Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 98

Atatürk’ün 1923’te Amerikalı Gazeteciye Verdiği Röportaj

0

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı. İşte Mustafa Kemal Atatürk”ün ağzından bugüne kadar belki de hiç okumadığınız açıklamalar..

1923 yılının Temmuz ayı.. Amerikan The Saturday Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, Ankara gelmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’le bir röportaj yapmıştı. Söyleri ile yazarın Anadolu izlenimlerinden oluşan yazı derginin 20 Ekim 1923 tarihli sayısında yayınlanmıştı.

Atatürk’ün söyleşide verdiği cevaplar ise Anadolu Hareketinin bütün derinliğini ve Ata’nın emperyalizme bakışını çok iyi anlatıyor: “Emperyalizm ölüme mahkûmdur.. Demokrasi insan ırkının ümididir..”

Marcosson’un izlenimlerinden oluşan yazı Prof. Ergun Özbudun tarafınan Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında Türkçe olarak yayınlanmıştı.. Bu söyleşiye ulaşan Haber3.com metni sizin için özel olarak yeniden derledi. İşte internet medyasında ilk kez Haber3.com’da yayınlanan o söyleşi:

“TÜRK HÜKÜMETİ DÜNYADAKİ EN DEMOKRATİK HÜKÜMETTİR !”

Atatürk:
Geldiğinize çok memnun oldum. Biz, Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler.. Size ne söylememi istiyorsunuz?

Muhabir:
İlkin.. Bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?

Atatürk:
Memnuniyetle. Birleşik Devletlerin ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisinin 1920 Ocağında ilân ettiği Millî Misakımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız.

Türkiye de, Amerika da, demokratik rejimlerdir. Gerçekten, şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.

Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde, birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millî kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz.

Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazını vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.

Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk onüç devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi, yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız.

Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemişlerdir? Söyliyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletlerin şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa, öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır.

YENİ İSLAMCILIK VE YENİ TURANCILIK YANLIŞ

Muhabir:
Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir? Başka bir deyişle, Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?

Atatürk:

Kısaca söyleyeyim.. Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise, ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.

Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm, Avrupa’ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını, Almanya’nın Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.

Bir Türkün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa, yeni Türkiye’nin temelindeki fikir aynen budur. Biz, zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı, bunun üzerine kuruludur; şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz kırksekiz devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.

Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar, sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı. Bu, ve eski fetih düşüncesi… Türkiye’nin gerilemesinin bir sebebi, bu güç yönetim işi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı. Eski İmparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini problemlere açık buluyordu.

Oysa, eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri, Türkiye’de ebediyen ölmüştür. Eski İmparatorluğumuz, Osmanlıydı. Bu da, kuvvet ve zor demekti. Bu artık anlamını kaybetmiştir. Biz şimdi Türküz, yalnızca Türk. İşte bunun içindir ki, Woodrow Wilson’un gayet iyi ifade ettiği self-determinasyon idealine dayanan, Türklere ait bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir ama, Avrupa’nın pek çok yerlerinde self-determinasyon’u engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değil. Ne de keyfî gümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz, ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler, bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar dağıtılmıştır; işte bu sınırların içinde mevkiimizi korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz

Biliyor musunuz, Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim, haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.

Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz.

Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz.

Muhabir:
Birleşik Devletler, sizin bu yeni Türkiye’nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?

Atatürk:
Türkiye, temelde bir tarım ülkesi. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar, tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı, dehşet verecek kadar yüksek.

İlkin tarımı alalım. Birincisi, tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir, ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle, tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor, ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor bizim ilk yardımcımız olacaktır.

Ulaşım da aynı derecede hayatîdir. Dünya Savaşından önce Almanlar, Türkiye’nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamışlardı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlardan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika’ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazını vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını ümid ediyorum. Bu, sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millî kaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.

Sağlık konusunda zaten, kabinemizin bir unsuru olarak, bir Sağlık Bakanlığı kurduk; çocuk ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda da gene Amerika yardımcı olabilir.

Ekonomiden söz ederken, yeni Türkiye için hayatî önem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticarî gelişmesi konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye’yi Çin’e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler

Muhabir:
Dünyanın bugünkü hastalığı için ilâcınız nedir?

Atatürk:
Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği..

Muhabir:
Milletler Cemiyeti bir çare mi?

Atatürk:
Hem evet, hem hayır.. Cemiyetin hatası, bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson’un self-determinasyon fikri, garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor..

Muhabir:
Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne girmesine taraftar mısınız?

Atatürk:
Şarta bağlı; ancak şu andaki işleyiş şekliyle Cemiyet, bir deneme niteliğini sürdürmektedir

KADINLAR HAKKINDA NELER SÖYLEDİ ?

“…Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklere eşit olmalı. İslamiyetin en eski günlerinden beri, kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam Dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılarla olan savaşta Türk kadınları, cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hattâ ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir sonucu olmuştur.

Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yanyana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak millî çalışmaya katılmaktadırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocalarınca kapatılmaktadır. Bu da, kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek, bu noktada fazla ileri gitmiştir..”

* * *

MUHABİRİN İZLENİMLERİ

Yazarın -Lozan Antlaşması arifesinde- İstanbul’dan hareketle Mudanya-Bursa üzerinden Ankara’ya gelişi, Ankara’daki temasları ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesi, Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki birçok ilginç olayı da sergilemektedir. İşte muhabirin izleimleri:

Savaş içinde doğmuş olan Türk Devletinin kritik bir saatinde, bu kişiyle Ankara’da konuştum. Lozan Konferansı dağılmak üzereydi. Savaş veya barış hâlâ boşlukta sallanıyordu. Daha dün Başvekil Rauf Bey bana şunları söyledi: “Eğer Müttefikler savaş istiyorlarsa, istediklerini elde edebilirler”. Hava, gerginlik ve belirsizlik doluydu. Sıkıntılı çevrenin üzerinde, kendisini görmek için bu kadar yol gittiğim şefin tâviz vermez varlığı dolaşıyordu. Hükümetin kendisi gibi, olaylar da onun etrafında dönüp duruyordu.

Seyahatin güçlüğü, çevrenin çetin ve dramatik karakteri açısından Anadolu, bir yıl önce Sun Yat-sen’i görmek için yaptığım Güney Çin cephesi gezisini çok andırıyordu. Onunla Kemal arasında belli bir benzerlik vardır. Her ikisi de, bir çeşit ilhamla dolu liderlerdir.Her ikisinde de, yıkılmış imparatorlukların yan ürünü olan o alevli bağımsızlık ideali mevcuttur. Paralellik burada sona eriyor. Kemal, kan ve demirden bir insan, bir doğu Bismarck’ı; sebatkâr, acımasız, yenilmez. Oysa Sun Yat-sen, rüya ve hülya içinde, kaderin ebedî oyuncağı; atasözündeki kedinin ne kadar çok canı varsa, onun da o kadar çok siyasal hüviyeti -hattâ ekleyebilirim ki, o kadar çok hükümeti- var.

Türkiye Türklerindir

Bu kişiler ne kadar farklıysa, arkalarındaki milletler de o kadar farklı. Çarpıcı bir karşıtlık da burada. Çin, bencil amaçların bitmek bilmez çatışması ve liderlik yokluğu yüzünden, inanılmaz denilebilecek bir siyasal kaos içinde çalkalanırken; Türkiye, uzun ve kanlı tarihinde ilk defa, belirli sınırlara, gerçek bir vatana ve Müslüman dünyasının kaderine şekil verebilecek -bu arada Amerika’nın Yakın Doğudaki ticarî özlemlerini de etkileyebilecek- bir milliyetçi hedefe sahip, homojen bir millet olarak ortaya çıktı. Yeni slogan, “Türkiye, Türklerindir”. Bütün bu hayret verici evrimin aracı ve ilham kaynağı Kemal Paşadır; 1919’da Türkiye’nin, yenilgi ve iflâs sonucu, olabileceği kadar düşkün olduğu hatırlanırsa, bu neredeyse bir mucizedir.

Türkiye gezimin gerçek hedefi oydu. Parlayan cami ve minareleriyle perişanlık içindeki haşmetine rağmen hâlâ şehirlerin kraliçesi olan İstanbul’un kendine özgü cazibesi vardı ama, Haliç kıyılarına vardığım andan itibaren benim ilgim Ankara’da toplanmıştı.
Bu tutkunun gerçekleştirilebilmesi için güç bir zaman seçmiştim. Görünüşe göre, Lozan Konferansı çıkmaza girmişti; uzun zamandanberi beklenen barış, her zamankinden dana uzak görünüyordu. Savaş hali, hâlâ devam ediyordu. İşgal ordusu, sokaklara savaşçı bir renk ve hava verirken, büyük bir Müttefik donanması da ya Boğazda demirli duruyor veya Marmara denizinde atış tatbikatına çıkıyordu. Anadolu tepelerindeki başkente ulaşmak daha da güçleşmişti.

Her engel, sonu gelmez bürokratik bağlarla sürüp gidiyordu. Çabuk iş görmek isteyen bir Amerikalı için böyle bir kombinezon bir felâketti. Daha sonraki deneyimlerim, Kipling’in, Doğu ülkelerindeki enerjik bir Yankee’nin akıbetini anlatan ünlü hikâyesindeki gerçeği doğruladı. Adamın mezar taşında şöyle yazılıydı: “Doğuyu acele ettirmeye çalışan ahmak, burada yatıyor.”

Mizaçtan ve diğer şeylerden kaynaklanan bütün bu engellere ek olarak Türkler, Chester imtiyazının gerçekleştirilmesinin, kağıt üzerinde göründüğü kadar kolay olmayacağını anlamaya başlamışlardı ve bu da onları tedirgin ediyordu. Ankara’ya gidiş izin alabilmiş en son sivil, vesikasını -vizenin Türkçe adı- alabilmek için, İstanbul’da yedi hafta beklemek zorunda kalmıştı. Diğer iki üç kişi ise, dört haftalık meraklı ve sonuçsuz bekleyişten sonra, öfkeyle ülkelerine dönmüşlerdi. Başarı ümidi parlak değildi.

İstanbul’daki ilk günümde, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol’e saygı ziyaretinde bulunduğumda, kendisinden Ankara’ya gidebilmem için yardım istedim. Bana hemen, o zamanlar Ankara’nın İstanbul’daki baş temsilcisi olan Dr. Adnan Beye bir takdim mektubu verdi; bütün izin belgeleri ondan geçiyordu.

Dışişleri Bakanlığının bulunduğu ve Türk tarihin pek çok uğursuz olayına sahne olan ünlü Babıâli’de kendisini görmeye gittim. Kızıl Sultan Abdülhamid’in kirli âletleri ve işbirlikçileri, günlerini burada geçirmişlerdi. Yapının, tarihteki zengin kardeşi Ayasofya Camii kadar heybetli olacağını umuyordum. Oysa, mimarî güzellikle en küçük ilgisi olmayan ve temizlenmeye şiddetle muhtaç, kirli, düzensiz yayılma gösteren, sarı bir bina karşıma çıktı.

Adnan Beyin şahsında ilk Türk müttefikimi buldum. Üstelik, kendisinin geniş ve cömert görüşlü, tecrübeli bir kişi olduğunu da keşfettim. Milliyetçi hareketin güç günlerinde Kemal’in ilk yardımcılarından biri oluşu nedeniyle, Ankara Hükümetinin ilk başkan vekili olmuştu. Ayrıca, başka bir nedenden dolayı da şöhreti vardı; Türkiye’nin önde gelen kadın reformcusu ünlü Halide Hanımın kocasıydı.

Gidiş iznim için Ankara’ya hemen bir telgraf çekti. Somut olarak bu izin, İstanbul Polis Müdürlüğünce verilen bir belgede -yukarıda değinilen vesikada- ifadesini buluyordu. Dünya Savaşı günlerinde, sahibine cepheye gitme imkânını veren ve beyaz paso adı verilen bu belgeyi elde etmek güç bir işti. Şimdi anlayacaktım ki, peşinde koştuğum Ankara’yı ziyaret izniyle kıyaslandığında bu paso, halka dağıtılan el ilânları kadar kolay sağlanır birşeydi.
Adnan Bey, Ankara’dan yaklaşık üç gün içinde cevap alacağını söyledi. Anlıyordum ki, üç gün, Rusça seichas kelimesine benziyordu; bu kelime, sözlük anlamı olarak “hemen” demekti ama, kendi ülkelerindeki faaliyetler, daha doğrusu faaliyetsizlikler, hakkında kullanıldığı zaman genellikle “gelecek ay” anlamına geliyordu.

Bürokratik Güçlükler

Bir hafta geçtikten sonra Amerikan Elçiliği, Babıâli’den, müracaatıma bir cevap gelip gelmediğini sordu; hiçbir cevap gelmemişti. Birkaç gün sonra Türk memurları çılgına döndüler. İngiliz, Fransız ve İtalyan vatandaşları dışında hiçbir yabancının, Ankara’nın rızası olmadıkça İstanbul’a girip çıkamıyacakları hakkında bir emir çıkarılmıştı. Mevcut izin belgeleriyle Paris veya Londra’dan yola çıkmış kişiler, -ki içlerinde bazı Amerikalılar da vardı- Türk sınırında bekletiliyorlardı; oysa emir, onlar yola çıktıktan sonra çıkarılmıştı. Amiral Bristol’ün vaktinde ve ısrarlı çabaları sonucu, sınır yasağı Amerikalılar için kaldırıldı. Bir gün içinde Ankara, protesto ve başvuru telgraflarına boğulmuştu; ben de, kendi dilekçemin, yeni ve artan kargaşa içinde tümden kaybolmuş olacağını düşünüyordum.

Bu arada, İngilizce, Fransızca ve Almancayı akıcı şekilde konuşan Reşat Bey adında iyi, dürüst bir Türk gencini dragoman, yani kurye ve tercüman olarak sağlamıştım. Hiçbir yabancı, böyle bir yardımcı olmaksızın Ankara’ya gidemez; çünkü tek tük yerler dışında, Anadolu’da konuşulan tek dil Türkçedir. Aslında Reşat bey, Ankara’da bir yıl Amerikan konsolosluğu yaptıktan sonra daha yeni emekliye ayrılmış bulunan Robert Imbrie’den miras kalmıştı. Reşat Bey onun tercümanıydı. Imbrie ile yakın temasları sayesinde Amerikan âdetlerini öğrenmişti; gecikmeden dolayı duyduğum sabırsızlığı da gayet iyi anlıyordu. Onun da Ankara’da büyük etkisi vardı; benim için arkadaşlarına birkaç telgraf çekmişti.

İkinci haftanın sonunda Amiral Bristol, iznimin çabuklaştırılması için Adnan Bey’e kişisel bir müracaatta bulundu ve Babıâli’den Ankara’ya sert bir ikinci telgraf gitti. Tanıştığım diğer Türkler ve Amerikalılar da telgrafla başvurularını buna eklediler. Şüphesiz başka işlerim de vardı ama önümdeki zaman kısıtlıydı ve herşey bir yana, Kemal bu gezimin başlıca ödülüydü; onunla görüşmeye kararlıydım. Bu yüzden Temmuz başlarında Reşat Beyi, durumun ne olduğunu öğrenmek için Ankara’ya gönderdim. Ayın dördüncü gününün sabahında yola çıktı. Elçilikteki Bağımsızlık Günü töreninden otele döndüğümde, Reşat Bey’e hitaben Ankara’da hükümetteki arkadaşlarından birinden benim adresime gönderilmiş bir telgraf buldum; Ankara’ya gidiş iznimin, dokuz gün önce tellendiğini söylüyordu. Oysa önceki gün Babıâli Ankara’dan isteğim hakkında hâlâ ses çıkmamış olduğunu bildirmişti.

Araştırınca anladım ki, Polis Müdürlüğündeki bürokrasi yumağı içersinde önemli telgraf, bir kağıt yığınının altına atılmıştı; talebim üzerine başlatılan uzun bir arama, sabırsızlıkla beklenen mesajı ortaya çıkarana kadar da kimse, onun hakkında bir şey bilmiyordu. Bu, tipik bir Türk usûlüydü; tam Çin’in herhangi bir yerindeki “bir resmî dairede vuku bulabilecek cinsten. Reşat Bey dönüp de durumu bana bildirmeden önce, vesika elime geçmişti ve harekete hazırlanıyordum.

Bu ilk adım güçtü ama, asıl seyahatin hemen her merhalesi de eşit derecede güçlüklerle doluydu. Gene resmî bir Türk kararnamesiyle başım derde girecekti.

Eğer bir Türk olsaydım normal şartlar altında, araba vapuruyla İstanbul’un hemen karşısında Boğazın karşı kıyısında olan ve çok tartışılmış Berlin-Bağdad Demiryolunun Anadolu bölümünün başlangıç noktasını teşkil eden Haydarpaşa’dan trene binebilir ve yaklaşık yirmiyedi saatte vasıta değiştirmeksizin Ankara’ya varabilirdim. Oysa, 250.000 kişiden hayli fazla olan tüm Türk Ordusu, İzmit’in ötesinde demiryolu boyunca seferber edilmişti. Hiçbir yabancıya bu seyahati yapma izni verilmiyordu. Nisbeten -“nisbeten”i bile bile söylüyorum- kolay olan bu demiryolu yolculuğu yerine yabancı, gemiyle Mudanya’ya sonra trenle Bursa’ya, daha sonra bütün gün otomobille Anadolu ovasını geçerek Karaköy’e gitmek, orada da Haydarpaşa trenini beklemek zorundaydı. Yirmiyedi saat yerine, benim de yaptığım bu yolculuk, tam ellibeş saat sürdü.

Parlak güneşli bir pazartesi sabahı İstanbul’dan Ankara’ya hareket ettim. Amiral Bristol, Yüzbaşı T.H. Robbins komutasındaki bir denizaltı avcı botu’nu emrime vermişti; böylece kalabalık ve hiç de temiz olmayan yolcu vapurundan kurtulabildik. Yanımda, Mütarekeden sonra Türkiye’deki ilk Amerikan Yüksek Komiseri olan ve şimdi de Ankara’da ticarî bir görevi bulunan Lewis Heck ve sadık Reşat Bey olduğu halde, Marmara denizini geçerek Mudanya yolculuğunu dört saatte yaptım ve öğleyin oraya vardım. 1922 Kasımına kadar Mudanya, Türkiye haritasında bir noktadan ibaretti. Yunan yenilgisinden sonra, İngiliz ve Türk Orduları Çanakkale’de fiilî bir çatışmadan birkaç metre uzaktayken ve iki devlet arasında savaş kaçınılmaz görünürken, Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri Kumandanı General Sir Charles Harrington ve İsmet Paşa -Lozan’da Müttefik delegeleriyle böyle neşeli bir kovalamaca oynayan İsmet- burada buluştular ve birinci Lozan Konferansı’nın öncüsü olan ünlü mütarekeyi burada gerçekleştirdiler.

Madam Brotte ve Oteli

Köy, bir gece içinde üne kavuştu. Konferansın yapıldığı rıhtımın yanındaki küçük taş evde halen bir Türk ailesi oturuyor ve çocuklar evi doldurup taşırıyor.

Kırk millik Bursa yolculuğunu, günde iki kere sefer yapan oyuncak trenle yapacak yerde, Bursalı bir tüccarın yeni almış olduğu yepyeni bir Amerikan arabasıyla seyahat ettik; gelmesi telgrafla emredilmiş olan bu araba, limanda bizi bekliyordu. Tepeler, zeytin ağacı yığınlarından görünmüyordu; vadilerde ise bol bol tütün ve mısır yetişiyordu. Anadolu köylüsü, tutumlu ve çalışkan bir kişidir; herhalde daha Yunan askerî araçları gözden kaybolurken, yeniden inşa faaliyetine başlanmış olmalıdır.

Müezzinler minarelerden akşam namazı çağrısını yapmazdan çok önce Bursa’ya, hâlâ ticarî önemini koruyan Türkiye’nin eski başkentine vardım. Gece Hotel d’Anatolie’ye indik; orada İstanbul’a dönerken tekrar konaklayacağım güne kadar rahata ve lüksün her türlüsüne veda ettim.

Bu otel, Anadolu’nun ünlü kurumlarından biri. Sahibi, en az otelin kendisi kadar seçkin bir kişi olan Madam Brotte. Küçük şelâlenin şarkılı akışını dinlediğimiz güzel bahçesinde, hâlâ Fransız köylülerinin beyaz kepini giyen bu garip yaşlı hanım, hikâyesini bana anlattı. Fransa’nın Lyon şehrinde seksendört yıl önce doğmuş ve yirmibir yaşındayken bir ipek uzmanı olan babasıyla birlikte Anadolu’ya gelmişti. Bursa, Fransızlarca kurulmuş ve halen de büyük ölçüde işletilmekte bulunan Türk İpek endüstrisinin merkezidir. Madam, gelişinden az sonra otelin sahibiyle evlenmiş ve onun ölümünden sonra işletmeyi üstlenmişti. Savaşlar, çekilmeler, yıkımlar, üzerinde etkisini bırakmıştı ama, vakarlı tavrını korumaktaydı. Türkiye’de o kadar uzun zamandır yaşıyordu ki, Fransızcasına Türkçe kelimeler karıştırıyordu. Bu güzel kokulu çevrede onun konuşmalarını dinleyip, sunduğu mükemmel yemeği hatırladıkça, Fransa’da değil Anadolu’da olduğumu idrak etmekte güçlük çekiyordum.

Şunu da ekleyeyim ki, alkol bakımından Anadolu, kupkurudur. Madamın bir üzüntüsü, Türklerin şarap mahzenini mühürlemiş olmalarıydı; bu mühürlerin ne zaman kaldırılacağını bir Allah bir de Ankara bilirdi. Anadolu’da geçirdiğim sekiz gün içinde tek damla içki görmediğimi belirtmeye değer. Dünyada içki yasağının içkiyi gerçekten yasaklar göründüğü belki tek yer burası. İstanbul ise, daha sonra anlatılacak başka bir hikâye.

Madam Brotte’de sömürge yayılmasının başka bir kanıtını gördüm. Dünyayı, özellikle uzak ülkeleri dolaşırken şunun farkına varırsınız ki, belli ırklar, yabancı topraklara yerleştiklerinde belli kuralları izlerler. Bir İngilizin ilk yaptığı şey bir banka kurmaktır. İspanyol mutlaka bir kilise yapar, Fransız da bir kahve açar. Anadolu’da da durum böyledir.

Ertesi sabah samimî ihtiyar Fransız hanımefendiye biraz üzüntüyle veda ettim. Bizi Mudanya’dan getiren otomobille Karaköy’e bütün gün sürecek olan yolculuğa başladık. Bursa’nın eteklerinde Yunan felâketinin ilk gözle görülür işaretlerini gördüm. Yol kenarlarında terkedilmiş yüzlerce kamyon -Yunanlıların zorakî hediyeleri- vardı. Türkler bunları kaldırmak veya kurtarmak zahmetine bile girmemişlerdi. Kırlara açıldıkça, yıkılmış çiftlik evleri her tarafta göze çarpıyordu. Yunanlıların Ankara’yı zaptedeceğine içtenlikle inandıkları saldırı sırasında tüm köyler baştan aşağı yokedilmişti. Oysa, ilerlediklerinden çok daha hızlı olarak geri döndüler.

Kağnı Yolculuğu

Gerçek Anadolu’daydık. Ses güzelliği bakımından ancak Mezopotamya ile yanşan bu tatlı isim, “güneşin doğduğu yer” demektir. Güneş, beşeri ve manevî tüm ileri atılımların hikâyelerinde geçen kişi ve olaylar üzerinde uzun zamandır parlamıştı; çünkü şimdi insanlığın beşiğinin kenarları diyebileceğimiz yerlerden geçiyorduk. Kitab-ı Mukaddes günlerinin muhteşem ve ölümsüz simaları bu ovalarda yürümüşlerdi. İskender ve Pompey’in orduları burada ordugâh kurmuş, ünlü Gordion düğümü burada kesilmişti. Gene zırhlı haçlılar, Kudüs’e giderken buralardan geçmişlerdi; sağımızdaki ve solumuzdaki yeşil tepelerin arasında Yakın Doğu medeniyeti doğmuştu.

Yerinde olarak Anadolu kağnı senfonisi adı verilmiş şeyle ilk temasım burada oldu. Türk çiftçisinin tek aracı öküz veya manda tarafından çekilen arabaların yağlanmamış tahta tekerleklerinden çıkan bu ses, belki dünyanın en acayip sesi. Tarsuslu Saul çağından bu yana, bu arabaların ne yapım şekli, ne de gürültüsü değişmiş. Gerçi korkunç gürültüyü işittiğinizde insana inanılmaz geliyor ama, yolları dolduran kağnı arabalarının sürücüleri için, yolculuk sırasında uyanık olmak, görgü kurallarına aykırı bir şey. Ancak gıcırtı durduğunda uyanıyorlar. Sessizlik, onların çalar saati. Yunanlılar Güneydeki önemli Türk limanlarını tıkadıkları zaman, Kemal’in bütün malzemeleri, Ankara’ya kadar iki yüz milden fazla bir mesafede bu arabalarla taşınmıştı.

Yolculuğa devam ettikçe memleket, gitgide Kuzey Fransa’nın savaştan sonraki görünümünü almaya başladı. Gülle çukurlarında hatmi çiçekleri büyümüştü; her tarafta, bir ev veya köyün kuru, katı harabesi, çevreye gözcülük ediyordu. Yunanlılarla Türklerin kanlı bir savaşa tutuştukları İnönü köyünden geçtik; tam güneş batarken de Karaköy’e vardık; burası, Türkiye’nin her tarafında görebileceğiniz, birkaç kahvehaneyle çevrili bir tren istasyonundan ibaretti. Türk ordularının bir birliği yakınlarda çadır kurmuştu. Kahvelerimizi içmeden önce, kağıtlarımızı polis incelemesine sunmamız gerekiyordu.

Bir saat sonra, o sabah Haydarpaşa’dan kalkmış olan tren vardı. Birinci mevki bir kompartımana kendimizi atarak, Ankara yolculuğumuzun son bölümüne başladık. Geceyarısı, bir zamanlar önemli bir kasaba olan ve Yunanlılarla Türklerin aylarca bir ölüm kalım savaşına tutuştukları Eskişehir’de bizi buldu. Türklerin 1921’deki çekilişinden sonra, kasaba Yunanlılarca yakılmıştı. Trene binip de sert koltuk -çünkü Türkiye’de Pulmanlar bilinmiyor- üzerinde biraz uyumaya çalıştığım anda, Anadolu’yu kaşındıran küçük seyyahlarla tanışmaya başladım. Bunlar, insanlara rahatsızlığın ne olduğunu gösteren küçük, inatçı tabiat rehberleridir.

Birkaç saattir etraf gitgide yalçınlaşmıştı. Sallanan mısırları ve şükran dolu yeşillikleriyle bereketli ovalar, çok geride kalmıştı. Durmadan tepelere tırmandıkça, zaman zaman Ankara keçisi sürüleri görüyorduk. Kasvetli, çıplak bir manzaraydı ama, gözle görülebilen bütün arazinin ve daha da ötesinin her santimi için dövüşülmüştü.

Ertesi sabah saat dokuzda, tembelce kıvrılan dar bir ırmağı geçtik. Diğer tarihî nehirlerin çoğu gibi önemsiz görünmekle beraber, bu nehir, Türk şarkılarında ve geleneğinde ölümsüzleşecek. Gelecek tüm yıllarda, pazarlarda rastlayacağınız ilginç hikayeciler, onun kayalık kıyılarında olup bitenlerin destanını anlatacaklar. Bu önemsiz görünüşlü nehir, Yunan taarruzunun zirve noktasını teşkil eden ve Kemal Paşa’nın ordusunun son bir ümitle gayretini gösterdiği ünlü Sakarya’ydı. Nehri geçtiğimiz noktanın pek yakınında, Yunanlılar geri atılmış ve taarruzları kırılmıştı. Fransa için Marne, italya için Piave neyse, yeni Türkiye için de Sakarya odur. O, ümit yıldızının doğduğu noktayı göstermektedir.

Daha ne olduğunu pek anlayamadan, kara bir duman örtüsü, bir şehrin değişmez ileri karakolu, uzakta göründü. Sonra, güneş ışığında dik ve beyaz duran tek tük cami ve minareler gördüm; az sonra Ankara’daydık. Demiryolu istasyonu şehrin eteklerinde olduğundan, kalacağım yere gitmek için, otomobille bir milden fazla yol almam gerekti.

Yolculuğun sıkıntılarına rağmen, trenden indiğimde bir çeşit heyecana kapıldığımı itiraf etmeliyim. Nihayet, belki de medeniyet tarihinde emsali olmayan bir başkentteydim. Önce Erzurum’da, sonra Sivas’taki geçici konaklamalardan sonra Kemalistler, hükümetlerini, Anadolu demiryolunun bir yol başındaki bu bakımsız, harap, yarı yanmış köyde kurmuşlardı. Ankara, tarihsel ilişkilerden yoksun değildi; bir defa haçlılar burada konakladıkları gibi, korkunç Timurlenk de ünlü bir savaşta Sultan Bayezid’i yenip esir alarak Doğuya götürmüştü.

Ankara, Garip Başkent

Nerdeyse bir gecede nüfus, onbinden altmışbine çıkmıştı. Türk parlâmentosuna verilen adla Büyük Millet Meclisinin doğusuyla birlikte, kabine, hükümetin bütün üyeleri ve millî yönetimine katılan pek çok insan gelmişti. Yunanlıların geçen yıl yenilgiye uğratılışına kadar Ankara, aynı zamanda Türk Ordusunun genel karargâhı ve başlıca ikmal üssüydü.

O zaman da, şimdi de Ankara, her Avrupa elçiliğinde geleceğine ilgi duyulan bir devletin başkentinden çok, ilk zenginlik dalgasını yaşamakta olan bir Batı madencilik kasabasına benziyordu. Her ev, hattâ oturulabilecek her delik, insanlarla dolup taşıyordu. Amerikan konsolosu Imbrie, bir yıl, hükümetin kendisine tahsis ettiği bir yük vagonunda oturmak zorunda kalmış; üstelik, bu uyduruk evi elinden kaçırmamak için bütün gücüyle uğraşmaya mecbur olmuştu. Dükkânlar ilkeldi ve bir Avrupalının gidebileceği gibi sadece iki restoran vardı.

Bildiğimiz anlamda otel yoktu. Otele en yakın şey, Türkçe anlamı ev olan, sözde han’dı. Yolcuların konakladığı ortalama bir Türk köy hanı, ortada avlusu olan beyaz badanalı bir yapıdan ibarettir; kervan sürücüleri, geceleri, katırlarını veya develerini bu avluya bağlayıp yukarı katta yerde yatarlar. Hanın kendine özgü bir havası ve gözle daha iyi görülebilir başka şeyleri vardır.

Eğer yeni Türk hareketine can veren vatanseverlik duygusu hakkında şüpheniz varsa, Ankara’ya gitmeniz bunu dağıtmaya yeter. Tasvir edilmesi hemen hemen imkânsız bir konforsuzluğun içinde, çoğu bir zamanlar Londra, Paris, Berlin, Roma veya Viyana’mn lüks ve rahatlığında yaşamış eski elçiler olan yüksek memurların, sabırla günlük görevlerini yapmakta olduklarını görürsünüz.

Neyse ki ben, Ankara’ya gelen her ziyaretçinin kaderi olan bu maddî konforsuzluğa karşı bir tür sigortalanmıştım. Kemal’in konutundan sonra, oturulmaya elverişli hemen tek yer, Yakın Doğu Yardım Misyonu mensuplarının kullanımı için yenilenmiş, son zamanlarda da Chester İmtiyazı temsilcilerine satın alınmış binaydı. İstanbul’dan ayrılmadan önce, burada kalmak için izin almıştım ki, bu birçok yönden Allahın bir lûtfuydu. Bir mucize kabilinden, fakat daha önemlisi, yerleri ovdurup yatakları havalandırttığım üç yaşlı Ermeni hizmetkâr sayesinde, haşerat tozuna ihtiyacım olmadı. Gerçekte, bunları beraberimde İstanbul’a geri getirdim ve daha çekici başka mallarla değiştirdim.

Chester İmtiyazından söz ederken, Ankara’da daha yarım gün geçirir geçirmez içime doğan şu çarpıcı gerçeği hatırlıyorum. En fakir kundura boyacısına varıncaya kadar herkes, sadece bu imtiyaz hakkında bilgi sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda onu, Türkiye’nin gelişmesi ve zenginleşmesi için şaşmaz bir ilâç sayıyor. Bir Türk köylüsüne bu imtiyazı sorun; size bunun, gelecek ay çiftliğinin kenarından bir demiryolu geçmesi demek olduğunu söyler. Chester imtiyazcılarının, bir ekonomik dönüşümü gerçekleştirebilecekleri yolunda, körcesine ve âdeta insanın içine dokunan bir inanç var. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Ankara’da da, Amerikalının şu anda en makbul yabancı oluşunun bir nedeni bu. Ancak Chester sorununun tümü, daha sonraki bir makalede ele alınacak.

Tercihin Sebepleri

Şimdiye kadar kendinize şu soruyu sormuş olmanız gerekir: Niçin Türkler, bu bakımsız kasabayı başkentleri olarak seçmişler? Cevap ilginç. İlki, savunma düşüncesi. Ankara, denizden iki yüz küsur mil uzaklıkta ve Yunanlıların ıstırapla keşfettikleri gibi, her istilâcı ordu ülkede yaşamak zorunda. Anî bir saldırı halinde bile, kaçış yolu sağlayan vahşi ve sarp geri bölgeleri var. Ama bu, sadece dış sebep.

Eğer konuştuğunuz Türk samimîyse, bu tecridin gerçek amacının, belki de hükümet personelini dalaverelerden uzak tutmak olduğunu söyleyecektir. İstanbul’da memur, gayrımeşru resmî işlemlerin alışılagelmiş oyun alanındadır. Milliyetçi Hükümet, bu geçiş döneminde işi şansa bırakmıyor. Ankara’yı seçen Kemal Paşa; bu tercihi, onun takdir gücü hakkında fikir veriyor.

Ankara’nın ana caddesi, kaldırmışız, düzensiz bir sokak; yakıcı güneş, sokağın bitmek bilmez toz ve gürültüsü üzerinde parlıyor. Bir ucunda, üzerinde beyaz yıldız ve hilâliyle kırmızı Türk bayrağı dalgalanan alçak, sıvalı bir bina var. Kemal’in kişiliğinden sonra, Türk Hükümetinin ruhu sayılabilecek olan şey, burada yer alıyor. Büyük Millet Meclisinin çalışma yeri burası. Kemal Paşa burada Başkan seçilmiş, Lozan Andlaşması burada onaylanmış.

Büyük Millet Meclisinin bütün parlâmentolar arasında bir eşi yok; şu nedenle ki, aynı zamanda milletin yürütme gücünün de başı olan kendi başkanını seçmekle kalmıyor, fakat başbakan da dahil olmak üzere, hükümetin bütün üyelerini de seçiyor. Bu usûle göre bir hükümet, İngiltere veya Fransa’da olduğu gibi, başbakan güvenoyu alamadığı zaman düşmez. Eğer bir vekil istenmiyorsa, yasama organınca görevden alınır, yerine bir yenisi seçilir ve hükümet işleri, kesintiye uğramaksızın devam eder. Meclis üyeleri, şüphesiz, halk tarafından seçilmişlerdir.

Bütün bunlar, konuya giriş niteliğinde. Artık Kemal’in sahasındaydım ve şimdi işim onu görmekti. Bir Çarşamba günü öğle vakti Ankara’ya varmış ve hemen Reşat Beyi, kendisine Amiral Bristol’dan bir takdim mektubu getirdiğim Başvekil Rauf Beye göndermiştim. Lozan’daki kriz nedeniyle kabine, hemen sürekli toplantı halindeydi ve onu ancak ertesi sabah saat dokuzda görebildim.

Sıvalı, küçük, yetersiz döşenmiş, fakat baş sakininin kişiliği sayesinde canlı bir bina olan Hariciye Vekâletinde kendisiyle üç saat geçirdim. Denizci bir Başbakan olan Rauf Bey -kendisi Türk Donanmasında amiraldi- bir denizcinin samimî, açıksözlü, sağlam tavırlarını taşıyordu. Üstelik, kabinenin İngilizce bilen tek üyesiydi; bana, 1903’te Beyaz Saray’da Roosevelt’i ziyaret ettiğini söyledi. İngilizlerin 1920’de Malta’ya sürdükleri ileri gelen Türklerden biriydi. Bana söylediğine göre sürgündeki tek tesellisi, denizci arkadaşlarından arasıra kendisine ulaşan Saturday Evening Post’tu. Bu dergileri o kadar etraflı okumuştu ki, onlardan uzun alıntılar yapıyordu. Benim General Smuts hakkındaki bir makalemle özellikle ilgilenmişti; Smuts’un self-determinasyon’la ilgili düşünceleri, yeni Türk politikasının şekillenmesine yardımcı olmuştu.

Ertesi gün öğleden sonra saat beşte Kemal Paşayı evinde görmek üzere randevuyu bana Rauf Bey aldı. İlk plâna göre, orada o akşam ikimiz birlikte yemek yiyecektik. Daha sonra bu değişmiş, çünkü Rauf Beyin sözleriyle “Gazinin kayınları kendisine misafir, ev kalabalık”. “Kayınlar’ (in-laws) deyimini kullanmasından, Rauf Beyin Batı deyimlerine ne kadar çabuk adapte olduğunu görebilirsiniz.

Başvekilin Gazi’den söz etmesini açıklamak gerek. Genellikle Ankara halkı, Kemal’den Paşa olarak söz eder. Okumuş Türkler ise, onun için daima, daha sonraki unvanı olan Gazi unvanını kullanırlar; Meclisin oyuyla verilmiş olan bu unvan, Türkçede “fatih” anlamına geliyor. Fatih Mehmet’in İstanbul kapılarını çökertip Boğazda İslâmiyet çağını açtığı o tarihî 1453 gününden bu yana, bu azametli unvan, sadece üç kişiye verilmiş. Biri, Plevne kahramanı Topal Osman Paşa; ikincisi, 90’ların sonlarına doğru Yunanlıları hezimete uğratan Muhtar Paşa; üçüncüsü de, Mustafa Kemal.

