğu da biliniyor. Bir doğa sever olarak HES’ler, nükleer santraller ve termik santraller ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

NM : Dünyanın geldiği yer itibariyle çok daha sürdürülebilir alternatif enerji kaynakları var. Artık bütün dünya bunlara geçiyor. Almanya, Türkiye’nin herhalde yarısı kadar güneş almaz, Türkiye’nin kaç katı güneş enerjisi paneli kullanıyor. Bizim güneş, rüzgar ve dalga enerjisine geçmemiz lazım. Bütün gezegen bu tarafa doğru evriliyor. Çünkü bunlar hem daha ekonomik, hem çok daha uzun süre kullanabiliyorsun. Ve çok daha az atığı var. Bu daha iyi bir sistem. Çevreye de zararı yok. Bunu kullanmak gerekirken hala HES’ler nükleerleri kullanıyoruz. Ben nükleerlere kategorik olarak karşı değilim aslında. Ama eğer alternatif yöntemlerle aynı enerjiyi üretebiliyorsak nükleer riskli bir süreç. Hele Türkiye gibi bir deprem bölgesinde riskli bir süreç. Japonlar bunu en iyi bilen adamlar. 100 yılda bir meydana gelen 10 metreyi aşacak dalgalara karşı tasarım yapmamışlar. Yapmazsın bunu zaten. Ama neticede normalde meydana gelebilecek bütün tsunami dalgalarına karşı önlem almışlar zaten. Fakat bu seferki çok ender meydana gelebilecek büyüklükte bir depremdi. Tsunami dalgalarını aşıp reaktöre denk geldi. Ki reaktör de kapatılmak üzereymiş zaten. Kapatıyorlarken yaşandı. Talihsizlik oldu orada. Türkiye Japonya gibi sistemli bir ülkede değil. Bu konulara bukadar sıkı önlemler alabilirler mi şüpheliyim açıkçası. Bence artık rüzgar ve güneş enerjisine daha fazla ağırlık vermemiz lazım. HES’ler zaten ayrı bir trajedi. Heslerin de yapılma sebebi tamamen rant amaçlı. Geçenlerde Almanya’ya gittiğimde bir Türk çocukla tanıştım. Yatırım bankacılığında çalışıyormuş. Almanya’da benim çalıştığım bankada Türkiye’deki HES’lere kredi buluyoruz dedi. Sen yatırımcısın Türkiye’de yatırım yapmak istiyorsun. Önüne bir dosya koyuyorlar. Türkiye’deki bütün akarsular, nehirlerin üzerinde dünya kadar HES projelerini satmışlar zaten. Şuanda Almanya’daki bankalar yatırımcıya dosyayı veriyor önüne kendine nehir ve Hes seç diyor sen paranı oraya yatırıyorsun. O banka üzerinden Türkiye’deki HES’e yatırım yapıyorsun. Para kazanmak için yapıyorlar bu HES’leri.

RÖPORTAJLIK: 6 derece miyop, 2 derece astigmat olarak dağa tırmanmışsınız. Bu size sorun yaratmadı mı hiç?

NM : Ben hep gözlüklüydüm. 2 yaşında gözüm şehlaydı. Kendimi bildim bileli gözlük kullandım. Üniversitede kontakt lense geçtim çok rahat ettim. Everest’e kontakt lensle çıktım. 1996’da Camel Trophy’ye kontakt lensle katıldım. Ama Camel Trophy’deki mücadele, çamur, ter vs lense uygun olmayan bir alandı. Ve gözlerim enfeksiyon oldu. Gözlük taktım akarsu etabında kaybettim. Döndükten sonra dedim ben bu sorundan kurtulacağım. 1997’de göz ameliyatı oldum. İyiki de olmuşum. Hayatımdaki en doğru kararlardan birisi. Çok rahatım. Herkese tavsiye ederim. Gözlük artık estetik bir alet. Miyop gibi hipermetrop gibi göz hastalıklarında gözlük takmaya gerek yok bence.

RÖPORTAJLIK: Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) Başkanlığı’na bir dönem aday oluyorsunuz. Seçimde kaybediyorsunuz. Sonrasında Türkiye’de dağcılığı geliştirmek, dağcılık kültürünü yaymak için herhangi bir örgütlenme projesi düşünüyor musunuz?

NM : O zaman da düşünmüyordum aslında. Şimdiki başkan Alaattin Karaca 96’dan beri federasyonun başına. Türkiye’de dağcılığın başına gelmiş en en büyük talihsizliktir. Ve Türkiye dağcılığını bitiren adamdır. Hala 1980’lerin anlayışıyla dağcılık yapılıyor. 300 kişi Ağrı dağına çıkınca bunu bişey zannediyorlar. Bu durumdan rahatsız olan çok insan var. Özellikle üniversite kulüpleri. O da hükümetin yaptığı gibi kendisine bağımlı bir kitle yarattı. Benim seçime girdiğim sene 13milyon nüfuslu İstanbul’un 1 delegesi, 370bin kişilik Rize’nin 21 tane delegesi vardı. 220 delegelik sistemin 21 tanesi Rize’den. Alaattin Karaca naylon kulüpler kurdurmuş. kendisine garanti oy verecek adamlardan. Eş, dost, arkadaş, yandaşından. Demokrasi gözüküyor baktığında. Seçime gidiyorsun insanlar oy veriyor ama böyle veriyor. Bir sürü yerde bu numarayı yapmış zaten. O yüzden 16 yıldır da indirilemiyor. Hatta son seçimlerde hükümet bile çok karşı çalıştı ona. Hükümet karşı çalıştığı halde indirilemedi. Benim böyle bir isteğim olmadı hiçbir zaman. Zaten AKUT büyük sorumluluk. Bir de AKUT acayip büyüdü. Ben zaten burada yeterince zaman ayırıyorum. Bir AKUT gibi büyük bir kurum yönetecek zamanım yok. TDF’de büyük bir kurum. O dönemde üniversite kulüpleri toplantı yaptılar. Toplantının ortasında bu sorumluluğu benim kucağıma attılar. Bu işin başına geçmek zorundasın ve biz hep birlikte çalışıp bu Alaattin’den Türk dağcılığını kurtarmak zorundayız dediler. Ben de düşündüm taşındım bu 2 işi nasıl yaparım diye. Nasılsa ekip işi olacaktı. O dönem özellikle eski dağcılardan sıkı bir kadro motive olmuştu. Bu kadroda Türkiye’nin gördüğü en baba dağcılar vardı. O motivasyon maalesef Alaattin’in delege oyunları nedeniyle boşa çıktı. Şuanda öyle bir motivasyon da yok zaten. O gün olsaydı o ekiple birlikte gözümü karartmıştım. Bir taraftan AKUT bir taraftan TDF ile başaracağım dedim. Mecburen. Çünkü başka türlü kurtaramayacaktık. Bu şekilde de kurtaramadık ya. Kerhen girdim seçime. Sonuçta da saçma delege olayı yüzünden de bir şey olmadı.

Yaşlandığını hissediyor mu?

RÖPORTAJLIK: Geçen zaman içinde hiç yaşlandığınızı hissediyor musunuz?

NM : Aslında pek öyle bir hissim yoktu. Ben gayet iyiydim. Hatta Everest’e 2010’da 42 yaşımdayken gittiğimde kendimi özellikle test ettim. 20’lerimde 30’larımda çok hızlı bir adamdım. Profesyonel dağcılık kariyerimde yüksek irtifada benden daha hızlı 10 tane dağcıyla tanışmamışımdır. 2010’da bir daha kendime baktımki öyle antrenman falan da yapmadım. Gayet iyiydim. Eski günlerime çok yakın olduğumu söyleyebilirim. Ama şu Gezi’de kolumu bacağımı kırdım ya. O çok düşürdü beni. Kötü bir kırıktı. Parçalı kırıldı bacağım. Zor toplandı. Bir sene titanyumlar kaldı bacağımda. 23 tane plaka çıkartıldı kolumdan bacağımdan. Hala sıkıntısını çekiyorum. Şuanda performansım çok düştü.

RÖPORTAJLIK : Arama kurtarma üzerine MAGDER-AFAD tarzı kurumlar oluşturuldu. Onlar sizce yeterli mi? Nasıl daha iyi hale getirilebilinir?

NM : AFAD devletin zaten. Sonsuz bütçesi var. Ama bürokrat var da teknotrak yok. Devletin en büyük sıkıntısı bu. Devletin her kademesinde çok iyi teknotraklar yok. Ama Türkiye kendisini ciddi geliştiriyor bu anlamda. Büyük kaynak aktarılıyor. Bir taraftan da AKUT var. AKUT büyüdükçe onlar da aha iyi olmak zorundalar. UMKE’leirn depolarında sonsuz malzemeler var. Ama kim açıyor kullanıyor diye sorarsan bilemem. AFAD’ın da bazı yerleri iyi bazır yerleri maalesef kötü durumda. Mesela şimdi heryer üniversite doldu. Bazı yerlerde kalite süper, bazı yerlerde düştü. Senin onu destekleyecek akademik alt yapın yoktu ki heryere üniversite kurmayı maharet sayıyorsun. Akademik eğitim kalitesi düştü şimdi de. Biraz daha sindire sindire doyura doyura bunu yapmak lazım. Büyümek elbette gerekli, büyümezsen küçülürsün. Bunu ben söylüyorum zaten. Ama kendi temponda mantıklı bir ölçüde büyüyeceksin. Biz devletiz her şeyi yaparız diye saldırmayacaksın. Her konuda olduğu gibi yine tribünlere oynadıkları için sürekli 155 yerin açılışını yaptık gibi sayısal çokluk ihtiyacı içindeler. Bütün öğrencilere tablet bilgisayar veriyoruz gibi olmayacak projeler. Kanalİstanbul gibi mega mega projeler. Çünkü ona oy veren kitleyi bu büyük ve mega rakamlarla büyülüyorlar aslında. Ama işin kalitesi çok düşüyor. Zaten birçoğunu yapamıyorsan. Mesela her öğrenciye tablet projesi konuşuluyor mu? Hayır. Yapılamazdı da. Önce bir pilot çalışma yaparsın. AFAD bu konuda bayağı kafa yoruyor biz de yardımcı olacağız AFAD’a. Çünkü dışarıda çok sayıda gönüllü çalışan var. onların seviyesini belli bir standarta çıkartmamız lazım. Bir afet durumunda kimin ne kapasitede olduğunu bilelim derdindeyiz biz. Onların kafasında projeler var. Biz de zaten açık yüreklilikle bütün desteği vereceğimizi söyledik. Bir biçimde birlikte hareket edeceğiz.

RÖPORTAJLIK : Son sözlerinizi alalım.

NM : Bence dünyanın en güzel ülkelerinden birinde yaşıyoruz. Her şey var bu ülkede. İnsanımız çok güzel. Kendini kandıranların, kötü niyetlilerin eline düşmese harika duyguları olan, merhametli, şefkatli, dürüst, namuslu bir milletiz biz aslında. Ama kötü niyetlilerin, profesyonel yalancıların eline düşerse yanlış yerlere savrulabiliyor. Bence devletimizin, vatanımızın, milletimizin, toprağımızın, havamızın, suyumuzun kıymetini bilmek lazım. Çok özel bir ülkede yaşıyoruz. Tarih boyunca başat bir kültür olmuş olan bir milletiz. Buna layık olarak davranmamız lazım. Herkesin geriye bakıp biz nerelerden gelmişiz buraya. Bizim atalarımız neler yapmış, neler katmış bu dünyaya diye bizim de düşünmemiz onlara layık olmamız lazım. Ben bunu yapmaya, atalarıma layık olmaya çalışıyorum.

Nagehan Alçı, Alev Gürsoy Cimin’e Konuştu

0
Son dönemin en çok konuşulan isimlerinden biri olan gazeteci Nagehan Alçı Medyaradar’dan Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. İktidarla ilişkileri neden bu kadar sıcak. Aldığı sert eleştiriler onu nasıl etkiliyor, antipatik olduğunu düşünüyor mu? İşte hepsi ve daha fazlasının yanıtı bu röportajda…

Evet, AK Parti’yi ve Erdoğan’ı yürekten destekliyor… “Kader birliği ettik” diyor.  “Erdoğan kendi medyasını kurdu ve bu medya olmasaydı yıkılırdı” diye de ekliyor. Bu haftaki konuğum son dönemlerin en çok konuşulan, tartışılan ve eleştirilen isimlerinden biri olan gazeteci Nagehan Alçı.
Her sözü olay, her lafı tartışma konusu… Katıldığı ve sunduğu programlarda şimşekler çakıyor, kavga gürültü eksik olmuyor. Kimine göre “yalaka” kimine göre “antipatik” kimine göre “her devrin gazetecisi” kimine göre ise dilinin kemiği olmayan gerçek ve cesur bir gazeteci!
Konuk Nagehan Alçı olunca ve kendisi AK Parti iktidarı ile yıldızı parlayan isimlerden biri olunca sorulacak soru da çoktu. Nagehan ile gazetecilik mesleğini eğrisine doğrusuna konuştuk. Neden bu kadar iktidara yakın olduğunu sorduğumda kendine göre haklı yönleri var.  Eşi Rasim Ozan Kütahyalı’nın askeri vesayet ile savaşmak için medyaya girdiğini ve bir anda kitlelerin sesi olduğunu söylüyor. Kendisinin ise darbecilere karşı büyük bir savaş verdiğinin altını çiziyor. Ona göre Erdoğan ve ailesi az kalsın hapse tıkılacaktı, eğer böyle bir şey olsaydı eşi ve kendisi için de Yassıada benzeri bir yere yol görünecekti. Medyada bir sorun olduğunu kabul ediyor ve en büyük sorun “samimiyetsizlik” diyor. Herkesin rengini belli etmemesinden yakınıyor, “tarafsızlık” diye bir şey yok diyor. Muhalif medyanın küfür etseler dahi devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini düşünüyor, ihtiyaç var diyor ve ona göre hala gazetelerin yüzde 65’i muhalif, diğer kalan kısmı ise Erdoğan’ın…
Bu röportaj beni biraz yordu, çünkü zamanla savaştık neyse ki savaşın galibi olduk. Ağrısı ile sancısı ile yaptık. Bildiğiniz üzere sorulması gereken neyse lafı eğmeden bükmeden “en tarafsızından” sordum, eminim ki dikkatinizi çekecek bu röportaj. Ben yine çok laf kalabalığı yapmaya başladım en iyisi mi sizi Nagehan Alçı ile baş başa bırakayım. Ama lütfen kavga etmeyin  ! Şaka bir yana sizlere çok huzurlu günler ve umutlu yarınlar diliyorum. Sevgiyle kalın…

-Nagehan Hanım, bu yoğunlukta bana da zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ediyorum. Yoğunluk dedim de sahi zor olmuyor mu hem gazete, hem TV programı hem de iki afacan, ev, eş?
Hayatımın çok güzel bir dönemindeyim. Annelik benim için yeni ve müthiş bir deneyim. Rasim’le birbirimizi bütünlediğimizi düşünürdük, ama kızlar gelince anladım ki gerçek anlamda ‘tam’ olmak onlarsız olmuyormuş. Şimdi kalabalık ve tam’ız! İyi bir organizasyonla hayatınıza birçok şeyi alabiliyor ve üzerine kendinize de vakit ayırabiliyorsunuz. Kızlarla kaliteli vakit geçirmeye çalışıyorum. Gündüzleri iş yemekleri ve toplantılar için evden çıkıyorum, mecbur kalmadıkça evden çalışıyorum. Yazılarımı evden yazıyorum, telefon görüşmelerimi evden yapıyorum. İyi bir ofis yaptım kendime, Rasim de öyle. İkimiz de evden çok verimli çalışabiliyoruz. Akşamları yayına gidiyorum.

“ANNE OLUNCA DAHA YUFKA YÜREKLİ OLDUM”

-Annelik nasıl gidiyor?
Çok iyi gidiyor. Bana daha önce bilmediğim yönlerimi gösterdi annelik. Artık daha şefkatli, belki daha yufka yürekli demek daha doğru, daha sabırlı ve daha duygusalım. İnsanın yaratıcılığını da geliştiriyor annelik. Devamlı yeni oyunlar kurmayı düşünüyorsunuz, bu da sizi başka türlü düşündürtüyor.

“KIZLARIMIN CİNSİYET HAPİSHANESİNE SIKISMASINI İSTEMİYORUM”

-İnsan anne olunca hayata başka bir pencereden bakarmış, duygusallık da artarmış sizde de öyle oldu mu?
Evet, çok duygusallaştım, ama mantığımı da rüzgâra kaptırmadım. Kızlarımı duygularımla olduğu kadar ve daha da fazla aklımla seviyorum. Kızlarımın da cinsiyet hapishanesine sıkışmamasını istiyorum.
-İkizlerinizin isimleri sanırım Betül ile Ayşe Ela’ydı. Nasıl yaramazlar mı, sizi üzmüyorlar inşallah?
Kızlar 16 aylık oldu. Ayşe Ela çok fırlama. O önce yürüdü, daha hareketli bir çocuk. Betül Yasemin daha sakin bir kız. Zavallı Ela’nın korkusundan birkaç ay yürümeyi erteledi, çünkü ne zaman ayağa kalsa Ela koşarak gelip onu itiyordu. Küçücük çocuklar da insana dair her şeyi gözlemliyorsunuz. Kıskançlık, tutku, sevgi, rekabet…

“ERDOĞAN VE AK PARTİ İLE KADER BİRLİĞİ YAPTIK”

-İsim babaları Sayın Erdoğan’dı değil mi? Doğumdan sonra sizi telefonla tebrik etmişti kendisi, peki ziyarete gelip, isim babası olduğu çocukları gördü mü?
Tayyip Bey hem beni hem Rasim’i ne zaman görse ilk olarak ikizleri soruyor. Hemen ikizlerin son resimlerini ve videolarını görmek istiyor. Hatta Rasim Bey’le ikizlerin videosunu izlerken Başbakanlık fotoğrafçısı tarafından çekilmiş bir fotoğrafları da var. Medyaradar’da yayınlanmıştı. Her görüştüğümüzde “muhakkak geleceğiz” diyor ama biz de son 1 yılda 3 kere ev değiştirdiğimizden bir türlü organize edemedik.  Artık kendi evimize yerleştik ama tabii hala ev içi tadilatlar bitmedi. Erdoğan sevince çok sahiplenici ve babacan bir insan. Bir de biz son 4 yılda aile olarak Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti ile bir kader birliği yaptık açıkçası. Erdoğan’ı devirmek öldürmek ve içeri tıkmak isteyenlerin hedefinde biz de vardık…

“İKTİDARI SAVUNDUĞUMUZ İÇİN RASİM’LE ÖLÜM TEHDİTLERİ ALIYORUZ”

-Tam bu bağlamda ben de iktidara bu kadar yakın olmanızı soracağım. Siz çift olarak son dönemde iktidarla özdeşleştiniz adeta. Bu yakınlık objektif gazeteciliği ortadan tamamen kaldırmıyor mu? Bir gazetecinin iktidarla bu kadar yakın olması meslek etiğine aykırı değil mi?
Her şeyden önce meşru yolla seçilmiş demokratik siyaset kurumunu gayrimeşru ve anti-demokratik yolla iktidara gelmek isteyenlere karşı savunmayı hem demokratlığın hem de gazetecilik etiğinin ilk şartı sayıyorum. Biz bu temel etik ilkeyi hayata geçirdik ve sonrasında iş kader birliği noktasına kadar geldi. Ben Erdoğan’ın kimi söylemlerinden rahatsız olduğum zamanlar bile vesayet rejimine hep karşı oldum. Rasim ise bunu çok daha yüksek sesle yaptı. Askeri vesayet ile savaşmak için medyaya girdi ve bir anda kitlelerin sesi oldu. Sonraki süreçte özellikle 2011-14 döneminde programım dolayısıyla ben de epey dikkat ve şimşek çektim galiba. Önce askerle sonra da asker yerine geçmek isteyen cemaat vesayetiyle mücadele etmeye çalıştım. Elbette siyaset kurumunu savunmak aynı zamanda Erdoğan’ı savunmak anlamına geliyordu. Böyle olunca toplumdaki tüm Erdoğan düşmanları bizden de nefret eder oldu. İkimize de ölüm tehditleri hakaretler yağmaya başladı.

“HAVUZ MEDYASI OLMASAYDI ERDOĞAN VE AK PARTİ ÇOKTAN DEVRİLMİŞTİ”

-Her şey iyi güzel belki gerçekten iktidara hayran da olabilirsiniz ama geçmişinize baktığımızda epey bir değişim söz konusu kaleminizde… Akşam Gazetesi’ndeki eski yazılarınıza baktığımızda bu ne hızlı bir “u” dönüşü demeden edemiyor insan? Farkında mısınız görüşlerinizin şu an ne kadar farklı olduğunun?
Yeniden söylüyorum mesele iktidara hayranlık değil demokratik olarak seçilmiş siyaset kurumunu yani temel demokratik ilkeleri savunmaktır. Bir kere AK Parti gerçek anlamda iktidar olmaya ancak şimdi başladı denebilir. Daha 1 yıl olmadı Erdoğan’ın kendisi ve tüm ailesi topluca hapishaneye tıkılacaktı. Resmen direkten döndüler. Erdoğan’ın dik duran Kasımpaşalı tavrı onu devlet içinde de çok güçlü gösteriyordu ama gerçekte öyle değildi. İşte tüm hayatı emrindeki devlet memurları tarafından didik didik edilmiş ve hapishanenin kapısından dönmüş bir siyasetçiden bahsediyoruz. Devlet içinde kadrolaşma açısından AKP güçlü bir parti değildir. Gücünü halktan alıyor ve bir de bu tür saldırılar sırasında direnmesini sağlayacak sağlam bir medya kurdu kendine. Açıkçası kimilerinin yandaş havuz diye küfrettiği medya olmasaydı Erdoğan ve AK Parti çoktan devrilmişti ve şimdi Yassıada gibi mahkemeler kurulmuştu. Böyle bir ortamda elbette Erdoğan’la özdeşleştik. Bununla da gurur duyuyorum. Eğer Erdoğan’ı devirselerdi bizler de Yassıada tipi zindanlarda olacaktık. Bu riski alarak bu mücadeleye girdik…

“ERDOĞAN DEVRİLSEYDİ BİZ DE YASSIADA’DAYDIK”

-Çok açıkça iktidarla özdeşleştiğinizi kabul ediyor ve bunu savunuyorsunuz. Tamam öyle diyorsunuz ama bir yandan da birçok meslektaşımız son dönemde işsiz kaldı, köşelerinden oldu. Bir sansür, oto sansür tartışması aldı başını gidiyor, siz ne düşünüyorsunuz?
Türkiye tarihinde her zaman medya operasyon aygıtı olmuştur diye düşünüyorum. Mesela yargı kurumu da öyledir. Yargı mensuplarının hukuk ve adalet söylemleri de medya mensuplarının meslek etiği söylemleri de çoğunlukla kamuflajtır bana göre. O yüzden halkın çoğunluğu da inanmıyor bunlara. Medyayı resmi Kemalist ideoloji tam bir operasyon aygıtı olarak kurdu ve yeri geldi mi demokratik yolla seçilmiş iktidarları devirmek için kullandı. Hükümet olan siyasi partiler de genelde ana akım medya ile pazarlık ve şantaj ilişkisine girdiler. Siyaset ve medya ilişkisi hep çarpık oldu. İlk defa Erdoğan’la beraber medya ile pazarlık yaparak destek satın almak yerine kendisi medya inşa eden bir siyaset kurumu ortaya çıktı Türkiye’de. Yani her zaman tuhaflık vardı bu ülkede. Gazeteciler de bu tuhaf sistemin bir parçasıdır. Bana göre belli fikirler etrafında oluşmuş medya daha sağlıklıdır. Biz her yere eşit mesafedeyiz lafı yalan bir laf. Mesela bir fikir ekolünü savunan gazeteler özgür bu ülkede. Hükümete muhalefet eden medya toplam gazetelerin yüzde 65’ini oluşturuyor. Ama ana damar holding medyaları ile hükümet arası bence sağlıksız ilişki devam ediyor. Gazeteciler de bu sağlıksız ilişkinin kurbanı oluyor. Orada haklısınız…

“CHP, MHP VE BDP’YE TAVIRLI DEĞİLİM”

-Son dönemde bir yandaş-candaş gazeteci ayrımı var. Siz kendinizi hangi kategoride değerlendirirsiniz?
Dediğim gibi ben önce askeri vesayete sonra da paralel vesayete karşı sivil siyaset kurumunun yanında oldum. Fakat CHP MHP ve BDP’ye karşı benim süfli bir tavrımı bulamazsınız. Hala da o partilerin yöneticileriyle temasım vardır. Çünkü bu üçü ne olursa olsun meşru siyasi parti. Oysa askeri vesayet ve paralel yapı gayrimeşru ve demokrasi düşmanı oluşumlar…

“DARBECİLERLE SAVAŞMAKTAN GURUR DUYARIM”

-Son dönemde gazetecilik gazetecilikten çıktı gibi. Gazetecilerin büyük kısmı gazeteci gibi değil de bir yerlerin sesi gibi mesleklerini icra ediyorlar. Demem o ki ya iktidar ya muhalefet savunucusu gibiler. Bir gazetecinin herhangi bir siyasi parti ile bu kadar iç içe olması ne denli doğru?
Daha önce söylediğim gibi bu, şartların dayattığı bir durum Türkiye’de…Şimdi düşünün: 7 Şubat 2012 olmuş. Bana göre çok açık bir darbe teşebbüsü. Önce Hakan Fidan’ı tutuklama ve Erdoğan’ın siyaset alanını tamamen daraltma girişimi. Buna karşı her gerçek demokrat direnmek zorundadır. Direndiğiniz andan itibaren bu ülkede Erdoğan’la kaderiniz bir hale geliyor. Ya da bu operasyonu destekleyenler de o darbeci cenahla özdeşleşiyor. Başka bir örnek  27 Nisan muhtırası…Rasim medyada değilken ben onu 27 Nisan’ı lanetleyen bir mitingde, ‘Eğer TV’de bir emekli general daha görürsem kusacağım’ diye pankart taşırken gördüm. Açıkçası kim bu deli cesaretine sahip adam dedim. Sonrasında Rasim o emekli generallerle ekranda dövüşe dövüşe hepsini ekranlardan püskürttü. Tabii artık o ilk günlerdeki sertliği yok. Onu belli ölçüde ben frenledim galiba. Çünkü resmen savaş ediyordu ekranlarda…
-Ama sonra siz de savaş eder hale geldiniz. O yüzden çevrem sizi çok antipatik buluyor. Onlara göre iktidara çok yakın duruyor ve adeta iktidardan gelen her açıklama sanki sizin de görüşünüz haline dönüşüyor, neden mesafeli değilsiniz?
Konu AK Parti’nin icraatlarıysa eleştirdiğim yerler var ama konu AK Parti’nin varlığı ve iktidar olma hakkı ise biz ikincisi için varlığımızı ortaya koyarız. Tabii öyle olunca eleştirdiğimiz icraatlar gözükmüyor. Bin kere söylesek de karşı kulaklar duymuyor çünkü bizim de AK Parti’nin gayrimeşru yollarla devrilmesini istememiz gerekiyor karşı tarafı tatmin için…

“AK PARTİ DEVLETÇİLİĞİ VE YOLSUZLUĞU KIRAMADI”

-AK Parti’de neyi eleştiriyorsunuz mesela?
Ekonomik devletçiliği kıramadılar. Mesela devlet bankası diye bir şey olmamalı. O zaman devlet bankalarında yolsuzluk ve rüşvet diye bir şey de ortadan kalkar. Türkiye’de devlet ekonomide var oldukça rüşvet ve yolsuzluk olacak. Bu yönde AK Parti’yi adam gibi eleştiren parti de yok. Çünkü onlar da devletçi kafaya sahipler. Alevi açılımı konusunda da AK Parti çok gecikti ve yanlışlar yaptı. Bunu sürekli söylüyorum ama duyan yok…
-Çok iyi bir eğitime sahipsiniz, bunun yanında gazeteciliğe de stajyerlikten başlamışsınız. Kariyerinize baktığınızda “Evet ben hak ettiğim yerdeyim” diyebiliyor musunuz?
Böyle bakmam hayata. ‘Ben mutlu muyum, hayatım istediğim gibi akıyor mu? Kendime ve çevreme bir katkım oluyor mu’ diye bakarım. Çok şükür ki bu sorulara verdiğim cevaplar evet. Hep sevdiğim işi yaptım, daha doğrusu hayatımı iş ve özel diye kategorize etmedim. İlgilendiğim şeyler işim oldu. Ve hala da öyle. Tek isteğim daha çok yazmak olabilir.
-Rasim Bey nasıl bir baba sizce? Çocuklardan sonra kendisinde bir değişim oldu mu?
Rasim kızlara çok düşkün. Kızlar da ona. Hatta zaman zaman kıskanıyorum, ben ilgilenirken Rasim’i görünce ona dönüyorlar, o gelince akan sular duruyor.

EVDE KÜTÜPHANEMİZ VE SİNEMA SALONUMUZ VAR
-Her ikinizde çok yoğunsunuz peki birbirinize vakit ayırmak zor olmuyor mu, eee çocuklar da sevgiyi bölüyor doğal olarak?
Biz evde kendimize bir dünya yarattık. Küçük bir sinema salonu kurduk.Sağlam bir DVD koleksiyonumuz var. Nerdeyse 10 bin kitaba yaklaşan kataloglu bir kütüphanemiz var.  Bol bol okuyoruz ve film izliyoruz. Yemekleri genellikle evde yiyoruz ve dünyanın farklı mutfaklarını araştırmayı çok severim.Yemek kültürü üzerine de çok konuşuruz. Kızlarla oynuyoruz, kısacası birlikte vakit geçirmek konusunda sıkıntımız yok. Genelde akşamları evde buluşulur, biz ise gündüzü birlikte geçirip akşam yayın için ayrılıyoruz.

