Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 99

Etyen Mahçupyan ile özel demeç

0

 

Son günlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun baş danışmanlığına atanan “Akşam” gazetesi yazarı  Ermeni asıllı Etyen Mahçupyan, atanması, faaliyet alanı,Ermeni-Türk ilişkileri ve “Yeni Türkiye” perspektifleri konusunda Ermenihaber.am’e özel bir demeç verdi:

– Ermenistan’da ve Türkiye’de bazı insanlar atanmanızı Ermenistan- Türkiye ilişkilerinde önemli bir adım olarak niteliyorlar. Bir misyonunuz var diye konuşuyorlar…

Türkiye’de problemlerin sıralaması yapsak Ermeni meselesi ancak ortalarda yer alıyor.

– Ermeniler, doğal olarak, Türkiye’de Ermeni meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’de problemlerin sıralaması yapsak Ermeni meselesi ancak ortalarda yer alıyor. Dolayısıyla, şu an Türkiye’nin önündeki meseleler açısından bakarsak tabii ben Ermeni meselesiyle de muhtemelen uğraşmış olabilirim çünkü 1915 yüzücü yılı hem de birçok Ermeni de beni bulup benim üzerinde bir şeyler yapmak isteyebilecek, ama önümüzdeki yıllara baktığımız zaman şunu söyleyebilirim. Ermeni meselesi Türkiye’nin ne kadar meselesi olursa, ancak benim de o kadar meselem olacak.  Çünkü ben sonuçta Başbakanının danışmanıyım. Başbakanın önündeki meselelerle ilgileneceğim.

– Başbakan ile faaliyet alanınız hakkında görüşmediniz mi acaba?

Ermeni olmasaydım da danışman olacaktım.

– Şu ana kadar, öyle bir görüşme olmadı. Ama Başbakan benimle ilişkisinin herhangi bir tek alanında olmasını istemiyor. Gördüğüm kadarıyla çok daha genel olacak. Türkiye bir inşa döneminde. Cumhuriyetin yeniden kurulması gibi bir mesele var önümüzde. Önümüzdeki 8-10 yılda bütün kurumsal yapısıyla bu olay gerçekleşecek ve bu olayın gerçekleşmesi sürecinde de belirli bir yardıma veya belirli bir danışmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor.  Dolaylısıyla benim rolüm de böyle bir rol. çok muhtemelen Ermeni olmasaydım da danışman olacaktım, Başbakan da bunu söyledi. Ermeni olmam bir avantajdı, ekstra bir olay.

Kaç senedir benim uğraştığım alanlar Ermeni ihtiyacı veya problemlerinden çok daha geniş bir alan, ve ben o alandan daha dar bir alana inmeyi düşünmüyorum.
Benim katkım olabilecek bir ortam olursa ve gerçek siyasi aktörler benden bir şey isterse, tabii ki yaparım. Ama bu başka bir şey, sadece bir görev verirler onu yaparım.

– Ermeni Soykırımı 100. yılı arifesinde atanmanız bir tesadüf mü?

– Davutoğlu’nun Başbakan olmasıyla bağlantı var. Yani Davutoğlu geçen sene Başbakan olsaydı muhtemelen geçen sene danışman olurdum. Ama ona denk geldi.

– Bildiğiniz gibi Ermenistan Cumhurbakanı Serj Sarkisyan, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan
ı 24 Nisan’da Ermenistan’a davet etmişti. Sizce Türkiye Cumhurbaşkanı bu davete nasıl bir cevap verecek?

Erdoğan’ın 24 Nisan’da Ermenistan’a gitmesi ihtimalli görmüyorum.

– 24 Nisanda Ermenistan’a gitmek çok önemli bir jest. Ondan önce karşılıklı bir sürü jeste ihtiyaç var. Eğer o jestler yapılabilirse o zaman durum belki de olgunlaşabilir ve Cumhurbaşkanın oraya gitmek ihtimali ortaya çıkabilir ama geçekçi olarak bakarsak ben böyle bir ihtimal görmüyorum. Çünkü bu sene Ermeni tarafının da olabileceğinden daha sertlik gösterme ihtimalini düşünüyorum. Ermeni tarafı daha sert olduğu sürece de Türkiye’nin böyle bir jest yapmak ihtimali yok.
Önce çok başka şeyin yapılması gerekiyor.  Bunların da Türkiye yarısını yapacaksa, yarısını da Ermenistan  yapacak. Ermenistan sadece davet edip beklerse ben Cumhurbaşkanın oraya gideceğini sanmıyorum.

– O kadar çok konuşulan “top” nerede?

– Top burada ve top veya şurada diye bakmamak gerekiyor. Top dolaşıyor, top ortada ve kimse topa girmiyor.  Topu ortada bırakmışlar. Burada birlikte topun etrafında bir halka oluşturmak lazım ve birlikte düşünmek lazım.

– Bazı insanlar sizin daha önce de hükümete gayriresmi olarak danışmalık yaptığınızı söylüyorlar…

– Şu konuşmalar gerçeği yansıtmıyorlar. Benim AK partide tanıdığım insanlar var, ilişkim var. Fakat hiç bir zaman danışmanlık olmadı. Şöyle bir teklif de olmadı.

Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin bugünkü durumuna bakarak , yarın için ne diybiliriz?

– Gerçekçi bakarsak bu yıl Ermeni-Türk ilişkilerinde büyük bir ilerleme olacağını sanmıyorum. 2015 geçtikten sonra ihtimalin artacağını düşünüyorum. 2016’yla beraber bir rahatlama olacak. Yani bu yüzücü yılın bitmesiyle beraber daha gerçekçi ve daha uzun vadeli bakış, birbirine anlamaya dönük daha fazla enerji muhtemelen çıkacak. Zaten şu anda toplumlar arasında ilişkiler giderek gelişiyor, çok fazla sayıda sanatla kültürel projeler oluyor. Bir sürü Türkiyeli insan Ermenice öğreniyor, bir sürü Ermenistan`lı insan Türkçe biliyor ve Ermenistan’da sokaktaki insanın Türkiye’ye bakışının epeyce olumlu olduğunu da biliyoruz. Ve Türkiye’de de bakış süratle değişiyor. Mesela şu anda kendi ailelerinde Ermeni olup olmadığını merak edenler büyük sayılara ulaşmış durumda. Ve kendi ailesinde bir Ermeni bulduğu zaman da artık kimse üzülmüyor, aksine hoşuna gidiyor. Bunu bir zenginlik olarak algılıyor. Başka bir toplumsal yapı var ve bu enerji muhakkak siyasete yansıyacak ve siyasetçileri zorlayacaktır. Ama bu hemen olmayabilir çünkü Azerbaycan’dan petrol var, Karabağ meselesi var. Tabii ki bütün bu meseleler olduğu sürece bir ayak bağlanır.

– Siz AK Partinin 10 yıl daha iktidarda kalacağı ihtimali hakkında bahsettiniz. Sizce “Yeni Türkiye” nasıl bir Türkiye olacak?

AK Partisi kendini değiştimezse islami kesimini yönetemez.

– AK Parti gelecek seçimleri kazanırsa ben Türkiye’deki ortamının epeyce değişeceğini, yumuşacağını düşünüyorum. Böyle bir adım atılmazsa AK Parti İslami kesimi de yönetemez. Türkiye öyle bir noktaya geldi ki, bu kavga var olduğu için İslami kesim AK partinin yanlışlarına razı oluyor. Yanlış yaptığını görmezden gelmiyor ama haklı buluyor, ama eğer bu dönem biter ve bir sürü insanın söylediği gibi AK Partisi otoriterleşir ise o zaman Türkiye’yi yönetemez. Onun için kendini değiştirecektir, o zaten öyle de istiyor.

Astghik Igityan 04.11.2014

ERMENİHABER.AM

Kendisini ısıtarak kanseri yenen doktor!

0

Alman doktor Robert Gorter, 1976 yılında tıp fakültesini yeni bitirdiği günlerde kansere yakalandı. Kendisine aşama 4 testiküler kanser tanısı kondu. Hocalarının dediğine göre üç aylık ömrü vardı. Ama o buna inanmadı. Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemlerine de inanmıyordu. Bir doktor olarak ateşin bağışıklık sistemini güçlendiren bir etkisi olduğunu biliyordu. Zira o sebepten hastalanınca ateşimiz yükselmiyor muydu? Kararını verdi. Ateşini bilinçli olarak yükselterek ve bağışıklık sistemini kamçılamasıyla bilinen ökse otu ekstresini kendi kanına şırınga ederek bir tedavi uygulayacaktı. Umutsuzluk nedir bilmemesi ve pozitif düşünme yöntemlerinin de katkısıyla kanseri bir yıldan az bir sürede yendi. Sonra hayatını bu tekniği bütün kanser hastalarına uygulamaya adadı. Yaklaşık 30 yıldır, kurucusu olduğu Köln Tıp Merkezi’nde ateş yani hipertermi tedavisiyle, en ağır kanser vakalarına umut olan Dr. Gorter ile tedavi yönteminin ayrıntılarını konuştuk.

Bulduğunuz bu tedavi yönteminin mantığı neye dayanıyor?

Tıbben şunu biliyoruz ki, vücut ateşlenmeye başladığında bağışıklık savunma ordusunun tümü faal hale geçer. Hafif bir ateş dahi vücutta aktif bir şekilde dolaşan bağışıklık hücresi sayısını iki katına çıkartır.

Ama biz tam tersine ateşlenmeyi kötü olarak biliyoruz ve hep ateşimizi düşürmeye çalışırız hastalandığımızda…

Tam tersidir gerçek. Yeni doğan bir çocuk hayatının ilk yılında ortalama yedi viral enfeksiyon geçirir ve çocukluğu süresince de ateşlenmeye sebep olan diğer hastalıklara yakalanır. Bu ateş evreleri, onu gelecekte karşılaşacağı kanser gibi hastalıklardan koruyacak olan bağışıklık sisteminin gelişimini başlatır.

Öyleyse kanser hastalarının sağlıklı insanlara kıyasla bir ateşlenme problemi mi oluyor genellikle?

Kansere yakalanan hastaların ateşlenemediklerini görürüz. Son birkaç yıldır sık sık üşüdüklerini, el ve ayaklarının buz kestiğini söylerler.

Kanser hastaları teşhisten önce başka ne tür belirtiler gösteriyorlar?

Kanser hastaları genelde hiç hastalanmadıklarını dile getirirler. Bu hastaların iç sıcaklıkları sağlıklı insanlarınkinden ortalama 0.5 derece daha düşüktür. Hastalar kısa boğaz ağrıları çekebildiklerini, soğuk algınlığı yaşayabildiklerini ancak buna hiçbir zaman ateşin eşlik etmediğini söylerler. Ayrıca ateşlenecek bile olsalar hemen aspirin, tylenol ya da antibiyotik kullanırlar. Bu ilaçlar da ateşi baskılayarak, ateşlenme sisteminin kalıcı olarak bozulmasına yol açar.

Normal iç ısımız ne olmalı ve kanser hastalarında bu nasıldır?

Tüm kanser hastalarında iç sıcaklık 36.4 derecedir ki bu sağlıklı insanlarınkinden 0.5 derece daha düşüktür.

38.8 DERECENİN SIRRI

Peki merkezinizde nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?

Vücut ısısı 38.5 dereceye ulaşınca, bağışıklık sistemi alarm durumuna geçer. Bu sıcaklıkta, kandaki bağışıklık kimyasalları altı saatte iki katına çıkar. Kanser hastalarındaki bağışıklık sistemini tekrar harekete geçirmek için, tüm beden hipertermisi uyguluyoruz. Yani tüm bedeni 39 hatta bazı durumlarda 40 dereceye kadar ısıtıyoruz. Kanserli bölgeye lokal sıcak uygulaması da uyguluyoruz ki bu da 42 derecelik ısı ile yapılıyor. Bu durumda kanser hücreleri öldüğü gibi etraflarındaki sağlıklı hücreler hiçbir zarar görmezler. Isıtmayı infrared lambalarla yapıyoruz. Bugüne kadar yapılan araştırmalar kanser hücrelerinin 38.8 derecede ölmeye başladıklarını ve 42 derecede neredeyse tüm kanser hücrelerinin yok edildiğini göstermiştir.

Gençliğinizde siz nasıl ısıtmıştınız bedeninizi?

Ben haftada iki gün 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvete giriyordum. “Sadece ateş yaratarak tüm hastalıkları tedavi edebilirdim” demiş Yunan doktor Parmenides milattan önce 500’lerde… Ateş ve sıcak terapisi antik çağlardan beri bilinir. Romalıların sıcak sülfür banyoları, Fin hamamları, Avrupa ve Amerika SPA uygulamaları, Japon jakuzileri, Kızılderili terleme çadırları ve dünya çapındaki terapi amaçlı kullanılan sıcak su kaynakları bunun bir göstergesidir. Isıtma haricinde kanıma ökse otu ekstresi şırınga ediyordum ki bu bitki bağışıklık sistemini güçlendiren çok önemli bir bitkidir. Günümüzde de Almanya, İsviçre, Avusturya ve Orta Avrupa’daki kanser hastalarının yaklaşık yüzde 70’i ökse otunu kullanır.

YAN ETKİSİ YOK

Peki kemoterapi ya da radyoterapi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Belki farkında değiliz ama hepimizin kanında daima kanser hücreleri dolaşıyor ve bağışıklık sisteminiz sürekli olarak onları yakalayıp öldürüyor. Kemoterapi ve radyoterapi ise bağışıklık sistemini güçsüz bırakıyor ve hastayı bitkinleştirip daha da hasta ediyor. Benim yöntemim yan etkisiz bir tedavi yöntemi ve diğer tedavi yöntemleriyle bir arada kullanılabilir.

Bir de aşılama yöntemi kullanıyorsunuz hastanenizde, o nedir?

Evet, hastanın kanından bağışıklık sistemini harekete geçirme özelliği olan dendritik hücreleri alıp çoğaltarak geri enjekte ediyoruz.

Ateşlenmek kanseri nasıl yeniyor, biraz da mantığını anlatır mısınız?

