Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 97

Emine Ülker Tarhan, Anadolu Partisi’yle Hedeflerini Anlattı

0

Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa eden Emine Ülker Tarhan bugün Anadolu Partisi’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na teslim etti. CHP’den istifa ettikten sonra İşçi Partisi ve HEPAR’la anılan Tarhan siyasete yeni kurduğu partiyle devam edecek.

Dün akşam saatlerinde Amerika’nın Sesi’nin sorularını yanıtlayan Emine Ülker Tarhan, yeni siyasi partisiyle hedeflerini ilk kez açıklamış oldu.

İşte o röportaj:

CHP’den ayrıldıktan sonra nasıl hareket edeceği merak konusu olan Bağımsız Ankara Milletvekili Emine Ülker Tarhan, yeni siyasi partisine ilişkin detayları Amerika’nın Sesi’ne açıkladıktan sonra “Anadolu Partisi”nin İçişleri Bakanlığı’na kuruluşunu gerçekleştiriyor.

Bağımsız Ankara Milletvekili Emine Ülker Tarhan, CHP’den istifasının ardından DSP gibi var olan siyasi partilere katılmak yerine “kurucu genel başkanlık” koltuğunda oturacağı Anadolu Partisi kuruluş hazırlığını açıkladı.

Amerika’nın Sesi’nin sorularını dün akşam yanıtlayan Tarhan, yeni siyasi partisiyle hedeflerini ilk kez açıklamış oldu.

Hedefinde yüzde 26 oranındaki kararsız seçmen olan Tarhan’a göre, Türkiye’de böylesi yeni bir siyasi parti beklentisi ise yüzde 46 oranında. Bu noktada Tarhan, Türkiye’de demokrasiye duyulan inancı devam ettirebilmek adına “umut” için yola çıktığını açıkladı.

VOA: “Deniz Baykal’ın sizin partide tutulmanız gerektiği yönündeki görüşünü nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Emine Ülker Tarhan: “Teşekkür ederim iyi dilekleri için. Ama ben yaptığım her şeyi, verdiğim her kararı mantık süzgecinden geçirdiğim için dostlarımdan ayrılma pahasına, o inançlı CHP tabanından ayrılma pahasına verdiğim kararın arkasındayım.”

VOA: “Başka bir partiye geçiş veya yeni siyasi parti hamleniz olacak mı?”

Tarhan: “Toplumun tüm kesimlerinden yeni bir yol haritam olup olmadığına dair anlamaya çalışma gayretlerini görüyorum. Çizeceğim yol toplumun yönlendirmesiyle olacak. Şu anda izliyorum, değerlendiriyorum.”

VOA: “Sizden sonra Süheyl Batum parti yönetimini eleştirdi ve hemen arkasından parti yönetimince kesin ihraç talebiyle disipline sevk edildi. Son olarak Birgül Ayman Güler de CHP yönetimini istifaya çağırdı. CHP’deki süreç sizce nasıl devam edecek?”

Tarhan: “Bunu bilemiyorum. Benim verdiğim çok kişisel bir karardır. Diğer milletvekilleri arkadaşlarım ne düşünüyor bilemiyorum. Sayın Süheyl Batum Türkiye’nin yetiştirdiği çok değerli bir hoca. Bazı yapılar kendi değerlerini korumaya odaklanırken bazı yapılarca tasfiye çalışması yapılmasını üzücü buluyorum. Bakıyoruz iktidar partisi yüzde 50’den söz ediliyor ama pek çok insanı kucaklamaya çalışan eğiliminde görülürken, muhalefetin bu kaygıları taşımaması, oy oranı düşmesine rağmen kayıplara uğramasını üzücü karşılıyorum.”

VOA: “Bu noktada CHP de başka oyları alabilmek adına örneğin Mehmet Bekaroğlu gibi isimleri transfer etti ve geçtiğimiz günlerde Bekaroğlu ismi çerçevesinde de CHP’de tartışma yaşandı. CHP’de sizce bu açılımı yaparak oy oranını arttırabilir mi?”

Tarhan: “Aslında sadece CHP’yi de konuşmak istemiyorum. Ben artık başka bir dünyaya bakıyorum. Başka bir dünya mümkün diyenlerin temsilcisi olmak istiyorum, düşünüyorum. Bu ülkede çok ciddi bir temsil sorunu var. Daha önce söylediğim bir ifadeyi hatırlatayım, gri ve siyahlar arasında ben kırmızıyım diyenlere de şans vermek gerekiyor. O yüzden o temsil sorununa odaklanmış durumdayım. Aksi takdirde insanlar demokrasiye inancını yitirecek. Gençler, kadınlar sandığa gitmeyecek. Kendilerinin temsil edilmediğini düşünen çok önemli bir kitle son seçimde sandığı boykot ettiler. Sandığa küsmek demokrasi için felakettir. Onlara yeniden umut vermek, demokrasiye inançlarını yeniden güçlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Benim şu anda CHP üzerinde değil bu konuda çalışmalarım var.

CHP eğer benim kurultay çağrıma gerçek anlamıyla uysa idi, partideki o travmayı gidermek için nezaketle yapılmış bir çağrıydı. Keşke kavgalar, öfke krizleri olmasaydı da yol haritası çizilecekti. O zaman ideolojik tanımlama da yapılabilecekti. O zaman bir eylem ve söylem tutarlılığı sağlanabilecekti. Ama şu açık ki CHP programında yazılanlardan başta geleni şöyle diyor; altı oka bağlılık ile Anadolu ve Trakya’nın felsefi birikimine saygı. Böyle söylüyor. Bunun dışındakiler ideolojik olarak sorgulanmalı.”

VOA: “2015 seçimleri siz bu bahzettiğiniz gençleri ve kadınları sandığa getirmekten mümkün olacak mı?”

Tarhan: “‘Neden olmasın?’ diyorum. Türkiye’de kararsız kesimin oy oranının yüzde 26 küsur olduğu ve yeni bir parti ihtiyacı duyanların oranın yüzde 42 küsur olduğu görülüyor. Bunlar olağanüstü oranlar. İkinci bir umutsuzluk dalgası toplumun demokrasiye inancını, Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi tekrarlanması halinde, zayıflatacağını düşünüyorum.”

‘Majestelerinin iktidarı-muhalefetiyle başkanlık sistemi var’

VOA: “2015 seçimlerinde AKP’nin gündeminde alacakları oy oranına göre başkanlık sistemini hayata geçirme hedefi de var.”

Tarhan: “Bakın seçim hiç yapılmamış gibi de olabilir. AKP 42-51 bandında görülüyor. Diğerleri de hep aynı hamam aynı tas. Bu tablonun değişmeyeceğine ve umudun yeşermeyeceğine işaret ediyor. Anayasa’yı değiştirseler ne olur değiştirmeseler ne olur? Bugün anayasamızda, yargı bağımsızdır, basın özgürdür yazıyor. Fiilen bunlar var mı? Yargı bağımsız değil, basın özgür değil. Fiilen anayasadaki parlamenter sistem uygulanmıyor. Kadın da anayasada yazdığı üzere eşit değil bu ülkede. Fiilen zaten başkanlık sistemi uygulanıyor. Yürütmeyi, yargıyı bir kişi atıyor. Hatta ben ‘majestelerinin iktidarı ve majestelerinin muhalefeti’ diyorum. Bu ülkeyi ikisinden de memnun görünen bir adam yönetiyor.

‘Yeni parti suç şebekesi yönetimini frenleyecek’

O yüzden ben anayasayı değiştirmeleri bile gerekmez diyorum. Çünkü zaten fiilen başkanlık sistemi var. Ama nedir, eğer anayasa değişikliği ile meşru zemine bunu oturtabilirlerse yolsuzluklar nedeniyle olası yargı takiplerini de onları önlemek bakımından kendilerine güç kazandırır. Bunu tabi ki engellemek gerekiyor. Bunun için de TBMM’ye yeni bir partinin girmesi ve bir ülkeyi suç şebekesi gibi yöneten bir anlayışın frenlenmesi gerekiyor.”

‘Kürtler ile Türkler’in birlikte yaşama iradesi güçlenecek’

VOA: “2015 seçimleriyle ilgili bir başka kırılmada Kürt Sorunu’nun çözümünde görülüyor. Siz bu Kürt Sorunu’nun çözümünün nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Tarhan: “Kürt Sorunu elbette çözülmelidir. Ben bununla ilgili çözüm önermeyen anlayış düşünemiyorum. Bu topraklarda sekülerizmin değerini öyle iyi anlıyoruz ki çevremizdeki kafa kesmekteki anlayışı gördükçe. Sekülerizm de çağdaş ulus-devlet de daha iyi anlaşılmaktadır. Ben Kürtler’de de Türkler’de de birlikte yaşama iradesi bu dönemde güçlenecektir diye düşünüyorum.

‘Hükümet Kürt Sorunu’nu seçim sonrasına erteleyecektir’

Çözüm elbette bulunmalıdır. Ama silahlarını bırakmamış bir terör örgütü ile dünyanın hiçbir yerinde çözüm bulunacağını da düşünmüyorum. Ancak siyasi temsilcilerle olur. Başınıza silah dayanmış bir ortamda özgür irade sergileyemezsiniz. O anlamda siyasi kurumlarla çözülebilir diye düşünüyorum.”

VOA: “Süreçte Kürtçe eğitim, ana dilde eğitim ve Abdullah Öcalan’a sekreterya kurulması gibi çok kesin talepler var. Sizce bu talepler gerçekleşmeden Kürt Sorunu çözülemez mi?”

Tarhan: “Aslında bunların çok açıklıkla konuşulması lazım. Hep bugüne kadar kaçamak davranılıyor. Hükümet’in taleplerin sadece kültürel talepler mi var yoksa toprak talebi mi var bunları bildiğini düşünmüyorum. Hep erteleme eğilimi var. Hele de seçime kadar çözmek niyetleri olduğu zannetmiyorum.

‘Toprak talebi var mı açıklıkla ortaya konulmalı’

Bir kere ne istediklerinin çok açıklıkla ortaya koyulması gerektiğini düşünüyorum. Kültürel talepler mi yoksa toprak talebi mi çok açıklıkla ortaya konulmalı ki bunun üzerine bir değerlendirme yapılabilir diye düşünüyorum.”

Toplumu kucaklayacak vaatler

VOA: “Bu yeni siyasi parti Türkiye’ye ne vaat edebilir?”

Tarhan: “Bir kere Türkiye çok yoruldu. Anadolu coğrafyasının kardeşlik coğrafyasının kutuplaşmadan, terörden, devlet baskısından çok yorulduğunu düşünüyorum. Gezi’nin nasıl bastırıldığını, ne canlar kaybedildiğini gördük. Dünya siyaset tarihinde her sert dönemin ardından daha yumuşak, kucaklayıcı, kapsayıcı aklıselimin egemen olduğu yeni bir yapı gelmiş. Toplum her sert dönemden sonra kucaklayıcı anlayışa sarılmış o görülüyor. Ben toplumun kucaklaşması anlayışı çerçevesinde politikalar üretecek özellikle de ekonomideki olası bir krizin karşısında, kadın-erkek eşitliğinde yeni şeyler söylenmesi, IŞİD tehlikesi karşısında seküler hattın koruması noktasında hareket edecek bir siyasi parti düşünüyorum. Türkiye çok yoruldu. AKP’de çok eskidi.”

Yıldız Yazıcıoğlu 14.11.2014

AMERİKA’NIN SESİ

‘Allah bir daha hacca gelmemi nasip etmesin’

0

40 yıldır fotoğrafçılık yapıyor. Hem ünlülerin fotoğrafçısı hem de ünlü bir fotoğrafçı. Ama bir o kadar mütevazı, bir o kadar alçakgönüllü.

Kibir ve gururun zerresi yok, doğal, olduğu gibi .

Kendini bilen, yeteneklerinin farkında olan, olduğundan başka türlü görünmeyen ve göstermeye de çalışmayan, biri Zeynel Abidin…

Bu kadar popüler bir iş yapıp, nasıl oluyor da bu kadar benlik duygusundan uzak, sade bir hayat yaşayabiliyor.

Merak ettim. Stüdyosunun kapısını çaldım. E tabi randevu alarak…
Kendileri gibi ikram ettikleri çay da sıcacık ve mis gibiydi.

Tam ilk sorumu soracaktım ki söylediği ilk şey siyasi ve dini mevzularda konuşmaktan hoşlanmıyorum oldu. Sohbete böyle başlayınca, hazırladığım soruların hepsini yok saydım ve sevmediği mevzudan başlamak zorunda kaldım… Sağ olsun ki hiçbir sorumu da cevapsız bırakmadı. Kendi deyimiyle uyanış sürecini ve bu süreçten sonraki hayatı çok ilgi çekiciydi.

“Uyanışa geçtikten sonra yaptığım işi sanat için değil, beni yaratan için yapmaya başladım” cümlesi sohbetimize damgasını vurdu.

 Siyasi konulardan konuşulmasını neden sevmiyorsunuz?
Ağzımızdan çıkanı insanlar anlayamıyor da o yüzden. Başımızdaki insanlardan da belli olmuyor mu? Mesela adam “teröristin de bir gururu olması lazım, arkadan sıkmaması lazım” diyor. Ama “arkadan sıkmaması lazımı” kaldırıyorlar, “teröristin gururu olur muymuş” diye yazıyorlar. Yani nasıl böyle söyler diyorlar.

 Peki, sizin bir tarafınız yok mu?
Şükür ki var. Allah’ın tarafıyım, Kitabın tarafındayım, doğrunun tarafındayım.

Nedir sizi bu kadar rahatsız eden?
Beni en çok insanların bölünmesi, herhangi bir kimliğe sokulması, din, dil, ırk ayrımcılığına sokulması, insanların görüntüsüne göre, giyimine göre, şivesine göre, aksanına göre ayrılmaları rahatsız ediyor

Bunun suçlusu şu anki iktidar mıdır?
Bu tip işleri Türkiye’de sadece Ak Parti yapmadı. Bir günahkâr arıyorsak bu sadece onun da günahı değil. Bu bir süreç. Bu ülkenin bulunduğu topraklarda hep var olan oyunlardı.

Muhalefet partilerinin de hiç sorumluluğu yok mudur?
Var tabii. Olmaz olur mu? Sen yaptırım gücünü kullanmazsan, topluma inemezsen, karşılıklı konuşamazsan, güçler dengesini bozarsan bu olanlarda iktidarın günahı varsa yüzde yüzü bu hükümetin değil, yüzde 50’si de bence muhalefetin günahı.

ALLAHTAN RAZI OLMAK, KADERİNE RIZA GÖSTERMEKTİR

Allahtan razı olmak ne demek?
Allah’tan razı olmak Allah’ın kaderine rıza göstermektir. Allah sana bir hayat sunduysa sen Allah’tan razıysan onun kaderine razı olacaksın. İsyan etmek aslında Allah’tan razı olunmadığı anlamına geliyor.

Siz siyasi konularda olduğu gibi dini konuları konuşmaktan da kaçınıyorsunuz. Dindar olmak ayıp bir şey midir?
Dindar olmak ayıp bir şey değil, dindar olmak kişiye özel bir şeydir. Kişiye özel olduğu için konuşmayı sevmiyorum. Bu gün size “ben şöyleyim, böyleyim” diye anlatırım ama yarın başka bir şekle bürünürsem, o zaman ne yapacağım. Söylediğim gibi olamazsam ne olacak? Bırak onu ben kendim yaşayayım.

KENDİMİ GÜNAHKÂR OLARAK GÖRÜYORUM

Siz kendinizi dindar olarak görüyor musunuz?
Hayır.

Neden?
Ben kendimi günahkâr olarak görüyorum. Allah’ın gözle görülemeyecek kadar incecik ipine, halatına falan değil, tutunmuş bir adam olarak görüyorum kendimi. O ip te koptu kopacak şekilde korkudan tutunmaya çalışıyorum. Çok asılırsam kopar, çok gevşek bırakırsam da kendiliğinden kopar diye düşünüyorum. O yüzden onu germiyorum ama çok da gevşek bırakmıyorum. Benim dindarlığım bu kadar.

Hacca gitmek nereden aklınıza geldi?
Hacca gitmek hiç aklımda yoktu.

Hacca gittiğinizi söylüyor musunuz peki?
Söylemiyorum.

Neden?
Bunu söylemenin kimseye bir faydası yoktur ki.

İlk hacca gitmenizi nasıl oldu?
O sene Köyceğiz’de arkadaşım Haydar Abi ile beraberiz… Bir akşam balık ekmek yemeğe karar verdik.39 yaşındayım, fotoğrafçıyım, biliniyorum, tanınıyorum, param pulum da var. Balıkları aldık, ekmek almaya bakkala girdik. Bir abimiz ile karşılaştık, konuştuk, sohbet ettik. “Ben umredeydim, çok güzeldi oralar” dedi bana takıldı. Ve  “seni hacca yollayayım ”dedi. “Nasıl?” dedim.” Bayağı bildiğin hacca yollayayım seni, kontenjanlar boş şu anda memlekette kriz var” dedi. Bu krizler de hep bana yarıyor.

Kabul ettiniz mi hemen?
“Abi ben gidemem” dedim.

HEDEFİM DAHA BÜYÜK GÜNAHLAR

Neden “gidemem” dediniz?
Çünkü daha işleyecek çok günah var. Yani hedefim daha büyük günahlar. Dur mur demeye kalmadı adam telefon açtı şirkete.” Adamın adı Zeynel, bu adama en güzel yerden otel bulun, bunun işi gücü var 9 günlük bir yer bulun” dedi kapattı telefonu. 20 gün sonra hacca gittim.

Korku ve endişe duydunuz mu?
Korku heyecan her şey vardı. Doğru düzgün sadece 5 dua biliyordum. Nasıl gideceğim, ne yapacağım hiçbir şey bilmiyordum.  Haydar abi “oğlum senin yolun açılmış, sen git. Hiçbir şeyden korkma, hiçbir şey bilmene gerek yok. Allah’la yat Allah’la kalk başka bir şey demene gerek yok ”dedi. Havaalanına gittik ama bende öyle böyle değil aşırı bir kibir de vardı.

Yine saçlarınız uzun muydu?
Uzun, belime kadar saçlarım vardı, sakallarım vardı.

İhrama girmeniz?
Havaalanında hoca “İhrama girmen lazım, niyet edeceksin, namazını kılacaksın ”dedi. Resmimi çekerler endişesi ile istemedim önce.

Resminizi çekseler ne olur, neden endişelendiniz ki?
Olur mu, al başına bir sürü iş. Tarikatçı diyecekler, bilmem ne diyecekler bir sürü yaftalayacaklar. Neyse hocanın dediğini yaptım. İhrama girdim, namazımı kıldım. Kapıdan geçerken etrafı kolaçan edip, inşallah koridorlarda falan kimse beni böyle görmez diye dua ediyordum.

Görünmek istememenizin altında iş kaybı var mıydı?
İşin canı cehenneme bana işi o insanlar vermiyor ki. İşi bana Allah veriyor.

E o zaman?
Benim tek korkum, Allah’la aramda yolum açılmış gidiyorum başka insanlar bilmesin. Bağırttırmayayım.

BİRŞEY YAPACAKSAN HAKKIYLA YAP, KİBİRDEN UZAK DUR

Görünmeden uçağa geçmeyi başardınız mı peki?
İhramı biliyorsunuz, üzerinizde iki havludan başka hiçbir şey yoktur. Bir çantam var, içerisinde de pasaportum, Kur’an-ı Kerimim, bir de seccadem var. Güvenlikten geçerken sürekli öttüm. “Eyvah, etraf da kalabalık, bir sürü insan var. Basın falan da vardır” diye düşünüyordum. Sonuçta 5 defa geçtim. Hiç kimse bakmayacakken bütün millet bana bakmaya başladı. En sonunda döndüm o havaalanındakilerin hepsine ”kim neyi görmek istiyorsa, kim neyi çekmek istiyorsa, kim ne yazmak istiyorsa hepsine razıyım Allah’ım. Şu anda düşünce olarak bir hata ediyorum çok özür dilerim” dedim, döndüm tekrar geçtim ve ötmedim. Bu ne? İşaret.

Bu işareti nasıl okudunuz?
Yani bir şey yapacaksan hakkıyla yap. Kibirden uzak dur, insanlardan korkma yoluna devam et mesajıydı bana. Eğer bir işe gideceksen niyetini başka şeylerle bozma.

Hac dönüşü ne yaptınız? Hayatınızda değişiklik oldu mu?
Hiçbir şey. Aynen devam ettim. 10 sene öncesine kadar zaten dinimin gerekliliklerini iyice özümsemiştim, kendime göre yorumlamıştım. Benim hayatımda hiçbir şey değişmedi. Sadece “keşke daha önce gitseymişim ”dedim. Başka ülkelerden insanlar 20-22 yaşlarında balayına geliyorlar. Hac kolay bir iş değil. Fiziki güç gerektiren hakkıyla yapılması gereken bir ibadet, dolayısıyla genç gitmek lazım o topraklara. Tadı damağımda kaldı.

ALLAHIM BANA BİR DAHA NASİP ETME BU HACI

Tekrar gittiniz mi? Umre yaptınız mı?
Umre yapmadım, hacca da gitmedim. Özellikle orada Allah’a dua ettim “Allah’ım bana bir daha nasip etme bu haccı” diye.

Herkes tekrar tekrar gitmek ister, siz neden böyle bir dua ettiniz?
Başkalarının önünü kesmeyeyim diye. Kontenjan mevzuları olduğu için, isterim ki bu mutluluğu, bu hazzı başkaları da yaşasın. Umreye istediğin kadar git ama haccı bırakın da diğer insanlar da gitsin.

Dediniz ya 10 yıl önce dönüş yaptım. Sizi ne etkiledi?
Ben hayatım boyunca doğru yaşamaya çalıştım. Hak yememeye çalıştım. Çok önceleri belki yedim.

BİLEREK DE HAK YEDİĞİM OLDU

Bilmeden yemişsinizdir?
Yooo… Bilerek de hak yediğim oldu.

Ne yaptınız?
Bir sürü şey yaptım. Mesela arkadaş bir kızdan hoşlanıyordu gittim o kızı ben önce tavladım. Yani hayatın her şeyinden çaldım.

Ne oldu da sizin deyiminizle çalmaktan vazgeçtiniz?
Bir baktım ki benden de çalıyorlar. Sonra düşündüm ve “sen ne kadar çalarsan Zeynel, senden de çalarlar ”dedim. Bu sefer çalmayı bıraktım.

ALLAH YOLUNDAKİ İNSANLARIN UYANIK OLMALARI LAZIM

Siz de Allah’ın sevgili kuluymuşsunuz ki karşınıza hep sebepler çıkmış.
Allah’ın sevgili kulu olmayı çok isterim. Ama öyle olduğumu düşünmüyorum. Emin olun ki herkese bu işaretler geliyor, herkese bu mesajlar geliyor kimisi buna uyanıyor, kimisi uyanmıyor. Bir söz var ‘inanan insan uyanık olmalı ya da dindar insan uyanık olmalı’ diye. Yani Allah yolundaki insanların uyanık olmaları lazım.

Başınıza gelen her şeyi Allah’tan gelen bir mesaj olarak okuyorsunuz. Bu bilince sahip olmak da önemli.

Allah yetimleri sever. Ben de 7 yaşında yetim kaldım, onun torpili olsa gerek.

Hac dönüşünde tekrar mesleğinize devam ettiniz. Yaptığınız işte de daha çok kadınlar var. Rahatsızlık duydunuz mu?
Hiç duymadım. Hatta daha da mutluydum.

Mutluyum derken…
Düşünsenize ziyafet sofrasında oturuyorsunuz ve oruç tutuyorsunuz bundan daha güzel bir şey var mı?

Çocuklarınızı nasıl yetiştiriyorsunuz? Onlara da bu bilinci veriyor musunuz?
Onlara şimdilik doğru olmayı öğretmeye çalışıyorum. Birisi 8 yaşında birisi 4 yaşında. Cuma namazlarına götürüyorum. Dini konuda herhangi bir eğitim vermiyorum onlara.

Bilinçli mi dini eğitim vermiyorsunuz?
Evet.. Benim çocuğum ama onu bize verilen emanet olarak görüyorum. Dolayısıyla çocuklarımı kendi kalıplarıma sokmak istemiyorum. Sadece doğru ve eşit davranmaya çalışıyorum. Onlara, yaşadığım şeyleri anlatıyorum. Mesela “şurada da bana bir şey verdiler, ben de hakkını helal et dedim “diyorum. Çocuklar şaşırıyor ”ne hakkı o bize verdi” diyorlar nedenini anlatıyorum. Sadece üstün körü anlatıyorum çocukların kafasını bir şeylerle boğmaya çalışmıyorum.

İsimleri nedir çocuklarınızın?
Birin adı “Yardım edenlerin şahı” anlamına gelen Berşah, diğerinki de Alihan.

Peki, kendinizi nasıl görüyorsunuz? Ünlülerin fotoğrafçı mı, ünlü fotoğrafçı mı?
Yıllarca bana ünlülerin fotoğrafçısı dediler.