Ayın onüçü Cuma günüyle birlikte, Kemal’le uzun zamandır beklediğim mülakat da geldi. Kendisi, Ankara’dan yaklaşık beş mil ötede bir çeşit yazlık yeri olan Çankaya’da, Türklerin villâ dedikleri bir köşkte oturuyordu. Ankara’da otomobil az olduğu için, bir nakliye aracıyla gitmek zorunda kaldım. Reşat Bey de benimle geldi ama, Kemal’le konuşmamızda hazır bulunmadı.

Gazi’nin Konutu

Kemal’in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe sayıları arttı. Bu askerler, Kemal’in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.

Az sonra yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş evcik vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey (tercüman), bunun Türk milletince Kemal’e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.

Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi beraberinde küçük taş evciğe götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada Gazi’nin kayınpederi olan Muammer UşakBey’i gördüm; kendisi, İzmir’in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika’yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce biliyordu. Kemal’in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.

Tam Muammer Bey’le Türkiye’nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal’in yaveri, hâküniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi’nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas konutun kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa stilinde döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; karşısında, birçok ciltleri Fransızca bir sıra dolu kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.

Bitişik odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan’dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı;

Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan İsmet Paşa, bir gün önce Chester imtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaşın akıbeti havadaydı.

Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma oldu. Ama gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu kişiydi. Kemal’in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa, hemen hemen 1.80’lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal’in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal’i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü…

Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan (kuyruklu ceket) oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.

Rauf Bey kabine oda-sında beni Kemal’e takdim etti. Mûtad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra şöyle dedi: “Belki konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla baş başa bıraksak daha iyi olur.” Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.

Gazi Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızca’mla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil tercümanlık yaptı.

Kemal, nasılsa, Ankara yolculuğumda başıma gelen güçlükleri ve gecikmeleri işitmişti.

* * *

– Burada yukarıda yer alan röportaj başlıyor.. Haber3.com sizin söyleşi kısmını soru cevap olarak yeniden derlemiştir.. Latife Hanım’ın odaya girmesiyle kısa bir süre içinde konuşma yön değiştirmiş.. İşte o noktadan sonra yazarın kaleme aldıkları…

* * *

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi. Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce’yle cevap verdi.

Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal’e rastlayınca, o-nun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Mülâkatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal’in kulağına bir şey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Bayan Kemal geliyor” dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi.

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce’yle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa’da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Bayan Kemal

Bu, doğal olarak, bizi Kemal’in hayatındaki romansa götürüyor. Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal’e rastlayınca, onun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Tüm hikâyeyi ilk ağızdan ve aşağıdaki şekilde işittim:

Mülakatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal’in kulağına birşey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Bayan Kemal geliyor” dedi.

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zerafetin ta kendisiydi.

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir Ingilizceyle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa’da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hâlâ toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Bayan Kemal, bana hayat hikâyesini anlattı; bu, seçkin kocasının daha zahmetli kariyerinin hikâyesini, çekici şekilde tamamlıyordu.

Daha önce bahsetmiş olduğum gibi, babası, uzun yıllar Türkiye’nin ekonomik başkenti olan İzmir’in en zengin tüccarı. Kendi ismi Latife. Buna, Türkçede evli veya bekâr bayan anlamına gelebilecek “hanım” kelimesini eklemek gerek. Böylece, evlenmeden önceki ismi Latife Hanım’dı. Eğer şimdi tam evlilik ismini kullanırsa, Latife Gazi Mustafa Kemal Hanım “olması gerekir.

Yunan Savaşının ilk günlerinde kâh Paris’te kâh Londra’daydı. 1921 güzünde, o zaman Yunanlıların elinde olan İzmir’e geri döndü; Yunanlılar babasını hapsetmişlerdi, daha sonra kendisini de Türk casusu olma iddiasıyla tutukladılar. Kapıda iki Yunan askerinin nöbetçiliğinde kendi evinde göz hapsine mahkûm oldu. Burada üç ay geçirdi.

Bir gün Yunan nöbetçileri ansızın ortadan kayboldular. Ortada, hızlı çekilişin telâş ve gürültüsü vardı; ertesi sabahın erken saatlerinde muzaffer Türkler İzmir’e girdiler. Birkaç gün sonra Kemal de gelip ordularının başında muzafferane İzmir’e girdi. Bundan sonrasını Lâtife Hanımın kendi saf kelimeleriyle anlatayım:

“Mustafa Kemal’le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir’deki ikameti sırasında bizim misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimiz olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimiz olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk elli kadarı eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikâh yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan’dan getirdi.”

Bayan Kemal, kocasından samimî takdir duygularıyla söz ediyordu: “O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir” dedi. “Kurduğu hükümet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hâkim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu.”

“Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım.”

“Eşinizin eğlenceleri nelerdir?” diye sordum.

“Müziği sever; okuyacak zaman bulduğu zaman eski çağ tarihiyle meşgul olur” dedi. Sonra ayaklarımızın dibinde yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilâve etti: “Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi.”

Oy Hakkından Önce Eğitim

Bayan Kemal’in, Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi:

“Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki, eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli. Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vâdede, kadınlar için kadınlarca yönetilen okullarımız olmalı. Bunun, yavaş bir süreç olması kaçınılmaz. Peçenin kaldırılmasına taraftarım.

Kitaplardan konuşmaya başladık. Bayan Kemal’in Longfellow’un büyük hayranı olmasına çok hayret ettim. Hayat İlâhisinin tümünü ezberden okudu. Keats, Shelley ve Byron’u ne kadar iyi bildiğini görmek de, benim için aynı derecede ilginçti.

Bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız, bıraktığımız yerden tekrar başladı. Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi’nin Ankara’da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920’nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde, “bu bana gençliğimi hatırlatıyor” dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi.

Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara’ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selâmlandım, zira karanlıkta Kemal’in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.

Bundan sonra yapılması gereken şey, Kemal’in şu ana kadarki hayli kısa ve dolu hayatını anlatmak. O, bir küçük devlet memurunun oğlu ve kırküç yıl önce o zaman Türk Bayrağı altında olan Selanik’te doğmuş.

Kemal’in kaderinde ordu vardı; yaşı gelince, Manastır’daki askerî okula girdi. Orduda iken çalışma arkadaşlarını, askerliğe karşı duyduğu gerçek aşkla etkiledi. Şimdi olduğu gibi, o zaman da bir milliyetçiydi. O günlerde bu, sapık bir düşünce sayılıyordu; çünkü Türkiye, din ve devletin kontrolünü saltanatta birleştiren çürümüş bir yönetimin pençesindeydi. Başka bir deyişle, sultan sadece hükümdar değil, aynı zamanda ulu halife olarak dinin de savunucusuydu.

Kemal’in eski askerlik günlerinden bir arkadaşının bana İstanbul’da söylediğine göre, 1908 İhtilâlini ve 1909 karşı ihtilâlini yapmış olan ve Enver Paşa’nm egemenliğinde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti İktidarının zirvesindeyken, Türkiye’nin gelecekteki kurtarıcısı şunları söylemişti: “Bu politikacılar başarısız kalmaya mahkûmdurlar; çünkü ülkeyi değil, bir sınıfı temsil ediyorlar. Sadece siyasî saiklerle hareket ediyorlar. Birgün Türkiye’nin kurtuluşuna yardım edeceğim.” Napolyon gibi o da, kendisinin kaderin gönderdiği bir insan olduğuna inanıyordu; sonraki başarıları da bu eski inancını doğrulamıştı.

Kemal Çanakkale’de

Türkiye’de zeki subayların siyasetteki istikballerinin parlak olduğu bir dönemde Kemal’in mesleğine bağlı kalmış olması da ilginçtir. Trablus’ta İtalyanlara karşı savaşmakla birlikte, orduda isim yapmaya başlaması, ancak Dünya Savaşıyla olmuştur.

Almanlara antipatisi dolayısıyla, şüphesiz, Türkiye’nin mihver devletleri yanında savaşa girmesine karşıydı. Bu yüzden derhal Enver Paşa’nın düşmanlığını çekti ve savaş yılları sırasında bu husumet daha da had noktaya ulaştı. Enver onu her yoldan küçümsemeye çalıştıysa da o, işten atılamıyacak derecede iyi bir askerdi. Bir ara, o zamanlar veliaht olan müstakbel Sultan VI. Mehmet’e Almanya’ya yaptığı resmî ziyarette refakat etmek üzere, geçici olarak cepheden ayrıldı.

Çanakkale savaşları öncesinde Kemal, piyade albayıydı. İngilizlerle Fransızların kötü bahtlı çıkarmalarını yapmalarından önce bile, kendisine Gelibolu’da bir komuta mevkii verilmişti. Kısa zaman sonra tümgeneralliğe yükseltildi -bu ona paşa unvanı kazandırdı- ve 19’uncu Tümenin komutasını üstlendi. Liman Von Sanders gözden düşdüğünde, yarımadadaki en yüksek rütbeli Türk subaylarından biri oldu.

Çoğu kimse, Çanakkale Seferinin, büyük ölçüde Kemal’in süratli karar verişi sayesinde başarısızlığa

7.Sınıf Öğrencileri Fatih Sultan Mehmet İle Röportaj Yaparsa

0

Röportaj yapmak gazeteciliğin en güzel ama belki de en zor kısmıdır. Her gazeteci röportaj konusunda başarılı olamaz. Röportaj yapacağınız kişi ve konu hakkında detaylı bilgiye sahip olmanız gerekir. Heleki röportajı yapacağınız kişi üst düzey bir kişiyse röportaj konusunda zorlanabilirsiniz.

Ama 7. sınıfta okuyan 3 öğrenci röportaj konusunda hiç zorlanmamışlar. Öğretmenleri verdiği Sosyal Bilgiler Performans Ödevi için tarihi  bir kahramanla röportaj yapmalarını istemiş.

3 kız öğrenci de röportajı Fatih Sultan Mehmet ile yapmaya karar vermişler. Ve sanki Fatih Sultan Mehmet’i İstanbul’u fethinden sonra şehre girerken yakalamış acar muhabirler gibi sorular sorup, cevaplar almışlar. İstanbul’u fethedip, çağ kapatıp çağ açan bir padişah ile gayet sıcak, akıcı ve sempatik bir havada geçen röportajı sizlerin de yorumlarınıza bırakıyoruz.

7.Sınıf Öğrencileri Fatih Sultan Mehmet İle Röportaj Yaparsa

0

Röportaj yapmak gazeteciliğin en güzel ama belki de en zor kısmıdır. Her gazeteci röportaj konusunda başarılı olamaz. Röportaj yapacağınız kişi ve konu hakkında detaylı bilgiye sahip olmanız gerekir. Heleki röportajı yapacağınız kişi üst düzey bir kişiyse röportaj konusunda zorlanabilirsiniz.

Ama 7. sınıfta okuyan 3 öğrenci röportaj konusunda hiç zorlanmamışlar. Öğretmenleri verdiği Sosyal Bilgiler Performans Ödevi için tarihi  bir kahramanla röportaj yapmalarını istemiş.

3 kız öğrenci de röportajı Fatih Sultan Mehmet ile yapmaya karar vermişler. Ve sanki Fatih Sultan Mehmet’i İstanbul’u fethinden sonra şehre girerken yakalamış acar muhabirler gibi sorular sorup, cevaplar almışlar. İstanbul’u fethedip, çağ kapatıp çağ açan bir padişah ile gayet sıcak, akıcı ve sempatik bir havada geçen röportajı sizlerin de yorumlarınıza bırakıyoruz.

Kazım Koyuncu’nun Verdiği Röportajlar

Bugün Şair Ceketli Çocuk Kazım Koyuncu’nun 45.doğum günü. Kansere kurban verdiğimiz Kazım Koyuncu türkülerde, yüreklerde, Anadolu’nun her yerinde yaşamaya devam ediyor.

RÖPORTAJLIK olarak elimizden geldiğince Kazım Koyuncu’nun verdiği röportajları toparlamaya çalıştık.

Radikal-28.08.2001

Viya: Müsekkin niyetine…

Kazım Koyuncu, Zuğaşi Berepe hayranlarının ‘Viya!’yı da beğeneceğini söylüyor.

Rock dünyasına Lazca giriş yapan Zuğaşi Berepe’nin gitaristi Kazım Koyuncu’nun ilk solo albümü ‘Viya!’ çıktı. Ancak Koyuncu bu kez rock değil, geleneksel Laz ezgilerinden oluşan ‘sıkı’ bir albümle karşımızda

ASLI ATASOY

İSTANBUL – Peter Gabriel’a etnik müziğe tecavüz ettiği gerekçesiyle küfredenler, Davut Güloğlu ve türevlerini dinleselerdi acaba ne yaparlardı? Sorunun yanıtı tabii ki belli ama yine de burada zikretmeyelim. Evet, Karadeniz müziğinin deformasyonundan mustarip olanlar için ‘müsekkin’ niyetine bir albüm çıktı. Kazım Koyuncu, ‘Viya!’ dediği albümüyle bozulan sinirlerimizi düzeltiyor.

Koyuncu’yu aslında tanıyoruz. ‘Dünyanın ilk Lazca rock müzik yapan grubu’ diye nitelendirilen Zuğaşi Berepe’nin, yani 1993-99 yıllarında yaptıkları müzikle, sisteme ve doğayı kirletenlere ‘çürük domates atan’ grubun gitaristiydi. Onlar sayesinde Lazca rock yapılabileceğini de öğrenmiştik. Şimdilerde yoluna tek başına devam eden Koyuncu yine Lazca söylediği şarkılarla çıkıyor karşımıza ve sorularımızı yanıtlıyor.

Çok dolu bir müzikal geçmişiniz var. Biraz geriye dönelim isterseniz…

1992 yılında Ali Elver ile Grup Dinmeyen’i kurduk ve ‘Sisler Bulvarı’ albümünü çıkardık. Sonra Mehmedali Barış Beşli ile birlikte ‘Zuğaşi Berepe’yi (ZB) kurduk. İlk defa Lazca rock yaptık ve 1995 ‘Va Mişkunan’, 1998’de ‘İgzas’ ve ‘Bruxell Live’ isimli albümleri çıkardık. 99’da grup anlaşmazlıklar yüzünden dağıldı. Sonra başka projelerde yer aldım. Ardından solo albüm projemi hayata geçirmek için çalışmalara başladım. Türkçe sözlü bir albüm olacaktı. Ancak çeşitli nedenler yüzünden bunu hayata geçiremedim.

Siz, ‘Zuğaşi Berepe’de özgün ve besteleri rock formatında yorumluyordunuz. ‘Viya!’ ise yerel ezgilerden oluşan bir albüm.

İçinde yine elektrik ve bas gitar var ancak daha bir etnik form karşımıza çıkıyor.

2000 yılında ‘Salkımsöğüt 2’ isimli albümde üç tane türkü seslendirdim. Bunun üzerine Beyoğlu Metropol Müzik ve ben fikrimizi değiştirerek etnik temelde bir albüm çıkarmaya karar verdik.

Tabii ki teknik olarak farklar var ama özde çok ciddi farklar yok. ZB döneminde de türkü yorumluyorduk. Zaten o dönemde salt türküden oluşan bir albüm fikri vardı. Fakat Türkçe albüm projesi biraz ertelenmiş oldu.

Aşağı yukarı repertuvarları altı ayda topladık. Bu albümde bulunan ‘Koçari’ ve ‘He Yana’ isimli iki şarkı seslendirilmişti önceden. Diğerleri ilk defa bu albümde yer alan parçalar. Ve albümün toplamı sekiz ayda ortaya çıktı.

Lazca söylemenin temelindeki şey ne? Sanırım ticari kaygı sözkonusu olamaz…

Memleketteyken Lazlıkla ilgili fazla bir duygu yaşamıyordum. İstanbul’a geldikten sonra Memedali Barış Beşli’nin isteği üzerine Lazca söyleme fikri gelişti. Söyledikten sonra hoş bir şey çıktı ortaya. Sözler güzel. Bestelerin de iyi olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca Lazca müzik yapmanın kolay olmadığını belirtmekte fayda var. Ve Lazlar gerek ZB için gerekse Lazca yapılan müzikler için genelde saygı duyma ve psikolojik sahiplenme içerisindeler. ZB döneminde bölgedeki insanlardan çok üniversite gençliği ve diğer sanatsever kişilerle kitleselleşebilmiştik. Ancak Lazca söylememde tabii ki maddi bir kaygı yok.

Şimdi biraz daha farklı tarzda müzik yapıyorsunuz. Gerçi bunun özde olmadığının özellikle altını çiziyorsunuz ama…

Evet. Bu tarz değişiklik özde olmadı. Zaten ZB’deyken de türkü seslendirmiştik ve salt türkülerden oluşan bir albüm fikri vardı. Şimdi biraz daha ‘world music’ ya da etnik olarak nitelendirilebilecek bir tarzda çalıştım. Bu yüzden ‘Viya!’, bizim için çok anlamlı…

Bu arada ‘Domivamis’ isimli şarkı çok ilgi çekici ve sanırım eski bir kayıttan alınmış.

Evet. Bu şarkının girişinde yer alan kadının sesi yaklaşık 20 yıl önce Artvin’de bir köyde yapılmış. Ve bu şarkı benim ve arkadaşlarımın rastlayabildiği tek toplumsal içerikli şarkı. İçinde yokluktan ve bu durumun yarattığı sıkıntıdan söz ediyor. Genelde Laz ezgilerinde aşk ve doğa yer alır. Bu yüzden bu şarkının anlamı çok önemli.

Albümünüz hayata dair neyi ifade ediyor peki?

Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası. Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral… derken şimdi de -ki aslında çok zaman önce başlayan Samsun-Sarp sahil yolu projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve yaşam!

ZB hayranlarıyla buluşacak mı bu albüm?

Ben buluşacağına inanıyorum açıkçası. Artık onlar da aslında bu tarz albümler dinliyorlar. Biz çıktığımızda ilk ay içinde 10 bin satmıştı. Bu sonuçta Lazca ve rock yaptığımız halde bu başarıyı sağladık. Ama ona rağmen albümlerimiz çok satmıştı. Ve bu albümü sadece rock’severler değil etnik müzikten hoşlananlar da dinliyorlardı. Bu anlamda eskiden ZB dinleyenlerin şimdi ‘Viya!’yı da dinleyeceklerini düşünüyorum.

Sizce Karadeniz müziğinin moda olması bir rastlantı mı? Lazlar çok uzun zamandır bu coğrafyada yaşıyorlar.

Aslında doğrusu ZB’nin Lazlar özelinde baktığımızda kendi kimliklerine sahip çıkma ve kültürel faaliyetler yapma noktasında çok ciddi etkisi oldu. Çok fazla televizyona çıktık ve meşrulaşma durumu oldu. Bunun yarattığı etkiler sanırım Karadeniz müziğine karşı bir eğilim oluşturdu.

Peki bu son dönem çıkan Karadeniz müziğini şortlu kızlarla yorumlayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bana direkt kusma hissi veriyor. Bu durum devam etse etse bir sene daha gider. Bazı şarkılar gerçekten güzel olsa bile o adamların elinde rezalet bir şeye dönüşüyor.

Bu noktada yapımcılar büyük sorun aslında. Bu nedenler yüzünden kendi albümümün ticari olarak yanlış bir döneme düştüğünü düşünüyorum. Ancak bu albümün bu noktada çıkması belki de ‘panzehir’ etkisi yaratır. Bunu sadece kendi albümüm için değil Fuat Saka, Birol Topaloğlu ve Volkan Konak’ı düşünerek de ifade ediyorum.

Kazım Koyuncu/Viya!/Beyoğlu Metropol Müzik

Evrensel-31.08.2001

“Etnik üstü az Modern”

Aşk ve doğa üstüne söylenmiş halk türkülerinin çokça yer aldığı Karadeniz ve Laz müziğinde, iş türkülerinin yanı sıra, toplumsal sorunları da yansıtan eserlerin de olduğunu belirtiyor Kazım Koyuncu

Sinan Gündoğar

Grup Dinmeyen’le başladığı müzik yaşantısını daha sonra Zuğaşi Berepe ile sürdüren Kazım Koyuncu, “Viya” adlı yeni bir albüm çıkardı. Albüm, geleneksel Laz şarkılarının yanı sıra iki tane de Türkçe eseri içeriyor. Koyuncu ile albümün oluşum süreci, albümün içeriği, düzenlemeleri ve son dönemlerde furya haline gelen Karadeniz pop konularında görüştük.

Bu albümün gerçekleşme süreci hakkında biraz bilgi verir misiniz?
’99’da Zuğaşi Berepe dağıldıktan sonra, tamamen Türkçe şarkılardan oluşan “pop-rock” saundunda eserlerin yer aldığı bir solo albüm projem ortaya çıktı. “Salkım Söğüt”te üç Lazca şarkıyı yorumladıktan sonra Metropol Müzik’le ortaya çıkan dostane ilişkiler solo albüm projemin biraz değişmesine yol açtı ve Lazca solo albüm şekline döndü.

Bu albümün hazırlayıcısı olan diğer bir etmen de, Zuğaşi Berepe döneminde, rock saundundan uzak, otantik sayılabilecek, modern düzenlemelerin az olduğu bir Lazca albüm hazırlama düşüncemizin var olmasıydı. Grup dağılınca bunu yapamamıştık. Yeni solo albüm projesi, önceki düşünceyle yan yana gelince de, albümün gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu.

Konulardaki geniş yelpazeyi bilinçli olarak mı seçtiniz, yoksa hoşunuza giden şarkıların bir araya gelmesiyle mi oluştu, repertuar?
Karadeniz ve Laz müziğini birbirinden ayrı tutmak gerekiyor, ama ortaklaşılan bazı noktalar var. Her ikisinde de içerik açısından doğa ve aşk üzerine kurulan eser sayısı çok fazla. Toplumsal sorunlara değinen bir Laz halk şarkısına ilk defa rastladım. Ama, buna benzer birçok eserin olması gerekiyor. Bence bunda bizim eksikliğimiz var, biz ortaya çıkaramadık. Anadolu’da yaşayan bütün halklar, bütün insanlar gibi Lazlar da çok zorlu süreçlerden geçtiler. Zaten bu şarkı, yokluğu, kıtlığı anlatan bir dönemin şarkısı. Sözler yer yer değişebiliyor. Başka yerlerde de bu melodi kullanılmış. Fakat benim elime geçen kayıtta bu sözler vardı ve çok da güzel oturuyordu. Şarkı sanki yüzyıllardan beri varmış gibi duruyor, ancak şarkıdaki “kaymakam” ifadesi, en azından sözlerin yeni dönemin ürünü olduğunu gösteriyor. İlgi çekici diğer bir tema da, Xelimişi Xasani’nin Sarp kapısıyla, ikiye bölünen Sarp köyünü anlattığı “Sarpi Moleni-Sarp’ın Ötesi” şarkısında karşımıza çıkıyor. Bir tarafı Hopa’da bir tarafı da Batum’da kalan Sarp köyünü işleyen şarkıda, hem özlemler hem de, öteki tarafta Laz kızına duyulan aşk ifade ediliyor. Ayrıca iş türküleri var, albümde.

Albümün düzenlemelerinde, ne tam anlamıyla geleneksel bir yapı söz konusu, ne de önceki grup çalışmalarınızdaki “rock” saundu kalıpları hissediliyor? Arada kalmış bir düzenleme söz konusu. Albümü düzenlemeler açısından değerlendirir misiniz?
Albümün düzenlemeleriyle ilgili olarak, kendiliğinden gelişen bir ifadeyle “etnik üstü az modern bir çalışma” olduğunu belirtmiştim birkaç yerde. Bu, albümü tanımlıyor bence. Çünkü rock duygum var, öbür taraftan da Lazlık var. Albümü geliştirirken, çok etnik, Lazlığı ifade edecek bir saundu hiç düşünmedim. Birol Topaloğlu olmasaydı, belki bunu düşünebilirdim. Ancak Birol Topaloğlu, özellikle yaptığı son iki çalışmayla, otantik Laz müziğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Ben buna bir şeyler katma kaygısı hissettim. Fakat bir şeyleri katarken de, tamamen modern bir şeyler olsun diye çaba sarf etmedim. Albüm de, her iki yönelimin etkileriyle oluştu.

Son dönemlerde Karadeniz popun bir furya haline getirilmesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
Volkan Konak, Birol Topaloğlu, Fuat Saka’nın albümlerinin bu konuda panzehir etkisi yapabileceğini düşünüyorum. İyi ki bunlar var. Bunlar olmasaydı, bu kadar çirkinlik içerisinde kendimi çok daha kötü hissederdim. Bir tek umut olarak bu gibi çalışmaları görüyorum. Buradan hareket ettiğimizde, olanları o kadar korkunç olarak görmüyorum. Neyin gelip geçici olduğunu zaten biliyoruz.

Ancak şöyle ters bir durum var. Kürt müziği de, abuk sabuk sözlerle Türkçeleştirildi, taverna ve arabesk müziğini besleyen unsurlar oldu. Bizimkiler de, yıllardır bunu yapıyorlardı. Ama yerel tavernalarda, düğünlerde klavyelerle çalarlardı, o zaman çok zararlı değildi. Şimdi, oradaki arkadaşları İstanbul’a getirip, tuhaf kıyafetler giydirip piyasaya sunmaya çalışıyorlar. Bunların albümleri çıktığı zaman Türkiye’nin müzik tarihindeki en iğrenç görüntüler ortaya çıkacak. Sadece Karadeniz müziğinin kıvrak ritmini ve insanlara çok değişik gelen sözlerini sömürmeyle ortaya çıkabiliyorlar. Sonuçta müzik adına başka bir şey ifade etmiyorlar.

Albüm kapağında, nükleer santrallerden, Fırtına Vadisi’ne, Karadeniz sahil yolu projesine kadar, doğa katliamıyla ilgili bir tepkin yer alıyor. Bu tepkiyi şarkılarına yansıtmak, ya da düzenlenen etkinliklere taşımayı düşünüyor musunuz?
Eğer mümkün olursa, bundan sonraki albümde bunları şarkılara taşımayı isterim. Ancak, şarkılarınız neyi anlatırsa anlatsın, her koşulda eylem yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Ne tarz müzik yapıyorsanız yapın, siz eğer hayata muhalif bir noktadan bakıyorsanız -bana göre de bakmak gerekir- her zaman yapacak bin tane eylem söz konusudur. Kendimi iyi veya kötü politik bir insan olarak görüyorum. Tek başıma eylemler yapmam mümkün değildir kuşkusuz. Ama düzenlenen etkinliklere çağrıldığım anda, bütün olanaklarımla katılmaya hazırım.

Koyuncu’dan Horona Davet

KOYUNCU’DAN horona davet
Kazım Koyuncu’nun ‘Hayde’ ismi ile çıkan albümünde, sadece horon yok elbette. Duygusal Karadeniz ezgileri, Gürcü şarkıları, ritmik ezgiler var. ‘Gülbeyaz’ dizisinden hatırladığımız kıpır kıpır Laz ezgileri de bu kasette.

ERCAN ÇELİK

Lazcanın ve yok olmak üzere olan birçok dilin ve kültürün tepkisini ortaya koyduk. Lazca şimdi 10 sene öncesinden daha iyi durumda. Artık gençler Lazcadan utanmıyor çünkü; önceden böyle bir durum vardı. Öncelikle ‘Zuğaşi Berepe’ ve ‘Dinmeyen’ adlı müzik grublarından tanıdığımız Kazım Koyuncu’nun, ‘Viya’dan sonra ikinci solo albümü ‘Hayde’ Beyoğlu Metropol Müzikten çıktı. Uzun bir çalışmanın ardından, bir sene rötarlı çıkan albüm Lazca, Hemşince, Gürcüce, Megrelce ve Türkçe 14 sarkıdan oluşmakta. Konser performansına yakın bir soundla yapılan albüm oldukca renkli.

Kazım Koyuncu’nun, bölge müziğini rock, reggae ve ska gibi Batı soundlarıyla başarılı bir şekilde birleştirdiği ve yorumladığı albümde ‘Gülbeyaz’ dizisi için hazırladığı iki enstrümantal eser de yer almakta. Albümde ayrıca iki şarkı vokaliyle Kazım Koyuncuy’a Şevval Sam eşlik ediyor. Gökan Birben, Selim Bölükbaşı, Hilmi Yarayıcı gibi önemli müzisyenler de vokalleriyle sanatçıya destek oluyor.

‘Hayde de Asiye’, ‘Denizde karartı var’ gibi duygusal türkülerin yanında, ‘Mohevis Kalo’ gibi ritmik bir Gürcü ezgisi, ‘Lazca’ horonlardan oluşan potpori, elektronik altyapısıyla Laz destanlarına farklı bir yorum getiren ‘Selimina’yı da ilgiyle dinleyebilirsiniz. Son dönem Laz müziğinin önemli isimlerinden olan Kazım Koyuncu ile son albümü ‘Hayde’ ile ilgi kısa bir söyleşi yaptık.

-Son dönemde müzik kariyerinize, film müziklerini de eklediniz ve besteler yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınızı biraz anlatır mısınız?

İşin yaratıcılık boyutunu, sadece film müziklerine yöneltiyorum; Karadeniz boyutunu daha çok anonim şarkılarda. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim, anonim şarkıları yorumlamakla, yeni besteler yapmak arasında çok fark yok diye düşünüyorum. Özellikle bazı anomim şarkılara o kadar çok şey katmaya çalışıyoruz ki bir sürü yeni melodiler ekliyoruz. Bu melodilerin üstüne sahibinin sen olduğun bir eser yaratmakta mümkün ama anonim şarkılara yeni bir şeyler katarak, onları bozmadan seslendirmeye çalışıyorum. Büyük zamanımı film müziği ve sahne aldığı için, sözlü eser yapamıyorum son birkaç yıldır.

-İlk abümünüzde Hemşince söylediniz, özel bir ilginiz mi var? Hemşinliler ve Lazların dilleri farklı mı?

Aslında Lazca şarkıların müzisyeniyim. Ama ilk albümümde olduğu gibi Hemşince söylememi şöyle ifade edebilirim: Bu albümde de bir Hemşince şarkıya yer verdim. Ben Hopalıyım. Hemşinliler ve Lazlar yaşar, orada ikisinin de dilleri ayrı dillerdir. Ama sonuçta aynı havayı, toprağı paylaşan insanlar. Bu dillere aşina olduğum için bu işi gelenekselleştirdim. Söylediğim şarkıların yanında Hopalı dostlarımla kurduğum dostluk ve sevgi, ilişkimi geliştirdi; bu nedenle her albümde bir hemşinçe şarkı koymaya özen gösteriyorum.

Sizin albümünüz adeta kuzeye, Doğu Karadeniz’e yapılan bir yolculuk hissi veriyor…

Tiflis’ten, Trabzon’a kadar uzanan o sahil hattında çok enteresan ve zengin kültürlerin olduğunu ve buraların beni çok etkilediğini söylemeliyim. Esas olarak Karadeniz ve Laz şarkılarıyla ilgilenmeme rağmen, bütünlüklü olarak baktığımda kendime, Tiflis’ten, Trabzon’a kadar uzan bir hat var. Çok enteresan şarkılar, kültürler ve insanlar var o coğrafyada. Çok güzel şeyler yaşıyorsunuz o yolculuklarda, geçen yaz Gürcistan’a yaptığım yolcukta çok güzel dostluklar kurdum. Bu dostlukların bir ifadesi olarak onların dilinden şarkılar söyledim.

-Sizin için ‘Lazcayı gençlere sevdiren kişi’ diyorlar. Siz bu misyonu üstleniyor musunuz?

Daha önceki çalışmalarımın bir misyon müziği olabileceğini, ama bugün yaptıklarımın daha evrensel çalışmalar olduğunu söylemek durumundayım. Kaybolmakta olan Laz kültürünü ve şarkılarını yaşatmak için daha önce kurduğumuz Zuğaşi Berepe, Lazca sözlü rock yapıyordu. Grubun kuruluşunda böyle bir misyon vardı. Lazcanın yaşatılması ve mümkün olduğunca o şarkıların ortaya çıkarılması için çalışılıyordu. Sonrasında bir misyon gibi duran bu durum kendini çok fazla aştı. 98’de yaptığımız albümün bu misyonu üstlenme gibi bir durumu yoktu. Sadece şarkılar Lazcaydı ama sözlerimiz bütün dünyayı ilgilendiren şeylerdi. Daha evrensel sözlü şarkılara yöneldik, evrensel aşkı ve acıyı işledik şarkılarımızda. Biz, hiçbir zaman Lazca şarkılar yaşasın diye müzik yapmadık, sadece Laz türkülerini ve memleketimizin müziklerine kendimizi katarak, yükseltmek ve insanlarla paylaşmak istedik. Ama şunu da gerçekleştirdik: Lazcanın ve yok olmak üzere olan birçok dilin ve kültürün tepkisini ortaya koyduk. Lazca şimdi 10 sene öncesinden daha iyi durumda. Artık gençler Lazcadan utanmıyor, önceden böyle bir durum vardı.

-Bu kültüre ve insanlara karşı kendinizi sorumlu hissediyorsunuz. Bu yönlü neler yapmak istiyorsunuz?

Ben onlar için varım, onlar için şarkı yapmalıyım gibi değil, onları bilmedikleri bir yere ve bilmedikleri melodilere götürmek istiyorum. Bendeki sorumluluk böyle şekilleniyor. Bu sorumluluk bana şunu getiriyor: Sürekli yeni, farklı bir şeyler denemeliyim. Böyle olunca da zaten insanlar beğenecektir diye düşünüyorum.

-Hayde’nin ilk albümden daha canlı ve ritmik olduğunu söyleyebiliriz. Siz bu iki albümle ilgili neler söylemek istersiniz?

Viya, yalnız bir albüm, daha içe dönük bir çalışmaydı. Hayde ise direk benim yaptığım ya da çalan arkadaşların yaptığı bir albüm değil. Bizi konserlerde izleyen, çaldığımız şarkıları bizimle birlikte hisseden insanların emeği üzerine kurulmuş olduğunu düşünüyorum. Çünkü hep sahneyi hayal ederek yapmaya çalıştım bu albümü. Biraz da Gülbeyaz filminin müziklerinden beslendim. Daha ritmik bir albüm oldu ve açıkçası tulum ve kemençeyi daha çok kullanabildim. Biraz daha olgunlaştığımı söylemeliyim.

-Müziklerinizde yapmayı çok istediğiniz bir şeyler var mı? Daha önce ertelediğiniz veya eksik kalan, ileride yapmayı planladığınız bir çalışma…

Karadeniz müziğinde daha çok eksikliklerin olduğunu özellikle söylemeliyim. Bu durumu çok önemsiyorum ve destanlara yer vermek gerektiğini düşünüyorum. Belki ileride buna daha çok yer verileceğini, ama buna yer veren sanatçı sayısının az olduğunu belirtmek gerekir. Albümde yer alan ‘Selimina’yı bu destan şarkılara küçük bir örnek olarak kullandık. Bu alanda daha çok çalışmak gerekir, albümde kullandığımız birçok şarkıyı sahnede çalındığı şekliyle yorumlanmaya çalıştık. Benim içimdeki punck duygusu, vazgeçemediğim bir duygu. Kemençenin ve tulumun yanında modern enstrümanlar yan yana durmalı ve bir şey katmalı. Başka insanlara da bir şey katmalı, ama içimdeki rock duygusu ve geçmişte tarzımı belirleyen punck duygusunun hiçbir zaman eksilmesini istemiyorum. Tamamen otantik bir albüm de yapsam, insanların benim müziğimdeki rock duygusunu fark edeceklerini biliyorum.

Radikal-04.04.2004

ORTAYA KARIŞIK

Kazım Koyuncu yeni albümü ‘Hayde’ de, Hemşince, Türkçe, Lazca, Gürcüce, Megrelce söylüyor

NAZAN ÖZCAN

En hakiki Lazlardan Kazım Koyuncu ile son albümü ‘Hayde’ yi konuşmak için gittiğimizde, kısmet bu ya, başka bir Lazla daha tanışıyoruz. Ali Osman Bey. Kıyafetinden dolayı yalnızca geçerken uğrayan postacı olduğunu düşündük ama değil. O Kazım Koyuncu’dan çocukları için imzalı albüm almaya gelmiş. Anlatmaya başlıyor. ‘Benim çocuklar bayılıyor şimdi. Biz Kazım’la 15 sene önce adada tanışmıştık. O zamanlar ünlü de değildi. Bizim bir toplantımız vardı, O gitar çaldı, biz de kemençe vurduk. O zamanlar saçları uzun, hippi gibi. Dedim ki şu saçlarını kestir, bizim oralarda biraz ters karşılanır işte. Çocuklar o zaman küçüktü. Geçen gün bizim çocuklar dinlemişler, anlattılar, ben de o gün Kazım’la çektirdiğimiz fotoğrafı gösterdim onlara, inanamadılar. Çok beğeniyoruz onu biz.’ Diye anlatıyor. Ne de olsa onların çocuğu. Yıllardır yaptığı müzikle de bir tek Lazların değil, taa Zuğaşi Berepe zamanından beri hiç kimsenin umutlarını kara çıkarmadı. ‘Hayde’ de gerçekten sağlam ve dinlenmesi çok keyifli bir albüm.

‘Gülbeyaz’da da birlikte söylediğiniz Şevval Sam düetleriyle başlayalım.

Altı tane eser ‘Gülbeyaz’ da çaldığımız eserlerdi. Şevval Sam’ın albümü yok ama Türkiye’deki en iyi kadın seslerden biri. Sesinin iyi olmasının dışında müziğe yaklaşımı ve tavrı da bence tam bir sanatçı tavrı. Aykırılığı, inatçılığı ‘saldırganlığı’ müzik konusunda tutarlı ve tutucu olması önemli. Özellikle Gülbeyaz’lada bağlantılı olarak çok sevilen biri. ‘Ticari’ olarak işe yaradı. Reddetmek saçma. Düetin kendisi müzikal olarak çok şey ifade etmiyor. Basit, yalın, sınırları zorlamayan bir çalışmaydı. Şevval Sam’la gerçekten ikimizin de sonuna kadar gidebileceğimiz başka bir şarkıyı düet yapmayı tercih ederim. Kader de müsaade ederse yapacağız.