Kanser hücresinin bağışıklık sisteminden saklanmak yani kendisini perdelemek, dolayısıyla da yakalanmaktan kurtulmak gibi bir becerisi de vardır. Tüm beden ateş terapisi ve lokal hipertermi bu perdeleme mekanizmasını engeller. Sıcaklıktaki her bir derecelik artış, laktik asit üretimini kanser hücresinin boğulmasına yetecek kadar arttırır. Kanser hücreleri tüm enerjilerini ortaya koyarak kendilerini bekleyen ölümle savaşmayı deneyecekler, dolayısıyla da kaçıp kurtulma mekanizmasını indireceklerdir. Kanser hücreleri kaçış mekanizmalarını indirdiklerinde, çıplak kanser hücrelerini artık çok daha kolay gören dendritik hücreler tarafından rahatça saptanırlar ve bağışıklık sistemi ajanlarınca öldürülürler.

UYKU DÜZENİNE DİKKAT

Kanserin sizce en önemli nedeni nedir?

Pek çok neden bir araya geliyor ancak bence vücut ritmi çok önemli. Kanser hastaları son birkaç yıldır düzenli uyku uyuyamadıklarını söylerler. Hemşire veya fabrika işçisi gibi vardiyalı çalışanlar ya da sık sık uzun mesafe uçup saat farkını yaşayanlar veya düzensiz uyku alışkanlıklarına sahip olanların kanser oranları daha yüksektir. Örneğin kadın havayolu çalışanlarında nüfusun geri kalanına kıyasla iki katı daha fazla meme kanseri vakasına rastlanır. Tabii bu kuzey-güney uçuşlarında değil, saat farkının yaşandığı doğu-batı uçuşlarında geçerlidir.

ÜRÜN DİRİER 28.10.2014

sonmucid.wordpress.com

 

Kendisini ısıtarak kanseri yenen doktor!

0

Alman doktor Robert Gorter, 1976 yılında tıp fakültesini yeni bitirdiği günlerde kansere yakalandı. Kendisine aşama 4 testiküler kanser tanısı kondu. Hocalarının dediğine göre üç aylık ömrü vardı. Ama o buna inanmadı. Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemlerine de inanmıyordu. Bir doktor olarak ateşin bağışıklık sistemini güçlendiren bir etkisi olduğunu biliyordu. Zira o sebepten hastalanınca ateşimiz yükselmiyor muydu? Kararını verdi. Ateşini bilinçli olarak yükselterek ve bağışıklık sistemini kamçılamasıyla bilinen ökse otu ekstresini kendi kanına şırınga ederek bir tedavi uygulayacaktı. Umutsuzluk nedir bilmemesi ve pozitif düşünme yöntemlerinin de katkısıyla kanseri bir yıldan az bir sürede yendi. Sonra hayatını bu tekniği bütün kanser hastalarına uygulamaya adadı. Yaklaşık 30 yıldır, kurucusu olduğu Köln Tıp Merkezi’nde ateş yani hipertermi tedavisiyle, en ağır kanser vakalarına umut olan Dr. Gorter ile tedavi yönteminin ayrıntılarını konuştuk.

Bulduğunuz bu tedavi yönteminin mantığı neye dayanıyor?

Tıbben şunu biliyoruz ki, vücut ateşlenmeye başladığında bağışıklık savunma ordusunun tümü faal hale geçer. Hafif bir ateş dahi vücutta aktif bir şekilde dolaşan bağışıklık hücresi sayısını iki katına çıkartır.

Ama biz tam tersine ateşlenmeyi kötü olarak biliyoruz ve hep ateşimizi düşürmeye çalışırız hastalandığımızda…

Tam tersidir gerçek. Yeni doğan bir çocuk hayatının ilk yılında ortalama yedi viral enfeksiyon geçirir ve çocukluğu süresince de ateşlenmeye sebep olan diğer hastalıklara yakalanır. Bu ateş evreleri, onu gelecekte karşılaşacağı kanser gibi hastalıklardan koruyacak olan bağışıklık sisteminin gelişimini başlatır.

Öyleyse kanser hastalarının sağlıklı insanlara kıyasla bir ateşlenme problemi mi oluyor genellikle?

Kansere yakalanan hastaların ateşlenemediklerini görürüz. Son birkaç yıldır sık sık üşüdüklerini, el ve ayaklarının buz kestiğini söylerler.

Kanser hastaları teşhisten önce başka ne tür belirtiler gösteriyorlar?

Kanser hastaları genelde hiç hastalanmadıklarını dile getirirler. Bu hastaların iç sıcaklıkları sağlıklı insanlarınkinden ortalama 0.5 derece daha düşüktür. Hastalar kısa boğaz ağrıları çekebildiklerini, soğuk algınlığı yaşayabildiklerini ancak buna hiçbir zaman ateşin eşlik etmediğini söylerler. Ayrıca ateşlenecek bile olsalar hemen aspirin, tylenol ya da antibiyotik kullanırlar. Bu ilaçlar da ateşi baskılayarak, ateşlenme sisteminin kalıcı olarak bozulmasına yol açar.

Normal iç ısımız ne olmalı ve kanser hastalarında bu nasıldır?

Tüm kanser hastalarında iç sıcaklık 36.4 derecedir ki bu sağlıklı insanlarınkinden 0.5 derece daha düşüktür.

38.8 DERECENİN SIRRI

Peki merkezinizde nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?

Vücut ısısı 38.5 dereceye ulaşınca, bağışıklık sistemi alarm durumuna geçer. Bu sıcaklıkta, kandaki bağışıklık kimyasalları altı saatte iki katına çıkar. Kanser hastalarındaki bağışıklık sistemini tekrar harekete geçirmek için, tüm beden hipertermisi uyguluyoruz. Yani tüm bedeni 39 hatta bazı durumlarda 40 dereceye kadar ısıtıyoruz. Kanserli bölgeye lokal sıcak uygulaması da uyguluyoruz ki bu da 42 derecelik ısı ile yapılıyor. Bu durumda kanser hücreleri öldüğü gibi etraflarındaki sağlıklı hücreler hiçbir zarar görmezler. Isıtmayı infrared lambalarla yapıyoruz. Bugüne kadar yapılan araştırmalar kanser hücrelerinin 38.8 derecede ölmeye başladıklarını ve 42 derecede neredeyse tüm kanser hücrelerinin yok edildiğini göstermiştir.

Gençliğinizde siz nasıl ısıtmıştınız bedeninizi?

Ben haftada iki gün 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvete giriyordum. “Sadece ateş yaratarak tüm hastalıkları tedavi edebilirdim” demiş Yunan doktor Parmenides milattan önce 500’lerde… Ateş ve sıcak terapisi antik çağlardan beri bilinir. Romalıların sıcak sülfür banyoları, Fin hamamları, Avrupa ve Amerika SPA uygulamaları, Japon jakuzileri, Kızılderili terleme çadırları ve dünya çapındaki terapi amaçlı kullanılan sıcak su kaynakları bunun bir göstergesidir. Isıtma haricinde kanıma ökse otu ekstresi şırınga ediyordum ki bu bitki bağışıklık sistemini güçlendiren çok önemli bir bitkidir. Günümüzde de Almanya, İsviçre, Avusturya ve Orta Avrupa’daki kanser hastalarının yaklaşık yüzde 70’i ökse otunu kullanır.

YAN ETKİSİ YOK

Peki kemoterapi ya da radyoterapi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Belki farkında değiliz ama hepimizin kanında daima kanser hücreleri dolaşıyor ve bağışıklık sisteminiz sürekli olarak onları yakalayıp öldürüyor. Kemoterapi ve radyoterapi ise bağışıklık sistemini güçsüz bırakıyor ve hastayı bitkinleştirip daha da hasta ediyor. Benim yöntemim yan etkisiz bir tedavi yöntemi ve diğer tedavi yöntemleriyle bir arada kullanılabilir.

Bir de aşılama yöntemi kullanıyorsunuz hastanenizde, o nedir?

Evet, hastanın kanından bağışıklık sistemini harekete geçirme özelliği olan dendritik hücreleri alıp çoğaltarak geri enjekte ediyoruz.

Ateşlenmek kanseri nasıl yeniyor, biraz da mantığını anlatır mısınız?

Kanser hücresinin bağışıklık sisteminden saklanmak yani kendisini perdelemek, dolayısıyla da yakalanmaktan kurtulmak gibi bir becerisi de vardır. Tüm beden ateş terapisi ve lokal hipertermi bu perdeleme mekanizmasını engeller. Sıcaklıktaki her bir derecelik artış, laktik asit üretimini kanser hücresinin boğulmasına yetecek kadar arttırır. Kanser hücreleri tüm enerjilerini ortaya koyarak kendilerini bekleyen ölümle savaşmayı deneyecekler, dolayısıyla da kaçıp kurtulma mekanizmasını indireceklerdir. Kanser hücreleri kaçış mekanizmalarını indirdiklerinde, çıplak kanser hücrelerini artık çok daha kolay gören dendritik hücreler tarafından rahatça saptanırlar ve bağışıklık sistemi ajanlarınca öldürülürler.

UYKU DÜZENİNE DİKKAT

Kanserin sizce en önemli nedeni nedir?

Pek çok neden bir araya geliyor ancak bence vücut ritmi çok önemli. Kanser hastaları son birkaç yıldır düzenli uyku uyuyamadıklarını söylerler. Hemşire veya fabrika işçisi gibi vardiyalı çalışanlar ya da sık sık uzun mesafe uçup saat farkını yaşayanlar veya düzensiz uyku alışkanlıklarına sahip olanların kanser oranları daha yüksektir. Örneğin kadın havayolu çalışanlarında nüfusun geri kalanına kıyasla iki katı daha fazla meme kanseri vakasına rastlanır. Tabii bu kuzey-güney uçuşlarında değil, saat farkının yaşandığı doğu-batı uçuşlarında geçerlidir.

ÜRÜN DİRİER 28.10.2014

sonmucid.wordpress.com

 

Hayri YILDIRIM ile Nihal Atsız Üzerine Röportaj

Son Türkçü ATSIZ kitabının yazarı Sayın Hayri Yıldırım Bey ile ders niteliğinde bir röportaj gerçekleştirdik. Kitap 40′lı yıllara ışık tutması açısından adeta kaynak niteliği taşıyor. O yılların Türkiye’si ile günümüz Türkiye’si arasında karşılaştırma yapma olanağı sağlıyorsunuz. 

Son Türkçü ATSIZ kitabının önsözünde “Atsız bir cilde sığacak kişilik değildir. Bu sebeple kitap, bir giriş niteliğindedir.” Diyorsunuz. 600 sayfa civarı bir kitap ve okurken ben de devamı olması gerektiğini hissettim. Gerçi her şeyi anlatmışsınız ama ATSIZ’ın anlatılmayanları daha çoktur diye düşünüyorum. Atsız ile ilgili bu kitabın devamı niteliğinde bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz? 

Evet devamı var. Şöyle: Uzun yıllardır bir Türkçü Fikir Adamları dizisi düşünüyorum. Bu dizi Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mahmut Esat Bozkurt, Nihal Atsız’dan oluşacaktır. Atsız bu dizinin bir bölümüdür. Ancak Atsız bölümünü 4-5 cilt olarak düşündüm. Yıllardır notlar ve kaynaklar biriktirdim. Türkçü fikir sürecini Türkçü bakış açısıyla ortaya koymayı tasarladım. Bir yandan da Türkçülere model kitap çıkarmak istedim.

2012 yılında kalp krizi geçirince yoğun bakımda yatarken Atsız bölümünü öne almaya karar verdim. Zaten çoğu kısmı hazırdı. Böylece Atsız bölümünün ilk kitabını düzenledim. “Son Türkçü Atsız” kitabı sadece bir hayat hikâyesi, biyografi değildir. Aynı zamanda Atsız’ın yaşadığı dönemlerin, mücadelelerin ve ilişkilerin biraz da eleştirilerek ortaya konulmasıdır. Yani Atsız’ı, hayatı, fikirleri ve mücadelelerini dönemin olaylarıyla somut şekilde aktarmaya çalıştım. Öte yandan Atsız’ın bana uygun gelmeyen bir iki hususta da kendi fikrimi açıkladım. Mesela bunlardan biri Vahdettin konusudur. Ancak Atsız’ın neden öyle düşündüğünü de kendimce açıklamaya çalıştım.

Aslında Atsız, benim bakış tarzımla özellikle Cumhuriyet tarihimizin olaylarının çoğu demektir. Bu bakımdan tek cilt olmaz. Diğer ciltler “1944 Irkçılık Turancılık Davası”, “Atsız’ın Fikirleri”, “Atsız’ın Dergileri” ve eğer yeterli bilgi toplayabilirsem “Bilenlerin Gözünden Atsız” olacak. Böylece 4-5 cilt tamamlanacak ve ondan sonra diğer Türkçüleri hazırlayıp çıkartacağım. Ancak son cilt belki olmayabilir. Çünkü bilgi almak istediğim kişilerden bazıları nedense anlatmak istemiyorlar. Dolayısıyla bu cilt belki çıkmayabilir.

1944 davası şu anda son şekline hazır hale geliyor diyebilirim. Bu kitabımın içinde ilk defa yayınlanacak bir belge var. Zaten kitabın omuriliği o bölüm olacak. Okuyanlar 1944 davasının aslını özünü o belgeden anlayacaklar. Ayrıca kitaba uzun bir ön bilgi niteliğinde “Giriş” koydum. Bu girişte davanın açıldığı dönem ve etkenleri hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler veriyorum. Gerçi Son Türkçü Atsız kitabımda oldukça ayrıntılı olarak verdim ama burada konu itibariyle tekrar derli toplu anlatıyorum. Muhtemelen bu kış içinde hazır hale gelebilir. Ondan sonra diğer ciltleri toparlayıp hazırlayacağım.

Atsız ile Atatürk’ün tanışmamasını cumhuriyet tarihi açısından oldukça hazin bir vaka olarak görüyorum. Tarihi olaylara şimdiki zaman üzerinden yorum yapmak bir metot değil fakat Atsız ile Atatürk tanışsaydı, aralarında bir iletişim olsaydı Türkiye’de ne değişirdi?

Eğer ki Atsız ile Atatürk tanışsaydı, kitapta da değindiğim üzere, Atatürk Atsız’dan etkilenir ve dikkatini çekerdi. Bence Fuat Köprülü gereksiz yere endişe etmiştir. Kesinlikle tanıştırılması gerekirdi. Bu konuda Köprülü tarihsel bir hata işlemiştir. Evet, Atsız, sert ve açık karakterli bir kişidir. Ama Atatürk bu karakterdeki kişileri istemeyen biri değildir.