Bundan rahatsız oldunuz mu?
Hayır olmadım. Sonra ünlü fotoğrafçı demeye başladılar. Ben ünlü fotoğrafçı olmayı çok sevmiyorum. Aslında ünlülerin fotoğrafçısı da olmak çok iyi bir şey değil ama Türkiye’de sonuçta ünlü fotoğrafçı var.

Mesela kim?
Nihat Odabaşı, Tamer Yılmaz artık ünlü birer fotoğrafçılar. Bu saatten sonra Onlara ünlülerin fotoğrafçısı diyemezsiniz.

Selfi yapıyor musunuz?
Yapıyorum tabi. Ben selfi denilen şeyi sosyal medyada 6 ay önce öğrendim, meğer kendini çekmekmiş.

Peki, ünlü olmanız nasıl oldu?
Herhangi bir şeyden olmadı. Şunu yaptım da ünlü oldum, şunun asistanıydım da ünlü oldum değil.

Ne oldu da 99-2000’li yıllarda ünlü fotoğrafçı Zeynel Abidin oldunuz?
Bilmiyorum. Çok çalıştım. Ondan önce de 25 sene var.

Büyük bir arşiviniz olmalı. Çok özel görüntüleriniz var mı?
Arşivim büyük ama öyle özel bir görüntü yok elimde.

Arşivinizi kullanmak isteyenler oluyor mu?
Tabi geçmişe dönük oluyor.

Peki, çok teşekkür ediyorum. Keyifli bir sohbetti…

NOT: Fotoğraflar için, Nihat Değirmenciye teşekkür ediyorum.

Nursel Tozkoparan 13.11.2014

HABER 7

‘Allah bir daha hacca gelmemi nasip etmesin’

0

40 yıldır fotoğrafçılık yapıyor. Hem ünlülerin fotoğrafçısı hem de ünlü bir fotoğrafçı. Ama bir o kadar mütevazı, bir o kadar alçakgönüllü.

Kibir ve gururun zerresi yok, doğal, olduğu gibi .

Kendini bilen, yeteneklerinin farkında olan, olduğundan başka türlü görünmeyen ve göstermeye de çalışmayan, biri Zeynel Abidin…

Bu kadar popüler bir iş yapıp, nasıl oluyor da bu kadar benlik duygusundan uzak, sade bir hayat yaşayabiliyor.

Merak ettim. Stüdyosunun kapısını çaldım. E tabi randevu alarak…
Kendileri gibi ikram ettikleri çay da sıcacık ve mis gibiydi.

Tam ilk sorumu soracaktım ki söylediği ilk şey siyasi ve dini mevzularda konuşmaktan hoşlanmıyorum oldu. Sohbete böyle başlayınca, hazırladığım soruların hepsini yok saydım ve sevmediği mevzudan başlamak zorunda kaldım… Sağ olsun ki hiçbir sorumu da cevapsız bırakmadı. Kendi deyimiyle uyanış sürecini ve bu süreçten sonraki hayatı çok ilgi çekiciydi.

“Uyanışa geçtikten sonra yaptığım işi sanat için değil, beni yaratan için yapmaya başladım” cümlesi sohbetimize damgasını vurdu.

 Siyasi konulardan konuşulmasını neden sevmiyorsunuz?
Ağzımızdan çıkanı insanlar anlayamıyor da o yüzden. Başımızdaki insanlardan da belli olmuyor mu? Mesela adam “teröristin de bir gururu olması lazım, arkadan sıkmaması lazım” diyor. Ama “arkadan sıkmaması lazımı” kaldırıyorlar, “teröristin gururu olur muymuş” diye yazıyorlar. Yani nasıl böyle söyler diyorlar.

 Peki, sizin bir tarafınız yok mu?
Şükür ki var. Allah’ın tarafıyım, Kitabın tarafındayım, doğrunun tarafındayım.

Nedir sizi bu kadar rahatsız eden?
Beni en çok insanların bölünmesi, herhangi bir kimliğe sokulması, din, dil, ırk ayrımcılığına sokulması, insanların görüntüsüne göre, giyimine göre, şivesine göre, aksanına göre ayrılmaları rahatsız ediyor

Bunun suçlusu şu anki iktidar mıdır?
Bu tip işleri Türkiye’de sadece Ak Parti yapmadı. Bir günahkâr arıyorsak bu sadece onun da günahı değil. Bu bir süreç. Bu ülkenin bulunduğu topraklarda hep var olan oyunlardı.

Muhalefet partilerinin de hiç sorumluluğu yok mudur?
Var tabii. Olmaz olur mu? Sen yaptırım gücünü kullanmazsan, topluma inemezsen, karşılıklı konuşamazsan, güçler dengesini bozarsan bu olanlarda iktidarın günahı varsa yüzde yüzü bu hükümetin değil, yüzde 50’si de bence muhalefetin günahı.

ALLAHTAN RAZI OLMAK, KADERİNE RIZA GÖSTERMEKTİR

Allahtan razı olmak ne demek?
Allah’tan razı olmak Allah’ın kaderine rıza göstermektir. Allah sana bir hayat sunduysa sen Allah’tan razıysan onun kaderine razı olacaksın. İsyan etmek aslında Allah’tan razı olunmadığı anlamına geliyor.

Siz siyasi konularda olduğu gibi dini konuları konuşmaktan da kaçınıyorsunuz. Dindar olmak ayıp bir şey midir?
Dindar olmak ayıp bir şey değil, dindar olmak kişiye özel bir şeydir. Kişiye özel olduğu için konuşmayı sevmiyorum. Bu gün size “ben şöyleyim, böyleyim” diye anlatırım ama yarın başka bir şekle bürünürsem, o zaman ne yapacağım. Söylediğim gibi olamazsam ne olacak? Bırak onu ben kendim yaşayayım.

KENDİMİ GÜNAHKÂR OLARAK GÖRÜYORUM

Siz kendinizi dindar olarak görüyor musunuz?
Hayır.

Neden?
Ben kendimi günahkâr olarak görüyorum. Allah’ın gözle görülemeyecek kadar incecik ipine, halatına falan değil, tutunmuş bir adam olarak görüyorum kendimi. O ip te koptu kopacak şekilde korkudan tutunmaya çalışıyorum. Çok asılırsam kopar, çok gevşek bırakırsam da kendiliğinden kopar diye düşünüyorum. O yüzden onu germiyorum ama çok da gevşek bırakmıyorum. Benim dindarlığım bu kadar.

Hacca gitmek nereden aklınıza geldi?
Hacca gitmek hiç aklımda yoktu.

Hacca gittiğinizi söylüyor musunuz peki?
Söylemiyorum.

Neden?
Bunu söylemenin kimseye bir faydası yoktur ki.

İlk hacca gitmenizi nasıl oldu?
O sene Köyceğiz’de arkadaşım Haydar Abi ile beraberiz… Bir akşam balık ekmek yemeğe karar verdik.39 yaşındayım, fotoğrafçıyım, biliniyorum, tanınıyorum, param pulum da var. Balıkları aldık, ekmek almaya bakkala girdik. Bir abimiz ile karşılaştık, konuştuk, sohbet ettik. “Ben umredeydim, çok güzeldi oralar” dedi bana takıldı. Ve  “seni hacca yollayayım ”dedi. “Nasıl?” dedim.” Bayağı bildiğin hacca yollayayım seni, kontenjanlar boş şu anda memlekette kriz var” dedi. Bu krizler de hep bana yarıyor.

Kabul ettiniz mi hemen?
“Abi ben gidemem” dedim.

HEDEFİM DAHA BÜYÜK GÜNAHLAR

Neden “gidemem” dediniz?
Çünkü daha işleyecek çok günah var. Yani hedefim daha büyük günahlar. Dur mur demeye kalmadı adam telefon açtı şirkete.” Adamın adı Zeynel, bu adama en güzel yerden otel bulun, bunun işi gücü var 9 günlük bir yer bulun” dedi kapattı telefonu. 20 gün sonra hacca gittim.

Korku ve endişe duydunuz mu?
Korku heyecan her şey vardı. Doğru düzgün sadece 5 dua biliyordum. Nasıl gideceğim, ne yapacağım hiçbir şey bilmiyordum.  Haydar abi “oğlum senin yolun açılmış, sen git. Hiçbir şeyden korkma, hiçbir şey bilmene gerek yok. Allah’la yat Allah’la kalk başka bir şey demene gerek yok ”dedi. Havaalanına gittik ama bende öyle böyle değil aşırı bir kibir de vardı.

Yine saçlarınız uzun muydu?
Uzun, belime kadar saçlarım vardı, sakallarım vardı.

İhrama girmeniz?
Havaalanında hoca “İhrama girmen lazım, niyet edeceksin, namazını kılacaksın ”dedi. Resmimi çekerler endişesi ile istemedim önce.

Resminizi çekseler ne olur, neden endişelendiniz ki?
Olur mu, al başına bir sürü iş. Tarikatçı diyecekler, bilmem ne diyecekler bir sürü yaftalayacaklar. Neyse hocanın dediğini yaptım. İhrama girdim, namazımı kıldım. Kapıdan geçerken etrafı kolaçan edip, inşallah koridorlarda falan kimse beni böyle görmez diye dua ediyordum.

Görünmek istememenizin altında iş kaybı var mıydı?
İşin canı cehenneme bana işi o insanlar vermiyor ki. İşi bana Allah veriyor.

E o zaman?
Benim tek korkum, Allah’la aramda yolum açılmış gidiyorum başka insanlar bilmesin. Bağırttırmayayım.

BİRŞEY YAPACAKSAN HAKKIYLA YAP, KİBİRDEN UZAK DUR

Görünmeden uçağa geçmeyi başardınız mı peki?
İhramı biliyorsunuz, üzerinizde iki havludan başka hiçbir şey yoktur. Bir çantam var, içerisinde de pasaportum, Kur’an-ı Kerimim, bir de seccadem var. Güvenlikten geçerken sürekli öttüm. “Eyvah, etraf da kalabalık, bir sürü insan var. Basın falan da vardır” diye düşünüyordum. Sonuçta 5 defa geçtim. Hiç kimse bakmayacakken bütün millet bana bakmaya başladı. En sonunda döndüm o havaalanındakilerin hepsine ”kim neyi görmek istiyorsa, kim neyi çekmek istiyorsa, kim ne yazmak istiyorsa hepsine razıyım Allah’ım. Şu anda düşünce olarak bir hata ediyorum çok özür dilerim” dedim, döndüm tekrar geçtim ve ötmedim. Bu ne? İşaret.

Bu işareti nasıl okudunuz?
Yani bir şey yapacaksan hakkıyla yap. Kibirden uzak dur, insanlardan korkma yoluna devam et mesajıydı bana. Eğer bir işe gideceksen niyetini başka şeylerle bozma.

Hac dönüşü ne yaptınız? Hayatınızda değişiklik oldu mu?
Hiçbir şey. Aynen devam ettim. 10 sene öncesine kadar zaten dinimin gerekliliklerini iyice özümsemiştim, kendime göre yorumlamıştım. Benim hayatımda hiçbir şey değişmedi. Sadece “keşke daha önce gitseymişim ”dedim. Başka ülkelerden insanlar 20-22 yaşlarında balayına geliyorlar. Hac kolay bir iş değil. Fiziki güç gerektiren hakkıyla yapılması gereken bir ibadet, dolayısıyla genç gitmek lazım o topraklara. Tadı damağımda kaldı.

ALLAHIM BANA BİR DAHA NASİP ETME BU HACI

Tekrar gittiniz mi? Umre yaptınız mı?
Umre yapmadım, hacca da gitmedim. Özellikle orada Allah’a dua ettim “Allah’ım bana bir daha nasip etme bu haccı” diye.

Herkes tekrar tekrar gitmek ister, siz neden böyle bir dua ettiniz?
Başkalarının önünü kesmeyeyim diye. Kontenjan mevzuları olduğu için, isterim ki bu mutluluğu, bu hazzı başkaları da yaşasın. Umreye istediğin kadar git ama haccı bırakın da diğer insanlar da gitsin.

Dediniz ya 10 yıl önce dönüş yaptım. Sizi ne etkiledi?
Ben hayatım boyunca doğru yaşamaya çalıştım. Hak yememeye çalıştım. Çok önceleri belki yedim.

BİLEREK DE HAK YEDİĞİM OLDU

Bilmeden yemişsinizdir?
Yooo… Bilerek de hak yediğim oldu.

Ne yaptınız?
Bir sürü şey yaptım. Mesela arkadaş bir kızdan hoşlanıyordu gittim o kızı ben önce tavladım. Yani hayatın her şeyinden çaldım.

Ne oldu da sizin deyiminizle çalmaktan vazgeçtiniz?
Bir baktım ki benden de çalıyorlar. Sonra düşündüm ve “sen ne kadar çalarsan Zeynel, senden de çalarlar ”dedim. Bu sefer çalmayı bıraktım.

ALLAH YOLUNDAKİ İNSANLARIN UYANIK OLMALARI LAZIM

Siz de Allah’ın sevgili kuluymuşsunuz ki karşınıza hep sebepler çıkmış.
Allah’ın sevgili kulu olmayı çok isterim. Ama öyle olduğumu düşünmüyorum. Emin olun ki herkese bu işaretler geliyor, herkese bu mesajlar geliyor kimisi buna uyanıyor, kimisi uyanmıyor. Bir söz var ‘inanan insan uyanık olmalı ya da dindar insan uyanık olmalı’ diye. Yani Allah yolundaki insanların uyanık olmaları lazım.

Başınıza gelen her şeyi Allah’tan gelen bir mesaj olarak okuyorsunuz. Bu bilince sahip olmak da önemli.

Allah yetimleri sever. Ben de 7 yaşında yetim kaldım, onun torpili olsa gerek.

Hac dönüşünde tekrar mesleğinize devam ettiniz. Yaptığınız işte de daha çok kadınlar var. Rahatsızlık duydunuz mu?
Hiç duymadım. Hatta daha da mutluydum.

Mutluyum derken…
Düşünsenize ziyafet sofrasında oturuyorsunuz ve oruç tutuyorsunuz bundan daha güzel bir şey var mı?

Çocuklarınızı nasıl yetiştiriyorsunuz? Onlara da bu bilinci veriyor musunuz?
Onlara şimdilik doğru olmayı öğretmeye çalışıyorum. Birisi 8 yaşında birisi 4 yaşında. Cuma namazlarına götürüyorum. Dini konuda herhangi bir eğitim vermiyorum onlara.

Bilinçli mi dini eğitim vermiyorsunuz?
Evet.. Benim çocuğum ama onu bize verilen emanet olarak görüyorum. Dolayısıyla çocuklarımı kendi kalıplarıma sokmak istemiyorum. Sadece doğru ve eşit davranmaya çalışıyorum. Onlara, yaşadığım şeyleri anlatıyorum. Mesela “şurada da bana bir şey verdiler, ben de hakkını helal et dedim “diyorum. Çocuklar şaşırıyor ”ne hakkı o bize verdi” diyorlar nedenini anlatıyorum. Sadece üstün körü anlatıyorum çocukların kafasını bir şeylerle boğmaya çalışmıyorum.

İsimleri nedir çocuklarınızın?
Birin adı “Yardım edenlerin şahı” anlamına gelen Berşah, diğerinki de Alihan.

Peki, kendinizi nasıl görüyorsunuz? Ünlülerin fotoğrafçı mı, ünlü fotoğrafçı mı?
Yıllarca bana ünlülerin fotoğrafçısı dediler.

Bundan rahatsız oldunuz mu?
Hayır olmadım. Sonra ünlü fotoğrafçı demeye başladılar. Ben ünlü fotoğrafçı olmayı çok sevmiyorum. Aslında ünlülerin fotoğrafçısı da olmak çok iyi bir şey değil ama Türkiye’de sonuçta ünlü fotoğrafçı var.

Mesela kim?
Nihat Odabaşı, Tamer Yılmaz artık ünlü birer fotoğrafçılar. Bu saatten sonra Onlara ünlülerin fotoğrafçısı diyemezsiniz.

Selfi yapıyor musunuz?
Yapıyorum tabi. Ben selfi denilen şeyi sosyal medyada 6 ay önce öğrendim, meğer kendini çekmekmiş.

Peki, ünlü olmanız nasıl oldu?
Herhangi bir şeyden olmadı. Şunu yaptım da ünlü oldum, şunun asistanıydım da ünlü oldum değil.

Ne oldu da 99-2000’li yıllarda ünlü fotoğrafçı Zeynel Abidin oldunuz?
Bilmiyorum. Çok çalıştım. Ondan önce de 25 sene var.

Büyük bir arşiviniz olmalı. Çok özel görüntüleriniz var mı?
Arşivim büyük ama öyle özel bir görüntü yok elimde.

Arşivinizi kullanmak isteyenler oluyor mu?
Tabi geçmişe dönük oluyor.

Peki, çok teşekkür ediyorum. Keyifli bir sohbetti…

NOT: Fotoğraflar için, Nihat Değirmenciye teşekkür ediyorum.

Nursel Tozkoparan 13.11.2014

HABER 7

Beşiktaş esnafından ‘dönüşüme hayır’

0

Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), ilçe genelinde dönüşüm hazırlığında. Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar’ın övünerek dillendirdiği bu hamle, Beşiktaş Meydan düzenlemesi, “yayalaştırma” ve bazı mahallelerin kentsel dönüşüm kapsamına sokulması projelerini kapsıyor.

Beşiktaş Köyiçi’nde bir süredir bina ve dükkanların blok ya da ada bazında boşaltılması, yıllardır aynı yerinde olan kiracıların çıkarılmaya zorlanması, kiralardaki yükseliş; bahsi geçen büyük dönüşümün, hedefine rantı koyduğunu gösteriyor.

Biz de son yıllarda Beşiktaş merkezinde adım adım başlayan ve adı geçen projelerle tırmandırılmaya çalışılan dönüşümü Beşiktaş esnafına sorduk.

Esperi

Beşiktaş özellikle Haziran İsyanı’ndan sonra daha da hareketlendi. Son yıllarda semt içindeki bu hareketlilikle birlikte yeniden yapılan binalar, büyük şirketlerce açılan dükkanlar ve söylentisi dolaştırılan kentsel dönüşüm planı var. Bu konularda ne düşünüyorsunuz?

Beşiktaş bizim semtimiz. İstanbul’un merkezinde olsa da mahallenin, mahallelinin yaşadığı bir yer. Semt kültürünün yıllardır sürdüğü bir yer. Ama şimdi binalar değişiyor, bir dönüşüm yaşanıyor. Bu aynı zamanda sosyal dokuyu da değiştiriyor. Açılan marka dükkanlar küçük esnafa yaşama şansı tanımıyor. Bir elitleşme dönüşümü bu. Bizleri de yarın birgün buralardan atmak isteyecekler. Dönüşümümün hedefi Beşiktaşlıların insanca yaşaması için değil. Yapılanlar rant uğruna.

Bazen kendi aramızda konuşuyoruz. Mülk sahiplerinden bazıları ortaya çıkarılan bu ranttan kendilerine fayda geleceğini düşünüyor. Sonrasını düşünmüyorlar. Yanılıyorlar. Beşiktaş kıymetli bir yer bunu dönüştürmeye çalışanlar da biliyor. İstanbul’un merkezinde bu elitleştirme projesi bizleri sürgüne götürür. Yerlerimizi alacaklar, bizlere de şehrin dışında yerleri gösterip “Buyurun, siz burada yaşayın” diyecekler. Dönüşüme karşıyız. İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri semtimiz, köyiçimiz korunmalı.

Gözle görülen sizin de bahsettiğiniz dönüşüm projeleri bir esnaf olarak size nasıl yansıyor?

Son yıllarda kiralarda yükseliş var. Bu herkesi etkiler. Küçük esnafımıza yazık olur bu gidişle. Hazırlanan ya da düşünülen projelerde bir yangından mal kaçırma havası var. Ben öyle düşünüyorum, öyle hissediyorum. Her şey aceleye getirilerek, bizlere hiç sorulmadan üstten projeler yapılıyor. Bunun tamamen karşısındayız. Komşuluk, mahalleli, semt gibi kavramlarımızı yok sayıyorlar. Dönüşümle bunların hiçbiri kalmaz. Bizleri de sürerler

Beşiktaş Belediye Başkanı’nın da İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yapmayı planladığı “yayalaştırma” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yayalaştırmaya karşıyız. Taksim gibi olacaksa Beşiktaşımız, olmasın. Yapılan projenin adı yayalaştırma ama yaya adına bir şey yok. Beşiktaş Belediye Başkanı halkı için bir şey yapmak istiyorsa örneğin sahilimiz yok. Bir tarafta özel işletmelere bir tarafı otele verdiler, halkın sahil hakkını ortadan kaldırdılar. Çocukluğumuzun geçtiği sahile şimdi ulaşamıyoruz.

Her yağmurda dükkanlarımızı su basıyor, altyapı rezalet. Bizleri sürmekten, Beşiktaş’ı dönüştürmekten vazgeçsinler sorunlarımıza eğilsinler.

Yılmaz Elektrik 

Biz doğma büyüme Beşiktaşlıyız. Çocukluğumuz buralarda geçti. Biliyoruz ki, bu semtin dayanışma gösteren, bir arada durabilen bir özelliği vardı. Eskiden beri esnaflık yapan kardeşlerimiz bugün burayı terketmek zorunda kalıyor. “Bilmem ne” şirketinin büyüklüğüyle geldiği bir ortamda çocukluğumuzun fırınlarını, manavlarını, saatçilerini, şarküterilerini kaybettik. Pando’da geçti çocukluğumuz. Yoğurtumuzu, kaymağımızı oradan alırdık. Bizleri evden oraya gönderirlerdi ama bugün ne oldu kapandı. Bu gidişat iyi değil. Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan bütün özellikler bu değişimle tehlike altında.

Yıllardır esnaflık yapıyoruz. Artık dükkanımızı kapatır kapatmaz semti terkediyoruz. Küçük bir Taksim yaratma hedefi var. Akşamları gürültüye dayanmak mümkün değil. Üzülüyoruz bir yandan. Böylesi dayanışmanın olduğu bir yerde, bugün yabancılaştıran bir hava estiriliyor. Adına dönüşüm dediğiniz bu durum bizleri burada istemiyor artık.

Yayalaştırma araçlar için yapılacaksa yapılmasın. Taksim’i görmek bile istemiyoruz. Beşiktaş Taksim olamaz.

Can Berber – Mevlüt Bolat

Beşiktaş’ın köyiçinde yıllardır birbirini tanıyan bir arada yaşayan esnaflarıydık biz. Önce Efes ile başladı biliyorsunuz bu dönüşüm. Eğlence ve gürültüye dayalı başlayan bu dönüşüm merhabalaşmaları yok etti. Bir yerin gelişmesi kalabalıklaşmasıyla olmaz sadece. Dostluklar bir anda elde edilmiyor.

Bir de toplumsal yönü var. Beşiktaş esnafı toplumsal muhalefete sahip çıkardı. Şimdi bu değişen dükkanlar açılan mağazalar bir taraftan bu dayanışmayı ve solu sahiplenmeyi de azaltıyor. Örneğin eylemlerde olası müdahalelerde hangi alışveriş merkezi, zincir kapılarını eylemcilere açar. Biz açıyoruz, bunu istemiyorlar. Derdimiz bu dayanışmayı devamlı kılmak. Onlar bize tutunacaklar tabiki de. Yoksa Beşiktaş’tan bizi de silecekler. Çantacılarımız vardı alt sokakta şimdi ne oldu, kalmadı. Bir tanesi var o da direniyor yakında sonu aynı. Şehir demek sosyal bişeydir.

Beşiktaş’ta hedeflenen bu dönüşümle aynı zmanda küçük ve demokrat esnafları patronsal zinciri olan dükkanlara vermek istiyor ki Beşiktaş’ın muhalif havası da yok olsun. Sokağa hakim olmak istiyorlar. Benim burda olmam davam içindir. Muhalif bir Beşiktaş içindir.

Etrafımızı dolduracaklar. Gürültü patırdı. Bize de al şunu git diyecekler. Mecbur bırakacaklar. Bu hormonal gelişme. Kaygıları dayanışması olan, bir arada yaşayan, toplumuna halkına sahip çıkan esnafları kaldırmak. Beyoğlu’nun müzikli bölümüne dönüştürmek istiyorlar. Beşiktaş son 15 senedir dokusu zedelense de birçok ekonomik gelire sahip insanın vakit geçirdiği yaşadığı bir yer. Şimdi Beşiktaşlılar merkezden kaçmaya çalışıyor, buna zorluyorlar. Akşamları Beşiktaş halkı Beşiktaş’ta durmamaya başladı.

Yayalaştırmadan bir berber dükkanı olarak etkileneceğim. Sıyırıyorlar yavaş yavaş buradaki dükkanları. Rant yükseldikçe herkesin gözü büyüyor. Yıllardır buradayım ama birileri geliyor yan dükkanı benden kat kat yüksek kiralıyor. Belki kalıcı belki geçici bilemem ama bu şekilde ev sahibi yan tarafı örnek gösteriyor. Bu gelişmelerle, koşullarımızın çok ötesinde şartlar dayatılıyor. Kapitalizm küçük esnafı, yani sanatı yok ediyor. Dönüşüm lafı edenler paranın derdinde. Bizi sürmek yeni bir doku yaratmak istiyorlar. Dönüşüme de yayalaştırmaya da karşıyız.