“HERKES TARAFINDAN SEVİLMEKTEN HEP KORKTUM”

-Çok sevilen gazeteciler olduğunuz söylenemez, çok fazla antipatik olduğunuzu söyleyenler var. Bu durum sizi üzüyor mu?
Bizim arkamızda yıllardır devletin ezdiği, kendilerini itilmiş, ötelenmiş hisseden bu ülkenin çoğunluğu var. Sokağa her çıktığımda görüyorum, konuşuyorum onlarla. Bundan daha büyük bir güç olamaz. Ben saygı duymadığım hiç kimsenin eleştirisini kaale almam. Siz hep küçük bir klikle muhatap olursanız bir süre sonra dünyayı o kliğin kendi küçük köyünden ibaret sanmaya başlar, illüzyon içinde yaşarsınız. Herkes tarafından sevilmekten ve sevilenlerden hep korktum. Bir davanız ve doğrularınız varsa bu imkansızdır. Herkese yalakalık edenler ve kaypaklar herkes tarafından sevilmeyi önemser. Benim gözümde bu, kendini sevmemektir.

“PARALEL YAPIYLA SAVAŞMAKTAN GURUR DUYUYORUM”

-Biraz bağırtkan ve kavgacı görünen bir tarafınız var. Bu, size Rasim Bey’den mi geçti? Özel hayatta nasıl bilmiyorum ama ekrandan böyle görünüyorsunuz… Mizacınız mı bu yoksa beyaz camda geriliyor musunuz sahiden?
Arkadaşlarım ve aileme sorsanız çok sakin, çok dingin olduğumu söyleyeceklerdir. Sanırım haksızlık, adaletsizlik görünce içimdeki yüksek ses uyanıyor. Evet Rasim de bu potansiyelimi ayağa kaldırmıştır ben de ondaki savaşçıyı frenlemişimdir. Hem askeri vesayete hem de paralel vesayete karşı sesimi yükseltmiş ve bağıra bağıra çatışmış olmaktan gurur duyuyorum.

“HER DEVRİN GAZETECİSİ DEĞİLİM”

-Her dönemin gazetecisi de diyorlar sizin için… Hatta CHP iktidara gelse CHP’ye döner diyenler bile var…
Öyle mi diyorlar? Herhalde aynaya bakmışlar. Darbecilerle bu kadar sert mücadele eden biri her türlü dönemin gazetecisi teknik olarak olamaz zaten. Yani bir darbe ile paralel yapı destekli kukla CHP hükümeti olsaydı ben ondan yana mı olacaktım? Buna kimse inanmaz. Ben bir liberal demokratım. Hep öyleydim. Belki eskiden daha steril, daha katı bakıyordum hayata. Hiçbir zaman Kemalist-ulusalcı olmadım. Hiçbir zaman mütedeyyinlere gayrimüslimlere Kürtlere yapılan zulümlerin arkasında olan bir zihniyete oy vermedim.

“O YAZIYI YAZDIĞIM GÜN RASİM BENİ ARAMIŞTI”

-İnternette çok paylaşılan yazınızı sormak istiyorum… Mesela 11 Mart 2009’da Akşam gazetesinde kaleme aldığınız “Bir delikanlılık portresi: Tayyip Erdoğan” başlıklı yazınızda “Şahsen Tayyip Erdoğan beni utandırıyor. Seçtiği bayağı kelimeler yüzümü kızartıyor. Ve bu ülkeye aidiyet hissimi zayıflatıyor.” İfadelerini kullanmıştınız. Ne oldu da fikirleriniz değişti. Siz mi, Sayın Erdoğan mı değişti yoksa?
İyi ki sordunuz bu soruyu. Çok enteresandır o yazının çıktığı gün henüz sadece arkadaşım olan Rasim beni aramıştı ve ‘bu oryantalist yazıyı nasıl yazarsın? Kendi ülkene dışarıdan kolonyalistlerin baktığı gibi bakıyorsun. Erdoğan’ı eleştir ama seçtiğin kelimeler tam bir oryantalist kolonyalist kelimeleri’ demişti. Ben ise karşı çıkmış ve hayata Batılı liberal gözle baktığımı söylemiştim. O da ‘hayır bu Batı’nın şu anki entelektüel standartlarına da liberalizme de aykırı buna Euro-centrik bakış denir ve bu şu an Batı’da faşizm kadar itibarsız bir bakıştır’ demişti. Zaman içinde gerçekten Batılı değil Batıcı ve oryantalist bir bakış açım olduğunu fark ettim. O yazı Erdoğan’ı eleştirdiği için değil çok sakat bir perspektife dayandığı için yanlış bir yazı. Maalesef Türkiye’de benim sosyal klasmanımdaki insanlar kendi ülkesine kolonyalist gözüyle bakmayı Batılılık zannediyor. Ben de öyleydim…

“ORYANTALİST BİR KAFAYA SAHİPTİM”

-Cüretimi bağışlayın maksadım sizi sanık sandalyesine oturtmak değil ama gerçekten bunlar çok merak ediliyor… Belki de kendinize göre haklısınız?
Yoo sormakta çok haklısınız. İyi ki sordunuz… Fakat bakın şunu da söylüyorum: Ben Erdoğan’ın ve AK Parti’nin tüm icraatlarına karşı olsam da hatta o yazıdaki oryantalist kafaya da sahip olsam eğer demokratsam, askeri vesayet gibi ya da 7 Şubat gibi 17-25 Aralık gibi bir durum olduğunda demokratik siyaset kurumunu savunmak zorundayım. Bu, AK Parti’yi sevmek meselesi değil demokrat olma meselesidir. Mesela bakın Refah-yol berbat bir hükümetti bence ama askeri darbeye giriştiği andan itibaren bir demokrat, sivil hükümetten yanadır. Mesela Mısırlı olsam da aynı… Mursi’ye hiçbir sempatim yok ama askeri darbe girişimi olduğunda yine sivil hükümetten yana tavır almak gerekir…

“DERYA SAZAK’I HÜKÜMET MİLLİYET’İN BAŞINA GETİRDİ”

-Bu arada Derya Sazak “Batsın böyle gazetecilik” isimli kitabında sizin bir mesajınızı yayımlamıştı. O mesajı Sazak, Milliyet’te genel yayın yönetmeninizken atmışsınız ve bir yazınızı girmesi için ısrar ediyordunuz ve “Erdoğan beni çok seviyor, bu haber hoşlarına gidecek” diyordunuz. Bunları bir gazeteciden duymak kulağa ağır geliyor. Halk için değil de iktidar için gazetecilik mi bunun adı?
İyi ki bunu da sordunuz. Derya Sazak’la ilgili gerçekleri açıklayayım biraz… Sazak iktidara yağ çekerek koltuk elde etmiş bir yayın yönetmeni. Biliyor musunuz neredeyse her hafta benim yazılarımı dahi öyle yazarsan hükümet kızar diye sansürlüyordu. Beni yıldırmak için her hafta benim yazılarımı ‘aman bunu yazma hükümet hoşlanmaz, aman şunu deme şu bakan istemez’ gibi gerekçelerle sansürlemeye kalkması üzerine bende bu mesajı attım. Yani Derya Sazak yazılarımın girmesini ‘hükümetin hoşuna gitmesi’ kriterine bağlamıştı ben de o nedenle ‘bu yazı hoşlarına gider’ mesajı attım mecburen. Şu hale bakar mısınız? Sonra da kovulur kovulmaz en sert muhalif olup bir kitap yazdı ve utanmadan benim bu mesajımı o kitapta yayınladı.

“SAZAK İKTİDARA YAĞ ÇEKEREK KOLTUK ELDE ETMİŞ BİR GAZETECİ”

-Peki, Derya Bey’in o mesajı gazete yayınlaması ne kadar doğru, kızdınız mı bu davranışınıza? Bir de size niye takıktı sizce?
O davranışın ahlaka aykırı olduğunu benden nefret eden gazeteciler bile söyledi. Konu yargıda. Mahkemede hesaplaşacağız ama utanacağını sanmam. Bence Sazak’ın benden ziyade Rasim’e takıklığı vardı. Sazak gibi 28 Şubatçı bütün gazetecileri ifşa etmişti Rasim. O yüzden hepsi hem korkarlar hem nefret ederler Rasim’den… Bu nefreti bana da yansıttı.

“MEDYADA SAMİMİYET EKSİKLİĞİ VAR”

-Türkiye’de medyanın en büyük sorunu nedir sizce?
Bence her alanda bir samimiyet eksikliği var… Mesela AK Parti’yi destekleyen medyada bile tarafsız ve objektifiz diyen var. Bu doğru değil. Siz tarafsınız ve taraf olduğunuzu söyleyin kardeşim. Aynı şey geleneksel ana akım medya için de geçerli. Resmen CHP medyası gibi çalışıp sonra da tarafsızız diyorlar. Bunlar komik şeyler. Herkes net, şeffaf ve dürüst olmalı. Bence en büyük sorun bu…

“HÜKÜMET MUHALİF MEDYAYI GÜÇLENDİRMELİ”

-Medyanın son dönemde AK Parti’nin ideolojik aleti haline geldiği yönünde söylemler var, siz ne düşünüyorsunuz?
Doğrudan AK Parti’ye angaje bir medya var ama gazetelerin yüzde 65’i de AK Parti karşıtı. Muhalif medya televizyonda daha az. Bence CHP MHP BDP çizgisinde yeni kanallar açılmalı. Ben devlet bankası kavramına inanmam ama hükümet bu bankalar aracılığıyla muhalif medyaya ucuz kredi vermeli bence. Böylece muhalif medyaya baskı yapmak niyeti olmadığını da ispatlamış olur…
-Korkarak gazetecilik yapılır mı ya da suya sabuna dokunmadan?
İktisadi rant hesapları sebebiyle hiçbir güç odağından korkmayan gerçek muhalif medyaya giderseniz olur bence. Benim gerçek muhalif medyaya büyük saygım var. Aileme şahsen küfretseler bile muhalif muhaliftir. Demokrasilerde varlığı şarttır. Bugün herkesle ilgili her türlü şey yazılabiliyor ve yazılmalı da. Ama dediğim gibi tarafsız olduğunu iddia edip taraf olan medya sıkıntı çekiyor…

“YILMAZ ÖZDİL BİR AK PARTİ ZENGİNİDİR”

-AK Parti’ye karşı yazılar yazsaydınız şu an bulunduğunuz refah konumunda olma şansınız olur muydu yine sizce?
Eğer AK Parti’nin tutarlı muhalifi olup yine milyonlarca insanın hislerine tercüman olursanız yine çok iyi konumda olursunuz. Yeter ki sözleriniz ve mücadelenizin toplumda karşılığı olsun. Görüşlerine hiç katılmam ama Yılmaz Özdil AK Parti döneminde ünlü ve zengin oldu. Çünkü o da bir kesimin tercümanı popüler bir isim oldu. Bakın AK parti yandaşı 100 tane yazarın toplam kazancını koysam Yılmaz Özdil’inki etmez. Hatta ismini vermeyeyim meşhur Kemalist bir isim Yılmaz Özdil için Tayyip Erdoğan zenginidir demişti de çok gülmüştüm. Kemalist yazarlar arasında da Özdil çok kıskanılıyor çünkü en çok o kazanıyor… Kazanç popülarite ile düz orantılı bir olay. Hangi görüşten olursan ol eğer popülersen daha çok kazanırsın. Piyasa ekonomisinin temel kuralı bu…

RASİM’İN FİNANSAL IQ’SU ÇOK YÜKSEKTİR

-Sizin bol kazancınız da popülariteniz sebebiyle mi? Ben aileden gelme bir servetinizin olduğunu biliyorum ama bazıları hep şu soruyu soruyor: Gazetecilikle 3-5 yılda nasıl Boğaz’da villa alıyor? Yani oturduğunuz ev bile tartışma konusu…
Hükümeti desteklemek para yapsaydı Ak Parti medyasında çalışan herkes çoktan köşe olurdu. Tam aksine ortalama yazar maaşı 3-4 bin TL civarında AK parti medyasında. Evrensel bir ekonomi kuralıdır: Dikkat çeken, talep edilen ve risk alan para kazanır. Rasim’in siyaset dışında bir popüler kültür fenomen olma tarafı da var. Siyaseti bırakıp tamamen o işlere girse daha da çok kazanır. Sokakta tanımayan yok Rasim’i. Bakın Marksist sosyolog ve Radikal’de yazan Profesör Tayfun Atay Rasim’i eleştiriyor ama Türk popüler kültüründe bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor bir yazısında. Dolayısıyla mesele AK Parti’yi desteklemekten ziyade popüler olmakla ilgili. Bir de ben finanstan anlamam ama Rasim’in finansal IQ’su çok yüksektir dolayısıyla kazancımızı çok iyi yönetir. Liberalizmi ve kapitalizmi pratik olarak da bilir…
-Cnntürk’ten neden ayrıldınız, oysaki Doğan Grubu ile ilişkileriniz gayet iyiydi, neden?
Dört Bir taraf tartışma zemini olmaktan çıktı, ringe döndü. Bir anlamı kalmadı devam etmenin.
-Kanal d’deki program hayal kırıklığı yarattı ve reytinglere kurban gitti, üzüldünüz mü?
Yoo, bir teklif geldi, denedim olmadı. Ben de beğenmedim ki..Belki ileride başka bir şey olur. Neden üzüleyim?
-Doğan grubu demişken sormadan edemeyeceğim, Aydın Doğan niye size yemeğe gelmişti?
Ben CNN Türk’te çalışıyordum ve bizi çift olarak yemeğe davet etti. Sonrasında iade-i ziyaret için benim davetim üzerine bize geldi. Sonrası çok büyütüldü. Saçma sapan yazılar yazıldı.
-Aydın Doğan’ın siz ve eşiniz Rasim Ozan Kütahyalı ile yediği yemekte iktidarla arasını düzeltmenizi istediği doğru mu?
Doğru değil…
-Bu arada NTV hayırlı olsun… Nasıl gidiyor program?
Güzel gidiyor. İyi bir denge yakaladığımız, siyasi görüş yelpazesinin geniş olduğunu düşünüyorum. Tansiyon yükselmeden, soğukkanlı bir şekilde fikir tartışması yapmaya çalışıyoruz.

GEZİ’YE HAMİLE OLDUĞUM İÇİN GİDEMEDİM

-Haber kanalları arasında en çok tartışılan kanallardan biri NTV, özellikle Gezi sürecinde haberleriyle epey tepki almıştı… Siz o dönem haber kanallarının bocalamasını neye bağlarsınız? Gezi’ye siz de hiç gittiniz mi ve Gezi süreciyle ilgili çok kısa görüşünüzü almak isterim?
Gidemedim çünkü 8 aylık hamileydim. Evden zor çıkıyordum. Maalesef 31 Mayıs çadır yakma provokasyonu ile çok kötü bir yere gitti Gezi. Bunun bir paralel provokasyon olduğunu bu gün çok net görüyoruz ama o zaman da ben görmüş ve bununla ilgili yazıma bir cümle koymuştum. O zaman henüz böyle bir kavga yoktu ama malum çevreler adeta savunma refleksi ile o cümleye itiraz mailleri göndermişlerdi. Ben ‘bu çadır yakma hadisesinin yakın zamanda görevden alınan emniyetçilerle ilgisi olabilir mi’ diye sormuştum, cemaatten tanıdıklarım ‘olur mu öyle şey’ diye tepki verdiler. Niye üzerlerine alınmışlardı ki? Gezi daha iyi yönetilebilirdi ancak bu onun büyük bir kaos planını devreme sokmak isteyenlerin protestocu gençleri paravan olarak kullandığı bir sahne olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
-Bir muhalefet milletvekilimizin özellikle merak ettiği ve size sormamı istediği bir soru var: Diyor ki AK Parti iktidarı biterse halen Türkiye’de yaşamaya devam edecek mi?
Bu sorunun kendisi bile faşizm içeriyor. O milletvekili zihniyetinin iktidara gelmesine bu millet asla izin vermeyecektir. Darbeciler vesayetçiler başa geçip bizlerin peşine düşmediği sürece ülkemde yaşayacağım.

“AKŞAM GAZETESİ ERGENEKON’UN MERKEZ ÜSSÜ GİBİYDİ”

-Bu arada eski gazeteniz Akşam’da bayağı bir değişti… Şimdiki halini nasıl buluyorsunuz sizin yazdığınız döneme oranla…
Ben yazarken Ergenekon’un merkez üssü gibiydi AKŞAM. Değişimi çok iyi oldu. Hele Etyen Mahçupyan, Gülay Göktürk ve Vedat Bilgin gibi çok değerli kalemlerin gelmesi AKŞAM’ı entelektüel olarak en yüksek yazar kadrosuna sahip gazetelerin en tepelerine yerleştirdi.

“MUHALİF MEDYA OLMADAN DEMOKRASİ OLMAZ”

-Türkiye’de pek de muhalif bir yayın organı kalmadı dersek yeridir. Sözcü’de yazmak ister miydiniz?
Hayır, dünya görüşümle hiçbir şekilde örtüşmüyor ama Sözcü ve Cumhuriyet gibi gazetelere saygı duyuyorum.İsterlerse küfrederek muhalafet etsinler ama muhalif medya olmadan bir demokasi olmaz…
Eminim Sözcü gazetesi bu duruma üzülmeyecektir ama muhalif medya konusundaki düşünceleriniz gayet güzel. Teşekkür ediyorum bu röportaj için…

MEDYARADAR

Nagehan Alçı, Alev Gürsoy Cimin’e Konuştu

0
Son dönemin en çok konuşulan isimlerinden biri olan gazeteci Nagehan Alçı Medyaradar’dan Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. İktidarla ilişkileri neden bu kadar sıcak. Aldığı sert eleştiriler onu nasıl etkiliyor, antipatik olduğunu düşünüyor mu? İşte hepsi ve daha fazlasının yanıtı bu röportajda…

Evet, AK Parti’yi ve Erdoğan’ı yürekten destekliyor… “Kader birliği ettik” diyor.  “Erdoğan kendi medyasını kurdu ve bu medya olmasaydı yıkılırdı” diye de ekliyor. Bu haftaki konuğum son dönemlerin en çok konuşulan, tartışılan ve eleştirilen isimlerinden biri olan gazeteci Nagehan Alçı.
Her sözü olay, her lafı tartışma konusu… Katıldığı ve sunduğu programlarda şimşekler çakıyor, kavga gürültü eksik olmuyor. Kimine göre “yalaka” kimine göre “antipatik” kimine göre “her devrin gazetecisi” kimine göre ise dilinin kemiği olmayan gerçek ve cesur bir gazeteci!
Konuk Nagehan Alçı olunca ve kendisi AK Parti iktidarı ile yıldızı parlayan isimlerden biri olunca sorulacak soru da çoktu. Nagehan ile gazetecilik mesleğini eğrisine doğrusuna konuştuk. Neden bu kadar iktidara yakın olduğunu sorduğumda kendine göre haklı yönleri var.  Eşi Rasim Ozan Kütahyalı’nın askeri vesayet ile savaşmak için medyaya girdiğini ve bir anda kitlelerin sesi olduğunu söylüyor. Kendisinin ise darbecilere karşı büyük bir savaş verdiğinin altını çiziyor. Ona göre Erdoğan ve ailesi az kalsın hapse tıkılacaktı, eğer böyle bir şey olsaydı eşi ve kendisi için de Yassıada benzeri bir yere yol görünecekti. Medyada bir sorun olduğunu kabul ediyor ve en büyük sorun “samimiyetsizlik” diyor. Herkesin rengini belli etmemesinden yakınıyor, “tarafsızlık” diye bir şey yok diyor. Muhalif medyanın küfür etseler dahi devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini düşünüyor, ihtiyaç var diyor ve ona göre hala gazetelerin yüzde 65’i muhalif, diğer kalan kısmı ise Erdoğan’ın…
Bu röportaj beni biraz yordu, çünkü zamanla savaştık neyse ki savaşın galibi olduk. Ağrısı ile sancısı ile yaptık. Bildiğiniz üzere sorulması gereken neyse lafı eğmeden bükmeden “en tarafsızından” sordum, eminim ki dikkatinizi çekecek bu röportaj. Ben yine çok laf kalabalığı yapmaya başladım en iyisi mi sizi Nagehan Alçı ile baş başa bırakayım. Ama lütfen kavga etmeyin  ! Şaka bir yana sizlere çok huzurlu günler ve umutlu yarınlar diliyorum. Sevgiyle kalın…

-Nagehan Hanım, bu yoğunlukta bana da zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ediyorum. Yoğunluk dedim de sahi zor olmuyor mu hem gazete, hem TV programı hem de iki afacan, ev, eş?
Hayatımın çok güzel bir dönemindeyim. Annelik benim için yeni ve müthiş bir deneyim. Rasim’le birbirimizi bütünlediğimizi düşünürdük, ama kızlar gelince anladım ki gerçek anlamda ‘tam’ olmak onlarsız olmuyormuş. Şimdi kalabalık ve tam’ız! İyi bir organizasyonla hayatınıza birçok şeyi alabiliyor ve üzerine kendinize de vakit ayırabiliyorsunuz. Kızlarla kaliteli vakit geçirmeye çalışıyorum. Gündüzleri iş yemekleri ve toplantılar için evden çıkıyorum, mecbur kalmadıkça evden çalışıyorum. Yazılarımı evden yazıyorum, telefon görüşmelerimi evden yapıyorum. İyi bir ofis yaptım kendime, Rasim de öyle. İkimiz de evden çok verimli çalışabiliyoruz. Akşamları yayına gidiyorum.

“ANNE OLUNCA DAHA YUFKA YÜREKLİ OLDUM”

-Annelik nasıl gidiyor?
Çok iyi gidiyor. Bana daha önce bilmediğim yönlerimi gösterdi annelik. Artık daha şefkatli, belki daha yufka yürekli demek daha doğru, daha sabırlı ve daha duygusalım. İnsanın yaratıcılığını da geliştiriyor annelik. Devamlı yeni oyunlar kurmayı düşünüyorsunuz, bu da sizi başka türlü düşündürtüyor.

“KIZLARIMIN CİNSİYET HAPİSHANESİNE SIKISMASINI İSTEMİYORUM”

-İnsan anne olunca hayata başka bir pencereden bakarmış, duygusallık da artarmış sizde de öyle oldu mu?
Evet, çok duygusallaştım, ama mantığımı da rüzgâra kaptırmadım. Kızlarımı duygularımla olduğu kadar ve daha da fazla aklımla seviyorum. Kızlarımın da cinsiyet hapishanesine sıkışmamasını istiyorum.
-İkizlerinizin isimleri sanırım Betül ile Ayşe Ela’ydı. Nasıl yaramazlar mı, sizi üzmüyorlar inşallah?
Kızlar 16 aylık oldu. Ayşe Ela çok fırlama. O önce yürüdü, daha hareketli bir çocuk. Betül Yasemin daha sakin bir kız. Zavallı Ela’nın korkusundan birkaç ay yürümeyi erteledi, çünkü ne zaman ayağa kalsa Ela koşarak gelip onu itiyordu. Küçücük çocuklar da insana dair her şeyi gözlemliyorsunuz. Kıskançlık, tutku, sevgi, rekabet…

“ERDOĞAN VE AK PARTİ İLE KADER BİRLİĞİ YAPTIK”

-İsim babaları Sayın Erdoğan’dı değil mi? Doğumdan sonra sizi telefonla tebrik etmişti kendisi, peki ziyarete gelip, isim babası olduğu çocukları gördü mü?
Tayyip Bey hem beni hem Rasim’i ne zaman görse ilk olarak ikizleri soruyor. Hemen ikizlerin son resimlerini ve videolarını görmek istiyor. Hatta Rasim Bey’le ikizlerin videosunu izlerken Başbakanlık fotoğrafçısı tarafından çekilmiş bir fotoğrafları da var. Medyaradar’da yayınlanmıştı. Her görüştüğümüzde “muhakkak geleceğiz” diyor ama biz de son 1 yılda 3 kere ev değiştirdiğimizden bir türlü organize edemedik.  Artık kendi evimize yerleştik ama tabii hala ev içi tadilatlar bitmedi. Erdoğan sevince çok sahiplenici ve babacan bir insan. Bir de biz son 4 yılda aile olarak Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti ile bir kader birliği yaptık açıkçası. Erdoğan’ı devirmek öldürmek ve içeri tıkmak isteyenlerin hedefinde biz de vardık…

“İKTİDARI SAVUNDUĞUMUZ İÇİN RASİM’LE ÖLÜM TEHDİTLERİ ALIYORUZ”

-Tam bu bağlamda ben de iktidara bu kadar yakın olmanızı soracağım. Siz çift olarak son dönemde iktidarla özdeşleştiniz adeta. Bu yakınlık objektif gazeteciliği ortadan tamamen kaldırmıyor mu? Bir gazetecinin iktidarla bu kadar yakın olması meslek etiğine aykırı değil mi?
Her şeyden önce meşru yolla seçilmiş demokratik siyaset kurumunu gayrimeşru ve anti-demokratik yolla iktidara gelmek isteyenlere karşı savunmayı hem demokratlığın hem de gazetecilik etiğinin ilk şartı sayıyorum. Biz bu temel etik ilkeyi hayata geçirdik ve sonrasında iş kader birliği noktasına kadar geldi. Ben Erdoğan’ın kimi söylemlerinden rahatsız olduğum zamanlar bile vesayet rejimine hep karşı oldum. Rasim ise bunu çok daha yüksek sesle yaptı. Askeri vesayet ile savaşmak için medyaya girdi ve bir anda kitlelerin sesi oldu. Sonraki süreçte özellikle 2011-14 döneminde programım dolayısıyla ben de epey dikkat ve şimşek çektim galiba. Önce askerle sonra da asker yerine geçmek isteyen cemaat vesayetiyle mücadele etmeye çalıştım. Elbette siyaset kurumunu savunmak aynı zamanda Erdoğan’ı savunmak anlamına geliyordu. Böyle olunca toplumdaki tüm Erdoğan düşmanları bizden de nefret eder oldu. İkimize de ölüm tehditleri hakaretler yağmaya başladı.