Aksine Atatürk bu tarz kişileri de tutmuştur. Mesela, Türk Dil Kurumu’nda dil bilimci olarak çalışan Ragıp Hulusi Özden, “Güneş Dil Teorisi” çalışmalarına uzak durmuş ve hatta bu teoriye inanmadığını bile Atatürk’e bizzat söylemiştir. Buna rağmen Atatürk, Ragıp Hulusi’yi bir tarafa atmamış ve aksine onu sahiplenmiştir. Atatürk, Ragıp Hulusi’nin yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nde Dilbilim Kürsüsü profesörlüğüne atanmasını sağlamıştır. Dil Kurumunda görev yapması ve dil teorisini savunması beklenmemiştir. Atatürk’ün zihniyeti ve tepkileri bakımından bu çok önemli bir olaydır. Dolayısıyla Atsız hakkında da aynı şeyler olurdu. Kaldı ki Atatürk, Türkçülere özel bir ilgi ve önem göstermiştir. Bu konunun açıkça konuşulması gerekir. Hatta bu konuda araştırmalar yapılmalıdır.

Atatürk hakkında binlerce monografi ve kitap vardır ancak onun Türkçü bilim adamlarına karşı ilgisi hakkında araştırma yoktur. Kısacası şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Atatürk, Türkçü bilim ve fikir adamlarına sahip çıkmış ve bırakmamış, her birine bilim kurullarında veya üniversitelerde yer vermiştir. Eğer Atsız, Atatürk ile tanışmış olsaydı, Atsız, Ragıp Hulusi gibi dil ve tarih tezlerine karşı görüşlerini Atatürk’e açıkça söyler ve itiraz ederdi. Atatürk bunun üzerine, Atsız’ın da Ragıp Hulusi örneğinde olduğu gibi İstanbul Üniversitesinin tarih bölümüne yerleşmesini sağlardı. Buna karşılık Andımız’ın yazarı Reşit Galip böyle davranmamış; Zeki Velidi Togan’ı tutan Atsız’ı bakan olunca okuldan attırmış ve açıkça uğraşmıştır. Reşit Galip’in de bu şekilde kindar bir tarafı vardır.

Atsız eğer Atatürk aracılığıyla üniversitede kalsaydı kanaatimce daha çok eser verebilir ve belki Türk Tarihi çalışmasını erkenden tamamlayıp yayınlardı. Çünkü zaten giriş niteliğindeki kısmını Toplamalar adıyla yayınlamıştı. Aslında Atsız, Atatürk’ün fikirlerine uygun bir bilim ve fikir adamıydı. Turancılık konusunda aralarında ayrılık vardı ama Atatürk bir devlet başkanı, Atsız ise bir fikir adamıydı. Atatürk kurduğu Türk devletini öncelikle düşünüyor ve Türk milletinin kökenlerini araştırıp önem vererek bir Turan bilinci sağlamaya çalışıyordu. Bu bakımdan Atatürk ile Atsız arasındaki fark budur: Yani Atatürk kökenler bakımından Turan çalışırken, Atsız günümüz bakımından siyasal Turancılığı savunuyordu. Bu konular üzerinde çok çalışılması lazım. Ama ne yazık ki hala Türkçü çalışmalar olmuyor. Ben facebook’ta yönlendirme yapmaya çalışıyorum ama ne kadar etkili oluyor bilmiyorum. Kısacası sonuç olarak benim kanaatim şudur; Atsız’ın Atatürk ile tanışmaması, özellikle Türk Tarihi çalışmaları bakımından büyük kayıp olmuştur. Çünkü eğer Atsız, bir tarih profesörü olsaydı bir kürsü sahibi olurdu ve birçok öğrenci yetiştirir ve onlara birçok alanda Türkçü bakışla eser hazırlatırdı.

Ama tabi bir de şu var: Atsız, ilerleyen yıllarda üniversitede kalabilir miydi? İşte bu şüphelidir. Çünkü Atsız, fikrine aykırı gelişmelere karşı susmayan bir kişidir. Muhtemelen İnönü devrinde yine üniversiteden atılabilirdi. Ya da daha sonraki dönemlerde! Çünkü Atsız susturulması mümkün olmayan bir fikir ve dava adamıydı! Atsız fikri uğruna her şeyi göze alabiliyordu!

Bu soruya ek olarak şunu da sormak istiyorum Fuat Köprülü tamamıyla iyi niyetli bir tavırla Atsız’ı düşünerek, Atsız ile Atatürk’ün tanışmasını engelliyor. Atsız ilerleyen yıllarda Fuat Köprülü’ye Atatürk ile tanışmasını engellediği için sitem ediyor mu? 

Fuat Köprülü iyi niyetliydi diyemeyiz. Yani Atsız’ı düşünerek, onun hayrı için Atatürk ile tanıştırmadı denilemez. Kitapta bu konuya yer verdim. Yılmaz Öztuna, konu hakkında, Atsız’ın kendisinden intikam alır düşüncesiyle tanıştırmadı demiştir. Bu kadar olmasa da Fuat Köprülü tanıştırmaya korkmuştur. Çünkü Köprülü Birinci Tarih Kongresi’nde, İstanbul Üniversitesi tarih tezine bazı yönlerden karşı olduğu halde o pek suya sabuna dokunmamış ve dikkatli davranmıştır. Köprülü büyük bir bilim adamıdır, çağdaş Türk Tarihçisidir. Ama fikir ve cesaret bakımından aynı değildir. Ne yazık ki o tarihlerde ürkek davranmıştır. Belki Atsız’a sahip çıksaydı, kendisi de daha farklı bir hayat sürerdi. Atsız, o tarihten sonra Köprülü’ye uzak durmuştur.

Ben tarih mezunuyum. Üniversitedeki hocalarım ilk ve ortaöğretim ders kitaplarının içeriğiyle ilgili hep sitemkâr idi. 70-80 yıl evveline bakıyoruz ki Atsız da Türk Tarih Kurumu’nu aynı nedenden ötürü eleştiriyor. Ders kitaplarındaki hatalar bu denli bariz olmasına rağmen onca yıl boyunca hükümetler ve MEB niçin bu konuda ciddi bir çalışma yapamadı? Bu bilinçli bir yozlaştırma mı?

Liselerde okutulmak üzere ilk baskısı 1931 yılında yapılan Dört ciltlik tarih kitabını en çok Atsız eleştirmiştir. Bu sebeple dalkavukların hışmına uğramış ve başına gelmeyen kalmamıştır. Oysa gerek bu dört ciltlik tarihi ve gerekse tarih tezi içi hazırlanan ön çalışmaları Atatürk de eleştirmiştir. Hatta hazırlanan bu eserleri pek beğenmemiştir. Bu çok önemlidir. Ama Atsız’ın eleştirileri dalkavukları son derece rahatsız etmiştir. Atsız’ın dört ciltlik tarih kitabına yönelik eleştirileri tamamen haklı ve bilimseldir. Ama bu eleştirileri yüzünden sürülmüş ve eziyet görmüştür.

Türk eğitiminde, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün Hasan Ali Yücel’i eğitim bakanı yapıp, kadroları Rus hayranı komünistlere ve milli bilince muhalif hümanistlere bırakmaya başlar. Bu, Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki birinci sapmadır. Hatta İnönü zamanında bu şekilde devlet dönüştürülmeye çalışılır. Arapça ve Farsça’ya karşı amansız düşmanlığın temelinde Yunan ve Latin hayranlığı yer alır. Bu konuda Hasan Ali Yücel’in vebali çok büyüktür. Bu konuda Atsız’ın duyarlılığı son derece haklıdır.

1945’den sonraki dönem Türkiye’nin ABD yörüngesine girme sürecidir. Bu, ABD emperyalizmine boyun eğme sürecini “Sömürgeci Batının Barbarlık Tarihi” adlı kitabımda ortaya koydum. 1945 yılında ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “Askeri Yardım Antlaşması” imzalanır. Bu antlaşma uydulaşmanın ilk resmi belgesi olur. ABD’nin o tarihteki ünlü Missouri zırhlısı 5 Nisan 1946’da İstanbul’a gelir. Bu zırhlı geldiğinde TC Hükümeti olmadık şaklabanlık yapar, genelevleri bile ABD askerlerine tahsis edilir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete yakışmayan işler yapılır. Yardımın nasıl harcandığını kontrol etmek için 23 Mayıs 1947’de Türkiye’ye bir askeri heyet gelir. 11 Mart 1947’de Türkiye IMF’ye girer.

Bu gelişmeler içinde eğitim alanında çok önemli bir bağlanma antlaşması imzalanır ki bu nedense pek göz önüne çıkarılmak istenilmez. Ama Türk eğitimindeki çarpık gelişmenin esas kaynağı budur. İşte bu sıkı uydu olma gelişmeleri içinde 27 Aralık 1949 tarihinde “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma” imzalanır.  Bu antlaşma ile Türk eğitimi ABD’nin kontrolündeki bir komisyona teslim edilir.

Komisyonun 8 üyesinden dördü ABD, dördü de TC’den olacaktır ama Türkiye’deki ABD Büyükelçisi fahri başkandır. Ve herhangi bir konuda oyların eşit gelmesi halinde fahri başkan olan ABD Büyükelçisinin oyu dikkate alınacaktır. Ayrıca komisyona ABD Dışişleri Bakanlığı müdahale edebilecektir. İşte Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki ikinci sapma böyle başlar. İşte sorunuzun cevabı bu iki sapmada bulunmaktadır.

Eğitimdeki bu iki sapma, Türk eğitimini Türksüz bir eğitim haline sokma yoluna yönelmiştir. Türklük olgusu, hiçbir temeli olmayan bir ad derecesine indirgenmiştir. Tabi bu süreç içinde sürekli olarak ırkçılık ve Turancılık karşıtlığı yaygara yapılarak, Türkçülük ve esas olarak da Türklük bilinci pasifleştirilmeye çalışılmıştır. İşte sonuç ortadadır. Bu şekilde ABD güdümündeki bir eğitimde elbette ki düzgün bir milli eğitim olmaz, çocuklara milli bilinç verilmez. Ders kitapları milli duyarlılıklar içermez. Ne yazık ki eğitimde maksatlı bir yozlaşma çalışması yapılmıştır.

Şimdi iki binli yıllardaki değişim, eğitimdeki üçüncü sapma niteliğindedir. Bu defa Türklük herhangi bir etnik haline getirilip Türkiye Atsız’ın deyişiyle kokteyle çevrilmek istenmektedir. Bu üçüncü sapmada eğitim tamamen yozlaştırılmakta ve ABD yörüngesinde bağımlı İslam ümmetçiliği yerleştirilmek istenilmektedir. Model ABD uydusu Arap ülkeleridir. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi. Oysa İslam temelde bağımsızlıkçıdır. Gerçek İslamcı fikir, Mehmet Akif düşüncesidir. Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf Hoca ve takipçileri ise İngilizci ve bağımsızlık düşmanıdırlar. Mustafa Sabri’nin kitaplarında bu yönde açıklamalar vardır. Bunları “İskilipli Atıf Hoca Neden Haindir?” kaynak ve belgeleriyle gösterdim. Kısacası, artık bu üçüncü sapmada emperyalizm işi bitirmek istemektedir. İşte bizim eğitimimizde sakatlık bu sapma süreçlerindedir. Böyle bir süreçte ise milli bilinç içeren ders kitabı ve eğitim yoktur. Yani sorunlar o kadar çoktur ki ve o kadar çoğalmaktadır ki, Türk milletinin bir an önce aklını başına toplaması lazımdır.

Nihal Atsız; yoğun, stresli ve sıkıntılı bir hayat sürmüş. Dergileri kapatılmış, öğretmenliği engellenmiş, hapse atılmış yine de davasından vazgeçmemiş. Bugün ardında onu takip eden binlerce genç var. Fakat bu gençler Atsız’ı bir konuda yakalayamadılar gibi geliyor bana; bugünün Türkçüleri dergicilik konusunda nedense aktif ve güçlü bir ekip oluşturamıyor. Bir dağılmışlık var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Türkçülere, özellikle biz gençlere dergicilik ve kültürel faaliyetler ile ilgili önerileriniz nelerdir?

Kitaba Son Türkçü Atsız adı konulmasına bazı kişiler tarafından itiraz edildi. Biz Türkçü değil miyiz dediler. Hele biri benle görüşmek istedi, görüşmeye gittim. Bana; “kitabınızın adı hatalı. Atsız dergi çıkardıysa biz de çıkardık” dedi. Tabi ben bu kadar sığ ve basit düşünceye, muhakemeye karşı ne anlatsam boştu. Fazla tartışmadım.

Türkçü gençler kendilerini Atsız gibi görüyorlar. Bu güzel bir duygudur. Ama kendini Atsız gibi görmek Atsız olmak değildir. Atsız olmak, onun kadar düşünmek, çalışmak, fedakârlıkta bulunmak, fikir ve tarih eserleri ortaya koymak demektir.

Ne yazık ki, Atsız’dan sonra o derecede bir Türkçü fikir ve mücadele adamı çıkmamıştır. Atsız Türkçü fikir sürecinin son temsilcisi olmuştur. Dilerim bir gün Atsız’dan sonra gelmek üzere bir son Türkçü ortaya çıkar biz de onu son Türkçü olarak görürüz. Yoksa bir dergi çıkartmak veya facebook’ta bir takım yazılar paylaşmak Atsız olmak değildir. Hele küfürlü konuşmak kesinlikle Türkçülüğe yakışmamaktadır.

Günümüzde birçok genç Türkçü grup var ve birçok Türkçü dergi çıkmaktadır. Bu durum genel anlamda sevindirici bir faaliyettir. Ama bu dergi çevreleri ve gençlik grupları nedense önemli günlerde olsun bir araya gelmemektedirler. Oysa mesela 3 Mayıs’ta, 29 Ekim’de, 11 Aralık’ta bütün bu gençlerin beraber hareket etmeleri gerekir. Böyle “az olsun benim olsun” mantığıyla bu işler olmaz ve güçlenmez. Artık devir birleşme ve güçlenme devridir. Artık hobi aşamasında grupçuluk ve dergicilik zamanı geçmiş, Türkiye bir ölüm kalım dönemecine gelmiştir.