Suna Kafe – Özkan Şahin

Son yıllarda gözle görünür bir değişim var Beşiktaş’ın çehresinde. Kiralarda bir artış var. Biz ev sahibi olduğumuz için belki çok etkilenmiyoruz ancak bu değişim kiraları tırmandırıyor. Kiracı olan komşularımızın rahatsızlıkları var.

Etrafta bir dönüşüm olacakmış söylentileri var. Kimsenin gelip bizi bilgilendirdiği yok. Kulaktan kulağa yayılıyor. Ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Yaylaştırma diyenler var. Biz Ihlamurdere Caddesi’nin trafiğe kapatılmasına karşıyız. Yıllardır burada yaşayan, iş yapan esnaflar olarak neden bize fikrimiz sorulmuyor? Bütün projeler gibi bu da üstten inme yapılıyor.

Beşiktaş’a dışarıdan yapılan projelere karşıyız. Beşiktaşlılar olarak semtimizin geleceğine dair alınan kararlara dahil olmak istiyoruz.

POLİTEKNİK

 

Beşiktaş esnafından ‘dönüşüme hayır’

0

Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), ilçe genelinde dönüşüm hazırlığında. Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar’ın övünerek dillendirdiği bu hamle, Beşiktaş Meydan düzenlemesi, “yayalaştırma” ve bazı mahallelerin kentsel dönüşüm kapsamına sokulması projelerini kapsıyor.

Beşiktaş Köyiçi’nde bir süredir bina ve dükkanların blok ya da ada bazında boşaltılması, yıllardır aynı yerinde olan kiracıların çıkarılmaya zorlanması, kiralardaki yükseliş; bahsi geçen büyük dönüşümün, hedefine rantı koyduğunu gösteriyor.

Biz de son yıllarda Beşiktaş merkezinde adım adım başlayan ve adı geçen projelerle tırmandırılmaya çalışılan dönüşümü Beşiktaş esnafına sorduk.

Esperi

Beşiktaş özellikle Haziran İsyanı’ndan sonra daha da hareketlendi. Son yıllarda semt içindeki bu hareketlilikle birlikte yeniden yapılan binalar, büyük şirketlerce açılan dükkanlar ve söylentisi dolaştırılan kentsel dönüşüm planı var. Bu konularda ne düşünüyorsunuz?

Beşiktaş bizim semtimiz. İstanbul’un merkezinde olsa da mahallenin, mahallelinin yaşadığı bir yer. Semt kültürünün yıllardır sürdüğü bir yer. Ama şimdi binalar değişiyor, bir dönüşüm yaşanıyor. Bu aynı zamanda sosyal dokuyu da değiştiriyor. Açılan marka dükkanlar küçük esnafa yaşama şansı tanımıyor. Bir elitleşme dönüşümü bu. Bizleri de yarın birgün buralardan atmak isteyecekler. Dönüşümümün hedefi Beşiktaşlıların insanca yaşaması için değil. Yapılanlar rant uğruna.

Bazen kendi aramızda konuşuyoruz. Mülk sahiplerinden bazıları ortaya çıkarılan bu ranttan kendilerine fayda geleceğini düşünüyor. Sonrasını düşünmüyorlar. Yanılıyorlar. Beşiktaş kıymetli bir yer bunu dönüştürmeye çalışanlar da biliyor. İstanbul’un merkezinde bu elitleştirme projesi bizleri sürgüne götürür. Yerlerimizi alacaklar, bizlere de şehrin dışında yerleri gösterip “Buyurun, siz burada yaşayın” diyecekler. Dönüşüme karşıyız. İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri semtimiz, köyiçimiz korunmalı.

Gözle görülen sizin de bahsettiğiniz dönüşüm projeleri bir esnaf olarak size nasıl yansıyor?

Son yıllarda kiralarda yükseliş var. Bu herkesi etkiler. Küçük esnafımıza yazık olur bu gidişle. Hazırlanan ya da düşünülen projelerde bir yangından mal kaçırma havası var. Ben öyle düşünüyorum, öyle hissediyorum. Her şey aceleye getirilerek, bizlere hiç sorulmadan üstten projeler yapılıyor. Bunun tamamen karşısındayız. Komşuluk, mahalleli, semt gibi kavramlarımızı yok sayıyorlar. Dönüşümle bunların hiçbiri kalmaz. Bizleri de sürerler

Beşiktaş Belediye Başkanı’nın da İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yapmayı planladığı “yayalaştırma” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yayalaştırmaya karşıyız. Taksim gibi olacaksa Beşiktaşımız, olmasın. Yapılan projenin adı yayalaştırma ama yaya adına bir şey yok. Beşiktaş Belediye Başkanı halkı için bir şey yapmak istiyorsa örneğin sahilimiz yok. Bir tarafta özel işletmelere bir tarafı otele verdiler, halkın sahil hakkını ortadan kaldırdılar. Çocukluğumuzun geçtiği sahile şimdi ulaşamıyoruz.

Her yağmurda dükkanlarımızı su basıyor, altyapı rezalet. Bizleri sürmekten, Beşiktaş’ı dönüştürmekten vazgeçsinler sorunlarımıza eğilsinler.

Yılmaz Elektrik 

Biz doğma büyüme Beşiktaşlıyız. Çocukluğumuz buralarda geçti. Biliyoruz ki, bu semtin dayanışma gösteren, bir arada durabilen bir özelliği vardı. Eskiden beri esnaflık yapan kardeşlerimiz bugün burayı terketmek zorunda kalıyor. “Bilmem ne” şirketinin büyüklüğüyle geldiği bir ortamda çocukluğumuzun fırınlarını, manavlarını, saatçilerini, şarküterilerini kaybettik. Pando’da geçti çocukluğumuz. Yoğurtumuzu, kaymağımızı oradan alırdık. Bizleri evden oraya gönderirlerdi ama bugün ne oldu kapandı. Bu gidişat iyi değil. Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan bütün özellikler bu değişimle tehlike altında.

Yıllardır esnaflık yapıyoruz. Artık dükkanımızı kapatır kapatmaz semti terkediyoruz. Küçük bir Taksim yaratma hedefi var. Akşamları gürültüye dayanmak mümkün değil. Üzülüyoruz bir yandan. Böylesi dayanışmanın olduğu bir yerde, bugün yabancılaştıran bir hava estiriliyor. Adına dönüşüm dediğiniz bu durum bizleri burada istemiyor artık.

Yayalaştırma araçlar için yapılacaksa yapılmasın. Taksim’i görmek bile istemiyoruz. Beşiktaş Taksim olamaz.

Can Berber – Mevlüt Bolat

Beşiktaş’ın köyiçinde yıllardır birbirini tanıyan bir arada yaşayan esnaflarıydık biz. Önce Efes ile başladı biliyorsunuz bu dönüşüm. Eğlence ve gürültüye dayalı başlayan bu dönüşüm merhabalaşmaları yok etti. Bir yerin gelişmesi kalabalıklaşmasıyla olmaz sadece. Dostluklar bir anda elde edilmiyor.

Bir de toplumsal yönü var. Beşiktaş esnafı toplumsal muhalefete sahip çıkardı. Şimdi bu değişen dükkanlar açılan mağazalar bir taraftan bu dayanışmayı ve solu sahiplenmeyi de azaltıyor. Örneğin eylemlerde olası müdahalelerde hangi alışveriş merkezi, zincir kapılarını eylemcilere açar. Biz açıyoruz, bunu istemiyorlar. Derdimiz bu dayanışmayı devamlı kılmak. Onlar bize tutunacaklar tabiki de. Yoksa Beşiktaş’tan bizi de silecekler. Çantacılarımız vardı alt sokakta şimdi ne oldu, kalmadı. Bir tanesi var o da direniyor yakında sonu aynı. Şehir demek sosyal bişeydir.

Beşiktaş’ta hedeflenen bu dönüşümle aynı zmanda küçük ve demokrat esnafları patronsal zinciri olan dükkanlara vermek istiyor ki Beşiktaş’ın muhalif havası da yok olsun. Sokağa hakim olmak istiyorlar. Benim burda olmam davam içindir. Muhalif bir Beşiktaş içindir.

Etrafımızı dolduracaklar. Gürültü patırdı. Bize de al şunu git diyecekler. Mecbur bırakacaklar. Bu hormonal gelişme. Kaygıları dayanışması olan, bir arada yaşayan, toplumuna halkına sahip çıkan esnafları kaldırmak. Beyoğlu’nun müzikli bölümüne dönüştürmek istiyorlar. Beşiktaş son 15 senedir dokusu zedelense de birçok ekonomik gelire sahip insanın vakit geçirdiği yaşadığı bir yer. Şimdi Beşiktaşlılar merkezden kaçmaya çalışıyor, buna zorluyorlar. Akşamları Beşiktaş halkı Beşiktaş’ta durmamaya başladı.

Yayalaştırmadan bir berber dükkanı olarak etkileneceğim. Sıyırıyorlar yavaş yavaş buradaki dükkanları. Rant yükseldikçe herkesin gözü büyüyor. Yıllardır buradayım ama birileri geliyor yan dükkanı benden kat kat yüksek kiralıyor. Belki kalıcı belki geçici bilemem ama bu şekilde ev sahibi yan tarafı örnek gösteriyor. Bu gelişmelerle, koşullarımızın çok ötesinde şartlar dayatılıyor. Kapitalizm küçük esnafı, yani sanatı yok ediyor. Dönüşüm lafı edenler paranın derdinde. Bizi sürmek yeni bir doku yaratmak istiyorlar. Dönüşüme de yayalaştırmaya da karşıyız.

Suna Kafe – Özkan Şahin

Son yıllarda gözle görünür bir değişim var Beşiktaş’ın çehresinde. Kiralarda bir artış var. Biz ev sahibi olduğumuz için belki çok etkilenmiyoruz ancak bu değişim kiraları tırmandırıyor. Kiracı olan komşularımızın rahatsızlıkları var.

Etrafta bir dönüşüm olacakmış söylentileri var. Kimsenin gelip bizi bilgilendirdiği yok. Kulaktan kulağa yayılıyor. Ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Yaylaştırma diyenler var. Biz Ihlamurdere Caddesi’nin trafiğe kapatılmasına karşıyız. Yıllardır burada yaşayan, iş yapan esnaflar olarak neden bize fikrimiz sorulmuyor? Bütün projeler gibi bu da üstten inme yapılıyor.

Beşiktaş’a dışarıdan yapılan projelere karşıyız. Beşiktaşlılar olarak semtimizin geleceğine dair alınan kararlara dahil olmak istiyoruz.

POLİTEKNİK

 

Perinçek: Kozinoğlu İnfaz Edildi

0

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İnternet Haber’den Didem Tomaslar’a röportaj verdi. Perinçek’in önemli açıklamalarda bulunduğu röportaj şu şekilde:

Türkiye tarihinin en önemli dönemlerini aktif biçimde tecrübe etmiş bir isim. Uzun hapis yılları için “Bir gün gibi geçti” diyor. Hayattaki en büyük mutluluk kaynağının inandığı ilkeleri savunmak ve bu ilkelerin gerektiğini yapmak olarak ifade ediyor. İşçi Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, İnternethaber’e çarpıcı açıklamalarda bulundu. 

Twitter fenomeni Fuat Avni, “Dolmabahçe” görüşmelerinin Doğu Perinçek’e satıldığı ve Perinçek’in bu belgelerle Erdoğan’ı tehdit ettiğini iddia etmiş, bu iddialar gündeme bomba gibi düşmüştü. Doğu Perinçek ise Erdoğan’ın tehdit edildiği konusunda hem fikir olmakla birlikte tehdit edenin başkası olduğunu düşünüyor.

İşte Doğu Perinçek’in Didem Tomaslar’a yaptığı açıklamalar:

DOLMABAHÇE’DEKİ SIR GÖRÜŞME

-Bazı twitter hesaplarından Dolmabahçe görüşmelerinin size satıldığı ve Erdoğan’ı tehdit edenin siz olduğunuz yazıldı. Bunu nasıl değerlendirdiniz.

Fethullah Suç Örgütü’nün (hukuki olarak da artık bu tanımın kullanıldığını ekliyor)internet sözcüleri yazdı bu iddiayı. Öyle görünüyor ki ellerinde Dolmabahçe görüşmeleri hakkında geniş bilgiler var ve Erdoğan’ı tehdit ediyorlar. Fakat bunu yaparken kendi isimleriyle yapamadıklarından bizim adımızı kullanmaya çabaladılar.

BÜYÜKANIT DEĞİL ERDOĞAN TEHDİT EDİLDİ

Şu önemli ki herkes Dolmabahçe görüşmelerinde Yaşar Büyükanıt’ın tehdit edildiğinidüşünüyordu. Oysa bu görüşmelerde Tayyip Erdoğan’ın bir açığı var. Biz Erdoğan’ın hesap veremeyeceği bir açığı olabileceğini o dönem yazmıştık. FethullahSuç Örgütü dinlemeler yaptığı için Dolmabahçe görülmelerini de dinlemiş veya Amerika’dan almış olabilir. Bunların hepsi mümkün. Erdoğan da bu bilgilerin onlarda olduğunu biliyordur. Bu tweetlerle bir mesaj verildi. Erdoğan mesajı almıştır.

KARANLIK BİR ADAM MI?

 -Bazı kesimlerce karanlık bağlantıları olan biri olarak gösteriliyorsunuz. Karanlık mısınız? “Gizemli bağlantılarım yok” der misiniz?

(Gülüyor) Birincisi, 5 kuşak hapis yatan tek insanım. 70 kuşağı, 80 kuşağı, 90’da, 98’de ve 2008’de 5 kuşak hapis yatan kaç kişi var? Bu şekilde İşçi Partisinde benim gibi arkadaşlar var. Karanlık güçlerin her fırsatta hapse attığı birinin nasıl karanlık bağı olabilir.

İkincisi, kişilik olarak açık bir insanım. Gizli saklı işler karakterime uygun değil. Babam Sadık Perinçek, Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı görevi yaptı. 16 yıllık milletvekiliydi. Dayım tümgeneralken benim yüzümden orgeneral olamamıştır. Hukuk fakültesinde önü açık bir öğretim görevlisi olarak sistem içinde kalsaydım her istediğime ulaşırdım. Ama toplumun ihtiyaçları olan bir yola girerek emperyalizmle mücadele ettim. Ve Türk devriminin tamamlanması için ilkelerimin gerektirdiğini yaptım. Mutluluk ve sevinç kaynağım da budur.

KIZ KARDEŞİMLERİM BİLE İŞKENCE GÖRDÜ

Vefat eden iki kız kardeşim de 70’lerde işkence gördü, eşim Şule Perinçek işkencelerden geçti. Annem, babam, teyzemin çocukları, amcamın çocukları tüm akrabalarımızla biz bu mücadelenin içinde olduk. Çocuklarım oldu, onlar da bu mücadelenin içine girdiler.

SERVETİM YOK

Malım mülküm yoktur. Bir babadan kalabilecek mirası da Ulusal Kanal’a, Aydınlık’a verdim. Eşim de böyledir. Karanlık ilişkimizin olmadığının kanıtı hayatlarımızdır.

KARANLIK YAPININ HEDEFİ OLDUM

Karanlık odak, Ergenekon operasyonunda hedef alınmayanlar arasından aranmalı.
Gerçek karanlık yapının, siviller içindeki 1 numaralı hedefiydim. Türkiye solunun da bunu sorgulaması gerekir. Karanlık denilerek algı yönetimi yapılıyor. Ama bunları göğüslemeden devrimcilik olmaz. Ben bunu Türk ordusu mensuplarıyla da konuştum. Onlar “cami bombalamak gibi iftiralara uğrayacağımıza mermilerle savaşa girip ölsek gam yemezdik” diyorlardı. Savaş sadece mermilerle yapılmıyor. Psikolojik harp boyutu var. Her zaman her algı yönetimine hazır olmak ve bunları göğüslemek gerek.

“ÖCALAN’IN YANINA ABD İLE İŞBİRLİĞİ YAPMAMASI İÇİN GİTTİM”

-Solun Kürt meselesine bakışta bölündüğünü görüyoruz. Neden İşçi Partisi olarak Kürt siyasi hareketine destek vermiyorsunuz? Bazen gündeme Öcalan ile fotoğraflarınız geliyor. O dönem Türk solu ile Kürt solunun birleşmesi için mi bir davet vardı. O çatı nasıl dağıldı?

Ben o dönem 1989 yılında “2000’e Doğru” dergisinin Genel Yayın Yönetmeniydim. O zaman önemli gazete genel yayın yönetmenleri Öcalan ile görüşmeler yaptılar. Biz de o zaman etkili bir yayın organı olarak gazeteci sıfatıyla bu görüşmeyi yaptık. Yasağımdan dolayı partide görevim yoktu. Amerika’nın Irak’a saldırısının amacı sözümona Kürdistan’ı, İKİNCİ İSRAİL’İ kurmaktı. Suriye’nin kontrolündeki Öcalan’ın ABD ve İsrail ile ilişki kurması zordu. Bizim de Öcalan’ı ABD kontrolünün dışında tutma gayretimiz oldu. Türkiye Kürtlerinin bir kısmını kontrol eden PKK’nın da ABD işbirliğine yönelmesini  önlemek ve halkımızı bilgilendirmek amacımız vardı. Zaten Öcalan yakalandıktan sonra “Perinçek bana, sakın ABD ile ve İsrail ile işbirliği yapma dedi” şeklinde özetlenecek ifadelerde bulundu.

Biz o dönem söyleşileri kitap haline getirdik. MGK’dan bir komutan bu kitap için teşekkür etti. Türkiye birliği ve Kürtlere verdiği mesajın faydalı olduğunu binlerce kopyanın bölgeye dağıttıklarını ifade etti.

VATANSIZ SOL PKK’YI KONUMLANDIRAMIYOR

Türkiye soluna gelince, Türkiye solunun bir kısmı PKK’yı konumlandıramıyor. Ya PKK’nın ABD’nin stratejik piyonu olduğunu görmek istemiyor veya kendileri de Amerikancı. Kürt ayrılıkçı hareketi emperyalizme mahkumdur. Ondan destek almadan amaçlarına ulaşamaz.

Sol, emperyalizme karşı duruştur. Bağımsızlık ve demokrasi cephesinde olmaktır. “Amerika geldi ne güzel oldu” diyen bir anlayışın solda ne yeri olabilir? Sözde solcular PKK kuyrukçuluğu yapıyor. Biz bunu saptadık ve duruşumuz her zaman sağlam ve berrak oldu. Cemil Bayık diyor ki “ABD Kürt Koridorunu açmaya çalışıyor. TSK bunu engelliyor” Gerçekten de böyle. Cepheleşme ekseninin bir tarafında Amerika var ve Kürt koridoru açıyor. Bunun karşısında da bölge devletleri ve halkları var. Amerika, Barzani ve PKK aynı cephededir.

 KOZİNOĞLU İNFAZ EDİLDİ

-Kaşif Kozinoğlu’nun mektuplarını kitaplaştırdınız. Kaşif Kozinoğlu öldürüldü mü?

Kaşif Kozinoğlu sıradan bir istihbaratçı değildi. Türkiye için Avrasya Birliğine inanıyordu. Rusya, Çin, Hindistan işbirliğini ve bölgede Irak, İran, Suriye bölge paktını savunuyordu. Stratejik bir bakış açısı vardı. Dava adamıydı.

Kaşif Kozinoğlu’nun 1000 sayfalık mektupları avukatına verildi. Ve bunlar saklanıyor. Kaşif Kozinoğlu öldürüldü. Bu elimizde kesin bir bilgidir. Çünkü biz o süreçte infaz memurlarından, doktorlardan, onu götüren ambulanstaki kişilerden bilgi aldık.  İnfaz edildiğini biliyoruz. Kalp krizi dediler. Bununla ilgili de gerçekler zamanla ortaya çıkacaktır.

İNTERNETHABER

Perinçek: Kozinoğlu İnfaz Edildi

0

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İnternet Haber’den Didem Tomaslar’a röportaj verdi. Perinçek’in önemli açıklamalarda bulunduğu röportaj şu şekilde:

Türkiye tarihinin en önemli dönemlerini aktif biçimde tecrübe etmiş bir isim. Uzun hapis yılları için “Bir gün gibi geçti” diyor. Hayattaki en büyük mutluluk kaynağının inandığı ilkeleri savunmak ve bu ilkelerin gerektiğini yapmak olarak ifade ediyor. İşçi Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, İnternethaber’e çarpıcı açıklamalarda bulundu. 

Twitter fenomeni Fuat Avni, “Dolmabahçe” görüşmelerinin Doğu Perinçek’e satıldığı ve Perinçek’in bu belgelerle Erdoğan’ı tehdit ettiğini iddia etmiş, bu iddialar gündeme bomba gibi düşmüştü. Doğu Perinçek ise Erdoğan’ın tehdit edildiği konusunda hem fikir olmakla birlikte tehdit edenin başkası olduğunu düşünüyor.

İşte Doğu Perinçek’in Didem Tomaslar’a yaptığı açıklamalar:

DOLMABAHÇE’DEKİ SIR GÖRÜŞME

-Bazı twitter hesaplarından Dolmabahçe görüşmelerinin size satıldığı ve Erdoğan’ı tehdit edenin siz olduğunuz yazıldı. Bunu nasıl değerlendirdiniz.

Fethullah Suç Örgütü’nün (hukuki olarak da artık bu tanımın kullanıldığını ekliyor)internet sözcüleri yazdı bu iddiayı. Öyle görünüyor ki ellerinde Dolmabahçe görüşmeleri hakkında geniş bilgiler var ve Erdoğan’ı tehdit ediyorlar. Fakat bunu yaparken kendi isimleriyle yapamadıklarından bizim adımızı kullanmaya çabaladılar.

BÜYÜKANIT DEĞİL ERDOĞAN TEHDİT EDİLDİ

Şu önemli ki herkes Dolmabahçe görüşmelerinde Yaşar Büyükanıt’ın tehdit edildiğinidüşünüyordu. Oysa bu görüşmelerde Tayyip Erdoğan’ın bir açığı var. Biz Erdoğan’ın hesap veremeyeceği bir açığı olabileceğini o dönem yazmıştık. FethullahSuç Örgütü dinlemeler yaptığı için Dolmabahçe görülmelerini de dinlemiş veya Amerika’dan almış olabilir. Bunların hepsi mümkün. Erdoğan da bu bilgilerin onlarda olduğunu biliyordur. Bu tweetlerle bir mesaj verildi. Erdoğan mesajı almıştır.

KARANLIK BİR ADAM MI?

 -Bazı kesimlerce karanlık bağlantıları olan biri olarak gösteriliyorsunuz. Karanlık mısınız? “Gizemli bağlantılarım yok” der misiniz?

(Gülüyor) Birincisi, 5 kuşak hapis yatan tek insanım. 70 kuşağı, 80 kuşağı, 90’da, 98’de ve 2008’de 5 kuşak hapis yatan kaç kişi var? Bu şekilde İşçi Partisinde benim gibi arkadaşlar var. Karanlık güçlerin her fırsatta hapse attığı birinin nasıl karanlık bağı olabilir.

İkincisi, kişilik olarak açık bir insanım. Gizli saklı işler karakterime uygun değil. Babam Sadık Perinçek, Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı görevi yaptı. 16 yıllık milletvekiliydi. Dayım tümgeneralken benim yüzümden orgeneral olamamıştır. Hukuk fakültesinde önü açık bir öğretim görevlisi olarak sistem içinde kalsaydım her istediğime ulaşırdım. Ama toplumun ihtiyaçları olan bir yola girerek emperyalizmle mücadele ettim. Ve Türk devriminin tamamlanması için ilkelerimin gerektirdiğini yaptım. Mutluluk ve sevinç kaynağım da budur.

KIZ KARDEŞİMLERİM BİLE İŞKENCE GÖRDÜ

Vefat eden iki kız kardeşim de 70’lerde işkence gördü, eşim Şule Perinçek işkencelerden geçti. Annem, babam, teyzemin çocukları, amcamın çocukları tüm akrabalarımızla biz bu mücadelenin içinde olduk. Çocuklarım oldu, onlar da bu mücadelenin içine girdiler.

SERVETİM YOK

Malım mülküm yoktur. Bir babadan kalabilecek mirası da Ulusal Kanal’a, Aydınlık’a verdim. Eşim de böyledir. Karanlık ilişkimizin olmadığının kanıtı hayatlarımızdır.

KARANLIK YAPININ HEDEFİ OLDUM

Karanlık odak, Ergenekon operasyonunda hedef alınmayanlar arasından aranmalı.
Gerçek karanlık yapının, siviller içindeki 1 numaralı hedefiydim. Türkiye solunun da bunu sorgulaması gerekir. Karanlık denilerek algı yönetimi yapılıyor. Ama bunları göğüslemeden devrimcilik olmaz. Ben bunu Türk ordusu mensuplarıyla da konuştum. Onlar “cami bombalamak gibi iftiralara uğrayacağımıza mermilerle savaşa girip ölsek gam yemezdik” diyorlardı. Savaş sadece mermilerle yapılmıyor. Psikolojik harp boyutu var. Her zaman her algı yönetimine hazır olmak ve bunları göğüslemek gerek.