“HAVUZ MEDYASI OLMASAYDI ERDOĞAN VE AK PARTİ ÇOKTAN DEVRİLMİŞTİ”

-Her şey iyi güzel belki gerçekten iktidara hayran da olabilirsiniz ama geçmişinize baktığımızda epey bir değişim söz konusu kaleminizde… Akşam Gazetesi’ndeki eski yazılarınıza baktığımızda bu ne hızlı bir “u” dönüşü demeden edemiyor insan? Farkında mısınız görüşlerinizin şu an ne kadar farklı olduğunun?
Yeniden söylüyorum mesele iktidara hayranlık değil demokratik olarak seçilmiş siyaset kurumunu yani temel demokratik ilkeleri savunmaktır. Bir kere AK Parti gerçek anlamda iktidar olmaya ancak şimdi başladı denebilir. Daha 1 yıl olmadı Erdoğan’ın kendisi ve tüm ailesi topluca hapishaneye tıkılacaktı. Resmen direkten döndüler. Erdoğan’ın dik duran Kasımpaşalı tavrı onu devlet içinde de çok güçlü gösteriyordu ama gerçekte öyle değildi. İşte tüm hayatı emrindeki devlet memurları tarafından didik didik edilmiş ve hapishanenin kapısından dönmüş bir siyasetçiden bahsediyoruz. Devlet içinde kadrolaşma açısından AKP güçlü bir parti değildir. Gücünü halktan alıyor ve bir de bu tür saldırılar sırasında direnmesini sağlayacak sağlam bir medya kurdu kendine. Açıkçası kimilerinin yandaş havuz diye küfrettiği medya olmasaydı Erdoğan ve AK Parti çoktan devrilmişti ve şimdi Yassıada gibi mahkemeler kurulmuştu. Böyle bir ortamda elbette Erdoğan’la özdeşleştik. Bununla da gurur duyuyorum. Eğer Erdoğan’ı devirselerdi bizler de Yassıada tipi zindanlarda olacaktık. Bu riski alarak bu mücadeleye girdik…

“ERDOĞAN DEVRİLSEYDİ BİZ DE YASSIADA’DAYDIK”

-Çok açıkça iktidarla özdeşleştiğinizi kabul ediyor ve bunu savunuyorsunuz. Tamam öyle diyorsunuz ama bir yandan da birçok meslektaşımız son dönemde işsiz kaldı, köşelerinden oldu. Bir sansür, oto sansür tartışması aldı başını gidiyor, siz ne düşünüyorsunuz?
Türkiye tarihinde her zaman medya operasyon aygıtı olmuştur diye düşünüyorum. Mesela yargı kurumu da öyledir. Yargı mensuplarının hukuk ve adalet söylemleri de medya mensuplarının meslek etiği söylemleri de çoğunlukla kamuflajtır bana göre. O yüzden halkın çoğunluğu da inanmıyor bunlara. Medyayı resmi Kemalist ideoloji tam bir operasyon aygıtı olarak kurdu ve yeri geldi mi demokratik yolla seçilmiş iktidarları devirmek için kullandı. Hükümet olan siyasi partiler de genelde ana akım medya ile pazarlık ve şantaj ilişkisine girdiler. Siyaset ve medya ilişkisi hep çarpık oldu. İlk defa Erdoğan’la beraber medya ile pazarlık yaparak destek satın almak yerine kendisi medya inşa eden bir siyaset kurumu ortaya çıktı Türkiye’de. Yani her zaman tuhaflık vardı bu ülkede. Gazeteciler de bu tuhaf sistemin bir parçasıdır. Bana göre belli fikirler etrafında oluşmuş medya daha sağlıklıdır. Biz her yere eşit mesafedeyiz lafı yalan bir laf. Mesela bir fikir ekolünü savunan gazeteler özgür bu ülkede. Hükümete muhalefet eden medya toplam gazetelerin yüzde 65’ini oluşturuyor. Ama ana damar holding medyaları ile hükümet arası bence sağlıksız ilişki devam ediyor. Gazeteciler de bu sağlıksız ilişkinin kurbanı oluyor. Orada haklısınız…

“CHP, MHP VE BDP’YE TAVIRLI DEĞİLİM”

-Son dönemde bir yandaş-candaş gazeteci ayrımı var. Siz kendinizi hangi kategoride değerlendirirsiniz?
Dediğim gibi ben önce askeri vesayete sonra da paralel vesayete karşı sivil siyaset kurumunun yanında oldum. Fakat CHP MHP ve BDP’ye karşı benim süfli bir tavrımı bulamazsınız. Hala da o partilerin yöneticileriyle temasım vardır. Çünkü bu üçü ne olursa olsun meşru siyasi parti. Oysa askeri vesayet ve paralel yapı gayrimeşru ve demokrasi düşmanı oluşumlar…

“DARBECİLERLE SAVAŞMAKTAN GURUR DUYARIM”

-Son dönemde gazetecilik gazetecilikten çıktı gibi. Gazetecilerin büyük kısmı gazeteci gibi değil de bir yerlerin sesi gibi mesleklerini icra ediyorlar. Demem o ki ya iktidar ya muhalefet savunucusu gibiler. Bir gazetecinin herhangi bir siyasi parti ile bu kadar iç içe olması ne denli doğru?
Daha önce söylediğim gibi bu, şartların dayattığı bir durum Türkiye’de…Şimdi düşünün: 7 Şubat 2012 olmuş. Bana göre çok açık bir darbe teşebbüsü. Önce Hakan Fidan’ı tutuklama ve Erdoğan’ın siyaset alanını tamamen daraltma girişimi. Buna karşı her gerçek demokrat direnmek zorundadır. Direndiğiniz andan itibaren bu ülkede Erdoğan’la kaderiniz bir hale geliyor. Ya da bu operasyonu destekleyenler de o darbeci cenahla özdeşleşiyor. Başka bir örnek  27 Nisan muhtırası…Rasim medyada değilken ben onu 27 Nisan’ı lanetleyen bir mitingde, ‘Eğer TV’de bir emekli general daha görürsem kusacağım’ diye pankart taşırken gördüm. Açıkçası kim bu deli cesaretine sahip adam dedim. Sonrasında Rasim o emekli generallerle ekranda dövüşe dövüşe hepsini ekranlardan püskürttü. Tabii artık o ilk günlerdeki sertliği yok. Onu belli ölçüde ben frenledim galiba. Çünkü resmen savaş ediyordu ekranlarda…
-Ama sonra siz de savaş eder hale geldiniz. O yüzden çevrem sizi çok antipatik buluyor. Onlara göre iktidara çok yakın duruyor ve adeta iktidardan gelen her açıklama sanki sizin de görüşünüz haline dönüşüyor, neden mesafeli değilsiniz?
Konu AK Parti’nin icraatlarıysa eleştirdiğim yerler var ama konu AK Parti’nin varlığı ve iktidar olma hakkı ise biz ikincisi için varlığımızı ortaya koyarız. Tabii öyle olunca eleştirdiğimiz icraatlar gözükmüyor. Bin kere söylesek de karşı kulaklar duymuyor çünkü bizim de AK Parti’nin gayrimeşru yollarla devrilmesini istememiz gerekiyor karşı tarafı tatmin için…

“AK PARTİ DEVLETÇİLİĞİ VE YOLSUZLUĞU KIRAMADI”

-AK Parti’de neyi eleştiriyorsunuz mesela?
Ekonomik devletçiliği kıramadılar. Mesela devlet bankası diye bir şey olmamalı. O zaman devlet bankalarında yolsuzluk ve rüşvet diye bir şey de ortadan kalkar. Türkiye’de devlet ekonomide var oldukça rüşvet ve yolsuzluk olacak. Bu yönde AK Parti’yi adam gibi eleştiren parti de yok. Çünkü onlar da devletçi kafaya sahipler. Alevi açılımı konusunda da AK Parti çok gecikti ve yanlışlar yaptı. Bunu sürekli söylüyorum ama duyan yok…
-Çok iyi bir eğitime sahipsiniz, bunun yanında gazeteciliğe de stajyerlikten başlamışsınız. Kariyerinize baktığınızda “Evet ben hak ettiğim yerdeyim” diyebiliyor musunuz?
Böyle bakmam hayata. ‘Ben mutlu muyum, hayatım istediğim gibi akıyor mu? Kendime ve çevreme bir katkım oluyor mu’ diye bakarım. Çok şükür ki bu sorulara verdiğim cevaplar evet. Hep sevdiğim işi yaptım, daha doğrusu hayatımı iş ve özel diye kategorize etmedim. İlgilendiğim şeyler işim oldu. Ve hala da öyle. Tek isteğim daha çok yazmak olabilir.
-Rasim Bey nasıl bir baba sizce? Çocuklardan sonra kendisinde bir değişim oldu mu?
Rasim kızlara çok düşkün. Kızlar da ona. Hatta zaman zaman kıskanıyorum, ben ilgilenirken Rasim’i görünce ona dönüyorlar, o gelince akan sular duruyor.

EVDE KÜTÜPHANEMİZ VE SİNEMA SALONUMUZ VAR
-Her ikinizde çok yoğunsunuz peki birbirinize vakit ayırmak zor olmuyor mu, eee çocuklar da sevgiyi bölüyor doğal olarak?
Biz evde kendimize bir dünya yarattık. Küçük bir sinema salonu kurduk.Sağlam bir DVD koleksiyonumuz var. Nerdeyse 10 bin kitaba yaklaşan kataloglu bir kütüphanemiz var.  Bol bol okuyoruz ve film izliyoruz. Yemekleri genellikle evde yiyoruz ve dünyanın farklı mutfaklarını araştırmayı çok severim.Yemek kültürü üzerine de çok konuşuruz. Kızlarla oynuyoruz, kısacası birlikte vakit geçirmek konusunda sıkıntımız yok. Genelde akşamları evde buluşulur, biz ise gündüzü birlikte geçirip akşam yayın için ayrılıyoruz.

“HERKES TARAFINDAN SEVİLMEKTEN HEP KORKTUM”

-Çok sevilen gazeteciler olduğunuz söylenemez, çok fazla antipatik olduğunuzu söyleyenler var. Bu durum sizi üzüyor mu?
Bizim arkamızda yıllardır devletin ezdiği, kendilerini itilmiş, ötelenmiş hisseden bu ülkenin çoğunluğu var. Sokağa her çıktığımda görüyorum, konuşuyorum onlarla. Bundan daha büyük bir güç olamaz. Ben saygı duymadığım hiç kimsenin eleştirisini kaale almam. Siz hep küçük bir klikle muhatap olursanız bir süre sonra dünyayı o kliğin kendi küçük köyünden ibaret sanmaya başlar, illüzyon içinde yaşarsınız. Herkes tarafından sevilmekten ve sevilenlerden hep korktum. Bir davanız ve doğrularınız varsa bu imkansızdır. Herkese yalakalık edenler ve kaypaklar herkes tarafından sevilmeyi önemser. Benim gözümde bu, kendini sevmemektir.

“PARALEL YAPIYLA SAVAŞMAKTAN GURUR DUYUYORUM”

-Biraz bağırtkan ve kavgacı görünen bir tarafınız var. Bu, size Rasim Bey’den mi geçti? Özel hayatta nasıl bilmiyorum ama ekrandan böyle görünüyorsunuz… Mizacınız mı bu yoksa beyaz camda geriliyor musunuz sahiden?
Arkadaşlarım ve aileme sorsanız çok sakin, çok dingin olduğumu söyleyeceklerdir. Sanırım haksızlık, adaletsizlik görünce içimdeki yüksek ses uyanıyor. Evet Rasim de bu potansiyelimi ayağa kaldırmıştır ben de ondaki savaşçıyı frenlemişimdir. Hem askeri vesayete hem de paralel vesayete karşı sesimi yükseltmiş ve bağıra bağıra çatışmış olmaktan gurur duyuyorum.

“HER DEVRİN GAZETECİSİ DEĞİLİM”

-Her dönemin gazetecisi de diyorlar sizin için… Hatta CHP iktidara gelse CHP’ye döner diyenler bile var…
Öyle mi diyorlar? Herhalde aynaya bakmışlar. Darbecilerle bu kadar sert mücadele eden biri her türlü dönemin gazetecisi teknik olarak olamaz zaten. Yani bir darbe ile paralel yapı destekli kukla CHP hükümeti olsaydı ben ondan yana mı olacaktım? Buna kimse inanmaz. Ben bir liberal demokratım. Hep öyleydim. Belki eskiden daha steril, daha katı bakıyordum hayata. Hiçbir zaman Kemalist-ulusalcı olmadım. Hiçbir zaman mütedeyyinlere gayrimüslimlere Kürtlere yapılan zulümlerin arkasında olan bir zihniyete oy vermedim.

“O YAZIYI YAZDIĞIM GÜN RASİM BENİ ARAMIŞTI”

-İnternette çok paylaşılan yazınızı sormak istiyorum… Mesela 11 Mart 2009’da Akşam gazetesinde kaleme aldığınız “Bir delikanlılık portresi: Tayyip Erdoğan” başlıklı yazınızda “Şahsen Tayyip Erdoğan beni utandırıyor. Seçtiği bayağı kelimeler yüzümü kızartıyor. Ve bu ülkeye aidiyet hissimi zayıflatıyor.” İfadelerini kullanmıştınız. Ne oldu da fikirleriniz değişti. Siz mi, Sayın Erdoğan mı değişti yoksa?
İyi ki sordunuz bu soruyu. Çok enteresandır o yazının çıktığı gün henüz sadece arkadaşım olan Rasim beni aramıştı ve ‘bu oryantalist yazıyı nasıl yazarsın? Kendi ülkene dışarıdan kolonyalistlerin baktığı gibi bakıyorsun. Erdoğan’ı eleştir ama seçtiğin kelimeler tam bir oryantalist kolonyalist kelimeleri’ demişti. Ben ise karşı çıkmış ve hayata Batılı liberal gözle baktığımı söylemiştim. O da ‘hayır bu Batı’nın şu anki entelektüel standartlarına da liberalizme de aykırı buna Euro-centrik bakış denir ve bu şu an Batı’da faşizm kadar itibarsız bir bakıştır’ demişti. Zaman içinde gerçekten Batılı değil Batıcı ve oryantalist bir bakış açım olduğunu fark ettim. O yazı Erdoğan’ı eleştirdiği için değil çok sakat bir perspektife dayandığı için yanlış bir yazı. Maalesef Türkiye’de benim sosyal klasmanımdaki insanlar kendi ülkesine kolonyalist gözüyle bakmayı Batılılık zannediyor. Ben de öyleydim…

“ORYANTALİST BİR KAFAYA SAHİPTİM”

-Cüretimi bağışlayın maksadım sizi sanık sandalyesine oturtmak değil ama gerçekten bunlar çok merak ediliyor… Belki de kendinize göre haklısınız?
Yoo sormakta çok haklısınız. İyi ki sordunuz… Fakat bakın şunu da söylüyorum: Ben Erdoğan’ın ve AK Parti’nin tüm icraatlarına karşı olsam da hatta o yazıdaki oryantalist kafaya da sahip olsam eğer demokratsam, askeri vesayet gibi ya da 7 Şubat gibi 17-25 Aralık gibi bir durum olduğunda demokratik siyaset kurumunu savunmak zorundayım. Bu, AK Parti’yi sevmek meselesi değil demokrat olma meselesidir. Mesela bakın Refah-yol berbat bir hükümetti bence ama askeri darbeye giriştiği andan itibaren bir demokrat, sivil hükümetten yanadır. Mesela Mısırlı olsam da aynı… Mursi’ye hiçbir sempatim yok ama askeri darbe girişimi olduğunda yine sivil hükümetten yana tavır almak gerekir…

“DERYA SAZAK’I HÜKÜMET MİLLİYET’İN BAŞINA GETİRDİ”

-Bu arada Derya Sazak “Batsın böyle gazetecilik” isimli kitabında sizin bir mesajınızı yayımlamıştı. O mesajı Sazak, Milliyet’te genel yayın yönetmeninizken atmışsınız ve bir yazınızı girmesi için ısrar ediyordunuz ve “Erdoğan beni çok seviyor, bu haber hoşlarına gidecek” diyordunuz. Bunları bir gazeteciden duymak kulağa ağır geliyor. Halk için değil de iktidar için gazetecilik mi bunun adı?
İyi ki bunu da sordunuz. Derya Sazak’la ilgili gerçekleri açıklayayım biraz… Sazak iktidara yağ çekerek koltuk elde etmiş bir yayın yönetmeni. Biliyor musunuz neredeyse her hafta benim yazılarımı dahi öyle yazarsan hükümet kızar diye sansürlüyordu. Beni yıldırmak için her hafta benim yazılarımı ‘aman bunu yazma hükümet hoşlanmaz, aman şunu deme şu bakan istemez’ gibi gerekçelerle sansürlemeye kalkması üzerine bende bu mesajı attım. Yani Derya Sazak yazılarımın girmesini ‘hükümetin hoşuna gitmesi’ kriterine bağlamıştı ben de o nedenle ‘bu yazı hoşlarına gider’ mesajı attım mecburen. Şu hale bakar mısınız? Sonra da kovulur kovulmaz en sert muhalif olup bir kitap yazdı ve utanmadan benim bu mesajımı o kitapta yayınladı.

“SAZAK İKTİDARA YAĞ ÇEKEREK KOLTUK ELDE ETMİŞ BİR GAZETECİ”

-Peki, Derya Bey’in o mesajı gazete yayınlaması ne kadar doğru, kızdınız mı bu davranışınıza? Bir de size niye takıktı sizce?
O davranışın ahlaka aykırı olduğunu benden nefret eden gazeteciler bile söyledi. Konu yargıda. Mahkemede hesaplaşacağız ama utanacağını sanmam. Bence Sazak’ın benden ziyade Rasim’e takıklığı vardı. Sazak gibi 28 Şubatçı bütün gazetecileri ifşa etmişti Rasim. O yüzden hepsi hem korkarlar hem nefret ederler Rasim’den… Bu nefreti bana da yansıttı.

“MEDYADA SAMİMİYET EKSİKLİĞİ VAR”

-Türkiye’de medyanın en büyük sorunu nedir sizce?
Bence her alanda bir samimiyet eksikliği var… Mesela AK Parti’yi destekleyen medyada bile tarafsız ve objektifiz diyen var. Bu doğru değil. Siz tarafsınız ve taraf olduğunuzu söyleyin kardeşim. Aynı şey geleneksel ana akım medya için de geçerli. Resmen CHP medyası gibi çalışıp sonra da tarafsızız diyorlar. Bunlar komik şeyler. Herkes net, şeffaf ve dürüst olmalı. Bence en büyük sorun bu…

“HÜKÜMET MUHALİF MEDYAYI GÜÇLENDİRMELİ”

-Medyanın son dönemde AK Parti’nin ideolojik aleti haline geldiği yönünde söylemler var, siz ne düşünüyorsunuz?
Doğrudan AK Parti’ye angaje bir medya var ama gazetelerin yüzde 65’i de AK Parti karşıtı. Muhalif medya televizyonda daha az. Bence CHP MHP BDP çizgisinde yeni kanallar açılmalı. Ben devlet bankası kavramına inanmam ama hükümet bu bankalar aracılığıyla muhalif medyaya ucuz kredi vermeli bence. Böylece muhalif medyaya baskı yapmak niyeti olmadığını da ispatlamış olur…
-Korkarak gazetecilik yapılır mı ya da suya sabuna dokunmadan?
İktisadi rant hesapları sebebiyle hiçbir güç odağından korkmayan gerçek muhalif medyaya giderseniz olur bence. Benim gerçek muhalif medyaya büyük saygım var. Aileme şahsen küfretseler bile muhalif muhaliftir. Demokrasilerde varlığı şarttır. Bugün herkesle ilgili her türlü şey yazılabiliyor ve yazılmalı da. Ama dediğim gibi tarafsız olduğunu iddia edip taraf olan medya sıkıntı çekiyor…

“YILMAZ ÖZDİL BİR AK PARTİ ZENGİNİDİR”

-AK Parti’ye karşı yazılar yazsaydınız şu an bulunduğunuz refah konumunda olma şansınız olur muydu yine sizce?
Eğer AK Parti’nin tutarlı muhalifi olup yine milyonlarca insanın hislerine tercüman olursanız yine çok iyi konumda olursunuz. Yeter ki sözleriniz ve mücadelenizin toplumda karşılığı olsun. Görüşlerine hiç katılmam ama Yılmaz Özdil AK Parti döneminde ünlü ve zengin oldu. Çünkü o da bir kesimin tercümanı popüler bir isim oldu. Bakın AK parti yandaşı 100 tane yazarın toplam kazancını koysam Yılmaz Özdil’inki etmez. Hatta ismini vermeyeyim meşhur Kemalist bir isim Yılmaz Özdil için Tayyip Erdoğan zenginidir demişti de çok gülmüştüm. Kemalist yazarlar arasında da Özdil çok kıskanılıyor çünkü en çok o kazanıyor… Kazanç popülarite ile düz orantılı bir olay. Hangi görüşten olursan ol eğer popülersen daha çok kazanırsın. Piyasa ekonomisinin temel kuralı bu…

RASİM’İN FİNANSAL IQ’SU ÇOK YÜKSEKTİR

-Sizin bol kazancınız da popülariteniz sebebiyle mi? Ben aileden gelme bir servetinizin olduğunu biliyorum ama bazıları hep şu soruyu soruyor: Gazetecilikle 3-5 yılda nasıl Boğaz’da villa alıyor? Yani oturduğunuz ev bile tartışma konusu…
Hükümeti desteklemek para yapsaydı Ak Parti medyasında çalışan herkes çoktan köşe olurdu. Tam aksine ortalama yazar maaşı 3-4 bin TL civarında AK parti medyasında. Evrensel bir ekonomi kuralıdır: Dikkat çeken, talep edilen ve risk alan para kazanır. Rasim’in siyaset dışında bir popüler kültür fenomen olma tarafı da var. Siyaseti bırakıp tamamen o işlere girse daha da çok kazanır. Sokakta tanımayan yok Rasim’i. Bakın Marksist sosyolog ve Radikal’de yazan Profesör Tayfun Atay Rasim’i eleştiriyor ama Türk popüler kültüründe bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor bir yazısında. Dolayısıyla mesele AK Parti’yi desteklemekten ziyade popüler olmakla ilgili. Bir de ben finanstan anlamam ama Rasim’in finansal IQ’su çok yüksektir dolayısıyla kazancımızı çok iyi yönetir. Liberalizmi ve kapitalizmi pratik olarak da bilir…
-Cnntürk’ten neden ayrıldınız, oysaki Doğan Grubu ile ilişkileriniz gayet iyiydi, neden?
Dört Bir taraf tartışma zemini olmaktan çıktı, ringe döndü. Bir anlamı kalmadı devam etmenin.
-Kanal d’deki program hayal kırıklığı yarattı ve reytinglere kurban gitti, üzüldünüz mü?
Yoo, bir teklif geldi, denedim olmadı. Ben de beğenmedim ki..Belki ileride başka bir şey olur. Neden üzüleyim?
-Doğan grubu demişken sormadan edemeyeceğim, Aydın Doğan niye size yemeğe gelmişti?
Ben CNN Türk’te çalışıyordum ve bizi çift olarak yemeğe davet etti. Sonrasında iade-i ziyaret için benim davetim üzerine bize geldi. Sonrası çok büyütüldü. Saçma sapan yazılar yazıldı.
-Aydın Doğan’ın siz ve eşiniz Rasim Ozan Kütahyalı ile yediği yemekte iktidarla arasını düzeltmenizi istediği doğru mu?
Doğru değil…
-Bu arada NTV hayırlı olsun… Nasıl gidiyor program?
Güzel gidiyor. İyi bir denge yakaladığımız, siyasi görüş yelpazesinin geniş olduğunu düşünüyorum. Tansiyon yükselmeden, soğukkanlı bir şekilde fikir tartışması yapmaya çalışıyoruz.

GEZİ’YE HAMİLE OLDUĞUM İÇİN GİDEMEDİM

-Haber kanalları arasında en çok tartışılan kanallardan biri NTV, özellikle Gezi sürecinde haberleriyle epey tepki almıştı… Siz o dönem haber kanallarının bocalamasını neye bağlarsınız? Gezi’ye siz de hiç gittiniz mi ve Gezi süreciyle ilgili çok kısa görüşünüzü almak isterim?
Gidemedim çünkü 8 aylık hamileydim. Evden zor çıkıyordum. Maalesef 31 Mayıs çadır yakma provokasyonu ile çok kötü bir yere gitti Gezi. Bunun bir paralel provokasyon olduğunu bu gün çok net görüyoruz ama o zaman da ben görmüş ve bununla ilgili yazıma bir cümle koymuştum. O zaman henüz böyle bir kavga yoktu ama malum çevreler adeta savunma refleksi ile o cümleye itiraz mailleri göndermişlerdi. Ben ‘bu çadır yakma hadisesinin yakın zamanda görevden alınan emniyetçilerle ilgisi olabilir mi’ diye sormuştum, cemaatten tanıdıklarım ‘olur mu öyle şey’ diye tepki verdiler. Niye üzerlerine alınmışlardı ki? Gezi daha iyi yönetilebilirdi ancak bu onun büyük bir kaos planını devreme sokmak isteyenlerin protestocu gençleri paravan olarak kullandığı bir sahne olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
-Bir muhalefet milletvekilimizin özellikle merak ettiği ve size sormamı istediği bir soru var: Diyor ki AK Parti iktidarı biterse halen Türkiye’de yaşamaya devam edecek mi?
Bu sorunun kendisi bile faşizm içeriyor. O milletvekili zihniyetinin iktidara gelmesine bu millet asla izin vermeyecektir. Darbeciler vesayetçiler başa geçip bizlerin peşine düşmediği sürece ülkemde yaşayacağım.

“AKŞAM GAZETESİ ERGENEKON’UN MERKEZ ÜSSÜ GİBİYDİ”

-Bu arada eski gazeteniz Akşam’da bayağı bir değişti… Şimdiki halini nasıl buluyorsunuz sizin yazdığınız döneme oranla…
Ben yazarken Ergenekon’un merkez üssü gibiydi AKŞAM. Değişimi çok iyi oldu. Hele Etyen Mahçupyan, Gülay Göktürk ve Vedat Bilgin gibi çok değerli kalemlerin gelmesi AKŞAM’ı entelektüel olarak en yüksek yazar kadrosuna sahip gazetelerin en tepelerine yerleştirdi.

“MUHALİF MEDYA OLMADAN DEMOKRASİ OLMAZ”

-Türkiye’de pek de muhalif bir yayın organı kalmadı dersek yeridir. Sözcü’de yazmak ister miydiniz?
Hayır, dünya görüşümle hiçbir şekilde örtüşmüyor ama Sözcü ve Cumhuriyet gibi gazetelere saygı duyuyorum.İsterlerse küfrederek muhalafet etsinler ama muhalif medya olmadan bir demokasi olmaz…
Eminim Sözcü gazetesi bu duruma üzülmeyecektir ama muhalif medya konusundaki düşünceleriniz gayet güzel. Teşekkür ediyorum bu röportaj için…

MEDYARADAR

Nazmi Ardıç’ın Hürriyet’te Sansürlenen Röportajı

0

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını yürütürken görevden alınan eski Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç, Hürriyet Gazetesi’nden Toygun Atilla’nın isteği üzerine röportaj verdiğini, ancak röportajın sansürlenerek yayınlanmadığını ifade etti.

Ardıç, twitter hesabından röportajı yayınladı.

İşte Ardıç’ın o twittleri

Sevhen Davasının beraatla sonuçlanması üzerine Hürriyet muhabiri Toygun Atilla bana röportaj teklif etti. Kabul ettim.

İstanbul Askeri Casusluk Davası hakkındaki tüm polemik konularını sordu. Ayrıca polislere yapılan operasyonla ilgili sorular sordu.

Dinlemelerin suistimali zannıyla da bir çok sorular sordu.

Son 5 yıllık süreçte kamuoyunda çok tartışılan önemli soruşturmalarla ilgili zanlarını dile getiren sorular sordu.

Tüm sorulara açıkça cevaplar verdim. Ama malesef röportaj teklifini bizzat kendileri yapmalarına rağmen yayınlamadılar.

Açık söyleyeyim, bu röportajı Hürriyetin yayınlayabileceğini zannetmiyordum.

Umduğum gibi de oldu. Yayınlayamadılar.

Yayınlamak bana düştü.

Nazmi Ardıç’ın twitter hesabından yayınladığı, Hürriyetin sansür uyguladığı o röportaj şöyle:

1-Neden açığa alındınız ? (Hem resmi evraktaki gerekçesi, hem de sizin başka bir düşünceniz var ise bu açığa alınma olayı ile ilgili ikisini de cevaplarsanız sevinirim)
CEVAP;
  Açığa alınma sebebim “Kolluk kuvvetlerinin görevini yapmasını engellemeye yönelik propaganda yapmak” olarak tarafıma tebliğ edildi. 22 Temmuz operasyonu öncesinde bazı twitter adreslerinden, Selam Tevhit Örgütü Soruşturması’nı yapan görevlilere yönelik bir operasyon yapılacağı duyuruldu. Bir çok internet sitesinde, yazılı ve görsel medyada bu konu haberleştirildi. Aynen söylendiği gibi 2 gün sonra operasyon yapıldı. Ancak yapılan operasyonda bir çok sorun vardı. Birisi de operasyonu yapan polislerin, şüpheli olarak gözaltına alınacak görevlilerin adreslerini bulamamaları hususuydu. Örneğin; saat 01.30 da başlayan operasyonda benim de devre arkadaşım olan eski Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer KÖSE’nin adresi bulunamamış, ancak sabah saat 05.00 sıralarında Ömer KÖSE’nin babasının yardımı ile Ataşehir’de İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün yanındaki Polis Lojmanları’na intikal edebilmişlerdi. Ömer üç yıldır bu lojmanda oturuyordu ve bu lojmanı İstanbul Emniyet Müdürlüğü tahsis etmişti. Buna rağmen yanlış adreslere gidip, gece vakti ilgisiz insanların evine gidilerek bu insanlara bir çok rahatsızlık verilmişti.  Bir süre sonra da sosyal medyada adreslerinden 17 VE 25 Aralık operasyonlarını yapan görevlilere de operasyon yapılacağı duyurulmaya başlandı, bir gazete bu konuyu manşetten haber yaptı. Yakup SAYGILI  ile aynı lojmanda komşu olmamız sebebiyle de sık sık görüşüyorduk. Bu süreçten önce savcılığa dilekçe vererek hakkımızda bir soruşturma olup olmadığını sormuştuk. Dilekçelerimize cevap verilmemişti. Bu haberler üzerine gözaltına alınacağımızı değerlendirdik ve adliyeye giderek dilekçe verelim ve adresimizi beyan edelim, bizi yanlış adreste aramasınlar, kimseye rahatsızlık vermesinler dedik ve gittik. Dilekçemizi savcılığa sunduk. Çıkışta CHP nin bir basın açıklaması sebebiyle basın mensupları orada toplanmış gördük ve Yakup SAYGILI’ya basın mensupları sorular yönelttiler. Cevapladığı süreçte ben de yanındaydım. Yakup ihraç olduğundan bir soruşturmaya muhattap olmadı. Ancak benim memuriyetim devam ettiği için yanında bulunmam soruşturma konusu yapıldı ve müfettişler açığa almaya karar verdiler, açığa alındım.
2-Açığa alındıktan sonra günleriniz nasıl geçiyor ? Son 3 aydır neler yapıyorsunuz, yaşantınız ne anlamda değişti ya da değişmedi ?

CEVAP;Hayatım baştan sona değişti. Daha önceden görevimizin yoğunluğundan dolayı ailemi hiç göremiyordum. Şu anda her gün eşim, oğlum ve kızımla beraberim. Neredeyse tüm arkadaşlarım ya tayin oldu, ya cezaevine girdi. !8 Aralık 2013 günü görevden alındığımdan itibaren, bir ay önce açığa alındığım tarihe kadar da memuriyetim devam ediyor olmasına rağmen aktif olarak hiçbir görevde bulunmam mümkün olmadı. İstanbul Emniyetinde önce müdüriyet emrine alındım, hiçbir görev verilmedi. Bir süre sonra Arnavutköy Polis Eğitim Merkez Müdürlüğüne atandım, orada da hiçbir görev verilmedi. Sadece mesai saatlerinde okulda bulunmam istendi. Daha sonra Florya’daki Polis Meslek Yüksek Okulu’na atandım. Burada birkaç hafta derse girebildim, haftada 4 saat. Sonra Yozgat Emniyet Müdürlüğü kadrosuna atandım. Göreve başlamaya gittiğimde tekrardan Karaman Emniyet Müdürlüğükadrosuna atandığım söylendi. Karaman’a gittiğimde de aynı gün açığa alındım. Şu ana kadar atandığım 2 ilde de hiç çalışmak nasip olmadı. Memuriyet hayatımda soruşturma geçirmemiş olmama rağmen şu ana kadar 10’dan fazla soruşturma açıldı. Benim de 15-20 civarında yaptığım suç duyurusu ve açtığım tazminat davaları var. Günlerim dava süreçlerini takip etmekle geçiyor. Fırsat buldukça kitap okuyorum.