Ben isterim ki önemli günlerde bütün bu gençlik grupları bir araya gelsinler, birlikte yürüyüp birlikte toplansınlar. Mesela önümüzde Atatürk’ün ölüm günü 10 Kasım var, Atsız’ın ölüm günü 11 Aralık var. Bu önemli günlerde Türkçü gruplar ayrı ayrı değil, beraber olmalıdırlar. Beraber oldukları takdirde muazzam bir kalabalık ortaya çıkar. Ve bu kalabalık Türkiye’deki diğer tüm kalabalıklardan daha önemli ve daha nitelikli olur. Çünkü Türkçüler gerçek fikir sahibi insanlardır. Fikir sahibi insanların kalabalığı, bence, diğer siyasi kalabalıklardan daha önemli ve niteliklidir.

Dergicilik ve kültürel faaliyetlerde önerilerime gelince; zaten yukarıda bir parça değindim. Evet, birçok dergi çıksın ama birbirine düşman olmasın. Birbirine hakaret etmesin. Önemli günlerde birlik olsunlar. Dergi çıkarmak önemli ve meşakkatli bir iştir. Ben geçmişte bu tür faaliyetin içinde bulunduğum için bilirim. Bu kadar meşakkate ve emeğe değmesi için, dergi döneme damga vurabilmeli, en azından bir etki yaratmalıdır. Bunun için de eskileri tekrar etmemeli, eskiden gelen fikirlere dayanarak yeni şeyler söylemeli, günümüzü Türkçü gözle yeniden yorumlamalı ve bir Türkçü bakış açısı getirmelidir. Bazı riskleri göze almalıdır. Dergide akademik tarzda yazılara yer verilmelidir. O güne kadar işlenmemiş ayrıntılara girilmelidir. Önemli bulgu, söz, alıntılarda mutlaka kaynak gösterilmelidir. Yani dergi bu dönemin heyecanını ve bakışını ortaya koyabilmelidir. Bunun için bazı hocalara başvurulmalıdır. Yazılar yirmi yıl sonra da açıp okunabilmelidir.

Kültürel faaliyet konusunda mesela gençler önemli fikir adamlarının ölüm yıl dönümlerinde anma toplantıları veya belli konularda konferanslar düzenleyebilirler. Bu toplantılarda kendi aralarından veya bir veya iki kişi de dışarıdan konuşmacılar seçerler. Bu faaliyet o gençlere istek ve yetenek kazandırır.

Önemli gelişmelerde bildiriler dağıtılmalıdır. Bu bildiriler, en azından belki birkaç kişiyi etkiler ve düşünmeye zorlar. Öte yandan bu şekilde bildiriler geleceğe atılan belgelerdir.

Günümüzde Türkçülük yalnızdır. Diğer siyasetler gibi emperyalizm gölgesi altında değildir. Bu sebeple kendi gücü ve kendi yağıyla kavrulmaktadır. Bu çok zor bir durumdur. Ama buna rağmen başarmak gerekmektedir. Hiçbir gölge altına girmemek ve çok dikkat etmek lazımdır. Türkçülük her zaman zor ve meşakkatli olmuştur, halen de öyledir! Ve fedakârlık gerekir!

Kitabın en güzel tarafı 40’lı yılların Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında karşılaştırma yapabiliyorsunuz. Okuyanlar görecek ki ne yazık ki Türkiye’de pek bir değişiklik olmamış. Aktörler değişmiş ama senaryo yani problemler aynı kalmış. O günlerde karşılarında çetin bir adam, Atsız varmış. Bugün ise meydan boş. Sizce Türkiye’de neden hiçbir şey değişmiyor? Sorunlarımız, hüzünlerimiz, dertlerimiz, ölümlerimiz, ekonomimiz, dostlarımız, düşmanlarımız kısacası hemen her şey aynı. Çetin Altan’a göre bunun nedeni “saydam olamayışımız.” Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin nedeni nedir? Ve sizin bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Yukarıda değindiğim gibi, Atatürk’ten sonra Cumhuriyeti, yani Türk devletini dönüştürme süreci başlamıştır. Sapmalar yaşanmıştır. En son şimdi ikibinli yıllarda devlet teokratik bir rejime dönüştürülmekte ve aynı zamanda devletin Türk niteliği ortadan kaldırılıp bir kokteyle çevrilmek istenilmektedir. 1940’lardan beri pek değişen bir şey yoktur. Hala Türk’e ve Türk devletine düşmanlık devam etmektedir. Üstelik Atatürk’ün ölümünden beridir bu düşmanlığı esas olarak devlette görev alanlar yani bizleri yönetenler yapmaktadırlar.

Atsız yaşadığı zaman içerisinde gerçekten önemli bir tepki insanıdır. Türkiye onun tepkilerini görmüş ve duymuştur. Ne var ki Atsız da ölünce gerçekten de dediğiniz gibi meydan boş kalmıştır. Ne yazık ki MHP ve Alparslan Türkeş de dinci söylemlere ve popülizme kaymıştır.

Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin sebebi, genel şekilde ifade edecek olursak; Türklükten uzaklaşma, devlet yönetimine Türk olmayan küçük hesapçıların yerleşmesi, milletin ülküsüz bir sürü haline getirilmesi ve ahlakın zayıflamasıdır. Atsız millet hayatında ülküye ve ahlaka çok önem vermiştir. Bu ikisi olmadığı zaman milletin çökeceğini ifade etmiştir.

Gerçekten de bu gün toplumumuzun temel sorunu, ahlak ve ülkü sorunudur. İnsanlar ülküsüz yaşamaktadır. Çoğu, siyaset ve televizyon manyağı olmuş durumdadır. Ülkede varsa yoksa siyaset, futbol ve televizyon vardır. Öte yandan sürekli ve yoğun şekilde algı yönlendirmesi yapılmaktadır. Toplum adeta algılara sürüklenilmektedir. Bu yönlendirmeleri, televizyon, basın ve yazar diye ortada gezenler yapmaktadırlar. Hepsi de bence belli yerlerden beslenmektedirler. Bu günkü bir akıl alma yolu da cep telefonlarıdır. Evde internet, işte internet, arabada yolda internet derken insanlar düşünemez hale gelmişler ve ellerinde bir telefonla yatıp kalkar hale gelmişlerdir.

Bu olumsuz durumların önüne geçmek için öncelikle aydınlara ve üniversite öğrencilerine görev düşmektedir. Aydınlar ve öğrenciler yetişmeli, Türkçü öğrenciler geleceğin hakim aydınları olmalıdırlar. Bu sebeple öğrenciler, öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeli ve çok okumalı çok düşünmelidirler. Okullardan mezun olduklarında donanımlı olmalıdırlar. Birer meslek sahibi olmalıdırlar. Üniversiteye girecek olanlar öncelikle, Siyasal Bilgiler, Hukuk, Askeriye, öğretmenlik gibi mesleklere yönlenmelidirler. Geleceği hazırlamak lazımdır. Bir gün gelecek gelip karşımızda durur. Şimdiden hazırlanılmadığı takdirde yine bir şey yapamayız. Üstelik bu defa durum çok risklidir. Çünkü işbirlikçiler Türkiye’yi parçalayıp Türklüğü yok etmeyi kafalarına koymuşlardır. Emperyalistle bu amaç için terörü ve bazı merkezleri beslemektedirler. Kısacası gençlere tavsiyem, kaybedecek hiçbir zamanımız yoktur. Geleceğe hazırlanmak lazımdır.

Sizin de belirttiğiniz gibi Atsız üzerine konuşulacak çok kelam var. Biraz da projelerinizden bahsedelim. Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Üzerinde çalıştığım çok kitap taslağı var. Yaklaşık 30 yıldır belirlediğim konularda hazırlık yaptım ve kaynak topladım. Aynı zamanda o konularda Türkçü bakış açısı geliştirmeye çalıştım. Bu kitap çalışmalarımı 1994 yılından itibaren kimi zaman bazı dergilerde uzun makaleler olarak yayınladım. O yazılarım Bilge Orhunlu veya Mete Savcı takma adlarıyla yayınlandı. Benim yıllardır maksadım, Türk ve Türkçü gözüyle hazırlanmış bir külliyat hazırlamak oldu. Çünkü ne yazık ki Türkiye bir dezenformasyon saldırısı altındadır. Bu sebeple Kitap ve fikir dünyamızın oryantalizm ve dezenformasyondan kurtarılması gerekmektedir.

Yukarıda belirttiğim gibi bir Türkçü dizi tasarladım. Kaynakların çoğunu topladım. Bir kısmında da gerekli notları aldım. Şimdi toparlanıp düzenlenmeleri gerekiyor.

Türkçü dizi dışında, “Hasan Ali Yücel-Kenan Öner Davası”, “Lozan”, “Oryantalizm”, “Osmanlı’nın Sömürgeleşmesi”, “Milli Mücadele Dönemi Basını”, “Atatürk”, “Türkçülük Anlayışım”konulu kitap ve bunların dışında deneme çalışmalarım var. Kimi çoğunlukla hazır, kimi nispeten hazır durumda. Yeni bilgi veya gerekli bir husus görünce ekliyorum.

Bir de ömrüm yeterse Genel Türk Tarihi’ni Atsız’ın tarih teziyle yazmak istiyorum. Bunun için gerekli şemayı ve sorunlu ayrıntıların bir kısmını tasarladım. Tabi bütün bunları kalan ömrüme sığdırabilecek miyim bilmiyorum. Ama kendime uzun zamandır çizdiğim program budur. Ayrıca bazı notlar var, arada belki birkaç küçük kitap da çıkartabilirim.

Son olarak, Şilep Dergi okuyucularına tavsiyeleriniz nelerdir? Örneğin başucu kitabı olarak önerebileceğiniz birkaç tane kitap istesek sizden?

Bana kitap tavsiyesi sorarsanız ben size bir kitaplık dolusu kitap öneririm. Bu öneriyi başlıca üç bölüm altında yapabilirim. Birincisi Türkçü fikrin gelişimi bakımından Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Atsız ile Atatürk’ün tüm eserleri okunmalıdır. İkincisi tarih bilinci ve bilgisi bakımından Atsız, Zeki Velidi Togan, Bahattin Ögel, Osman Turan, Faruk Sümer, Mehmet Altay Köymen, gibi Türkçü zihniyete sahip tarihçilerin temel eserleri okunmalıdır. Üçüncü olarak ise, yabancı tarihçi ve Türkologlar okunabilir, ancak bunların eserleri oryantalizm etkisi altında olduğu için asıl kaynak ilk iki grup olup, bu üçüncü grup eserlerde dikkatli olmak lazımdır. Bunların dışında da okumalar mutlaka yapılmalıdır. Mesela Hitler’in ne dediğini öğrenmek için Kavgam kitabını, Marksist anlayışı anlamak için Marks ve Engels’in kitaplarını okumalıdır. Kısacası Türkçü olmak öyle kolay değildir. Türkçülük siyaset değil, öncelikle fikirdir. Bu bakımdan bilgi birikimi ve fikir derinliği olması gerekir. Türkçünün bir bakış açısı olmalıdır. Dünyayı ve olayları öyle görmelidir.

Türkçü genç sadece fikir ve siyaset demek değildir. O genç aynı zamanda edebiyat bilmelidir. Roman ve şiir okumalıdır. Bir Türkçü genç önce Atsız’ın romanlarını okumalıdır. Özellikle Ruh Adam iç hesaplaşma gereği bakımından 2-3 yılda bir tekrar okunmalı diyebilirim. Türkçü genç aynı zamanda bir insan olduğunu ve duyguları bulunduğunu da unutmamalıdır.

Siz bu günlerde hangi kitapları okuyorsunuz?

Ben hayatım boyunca kaynak topladığım için genelde aklımdaki kitapları toptan alır ve o andaki fikir ihtiyacıma göre okurdum. Halen de öyle yapıyorum. Tabi arada başka kitaplar da okuduğum olmuştur. Gençlere aynı anda birçok kitap okumalarını öneririm. Bu tarz okuma zihni ve beyni geliştirir. Eğer bir şeyler yazmak istiyorlarsa, o zaman da disiplin içinde genelde konuyla ilgili okumalara önem vermeleri gerekir.

Bu tarz okumalar yani kitap hazırlama amacı dışında, geleceğe hazırlık olmak üzere ara okumalar kapsamında son olarak okuduğum kitaplar şunlar oldu:

-Soner Çağaptay; Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir?; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, 2009

-Bilal N. Şimşir; Lozan Günlüğü; Bilgi Yayınevi, 2012

-Doğan Duman, Serkan Yorgancılar; Türkçülükten İslamcılığa Millî Türk Talebe Birliği; Vadi Yayınları, 2008

-AybenizAliyeva; Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Doğu Kütüphanesi Yayını, 2008

-Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ev Antropoloji; Doğan Yayınları, 2012

-Murat Bardakçı; İttihatçı’nın Sandığı; Türkiye İş Bankası Yayını, 2014

-Saim Savaş; XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik; Türk Tarih Kurumu Yayını, 2013

-Bestami S. Bilgiç; Doğu Karadeniz Rumları: İsyan ve Göç (1919-1923); Türk Tarih Kurumu Yayını, 2011

-Türk Amacı (Tıpkıbasım); Türk Dil Kurumu Yayını, 2009

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim Hayri hocam. Yeni projelerinizi de konuşmak İnşallah kısmet olur.

Röportaj ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Yolunuz açık olsun.

Mürsel Ferhat Sağlam

ŞİLEPDERGİ

Hayri YILDIRIM ile Nihal Atsız Üzerine Röportaj

Son Türkçü ATSIZ kitabının yazarı Sayın Hayri Yıldırım Bey ile ders niteliğinde bir röportaj gerçekleştirdik. Kitap 40′lı yıllara ışık tutması açısından adeta kaynak niteliği taşıyor. O yılların Türkiye’si ile günümüz Türkiye’si arasında karşılaştırma yapma olanağı sağlıyorsunuz. 

Son Türkçü ATSIZ kitabının önsözünde “Atsız bir cilde sığacak kişilik değildir. Bu sebeple kitap, bir giriş niteliğindedir.” Diyorsunuz. 600 sayfa civarı bir kitap ve okurken ben de devamı olması gerektiğini hissettim. Gerçi her şeyi anlatmışsınız ama ATSIZ’ın anlatılmayanları daha çoktur diye düşünüyorum. Atsız ile ilgili bu kitabın devamı niteliğinde bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz? 