“ÖCALAN’IN YANINA ABD İLE İŞBİRLİĞİ YAPMAMASI İÇİN GİTTİM”

-Solun Kürt meselesine bakışta bölündüğünü görüyoruz. Neden İşçi Partisi olarak Kürt siyasi hareketine destek vermiyorsunuz? Bazen gündeme Öcalan ile fotoğraflarınız geliyor. O dönem Türk solu ile Kürt solunun birleşmesi için mi bir davet vardı. O çatı nasıl dağıldı?

Ben o dönem 1989 yılında “2000’e Doğru” dergisinin Genel Yayın Yönetmeniydim. O zaman önemli gazete genel yayın yönetmenleri Öcalan ile görüşmeler yaptılar. Biz de o zaman etkili bir yayın organı olarak gazeteci sıfatıyla bu görüşmeyi yaptık. Yasağımdan dolayı partide görevim yoktu. Amerika’nın Irak’a saldırısının amacı sözümona Kürdistan’ı, İKİNCİ İSRAİL’İ kurmaktı. Suriye’nin kontrolündeki Öcalan’ın ABD ve İsrail ile ilişki kurması zordu. Bizim de Öcalan’ı ABD kontrolünün dışında tutma gayretimiz oldu. Türkiye Kürtlerinin bir kısmını kontrol eden PKK’nın da ABD işbirliğine yönelmesini  önlemek ve halkımızı bilgilendirmek amacımız vardı. Zaten Öcalan yakalandıktan sonra “Perinçek bana, sakın ABD ile ve İsrail ile işbirliği yapma dedi” şeklinde özetlenecek ifadelerde bulundu.

Biz o dönem söyleşileri kitap haline getirdik. MGK’dan bir komutan bu kitap için teşekkür etti. Türkiye birliği ve Kürtlere verdiği mesajın faydalı olduğunu binlerce kopyanın bölgeye dağıttıklarını ifade etti.

VATANSIZ SOL PKK’YI KONUMLANDIRAMIYOR

Türkiye soluna gelince, Türkiye solunun bir kısmı PKK’yı konumlandıramıyor. Ya PKK’nın ABD’nin stratejik piyonu olduğunu görmek istemiyor veya kendileri de Amerikancı. Kürt ayrılıkçı hareketi emperyalizme mahkumdur. Ondan destek almadan amaçlarına ulaşamaz.

Sol, emperyalizme karşı duruştur. Bağımsızlık ve demokrasi cephesinde olmaktır. “Amerika geldi ne güzel oldu” diyen bir anlayışın solda ne yeri olabilir? Sözde solcular PKK kuyrukçuluğu yapıyor. Biz bunu saptadık ve duruşumuz her zaman sağlam ve berrak oldu. Cemil Bayık diyor ki “ABD Kürt Koridorunu açmaya çalışıyor. TSK bunu engelliyor” Gerçekten de böyle. Cepheleşme ekseninin bir tarafında Amerika var ve Kürt koridoru açıyor. Bunun karşısında da bölge devletleri ve halkları var. Amerika, Barzani ve PKK aynı cephededir.

 KOZİNOĞLU İNFAZ EDİLDİ

-Kaşif Kozinoğlu’nun mektuplarını kitaplaştırdınız. Kaşif Kozinoğlu öldürüldü mü?

Kaşif Kozinoğlu sıradan bir istihbaratçı değildi. Türkiye için Avrasya Birliğine inanıyordu. Rusya, Çin, Hindistan işbirliğini ve bölgede Irak, İran, Suriye bölge paktını savunuyordu. Stratejik bir bakış açısı vardı. Dava adamıydı.

Kaşif Kozinoğlu’nun 1000 sayfalık mektupları avukatına verildi. Ve bunlar saklanıyor. Kaşif Kozinoğlu öldürüldü. Bu elimizde kesin bir bilgidir. Çünkü biz o süreçte infaz memurlarından, doktorlardan, onu götüren ambulanstaki kişilerden bilgi aldık.  İnfaz edildiğini biliyoruz. Kalp krizi dediler. Bununla ilgili de gerçekler zamanla ortaya çıkacaktır.

İNTERNETHABER

Kemal Sunal’ın 1985’te Verdiği Röportaj

* Yener Süsoy tarafından yapılan bu röportaj 8-9 Mayıs 1985 tarihlerinde Ses dergisinde yayımlanmıştır.

– Sayın Sunal, söyleşimize nerede doğdunuz, nerede büyüdünüz gibi bir klasik soru ile başlayalım.

– Evet… 1944 yılında İstanbul’da doğdum. İstanbul’un kenar semtlerinden biri olan Küçükpazar’da… Küçükpazar, Vefa’nın altındadır. İlkokulu aynı yerde, Mimar Sinan İlkokulu’nda okudum. Orta ve lise öğrenimimi Vefa Lisesi’nde tamamladım. Vefalıyım yani…

– Kaç yıllarında bitirdiniz?

– 1966 mı, 67 mi, tam şimdi kesin bilemiyorum. Bir ara, Vefa Lisesi’nin en eski adamıydım. Çünkü her sınıfı iki senede geçtim. Bir tek yıl, kalmadan geçebildim. Ama bu benim tembelliğimden, salaklığımdan ileri gelen bir şey değildi. 15-20 kişilik bir grubumuz vardı. Beraber geçiyorduk, beraber kalıyorduk. Anlaşmış bir gruptu. Bir nevi haylazlıktı tabii… Vefa’yı işte böyle zar zor şartlar altında bitirebildim. Liseyi bitirirken, amatör tiyatro çalışmaları başlamıştı. Lisenin temsillerinde oynuyordum, sahneye koyuyordum. O sıralarda Akşam Gazetesi, liselerarası bir yarışma açmıştı. Orada, Harput’ta Bir Amerikalı’yı oynadık. Lisem ve ben, çok ilgi çekmiştik. Ama o sıralarda, Kenterler’de profesyonel tiyatrocuydum. Ödül bize verilecekti ama, benim profesyonel olmam dolayısıyla vermediler. Benim yüzümden lisem kaybetti. Bunu hiç unutamam.

– Yüksek öğrenim yaptınız mı?

– Liseyi bitirdikten sonra, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’na kaydoldum. İki sene okudum. Askerken, “Gelin ilk kaydınızı yenileyin, affa uğradınız” diye bir yazı geldi. Gidemedim, ondan sonra kaydım silindi. Tiyatro yüzünden imtihanlara giremedim, gidemedim ve bu tahsili yarım bırakmış oldum.

– Vefa Lisesi’ndeki öğretmenlerinizle hala görüşüyor musunuz?

– Her sene bizim boza günümüz yapılır. Ona hep giderim. Hayatta olan hocalarımız da gelir. Görüşüyoruz, ellerinden öpüyoruz. İnsan çok heyecanlanıyor, çok duygusal bir gün…

– Vefa Lisesi’nde bunca haylazlık dolu günlerden unutamadığınız bir anınızı anlatsanız…

– Yener Bey, bizim sınıfımız enteresandı. Edebiyat-A dedin mi, dur. Her ders sonunda, teneffüs zili çaldığında tuvalete gidip sigara içerdik. Öteki ufak sınıflarda okuyanlar, tuvalette etrafımızı çevrelerdi. Bir hadise oldu mu, bir şey yaptık mı, bir komik durum var mı, diye beklerlerdi. En çok da bunu, benden beklerlerdi. Bir olay soruyorsunuz. Her ders bir olay vardı.

– En samimi arkadaşlarınız kimlerdi?

– Lisenin boza günü buluşuruz. Mesela Korsan Cevat. İsme bak… Kavanoz Erdal, Adnan, Taner, Gogo Cavit… Onların da hepsi şimdi iş güç sahibi.

– Okuldan kaçtığınız zamanlar, neler yapıyordunuz?

– Sinemaya gidiyorduk… Şehzadebaşı o zamanlar çok renkliydi. Kulüp sineması vardı. Ferah, Turan sinemaları vardı. Yeni Sinema en lüks haliyle vardı. Kulüp Sineması’nda, topluca kaçtığımız için yoklama yapardık. 11 matinesinde şov da vardı. Sonra film oynardı. Tam ekip yerimizi alırdık.

– Sınavlarda kopya çeker miydiniz?

– Çekerdim, ara sıra… Bazen kitabı olduğu gibi sıranın üstüne koyup çekerdim. Çok komik… Bir keresinde, kitabı resmen sıranın üstüne çıkardım. Hoca bağırdı, “Kaldır oğlum, ne yapıyorsun?” Ben de aleni çekiyordum demek ki…

– Aile içi ilişkiler nasıldı, Kemal Bey?

– Efendim, biz üç kardeşiz. En büyükleri benim. Üçümüz de erkeğiz. Cemil ve en küçüğümüz Cengiz. Cengiz’le 13 yaş aramız var. Biri mali müşavir, öteki mühendis.

– Dayak yer miydiniz?

– Babamdan iyi dayak yerdim. Bakın bir şey söyleyeceğim; bizim haylazlığımızın dışında sağlam yapımız vardı. Hocalarımız, hala bizi özlediklerini söylerler. Bizden sonra gelen nesli, bizi okutan hocalar beğenmiyorlardı. “Kulağını çekiyorum, ağlıyor” diyorlardı. Biz maşallah, iri kıyım adamlardık… Baba dediğimiz talebeler vardı. Şimdikiler minnacık… Biz iyi yetiştik. Belli saatten sonra sokakta kalamazdık, oynayamazdık. Babamızı gördüğümüz zaman eve kaçardık. Top oynadığım zaman dayak yerdim babamdan. Adamcağız yeni ayakkabı almış, gidip top oynuyorum. Ayakkabıyı parçalıyorum tabii… O da beni parçalıyordu.

– Ekonomik durumunuz nasıldı, para sıkıntısı çektiniz mi?

– İyi değildi. Babam Migros’tan emeklidir. Yaz tatillerinde ayakkabı, kitap parasına yardımcı olmak için çalışırdım. Mesela elektrikçi yanında çıraklık yaptım. Emayetaş Fabrikası’nda çalıştım.

– Oralarda da haylazlıklar devam etti mi, böyle ilginç bir anı rica etsek.

– Elektrikçi çıraklığım enteresandı. Belli bir süre sonra, 110 volt elektriği ellerimle rahatça tutabiliyordum. Yanıma o sırada bizim arkadaşlardan biri geliyordu. Öğrendik ya, elektrikçi olduk ya… Arkadaşımı elektrik yüklü olarak tutardım. Havaya fırlardı. 100 bir şey yapmaz. Öldürmez yani, 220 öldürür. Şimdi tut deseniz tutamam. Sakın öyle bir şey yaptırmayın bana. Yener Bey, deminki sözlerime şöyle devam etmek istiyorum; ailemiz bütün cahilliklerine rağmen bizi çok iyi yetiştirdiler. Şimdiki çocuklar tabii harika… Evde televizyon var, video var, her şey var. Biz hiçbir şey bilmiyorduk, etmiyorduk. Sokakta bilye oynamak, top oynamak, hepsi bu. Belli bir yaşa kadar, itfaiyeden bile korktuk. Çan çan geçiyor, nedir bu diye insan korkuyor. Her zaman görmüyorduk ki. Şimdi benim çocuklarım da, öteki çocuklar da her şeyi tanıyorlar.

– Çocukluğunuzda yokluğunu en çok çektiğiniz şeyler nelerdi?

– Her şeyin yokluğunu çekiyorduk. Ama işte o yokluklar, Kemal Sunal’ı yarattı. Daha nice Kemal Sunal’lar yaratmıştır. Sadece sanatta değil, ekonomide, iş sahasında nicelerini. Ben tek değildim, o devrin insanları hep böyle yetişti. Benim çocuğum ileride beni beğenmeyecek. Gittikçe kültür seviyesi yükselecek, bunu kimse durduramaz. Bir de, galiba belli bir sıkıntıdan gelinince bir yere ulaşılıyor. Bize bayramdan bayrama elbise alınırdı. Biz o bayram sabahını, bitmeyen gecelerle çekerdik. Sabahın köründe, sırf onları giymek için kalkardık. Başucumuzda dururdu zaten. Çok güzel şeylerdi bunlar. Şimdi tatminsiz çocuklar var. Çünkü her şeyi bayramdan önce elde ediyorlar. Yeni bir şeyi başının ucunda tutan var mı? Galiba onlar meselelerini halletmişler.

– Kemal Bey, şimdi de tiyatroya girişinizden söz edelim. Özellikle yeni kuşak sizin eski bir tiyatrocu olduğunuzu bilmez. İlk elinizden tutan kim oldu?

– Lisede okurken, amatör çalışmalarda bulundum. Çok süründüm. Ailem bana asla karşı çıkmadı. Ben herkes gibi bu işe 6 yaşında filan başlamadım. Bende bir yetenek görülüp keşfedilmedim. Ben biraz geç başladım. Değişik amatör topluluklarda çalıştım. Profesyonel olduktan sonra da cebimizden 25 kuruş düşse, eve gidemiyorduk. Çeyrek ekmeğin arasına peynir yahut helva koyup yiyorduk. 1966 yılında profesyonel oldum. Vefa Lisesi’ndeki öğretmenim sayesinde. Benim oyunculuğuma ve çabalarıma güvenen Belkıs Balkır adlı felsefe hocam vardı. Müşfik Bey’i tanıyormuş. Elimden tuttu, beni götürdü. O gün işe başladım, profesyonel oldum.

– İlk rolünüz neydi?

– Fadik Kız piyesiydi. İki-üç tane değişik tip oynuyordum. Bir tanesinde sahnenin bir başından girip, öteki başından çıkıyordum ve alkış alıyordum.

 Kenterler’de ne kadar maaş aldınız?

– 150 lira maaş verdiler. Kenterler’de daha sonra Deli İbrahim’de oynadım. O zaman maaşım 300 lira olmuştu. Sonra ayrılıp Ulvi Uraz Tiyatrosu’na geçtim. 4 sene orada sahneye çıktım. Aksaray Küçük Opera’da, Arena’da bir sürü rolde oynadım. Orhan Kemal‘in İspinozlar’ında Taşkasaplı tipini oynuyordum. Bekçi Murtaza’da ilk perdede, Murtaza’nın karşısında bir bekçiyi, ikinci perdede de bir kahveciyi oynuyordum. Ulvi Uraz’dan sonra bir senelik Ayfer Feray Tiyatrosu var. Sonra Devekuşu’na katıldım. Filmciliğe başlayıncaya kadar orada kaldım. Film, tiyatro provalarına engel oluyordu. Aksatmaya başlayınca, bırakmamın daha iyi olacağını düşündüm. Devekuşu’ndan ayrıldığım zaman 1500 lira maaşım vardı.

– Kemal Bey, tiyatrodan sinemaya sıçramanız nasıl oldu, sizi kim keşfetti beyazperde için?

– Zeki Alasya benden bir önce Sev Kardeşim’le sinemaya geçmişti. Ertem Eğilmez‘i tiyatroya davet etmiş. Galiba, Dün-Bugün’ü oynuyorduk. Ertem Bey geldi, piyesi seyretti. O arada filme başlayacaklar. Zeki ile Metin’in rolü tamam. Benim filmde bir işim yok. Tarık Akan o filmde basketbolcuyu oynuyordu, yanına uzun boylu adamlar lazımmış. Bu uzun adamların tiyatrocu olmalarının daha iyi olacağı düşünülmüş. Şehir Tiyatrosu’ndan da birçok kişi çağrılmış. Ben de uzun boyluyum diye, Ertem Bey beni de çağırdı. Tatlı Dillim filminde, Tarık’ın yanında basketçi gençlerden birini oynuyordum. Sonra Ankara’da turnedeydik. Film, geç kaldığı için İstanbul’a giremedi, ertesi sezona bırakıldı. Yıl 1972. O sırada Balıkesir’den bir grup arkadaşım Ankara’ya geldi. Oyunu seyrettikten sonra, “Senin film oynuyor, çok gülüyorlar sana” dediler. “Hangi film?” deyince Tatlı Dillim’i söylediler. Balıkesir ve civarında oynuyormuş. Film işletmeye verilir, işletmeci isterse kış sezonunu beklemeden oynatabilir. Ben arkadaşlarıma inanmadım. Ama bir taraftan da güzel bir heyecan duydum. Karışık bir duygular.

– Bu filmi İstanbul’da mı seyredebildiniz?

– Sene oldu tabii, sezon açıldı, Saray Sineması’na geldi. İlk gün en arkaya gittim, oturdum. Perdede 8 kere ancak gözüküyorum. Her görünüşümde salonda kıyamet koptu. Suratımı görür görmez büyük alkış ve gülmeler. Lafları duymuyorlardı. Suratım enteresan geldi seyirciye. Sıcak ve kendinden biri buldu sanıyorum. O zaman şöyle arkama yaslanıp, “Bu iş tamamdır” dedim.

– Bundan sonra şöhret yoluna tırmanışlar nasıl gerçekleşti?

– Zeki, Metin ve ben birlikte oynadık. İki film sonra, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire’ler yapıldı. Rollerim hemen büyüdü.

– Sizin “salak” tipi nasıl ortaya çıktı?

– İlk filmdeki basketçi salak bir tipti zaten. Duruşuyla, konuşmasıyla, mimikleriyle… Salaklık oradan başladı, gidiyor.

– Sayın Sunal, sinemadaki başarınızın sırrı nedir? Tiyatro ile sinema arasındaki köprüyü nasıl kurdunuz?

– Genelde baktığımız zaman, tiyatrocuların çoğu sinemada başarılı olamamıştır. Bir Kemal Sunal hiç olamamıştır da, daha altta bir yer de kendine bulamamıştır. Tiyatro oyunculuğu ile sinema oyunculuğu bambaşka şeyler. Ben bunu ilk baştan keşfeden oyuncuyum. Keşfettiğim için yürüdü gitti. Dünya sinemasında da, bizde aynı olan şöyle bir durum var. Özel hayatında yahut tiyatroda çok komik olan tipler, sinemada başarılı olamamışlar. Kamera başka türlü bir şey. Ben özel hayatımda soğuk bir adamımdır. Ama filmlerimde perdeye müthiş bir sıcaklık geçiyor. O sıcaklık halkla bütünleşiyor. Bazı tiplere bakıyorum, hem tiyatro oyunculuğunu atamıyor, hem de o sempatikliği perdeye geçmiyor.

– Sizdeki sihir ne?

– Bende sihir falan yok. Özel bir şey yapmıyorum. Bir kere, Allah vergisi, çok güzel bir suratım var. İkincisi de, yetenekli oluşum galiba!

– Kendinizi komik buluyor musunuz?

– Kendime çok nadir gülerim. Güzel bir şey yakalamışsam gülerim. Bazen komik buluyorum kendimi. Yener Bey, ben özel hayatımda çok az konuşan, çok soğuk bir adamım.

– Film çevirmeden önce, kendinizi hazırlıyor musunuz, konsantre olmak gibi alışkanlıklarınız yok mu?

– Hayır hayır. Öyle şeylere inanmıyorum ben.

– Kaprisleriniz?

– Zannetmiyorum kaprisli olduğumu. Yalnız çok titizimdir. İşimi çok severim. Çok tertipli adamımdır. Bu tertibim bozulduğu zaman sinirli olurum. Hiçbir zaman sete giderken bir kostümümü, aksesuarımı unutmuş değilim. Makyaj malzemem de dahil, hepsini yanıma alırım. Sete hiçbir şeyi teslim etmem. Kimseye güvenmem. Hatayı ben yaparsam, kendime de sinirleniyorum. Evde de öyledir. Çalışma odamda, hangi gözde ne var, ne yok, iğneden ipliğe hepsini bilirim. El değdiği zaman hemen farkına varırım. Kıyamet kopar, çok sinirlenirim. Bunlar herhalde kapris değil. Konsantre oyunculuğa inanmam dedim. Çünkü onlar, devamlı yanlış yapan oyunculardır. Tiyatroda da böyledir, sinemada da. Tiyatroda oynar, seyirciyle kendi arasında buzdan bir perde vardır. Ne seyirciye kendi sıcaklığı geçer, ne kendisine seyircinin sıcaklığı. Oyunu oynar, bitirir gider.

– Şaban sizin adınızın önünde gidiyor. Bu Şaban nereden çıktı?

– Hababam Sınıfı‘nda İnek Şaban rolünü oynuyordum. Üç tane filmde oynadım. Şaban adı oradan kaldı, hala da devam ediyor.

– Yolda sizi gören hayranlarınızın size Şaban diye seslenmelerine kızmıyor musunuz?

– Şaban diyorlar, İnek Şaban diyorlar. Eskileri hatırlayanlar Salako diyor. Kesinlikle kızmıyorum. Hatta hoşuma gidiyor.

– Şaban daha ne kadar gidecek, kendinizde bir yenilik yapmayı düşünmüyor musunuz?

– Yener Bey, bundan sonra filmlerde Şaban adını koymasak bile, değişen bir şey olacağını zannetmiyorum. Millet Şaban olarak biliyor. Bu yıl, firma yanlışlık yaptı. Film adım Niyazi. Adının Atla Gel Niyazi olması lazım. Afişler, lobiler hepsinde Atla Gel Şaban oldu. Seyircilerden bir kişi çıkıp da, filmdeki adın Niyazi, afişte Şaban, demedi. Farkına bile varmadı. Kemal Sunal’ın adı, Niyazi olsa ne olur, Şaban olsa ne olur?

– Eskiden filmlerinizde hayli küfürlü sahneler var diye eleştiri aldınız. Şimdi bunlar yok galiba?

– O eleştiriler, bazı basın mensuplarından geldi. Bu olayı, çok abartarak, yazıp çizdiler.

– Siz aksi görüşte misiniz, küfürlü konuşmuyor muydunuz?

– Küfür ediliyordu. Dört seneden beri küfürlü, argo lafları bıraktım. Artık bir tek kelime bulamazsınız. Ama, o basın mensupları bunu yazarken sırf Kemal Sunal’ı yazıp, çizdiler. Meyve veren ağaç taşlanır. Kemal Sunal’ın “Eşşoğlueşek” sözü, bana göre kimseye batmıyordu. Şaban bu kelimeyi çok güzel söylüyordu. Yolda kadınlar beni çeviriyordu. En başı kapalısından, en kürklüsüne kadar. “Bir kere eşşoğlueşek de, ne olur” diye. Yolda oluyor bunlar. Halka göre bu kelime küfür değildi. Birkaç filmde küfür vardı, doğru, onları kaldırdık. Onlar da niye vardı? Anadolu filmiydi. Benim Anadolu insanım da öyle konuşuyor yani. Özellikle koymadık ki onları.

– Filmlerinizi, çocuklar da seyrediyor. Onların böyle sözleri öğrenmeleri doğru mu?

– Doğru, haklısınız. Ben de hemfikirim. Ama bizim halkımız kızdığı zaman “eşşoğlueşek” der. Bu, küfür değil. Şimdi bir buçuk yaşındaki çocuk da bunu biliyor. Bu, Türk halkının kızdığı zaman kullandığı bir kelimedir. Şimdi bunları hiç kullanmıyoruz. Bizim bunlara ihtiyacımız olmadığını göstermek için kullanmıyoruz.

– Ne demek oluyor bu?

– Efendim, zannediyorlardı ki Kemal Sunal’ın filmleri küfürle iş yapıyor. Hiç ilgisi yok. Bunu da ispat ettik. Haa, bunun yanı sıra neden yalnız ben yani… Hatta aşk filmlerinde ne tablolar vardı. İki sevgili oynuyor. Biri ötekine “pezevenk” diyor, öteki ona “orospu” diye cevap veriyor. Onlar ciddi olarak kullanıyor bu sözleri. Sade benim bunları kullanmamamla iş hallolmuyor. Evimde kaset seyrediyorum, hala devam ediyor küfürler. Ağzı açılmadık küfürler var. Niye yalnızca Kemal Sunal yani?

– Çocuklar sizi çok seviyor.

– 3 yaşından 103 yaşına kadar çoluk çocuk herkes Kemal Sunal’ı seyrediyor. Sinema salonları çocuk bahçesi gibi.

– Oğlunuz Ali, sizin filmlerinizden hoşlanıyor mu?

– Hiç kaçırmaz, filmlerimin hepsini seyreder. Evde videoda değil, sinemada seyreder. Yalnız bazen sinirleniyor. Şaban lafına biraz kızıyor, neden bilmiyorum. Bir de filmde beni başkası döverse kızıyor. “Niye sen onu dövmüyorsun?” diyor.

– Sinemaya getirdiğiniz bir değişik tavrın olduğundan söz edebilir misiniz?