3-Yasadışı telefon dinlemesi iddiasıyla bir çok meslektaşınız gözaltına alındı. Tutuklandı. Bu operasyonlarla ilgili düşünceleriniz ne ? Siz de gözaltına alınmayı bekliyor musunuz ? (Son attığınız tweetlerde Yakup Saygılı’Nın size kahve makinasını bıraktığını, gelecek arkadaşlara kahve ikram edeceğinizi söylediniz)

CEVAP; 17 Aralık sürecinden sonra yapılan operasyonların tamamı bilinen iradenin talimatlarıyla yapılmaktadır. 17 Aralık 2013 tarihinden hemen sonra Emniyet Genel Müdürlüğü, Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndaki müfettişler değiştirildi. Bu müfettişler İstihbarat, KOM ve Terör birimlerinde çalışan görevlilerle ilgili idari soruşturmaların yapılması için görevlendirildi. Çoğunluğu itibariyle geçmişte yapılan soruşturmalarla ilgili dosyaların incelemesi yapıldı ve açık aramaya yönelik idari soruşturmalar yapıldı. Adli soruşturmaların tamamen CMK ve ilgili mevzuatlara uygun olarak Cumhuriyet Savcıları’nın talimatları ve alınan mahkeme kararlarının uygulanmasıyla yapılan çalışmalar olmasına rağmen, illegal çalışmalarmış gibi göstermeye yönelik bir çaba içerisine girildi. İdari soruşturma yapan bir müfettişin adli soruşturmalarda Savcı talimatlarının ve Mahkeme  kararlarının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi yoktur.Ancak sanki bir üst iradeymiş gibi müfettişler Savcı ve Hakim kararlarını denetleme pozisyonu aldılar. Yetersiz gerekçelerle mahkemeden karar talep edilmiş vs gibi yorumlar yapıldı. Bu soruşturmalara muhattap olan görevli arkadaşlar müfettişlerin sübjektif yaklaşımlarla yaptıkları soruşturmalardaki maksatlı veya hatalı işlemlerinden dolayı suç duyuruları yaptılar. 17 aralık 2013 ten sonra bu birimlerde görev almış ve bizim dönemimizdeki yapılan işlemlerle ilgili   tuttukları gerçeğe aykırı tutanaklar sonucu soruşturmalar açılmasına neden olan görevlilerle ilgili de bir çok suç duyurusu yapıldı. Bunlar idareye de bildirildi ve soruşturma yapılması istendi. Ne varki, ne idare bir tekiyle ilgili soruşturma açtı, ne de Savcılar bir tek müracat konusunu davaya dönüştürecek bir soruşturma yaptı. Ya takipsizlik verildi, ya da işlemler sürüncemeye bırakıldı. Bu arkadaşlarla ilgili ve benimle ilgili kamuoyunda havuz medyası olarak bilinen medya organlarında yüzlerce iftira içeren yalan haber yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. Bunlara karşı yapılan suç duyurularının bir teki bile davaya dönüşmedi. Çoğunluğuna takipsizlik verildi ya da bekletilmektedir. Sanki bir üst irade bahse konu bu medya oluşumunu ve operasyon süreçlerinde rol alan görevlileri korumaya almış gibi bir durum söz konusu. Bu arada görevden almalardan sonra yeni göreve gelen arkadaşlar ve dosyaları devralan Savcılar, hiçbir soruşturma dosyasındaki çalışmaları bir adım dahi ileriye götürecek çalışma yapmadılar. Çok vahim suç konularını içeren yolsuzluk soruşturmaları, örgüt soruşturmaları ile ilgili soruşturmayı sürdürmeye yarayacak hiçbir adım atmadılar. Aksine dosyaları çürütmek ve takipsizlik vermeye yönelik çalışma yaptılar. Sadece Organize Suçlar ve Mali Şubede 20 den fazla yolsuzluk soruşturması vardı. Hangisini kamuoyu duydu: hepsi sessiz sedasız kapatılmaya çalışılıyor.

Bu anlattığım sürece bir bütün olarak baktığınızda, bu süreçteki operasyonların tamamı şaibelidir. Haksız e hukuksuz bir şekilde yargı süreci işletiliyormuş gibi gösterilerek arkadaşlarımız hakkında soruşturmalar yapılmakta, delil ortaya konulmadan mesnetsizce çok vahim suçlamalara maruz kalmakta, tutuklanmaktadırlar. Öyle ki, casusluk iddiası öne sürülmekte, ancak casusluğa dair ne Emniyet ifadesinde, ne Savcılık ifadesinde, ne de Hakim sorgusunda suçlama yöneltilmeden, bir tek soru sorulmadan, dosyaya bu suçla ilgili bir tek delil koymadan casusluktan tutuklananlar vardır.

Yasa dışı dinleme konusuna gelince bu ifadenin maksadını aştığını düşünüyorum. Hukuki süreçler işletilmeden, mahkeme kararına dayanmayan dinlemeleri yasadışı dinleme olarak tanımlamak doğru olur. Ancak şu ana kadar yapılan soruşturmalarda bunun bir tek örneği bile ortaya konulamamıştır, çünkü yoktur. Zaten sistem yasadışı bir dinleme yapmaya imkan vermez. Ancak müfettişlerin yorumlarına dayanarak mahkemelerin verdiği kararların şaibeli olarak algılanmasına neden olunmuştur. Adli dinlemelerden ziyade istihbari dinlemelerde yoğunlaşan bu iddiaların bir diğer nedeni de şudur. 2559 sayılı Polis Vazife Selahiyetleri Kanunu’nun Ek 7. Maddesi gereğince istihbarat birimleri önleme dinlemesi yapmaktadırlar. Yasa çok geniş insiyatif alanı açmış durumdadır. 2012 yılında Devlet Denetleme Kurulunca da önleme dinlemesi yapan birimler denetlenmiş ve bu alanda ortaya çıkan sıkıntıların yasanın geniş bir insiyatif alanı tanıyor olmasından kaynaklı olduğu raporlanmıştır. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’na da gönderilen bu rapora rağmen durumu düzeltmeye yönelik hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Burada özellikle şunu belirtmek isterim. İstihbari dinlemeler sonlandıktan sonra hiçbir yerde delil olarak kullanılmamakta ve imha edilmektedir. Ancak sizin yazdığınız bir yazıda sizin hakkınızda yapılan mail takibi ve telefon dinlemelerin illegal olarak yapıldığı ve bu verilerin bir yerlerde depolandığı ve bunun araştırıldığının  görevlilerce size bildirildiğini beyan ediyorsunuz. Madem böyle bir şey varsa, bu görevliler neden bu ana kadar yaptıkları soruşturmalarda depolanmış bu verileri suç isnadı olarak bile gözaltına aldıkları arkadaşlara yöneltmediler. Bu husus tamamen sui niyetli olduklarının göstergesidir. Hiçbir şekilde böyle bir olay söz konusu değildir. Hiçbir kimseyle ilgili olarak yapılan önleme dinlemesi şu ana kadar deşife edilmemiş, istihbari bilgi üreterek yetkili mercilerin bilgilendirilmesi dışında hiçbir yerde kullanılmamıştır.
4-Gözaltına alınacağınız yönünde bir beklentiniz mi var ? Varsa neden ?

CEVAP;Evet gözaltına alınmayı, hatta tutuklanmayı bekliyorum. Hatta şu ana kadar neden beni almadıklarına da şaşırıyorum doğrusu. 17 Aralık operasyonunu yapan 2 şubeden birisinin müdürü benim. Diğer arkadaşımız Yakup SAYGILI’dır biliyorsunuz. Operasyonlarla ilgili adli birimlere talimat veren irade, beni neden bu kadar ihmal etti, geriye bıraktı anlamış değilim. Ama yakında olur diye de bekliyorum. Nedeni ise hakkımızda yürütülen soruşturmaların tamamen yolsuzluk sürecinin üstünü örtmeye yönelik bir iradeyle gerçekleşiyor olmasından dolayıdır. Bize de bir kulp bulup takmaları gerekiyor elbette.

5-Bundan bir kaç ay önce Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından telefonla arandım. Bu sayede telefonlarımın ve e-mailimin usulsüz ve yasadışı dinlendiğini,izlendiğini öğrendim. Ergenekon soruşturması kapsamında telefonlarımın adli dinleme ile de dinlendiğini gördüm. Ergenekon soruşturması kapsamında telefonlarımın dinlenmesini gerektirecek ve şüpheli olmamı sağlayacak somut ve yeterli şüpheler nelerdi ? Hatırlıyor musunuz ?

CEVAP;Ergenekon Soruşturması kapsamında yapılan ilk 10 dalga operasyon sürecinde  çok sayıda örgütsel doküman ele geçirilmiştir. Bu belgelerin incelemesi ve şüphelilerle ilgili soruşturma sürecinde yapılan takipler sonucunda soruşturmanın hangi istikamette ilerleyeceğine karar verilmiştir. Aramalarda çok sayıda şüphelide Ergenekon Örgütü stratejilerini belirleyen, kitap formatında dizayn edilmiş 20’ den fazla doküman ele geçmiş, bazı şüphelilerden de dijital olarak aynı dokümanlar bulunarak el konulmştur. Bu belgelerden birisi “ULUSAL MEDYA 2001” belgesi, bir diğeri de “ULUSAL MEDYA 2010” belgesidir. Bu iki belge, bir çok Ergenekon şüphelisinde birbirinin aynısı olarak ele geçirilmiştir.  Ergenekon Soruşturması sürecinde örgütün stratejilerinin belirlendiği bu türden belgelerde ortaya konulan stratejilerin belge içerikleriyle de uyumlu olduğu görülmüştür. Bahsi geçen 2 belge Ergenekon Örgütünün, amaçlarına ulaşmak için kamuoyu oluşturmaya yönelik  2001 yılında bir strateji belirlediğini, 2010 yılında ise bu stratejisini güncellediğini ortaya koymaktadır. “ULUSAL MEDYA 2010” belgesinde internet medyasında ODA TV’ye de misyon verildiği belirtilmektedir. Dolayısıyla Savcı’nın da talimatlarıyla Oda TV merkezli bir soruşturmaya başlanmıştır. Soruşturma sürecinde telefonları dinlenen bilinen şüphelilerin görüşmelerinde çok fazla bir içerik elde edilememekle birlikte, Ergenekon şüphelileriyle irtibat ve ODA TV de yapılan toplantılar mahiyetinde ilişkiler görülmüştür. Bu durumda şüphelilerle ilgili yeterli delil bulunmadığından gözaltı uygulamasının uygun olmayacağı değerlendirildiğinden dolayı, kanaatlerimiz savcı ile paylaşılmıştır. Savcının ODA TV’de arama yapılması ve delil bulunabilmesi durumunda gözaltı aşamasına geçilmesi, bulunamaması durumunda ise soruşturmanın sonlandırılması yönünde istikamet belirlemesi üzerine arama kararı istenmiştir. Alınan kararla yapılan aramalarda ODA TV bilgisayarlarının imajları alınarak incelenmiştir. Bu incelemelerde silinmiş olmakla birlikte, labaratuar ortamında yapılan çalışmayla kurtarılan veriler içerisinde bazı notlar ele geçmiştir. Bu notların mahiyeti iddianamede mevcuttur. Ancak sizinle ilgili bölümü iddianameden alıntılayarak aktarıyorum; “ODATV’den ele geçirilen ST3120827AS_4MS1TF89 seri numaralı bilgisayar hard diski içerisinde “Nedim” isimli bir belge bulunmuş, belgenin yapılan incelemesinde, Soner Yalçın’ın talimatlarını içerdiği anlaşılmıştır. Belgenin içeriğine bakıldığında; “Nedim’in emniyet bağlantıları önemli, irtibatlarını devam ettirsin. Toygun’un gazete ile problemleri var, Nedim çözebilir mi? Haber yayınlatamıyorsa biz neden değerlendirmiyoruz, Hanefi ve ekibini çok iyi tanıyor. Nedim ile Hanefi’nin Dink konusundaki görüş ayrılıkları gündem yapılmamalı, üzerinde durulursa savunmamız ve etkisini artırmamız zor olabilir, Nedim bu konuda duyarlı olmalı, çok fazla Hanefi’nin üzerine gidilmemeli, ana gündemden kopup Hanefi’yi tartışılır hale getirmiş oluruz.” ifadelerine yer verildiği görülmüştür. Bu verilerden hareketle bu şüpheli şahıslarla örgütsel bir ilişki ihtimali görüldüğünden soruşturma kapsamına alınarak telefonunuz dinlenmiştir. Benim başında bulunduğum Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen soruşturmada yapılan dinlemeler adli dinlemelerdir. Adli dinlemelerde kolluk dinleme talebini gerekçelerini ve ortaya çıkan delilleri belirterek Savcılıktan yapmaktadır. Savcının uygun görmesi halinde mahkemeden karar talep etmesi, mahkemenin de tüm delil ve verileri incelemesi sonucunda uygun görerek karar vermesi halinde adli dinleme yapılabilmektedir. Sizinle ilgili de aynı süreç işletilmiştir. Ancak dinlemelerde şüpheli bir durumun olmadığı ve Ergenekon örgütüyle bağlantınızın olmadığının anlaşılması sonucunda da dinlemeler sonlandırılmıştır.
6-Benim E-maillerim ‘Ceren’ kod adı ile izlenmiş. Soruşturma kapsamında başka kişilerin de sahte isimlerle e-maillerinin izlendiği ve telefonlarının dinlendiği ortaya çıktı. Siz de önemli adli soruşturmaları yürüten bir kişi olarak, meslektaşlarınızın bu yöntemi kullanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Bu polisin sıkça kullandığı bir yöntem midir ? Yoksa bunlar da sizce sehven vakaları mıdır ?

CEVAP; Bahsettiğiniz mail takibi, benim sorumlu olduğum şube tarafından yapılan soruşturma sürecinde, adli soruşturma kapsamında yapılan bir takip değildir.Sanırım istihbari nitelikte yapılan bir takip konusudur. İstihbarat birimleri adli soruşturmaların başlamasından önce ön çalışma yaparlar ve elde ettikleri bilgiler içerisinden soruşturmayı ilgilendirdiğini değerlendirdikleri bilgileri soruşturma birimine rapor halinde gönderirler. Dolayısıyla bu mail takibi soruşturma kapsamında yapılan bir çalışma değildir. Soruşturma biriminin önünü açacak ön çalışmalar niteliğinde istihbari çalışmadır.Malum olduğu üzere 22 Temmuz sürecinde bu konular soruşturma konusu yapılmıştır. Bu konudaki genel değerlendirmem şu şekildedir; İstihbari dinlemeler bazen analiz çalışmaları sonucunda elde edilen verilerden hareketle başlar, bazen bir muhbir bilgisiyle başlar. Bazen takibi yapılan şüphelilerin iletişimindeki elde edilen verilerden hareketle başlar. Her halukarda elde bulunan bilgi çoğunlukla ham bilgidir ve işlenerek olgunlaştırılır. Her durumda soruşturmanın başlangıç aşamasında hakkında istihbari çalışma yapılacak kişinin kimliği daha başlangıç aşamasında belirlenememiş olabilmektedir. Dolayısıyla eldeki bilgiyle karar istenebilmektedir. Burada özellikle vurgulamak isterim ki, adli dinlemelerle istihbari dinlemeler amaçları ve uygulamaları açısından birbirinden tamamen farklıdır. Adli dinlemeler CMK 135. Madde gereğince yapılır. Dinleme kararı alınabilmesi için 135. Maddede sayılan katalog suçlardan birisi kapsamında soruşturma yürütülüyor olması, şüphelinin kimliğinin belirlenmiş olması, başkaca delil elde etme imkanının bulunmaması gibi gereklilikler vardır. Kolluk soruşturma savcısından şüpheliyle ilgili tüm bilgi ve delilleri sunarak dinleme kararı talep eder. Savcının uygun görmesi halinde de hakimden karar istemesi söz konusudur. Hakim yasanın öngördüğü tüm gereklilikleri değerlendirir ve dinleme yapılmasının gerekliliğine karar vermesi halinde dinleme iznini verir. Önleme dinlemeleri de denilen istihbari dinlemeler ise 2559 sayılı Polis Vazife Ve Selahiyetleri Kanunu’nun Ek 7. Maddesi kapsamında yapılmaktadır. Adli dinlemelerde olduğu gibi kısıtlılıklar yoktur. 5389 sayılı kanunla, 2005 yılında bu kanuna eklenen ek fıkrada “ Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir.” denmektedir. “Veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler” ifadesinden hareketle de önleme dinlemelerinde şüphelinin kimliği belirlenememiş olsa bile belirlenen verisi üzerinden karar verilebilmektedir. Geçmişten bu zamana bu uygulama yapılagelmiştir. Burada esas olan eldeki verilerden hareketle hakkında istihbari çalışma yapılan kişinin kimlik  bilgilerine ulaşılamamış olmasından dolayı mı, yoksa suiistimal amaçlı, maksatlı olarak kimliğinin gizlenerek mi karar alındığı hususudur. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, şu ana kadar hakkında istihbari çalışma yapılan kişilerin bilgilerinin şantaj amaçlı kullanılması, deşifre edilerek kişilerin itibarsızlaştırılması  gibi bir suiistimal olayına hiç rastlamadım. Sizinle ilgili de böyle bir suistimalin olmadığı malum. Bu nitelikte bir suiistimal söz konusu değilse, mahkeme kararında neden kimliğinizi özellikle gizleme ihtiyacı duyulsun ki. Kaldı ki önleme dinlemeleri sonlandırıldıktan sonra 10 gün içerisinde tüm verileri imha edilmektedir. Sizin mail adresinizle ilgili izlemenin kayıtları da imha edilmiş olmalıdır. Şu ana kadar bunun aksi de ortaya konulmamıştır. Sonuç itibariyle sizinle ilgili yapılan istihbari dinlemenin kötü niyetli kullanımı gibi bir durumun ortaya çıkmamış olması, mailinizin “Ceren”ismiyle takip edilmiş olmasının yukarıda izah ettiğim nedenlerden dolayı olduğunu değerlendirmeme neden olmuştur.

7- Odatv davası kapsamında 24 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan TÜBİTAK raporuna göre; 3 Şubat 2011’de Odatv bilgisayarlarına virüs saldırısı başladı. Yine TÜBİTAK raporuna göre; bilgisayarlara dosya yüklemeye programlanmış virüslerle yapılan bu saldırı başarısız oldu. 4 Şubat 2011 günü Odatv bilgisayarları hakkında polis e-posta izleme kararı aldı. TÜBİTAK raporuna göre; 5 Şubat 2011’de yeni virüs saldırısı gerçekleşti. Polis tarafından izleme kararı alınan e-posta adreslerine yapılan saldırı, bu kez başarılı oldu. TÜBİTAK’a göre uzaktan dosya yüklemeye programlı bu virüsler bilgisayarların içinde aktif olarak çalıştı. Buna göre; virüsler Odatv bilgisayarlarında çalışırlarken polisler bilgisayarları izliyorlardı.
Soru şu:
O polisler, söz konusu mail adresilerini takibe almaya başladıktan 1 gün sonra başarıya ulaşan virüs saldırısını görmedi mi? Gördüyse, neden raporlaştırmadı? Sanıklara gore; o takibe alma, işi sağlam kazığa almaktı, yani bir gün önce başarısız olan virüs saldırısının başarıya ulaştığını görmek içindi… Ne diyorsunuz?

CEVAP; Bence  maksadını aşan bir yorum yapıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş karar aldığımız mail adresleri ile ilgili mail trafiğini takip etmekten ibarettir. Eposta takibinde sadece eposta trafik bilgileri TİB tarafından tarafımıza verilir. Çoğu zaman bu eposta trafiğinin tamamı okunabilir bir şekilde de ulaşmamaktadır. Eposta takibini yapan görevlilerimiz de basit bilgisayar kullanıcısı olan, başlangıç düzeyinde bilgisayar kullanabilen görevlilerdir. Sadece maillerin içeriğini görür ve incelerler. Bilgisayarlara yapılan virüs saldırısının eposta takibi sürecinde algılanması teknik olarak mümkün değildir.Sorunuzda olduğu gibi kurgu ve varsayımlarla bu meseleye yaklaşmak, koplo teorilerinin üretilmesine yol açar. Kaldı ki bu dosyanın şüphelileri bu argümanları kendilerini savunmaya yönelik kullanmakla birlikte, soruşturmayı yapan görevlileri suçlamaya  yönelik hiçbir suç duyurusu yapmamışlardır. Bu konuda bir kanaatleri olsaydı, şu ana kadar suç duyurusu yapmış olmaları gerekirdi.

8-3 Mart 2011: Gazeteci Müyesser Yıldız, Odatv soruşturmasının 2. dalgasında Ankara’da gözaltına alındı. Polisler el koydukları materyallerle birlikte, Gazeteci Yıldız’ı İstanbul Emniyeti’ne getirdi.
5 Mart 2011/saat 23:50: Müyesser Yıldız’ın emniyet ifadesi alınmaya başlandı. Gazeteci Yıldız susma hakkını kullansa da, tüm sorular soruldu, tutanak altına alındı. Odatv iddianamesinin 25’inci ek klasöründe bulunan ifade tutanağında; Müyesser Yıldız’ın bilgisayarında “Ulusal Medya 2010”, “SY”, “Hanefi” ve “Hocadan Notlar” adlı dokümanların bulunduğu belirtiliyor. İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nce alınan ifadede; 11 ayrı soruda bu dokümanların gazeteci Yıldız’da da bulunduğu ayrıntılı olarak vurgulanıyor.
6 Mart 2011/Saat 00:30: Müyesser Yıldız’ın emniyet ifadesi bitti. İfadenin bittiği saat, tıpkı başlama saati gibi tutanağa yazıldı.
6 Mart 2011/saat 00:40: Emniyet ifadesinin bir örneğini, Müyesser Yıldız’ın avukatı aldı. Avukatın ifade örneğini teslim aldığı saat de tutanağa yazıldı. Yine 25’inci ek klasörde yer alıyor.
6 Mart 2011/Saat 01:00: Müyesser Yıldız’ın bilgisayarının incelenmesi ve söz konusu dokümanların bulunması gerçekleşti. Konuyla ilgili dijital ön inceleme tutanağı, tarih ve saat verilerek imza altına alındı. Tutanak yine 25’inci ek klasörde yer alıyor.
Buna göre; Gazeteci Yıldız’ın ifadesinin alınmaya başlamasından 1 saat 10 dakika, ifadesinin bitmesinden yarım saat sonra bu dokümanlar, bilgisayarda bulunmuş görülüyor.
Soru şu:
Peki nasıl oluyor da; daha bilgisayarı dahi incelenmeden, bilgisayarının içindekilere dair 11 ayrı soru soruluyor?

CEVAP; Müyesser YILDIZ’ın bilgisayarından çıkan verilerle ilgili düzenlenen rapor Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü’ndeki Adli Bilişim Labaratuarı görevlilerince incelenmiştir. Rapor da bu birimdeki uzman görevlilerce düzenlenmişti. 6 Mart 2011/Saat 01:00 de Müyesser YILDIZIn bilgisayarında bulunan verilerin tespit edildiğine dair düzenlenen raporun saatidir. Rapor düzenlenmeden önce veri kurtarma, mevcut verilerin tespiti gibi çalışmalar yapılmakta, bu veriler çıktıkça adli soruşturmayı yürüten şubemiz görevlilerine veriler aktarılmaktadır. Son olarak da rapor tanziminden sonra rapor ekinde topluca tarafımıza teslim edilmiştir. Bahsi geçen tarih ve saat, verilerin tespit tarih ve saati değildir. Raporun düzenlenip bitirildiği saattir. Ama adli soruşturma süreçlerinin teknik işlemleriyle ilgili bilgi eksikliğinden dolayı böyle bir yanlış yoruma gidildiğini düşünüyorum.

10-Odatv’ye yapılan ilk operasyon sonucunda, polisler el koydukları 35 ayrı bilgisayar hard diski, 3095 DVC Pro/Betacam arşiv kaseti, 1906 CD/DVD, 471 Mini DV kaset ve 21 VHS kasetten, yani milyonlarca veriden “suç delillerini” 48 saaten kısa sürede buldu! Zira hemen soru haline getirildi, şüphelilere sorulmak için.
Soru şu:
Bu teknik olarak mümkün mü? Sanıkların iddiası “kendi koyduklarını kolayca buldular. Belge yüklenen hard disk’in seri no’su dahi biliniyordu”. Ne diyorsunuz?

CEVAP; Bu sorunun cevabını bulmanızın çok kolay bir yolu var. !7 Aralık’tan sonra bütün bilgisayarlarımızın imajları alındı. Şu anda bu birimlerde bu imajlar bulunmaktadır. Adli makamlara müracatla bu Oda Tv Soruşturmasında şüphelilere sorulan soruların hangi tarihte nasıl hazırlanmış olduğunu görmek mümkündür. Operasyonun öncesinde bu soruların hazırlanmış olduğu varsayımınızı bu şekilde araştırmanızı size öneririm. Araştırıldığında da bu varsayımın yanlış olduğunu göreceksiniz. Şüpheliler göz altına alındığında dijital verilerin imajları alınır ve derhal Adli Bililşim Labaratuarına intikli sağlanır. Burada görevliler 24 saat esasına göre çalışırlar ve veri kurtarma işlemleri yapılır ve veriler export edilerek derhal soruşturma birimine intikal ettirilir. Soruşturma görevlileri de bu verilerden hareketle şüpheli ifadelerinde sorulabilecek suç unsurlarını ifadelerde sorarlar. Ancak çok şüphelisi olan soruşturmalarda 4 günlük gözaltı sürecinde hiçbir zaman bu işlemler tam olarak yapılamaz. Zaten labaratuar görevlilerinin raporlarını yazmaları çok daha uzun zaman alır ve çoğunlukla gözaltı süreci devam ederken tamamlanamaz. Ancak burada soruşturmadaki şüphelilerin durumlarına göre öncelik de belirlenebilir. Tüm labaratuar işlemleri gözaltı sürecinde tamamlanamadığından,tespitleryetiştirilebildiği ölçüde şüpheli ifadelerine yansır. Yetişmeyenlerle ilgili şüphelilere sorulması gereken hususlar olursa daha sonra savcılık ek ifade işlemleriyle bu süreci tamamlar. Tüm dijital veri inceleme raporlarını ve şüpheli ifadelerini detaylı inceleyerek karşılaştırmanız halinde bu durumu anlamak mümkün olacaktır.

11-İstanbul Askeri Casusluk davası olarak bilinen davada, Albay İbrahim Sezer’in asker olduğu bilinmesine rağmen Hasanpaşa’da kendisine ait olduğu öne sürülen ev neden Merkez Komutanlığı yetkilileri ile birlikte aranmadı ?

CEVAP:CMK Madde 119’un 5. Fıkrası askeri mahallerde aramanın nasıl yapılacağını belirtmektedir.  İlgili maddede; “Askerî mahallerde yapılacak arama,  Cumhuriyet savcısının istem ve katılımıyla askerî makamlar tarafından yerine getirilir.” Şeklinde ibare bulunmaktadır.  Söz konusu adres, askeri bir işyeri veya lojman değildir.Dolayısıyla bu adreste Merkez Komutanlığı yetkilileri ile arama yapılması gerekmemektedir. Yapılan işlem hukuka uygundur.
12- Fuhuş baskını olmasına rağmen aramaya neden Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü çağrıldı ? Fuhuş baskınında Ahlak masasından bayan polisler de bulunması gerekmez miydi ?   Neden bayan polis memuru yoktu aramada…

CEVAP; Aramalarda dijital materyallerin ele geçmesi durumunda Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü, Adli Bilişim Labaratuarında görevli arkadaşlar imaj alma için arama mahalline çağrılırlar. Bu tüm soruşturmalarımızda uygulanan bir durumdur. KOM Daire Başkanlığı ile Bilişim Suçları Daire Başkanlığı arasında yapılan protokol gereğince KOM birimlerinin operasyonlarında imaj alma işlemleri Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü görevlilerince yapılıyordu. Bu soruşturma da da dijital materyaller ele geçtiği için, bu birimden görevliler çağrılmış ve imaj almaları sağlanmıştır. Aramalarda Ahlak Masası’ndan bayan görevlilerin bulunması hususuna gelince, bu soruşturmada sadece fuhuş yaptırılan bayanların kaldığı adreslere bayan personel gönderilmesi planlanmıştır. Bu adreslerin dışında bayan personel ihtiyacı olduğunda da en yakın noktadaki Emniyet biriminden bayan personel getirilmesi şeklinde çalışma yapılmıştır. Ahlak masasından özellikle bayan personel alındı mı hatırlamıyorum. Ancak bu birimde en fazla 3-5 bayan personel bulunduğunu hatırlıyorum. Fuhşa zorlanan bayanların kaldığı adreslerde yapılan aramalarda özellikle Ahlak Masası’nın görevlilerinin bulunması çok da zaruri bir durum değildir. Çünkü bu işlemler çok da ihtisas isteyen bir işlem değildir. Zaten Şube Müdürlüğü’müzde görevli bayan görevlilerin de benzer durumlarda arama işlemleri yapma hususunda tecrübeleri vardı.İbrahim SEZER’in adresinde ise sürekli ikamet eden bayanların bulunmaması nedeniyle bu adrese bayan personel gönderilmemişti diye hatırlıyorum.
13-Bilişim Şube Müdürlüğü yetkilileri olay yerine geldiyse, ele geçirilen dijital dökümanların olay yerinde imajı alındı mı ? Alınmadıysa neden ?