Evet devamı var. Şöyle: Uzun yıllardır bir Türkçü Fikir Adamları dizisi düşünüyorum. Bu dizi Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mahmut Esat Bozkurt, Nihal Atsız’dan oluşacaktır. Atsız bu dizinin bir bölümüdür. Ancak Atsız bölümünü 4-5 cilt olarak düşündüm. Yıllardır notlar ve kaynaklar biriktirdim. Türkçü fikir sürecini Türkçü bakış açısıyla ortaya koymayı tasarladım. Bir yandan da Türkçülere model kitap çıkarmak istedim.

2012 yılında kalp krizi geçirince yoğun bakımda yatarken Atsız bölümünü öne almaya karar verdim. Zaten çoğu kısmı hazırdı. Böylece Atsız bölümünün ilk kitabını düzenledim. “Son Türkçü Atsız” kitabı sadece bir hayat hikâyesi, biyografi değildir. Aynı zamanda Atsız’ın yaşadığı dönemlerin, mücadelelerin ve ilişkilerin biraz da eleştirilerek ortaya konulmasıdır. Yani Atsız’ı, hayatı, fikirleri ve mücadelelerini dönemin olaylarıyla somut şekilde aktarmaya çalıştım. Öte yandan Atsız’ın bana uygun gelmeyen bir iki hususta da kendi fikrimi açıkladım. Mesela bunlardan biri Vahdettin konusudur. Ancak Atsız’ın neden öyle düşündüğünü de kendimce açıklamaya çalıştım.

Aslında Atsız, benim bakış tarzımla özellikle Cumhuriyet tarihimizin olaylarının çoğu demektir. Bu bakımdan tek cilt olmaz. Diğer ciltler “1944 Irkçılık Turancılık Davası”, “Atsız’ın Fikirleri”, “Atsız’ın Dergileri” ve eğer yeterli bilgi toplayabilirsem “Bilenlerin Gözünden Atsız” olacak. Böylece 4-5 cilt tamamlanacak ve ondan sonra diğer Türkçüleri hazırlayıp çıkartacağım. Ancak son cilt belki olmayabilir. Çünkü bilgi almak istediğim kişilerden bazıları nedense anlatmak istemiyorlar. Dolayısıyla bu cilt belki çıkmayabilir.

1944 davası şu anda son şekline hazır hale geliyor diyebilirim. Bu kitabımın içinde ilk defa yayınlanacak bir belge var. Zaten kitabın omuriliği o bölüm olacak. Okuyanlar 1944 davasının aslını özünü o belgeden anlayacaklar. Ayrıca kitaba uzun bir ön bilgi niteliğinde “Giriş” koydum. Bu girişte davanın açıldığı dönem ve etkenleri hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler veriyorum. Gerçi Son Türkçü Atsız kitabımda oldukça ayrıntılı olarak verdim ama burada konu itibariyle tekrar derli toplu anlatıyorum. Muhtemelen bu kış içinde hazır hale gelebilir. Ondan sonra diğer ciltleri toparlayıp hazırlayacağım.

Atsız ile Atatürk’ün tanışmamasını cumhuriyet tarihi açısından oldukça hazin bir vaka olarak görüyorum. Tarihi olaylara şimdiki zaman üzerinden yorum yapmak bir metot değil fakat Atsız ile Atatürk tanışsaydı, aralarında bir iletişim olsaydı Türkiye’de ne değişirdi?

Eğer ki Atsız ile Atatürk tanışsaydı, kitapta da değindiğim üzere, Atatürk Atsız’dan etkilenir ve dikkatini çekerdi. Bence Fuat Köprülü gereksiz yere endişe etmiştir. Kesinlikle tanıştırılması gerekirdi. Bu konuda Köprülü tarihsel bir hata işlemiştir. Evet, Atsız, sert ve açık karakterli bir kişidir. Ama Atatürk bu karakterdeki kişileri istemeyen biri değildir.

Aksine Atatürk bu tarz kişileri de tutmuştur. Mesela, Türk Dil Kurumu’nda dil bilimci olarak çalışan Ragıp Hulusi Özden, “Güneş Dil Teorisi” çalışmalarına uzak durmuş ve hatta bu teoriye inanmadığını bile Atatürk’e bizzat söylemiştir. Buna rağmen Atatürk, Ragıp Hulusi’yi bir tarafa atmamış ve aksine onu sahiplenmiştir. Atatürk, Ragıp Hulusi’nin yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nde Dilbilim Kürsüsü profesörlüğüne atanmasını sağlamıştır. Dil Kurumunda görev yapması ve dil teorisini savunması beklenmemiştir. Atatürk’ün zihniyeti ve tepkileri bakımından bu çok önemli bir olaydır. Dolayısıyla Atsız hakkında da aynı şeyler olurdu. Kaldı ki Atatürk, Türkçülere özel bir ilgi ve önem göstermiştir. Bu konunun açıkça konuşulması gerekir. Hatta bu konuda araştırmalar yapılmalıdır.

Atatürk hakkında binlerce monografi ve kitap vardır ancak onun Türkçü bilim adamlarına karşı ilgisi hakkında araştırma yoktur. Kısacası şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Atatürk, Türkçü bilim ve fikir adamlarına sahip çıkmış ve bırakmamış, her birine bilim kurullarında veya üniversitelerde yer vermiştir. Eğer Atsız, Atatürk ile tanışmış olsaydı, Atsız, Ragıp Hulusi gibi dil ve tarih tezlerine karşı görüşlerini Atatürk’e açıkça söyler ve itiraz ederdi. Atatürk bunun üzerine, Atsız’ın da Ragıp Hulusi örneğinde olduğu gibi İstanbul Üniversitesinin tarih bölümüne yerleşmesini sağlardı. Buna karşılık Andımız’ın yazarı Reşit Galip böyle davranmamış; Zeki Velidi Togan’ı tutan Atsız’ı bakan olunca okuldan attırmış ve açıkça uğraşmıştır. Reşit Galip’in de bu şekilde kindar bir tarafı vardır.

Atsız eğer Atatürk aracılığıyla üniversitede kalsaydı kanaatimce daha çok eser verebilir ve belki Türk Tarihi çalışmasını erkenden tamamlayıp yayınlardı. Çünkü zaten giriş niteliğindeki kısmını Toplamalar adıyla yayınlamıştı. Aslında Atsız, Atatürk’ün fikirlerine uygun bir bilim ve fikir adamıydı. Turancılık konusunda aralarında ayrılık vardı ama Atatürk bir devlet başkanı, Atsız ise bir fikir adamıydı. Atatürk kurduğu Türk devletini öncelikle düşünüyor ve Türk milletinin kökenlerini araştırıp önem vererek bir Turan bilinci sağlamaya çalışıyordu. Bu bakımdan Atatürk ile Atsız arasındaki fark budur: Yani Atatürk kökenler bakımından Turan çalışırken, Atsız günümüz bakımından siyasal Turancılığı savunuyordu. Bu konular üzerinde çok çalışılması lazım. Ama ne yazık ki hala Türkçü çalışmalar olmuyor. Ben facebook’ta yönlendirme yapmaya çalışıyorum ama ne kadar etkili oluyor bilmiyorum. Kısacası sonuç olarak benim kanaatim şudur; Atsız’ın Atatürk ile tanışmaması, özellikle Türk Tarihi çalışmaları bakımından büyük kayıp olmuştur. Çünkü eğer Atsız, bir tarih profesörü olsaydı bir kürsü sahibi olurdu ve birçok öğrenci yetiştirir ve onlara birçok alanda Türkçü bakışla eser hazırlatırdı.

Ama tabi bir de şu var: Atsız, ilerleyen yıllarda üniversitede kalabilir miydi? İşte bu şüphelidir. Çünkü Atsız, fikrine aykırı gelişmelere karşı susmayan bir kişidir. Muhtemelen İnönü devrinde yine üniversiteden atılabilirdi. Ya da daha sonraki dönemlerde! Çünkü Atsız susturulması mümkün olmayan bir fikir ve dava adamıydı! Atsız fikri uğruna her şeyi göze alabiliyordu!

Bu soruya ek olarak şunu da sormak istiyorum Fuat Köprülü tamamıyla iyi niyetli bir tavırla Atsız’ı düşünerek, Atsız ile Atatürk’ün tanışmasını engelliyor. Atsız ilerleyen yıllarda Fuat Köprülü’ye Atatürk ile tanışmasını engellediği için sitem ediyor mu? 

Fuat Köprülü iyi niyetliydi diyemeyiz. Yani Atsız’ı düşünerek, onun hayrı için Atatürk ile tanıştırmadı denilemez. Kitapta bu konuya yer verdim. Yılmaz Öztuna, konu hakkında, Atsız’ın kendisinden intikam alır düşüncesiyle tanıştırmadı demiştir. Bu kadar olmasa da Fuat Köprülü tanıştırmaya korkmuştur. Çünkü Köprülü Birinci Tarih Kongresi’nde, İstanbul Üniversitesi tarih tezine bazı yönlerden karşı olduğu halde o pek suya sabuna dokunmamış ve dikkatli davranmıştır. Köprülü büyük bir bilim adamıdır, çağdaş Türk Tarihçisidir. Ama fikir ve cesaret bakımından aynı değildir. Ne yazık ki o tarihlerde ürkek davranmıştır. Belki Atsız’a sahip çıksaydı, kendisi de daha farklı bir hayat sürerdi. Atsız, o tarihten sonra Köprülü’ye uzak durmuştur.

Ben tarih mezunuyum. Üniversitedeki hocalarım ilk ve ortaöğretim ders kitaplarının içeriğiyle ilgili hep sitemkâr idi. 70-80 yıl evveline bakıyoruz ki Atsız da Türk Tarih Kurumu’nu aynı nedenden ötürü eleştiriyor. Ders kitaplarındaki hatalar bu denli bariz olmasına rağmen onca yıl boyunca hükümetler ve MEB niçin bu konuda ciddi bir çalışma yapamadı? Bu bilinçli bir yozlaştırma mı?

Liselerde okutulmak üzere ilk baskısı 1931 yılında yapılan Dört ciltlik tarih kitabını en çok Atsız eleştirmiştir. Bu sebeple dalkavukların hışmına uğramış ve başına gelmeyen kalmamıştır. Oysa gerek bu dört ciltlik tarihi ve gerekse tarih tezi içi hazırlanan ön çalışmaları Atatürk de eleştirmiştir. Hatta hazırlanan bu eserleri pek beğenmemiştir. Bu çok önemlidir. Ama Atsız’ın eleştirileri dalkavukları son derece rahatsız etmiştir. Atsız’ın dört ciltlik tarih kitabına yönelik eleştirileri tamamen haklı ve bilimseldir. Ama bu eleştirileri yüzünden sürülmüş ve eziyet görmüştür.

Türk eğitiminde, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün Hasan Ali Yücel’i eğitim bakanı yapıp, kadroları Rus hayranı komünistlere ve milli bilince muhalif hümanistlere bırakmaya başlar. Bu, Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki birinci sapmadır. Hatta İnönü zamanında bu şekilde devlet dönüştürülmeye çalışılır. Arapça ve Farsça’ya karşı amansız düşmanlığın temelinde Yunan ve Latin hayranlığı yer alır. Bu konuda Hasan Ali Yücel’in vebali çok büyüktür. Bu konuda Atsız’ın duyarlılığı son derece haklıdır.

1945’den sonraki dönem Türkiye’nin ABD yörüngesine girme sürecidir. Bu, ABD emperyalizmine boyun eğme sürecini “Sömürgeci Batının Barbarlık Tarihi” adlı kitabımda ortaya koydum. 1945 yılında ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “Askeri Yardım Antlaşması” imzalanır. Bu antlaşma uydulaşmanın ilk resmi belgesi olur. ABD’nin o tarihteki ünlü Missouri zırhlısı 5 Nisan 1946’da İstanbul’a gelir. Bu zırhlı geldiğinde TC Hükümeti olmadık şaklabanlık yapar, genelevleri bile ABD askerlerine tahsis edilir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete yakışmayan işler yapılır. Yardımın nasıl harcandığını kontrol etmek için 23 Mayıs 1947’de Türkiye’ye bir askeri heyet gelir. 11 Mart 1947’de Türkiye IMF’ye girer.

Bu gelişmeler içinde eğitim alanında çok önemli bir bağlanma antlaşması imzalanır ki bu nedense pek göz önüne çıkarılmak istenilmez. Ama Türk eğitimindeki çarpık gelişmenin esas kaynağı budur. İşte bu sıkı uydu olma gelişmeleri içinde 27 Aralık 1949 tarihinde “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma” imzalanır.  Bu antlaşma ile Türk eğitimi ABD’nin kontrolündeki bir komisyona teslim edilir.

Komisyonun 8 üyesinden dördü ABD, dördü de TC’den olacaktır ama Türkiye’deki ABD Büyükelçisi fahri başkandır. Ve herhangi bir konuda oyların eşit gelmesi halinde fahri başkan olan ABD Büyükelçisinin oyu dikkate alınacaktır. Ayrıca komisyona ABD Dışişleri Bakanlığı müdahale edebilecektir. İşte Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki ikinci sapma böyle başlar. İşte sorunuzun cevabı bu iki sapmada bulunmaktadır.

Eğitimdeki bu iki sapma, Türk eğitimini Türksüz bir eğitim haline sokma yoluna yönelmiştir. Türklük olgusu, hiçbir temeli olmayan bir ad derecesine indirgenmiştir. Tabi bu süreç içinde sürekli olarak ırkçılık ve Turancılık karşıtlığı yaygara yapılarak, Türkçülük ve esas olarak da Türklük bilinci pasifleştirilmeye çalışılmıştır. İşte sonuç ortadadır. Bu şekilde ABD güdümündeki bir eğitimde elbette ki düzgün bir milli eğitim olmaz, çocuklara milli bilinç verilmez. Ders kitapları milli duyarlılıklar içermez. Ne yazık ki eğitimde maksatlı bir yozlaşma çalışması yapılmıştır.

Şimdi iki binli yıllardaki değişim, eğitimdeki üçüncü sapma niteliğindedir. Bu defa Türklük herhangi bir etnik haline getirilip Türkiye Atsız’ın deyişiyle kokteyle çevrilmek istenmektedir. Bu üçüncü sapmada eğitim tamamen yozlaştırılmakta ve ABD yörüngesinde bağımlı İslam ümmetçiliği yerleştirilmek istenilmektedir. Model ABD uydusu Arap ülkeleridir. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi. Oysa İslam temelde bağımsızlıkçıdır. Gerçek İslamcı fikir, Mehmet Akif düşüncesidir. Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf Hoca ve takipçileri ise İngilizci ve bağımsızlık düşmanıdırlar. Mustafa Sabri’nin kitaplarında bu yönde açıklamalar vardır. Bunları “İskilipli Atıf Hoca Neden Haindir?” kaynak ve belgeleriyle gösterdim. Kısacası, artık bu üçüncü sapmada emperyalizm işi bitirmek istemektedir. İşte bizim eğitimimizde sakatlık bu sapma süreçlerindedir. Böyle bir süreçte ise milli bilinç içeren ders kitabı ve eğitim yoktur. Yani sorunlar o kadar çoktur ki ve o kadar çoğalmaktadır ki, Türk milletinin bir an önce aklını başına toplaması lazımdır.