– Bazı şeyleri yıktık, zamanında. Antalya Film Festivali’nde Kapıcılar Kralı filmiyle, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Antalya’da ve Türk sinema tarihinde böyle bir şey yok. Komedyene değil, bu ödül hep jönlere verilmiş. İlk defa ben yıktım o sistemi. Sonra Sinema Yazarları Derneği’nin ilk ödülünü, yine aynı filmle ben aldım. Ondan sonra da başarılı filmler yapmadım değil ama festivallere göndermedik. O nedenle başka ödül çıkartamadık.

 – Filmlerinizde, kendi yaşamınızdaki olayları da perdeye getiriyor musunuz?

– Bizim Vefa Lisesi’ndeki bazı şakalarımızı Hababam Sınıfı filmlerimize getirdik.

– Sayın Sunal, sinemada kendinize rakip olarak kimleri görüyorsunuz?

– Şu anda hiç kimseyi rakip olarak görmüyorum. Girip çıkanlar oluyor, olacaktır da. Kemal Sunal’ı yenmek için arayacaklardır. Onlar öyle düşünüp, söylüyorlar. Halbuki yanlış. 50-60 firma var, ben hepsine cevap veremiyorum. Daha beş tane gelsin, hepsini idare eder. Ben senede dört tane film çekiyorum. Özellikle birkaç senedir tek geçerli olan da Kemal Sunal.

– Bu başarı grafiğini daha ne kadar sürdürebileceksiniz?

– Gönlüm çok uzun devam etmesini istiyor ama bilmiyorum. Ben türümde bir değişiklik yapmayı düşünmüyorum. John Wayne, 70 yaşında kovboy oynuyordu. Halkı şaşırtmaya lüzum yok. Amacımız güldürmek. Halk da bunun için geliyor. Belli bir ekonomik bunalımda zaten. Kendini unutmaya geliyor. Hani bir kesim vardı, “Aman Türk filmi seyretmem” diyen… Onlara da, ben Türk filmini seyrettirdim, sevdirdim. Hala da seyrettiriyorum.

– İlyas Salman ile Şener Şen için görüşleriniz nedir?

– Hepsi benim arkadaşım. Şener Şen iyi oyuncudur, kabiliyetlidir. İlyas Salman’ın başarısı bu kadardır. Bundan ileriye gidemez. Sert bir suratı var. Şener’le beraber oynuyorduk. Benim bir sürü filmimde oynadı. Açmazcılık yapıyordu. Yani kavuklu-pişekar ikilisini oluşturuyorduk. Şimdi tek başına bir deneme yapıyor. Bilemiyorum, daha onu da göreceğiz. Ama belli mesuliyetleri alıp film yapacağına, ikinci adamı oynamaya devam etseydi bence kendisi için daha yararlı olurdu.

– Kemal Bey, sinema, hatta tiyatroya yeni yüzler neden gelmiyor?

– Tiyatronun en son adamları ben ve yaşıtlarım. Tiyatro için feci bir durum bu. Konservatuar senede üç-beş kişi çıkartıyor. Onlar da meydanda yok. Bunun nedeni bana göre ekonomik. Bizim gibi helva-ekmeğe talim eden yok. Millet 20 yaşına gelince köşeyi dönmeye bakıyor. Bir meslek seçip de onun çilesini çekeyim, ustası olayım diyen yok. Bu yerlere gelebilmek için sıkıntıları çekmek gerek. Sanat dallarında sürünme süresi daha uzun olduğu için kimse gelmiyor. Sinemanın durumu da feci. Yapımcı ne yapsın, bir film 30 milyona çıkıyor. Parayı bankaya koysa, daha fazla faiz alır. Kalan insanlar, senelerdir bu işi yapan, sanatçı yanları olan kişiler. Videoculuk bir yandan vuruyor. Bir tek benim filmlerim iş yapıyor.

– Sizin bir ünlü yanınız da cimriliğiniz. Sizi hemen herkes, belki Türkiye’nin en cimri kişisi olarak tanımlar. Bunun aslını bir de sizden öğrenelim.

– Doğru değil, Yener Bey. Bizim insanlarımız da dedikoduya bayılıyor. Benim sokağa atacak param yok ki dağıtayım. Yerine göre para harcamasını severim.

– O yerler nereleri acaba?

– Mesela, her akşam üzeri iki duble viski içerim. Arkadaşlarım varsa onlara da ısmarlarım. Sokaktan geçen herkesi toplayıp para dağıtamam ki. Cimriliğin ölçüsü nedir, bilmiyorum ki?

– Şu anda Türk sinemasının en çok kazanan kişisi de sizsiniz.

– Öyle diyorlar. Ama değilim herhalde. Türk sinemasında senelerdir oturanlar var. Değil mi?

– Geleceğinizi güvence altına aldınız mı?

– Onu almaya çalışıyorum işte. Ben bittiğim zaman, şimdi cimri diyenler, cimri olmasam benim yanımda mı olacaklar? Ne yapacaklar benim için? Hiçbir şey. Bir sürü sanatçıyı görüyoruz. Bittikleri zaman en yakın dostları bile yanında yok. Onlar da zamanında onlara harcamış. Elinde yok, avucunda yok, dımdızlak kalıyor ortada.

– Kemal Sunal nelerden sıkılır acaba?

– Çok kalabalık yerden sıkılırım. Fazla araba kullanmaktan sıkılırım. Uzun yol olabilir ama şehir içinde çılgına dönüyorum. Beklemekten sıkılırım.

– Ya keyiflendiren olaylar?

– Filmimin iş yapması. Oğlum Ali’nin derslerinde başarılı olması. Pekiyi, yahut teşekkür alması. Arkadaşlarımla bir yerlerde içki içmek.

– Yemek yapmasını bilir misiniz?

– Hayır, asla. Ne anlarım, ne girerim. Her yemeği yerim. Sofradan hiç eksik etmediğim şeyler su ve karabiberdir. Tuzla aram iyi değildir, hiç sevmem.

– Müzikle aranız nasıl?

– Efendim, Halk Müziği’ni çok severim. Türk Müziği’ni de iyi okuyan olursa dinliyorum. Sevdiğim türkücüler İbrahim Tatlıses, Belkıs Akkale, İzzet Altınmeşe. İyi ses bunlar.

– Türk Müziği’nde?

– Zeki Müren, Gönül Akkor…

– Sizde hatırası olan bir şarkı var mı?

– Kaç senesiydi bilmiyorum, “Elbet Bir Gün Buluşacağız” vardı. Bizim hanımla aramızdaydı.

– Eşinizden önce hiç kimseye aşık olmadınız mı?

– Yok, ben pek öyle aşık filan olmadım. Aşık oldum, yerlere yapıştım gibi olaylarımı hatırlamıyorum.

– O halde gelelim evlilik konusuna. Eşinizle nasıl tanışıp, evlendiniz?

– Ankara’da tanıştık. 1972 veya 73 olabilir. Devekuşu’yla Ankara turnesindeydik. Oyunu seyretmeye gelmiş. Beni beğenmiş. Kaldığımız otelden beni aradı, konuştuk. Sonra ben onu arayıp, randevu verdim. Sonra vazgeçtim, gitmiyordum. Münir Özkul abi, zorla gönderdi,“Hadi git ulan” dedi. Gittim. İşte gidiş, o gidiş.

– Ne zaman evlendiniz?

– Bir dakika. Siz de ahiret sualleri soruyorsunuz yani. 1975 Nisan. Kaçını maçını sormayın Allah aşkına. 30 Nisan galiba. Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde evlendik. Saat 13.30’da. Saatini biliyorum da gününü bilmiyorum değil mi? Nikah memuru çok güldü. Adamcağız hemen toparladı işi, nikah cüzdanını verdi gitti. Gülmekten nikahı kıyamıyordu.

– Kaç çocuğunuz var?

– 1977’de Ali dünyaya geldi. Ezo adlı kızım da, şimdi 1.5 yaşında. Ezo adı, ünlü “Ezogelin”öyküsünden alınma. Ali ile Ezo, bir aşk öyküsünün kahramanlarıdır.

– Eşiniz, Şaban’ın filmlerini izler, eleştiri yapar mı? 

– İyi seyreder. Birtakım eleştiriler getirir. Tümüyle beğenip, beğenmediğini de söyler.

– O da Şaban’a gülüyor mu?

– Güler. Bazen çok güler.

– Giyime, kuşama merakınıza gelelim. Modayı izler misiniz?

– Hayır, böyle bir merakım yok. Spor giyinmekten hoşlanıyorum. Kravatı bütün hayatım boyunca birkaç kez taktım, nefret ederim. Ceket pek nadir giyerim. Kışın gömleğin üzerine kazak giyerim, üstüne de palto. Ceket giymem.

– Herhangi bir koleksiyon merakınız yok mu?

– Hiçbir koleksiyonum yok. Böyle bir merakım da yok.

– Sinemada en yüksek ücreti siz alıyorsunuz. Bunun ne kadar olduğunu sizin ağzınızdan öğrensek?

– Bunu müsaade ederseniz söylemeyeyim. Değişik paralar alıyoruz.

– Vergiden korktuğunuz için mi gizliyorsunuz?

– Yoo, hayır. Bu sene sadece sinema yapıp en yüksek vergiyi ödeyen adam benim. 13 küsür milyon verdim. Geçen sene de 9 küsür vermiştim. Sinema sanatçıları içinde benden fazla veren yok.

– Söz sinemadan açılmışken, beğendiğiniz sanatçıların adlarını soralım.

– Kadın olarak Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik. Bakınız hala bunlara yetişecek bir kadın oyuncu gelmemiştir. Bana göre üçü de aynı değerde. Erkeklerde Tarık Akan ve Kadir İnanır.

– Kemal Bey, siz yıllardır milyonları güldürüyorsunuz. Siz nelere gülersiniz?

– Aslında çok az gülen insanım. Vallahi çok zor bir soru daha sordunuz. Birdenbire insanın aklına gelmiyor ki. Düşen birine herkes güler, ben de gülerim. Başka öyle somut bir örnek yok.

– Afişlerde adınızın yazılmasıyla ilgili sorunlar olmuyor mu? 

– İsterlerse benim adımı hiç yazmasınlar. İnsanlar, benim adımı en başa yazmışlardır. Küçük oynadığımız zaman da adımı yazıyorlardı bir yerlere. Ben o zaman o kişilerden daha fazla güldürüyordum, daha fazla reaksiyon alıyordum. Toplu oynadığımız zamandan söz ediyorum. Şimdi bu yere geldik, başa yazmaya mecburlar, yazıyorlar. Bu benim problemim değil ki. Türkan Şoray’la oynasam, benim adımı hiç yazmasa, yapımcıya açıp sormam bile.

– Televizyon seyrediyor musunuz, neleri beğeniyorsunuz?

– Eh, ediyoruz. Televizyonda çok enteresan olaylar olmuyor. TRT’nin yapımlarına bakayım diyorum, genelde hepsi çok kötü. Türk sinemasından film alıyor, benim filmim de olsa, gidiyor nerede en kötüsü var, onu seçiyor. Herhalde bu, kendi kötü yapımlarının kamufle etmek için. Yani “Sinema da böyle, biz de böyleyiz” gibilerinden. Halbuki, sinema çok ileride. Bir de müzik, eğlence programları yapıyorlar. Ben gülmüyorum. Şarkıcısından sunucusuna kadar hep aynı kişiler. Güldürü unsuru çok az.

– Sizce nasıl olmalı?

– Bir kere, sağlam bir tekst isteyen iş. Zannediyorum, bunlar herhangi bir metin olmadan onu bunu çağırıp çekiyorlar, araya iki de komiklik atarız diyorlar. Böyle olsa bile bir dramatik yapı yakalamaları lazım.

– Videoda seyrettikleriniz?

– Artık Ali’den ne fırsat bulursak onunla birlikte seyrediyoruz. Seyretmediğimiz Türk filmi kalmadı. Evde çocuk oldu mu, ona uyacaksın. Yoksa her odaya bir video lazım. Stüdyo gibi.

– Nelerden korkarsınız Sayın Sunal?

– Uçağa binmekten ve deniz yolculuğundan korkarım. Köprü benim için çok iyi oldu. Eskiden tiyatrodan çıktıktan sonra, birkaç kadeh içip Kabataş’tan araba vapuruna binerek eve giderdim. O zamanlar Metin Akpınar’la beraber çok içiyorduk. Geceyarısı giderdim Kabataş’a. Bir arabalı vapuru uğurlardım Üsküdar’a. Nasıl gidiyor diye bakardım. Gider Üsküdar’a, yenisi Kabataş’a yanaşır. Arabalar biner, ben de binerken bir dolmuşçu, “Taksim, Taksim” diye bağırır. Ben de atlar, Taksim’e dönerdim, korkudan binemezdim. Tam sabah güneş çıkarken, sabahın 5’inde, bakarım deniz sütliman, o zaman Üsküdar’a geçerdim.

– Yüzme biliyor musunuz?

– Hayır, bilmem. Denize girmesini de sevmem. Bacaklarımı, arada bir vücudumu sokarım.

– Söyleşilerimizde, bir gelenek haline getirdik. Siz de, bir mal beyanı yapar mısınız?

– Servet beyanı kalktı Yener Bey. Neyse, anlatayım, Göztepe’de halen oturduğum bir evim var. Plajyolu’nda eskiden oturduğum bir dairem var. Şimdi kirada. Bir de Bakırköy’de 5 tane odası olan bir kat var. Bir BMW, bir de son Almanya turnesinde aldığım 1984 Mercedes 200 Dizel arabam var.

– Hangi spor kulübü taraftarısınız, bu da pek bilinmeyen bir yanınız?

– Fenerbahçeliyim. Eskiden çok maça giderdim. Dolmabahçe’deki her maça giderdim. Hastaydık.

– Son filminiz “Katmadeğer Şaban”da punkçı oldunuz. Bu akımın örnekleriyle son Avrupa turnenizde karşılaştınız mı?

– Çok gördüm. Punkçılık herhalde, komplekslerden kaynaklanıyor. Kendini ispat etmek, dikkat çekmek gibi. Diken gibi saçlar, giyimler dökülüyor. Bizde olmaz bu iş. Bizde tutmaz. Olursa da, birkaç kişi belli bir çevrede kalıp, hemen yok olur gider. Avrupa’da bayağı var.

– Eskiden çok içki içtiğinizi söylediniz, ne kadardı ölçüsü?

– Sabaha kadar içerdik. Bir şişe viski, bir büyük rakı.

– O zaman sarhoşluğunuz da ağırdı, herhalde?

– Hayır, sarhoşluğa inanmam. Sevmem de. Bundan daha fazla içtiğim zamanlar da oldu ama sarhoş olmadım. Öyle film koptu film derler, yalan. Alkolün arkasına sığınıyorlar.

– Rakı içerken, mezeniz nedir?

– Su veya ayva. Ayva, rakı ve viskiyle şahane gider. Bunu ben çıkardım. Bıçakla kesersen suyu çıkar. Yıkayacaksın güzelce ayvayı, kaşıkla parçalara ayıracaksın. Çok iyi olur. Ayva mevsimi gelsin, bir deneyin. Ama sulu, ekmek ayvası olacak. Boğazında kalmayacak, lokum gibi gidecek.

– Gördüğüm kadarıyla sigara içmiyorsunuz?

– Epeyce içtim ama 2.5 sene önce bıraktım. Günde bir paket içiyordum. İradem çok kuvvetlidir.

– Sinemaya geçmek isteyenler size de başvuruyor mu?

– Herkes şöhret olmak istiyor, herkes isim olmak istiyor. Star olmak arzusu fazla. En zengin işadamları bile bir bakın neler yapıyorlar. Halbuki kenarda dursa, gazetede her gün çıkmasa tanınmaz. Ama Sakıp Sabancı’ya bakın, şöhret olmak için neler yapıyor? Zenginliği tatmin etmiyor onu. Gözükecek, halk tanıyacak. Onun yaptığı şeyleri ben yapmadım hayatımda komedyen olarak. Beni hiç kimse kovboy kıyafetiyle uçaktan inerken görmedi. Sakıp Bey, her denileni yapıyor.

– Politikaya atılmayı düşünür müsünüz?

– Hayır, düşünmüyorum, ama iyi tiyatro oyuncusunun çok iyi politikacı olacağına inanıyorum. Çünkü, oyuncuların en başarılı olacağı dal, politikacılıktır.

– Teşekkür ederim.

SİNEMAKAFASI

Kemal Sunal’ın 1985’te Verdiği Röportaj

* Yener Süsoy tarafından yapılan bu röportaj 8-9 Mayıs 1985 tarihlerinde Ses dergisinde yayımlanmıştır.

– Sayın Sunal, söyleşimize nerede doğdunuz, nerede büyüdünüz gibi bir klasik soru ile başlayalım.

– Evet… 1944 yılında İstanbul’da doğdum. İstanbul’un kenar semtlerinden biri olan Küçükpazar’da… Küçükpazar, Vefa’nın altındadır. İlkokulu aynı yerde, Mimar Sinan İlkokulu’nda okudum. Orta ve lise öğrenimimi Vefa Lisesi’nde tamamladım. Vefalıyım yani…

– Kaç yıllarında bitirdiniz?

– 1966 mı, 67 mi, tam şimdi kesin bilemiyorum. Bir ara, Vefa Lisesi’nin en eski adamıydım. Çünkü her sınıfı iki senede geçtim. Bir tek yıl, kalmadan geçebildim. Ama bu benim tembelliğimden, salaklığımdan ileri gelen bir şey değildi. 15-20 kişilik bir grubumuz vardı. Beraber geçiyorduk, beraber kalıyorduk. Anlaşmış bir gruptu. Bir nevi haylazlıktı tabii… Vefa’yı işte böyle zar zor şartlar altında bitirebildim. Liseyi bitirirken, amatör tiyatro çalışmaları başlamıştı. Lisenin temsillerinde oynuyordum, sahneye koyuyordum. O sıralarda Akşam Gazetesi, liselerarası bir yarışma açmıştı. Orada, Harput’ta Bir Amerikalı’yı oynadık. Lisem ve ben, çok ilgi çekmiştik. Ama o sıralarda, Kenterler’de profesyonel tiyatrocuydum. Ödül bize verilecekti ama, benim profesyonel olmam dolayısıyla vermediler. Benim yüzümden lisem kaybetti. Bunu hiç unutamam.

– Yüksek öğrenim yaptınız mı?

– Liseyi bitirdikten sonra, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’na kaydoldum. İki sene okudum. Askerken, “Gelin ilk kaydınızı yenileyin, affa uğradınız” diye bir yazı geldi. Gidemedim, ondan sonra kaydım silindi. Tiyatro yüzünden imtihanlara giremedim, gidemedim ve bu tahsili yarım bırakmış oldum.

– Vefa Lisesi’ndeki öğretmenlerinizle hala görüşüyor musunuz?

– Her sene bizim boza günümüz yapılır. Ona hep giderim. Hayatta olan hocalarımız da gelir. Görüşüyoruz, ellerinden öpüyoruz. İnsan çok heyecanlanıyor, çok duygusal bir gün…

– Vefa Lisesi’nde bunca haylazlık dolu günlerden unutamadığınız bir anınızı anlatsanız…

– Yener Bey, bizim sınıfımız enteresandı. Edebiyat-A dedin mi, dur. Her ders sonunda, teneffüs zili çaldığında tuvalete gidip sigara içerdik. Öteki ufak sınıflarda okuyanlar, tuvalette etrafımızı çevrelerdi. Bir hadise oldu mu, bir şey yaptık mı, bir komik durum var mı, diye beklerlerdi. En çok da bunu, benden beklerlerdi. Bir olay soruyorsunuz. Her ders bir olay vardı.

– En samimi arkadaşlarınız kimlerdi?

– Lisenin boza günü buluşuruz. Mesela Korsan Cevat. İsme bak… Kavanoz Erdal, Adnan, Taner, Gogo Cavit… Onların da hepsi şimdi iş güç sahibi.

– Okuldan kaçtığınız zamanlar, neler yapıyordunuz?

– Sinemaya gidiyorduk… Şehzadebaşı o zamanlar çok renkliydi. Kulüp sineması vardı. Ferah, Turan sinemaları vardı. Yeni Sinema en lüks haliyle vardı. Kulüp Sineması’nda, topluca kaçtığımız için yoklama yapardık. 11 matinesinde şov da vardı. Sonra film oynardı. Tam ekip yerimizi alırdık.

– Sınavlarda kopya çeker miydiniz?

– Çekerdim, ara sıra… Bazen kitabı olduğu gibi sıranın üstüne koyup çekerdim. Çok komik… Bir keresinde, kitabı resmen sıranın üstüne çıkardım. Hoca bağırdı, “Kaldır oğlum, ne yapıyorsun?” Ben de aleni çekiyordum demek ki…

– Aile içi ilişkiler nasıldı, Kemal Bey?

– Efendim, biz üç kardeşiz. En büyükleri benim. Üçümüz de erkeğiz. Cemil ve en küçüğümüz Cengiz. Cengiz’le 13 yaş aramız var. Biri mali müşavir, öteki mühendis.

– Dayak yer miydiniz?

– Babamdan iyi dayak yerdim. Bakın bir şey söyleyeceğim; bizim haylazlığımızın dışında sağlam yapımız vardı. Hocalarımız, hala bizi özlediklerini söylerler. Bizden sonra gelen nesli, bizi okutan hocalar beğenmiyorlardı. “Kulağını çekiyorum, ağlıyor” diyorlardı. Biz maşallah, iri kıyım adamlardık… Baba dediğimiz talebeler vardı. Şimdikiler minnacık… Biz iyi yetiştik. Belli saatten sonra sokakta kalamazdık, oynayamazdık. Babamızı gördüğümüz zaman eve kaçardık. Top oynadığım zaman dayak yerdim babamdan. Adamcağız yeni ayakkabı almış, gidip top oynuyorum. Ayakkabıyı parçalıyorum tabii… O da beni parçalıyordu.

– Ekonomik durumunuz nasıldı, para sıkıntısı çektiniz mi?

– İyi değildi. Babam Migros’tan emeklidir. Yaz tatillerinde ayakkabı, kitap parasına yardımcı olmak için çalışırdım. Mesela elektrikçi yanında çıraklık yaptım. Emayetaş Fabrikası’nda çalıştım.

– Oralarda da haylazlıklar devam etti mi, böyle ilginç bir anı rica etsek.

– Elektrikçi çıraklığım enteresandı. Belli bir süre sonra, 110 volt elektriği ellerimle rahatça tutabiliyordum. Yanıma o sırada bizim arkadaşlardan biri geliyordu. Öğrendik ya, elektrikçi olduk ya… Arkadaşımı elektrik yüklü olarak tutardım. Havaya fırlardı. 100 bir şey yapmaz. Öldürmez yani, 220 öldürür. Şimdi tut deseniz tutamam. Sakın öyle bir şey yaptırmayın bana. Yener Bey, deminki sözlerime şöyle devam etmek istiyorum; ailemiz bütün cahilliklerine rağmen bizi çok iyi yetiştirdiler. Şimdiki çocuklar tabii harika… Evde televizyon var, video var, her şey var. Biz hiçbir şey bilmiyorduk, etmiyorduk. Sokakta bilye oynamak, top oynamak, hepsi bu. Belli bir yaşa kadar, itfaiyeden bile korktuk. Çan çan geçiyor, nedir bu diye insan korkuyor. Her zaman görmüyorduk ki. Şimdi benim çocuklarım da, öteki çocuklar da her şeyi tanıyorlar.

– Çocukluğunuzda yokluğunu en çok çektiğiniz şeyler nelerdi?

– Her şeyin yokluğunu çekiyorduk. Ama işte o yokluklar, Kemal Sunal’ı yarattı. Daha nice Kemal Sunal’lar yaratmıştır. Sadece sanatta değil, ekonomide, iş sahasında nicelerini. Ben tek değildim, o devrin insanları hep böyle yetişti. Benim çocuğum ileride beni beğenmeyecek. Gittikçe kültür seviyesi yükselecek, bunu kimse durduramaz. Bir de, galiba belli bir sıkıntıdan gelinince bir yere ulaşılıyor. Bize bayramdan bayrama elbise alınırdı. Biz o bayram sabahını, bitmeyen gecelerle çekerdik. Sabahın köründe, sırf onları giymek için kalkardık. Başucumuzda dururdu zaten. Çok güzel şeylerdi bunlar. Şimdi tatminsiz çocuklar var. Çünkü her şeyi bayramdan önce elde ediyorlar. Yeni bir şeyi başının ucunda tutan var mı? Galiba onlar meselelerini halletmişler.

– Kemal Bey, şimdi de tiyatroya girişinizden söz edelim. Özellikle yeni kuşak sizin eski bir tiyatrocu olduğunuzu bilmez. İlk elinizden tutan kim oldu?

– Lisede okurken, amatör çalışmalarda bulundum. Çok süründüm. Ailem bana asla karşı çıkmadı. Ben herkes gibi bu işe 6 yaşında filan başlamadım. Bende bir yetenek görülüp keşfedilmedim. Ben biraz geç başladım. Değişik amatör topluluklarda çalıştım. Profesyonel olduktan sonra da cebimizden 25 kuruş düşse, eve gidemiyorduk. Çeyrek ekmeğin arasına peynir yahut helva koyup yiyorduk. 1966 yılında profesyonel oldum. Vefa Lisesi’ndeki öğretmenim sayesinde. Benim oyunculuğuma ve çabalarıma güvenen Belkıs Balkır adlı felsefe hocam vardı. Müşfik Bey’i tanıyormuş. Elimden tuttu, beni götürdü. O gün işe başladım, profesyonel oldum.