Gülbeyaz’dan sonra Karadeniz müzikleri daha mı popüler oldu?

Dizinin çok ciddi katkısı oldu ama çok fazla emek sarf edilmemiş, aslında piyasa diye tabir edilen Karadeniz albümleri satıyordu zaten. Ayrıca Fuat Saka ve Volkan Konak’ın Karadeniz müziğine yaptıkları asla yadsınamaz. Gülbeyaz’la birlikte taşlar yerine oturdu. Ben klip yapmış ve günde 20 kere döndürmüş olsaydım, Gülbeyaz’daki etkisi olmayacaktı.

Bu sefer albüm ortaya karışık olmuş sanki. Hemşince, Türkçe, Lazca, Gürcüce…

Albümün kültürel konseptini yaratırken Trabzon’dan Tiflis’e bir hat izledim. Bir Gürcistan seyahatim vardı. Hem Megrel hem de Gürcülere karşı zaten olan sempatimi daha da artırdı. Megreller Gürcistan’da yaşayan Ortodoks Lazlar. Sonuçta Karadeniz ve Kafkasya’yı hedeflerken bir Hemşince, bir Gürcüce ve bir Megrelce ile o duyguyu tamamlamış olduk. Fakat ağırlık Türkçe’de. Bunları yapmazsam içim rahat etmeyecekti.

‘Denizde kararti var’ isimli şarkıda ve ‘Potburi’ de Laz müziğinde hiç olmayan klarnet var.

Benim bilgilerim dahilinde bu bir ilk. Bence ses olarak klarnet bizim yörelere denk düşüyor. Tulumla klarnetin uyumuna hasta oluyorum. İkisinde de insanların duygularını tuhaf bir biçimde ajite eden bir taraf var. Böyle denemeleri de artırmayı düşünüyorum. Belki trompetler, pek sevmesem de saksafonlarla vs. bunlar marifet değil ama bunları otantik parçaların içine sanki 200 yıldır çalınıyormuş gibi koymayı başarırsak bir marifet olacak. Bütün derdim bu.

Konserinizi izlerken bir arkadaşım ‘Bu Lazlar aşktan başka bir şey bilmezler mi’ diye isyan etti. Bilmezler mi hakikaten ?

(Gülüyor) Sosyolog değilim ama Türkiye’de en çok doğa ile iç içe olan toplum bizim Karadeniz toplumu. Doğa ile kurdukları ilişki çok farklı. Mesela çok aşk şarkısı gibi duran şarkılar var, ama bir ceviz ağacına ya da ineğe yapmış olabilir o şarkıyı. Ki nitekim öyle şarkılar var. Dinlediğin zaman sanıyorsun ki aşktan ölüyor ! genel bir aşk hali söz konusu. Gerçekten oksijeni bol bir yer (Gülüyor) ! Ormanı ve suyu bol bir memleket ve insanların birçok ihtiyacı aşktan sonra geliyor. Aç kalmamalıyız şüphesiz ama aşksız hiç kalmamalıyız !

Biz sizi Zuğaşi Berepe’den beri tanıyoruz. Ama onun öncesinde neler yaptınız bilmiyoruz.

72’de Artvin, Hopa, Yeşilköy köyünde doğdum. Annem babam memleketteler. Babam berber, annem de ev hanımı. Altı kardeşiz, ben sondan ikinci. Liseyi Hopa Lisesi’nde bitirdim. 17 yaşına kadar gittiğim en büyük şehir Trabzon’du. 89’da üniversiteyi kazandım ve İstanbul’a geldim.

O kadar hızlı geçmeyin ne yapıyordunuz orada, ne zaman müziğe başladınız vs. gibi bir sürü soru var.

Çok kitap okumaya çalışıyordum ama az kitap vardı. O yüzden ansiklopedi okuyordum. Çünkü kırtasiyeye birkaç kitap geliyordu, onları zaten ediniyordum. Tommiks ve Teksas’ların bütün sayıları bitmişti. Babam Yaşar Kemal’in ‘Ağrı Dağı Efsanesi’ ni aldıydı. Ondan sonra hep o kitapların peşinde oldum. Fransız iki şair Baudelaire ve Rimbaud’nun şiirlerini ansiklopedilerden tespit ettikten sonra düştüm peşine. O zamanlar şiir sevdası vardı. Evde küçük bir gitar vardı. Amcam Almanya’dan getirmişti ama kime bilmiyorum. Benim elimdeydi. TRT’de ‘Fabrika Kızı’ nı filan çalarlardı, onları izleyerek çalmaya çalışıyordum. Ama ne bulursam okuyordum. Üniversiteyi kazanmam başkalarına göre enteresandı çünkü okulu takdirle bitiren çocuk değildim.

Nereyi kazandınız ?

İstanbul Siyasal Kamu Yönetimini kazandım. İlk yıl okula gittim. Sonra pek sarmadı. Üniversiteye girdikten bir sene sonra yıllardır hayalini taşıdığım sahne sanatlarından birisiyle hayatımı devam ettirmeye karar verdim. Çok zor karardı. Biliyordum uzun yıllar sürünmek zorunda kalacaktım. Nitekim 92’den itibaren profesyonel olarak sürünüyorum (Gülüyor) ! 92’de ilk ciddi müzik faaliyetim, Dinmeyen isimli müzik grubunun kurulmasıydı. Bir sene sonra da Zuğaşi Berepe kuruldu, iki grup birlikte devam etti.

Aileniz bu duruma ne dedi ? Müziğe meraklı mıydı onlar da ?

Bizim ailede kulağı kötü olan kimseyi hatırlamıyorum. Ama kimse enstruman çalmazdı. Babamın çok büyük katkısı vardı. Mandolinimi aldı, kurslara gönderdi. Babam ‘Bu çocuk hem akıl fikir adamı olur hem de müzikle uğraşır’ diye düşünürken benim aklı fikri bir tarafa bırakacağımı pek tahmin etmemişti ! (Gülüyor) Kaymakam olmamı yalnız babam değil herkes isterdi baştan ama şimdi vali olsam şuandaki durumdan daha fazla gurur duyacaklarını sanmıyorum.

‘Uy Aha’ yı Trabzon Spor’a vermeyi düşünüyorsunuz, ne oldu ?

O ünlem bir futbol takımını ve taraftar kitlesini harekete geçirebilir ve coşkulandırabilir diye düşünüyorum. Özellikle sola yakın olan arkadaşlar, futbolu çok sevsek de bunu söyleyemedik. Ben hiçbir zaman gizli tutmadım ama ! Trabzon’u tutuyor olmam yöreyle de alakalı değil. Çünkü Hopalılar çok tutmaz. Trabzon spor’u çocukluğumdan beri destekliyor olmamın gerekçesi, en güçlülere karşı koyan hayali bir kahraman olması. Çünkü o zaman Trabzon’a kim geliyorsa herkesi yeniyordu. Çok iyi top oynuyorlardı. ‘Uy Aha’ tribünlerde çalınırsa ben çok mutlu olurum. Yeni bir şarkı yapılması gerekiyorsa bu iş için de çaba sarf ederiz.

Yetkililere sesleniyoruz; böyle güzel teklif her zaman gelmez!

Kazım KoyuncuHaydeMetropol Müzik

Cumhuriyet-18.04.2004

Müzik ateşi sönmesin

HATİCE TUNCER

‘Müzisyen, biraz Karadenizli ve hepsinin ötesinde devrimci…’ Karadeniz müziğine getirdiği rock yorumuyla tanınan Kazım Koyuncu kendisini böyle ifade ediyor. Yıllar önce ‘Zuğaşi Berepe-Denizin Çocukları’ grubuyla birlikte yaptığı rock tarzını Viya albümünde sürdüren Koyuncu, sahne ve albüm çalışmalarında geleneksel ezgilere doğru yöneldi. Viya’dan bu yana yeni albüm beklentisindeki dinleyicilerinin karşısına sonunda ‘Hayde’ albümüyle çıkan Koyuncu, rock ve etnik müzik sevenleri hayal kırıklığına uğratmayacak şarkılar hazırladı.
Koyuncu, Beyoğlu Metropol Müzik’ten çıkan ‘Hayde’deki tüm şarkılarda Karadeniz müziğinin geleneksel çalgıları tulum ve kemençe kullanıyor. Albümde bas ve elektrogitar, davul ve bilgisayar desteğiyle otantiğe yakın ama kulakta rock tınlayan bir ses yakalamış:

‘Zuğaşi Berepe’de daha gençtik… sadece rock müzik yapıyorduk, dil olarak Lazca’yı kullanıyorduk. Viya’da daha kendine yönelik, insanın içine doğru giden küçük denemeler vardı. Hayde’deki müzik ben ve arkadaşlarımın sahnede ve dizi filmlerden edindiğimiz deneyimlerden paylaşıp ürettiğimiz çizgi oldu. Müziğimiz hem daha modern hem daha otantik bir forma ulaştı.’

Şevval Sam’la düet

Hayde, geçen yıl bir televizyon kanalında yayınlanan ‘Gülbeyaz’ dizisinin jenerik müziği ile başlıyor ve filmdeki başrollerden birini paylaşan Şevval Sam’ın seslendirdiği ‘Ben Seni Sevduğumi’ türküsüyle devam ediyor. ‘Koyverdun Gittun Beni, Allah’undan Bulasun’ türküsünü Koyuncu ve Sam birlikte seslendiriyor:
‘Bu albümde buluşmamız, Şevval Sam’la Gülbeyaz projesinde kurduğumuz dostluğun bir devamıdır. Onu çok seviyorum, müzisyenliğine, dostluğuna inanıyorum ve katkısından dolayı teşekkür ediyorum.’ Albüme adını veren ‘Hayde’ Rize’nin Pazar İlçesinden… az bilinen bir türkü. Vokallerle zenginleştirilen elektrogitarın kendini duyurduğu parçanın arasında geleneksel hissi yaratan uzun tulum solosunu Koyuncu kendi bestelemiş. Şarkıda tulum ve elektrogitar birlikte kullanılıyor:
‘Küçük gibi duran ama bizim çok önemsediğimiz müdahaleler yaptık. Bu albümdeki 5-6 şarkının, gelecekte yapmak istediğim veya arkadaşlarımla yapacağım müzik tarzının bir işareti olduğunu söyleyebilirim.’

Karadenizliler

Karadeniz’den esintiler taşıyan ‘Asiye’, albüme hüzünlü bir hava getiriyor. Horon havalarından iki Potpori ve elektrogitar eklenmiş bir Karadeniz türküsü olan Fadime’yle Hayde , dinleyiciyi yerinden hoplatıp, horon tepmeye yönelten bir albüm niteliği kazanmış:
‘Ritmik havaları seçmem konserlerimden kaynaklandı. Ben konserlerde daha iyi şarkı söylüyorum, daha mutlu oluyorum. Stüdyoda kayıt sırasında o kadar mutlu olamıyorum. Duyguları, enerjiyi kayıtlar sırasında pek fazla hissedemiyorum. İnsanların yüzüne bakmazsam çok zor şarkı söylüyorum. Konserde çalıyormuş edasıyla çalmaya çalıştık ama bunu başarmak mümkün değil. Bu şarkıları konserlerde daha keyifli ve daha güzel çaldığımıza inanıyorum. Konserlerde seyirci de yaptığımız müziğe çok ciddi katkıda bulunmaya başlıyor.’
Geleneksele yöneldikçe Koyuncu’nun yeni çalışmalarına Karadenizlilerin ilgisi, farklı enstrümanlara karşın giderek artıyor. Karadenizlilerle ilk kez bu kadar yakınlaşan Koyuncu, henüz tam olarak amaçladıklarını yapamamış: ‘Biraz bildiğimiz şeyleri bozan, biraz statükoyu parçalayan, biraz ezberleri boşa çıkaran işler yapmayı çok istiyorum. Bunun için var gücümüzle arkadaşlarla çalışacağız.’
Sürekli Karadeniz şarkıları söylemesi durumunda kendini yineleme tehlikesine karşın Koyuncu, gelecek iki albümünde Karadeniz müziği üzerine çalışmayı sürdürmeyi planlıyor:
‘Kendi yöremi öğrenemedikten sonra yapacağım müziğin çok gerçek bir müzik olabileceğine inanmıyorum. O yüzden anonim şarkılarla daha çok işimiz var. Ama böyle gitmez biliyorum. Kendi şarkılarımı da yapıyorum zaten. Film müzikleri, içimdeki taraflardan birini ortaya çıkardı. Günün birinde bana doğru bakan eserler yapmak ve insanlarla da onu paylaşmak istiyorum.’

Müzik ateşi

Müzisyenlerin de herkes gibi para kazanarak geçimini sürdürmesi gerekiyor. Koyuncu, popülerlik kazandıkça ürettiği, ortaya koyduğu eserlerin benzerlerini para için üretme girdabına girmeyeceğini savunuyor:
‘Hayatımda ne paranın ne de başka acayip değerlerin çok fazla bir yeri oldu. Para güzel bir şey, bazen olduğunda kendimi iyi hissediyorum ama parayı hissetmiyorum. İçimdeki müzik ateşinin hiç sönmemesi için sürekli bir şeyler atmam ve bu yangını büyütmem gerekiyor. Bunun için de sadece bizim oralar yeterli gelmeyecektir. Bence bir sanatçının ya da bir şarkıcının çok cesur olması gerekiyor. Cesaretin ve çalışma arzun varsa hiçbir sorun yok… en fazla, para kazanamazsın. Bir albümün satmaz, ya da 1 milyon satar. Bunlarla ilgilenmek istemiyorum. Çok büyük bir popülaritem yok, o yüzden biz bize yetebiliyoruz. Hayde, şu ana kadar 60-70 bin sattı ama arkadaş olabileceğim bir potansiyelin varlığını biliyorum. 5 bin kişinin geldiği bir konser sonrasında şarkıcı kendini dünyanın en müthiş insanı hissediyor ve bu duyguyla baş edebilmek zordur. Geçenlerde Babylon’da konser verdik, 30 Nisan’da çok iyi ses düzeni olan Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde konser vereceğiz. Ama Eskişehir’de düğün salonuna benzer bir yerde çıkmak da bana çok iyi geldi. Açıkhava Tiyatrosu’nda yazın bir konser yapmak çok güzel olur, ama La Bela Düğün Salonu’nda bir sendikanın etkinliğinde grubumla birlikte çıkmayı istiyorum.
Böyle davrandıkça insanlarla sevgi ilişkim daha da güçleniyor. Ama ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim ama hepsinin ötesinde bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi ortaya koymaktan çekinmem.’

KLARNET VE TULUM UYUMU

Kazım Koyuncu’nun Kemal Sahir Gürel’le birlikte, İstanbul’un yoksul semtlerinden birinde geçen, her türlü zorluğa karşın umudun şiirsel bir ifadeyle işlendiği ‘Sultan Makamı’ dizisi için yaptığı müzik de ilgiyle karşılandı. Sultan Makamı’nın jenerik müziği Hayde’de sürprizle karşımıza çıkıyor. Klarnetle başlayan şarkı, girişin ardından anonim bir Karadeniz ezgisine dönüşüyor ve tulumla kulağa hoş gelen bir müzik ortaya çıkıyor:
‘İtiraf etmeliyim… Sultan Makamı’nın jenerik müziğini yapmak için çok kısa bir zamanımız vardı. Ben klarnet solosunu ‘Denizde Kararti Var’ın girişi için çaldırmıştım. Sultan Makamı’na böyle bir giriş çok uygundu. Klarnet girişini aldım, ondan sonra filmin jenerik müziğini hazırladık. Önceki albümde de Doğu ritimleri vardı. Ben Hopa’dan 17 yaşındayken ayrıldım, ama rock müzikten, İç Anadolu’ya, İstanbul şarkılarına kadar her çeşit müziği dinledim. Kulağıma dolmuş müziklerden bağımsız bir ürün ortaya koymam mümkün değil. Sadece bir Karadeniz şarkıcısı olarak hayatta durmadığımdan, bütün bildiklerimi ve hissettiklerimi yansıtmam gerekiyordu. Klarnetle tulum çok iyi yan yana geldi ve bence bu çalışma Laz müzik tarihindeki önemli yeniliklerden biridir. Tek başıma kemençeyle ya da tulumla şarkı söyleyebilecek ne yeteneğe sahibim, ne de kendimi o kadar süzme Karadeniz müziğiyle dolu hissediyorum. Şarkıların ana melodilerine müdahale etmiyorum, sözlerini de değiştirmiyorum, ama düzenleme yaparken yeni melodiler katmaya ve yeni enstrümanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.’

Vatan-18.04.2004

Savulun uşaklar Kazım celiyur!..

Müzik dünyası geçtiğimiz günlerde yeni bir isimle tanıştı. Babylon’da bir konser veren Kazım Koyuncu Lazca rock müzik yapıyor. Gençliğinden beri müzikle uğraşan 32 yaşındaki Koyuncu, İ.Ü. Siyasal Bilgiler’den terk. Gülbeyaz ve Sultan Makamı gibi dizilerin de müziklerini hazırlayan genç şarkıcı ‘Ha uşaklar ha!’ diye horon tepen şarkıcılardan farklı bir yaşam görüşü olduğunu söylüyor.

Savulun uşaklar Kazım celiyur!..

TEK FALSOSU BURNU

Burnu dışında hiçbir falsosu yok 32 yaşındaki Kazım Koyuncu’nun. Uzun saçları ve düzgün fiziğiyle karizmatik bir Laz uşağı. Hüzünlü şarkılarına inat, bir de pür neşe ki… İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık sayesinde…

Siz Yalın’la haşır neşir olurken sessiz sedasız patladı o… Gülbeyaz ve Sultan Makamı dizilerinin müziklerini de yapan Kazım Koyuncu, ikinci solo albümü Hayde’yle ortalığı kasıp kavuruyor. İster duyun, ister tıkayın kulaklarınızı. Hemşince, Gürcüce, Megrelce ve Lazca şarkılardan oluşan albüm, bugüne kadar dinlediğiniz Karadeniz müziklerinden çok farklı. Ben ilk kez Babylon’daki konserinde izledim onu… O güne dek adını bile duymamıştım. Teoman konserlerindeki izdihamı görünce şaşırdım haliyle. Hiçbir duyurusu yapılmadığı halde konserine bu kadar insanı toplayan adam kimdir merak ettim. Hem kendim hem de sizin için söyleştim. Beyoğlu’ndaki stüdyosuna giderken de üşenmeyip saydım müzik piyasasının nabzının attığı İstiklal’de çalan şarkıları. Zalim’den 5-1 öndeydi!.. İşte Yalın’ı alt eden(!) Laz uşağının öyküsü…

Her şey Gülbeyaz’la mı başladı?..
Çok öncesi var aslında. Amcamın yıllar önce Almanya’dan getirdiği gitarla başladı her şey. Kime getirmişti bilmiyorum ama benim ellerimle buluştu. Sonrası da geldi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandım. Üniversitede Türkçe sözlü rock yapan bir grubumuz vardı. Sonra Lazca sözlü rock müzik yapmak için Mehmedali Beşli’yle Zuğaşi Berepe’yi kurduk. 1998’de grup dağıldı ve 2001’de ilk solo albümüm Viya’yı çıkardım. Gülbeyaz ve Sultan Makamı çok sonra geldi ama beni büyük bir kitleyle buluşturdu.

Karadeniz müziği deyince akla ilk gelen isimler İsmail Türüt, Davut Güloğlu… Sizi niye hiç duymadık?
12 yıldır müzik yapıyorum. 1992’den beri İstanbul’dayım ve profesyonel olarak sürünüyorum!… Bahsettiğiniz isimlerle hayat duruşlarımız farklı olduğu için birçok insan adımı ilk kez duyuyor belki.

Popüler kültürden kendinizi arındırdınız yani…
İki tür hayat var. Seçim bizim… Biri meşru gibi gösteriliyor. TV’lerden bildiğimiz. Bir de herkesin göremediği hayat var. Galiba ben ikincisine ait bir hayat sürüyorum. Kendimi Tanrı gibi hissetmiyorum. İstiklal’de elimi kolumu sallaya sallaya dolaşabiliyorum. Sokaktaki hayatın tadını çıkarıyorum. Gerçek olanın yani.

Karadeniz müziği deyince belli bir melodi geliyor akla ve tek kare beliriyor insanın gözünde, ‘Ha uşşşşaklar ha!’ diye horon tepen gruplar… Sizin şarkılarınızdaki resim ise çok başka.
Piyasa diye tabir edilen Karadeniz albümlerinden bahsediyorsunuz. Maalesef yıllarca işin kolayına kaçıldı. Satan bir şey tekrarlanıyor ve müzik kangren oluyor. Bir de işin sosyolojik boyutu var. Karadeniz son 20 yıldır politikacıları, işadamları ve mafyalarıyla gündemde. Hem Karadeniz’de hem de Türkiye’de bunlarla müzik de iç içe geçti. Bu dünyanın başka hiçbir yerinde görülmemiş bir durum… Mafya babaları sırf yakışıklı diye birine albüm yapabilir. Popüler isimlerin de bu çarkın içinde yer alması müziği yozlaştırıyor.

O ünlü isimler Karadeniz müziğini yozlaştırıyor mu diyorsunuz?
İstedikleri zaman türküleri en otantik haliyle söyleyebiliyorlar aslında. Benim onaylamadığım bir şey olsa da İsmail Türüt’ün repertuarı göz ardı edilemez. Davut Güloğlu’nun Nurcanım şarkısı da iyi. Tek şarkı ama… Gerçekte Karadeniz müziği hoplayıp zıplamaktan ibaret değil ki.

Albümünüzden belli. Hüzün var, çokça da aşk. Beni de oradan tavladınız ya. Çoğunun sözlerini anlamasam da müziğin evrenselliği bu işte dedim dinleyince. Yurtdışına açılmayı düşünmez misiniz?
En büyük hayalim. Fransa, ABD ve İngiltere’de konserler vermek isterim. Ama Batı’nın etnik müziğe bakışını sevmiyorum. Ezilmiş, sinmiş/sindirilmiş bir azınlığın son çırpınışları olarak görüyorlar etnik müziği. Bu bakışı değiştirebileceksem gitmeliyim. Tulum mesela bizde var onlarda yok. Gitar bizde de var onlarda da. ABD’ye ‘Benim gitaristim senin gitaristini döver’ diyebilirsem gitmeliyim.

Bari albümü yurtdışına pazarlayın.
Gürcistan’da yayınlamayı çok istiyorum. Ne var ki parasız halk. Birbirlerinin CD’sinden çekerek müzik dinleyebiliyorlar. Sadece benim çabam yetmiyor ki. Sponsor bulursam öncelikli hedefim albümü Gürcistan’da yayınlamak.

Albümdeki iki şarkıyı Şevval Sam söylüyor. Ondaki yeteneği siz mi keşfettiniz?..
Şevval uzun zamandır bir albüm yapmak istiyordu. Biraz benim de günahım var ki gecikti. O doğuştan yetenekli. Çok güzel besteleri var. Türkiye’nin en iyi kadın seslerinden biri. Ama dinleyiciyle buluşması benim albüme kısmet oldu. Bundan sonra da birlikte çalışabiliriz. Ama onun dostluğu benim için her şeyden önemli.

Klip ne zaman geliyor; hangi şarkıya klip yaptınız?
Mayıs’ta. Benim gönlümde bir şarkı var ama dinleyicinin isteği daha önemli. İnternet sitesinde bir anket yapıyoruz. Ona göre çekeceğiz.

Peki ilk konser?
30 Nisan’da Yeni Melek’teyiz. Sonra Türkiye turnesi başlıyor. Önce Güneydoğu turu yapacağız.

Niye Karadeniz değil?
Karadeniz doğduğum yer, şüphesiz ölünce de gömüleceğim. Ama turneye Diyarbakır’dan başlayacağız. Diyarbakır’da daha önce çok keyifli konserler vermiştim. Yeri geldi, beni Karadenizliler’den daha fazla sahiplendiler. Önemli bir başlangıç noktası benim için. Karadeniz’i geciktirme nedenim biraz da tedarikli olma ihtiyacımdan kaynaklanıyor. Onlardan bir şey kaçmaz çünkü. Kendi kültüründen bir şeyle karşılaşmazsa kızar Karadenizli. Biriktirip öyle gitmek gerek.

Ya bundan sonra?..
Güzel şeyler düşünüyorum. Dev bir orkestra gibi. Şu anda 6 kişiyiz. Bas, davul, elektro gitar, tulum ve Karadeniz müziğinde olmayan klarnet var. Keman, garman, saksafon olsa fena mı olur yani. Altı vokal mesela üç kız, üç erkek… çok sesli senfoni orkestrasıyla bu şarkıları sahneye koyabilmek istiyorum.

Hımmm… Kulağa hoş geliyor.
Evet ama biraz para kazanmalıyım. Yeterli parayı tedarik etmek için de saçma sapan işler yapmak gerekebiliyor bazen.

Albüm satışları umut veriyor mu?
İlk hedef 100 bindi. Şuan 60 bindeyiz. Sanıyorum. Sene sonuna kadar 250 bini yakalarsak çok özel bir şey olur.

Aileniz bu çıkışı nasıl değerlendiriyor?
Babam kaymakam olmamı çok isterdi. Ama şimdi vali bile olsam şuandaki kadar gurur duyacaklarını sanmıyorum.

Saçlarınız, giyim kuşamınızla bir Karadenizli gibi durmuyorsunuz. Bu yüzden hemşehrilerinizden hiç tepki aldınız mı?
Bizim oralarda (Hopa) daha açık görüşlüdür insanlar. Zaten uzun zamandır İstanbul’dayım. Hiç sorun olmadı saçlarım.

Şiveniz de kaymıyor. Özellikle mi dikkat ediyorsunuz?
Babamın ana dili Lazca ama çok kitap okudum ben. Onun etkisi vardır mutlaka.

Hangi takımı tutuyorsunuz diye sormama gerek var mı?
Trabzonspor’luyum ama bunun Lazlığımla ya da Karadenizliliğimle pek ilgisi yok. Ben hikayesine vurgunum bu takımın. Statükoyu yerle bir eden bir futbol hareketi var Trabzonspor’da. Çünkü o zamanlar Trabzon’a kim geliyorsa yeniyordu. Yöresel hikayesinin ötesinde Türkiye’deki futbolun önemli bir enstrümanıdır Trabzonspor.

Dizilere şarkı yapıyorsunuz, takımınıza da yapmayı düşünmediniz mi?
Aslında ‘uy Aha’ şarkısı tam da futbol şarkısı. Penaltı pozisyonlarına çok uygun bir nida. Trabzonspor Kulübü’yle görüşmelerimiz sürüyor. Uy Aha tribünlerde çalınırsa ben çok mutlu olurum.

Ebru DREW Kırmızı

İ.E.T.T Web Söyleşi

O bize denizin armağanıydı… 1993 yılında “Denizin Çocukları” ile çıktığı müzik yolculuğuna“VİYA!” diyerek devam eden, son albümü “HAYDE” ile geniş dinleyici kitlesine ulaşan Kazım Koyuncu, İstanbul ulaşımı konusunda da son derece duyarlıydı.

“Raylı sistem daha insancıl”

Röportaj ve fotoğraflar: Filiz Acar, Fatih Sultan Kar, Yakup Ali Turan

Genç müzisyen, 2004 yılının Aralık ayında İETT Genel Müdürlüğü tarihi Metrohan birasının hemen yakınında bulunan kendisine ait ZB Müzik stüdyolarında bizi ağırlamıştı. Konukları İETT’li olunca Koyuncu’nun sohbeti de İstanbul ve ulaşım üzerine yoğunlaşmıştı.

Söze İstanbul’la başlarsak… Bu şehirle tanışıklığınız hangi yıla rastlar?  

 “1989 yılına. İstanbul için konuşunca… Hayatımın 17 yaşından bu yana olan kısmını konuşmuş oluruz. Memleketteyken, İstanbul benim için -çocukluğumdan lise bitene kadar- illa gitmem gereken, yaşamam gereken bir yer olgusu halindeydi. Okuduğum kitaplar… Hepsinde bir hayat var ya, bazen kendini bir kahramanla özdeşleştiriyorsun. Bütün bunların bir tek İstanbul’da yaşanabileceğini hissettiriyor. O yüzden korkunç bir İstanbul gerçeği vardı. Üniversite tamamen bir bahaneydi aslında. İstanbul’da bir üniversiteyi kazanmam lazımdı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni çok az bir puanla kaçırmıştım. En büyük şanslarımdan biri oldu bu. Çok şanslı bir insan değilim ama… İyi ki orayı kazanmamışım. Yoksa İzmir’de olmak durumunda kalacaktım. İzmir de güzel bir şehrimiz ama sonuçta İstanbul çok acayip bir yer.”

Yurt dışında konserler vermiş bir sanatçı olarak İstanbul’u dünyanın diğer metropolleri

karşılaştırmanızı istesek bize ne söyleyebilirsiniz?

“1993 yılında yurt dışına gitmeyi de başardım. Müzik ve konserler dolayısıyla Avrupa’da çok yere gittim, fakat her türden kötülüğüne rağmen İstanbul çok bambaşka bir yer. Aslında kötü olan İstanbul değil, bizlerin yaptığı kötülükler bunlar. Bir şehir bu kadar ayakta kalabilir bu kadar yük taşıyabilir. Bu anlamda; olumlu olumsuz her yönüyle  İstanbul bambaşka bir şehir. Yirmi dört saat sürekli içinde olabileceğin, olurken korkabileceğin, korkarken aşık olabileceğin, ayağın kayıp düşüp ölebileceğin acayip bir şehir İstanbul ve sanırım dünyada pek fazla bir benzeri de yoktur.Yurt dışına gittiğim zaman bir hafta kafamı dinliyorum, rahatlıyorum. Oh  dünya varmış diyorum. Çünkü İstanbul çok şiddetli bir yer. İçinde çok fazla şiddet barındıran bir şehir. Bir hafta sonra özlem başlıyor.”

Arıyorsunuz yani…  

“E tabii. Buradaki saçmalıkları, o hengameyi., güzellikleri arıyor insan…Boğazdan geçince  bir şeyler oluyor. Çok fazla anlatılamaz. Şairler anlatıyor, şarkılar söylüyor. İstanbul’a dair duyguları anlatmaya şiirler, şarkılar bile yetersiz kalıyor.”

Beyoğlu’nda yaşayan bir sanatçı gözüyle İstiklal Caddesine bakışınız?…

“1992 yılında Tarlabaşı’na yerleştim. Ondan sonra bir daha çıkamadım buradan. Her şey Taksim’de. İstanbul’a ilk geldiğimizde otobüslerin hayatımızdaki yeri çok önemliydi tabii. Şimdi metro var. Metroya biniyorum.  1989’da geldiğimde İstiklal’e film izlemeye çıkmıştık arkadaşlarla. O zaman köyden gelmişiz böyle cahil cühela çocuklar. İstiklal Caddesinden otobüsler geçiyordu. Tam son yıllarına denk düşmüştü. Tramvay için  çalışmalar yeni başlamıştı. Daha sonra  otobüsler kaldırıldı ama o hengameye bir ya da iki kere şahit olmak hoşuma gitmişti. Acayip bir şeydi. O gün bugündür kopamadık bu tarihi bölgeden. Bir yıl önce de Tünel, Asmalımescit, Galata Mevlevihanesi ve Metrohan’ın hemen yanı başında Stüdyo ZB’yi açtık. Açmamızdaki ana sebep, müziği kendi stüdyomuzda yapmaktı.”  

İstanbul ve trafik konusuna gelirsek…

Belediyeler, sivil öğeler taşıyan bir oluşum. O sivillik her zaman daha saygı duyulmasını gerektiriyor. Bürokrasiden daha yakın ve sempatik buluyorum. En azından insanı korkutmayan bir şey.

Toplu taşımanın insanların hayatını kolaylaştıran bir önemi yok sadece benim fikrimde. Raylı sistem, otobüsler, toplu taşıma… Aynı zamanda bir hayata yaklaşım biçimi. O yüzden belediyeler de insanların yararına iş yapacağı – yapması gerektiği – için bu sistemi çok daha iyi geliştirmek, üstüne vurgu yapmak durumundalar. Modern şehirlerde insanların yan yana durmasını sağlayan sosyal bir faaliyet, gelecekte toplu taşımacılığın önemi daha da artacak, çünkü hayat başka bir seçenek bırakmıyor. Herkesin arabasının olmasının sebebi  herkesin çok para kazanması değil. Bu modern dünyanın ulaştığı tuhaf bir hale dönüştü artık. Bu noktada toplu taşıma çok doğru ve şirin bir şeydir. Özellikle raylı sistem, insanların daha sosyal, birbirlerini görebildikleri, gözlerine bakabildikleri, bazen kokan nefeslerini duyabildikleri ve aslında yaşadıklarını hissettikleri bir şey halinde. Umarım daha iyi seviyeye gelecektir.  Özellikle raylı sistemi çok önemsiyorum, çünkü modern hayat insanları yalnızlaştırıyor.

Kazım Koyuncu ile sohbetimizin sonunda yazıyı fotoğraflarla süslemek istediğimizi belirttik. Bize, bir hafta sonra gitarıyla nostaljik tramvayda poz verebileceğini söyledi. “Ben de daha fiyakalı giyinirim” demişti. Sözleştiğimiz tarihte kendisini aradığımızda; hasta olduğunu söyledi. İstanbul sevdalısı genç sanatçı ne yazık ki kanserdi. 25 Haziran 2005’de de aramızdan ayrıldı. Binlerce seveni kendisini İstanbul’dan Hopa’ya uğurladı. Yaptığımız bu söyleşi de  belleğimizde hoş bir seda olarak kaldı.

 

Denizde Kararti Var

Kazım Koyuncu, laz müziğinin genç soluğu, haşarı çocuğu, dinmek bilmeyen türkülerin laz nakaratı, Trabzonspor sevdalısı delişmen, bu kez hastalığıyla uğraşıyordu. Hınzır hınzır gülerek…

ÖZEL RÖPORTAJ / HAKAN DİLEK

Genç ömrüne sığdırdığın onca şeye karşın bir illet yapıştı yakamıza..
İllet deme illet deme…

Tamam tamam ama Trabzonspor diyeceğim, şut diyeceğim, ceza sahası diyeceğim..
Ben de sana bacakarası atacağım -gülüyor-

Hemen boşa çıkarım…
Beni en iyi yerimden yakaladın kardeşim. Bir kere Trabzonspor deyince durur akan sular. Bak yine heyecanlandım. Bir Trabzonspor marşı yazmak, müziklemek istiyordum, o da “sanculu kunlerume” rastgeldi.

Lehçesi laz nakaratı bir futbol muhabbete girelim istiyorum Kazım..
Girelim bakalım ceza sahasına kıvrak çalımlarla.

Kıvraklık senin dilinde, müziğinde..
E futbol da bir çeşit müzik değil midir bizim için? Sen Ali Kemal için “Horon Oynar Gibi Çalım Atıyor” diye yazmıştın. Liverpool maçıydı değil mi?

Evet. 1975’te Liverpool’u 1-0 yendiğimiz maçta bekin karşısında horon oynamıştı ellerini kaldırıp…
Hah, tam da böyle bir şey futbol bizim için. Çıkacaksın sahaya ne kadar bize özgü fiziki durum varsa o maçın realitesi o olacak.

Peki sonuç?
Sonuç önemli mi kardeşim? Volkan geçen hafta senle yaptığı söyleşide “topun çizgiyi geçmesinden daha başka bir şeydir futbol benim için” demişti. Tam da böyledir. Top çizgiyi geçse ne olur, geçmese ne olur? Sen neyin varsa ortaya koyuyorsun. Horonun güzeliği, dağların soluğu devreye girer lazlar futbol oynamaya başladığında.

Bu Trabzon’a özgü bir şey mi?
Evet. Bakın Barcelona için neler söyleniyor. Eğer bir bölgeyi bir coğrafyayı temsil etmek ve onun özelliklerini taşımaksa bir futbol takımına düşen, bunun Türkiye’deki adı Trabzonspor’dur. Bu takımın bütün tartışmaların dışında bir havası, bir başkalığı vardır. Öteki takımların da vardır ama Trabzon bir başkadır. İnatçılığımız, oyunu çirkinleştirmeden futbol oynama isteğimiz tamamen bölgenin yöresel özelliklerine hizmet etmiştir. Ya da etmelidir.

Trabzon deyince bir başka oluyorsun?
İşte o başkalığımızdır Trabzon bizim. En neşeli, en hüzünlü, en duyarlı en vurdumduymaz, en hızlı, en ağır, en çabuk en acelesiz yanımızdır Trabzonspor. Bu sene olmadı bir dahaki sene kesin şampiyonuz. Ben göremem ama…

Görürsün görürsün hastalık nedir ki? Şölen yeri olsun konserimiz…
Hee nedir ki? Ha konser ha kanser -gülüyor-

Sakatlık topçunun en son düşüneceği şeydir. Hastalık da bizim için öyle olsun.
Beni de müziğin futbolcusu say. Say ki içimin bayrakları havalansın. Şöyle güzel bir çalım, iyi bir pas ceza alanının dışından, Trabzonspor’a puan kazandıracak bir gol şutu için nelerimi vermezdim ki?

Nelerini verirdin diye sorayım o zaman?
Notalarımı, parmak uçlarımdan akıp giden zamanı, yüreğimi ortaya koyardım… Trabzonsporlu topçuların da öyle olmasını istiyorum.

Şöyle bir şeyler söylemiştin bir konserinin başında; Vigzartu, e ho, a gunze gzaşi cin cevorertu. Aynen şöyle demekti; “Denizin Çocukları” hoş geldiniz!.. Nasıl etkilenmiştim bilemezsin. Gurbetteydim ve bize “Denizin Çocukları” diye seslenen bir genç vardı sahnede…
Evet Zuğaşi Berepe yani Denizin Çocukları. Taraftarları, sevenleri çok oldu o gurubun. Sözleri senin deyiminle lehçesi lazca şarkılar yazdık. Bir denemeydi, güzeldi, geldi geçti.