CEVAP;Operasyonun yapıldığı dönem itibariyle Bilişim Suçları Şubesi’nde imaj alma ekipmanı ve uzman personel konusunda yetersizlikler vardı. Bu ihtiyaçlar daha sonraki süreçlerde telafi edildi. Ayrıca bu aramaların bir kısmı Kocaeli ilinde ve Gölcük ilçesinde yapılmıştır. Şu an detaylarını hatırlamamakla beraber bu hususlardaki zorluklardan ve yetersizliklerden dolayı yerinde imaj alamama durumu söz konusu olmuştu.Bu nedenle belirtilen adreslerde hazurun eşliğinde yapılan arama, kamera ile kayıt altına alınmış, delil olabileceği değerlendirilen malzemeler delil poşetlerine koyulmuş, mühürlenmiş ve şubeye getirilmiştir. Şubede de şüphelilerin kendileri veya  avukatlarının huzurunda mühür açılarak imaj almave alınan imajdan bir suret avukatına verme  işlemi gerçekleştirilmiştir. Elbette ki imaj alma işlemlerinin arama mahallinde yapılması en doğru olanıdır. Ancak sorunuzda da ima ettiğiniz ve zihinlerde oluşan şüpheyi gidermek adına şunu söyleyebilirim; dijital materyallere geçmiş tarihli olarak ekleme yapmak mümkün değildir. Böyle bir durum kesinlikle dijital veri incelemesinde tespit edilebilir.
14-Olay yerinde bulunan ve içinde delillerin bulunduğu öne sürülen james bond çanta, askeri şapka, elbise, künye nerede ?

CEVAP;Bu konu özellikle yargılama sürecinde çok dile getirildi ve speküle edildi. Olayın aslı şudur; İkamette yapılan aramada çok sayıda dijital malzeme ve doküman ele geçirilmiştir. Dokümanların arasında askeri tesislere ait krokiler, Deniz Harp Okulu’nda öğrenim gören bayan öğrencilerin özel ve cinsel yaşamlarını konu eden geniş çaplı gözlem sonucu oluşturulan raporlar, ajanda, fihrist bulunmuştur. Bu delillerin bazıları da bahse konu James Bond çanta içerisinden çıkmıştır. Arama işlemi kamera ile kayıt altına alınmıştır.  James Bond çanta ve askeri kıyafet niteliği itibari ile  suç unsuru olarak görülmediğinden el konulmamıştır. Ancak kamera görüntülerinde çanta ve kıyafetlerin de bulunmasından dolayı bu konu nazara verilerek şaibe oluşturulmaya, aramaya katılan görevlilerimizin zan altında kalmasına  çalışılmıştır. Bu iddialar mahkeme sürecinde de dile getirilmiştir. Ancak hakimlerce de şüpheli bir durumun olmadığı kanaati görülmüştür. Esas olan suç eşyasına el konulmasıdır. Kamera görüntülerine giren her eşyaya el konulmasının bir mantığı olabilir mi?
15-Sanıklar dava sırasında bu çantanın ve içindeki dökümanların kendilerine ait olmadığını iddia ettiler. James Bond çantadan parmak izi ve DNA testi yapılmasını istediler. Ancak çanta yoktu!!!  Bu incelemerde yapılamadı.

CEVAP; Aramalar iki hazurun ve şüpheli eşliğinde yapılmaktadır. Kamera ile de kayıt alınmaktadır. Arama işlemine nezaret eden şüpheli ve hazurunlar da arama tutanağına imza atmaktadırlar. Kamera kayıtları da dosyaya eklenmiştir. Belirttiğiniz bu iddia arama esnasında değil, aylar sonra yargılama safahatında dile getirilmiştir. Arama esnasında böyle bir iddia dile getirilse, hazurun olanlar da bunu teyitleseler, bu durumda ciddiye alınabilecek bir iddia olabilirdi. Ancak delilleri şüpheli hale getirmenin bir yolu olarak, aramadan çok sonra dava açılıp mahkeme görülmeye başladığı süreçte bu iddianın dile getirilmesi nedeniyle mahkemece de itibar edilmemiştir. Kaldı ki arama esnasında kamera kaydını polis almaktadır. İma edilen hususun gerçek olması halinde polis neden çantanın, askeri kıyafetin görüntüsünü alsın ki?
16-Bu çantanın ve diğer yukarda saydığım diğer mataryellerin delil kapsamında el konulması gerekir miydi ? Yoksa  polisin yöntemi bu mudur ? Neyin delil olup olmadığına karar verme yetkisi polisin midir yoksa mahkemelerin midir ?

CEVAP;Bunlara el konulması gerekmezdi. Çünkü delil vasfı yoktur,suç eşyası değildir. Çanta, delillerin içinde bulunduğu bir materyaldir, delil değildir. Askeri kıyafetin ise delil olarak görülmesi anlamsızdır. Bu ev zaten bir askere aittir. Neyin delil olduğu, neyin delil olmadığına nihai olarak yargılama sonunda Hakim karar verir. Ancak soruşturma sürecinde delil olduğu değerlendirilen suç eşyası ve suç unsurları kolluk tarafından alınır ve gerekli labaratuar incelemelerinden sonra da Savcı’ya sunulur. Savcı da delil niteliğini değerlendirir ve delil olduğu kanaatine vardığı suç unsurlarına iddianamesinde yer verir. Nihai değerlendirme Hakim’e aittir.

 
17-Bir fuhuş operasyonun askeri casusluk ve gizli belge bilgi barındırma soruşturmasına dönüşmesi o gün için sizi şaşırttı mı , yoksa ortaya böyle bir durum çıkacağını bekliyor muydunuz ? Farklı dellilerin çıkıp operasyonun seyir değiştirdiğini görünce neler hissettiniz ? O gün neler yaşandı ?

CEVAP;Üzerinden 4 yıl geçti sanırım. Neler hissettiğimi bütün ayrıntısıyla hatırlamayabilirim. Ancak o gün itibariyle bu operasyon bizim için yabancı kadınları zorla alıkoyarak cebir ve şiddet yöntemleriyle fuhşa zorlayan bir suç örgütüne yapılan bir operasyondu. Aramalarda ele geçen dijital materyallerin içeriğinde nelerin bulunduğu tarafımızdan bilinmiyordu. Bilinmesi de zaten mümkün değildi. Çoğunluğu itibariyle kriptolanmış, şifeli dosyalar olduğu labaratuar incelemesinde ortaya çıktı. Ancak operasyon anında özellikle askeri personelin adreslerinde yapılan aramalarda garip durumlarla karşılaşıldı. Askeri mahallere ait krokiler, bazı askeri personel hakkında cinsel içerikli yazılı materyaller, hatta bir adreste üst düzey bir askeri personele ait olduğu değerlendirilen, üzerinde şahsın isminin yazılı olduğu bir delil poşeti içerisinde sperm bulaşığı olan iç çamaşırı görmemiz bizi şaşırttı. Ancak o gün arama yaptığımız tüm asker şahısların evleri daha önceden yapılan planlamayla aranmadı. İlk başta girilen birkaç adreste dinlemelerimizde fuhuş amaçlı kullanıldığı belirlenen bir başka adresin anahtarının da bulunduğu, 6 adet adresin anahtarı tespit edildi. Bu durum savcıya bildirildi ve savcının talimatı üzerine bu adreslere de arama kararı talep edildi. Arama kararıyla buralar da arandı. Bahsettiğim bir adres dışında diğerlerinin varlığı tarafımızdan bilinmiyordu. Arama esnasında ortaya çıkan garip deliller, bu adreslerde de arama yapılması gerekliliği düşüncesini doğurdu. Ama nihai değerlendirme elbette ki savcı tarafından yapıldı.
18- Şifreli ve kriptolu olduğu söylenen dijital dökümanlar 4 yıldır çözülemedi. Ne aşamada olduğuna dair bilgi sahibi misiniz ? Eldeki teknik olanaklar bunları çözmeye yeterli değil mi ? Yurt dışında çözülmesi için girişimde bulunuldu mu ?

CEVAP; O dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bulunan tek süper bilgisayar marifetiyle el konulan dijital dökümanların şifreleri çözülmeye çalışıldı. Yarıdan daha azının şifrelerinin çözülebildiğini hatırlıyorum. Yurt dışında çözülmesi için bir çalışma yapılmadı. O dönemde kripto uzmanlarıyla yapılan görüşmelerde süper bilgisayarla şifre kırma dışında başka bir teknoloji öneren olmadı. Bu imkan da zaten vardı. Sonuç itibariyle tüm kriptoları çözebilen bir teknoloji halen dünyanın hiçbir yerinde yok.
19-Albay İbrahim Sezer’in telefon konuşmasına söylemediği ‘Vika’ kelimesinin eklenmiş olması olası bir durum mudur ? Bu tip sehven hatalar sık sık olur mu ? Olursa neden olur ?

CEVAP; Bu hatalar sık olmaz. Olmaması için de dinlemelerin çözümünde birkaç aşamalı gözden geçirme işlemi uygulanır. Ancak bu işlemler manuel yapılan işlemlerdir. Bu çözümlerin hatasız yapılabileceği bir yazılım henüz dünyada geliştirilmemiştir. Dinlenen kişinin aksanı, hızlı ya da yavaş konuşması, telaffuzu bu çözümlerin zorluk derecesinde belirleyici olmaktadır. İbrahim SEZER de çabuk konuşan birisidir. O dönemde Vika isimli kadın da dinlenmektedir ve tahmin ediyorum, çözüm yapan görevlinin kulak alışkanlığından ve İbrahim SEZER’in konuşması ve telaffuzundaki durumdan kaynaklı olarak görevlimiz bir kelimeyi hatalı olarak çözmüştür. Ancak bu durum ifade alma işlemi esnasında itiraz üzerine kontrol edilerek telafisi yapılmıştır. Yani sonuç itibariyle İbrahim SEZER açısından hiçbir sonuç doğurmamış bir durumdur. Ancak bu ve daha önce sorduğunuz çanta meselesinde olduğu gibi konular hep şüpheleri artırmak, soruşturma üzerinde şaibe oluşturmak adına propaganda unsuru olarak kullanılmıştır. Bunda da başarılı olduklarını düşünüyorum. Bizim açımızdan soruşturmalarda taraf olarak algılanmamak adına çıkıp bunlara cevap vermek mümkün olmamıştır. Zaten memur olmanın getirdiği kısıtlılıklar da kamuoyuna duyuruların önünde engeldir. Sonuçta yargı tüm iddiaları inceleyerek karar vereceğinden dolayı bunlara karşılık açıklamalar yapılmamıştır.
20-Fuhuş çetesi olarak başlayan bir operasyonun önce askeri casusluk, gizli belge bulundurma davasına oradan da Donanma Komutanlığı’nın altında bulunan belgelerle Balyoz soruşturmasına uzanması normal bir durum mudur ? Meslek hayatınızda sonuçları buna benzeyen başka bir operasyon yapmış mıydınız ?

CEVAP;Soruşturmalar varsayımlar üzerinden yürütülmez. Gerçek veriler üzerinden yürütülür. Dolayısıyla fuhuş soruşturması sürecindeki aramalarda askeri casusluk verilerine ulaşılmışsa, daha sonra da kamuoyunda oluşan duyarlığın tesiriyle işin üzerine gidilebileceğini düşünerek asker olduğunu düşündüğüm bir ihbarcının ihbarıyla donanmadaki aramada başka delillere ulaşılmışsa, bu durumda garipsenecek bir hususun olmadığını düşünüyorum. Bu durum soruşturma yürüten görevliler açısından risk içeriyor da olsa, o dönemde bu işlerin üzerine gidebilme cesareti gösterebilmiş savcı ve kolluk görevlilerinin bulunmasının bir sonucudur. Geçmişte bu türden konuları soruşturan savcı ve kolluk görevlilerinin, araştırmacı yazarların başına nelerin geldiği herkesin malumudur. Diğer sorunuza gelince,bu örgütlü suç soruşturmalarında her zaman görülen bir durumdur . Bir örgütü soruştururken başka bir örgütün varlığı tespit edilir ve savcının ayırma kararıyla başka bir soruşturma başlar. Organize Suçlar Şubesinin geçmiş dönem yaptığı soruşturmaların iddianamelerini incelediğinizde % 50 den daha fazla oranda soruşturmalarda başka bir örgütsel faaliyetin belirlenerek yeni soruşturma süreçlerinin yürütüldüğünü göreceksiniz. Örnek vermek gerekirse, İstanbul’da liderliğini M. İ. İsimli şahsın yaptığı bir suç örgütünün, büyük çaplı kumar organizasyonu yaparak bir çok iş adamını borçlandırıp, daha sonra da zor kullanarak tahsilat yapmasına dair soruşturma yürütürken, S.H. isimli şahsın liderliğindeki daha büyük bir suç örgütünün varlığı görülmüş, bu örgüte yönelik yapılan soruşturmada da 7 ayrı daha küçük çaplı suç örgütlerinin varlığı belirlenmiş, aynı zamanda cezaevlerinde bir çok olumsuzlukların yaşandığının tespiti mümkün olmuştur. Böylece zincirleme olarak 9 ayrı operasyon yapılmıştır.
21-Fuhuş operasyonu için gittiğiniz evden, askeri casusluk, gizli belge bilgi,  askeri casusluk operasyonu için gittiğiniz Donanma Komutanlığı’ndan  Balyoz belgeleri ele geçirdiniz. Bütün bunlar sizce normal miydi ? O gün ve bugün bu olaylara tekrar baktığınız da herşey normal mi yoksa tuhafbir durum var mı ?

CEVAP; Polisiye operasyon süreçlerinde, bu her zaman yaşanabilen bir durumdur. Planlı operasyon çalışmaları yürütülürken soruşturma dosyaları farklı içerikli soruşturmaya neden olacak uçlar verebilir. Örneğin son dönemde silah ve mühimmat kaçakçılığı konularını takip ederken, şüphelilerin bazılarının yolsuzluk konularıyla ilişkili olduğu görülmüş, buradan başlayan çalışmalar sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İtfaiye Daire Başkanlığı bünyesinde çalışan görevlilerin çok yaygın bir şekilde rüşvet alma karşılığında usulsüzlük ve yolsuzluk yaptıklarını ortaya koyan soruşturma dosyası oluşmuştur. Soruşturma bu noktadan sonra da Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi’ndeki rüşvet ve yolsuzluk olaylarının tespitine uzanmıştır. Geriye dönük yapılan soruşturma dosyaları incelendiğinde, hemen her soruşturma dosyasından başka bir soruşturma konusunun uç verdiği ve oradan da başka soruşturma dosyaları açıldığı görülecektir.Bu durum soruşturma yapan birimin soruşturmada delillendirme ve delilleri iyi değerlendirme kapasitesiyle ilgilidir. Bazen çok küçük bir veri, çok önemli olayların ortaya çıkarılmasına neden olabilir. Hassasiyetle ve ısrarla soruşturmaların gerekleri yerine getirildiğinde, zincirleme süreçler ortaya çıkabilmektedir. Evet, fuhuş operasyonu için gidilen adreste Askeri Casusluk verileri ortaya çıkmıştır. Ancak Askeri Casusluk soruşturmasının içeriğine bakıldığında şüphelilerin fuhşu hedef şahısları için şantaj unsurlarını elde etmenin aracı olarak kullanıyor olmaları ve İbrahim Sezer ve birkaç askeri personelin,fuhuş dosyasında şüpheli olarak takip edilmelerine neden olan suç faaliyetleri göz önüne alındığında, hayatın olağan akışı dışında bir durumun olmadığı anlaşılacaktır. Soruşturma ve yargılama aşamalarında defalarca bu tür iddialar da dile getirilmekte ve savcılık ve mahkemenin bu iddialarla ilgili incelemeleri olmaktadır. Gerçek bir veriye dayanıyor olsa, bu iddialar mutlaka yargı sürecinde bir sonuç verir. Ancak bu soruşturmalarla ilgili, toplumun algısını saptırma, soruşturma dosyası ve soruşturmacıları itibarsızlaştırma maksatlı, hiçbir gerçek veriye dayanmayan argümanlar geliştirerek, kamuoyuna sunularak, şaibe oluşturulmuştur. Medyada bu doğrultudaki iddia ve söylemlerin sıkça yer alması bu soruşturmaların toplum tarafından objektif algılanıp değerlendirilmesinin önüne geçmiştir.  Dolayısıyla geldiğimiz noktada, hiçbir veriye dayanmadan bu tarz varsayımlar öne sürerek sorular soruluyor olmasını biraz anlayabiliyorum. Ancak bunlar varsayımdan ibarettir. Toplumun algısının sürekli manüple edildiği ve toplumdaki kutuplaşmanın etkilerinin çok derinden yaşandığı bu süreçler geçtikten sonra, bu tür yaklaşımların toplum açısından da  hiçbir şey ifade etmeyeceğini düşünüyorum.
22-İbrahim Sezer’e ait olduğunu iddia ettiğiniz not defterinde Vika’nın telefon numarası olduğunu söylüyorsunuz. Ancak grafolijik inceleme defterin İbrahim Sezer’e ait olmadığını söylüyor. Ayrıca not defterinde İbrahim Sezer’in kendi telefon numarası da kendi ismi ile yazılı. Ortada sizce de garip durum yok mu ? Bunu nasıl açıklarsınız ?

CEVAP; Bu defter İbrahim Sezer’in ikametinden ele geçirilen fihristtir. Kriminal incelemesi İbrahim Sezer’e ait olmadığını söylemektedir. Ancak dosya kapsamında işlem yapılan birçok şüpheli şahısa ait kayıtlar bulunmaktadır. Ben bu defterin İbrahim Sezer’in hücresinde yer alan bir şüpheliye ait olduğunu düşünüyorum. Çünkü sözkonusu adres birçok şüpheliden gelen bilgi ve belgenin toplandığı bir yerdi. Ele geçen dijital verilerin bir çoğu da bu adreste ele geçti.

 
23-İstanbul’dan hiç çıkmayan uzman çavuş Halil Hanbal’ın iddianamede ve fezlekede 23 kez kurye olarak Ankara’ya gittiğinin tespit edildiği belirtiliyor. Ancak ortada böyle bir durum yok. Bu tespiti hangi verilere göre yaptınız ?
24-Uzman Çavuş Halil Hanbal bu soruşturmadan sonra TSK’dan uzaklaştırıldı. Geriye dönük olarak baktığınız da vicdanınız rahat mı ?

CEVAP(23-24);İddianamede ve fezlekede Uzman Çavuş Halil Hanbal’ın Ankara’ya 23 kez kurye olarak gittiği yer almamaktadır. İddianame ve fezlekenin incelenmesi halinde bu durum görülecektir.

Diğer taraftan, fuhuş dosyası kapsamında yapılan dinlemede İbrahim Sezer ile Halil Hanbal’ın aynı birimde  görev yapmamasına rağmen,aralarında mesleki ilişki dışında bir ilişkinin varlığı görülmüştür. Aramalarda elde edilen dijital verilerin labaratuar incelemelerinde diğer şüphelilerin oluşturduğu ve içeriği itibariyle konusu suç teşkil eden verilerin Halil Hanbal tarafından İbrahim Sezer’e ulaştırıldığını ortaya koyan sonuçlar tespit edilmiştir.. Dosyaların içeriğindeki yazışmalarda da bu verilerin Halil Hanbal tarafından intikal ettirileceği ve kuryelik yaptığını gösteren içerikler vardır. Ayrıca İbrahim SEZER’in adresinde bulunarak el konulan telefon fihristinde Halil Hanbal’ın kullandığı cep telefonu, “ Halil Hanbal(uzman) kry-0539926112” şeklinde kayıtlıdır.Burada sizin kastettiğiniz husus, savcılık ifadesi sürecinde Savcı’nın 23 defa kurye olarak Ankara’ya gitmiş olmasına dair soru yöneltmesinden kaynaklanmaktadır. Aramalarda beklenmedik bir şekilde çok fazla miktarda dijital veri ile karşılaşılmasından dolayı ciddi bir yoğun çalışma sürecine girilmiş, ortaya çıkan verilerin ne ifade ettiği anlaşılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmışır. İş planlaması fuhuş örgütü soruşturmasına göre yapılmışken, bir anda çok daha kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bir durumla karşılaşılmıştır. Hazırlıksız yakalandığımız ve çok fazla iş gücü gerektiren bir çalışma ile karşı karşıya kalınmıştır. Böyle bir ortamda Halil Hanbal’ın kuryelik pozisyonununa dair ve bu amaçla kez Ankara’ya gittiğine dair   istihbari nitelikte elde edilen bilgiler nedeniyle Savcı ifade alırken bu durumu sorgulamıştır. Ancak Halil Hanbal ile ilgili olarak kuryelik faaliyetini ortaya koymaya yönelik çok fazla materyal bulunmasından dolayı, bu suçlamalar ele geçen bu verilere göre de  yapılmıştır. Sonuç itibariyle 23 kez Ankara’ya gitmiş olması meselesi teyit edilemediğinden iddianamede yer almamış,  ele geçen dijital verilerin içeriklerindeki hususlardan dolayı iddianamede şüpheli olarak yer almış ve yargılanmıştır.

Bu soruşurmada neredeyse tüm şüpheliler fuhuş örgütü kapsamında yapılan aramalarda ele geçendijital verilerin çözülüp incelenmesi sonucunda şüpheli olmuşlardır. Haklarında bu dosya kapsamında dinleme ve izleme tedbiri uygulanmamıştır. İbrahim Sezer ve beraberinde birkaç askeri personel fuhuş örgütü kapsamında takip edilmiş olmakla birlikte, bu takiplerde askeri casusluk suçunu ortaya koyan ciddi bir veri elde edilmemiştir. Dolayısıyla delillendirme tek boyutlu olmuştur. Bunun nedeni de fuhuş dosyasına çalışılırken yapılan aramalar sonucunda dijital verilerin elde edilmesiyle böyle bir yapının farkına varılmış olmasıdır. Bu dijital veriler labaratuar ortamında incelenmiş, verilerin hangi bilgisayarlarda hangi tarihlerde oluşturulduğu, en son kim tarafından kaydedildiği vs gibi veriler incelenerek raporlaştırılmıştır. Dijital veri incelemesinin sonuçları ve  dijital doyaların içeriğindelki yazışmalar, haber notları vs birlikte değerlendirilerek şüpheliler arasındaki suça yönelik ilişkiler ortaya konulmuştur. Bu tespitler iddianameye delil olarak girmiş, yargılama sonucunda da mahkeme bir sonuca varmıştır. Bu durumda benim vicdan azabı yaşamamı gerektiren hiçbir husus yoktur. Ancak sadece Halil Hanbal için değil, tüm şüpheliler için elbette ki üzüldüm. Sonuçta suç işledikleri anlaşılsa da hepsinin aileleri var, anne, baba, eş ve çocukları var. Bu insanlar da bu durumdan etkileniyorlar. Sadece bu soruşturmada değil, tüm soruşturmalarda şüphelilerin aileleri adına üzülmüşümdür.

 

 
25-Sehven olayları neden sizin görev yaptığınız birim de sıkça oldu? Tesadüf mü ?

CEVAP;Sevhen olaylarının görev yaptığım birimde çok olduğunu değil, küçük ve neticeye tesir etmeyen hataların kamuoyunda algı oluşturmaya yönelik köpürtülmesinden dolayı bu şekilde algılandığını düşünüyorum. Örneğin; İbrahim Sezer’in ifadesi sırasında dinleme kaydının çözüm tapesinde hatalı bir çözümlemeyle “Ben Vikaya uğrarım…eşmeye” şeklinde bir beyanda bulunduğu sorulan soru içeriğinde geçince şüpheli itiraz etmiş, itirazı üzerine kendisi ve avukatı huzurunda ses kaydı dinlenmiş, çözümün hatalı olduğu, Vika demediği, başka birinden bahsettiği anlaşılmış, bu yapılan itiraz ve huzurda ses dosyasının dinlenmesi ve yanlış çözüldüğünün anlaşılması ve düzeltilmesi işlemi ifade tutanağına geçirilmiştir. Şahsın tutuklanmasından uzun süre sonra medyada bu hata yüzünden tutuklandığı, uzun süredir bu nedenle cezaevinde bulunduğu yönünde haberler yapılmıştır. Halbu ki İbrahim Sezer,Askeri Casusluk Soruşturması’nda aleyhinde en fazla delil elde edilen şüphelidir. Dijital verilerin labaratuar incelemesinde delillerin çok büyük oranda O’nunla ilişkili olduğunuortaya koyan sonuçlar elde edilmiştir.Görevlilerimiz bu olaydan dolayı hem adli hem idari olarak soruşturulmuş ve yargılanmışlardır. Geçtiğimiz günlerde de berat etmişlerdir. Mahkeme kararının gerekçesini de açıklamış ve gerekçeli kararında her ne kadar tapede hatalı yazılmış olsa bile ses dosyalarının da mahkemedeki dosya içerisinde bulunduğunu,yapılan bu hatanın şüpheli aleyhine bir sonuç doğurmadığını, hakimlerin bile karar yazarken bu türden hatalar yapabildiklerini, öküzün altında buzağı aranmaması gerektiğini belirterek beraat kararı verdiklerini belirtmişlerdir.Görevli olduğum dönemde planlı operasyonlar açısından en fazla soruşturma yapan birimlerden birisidir. Kapasitemizi zorlayarak yürüttüğümüz bu soruşturma süreçlerindeki belirttiğim hataların anlaşılabilir olduğunu değerlendirmekle birlikte takdiri kamuoyuna bırakıyorum.
26-Twetterda yaptğınız açıklamalarda büyük bir suç örgütü ortaya çıkardığınıza mealen sözler sarfettiniz. Askeriye de oluştuğunu iddia ettiğiniz bu büyük suç örgütünden Genelkurmay’ın ve MİT’in haberdar olmamasını neye bağlıyorsunuz? Nasıl açıklıyorsunuz ?

CEVAP;Genelkurmay’a ve MİT’e de bu tür ihbarlar gidiyordur. Ancak soruşturmalar kamuoyuna yansıdığında, ilgili konularla dair ihbarlar da soruşturmayı yapan birime daha yoğun olarak yapılmaktadır. Örneğin Gölcük’te bulunan Donanma Komutanlığı’nda görevli bazı askerlerin de soruşturulduğu Askeri Casusluk Soruşturması’nın Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yapıldığı kamuoyunda duyulduğu süreçte, Şubemize Gölcük Donanma’daki İstihbarat biriminde bulunan belgelerle ilgili ihbar gönderilmiştir. Kanaatimce bu ihbarın bize gelişini yaptığımız soruşturma tetiklemiştir. Genelkurmay’ın uzmanlık alanı suç soruşturması değildir. Askerliğe dair konularda gayet başarılı işler ortaya koymaktadırlar. Bu nedenle Genelkurmay’ın bu olayları kollukça yürütülen soruşturmalar derecesinde deşifre edemiyor olması anlaşılan bir durumdur. MİT’ e gelince, 21 yıllık meslek hayatımın 15 yılı Organize Suçlar alanında geçti,meslek hayatım boyunca MİT tarafından aydınlatılmış hiçbir konuya şahit olmadım. Ülkede vesayetin geriletilmesine katkı sunduğunu değerlendirdiğimiz Ergenekon, Balyoz vs gibi soruşturmalar sürecinde MİT’in bu soruşturmalara dair en küçük bir katkısını görmedim. Kanaatimce verimlilik ve fayda açısından ciddi olarak MİT’in gözden geçirilmesi gerekmektedir.

 
27-Yurtdışından gelen ihbarların gerçek olup olmadığının sorgulamasını yaptınız mı ? İhbarlar konusuna yaklaşımınız genel olarak nasıl oluyordu ?

CEVAP;Yurt dışından ihbar gönderilmesinin, ihbarcının kimliğini gizlemeye yönelik yapıtığı bir uygulama olduğunu değerlendiriyorum. Sonuçta yapılan ihbar teyit edildiğinde soruşturma dosyasına girmektedir. İhbarın yapıldığı kaynağı sorgulamaya yarayacak verileri de gizlemek hukuken mümkün değildir. İhbar edilenlerin niteliği göz önüne alındığında, ihbarcının kendisinin deşifre olacağı bilgilerin ihbar tutanağına yansımasını engellemek adına bu tarz uygulamalar yapması da anlaşılabilir bir durumdur.Gelen ihbarların öncelikle kim tarafından gönderildiği, ihbarcının kimliği ve daha önce ihbar gönderip göndermediği konularına bakılır. Daha sonra ise içeriğine bakılır ve buna göre işlem tesis edilir. İhbarcının kimliğini belirleyerek kendisinden daha ayrıntılı bilgi almak adına ulaşılması da bu gibi durumlarda mümkün olmamaktadır. Gelen ihbarların araştırılıp doğruluğunun teyit edilmesi ve neticesinin Cumhuriyet Savcılığı’na bildirilmesi yasal bir zorunluluktur. Burada da soruşturma kapsamında gelen ihbarlar içerik olarak ciddi bulunmuş ve üst yazılar ile ilgili savcılığa bildirilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda da ihbarların büyük bir kısmının doğru olduğu görülmüştür. Zaten ciddi bulunmayan ihbarlar gerekli araştırmalar yapılıp savcılığa bildirildikten sonra dosyasına kaldırılmaktadır. Ayrıca, mevzuatta yurt dışından gelen ihbarların değerlendirilmeye alınmayacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır.