– İlk rolünüz neydi?

– Fadik Kız piyesiydi. İki-üç tane değişik tip oynuyordum. Bir tanesinde sahnenin bir başından girip, öteki başından çıkıyordum ve alkış alıyordum.

 Kenterler’de ne kadar maaş aldınız?

– 150 lira maaş verdiler. Kenterler’de daha sonra Deli İbrahim’de oynadım. O zaman maaşım 300 lira olmuştu. Sonra ayrılıp Ulvi Uraz Tiyatrosu’na geçtim. 4 sene orada sahneye çıktım. Aksaray Küçük Opera’da, Arena’da bir sürü rolde oynadım. Orhan Kemal‘in İspinozlar’ında Taşkasaplı tipini oynuyordum. Bekçi Murtaza’da ilk perdede, Murtaza’nın karşısında bir bekçiyi, ikinci perdede de bir kahveciyi oynuyordum. Ulvi Uraz’dan sonra bir senelik Ayfer Feray Tiyatrosu var. Sonra Devekuşu’na katıldım. Filmciliğe başlayıncaya kadar orada kaldım. Film, tiyatro provalarına engel oluyordu. Aksatmaya başlayınca, bırakmamın daha iyi olacağını düşündüm. Devekuşu’ndan ayrıldığım zaman 1500 lira maaşım vardı.

– Kemal Bey, tiyatrodan sinemaya sıçramanız nasıl oldu, sizi kim keşfetti beyazperde için?

– Zeki Alasya benden bir önce Sev Kardeşim’le sinemaya geçmişti. Ertem Eğilmez‘i tiyatroya davet etmiş. Galiba, Dün-Bugün’ü oynuyorduk. Ertem Bey geldi, piyesi seyretti. O arada filme başlayacaklar. Zeki ile Metin’in rolü tamam. Benim filmde bir işim yok. Tarık Akan o filmde basketbolcuyu oynuyordu, yanına uzun boylu adamlar lazımmış. Bu uzun adamların tiyatrocu olmalarının daha iyi olacağı düşünülmüş. Şehir Tiyatrosu’ndan da birçok kişi çağrılmış. Ben de uzun boyluyum diye, Ertem Bey beni de çağırdı. Tatlı Dillim filminde, Tarık’ın yanında basketçi gençlerden birini oynuyordum. Sonra Ankara’da turnedeydik. Film, geç kaldığı için İstanbul’a giremedi, ertesi sezona bırakıldı. Yıl 1972. O sırada Balıkesir’den bir grup arkadaşım Ankara’ya geldi. Oyunu seyrettikten sonra, “Senin film oynuyor, çok gülüyorlar sana” dediler. “Hangi film?” deyince Tatlı Dillim’i söylediler. Balıkesir ve civarında oynuyormuş. Film işletmeye verilir, işletmeci isterse kış sezonunu beklemeden oynatabilir. Ben arkadaşlarıma inanmadım. Ama bir taraftan da güzel bir heyecan duydum. Karışık bir duygular.

– Bu filmi İstanbul’da mı seyredebildiniz?

– Sene oldu tabii, sezon açıldı, Saray Sineması’na geldi. İlk gün en arkaya gittim, oturdum. Perdede 8 kere ancak gözüküyorum. Her görünüşümde salonda kıyamet koptu. Suratımı görür görmez büyük alkış ve gülmeler. Lafları duymuyorlardı. Suratım enteresan geldi seyirciye. Sıcak ve kendinden biri buldu sanıyorum. O zaman şöyle arkama yaslanıp, “Bu iş tamamdır” dedim.

– Bundan sonra şöhret yoluna tırmanışlar nasıl gerçekleşti?

– Zeki, Metin ve ben birlikte oynadık. İki film sonra, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire’ler yapıldı. Rollerim hemen büyüdü.

– Sizin “salak” tipi nasıl ortaya çıktı?

– İlk filmdeki basketçi salak bir tipti zaten. Duruşuyla, konuşmasıyla, mimikleriyle… Salaklık oradan başladı, gidiyor.

– Sayın Sunal, sinemadaki başarınızın sırrı nedir? Tiyatro ile sinema arasındaki köprüyü nasıl kurdunuz?

– Genelde baktığımız zaman, tiyatrocuların çoğu sinemada başarılı olamamıştır. Bir Kemal Sunal hiç olamamıştır da, daha altta bir yer de kendine bulamamıştır. Tiyatro oyunculuğu ile sinema oyunculuğu bambaşka şeyler. Ben bunu ilk baştan keşfeden oyuncuyum. Keşfettiğim için yürüdü gitti. Dünya sinemasında da, bizde aynı olan şöyle bir durum var. Özel hayatında yahut tiyatroda çok komik olan tipler, sinemada başarılı olamamışlar. Kamera başka türlü bir şey. Ben özel hayatımda soğuk bir adamımdır. Ama filmlerimde perdeye müthiş bir sıcaklık geçiyor. O sıcaklık halkla bütünleşiyor. Bazı tiplere bakıyorum, hem tiyatro oyunculuğunu atamıyor, hem de o sempatikliği perdeye geçmiyor.

– Sizdeki sihir ne?

– Bende sihir falan yok. Özel bir şey yapmıyorum. Bir kere, Allah vergisi, çok güzel bir suratım var. İkincisi de, yetenekli oluşum galiba!

– Kendinizi komik buluyor musunuz?

– Kendime çok nadir gülerim. Güzel bir şey yakalamışsam gülerim. Bazen komik buluyorum kendimi. Yener Bey, ben özel hayatımda çok az konuşan, çok soğuk bir adamım.

– Film çevirmeden önce, kendinizi hazırlıyor musunuz, konsantre olmak gibi alışkanlıklarınız yok mu?

– Hayır hayır. Öyle şeylere inanmıyorum ben.

– Kaprisleriniz?

– Zannetmiyorum kaprisli olduğumu. Yalnız çok titizimdir. İşimi çok severim. Çok tertipli adamımdır. Bu tertibim bozulduğu zaman sinirli olurum. Hiçbir zaman sete giderken bir kostümümü, aksesuarımı unutmuş değilim. Makyaj malzemem de dahil, hepsini yanıma alırım. Sete hiçbir şeyi teslim etmem. Kimseye güvenmem. Hatayı ben yaparsam, kendime de sinirleniyorum. Evde de öyledir. Çalışma odamda, hangi gözde ne var, ne yok, iğneden ipliğe hepsini bilirim. El değdiği zaman hemen farkına varırım. Kıyamet kopar, çok sinirlenirim. Bunlar herhalde kapris değil. Konsantre oyunculuğa inanmam dedim. Çünkü onlar, devamlı yanlış yapan oyunculardır. Tiyatroda da böyledir, sinemada da. Tiyatroda oynar, seyirciyle kendi arasında buzdan bir perde vardır. Ne seyirciye kendi sıcaklığı geçer, ne kendisine seyircinin sıcaklığı. Oyunu oynar, bitirir gider.

– Şaban sizin adınızın önünde gidiyor. Bu Şaban nereden çıktı?

– Hababam Sınıfı‘nda İnek Şaban rolünü oynuyordum. Üç tane filmde oynadım. Şaban adı oradan kaldı, hala da devam ediyor.

– Yolda sizi gören hayranlarınızın size Şaban diye seslenmelerine kızmıyor musunuz?

– Şaban diyorlar, İnek Şaban diyorlar. Eskileri hatırlayanlar Salako diyor. Kesinlikle kızmıyorum. Hatta hoşuma gidiyor.

– Şaban daha ne kadar gidecek, kendinizde bir yenilik yapmayı düşünmüyor musunuz?

– Yener Bey, bundan sonra filmlerde Şaban adını koymasak bile, değişen bir şey olacağını zannetmiyorum. Millet Şaban olarak biliyor. Bu yıl, firma yanlışlık yaptı. Film adım Niyazi. Adının Atla Gel Niyazi olması lazım. Afişler, lobiler hepsinde Atla Gel Şaban oldu. Seyircilerden bir kişi çıkıp da, filmdeki adın Niyazi, afişte Şaban, demedi. Farkına bile varmadı. Kemal Sunal’ın adı, Niyazi olsa ne olur, Şaban olsa ne olur?

– Eskiden filmlerinizde hayli küfürlü sahneler var diye eleştiri aldınız. Şimdi bunlar yok galiba?

– O eleştiriler, bazı basın mensuplarından geldi. Bu olayı, çok abartarak, yazıp çizdiler.

– Siz aksi görüşte misiniz, küfürlü konuşmuyor muydunuz?

– Küfür ediliyordu. Dört seneden beri küfürlü, argo lafları bıraktım. Artık bir tek kelime bulamazsınız. Ama, o basın mensupları bunu yazarken sırf Kemal Sunal’ı yazıp, çizdiler. Meyve veren ağaç taşlanır. Kemal Sunal’ın “Eşşoğlueşek” sözü, bana göre kimseye batmıyordu. Şaban bu kelimeyi çok güzel söylüyordu. Yolda kadınlar beni çeviriyordu. En başı kapalısından, en kürklüsüne kadar. “Bir kere eşşoğlueşek de, ne olur” diye. Yolda oluyor bunlar. Halka göre bu kelime küfür değildi. Birkaç filmde küfür vardı, doğru, onları kaldırdık. Onlar da niye vardı? Anadolu filmiydi. Benim Anadolu insanım da öyle konuşuyor yani. Özellikle koymadık ki onları.

– Filmlerinizi, çocuklar da seyrediyor. Onların böyle sözleri öğrenmeleri doğru mu?

– Doğru, haklısınız. Ben de hemfikirim. Ama bizim halkımız kızdığı zaman “eşşoğlueşek” der. Bu, küfür değil. Şimdi bir buçuk yaşındaki çocuk da bunu biliyor. Bu, Türk halkının kızdığı zaman kullandığı bir kelimedir. Şimdi bunları hiç kullanmıyoruz. Bizim bunlara ihtiyacımız olmadığını göstermek için kullanmıyoruz.

– Ne demek oluyor bu?

– Efendim, zannediyorlardı ki Kemal Sunal’ın filmleri küfürle iş yapıyor. Hiç ilgisi yok. Bunu da ispat ettik. Haa, bunun yanı sıra neden yalnız ben yani… Hatta aşk filmlerinde ne tablolar vardı. İki sevgili oynuyor. Biri ötekine “pezevenk” diyor, öteki ona “orospu” diye cevap veriyor. Onlar ciddi olarak kullanıyor bu sözleri. Sade benim bunları kullanmamamla iş hallolmuyor. Evimde kaset seyrediyorum, hala devam ediyor küfürler. Ağzı açılmadık küfürler var. Niye yalnızca Kemal Sunal yani?

– Çocuklar sizi çok seviyor.

– 3 yaşından 103 yaşına kadar çoluk çocuk herkes Kemal Sunal’ı seyrediyor. Sinema salonları çocuk bahçesi gibi.

– Oğlunuz Ali, sizin filmlerinizden hoşlanıyor mu?

– Hiç kaçırmaz, filmlerimin hepsini seyreder. Evde videoda değil, sinemada seyreder. Yalnız bazen sinirleniyor. Şaban lafına biraz kızıyor, neden bilmiyorum. Bir de filmde beni başkası döverse kızıyor. “Niye sen onu dövmüyorsun?” diyor.

– Sinemaya getirdiğiniz bir değişik tavrın olduğundan söz edebilir misiniz?

– Bazı şeyleri yıktık, zamanında. Antalya Film Festivali’nde Kapıcılar Kralı filmiyle, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Antalya’da ve Türk sinema tarihinde böyle bir şey yok. Komedyene değil, bu ödül hep jönlere verilmiş. İlk defa ben yıktım o sistemi. Sonra Sinema Yazarları Derneği’nin ilk ödülünü, yine aynı filmle ben aldım. Ondan sonra da başarılı filmler yapmadım değil ama festivallere göndermedik. O nedenle başka ödül çıkartamadık.

 – Filmlerinizde, kendi yaşamınızdaki olayları da perdeye getiriyor musunuz?

– Bizim Vefa Lisesi’ndeki bazı şakalarımızı Hababam Sınıfı filmlerimize getirdik.

– Sayın Sunal, sinemada kendinize rakip olarak kimleri görüyorsunuz?

– Şu anda hiç kimseyi rakip olarak görmüyorum. Girip çıkanlar oluyor, olacaktır da. Kemal Sunal’ı yenmek için arayacaklardır. Onlar öyle düşünüp, söylüyorlar. Halbuki yanlış. 50-60 firma var, ben hepsine cevap veremiyorum. Daha beş tane gelsin, hepsini idare eder. Ben senede dört tane film çekiyorum. Özellikle birkaç senedir tek geçerli olan da Kemal Sunal.

– Bu başarı grafiğini daha ne kadar sürdürebileceksiniz?

– Gönlüm çok uzun devam etmesini istiyor ama bilmiyorum. Ben türümde bir değişiklik yapmayı düşünmüyorum. John Wayne, 70 yaşında kovboy oynuyordu. Halkı şaşırtmaya lüzum yok. Amacımız güldürmek. Halk da bunun için geliyor. Belli bir ekonomik bunalımda zaten. Kendini unutmaya geliyor. Hani bir kesim vardı, “Aman Türk filmi seyretmem” diyen… Onlara da, ben Türk filmini seyrettirdim, sevdirdim. Hala da seyrettiriyorum.

– İlyas Salman ile Şener Şen için görüşleriniz nedir?

– Hepsi benim arkadaşım. Şener Şen iyi oyuncudur, kabiliyetlidir. İlyas Salman’ın başarısı bu kadardır. Bundan ileriye gidemez. Sert bir suratı var. Şener’le beraber oynuyorduk. Benim bir sürü filmimde oynadı. Açmazcılık yapıyordu. Yani kavuklu-pişekar ikilisini oluşturuyorduk. Şimdi tek başına bir deneme yapıyor. Bilemiyorum, daha onu da göreceğiz. Ama belli mesuliyetleri alıp film yapacağına, ikinci adamı oynamaya devam etseydi bence kendisi için daha yararlı olurdu.

– Kemal Bey, sinema, hatta tiyatroya yeni yüzler neden gelmiyor?

– Tiyatronun en son adamları ben ve yaşıtlarım. Tiyatro için feci bir durum bu. Konservatuar senede üç-beş kişi çıkartıyor. Onlar da meydanda yok. Bunun nedeni bana göre ekonomik. Bizim gibi helva-ekmeğe talim eden yok. Millet 20 yaşına gelince köşeyi dönmeye bakıyor. Bir meslek seçip de onun çilesini çekeyim, ustası olayım diyen yok. Bu yerlere gelebilmek için sıkıntıları çekmek gerek. Sanat dallarında sürünme süresi daha uzun olduğu için kimse gelmiyor. Sinemanın durumu da feci. Yapımcı ne yapsın, bir film 30 milyona çıkıyor. Parayı bankaya koysa, daha fazla faiz alır. Kalan insanlar, senelerdir bu işi yapan, sanatçı yanları olan kişiler. Videoculuk bir yandan vuruyor. Bir tek benim filmlerim iş yapıyor.

– Sizin bir ünlü yanınız da cimriliğiniz. Sizi hemen herkes, belki Türkiye’nin en cimri kişisi olarak tanımlar. Bunun aslını bir de sizden öğrenelim.

– Doğru değil, Yener Bey. Bizim insanlarımız da dedikoduya bayılıyor. Benim sokağa atacak param yok ki dağıtayım. Yerine göre para harcamasını severim.

– O yerler nereleri acaba?

– Mesela, her akşam üzeri iki duble viski içerim. Arkadaşlarım varsa onlara da ısmarlarım. Sokaktan geçen herkesi toplayıp para dağıtamam ki. Cimriliğin ölçüsü nedir, bilmiyorum ki?

– Şu anda Türk sinemasının en çok kazanan kişisi de sizsiniz.

– Öyle diyorlar. Ama değilim herhalde. Türk sinemasında senelerdir oturanlar var. Değil mi?

– Geleceğinizi güvence altına aldınız mı?

– Onu almaya çalışıyorum işte. Ben bittiğim zaman, şimdi cimri diyenler, cimri olmasam benim yanımda mı olacaklar? Ne yapacaklar benim için? Hiçbir şey. Bir sürü sanatçıyı görüyoruz. Bittikleri zaman en yakın dostları bile yanında yok. Onlar da zamanında onlara harcamış. Elinde yok, avucunda yok, dımdızlak kalıyor ortada.

– Kemal Sunal nelerden sıkılır acaba?

– Çok kalabalık yerden sıkılırım. Fazla araba kullanmaktan sıkılırım. Uzun yol olabilir ama şehir içinde çılgına dönüyorum. Beklemekten sıkılırım.

– Ya keyiflendiren olaylar?

– Filmimin iş yapması. Oğlum Ali’nin derslerinde başarılı olması. Pekiyi, yahut teşekkür alması. Arkadaşlarımla bir yerlerde içki içmek.

– Yemek yapmasını bilir misiniz?

– Hayır, asla. Ne anlarım, ne girerim. Her yemeği yerim. Sofradan hiç eksik etmediğim şeyler su ve karabiberdir. Tuzla aram iyi değildir, hiç sevmem.

– Müzikle aranız nasıl?

– Efendim, Halk Müziği’ni çok severim. Türk Müziği’ni de iyi okuyan olursa dinliyorum. Sevdiğim türkücüler İbrahim Tatlıses, Belkıs Akkale, İzzet Altınmeşe. İyi ses bunlar.

– Türk Müziği’nde?

– Zeki Müren, Gönül Akkor…

– Sizde hatırası olan bir şarkı var mı?

– Kaç senesiydi bilmiyorum, “Elbet Bir Gün Buluşacağız” vardı. Bizim hanımla aramızdaydı.

– Eşinizden önce hiç kimseye aşık olmadınız mı?

– Yok, ben pek öyle aşık filan olmadım. Aşık oldum, yerlere yapıştım gibi olaylarımı hatırlamıyorum.

– O halde gelelim evlilik konusuna. Eşinizle nasıl tanışıp, evlendiniz?

– Ankara’da tanıştık. 1972 veya 73 olabilir. Devekuşu’yla Ankara turnesindeydik. Oyunu seyretmeye gelmiş. Beni beğenmiş. Kaldığımız otelden beni aradı, konuştuk. Sonra ben onu arayıp, randevu verdim. Sonra vazgeçtim, gitmiyordum. Münir Özkul abi, zorla gönderdi,“Hadi git ulan” dedi. Gittim. İşte gidiş, o gidiş.

– Ne zaman evlendiniz?

– Bir dakika. Siz de ahiret sualleri soruyorsunuz yani. 1975 Nisan. Kaçını maçını sormayın Allah aşkına. 30 Nisan galiba. Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde evlendik. Saat 13.30’da. Saatini biliyorum da gününü bilmiyorum değil mi? Nikah memuru çok güldü. Adamcağız hemen toparladı işi, nikah cüzdanını verdi gitti. Gülmekten nikahı kıyamıyordu.

– Kaç çocuğunuz var?

– 1977’de Ali dünyaya geldi. Ezo adlı kızım da, şimdi 1.5 yaşında. Ezo adı, ünlü “Ezogelin”öyküsünden alınma. Ali ile Ezo, bir aşk öyküsünün kahramanlarıdır.

– Eşiniz, Şaban’ın filmlerini izler, eleştiri yapar mı? 

– İyi seyreder. Birtakım eleştiriler getirir. Tümüyle beğenip, beğenmediğini de söyler.

– O da Şaban’a gülüyor mu?

– Güler. Bazen çok güler.

– Giyime, kuşama merakınıza gelelim. Modayı izler misiniz?

– Hayır, böyle bir merakım yok. Spor giyinmekten hoşlanıyorum. Kravatı bütün hayatım boyunca birkaç kez taktım, nefret ederim. Ceket pek nadir giyerim. Kışın gömleğin üzerine kazak giyerim, üstüne de palto. Ceket giymem.

– Herhangi bir koleksiyon merakınız yok mu?

– Hiçbir koleksiyonum yok. Böyle bir merakım da yok.

– Sinemada en yüksek ücreti siz alıyorsunuz. Bunun ne kadar olduğunu sizin ağzınızdan öğrensek?

– Bunu müsaade ederseniz söylemeyeyim. Değişik paralar alıyoruz.

– Vergiden korktuğunuz için mi gizliyorsunuz?

– Yoo, hayır. Bu sene sadece sinema yapıp en yüksek vergiyi ödeyen adam benim. 13 küsür milyon verdim. Geçen sene de 9 küsür vermiştim. Sinema sanatçıları içinde benden fazla veren yok.

– Söz sinemadan açılmışken, beğendiğiniz sanatçıların adlarını soralım.

– Kadın olarak Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik. Bakınız hala bunlara yetişecek bir kadın oyuncu gelmemiştir. Bana göre üçü de aynı değerde. Erkeklerde Tarık Akan ve Kadir İnanır.

– Kemal Bey, siz yıllardır milyonları güldürüyorsunuz. Siz nelere gülersiniz?

– Aslında çok az gülen insanım. Vallahi çok zor bir soru daha sordunuz. Birdenbire insanın aklına gelmiyor ki. Düşen birine herkes güler, ben de gülerim. Başka öyle somut bir örnek yok.

– Afişlerde adınızın yazılmasıyla ilgili sorunlar olmuyor mu? 

– İsterlerse benim adımı hiç yazmasınlar. İnsanlar, benim adımı en başa yazmışlardır. Küçük oynadığımız zaman da adımı yazıyorlardı bir yerlere. Ben o zaman o kişilerden daha fazla güldürüyordum, daha fazla reaksiyon alıyordum. Toplu oynadığımız zamandan söz ediyorum. Şimdi bu yere geldik, başa yazmaya mecburlar, yazıyorlar. Bu benim problemim değil ki. Türkan Şoray’la oynasam, benim adımı hiç yazmasa, yapımcıya açıp sormam bile.

– Televizyon seyrediyor musunuz, neleri beğeniyorsunuz?

– Eh, ediyoruz. Televizyonda çok enteresan olaylar olmuyor. TRT’nin yapımlarına bakayım diyorum, genelde hepsi çok kötü. Türk sinemasından film alıyor, benim filmim de olsa, gidiyor nerede en kötüsü var, onu seçiyor. Herhalde bu, kendi kötü yapımlarının kamufle etmek için. Yani “Sinema da böyle, biz de böyleyiz” gibilerinden. Halbuki, sinema çok ileride. Bir de müzik, eğlence programları yapıyorlar. Ben gülmüyorum. Şarkıcısından sunucusuna kadar hep aynı kişiler. Güldürü unsuru çok az.

– Sizce nasıl olmalı?

– Bir kere, sağlam bir tekst isteyen iş. Zannediyorum, bunlar herhangi bir metin olmadan onu bunu çağırıp çekiyorlar, araya iki de komiklik atarız diyorlar. Böyle olsa bile bir dramatik yapı yakalamaları lazım.

– Videoda seyrettikleriniz?

– Artık Ali’den ne fırsat bulursak onunla birlikte seyrediyoruz. Seyretmediğimiz Türk filmi kalmadı. Evde çocuk oldu mu, ona uyacaksın. Yoksa her odaya bir video lazım. Stüdyo gibi.

– Nelerden korkarsınız Sayın Sunal?

– Uçağa binmekten ve deniz yolculuğundan korkarım. Köprü benim için çok iyi oldu. Eskiden tiyatrodan çıktıktan sonra, birkaç kadeh içip Kabataş’tan araba vapuruna binerek eve giderdim. O zamanlar Metin Akpınar’la beraber çok içiyorduk. Geceyarısı giderdim Kabataş’a. Bir arabalı vapuru uğurlardım Üsküdar’a. Nasıl gidiyor diye bakardım. Gider Üsküdar’a, yenisi Kabataş’a yanaşır. Arabalar biner, ben de binerken bir dolmuşçu, “Taksim, Taksim” diye bağırır. Ben de atlar, Taksim’e dönerdim, korkudan binemezdim. Tam sabah güneş çıkarken, sabahın 5’inde, bakarım deniz sütliman, o zaman Üsküdar’a geçerdim.

– Yüzme biliyor musunuz?

– Hayır, bilmem. Denize girmesini de sevmem. Bacaklarımı, arada bir vücudumu sokarım.

– Söyleşilerimizde, bir gelenek haline getirdik. Siz de, bir mal beyanı yapar mısınız?

– Servet beyanı kalktı Yener Bey. Neyse, anlatayım, Göztepe’de halen oturduğum bir evim var. Plajyolu’nda eskiden oturduğum bir dairem var. Şimdi kirada. Bir de Bakırköy’de 5 tane odası olan bir kat var. Bir BMW, bir de son Almanya turnesinde aldığım 1984 Mercedes 200 Dizel arabam var.

– Hangi spor kulübü taraftarısınız, bu da pek bilinmeyen bir yanınız?