Yapma şimdi gelip geçmez… Sonra da devam etmiştin: “Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara -yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz… Her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.” Çok etkiliydi…
Ben yüreğimden geçenlere bir biçim vermeye çalışıyordum şu çok bilmiş dünyada. Çocukluğumu özlüyordum belki. Karadeniz en talihsiz, en kötü kullanılan bölgelerden biridir Türkiye’de. O kadar ilginç hikayeler vardır ki orada. Bu da müziğimi belirledi giderek.

Yeniden topa girelim mi?
E mecal mi bıraktın bizde? Koşacak halimiz mi var?

Sen de göz presi yaparak oynarsın o zaman…
-gülüyor-

Hep adına Efsane denilecek bir durumdur Trabzonspor. Örneğin hemen aklımıza dükalığın soluğunu kestiği zamanlar geliyor… Necmiler, Ali Kemaller, Şenollar…
Cemiller, Hüseyinler, Bekirler, Necatiler… Çok iyi takımdı çok. Öylesi bir daha gelmez. Gerçi şimdi de iyi takım olduk. Şenol hoca var artık. Ona çok güveniyorum.

Biz de sana güzel kardeşim biz de sana… 27 Haziran’da hepimiz Harbiye’de Hey Gidi Karadeniz konserinde olacağız Kazım için…
Ama görünen o ki “Denizde Kararti Var”…

Efsane kadro
Şenol
Necati -Takoz Cemil- Kadir
Gökdeniz -Serdar -Hüseyin -Çaycı Ahmet- Ali Kemal
Hüseyin -Fatih- Necmi

 

Mart 2004’te –yani ölümünden 15 ay önce– Trabzonspor Dergisi muhabiri Aytekin Akay’a verdiği röportaj..

Nur içinde yat Kazım Abi..

KAZIM KOYUNCU: “GÜÇLÜLER’ İN İKTİDARINA KARŞI HAYDE TRABZONSPOR’A

“Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.”

İşte böyle diyor Kazım Koyuncu…1992 yılında Mehmet Ali Beşli ile kurdukları dünyanın ilk Laz Rock grubu “Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) ile tanıdık O’nu… İstanbul Siyasal’dan siyasi nedenlerle ayrılan Kazım için 90’ lı yılların ortasında yol, müzik yoludur, tabii bir de Trabzonspor vardır hayatında… Üç İstanbul takımının iktidarıyla kafasını bozmuş çoğu insana inat Trabzonspor’u hep içinde taşır Kazım… O herkes gibi sonuçlarla yaşayan biri olmasa da, sonuç da bekler tuttuğu takımdan. Her yıl, “Artık bu yıl şampiyonuz” diye düşünür. Çünkü O’na göre Trabzonspor’da oynayan her futbolcu, ‘şampiyon olacak takımın futbolcusu’ psikolojisiyle sahaya çıkmalı. fiampiyonluğa inanmayanın, halkını, taraftarını da inandıramayacağını hatırlatan Koyuncu, “Hiç kimse boşuna Trabzonspor’un şampiyon olup olmamasını tartışmasın. Mazimiz her şeyi tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.” şeklinde konuşuyor. Tünel’deki ZB stüdyolarında bizi ağırlayan Kazım Koyuncu, “Siz bulmasaydınız ben bulacaktım sizi” demesi ve derginin her sayısını takip etmesi “Trabzonsporlu sanatçı duyarlılığı” olsa gerek. Futbolu O’na iki isim sevdirdi: Trabzonspor ve Armando Dieogo Maradona…Trabzonspor’u da Maradona’yı da aynı nedenlerle seviyor; iktidarın iktidarlarını yıkan ve farklılığı getiren eylemleri… Karadeniz müziğine getirdiği yeniliklerle Türkiye’ye malolan Koyuncu, yakın bir zamanda Trabzonspor gibi Avrupa sahalarında boy gösterecek. Tulumuyla, gitarıyla, Trabzonsporluluğuyla…

– Trabzonsporluluğunuz, yöresel bir takım nedenlere mi dayanıyor?

 Hayır, sadece bununla açıklanamaz. Trabzonspor’un bendeki ifadesi, statükonun karşısında yer alması, statükoyu parçalaması, güçlülere karşı güçsüzlerin var olduğunu ve onların da bir şeyler yapabileceğini göstermesidir. Trabzonspor, sadece bir yöre takımı olarak ben de ifade bulmuş olsaydı, bu lokal bir şey olurdu ve de çok doğru temellere oturmamış olurdu. Oysa Trabzonspor, sadece Trabzon’ u değil tüm Karadeniz’i aşmış bir olgu. Evrensel değerlere sahip olan benim için de Trabzonspor, Türk futbolunun en evrensel değeri ve en önemli unsurudur.

– Siz Karadenizli ve Laz bir sanatçısınız ama sizi Urfalı da dinliyor, Muğlalı da...

– Karadenizli dışında çok sayıda dinleyici kitlem var ve sık sık onlarla konserlerde buluşuyoruz. Urfalı, Diyarbakırlı, Mardinli o kadar fazla Trabzonspor taraftarı var ki, bu memleketlilikle açıklanabilecek bir olgu değil. Aslına bakarsanız, yoksulların, ezilenlerin, “farklı olanların” var olduğu ve birbirleriyle dayanışma içinde olacağı duygusunu ifade ediyor. “İnsan neden Diyarbakır’dan Trabzonspor’u tutar?” diye bir soru sorulduğunda, “Güçlülere karşı direnen ve statükoya hayır diyen anlayış nedeniyle” cevabını buluyorum.

– Trabzonspor, sizin söylediğiniz anlamda hala “güçsüz”lerin yanında bir felsefeye mi sahip; yoksa o da “güçlüler”in kıyısına çoktan geçti mi?

– Sorunun düğümlendiği yer burası işte. Kendine has yapısından dolayı Trabzonspor var oldu. fiimdi modern zamanların birtakım ilişkilerini yaşıyoruz. Trabzonspor, modern zamanların kendine dayattığı ilişkilere girdiği andan itibaren çöküşü de başladı. Biz, varlığımızı anlamlandıran değerlerimizi unutmaya başladıkça ne anlama geldiğimiz de anlaşılmıyor. Eğer kendimizi üç büyük kulübün yanında dördüncü kulüp olarak adlandıracaksak, alınacak şampiyonlukların da bir anlamı olmayacak. Oysa kazanacağımız şampiyonluklar, tıpkı eskisi gibi oynanan futbol, kazanma hırsı, diğerlerinden farklılığımızı ortaya koyacak. Trabzonspor olarak, o eski değerlerimizin peşinden koşmalıyız.

– Sevgili Kazım, Zuğaşi Berepe’de farklı bir müzik ve farklı bir Kazım Koyuncu vardı, şimdi ise daha farklı bir Kazım Koyuncu var. Tıpkı Trabzonspor’un 70’ li yıllardaki Trabzonspor olmadığı gibi…

– Evet ancak, ben çok farklı bir hayat yaşıyorum. Her ne kadar eskiye göre daha popüler biri olsam da, popülaritenin getirdiği yaşam biçimini hayatıma sokmadım ve hayatımın sonuna kadar da sokmayacağım. Televizyonlarda görünür olmaktan gurur duyan bir insan değilim ve asla da bununla gururlanmam. Eski arkadaşlıklarım, dostluklarım sürüyor. Hakkını vererek müzik yapmak, doğru bildiğim ne varsa peşinden gitmek benim için çok önemli. Değişen ne? Eskiden 10 bin satıyordu albümlerim, şimdi 100 bin satıyor. Hayatım daha da zorlaşmıştır; Trabzonspor gibi. Ben kendimle ilgili bir takım seçenekler koyabiliyorum, Trabzonspor da son bir yıldır bu seçenekleri koymaya başladı. Ben de farklıyım Trabzonspor da farklı. Albümüm 1 milyon da satsa kimse beni albümü 1 milyon satan diğer şarkıcılarla aynı kefeye koymayacaktır.

– Değişime kayıtsız kalmayalım ancak değişirken de başkası olmayalım. “Kendimiz olarak – kalarak nasıl değişebiliriz?”i tartışalım…

– Değişirken, eskiye dair olan her şeyin bir kısmını da ortaya çıkartmak gerekiyor. Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil etmeli. Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de… Yöneticilerden, futbolculardan, sizden daha çok başka insanların hayatlarını etkileyen bir olgu. Mesela bununla ilgili büyük sorumluluk taşıdığımı düşünüyorum.

 Hissettiğiniz sorumluluğu tam olarak nasıl açıklarsınız?

– Bir sanatçının çok sevildiğini bildiği noktada ürününü koruma güdüsü onun için beladır. Hani, bir albüm yaptım çok sevildi, bunu koruyayım, onu devam ettireyim güdüsü…Etliye sütlüye dokunmama gibi kaygılar da taşır böyle sanatçılar. Sanatçının kişiliğini bitirmeye doğru giden yoldur bu ve ben de karşılaşıyorum böyle hallerle. 2 bin kişinin alkışını aldıktan sonra, “Ben ne kadar müthiş bir adamım” duygusuna kapılıyorum…Ve bu saatten sonra da kendime çekidüzen vermek için mücadeleye girişiyorum. Bireysel olarak böyle düşünüyorum. Konu Trabzonspor olunca, mesela, orada oynayan futbolcuların kendini çok özel hissetmesi ve insanlara bir şeyler vermek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir. Bu duygu saf bir duygu olabilir ama böyle düşünüyorum.

– Bir yerde, “Hopa da Trabzonspor’u tutmazlar” dediniz. Neden Hopalılar Trabzonspor’u tutmaz?

– Açıkçası Hopa da Lazlar daha çok Fenerbahçe’ yi tutar. Benim ailemdeki herkes de Fenerbahçeli’dir. Normal olan benim de Fenerbahçeli olmamdır ancak kafayı biraz kaldırdığımda, biraz farklı olduğumu hissettiğim anda farklı olanla buluşabildim. Farklı olan Trabzonspor’du. Mesela kazara Fenerbahçeli olsaydım hayatımda futbolun bu kadar yeri olmazdı; en fazla arada bir Fenerbahçe maçlarının özet görüntülerini izlerdim; futbolun bende bir karşılığı olmayabilirdi.

– Türkiye’de size futbolu, futbol ötesi yaşatan takım Trabzonspor, ya yurt dışında?

– İngiltere’de Liverpool ’u, renk ve karakter benzerliğimizden dolayı da Barcelona’yı çok fazla seviyor ve tutuyorum.

– Sevgili Kazım, ünlü ve popüler bir sanatçısın. Popüler olan insanların eski takımlarını bırakıp popüler takımları tuttuğuna şahit olduk…

– Bazen, “Aaa Trabzonspor’u mu tutuyorsun?” diyenler var; şaşırıyorlar yani. Eee, “Ne var diyorum?” ben de…

– Albümünüz 10 bin satarken Trabzonspor’u tutmak normal gibi görülüyor. Çünkü böyle düşünen insanlar, “Trabzonspor, albümü 10 bin satan bilmem kaçıncı sınıf sanatçıların takımı” diye düşünüyor…

– Hayatta doğru bildiğim şeyleri şüphesiz soru işaretiyle algılamışımdır ancak o soru işareti kalktığı yerde de o doğruları sonuna kadar savunmuşumdur. Trabzonsporlu olmakla kendimi ayrıcalıklı ve farklı hissediyorum. İlla bir futbol takımının peşinden gidilecekse bu takım bana göre Trabzonspor’dur. Bir futbol hareketi olarak Trabzonspor’u desteklemek de bana göre ayrıcalıklı ve elitist bir durumdur.

– Trabzonspor da Kazım Koyuncu da Karadeniz’ den yola çıktı; ulusal bir müzisyen oldu…

– Karadenizli insanlarla müzik ya da konser noktasında tam bir tanışma sağlamamışken beni Türkiye’nin diğer yörelerinden insanlar dinliyordu. Dört Diyarbakır konserim var, Tunceli’ ye gittim. Yine bu ay içinde Doğu-Güneydoğu turnem var. Trabzonspor da ben de Karadeniz’den yola çıktık ama nereden yola çıktığı kadar nereye ulaştığı da çok önemlidir. Biz büyümek zorundayız ve herkesle bir şeyleri paylaşmak zorundayız. Karadenizliler, evrensel değerleri üst noktalarda olan topluluklardır. Gerek Trabzonspor, gerekse bizim gibi sanatçıların yaptığı iş bunu daha iyi gösteriyor.

– “Zuğaşi Berepe”, “Dinmeyen”, “Viya” derken şimdi de Hayde… O eski radikal söylemi hafiflettiniz…

– Yoo, radikal söylem yerinde duruyor aslında, ancak arayışlarım var. Zuğaşi Berepe’yla yaptığımız Karadeniz müziğinden ziyade rock müzikti. Lazca’yı kullanmamız, bu dilin yok olmamasını istememekti. Rock, özgün-rock karışımı müzikler, hatta son 5-6 yıldır elektronik müziklerle de uğraştım. Tüm etnik müziklere karşı duyarlılığım var; Karadeniz müziğini de yeni yeni öğrendiğimi düşünmüyorum. Hayde, biraz daha olgunlaşmış Karadeniz müziğiyle batı müziği konsepti diye düşünüyorum. Ama hayatımın sonuna kadar da Karadeniz müziği yapacağım diye bir kuralı da kabul edemem. “Zuğaşi Berepe” daha çok rock, “Dinmeyen” özgün müzik, “Viya” ne olduğu tam belli olmayan işaret veren bir albümdü. fiunu belirteyim, idealimdeki sounda yaklaşmak için epey daha sürem var.-

Volkan Konak’ın müziğinde de sizin müziğinizde de Karadeniz’de olmayan pek çok çalgıya rastlayabiliyoruz…

– Karadeniz türkülerine elektrik gitar, bas gitar sokan bir insanım. Karadeniz müziğini yozlaştırdığım noktasında eleştiriler gelebilir. Ama o enstrümanları müziğime sokmak için yırtınıyorum. Emek verilsin Karadeniz müziğiyle caz yapılsın. Ama lütfen emek verilsin.

– Şu an ünlü biriyle konuşuyorum. Sizin gibi ünlü olamayacağım nasıl olsa, hiç olmazsa ünlü olmanın hayatınıza getirdiklerini anlatın da kendimizi teselli edelim?

– Çok ünlü olduğumu düşünmüyorum. Ancak, çok ünlü olduğunu düşünen ve de onları çok sevdiğini sanan binlerce insan var. Bu sevginin yalan olduğunu düşünüyorum. Beni seven çok insan var ve sadece o sevgiye inanıyorum. Neden inanıyorum? Çünkü, beni televizyonlarda görmeden, sadece yaptığım marjinal albümlerle seven insanlar bunlar. Beni sevenler, elbette televizyona çıkmamı istiyorlar ancak saçma sapan yerlerde de görmek istemiyorlar. Müzik yapıyorum ve yaptığım müzik sadece şarkı söylemek değil. Hayat dışarıdan bakıldığında çok karmaşık, çok yoğun ama bu hayatı seviyorum çünkü çok sevdiğim bir şey yapıyorum, müzik yapıyorum.

– Çevreniz genişledi, zaten gazeteciler ve televizyonlar da buraya akın ediyor…

– Çok açık söylüyorum, bunu birileri yanlış da anlayabilir, hep müzikle, konserlerle, dizi ve film müzikleriyle anılmak isterim. Üretmek istiyorum.

– Müziğinize etnik müzik desek, sanatınızı sınırlandırmış olacağız gibi geliyor bana…

– Aslında ne isim vereceğimi ben de bilmiyorum ancak “Hayde”yle birlikte esas yapmak istediğim müzik noktasına yaklaştım. O da, Tiflis’ten Trabzon’a bir hat izlemekti. Gürcistan’a gittim, orada çok değerli sanatçılar ve eserler var. Beri tarafta Trabzon ve civarında su yüzüne çıkması gereken öyle değerli eserler çıktı ki karşıma. Yani yeni çizgimizi, Tiflis-Trabzon konsepti olarak adlandırabiliriz. Bundan sonra, bütün dünyaya hitap eden Karadeniz ve modern müzik anlayışını bir araya getirme niyetindeyim.

– Statükoyu, ayrıcalığı kabul etmeyen, özgürlük düşkünü pek çok kişi ya futbolu hiç sevmiyor; sevenler de Trabzonspor’un kazanmasını istiyor…

– Futbola karşı durup da, futbol sevgisi üst düzeyde olan çok solcu, demokrat, aydın insanlar tanıyorum. Onların birçoğu futbol sevgisini söyleyememiştir. Aslında futbol, dünyanın en kolektif toplu hareket ve eğlence biçimidir. Ancak hangi güçlerin elinde olduğu çok önemlidir. Ve bugün de kötü niyetli kişilerin elinde olduğundan, futbol zarardır… Futbol üstünden siyaset yapanlar, ihaleler alanlar, inşaatlar yapanlar varsa, futbol içinde çok günah barındıran bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunlara rağmen futbolu çok seviyorum ve Trabzonspor’u tutuyorum.

 Duruşunuza uygun bir de Türk futbolu ve futbolcusu yorumu dinleyelim mi sizden?

– Türk futbolunda parlak, farklı futbolcu pek yok. Maç sonunda bir sürü konuşmalar yapıyor ya futbolcular, “Ulan” diyorum, ben bu adamların konuşmalarını nasıl dinliyorum? Klişesiz, anlamsız, zekadan eser taşımayan konuşmalar… Yurtdışında arada farklı portrelerle, olaylara karşılaşırsınız. Mesela Maradona, futbolu sevmemde en önemli etkisi olan adamdır. Sadece büyük futbolcu olduğu için değil, o uçarı hali, yenilse bile dimdik ayakta kalabilmesi ve hala sevilmesi, özgürlükçü hali beni futbola çekmiştir.

– Trabzonspor’un şampiyon olması mı, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba mı daha önemli?

– Bu kadar konuşmadan sonra, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba demem lazım ancak şampiyon olmalıyız. Burada, belki ilk kez “sonuç”tan yana olacağım ama şampiyonluğa ihtiyaç var. Böyle bir mazi, böyle bir tarih bunu hak ediyor. Türkiye’de Trabzonspor, Almanya’da St.Pauli. Bu tür takımlar liglerinde şampiyon olmalı.

– Neden St. Pauli?

– Çok aykırı bir takım. fiimdi ikinci ligdeler, tribünlerinde diğer takımların tribünlerinde göremeyeceğiniz insanlara ve daha başka farklılıklara rastlarsınız.

– Trabzonspor takımı karşınızda olsa neler söylerdiniz onlara?

– Bir kere her sene şampiyonluğa oynayan bir takımın oyuncusu olarak sahaya çıkmalarını isterdim ki o seneyi sondan beşinci bitirseler bile. Mazimiz bunu hak ediyor.

– Müzisyen Kazım Koyuncu’nun müzik yolculuğu soluksuz sürecek mi?

– Tasarladığım iki albüm daha var. Belki arada extra bir albüm daha yapabilirim. Bir de kendime yaptığım eserler var. Onları internet siteme döküp yayınlamak istiyorum. Müzik dışında ise, Türkiye’de yaşadığım konser çoşkusunu yurt dışında da yaşamak istiyorum. Bu sene sonunda kendi şarkılarımı, Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Gürcistan gibi ülkelerde söylemek istiyorum. Karadeniz müziği bu projeler için büyük avantaj. Çünkü, kemençe ve tulum, çok ilgi çeken enstrümanlar.

 “Hayde” albümünüzdeki “Uh Aha”yı Trabzonspor tribünleri için yazdım dediniz…

– Evet, tribün ambiansını iyi yansıtan bir eser diye düşünüyorum. “Oy Fadime” de öyle… İnsanların alıştıkları seslerden biraz uzaklaşmaları gerekiyor. Böyle söylediğim iyi de oldu, sizlerle buluştum. Zaten bu buluşmayı ne zamandır bekliyordum… İyi ki geldiniz…

– Biraz zor bulduk sizi..

– Siz bulamamış olsaydınız ben bulacaktım sizi. İnanın bu buluşmayı çok özlüyordum.

SATIRBAŞLARI..

.- “Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de… Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil ediyor”

– Karadeniz dışında dinlenmek, sevilmek beni çok memnun ediyor.. Ama ben Karadenizsiz müzik yapmak istemiyorum. Karadeniz’e daha özel ve özgün hazırlanıyorum.

– Yaptığım müzik siyasi tavrımdan daha önemlidir hem de dünyanın bütün siyasetlerinden daha önemlidir. Siyasetler, devrimler, karşı devrimler bir gün bitebilir ancak türküler, şarkılar yüzlerce yıl kalır.

– Diyelim ki albümüm 1 milyon satacak, bu satıştan gelen parayla pek çok kişinin de hayatı değişecek.

– Zuğaşi Berepe çok bilinçli bir gruptu ancak grup olarak devam etmek çok zor. Esas olarak Mehmet Ali Beşli ve ben grubun öncülüğünü yaptık. Zaten o gruptan pek çok arkadaşla çalışmaya devam ediyoruz. Ben onları orkestra gibi görmüyorum, onlar da beni artist-sanatçı gibi görmüyor.

– Solcu bir insanım. Genel anlamda solculuğun anlamı da, ezilenlerin, yoksulların, emeğiyle hayatta kalmaya çalışanların yanında olmak. Solculuğumun bir adım ötesi de, estetik anlamda anarşizme daha yakın bir duruştur.

– Bütün dünyanın bütün toprakları hepimizindir. Bütün şarkılar, dünyadaki tüm insanlarındır, tüm topraklar da memleketimizdir. Yunanistan’a giderken vize almaktan hiç hoşlanmıyorum, zoruma gidiyor. Oradaki toprakla buradaki toprak aynı.

– Futbolda saha dışı olaylar var ama futbol o kadar basit bir oyun ki! Yapmanız gereken tek şey, yediğinizden daha fazlasını atmak.- Babam, çok özel bir insandır, aydındır da. O da hak-hukuk-adalet kavramlarını “değer” olarak gören ve önemseyen biridir. Şu anda Hopa da 2 sandalyeli bir berber dükkanı var.

– İstanbul bir aşk… Nefret edebiliyorsun ama ayrılamıyorsun. Hopa ise benim memleketim ve Hopa’yı çok seviyorum; en son gidip öleceğim yer de orası… Şu da var; Afyon’a gittiğimde de, Berlin’e gittiğimde de yabancılık çekmiyorum.

– 100 bin üye projesini önemsiyorum. Bunu düşünenler, camiaya demokrasiyi sokmuşlardır. Trabzonsporluluğumla bir kez daha gururlandım.

 

KAYNAKLAR:

 

http://kazimkoyuncu.uzerine.com/index.jsp?objid=648

http://rakamla10.blogspot.com.tr/2010/06/kazm-koyuncu-roportaj.html

Kazım Koyuncu’nun Verdiği Röportajlar

Bugün Şair Ceketli Çocuk Kazım Koyuncu’nun 45.doğum günü. Kansere kurban verdiğimiz Kazım Koyuncu türkülerde, yüreklerde, Anadolu’nun her yerinde yaşamaya devam ediyor.

RÖPORTAJLIK olarak elimizden geldiğince Kazım Koyuncu’nun verdiği röportajları toparlamaya çalıştık.

Radikal-28.08.2001

Viya: Müsekkin niyetine…

Kazım Koyuncu, Zuğaşi Berepe hayranlarının ‘Viya!’yı da beğeneceğini söylüyor.

Rock dünyasına Lazca giriş yapan Zuğaşi Berepe’nin gitaristi Kazım Koyuncu’nun ilk solo albümü ‘Viya!’ çıktı. Ancak Koyuncu bu kez rock değil, geleneksel Laz ezgilerinden oluşan ‘sıkı’ bir albümle karşımızda

ASLI ATASOY

İSTANBUL – Peter Gabriel’a etnik müziğe tecavüz ettiği gerekçesiyle küfredenler, Davut Güloğlu ve türevlerini dinleselerdi acaba ne yaparlardı? Sorunun yanıtı tabii ki belli ama yine de burada zikretmeyelim. Evet, Karadeniz müziğinin deformasyonundan mustarip olanlar için ‘müsekkin’ niyetine bir albüm çıktı. Kazım Koyuncu, ‘Viya!’ dediği albümüyle bozulan sinirlerimizi düzeltiyor.

Koyuncu’yu aslında tanıyoruz. ‘Dünyanın ilk Lazca rock müzik yapan grubu’ diye nitelendirilen Zuğaşi Berepe’nin, yani 1993-99 yıllarında yaptıkları müzikle, sisteme ve doğayı kirletenlere ‘çürük domates atan’ grubun gitaristiydi. Onlar sayesinde Lazca rock yapılabileceğini de öğrenmiştik. Şimdilerde yoluna tek başına devam eden Koyuncu yine Lazca söylediği şarkılarla çıkıyor karşımıza ve sorularımızı yanıtlıyor.

Çok dolu bir müzikal geçmişiniz var. Biraz geriye dönelim isterseniz…

1992 yılında Ali Elver ile Grup Dinmeyen’i kurduk ve ‘Sisler Bulvarı’ albümünü çıkardık. Sonra Mehmedali Barış Beşli ile birlikte ‘Zuğaşi Berepe’yi (ZB) kurduk. İlk defa Lazca rock yaptık ve 1995 ‘Va Mişkunan’, 1998’de ‘İgzas’ ve ‘Bruxell Live’ isimli albümleri çıkardık. 99’da grup anlaşmazlıklar yüzünden dağıldı. Sonra başka projelerde yer aldım. Ardından solo albüm projemi hayata geçirmek için çalışmalara başladım. Türkçe sözlü bir albüm olacaktı. Ancak çeşitli nedenler yüzünden bunu hayata geçiremedim.

Siz, ‘Zuğaşi Berepe’de özgün ve besteleri rock formatında yorumluyordunuz. ‘Viya!’ ise yerel ezgilerden oluşan bir albüm.

İçinde yine elektrik ve bas gitar var ancak daha bir etnik form karşımıza çıkıyor.

2000 yılında ‘Salkımsöğüt 2’ isimli albümde üç tane türkü seslendirdim. Bunun üzerine Beyoğlu Metropol Müzik ve ben fikrimizi değiştirerek etnik temelde bir albüm çıkarmaya karar verdik.

Tabii ki teknik olarak farklar var ama özde çok ciddi farklar yok. ZB döneminde de türkü yorumluyorduk. Zaten o dönemde salt türküden oluşan bir albüm fikri vardı. Fakat Türkçe albüm projesi biraz ertelenmiş oldu.

Aşağı yukarı repertuvarları altı ayda topladık. Bu albümde bulunan ‘Koçari’ ve ‘He Yana’ isimli iki şarkı seslendirilmişti önceden. Diğerleri ilk defa bu albümde yer alan parçalar. Ve albümün toplamı sekiz ayda ortaya çıktı.

Lazca söylemenin temelindeki şey ne? Sanırım ticari kaygı sözkonusu olamaz…

Memleketteyken Lazlıkla ilgili fazla bir duygu yaşamıyordum. İstanbul’a geldikten sonra Memedali Barış Beşli’nin isteği üzerine Lazca söyleme fikri gelişti. Söyledikten sonra hoş bir şey çıktı ortaya. Sözler güzel. Bestelerin de iyi olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca Lazca müzik yapmanın kolay olmadığını belirtmekte fayda var. Ve Lazlar gerek ZB için gerekse Lazca yapılan müzikler için genelde saygı duyma ve psikolojik sahiplenme içerisindeler. ZB döneminde bölgedeki insanlardan çok üniversite gençliği ve diğer sanatsever kişilerle kitleselleşebilmiştik. Ancak Lazca söylememde tabii ki maddi bir kaygı yok.

Şimdi biraz daha farklı tarzda müzik yapıyorsunuz. Gerçi bunun özde olmadığının özellikle altını çiziyorsunuz ama…

Evet. Bu tarz değişiklik özde olmadı. Zaten ZB’deyken de türkü seslendirmiştik ve salt türkülerden oluşan bir albüm fikri vardı. Şimdi biraz daha ‘world music’ ya da etnik olarak nitelendirilebilecek bir tarzda çalıştım. Bu yüzden ‘Viya!’, bizim için çok anlamlı…

Bu arada ‘Domivamis’ isimli şarkı çok ilgi çekici ve sanırım eski bir kayıttan alınmış.

Evet. Bu şarkının girişinde yer alan kadının sesi yaklaşık 20 yıl önce Artvin’de bir köyde yapılmış. Ve bu şarkı benim ve arkadaşlarımın rastlayabildiği tek toplumsal içerikli şarkı. İçinde yokluktan ve bu durumun yarattığı sıkıntıdan söz ediyor. Genelde Laz ezgilerinde aşk ve doğa yer alır. Bu yüzden bu şarkının anlamı çok önemli.

Albümünüz hayata dair neyi ifade ediyor peki?

Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası. Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral… derken şimdi de -ki aslında çok zaman önce başlayan Samsun-Sarp sahil yolu projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve yaşam!

ZB hayranlarıyla buluşacak mı bu albüm?

Ben buluşacağına inanıyorum açıkçası. Artık onlar da aslında bu tarz albümler dinliyorlar. Biz çıktığımızda ilk ay içinde 10 bin satmıştı. Bu sonuçta Lazca ve rock yaptığımız halde bu başarıyı sağladık. Ama ona rağmen albümlerimiz çok satmıştı. Ve bu albümü sadece rock’severler değil etnik müzikten hoşlananlar da dinliyorlardı. Bu anlamda eskiden ZB dinleyenlerin şimdi ‘Viya!’yı da dinleyeceklerini düşünüyorum.

Sizce Karadeniz müziğinin moda olması bir rastlantı mı? Lazlar çok uzun zamandır bu coğrafyada yaşıyorlar.

Aslında doğrusu ZB’nin Lazlar özelinde baktığımızda kendi kimliklerine sahip çıkma ve kültürel faaliyetler yapma noktasında çok ciddi etkisi oldu. Çok fazla televizyona çıktık ve meşrulaşma durumu oldu. Bunun yarattığı etkiler sanırım Karadeniz müziğine karşı bir eğilim oluşturdu.

Peki bu son dönem çıkan Karadeniz müziğini şortlu kızlarla yorumlayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bana direkt kusma hissi veriyor. Bu durum devam etse etse bir sene daha gider. Bazı şarkılar gerçekten güzel olsa bile o adamların elinde rezalet bir şeye dönüşüyor.

Bu noktada yapımcılar büyük sorun aslında. Bu nedenler yüzünden kendi albümümün ticari olarak yanlış bir döneme düştüğünü düşünüyorum. Ancak bu albümün bu noktada çıkması belki de ‘panzehir’ etkisi yaratır. Bunu sadece kendi albümüm için değil Fuat Saka, Birol Topaloğlu ve Volkan Konak’ı düşünerek de ifade ediyorum.

Kazım Koyuncu/Viya!/Beyoğlu Metropol Müzik

Evrensel-31.08.2001

“Etnik üstü az Modern”

Aşk ve doğa üstüne söylenmiş halk türkülerinin çokça yer aldığı Karadeniz ve Laz müziğinde, iş türkülerinin yanı sıra, toplumsal sorunları da yansıtan eserlerin de olduğunu belirtiyor Kazım Koyuncu

Sinan Gündoğar

Grup Dinmeyen’le başladığı müzik yaşantısını daha sonra Zuğaşi Berepe ile sürdüren Kazım Koyuncu, “Viya” adlı yeni bir albüm çıkardı. Albüm, geleneksel Laz şarkılarının yanı sıra iki tane de Türkçe eseri içeriyor. Koyuncu ile albümün oluşum süreci, albümün içeriği, düzenlemeleri ve son dönemlerde furya haline gelen Karadeniz pop konularında görüştük.

Bu albümün gerçekleşme süreci hakkında biraz bilgi verir misiniz?
’99’da Zuğaşi Berepe dağıldıktan sonra, tamamen Türkçe şarkılardan oluşan “pop-rock” saundunda eserlerin yer aldığı bir solo albüm projem ortaya çıktı. “Salkım Söğüt”te üç Lazca şarkıyı yorumladıktan sonra Metropol Müzik’le ortaya çıkan dostane ilişkiler solo albüm projemin biraz değişmesine yol açtı ve Lazca solo albüm şekline döndü.

Bu albümün hazırlayıcısı olan diğer bir etmen de, Zuğaşi Berepe döneminde, rock saundundan uzak, otantik sayılabilecek, modern düzenlemelerin az olduğu bir Lazca albüm hazırlama düşüncemizin var olmasıydı. Grup dağılınca bunu yapamamıştık. Yeni solo albüm projesi, önceki düşünceyle yan yana gelince de, albümün gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu.

Konulardaki geniş yelpazeyi bilinçli olarak mı seçtiniz, yoksa hoşunuza giden şarkıların bir araya gelmesiyle mi oluştu, repertuar?
Karadeniz ve Laz müziğini birbirinden ayrı tutmak gerekiyor, ama ortaklaşılan bazı noktalar var. Her ikisinde de içerik açısından doğa ve aşk üzerine kurulan eser sayısı çok fazla. Toplumsal sorunlara değinen bir Laz halk şarkısına ilk defa rastladım. Ama, buna benzer birçok eserin olması gerekiyor. Bence bunda bizim eksikliğimiz var, biz ortaya çıkaramadık. Anadolu’da yaşayan bütün halklar, bütün insanlar gibi Lazlar da çok zorlu süreçlerden geçtiler. Zaten bu şarkı, yokluğu, kıtlığı anlatan bir dönemin şarkısı. Sözler yer yer değişebiliyor. Başka yerlerde de bu melodi kullanılmış. Fakat benim elime geçen kayıtta bu sözler vardı ve çok da güzel oturuyordu. Şarkı sanki yüzyıllardan beri varmış gibi duruyor, ancak şarkıdaki “kaymakam” ifadesi, en azından sözlerin yeni dönemin ürünü olduğunu gösteriyor. İlgi çekici diğer bir tema da, Xelimişi Xasani’nin Sarp kapısıyla, ikiye bölünen Sarp köyünü anlattığı “Sarpi Moleni-Sarp’ın Ötesi” şarkısında karşımıza çıkıyor. Bir tarafı Hopa’da bir tarafı da Batum’da kalan Sarp köyünü işleyen şarkıda, hem özlemler hem de, öteki tarafta Laz kızına duyulan aşk ifade ediliyor. Ayrıca iş türküleri var, albümde.

Albümün düzenlemelerinde, ne tam anlamıyla geleneksel bir yapı söz konusu, ne de önceki grup çalışmalarınızdaki “rock” saundu kalıpları hissediliyor? Arada kalmış bir düzenleme söz konusu. Albümü düzenlemeler açısından değerlendirir misiniz?
Albümün düzenlemeleriyle ilgili olarak, kendiliğinden gelişen bir ifadeyle “etnik üstü az modern bir çalışma” olduğunu belirtmiştim birkaç yerde. Bu, albümü tanımlıyor bence. Çünkü rock duygum var, öbür taraftan da Lazlık var. Albümü geliştirirken, çok etnik, Lazlığı ifade edecek bir saundu hiç düşünmedim. Birol Topaloğlu olmasaydı, belki bunu düşünebilirdim. Ancak Birol Topaloğlu, özellikle yaptığı son iki çalışmayla, otantik Laz müziğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Ben buna bir şeyler katma kaygısı hissettim. Fakat bir şeyleri katarken de, tamamen modern bir şeyler olsun diye çaba sarf etmedim. Albüm de, her iki yönelimin etkileriyle oluştu.

Son dönemlerde Karadeniz popun bir furya haline getirilmesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
Volkan Konak, Birol Topaloğlu, Fuat Saka’nın albümlerinin bu konuda panzehir etkisi yapabileceğini düşünüyorum. İyi ki bunlar var. Bunlar olmasaydı, bu kadar çirkinlik içerisinde kendimi çok daha kötü hissederdim. Bir tek umut olarak bu gibi çalışmaları görüyorum. Buradan hareket ettiğimizde, olanları o kadar korkunç olarak görmüyorum. Neyin gelip geçici olduğunu zaten biliyoruz.

Ancak şöyle ters bir durum var. Kürt müziği de, abuk sabuk sözlerle Türkçeleştirildi, taverna ve arabesk müziğini besleyen unsurlar oldu. Bizimkiler de, yıllardır bunu yapıyorlardı. Ama yerel tavernalarda, düğünlerde klavyelerle çalarlardı, o zaman çok zararlı değildi. Şimdi, oradaki arkadaşları İstanbul’a getirip, tuhaf kıyafetler giydirip piyasaya sunmaya çalışıyorlar. Bunların albümleri çıktığı zaman Türkiye’nin müzik tarihindeki en iğrenç görüntüler ortaya çıkacak. Sadece Karadeniz müziğinin kıvrak ritmini ve insanlara çok değişik gelen sözlerini sömürmeyle ortaya çıkabiliyorlar. Sonuçta müzik adına başka bir şey ifade etmiyorlar.

Albüm kapağında, nükleer santrallerden, Fırtına Vadisi’ne, Karadeniz sahil yolu projesine kadar, doğa katliamıyla ilgili bir tepkin yer alıyor. Bu tepkiyi şarkılarına yansıtmak, ya da düzenlenen etkinliklere taşımayı düşünüyor musunuz?
Eğer mümkün olursa, bundan sonraki albümde bunları şarkılara taşımayı isterim. Ancak, şarkılarınız neyi anlatırsa anlatsın, her koşulda eylem yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Ne tarz müzik yapıyorsanız yapın, siz eğer hayata muhalif bir noktadan bakıyorsanız -bana göre de bakmak gerekir- her zaman yapacak bin tane eylem söz konusudur. Kendimi iyi veya kötü politik bir insan olarak görüyorum. Tek başıma eylemler yapmam mümkün değildir kuşkusuz. Ama düzenlenen etkinliklere çağrıldığım anda, bütün olanaklarımla katılmaya hazırım.

Koyuncu’dan Horona Davet

KOYUNCU’DAN horona davet
Kazım Koyuncu’nun ‘Hayde’ ismi ile çıkan albümünde, sadece horon yok elbette. Duygusal Karadeniz ezgileri, Gürcü şarkıları, ritmik ezgiler var. ‘Gülbeyaz’ dizisinden hatırladığımız kıpır kıpır Laz ezgileri de bu kasette.