 
28-Emniyetin yasa dışı dinlemeler sonunda elde ettiği bilgilerle kendi kendine ihbar mekanizması yarattığı ve bu ihbarları aslında bir takım polis memurlarının yaptığına dair söylentiler var. Siz de bunları duydunuz mu ? Böyle bir şeye tanık oldunuz mu ? Sizler de bu yöntemi kullandınız mı ?

CEVAP;: Gazeteci olarak konjonktür gözetmeden, doğruluğuna inandığınız tüm konularda cesurca haberler yapmanız durumunda size bilgi ve belge yağdığını görürsünüz. Toplumda Emniyete güvenin gelişmesine paralel olarak da ihbar mekanizmasının daha etkili olarak işlediğini gördük.Emniyetin yaptığı dinlemelerin tamamı ilgili mahkemelerden alınan kararlar son bize de çok miktarda ihbar geliyordu. Ülkede hiç kimsenin üzerine gidemeyeceği yönünde ön yargılar olan suçlar ve imtiyazlı olduğu değerlendirilen alanlarda soruşturma yapmaya kalktığınızda hiç tanımadığınız kişlerden ihbar yoluyla çok nitelikli bilgilerin intikal etmesi yaşadığımız bir durumdur. Ergenekon, Balyoz, Askeri casusluk gibi soruşturmalarda karşılaştığımız en önemli direnç kaynaklarından birisi de soruşturmaları ve soruşturma birimlerini itibarsızlaştırmaya yönelik hiçbir veriye dayanmayan iddialar öne sürülmesi olmuştur. Toplumda oluşan kutuplaşmadan kaynaklı da toplumdaki farklı kesimler soruşturma süreçlerine objektif yaklaşmamışlar, kendi perspektiflerine uygun olarak öne sürülen iddiaları sahiplenme tavrı göstermişlerdir. Hiçbir gerçekliği olmayan bu türden iddiaların toplumda alıcısının da olması yerleşik bir algının oluşmasına katkı sunmuştur. Bu gibi durumlar, soruşturmalar sürecinde ve sonrasında yaşadığımız bir talihsizliktir maalesef.Sorunuzda beyan ettiğiniz duruma şahit olmadım. Olsam zaten buna asla itibar etmez, gereğini de yapardım.

 
29-Askeri Casusluk soruşturmasının şüphelilerinden TÜBİTAK çalışanı Yunan asıllı Birdem Amastopolus’un evi neden aranmadı ? Neden gözaltına alınma işlemi yapılmadı ? Sizce bu kişinin örgütteki konumu neydi ?

CEVAP;Bu soruşturmada delillerin tamamı aramalarda elde edilen verilerdir. Fuhuş operasyonu sürecinde fuhuş yabancı kadınlara zorla fuhuş yaptıran örgüt yöneticileriyle koordineli olarak aynı suçları işleyen birkaç askesi personel hakkında da dinleme tedbiri uygulananmış, kısa süreli bu takiplerde askeri casusluk konularına dair bir faaliyet görülmemiştir. Ancak şüphelilerle ilgili yapılan aramalarda el konulan dijital materyallerin incelenmesinden sonra bu soruşturma başlamıştır. Dijital delillerin tamamının da kriptolu olduğu görüldüğünden kriptolarını çözmeye yönelik çalışmalar uzun zaman almıştır. Kaldı ki  dijital verilerin ancak yarıdan daha az kısmının kriptoları çözülebilmiştir. Operasyonun üzerinden bir miktar zaman geçtikten sonra dijital veriler içerisinde kendileri aleyhine deliller tespit edilen şüphelilerle ilgili aramaların sonuç vermeyebileceği yönünde Soruşturma Savcısı ile yapılan müzakerelerde değerlendirmeler olmuştur. Tübitak çalışanı Birdem Çetinkaya (Amostopolus) hakkında deliller çok fazla değildi. Dosya kapsamında ismi geçen bir çok şüpheliyleilgili arama işlemi uygulanmamış ve gözaltı işlemi yapılmamıştır. Bu kişileri sadece soruşturma savcısı  ifadeye çağırmış, bir kısmı hakkında iddianame düzenlenmiş, diğerleri hakkında ise takipsizlik kararı vermiştir. Bu tür işlemler yapılırken gerek kolluk birimleri gerekse cumhuriyet savcıları tarafından her bir kişi ile ilgili delil durumu değerlendirmesi yapılır ve bunun sonucuna göre ilgili tedbirlere başvurulur. Burada da yapılan delil değerlendirmesinin sonucu böyle bir uygulama yapılmıştır. Soruşturma süreci sonunda da şahısla ilgili  örgüte yardım ve yataklık yapmaktan iddianame düzenlenmiştir.

 

30-Birden Amastopolus’un avukatının o dönem birlikte görev yaptığınız Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nden sorumlu Mutlu Ekizoğlu’Nun da avukatı olan Cemalettin Mutlu’Nun avukatlığını yapıyor olması normal mi ? Cemalettin Mutlu sizin de avukatınız mı ?

CEVAP;Cemalettin Mutlu mesleki ehliyetini ve insani vasıflarını çok takdir ettiğim bir avukattır. Kendisine bir dönem ben de vekalet verdim. Ancak 17 aralık 2013 tarihine kadar adli veya idari olarak soruşturulduğum ve yargılandığım bir dava olmadı. Dolayısıyla o dönemde avukat ihtiyacım olmadı. !7 Aralık 2013’ten sonra başlayan süreçte başka bir avukatla anlaşmam üzerine vekilliğimden ayrılmıştır. Avukatlık profesyonel bir meslektir. Bir avukatın kimlerin savunmasına gireceği tamamen kendi kişisel tercihidir. Kaldı ki Cemalettin Mutlu’nun mesleğini icra ederken ilişkilerini suiistimal ettiğine dair hiç kimse bir şey öne süremez. İşinin gerektirdiği profesyonelliğe ve ahlaki değerlere fazlasıyla sahip bir kişidir. Dolayısıyla Birden Hanım’ın vekaletini almış olmasının hiç de garipsenecek bir durum olduğunu düşünmüyorum.Ayrıca Cemalettin Mutlu’nun Birden Hanım’ın avukatı olduğunu sizin sorunuz üzerine fatkettim. Mutlu Ekizoğlu’nun da bunu bildiğini sanmıyorum.
31- Ergenekon, Şike, Askeri Casusluk gibi bir çok önemli soruşturmayı yürüttünüz. Geriye dönük olarak baktığınızda tüm bu soruşturmalarda sizin de kafanıza takılan, eksik ya da hatalı yaptığınıza inandığınız şeyler var mı ? Varsa bunlar neler ? Vicdanınız rahat mı ?

CEVAP;Bahsettiğiniz soruşturmalar ülkede oluşan vesayet sisteminin geriletilmesi ve ülkenin demokratikleşme süreçlerinin önünün açılmasına yönelik önemli etkileri olmuş soruşturmalardır. Bu soruşturmalarda görev almak benim ve mahiyetimde çalışan personel için bir onurdur.  Bu sürece katkı sunma şansı yakalamış birisi olarak kendimi şanslı hissediyorum ve iç dünyamda vicdan huzuru yaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda vicdan azabı yaşayacağım bir durum görmüyorum. Bizler insanız ve beşeriyetin getirdiği eksiklik ve zayıflıklara malülüz. Ancak soruşturmalar sürecinde elimizden gelenin en iyisini yapma gayreti içerisinde olduk. İyi niyetle çaba gösterdik. Şunu da belirtmeliyim ki kolluk olarak bizler soruşturmada delil elde etmeye yönelik çalışırız. Toplayabildiğimiz deliller ilk olarak savcının süzgecinden geçer. Daha sonra bazı deliller labaratuar ortamında incelenir. Bu da delillerin değerlendirildiği mekanizmalardan birisidir. Soruşturma bittikten sonra yargılama sürecinde hakimlerin süzgecinden geçer. Karar aşamasından sonra da üst yargı birimleri değerlendirirler. Bu arada savunmanın da delillerle ilgili öne sürdüğü değerlendirmeler yargı sistematiğinde denetim mekanizmasının unsurlarından biridir. Sonuç itibariyle yargı sürecinde bir çok aşamada delilleri eleyerek nihayi karar aşamasına gelinir. Bu aşamalarda bizim çalışmalarımızda imkanların kısıtlılığından ya da şahsi kusurumuzdan kaynaklı hatalar olması halinde bile bunların telafi edildiği bir süreç yaşanmaktadır. Ancak neden daha fazla delil elde edemedik diye kendimi sorguladığım süreçler elbette ki olmuştur.

KAYNAK: GRİHAT

Nazmi Ardıç’ın Hürriyet’te Sansürlenen Röportajı

0

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını yürütürken görevden alınan eski Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç, Hürriyet Gazetesi’nden Toygun Atilla’nın isteği üzerine röportaj verdiğini, ancak röportajın sansürlenerek yayınlanmadığını ifade etti.

Ardıç, twitter hesabından röportajı yayınladı.

İşte Ardıç’ın o twittleri

Sevhen Davasının beraatla sonuçlanması üzerine Hürriyet muhabiri Toygun Atilla bana röportaj teklif etti. Kabul ettim.

İstanbul Askeri Casusluk Davası hakkındaki tüm polemik konularını sordu. Ayrıca polislere yapılan operasyonla ilgili sorular sordu.

Dinlemelerin suistimali zannıyla da bir çok sorular sordu.

Son 5 yıllık süreçte kamuoyunda çok tartışılan önemli soruşturmalarla ilgili zanlarını dile getiren sorular sordu.

Tüm sorulara açıkça cevaplar verdim. Ama malesef röportaj teklifini bizzat kendileri yapmalarına rağmen yayınlamadılar.

Açık söyleyeyim, bu röportajı Hürriyetin yayınlayabileceğini zannetmiyordum.

Umduğum gibi de oldu. Yayınlayamadılar.

Yayınlamak bana düştü.

Nazmi Ardıç’ın twitter hesabından yayınladığı, Hürriyetin sansür uyguladığı o röportaj şöyle:

1-Neden açığa alındınız ? (Hem resmi evraktaki gerekçesi, hem de sizin başka bir düşünceniz var ise bu açığa alınma olayı ile ilgili ikisini de cevaplarsanız sevinirim)
CEVAP;
  Açığa alınma sebebim “Kolluk kuvvetlerinin görevini yapmasını engellemeye yönelik propaganda yapmak” olarak tarafıma tebliğ edildi. 22 Temmuz operasyonu öncesinde bazı twitter adreslerinden, Selam Tevhit Örgütü Soruşturması’nı yapan görevlilere yönelik bir operasyon yapılacağı duyuruldu. Bir çok internet sitesinde, yazılı ve görsel medyada bu konu haberleştirildi. Aynen söylendiği gibi 2 gün sonra operasyon yapıldı. Ancak yapılan operasyonda bir çok sorun vardı. Birisi de operasyonu yapan polislerin, şüpheli olarak gözaltına alınacak görevlilerin adreslerini bulamamaları hususuydu. Örneğin; saat 01.30 da başlayan operasyonda benim de devre arkadaşım olan eski Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer KÖSE’nin adresi bulunamamış, ancak sabah saat 05.00 sıralarında Ömer KÖSE’nin babasının yardımı ile Ataşehir’de İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün yanındaki Polis Lojmanları’na intikal edebilmişlerdi. Ömer üç yıldır bu lojmanda oturuyordu ve bu lojmanı İstanbul Emniyet Müdürlüğü tahsis etmişti. Buna rağmen yanlış adreslere gidip, gece vakti ilgisiz insanların evine gidilerek bu insanlara bir çok rahatsızlık verilmişti.  Bir süre sonra da sosyal medyada adreslerinden 17 VE 25 Aralık operasyonlarını yapan görevlilere de operasyon yapılacağı duyurulmaya başlandı, bir gazete bu konuyu manşetten haber yaptı. Yakup SAYGILI  ile aynı lojmanda komşu olmamız sebebiyle de sık sık görüşüyorduk. Bu süreçten önce savcılığa dilekçe vererek hakkımızda bir soruşturma olup olmadığını sormuştuk. Dilekçelerimize cevap verilmemişti. Bu haberler üzerine gözaltına alınacağımızı değerlendirdik ve adliyeye giderek dilekçe verelim ve adresimizi beyan edelim, bizi yanlış adreste aramasınlar, kimseye rahatsızlık vermesinler dedik ve gittik. Dilekçemizi savcılığa sunduk. Çıkışta CHP nin bir basın açıklaması sebebiyle basın mensupları orada toplanmış gördük ve Yakup SAYGILI’ya basın mensupları sorular yönelttiler. Cevapladığı süreçte ben de yanındaydım. Yakup ihraç olduğundan bir soruşturmaya muhattap olmadı. Ancak benim memuriyetim devam ettiği için yanında bulunmam soruşturma konusu yapıldı ve müfettişler açığa almaya karar verdiler, açığa alındım.
2-Açığa alındıktan sonra günleriniz nasıl geçiyor ? Son 3 aydır neler yapıyorsunuz, yaşantınız ne anlamda değişti ya da değişmedi ?

CEVAP;Hayatım baştan sona değişti. Daha önceden görevimizin yoğunluğundan dolayı ailemi hiç göremiyordum. Şu anda her gün eşim, oğlum ve kızımla beraberim. Neredeyse tüm arkadaşlarım ya tayin oldu, ya cezaevine girdi. !8 Aralık 2013 günü görevden alındığımdan itibaren, bir ay önce açığa alındığım tarihe kadar da memuriyetim devam ediyor olmasına rağmen aktif olarak hiçbir görevde bulunmam mümkün olmadı. İstanbul Emniyetinde önce müdüriyet emrine alındım, hiçbir görev verilmedi. Bir süre sonra Arnavutköy Polis Eğitim Merkez Müdürlüğüne atandım, orada da hiçbir görev verilmedi. Sadece mesai saatlerinde okulda bulunmam istendi. Daha sonra Florya’daki Polis Meslek Yüksek Okulu’na atandım. Burada birkaç hafta derse girebildim, haftada 4 saat. Sonra Yozgat Emniyet Müdürlüğü kadrosuna atandım. Göreve başlamaya gittiğimde tekrardan Karaman Emniyet Müdürlüğükadrosuna atandığım söylendi. Karaman’a gittiğimde de aynı gün açığa alındım. Şu ana kadar atandığım 2 ilde de hiç çalışmak nasip olmadı. Memuriyet hayatımda soruşturma geçirmemiş olmama rağmen şu ana kadar 10’dan fazla soruşturma açıldı. Benim de 15-20 civarında yaptığım suç duyurusu ve açtığım tazminat davaları var. Günlerim dava süreçlerini takip etmekle geçiyor. Fırsat buldukça kitap okuyorum.

3-Yasadışı telefon dinlemesi iddiasıyla bir çok meslektaşınız gözaltına alındı. Tutuklandı. Bu operasyonlarla ilgili düşünceleriniz ne ? Siz de gözaltına alınmayı bekliyor musunuz ? (Son attığınız tweetlerde Yakup Saygılı’Nın size kahve makinasını bıraktığını, gelecek arkadaşlara kahve ikram edeceğinizi söylediniz)

CEVAP; 17 Aralık sürecinden sonra yapılan operasyonların tamamı bilinen iradenin talimatlarıyla yapılmaktadır. 17 Aralık 2013 tarihinden hemen sonra Emniyet Genel Müdürlüğü, Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndaki müfettişler değiştirildi. Bu müfettişler İstihbarat, KOM ve Terör birimlerinde çalışan görevlilerle ilgili idari soruşturmaların yapılması için görevlendirildi. Çoğunluğu itibariyle geçmişte yapılan soruşturmalarla ilgili dosyaların incelemesi yapıldı ve açık aramaya yönelik idari soruşturmalar yapıldı. Adli soruşturmaların tamamen CMK ve ilgili mevzuatlara uygun olarak Cumhuriyet Savcıları’nın talimatları ve alınan mahkeme kararlarının uygulanmasıyla yapılan çalışmalar olmasına rağmen, illegal çalışmalarmış gibi göstermeye yönelik bir çaba içerisine girildi. İdari soruşturma yapan bir müfettişin adli soruşturmalarda Savcı talimatlarının ve Mahkeme  kararlarının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi yoktur.Ancak sanki bir üst iradeymiş gibi müfettişler Savcı ve Hakim kararlarını denetleme pozisyonu aldılar. Yetersiz gerekçelerle mahkemeden karar talep edilmiş vs gibi yorumlar yapıldı. Bu soruşturmalara muhattap olan görevli arkadaşlar müfettişlerin sübjektif yaklaşımlarla yaptıkları soruşturmalardaki maksatlı veya hatalı işlemlerinden dolayı suç duyuruları yaptılar. 17 aralık 2013 ten sonra bu birimlerde görev almış ve bizim dönemimizdeki yapılan işlemlerle ilgili   tuttukları gerçeğe aykırı tutanaklar sonucu soruşturmalar açılmasına neden olan görevlilerle ilgili de bir çok suç duyurusu yapıldı. Bunlar idareye de bildirildi ve soruşturma yapılması istendi. Ne varki, ne idare bir tekiyle ilgili soruşturma açtı, ne de Savcılar bir tek müracat konusunu davaya dönüştürecek bir soruşturma yaptı. Ya takipsizlik verildi, ya da işlemler sürüncemeye bırakıldı. Bu arkadaşlarla ilgili ve benimle ilgili kamuoyunda havuz medyası olarak bilinen medya organlarında yüzlerce iftira içeren yalan haber yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. Bunlara karşı yapılan suç duyurularının bir teki bile davaya dönüşmedi. Çoğunluğuna takipsizlik verildi ya da bekletilmektedir. Sanki bir üst irade bahse konu bu medya oluşumunu ve operasyon süreçlerinde rol alan görevlileri korumaya almış gibi bir durum söz konusu. Bu arada görevden almalardan sonra yeni göreve gelen arkadaşlar ve dosyaları devralan Savcılar, hiçbir soruşturma dosyasındaki çalışmaları bir adım dahi ileriye götürecek çalışma yapmadılar. Çok vahim suç konularını içeren yolsuzluk soruşturmaları, örgüt soruşturmaları ile ilgili soruşturmayı sürdürmeye yarayacak hiçbir adım atmadılar. Aksine dosyaları çürütmek ve takipsizlik vermeye yönelik çalışma yaptılar. Sadece Organize Suçlar ve Mali Şubede 20 den fazla yolsuzluk soruşturması vardı. Hangisini kamuoyu duydu: hepsi sessiz sedasız kapatılmaya çalışılıyor.

Bu anlattığım sürece bir bütün olarak baktığınızda, bu süreçteki operasyonların tamamı şaibelidir. Haksız e hukuksuz bir şekilde yargı süreci işletiliyormuş gibi gösterilerek arkadaşlarımız hakkında soruşturmalar yapılmakta, delil ortaya konulmadan mesnetsizce çok vahim suçlamalara maruz kalmakta, tutuklanmaktadırlar. Öyle ki, casusluk iddiası öne sürülmekte, ancak casusluğa dair ne Emniyet ifadesinde, ne Savcılık ifadesinde, ne de Hakim sorgusunda suçlama yöneltilmeden, bir tek soru sorulmadan, dosyaya bu suçla ilgili bir tek delil koymadan casusluktan tutuklananlar vardır.

Yasa dışı dinleme konusuna gelince bu ifadenin maksadını aştığını düşünüyorum. Hukuki süreçler işletilmeden, mahkeme kararına dayanmayan dinlemeleri yasadışı dinleme olarak tanımlamak doğru olur. Ancak şu ana kadar yapılan soruşturmalarda bunun bir tek örneği bile ortaya konulamamıştır, çünkü yoktur. Zaten sistem yasadışı bir dinleme yapmaya imkan vermez. Ancak müfettişlerin yorumlarına dayanarak mahkemelerin verdiği kararların şaibeli olarak algılanmasına neden olunmuştur. Adli dinlemelerden ziyade istihbari dinlemelerde yoğunlaşan bu iddiaların bir diğer nedeni de şudur. 2559 sayılı Polis Vazife Selahiyetleri Kanunu’nun Ek 7. Maddesi gereğince istihbarat birimleri önleme dinlemesi yapmaktadırlar. Yasa çok geniş insiyatif alanı açmış durumdadır. 2012 yılında Devlet Denetleme Kurulunca da önleme dinlemesi yapan birimler denetlenmiş ve bu alanda ortaya çıkan sıkıntıların yasanın geniş bir insiyatif alanı tanıyor olmasından kaynaklı olduğu raporlanmıştır. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’na da gönderilen bu rapora rağmen durumu düzeltmeye yönelik hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Burada özellikle şunu belirtmek isterim. İstihbari dinlemeler sonlandıktan sonra hiçbir yerde delil olarak kullanılmamakta ve imha edilmektedir. Ancak sizin yazdığınız bir yazıda sizin hakkınızda yapılan mail takibi ve telefon dinlemelerin illegal olarak yapıldığı ve bu verilerin bir yerlerde depolandığı ve bunun araştırıldığının  görevlilerce size bildirildiğini beyan ediyorsunuz. Madem böyle bir şey varsa, bu görevliler neden bu ana kadar yaptıkları soruşturmalarda depolanmış bu verileri suç isnadı olarak bile gözaltına aldıkları arkadaşlara yöneltmediler. Bu husus tamamen sui niyetli olduklarının göstergesidir. Hiçbir şekilde böyle bir olay söz konusu değildir. Hiçbir kimseyle ilgili olarak yapılan önleme dinlemesi şu ana kadar deşife edilmemiş, istihbari bilgi üreterek yetkili mercilerin bilgilendirilmesi dışında hiçbir yerde kullanılmamıştır.
4-Gözaltına alınacağınız yönünde bir beklentiniz mi var ? Varsa neden ?

CEVAP;Evet gözaltına alınmayı, hatta tutuklanmayı bekliyorum. Hatta şu ana kadar neden beni almadıklarına da şaşırıyorum doğrusu. 17 Aralık operasyonunu yapan 2 şubeden birisinin müdürü benim. Diğer arkadaşımız Yakup SAYGILI’dır biliyorsunuz. Operasyonlarla ilgili adli birimlere talimat veren irade, beni neden bu kadar ihmal etti, geriye bıraktı anlamış değilim. Ama yakında olur diye de bekliyorum. Nedeni ise hakkımızda yürütülen soruşturmaların tamamen yolsuzluk sürecinin üstünü örtmeye yönelik bir iradeyle gerçekleşiyor olmasından dolayıdır. Bize de bir kulp bulup takmaları gerekiyor elbette.

5-Bundan bir kaç ay önce Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından telefonla arandım. Bu sayede telefonlarımın ve e-mailimin usulsüz ve yasadışı dinlendiğini,izlendiğini öğrendim. Ergenekon soruşturması kapsamında telefonlarımın adli dinleme ile de dinlendiğini gördüm. Ergenekon soruşturması kapsamında telefonlarımın dinlenmesini gerektirecek ve şüpheli olmamı sağlayacak somut ve yeterli şüpheler nelerdi ? Hatırlıyor musunuz ?

CEVAP;Ergenekon Soruşturması kapsamında yapılan ilk 10 dalga operasyon sürecinde  çok sayıda örgütsel doküman ele geçirilmiştir. Bu belgelerin incelemesi ve şüphelilerle ilgili soruşturma sürecinde yapılan takipler sonucunda soruşturmanın hangi istikamette ilerleyeceğine karar verilmiştir. Aramalarda çok sayıda şüphelide Ergenekon Örgütü stratejilerini belirleyen, kitap formatında dizayn edilmiş 20’ den fazla doküman ele geçmiş, bazı şüphelilerden de dijital olarak aynı dokümanlar bulunarak el konulmştur. Bu belgelerden birisi “ULUSAL MEDYA 2001” belgesi, bir diğeri de “ULUSAL MEDYA 2010” belgesidir. Bu iki belge, bir çok Ergenekon şüphelisinde birbirinin aynısı olarak ele geçirilmiştir.  Ergenekon Soruşturması sürecinde örgütün stratejilerinin belirlendiği bu türden belgelerde ortaya konulan stratejilerin belge içerikleriyle de uyumlu olduğu görülmüştür. Bahsi geçen 2 belge Ergenekon Örgütünün, amaçlarına ulaşmak için kamuoyu oluşturmaya yönelik  2001 yılında bir strateji belirlediğini, 2010 yılında ise bu stratejisini güncellediğini ortaya koymaktadır. “ULUSAL MEDYA 2010” belgesinde internet medyasında ODA TV’ye de misyon verildiği belirtilmektedir. Dolayısıyla Savcı’nın da talimatlarıyla Oda TV merkezli bir soruşturmaya başlanmıştır. Soruşturma sürecinde telefonları dinlenen bilinen şüphelilerin görüşmelerinde çok fazla bir içerik elde edilememekle birlikte, Ergenekon şüphelileriyle irtibat ve ODA TV de yapılan toplantılar mahiyetinde ilişkiler görülmüştür. Bu durumda şüphelilerle ilgili yeterli delil bulunmadığından gözaltı uygulamasının uygun olmayacağı değerlendirildiğinden dolayı, kanaatlerimiz savcı ile paylaşılmıştır. Savcının ODA TV’de arama yapılması ve delil bulunabilmesi durumunda gözaltı aşamasına geçilmesi, bulunamaması durumunda ise soruşturmanın sonlandırılması yönünde istikamet belirlemesi üzerine arama kararı istenmiştir. Alınan kararla yapılan aramalarda ODA TV bilgisayarlarının imajları alınarak incelenmiştir. Bu incelemelerde silinmiş olmakla birlikte, labaratuar ortamında yapılan çalışmayla kurtarılan veriler içerisinde bazı notlar ele geçmiştir. Bu notların mahiyeti iddianamede mevcuttur. Ancak sizinle ilgili bölümü iddianameden alıntılayarak aktarıyorum; “ODATV’den ele geçirilen ST3120827AS_4MS1TF89 seri numaralı bilgisayar hard diski içerisinde “Nedim” isimli bir belge bulunmuş, belgenin yapılan incelemesinde, Soner Yalçın’ın talimatlarını içerdiği anlaşılmıştır. Belgenin içeriğine bakıldığında; “Nedim’in emniyet bağlantıları önemli, irtibatlarını devam ettirsin. Toygun’un gazete ile problemleri var, Nedim çözebilir mi? Haber yayınlatamıyorsa biz neden değerlendirmiyoruz, Hanefi ve ekibini çok iyi tanıyor. Nedim ile Hanefi’nin Dink konusundaki görüş ayrılıkları gündem yapılmamalı, üzerinde durulursa savunmamız ve etkisini artırmamız zor olabilir, Nedim bu konuda duyarlı olmalı, çok fazla Hanefi’nin üzerine gidilmemeli, ana gündemden kopup Hanefi’yi tartışılır hale getirmiş oluruz.” ifadelerine yer verildiği görülmüştür. Bu verilerden hareketle bu şüpheli şahıslarla örgütsel bir ilişki ihtimali görüldüğünden soruşturma kapsamına alınarak telefonunuz dinlenmiştir. Benim başında bulunduğum Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen soruşturmada yapılan dinlemeler adli dinlemelerdir. Adli dinlemelerde kolluk dinleme talebini gerekçelerini ve ortaya çıkan delilleri belirterek Savcılıktan yapmaktadır. Savcının uygun görmesi halinde mahkemeden karar talep etmesi, mahkemenin de tüm delil ve verileri incelemesi sonucunda uygun görerek karar vermesi halinde adli dinleme yapılabilmektedir. Sizinle ilgili de aynı süreç işletilmiştir. Ancak dinlemelerde şüpheli bir durumun olmadığı ve Ergenekon örgütüyle bağlantınızın olmadığının anlaşılması sonucunda da dinlemeler sonlandırılmıştır.
6-Benim E-maillerim ‘Ceren’ kod adı ile izlenmiş. Soruşturma kapsamında başka kişilerin de sahte isimlerle e-maillerinin izlendiği ve telefonlarının dinlendiği ortaya çıktı. Siz de önemli adli soruşturmaları yürüten bir kişi olarak, meslektaşlarınızın bu yöntemi kullanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Bu polisin sıkça kullandığı bir yöntem midir ? Yoksa bunlar da sizce sehven vakaları mıdır ?