Nihal Atsız; yoğun, stresli ve sıkıntılı bir hayat sürmüş. Dergileri kapatılmış, öğretmenliği engellenmiş, hapse atılmış yine de davasından vazgeçmemiş. Bugün ardında onu takip eden binlerce genç var. Fakat bu gençler Atsız’ı bir konuda yakalayamadılar gibi geliyor bana; bugünün Türkçüleri dergicilik konusunda nedense aktif ve güçlü bir ekip oluşturamıyor. Bir dağılmışlık var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Türkçülere, özellikle biz gençlere dergicilik ve kültürel faaliyetler ile ilgili önerileriniz nelerdir?

Kitaba Son Türkçü Atsız adı konulmasına bazı kişiler tarafından itiraz edildi. Biz Türkçü değil miyiz dediler. Hele biri benle görüşmek istedi, görüşmeye gittim. Bana; “kitabınızın adı hatalı. Atsız dergi çıkardıysa biz de çıkardık” dedi. Tabi ben bu kadar sığ ve basit düşünceye, muhakemeye karşı ne anlatsam boştu. Fazla tartışmadım.

Türkçü gençler kendilerini Atsız gibi görüyorlar. Bu güzel bir duygudur. Ama kendini Atsız gibi görmek Atsız olmak değildir. Atsız olmak, onun kadar düşünmek, çalışmak, fedakârlıkta bulunmak, fikir ve tarih eserleri ortaya koymak demektir.

Ne yazık ki, Atsız’dan sonra o derecede bir Türkçü fikir ve mücadele adamı çıkmamıştır. Atsız Türkçü fikir sürecinin son temsilcisi olmuştur. Dilerim bir gün Atsız’dan sonra gelmek üzere bir son Türkçü ortaya çıkar biz de onu son Türkçü olarak görürüz. Yoksa bir dergi çıkartmak veya facebook’ta bir takım yazılar paylaşmak Atsız olmak değildir. Hele küfürlü konuşmak kesinlikle Türkçülüğe yakışmamaktadır.

Günümüzde birçok genç Türkçü grup var ve birçok Türkçü dergi çıkmaktadır. Bu durum genel anlamda sevindirici bir faaliyettir. Ama bu dergi çevreleri ve gençlik grupları nedense önemli günlerde olsun bir araya gelmemektedirler. Oysa mesela 3 Mayıs’ta, 29 Ekim’de, 11 Aralık’ta bütün bu gençlerin beraber hareket etmeleri gerekir. Böyle “az olsun benim olsun” mantığıyla bu işler olmaz ve güçlenmez. Artık devir birleşme ve güçlenme devridir. Artık hobi aşamasında grupçuluk ve dergicilik zamanı geçmiş, Türkiye bir ölüm kalım dönemecine gelmiştir.

Ben isterim ki önemli günlerde bütün bu gençlik grupları bir araya gelsinler, birlikte yürüyüp birlikte toplansınlar. Mesela önümüzde Atatürk’ün ölüm günü 10 Kasım var, Atsız’ın ölüm günü 11 Aralık var. Bu önemli günlerde Türkçü gruplar ayrı ayrı değil, beraber olmalıdırlar. Beraber oldukları takdirde muazzam bir kalabalık ortaya çıkar. Ve bu kalabalık Türkiye’deki diğer tüm kalabalıklardan daha önemli ve daha nitelikli olur. Çünkü Türkçüler gerçek fikir sahibi insanlardır. Fikir sahibi insanların kalabalığı, bence, diğer siyasi kalabalıklardan daha önemli ve niteliklidir.

Dergicilik ve kültürel faaliyetlerde önerilerime gelince; zaten yukarıda bir parça değindim. Evet, birçok dergi çıksın ama birbirine düşman olmasın. Birbirine hakaret etmesin. Önemli günlerde birlik olsunlar. Dergi çıkarmak önemli ve meşakkatli bir iştir. Ben geçmişte bu tür faaliyetin içinde bulunduğum için bilirim. Bu kadar meşakkate ve emeğe değmesi için, dergi döneme damga vurabilmeli, en azından bir etki yaratmalıdır. Bunun için de eskileri tekrar etmemeli, eskiden gelen fikirlere dayanarak yeni şeyler söylemeli, günümüzü Türkçü gözle yeniden yorumlamalı ve bir Türkçü bakış açısı getirmelidir. Bazı riskleri göze almalıdır. Dergide akademik tarzda yazılara yer verilmelidir. O güne kadar işlenmemiş ayrıntılara girilmelidir. Önemli bulgu, söz, alıntılarda mutlaka kaynak gösterilmelidir. Yani dergi bu dönemin heyecanını ve bakışını ortaya koyabilmelidir. Bunun için bazı hocalara başvurulmalıdır. Yazılar yirmi yıl sonra da açıp okunabilmelidir.

Kültürel faaliyet konusunda mesela gençler önemli fikir adamlarının ölüm yıl dönümlerinde anma toplantıları veya belli konularda konferanslar düzenleyebilirler. Bu toplantılarda kendi aralarından veya bir veya iki kişi de dışarıdan konuşmacılar seçerler. Bu faaliyet o gençlere istek ve yetenek kazandırır.

Önemli gelişmelerde bildiriler dağıtılmalıdır. Bu bildiriler, en azından belki birkaç kişiyi etkiler ve düşünmeye zorlar. Öte yandan bu şekilde bildiriler geleceğe atılan belgelerdir.

Günümüzde Türkçülük yalnızdır. Diğer siyasetler gibi emperyalizm gölgesi altında değildir. Bu sebeple kendi gücü ve kendi yağıyla kavrulmaktadır. Bu çok zor bir durumdur. Ama buna rağmen başarmak gerekmektedir. Hiçbir gölge altına girmemek ve çok dikkat etmek lazımdır. Türkçülük her zaman zor ve meşakkatli olmuştur, halen de öyledir! Ve fedakârlık gerekir!

Kitabın en güzel tarafı 40’lı yılların Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında karşılaştırma yapabiliyorsunuz. Okuyanlar görecek ki ne yazık ki Türkiye’de pek bir değişiklik olmamış. Aktörler değişmiş ama senaryo yani problemler aynı kalmış. O günlerde karşılarında çetin bir adam, Atsız varmış. Bugün ise meydan boş. Sizce Türkiye’de neden hiçbir şey değişmiyor? Sorunlarımız, hüzünlerimiz, dertlerimiz, ölümlerimiz, ekonomimiz, dostlarımız, düşmanlarımız kısacası hemen her şey aynı. Çetin Altan’a göre bunun nedeni “saydam olamayışımız.” Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin nedeni nedir? Ve sizin bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Yukarıda değindiğim gibi, Atatürk’ten sonra Cumhuriyeti, yani Türk devletini dönüştürme süreci başlamıştır. Sapmalar yaşanmıştır. En son şimdi ikibinli yıllarda devlet teokratik bir rejime dönüştürülmekte ve aynı zamanda devletin Türk niteliği ortadan kaldırılıp bir kokteyle çevrilmek istenilmektedir. 1940’lardan beri pek değişen bir şey yoktur. Hala Türk’e ve Türk devletine düşmanlık devam etmektedir. Üstelik Atatürk’ün ölümünden beridir bu düşmanlığı esas olarak devlette görev alanlar yani bizleri yönetenler yapmaktadırlar.

Atsız yaşadığı zaman içerisinde gerçekten önemli bir tepki insanıdır. Türkiye onun tepkilerini görmüş ve duymuştur. Ne var ki Atsız da ölünce gerçekten de dediğiniz gibi meydan boş kalmıştır. Ne yazık ki MHP ve Alparslan Türkeş de dinci söylemlere ve popülizme kaymıştır.

Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin sebebi, genel şekilde ifade edecek olursak; Türklükten uzaklaşma, devlet yönetimine Türk olmayan küçük hesapçıların yerleşmesi, milletin ülküsüz bir sürü haline getirilmesi ve ahlakın zayıflamasıdır. Atsız millet hayatında ülküye ve ahlaka çok önem vermiştir. Bu ikisi olmadığı zaman milletin çökeceğini ifade etmiştir.

Gerçekten de bu gün toplumumuzun temel sorunu, ahlak ve ülkü sorunudur. İnsanlar ülküsüz yaşamaktadır. Çoğu, siyaset ve televizyon manyağı olmuş durumdadır. Ülkede varsa yoksa siyaset, futbol ve televizyon vardır. Öte yandan sürekli ve yoğun şekilde algı yönlendirmesi yapılmaktadır. Toplum adeta algılara sürüklenilmektedir. Bu yönlendirmeleri, televizyon, basın ve yazar diye ortada gezenler yapmaktadırlar. Hepsi de bence belli yerlerden beslenmektedirler. Bu günkü bir akıl alma yolu da cep telefonlarıdır. Evde internet, işte internet, arabada yolda internet derken insanlar düşünemez hale gelmişler ve ellerinde bir telefonla yatıp kalkar hale gelmişlerdir.

Bu olumsuz durumların önüne geçmek için öncelikle aydınlara ve üniversite öğrencilerine görev düşmektedir. Aydınlar ve öğrenciler yetişmeli, Türkçü öğrenciler geleceğin hakim aydınları olmalıdırlar. Bu sebeple öğrenciler, öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeli ve çok okumalı çok düşünmelidirler. Okullardan mezun olduklarında donanımlı olmalıdırlar. Birer meslek sahibi olmalıdırlar. Üniversiteye girecek olanlar öncelikle, Siyasal Bilgiler, Hukuk, Askeriye, öğretmenlik gibi mesleklere yönlenmelidirler. Geleceği hazırlamak lazımdır. Bir gün gelecek gelip karşımızda durur. Şimdiden hazırlanılmadığı takdirde yine bir şey yapamayız. Üstelik bu defa durum çok risklidir. Çünkü işbirlikçiler Türkiye’yi parçalayıp Türklüğü yok etmeyi kafalarına koymuşlardır. Emperyalistle bu amaç için terörü ve bazı merkezleri beslemektedirler. Kısacası gençlere tavsiyem, kaybedecek hiçbir zamanımız yoktur. Geleceğe hazırlanmak lazımdır.

Sizin de belirttiğiniz gibi Atsız üzerine konuşulacak çok kelam var. Biraz da projelerinizden bahsedelim. Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Üzerinde çalıştığım çok kitap taslağı var. Yaklaşık 30 yıldır belirlediğim konularda hazırlık yaptım ve kaynak topladım. Aynı zamanda o konularda Türkçü bakış açısı geliştirmeye çalıştım. Bu kitap çalışmalarımı 1994 yılından itibaren kimi zaman bazı dergilerde uzun makaleler olarak yayınladım. O yazılarım Bilge Orhunlu veya Mete Savcı takma adlarıyla yayınlandı. Benim yıllardır maksadım, Türk ve Türkçü gözüyle hazırlanmış bir külliyat hazırlamak oldu. Çünkü ne yazık ki Türkiye bir dezenformasyon saldırısı altındadır. Bu sebeple Kitap ve fikir dünyamızın oryantalizm ve dezenformasyondan kurtarılması gerekmektedir.

Yukarıda belirttiğim gibi bir Türkçü dizi tasarladım. Kaynakların çoğunu topladım. Bir kısmında da gerekli notları aldım. Şimdi toparlanıp düzenlenmeleri gerekiyor.

Türkçü dizi dışında, “Hasan Ali Yücel-Kenan Öner Davası”, “Lozan”, “Oryantalizm”, “Osmanlı’nın Sömürgeleşmesi”, “Milli Mücadele Dönemi Basını”, “Atatürk”, “Türkçülük Anlayışım”konulu kitap ve bunların dışında deneme çalışmalarım var. Kimi çoğunlukla hazır, kimi nispeten hazır durumda. Yeni bilgi veya gerekli bir husus görünce ekliyorum.

Bir de ömrüm yeterse Genel Türk Tarihi’ni Atsız’ın tarih teziyle yazmak istiyorum. Bunun için gerekli şemayı ve sorunlu ayrıntıların bir kısmını tasarladım. Tabi bütün bunları kalan ömrüme sığdırabilecek miyim bilmiyorum. Ama kendime uzun zamandır çizdiğim program budur. Ayrıca bazı notlar var, arada belki birkaç küçük kitap da çıkartabilirim.

Son olarak, Şilep Dergi okuyucularına tavsiyeleriniz nelerdir? Örneğin başucu kitabı olarak önerebileceğiniz birkaç tane kitap istesek sizden?

Bana kitap tavsiyesi sorarsanız ben size bir kitaplık dolusu kitap öneririm. Bu öneriyi başlıca üç bölüm altında yapabilirim. Birincisi Türkçü fikrin gelişimi bakımından Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Atsız ile Atatürk’ün tüm eserleri okunmalıdır. İkincisi tarih bilinci ve bilgisi bakımından Atsız, Zeki Velidi Togan, Bahattin Ögel, Osman Turan, Faruk Sümer, Mehmet Altay Köymen, gibi Türkçü zihniyete sahip tarihçilerin temel eserleri okunmalıdır. Üçüncü olarak ise, yabancı tarihçi ve Türkologlar okunabilir, ancak bunların eserleri oryantalizm etkisi altında olduğu için asıl kaynak ilk iki grup olup, bu üçüncü grup eserlerde dikkatli olmak lazımdır. Bunların dışında da okumalar mutlaka yapılmalıdır. Mesela Hitler’in ne dediğini öğrenmek için Kavgam kitabını, Marksist anlayışı anlamak için Marks ve Engels’in kitaplarını okumalıdır. Kısacası Türkçü olmak öyle kolay değildir. Türkçülük siyaset değil, öncelikle fikirdir. Bu bakımdan bilgi birikimi ve fikir derinliği olması gerekir. Türkçünün bir bakış açısı olmalıdır. Dünyayı ve olayları öyle görmelidir.