ERCAN ÇELİK

Lazcanın ve yok olmak üzere olan birçok dilin ve kültürün tepkisini ortaya koyduk. Lazca şimdi 10 sene öncesinden daha iyi durumda. Artık gençler Lazcadan utanmıyor çünkü; önceden böyle bir durum vardı. Öncelikle ‘Zuğaşi Berepe’ ve ‘Dinmeyen’ adlı müzik grublarından tanıdığımız Kazım Koyuncu’nun, ‘Viya’dan sonra ikinci solo albümü ‘Hayde’ Beyoğlu Metropol Müzikten çıktı. Uzun bir çalışmanın ardından, bir sene rötarlı çıkan albüm Lazca, Hemşince, Gürcüce, Megrelce ve Türkçe 14 sarkıdan oluşmakta. Konser performansına yakın bir soundla yapılan albüm oldukca renkli.

Kazım Koyuncu’nun, bölge müziğini rock, reggae ve ska gibi Batı soundlarıyla başarılı bir şekilde birleştirdiği ve yorumladığı albümde ‘Gülbeyaz’ dizisi için hazırladığı iki enstrümantal eser de yer almakta. Albümde ayrıca iki şarkı vokaliyle Kazım Koyuncuy’a Şevval Sam eşlik ediyor. Gökan Birben, Selim Bölükbaşı, Hilmi Yarayıcı gibi önemli müzisyenler de vokalleriyle sanatçıya destek oluyor.

‘Hayde de Asiye’, ‘Denizde karartı var’ gibi duygusal türkülerin yanında, ‘Mohevis Kalo’ gibi ritmik bir Gürcü ezgisi, ‘Lazca’ horonlardan oluşan potpori, elektronik altyapısıyla Laz destanlarına farklı bir yorum getiren ‘Selimina’yı da ilgiyle dinleyebilirsiniz. Son dönem Laz müziğinin önemli isimlerinden olan Kazım Koyuncu ile son albümü ‘Hayde’ ile ilgi kısa bir söyleşi yaptık.

-Son dönemde müzik kariyerinize, film müziklerini de eklediniz ve besteler yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınızı biraz anlatır mısınız?

İşin yaratıcılık boyutunu, sadece film müziklerine yöneltiyorum; Karadeniz boyutunu daha çok anonim şarkılarda. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim, anonim şarkıları yorumlamakla, yeni besteler yapmak arasında çok fark yok diye düşünüyorum. Özellikle bazı anomim şarkılara o kadar çok şey katmaya çalışıyoruz ki bir sürü yeni melodiler ekliyoruz. Bu melodilerin üstüne sahibinin sen olduğun bir eser yaratmakta mümkün ama anonim şarkılara yeni bir şeyler katarak, onları bozmadan seslendirmeye çalışıyorum. Büyük zamanımı film müziği ve sahne aldığı için, sözlü eser yapamıyorum son birkaç yıldır.

-İlk abümünüzde Hemşince söylediniz, özel bir ilginiz mi var? Hemşinliler ve Lazların dilleri farklı mı?

Aslında Lazca şarkıların müzisyeniyim. Ama ilk albümümde olduğu gibi Hemşince söylememi şöyle ifade edebilirim: Bu albümde de bir Hemşince şarkıya yer verdim. Ben Hopalıyım. Hemşinliler ve Lazlar yaşar, orada ikisinin de dilleri ayrı dillerdir. Ama sonuçta aynı havayı, toprağı paylaşan insanlar. Bu dillere aşina olduğum için bu işi gelenekselleştirdim. Söylediğim şarkıların yanında Hopalı dostlarımla kurduğum dostluk ve sevgi, ilişkimi geliştirdi; bu nedenle her albümde bir hemşinçe şarkı koymaya özen gösteriyorum.

Sizin albümünüz adeta kuzeye, Doğu Karadeniz’e yapılan bir yolculuk hissi veriyor…

Tiflis’ten, Trabzon’a kadar uzanan o sahil hattında çok enteresan ve zengin kültürlerin olduğunu ve buraların beni çok etkilediğini söylemeliyim. Esas olarak Karadeniz ve Laz şarkılarıyla ilgilenmeme rağmen, bütünlüklü olarak baktığımda kendime, Tiflis’ten, Trabzon’a kadar uzan bir hat var. Çok enteresan şarkılar, kültürler ve insanlar var o coğrafyada. Çok güzel şeyler yaşıyorsunuz o yolculuklarda, geçen yaz Gürcistan’a yaptığım yolcukta çok güzel dostluklar kurdum. Bu dostlukların bir ifadesi olarak onların dilinden şarkılar söyledim.

-Sizin için ‘Lazcayı gençlere sevdiren kişi’ diyorlar. Siz bu misyonu üstleniyor musunuz?

Daha önceki çalışmalarımın bir misyon müziği olabileceğini, ama bugün yaptıklarımın daha evrensel çalışmalar olduğunu söylemek durumundayım. Kaybolmakta olan Laz kültürünü ve şarkılarını yaşatmak için daha önce kurduğumuz Zuğaşi Berepe, Lazca sözlü rock yapıyordu. Grubun kuruluşunda böyle bir misyon vardı. Lazcanın yaşatılması ve mümkün olduğunca o şarkıların ortaya çıkarılması için çalışılıyordu. Sonrasında bir misyon gibi duran bu durum kendini çok fazla aştı. 98’de yaptığımız albümün bu misyonu üstlenme gibi bir durumu yoktu. Sadece şarkılar Lazcaydı ama sözlerimiz bütün dünyayı ilgilendiren şeylerdi. Daha evrensel sözlü şarkılara yöneldik, evrensel aşkı ve acıyı işledik şarkılarımızda. Biz, hiçbir zaman Lazca şarkılar yaşasın diye müzik yapmadık, sadece Laz türkülerini ve memleketimizin müziklerine kendimizi katarak, yükseltmek ve insanlarla paylaşmak istedik. Ama şunu da gerçekleştirdik: Lazcanın ve yok olmak üzere olan birçok dilin ve kültürün tepkisini ortaya koyduk. Lazca şimdi 10 sene öncesinden daha iyi durumda. Artık gençler Lazcadan utanmıyor, önceden böyle bir durum vardı.

-Bu kültüre ve insanlara karşı kendinizi sorumlu hissediyorsunuz. Bu yönlü neler yapmak istiyorsunuz?

Ben onlar için varım, onlar için şarkı yapmalıyım gibi değil, onları bilmedikleri bir yere ve bilmedikleri melodilere götürmek istiyorum. Bendeki sorumluluk böyle şekilleniyor. Bu sorumluluk bana şunu getiriyor: Sürekli yeni, farklı bir şeyler denemeliyim. Böyle olunca da zaten insanlar beğenecektir diye düşünüyorum.

-Hayde’nin ilk albümden daha canlı ve ritmik olduğunu söyleyebiliriz. Siz bu iki albümle ilgili neler söylemek istersiniz?

Viya, yalnız bir albüm, daha içe dönük bir çalışmaydı. Hayde ise direk benim yaptığım ya da çalan arkadaşların yaptığı bir albüm değil. Bizi konserlerde izleyen, çaldığımız şarkıları bizimle birlikte hisseden insanların emeği üzerine kurulmuş olduğunu düşünüyorum. Çünkü hep sahneyi hayal ederek yapmaya çalıştım bu albümü. Biraz da Gülbeyaz filminin müziklerinden beslendim. Daha ritmik bir albüm oldu ve açıkçası tulum ve kemençeyi daha çok kullanabildim. Biraz daha olgunlaştığımı söylemeliyim.

-Müziklerinizde yapmayı çok istediğiniz bir şeyler var mı? Daha önce ertelediğiniz veya eksik kalan, ileride yapmayı planladığınız bir çalışma…

Karadeniz müziğinde daha çok eksikliklerin olduğunu özellikle söylemeliyim. Bu durumu çok önemsiyorum ve destanlara yer vermek gerektiğini düşünüyorum. Belki ileride buna daha çok yer verileceğini, ama buna yer veren sanatçı sayısının az olduğunu belirtmek gerekir. Albümde yer alan ‘Selimina’yı bu destan şarkılara küçük bir örnek olarak kullandık. Bu alanda daha çok çalışmak gerekir, albümde kullandığımız birçok şarkıyı sahnede çalındığı şekliyle yorumlanmaya çalıştık. Benim içimdeki punck duygusu, vazgeçemediğim bir duygu. Kemençenin ve tulumun yanında modern enstrümanlar yan yana durmalı ve bir şey katmalı. Başka insanlara da bir şey katmalı, ama içimdeki rock duygusu ve geçmişte tarzımı belirleyen punck duygusunun hiçbir zaman eksilmesini istemiyorum. Tamamen otantik bir albüm de yapsam, insanların benim müziğimdeki rock duygusunu fark edeceklerini biliyorum.

Radikal-04.04.2004

ORTAYA KARIŞIK

Kazım Koyuncu yeni albümü ‘Hayde’ de, Hemşince, Türkçe, Lazca, Gürcüce, Megrelce söylüyor

NAZAN ÖZCAN

En hakiki Lazlardan Kazım Koyuncu ile son albümü ‘Hayde’ yi konuşmak için gittiğimizde, kısmet bu ya, başka bir Lazla daha tanışıyoruz. Ali Osman Bey. Kıyafetinden dolayı yalnızca geçerken uğrayan postacı olduğunu düşündük ama değil. O Kazım Koyuncu’dan çocukları için imzalı albüm almaya gelmiş. Anlatmaya başlıyor. ‘Benim çocuklar bayılıyor şimdi. Biz Kazım’la 15 sene önce adada tanışmıştık. O zamanlar ünlü de değildi. Bizim bir toplantımız vardı, O gitar çaldı, biz de kemençe vurduk. O zamanlar saçları uzun, hippi gibi. Dedim ki şu saçlarını kestir, bizim oralarda biraz ters karşılanır işte. Çocuklar o zaman küçüktü. Geçen gün bizim çocuklar dinlemişler, anlattılar, ben de o gün Kazım’la çektirdiğimiz fotoğrafı gösterdim onlara, inanamadılar. Çok beğeniyoruz onu biz.’ Diye anlatıyor. Ne de olsa onların çocuğu. Yıllardır yaptığı müzikle de bir tek Lazların değil, taa Zuğaşi Berepe zamanından beri hiç kimsenin umutlarını kara çıkarmadı. ‘Hayde’ de gerçekten sağlam ve dinlenmesi çok keyifli bir albüm.

‘Gülbeyaz’da da birlikte söylediğiniz Şevval Sam düetleriyle başlayalım.

Altı tane eser ‘Gülbeyaz’ da çaldığımız eserlerdi. Şevval Sam’ın albümü yok ama Türkiye’deki en iyi kadın seslerden biri. Sesinin iyi olmasının dışında müziğe yaklaşımı ve tavrı da bence tam bir sanatçı tavrı. Aykırılığı, inatçılığı ‘saldırganlığı’ müzik konusunda tutarlı ve tutucu olması önemli. Özellikle Gülbeyaz’lada bağlantılı olarak çok sevilen biri. ‘Ticari’ olarak işe yaradı. Reddetmek saçma. Düetin kendisi müzikal olarak çok şey ifade etmiyor. Basit, yalın, sınırları zorlamayan bir çalışmaydı. Şevval Sam’la gerçekten ikimizin de sonuna kadar gidebileceğimiz başka bir şarkıyı düet yapmayı tercih ederim. Kader de müsaade ederse yapacağız.

Gülbeyaz’dan sonra Karadeniz müzikleri daha mı popüler oldu?

Dizinin çok ciddi katkısı oldu ama çok fazla emek sarf edilmemiş, aslında piyasa diye tabir edilen Karadeniz albümleri satıyordu zaten. Ayrıca Fuat Saka ve Volkan Konak’ın Karadeniz müziğine yaptıkları asla yadsınamaz. Gülbeyaz’la birlikte taşlar yerine oturdu. Ben klip yapmış ve günde 20 kere döndürmüş olsaydım, Gülbeyaz’daki etkisi olmayacaktı.

Bu sefer albüm ortaya karışık olmuş sanki. Hemşince, Türkçe, Lazca, Gürcüce…

Albümün kültürel konseptini yaratırken Trabzon’dan Tiflis’e bir hat izledim. Bir Gürcistan seyahatim vardı. Hem Megrel hem de Gürcülere karşı zaten olan sempatimi daha da artırdı. Megreller Gürcistan’da yaşayan Ortodoks Lazlar. Sonuçta Karadeniz ve Kafkasya’yı hedeflerken bir Hemşince, bir Gürcüce ve bir Megrelce ile o duyguyu tamamlamış olduk. Fakat ağırlık Türkçe’de. Bunları yapmazsam içim rahat etmeyecekti.

‘Denizde kararti var’ isimli şarkıda ve ‘Potburi’ de Laz müziğinde hiç olmayan klarnet var.

Benim bilgilerim dahilinde bu bir ilk. Bence ses olarak klarnet bizim yörelere denk düşüyor. Tulumla klarnetin uyumuna hasta oluyorum. İkisinde de insanların duygularını tuhaf bir biçimde ajite eden bir taraf var. Böyle denemeleri de artırmayı düşünüyorum. Belki trompetler, pek sevmesem de saksafonlarla vs. bunlar marifet değil ama bunları otantik parçaların içine sanki 200 yıldır çalınıyormuş gibi koymayı başarırsak bir marifet olacak. Bütün derdim bu.

Konserinizi izlerken bir arkadaşım ‘Bu Lazlar aşktan başka bir şey bilmezler mi’ diye isyan etti. Bilmezler mi hakikaten ?

(Gülüyor) Sosyolog değilim ama Türkiye’de en çok doğa ile iç içe olan toplum bizim Karadeniz toplumu. Doğa ile kurdukları ilişki çok farklı. Mesela çok aşk şarkısı gibi duran şarkılar var, ama bir ceviz ağacına ya da ineğe yapmış olabilir o şarkıyı. Ki nitekim öyle şarkılar var. Dinlediğin zaman sanıyorsun ki aşktan ölüyor ! genel bir aşk hali söz konusu. Gerçekten oksijeni bol bir yer (Gülüyor) ! Ormanı ve suyu bol bir memleket ve insanların birçok ihtiyacı aşktan sonra geliyor. Aç kalmamalıyız şüphesiz ama aşksız hiç kalmamalıyız !

Biz sizi Zuğaşi Berepe’den beri tanıyoruz. Ama onun öncesinde neler yaptınız bilmiyoruz.

72’de Artvin, Hopa, Yeşilköy köyünde doğdum. Annem babam memleketteler. Babam berber, annem de ev hanımı. Altı kardeşiz, ben sondan ikinci. Liseyi Hopa Lisesi’nde bitirdim. 17 yaşına kadar gittiğim en büyük şehir Trabzon’du. 89’da üniversiteyi kazandım ve İstanbul’a geldim.

O kadar hızlı geçmeyin ne yapıyordunuz orada, ne zaman müziğe başladınız vs. gibi bir sürü soru var.

Çok kitap okumaya çalışıyordum ama az kitap vardı. O yüzden ansiklopedi okuyordum. Çünkü kırtasiyeye birkaç kitap geliyordu, onları zaten ediniyordum. Tommiks ve Teksas’ların bütün sayıları bitmişti. Babam Yaşar Kemal’in ‘Ağrı Dağı Efsanesi’ ni aldıydı. Ondan sonra hep o kitapların peşinde oldum. Fransız iki şair Baudelaire ve Rimbaud’nun şiirlerini ansiklopedilerden tespit ettikten sonra düştüm peşine. O zamanlar şiir sevdası vardı. Evde küçük bir gitar vardı. Amcam Almanya’dan getirmişti ama kime bilmiyorum. Benim elimdeydi. TRT’de ‘Fabrika Kızı’ nı filan çalarlardı, onları izleyerek çalmaya çalışıyordum. Ama ne bulursam okuyordum. Üniversiteyi kazanmam başkalarına göre enteresandı çünkü okulu takdirle bitiren çocuk değildim.

Nereyi kazandınız ?

İstanbul Siyasal Kamu Yönetimini kazandım. İlk yıl okula gittim. Sonra pek sarmadı. Üniversiteye girdikten bir sene sonra yıllardır hayalini taşıdığım sahne sanatlarından birisiyle hayatımı devam ettirmeye karar verdim. Çok zor karardı. Biliyordum uzun yıllar sürünmek zorunda kalacaktım. Nitekim 92’den itibaren profesyonel olarak sürünüyorum (Gülüyor) ! 92’de ilk ciddi müzik faaliyetim, Dinmeyen isimli müzik grubunun kurulmasıydı. Bir sene sonra da Zuğaşi Berepe kuruldu, iki grup birlikte devam etti.

Aileniz bu duruma ne dedi ? Müziğe meraklı mıydı onlar da ?

Bizim ailede kulağı kötü olan kimseyi hatırlamıyorum. Ama kimse enstruman çalmazdı. Babamın çok büyük katkısı vardı. Mandolinimi aldı, kurslara gönderdi. Babam ‘Bu çocuk hem akıl fikir adamı olur hem de müzikle uğraşır’ diye düşünürken benim aklı fikri bir tarafa bırakacağımı pek tahmin etmemişti ! (Gülüyor) Kaymakam olmamı yalnız babam değil herkes isterdi baştan ama şimdi vali olsam şuandaki durumdan daha fazla gurur duyacaklarını sanmıyorum.

‘Uy Aha’ yı Trabzon Spor’a vermeyi düşünüyorsunuz, ne oldu ?

O ünlem bir futbol takımını ve taraftar kitlesini harekete geçirebilir ve coşkulandırabilir diye düşünüyorum. Özellikle sola yakın olan arkadaşlar, futbolu çok sevsek de bunu söyleyemedik. Ben hiçbir zaman gizli tutmadım ama ! Trabzon’u tutuyor olmam yöreyle de alakalı değil. Çünkü Hopalılar çok tutmaz. Trabzon spor’u çocukluğumdan beri destekliyor olmamın gerekçesi, en güçlülere karşı koyan hayali bir kahraman olması. Çünkü o zaman Trabzon’a kim geliyorsa herkesi yeniyordu. Çok iyi top oynuyorlardı. ‘Uy Aha’ tribünlerde çalınırsa ben çok mutlu olurum. Yeni bir şarkı yapılması gerekiyorsa bu iş için de çaba sarf ederiz.

Yetkililere sesleniyoruz; böyle güzel teklif her zaman gelmez!

Kazım KoyuncuHaydeMetropol Müzik

Cumhuriyet-18.04.2004

Müzik ateşi sönmesin

HATİCE TUNCER

‘Müzisyen, biraz Karadenizli ve hepsinin ötesinde devrimci…’ Karadeniz müziğine getirdiği rock yorumuyla tanınan Kazım Koyuncu kendisini böyle ifade ediyor. Yıllar önce ‘Zuğaşi Berepe-Denizin Çocukları’ grubuyla birlikte yaptığı rock tarzını Viya albümünde sürdüren Koyuncu, sahne ve albüm çalışmalarında geleneksel ezgilere doğru yöneldi. Viya’dan bu yana yeni albüm beklentisindeki dinleyicilerinin karşısına sonunda ‘Hayde’ albümüyle çıkan Koyuncu, rock ve etnik müzik sevenleri hayal kırıklığına uğratmayacak şarkılar hazırladı.
Koyuncu, Beyoğlu Metropol Müzik’ten çıkan ‘Hayde’deki tüm şarkılarda Karadeniz müziğinin geleneksel çalgıları tulum ve kemençe kullanıyor. Albümde bas ve elektrogitar, davul ve bilgisayar desteğiyle otantiğe yakın ama kulakta rock tınlayan bir ses yakalamış:

‘Zuğaşi Berepe’de daha gençtik… sadece rock müzik yapıyorduk, dil olarak Lazca’yı kullanıyorduk. Viya’da daha kendine yönelik, insanın içine doğru giden küçük denemeler vardı. Hayde’deki müzik ben ve arkadaşlarımın sahnede ve dizi filmlerden edindiğimiz deneyimlerden paylaşıp ürettiğimiz çizgi oldu. Müziğimiz hem daha modern hem daha otantik bir forma ulaştı.’

Şevval Sam’la düet

Hayde, geçen yıl bir televizyon kanalında yayınlanan ‘Gülbeyaz’ dizisinin jenerik müziği ile başlıyor ve filmdeki başrollerden birini paylaşan Şevval Sam’ın seslendirdiği ‘Ben Seni Sevduğumi’ türküsüyle devam ediyor. ‘Koyverdun Gittun Beni, Allah’undan Bulasun’ türküsünü Koyuncu ve Sam birlikte seslendiriyor:
‘Bu albümde buluşmamız, Şevval Sam’la Gülbeyaz projesinde kurduğumuz dostluğun bir devamıdır. Onu çok seviyorum, müzisyenliğine, dostluğuna inanıyorum ve katkısından dolayı teşekkür ediyorum.’ Albüme adını veren ‘Hayde’ Rize’nin Pazar İlçesinden… az bilinen bir türkü. Vokallerle zenginleştirilen elektrogitarın kendini duyurduğu parçanın arasında geleneksel hissi yaratan uzun tulum solosunu Koyuncu kendi bestelemiş. Şarkıda tulum ve elektrogitar birlikte kullanılıyor:
‘Küçük gibi duran ama bizim çok önemsediğimiz müdahaleler yaptık. Bu albümdeki 5-6 şarkının, gelecekte yapmak istediğim veya arkadaşlarımla yapacağım müzik tarzının bir işareti olduğunu söyleyebilirim.’

Karadenizliler

Karadeniz’den esintiler taşıyan ‘Asiye’, albüme hüzünlü bir hava getiriyor. Horon havalarından iki Potpori ve elektrogitar eklenmiş bir Karadeniz türküsü olan Fadime’yle Hayde , dinleyiciyi yerinden hoplatıp, horon tepmeye yönelten bir albüm niteliği kazanmış:
‘Ritmik havaları seçmem konserlerimden kaynaklandı. Ben konserlerde daha iyi şarkı söylüyorum, daha mutlu oluyorum. Stüdyoda kayıt sırasında o kadar mutlu olamıyorum. Duyguları, enerjiyi kayıtlar sırasında pek fazla hissedemiyorum. İnsanların yüzüne bakmazsam çok zor şarkı söylüyorum. Konserde çalıyormuş edasıyla çalmaya çalıştık ama bunu başarmak mümkün değil. Bu şarkıları konserlerde daha keyifli ve daha güzel çaldığımıza inanıyorum. Konserlerde seyirci de yaptığımız müziğe çok ciddi katkıda bulunmaya başlıyor.’
Geleneksele yöneldikçe Koyuncu’nun yeni çalışmalarına Karadenizlilerin ilgisi, farklı enstrümanlara karşın giderek artıyor. Karadenizlilerle ilk kez bu kadar yakınlaşan Koyuncu, henüz tam olarak amaçladıklarını yapamamış: ‘Biraz bildiğimiz şeyleri bozan, biraz statükoyu parçalayan, biraz ezberleri boşa çıkaran işler yapmayı çok istiyorum. Bunun için var gücümüzle arkadaşlarla çalışacağız.’
Sürekli Karadeniz şarkıları söylemesi durumunda kendini yineleme tehlikesine karşın Koyuncu, gelecek iki albümünde Karadeniz müziği üzerine çalışmayı sürdürmeyi planlıyor:
‘Kendi yöremi öğrenemedikten sonra yapacağım müziğin çok gerçek bir müzik olabileceğine inanmıyorum. O yüzden anonim şarkılarla daha çok işimiz var. Ama böyle gitmez biliyorum. Kendi şarkılarımı da yapıyorum zaten. Film müzikleri, içimdeki taraflardan birini ortaya çıkardı. Günün birinde bana doğru bakan eserler yapmak ve insanlarla da onu paylaşmak istiyorum.’

Müzik ateşi

Müzisyenlerin de herkes gibi para kazanarak geçimini sürdürmesi gerekiyor. Koyuncu, popülerlik kazandıkça ürettiği, ortaya koyduğu eserlerin benzerlerini para için üretme girdabına girmeyeceğini savunuyor:
‘Hayatımda ne paranın ne de başka acayip değerlerin çok fazla bir yeri oldu. Para güzel bir şey, bazen olduğunda kendimi iyi hissediyorum ama parayı hissetmiyorum. İçimdeki müzik ateşinin hiç sönmemesi için sürekli bir şeyler atmam ve bu yangını büyütmem gerekiyor. Bunun için de sadece bizim oralar yeterli gelmeyecektir. Bence bir sanatçının ya da bir şarkıcının çok cesur olması gerekiyor. Cesaretin ve çalışma arzun varsa hiçbir sorun yok… en fazla, para kazanamazsın. Bir albümün satmaz, ya da 1 milyon satar. Bunlarla ilgilenmek istemiyorum. Çok büyük bir popülaritem yok, o yüzden biz bize yetebiliyoruz. Hayde, şu ana kadar 60-70 bin sattı ama arkadaş olabileceğim bir potansiyelin varlığını biliyorum. 5 bin kişinin geldiği bir konser sonrasında şarkıcı kendini dünyanın en müthiş insanı hissediyor ve bu duyguyla baş edebilmek zordur. Geçenlerde Babylon’da konser verdik, 30 Nisan’da çok iyi ses düzeni olan Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde konser vereceğiz. Ama Eskişehir’de düğün salonuna benzer bir yerde çıkmak da bana çok iyi geldi. Açıkhava Tiyatrosu’nda yazın bir konser yapmak çok güzel olur, ama La Bela Düğün Salonu’nda bir sendikanın etkinliğinde grubumla birlikte çıkmayı istiyorum.
Böyle davrandıkça insanlarla sevgi ilişkim daha da güçleniyor. Ama ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim ama hepsinin ötesinde bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi ortaya koymaktan çekinmem.’

KLARNET VE TULUM UYUMU

Kazım Koyuncu’nun Kemal Sahir Gürel’le birlikte, İstanbul’un yoksul semtlerinden birinde geçen, her türlü zorluğa karşın umudun şiirsel bir ifadeyle işlendiği ‘Sultan Makamı’ dizisi için yaptığı müzik de ilgiyle karşılandı. Sultan Makamı’nın jenerik müziği Hayde’de sürprizle karşımıza çıkıyor. Klarnetle başlayan şarkı, girişin ardından anonim bir Karadeniz ezgisine dönüşüyor ve tulumla kulağa hoş gelen bir müzik ortaya çıkıyor:
‘İtiraf etmeliyim… Sultan Makamı’nın jenerik müziğini yapmak için çok kısa bir zamanımız vardı. Ben klarnet solosunu ‘Denizde Kararti Var’ın girişi için çaldırmıştım. Sultan Makamı’na böyle bir giriş çok uygundu. Klarnet girişini aldım, ondan sonra filmin jenerik müziğini hazırladık. Önceki albümde de Doğu ritimleri vardı. Ben Hopa’dan 17 yaşındayken ayrıldım, ama rock müzikten, İç Anadolu’ya, İstanbul şarkılarına kadar her çeşit müziği dinledim. Kulağıma dolmuş müziklerden bağımsız bir ürün ortaya koymam mümkün değil. Sadece bir Karadeniz şarkıcısı olarak hayatta durmadığımdan, bütün bildiklerimi ve hissettiklerimi yansıtmam gerekiyordu. Klarnetle tulum çok iyi yan yana geldi ve bence bu çalışma Laz müzik tarihindeki önemli yeniliklerden biridir. Tek başıma kemençeyle ya da tulumla şarkı söyleyebilecek ne yeteneğe sahibim, ne de kendimi o kadar süzme Karadeniz müziğiyle dolu hissediyorum. Şarkıların ana melodilerine müdahale etmiyorum, sözlerini de değiştirmiyorum, ama düzenleme yaparken yeni melodiler katmaya ve yeni enstrümanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.’

Vatan-18.04.2004

Savulun uşaklar Kazım celiyur!..

Müzik dünyası geçtiğimiz günlerde yeni bir isimle tanıştı. Babylon’da bir konser veren Kazım Koyuncu Lazca rock müzik yapıyor. Gençliğinden beri müzikle uğraşan 32 yaşındaki Koyuncu, İ.Ü. Siyasal Bilgiler’den terk. Gülbeyaz ve Sultan Makamı gibi dizilerin de müziklerini hazırlayan genç şarkıcı ‘Ha uşaklar ha!’ diye horon tepen şarkıcılardan farklı bir yaşam görüşü olduğunu söylüyor.

Savulun uşaklar Kazım celiyur!..

TEK FALSOSU BURNU

Burnu dışında hiçbir falsosu yok 32 yaşındaki Kazım Koyuncu’nun. Uzun saçları ve düzgün fiziğiyle karizmatik bir Laz uşağı. Hüzünlü şarkılarına inat, bir de pür neşe ki… İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık sayesinde…

Siz Yalın’la haşır neşir olurken sessiz sedasız patladı o… Gülbeyaz ve Sultan Makamı dizilerinin müziklerini de yapan Kazım Koyuncu, ikinci solo albümü Hayde’yle ortalığı kasıp kavuruyor. İster duyun, ister tıkayın kulaklarınızı. Hemşince, Gürcüce, Megrelce ve Lazca şarkılardan oluşan albüm, bugüne kadar dinlediğiniz Karadeniz müziklerinden çok farklı. Ben ilk kez Babylon’daki konserinde izledim onu… O güne dek adını bile duymamıştım. Teoman konserlerindeki izdihamı görünce şaşırdım haliyle. Hiçbir duyurusu yapılmadığı halde konserine bu kadar insanı toplayan adam kimdir merak ettim. Hem kendim hem de sizin için söyleştim. Beyoğlu’ndaki stüdyosuna giderken de üşenmeyip saydım müzik piyasasının nabzının attığı İstiklal’de çalan şarkıları. Zalim’den 5-1 öndeydi!.. İşte Yalın’ı alt eden(!) Laz uşağının öyküsü…

Her şey Gülbeyaz’la mı başladı?..
Çok öncesi var aslında. Amcamın yıllar önce Almanya’dan getirdiği gitarla başladı her şey. Kime getirmişti bilmiyorum ama benim ellerimle buluştu. Sonrası da geldi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandım. Üniversitede Türkçe sözlü rock yapan bir grubumuz vardı. Sonra Lazca sözlü rock müzik yapmak için Mehmedali Beşli’yle Zuğaşi Berepe’yi kurduk. 1998’de grup dağıldı ve 2001’de ilk solo albümüm Viya’yı çıkardım. Gülbeyaz ve Sultan Makamı çok sonra geldi ama beni büyük bir kitleyle buluşturdu.

Karadeniz müziği deyince akla ilk gelen isimler İsmail Türüt, Davut Güloğlu… Sizi niye hiç duymadık?
12 yıldır müzik yapıyorum. 1992’den beri İstanbul’dayım ve profesyonel olarak sürünüyorum!… Bahsettiğiniz isimlerle hayat duruşlarımız farklı olduğu için birçok insan adımı ilk kez duyuyor belki.

Popüler kültürden kendinizi arındırdınız yani…
İki tür hayat var. Seçim bizim… Biri meşru gibi gösteriliyor. TV’lerden bildiğimiz. Bir de herkesin göremediği hayat var. Galiba ben ikincisine ait bir hayat sürüyorum. Kendimi Tanrı gibi hissetmiyorum. İstiklal’de elimi kolumu sallaya sallaya dolaşabiliyorum. Sokaktaki hayatın tadını çıkarıyorum. Gerçek olanın yani.

Karadeniz müziği deyince belli bir melodi geliyor akla ve tek kare beliriyor insanın gözünde, ‘Ha uşşşşaklar ha!’ diye horon tepen gruplar… Sizin şarkılarınızdaki resim ise çok başka.
Piyasa diye tabir edilen Karadeniz albümlerinden bahsediyorsunuz. Maalesef yıllarca işin kolayına kaçıldı. Satan bir şey tekrarlanıyor ve müzik kangren oluyor. Bir de işin sosyolojik boyutu var. Karadeniz son 20 yıldır politikacıları, işadamları ve mafyalarıyla gündemde. Hem Karadeniz’de hem de Türkiye’de bunlarla müzik de iç içe geçti. Bu dünyanın başka hiçbir yerinde görülmemiş bir durum… Mafya babaları sırf yakışıklı diye birine albüm yapabilir. Popüler isimlerin de bu çarkın içinde yer alması müziği yozlaştırıyor.

O ünlü isimler Karadeniz müziğini yozlaştırıyor mu diyorsunuz?
İstedikleri zaman türküleri en otantik haliyle söyleyebiliyorlar aslında. Benim onaylamadığım bir şey olsa da İsmail Türüt’ün repertuarı göz ardı edilemez. Davut Güloğlu’nun Nurcanım şarkısı da iyi. Tek şarkı ama… Gerçekte Karadeniz müziği hoplayıp zıplamaktan ibaret değil ki.

Albümünüzden belli. Hüzün var, çokça da aşk. Beni de oradan tavladınız ya. Çoğunun sözlerini anlamasam da müziğin evrenselliği bu işte dedim dinleyince. Yurtdışına açılmayı düşünmez misiniz?
En büyük hayalim. Fransa, ABD ve İngiltere’de konserler vermek isterim. Ama Batı’nın etnik müziğe bakışını sevmiyorum. Ezilmiş, sinmiş/sindirilmiş bir azınlığın son çırpınışları olarak görüyorlar etnik müziği. Bu bakışı değiştirebileceksem gitmeliyim. Tulum mesela bizde var onlarda yok. Gitar bizde de var onlarda da. ABD’ye ‘Benim gitaristim senin gitaristini döver’ diyebilirsem gitmeliyim.

Bari albümü yurtdışına pazarlayın.
Gürcistan’da yayınlamayı çok istiyorum. Ne var ki parasız halk. Birbirlerinin CD’sinden çekerek müzik dinleyebiliyorlar. Sadece benim çabam yetmiyor ki. Sponsor bulursam öncelikli hedefim albümü Gürcistan’da yayınlamak.

Albümdeki iki şarkıyı Şevval Sam söylüyor. Ondaki yeteneği siz mi keşfettiniz?..
Şevval uzun zamandır bir albüm yapmak istiyordu. Biraz benim de günahım var ki gecikti. O doğuştan yetenekli. Çok güzel besteleri var. Türkiye’nin en iyi kadın seslerinden biri. Ama dinleyiciyle buluşması benim albüme kısmet oldu. Bundan sonra da birlikte çalışabiliriz. Ama onun dostluğu benim için her şeyden önemli.

Klip ne zaman geliyor; hangi şarkıya klip yaptınız?
Mayıs’ta. Benim gönlümde bir şarkı var ama dinleyicinin isteği daha önemli. İnternet sitesinde bir anket yapıyoruz. Ona göre çekeceğiz.

Peki ilk konser?
30 Nisan’da Yeni Melek’teyiz. Sonra Türkiye turnesi başlıyor. Önce Güneydoğu turu yapacağız.

Niye Karadeniz değil?
Karadeniz doğduğum yer, şüphesiz ölünce de gömüleceğim. Ama turneye Diyarbakır’dan başlayacağız. Diyarbakır’da daha önce çok keyifli konserler vermiştim. Yeri geldi, beni Karadenizliler’den daha fazla sahiplendiler. Önemli bir başlangıç noktası benim için. Karadeniz’i geciktirme nedenim biraz da tedarikli olma ihtiyacımdan kaynaklanıyor. Onlardan bir şey kaçmaz çünkü. Kendi kültüründen bir şeyle karşılaşmazsa kızar Karadenizli. Biriktirip öyle gitmek gerek.

Ya bundan sonra?..
Güzel şeyler düşünüyorum. Dev bir orkestra gibi. Şu anda 6 kişiyiz. Bas, davul, elektro gitar, tulum ve Karadeniz müziğinde olmayan klarnet var. Keman, garman, saksafon olsa fena mı olur yani. Altı vokal mesela üç kız, üç erkek… çok sesli senfoni orkestrasıyla bu şarkıları sahneye koyabilmek istiyorum.

Hımmm… Kulağa hoş geliyor.
Evet ama biraz para kazanmalıyım. Yeterli parayı tedarik etmek için de saçma sapan işler yapmak gerekebiliyor bazen.

Albüm satışları umut veriyor mu?
İlk hedef 100 bindi. Şuan 60 bindeyiz. Sanıyorum. Sene sonuna kadar 250 bini yakalarsak çok özel bir şey olur.

Aileniz bu çıkışı nasıl değerlendiriyor?
Babam kaymakam olmamı çok isterdi. Ama şimdi vali bile olsam şuandaki kadar gurur duyacaklarını sanmıyorum.

Saçlarınız, giyim kuşamınızla bir Karadenizli gibi durmuyorsunuz. Bu yüzden hemşehrilerinizden hiç tepki aldınız mı?
Bizim oralarda (Hopa) daha açık görüşlüdür insanlar. Zaten uzun zamandır İstanbul’dayım. Hiç sorun olmadı saçlarım.

Şiveniz de kaymıyor. Özellikle mi dikkat ediyorsunuz?
Babamın ana dili Lazca ama çok kitap okudum ben. Onun etkisi vardır mutlaka.

Hangi takımı tutuyorsunuz diye sormama gerek var mı?
Trabzonspor’luyum ama bunun Lazlığımla ya da Karadenizliliğimle pek ilgisi yok. Ben hikayesine vurgunum bu takımın. Statükoyu yerle bir eden bir futbol hareketi var Trabzonspor’da. Çünkü o zamanlar Trabzon’a kim geliyorsa yeniyordu. Yöresel hikayesinin ötesinde Türkiye’deki futbolun önemli bir enstrümanıdır Trabzonspor.

Dizilere şarkı yapıyorsunuz, takımınıza da yapmayı düşünmediniz mi?
Aslında ‘uy Aha’ şarkısı tam da futbol şarkısı. Penaltı pozisyonlarına çok uygun bir nida. Trabzonspor Kulübü’yle görüşmelerimiz sürüyor. Uy Aha tribünlerde çalınırsa ben çok mutlu olurum.

Ebru DREW Kırmızı

İ.E.T.T Web Söyleşi

O bize denizin armağanıydı… 1993 yılında “Denizin Çocukları” ile çıktığı müzik yolculuğuna“VİYA!” diyerek devam eden, son albümü “HAYDE” ile geniş dinleyici kitlesine ulaşan Kazım Koyuncu, İstanbul ulaşımı konusunda da son derece duyarlıydı.