CEVAP; Bahsettiğiniz mail takibi, benim sorumlu olduğum şube tarafından yapılan soruşturma sürecinde, adli soruşturma kapsamında yapılan bir takip değildir.Sanırım istihbari nitelikte yapılan bir takip konusudur. İstihbarat birimleri adli soruşturmaların başlamasından önce ön çalışma yaparlar ve elde ettikleri bilgiler içerisinden soruşturmayı ilgilendirdiğini değerlendirdikleri bilgileri soruşturma birimine rapor halinde gönderirler. Dolayısıyla bu mail takibi soruşturma kapsamında yapılan bir çalışma değildir. Soruşturma biriminin önünü açacak ön çalışmalar niteliğinde istihbari çalışmadır.Malum olduğu üzere 22 Temmuz sürecinde bu konular soruşturma konusu yapılmıştır. Bu konudaki genel değerlendirmem şu şekildedir; İstihbari dinlemeler bazen analiz çalışmaları sonucunda elde edilen verilerden hareketle başlar, bazen bir muhbir bilgisiyle başlar. Bazen takibi yapılan şüphelilerin iletişimindeki elde edilen verilerden hareketle başlar. Her halukarda elde bulunan bilgi çoğunlukla ham bilgidir ve işlenerek olgunlaştırılır. Her durumda soruşturmanın başlangıç aşamasında hakkında istihbari çalışma yapılacak kişinin kimliği daha başlangıç aşamasında belirlenememiş olabilmektedir. Dolayısıyla eldeki bilgiyle karar istenebilmektedir. Burada özellikle vurgulamak isterim ki, adli dinlemelerle istihbari dinlemeler amaçları ve uygulamaları açısından birbirinden tamamen farklıdır. Adli dinlemeler CMK 135. Madde gereğince yapılır. Dinleme kararı alınabilmesi için 135. Maddede sayılan katalog suçlardan birisi kapsamında soruşturma yürütülüyor olması, şüphelinin kimliğinin belirlenmiş olması, başkaca delil elde etme imkanının bulunmaması gibi gereklilikler vardır. Kolluk soruşturma savcısından şüpheliyle ilgili tüm bilgi ve delilleri sunarak dinleme kararı talep eder. Savcının uygun görmesi halinde de hakimden karar istemesi söz konusudur. Hakim yasanın öngördüğü tüm gereklilikleri değerlendirir ve dinleme yapılmasının gerekliliğine karar vermesi halinde dinleme iznini verir. Önleme dinlemeleri de denilen istihbari dinlemeler ise 2559 sayılı Polis Vazife Ve Selahiyetleri Kanunu’nun Ek 7. Maddesi kapsamında yapılmaktadır. Adli dinlemelerde olduğu gibi kısıtlılıklar yoktur. 5389 sayılı kanunla, 2005 yılında bu kanuna eklenen ek fıkrada “ Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir.” denmektedir. “Veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler” ifadesinden hareketle de önleme dinlemelerinde şüphelinin kimliği belirlenememiş olsa bile belirlenen verisi üzerinden karar verilebilmektedir. Geçmişten bu zamana bu uygulama yapılagelmiştir. Burada esas olan eldeki verilerden hareketle hakkında istihbari çalışma yapılan kişinin kimlik  bilgilerine ulaşılamamış olmasından dolayı mı, yoksa suiistimal amaçlı, maksatlı olarak kimliğinin gizlenerek mi karar alındığı hususudur. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, şu ana kadar hakkında istihbari çalışma yapılan kişilerin bilgilerinin şantaj amaçlı kullanılması, deşifre edilerek kişilerin itibarsızlaştırılması  gibi bir suiistimal olayına hiç rastlamadım. Sizinle ilgili de böyle bir suistimalin olmadığı malum. Bu nitelikte bir suiistimal söz konusu değilse, mahkeme kararında neden kimliğinizi özellikle gizleme ihtiyacı duyulsun ki. Kaldı ki önleme dinlemeleri sonlandırıldıktan sonra 10 gün içerisinde tüm verileri imha edilmektedir. Sizin mail adresinizle ilgili izlemenin kayıtları da imha edilmiş olmalıdır. Şu ana kadar bunun aksi de ortaya konulmamıştır. Sonuç itibariyle sizinle ilgili yapılan istihbari dinlemenin kötü niyetli kullanımı gibi bir durumun ortaya çıkmamış olması, mailinizin “Ceren”ismiyle takip edilmiş olmasının yukarıda izah ettiğim nedenlerden dolayı olduğunu değerlendirmeme neden olmuştur.

7- Odatv davası kapsamında 24 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan TÜBİTAK raporuna göre; 3 Şubat 2011’de Odatv bilgisayarlarına virüs saldırısı başladı. Yine TÜBİTAK raporuna göre; bilgisayarlara dosya yüklemeye programlanmış virüslerle yapılan bu saldırı başarısız oldu. 4 Şubat 2011 günü Odatv bilgisayarları hakkında polis e-posta izleme kararı aldı. TÜBİTAK raporuna göre; 5 Şubat 2011’de yeni virüs saldırısı gerçekleşti. Polis tarafından izleme kararı alınan e-posta adreslerine yapılan saldırı, bu kez başarılı oldu. TÜBİTAK’a göre uzaktan dosya yüklemeye programlı bu virüsler bilgisayarların içinde aktif olarak çalıştı. Buna göre; virüsler Odatv bilgisayarlarında çalışırlarken polisler bilgisayarları izliyorlardı.
Soru şu:
O polisler, söz konusu mail adresilerini takibe almaya başladıktan 1 gün sonra başarıya ulaşan virüs saldırısını görmedi mi? Gördüyse, neden raporlaştırmadı? Sanıklara gore; o takibe alma, işi sağlam kazığa almaktı, yani bir gün önce başarısız olan virüs saldırısının başarıya ulaştığını görmek içindi… Ne diyorsunuz?

CEVAP; Bence  maksadını aşan bir yorum yapıyorsunuz. Bizim yaptığımız iş karar aldığımız mail adresleri ile ilgili mail trafiğini takip etmekten ibarettir. Eposta takibinde sadece eposta trafik bilgileri TİB tarafından tarafımıza verilir. Çoğu zaman bu eposta trafiğinin tamamı okunabilir bir şekilde de ulaşmamaktadır. Eposta takibini yapan görevlilerimiz de basit bilgisayar kullanıcısı olan, başlangıç düzeyinde bilgisayar kullanabilen görevlilerdir. Sadece maillerin içeriğini görür ve incelerler. Bilgisayarlara yapılan virüs saldırısının eposta takibi sürecinde algılanması teknik olarak mümkün değildir.Sorunuzda olduğu gibi kurgu ve varsayımlarla bu meseleye yaklaşmak, koplo teorilerinin üretilmesine yol açar. Kaldı ki bu dosyanın şüphelileri bu argümanları kendilerini savunmaya yönelik kullanmakla birlikte, soruşturmayı yapan görevlileri suçlamaya  yönelik hiçbir suç duyurusu yapmamışlardır. Bu konuda bir kanaatleri olsaydı, şu ana kadar suç duyurusu yapmış olmaları gerekirdi.

8-3 Mart 2011: Gazeteci Müyesser Yıldız, Odatv soruşturmasının 2. dalgasında Ankara’da gözaltına alındı. Polisler el koydukları materyallerle birlikte, Gazeteci Yıldız’ı İstanbul Emniyeti’ne getirdi.
5 Mart 2011/saat 23:50: Müyesser Yıldız’ın emniyet ifadesi alınmaya başlandı. Gazeteci Yıldız susma hakkını kullansa da, tüm sorular soruldu, tutanak altına alındı. Odatv iddianamesinin 25’inci ek klasöründe bulunan ifade tutanağında; Müyesser Yıldız’ın bilgisayarında “Ulusal Medya 2010”, “SY”, “Hanefi” ve “Hocadan Notlar” adlı dokümanların bulunduğu belirtiliyor. İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nce alınan ifadede; 11 ayrı soruda bu dokümanların gazeteci Yıldız’da da bulunduğu ayrıntılı olarak vurgulanıyor.
6 Mart 2011/Saat 00:30: Müyesser Yıldız’ın emniyet ifadesi bitti. İfadenin bittiği saat, tıpkı başlama saati gibi tutanağa yazıldı.
6 Mart 2011/saat 00:40: Emniyet ifadesinin bir örneğini, Müyesser Yıldız’ın avukatı aldı. Avukatın ifade örneğini teslim aldığı saat de tutanağa yazıldı. Yine 25’inci ek klasörde yer alıyor.
6 Mart 2011/Saat 01:00: Müyesser Yıldız’ın bilgisayarının incelenmesi ve söz konusu dokümanların bulunması gerçekleşti. Konuyla ilgili dijital ön inceleme tutanağı, tarih ve saat verilerek imza altına alındı. Tutanak yine 25’inci ek klasörde yer alıyor.
Buna göre; Gazeteci Yıldız’ın ifadesinin alınmaya başlamasından 1 saat 10 dakika, ifadesinin bitmesinden yarım saat sonra bu dokümanlar, bilgisayarda bulunmuş görülüyor.
Soru şu:
Peki nasıl oluyor da; daha bilgisayarı dahi incelenmeden, bilgisayarının içindekilere dair 11 ayrı soru soruluyor?

CEVAP; Müyesser YILDIZ’ın bilgisayarından çıkan verilerle ilgili düzenlenen rapor Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü’ndeki Adli Bilişim Labaratuarı görevlilerince incelenmiştir. Rapor da bu birimdeki uzman görevlilerce düzenlenmişti. 6 Mart 2011/Saat 01:00 de Müyesser YILDIZIn bilgisayarında bulunan verilerin tespit edildiğine dair düzenlenen raporun saatidir. Rapor düzenlenmeden önce veri kurtarma, mevcut verilerin tespiti gibi çalışmalar yapılmakta, bu veriler çıktıkça adli soruşturmayı yürüten şubemiz görevlilerine veriler aktarılmaktadır. Son olarak da rapor tanziminden sonra rapor ekinde topluca tarafımıza teslim edilmiştir. Bahsi geçen tarih ve saat, verilerin tespit tarih ve saati değildir. Raporun düzenlenip bitirildiği saattir. Ama adli soruşturma süreçlerinin teknik işlemleriyle ilgili bilgi eksikliğinden dolayı böyle bir yanlış yoruma gidildiğini düşünüyorum.

10-Odatv’ye yapılan ilk operasyon sonucunda, polisler el koydukları 35 ayrı bilgisayar hard diski, 3095 DVC Pro/Betacam arşiv kaseti, 1906 CD/DVD, 471 Mini DV kaset ve 21 VHS kasetten, yani milyonlarca veriden “suç delillerini” 48 saaten kısa sürede buldu! Zira hemen soru haline getirildi, şüphelilere sorulmak için.
Soru şu:
Bu teknik olarak mümkün mü? Sanıkların iddiası “kendi koyduklarını kolayca buldular. Belge yüklenen hard disk’in seri no’su dahi biliniyordu”. Ne diyorsunuz?

CEVAP; Bu sorunun cevabını bulmanızın çok kolay bir yolu var. !7 Aralık’tan sonra bütün bilgisayarlarımızın imajları alındı. Şu anda bu birimlerde bu imajlar bulunmaktadır. Adli makamlara müracatla bu Oda Tv Soruşturmasında şüphelilere sorulan soruların hangi tarihte nasıl hazırlanmış olduğunu görmek mümkündür. Operasyonun öncesinde bu soruların hazırlanmış olduğu varsayımınızı bu şekilde araştırmanızı size öneririm. Araştırıldığında da bu varsayımın yanlış olduğunu göreceksiniz. Şüpheliler göz altına alındığında dijital verilerin imajları alınır ve derhal Adli Bililşim Labaratuarına intikli sağlanır. Burada görevliler 24 saat esasına göre çalışırlar ve veri kurtarma işlemleri yapılır ve veriler export edilerek derhal soruşturma birimine intikal ettirilir. Soruşturma görevlileri de bu verilerden hareketle şüpheli ifadelerinde sorulabilecek suç unsurlarını ifadelerde sorarlar. Ancak çok şüphelisi olan soruşturmalarda 4 günlük gözaltı sürecinde hiçbir zaman bu işlemler tam olarak yapılamaz. Zaten labaratuar görevlilerinin raporlarını yazmaları çok daha uzun zaman alır ve çoğunlukla gözaltı süreci devam ederken tamamlanamaz. Ancak burada soruşturmadaki şüphelilerin durumlarına göre öncelik de belirlenebilir. Tüm labaratuar işlemleri gözaltı sürecinde tamamlanamadığından,tespitleryetiştirilebildiği ölçüde şüpheli ifadelerine yansır. Yetişmeyenlerle ilgili şüphelilere sorulması gereken hususlar olursa daha sonra savcılık ek ifade işlemleriyle bu süreci tamamlar. Tüm dijital veri inceleme raporlarını ve şüpheli ifadelerini detaylı inceleyerek karşılaştırmanız halinde bu durumu anlamak mümkün olacaktır.

11-İstanbul Askeri Casusluk davası olarak bilinen davada, Albay İbrahim Sezer’in asker olduğu bilinmesine rağmen Hasanpaşa’da kendisine ait olduğu öne sürülen ev neden Merkez Komutanlığı yetkilileri ile birlikte aranmadı ?

CEVAP:CMK Madde 119’un 5. Fıkrası askeri mahallerde aramanın nasıl yapılacağını belirtmektedir.  İlgili maddede; “Askerî mahallerde yapılacak arama,  Cumhuriyet savcısının istem ve katılımıyla askerî makamlar tarafından yerine getirilir.” Şeklinde ibare bulunmaktadır.  Söz konusu adres, askeri bir işyeri veya lojman değildir.Dolayısıyla bu adreste Merkez Komutanlığı yetkilileri ile arama yapılması gerekmemektedir. Yapılan işlem hukuka uygundur.
12- Fuhuş baskını olmasına rağmen aramaya neden Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü çağrıldı ? Fuhuş baskınında Ahlak masasından bayan polisler de bulunması gerekmez miydi ?   Neden bayan polis memuru yoktu aramada…

CEVAP; Aramalarda dijital materyallerin ele geçmesi durumunda Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü, Adli Bilişim Labaratuarında görevli arkadaşlar imaj alma için arama mahalline çağrılırlar. Bu tüm soruşturmalarımızda uygulanan bir durumdur. KOM Daire Başkanlığı ile Bilişim Suçları Daire Başkanlığı arasında yapılan protokol gereğince KOM birimlerinin operasyonlarında imaj alma işlemleri Bilişim Suçları Şube Müdürlüğü görevlilerince yapılıyordu. Bu soruşturma da da dijital materyaller ele geçtiği için, bu birimden görevliler çağrılmış ve imaj almaları sağlanmıştır. Aramalarda Ahlak Masası’ndan bayan görevlilerin bulunması hususuna gelince, bu soruşturmada sadece fuhuş yaptırılan bayanların kaldığı adreslere bayan personel gönderilmesi planlanmıştır. Bu adreslerin dışında bayan personel ihtiyacı olduğunda da en yakın noktadaki Emniyet biriminden bayan personel getirilmesi şeklinde çalışma yapılmıştır. Ahlak masasından özellikle bayan personel alındı mı hatırlamıyorum. Ancak bu birimde en fazla 3-5 bayan personel bulunduğunu hatırlıyorum. Fuhşa zorlanan bayanların kaldığı adreslerde yapılan aramalarda özellikle Ahlak Masası’nın görevlilerinin bulunması çok da zaruri bir durum değildir. Çünkü bu işlemler çok da ihtisas isteyen bir işlem değildir. Zaten Şube Müdürlüğü’müzde görevli bayan görevlilerin de benzer durumlarda arama işlemleri yapma hususunda tecrübeleri vardı.İbrahim SEZER’in adresinde ise sürekli ikamet eden bayanların bulunmaması nedeniyle bu adrese bayan personel gönderilmemişti diye hatırlıyorum.
13-Bilişim Şube Müdürlüğü yetkilileri olay yerine geldiyse, ele geçirilen dijital dökümanların olay yerinde imajı alındı mı ? Alınmadıysa neden ?

CEVAP;Operasyonun yapıldığı dönem itibariyle Bilişim Suçları Şubesi’nde imaj alma ekipmanı ve uzman personel konusunda yetersizlikler vardı. Bu ihtiyaçlar daha sonraki süreçlerde telafi edildi. Ayrıca bu aramaların bir kısmı Kocaeli ilinde ve Gölcük ilçesinde yapılmıştır. Şu an detaylarını hatırlamamakla beraber bu hususlardaki zorluklardan ve yetersizliklerden dolayı yerinde imaj alamama durumu söz konusu olmuştu.Bu nedenle belirtilen adreslerde hazurun eşliğinde yapılan arama, kamera ile kayıt altına alınmış, delil olabileceği değerlendirilen malzemeler delil poşetlerine koyulmuş, mühürlenmiş ve şubeye getirilmiştir. Şubede de şüphelilerin kendileri veya  avukatlarının huzurunda mühür açılarak imaj almave alınan imajdan bir suret avukatına verme  işlemi gerçekleştirilmiştir. Elbette ki imaj alma işlemlerinin arama mahallinde yapılması en doğru olanıdır. Ancak sorunuzda da ima ettiğiniz ve zihinlerde oluşan şüpheyi gidermek adına şunu söyleyebilirim; dijital materyallere geçmiş tarihli olarak ekleme yapmak mümkün değildir. Böyle bir durum kesinlikle dijital veri incelemesinde tespit edilebilir.
14-Olay yerinde bulunan ve içinde delillerin bulunduğu öne sürülen james bond çanta, askeri şapka, elbise, künye nerede ?

CEVAP;Bu konu özellikle yargılama sürecinde çok dile getirildi ve speküle edildi. Olayın aslı şudur; İkamette yapılan aramada çok sayıda dijital malzeme ve doküman ele geçirilmiştir. Dokümanların arasında askeri tesislere ait krokiler, Deniz Harp Okulu’nda öğrenim gören bayan öğrencilerin özel ve cinsel yaşamlarını konu eden geniş çaplı gözlem sonucu oluşturulan raporlar, ajanda, fihrist bulunmuştur. Bu delillerin bazıları da bahse konu James Bond çanta içerisinden çıkmıştır. Arama işlemi kamera ile kayıt altına alınmıştır.  James Bond çanta ve askeri kıyafet niteliği itibari ile  suç unsuru olarak görülmediğinden el konulmamıştır. Ancak kamera görüntülerinde çanta ve kıyafetlerin de bulunmasından dolayı bu konu nazara verilerek şaibe oluşturulmaya, aramaya katılan görevlilerimizin zan altında kalmasına  çalışılmıştır. Bu iddialar mahkeme sürecinde de dile getirilmiştir. Ancak hakimlerce de şüpheli bir durumun olmadığı kanaati görülmüştür. Esas olan suç eşyasına el konulmasıdır. Kamera görüntülerine giren her eşyaya el konulmasının bir mantığı olabilir mi?
15-Sanıklar dava sırasında bu çantanın ve içindeki dökümanların kendilerine ait olmadığını iddia ettiler. James Bond çantadan parmak izi ve DNA testi yapılmasını istediler. Ancak çanta yoktu!!!  Bu incelemerde yapılamadı.

CEVAP; Aramalar iki hazurun ve şüpheli eşliğinde yapılmaktadır. Kamera ile de kayıt alınmaktadır. Arama işlemine nezaret eden şüpheli ve hazurunlar da arama tutanağına imza atmaktadırlar. Kamera kayıtları da dosyaya eklenmiştir. Belirttiğiniz bu iddia arama esnasında değil, aylar sonra yargılama safahatında dile getirilmiştir. Arama esnasında böyle bir iddia dile getirilse, hazurun olanlar da bunu teyitleseler, bu durumda ciddiye alınabilecek bir iddia olabilirdi. Ancak delilleri şüpheli hale getirmenin bir yolu olarak, aramadan çok sonra dava açılıp mahkeme görülmeye başladığı süreçte bu iddianın dile getirilmesi nedeniyle mahkemece de itibar edilmemiştir. Kaldı ki arama esnasında kamera kaydını polis almaktadır. İma edilen hususun gerçek olması halinde polis neden çantanın, askeri kıyafetin görüntüsünü alsın ki?
16-Bu çantanın ve diğer yukarda saydığım diğer mataryellerin delil kapsamında el konulması gerekir miydi ? Yoksa  polisin yöntemi bu mudur ? Neyin delil olup olmadığına karar verme yetkisi polisin midir yoksa mahkemelerin midir ?

CEVAP;Bunlara el konulması gerekmezdi. Çünkü delil vasfı yoktur,suç eşyası değildir. Çanta, delillerin içinde bulunduğu bir materyaldir, delil değildir. Askeri kıyafetin ise delil olarak görülmesi anlamsızdır. Bu ev zaten bir askere aittir. Neyin delil olduğu, neyin delil olmadığına nihai olarak yargılama sonunda Hakim karar verir. Ancak soruşturma sürecinde delil olduğu değerlendirilen suç eşyası ve suç unsurları kolluk tarafından alınır ve gerekli labaratuar incelemelerinden sonra da Savcı’ya sunulur. Savcı da delil niteliğini değerlendirir ve delil olduğu kanaatine vardığı suç unsurlarına iddianamesinde yer verir. Nihai değerlendirme Hakim’e aittir.

 
17-Bir fuhuş operasyonun askeri casusluk ve gizli belge bilgi barındırma soruşturmasına dönüşmesi o gün için sizi şaşırttı mı , yoksa ortaya böyle bir durum çıkacağını bekliyor muydunuz ? Farklı dellilerin çıkıp operasyonun seyir değiştirdiğini görünce neler hissettiniz ? O gün neler yaşandı ?

CEVAP;Üzerinden 4 yıl geçti sanırım. Neler hissettiğimi bütün ayrıntısıyla hatırlamayabilirim. Ancak o gün itibariyle bu operasyon bizim için yabancı kadınları zorla alıkoyarak cebir ve şiddet yöntemleriyle fuhşa zorlayan bir suç örgütüne yapılan bir operasyondu. Aramalarda ele geçen dijital materyallerin içeriğinde nelerin bulunduğu tarafımızdan bilinmiyordu. Bilinmesi de zaten mümkün değildi. Çoğunluğu itibariyle kriptolanmış, şifeli dosyalar olduğu labaratuar incelemesinde ortaya çıktı. Ancak operasyon anında özellikle askeri personelin adreslerinde yapılan aramalarda garip durumlarla karşılaşıldı. Askeri mahallere ait krokiler, bazı askeri personel hakkında cinsel içerikli yazılı materyaller, hatta bir adreste üst düzey bir askeri personele ait olduğu değerlendirilen, üzerinde şahsın isminin yazılı olduğu bir delil poşeti içerisinde sperm bulaşığı olan iç çamaşırı görmemiz bizi şaşırttı. Ancak o gün arama yaptığımız tüm asker şahısların evleri daha önceden yapılan planlamayla aranmadı. İlk başta girilen birkaç adreste dinlemelerimizde fuhuş amaçlı kullanıldığı belirlenen bir başka adresin anahtarının da bulunduğu, 6 adet adresin anahtarı tespit edildi. Bu durum savcıya bildirildi ve savcının talimatı üzerine bu adreslere de arama kararı talep edildi. Arama kararıyla buralar da arandı. Bahsettiğim bir adres dışında diğerlerinin varlığı tarafımızdan bilinmiyordu. Arama esnasında ortaya çıkan garip deliller, bu adreslerde de arama yapılması gerekliliği düşüncesini doğurdu. Ama nihai değerlendirme elbette ki savcı tarafından yapıldı.
18- Şifreli ve kriptolu olduğu söylenen dijital dökümanlar 4 yıldır çözülemedi. Ne aşamada olduğuna dair bilgi sahibi misiniz ? Eldeki teknik olanaklar bunları çözmeye yeterli değil mi ? Yurt dışında çözülmesi için girişimde bulunuldu mu ?

CEVAP; O dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bulunan tek süper bilgisayar marifetiyle el konulan dijital dökümanların şifreleri çözülmeye çalışıldı. Yarıdan daha azının şifrelerinin çözülebildiğini hatırlıyorum. Yurt dışında çözülmesi için bir çalışma yapılmadı. O dönemde kripto uzmanlarıyla yapılan görüşmelerde süper bilgisayarla şifre kırma dışında başka bir teknoloji öneren olmadı. Bu imkan da zaten vardı. Sonuç itibariyle tüm kriptoları çözebilen bir teknoloji halen dünyanın hiçbir yerinde yok.
19-Albay İbrahim Sezer’in telefon konuşmasına söylemediği ‘Vika’ kelimesinin eklenmiş olması olası bir durum mudur ? Bu tip sehven hatalar sık sık olur mu ? Olursa neden olur ?

CEVAP; Bu hatalar sık olmaz. Olmaması için de dinlemelerin çözümünde birkaç aşamalı gözden geçirme işlemi uygulanır. Ancak bu işlemler manuel yapılan işlemlerdir. Bu çözümlerin hatasız yapılabileceği bir yazılım henüz dünyada geliştirilmemiştir. Dinlenen kişinin aksanı, hızlı ya da yavaş konuşması, telaffuzu bu çözümlerin zorluk derecesinde belirleyici olmaktadır. İbrahim SEZER de çabuk konuşan birisidir. O dönemde Vika isimli kadın da dinlenmektedir ve tahmin ediyorum, çözüm yapan görevlinin kulak alışkanlığından ve İbrahim SEZER’in konuşması ve telaffuzundaki durumdan kaynaklı olarak görevlimiz bir kelimeyi hatalı olarak çözmüştür. Ancak bu durum ifade alma işlemi esnasında itiraz üzerine kontrol edilerek telafisi yapılmıştır. Yani sonuç itibariyle İbrahim SEZER açısından hiçbir sonuç doğurmamış bir durumdur. Ancak bu ve daha önce sorduğunuz çanta meselesinde olduğu gibi konular hep şüpheleri artırmak, soruşturma üzerinde şaibe oluşturmak adına propaganda unsuru olarak kullanılmıştır. Bunda da başarılı olduklarını düşünüyorum. Bizim açımızdan soruşturmalarda taraf olarak algılanmamak adına çıkıp bunlara cevap vermek mümkün olmamıştır. Zaten memur olmanın getirdiği kısıtlılıklar da kamuoyuna duyuruların önünde engeldir. Sonuçta yargı tüm iddiaları inceleyerek karar vereceğinden dolayı bunlara karşılık açıklamalar yapılmamıştır.
20-Fuhuş çetesi olarak başlayan bir operasyonun önce askeri casusluk, gizli belge bulundurma davasına oradan da Donanma Komutanlığı’nın altında bulunan belgelerle Balyoz soruşturmasına uzanması normal bir durum mudur ? Meslek hayatınızda sonuçları buna benzeyen başka bir operasyon yapmış mıydınız ?

CEVAP;Soruşturmalar varsayımlar üzerinden yürütülmez. Gerçek veriler üzerinden yürütülür. Dolayısıyla fuhuş soruşturması sürecindeki aramalarda askeri casusluk verilerine ulaşılmışsa, daha sonra da kamuoyunda oluşan duyarlığın tesiriyle işin üzerine gidilebileceğini düşünerek asker olduğunu düşündüğüm bir ihbarcının ihbarıyla donanmadaki aramada başka delillere ulaşılmışsa, bu durumda garipsenecek bir hususun olmadığını düşünüyorum. Bu durum soruşturma yürüten görevliler açısından risk içeriyor da olsa, o dönemde bu işlerin üzerine gidebilme cesareti gösterebilmiş savcı ve kolluk görevlilerinin bulunmasının bir sonucudur. Geçmişte bu türden konuları soruşturan savcı ve kolluk görevlilerinin, araştırmacı yazarların başına nelerin geldiği herkesin malumudur. Diğer sorunuza gelince,bu örgütlü suç soruşturmalarında her zaman görülen bir durumdur . Bir örgütü soruştururken başka bir örgütün varlığı tespit edilir ve savcının ayırma kararıyla başka bir soruşturma başlar. Organize Suçlar Şubesinin geçmiş dönem yaptığı soruşturmaların iddianamelerini incelediğinizde % 50 den daha fazla oranda soruşturmalarda başka bir örgütsel faaliyetin belirlenerek yeni soruşturma süreçlerinin yürütüldüğünü göreceksiniz. Örnek vermek gerekirse, İstanbul’da liderliğini M. İ. İsimli şahsın yaptığı bir suç örgütünün, büyük çaplı kumar organizasyonu yaparak bir çok iş adamını borçlandırıp, daha sonra da zor kullanarak tahsilat yapmasına dair soruşturma yürütürken, S.H. isimli şahsın liderliğindeki daha büyük bir suç örgütünün varlığı görülmüş, bu örgüte yönelik yapılan soruşturmada da 7 ayrı daha küçük çaplı suç örgütlerinin varlığı belirlenmiş, aynı zamanda cezaevlerinde bir çok olumsuzlukların yaşandığının tespiti mümkün olmuştur. Böylece zincirleme olarak 9 ayrı operasyon yapılmıştır.
21-Fuhuş operasyonu için gittiğiniz evden, askeri casusluk, gizli belge bilgi,  askeri casusluk operasyonu için gittiğiniz Donanma Komutanlığı’ndan  Balyoz belgeleri ele geçirdiniz. Bütün bunlar sizce normal miydi ? O gün ve bugün bu olaylara tekrar baktığınız da herşey normal mi yoksa tuhafbir durum var mı ?