Türkçü genç sadece fikir ve siyaset demek değildir. O genç aynı zamanda edebiyat bilmelidir. Roman ve şiir okumalıdır. Bir Türkçü genç önce Atsız’ın romanlarını okumalıdır. Özellikle Ruh Adam iç hesaplaşma gereği bakımından 2-3 yılda bir tekrar okunmalı diyebilirim. Türkçü genç aynı zamanda bir insan olduğunu ve duyguları bulunduğunu da unutmamalıdır.

Siz bu günlerde hangi kitapları okuyorsunuz?

Ben hayatım boyunca kaynak topladığım için genelde aklımdaki kitapları toptan alır ve o andaki fikir ihtiyacıma göre okurdum. Halen de öyle yapıyorum. Tabi arada başka kitaplar da okuduğum olmuştur. Gençlere aynı anda birçok kitap okumalarını öneririm. Bu tarz okuma zihni ve beyni geliştirir. Eğer bir şeyler yazmak istiyorlarsa, o zaman da disiplin içinde genelde konuyla ilgili okumalara önem vermeleri gerekir.

Bu tarz okumalar yani kitap hazırlama amacı dışında, geleceğe hazırlık olmak üzere ara okumalar kapsamında son olarak okuduğum kitaplar şunlar oldu:

-Soner Çağaptay; Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir?; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, 2009

-Bilal N. Şimşir; Lozan Günlüğü; Bilgi Yayınevi, 2012

-Doğan Duman, Serkan Yorgancılar; Türkçülükten İslamcılığa Millî Türk Talebe Birliği; Vadi Yayınları, 2008

-AybenizAliyeva; Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Doğu Kütüphanesi Yayını, 2008

-Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ev Antropoloji; Doğan Yayınları, 2012

-Murat Bardakçı; İttihatçı’nın Sandığı; Türkiye İş Bankası Yayını, 2014

-Saim Savaş; XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik; Türk Tarih Kurumu Yayını, 2013

-Bestami S. Bilgiç; Doğu Karadeniz Rumları: İsyan ve Göç (1919-1923); Türk Tarih Kurumu Yayını, 2011

-Türk Amacı (Tıpkıbasım); Türk Dil Kurumu Yayını, 2009

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim Hayri hocam. Yeni projelerinizi de konuşmak İnşallah kısmet olur.

Röportaj ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Yolunuz açık olsun.

Mürsel Ferhat Sağlam

ŞİLEPDERGİ

Okan Bayülgen: “Ben televizyonun porno yıldızıyım”

0
Medyaradar sinema-tv eleştirmeni Murat Tolga Şen ekranların en hırçın adamı Okan Bayülgen’le söyleşti. Şovmen, TV dünyasına dair çarpıcı tespitler yaptı.

Medyaradar’da yayınlanacak röportaj için günler öncesinden sözleşmiştik. TV’de gece şovunun kralı Okan Bayülgen’le Doğan apartmanındaki evinde buluştuk. Kendi havasını bulmuş, rahatlamış ve yeni yapacağı programla ilgili olarak da şimdiden tatmin olmuş, içi rahat bir hali vardı. Evi güzeldi, her köşede kitaplar-oyuncaklar-fotoğraf makineleri vardı. Hem onları kurcaladık, hem de TV’den, tiyatrodan, sistemden, sisteme karşı olmaktan ve yeni programı Dada Dandinista’dan konuştuk. Keyifli okumalar…

BAŞKALARINI UYARAN ADAMLAR BAŞIMA BELA OLUYOR

Yeni programın Dada Dandinista’ya çok az kaldı Okan… Eğlendirmek için geliyorsun bu kez!
Genel bir eğlencesizlik var, çok keyifsiziz daha doğrusu nasıl eğlenilir, eğlenmek için insanlar ne yaparlar bunu unuttuk. İşin doğrusu, sosyal medya denetiminden şikayetçi değilim ama bu tabi ki itaat eden adam, kurallara uyan adam, başkalarını da uyaran adamlar kalabalığı çok yerde başıma bela oluyor.
Mesela, üniversitede burada sigara içemezsin diyen genç kız görünümlü öğrenci olmayan bayanla başımın belaya girdiği gibi… Küçük ve bize özgü olan günlük hayatın kurnazlıklarını yaparken başımıza musallat olan tipler var ve bunlar bizi sürekli bir imtihana sokuyor, bu imtihanda biz, nasıl yaşamalıyız, evlenmeliyiz, çocuk sahibi olmalıyız vs. konularda toplum kendini sürekli olarak sınava sokuyor. Benim şu anda gördüğüm şey şu; benim önerim gelenekçiliktir.  Orta Anadolu’daki adamla Karadeniz’deki adam farklıdır, Ege’deki adamla Marmara’daki adam farklıdır, eskiden farklıydı, farklı saatlerde kalkarlar, uyurlar, farklı türküleri söylerlerdi. Modernleşme aynılaşmayı getirdi, artık herkes aynı apartman dairelerinde oturup aynı şeyleri yiyor ve ortaya müthiş bir kültürel yoksunluk çıkıyor.
Çocukken hangi şehre gitsek oranın gazozunu içerdik, artık her yerde aynı büyük markalar var mesela…
İşte bu sistemin arzu ettiği şeydir! Çünkü o zaman hazır giyimden fast food’a kadar her şeyi kolayca ve büyük miktarlarda satar size…
Ama sistem bu konuda çok başarılı… Tüketici farkındalığı denen şey bile yeni ürünler satmaya yarıyor. Alçıpenli, laminat parkeli, PVC pencereli evlerde oturan ama pazarda organik domates peşinde koşturan arkadaşlarım var!
Hep aynılaştırılmış adamlar da aynı şekilde eğleniyor işte… Bugün televizyonda hep aynı şeylere gülünüyor. Mutlaka biz bir acılar ülkesiyiz ve günlük yaşamamızın büyük kısmı dramdan ibaret. Dolayısıyla dizilerde sülalecek ağlayacaklar, tiyatroya benzeyen ama tiyatro olmayan, skeçlerden mütevellit, işte “dört sandalyeyi yan yana çektik minibüs oldu” diye bir şey olacak ve buna güleceğiz, Bu da bana çok can sıkıcı oldu.

FLASH TV DEVRİMCİ KANALDIR!

Sen yıllardır TV’de farklı bir şeyler denedin. İlk kez Satel’de izledim seni…  Askerden gelmiştim, Tansu Çiller yüzünden üç ay da fazla yapıp üstelik ama seni izledim sonra Müebbet Muhabbet’çi arkadaşlar vardı, Cenk ve Erdem onları izledim ve “memleket ne güzel olmuş ya böyle” dedim. İnsanlar elinde viski kadehi, ağzında puro Yılbaşı programı yapıyordu ama yıllar içinde TV değişti. Artık tek bir kanalın yansımalarının sebebini izliyor gibiyim ve farklı bir şeyler sunan bir tek sen kaldın!
Harika çocuklardı Müebbet Muhabbet’i yapanlar ama Flash TV’yi unutmamak lazım! Dünya ölçeğinde devrimci kanaldır. Flash TV için kötü konuşanları da kınamış olayım. Dünya yıkılsa orada göbek atıldığını söylüyorlar ama bir yandan da alternatif bir kültür gerçekliği sunan, bu kadar çok türkü, fantezi müzik vs. başka bir yerde yoktur.
Hepimiz Gerçek Kesit’le büyüdük!
Ben de hayranıyım. Flash TV, abartılı bir duygusallıkla tanımlamak gerekirse bir kaybedenler kulübüdür ama eğlenceye devam eder ama beri yandan diğer kanallara baktığınızda; riyakar bir kaybedenler kulübü yapmaktansa samimi bir kaybedenler kulübü yapmak iyidir.

İKONA DÖNÜŞTÜM, KIRILMAYI BEKLİYORUM

Yıllar içinde farklı şeyler denedin. En ünlü olanlar da hiç ünlü olmayanlar da geçti senin programından… Blogcular, doktorlar, profesörler, dernek yöneticileri vs. Başka bir yerde söz hakkı bulamayanlar…  Peki, artık sıkılmadın mı? TV değişti, “ne işim var benim buralarda ya?” demiyor musun?
Şöyle, sıkılmadım derken… Hiçbir zaman iş yapma heyecanımızı kaybetmeyiz, yaşlansak da, ölsek de, profesyoneller için bu heyecan kaybolmaz. Profesyoneller için meslekleri için çok çekici olmamıştır. Doktor, pilot ya da fırıncı… Bunların hiçbiri işine isteyerek gitmez ama kendileriyle bir yarışları vardır, daha iyisini daha yetkin bir şekilde üretmek isterler, bir mesleğin heyecanı budur. Ben, bu sanat, bu underground, bu pop kültür falan diye ayırmıyorum. Kocaman bir şov dünyası olarak görüyorum. Televizyona çıkıp “her sabah bir Çengelköy hıyarı yemelisiniz” diyen adamdan, bir politikacıya, yüksek sanat yaptığını iddia eden birinden bir falcıya kadar… Bunların hepsi şov dünyasının parçaları ve hepsinin de kendisini satabileceği bir paketi var. Ben yıllar önce bir nevi ikon kıran olarak girdiğim bu dünyada, kendim de zaman içinde bir ikona dönüşerek kırılmayı bekledim. Bloggerlar, sözlükçüler, sosyal medyadakiler bu ikonu nefis bir şekilde kırmaya başladılar ve bu kırma dökme girişimlerine de hiçbir zaman öfkeyle ya da “vay bu lafı bana nasıl ederler” diyerek bakmadım. Çünkü biliyorum ki ben nasıl bir takım ikonlara savaş açtıysam bu adamlar da 20 senedir görmeye alıştıkları hatta birlikte büyüdükleri bu adama saldıracaklar, eleştirecekler buna bozulmuyorum. Ben her sene çalışmaya şöyle başlıyorum; sizi yine şaşırtacağım! Yine kalbinizde ve aklınızda bir yer edinmeye çalışacağım ve bunu çözmekle ya da kırmakla uğraşacaksınız. Bu nefis bir dalga! Bu, benim gençlerle diyalogumu diri tutan bir şey…

TV BİR PORNOGRAFİDİR, BEN DE BİR PORNO YILDIZI OLMALIYIM

Gençlerle birlikte olmaktan hoşlanıyorsun…
Çok memnunum! Tabi ki sokağa çıktığımda yaşlı birinin ki ben de yaşlanıyorum, basmakalıp bir şekilde “Okan bey sizi TV’de görmekten hoşlanıyoruz” demesi güzeldir ama bu bana yetmez, bilirim ki bunu herkese söylerler. Ben sokaktaki 17-19-25 yaşındakinin bana nasıl baktığına ya da benle ne paylaştığına bakıyorum. Yani “bak meşhur geliyor” diye değil de “yahu sen şu konuda ne düşünüyorsun ya da bunu niye böyle yaptın” diye beni sıkıştırıp iletişim dediğinde tamam diyorum; ben bu adamın gönlünde izlediği sinema-TV insanlarından daha fazla yer tutmuşum. Biliyorum ki yaptığımız şey çok da mühim değil, sanat hiç değil, suya yazı yazıyoruz. TV bir pornografidir ama bir porno yıldızı nasıl gizlice kafasına kazınıyorsa insanların ben de o etkiye ulaşmak istiyorum.
Porno yıldızı benzetmesi güzel… Seninle Seks Furyası üzerine bir program yapmıştık Okan… Bak aradan yıllar geçti insanlar hala internette Arzu Okay, Zerrin Doğan’ı aratıyor. Senin derdin de o şekilde anılmak mı?
TV eğer pornografikse bi porno yıldızı olmam gerektiğini biliyorum. Bunu tartışmam bile… Ama toplumsal riyakarlıklarımız var ve bu riyayı biz uydurduk. Bizim halkımız ‘Politically Correct’ değildir, Bizim kasabalarımızda-köylerimizde topala topal, köre kör denir ama bunu aşağılamak için söylemezler. Bu çok acayip bir samimiyettir. Buna karşın TV gibi hızlı bir medyada yayınlanan bir kadın programında bir saniye önce şehit haberlerine ağlarken bir saniye sonra göbek atmaya başlayan kadınlar görürsünüz! Maden felaketi olunca yapılan acılı haberlere çipil gözlerle bakmasını da arkadan gelen zıplayan kedi-köpek haberlerine de kahkaha atmasını biliyorlar. TV böyle bir riyakarlık içindeyse bu çok daha berbat bir şeydir.

HERKESİN BİRLİKTE DİNLEYECEĞİ BİR TÜRKÜYÜ YAZAMAM ARTIK

Sosyal medya ve bir dünya TV kanalından pompalanan bu acı-stres-isyan bizi delirtir mi? Eskiden köyde yaşayan adam komşusunun ölen ineğine üzülüyordu ama bizim üzerimizde bütün dünyanın derdi var.  Sanki sen de artık biraz bunalmışsın, Dada Dandinista’da öyle bir rahatlatma kaygısı var gibi…
Açıkça söyleyeyim; ben eğlenceyi üretiyorum. Adetim değildir ama geçen gece bir arkadaşımın gece kulübüne gittim. Çıkışta işte orada basından insanlar var, diyorlar ki bana, “eğlendin mi?” Ben de dedim ki “ben eğlenmem, eğlendiririm, eğlenceyi üretirim” Ben böyle yerlere eğlenmek için gitmiyorum, eğlenilen bir yer benim meslek alanıma giriyor. Sinema eleştirmeninin film seyretmesi gibi bir durum… Bir yandan sosyal tarifi yaparak üretemem bunu, bu senin gibi adamların işi, bunun sosyal çıkarımı… 2014 senesini İstanbul’da yaşayarak dünyaya bakan bir adam olarak, herkesin burnunda bir santim uzaklıktaki tablete ya da akıllı telefona bakarak yaşadığını görüp buna alternatif bir şey üretmeye çalışıyorum ama artık herkesin birlikte dinleyeceği bir türküyü yazamam artık, öyle bir film vs. de yapamam. Artık herkesin birlikte izlediği, dinlediği şeyler bir zekaya sahip değil. Artık dünyada da böyle… Lady Gaga’ya bak mesela; çocuk şarkılarının üstüne seks koyup satıyorlar!
Bu sığlık hali giderek yükseliyor ama… Hatırlıyorum da, Bernardo Bertolucci’nin Son İmparator filmini küçük bir kasabada, amcalarla-teyzelerle birlikte izlemiştim. Şimdi hayatta o insanları böyle bir filme sokamazsın. TV’de de öyle… Artık her şey herkes izlesin diye…
70’li yıllarda satılan bir Orhan Gencebay ya da Cem Karaca albümüyle bugün satılan bir Demet Akalın albümünü karşılaştırdığın zaman herhalde herkesin evine Cem Karaca albümünü zorla sokuyorlardı diye düşünürsün.