– Fenerbahçeliyim. Eskiden çok maça giderdim. Dolmabahçe’deki her maça giderdim. Hastaydık.

– Son filminiz “Katmadeğer Şaban”da punkçı oldunuz. Bu akımın örnekleriyle son Avrupa turnenizde karşılaştınız mı?

– Çok gördüm. Punkçılık herhalde, komplekslerden kaynaklanıyor. Kendini ispat etmek, dikkat çekmek gibi. Diken gibi saçlar, giyimler dökülüyor. Bizde olmaz bu iş. Bizde tutmaz. Olursa da, birkaç kişi belli bir çevrede kalıp, hemen yok olur gider. Avrupa’da bayağı var.

– Eskiden çok içki içtiğinizi söylediniz, ne kadardı ölçüsü?

– Sabaha kadar içerdik. Bir şişe viski, bir büyük rakı.

– O zaman sarhoşluğunuz da ağırdı, herhalde?

– Hayır, sarhoşluğa inanmam. Sevmem de. Bundan daha fazla içtiğim zamanlar da oldu ama sarhoş olmadım. Öyle film koptu film derler, yalan. Alkolün arkasına sığınıyorlar.

– Rakı içerken, mezeniz nedir?

– Su veya ayva. Ayva, rakı ve viskiyle şahane gider. Bunu ben çıkardım. Bıçakla kesersen suyu çıkar. Yıkayacaksın güzelce ayvayı, kaşıkla parçalara ayıracaksın. Çok iyi olur. Ayva mevsimi gelsin, bir deneyin. Ama sulu, ekmek ayvası olacak. Boğazında kalmayacak, lokum gibi gidecek.

– Gördüğüm kadarıyla sigara içmiyorsunuz?

– Epeyce içtim ama 2.5 sene önce bıraktım. Günde bir paket içiyordum. İradem çok kuvvetlidir.

– Sinemaya geçmek isteyenler size de başvuruyor mu?

– Herkes şöhret olmak istiyor, herkes isim olmak istiyor. Star olmak arzusu fazla. En zengin işadamları bile bir bakın neler yapıyorlar. Halbuki kenarda dursa, gazetede her gün çıkmasa tanınmaz. Ama Sakıp Sabancı’ya bakın, şöhret olmak için neler yapıyor? Zenginliği tatmin etmiyor onu. Gözükecek, halk tanıyacak. Onun yaptığı şeyleri ben yapmadım hayatımda komedyen olarak. Beni hiç kimse kovboy kıyafetiyle uçaktan inerken görmedi. Sakıp Bey, her denileni yapıyor.

– Politikaya atılmayı düşünür müsünüz?

– Hayır, düşünmüyorum, ama iyi tiyatro oyuncusunun çok iyi politikacı olacağına inanıyorum. Çünkü, oyuncuların en başarılı olacağı dal, politikacılıktır.

– Teşekkür ederim.

SİNEMAKAFASI

Atatürk’ün 1923’te Amerikalı Gazeteciye Verdiği Röportaj

0

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı. İşte Mustafa Kemal Atatürk”ün ağzından bugüne kadar belki de hiç okumadığınız açıklamalar..

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı. Söyleri ile yazarın Anadolu izlenimlerinden oluşan yazı derginin 20 Ekim 1923 tarihli sayısında yayınlanmıştı.

Atatürk’ün söyleşide verdiği cevaplar ise Anadolu Hareketinin bütün derinliğini ve Ata’nın emperyalizme bakışını çok iyi anlatıyor: “Emperyalizm ölüme mahkûmdur.. Demokrasi insan ırkının ümididir..”

Marcosson’un izlenimlerinden oluşan yazı Prof. Ergun Özbudun tarafınan Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında Türkçe olarak yayınlanmıştı.. Bu söyleşiye ulaşan Haber3.com metni sizin için özel olarak yeniden derledi. İşte internet medyasında ilk kez Haber3.com’da yayınlanan o söyleşi:

“TÜRK HÜKÜMETİ DÜNYADAKİ EN DEMOKRATİK HÜKÜMETTİR !”

Atatürk:
Geldiğinize çok memnun oldum. Biz, Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler.. Size ne söylememi istiyorsunuz?

Muhabir:
İlkin.. Bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?

Atatürk:
Memnuniyetle. Birleşik Devletlerin ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisinin 1920 Ocağında ilân ettiği Millî Misakımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız.

Türkiye de, Amerika da, demokratik rejimlerdir. Gerçekten, şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.

Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde, birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millî kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz.

Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazını vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.

Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk onüç devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi, yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız.

Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemişlerdir? Söyliyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletlerin şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa, öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır.

YENİ İSLAMCILIK VE YENİ TURANCILIK YANLIŞ

Muhabir:
Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir? Başka bir deyişle, Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?

Atatürk:

Kısaca söyleyeyim.. Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise, ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.

Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm, Avrupa’ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını, Almanya’nın Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.

Bir Türkün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa, yeni Türkiye’nin temelindeki fikir aynen budur. Biz, zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı, bunun üzerine kuruludur; şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz kırksekiz devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.

Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar, sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı. Bu, ve eski fetih düşüncesi… Türkiye’nin gerilemesinin bir sebebi, bu güç yönetim işi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı. Eski İmparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini problemlere açık buluyordu.

Oysa, eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri, Türkiye’de ebediyen ölmüştür. Eski İmparatorluğumuz, Osmanlıydı. Bu da, kuvvet ve zor demekti. Bu artık anlamını kaybetmiştir. Biz şimdi Türküz, yalnızca Türk. İşte bunun içindir ki, Woodrow Wilson’un gayet iyi ifade ettiği self-determinasyon idealine dayanan, Türklere ait bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir ama, Avrupa’nın pek çok yerlerinde self-determinasyon’u engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değil. Ne de keyfî gümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz, ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler, bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar dağıtılmıştır; işte bu sınırların içinde mevkiimizi korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz

Biliyor musunuz, Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim, haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.

Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz.

Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz.

Muhabir:
Birleşik Devletler, sizin bu yeni Türkiye’nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?

Atatürk:
Türkiye, temelde bir tarım ülkesi. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar, tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı, dehşet verecek kadar yüksek.

İlkin tarımı alalım. Birincisi, tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir, ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle, tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor, ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor bizim ilk yardımcımız olacaktır.

Ulaşım da aynı derecede hayatîdir. Dünya Savaşından önce Almanlar, Türkiye’nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamışlardı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlardan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika’ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazını vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını ümid ediyorum. Bu, sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millî kaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.

Sağlık konusunda zaten, kabinemizin bir unsuru olarak, bir Sağlık Bakanlığı kurduk; çocuk ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda da gene Amerika yardımcı olabilir.

Ekonomiden söz ederken, yeni Türkiye için hayatî önem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticarî gelişmesi konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye’yi Çin’e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler

Muhabir:
Dünyanın bugünkü hastalığı için ilâcınız nedir?

Atatürk:
Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği..

Muhabir:
Milletler Cemiyeti bir çare mi?

Atatürk:
Hem evet, hem hayır.. Cemiyetin hatası, bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson’un self-determinasyon fikri, garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor..

Muhabir:
Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne girmesine taraftar mısınız?

Atatürk:
Şarta bağlı; ancak şu andaki işleyiş şekliyle Cemiyet, bir deneme niteliğini sürdürmektedir

KADINLAR HAKKINDA NELER SÖYLEDİ ?

“…Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklere eşit olmalı. İslamiyetin en eski günlerinden beri, kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam Dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılarla olan savaşta Türk kadınları, cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hattâ ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir sonucu olmuştur.

Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yanyana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak millî çalışmaya katılmaktadırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocalarınca kapatılmaktadır. Bu da, kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek, bu noktada fazla ileri gitmiştir..”

* * *

MUHABİRİN İZLENİMLERİ

Yazarın -Lozan Antlaşması arifesinde- İstanbul’dan hareketle Mudanya-Bursa üzerinden Ankara’ya gelişi, Ankara’daki temasları ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesi, Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki birçok ilginç olayı da sergilemektedir. İşte muhabirin izleimleri:

Savaş içinde doğmuş olan Türk Devletinin kritik bir saatinde, bu kişiyle Ankara’da konuştum. Lozan Konferansı dağılmak üzereydi. Savaş veya barış hâlâ boşlukta sallanıyordu. Daha dün Başvekil Rauf Bey bana şunları söyledi: “Eğer Müttefikler savaş istiyorlarsa, istediklerini elde edebilirler”. Hava, gerginlik ve belirsizlik doluydu. Sıkıntılı çevrenin üzerinde, kendisini görmek için bu kadar yol gittiğim şefin tâviz vermez varlığı dolaşıyordu. Hükümetin kendisi gibi, olaylar da onun etrafında dönüp duruyordu.

Seyahatin güçlüğü, çevrenin çetin ve dramatik karakteri açısından Anadolu, bir yıl önce Sun Yat-sen’i görmek için yaptığım Güney Çin cephesi gezisini çok andırıyordu. Onunla Kemal arasında belli bir benzerlik vardır. Her ikisi de, bir çeşit ilhamla dolu liderlerdir.Her ikisinde de, yıkılmış imparatorlukların yan ürünü olan o alevli bağımsızlık ideali mevcuttur. Paralellik burada sona eriyor. Kemal, kan ve demirden bir insan, bir doğu Bismarck’ı; sebatkâr, acımasız, yenilmez. Oysa Sun Yat-sen, rüya ve hülya içinde, kaderin ebedî oyuncağı; atasözündeki kedinin ne kadar çok canı varsa, onun da o kadar çok siyasal hüviyeti -hattâ ekleyebilirim ki, o kadar çok hükümeti- var.

Türkiye Türklerindir

Bu kişiler ne kadar farklıysa, arkalarındaki milletler de o kadar farklı. Çarpıcı bir karşıtlık da burada. Çin, bencil amaçların bitmek bilmez çatışması ve liderlik yokluğu yüzünden, inanılmaz denilebilecek bir siyasal kaos içinde çalkalanırken; Türkiye, uzun ve kanlı tarihinde ilk defa, belirli sınırlara, gerçek bir vatana ve Müslüman dünyasının kaderine şekil verebilecek -bu arada Amerika’nın Yakın Doğudaki ticarî özlemlerini de etkileyebilecek- bir milliyetçi hedefe sahip, homojen bir millet olarak ortaya çıktı. Yeni slogan, “Türkiye, Türklerindir”. Bütün bu hayret verici evrimin aracı ve ilham kaynağı Kemal Paşadır; 1919’da Türkiye’nin, yenilgi ve iflâs sonucu, olabileceği kadar düşkün olduğu hatırlanırsa, bu neredeyse bir mucizedir.

Türkiye gezimin gerçek hedefi oydu. Parlayan cami ve minareleriyle perişanlık içindeki haşmetine rağmen hâlâ şehirlerin kraliçesi olan İstanbul’un kendine özgü cazibesi vardı ama, Haliç kıyılarına vardığım andan itibaren benim ilgim Ankara’da toplanmıştı.
Bu tutkunun gerçekleştirilebilmesi için güç bir zaman seçmiştim. Görünüşe göre, Lozan Konferansı çıkmaza girmişti; uzun zamandanberi beklenen barış, her zamankinden dana uzak görünüyordu. Savaş hali, hâlâ devam ediyordu. İşgal ordusu, sokaklara savaşçı bir renk ve hava verirken, büyük bir Müttefik donanması da ya Boğazda demirli duruyor veya Marmara denizinde atış tatbikatına çıkıyordu. Anadolu tepelerindeki başkente ulaşmak daha da güçleşmişti.

Her engel, sonu gelmez bürokratik bağlarla sürüp gidiyordu. Çabuk iş görmek isteyen bir Amerikalı için böyle bir kombinezon bir felâketti. Daha sonraki deneyimlerim, Kipling’in, Doğu ülkelerindeki enerjik bir Yankee’nin akıbetini anlatan ünlü hikâyesindeki gerçeği doğruladı. Adamın mezar taşında şöyle yazılıydı: “Doğuyu acele ettirmeye çalışan ahmak, burada yatıyor.”

Mizaçtan ve diğer şeylerden kaynaklanan bütün bu engellere ek olarak Türkler, Chester imtiyazının gerçekleştirilmesinin, kağıt üzerinde göründüğü kadar kolay olmayacağını anlamaya başlamışlardı ve bu da onları tedirgin ediyordu. Ankara’ya gidiş izin alabilmiş en son sivil, vesikasını -vizenin Türkçe adı- alabilmek için, İstanbul’da yedi hafta beklemek zorunda kalmıştı. Diğer iki üç kişi ise, dört haftalık meraklı ve sonuçsuz bekleyişten sonra, öfkeyle ülkelerine dönmüşlerdi. Başarı ümidi parlak değildi.

İstanbul’daki ilk günümde, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol’e saygı ziyaretinde bulunduğumda, kendisinden Ankara’ya gidebilmem için yardım istedim. Bana hemen, o zamanlar Ankara’nın İstanbul’daki baş temsilcisi olan Dr. Adnan Beye bir takdim mektubu verdi; bütün izin belgeleri ondan geçiyordu.

Dışişleri Bakanlığının bulunduğu ve Türk tarihin pek çok uğursuz olayına sahne olan ünlü Babıâli’de kendisini görmeye gittim. Kızıl Sultan Abdülhamid’in kirli âletleri ve işbirlikçileri, günlerini burada geçirmişlerdi. Yapının, tarihteki zengin kardeşi Ayasofya Camii kadar heybetli olacağını umuyordum. Oysa, mimarî güzellikle en küçük ilgisi olmayan ve temizlenmeye şiddetle muhtaç, kirli, düzensiz yayılma gösteren, sarı bir bina karşıma çıktı.

Adnan Beyin şahsında ilk Türk müttefikimi buldum. Üstelik, kendisinin geniş ve cömert görüşlü, tecrübeli bir kişi olduğunu da keşfettim. Milliyetçi hareketin güç günlerinde Kemal’in ilk yardımcılarından biri oluşu nedeniyle, Ankara Hükümetinin ilk başkan vekili olmuştu. Ayrıca, başka bir nedenden dolayı da şöhreti vardı; Türkiye’nin önde gelen kadın reformcusu ünlü Halide Hanımın kocasıydı.

Gidiş iznim için Ankara’ya hemen bir telgraf çekti. Somut olarak bu izin, İstanbul Polis Müdürlüğünce verilen bir belgede -yukarıda değinilen vesikada- ifadesini buluyordu. Dünya Savaşı günlerinde, sahibine cepheye gitme imkânını veren ve beyaz paso adı verilen bu belgeyi elde etmek güç bir işti. Şimdi anlayacaktım ki, peşinde koştuğum Ankara’yı ziyaret izniyle kıyaslandığında bu paso, halka dağıtılan el ilânları kadar kolay sağlanır birşeydi.
Adnan Bey, Ankara’dan yaklaşık üç gün içinde cevap alacağını söyledi. Anlıyordum ki, üç gün, Rusça seichas kelimesine benziyordu; bu kelime, sözlük anlamı olarak “hemen” demekti ama, kendi ülkelerindeki faaliyetler, daha doğrusu faaliyetsizlikler, hakkında kullanıldığı zaman genellikle “gelecek ay” anlamına geliyordu.

Bürokratik Güçlükler

Bir hafta geçtikten sonra Amerikan Elçiliği, Babıâli’den, müracaatıma bir cevap gelip gelmediğini sordu; hiçbir cevap gelmemişti. Birkaç gün sonra Türk memurları çılgına döndüler. İngiliz, Fransız ve İtalyan vatandaşları dışında hiçbir yabancının, Ankara’nın rızası olmadıkça İstanbul’a girip çıkamıyacakları hakkında bir emir çıkarılmıştı. Mevcut izin belgeleriyle Paris veya Londra’dan yola çıkmış kişiler, -ki içlerinde bazı Amerikalılar da vardı- Türk sınırında bekletiliyorlardı; oysa emir, onlar yola çıktıktan sonra çıkarılmıştı. Amiral Bristol’ün vaktinde ve ısrarlı çabaları sonucu, sınır yasağı Amerikalılar için kaldırıldı. Bir gün içinde Ankara, protesto ve başvuru telgraflarına boğulmuştu; ben de, kendi dilekçemin, yeni ve artan kargaşa içinde tümden kaybolmuş olacağını düşünüyordum.

Bu arada, İngilizce, Fransızca ve Almancayı akıcı şekilde konuşan Reşat Bey adında iyi, dürüst bir Türk gencini dragoman, yani kurye ve tercüman olarak sağlamıştım. Hiçbir yabancı, böyle bir yardımcı olmaksızın Ankara’ya gidemez; çünkü tek tük yerler dışında, Anadolu’da konuşulan tek dil Türkçedir. Aslında Reşat bey, Ankara’da bir yıl Amerikan konsolosluğu yaptıktan sonra daha yeni emekliye ayrılmış bulunan Robert Imbrie’den miras kalmıştı. Reşat Bey onun tercümanıydı. Imbrie ile yakın temasları sayesinde Amerikan âdetlerini öğrenmişti; gecikmeden dolayı duyduğum sabırsızlığı da gayet iyi anlıyordu. Onun da Ankara’da büyük etkisi vardı; benim için arkadaşlarına birkaç telgraf çekmişti.

İkinci haftanın sonunda Amiral Bristol, iznimin çabuklaştırılması için Adnan Bey’e kişisel bir müracaatta bulundu ve Babıâli’den Ankara’ya sert bir ikinci telgraf gitti. Tanıştığım diğer Türkler ve Amerikalılar da telgrafla başvurularını buna eklediler. Şüphesiz başka işlerim de vardı ama önümdeki zaman kısıtlıydı ve herşey bir yana, Kemal bu gezimin başlıca ödülüydü; onunla görüşmeye kararlıydım. Bu yüzden Temmuz başlarında Reşat Beyi, durumun ne olduğunu öğrenmek için Ankara’ya gönderdim. Ayın dördüncü gününün sabahında yola çıktı. Elçilikteki Bağımsızlık Günü töreninden otele döndüğümde, Reşat Bey’e hitaben Ankara’da hükümetteki arkadaşlarından birinden benim adresime gönderilmiş bir telgraf buldum; Ankara’ya gidiş iznimin, dokuz gün önce tellendiğini söylüyordu. Oysa önceki gün Babıâli Ankara’dan isteğim hakkında hâlâ ses çıkmamış olduğunu bildirmişti.

Araştırınca anladım ki, Polis Müdürlüğündeki bürokrasi yumağı içersinde önemli telgraf, bir kağıt yığınının altına atılmıştı; talebim üzerine başlatılan uzun bir arama, sabırsızlıkla beklenen mesajı ortaya çıkarana kadar da kimse, onun hakkında bir şey bilmiyordu. Bu, tipik bir Türk usûlüydü; tam Çin’in herhangi bir yerindeki “bir resmî dairede vuku bulabilecek cinsten. Reşat Bey dönüp de durumu bana bildirmeden önce, vesika elime geçmişti ve harekete hazırlanıyordum.

Bu ilk adım güçtü ama, asıl seyahatin hemen her merhalesi de eşit derecede güçlüklerle doluydu. Gene resmî bir Türk kararnamesiyle başım derde girecekti.

Eğer bir Türk olsaydım normal şartlar altında, araba vapuruyla İstanbul’un hemen karşısında Boğazın karşı kıyısında olan ve çok tartışılmış Berlin-Bağdad Demiryolunun Anadolu bölümünün başlangıç noktasını teşkil eden Haydarpaşa’dan trene binebilir ve yaklaşık yirmiyedi saatte vasıta değiştirmeksizin Ankara’ya varabilirdim. Oysa, 250.000 kişiden hayli fazla olan tüm Türk Ordusu, İzmit’in ötesinde demiryolu boyunca seferber edilmişti. Hiçbir yabancıya bu seyahati yapma izni verilmiyordu. Nisbeten -“nisbeten”i bile bile söylüyorum- kolay olan bu demiryolu yolculuğu yerine yabancı, gemiyle Mudanya’ya sonra trenle Bursa’ya, daha sonra bütün gün otomobille Anadolu ovasını geçerek Karaköy’e gitmek, orada da Haydarpaşa trenini beklemek zorundaydı. Yirmiyedi saat yerine, benim de yaptığım bu yolculuk, tam ellibeş saat sürdü.

Parlak güneşli bir pazartesi sabahı İstanbul’dan Ankara’ya hareket ettim. Amiral Bristol, Yüzbaşı T.H. Robbins komutasındaki bir denizaltı avcı botu’nu emrime vermişti; böylece kalabalık ve hiç de temiz olmayan yolcu vapurundan kurtulabildik. Yanımda, Mütarekeden sonra Türkiye’deki ilk Amerikan Yüksek Komiseri olan ve şimdi de Ankara’da ticarî bir görevi bulunan Lewis Heck ve sadık Reşat Bey olduğu halde, Marmara denizini geçerek Mudanya yolculuğunu dört saatte yaptım ve öğleyin oraya vardım. 1922 Kasımına kadar Mudanya, Türkiye haritasında bir noktadan ibaretti. Yunan yenilgisinden sonra, İngiliz ve Türk Orduları Çanakkale’de fiilî bir çatışmadan birkaç metre uzaktayken ve iki devlet arasında savaş kaçınılmaz görünürken, Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri Kumandanı General Sir Charles Harrington ve İsmet Paşa -Lozan’da Müttefik delegeleriyle böyle neşeli bir kovalamaca oynayan İsmet- burada buluştular ve birinci Lozan Konferansı’nın öncüsü olan ünlü mütarekeyi burada gerçekleştirdiler.

Madam Brotte ve Oteli

Köy, bir gece içinde üne kavuştu. Konferansın yapıldığı rıhtımın yanındaki küçük taş evde halen bir Türk ailesi oturuyor ve çocuklar evi doldurup taşırıyor.

Kırk millik Bursa yolculuğunu, günde iki kere sefer yapan oyuncak trenle yapacak yerde, Bursalı bir tüccarın yeni almış olduğu yepyeni bir Amerikan arabasıyla seyahat ettik; gelmesi telgrafla emredilmiş olan bu araba, limanda bizi bekliyordu. Tepeler, zeytin ağacı yığınlarından görünmüyordu; vadilerde ise bol bol tütün ve mısır yetişiyordu. Anadolu köylüsü, tutumlu ve çalışkan bir kişidir; herhalde daha Yunan askerî araçları gözden kaybolurken, yeniden inşa faaliyetine başlanmış olmalıdır.

Müezzinler minarelerden akşam namazı çağrısını yapmazdan çok önce Bursa’ya, hâlâ ticarî önemini koruyan Türkiye’nin eski başkentine vardım. Gece Hotel d’Anatolie’ye indik; orada İstanbul’a dönerken tekrar konaklayacağım güne kadar rahata ve lüksün her türlüsüne veda ettim.

Bu otel, Anadolu’nun ünlü kurumlarından biri. Sahibi, en az otelin kendisi kadar seçkin bir kişi olan Madam Brotte. Küçük şelâlenin şarkılı akışını dinlediğimiz güzel bahçesinde, hâlâ Fransız köylülerinin beyaz kepini giyen bu garip yaşlı hanım, hikâyesini bana anlattı. Fransa’nın Lyon şehrinde seksendört yıl önce doğmuş ve yirmibir yaşındayken bir ipek uzmanı olan babasıyla birlikte Anadolu’ya gelmişti. Bursa, Fransızlarca kurulmuş ve halen de büyük ölçüde işletilmekte bulunan Türk İpek endüstrisinin merkezidir. Madam, gelişinden az sonra otelin sahibiyle evlenmiş ve onun ölümünden sonra işletmeyi üstlenmişti. Savaşlar, çekilmeler, yıkımlar, üzerinde etkisini bırakmıştı ama, vakarlı tavrını korumaktaydı. Türkiye’de o kadar uzun zamandır yaşıyordu ki, Fransızcasına Türkçe kelimeler karıştırıyordu. Bu güzel kokulu çevrede onun konuşmalarını dinleyip, sunduğu mükemmel yemeği hatırladıkça, Fransa’da değil Anadolu’da olduğumu idrak etmekte güçlük çekiyordum.

Şunu da ekleyeyim ki, alkol bakımından Anadolu, kupkurudur. Madamın bir üzüntüsü, Türklerin şarap mahzenini mühürlemiş olmalarıydı; bu mühürlerin ne zaman kaldırılacağını bir Allah bir de Ankara bilirdi. Anadolu’da geçirdiğim sekiz gün içinde tek damla içki görmediğimi belirtmeye değer. Dünyada içki yasağının içkiyi gerçekten yasaklar göründüğü belki tek yer burası. İstanbul ise, daha sonra anlatılacak başka bir hikâye.

Madam Brotte’de sömürge yayılmasının başka bir kanıtını gördüm. Dünyayı, özellikle uzak ülkeleri dolaşırken şunun farkına varırsınız ki, belli ırklar, yabancı topraklara yerleştiklerinde belli kuralları izlerler. Bir İngilizin ilk yaptığı şey bir banka kurmaktır. İspanyol mutlaka bir kilise yapar, Fransız da bir kahve açar. Anadolu’da da durum böyledir.