“Raylı sistem daha insancıl”

Röportaj ve fotoğraflar: Filiz Acar, Fatih Sultan Kar, Yakup Ali Turan

Genç müzisyen, 2004 yılının Aralık ayında İETT Genel Müdürlüğü tarihi Metrohan birasının hemen yakınında bulunan kendisine ait ZB Müzik stüdyolarında bizi ağırlamıştı. Konukları İETT’li olunca Koyuncu’nun sohbeti de İstanbul ve ulaşım üzerine yoğunlaşmıştı.

Söze İstanbul’la başlarsak… Bu şehirle tanışıklığınız hangi yıla rastlar?  

 “1989 yılına. İstanbul için konuşunca… Hayatımın 17 yaşından bu yana olan kısmını konuşmuş oluruz. Memleketteyken, İstanbul benim için -çocukluğumdan lise bitene kadar- illa gitmem gereken, yaşamam gereken bir yer olgusu halindeydi. Okuduğum kitaplar… Hepsinde bir hayat var ya, bazen kendini bir kahramanla özdeşleştiriyorsun. Bütün bunların bir tek İstanbul’da yaşanabileceğini hissettiriyor. O yüzden korkunç bir İstanbul gerçeği vardı. Üniversite tamamen bir bahaneydi aslında. İstanbul’da bir üniversiteyi kazanmam lazımdı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni çok az bir puanla kaçırmıştım. En büyük şanslarımdan biri oldu bu. Çok şanslı bir insan değilim ama… İyi ki orayı kazanmamışım. Yoksa İzmir’de olmak durumunda kalacaktım. İzmir de güzel bir şehrimiz ama sonuçta İstanbul çok acayip bir yer.”

Yurt dışında konserler vermiş bir sanatçı olarak İstanbul’u dünyanın diğer metropolleri

karşılaştırmanızı istesek bize ne söyleyebilirsiniz?

“1993 yılında yurt dışına gitmeyi de başardım. Müzik ve konserler dolayısıyla Avrupa’da çok yere gittim, fakat her türden kötülüğüne rağmen İstanbul çok bambaşka bir yer. Aslında kötü olan İstanbul değil, bizlerin yaptığı kötülükler bunlar. Bir şehir bu kadar ayakta kalabilir bu kadar yük taşıyabilir. Bu anlamda; olumlu olumsuz her yönüyle  İstanbul bambaşka bir şehir. Yirmi dört saat sürekli içinde olabileceğin, olurken korkabileceğin, korkarken aşık olabileceğin, ayağın kayıp düşüp ölebileceğin acayip bir şehir İstanbul ve sanırım dünyada pek fazla bir benzeri de yoktur.Yurt dışına gittiğim zaman bir hafta kafamı dinliyorum, rahatlıyorum. Oh  dünya varmış diyorum. Çünkü İstanbul çok şiddetli bir yer. İçinde çok fazla şiddet barındıran bir şehir. Bir hafta sonra özlem başlıyor.”

Arıyorsunuz yani…  

“E tabii. Buradaki saçmalıkları, o hengameyi., güzellikleri arıyor insan…Boğazdan geçince  bir şeyler oluyor. Çok fazla anlatılamaz. Şairler anlatıyor, şarkılar söylüyor. İstanbul’a dair duyguları anlatmaya şiirler, şarkılar bile yetersiz kalıyor.”

Beyoğlu’nda yaşayan bir sanatçı gözüyle İstiklal Caddesine bakışınız?…

“1992 yılında Tarlabaşı’na yerleştim. Ondan sonra bir daha çıkamadım buradan. Her şey Taksim’de. İstanbul’a ilk geldiğimizde otobüslerin hayatımızdaki yeri çok önemliydi tabii. Şimdi metro var. Metroya biniyorum.  1989’da geldiğimde İstiklal’e film izlemeye çıkmıştık arkadaşlarla. O zaman köyden gelmişiz böyle cahil cühela çocuklar. İstiklal Caddesinden otobüsler geçiyordu. Tam son yıllarına denk düşmüştü. Tramvay için  çalışmalar yeni başlamıştı. Daha sonra  otobüsler kaldırıldı ama o hengameye bir ya da iki kere şahit olmak hoşuma gitmişti. Acayip bir şeydi. O gün bugündür kopamadık bu tarihi bölgeden. Bir yıl önce de Tünel, Asmalımescit, Galata Mevlevihanesi ve Metrohan’ın hemen yanı başında Stüdyo ZB’yi açtık. Açmamızdaki ana sebep, müziği kendi stüdyomuzda yapmaktı.”  

İstanbul ve trafik konusuna gelirsek…

Belediyeler, sivil öğeler taşıyan bir oluşum. O sivillik her zaman daha saygı duyulmasını gerektiriyor. Bürokrasiden daha yakın ve sempatik buluyorum. En azından insanı korkutmayan bir şey.

Toplu taşımanın insanların hayatını kolaylaştıran bir önemi yok sadece benim fikrimde. Raylı sistem, otobüsler, toplu taşıma… Aynı zamanda bir hayata yaklaşım biçimi. O yüzden belediyeler de insanların yararına iş yapacağı – yapması gerektiği – için bu sistemi çok daha iyi geliştirmek, üstüne vurgu yapmak durumundalar. Modern şehirlerde insanların yan yana durmasını sağlayan sosyal bir faaliyet, gelecekte toplu taşımacılığın önemi daha da artacak, çünkü hayat başka bir seçenek bırakmıyor. Herkesin arabasının olmasının sebebi  herkesin çok para kazanması değil. Bu modern dünyanın ulaştığı tuhaf bir hale dönüştü artık. Bu noktada toplu taşıma çok doğru ve şirin bir şeydir. Özellikle raylı sistem, insanların daha sosyal, birbirlerini görebildikleri, gözlerine bakabildikleri, bazen kokan nefeslerini duyabildikleri ve aslında yaşadıklarını hissettikleri bir şey halinde. Umarım daha iyi seviyeye gelecektir.  Özellikle raylı sistemi çok önemsiyorum, çünkü modern hayat insanları yalnızlaştırıyor.

Kazım Koyuncu ile sohbetimizin sonunda yazıyı fotoğraflarla süslemek istediğimizi belirttik. Bize, bir hafta sonra gitarıyla nostaljik tramvayda poz verebileceğini söyledi. “Ben de daha fiyakalı giyinirim” demişti. Sözleştiğimiz tarihte kendisini aradığımızda; hasta olduğunu söyledi. İstanbul sevdalısı genç sanatçı ne yazık ki kanserdi. 25 Haziran 2005’de de aramızdan ayrıldı. Binlerce seveni kendisini İstanbul’dan Hopa’ya uğurladı. Yaptığımız bu söyleşi de  belleğimizde hoş bir seda olarak kaldı.

 

Denizde Kararti Var

Kazım Koyuncu, laz müziğinin genç soluğu, haşarı çocuğu, dinmek bilmeyen türkülerin laz nakaratı, Trabzonspor sevdalısı delişmen, bu kez hastalığıyla uğraşıyordu. Hınzır hınzır gülerek…

ÖZEL RÖPORTAJ / HAKAN DİLEK

Genç ömrüne sığdırdığın onca şeye karşın bir illet yapıştı yakamıza..
İllet deme illet deme…

Tamam tamam ama Trabzonspor diyeceğim, şut diyeceğim, ceza sahası diyeceğim..
Ben de sana bacakarası atacağım -gülüyor-

Hemen boşa çıkarım…
Beni en iyi yerimden yakaladın kardeşim. Bir kere Trabzonspor deyince durur akan sular. Bak yine heyecanlandım. Bir Trabzonspor marşı yazmak, müziklemek istiyordum, o da “sanculu kunlerume” rastgeldi.

Lehçesi laz nakaratı bir futbol muhabbete girelim istiyorum Kazım..
Girelim bakalım ceza sahasına kıvrak çalımlarla.

Kıvraklık senin dilinde, müziğinde..
E futbol da bir çeşit müzik değil midir bizim için? Sen Ali Kemal için “Horon Oynar Gibi Çalım Atıyor” diye yazmıştın. Liverpool maçıydı değil mi?

Evet. 1975’te Liverpool’u 1-0 yendiğimiz maçta bekin karşısında horon oynamıştı ellerini kaldırıp…
Hah, tam da böyle bir şey futbol bizim için. Çıkacaksın sahaya ne kadar bize özgü fiziki durum varsa o maçın realitesi o olacak.

Peki sonuç?
Sonuç önemli mi kardeşim? Volkan geçen hafta senle yaptığı söyleşide “topun çizgiyi geçmesinden daha başka bir şeydir futbol benim için” demişti. Tam da böyledir. Top çizgiyi geçse ne olur, geçmese ne olur? Sen neyin varsa ortaya koyuyorsun. Horonun güzeliği, dağların soluğu devreye girer lazlar futbol oynamaya başladığında.

Bu Trabzon’a özgü bir şey mi?
Evet. Bakın Barcelona için neler söyleniyor. Eğer bir bölgeyi bir coğrafyayı temsil etmek ve onun özelliklerini taşımaksa bir futbol takımına düşen, bunun Türkiye’deki adı Trabzonspor’dur. Bu takımın bütün tartışmaların dışında bir havası, bir başkalığı vardır. Öteki takımların da vardır ama Trabzon bir başkadır. İnatçılığımız, oyunu çirkinleştirmeden futbol oynama isteğimiz tamamen bölgenin yöresel özelliklerine hizmet etmiştir. Ya da etmelidir.

Trabzon deyince bir başka oluyorsun?
İşte o başkalığımızdır Trabzon bizim. En neşeli, en hüzünlü, en duyarlı en vurdumduymaz, en hızlı, en ağır, en çabuk en acelesiz yanımızdır Trabzonspor. Bu sene olmadı bir dahaki sene kesin şampiyonuz. Ben göremem ama…

Görürsün görürsün hastalık nedir ki? Şölen yeri olsun konserimiz…
Hee nedir ki? Ha konser ha kanser -gülüyor-

Sakatlık topçunun en son düşüneceği şeydir. Hastalık da bizim için öyle olsun.
Beni de müziğin futbolcusu say. Say ki içimin bayrakları havalansın. Şöyle güzel bir çalım, iyi bir pas ceza alanının dışından, Trabzonspor’a puan kazandıracak bir gol şutu için nelerimi vermezdim ki?

Nelerini verirdin diye sorayım o zaman?
Notalarımı, parmak uçlarımdan akıp giden zamanı, yüreğimi ortaya koyardım… Trabzonsporlu topçuların da öyle olmasını istiyorum.

Şöyle bir şeyler söylemiştin bir konserinin başında; Vigzartu, e ho, a gunze gzaşi cin cevorertu. Aynen şöyle demekti; “Denizin Çocukları” hoş geldiniz!.. Nasıl etkilenmiştim bilemezsin. Gurbetteydim ve bize “Denizin Çocukları” diye seslenen bir genç vardı sahnede…
Evet Zuğaşi Berepe yani Denizin Çocukları. Taraftarları, sevenleri çok oldu o gurubun. Sözleri senin deyiminle lehçesi lazca şarkılar yazdık. Bir denemeydi, güzeldi, geldi geçti.

Yapma şimdi gelip geçmez… Sonra da devam etmiştin: “Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara -yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz… Her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.” Çok etkiliydi…
Ben yüreğimden geçenlere bir biçim vermeye çalışıyordum şu çok bilmiş dünyada. Çocukluğumu özlüyordum belki. Karadeniz en talihsiz, en kötü kullanılan bölgelerden biridir Türkiye’de. O kadar ilginç hikayeler vardır ki orada. Bu da müziğimi belirledi giderek.

Yeniden topa girelim mi?
E mecal mi bıraktın bizde? Koşacak halimiz mi var?

Sen de göz presi yaparak oynarsın o zaman…
-gülüyor-

Hep adına Efsane denilecek bir durumdur Trabzonspor. Örneğin hemen aklımıza dükalığın soluğunu kestiği zamanlar geliyor… Necmiler, Ali Kemaller, Şenollar…
Cemiller, Hüseyinler, Bekirler, Necatiler… Çok iyi takımdı çok. Öylesi bir daha gelmez. Gerçi şimdi de iyi takım olduk. Şenol hoca var artık. Ona çok güveniyorum.

Biz de sana güzel kardeşim biz de sana… 27 Haziran’da hepimiz Harbiye’de Hey Gidi Karadeniz konserinde olacağız Kazım için…
Ama görünen o ki “Denizde Kararti Var”…

Efsane kadro
Şenol
Necati -Takoz Cemil- Kadir
Gökdeniz -Serdar -Hüseyin -Çaycı Ahmet- Ali Kemal
Hüseyin -Fatih- Necmi

 

Mart 2004’te –yani ölümünden 15 ay önce– Trabzonspor Dergisi muhabiri Aytekin Akay’a verdiği röportaj..

Nur içinde yat Kazım Abi..

KAZIM KOYUNCU: “GÜÇLÜLER’ İN İKTİDARINA KARŞI HAYDE TRABZONSPOR’A

“Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.”

İşte böyle diyor Kazım Koyuncu…1992 yılında Mehmet Ali Beşli ile kurdukları dünyanın ilk Laz Rock grubu “Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) ile tanıdık O’nu… İstanbul Siyasal’dan siyasi nedenlerle ayrılan Kazım için 90’ lı yılların ortasında yol, müzik yoludur, tabii bir de Trabzonspor vardır hayatında… Üç İstanbul takımının iktidarıyla kafasını bozmuş çoğu insana inat Trabzonspor’u hep içinde taşır Kazım… O herkes gibi sonuçlarla yaşayan biri olmasa da, sonuç da bekler tuttuğu takımdan. Her yıl, “Artık bu yıl şampiyonuz” diye düşünür. Çünkü O’na göre Trabzonspor’da oynayan her futbolcu, ‘şampiyon olacak takımın futbolcusu’ psikolojisiyle sahaya çıkmalı. fiampiyonluğa inanmayanın, halkını, taraftarını da inandıramayacağını hatırlatan Koyuncu, “Hiç kimse boşuna Trabzonspor’un şampiyon olup olmamasını tartışmasın. Mazimiz her şeyi tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.” şeklinde konuşuyor. Tünel’deki ZB stüdyolarında bizi ağırlayan Kazım Koyuncu, “Siz bulmasaydınız ben bulacaktım sizi” demesi ve derginin her sayısını takip etmesi “Trabzonsporlu sanatçı duyarlılığı” olsa gerek. Futbolu O’na iki isim sevdirdi: Trabzonspor ve Armando Dieogo Maradona…Trabzonspor’u da Maradona’yı da aynı nedenlerle seviyor; iktidarın iktidarlarını yıkan ve farklılığı getiren eylemleri… Karadeniz müziğine getirdiği yeniliklerle Türkiye’ye malolan Koyuncu, yakın bir zamanda Trabzonspor gibi Avrupa sahalarında boy gösterecek. Tulumuyla, gitarıyla, Trabzonsporluluğuyla…

– Trabzonsporluluğunuz, yöresel bir takım nedenlere mi dayanıyor?

 Hayır, sadece bununla açıklanamaz. Trabzonspor’un bendeki ifadesi, statükonun karşısında yer alması, statükoyu parçalaması, güçlülere karşı güçsüzlerin var olduğunu ve onların da bir şeyler yapabileceğini göstermesidir. Trabzonspor, sadece bir yöre takımı olarak ben de ifade bulmuş olsaydı, bu lokal bir şey olurdu ve de çok doğru temellere oturmamış olurdu. Oysa Trabzonspor, sadece Trabzon’ u değil tüm Karadeniz’i aşmış bir olgu. Evrensel değerlere sahip olan benim için de Trabzonspor, Türk futbolunun en evrensel değeri ve en önemli unsurudur.

– Siz Karadenizli ve Laz bir sanatçısınız ama sizi Urfalı da dinliyor, Muğlalı da...

– Karadenizli dışında çok sayıda dinleyici kitlem var ve sık sık onlarla konserlerde buluşuyoruz. Urfalı, Diyarbakırlı, Mardinli o kadar fazla Trabzonspor taraftarı var ki, bu memleketlilikle açıklanabilecek bir olgu değil. Aslına bakarsanız, yoksulların, ezilenlerin, “farklı olanların” var olduğu ve birbirleriyle dayanışma içinde olacağı duygusunu ifade ediyor. “İnsan neden Diyarbakır’dan Trabzonspor’u tutar?” diye bir soru sorulduğunda, “Güçlülere karşı direnen ve statükoya hayır diyen anlayış nedeniyle” cevabını buluyorum.

– Trabzonspor, sizin söylediğiniz anlamda hala “güçsüz”lerin yanında bir felsefeye mi sahip; yoksa o da “güçlüler”in kıyısına çoktan geçti mi?

– Sorunun düğümlendiği yer burası işte. Kendine has yapısından dolayı Trabzonspor var oldu. fiimdi modern zamanların birtakım ilişkilerini yaşıyoruz. Trabzonspor, modern zamanların kendine dayattığı ilişkilere girdiği andan itibaren çöküşü de başladı. Biz, varlığımızı anlamlandıran değerlerimizi unutmaya başladıkça ne anlama geldiğimiz de anlaşılmıyor. Eğer kendimizi üç büyük kulübün yanında dördüncü kulüp olarak adlandıracaksak, alınacak şampiyonlukların da bir anlamı olmayacak. Oysa kazanacağımız şampiyonluklar, tıpkı eskisi gibi oynanan futbol, kazanma hırsı, diğerlerinden farklılığımızı ortaya koyacak. Trabzonspor olarak, o eski değerlerimizin peşinden koşmalıyız.

– Sevgili Kazım, Zuğaşi Berepe’de farklı bir müzik ve farklı bir Kazım Koyuncu vardı, şimdi ise daha farklı bir Kazım Koyuncu var. Tıpkı Trabzonspor’un 70’ li yıllardaki Trabzonspor olmadığı gibi…

– Evet ancak, ben çok farklı bir hayat yaşıyorum. Her ne kadar eskiye göre daha popüler biri olsam da, popülaritenin getirdiği yaşam biçimini hayatıma sokmadım ve hayatımın sonuna kadar da sokmayacağım. Televizyonlarda görünür olmaktan gurur duyan bir insan değilim ve asla da bununla gururlanmam. Eski arkadaşlıklarım, dostluklarım sürüyor. Hakkını vererek müzik yapmak, doğru bildiğim ne varsa peşinden gitmek benim için çok önemli. Değişen ne? Eskiden 10 bin satıyordu albümlerim, şimdi 100 bin satıyor. Hayatım daha da zorlaşmıştır; Trabzonspor gibi. Ben kendimle ilgili bir takım seçenekler koyabiliyorum, Trabzonspor da son bir yıldır bu seçenekleri koymaya başladı. Ben de farklıyım Trabzonspor da farklı. Albümüm 1 milyon da satsa kimse beni albümü 1 milyon satan diğer şarkıcılarla aynı kefeye koymayacaktır.

– Değişime kayıtsız kalmayalım ancak değişirken de başkası olmayalım. “Kendimiz olarak – kalarak nasıl değişebiliriz?”i tartışalım…

– Değişirken, eskiye dair olan her şeyin bir kısmını da ortaya çıkartmak gerekiyor. Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil etmeli. Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de… Yöneticilerden, futbolculardan, sizden daha çok başka insanların hayatlarını etkileyen bir olgu. Mesela bununla ilgili büyük sorumluluk taşıdığımı düşünüyorum.

 Hissettiğiniz sorumluluğu tam olarak nasıl açıklarsınız?

– Bir sanatçının çok sevildiğini bildiği noktada ürününü koruma güdüsü onun için beladır. Hani, bir albüm yaptım çok sevildi, bunu koruyayım, onu devam ettireyim güdüsü…Etliye sütlüye dokunmama gibi kaygılar da taşır böyle sanatçılar. Sanatçının kişiliğini bitirmeye doğru giden yoldur bu ve ben de karşılaşıyorum böyle hallerle. 2 bin kişinin alkışını aldıktan sonra, “Ben ne kadar müthiş bir adamım” duygusuna kapılıyorum…Ve bu saatten sonra da kendime çekidüzen vermek için mücadeleye girişiyorum. Bireysel olarak böyle düşünüyorum. Konu Trabzonspor olunca, mesela, orada oynayan futbolcuların kendini çok özel hissetmesi ve insanlara bir şeyler vermek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir. Bu duygu saf bir duygu olabilir ama böyle düşünüyorum.

– Bir yerde, “Hopa da Trabzonspor’u tutmazlar” dediniz. Neden Hopalılar Trabzonspor’u tutmaz?

– Açıkçası Hopa da Lazlar daha çok Fenerbahçe’ yi tutar. Benim ailemdeki herkes de Fenerbahçeli’dir. Normal olan benim de Fenerbahçeli olmamdır ancak kafayı biraz kaldırdığımda, biraz farklı olduğumu hissettiğim anda farklı olanla buluşabildim. Farklı olan Trabzonspor’du. Mesela kazara Fenerbahçeli olsaydım hayatımda futbolun bu kadar yeri olmazdı; en fazla arada bir Fenerbahçe maçlarının özet görüntülerini izlerdim; futbolun bende bir karşılığı olmayabilirdi.

– Türkiye’de size futbolu, futbol ötesi yaşatan takım Trabzonspor, ya yurt dışında?

– İngiltere’de Liverpool ’u, renk ve karakter benzerliğimizden dolayı da Barcelona’yı çok fazla seviyor ve tutuyorum.

– Sevgili Kazım, ünlü ve popüler bir sanatçısın. Popüler olan insanların eski takımlarını bırakıp popüler takımları tuttuğuna şahit olduk…

– Bazen, “Aaa Trabzonspor’u mu tutuyorsun?” diyenler var; şaşırıyorlar yani. Eee, “Ne var diyorum?” ben de…

– Albümünüz 10 bin satarken Trabzonspor’u tutmak normal gibi görülüyor. Çünkü böyle düşünen insanlar, “Trabzonspor, albümü 10 bin satan bilmem kaçıncı sınıf sanatçıların takımı” diye düşünüyor…

– Hayatta doğru bildiğim şeyleri şüphesiz soru işaretiyle algılamışımdır ancak o soru işareti kalktığı yerde de o doğruları sonuna kadar savunmuşumdur. Trabzonsporlu olmakla kendimi ayrıcalıklı ve farklı hissediyorum. İlla bir futbol takımının peşinden gidilecekse bu takım bana göre Trabzonspor’dur. Bir futbol hareketi olarak Trabzonspor’u desteklemek de bana göre ayrıcalıklı ve elitist bir durumdur.

– Trabzonspor da Kazım Koyuncu da Karadeniz’ den yola çıktı; ulusal bir müzisyen oldu…

– Karadenizli insanlarla müzik ya da konser noktasında tam bir tanışma sağlamamışken beni Türkiye’nin diğer yörelerinden insanlar dinliyordu. Dört Diyarbakır konserim var, Tunceli’ ye gittim. Yine bu ay içinde Doğu-Güneydoğu turnem var. Trabzonspor da ben de Karadeniz’den yola çıktık ama nereden yola çıktığı kadar nereye ulaştığı da çok önemlidir. Biz büyümek zorundayız ve herkesle bir şeyleri paylaşmak zorundayız. Karadenizliler, evrensel değerleri üst noktalarda olan topluluklardır. Gerek Trabzonspor, gerekse bizim gibi sanatçıların yaptığı iş bunu daha iyi gösteriyor.

– “Zuğaşi Berepe”, “Dinmeyen”, “Viya” derken şimdi de Hayde… O eski radikal söylemi hafiflettiniz…

– Yoo, radikal söylem yerinde duruyor aslında, ancak arayışlarım var. Zuğaşi Berepe’yla yaptığımız Karadeniz müziğinden ziyade rock müzikti. Lazca’yı kullanmamız, bu dilin yok olmamasını istememekti. Rock, özgün-rock karışımı müzikler, hatta son 5-6 yıldır elektronik müziklerle de uğraştım. Tüm etnik müziklere karşı duyarlılığım var; Karadeniz müziğini de yeni yeni öğrendiğimi düşünmüyorum. Hayde, biraz daha olgunlaşmış Karadeniz müziğiyle batı müziği konsepti diye düşünüyorum. Ama hayatımın sonuna kadar da Karadeniz müziği yapacağım diye bir kuralı da kabul edemem. “Zuğaşi Berepe” daha çok rock, “Dinmeyen” özgün müzik, “Viya” ne olduğu tam belli olmayan işaret veren bir albümdü. fiunu belirteyim, idealimdeki sounda yaklaşmak için epey daha sürem var.-

Volkan Konak’ın müziğinde de sizin müziğinizde de Karadeniz’de olmayan pek çok çalgıya rastlayabiliyoruz…

– Karadeniz türkülerine elektrik gitar, bas gitar sokan bir insanım. Karadeniz müziğini yozlaştırdığım noktasında eleştiriler gelebilir. Ama o enstrümanları müziğime sokmak için yırtınıyorum. Emek verilsin Karadeniz müziğiyle caz yapılsın. Ama lütfen emek verilsin.

– Şu an ünlü biriyle konuşuyorum. Sizin gibi ünlü olamayacağım nasıl olsa, hiç olmazsa ünlü olmanın hayatınıza getirdiklerini anlatın da kendimizi teselli edelim?

– Çok ünlü olduğumu düşünmüyorum. Ancak, çok ünlü olduğunu düşünen ve de onları çok sevdiğini sanan binlerce insan var. Bu sevginin yalan olduğunu düşünüyorum. Beni seven çok insan var ve sadece o sevgiye inanıyorum. Neden inanıyorum? Çünkü, beni televizyonlarda görmeden, sadece yaptığım marjinal albümlerle seven insanlar bunlar. Beni sevenler, elbette televizyona çıkmamı istiyorlar ancak saçma sapan yerlerde de görmek istemiyorlar. Müzik yapıyorum ve yaptığım müzik sadece şarkı söylemek değil. Hayat dışarıdan bakıldığında çok karmaşık, çok yoğun ama bu hayatı seviyorum çünkü çok sevdiğim bir şey yapıyorum, müzik yapıyorum.

– Çevreniz genişledi, zaten gazeteciler ve televizyonlar da buraya akın ediyor…

– Çok açık söylüyorum, bunu birileri yanlış da anlayabilir, hep müzikle, konserlerle, dizi ve film müzikleriyle anılmak isterim. Üretmek istiyorum.

– Müziğinize etnik müzik desek, sanatınızı sınırlandırmış olacağız gibi geliyor bana…

– Aslında ne isim vereceğimi ben de bilmiyorum ancak “Hayde”yle birlikte esas yapmak istediğim müzik noktasına yaklaştım. O da, Tiflis’ten Trabzon’a bir hat izlemekti. Gürcistan’a gittim, orada çok değerli sanatçılar ve eserler var. Beri tarafta Trabzon ve civarında su yüzüne çıkması gereken öyle değerli eserler çıktı ki karşıma. Yani yeni çizgimizi, Tiflis-Trabzon konsepti olarak adlandırabiliriz. Bundan sonra, bütün dünyaya hitap eden Karadeniz ve modern müzik anlayışını bir araya getirme niyetindeyim.

– Statükoyu, ayrıcalığı kabul etmeyen, özgürlük düşkünü pek çok kişi ya futbolu hiç sevmiyor; sevenler de Trabzonspor’un kazanmasını istiyor…

– Futbola karşı durup da, futbol sevgisi üst düzeyde olan çok solcu, demokrat, aydın insanlar tanıyorum. Onların birçoğu futbol sevgisini söyleyememiştir. Aslında futbol, dünyanın en kolektif toplu hareket ve eğlence biçimidir. Ancak hangi güçlerin elinde olduğu çok önemlidir. Ve bugün de kötü niyetli kişilerin elinde olduğundan, futbol zarardır… Futbol üstünden siyaset yapanlar, ihaleler alanlar, inşaatlar yapanlar varsa, futbol içinde çok günah barındıran bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunlara rağmen futbolu çok seviyorum ve Trabzonspor’u tutuyorum.

 Duruşunuza uygun bir de Türk futbolu ve futbolcusu yorumu dinleyelim mi sizden?

– Türk futbolunda parlak, farklı futbolcu pek yok. Maç sonunda bir sürü konuşmalar yapıyor ya futbolcular, “Ulan” diyorum, ben bu adamların konuşmalarını nasıl dinliyorum? Klişesiz, anlamsız, zekadan eser taşımayan konuşmalar… Yurtdışında arada farklı portrelerle, olaylara karşılaşırsınız. Mesela Maradona, futbolu sevmemde en önemli etkisi olan adamdır. Sadece büyük futbolcu olduğu için değil, o uçarı hali, yenilse bile dimdik ayakta kalabilmesi ve hala sevilmesi, özgürlükçü hali beni futbola çekmiştir.

– Trabzonspor’un şampiyon olması mı, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba mı daha önemli?

– Bu kadar konuşmadan sonra, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba demem lazım ancak şampiyon olmalıyız. Burada, belki ilk kez “sonuç”tan yana olacağım ama şampiyonluğa ihtiyaç var. Böyle bir mazi, böyle bir tarih bunu hak ediyor. Türkiye’de Trabzonspor, Almanya’da St.Pauli. Bu tür takımlar liglerinde şampiyon olmalı.

– Neden St. Pauli?

– Çok aykırı bir takım. fiimdi ikinci ligdeler, tribünlerinde diğer takımların tribünlerinde göremeyeceğiniz insanlara ve daha başka farklılıklara rastlarsınız.

– Trabzonspor takımı karşınızda olsa neler söylerdiniz onlara?

– Bir kere her sene şampiyonluğa oynayan bir takımın oyuncusu olarak sahaya çıkmalarını isterdim ki o seneyi sondan beşinci bitirseler bile. Mazimiz bunu hak ediyor.

– Müzisyen Kazım Koyuncu’nun müzik yolculuğu soluksuz sürecek mi?

– Tasarladığım iki albüm daha var. Belki arada extra bir albüm daha yapabilirim. Bir de kendime yaptığım eserler var. Onları internet siteme döküp yayınlamak istiyorum. Müzik dışında ise, Türkiye’de yaşadığım konser çoşkusunu yurt dışında da yaşamak istiyorum. Bu sene sonunda kendi şarkılarımı, Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Gürcistan gibi ülkelerde söylemek istiyorum. Karadeniz müziği bu projeler için büyük avantaj. Çünkü, kemençe ve tulum, çok ilgi çeken enstrümanlar.

 “Hayde” albümünüzdeki “Uh Aha”yı Trabzonspor tribünleri için yazdım dediniz…

– Evet, tribün ambiansını iyi yansıtan bir eser diye düşünüyorum. “Oy Fadime” de öyle… İnsanların alıştıkları seslerden biraz uzaklaşmaları gerekiyor. Böyle söylediğim iyi de oldu, sizlerle buluştum. Zaten bu buluşmayı ne zamandır bekliyordum… İyi ki geldiniz…

– Biraz zor bulduk sizi..

– Siz bulamamış olsaydınız ben bulacaktım sizi. İnanın bu buluşmayı çok özlüyordum.

SATIRBAŞLARI..

.- “Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de… Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil ediyor”

– Karadeniz dışında dinlenmek, sevilmek beni çok memnun ediyor.. Ama ben Karadenizsiz müzik yapmak istemiyorum. Karadeniz’e daha özel ve özgün hazırlanıyorum.

– Yaptığım müzik siyasi tavrımdan daha önemlidir hem de dünyanın bütün siyasetlerinden daha önemlidir. Siyasetler, devrimler, karşı devrimler bir gün bitebilir ancak türküler, şarkılar yüzlerce yıl kalır.

– Diyelim ki albümüm 1 milyon satacak, bu satıştan gelen parayla pek çok kişinin de hayatı değişecek.

– Zuğaşi Berepe çok bilinçli bir gruptu ancak grup olarak devam etmek çok zor. Esas olarak Mehmet Ali Beşli ve ben grubun öncülüğünü yaptık. Zaten o gruptan pek çok arkadaşla çalışmaya devam ediyoruz. Ben onları orkestra gibi görmüyorum, onlar da beni artist-sanatçı gibi görmüyor.

– Solcu bir insanım. Genel anlamda solculuğun anlamı da, ezilenlerin, yoksulların, emeğiyle hayatta kalmaya çalışanların yanında olmak. Solculuğumun bir adım ötesi de, estetik anlamda anarşizme daha yakın bir duruştur.

– Bütün dünyanın bütün toprakları hepimizindir. Bütün şarkılar, dünyadaki tüm insanlarındır, tüm topraklar da memleketimizdir. Yunanistan’a giderken vize almaktan hiç hoşlanmıyorum, zoruma gidiyor. Oradaki toprakla buradaki toprak aynı.

– Futbolda saha dışı olaylar var ama futbol o kadar basit bir oyun ki! Yapmanız gereken tek şey, yediğinizden daha fazlasını atmak.- Babam, çok özel bir insandır, aydındır da. O da hak-hukuk-adalet kavramlarını “değer” olarak gören ve önemseyen biridir. Şu anda Hopa da 2 sandalyeli bir berber dükkanı var.

– İstanbul bir aşk… Nefret edebiliyorsun ama ayrılamıyorsun. Hopa ise benim memleketim ve Hopa’yı çok seviyorum; en son gidip öleceğim yer de orası… Şu da var; Afyon’a gittiğimde de, Berlin’e gittiğimde de yabancılık çekmiyorum.

– 100 bin üye projesini önemsiyorum. Bunu düşünenler, camiaya demokrasiyi sokmuşlardır. Trabzonsporluluğumla bir kez daha gururlandım.

 

KAYNAKLAR:

 

http://kazimkoyuncu.uzerine.com/index.jsp?objid=648

http://rakamla10.blogspot.com.tr/2010/06/kazm-koyuncu-roportaj.html

Karaoğlan Bülent Ecevit’in 2002’de BBC’ye Verdiği Röportaj

BBC Türkiye Muhabiri Johnny Dymond’ın Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı ve röportajın tam metni..

-BBC: Neden görevde kalmakta ısrar ediyorsunuz ?
Ecevit: Türkiye’de bazı yeni reformların gerçekleştirilmesine başlamıştım. Özellikle de kırsal kesimdeki insanlarımız için. Aslında siyaseti birkaç ay sonra bırakmayı planlıyordum. Ama bu planım, benim partimdeki bazı politikacıların eylemleri ile yarıda kaldı. Daha uzun süre hasta kalacağımı sanıyorlardı. Ama şu anda tamamen iyileştim ve Türkiye’de daha hala gerçekleştireceğim şeyler olduğuna inanıyorum. Her halukarda politikayı bırakmayı planlıyordum, ama buna imkan tanınmadı.

-Sayın Başbakan. Saygısızlık etmek istemem ama, sağlığınız epeydir iyi değildi ve devlet görevini sürdürmeniz mümkün değildi. Sizin, ilk hastalandığınızda şahsen 40 yıllık kamu hizmeti ardından istifa edip bırakmanız, Türkiye için de daha iyi olmaz mıydı?
Dediğim gibi, bunu yapmayı planlıyordum. Ama son olaylar araya girdi.

-BBC: Ama, dışarıdan bakıldığında, Türkiye’de artık bir hükümet yokmuş gibi görünüyor. Artık, parlamento çoğunluğunuz da kalmadı. Parlamento zaten tatilde. Ve bir daha biraraya geldiğinde, erken genel seçim kararı almak için toplanacak. Bu durumda, gelecek iki yıl daha görevde kalmayı nasıl düşünürsünüz?
Bakın, parlamentodaki tüm siyasi partiler Avrupa Birliği’ne tam üye olma fikrini savunuyorlar. Ve sadece iktidardaki değil, muhalefetteki partilerin de hepsi bu yönde gerekli yasaları geçirmek ve Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi daha ileri götürmek için kararlıyız.

-BBC: Dün, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile görüştünüz. Ona, Irak’a karşı girişilebilecek bir askeri harekata Türkiye’nin muhalefetini yeterince aktarabildiğinize inanıyor musunuz?
Biz, Irak’a karşı bir askeri harekata hiç taraftar değiliz. Biz, tüm komşularımız ile iyi ilişkiler içinde olmak istiyoruz. Bunların arasında tabii ki Irak da var. Her ne kadar bölgedeki bazı ülkeler ve ABD ile İngiltere bu işi askeri yoldan çözmek istiyor olsalar da, biz bu işin askeri yöntem olmadan da çözülebileceğine inanıyoruz. Bu görüşümüzü Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardık.

-BBC: Peki, bu görüşlerinizi aktardınız ama, sizce Washington’ın kararını değiştirebileceğinize inanıyor musunuz ?
Bundan emin olamam. ABD büyük bir güç. Güçlü bir devlet. 
Ama biz yine de görüşlerimizi aktardık. ABD ile çok iyi ilişkilerimiz var. Eminim, Amerika da bu görüşlerimizi dikkate alırlar. Ama tabii ki ne kadar dikkate alınır, ondan emin olamam.

-BBC: Pek çok insan şunu soracaktır. Türkiye, ABD’nin üslerini kullanmasına izin verecek mi?
ABD ile görüşeceğimiz bu önemli detayları açıkta tartışmak doğru olmaz. Ama dediğim gibi, Irak sorununu çözmek için askeri olmayan bir seçeneği tercih ederiz.

-BBC: Kasım’da seçim olursa siz de aday olacak mısınız ?
Evet…

BBC: Uzun bir seçim kampanyasına da katılma ve belki de ülkeyi yeniden yönetme gücünü kendinizde buluyor musunuz?
Daha önce de söylediğim gibi seçimlerin nisan 2004 yılında yapılmasını planlıyordum. Ama o şansı bize tanımadılar. Bırakmadan önce, partimin doğru dürüst çalışması için ve kafamızdaki projeleri gerçekletirmek için çalışacağız.

Karaoğlan Bülent Ecevit’in 2002’de BBC’ye Verdiği Röportaj

BBC Türkiye Muhabiri Johnny Dymond’ın Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı ve röportajın tam metni..