CEVAP; Polisiye operasyon süreçlerinde, bu her zaman yaşanabilen bir durumdur. Planlı operasyon çalışmaları yürütülürken soruşturma dosyaları farklı içerikli soruşturmaya neden olacak uçlar verebilir. Örneğin son dönemde silah ve mühimmat kaçakçılığı konularını takip ederken, şüphelilerin bazılarının yolsuzluk konularıyla ilişkili olduğu görülmüş, buradan başlayan çalışmalar sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İtfaiye Daire Başkanlığı bünyesinde çalışan görevlilerin çok yaygın bir şekilde rüşvet alma karşılığında usulsüzlük ve yolsuzluk yaptıklarını ortaya koyan soruşturma dosyası oluşmuştur. Soruşturma bu noktadan sonra da Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi’ndeki rüşvet ve yolsuzluk olaylarının tespitine uzanmıştır. Geriye dönük yapılan soruşturma dosyaları incelendiğinde, hemen her soruşturma dosyasından başka bir soruşturma konusunun uç verdiği ve oradan da başka soruşturma dosyaları açıldığı görülecektir.Bu durum soruşturma yapan birimin soruşturmada delillendirme ve delilleri iyi değerlendirme kapasitesiyle ilgilidir. Bazen çok küçük bir veri, çok önemli olayların ortaya çıkarılmasına neden olabilir. Hassasiyetle ve ısrarla soruşturmaların gerekleri yerine getirildiğinde, zincirleme süreçler ortaya çıkabilmektedir. Evet, fuhuş operasyonu için gidilen adreste Askeri Casusluk verileri ortaya çıkmıştır. Ancak Askeri Casusluk soruşturmasının içeriğine bakıldığında şüphelilerin fuhşu hedef şahısları için şantaj unsurlarını elde etmenin aracı olarak kullanıyor olmaları ve İbrahim Sezer ve birkaç askeri personelin,fuhuş dosyasında şüpheli olarak takip edilmelerine neden olan suç faaliyetleri göz önüne alındığında, hayatın olağan akışı dışında bir durumun olmadığı anlaşılacaktır. Soruşturma ve yargılama aşamalarında defalarca bu tür iddialar da dile getirilmekte ve savcılık ve mahkemenin bu iddialarla ilgili incelemeleri olmaktadır. Gerçek bir veriye dayanıyor olsa, bu iddialar mutlaka yargı sürecinde bir sonuç verir. Ancak bu soruşturmalarla ilgili, toplumun algısını saptırma, soruşturma dosyası ve soruşturmacıları itibarsızlaştırma maksatlı, hiçbir gerçek veriye dayanmayan argümanlar geliştirerek, kamuoyuna sunularak, şaibe oluşturulmuştur. Medyada bu doğrultudaki iddia ve söylemlerin sıkça yer alması bu soruşturmaların toplum tarafından objektif algılanıp değerlendirilmesinin önüne geçmiştir.  Dolayısıyla geldiğimiz noktada, hiçbir veriye dayanmadan bu tarz varsayımlar öne sürerek sorular soruluyor olmasını biraz anlayabiliyorum. Ancak bunlar varsayımdan ibarettir. Toplumun algısının sürekli manüple edildiği ve toplumdaki kutuplaşmanın etkilerinin çok derinden yaşandığı bu süreçler geçtikten sonra, bu tür yaklaşımların toplum açısından da  hiçbir şey ifade etmeyeceğini düşünüyorum.
22-İbrahim Sezer’e ait olduğunu iddia ettiğiniz not defterinde Vika’nın telefon numarası olduğunu söylüyorsunuz. Ancak grafolijik inceleme defterin İbrahim Sezer’e ait olmadığını söylüyor. Ayrıca not defterinde İbrahim Sezer’in kendi telefon numarası da kendi ismi ile yazılı. Ortada sizce de garip durum yok mu ? Bunu nasıl açıklarsınız ?

CEVAP; Bu defter İbrahim Sezer’in ikametinden ele geçirilen fihristtir. Kriminal incelemesi İbrahim Sezer’e ait olmadığını söylemektedir. Ancak dosya kapsamında işlem yapılan birçok şüpheli şahısa ait kayıtlar bulunmaktadır. Ben bu defterin İbrahim Sezer’in hücresinde yer alan bir şüpheliye ait olduğunu düşünüyorum. Çünkü sözkonusu adres birçok şüpheliden gelen bilgi ve belgenin toplandığı bir yerdi. Ele geçen dijital verilerin bir çoğu da bu adreste ele geçti.

 
23-İstanbul’dan hiç çıkmayan uzman çavuş Halil Hanbal’ın iddianamede ve fezlekede 23 kez kurye olarak Ankara’ya gittiğinin tespit edildiği belirtiliyor. Ancak ortada böyle bir durum yok. Bu tespiti hangi verilere göre yaptınız ?
24-Uzman Çavuş Halil Hanbal bu soruşturmadan sonra TSK’dan uzaklaştırıldı. Geriye dönük olarak baktığınız da vicdanınız rahat mı ?

CEVAP(23-24);İddianamede ve fezlekede Uzman Çavuş Halil Hanbal’ın Ankara’ya 23 kez kurye olarak gittiği yer almamaktadır. İddianame ve fezlekenin incelenmesi halinde bu durum görülecektir.

Diğer taraftan, fuhuş dosyası kapsamında yapılan dinlemede İbrahim Sezer ile Halil Hanbal’ın aynı birimde  görev yapmamasına rağmen,aralarında mesleki ilişki dışında bir ilişkinin varlığı görülmüştür. Aramalarda elde edilen dijital verilerin labaratuar incelemelerinde diğer şüphelilerin oluşturduğu ve içeriği itibariyle konusu suç teşkil eden verilerin Halil Hanbal tarafından İbrahim Sezer’e ulaştırıldığını ortaya koyan sonuçlar tespit edilmiştir.. Dosyaların içeriğindeki yazışmalarda da bu verilerin Halil Hanbal tarafından intikal ettirileceği ve kuryelik yaptığını gösteren içerikler vardır. Ayrıca İbrahim SEZER’in adresinde bulunarak el konulan telefon fihristinde Halil Hanbal’ın kullandığı cep telefonu, “ Halil Hanbal(uzman) kry-0539926112” şeklinde kayıtlıdır.Burada sizin kastettiğiniz husus, savcılık ifadesi sürecinde Savcı’nın 23 defa kurye olarak Ankara’ya gitmiş olmasına dair soru yöneltmesinden kaynaklanmaktadır. Aramalarda beklenmedik bir şekilde çok fazla miktarda dijital veri ile karşılaşılmasından dolayı ciddi bir yoğun çalışma sürecine girilmiş, ortaya çıkan verilerin ne ifade ettiği anlaşılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmışır. İş planlaması fuhuş örgütü soruşturmasına göre yapılmışken, bir anda çok daha kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bir durumla karşılaşılmıştır. Hazırlıksız yakalandığımız ve çok fazla iş gücü gerektiren bir çalışma ile karşı karşıya kalınmıştır. Böyle bir ortamda Halil Hanbal’ın kuryelik pozisyonununa dair ve bu amaçla kez Ankara’ya gittiğine dair   istihbari nitelikte elde edilen bilgiler nedeniyle Savcı ifade alırken bu durumu sorgulamıştır. Ancak Halil Hanbal ile ilgili olarak kuryelik faaliyetini ortaya koymaya yönelik çok fazla materyal bulunmasından dolayı, bu suçlamalar ele geçen bu verilere göre de  yapılmıştır. Sonuç itibariyle 23 kez Ankara’ya gitmiş olması meselesi teyit edilemediğinden iddianamede yer almamış,  ele geçen dijital verilerin içeriklerindeki hususlardan dolayı iddianamede şüpheli olarak yer almış ve yargılanmıştır.

Bu soruşurmada neredeyse tüm şüpheliler fuhuş örgütü kapsamında yapılan aramalarda ele geçendijital verilerin çözülüp incelenmesi sonucunda şüpheli olmuşlardır. Haklarında bu dosya kapsamında dinleme ve izleme tedbiri uygulanmamıştır. İbrahim Sezer ve beraberinde birkaç askeri personel fuhuş örgütü kapsamında takip edilmiş olmakla birlikte, bu takiplerde askeri casusluk suçunu ortaya koyan ciddi bir veri elde edilmemiştir. Dolayısıyla delillendirme tek boyutlu olmuştur. Bunun nedeni de fuhuş dosyasına çalışılırken yapılan aramalar sonucunda dijital verilerin elde edilmesiyle böyle bir yapının farkına varılmış olmasıdır. Bu dijital veriler labaratuar ortamında incelenmiş, verilerin hangi bilgisayarlarda hangi tarihlerde oluşturulduğu, en son kim tarafından kaydedildiği vs gibi veriler incelenerek raporlaştırılmıştır. Dijital veri incelemesinin sonuçları ve  dijital doyaların içeriğindelki yazışmalar, haber notları vs birlikte değerlendirilerek şüpheliler arasındaki suça yönelik ilişkiler ortaya konulmuştur. Bu tespitler iddianameye delil olarak girmiş, yargılama sonucunda da mahkeme bir sonuca varmıştır. Bu durumda benim vicdan azabı yaşamamı gerektiren hiçbir husus yoktur. Ancak sadece Halil Hanbal için değil, tüm şüpheliler için elbette ki üzüldüm. Sonuçta suç işledikleri anlaşılsa da hepsinin aileleri var, anne, baba, eş ve çocukları var. Bu insanlar da bu durumdan etkileniyorlar. Sadece bu soruşturmada değil, tüm soruşturmalarda şüphelilerin aileleri adına üzülmüşümdür.

 

 
25-Sehven olayları neden sizin görev yaptığınız birim de sıkça oldu? Tesadüf mü ?

CEVAP;Sevhen olaylarının görev yaptığım birimde çok olduğunu değil, küçük ve neticeye tesir etmeyen hataların kamuoyunda algı oluşturmaya yönelik köpürtülmesinden dolayı bu şekilde algılandığını düşünüyorum. Örneğin; İbrahim Sezer’in ifadesi sırasında dinleme kaydının çözüm tapesinde hatalı bir çözümlemeyle “Ben Vikaya uğrarım…eşmeye” şeklinde bir beyanda bulunduğu sorulan soru içeriğinde geçince şüpheli itiraz etmiş, itirazı üzerine kendisi ve avukatı huzurunda ses kaydı dinlenmiş, çözümün hatalı olduğu, Vika demediği, başka birinden bahsettiği anlaşılmış, bu yapılan itiraz ve huzurda ses dosyasının dinlenmesi ve yanlış çözüldüğünün anlaşılması ve düzeltilmesi işlemi ifade tutanağına geçirilmiştir. Şahsın tutuklanmasından uzun süre sonra medyada bu hata yüzünden tutuklandığı, uzun süredir bu nedenle cezaevinde bulunduğu yönünde haberler yapılmıştır. Halbu ki İbrahim Sezer,Askeri Casusluk Soruşturması’nda aleyhinde en fazla delil elde edilen şüphelidir. Dijital verilerin labaratuar incelemesinde delillerin çok büyük oranda O’nunla ilişkili olduğunuortaya koyan sonuçlar elde edilmiştir.Görevlilerimiz bu olaydan dolayı hem adli hem idari olarak soruşturulmuş ve yargılanmışlardır. Geçtiğimiz günlerde de berat etmişlerdir. Mahkeme kararının gerekçesini de açıklamış ve gerekçeli kararında her ne kadar tapede hatalı yazılmış olsa bile ses dosyalarının da mahkemedeki dosya içerisinde bulunduğunu,yapılan bu hatanın şüpheli aleyhine bir sonuç doğurmadığını, hakimlerin bile karar yazarken bu türden hatalar yapabildiklerini, öküzün altında buzağı aranmaması gerektiğini belirterek beraat kararı verdiklerini belirtmişlerdir.Görevli olduğum dönemde planlı operasyonlar açısından en fazla soruşturma yapan birimlerden birisidir. Kapasitemizi zorlayarak yürüttüğümüz bu soruşturma süreçlerindeki belirttiğim hataların anlaşılabilir olduğunu değerlendirmekle birlikte takdiri kamuoyuna bırakıyorum.
26-Twetterda yaptğınız açıklamalarda büyük bir suç örgütü ortaya çıkardığınıza mealen sözler sarfettiniz. Askeriye de oluştuğunu iddia ettiğiniz bu büyük suç örgütünden Genelkurmay’ın ve MİT’in haberdar olmamasını neye bağlıyorsunuz? Nasıl açıklıyorsunuz ?

CEVAP;Genelkurmay’a ve MİT’e de bu tür ihbarlar gidiyordur. Ancak soruşturmalar kamuoyuna yansıdığında, ilgili konularla dair ihbarlar da soruşturmayı yapan birime daha yoğun olarak yapılmaktadır. Örneğin Gölcük’te bulunan Donanma Komutanlığı’nda görevli bazı askerlerin de soruşturulduğu Askeri Casusluk Soruşturması’nın Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yapıldığı kamuoyunda duyulduğu süreçte, Şubemize Gölcük Donanma’daki İstihbarat biriminde bulunan belgelerle ilgili ihbar gönderilmiştir. Kanaatimce bu ihbarın bize gelişini yaptığımız soruşturma tetiklemiştir. Genelkurmay’ın uzmanlık alanı suç soruşturması değildir. Askerliğe dair konularda gayet başarılı işler ortaya koymaktadırlar. Bu nedenle Genelkurmay’ın bu olayları kollukça yürütülen soruşturmalar derecesinde deşifre edemiyor olması anlaşılan bir durumdur. MİT’ e gelince, 21 yıllık meslek hayatımın 15 yılı Organize Suçlar alanında geçti,meslek hayatım boyunca MİT tarafından aydınlatılmış hiçbir konuya şahit olmadım. Ülkede vesayetin geriletilmesine katkı sunduğunu değerlendirdiğimiz Ergenekon, Balyoz vs gibi soruşturmalar sürecinde MİT’in bu soruşturmalara dair en küçük bir katkısını görmedim. Kanaatimce verimlilik ve fayda açısından ciddi olarak MİT’in gözden geçirilmesi gerekmektedir.

 
27-Yurtdışından gelen ihbarların gerçek olup olmadığının sorgulamasını yaptınız mı ? İhbarlar konusuna yaklaşımınız genel olarak nasıl oluyordu ?

CEVAP;Yurt dışından ihbar gönderilmesinin, ihbarcının kimliğini gizlemeye yönelik yapıtığı bir uygulama olduğunu değerlendiriyorum. Sonuçta yapılan ihbar teyit edildiğinde soruşturma dosyasına girmektedir. İhbarın yapıldığı kaynağı sorgulamaya yarayacak verileri de gizlemek hukuken mümkün değildir. İhbar edilenlerin niteliği göz önüne alındığında, ihbarcının kendisinin deşifre olacağı bilgilerin ihbar tutanağına yansımasını engellemek adına bu tarz uygulamalar yapması da anlaşılabilir bir durumdur.Gelen ihbarların öncelikle kim tarafından gönderildiği, ihbarcının kimliği ve daha önce ihbar gönderip göndermediği konularına bakılır. Daha sonra ise içeriğine bakılır ve buna göre işlem tesis edilir. İhbarcının kimliğini belirleyerek kendisinden daha ayrıntılı bilgi almak adına ulaşılması da bu gibi durumlarda mümkün olmamaktadır. Gelen ihbarların araştırılıp doğruluğunun teyit edilmesi ve neticesinin Cumhuriyet Savcılığı’na bildirilmesi yasal bir zorunluluktur. Burada da soruşturma kapsamında gelen ihbarlar içerik olarak ciddi bulunmuş ve üst yazılar ile ilgili savcılığa bildirilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda da ihbarların büyük bir kısmının doğru olduğu görülmüştür. Zaten ciddi bulunmayan ihbarlar gerekli araştırmalar yapılıp savcılığa bildirildikten sonra dosyasına kaldırılmaktadır. Ayrıca, mevzuatta yurt dışından gelen ihbarların değerlendirilmeye alınmayacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır.

 
28-Emniyetin yasa dışı dinlemeler sonunda elde ettiği bilgilerle kendi kendine ihbar mekanizması yarattığı ve bu ihbarları aslında bir takım polis memurlarının yaptığına dair söylentiler var. Siz de bunları duydunuz mu ? Böyle bir şeye tanık oldunuz mu ? Sizler de bu yöntemi kullandınız mı ?

CEVAP;: Gazeteci olarak konjonktür gözetmeden, doğruluğuna inandığınız tüm konularda cesurca haberler yapmanız durumunda size bilgi ve belge yağdığını görürsünüz. Toplumda Emniyete güvenin gelişmesine paralel olarak da ihbar mekanizmasının daha etkili olarak işlediğini gördük.Emniyetin yaptığı dinlemelerin tamamı ilgili mahkemelerden alınan kararlar son bize de çok miktarda ihbar geliyordu. Ülkede hiç kimsenin üzerine gidemeyeceği yönünde ön yargılar olan suçlar ve imtiyazlı olduğu değerlendirilen alanlarda soruşturma yapmaya kalktığınızda hiç tanımadığınız kişlerden ihbar yoluyla çok nitelikli bilgilerin intikal etmesi yaşadığımız bir durumdur. Ergenekon, Balyoz, Askeri casusluk gibi soruşturmalarda karşılaştığımız en önemli direnç kaynaklarından birisi de soruşturmaları ve soruşturma birimlerini itibarsızlaştırmaya yönelik hiçbir veriye dayanmayan iddialar öne sürülmesi olmuştur. Toplumda oluşan kutuplaşmadan kaynaklı da toplumdaki farklı kesimler soruşturma süreçlerine objektif yaklaşmamışlar, kendi perspektiflerine uygun olarak öne sürülen iddiaları sahiplenme tavrı göstermişlerdir. Hiçbir gerçekliği olmayan bu türden iddiaların toplumda alıcısının da olması yerleşik bir algının oluşmasına katkı sunmuştur. Bu gibi durumlar, soruşturmalar sürecinde ve sonrasında yaşadığımız bir talihsizliktir maalesef.Sorunuzda beyan ettiğiniz duruma şahit olmadım. Olsam zaten buna asla itibar etmez, gereğini de yapardım.

 
29-Askeri Casusluk soruşturmasının şüphelilerinden TÜBİTAK çalışanı Yunan asıllı Birdem Amastopolus’un evi neden aranmadı ? Neden gözaltına alınma işlemi yapılmadı ? Sizce bu kişinin örgütteki konumu neydi ?

CEVAP;Bu soruşturmada delillerin tamamı aramalarda elde edilen verilerdir. Fuhuş operasyonu sürecinde fuhuş yabancı kadınlara zorla fuhuş yaptıran örgüt yöneticileriyle koordineli olarak aynı suçları işleyen birkaç askesi personel hakkında da dinleme tedbiri uygulananmış, kısa süreli bu takiplerde askeri casusluk konularına dair bir faaliyet görülmemiştir. Ancak şüphelilerle ilgili yapılan aramalarda el konulan dijital materyallerin incelenmesinden sonra bu soruşturma başlamıştır. Dijital delillerin tamamının da kriptolu olduğu görüldüğünden kriptolarını çözmeye yönelik çalışmalar uzun zaman almıştır. Kaldı ki  dijital verilerin ancak yarıdan daha az kısmının kriptoları çözülebilmiştir. Operasyonun üzerinden bir miktar zaman geçtikten sonra dijital veriler içerisinde kendileri aleyhine deliller tespit edilen şüphelilerle ilgili aramaların sonuç vermeyebileceği yönünde Soruşturma Savcısı ile yapılan müzakerelerde değerlendirmeler olmuştur. Tübitak çalışanı Birdem Çetinkaya (Amostopolus) hakkında deliller çok fazla değildi. Dosya kapsamında ismi geçen bir çok şüpheliyleilgili arama işlemi uygulanmamış ve gözaltı işlemi yapılmamıştır. Bu kişileri sadece soruşturma savcısı  ifadeye çağırmış, bir kısmı hakkında iddianame düzenlenmiş, diğerleri hakkında ise takipsizlik kararı vermiştir. Bu tür işlemler yapılırken gerek kolluk birimleri gerekse cumhuriyet savcıları tarafından her bir kişi ile ilgili delil durumu değerlendirmesi yapılır ve bunun sonucuna göre ilgili tedbirlere başvurulur. Burada da yapılan delil değerlendirmesinin sonucu böyle bir uygulama yapılmıştır. Soruşturma süreci sonunda da şahısla ilgili  örgüte yardım ve yataklık yapmaktan iddianame düzenlenmiştir.

 

30-Birden Amastopolus’un avukatının o dönem birlikte görev yaptığınız Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nden sorumlu Mutlu Ekizoğlu’Nun da avukatı olan Cemalettin Mutlu’Nun avukatlığını yapıyor olması normal mi ? Cemalettin Mutlu sizin de avukatınız mı ?

CEVAP;Cemalettin Mutlu mesleki ehliyetini ve insani vasıflarını çok takdir ettiğim bir avukattır. Kendisine bir dönem ben de vekalet verdim. Ancak 17 aralık 2013 tarihine kadar adli veya idari olarak soruşturulduğum ve yargılandığım bir dava olmadı. Dolayısıyla o dönemde avukat ihtiyacım olmadı. !7 Aralık 2013’ten sonra başlayan süreçte başka bir avukatla anlaşmam üzerine vekilliğimden ayrılmıştır. Avukatlık profesyonel bir meslektir. Bir avukatın kimlerin savunmasına gireceği tamamen kendi kişisel tercihidir. Kaldı ki Cemalettin Mutlu’nun mesleğini icra ederken ilişkilerini suiistimal ettiğine dair hiç kimse bir şey öne süremez. İşinin gerektirdiği profesyonelliğe ve ahlaki değerlere fazlasıyla sahip bir kişidir. Dolayısıyla Birden Hanım’ın vekaletini almış olmasının hiç de garipsenecek bir durum olduğunu düşünmüyorum.Ayrıca Cemalettin Mutlu’nun Birden Hanım’ın avukatı olduğunu sizin sorunuz üzerine fatkettim. Mutlu Ekizoğlu’nun da bunu bildiğini sanmıyorum.
31- Ergenekon, Şike, Askeri Casusluk gibi bir çok önemli soruşturmayı yürüttünüz. Geriye dönük olarak baktığınızda tüm bu soruşturmalarda sizin de kafanıza takılan, eksik ya da hatalı yaptığınıza inandığınız şeyler var mı ? Varsa bunlar neler ? Vicdanınız rahat mı ?

CEVAP;Bahsettiğiniz soruşturmalar ülkede oluşan vesayet sisteminin geriletilmesi ve ülkenin demokratikleşme süreçlerinin önünün açılmasına yönelik önemli etkileri olmuş soruşturmalardır. Bu soruşturmalarda görev almak benim ve mahiyetimde çalışan personel için bir onurdur.  Bu sürece katkı sunma şansı yakalamış birisi olarak kendimi şanslı hissediyorum ve iç dünyamda vicdan huzuru yaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda vicdan azabı yaşayacağım bir durum görmüyorum. Bizler insanız ve beşeriyetin getirdiği eksiklik ve zayıflıklara malülüz. Ancak soruşturmalar sürecinde elimizden gelenin en iyisini yapma gayreti içerisinde olduk. İyi niyetle çaba gösterdik. Şunu da belirtmeliyim ki kolluk olarak bizler soruşturmada delil elde etmeye yönelik çalışırız. Toplayabildiğimiz deliller ilk olarak savcının süzgecinden geçer. Daha sonra bazı deliller labaratuar ortamında incelenir. Bu da delillerin değerlendirildiği mekanizmalardan birisidir. Soruşturma bittikten sonra yargılama sürecinde hakimlerin süzgecinden geçer. Karar aşamasından sonra da üst yargı birimleri değerlendirirler. Bu arada savunmanın da delillerle ilgili öne sürdüğü değerlendirmeler yargı sistematiğinde denetim mekanizmasının unsurlarından biridir. Sonuç itibariyle yargı sürecinde bir çok aşamada delilleri eleyerek nihayi karar aşamasına gelinir. Bu aşamalarda bizim çalışmalarımızda imkanların kısıtlılığından ya da şahsi kusurumuzdan kaynaklı hatalar olması halinde bile bunların telafi edildiği bir süreç yaşanmaktadır. Ancak neden daha fazla delil elde edemedik diye kendimi sorguladığım süreçler elbette ki olmuştur.

KAYNAK: GRİHAT

Deniz Gezmiş’in Verdiği Röportajlar

0

Deniz Gezmiş..

Türkiye Devrim Tarihinin en önemli isimlerinden birisi. Özellikle genç kuşağın saygıyla andığı, kendisine örnek aldığı Deniz Gezmiş, 68 kuşağının sembol isimlerinden birisi. 6 Mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, mahkemede yaptığı savunmada ” ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye”nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.” diyerek son ana kadar mücadelesine devam etmiştir.

Deniz Gezmiş, 20 Eylül 1969’da Günaydın Gazetesi’ne, 23 Aralık 1969’da Devrim Gazetesi’ne röportajlar vermiştir. RÖPORTAJLIK olarak Deniz Gezmiş’in verdiği 2 röportajı toparladık ve sizlerin okumanıza sunduk. Deniz Gezmiş’in geçmişte verdiği ve yeni ortaya çıkan röportajı olursa onları da yayınlayacağız..

Deniz Gezmiş’le röportaj – Yurdaer Acar – Günaydın Gazetesi 20 Eylül 1969.

Üniversite öğrenci hareketlerinin lideri olduğu için fakülteden atılan ve polis tarafından aranmakta olan Gezmiş ile görüştüm.

Yatağının üstüne bağdaş kurmuş bir dergi okuyordu. Beni ürkek ve saklanan bir insan gibi değil aksine her zamanki gibi kendinden emin olarak karşıladı. Ve kelimelere basa basa, “Üniversiteye dönmeyeceğim” diye anlatmaya başladı.

Deniz Gezmiş : Senatonun beni üniversiteden çıkartma kararı anti-demokratiktir. Her antidemokratik karara karşı çıktığım gibi buna da karşı çıkacağım. Avukatım da kararın bozulması için Danıştay’a müracat etmişlerdir.

Yurdaer acar : Para konusunda ne yapıyorsun?”

Deniz Gezmiş : Bütün gelir kaynaklarımız üniversite öğrencilerinin harçlıklarından arttırdıkları üç-beş liradan ibarettir.Avukatlarımız ücret almadan benim ve benim durumumdaki arkadaşlarımızın davalarına bakarlar. Bu hareket de, mücadeleye inanmış kişilerin gösterdikleri bir dayanışma örneğidir.”

Lise birinci sınıfta iken öğretmeninin okuttuğu”Teneke” kitabı ile yurt gerçekleriyle karşılaşan ve yine öğretmeninin ezilen halk kitleleri hakkında verdiği bilgi ile yoğrulup üniversiteye bir devrimci olarak gelen Deniz Gezmiş 1968 Ocak ayında, “Devrimci Hukukçular” adında 18 arkadaşı ile birlikte bir dernek kurarak güçlenmeye başlamış. 12 Haziran 1968 tarihinde üniversite işgali olayını başlatan Deniz Gezmiş, “Ben tek başıma lider değilim. Tam bağımsız Türkiye isteyen kitleleri peşimden sürüklüyorum. Bütün üniversitenin birleşmesi amacıyla çalışıyordum. Kapıda nöbet tutan arkadaşlarımla benim aramda bir fark yoktur.”
Üniversiteyi işgal olayında kişisel meselelerini geriye atan Deniz Gezmiş, davaya inanmış bütün arkadaşları ile ya muvaffak olmayı yahut da ortadan silinmeyi peşin olarak kabul ettiğini belirterek,

“-Amacımızda muvaffak olduk, önceleri bizim hareketimizi önlemeye çalışan güçler sonra bize inandılar. 1968 Ekim’inde Devrimci Öğrenciler Birliğini kurduk. Bugün gücümüz İstanbul’da 5 bin, Ankara’da 4 bin olmak üzere 9 bin kişiye yükseldi. Mücadeleci kadromuz gittikçe çoğalacaktır.”

Yurdaer Acar : Yaptığınız mücadeledeki siyasi kanaatiniz nedir?

Deniz Gezmiş : Biz emperyalizmin boyunduruğu altındayız. Ülkemizin değişik problemleri vardır. Halkımızın büyük bir kısmı sömürülüyor. İşçi, köylü, memur ve yurdunu seven aydınlar güç durumda. Üniversiteden yetişenler yurdun gerçeklerini öğrenmeden diploma aldıkları için halka sırt çeviriyorlar. Bizim mücadelemiz toprak ağaları ve tefeciler tarafından ezilen Türkiye halkı içindir. Biz; verdikleri ile bizi okutan halka sırt çeviremeyiz.

Yurdaer Acar : Partilerin tutumlarına ne dersin?

Deniz Gezmiş :İşçi ve köylüden yana olduğunu söyleyen TÎP dahil bütün partiler yozlaşmış ve halka karşı durumdadırlar. Parlamenterler demokrasiyi sandıktan çıkma olarak kabul ediyor. Aslında ağa emri ile verilen oylar millet iradesi olamaz. Buna da demokrasi diyemeyiz. Bizim anladığımız demokrasi milli sınıfın emperyalizmi, ağalar ve tefecileri tasfiye ederek yönetimi ele almalarıdır.

Yurdaer Acar : Polise teslim olmayacağına göre, bundan sonraki mücadeleniz nasıl olacaktır?

Deniz Gezmiş : Bundan sonraki mücadelemiz parlamento dışı muhalefet şeklinde olacaktır. Bizim istediğimiz biçimde sokaklarda, tarlalarda, fabrikalarda ve meydanlarda olacaktır. Parlamenter mücadele anti demokratiktir. Çünkü, milletvekili olmak için paralı olmak şarttır. Basın özgürlüğü, kısıtlanmıştır. Bize mücadele edeceğimiz başka alan kalmadığı için savaşımızı sokaklarda vereceğiz. Ve tarih bir gün benim haklı olduğumu yazacaktır. Benim öğrenci olaylarına katılmama kimse mani olamaz. Öğrenci olarak değil devrimci olarak mücadele ediyorum. Emperyalizme, ağalığa karşı nerde mücadele varsa benim devrimci olarak görevim orada olmaktır.

Deniz Gezmiş son olarak bundan sonraki mücadelenin karşılarındakilere ağır darbeler indireceğini belirterek, “Onlar kendilerini güçlü sanıyorlar. Fakat aldanıyorlar” diyerek beni uğurlarken yeni başlatacakları devrimci hareketin temelini yeniden atmaya başlıyordu.”

 

“Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir”

Devrim Gazetesi – 23 Aralık 1969 – Sayı: 10 – Sayfa: 2-7

Atatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:

– Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.

– Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?

– Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.

– Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?

– Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrim ci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.

– Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?

– Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.

– Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?

– Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.

– Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?

– Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır. Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir. Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”