Ertesi sabah samimî ihtiyar Fransız hanımefendiye biraz üzüntüyle veda ettim. Bizi Mudanya’dan getiren otomobille Karaköy’e bütün gün sürecek olan yolculuğa başladık. Bursa’nın eteklerinde Yunan felâketinin ilk gözle görülür işaretlerini gördüm. Yol kenarlarında terkedilmiş yüzlerce kamyon -Yunanlıların zorakî hediyeleri- vardı. Türkler bunları kaldırmak veya kurtarmak zahmetine bile girmemişlerdi. Kırlara açıldıkça, yıkılmış çiftlik evleri her tarafta göze çarpıyordu. Yunanlıların Ankara’yı zaptedeceğine içtenlikle inandıkları saldırı sırasında tüm köyler baştan aşağı yokedilmişti. Oysa, ilerlediklerinden çok daha hızlı olarak geri döndüler.

Kağnı Yolculuğu

Gerçek Anadolu’daydık. Ses güzelliği bakımından ancak Mezopotamya ile yanşan bu tatlı isim, “güneşin doğduğu yer” demektir. Güneş, beşeri ve manevî tüm ileri atılımların hikâyelerinde geçen kişi ve olaylar üzerinde uzun zamandır parlamıştı; çünkü şimdi insanlığın beşiğinin kenarları diyebileceğimiz yerlerden geçiyorduk. Kitab-ı Mukaddes günlerinin muhteşem ve ölümsüz simaları bu ovalarda yürümüşlerdi. İskender ve Pompey’in orduları burada ordugâh kurmuş, ünlü Gordion düğümü burada kesilmişti. Gene zırhlı haçlılar, Kudüs’e giderken buralardan geçmişlerdi; sağımızdaki ve solumuzdaki yeşil tepelerin arasında Yakın Doğu medeniyeti doğmuştu.

Yerinde olarak Anadolu kağnı senfonisi adı verilmiş şeyle ilk temasım burada oldu. Türk çiftçisinin tek aracı öküz veya manda tarafından çekilen arabaların yağlanmamış tahta tekerleklerinden çıkan bu ses, belki dünyanın en acayip sesi. Tarsuslu Saul çağından bu yana, bu arabaların ne yapım şekli, ne de gürültüsü değişmiş. Gerçi korkunç gürültüyü işittiğinizde insana inanılmaz geliyor ama, yolları dolduran kağnı arabalarının sürücüleri için, yolculuk sırasında uyanık olmak, görgü kurallarına aykırı bir şey. Ancak gıcırtı durduğunda uyanıyorlar. Sessizlik, onların çalar saati. Yunanlılar Güneydeki önemli Türk limanlarını tıkadıkları zaman, Kemal’in bütün malzemeleri, Ankara’ya kadar iki yüz milden fazla bir mesafede bu arabalarla taşınmıştı.

Yolculuğa devam ettikçe memleket, gitgide Kuzey Fransa’nın savaştan sonraki görünümünü almaya başladı. Gülle çukurlarında hatmi çiçekleri büyümüştü; her tarafta, bir ev veya köyün kuru, katı harabesi, çevreye gözcülük ediyordu. Yunanlılarla Türklerin kanlı bir savaşa tutuştukları İnönü köyünden geçtik; tam güneş batarken de Karaköy’e vardık; burası, Türkiye’nin her tarafında görebileceğiniz, birkaç kahvehaneyle çevrili bir tren istasyonundan ibaretti. Türk ordularının bir birliği yakınlarda çadır kurmuştu. Kahvelerimizi içmeden önce, kağıtlarımızı polis incelemesine sunmamız gerekiyordu.

Bir saat sonra, o sabah Haydarpaşa’dan kalkmış olan tren vardı. Birinci mevki bir kompartımana kendimizi atarak, Ankara yolculuğumuzun son bölümüne başladık. Geceyarısı, bir zamanlar önemli bir kasaba olan ve Yunanlılarla Türklerin aylarca bir ölüm kalım savaşına tutuştukları Eskişehir’de bizi buldu. Türklerin 1921’deki çekilişinden sonra, kasaba Yunanlılarca yakılmıştı. Trene binip de sert koltuk -çünkü Türkiye’de Pulmanlar bilinmiyor- üzerinde biraz uyumaya çalıştığım anda, Anadolu’yu kaşındıran küçük seyyahlarla tanışmaya başladım. Bunlar, insanlara rahatsızlığın ne olduğunu gösteren küçük, inatçı tabiat rehberleridir.

Birkaç saattir etraf gitgide yalçınlaşmıştı. Sallanan mısırları ve şükran dolu yeşillikleriyle bereketli ovalar, çok geride kalmıştı. Durmadan tepelere tırmandıkça, zaman zaman Ankara keçisi sürüleri görüyorduk. Kasvetli, çıplak bir manzaraydı ama, gözle görülebilen bütün arazinin ve daha da ötesinin her santimi için dövüşülmüştü.

Ertesi sabah saat dokuzda, tembelce kıvrılan dar bir ırmağı geçtik. Diğer tarihî nehirlerin çoğu gibi önemsiz görünmekle beraber, bu nehir, Türk şarkılarında ve geleneğinde ölümsüzleşecek. Gelecek tüm yıllarda, pazarlarda rastlayacağınız ilginç hikayeciler, onun kayalık kıyılarında olup bitenlerin destanını anlatacaklar. Bu önemsiz görünüşlü nehir, Yunan taarruzunun zirve noktasını teşkil eden ve Kemal Paşa’nın ordusunun son bir ümitle gayretini gösterdiği ünlü Sakarya’ydı. Nehri geçtiğimiz noktanın pek yakınında, Yunanlılar geri atılmış ve taarruzları kırılmıştı. Fransa için Marne, italya için Piave neyse, yeni Türkiye için de Sakarya odur. O, ümit yıldızının doğduğu noktayı göstermektedir.

Daha ne olduğunu pek anlayamadan, kara bir duman örtüsü, bir şehrin değişmez ileri karakolu, uzakta göründü. Sonra, güneş ışığında dik ve beyaz duran tek tük cami ve minareler gördüm; az sonra Ankara’daydık. Demiryolu istasyonu şehrin eteklerinde olduğundan, kalacağım yere gitmek için, otomobille bir milden fazla yol almam gerekti.

Yolculuğun sıkıntılarına rağmen, trenden indiğimde bir çeşit heyecana kapıldığımı itiraf etmeliyim. Nihayet, belki de medeniyet tarihinde emsali olmayan bir başkentteydim. Önce Erzurum’da, sonra Sivas’taki geçici konaklamalardan sonra Kemalistler, hükümetlerini, Anadolu demiryolunun bir yol başındaki bu bakımsız, harap, yarı yanmış köyde kurmuşlardı. Ankara, tarihsel ilişkilerden yoksun değildi; bir defa haçlılar burada konakladıkları gibi, korkunç Timurlenk de ünlü bir savaşta Sultan Bayezid’i yenip esir alarak Doğuya götürmüştü.

Ankara, Garip Başkent

Nerdeyse bir gecede nüfus, onbinden altmışbine çıkmıştı. Türk parlâmentosuna verilen adla Büyük Millet Meclisinin doğusuyla birlikte, kabine, hükümetin bütün üyeleri ve millî yönetimine katılan pek çok insan gelmişti. Yunanlıların geçen yıl yenilgiye uğratılışına kadar Ankara, aynı zamanda Türk Ordusunun genel karargâhı ve başlıca ikmal üssüydü.

O zaman da, şimdi de Ankara, her Avrupa elçiliğinde geleceğine ilgi duyulan bir devletin başkentinden çok, ilk zenginlik dalgasını yaşamakta olan bir Batı madencilik kasabasına benziyordu. Her ev, hattâ oturulabilecek her delik, insanlarla dolup taşıyordu. Amerikan konsolosu Imbrie, bir yıl, hükümetin kendisine tahsis ettiği bir yük vagonunda oturmak zorunda kalmış; üstelik, bu uyduruk evi elinden kaçırmamak için bütün gücüyle uğraşmaya mecbur olmuştu. Dükkânlar ilkeldi ve bir Avrupalının gidebileceği gibi sadece iki restoran vardı.

Bildiğimiz anlamda otel yoktu. Otele en yakın şey, Türkçe anlamı ev olan, sözde han’dı. Yolcuların konakladığı ortalama bir Türk köy hanı, ortada avlusu olan beyaz badanalı bir yapıdan ibarettir; kervan sürücüleri, geceleri, katırlarını veya develerini bu avluya bağlayıp yukarı katta yerde yatarlar. Hanın kendine özgü bir havası ve gözle daha iyi görülebilir başka şeyleri vardır.

Eğer yeni Türk hareketine can veren vatanseverlik duygusu hakkında şüpheniz varsa, Ankara’ya gitmeniz bunu dağıtmaya yeter. Tasvir edilmesi hemen hemen imkânsız bir konforsuzluğun içinde, çoğu bir zamanlar Londra, Paris, Berlin, Roma veya Viyana’mn lüks ve rahatlığında yaşamış eski elçiler olan yüksek memurların, sabırla günlük görevlerini yapmakta olduklarını görürsünüz.

Neyse ki ben, Ankara’ya gelen her ziyaretçinin kaderi olan bu maddî konforsuzluğa karşı bir tür sigortalanmıştım. Kemal’in konutundan sonra, oturulmaya elverişli hemen tek yer, Yakın Doğu Yardım Misyonu mensuplarının kullanımı için yenilenmiş, son zamanlarda da Chester İmtiyazı temsilcilerine satın alınmış binaydı. İstanbul’dan ayrılmadan önce, burada kalmak için izin almıştım ki, bu birçok yönden Allahın bir lûtfuydu. Bir mucize kabilinden, fakat daha önemlisi, yerleri ovdurup yatakları havalandırttığım üç yaşlı Ermeni hizmetkâr sayesinde, haşerat tozuna ihtiyacım olmadı. Gerçekte, bunları beraberimde İstanbul’a geri getirdim ve daha çekici başka mallarla değiştirdim.

Chester İmtiyazından söz ederken, Ankara’da daha yarım gün geçirir geçirmez içime doğan şu çarpıcı gerçeği hatırlıyorum. En fakir kundura boyacısına varıncaya kadar herkes, sadece bu imtiyaz hakkında bilgi sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda onu, Türkiye’nin gelişmesi ve zenginleşmesi için şaşmaz bir ilâç sayıyor. Bir Türk köylüsüne bu imtiyazı sorun; size bunun, gelecek ay çiftliğinin kenarından bir demiryolu geçmesi demek olduğunu söyler. Chester imtiyazcılarının, bir ekonomik dönüşümü gerçekleştirebilecekleri yolunda, körcesine ve âdeta insanın içine dokunan bir inanç var. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Ankara’da da, Amerikalının şu anda en makbul yabancı oluşunun bir nedeni bu. Ancak Chester sorununun tümü, daha sonraki bir makalede ele alınacak.

Tercihin Sebepleri

Şimdiye kadar kendinize şu soruyu sormuş olmanız gerekir: Niçin Türkler, bu bakımsız kasabayı başkentleri olarak seçmişler? Cevap ilginç. İlki, savunma düşüncesi. Ankara, denizden iki yüz küsur mil uzaklıkta ve Yunanlıların ıstırapla keşfettikleri gibi, her istilâcı ordu ülkede yaşamak zorunda. Anî bir saldırı halinde bile, kaçış yolu sağlayan vahşi ve sarp geri bölgeleri var. Ama bu, sadece dış sebep.

Eğer konuştuğunuz Türk samimîyse, bu tecridin gerçek amacının, belki de hükümet personelini dalaverelerden uzak tutmak olduğunu söyleyecektir. İstanbul’da memur, gayrımeşru resmî işlemlerin alışılagelmiş oyun alanındadır. Milliyetçi Hükümet, bu geçiş döneminde işi şansa bırakmıyor. Ankara’yı seçen Kemal Paşa; bu tercihi, onun takdir gücü hakkında fikir veriyor.

Ankara’nın ana caddesi, kaldırmışız, düzensiz bir sokak; yakıcı güneş, sokağın bitmek bilmez toz ve gürültüsü üzerinde parlıyor. Bir ucunda, üzerinde beyaz yıldız ve hilâliyle kırmızı Türk bayrağı dalgalanan alçak, sıvalı bir bina var. Kemal’in kişiliğinden sonra, Türk Hükümetinin ruhu sayılabilecek olan şey, burada yer alıyor. Büyük Millet Meclisinin çalışma yeri burası. Kemal Paşa burada Başkan seçilmiş, Lozan Andlaşması burada onaylanmış.

Büyük Millet Meclisinin bütün parlâmentolar arasında bir eşi yok; şu nedenle ki, aynı zamanda milletin yürütme gücünün de başı olan kendi başkanını seçmekle kalmıyor, fakat başbakan da dahil olmak üzere, hükümetin bütün üyelerini de seçiyor. Bu usûle göre bir hükümet, İngiltere veya Fransa’da olduğu gibi, başbakan güvenoyu alamadığı zaman düşmez. Eğer bir vekil istenmiyorsa, yasama organınca görevden alınır, yerine bir yenisi seçilir ve hükümet işleri, kesintiye uğramaksızın devam eder. Meclis üyeleri, şüphesiz, halk tarafından seçilmişlerdir.

Bütün bunlar, konuya giriş niteliğinde. Artık Kemal’in sahasındaydım ve şimdi işim onu görmekti. Bir Çarşamba günü öğle vakti Ankara’ya varmış ve hemen Reşat Beyi, kendisine Amiral Bristol’dan bir takdim mektubu getirdiğim Başvekil Rauf Beye göndermiştim. Lozan’daki kriz nedeniyle kabine, hemen sürekli toplantı halindeydi ve onu ancak ertesi sabah saat dokuzda görebildim.

Sıvalı, küçük, yetersiz döşenmiş, fakat baş sakininin kişiliği sayesinde canlı bir bina olan Hariciye Vekâletinde kendisiyle üç saat geçirdim. Denizci bir Başbakan olan Rauf Bey -kendisi Türk Donanmasında amiraldi- bir denizcinin samimî, açıksözlü, sağlam tavırlarını taşıyordu. Üstelik, kabinenin İngilizce bilen tek üyesiydi; bana, 1903’te Beyaz Saray’da Roosevelt’i ziyaret ettiğini söyledi. İngilizlerin 1920’de Malta’ya sürdükleri ileri gelen Türklerden biriydi. Bana söylediğine göre sürgündeki tek tesellisi, denizci arkadaşlarından arasıra kendisine ulaşan Saturday Evening Post’tu. Bu dergileri o kadar etraflı okumuştu ki, onlardan uzun alıntılar yapıyordu. Benim General Smuts hakkındaki bir makalemle özellikle ilgilenmişti; Smuts’un self-determinasyon’la ilgili düşünceleri, yeni Türk politikasının şekillenmesine yardımcı olmuştu.

Ertesi gün öğleden sonra saat beşte Kemal Paşayı evinde görmek üzere randevuyu bana Rauf Bey aldı. İlk plâna göre, orada o akşam ikimiz birlikte yemek yiyecektik. Daha sonra bu değişmiş, çünkü Rauf Beyin sözleriyle “Gazinin kayınları kendisine misafir, ev kalabalık”. “Kayınlar’ (in-laws) deyimini kullanmasından, Rauf Beyin Batı deyimlerine ne kadar çabuk adapte olduğunu görebilirsiniz.

Başvekilin Gazi’den söz etmesini açıklamak gerek. Genellikle Ankara halkı, Kemal’den Paşa olarak söz eder. Okumuş Türkler ise, onun için daima, daha sonraki unvanı olan Gazi unvanını kullanırlar; Meclisin oyuyla verilmiş olan bu unvan, Türkçede “fatih” anlamına geliyor. Fatih Mehmet’in İstanbul kapılarını çökertip Boğazda İslâmiyet çağını açtığı o tarihî 1453 gününden bu yana, bu azametli unvan, sadece üç kişiye verilmiş. Biri, Plevne kahramanı Topal Osman Paşa; ikincisi, 90’ların sonlarına doğru Yunanlıları hezimete uğratan Muhtar Paşa; üçüncüsü de, Mustafa Kemal.

Ayın onüçü Cuma günüyle birlikte, Kemal’le uzun zamandır beklediğim mülakat da geldi. Kendisi, Ankara’dan yaklaşık beş mil ötede bir çeşit yazlık yeri olan Çankaya’da, Türklerin villâ dedikleri bir köşkte oturuyordu. Ankara’da otomobil az olduğu için, bir nakliye aracıyla gitmek zorunda kaldım. Reşat Bey de benimle geldi ama, Kemal’le konuşmamızda hazır bulunmadı.

Gazi’nin Konutu

Kemal’in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe sayıları arttı. Bu askerler, Kemal’in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.

Az sonra yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş evcik vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey (tercüman), bunun Türk milletince Kemal’e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.

Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi beraberinde küçük taş evciğe götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada Gazi’nin kayınpederi olan Muammer UşakBey’i gördüm; kendisi, İzmir’in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika’yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce biliyordu. Kemal’in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.

Tam Muammer Bey’le Türkiye’nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal’in yaveri, hâküniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi’nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas konutun kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa stilinde döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; karşısında, birçok ciltleri Fransızca bir sıra dolu kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.

Bitişik odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan’dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı;

Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan İsmet Paşa, bir gün önce Chester imtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaşın akıbeti havadaydı.

Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma oldu. Ama gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu kişiydi. Kemal’in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa, hemen hemen 1.80’lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal’in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal’i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü…

Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan (kuyruklu ceket) oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.

Rauf Bey kabine oda-sında beni Kemal’e takdim etti. Mûtad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra şöyle dedi: “Belki konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla baş başa bıraksak daha iyi olur.” Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.

Gazi Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızca’mla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil tercümanlık yaptı.

Kemal, nasılsa, Ankara yolculuğumda başıma gelen güçlükleri ve gecikmeleri işitmişti.

* * *

– Burada yukarıda yer alan röportaj başlıyor.. Haber3.com sizin söyleşi kısmını soru cevap olarak yeniden derlemiştir.. Latife Hanım’ın odaya girmesiyle kısa bir süre içinde konuşma yön değiştirmiş.. İşte o noktadan sonra yazarın kaleme aldıkları…

* * *

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi. Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce’yle cevap verdi.

Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal’e rastlayınca, o-nun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Mülâkatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal’in kulağına bir şey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Bayan Kemal geliyor” dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi.

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce’yle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa’da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Bayan Kemal

Bu, doğal olarak, bizi Kemal’in hayatındaki romansa götürüyor. Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal’e rastlayınca, onun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Tüm hikâyeyi ilk ağızdan ve aşağıdaki şekilde işittim:

Mülakatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal’in kulağına birşey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Bayan Kemal geliyor” dedi.

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zerafetin ta kendisiydi.

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir Ingilizceyle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa’da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hâlâ toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Bayan Kemal, bana hayat hikâyesini anlattı; bu, seçkin kocasının daha zahmetli kariyerinin hikâyesini, çekici şekilde tamamlıyordu.

Daha önce bahsetmiş olduğum gibi, babası, uzun yıllar Türkiye’nin ekonomik başkenti olan İzmir’in en zengin tüccarı. Kendi ismi Latife. Buna, Türkçede evli veya bekâr bayan anlamına gelebilecek “hanım” kelimesini eklemek gerek. Böylece, evlenmeden önceki ismi Latife Hanım’dı. Eğer şimdi tam evlilik ismini kullanırsa, Latife Gazi Mustafa Kemal Hanım “olması gerekir.

Yunan Savaşının ilk günlerinde kâh Paris’te kâh Londra’daydı. 1921 güzünde, o zaman Yunanlıların elinde olan İzmir’e geri döndü; Yunanlılar babasını hapsetmişlerdi, daha sonra kendisini de Türk casusu olma iddiasıyla tutukladılar. Kapıda iki Yunan askerinin nöbetçiliğinde kendi evinde göz hapsine mahkûm oldu. Burada üç ay geçirdi.

Bir gün Yunan nöbetçileri ansızın ortadan kayboldular. Ortada, hızlı çekilişin telâş ve gürültüsü vardı; ertesi sabahın erken saatlerinde muzaffer Türkler İzmir’e girdiler. Birkaç gün sonra Kemal de gelip ordularının başında muzafferane İzmir’e girdi. Bundan sonrasını Lâtife Hanımın kendi saf kelimeleriyle anlatayım:

“Mustafa Kemal’le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir’deki ikameti sırasında bizim misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimiz olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimiz olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk elli kadarı eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikâh yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan’dan getirdi.”

Bayan Kemal, kocasından samimî takdir duygularıyla söz ediyordu: “O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir” dedi. “Kurduğu hükümet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hâkim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu.”

“Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım.”

“Eşinizin eğlenceleri nelerdir?” diye sordum.

“Müziği sever; okuyacak zaman bulduğu zaman eski çağ tarihiyle meşgul olur” dedi. Sonra ayaklarımızın dibinde yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilâve etti: “Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi.”

Oy Hakkından Önce Eğitim

Bayan Kemal’in, Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi:

“Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki, eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli. Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vâdede, kadınlar için kadınlarca yönetilen okullarımız olmalı. Bunun, yavaş bir süreç olması kaçınılmaz. Peçenin kaldırılmasına taraftarım.

Kitaplardan konuşmaya başladık. Bayan Kemal’in Longfellow’un büyük hayranı olmasına çok hayret ettim. Hayat İlâhisinin tümünü ezberden okudu. Keats, Shelley ve Byron’u ne kadar iyi bildiğini görmek de, benim için aynı derecede ilginçti.

Bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız, bıraktığımız yerden tekrar başladı. Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi’nin Ankara’da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920’nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde, “bu bana gençliğimi hatırlatıyor” dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi.

Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara’ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selâmlandım, zira karanlıkta Kemal’in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.

Bundan sonra yapılması gereken şey, Kemal’in şu ana kadarki hayli kısa ve dolu hayatını anlatmak. O, bir küçük devlet memurunun oğlu ve kırküç yıl önce o zaman Türk Bayrağı altında olan Selanik’te doğmuş.

Kemal’in kaderinde ordu vardı; yaşı gelince, Manastır’daki askerî okula girdi. Orduda iken çalışma arkadaşlarını, askerliğe karşı duyduğu gerçek aşkla etkiledi. Şimdi olduğu gibi, o zaman da bir milliyetçiydi. O günlerde bu, sapık bir düşünce sayılıyordu; çünkü Türkiye, din ve devletin kontrolünü saltanatta birleştiren çürümüş bir yönetimin pençesindeydi. Başka bir deyişle, sultan sadece hükümdar değil, aynı zamanda ulu halife olarak dinin de savunucusuydu.

Kemal’in eski askerlik günlerinden bir arkadaşının bana İstanbul’da söylediğine göre, 1908 İhtilâlini ve 1909 karşı ihtilâlini yapmış olan ve Enver Paşa’nm egemenliğinde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti İktidarının zirvesindeyken, Türkiye’nin gelecekteki kurtarıcısı şunları söylemişti: “Bu politikacılar başarısız kalmaya mahkûmdurlar; çünkü ülkeyi değil, bir sınıfı temsil ediyorlar. Sadece siyasî saiklerle hareket ediyorlar. Birgün Türkiye’nin kurtuluşuna yardım edeceğim.” Napolyon gibi o da, kendisinin kaderin gönderdiği bir insan olduğuna inanıyordu; sonraki başarıları da bu eski inancını doğrulamıştı.

Kemal Çanakkale’de

Türkiye’de zeki subayların siyasetteki istikballerinin parlak olduğu bir dönemde Kemal’in mesleğine bağlı kalmış olması da ilginçtir. Trablus’ta İtalyanlara karşı savaşmakla birlikte, orduda isim yapmaya başlaması, ancak Dünya Savaşıyla olmuştur.

Almanlara antipatisi dolayısıyla, şüphesiz, Türkiye’nin mihver devletleri yanında savaşa girmesine karşıydı. Bu yüzden derhal Enver Paşa’nın düşmanlığını çekti ve savaş yılları sırasında bu husumet daha da had noktaya ulaştı. Enver onu her yoldan küçümsemeye çalıştıysa da o, işten atılamıyacak derecede iyi bir askerdi. Bir ara, o zamanlar veliaht olan müstakbel Sultan VI. Mehmet’e Almanya’ya yaptığı resmî ziyarette refakat etmek üzere, geçici olarak cepheden ayrıldı.

Çanakkale savaşları öncesinde Kemal, piyade albayıydı. İngilizlerle Fransızların kötü bahtlı çıkarmalarını yapmalarından önce bile, kendisine Gelibolu’da bir komuta mevkii verilmişti. Kısa zaman sonra tümgeneralliğe yükseltildi -bu ona paşa unvanı kazandırdı- ve 19’uncu Tümenin komutasını üstlendi. Liman Von Sanders gözden düşdüğünde, yarımadadaki en yüksek rütbeli Türk subaylarından biri oldu.

Çoğu kimse, Çanakkale Seferinin, büyük ölçüde Kemal’in süratli karar verişi sayesinde başarısızlığa