-BBC: Neden görevde kalmakta ısrar ediyorsunuz ?
Ecevit: Türkiye’de bazı yeni reformların gerçekleştirilmesine başlamıştım. Özellikle de kırsal kesimdeki insanlarımız için. Aslında siyaseti birkaç ay sonra bırakmayı planlıyordum. Ama bu planım, benim partimdeki bazı politikacıların eylemleri ile yarıda kaldı. Daha uzun süre hasta kalacağımı sanıyorlardı. Ama şu anda tamamen iyileştim ve Türkiye’de daha hala gerçekleştireceğim şeyler olduğuna inanıyorum. Her halukarda politikayı bırakmayı planlıyordum, ama buna imkan tanınmadı.

-Sayın Başbakan. Saygısızlık etmek istemem ama, sağlığınız epeydir iyi değildi ve devlet görevini sürdürmeniz mümkün değildi. Sizin, ilk hastalandığınızda şahsen 40 yıllık kamu hizmeti ardından istifa edip bırakmanız, Türkiye için de daha iyi olmaz mıydı?
Dediğim gibi, bunu yapmayı planlıyordum. Ama son olaylar araya girdi.

-BBC: Ama, dışarıdan bakıldığında, Türkiye’de artık bir hükümet yokmuş gibi görünüyor. Artık, parlamento çoğunluğunuz da kalmadı. Parlamento zaten tatilde. Ve bir daha biraraya geldiğinde, erken genel seçim kararı almak için toplanacak. Bu durumda, gelecek iki yıl daha görevde kalmayı nasıl düşünürsünüz?
Bakın, parlamentodaki tüm siyasi partiler Avrupa Birliği’ne tam üye olma fikrini savunuyorlar. Ve sadece iktidardaki değil, muhalefetteki partilerin de hepsi bu yönde gerekli yasaları geçirmek ve Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi daha ileri götürmek için kararlıyız.

-BBC: Dün, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile görüştünüz. Ona, Irak’a karşı girişilebilecek bir askeri harekata Türkiye’nin muhalefetini yeterince aktarabildiğinize inanıyor musunuz?
Biz, Irak’a karşı bir askeri harekata hiç taraftar değiliz. Biz, tüm komşularımız ile iyi ilişkiler içinde olmak istiyoruz. Bunların arasında tabii ki Irak da var. Her ne kadar bölgedeki bazı ülkeler ve ABD ile İngiltere bu işi askeri yoldan çözmek istiyor olsalar da, biz bu işin askeri yöntem olmadan da çözülebileceğine inanıyoruz. Bu görüşümüzü Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardık.

-BBC: Peki, bu görüşlerinizi aktardınız ama, sizce Washington’ın kararını değiştirebileceğinize inanıyor musunuz ?
Bundan emin olamam. ABD büyük bir güç. Güçlü bir devlet. 
Ama biz yine de görüşlerimizi aktardık. ABD ile çok iyi ilişkilerimiz var. Eminim, Amerika da bu görüşlerimizi dikkate alırlar. Ama tabii ki ne kadar dikkate alınır, ondan emin olamam.

-BBC: Pek çok insan şunu soracaktır. Türkiye, ABD’nin üslerini kullanmasına izin verecek mi?
ABD ile görüşeceğimiz bu önemli detayları açıkta tartışmak doğru olmaz. Ama dediğim gibi, Irak sorununu çözmek için askeri olmayan bir seçeneği tercih ederiz.

-BBC: Kasım’da seçim olursa siz de aday olacak mısınız ?
Evet…

BBC: Uzun bir seçim kampanyasına da katılma ve belki de ülkeyi yeniden yönetme gücünü kendinizde buluyor musunuz?
Daha önce de söylediğim gibi seçimlerin nisan 2004 yılında yapılmasını planlıyordum. Ama o şansı bize tanımadılar. Bırakmadan önce, partimin doğru dürüst çalışması için ve kafamızdaki projeleri gerçekletirmek için çalışacağız.

Sermet Yeşil / Nazım’ın dediği gibi; “Bu dünya soğuyacak”

Merhaba Müstehak’çılar,
Hepimize gerçekten müstehak olsun, ben ilk duyduğum günden bu yana bayıldım bu fikre…Bir arşiv delisi olarak seviyorum anılara sahip çıkmayı, çok; pek çok…
Peki ben ne yapabilirim diye düşünürken Güney mi dedi ben mi dedim artık hangimiz attıysak ortaya fikri aferin ona, kulis röportajları yapmama karar verdik. Sevdiğimiz, merak ettiğimiz tiyatro canavarlarının hayatına azıcık uzanmak istedik.Ben, ilk olarak Sermet Yeşil’in kulisini seçtim, ”Gezerken” oyununda aynı sahneyi aynı anda olmasa da paylaşma şansını bulduğum Sermet’le başlamak istedim. Ne kadar güzel bir başlangıç olduğunu İstanbul’a tepeden baktığımız Kafka kafede onu dinlerken bir kere daha anladım. Hayatının sonuna kadar oyun oynamak isteyen bu genç adamı çok sevdiğinizi biliyorum, birazdan bu sevginiz aşk’a dönüşürse şaşırmayın diye yazdım bunları….
”Yeter ki soğuk olmasın”ın altını özellikle çizen Sermet Yeşil, sorularını da numaralara göre kendi seçerek başladı anlatmaya……Ben ona sadece ”Sermet, sana 27 sorum var, istediğinden başla, bana bir numara söyle yeter” dedim…

S- Sorular zor mu Sevinç ?
B- Yok yok, bildiğin yerlerden hazırladım, bir sayı söyle :)
S- 8 olsun bakalım.

B- En büyük mesleki hayalin nedir ?
S- En büyük mesleki hayalim ? Herhalde, her sezon mutlaka bir oyun oynamak. Mutlaka sahneye çıkayım istiyorum yani, sahnede olayım. 4 ?
B- En sinir olduğun özelliğin ?
S- Agresyon, agresyon. Agresif olmak. Bazen çok agresif oluyorum, yani o huyum olmasaydı keşke. Ama var, yapacak bir şey yok. Sokakta birine sinirlenebiliyorum durduk yere yani. 6 ?

B- İşte şu an onun yerinde olmak istiyorum ama çok da güzel oynuyor eşek dediğin son oyuncu ? Yani bunu bir defa dememişsindir diye ‘son’ olanı soruyorum.
S- Evet. Gerçekten Nadir Sarıbacak çok kaliteli bir oyuncu bence. İyi yani, iyi. Hem sinemada hem tiyatroda çok başka. Bir de böyle tuhaf yani, gördüm gelişimini, taaa Semaver Kumpanya’dan beri takip ediyorum. Semaver Kumpanya’nın bir oyununun çıkışında tanışmıştık.
B- Denk geldiniz mi ?
S- Evet, evet.
B- Nerede ?
S- İşte oyun çıkışlarında filan, ha tiyatroyu soruyorsun, yok yahu sadece tv’de denk geldik,şimdilik :) 17 ?

B- Bir kadında sevdiklerin ve sevmediklerin ?
S- Bir kadında en sevdiklerim ? Bir kadın deyince tabii, bir erkek olarak; beni anlaması önemli.Ne konuşuyorsak, neyse o anki durum yani; anlaşabiliyorsak, güzel. Anlaşılmayınca olmuyor. Bir şey izlediğimde, aynı dili konuşmasan da ona derdimi anlatabiliyorsam, beni gerçekten anladığını anlıyorsam bu iyi bir şey. Bir kadında istediğim bir özellik. Olmaması gereken de beni anlamaması. Çok tuhaf oluyor. Hani o zaman duvara karşı oluyorum.Bir paket değil bu ama en azından anlaşılmak istiyorum, sonuçta erkeğim ben. Ne yazık ki…:) Şimdiii 12 ?

B- Hayatta en sevdiğin repliğin ?
S- Eyvah ! Ya şey, Fırtına’da, Fırtına çalışmıştık da; yıllar önce üniversitedeyken; orada Ariel oynamıştım, cin; onun repliği niyeyse böyle, bir de açılış repliğiydi, mikrofon kullanıyordum, acaip rahatsız oluyordum filan ama o repliği söyleyince rahatlıyordum, kendi sesimi duyunca yani; kolonlardan, oyunun oynanabileceğini hissediyordum o an, ”Selam sana yüce efendimiz” diyordum. Bu, en sevdiğim replik bu galiba. Tabii o, ”Selam sana yüce efendimiz, bilgin efendimiz selam”, bu. Peki 1, nasıl olsa çıkacak…

B- başucu kitapların ?
S- Turgut Uyar. Onun şiirlerini, toplu eserlerini aldım en son. O var başucumda şu an. Kanatsız Kuşlar diye bir kitap vardı, niye o geldi aklıma şu an ? Kitap şu an bende bile değil. Başımın ucunda bile değil ama, çok etkilenmişim demek. Deliduman’ı okumaya çalıştım, Emrah Serbes; iyi yani ama pek beni sarmadı. Biraz popüler olmuş herhalde o yüzden. Genelde dönüp dönüp böyle gece uyumadan evvel Turgut Uyar’a bakıyorum. Şu an başımın ucunda olan o. Evet 3 ?

B- En kıyak özelliğin ?
S- Çok kolay borç para veririm. Çok ! 3 ya da 4 dakikaya ihtiyacım var yani. O kadar.
B- Ama bu insanların hayatını kolaylaştıran bir özelliğin…
S- İşte kıyak ! 2 ?

B- Kulis uğurların, oyun totemlerin var mı ?
S- Oyuna çıkmadan önce sağ kulağımı çekip üç kere sahneye bağlantısı olan bir tahtaya vuruyorum. Üstüne çıkacağım zemine. Sol kulağımı da çekip vuruyorum. Eğer sağ kulağımı çekip sahneye giriyorsam oyunun ortasında aklıma geliyor kulise çıkıp mutlaka yapıyorum. Oyunun ortasında aklıma geliyor ve ben bundan nefret ediyorum :)))Vurdum mu vurmadım mı ? Vurdum galiba, yok vurmadım…Bak bugün vurmadın, işte vurmadığın için böyle oldu filan :)))

B- Yaptığına şaşırdığın şeyler var mı Sermet ?
S- Var. (Nefis bir sessizlik giriyor aramıza, deminki gülmelerden sonra çok güzel bir sessizlik anı bu, biraz bekleyip soruyorum ona )
B- Söyleyecek misin ?
S- I ıh…..
B- Tamam.
S- Var, evet. Benim de pişmanlıklarım var.
B- Yaptığına şaşırıp pişman olmadıkların var mı ?
S- Vardır. kesin. Dur bakayım…Yani evet şimdi durup düşünüyorum da, Cosmos’la biz bayağı bir dünyayı turladık. Hani Pekin’e kadar gittim, Newyork’tan. Günlük hayatta Türkiye’de yaşayan bir sanatçı olarak çok zor bunu yapmam. Öyle bir maddi güç bulmam. Hani dil mil, şu bu; tek başına çıkmak, onlar beni çok kasıyor. Ama evet şimdi şaşırıyorum yaptığıma, yapabildiğim yani; Çin seddine çıktım ben. Evet güzeldi, oradayken pek öyle hissetmiyorum ama dönünce a a evet yahu oradaymışım ben , Newyork’ta da vardım, Çin seddinde de, güzel gezdim, çok güzeldi yani.

B- Şu an Savaş’ta oynuyorsun, provalar esnasında bugüne kadar denemediğin bir şey denedin mi ? Farklı bir çalışma yaptın mı ?
S- Evet. Susan’la çalıştık. Susan Main. Bir ses terapisti. Yani, hani şey her karakter için mutlaka çalışıyorsun, çalışırken o prova sürecinde bir şeyler oluyor filan, sen de hani fark ediyorsun ki aslında ben böyle konuşmuyorum ama şimdi böyle konuşuyorum, bu karakter böyle demek ki filan; bu Savaş’ta da başıma geldi. Hani 40 gün çalıştıysak 37 gün düşünmedim bunu ama sonra Susan bunu fark ettirdiğinde böyle bir yirmi dakikalık filan bir çalışma yaptık. Bir sandalyeye oturttu beni boğazıma dokundu filan, bir takın sesler çıkardık sonra benim repliklerimi söylememi istedi. Şimdi tarif edemiyorum ama ilginç bir çalışmaydı, o çalışmada böyle bir şey aydınlandı. Bende bir farkındalık yarattı, böyle sahnede repliklerin çukura düşmemesi için. Gündelik hayatta çok yaşıyoruz çünkü bunu, bazen karşımızdakiyle konuşurken kendi kendimize konuşuyoruz bence… Numara söylemem lazım değil mi ? 9 ?

B- Yeniden doğacaksın Sermet ve her şey sen nasıl istersen öyle olacak. Dünyanın neresinde doğuyorsun, kimsin ? Tanıdığımız biri misin ? Nasıl bir hayatın var ?
S- Fantastik ! Şey, böyle bir, sadece fotograflarını gördüm, bilmiyorum nasıl yerler ama hani çok ince kumları olan, kocaman masmavi denizleri olan böyle kıyı, Hawai falan gibi yerler var ya ? Şimdi Hawai deyince ne aydınlanıyor insanların kafasında bilmiyorum ama :) Hani böyle uzun kumsalları olan bir yer, belki Afrika’nın uçları…Sıcak…. Kesinlikle sıcak olsun….Yeter ki soğuk olmasın…Soğuğa gerek yok, yeniden doğuyorsam…Herhalde öyle balıkçı falan olabilirim, güzel olur yani; denizin içinde, küçük bir kendi yaptığım bir salım olur; onunla haftada iki gin üç gün çıkarım. Ne yemek istiyorsam o hafta, denizden ne çıkarsa yani. Çıkarıp, yiyip işte, karım var, çocuklarım var falan, ne bileyim işte, güzel….Kumsal, sıcak. Asla soğuk değil, sıcak. Aynen. Afrika’lı balıkçıyım, incir yaprağıyla filan dolaşıyorum…

B- Tiyatro Hal hakkındaki düşüncelerin ?
S- Tiyatro Hal, yıllar öncesi tabii. Ben İstanbul’a ilk geldiğimde Haliç üniversitesinde çalışmaya başlamıştım. Ve Yeditepe üniversitesinde. Haftada birer gün derse gidiyordum orada. Genç, heyecanlı, bundan yaklaşık bir yedi yıl öncesinden bahsediyorum. 6 yıl öncesinden… İstanbul daha çekici geliyordu gözüme. Daha kalabalık ama hani merak ediyordum. Şimdi etmiyorum o kadar. Evden pek çıkmıyorum yani zorunlu olmadıkça. Neyse yani, o zamanlar çok daha maceralıydı. O zaamn tanıştım Tiyatro Hal’le. Haliç üniversitesinde bir grup öğrenciydi bunlar. Bir buluşmaya gittiler, Erasmus buluşması gibi, Çekoslovakya’ydı galiba, gittiler geldiler, orada bir şeyler oldu bunlara…Bir oyun oynadılar orada, bir festivalde, ödül aldılar. Biz bu işi yaparız dediler. O gazla girdiler, bir binanın alt katını tuttular falan, gittik gördük; çok iş var burada dedik. Ya yaparız biz falan filan dediler. Deli dolu çocuklardı. Şimdi işte 6 yıl oldu neredeyse benim hatırlayabildiğim, bayağı kocaman tiyatroları var artık. Şimdi yenilendi, daha gidemedim, karşıya geçemedim ama daha dün Iraz’la beraberdik, konuştuk, yad ettik; işte olanları, olamayanları…:)))Tiyatro Hal ile ilgili düşüncelerim, çok umutlu çok güzel, belli yani; bir gün mutlaka çalışacağım orada.
B- Güney duyuyor musun ?
S- Güney duy bizi ! Şimdi bir tane daha söylemem gerekiyor, 22 tane miydi soru, yok 27, tamam 23 o zaman ?

B- Beraber sahneye çıkmak için sıranı beklediklerin ?
S- Oooo hepsini söyleyecek miyim ?
B- Haydi sıranı bekleme de onlarla oynayayım be dediklerin diyelim…
S- O zaman. Nadir. O zaten var. Tansu var, ama zaten Tansu ile daha önce çalıştık; o zamanlar çok gençtik, tadı damağımda, şimdi gerçi o da pek tiyatro yapmak istemiyor ama buradan ona da laf sokayım biraz :), bilmiyorum belki fikirleri değişmiştir. Tiyatro yapmak isterse, bir gün mutlaka sahnede karşılaşacağız da… taner ağabey var, Taner Birsel. O da bıraktı tiyatroyu gerçi ama olsa NE GÜZEL OLUR… Keşke öyle bir imkanım olsa mesela. Melisa ile sahneye çıkmayı çok isterim. Gibi.
B- çok güzel takım oldu. Belki Nadir, Taner ağabey, Melisa, Tansu ve sen çıkarsınız…Benim aklıma oyunu bile geldi.
S- A a ne o ?
B- Ölüm Öpücüğü. Hayatta en çok oynamak istediğim oyunlardan biri ama hemen size veriyorum, şu an yani. Yollayacağım sana mutlaka.
S- Çok güzel olur.

B- Müstehak kelimesinin anlamına baktım sana, buraya gelmeden önce, yani anlamını biliyoruz ama ben baktım; şöyle diyor: Bir kimsenin layık olduğu ödül veya ceza. İmiş Sermet’ciğim. Sence hayalini kurduğumuz yaşam şekli ne zaman bize müstehak olacak bu ülkede ?
S- Yani hep beraber böyle bir şey yaşayabileceğimiz umudu, bende çok sönük açıkçası. Bütün bir ülke olarak. Uzak, çok uzak bir gelecek gibi geliyor bana. İki kutup gibi görüyorum ben dünyayı da. Ama şeyi düşünüyorum, müstehaklık noktasında sanki yani, böyle yaşamak ? Yani ne bileyim işte ısrarcı olmak gibi görüyorum ben hani. Ben şöyle yaşamalıyım diye 90 yaşına kadar ısrar ediyorsan, zaten öyle yaşıyorsundur. O müstehaktır zaten sana. Ne zaman vazgeçersek bence o zaman olmayacak böyle bir hayat, böyle bir yaşam diye düşünüyorum. Vazgeçmediğimiz sürece müstehak bize. Biz zaten öyle yaşıyoruz aslında. İstiyoruz ki daha büyük bir kalabalık buna inansın ama tabii o bir yolculuk yani , bitmediği sürece yol, devam ediyordur herhalde. Ha bir gün herkes anlar diyemiyorum yani. Uzak bir gelecek gibi geliyor o bana. Ama olacak yani sonuçta, dünya dönüyor ve Nazım’ın dediği gibi bu dünya soğuyacak. Öyle.
( Biraz duruyoruz Sermet’le, iyi de oluyor, güzel bir müzik eşlik ediyor zaten bir saattir sohbetimize, biraz durup sonra başlıyoruz )
Pekiiii 15 ?

B- Yeni kuşak oyuncuları nasıl buluyorsun ?
S- Yeni kuşak ? Ya bu kuşak hep değişiyor tabii de. Ne zaman eskiyor ne zaman yenileniyor bilmiyorum ama enerji aynı enerji gibi geliyor bana böyle hani özellikle bu alanda hani biliyorsun bir sınıfın oluşmaya başlayınca, seninle aynı dili konuşmaya başladığın meslektaşın olmaya başlayınca karşında hani onlarla birlikte denemeler yapınca, şeyi fark ediyorsun mesela; bir enerji var , başlama enerjisi bu işe, oyun oynama enerjisi yani çok çocukça bir şeyden bahsediyorum, o enerji görülüyor, ben kendi kuşağımla, şimdi haşır neşir olmaya çalıştığım kuşak arasında görüyorum bunu. Elbette fark var ama o enerji çok değişmiyor. Ben 2000’de mezun oldum, o zamana kadarki kuşakta çok televizyon yoktu, öyle bir oyunculuk biçimi hani böyle geniş kaynaklar edinebileceğimiz bir durum değildi. Oyunculuk daha çok ailenin söylediği gibi mutlaka bir gün aç kalacağımız bir şeydi. Hala öyle ama şey açık şimdiki kuşak için kapılar çok açık. Çok fazla televizyon kanalı var, televizyon da çok sevilen bir şey bu coğrafyada; yatak odasına kadar giriyorsun inanların. Yani orada belli bir pasta var, o pastadan pay alıyorsun falan filan ve bu senin hayat standartını belirliyor. Bunu hederf alarak seçmiş oyuncu adayındaki enerjiyle sadece oyun oynama isteğiyle bu işi yapmaya çalışan oyuncu arasındaki farkı görebiliyorum ben. bu çok net belli oluyor. En ufak bir doğaçlama yaparken bile belli oluyor. Mesela bu bir engel, bunu şey için söylüyorum, işte yeni kuşak oyuncu diyorsak, işte onlar için müthiş bir engel. Bundan ne zaman sıyrılırsa o zaman işte kar etmiş olacağız. Yani hep aklıma geliyor, Al Pacino hala gidip, şeylere katılıyor; koklama atölyelerine, koku duyusunu geliştirebilmek için. Adam çalışıyor hala. Çünkü belli ki biten bir yolculuk değil, bir yere ulaşacağın yok, bunu kavradıktan sonra çok daha rahat ilerliyorsun. İçin rahat oluyor yani. Çünkü mesleki olarak kendimize karşı vicdanen sorumluluğumuz var. Hani o gerçeklik hissiyle ilgili az önce konuştuğumuz. Biten bir şey olmadığını anladığında yolun, çok daha rahat ilerleyebiliyorsun. Sonuçta 37 yalımda durup ben şey diyebiliyorum kendi kendime, samimiyet. yani ben ölene kadar her sene mutlaka bir oyunda oynamalıyım çünkü böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Elzem değil ama hani bir gün bir kaza geçirip kolumu bacağımı kaybedebilirim ama bu benim oyunculuk yapmama engel değildir herhalde diye düşünüyorum şuurumu kaybetmediğim sürece. Öyle. Oynamak güzel yani.
Peki 10 ?

B- Seni öğrencilerine sorsam seni nasıl tarif ederler bana?
S- Onun dersinden kalmazsın derler büyük ihtimalle. Yoklama almıyor derler. Çok rahat, çok sakin. Gel, gelme çok umurunda değil ama işte ne bileyim sene sonundaki sınav parçanı hazırla mutlaka falan derler yani.

B- Bir başka sorumu sen numara söylemeden soracağım, peki sen öğretmenliğini de böyle mi anlatırsın ?
S- Evet yani ben kim gelmiş kim gitmiş çok bakmıyorum zaten gelmek isteyen geliyor. Bir de eğitim verdiğim kurum özel bir üniversite, oraya insanların ne zorlukla geldiğini de biliyorum ama bakmıyorum listeye kim burslu kim değil diye. Zaten onlar daha çok ilgileniyor, gelip konuşuyorlar benimle sorunları olduğunda maddi olarak. Çok nadir oluyor böyle devamsızlık yapan dersime. Onlar da belli işte, böyle işten güçten, ailevi sorunlardan ya da çok parası olduğundan gelmiyor, nasıl olsa kalsam seneye devam edebilirim diyor, babam veriyor parasını diyor. Halbuki yani, neyse….

B- En sevdiğin oyun yazarları ?
S- Tenesse Williams, Cehov ve Sam Shepard. Bu üçünü çok seviyorum. İbsen evet dördüncü sırada geliyor ama İbsen’i bazen okumakta zorlanıyorum.

B- Yeni bir oyunda oynamayı böyle kabul etmende öncelikli bir nedenin oluyor mu ?
S- Oluyor tabii. Metin. Birinci, metin bende. Bazen şöyle de olabiliyor, bir metni okuyup çarpılabiliyorsun ve bunu mutlaka yapmam gerek diyorsun. Hani o yıllar alıyor, duruyor köşede ama. Bir gün oynarım diye düşünüyorum.
B- Öyle bir sorum var benim.Bir dakika… Hah ! Hala oynayamadığına inanamadığın bir rol var mı ?
S- Var. Hani, var. Söylemeyeceğim. O zaman büyüsü kaçar. Yıllar sonra oynadığımda söylerim sana Sevinç. Bir tane var yani böyle gözümü kırptığım.Yıllar sonra şey yaparız…Bunu demiştim sana diye…

B- Sahnede başına gelen en komik şey ?
S- Bu Fırtına oyunuda, işte dönem oyunu; bir arkadaşım kolunda saatle çıkmıştı. Çok komikti gerçekten. Şimdi de oyun yazarı oldu, oyuncu, iyi de bir oyuncu ama şimdi isim vermeyeceğim, saatle çıkmış, belinde kılıç falan hani…Bunlar karaya oturmuşlar, adaya düşmüşler filan hani…Geziyorlar etrafı, işte cinler minler var, adam da işte eliyle karayı gösterecek; şu karşıda diyor ama bayağı rolex saati kolunda :))))

B- Müstehak ile ilgili düşüncelerin ?
S- Müstehak bize müstehak. Güney ve Iraz’la daha bu dergi ilk çıktığında da konuşmuştuk. Taslağını da göndermişlerdi, görmüştüm falan. Tam bir tiyatro- kulis dergisi. Daha çok oyuncuların takip ettiği bir şey haline gelebilir diye düşünüyorum Müstehak’ı. İstanbul’da tam sayısını bilmiyorum ama irili ufaklı yirmiden fazla tiyatro var bildiğim kadarıyla, birbirleriyle iletişim kuracakları bir alan olabilir. Şimdi internet sitesi de açıldı. Oradan da takip ediyorum. Bence çok iyi bir portal olabilir. Basılı olması daha mantıklı tabii bir dergi olarak. Arşiv oluyor. Bu tür şeyler önemli. Bir de Güney’in aileden gelen de bir…
B- Hazinesi var…
S- Hazinesi var ve o bunu iy değerlendirir diye düşünüyorum. Keza Iraz da öyle.

B- Sen arşivci misin ?
S- Ben arşivci olamadım ya, beceremedim onu. Çok istedim ama pul koleksiyonu bile yapamadım.Hepsi dağıldı zamanla. Günlük bile tutamadım yani o derece. Ama çok istedim hep. Gittiğim yerlerde de fotograf çekemiyorum. Sadece görmek istiyorum. Fotograf çekerken vakit kaybediyormuşum gibime geliyor. Arşivleyemiyorum. Gezi’de öyle oldu, yani o kadar gün orada kaldım, doğru dürüst fotografım yok elimde.
B- Gezerken’i de çekemedik Sermet. Sizin ilk oynadığınız gün dışında, o gün çekilmiş Allahtan, nerelerde oynadık, kaç tane parka gittik, birimizin bile aklına gelmemiş, halbuki ne kadar basit onu kaybetmek. Ne kadar güzel bir şeyin içindeydik, neyse ki açıkradyo’da bir kaydı var ama birbirimizden bağımsız.
S- Halbuki orada çekilseydi. Bak işte ben böyle geri dönünce böyle oluyorum ama işte o an orada yken düşünmüyorum onu, o anın güzelliği o kadar iyi geliyor ki bana ! Sanki bunu bozacakmışım gibime geliyor fotograf motograf, bir şeye kaydedersem…Geri dönüp bakınca, ama o değildi ki, o an öyle değildi diye hissediyorum.

 

B- Söylemeyeceğini biliyorum ama yapamadığına şaşırdığın şeyler var mı ?
S- Var ya ! Şaşırıyorum ama bir yandan da korkuyorum 37 yaşımda. Bak kaçıncı kez oldu 37 diyorum, yaşlanıyorum galiba.
( Sermet bundan önce de 2-3 defa 37 yaşında yani ile başlayan cümleler kurmuştu evet ama kayıtlar silindiği için, hangi soruda dedi bilemedik onu, çok çile çektik bu silinen dakikalar yüzünden çok )
Yapamadım değil de yapmadım ben ya ! Burnuna kadar gelip, o kadar kokrtum ki ! Hala da çok korkuyorum. Galiba yapamayacağım ben bunu ya…Neden bir yerden, yüksek bir yerden atlama hissini yaşayamayayım yahu ? Ama yapamıyrum işte orada sanki bana gelince o ip kopacakmış gibi…Müthiş korkuyorum yamaç paraşütünden. Bazen düşünüyorum yani evde böyle yarım saat filan hayalini kuruyorum, nasıl bir his acaba diye ? 7-8 saniyelik bir şey alt tarafı, ne kadar uzun sürebilir ki ? Ama yok, müthiş gazlanıyorum ama yok. Gerçek öyle değil yani.

B- Pekiii, yarın sabah bir oyun yöneteceksin….
S- Öyle mi ?
B- Öyle olsaydı, tıpkı upuzun kumsalları olan Afrika kıyısında, kendi salını yapan evli ve çocuklu Sermet gibi; yarın sabah hangi oyunu yönetirdin ?
S- Yarın sabah uyanacağım….Mrozek olur herhalde. ”Polisler” olabilir. O metin benim için ilginç. Bir kere yaptım ama Eskişehir’de amatör bir drupta yapmıştım ama geçen gün duydum hatta birileri çalışıyormuş onu, Mrozek çalışıyormuş; gidip izleyeceğim. Son üç dört yıldır o kadar gündemde hissediyorum ki o metni. Bir polis istasyonunda geçen bir hikaye. Anarşist kalmamış, artık birbirlerini yemeye başlamışlar, onu anlatan bir kara komedi. Mrozek’in çok değerli bir oyunu. Onu yapmak isterim. Bir de Tango diye bir oyunu var. İki perdelik çok güzel oyunlarından biri ama herhalde Polisler’i yaparım yarın sabah uyansam…Gelip izlesinler isterim.

B- Dönüp de yeniden oynamak istediğin bir rolün var mı ?
S- Bir düşüneyim, vardır mutlaka… Herhalde. Yani dönüp dolaşıp bir tek şey geliyor ama onun da hala vakti varmış gibi, kurgusuyla da çok ilgili, şimdi bunu uzun uzun konuşabiliriz belki…Hani Tom, şey ya finaldeki tiradı ” Annemin dediği gibi aya değil ama çok daha uzaklara gittim ” şunlar şunlar oldu, şöyle şöyle diye anlattığı…Tenesse Williams da öyle anlatır ya, çocuk evden gider ve yıllar sonra dönüşüdür o. Arada neler olmuş ? Neler yaşanmış ? Adamın hayatında…Gemiyle gitmiş, gelmiş…Savaşlar, şunlar bunlar, nereye gitmiş ? Nereye gitti, neler yaşadı, ne kadar içti ? sevişti ? ne yaptı yani hani ? Sanki o anını oynamak isterim hani, o son geldiği andaki gibi hissedebilirim, son tiradındaki gibi yani 37 yaşımda :)))
( İnanılmaz bir şey, zaten çok keyif aldığım bu sohbet burada artık zirve yapıyor benim için, çünkü biz yaklaşık 2 aydır Tenesse Williams’ın Sırça Hayvan Koleksiyonu’nu çalışıyoruz. Yakında prömiyerimiz var ve Sermet’in sorduğu bu soruları 2 aydır birbirimize sorup duruyoruz. İyi ki Sermet’le başladım, iyi ki ! )

B- 20 sene sonrasına gitsek, Türk Tiyatrosu’nu nerede görüyorsun ?
S- Umarım, İstanbul üzerinden konuşuyorum şimdi ama yani daha çok tiyatro olur demeyeceğim çünkü olacak galiba öyle görünüyor. Bu tuhaf şekilde hızlandı. Galiba İstanbul’daki imar yapısıyla da ilgili. Şehir merkezinden kovuluyor ya bu zenginler, hani yıllar önce bıraktıkları yere geri dönüyorlar. Tarlabaşı mesela onlardan biri. Beyoğlu’nun bütün sureti değişti. Çevre değişiyor, imar onunla birlikte değişiyor. Girmeye cesaret edemeyeceğimiz çok yüksek fiyatlar isteyen mekanlar daha da düşük fiyatlara vermeye başladılar. Yani iyi görüyorum. Daha çok atacaktır tiyatro mekanları. Ama tiyatroyu nerede görüyorum ? Bence iyi ya, iyi yani sınırlar keskinleştikçe, tercihler; daha çok tercih yapmaya başladıkça insanlar, mesleki olarak söyleyeyim, oyuncular daha çok terih yapabilecek hale geldikçe bence daha iyi, kaliteli tiyatro mekanlarımız da olacak, tiyatromuz da olacak diye düşünüyorum ben şahsen. Daha denemeye açık, belki sesini Türkiye’den dünyaya duyurabilecek oyuncularımız olacaktır. Bana öyle geliyor ki bu öyle çok da uzak bir gelecek değil yani. 15-20 yıla kadar çok fantastik şeyler yapılabilir Türkiye’de yani. İstanbul’da. Umutsuz değilim bu anlamda. Hiç değilim.

B- Yaşadığımız ülkede en sevdiklerin ve sevmediklerin ?
S- En sevdiklerim, sevdiğim hoşgörü. Bu ülkede büyük bir hoşgörü var ben ona inanıyorum. Anadolu’da. Gördüğüm. Çünkü mesela biz, şimdi biz çok açık konuşalım Işid gibi bir şey var ya hani burnumuzun dibinde, Ortadoğu’da hani kaynayan bir kazan var. Taşlar sürekli oynuyor ve sürekli yerine oturmaya çalışıyor. Anadolu halkının İslam’la kurduğu ilişki, dünyanın İslam’la yönetilen ya da işte İslam’ı benimsemiş diğer ülkelerine göre o kadar farklı ki ! Ya Mevlana boşuna çıkmıyor yani. Gerçekten, düz bir kelime olarak düşünme bunu. O yüzden benim hoşuma giden şey, bir hoşgörü geleneğimizin olması. Bu çünkü bana öğretildi. Ailemde. Köyümde, kendi yakın çevremde bunu gördüm. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Gerçekten hani, fiziksel zarar verebilecek bir insan olamam kimseye. Bunu yapamam yani. Bunu yapamayacak bir yığın olduğunu biliyorum. Anadolu’da, Karadeniz de öyle. Akdeniz de. Doğusu da öyle. Bir yere kadar, hani o bir yerden sonra sınırlarımız çok yaklaşıyor ve bir kültür alışverişi içindeyiz Ortadoğu ile, haliyle. Hani orada bir şeyler kayıyor, kayboluyor; değerler değişiyor. Sonuçta sınırlar elbette ortadan kalksın da, hoşgörü kazanılan bir şey, hakikaten uğruna savaşmamız gereken bir şey. Bence. Benim hoşuma giden şey, bu ülkede; bu. Hoşgörü. Hoşuma gitmeyen şey de bunun istismar ediliyor olması. Hoşgörünün. Çünkü hani insan sonuçta bir kere doğuyor, yaşıyor; ölüyor. Ben öyle gelecek hayat, öbür dünya filan onlara filan da çok inanan biri değilim, öyle bir kaygım yok yani; o tarafta yaşayacağım iyi şeyleri gibi. Hayır ben buraya geldim ve burada yaşayacağım her şeyi. Bunu görüyorum o yüzden, her şeyin bittiği bir yer var bana kalırsa, bir çizgim var yani benim. Zarar verme noktasında, kişi; olgun bir insandan bahsediyorum, kadın ya da erkek, o noktaya geliyorsa, bu mesela evde karı-koca arasında yaşanan bir ilişki de olabilir, bakkalla müşterisi arasında yaşanan bir ilişki de, bir ülkeyle başka bir ülke arasında yaşanan bir ilişki de olabilir; sınır komşusu iki kasaba arasında yaşanan bir ilişki de, zarar verme noktasına geldiğinde şunu unutmamak gerekiyor, bir kere doğduk ve öleceğiz bence hiçbir şey bu kadar değerli değil. O yüzden birbirimize karşı hoşgörüyü istismar ettiğimiz sürece , bunu görmezden geldiğimiz sürece kimse kazanmayacak. Zaten kaybedeceğiz yani zaten öleceğiz bırakalım şu üç günlük dünyayı biraz sağduyuyla……çok 37 yaşında konuşuyorum ya….Ama yani öyle… Soru öyle geliyor bana…Bu ülkeden bahsediyorsam, ne bileyim ? Ben görüyorum annemi babamı canım, çok öteye gitmiyorum yani……Öyle….

B- Sorularım bitti. Ama belki senin söylemek istediğin bir şey olabilir.
S- Bilmem. Müstehak işte. hepimize müstehak.
B- Müstehak. Öyle bitiririm bak !
S- Aynen. Ne yaşıyorsak bize müstehak. Çok uzakta aramamak lazım bazı şeylerin sonuçlarını…

Sevinç Erbulak 05.11.2014

GAZETEMÜSTEHAK

Sermet Yeşil / Nazım’ın dediği gibi; “Bu dünya soğuyacak”

Merhaba Müstehak’çılar,
Hepimize gerçekten müstehak olsun, ben ilk duyduğum günden bu yana bayıldım bu fikre…Bir arşiv delisi olarak seviyorum anılara sahip çıkmayı, çok; pek çok…
Peki ben ne yapabilirim diye düşünürken Güney mi dedi ben mi dedim artık hangimiz attıysak ortaya fikri aferin ona, kulis röportajları yapmama karar verdik. Sevdiğimiz, merak ettiğimiz tiyatro canavarlarının hayatına azıcık uzanmak istedik.Ben, ilk olarak Sermet Yeşil’in kulisini seçtim, ”Gezerken” oyununda aynı sahneyi aynı anda olmasa da paylaşma şansını bulduğum Sermet’le başlamak istedim. Ne kadar güzel bir başlangıç olduğunu İstanbul’a tepeden baktığımız Kafka kafede onu dinlerken bir kere daha anladım. Hayatının sonuna kadar oyun oynamak isteyen bu genç adamı çok sevdiğinizi biliyorum, birazdan bu sevginiz aşk’a dönüşürse şaşırmayın diye yazdım bunları….
”Yeter ki soğuk olmasın”ın altını özellikle çizen Sermet Yeşil, sorularını da numaralara göre kendi seçerek başladı anlatmaya……Ben ona sadece ”Sermet, sana 27 sorum var, istediğinden başla, bana bir numara söyle yeter” dedim…

S- Sorular zor mu Sevinç ?
B- Yok yok, bildiğin yerlerden hazırladım, bir sayı söyle :)
S- 8 olsun bakalım.

B- En büyük mesleki hayalin nedir ?
S- En büyük mesleki hayalim ? Herhalde, her sezon mutlaka bir oyun oynamak. Mutlaka sahneye çıkayım istiyorum yani, sahnede olayım. 4 ?
B- En sinir olduğun özelliğin ?
S- Agresyon, agresyon. Agresif olmak. Bazen çok agresif oluyorum, yani o huyum olmasaydı keşke. Ama var, yapacak bir şey yok. Sokakta birine sinirlenebiliyorum durduk yere yani. 6 ?

B- İşte şu an onun yerinde olmak istiyorum ama çok da güzel oynuyor eşek dediğin son oyuncu ? Yani bunu bir defa dememişsindir diye ‘son’ olanı soruyorum.
S- Evet. Gerçekten Nadir Sarıbacak çok kaliteli bir oyuncu bence. İyi yani, iyi. Hem sinemada hem tiyatroda çok başka. Bir de böyle tuhaf yani, gördüm gelişimini, taaa Semaver Kumpanya’dan beri takip ediyorum. Semaver Kumpanya’nın bir oyununun çıkışında tanışmıştık.
B- Denk geldiniz mi ?
S- Evet, evet.
B- Nerede ?
S- İşte oyun çıkışlarında filan, ha tiyatroyu soruyorsun, yok yahu sadece tv’de denk geldik,şimdilik :) 17 ?

B- Bir kadında sevdiklerin ve sevmediklerin ?
S- Bir kadında en sevdiklerim ? Bir kadın deyince tabii, bir erkek olarak; beni anlaması önemli.Ne konuşuyorsak, neyse o anki durum yani; anlaşabiliyorsak, güzel. Anlaşılmayınca olmuyor. Bir şey izlediğimde, aynı dili konuşmasan da ona derdimi anlatabiliyorsam, beni gerçekten anladığını anlıyorsam bu iyi bir şey. Bir kadında istediğim bir özellik. Olmaması gereken de beni anlamaması. Çok tuhaf oluyor. Hani o zaman duvara karşı oluyorum.Bir paket değil bu ama en azından anlaşılmak istiyorum, sonuçta erkeğim ben. Ne yazık ki…:) Şimdiii 12 ?

B- Hayatta en sevdiğin repliğin ?
S- Eyvah ! Ya şey, Fırtına’da, Fırtına çalışmıştık da; yıllar önce üniversitedeyken; orada Ariel oynamıştım, cin; onun repliği niyeyse böyle, bir de açılış repliğiydi, mikrofon kullanıyordum, acaip rahatsız oluyordum filan ama o repliği söyleyince rahatlıyordum, kendi sesimi duyunca yani; kolonlardan, oyunun oynanabileceğini hissediyordum o an, ”Selam sana yüce efendimiz” diyordum. Bu, en sevdiğim replik bu galiba. Tabii o, ”Selam sana yüce efendimiz, bilgin efendimiz selam”, bu. Peki 1, nasıl olsa çıkacak…

B- başucu kitapların ?
S- Turgut Uyar. Onun şiirlerini, toplu eserlerini aldım en son. O var başucumda şu an. Kanatsız Kuşlar diye bir kitap vardı, niye o geldi aklıma şu an ? Kitap şu an bende bile değil. Başımın ucunda bile değil ama, çok etkilenmişim demek. Deliduman’ı okumaya çalıştım, Emrah Serbes; iyi yani ama pek beni sarmadı. Biraz popüler olmuş herhalde o yüzden. Genelde dönüp dönüp böyle gece uyumadan evvel Turgut Uyar’a bakıyorum. Şu an başımın ucunda olan o. Evet 3 ?

B- En kıyak özelliğin ?
S- Çok kolay borç para veririm. Çok ! 3 ya da 4 dakikaya ihtiyacım var yani. O kadar.
B- Ama bu insanların hayatını kolaylaştıran bir özelliğin…
S- İşte kıyak ! 2 ?

B- Kulis uğurların, oyun totemlerin var mı ?
S- Oyuna çıkmadan önce sağ kulağımı çekip üç kere sahneye bağlantısı olan bir tahtaya vuruyorum. Üstüne çıkacağım zemine. Sol kulağımı da çekip vuruyorum. Eğer sağ kulağımı çekip sahneye giriyorsam oyunun ortasında aklıma geliyor kulise çıkıp mutlaka yapıyorum. Oyunun ortasında aklıma geliyor ve ben bundan nefret ediyorum :)))Vurdum mu vurmadım mı ? Vurdum galiba, yok vurmadım…Bak bugün vurmadın, işte vurmadığın için böyle oldu filan :)))

B- Yaptığına şaşırdığın şeyler var mı Sermet ?
S- Var. (Nefis bir sessizlik giriyor aramıza, deminki gülmelerden sonra çok güzel bir sessizlik anı bu, biraz bekleyip soruyorum ona )
B- Söyleyecek misin ?
S- I ıh…..
B- Tamam.
S- Var, evet. Benim de pişmanlıklarım var.
B- Yaptığına şaşırıp pişman olmadıkların var mı ?
S- Vardır. kesin. Dur bakayım…Yani evet şimdi durup düşünüyorum da, Cosmos’la biz bayağı bir dünyayı turladık. Hani Pekin’e kadar gittim, Newyork’tan. Günlük hayatta Türkiye’de yaşayan bir sanatçı olarak çok zor bunu yapmam. Öyle bir maddi güç bulmam. Hani dil mil, şu bu; tek başına çıkmak, onlar beni çok kasıyor. Ama evet şimdi şaşırıyorum yaptığıma, yapabildiğim yani; Çin seddine çıktım ben. Evet güzeldi, oradayken pek öyle hissetmiyorum ama dönünce a a evet yahu oradaymışım ben , Newyork’ta da vardım, Çin seddinde de, güzel gezdim, çok güzeldi yani.

B- Şu an Savaş’ta oynuyorsun, provalar esnasında bugüne kadar denemediğin bir şey denedin mi ? Farklı bir çalışma yaptın mı ?
S- Evet. Susan’la çalıştık. Susan Main. Bir ses terapisti. Yani, hani şey her karakter için mutlaka çalışıyorsun, çalışırken o prova sürecinde bir şeyler oluyor filan, sen de hani fark ediyorsun ki aslında ben böyle konuşmuyorum ama şimdi böyle konuşuyorum, bu karakter böyle demek ki filan; bu Savaş’ta da başıma geldi. Hani 40 gün çalıştıysak 37 gün düşünmedim bunu ama sonra Susan bunu fark ettirdiğinde böyle bir yirmi dakikalık filan bir çalışma yaptık. Bir sandalyeye oturttu beni boğazıma dokundu filan, bir takın sesler çıkardık sonra benim repliklerimi söylememi istedi. Şimdi tarif edemiyorum ama ilginç bir çalışmaydı, o çalışmada böyle bir şey aydınlandı. Bende bir farkındalık yarattı, böyle sahnede repliklerin çukura düşmemesi için. Gündelik hayatta çok yaşıyoruz çünkü bunu, bazen karşımızdakiyle konuşurken kendi kendimize konuşuyoruz bence… Numara söylemem lazım değil mi ? 9 ?

B- Yeniden doğacaksın Sermet ve her şey sen nasıl istersen öyle olacak. Dünyanın neresinde doğuyorsun, kimsin ? Tanıdığımız biri misin ? Nasıl bir hayatın var ?
S- Fantastik ! Şey, böyle bir, sadece fotograflarını gördüm, bilmiyorum nasıl yerler ama hani çok ince kumları olan, kocaman masmavi denizleri olan böyle kıyı, Hawai falan gibi yerler var ya ? Şimdi Hawai deyince ne aydınlanıyor insanların kafasında bilmiyorum ama :) Hani böyle uzun kumsalları olan bir yer, belki Afrika’nın uçları…Sıcak…. Kesinlikle sıcak olsun….Yeter ki soğuk olmasın…Soğuğa gerek yok, yeniden doğuyorsam…Herhalde öyle balıkçı falan olabilirim, güzel olur yani; denizin içinde, küçük bir kendi yaptığım bir salım olur; onunla haftada iki gin üç gün çıkarım. Ne yemek istiyorsam o hafta, denizden ne çıkarsa yani. Çıkarıp, yiyip işte, karım var, çocuklarım var falan, ne bileyim işte, güzel….Kumsal, sıcak. Asla soğuk değil, sıcak. Aynen. Afrika’lı balıkçıyım, incir yaprağıyla filan dolaşıyorum…

B- Tiyatro Hal hakkındaki düşüncelerin ?
S- Tiyatro Hal, yıllar öncesi tabii. Ben İstanbul’a ilk geldiğimde Haliç üniversitesinde çalışmaya başlamıştım. Ve Yeditepe üniversitesinde. Haftada birer gün derse gidiyordum orada. Genç, heyecanlı, bundan yaklaşık bir yedi yıl öncesinden bahsediyorum. 6 yıl öncesinden… İstanbul daha çekici geliyordu gözüme. Daha kalabalık ama hani merak ediyordum. Şimdi etmiyorum o kadar. Evden pek çıkmıyorum yani zorunlu olmadıkça. Neyse yani, o zamanlar çok daha maceralıydı. O zaamn tanıştım Tiyatro Hal’le. Haliç üniversitesinde bir grup öğrenciydi bunlar. Bir buluşmaya gittiler, Erasmus buluşması gibi, Çekoslovakya’ydı galiba, gittiler geldiler, orada bir şeyler oldu bunlara…Bir oyun oynadılar orada, bir festivalde, ödül aldılar. Biz bu işi yaparız dediler. O gazla girdiler, bir binanın alt katını tuttular falan, gittik gördük; çok iş var burada dedik. Ya yaparız biz falan filan dediler. Deli dolu çocuklardı. Şimdi işte 6 yıl oldu neredeyse benim hatırlayabildiğim, bayağı kocaman tiyatroları var artık. Şimdi yenilendi, daha gidemedim, karşıya geçemedim ama daha dün Iraz’la beraberdik, konuştuk, yad ettik; işte olanları, olamayanları…:)))Tiyatro Hal ile ilgili düşüncelerim, çok umutlu çok güzel, belli yani; bir gün mutlaka çalışacağım orada.
B- Güney duyuyor musun ?
S- Güney duy bizi ! Şimdi bir tane daha söylemem gerekiyor, 22 tane miydi soru, yok 27, tamam 23 o zaman ?

B- Beraber sahneye çıkmak için sıranı beklediklerin ?
S- Oooo hepsini söyleyecek miyim ?
B- Haydi sıranı bekleme de onlarla oynayayım be dediklerin diyelim…
S- O zaman. Nadir. O zaten var. Tansu var, ama zaten Tansu ile daha önce çalıştık; o zamanlar çok gençtik, tadı damağımda, şimdi gerçi o da pek tiyatro yapmak istemiyor ama buradan ona da laf sokayım biraz :), bilmiyorum belki fikirleri değişmiştir. Tiyatro yapmak isterse, bir gün mutlaka sahnede karşılaşacağız da… taner ağabey var, Taner Birsel. O da bıraktı tiyatroyu gerçi ama olsa NE GÜZEL OLUR… Keşke öyle bir imkanım olsa mesela. Melisa ile sahneye çıkmayı çok isterim. Gibi.
B- çok güzel takım oldu. Belki Nadir, Taner ağabey, Melisa, Tansu ve sen çıkarsınız…Benim aklıma oyunu bile geldi.
S- A a ne o ?
B- Ölüm Öpücüğü. Hayatta en çok oynamak istediğim oyunlardan biri ama hemen size veriyorum, şu an yani. Yollayacağım sana mutlaka.
S- Çok güzel olur.

B- Müstehak kelimesinin anlamına baktım sana, buraya gelmeden önce, yani anlamını biliyoruz ama ben baktım; şöyle diyor: Bir kimsenin layık olduğu ödül veya ceza. İmiş Sermet’ciğim. Sence hayalini kurduğumuz yaşam şekli ne zaman bize müstehak olacak bu ülkede ?
S- Yani hep beraber böyle bir şey yaşayabileceğimiz umudu, bende çok sönük açıkçası. Bütün bir ülke olarak. Uzak, çok uzak bir gelecek gibi geliyor bana. İki kutup gibi görüyorum ben dünyayı da. Ama şeyi düşünüyorum, müstehaklık noktasında sanki yani, böyle yaşamak ? Yani ne bileyim işte ısrarcı olmak gibi görüyorum ben hani. Ben şöyle yaşamalıyım diye 90 yaşına kadar ısrar ediyorsan, zaten öyle yaşıyorsundur. O müstehaktır zaten sana. Ne zaman vazgeçersek bence o zaman olmayacak böyle bir hayat, böyle bir yaşam diye düşünüyorum. Vazgeçmediğimiz sürece müstehak bize. Biz zaten öyle yaşıyoruz aslında. İstiyoruz ki daha büyük bir kalabalık buna inansın ama tabii o bir yolculuk yani , bitmediği sürece yol, devam ediyordur herhalde. Ha bir gün herkes anlar diyemiyorum yani. Uzak bir gelecek gibi geliyor o bana. Ama olacak yani sonuçta, dünya dönüyor ve Nazım’ın dediği gibi bu dünya soğuyacak. Öyle.
( Biraz duruyoruz Sermet’le, iyi de oluyor, güzel bir müzik eşlik ediyor zaten bir saattir sohbetimize, biraz durup sonra başlıyoruz )
Pekiiii 15 ?

B- Yeni kuşak oyuncuları nasıl buluyorsun ?
S- Yeni kuşak ? Ya bu kuşak hep değişiyor tabii de. Ne zaman eskiyor ne zaman yenileniyor bilmiyorum ama enerji aynı enerji gibi geliyor bana böyle hani özellikle bu alanda hani biliyorsun bir sınıfın oluşmaya başlayınca, seninle aynı dili konuşmaya başladığın meslektaşın olmaya başlayınca karşında hani onlarla birlikte denemeler yapınca, şeyi fark ediyorsun mesela; bir enerji var , başlama enerjisi bu işe, oyun oynama enerjisi yani çok çocukça bir şeyden bahsediyorum, o enerji görülüyor, ben kendi kuşağımla, şimdi haşır neşir olmaya çalıştığım kuşak arasında görüyorum bunu. Elbette fark var ama o enerji çok değişmiyor. Ben 2000’de mezun oldum, o zamana kadarki kuşakta çok televizyon yoktu, öyle bir oyunculuk biçimi hani böyle geniş kaynaklar edinebileceğimiz bir durum değildi. Oyunculuk daha çok ailenin söylediği gibi mutlaka bir gün aç kalacağımız bir şeydi. Hala öyle ama şey açık şimdiki kuşak için kapılar çok açık. Çok fazla televizyon kanalı var, televizyon da çok sevilen bir şey bu coğrafyada; yatak odasına kadar giriyorsun inanların. Yani orada belli bir pasta var, o pastadan pay alıyorsun falan filan ve bu senin hayat standartını belirliyor. Bunu hederf alarak seçmiş oyuncu adayındaki enerjiyle sadece oyun oynama isteğiyle bu işi yapmaya çalışan oyuncu arasındaki farkı görebiliyorum ben. bu çok net belli oluyor. En ufak bir doğaçlama yaparken bile belli oluyor. Mesela bu bir engel, bunu şey için söylüyorum, işte yeni kuşak oyuncu diyorsak, işte onlar için müthiş bir engel. Bundan ne zaman sıyrılırsa o zaman işte kar etmiş olacağız. Yani hep aklıma geliyor, Al Pacino hala gidip, şeylere katılıyor; koklama atölyelerine, koku duyusunu geliştirebilmek için. Adam çalışıyor hala. Çünkü belli ki biten bir yolculuk değil, bir yere ulaşacağın yok, bunu kavradıktan sonra çok daha rahat ilerliyorsun. İçin rahat oluyor yani. Çünkü mesleki olarak kendimize karşı vicdanen sorumluluğumuz var. Hani o gerçeklik hissiyle ilgili az önce konuştuğumuz. Biten bir şey olmadığını anladığında yolun, çok daha rahat ilerleyebiliyorsun. Sonuçta 37 yalımda durup ben şey diyebiliyorum kendi kendime, samimiyet. yani ben ölene kadar her sene mutlaka bir oyunda oynamalıyım çünkü böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Elzem değil ama hani bir gün bir kaza geçirip kolumu bacağımı kaybedebilirim ama bu benim oyunculuk yapmama engel değildir herhalde diye düşünüyorum şuurumu kaybetmediğim sürece. Öyle. Oynamak güzel yani.
Peki 10 ?

B- Seni öğrencilerine sorsam seni nasıl tarif ederler bana?
S- Onun dersinden kalmazsın derler büyük ihtimalle. Yoklama almıyor derler. Çok rahat, çok sakin. Gel, gelme çok umurunda değil ama işte ne bileyim sene sonundaki sınav parçanı hazırla mutlaka falan derler yani.

B- Bir başka sorumu sen numara söylemeden soracağım, peki sen öğretmenliğini de böyle mi anlatırsın ?
S- Evet yani ben kim gelmiş kim gitmiş çok bakmıyorum zaten gelmek isteyen geliyor. Bir de eğitim verdiğim kurum özel bir üniversite, oraya insanların ne zorlukla geldiğini de biliyorum ama bakmıyorum listeye kim burslu kim değil diye. Zaten onlar daha çok ilgileniyor, gelip konuşuyorlar benimle sorunları olduğunda maddi olarak. Çok nadir oluyor böyle devamsızlık yapan dersime. Onlar da belli işte, böyle işten güçten, ailevi sorunlardan ya da çok parası olduğundan gelmiyor, nasıl olsa kalsam seneye devam edebilirim diyor, babam veriyor parasını diyor. Halbuki yani, neyse….

B- En sevdiğin oyun yazarları ?
S- Tenesse Williams, Cehov ve Sam Shepard. Bu üçünü çok seviyorum. İbsen evet dördüncü sırada geliyor ama İbsen’i bazen okumakta zorlanıyorum.

B- Yeni bir oyunda oynamayı böyle kabul etmende öncelikli bir nedenin oluyor mu ?
S- Oluyor tabii. Metin. Birinci, metin bende. Bazen şöyle de olabiliyor, bir metni okuyup çarpılabiliyorsun ve bunu mutlaka yapmam gerek diyorsun. Hani o yıllar alıyor, duruyor köşede ama. Bir gün oynarım diye düşünüyorum.
B- Öyle bir sorum var benim.Bir dakika… Hah ! Hala oynayamadığına inanamadığın bir rol var mı ?
S- Var. Hani, var. Söylemeyeceğim. O zaman büyüsü kaçar. Yıllar sonra oynadığımda söylerim sana Sevinç. Bir tane var yani böyle gözümü kırptığım.Yıllar sonra şey yaparız…Bunu demiştim sana diye…

B- Sahnede başına gelen en komik şey ?
S- Bu Fırtına oyunuda, işte dönem oyunu; bir arkadaşım kolunda saatle çıkmıştı. Çok komikti gerçekten. Şimdi de oyun yazarı oldu, oyuncu, iyi de bir oyuncu ama şimdi isim vermeyeceğim, saatle çıkmış, belinde kılıç falan hani…Bunlar karaya oturmuşlar, adaya düşmüşler filan hani…Geziyorlar etrafı, işte cinler minler var, adam da işte eliyle karayı gösterecek; şu karşıda diyor ama bayağı rolex saati kolunda :))))

B- Müstehak ile ilgili düşüncelerin ?
S- Müstehak bize müstehak. Güney ve Iraz’la daha bu dergi ilk çıktığında da konuşmuştuk. Taslağını da göndermişlerdi, görmüştüm falan. Tam bir tiyatro- kulis dergisi. Daha çok oyuncuların takip ettiği bir şey haline gelebilir diye düşünüyorum Müstehak’ı. İstanbul’da tam sayısını bilmiyorum ama irili ufaklı yirmiden fazla tiyatro var bildiğim kadarıyla, birbirleriyle iletişim kuracakları bir alan olabilir. Şimdi internet sitesi de açıldı. Oradan da takip ediyorum. Bence çok iyi bir portal olabilir. Basılı olması daha mantıklı tabii bir dergi olarak. Arşiv oluyor. Bu tür şeyler önemli. Bir de Güney’in aileden gelen de bir…
B- Hazinesi var…
S- Hazinesi var ve o bunu iy değerlendirir diye düşünüyorum. Keza Iraz da öyle.

B- Sen arşivci misin ?
S- Ben arşivci olamadım ya, beceremedim onu. Çok istedim ama pul koleksiyonu bile yapamadım.Hepsi dağıldı zamanla. Günlük bile tutamadım yani o derece. Ama çok istedim hep. Gittiğim yerlerde de fotograf çekemiyorum. Sadece görmek istiyorum. Fotograf çekerken vakit kaybediyormuşum gibime geliyor. Arşivleyemiyorum. Gezi’de öyle oldu, yani o kadar gün orada kaldım, doğru dürüst fotografım yok elimde.
B- Gezerken’i de çekemedik Sermet. Sizin ilk oynadığınız gün dışında, o gün çekilmiş Allahtan, nerelerde oynadık, kaç tane parka gittik, birimizin bile aklına gelmemiş, halbuki ne kadar basit onu kaybetmek. Ne kadar güzel bir şeyin içindeydik, neyse ki açıkradyo’da bir kaydı var ama birbirimizden bağımsız.
S- Halbuki orada çekilseydi. Bak işte ben böyle geri dönünce böyle oluyorum ama işte o an orada yken düşünmüyorum onu, o anın güzelliği o kadar iyi geliyor ki bana ! Sanki bunu bozacakmışım gibime geliyor fotograf motograf, bir şeye kaydedersem…Geri dönüp bakınca, ama o değildi ki, o an öyle değildi diye hissediyorum.

 

B- Söylemeyeceğini biliyorum ama yapamadığına şaşırdığın şeyler var mı ?
S- Var ya ! Şaşırıyorum ama bir yandan da korkuyorum 37 yaşımda. Bak kaçıncı kez oldu 37 diyorum, yaşlanıyorum galiba.
( Sermet bundan önce de 2-3 defa 37 yaşında yani ile başlayan cümleler kurmuştu evet ama kayıtlar silindiği için, hangi soruda dedi bilemedik onu, çok çile çektik bu silinen dakikalar yüzünden çok )
Yapamadım değil de yapmadım ben ya ! Burnuna kadar gelip, o kadar kokrtum ki ! Hala da çok korkuyorum. Galiba yapamayacağım ben bunu ya…Neden bir yerden, yüksek bir yerden atlama hissini yaşayamayayım yahu ? Ama yapamıyrum işte orada sanki bana gelince o ip kopacakmış gibi…Müthiş korkuyorum yamaç paraşütünden. Bazen düşünüyorum yani evde böyle yarım saat filan hayalini kuruyorum, nasıl bir his acaba diye ? 7-8 saniyelik bir şey alt tarafı, ne kadar uzun sürebilir ki ? Ama yok, müthiş gazlanıyorum ama yok. Gerçek öyle değil yani.

B- Pekiii, yarın sabah bir oyun yöneteceksin….
S- Öyle mi ?
B- Öyle olsaydı, tıpkı upuzun kumsalları olan Afrika kıyısında, kendi salını yapan evli ve çocuklu Sermet gibi; yarın sabah hangi oyunu yönetirdin ?
S- Yarın sabah uyanacağım….Mrozek olur herhalde. ”Polisler” olabilir. O metin benim için ilginç. Bir kere yaptım ama Eskişehir’de amatör bir drupta yapmıştım ama geçen gün duydum hatta birileri çalışıyormuş onu, Mrozek çalışıyormuş; gidip izleyeceğim. Son üç dört yıldır o kadar gündemde hissediyorum ki o metni. Bir polis istasyonunda geçen bir hikaye. Anarşist kalmamış, artık birbirlerini yemeye başlamışlar, onu anlatan bir kara komedi. Mrozek’in çok değerli bir oyunu. Onu yapmak isterim. Bir de Tango diye bir oyunu var. İki perdelik çok güzel oyunlarından biri ama herhalde Polisler’i yaparım yarın sabah uyansam…Gelip izlesinler isterim.

B- Dönüp de yeniden oynamak istediğin bir rolün var mı ?
S- Bir düşüneyim, vardır mutlaka… Herhalde. Yani dönüp dolaşıp bir tek şey geliyor ama onun da hala vakti varmış gibi, kurgusuyla da çok ilgili, şimdi bunu uzun uzun konuşabiliriz belki…Hani Tom, şey ya finaldeki tiradı ” Annemin dediği gibi aya değil ama çok daha uzaklara gittim ” şunlar şunlar oldu, şöyle şöyle diye anlattığı…Tenesse Williams da öyle anlatır ya, çocuk evden gider ve yıllar sonra dönüşüdür o. Arada neler olmuş ? Neler yaşanmış ? Adamın hayatında…Gemiyle gitmiş, gelmiş…Savaşlar, şunlar bunlar, nereye gitmiş ? Nereye gitti, neler yaşadı, ne kadar içti ? sevişti ? ne yaptı yani hani ? Sanki o anını oynamak isterim hani, o son geldiği andaki gibi hissedebilirim, son tiradındaki gibi yani 37 yaşımda :)))
( İnanılmaz bir şey, zaten çok keyif aldığım bu sohbet burada artık zirve yapıyor benim için, çünkü biz yaklaşık 2 aydır Tenesse Williams’ın Sırça Hayvan Koleksiyonu’nu çalışıyoruz. Yakında prömiyerimiz var ve Sermet’in sorduğu bu soruları 2 aydır birbirimize sorup duruyoruz. İyi ki Sermet’le başladım, iyi ki ! )

B- 20 sene sonrasına gitsek, Türk Tiyatrosu’nu nerede görüyorsun ?
S- Umarım, İstanbul üzerinden konuşuyorum şimdi ama yani daha çok tiyatro olur demeyeceğim çünkü olacak galiba öyle görünüyor. Bu tuhaf şekilde hızlandı. Galiba İstanbul’daki imar yapısıyla da ilgili. Şehir merkezinden kovuluyor ya bu zenginler, hani yıllar önce bıraktıkları yere geri dönüyorlar. Tarlabaşı mesela onlardan biri. Beyoğlu’nun bütün sureti değişti. Çevre değişiyor, imar onunla birlikte değişiyor. Girmeye cesaret edemeyeceğimiz çok yüksek fiyatlar isteyen mekanlar daha da düşük fiyatlara vermeye başladılar. Yani iyi görüyorum. Daha çok atacaktır tiyatro mekanları. Ama tiyatroyu nerede görüyorum ? Bence iyi ya, iyi yani sınırlar keskinleştikçe, tercihler; daha çok tercih yapmaya başladıkça insanlar, mesleki olarak söyleyeyim, oyuncular daha çok terih yapabilecek hale geldikçe bence daha iyi, kaliteli tiyatro mekanlarımız da olacak, tiyatromuz da olacak diye düşünüyorum ben şahsen. Daha denemeye açık, belki sesini Türkiye’den dünyaya duyurabilecek oyuncularımız olacaktır. Bana öyle geliyor ki bu öyle çok da uzak bir gelecek değil yani. 15-20 yıla kadar çok fantastik şeyler yapılabilir Türkiye’de yani. İstanbul’da. Umutsuz değilim bu anlamda. Hiç değilim.

B- Yaşadığımız ülkede en sevdiklerin ve sevmediklerin ?
S- En sevdiklerim, sevdiğim hoşgörü. Bu ülkede büyük bir hoşgörü var ben ona inanıyorum. Anadolu’da. Gördüğüm. Çünkü mesela biz, şimdi biz çok açık konuşalım Işid gibi bir şey var ya hani burnumuzun dibinde, Ortadoğu’da hani kaynayan bir kazan var. Taşlar sürekli oynuyor ve sürekli yerine oturmaya çalışıyor. Anadolu halkının İslam’la kurduğu ilişki, dünyanın İslam’la yönetilen ya da işte İslam’ı benimsemiş diğer ülkelerine göre o kadar farklı ki ! Ya Mevlana boşuna çıkmıyor yani. Gerçekten, düz bir kelime olarak düşünme bunu. O yüzden benim hoşuma giden şey, bir hoşgörü geleneğimizin olması. Bu çünkü bana öğretildi. Ailemde. Köyümde, kendi yakın çevremde bunu gördüm. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Gerçekten hani, fiziksel zarar verebilecek bir insan olamam kimseye. Bunu yapamam yani. Bunu yapamayacak bir yığın olduğunu biliyorum. Anadolu’da, Karadeniz de öyle. Akdeniz de. Doğusu da öyle. Bir yere kadar, hani o bir yerden sonra sınırlarımız çok yaklaşıyor ve bir kültür alışverişi içindeyiz Ortadoğu ile, haliyle. Hani orada bir şeyler kayıyor, kayboluyor; değerler değişiyor. Sonuçta sınırlar elbette ortadan kalksın da, hoşgörü kazanılan bir şey, hakikaten uğruna savaşmamız gereken bir şey. Bence. Benim hoşuma giden şey, bu ülkede; bu. Hoşgörü. Hoşuma gitmeyen şey de bunun istismar ediliyor olması. Hoşgörünün. Çünkü hani insan sonuçta bir kere doğuyor, yaşıyor; ölüyor. Ben öyle gelecek hayat, öbür dünya filan onlara filan da çok inanan biri değilim, öyle bir kaygım yok yani; o tarafta yaşayacağım iyi şeyleri gibi. Hayır ben buraya geldim ve burada yaşayacağım her şeyi. Bunu görüyorum o yüzden, her şeyin bittiği bir yer var bana kalırsa, bir çizgim var yani benim. Zarar verme noktasında, kişi; olgun bir insandan bahsediyorum, kadın ya da erkek, o noktaya geliyorsa, bu mesela evde karı-koca arasında yaşanan bir ilişki de olabilir, bakkalla müşterisi arasında yaşanan bir ilişki de, bir ülkeyle başka bir ülke arasında yaşanan bir ilişki de olabilir; sınır komşusu iki kasaba arasında yaşanan bir ilişki de, zarar verme noktasına geldiğinde şunu unutmamak gerekiyor, bir kere doğduk ve öleceğiz bence hiçbir şey bu kadar değerli değil. O yüzden birbirimize karşı hoşgörüyü istismar ettiğimiz sürece , bunu görmezden geldiğimiz sürece kimse kazanmayacak. Zaten kaybedeceğiz yani zaten öleceğiz bırakalım şu üç günlük dünyayı biraz sağduyuyla……çok 37 yaşında konuşuyorum ya….Ama yani öyle… Soru öyle geliyor bana…Bu ülkeden bahsediyorsam, ne bileyim ? Ben görüyorum annemi babamı canım, çok öteye gitmiyorum yani……Öyle….

B- Sorularım bitti. Ama belki senin söylemek istediğin bir şey olabilir.
S- Bilmem. Müstehak işte. hepimize müstehak.
B- Müstehak. Öyle bitiririm bak !
S- Aynen. Ne yaşıyorsak bize müstehak. Çok uzakta aramamak lazım bazı şeylerin sonuçlarını…

Sevinç Erbulak 05.11.2014

GAZETEMÜSTEHAK

Etyen Mahçupyan ile özel demeç

0

 

Son günlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun baş danışmanlığına atanan “Akşam” gazetesi yazarı  Ermeni asıllı Etyen Mahçupyan, atanması, faaliyet alanı,Ermeni-Türk ilişkileri ve “Yeni Türkiye” perspektifleri konusunda Ermenihaber.am’e özel bir demeç verdi:

– Ermenistan’da ve Türkiye’de bazı insanlar atanmanızı Ermenistan- Türkiye ilişkilerinde önemli bir adım olarak niteliyorlar. Bir misyonunuz var diye konuşuyorlar…

Türkiye’de problemlerin sıralaması yapsak Ermeni meselesi ancak ortalarda yer alıyor.

– Ermeniler, doğal olarak, Türkiye’de Ermeni meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’de problemlerin sıralaması yapsak Ermeni meselesi ancak ortalarda yer alıyor. Dolayısıyla, şu an Türkiye’nin önündeki meseleler açısından bakarsak tabii ben Ermeni meselesiyle de muhtemelen uğraşmış olabilirim çünkü 1915 yüzücü yılı hem de birçok Ermeni de beni bulup benim üzerinde bir şeyler yapmak isteyebilecek, ama önümüzdeki yıllara baktığımız zaman şunu söyleyebilirim. Ermeni meselesi Türkiye’nin ne kadar meselesi olursa, ancak benim de o kadar meselem olacak.  Çünkü ben sonuçta Başbakanının danışmanıyım. Başbakanın önündeki meselelerle ilgileneceğim.

– Başbakan ile faaliyet alanınız hakkında görüşmediniz mi acaba?

Ermeni olmasaydım da danışman olacaktım.

– Şu ana kadar, öyle bir görüşme olmadı. Ama Başbakan benimle ilişkisinin herhangi bir tek alanında olmasını istemiyor. Gördüğüm kadarıyla çok daha genel olacak. Türkiye bir inşa döneminde. Cumhuriyetin yeniden kurulması gibi bir mesele var önümüzde. Önümüzdeki 8-10 yılda bütün kurumsal yapısıyla bu olay gerçekleşecek ve bu olayın gerçekleşmesi sürecinde de belirli bir yardıma veya belirli bir danışmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor.  Dolaylısıyla benim rolüm de böyle bir rol. çok muhtemelen Ermeni olmasaydım da danışman olacaktım, Başbakan da bunu söyledi. Ermeni olmam bir avantajdı, ekstra bir olay.

Kaç senedir benim uğraştığım alanlar Ermeni ihtiyacı veya problemlerinden çok daha geniş bir alan, ve ben o alandan daha dar bir alana inmeyi düşünmüyorum.
Benim katkım olabilecek bir ortam olursa ve gerçek siyasi aktörler benden bir şey isterse, tabii ki yaparım. Ama bu başka bir şey, sadece bir görev verirler onu yaparım.

– Ermeni Soykırımı 100. yılı arifesinde atanmanız bir tesadüf mü?

– Davutoğlu’nun Başbakan olmasıyla bağlantı var. Yani Davutoğlu geçen sene Başbakan olsaydı muhtemelen geçen sene danışman olurdum. Ama ona denk geldi.

– Bildiğiniz gibi Ermenistan Cumhurbakanı Serj Sarkisyan, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan
ı 24 Nisan’da Ermenistan’a davet etmişti. Sizce Türkiye Cumhurbaşkanı bu davete nasıl bir cevap verecek?

Erdoğan’ın 24 Nisan’da Ermenistan’a gitmesi ihtimalli görmüyorum.

– 24 Nisanda Ermenistan’a gitmek çok önemli bir jest. Ondan önce karşılıklı bir sürü jeste ihtiyaç var. Eğer o jestler yapılabilirse o zaman durum belki de olgunlaşabilir ve Cumhurbaşkanın oraya gitmek ihtimali ortaya çıkabilir ama geçekçi olarak bakarsak ben böyle bir ihtimal görmüyorum. Çünkü bu sene Ermeni tarafının da olabileceğinden daha sertlik gösterme ihtimalini düşünüyorum. Ermeni tarafı daha sert olduğu sürece de Türkiye’nin böyle bir jest yapmak ihtimali yok.
Önce çok başka şeyin yapılması gerekiyor.  Bunların da Türkiye yarısını yapacaksa, yarısını da Ermenistan  yapacak. Ermenistan sadece davet edip beklerse ben Cumhurbaşkanın oraya gideceğini sanmıyorum.

– O kadar çok konuşulan “top” nerede?

– Top burada ve top veya şurada diye bakmamak gerekiyor. Top dolaşıyor, top ortada ve kimse topa girmiyor.  Topu ortada bırakmışlar. Burada birlikte topun etrafında bir halka oluşturmak lazım ve birlikte düşünmek lazım.

– Bazı insanlar sizin daha önce de hükümete gayriresmi olarak danışmalık yaptığınızı söylüyorlar…

– Şu konuşmalar gerçeği yansıtmıyorlar. Benim AK partide tanıdığım insanlar var, ilişkim var. Fakat hiç bir zaman danışmanlık olmadı. Şöyle bir teklif de olmadı.

Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin bugünkü durumuna bakarak , yarın için ne diybiliriz?

– Gerçekçi bakarsak bu yıl Ermeni-Türk ilişkilerinde büyük bir ilerleme olacağını sanmıyorum. 2015 geçtikten sonra ihtimalin artacağını düşünüyorum. 2016’yla beraber bir rahatlama olacak. Yani bu yüzücü yılın bitmesiyle beraber daha gerçekçi ve daha uzun vadeli bakış, birbirine anlamaya dönük daha fazla enerji muhtemelen çıkacak. Zaten şu anda toplumlar arasında ilişkiler giderek gelişiyor, çok fazla sayıda sanatla kültürel projeler oluyor. Bir sürü Türkiyeli insan Ermenice öğreniyor, bir sürü Ermenistan`lı insan Türkçe biliyor ve Ermenistan’da sokaktaki insanın Türkiye’ye bakışının epeyce olumlu olduğunu da biliyoruz. Ve Türkiye’de de bakış süratle değişiyor. Mesela şu anda kendi ailelerinde Ermeni olup olmadığını merak edenler büyük sayılara ulaşmış durumda. Ve kendi ailesinde bir Ermeni bulduğu zaman da artık kimse üzülmüyor, aksine hoşuna gidiyor. Bunu bir zenginlik olarak algılıyor. Başka bir toplumsal yapı var ve bu enerji muhakkak siyasete yansıyacak ve siyasetçileri zorlayacaktır. Ama bu hemen olmayabilir çünkü Azerbaycan’dan petrol var, Karabağ meselesi var. Tabii ki bütün bu meseleler olduğu sürece bir ayak bağlanır.

– Siz AK Partinin 10 yıl daha iktidarda kalacağı ihtimali hakkında bahsettiniz. Sizce “Yeni Türkiye” nasıl bir Türkiye olacak?

AK Partisi kendini değiştimezse islami kesimini yönetemez.

– AK Parti gelecek seçimleri kazanırsa ben Türkiye’deki ortamının epeyce değişeceğini, yumuşacağını düşünüyorum. Böyle bir adım atılmazsa AK Parti İslami kesimi de yönetemez. Türkiye öyle bir noktaya geldi ki, bu kavga var olduğu için İslami kesim AK partinin yanlışlarına razı oluyor. Yanlış yaptığını görmezden gelmiyor ama haklı buluyor, ama eğer bu dönem biter ve bir sürü insanın söylediği gibi AK Partisi otoriterleşir ise o zaman Türkiye’yi yönetemez. Onun için kendini değiştirecektir, o zaten öyle de istiyor.

Astghik Igityan 04.11.2014

ERMENİHABER.AM