DANDİNİSTAN DİYE BİR ÜLKE İCAT ETTİM

Eskiden dolmuş müziği diye aşağılanan türler bile şimdikilerden daha kaliteli… Biraz da bu yüzden kıymete bindiler galiba…
Ama ben, tiyatroda, TV’de, müzikte yeni çıkan her şeyi takip eden bir adam olarak, yeni çıkan tiplere baktığımda 2000’lerde müthiş üretimler olduğunu görüyorum, tek fark sanatın artık toplum tarafından paylaşılamaması oluyor. Artık plastik sanatlarla ilgilenenler uçak kaldıran pilotlar ya da ameliyata girmiş cerrahlar gibi konuşuyorlar, artık kimse onların dilinden anlamıyor. Benim yaptığım şey çok basit, basit bir Amerikan formatını 2007’den beri kanepeyi-koltuğu da atarak yapıyorum. Bunu yaparken her sene br alt metin yazmaya çalışıyorum .Bu yıl da Dandinistan diye bir ülke icat ettim, siyasi değil ama sosyal bir gözlem geliştirerek, özgürlükleri sonuna kadar kullanmak gerekse bakalım kim özgür yaşayabilecek, eğlenmek zorunluluk olsa ortaya nasıl kültür çıkacak diye soracağım. Bu nasıl bir gözlem? Sadece hafta sonunda İstanbul’da eğlenmeye gelen insanların nasıl acı çektiklerini görerek bunu yapabiliyorum. Ben hep hafta sonu çalıştığım için insanların nasıl eğlendiğini bilmiyorum. Bir iki kez dışarı çıktığımda insanların acı çektiklerini ve sadece Pazartesi günü ofise gittiklerinde anlatmak için malzeme toplamaya çalıştıklarını gördüm.
Sana komik bir şey söyleyeyim; bu tür mekanlara yanlarında yedek üstbaş götürerek giden ve kıyafet değiştirerek foto çektirip Instagram’da falan 6 ay ekmeğini yiyenler var!
Aha mükemmel! Evet, Twitter’ın da ipini çekmekte olan bir Instagram var. Artık yazmayalım, fotoğraftan iletişim kuralım diyorlar. İnsanların yaptığı yayının bu kadar hızla kabuk değiştirebilmesi çok şaşırtıcı. 10 yıl önce bloggerlar vardı, oturup sayfa sayfa yazıyorlardı, sonra Facebook çıktı, sonra Twitter’da 140 karaktere düştük. Şimdi Instagram var, çek bir fotoğraf koy…  İletişim çok hızlı… Godard’ın meşhur lafı vardır ya; “iletişimin bin bir yolu  var ama kendisi yok” diye.. Talk Show meselesini yıllardır çok katmanlı ve enstrümanlı bir iletişim yolu haline getirmeye çalışıyorum. Bu Okan’ın özelliği…

EKRANLARIN KALICIYÜZLERE İHTİYACI VAR

Dedin ya, ben basit bir şey yapıyorum diye… TV’de unutulmaz bir sürü şey izledik ama yerine yenisini de koyduk. Ama mevzu gece şovu olunca bir seni bir de Beyaz’ı (Beyazıt Öztürk) değiştiremiyoruz. Arada gelip iddialı bir şekilde deneyenler oluyor ama tutmuyor. Sizin sırrınız nedir abi, tarikat mısınız, kanal yöneticileriyle gizli anlaşmalarınız mı var?
Valla bizimle hiç alakası yok, bulunmaz Hint kumaşı da değiliz. Başta Faruk Bayhan olmak üzere Murat Saygı, İrfan Şahin, Ömer Özgüner, Adem Gürses, Ekrem Çatay gibi çok önemli genel yayın yönetmeleri gördü Türkiye, hatta TV8’deki Abiş Hopikoğlu’nu da sayabilirim… Onlarla bizim bazen çok uyumlu bazen de kavga dövüş ama tutkulu bir ilişkimiz oldu. Kafaları farklı farklı şeylere çalışan adamlar bunlar ama özellikle Faruk Bayhan’dan bahsetmek isterim. TV yüzü nedir ve niçin TV yüzü, üzerinden az para kazansan da reyting getirmese de çok önemlidir, o bir kez daha ortaya çıkıyor. Eğer sadece dizi yayınlayacaksan baba, D-Smart ya da Digiturk’ten bir kanal kirala koy arka arkaya dizileri yayınla gitsin ama TV yayıncılığına kamyonla para harcıyorsan senin televizyonun yüzü olacak insanlara ihtiyacın var. Bunlar kimlerdir; sabah günaydın diyen, akşam haber sunan ve en sonunda seyirciyi haydi yatağa diye gönderen adamlardır. Bugün rekabet çok daha sert, çok kanal var, hızla büyük patlamalar yaşaması gerekiyor programların ama bir yandan da kalıcı yüzlere ihtiyacı var kanalların ve gençlere şans vermeleri lazım, şans vermezlerse ortaya çıkmazlar.

BÜYÜK KANALLARIN EKMEĞİNİ ANADOLU ÇIKARACAK

O zaman tam burada bir soru sorayım; Westernlerden biliyoruz, batının en hızlı silahşörü olmak için gidip batının en hızlı silahşöründen ders alman, sonra da ustanı vurman gerek! Sen bunu yaşamışsındır, artık gençlere el uzatmaktan korkmuyor musun, “banane ne halleri varsa görsünler” demiyor musun?
Hayır diyemem. En son Altın Kelebek aldığımda dedim ki artık bu ödülü almayacağım, onlar da benden sonra bu ödülü kaldırmışlar! Geçen yıl ödül vermek için çıktım sahneye ve dedim ki, “bana vermeyin dedim, kimseye vermeyin demedim!” Bir sürü genç var ve de kapı gibi Beyaz var ve dedim ki gelecek sene ben sunmak istiyorum, ödülü de Beyaz’a vereceğim. Talk Show dediğin şey şu, televizyona bir iş yapıyorsun ve ne Beyaz ne de ben, bunu allayıp pullayıp bir haltmış gibi satmak durumunda değiliz ama biz artık kendimiz bir TV formatı haline geldik ve böyle adamlar önemlidir. Amerika’da da böyle… Jimmy Fellon’u, Conan’ı, Jay Leno’yu izleyerek yatağa gider insanlar.
TV’nin geleceğinde ne görüyorsun?
Lokal tavır diye bir şey ve bu çok önemli… Karadeniz’de ya da Ege’de ya da ülkenin başka yerinde yayın yapan kanalları büyük bir heyecanla takip ediyorum. Eskiden nasıl radyolar TV’nin fırınıydı, altyapı oradan geliyordu. Artık büyük kanalların da ekmeğini Anadolu çıkaracak.

Adana TV’leri enteresan işler yapıyor
Evet, bak ben Kıbrıs TV’lerini de öyle dikkate değer buluyorum.

ŞOV DÜNYASININ MICK JAGGER’IYIM
Peki, muhabbete devam… Senin şovlarında gizli bir feminenlik var ve kadınlar seni izlemeye bayılıyor. Beyaz’ı da elbette ama o ailenin yakışıklı çocuğu…
Ben bu şov meselesinin Mick Jagger’ıyım aslında… Adam erkektir ama bir kadından daha kıvrak dans eder. Beyazıt bana nazaran Kadir İnanır gibi duruyor! Onun seyircisi de onu öyle ister. Ben bir anda daha kırıtık kıvrak, bir anda da öküz gibi sert ve çirkin olabilirim. Conan çizgi romanlarını bilirsin, bir karede vahşidir bir karede yakışıklı görünür vs.
Geçen sene sosyal sorumluluk sahibi bilgilendirici programlar yaptın, medya programları yaptın, konusunda uzman insanlar çıkıp konuştu vs. Bazılarına ben de katıldım ama sanırım bu sene öyle bir şey yok sanırım?
Bu sene yok çünkü işin doğrusu bilinçlenmekten de, bilinçlendirmekten de usandım! Yıllardır söylediğim şey; ben televizyondaki pis-ukala herifim, hani şu İngiliz’in ‘dirty old man’ dediği… E pis olması gereken herifken, kansere de, madene de çocuk tacizine de, siyasete de, hepsine birden yürümeye kalktığın zaman bir anda kendini bu kadar sosyal sorumluluk projesi içinde projeye dönüşmüş olarak buluyorsun! Ben projeye dönüşmek istemiyorum, hiç istemedim de hatta dedim ki “bir gün ben böyle programlar yaparsam, bunları yapacak memlekette başka adam kalmamış demektir” ama bir yanda da insanlar seslerini duyurmak istiyorlar. Mesela bu ilik bankası-ilik nakli meselelerinde cidden güzel kampanya yaptık. Çok mu yararlı oldu, sanmıyorum ama bugünün genç adamları artık kendilerini daha iyi hissetmek için sosyal sorumluluk projelerine daha erken giriyorlar. Kız arkadaş bulmak için de yaparsın bunu ama amacın bu olması ne fark eder ki, kim 17 yaşındaki bir gençten kendisini topluma adamsını ister ki ama bu gençler böyle adanmış insanlar oluyorlar. Sokakta beni çeviriyorlar “abi, benim bir sosyal sorumluluk projem var” diyor genç arkadaşlar. Yahu, manyak mısın? Gidip bir kıza aşık olsana, elini tutsana, gidip top oynasana, senin de zamanın gelecek, elini güçlendir, bir meslek edin para kazan o zaman ada kendini…

KARİZMATİK BİR EĞLENCE SUNMAK İSTİYORUM
Sosyal medyada havalı bir şey ama bu…
Evet ya! Bunlardan bunaldım işte, öyle olaylar yaşadım ki, bunu büyük bir görev bilinciyle yaparken dahi… Diyorlar ki “Okan sen de çok duyarlısın” Yahu ben duyarlı falan değilim ama bunları da yapmamız lazım. Kimse ne iyi, ne duyarlı ne de çok üzgün! Sadece görevleri bu… Olması gereken serinkanlılık da bu… Yap programında kakara kikirini ama araya da şunu sok, bu senin görevin, bunu yaptın diye iyi-duyarlı adam olmuyorsun. Bu sene yapmak istediğim de şu; bütün bu sorumluluklardan alınmış saf bir eğlenme deneyimi sunmak istiyorum TV’den… Hafta içi aptal ve eğlencesiz işlerde, yarışmalarda-skeç programlarında insanların nasıl kıvrandığını izleyenlere daha karizmatik bir eğlence sunmak istiyorum, hepsi bu…
Televizyon neden bizi bu kadar utandırmaya çalışıyor?
Halkın gereksindiğini verenlerle halkın istediğini verenler çatışır ama ikisi de saçmadır. İkisinde de kişilik kaybı söz konusudur. Samimi değildir bu iki görüşte… Hâlbuki siz, işinizi dürüstçe ve kendinize uygun bir şekilde yaparsanız, o zaman halk şunu mu gereksinir, bunu mu ister diye üzerine felsefe yapmanıza gerek kalmaz. Evet, eğlence satmak zordur çünkü ihtiyaç değildir, eğlence lükstür. Önce talep yaratacaksın. İlginç, farklı ve hatta biraz edepsiz olacaksın ve bunu insanlar sadece bir kez değil tekrar tekrar almak isteyecekler. O yüzden bunlar aptal tartışma konuları olarak kalıyor. Ben hep düşünmüşümdür, programa çıkmadan önce makyaj aynasında “ya benden ne olur?” diye “Ulan, birazdan o programa çıkacaksın, sende ne var ya, ne bir enteresanlığın var, ne bir dramatik bir hikayen var, hiçbir tarafın yok, senden ne olur?” bu beni kamçılardı, çünkü inanırdım, öyle bir illüzyon yaratmalıyım ki, öyle bir adrenalinle zamanı biraz eğip bükerek onları biraz şaşırtmalıyım ve hala da bunu düşünüyorum, hala da bir halta yaradığımı düşünmüyorum.

SİNEMADAN SIKILIYORUM

Bazen bunaldığımda Bob Hope filmleri izlerim. Onun hafifliği beni gerçekten rahatlatır. Bir kalitesi de vardır yani… Dada Dandinista’da bunu mu yakalayacağız?
Evet, aynen öyle… Çünkü geri kalan zamanda da ben tiyatro yapacağım!
Hah, buraya geldiğimiz iyi oldu! Pek kimse sinema yapmazken senin filmlerini izliyorduk, şimdi senede 100 film izliyoruz ama yoksun!
Sıkılıyorum sinemadan…
Bu mudur?
Budur, evet, sıkılıyorum çünkü anında sonuç aldığım bir alanım var. Şimdi gidip bir film çekip, aylar sonra montajının-müziğinin yapılması vs. içinde olmak istemiyorum. Sinema dediğin şey de artık çok değişti. Sosyal medya her şeyi değiştirdi. Vine dediğin şey sıradan insanların kısacık filmleri aslında… Bu kısa filmi patlatır diye düşünüyorum ama olmuyor. MTV yüzünden video klipler tavan yapmıştı mesela, dünyanın en iyi yönetmenleri klip çekti ama bugün bu iş düştü amma velakin bir yandan da çok kaliteli işler çıkmaya başladı. Sinemanın da artık başka bir formata geçmesi lazım…
Bu sene bir sloganın var mı?
TV8’de “haftada 5 gece yalnız kalmayacaksın” Show’da “TV’deki arkadaşın benim” dedim. Bu sene de yeni bir şey geliştiriyorum, bu sene yapmak istediğim şey şu… Ben Tarkan gibi biri değilim, güzel değilim, iyi değilim, cici değilim ama ben TV’yi izleyenlerin kavga da edebildikleri arkadaşlarıyım ve onlara bu yıl daha iyi, daha direkt bir şey vereceğim. Ben beni izleyenlere benzeyen bir adamım ama bu kez bu arkadaş romantizmini de aşıp daha iyi, daha sürprizli bir şeyler yapmam lazım. Buna kendimi biraz fazla kaptırmışım, Twitter’dan milyonlarca kişiyle arkadaş olduğum zaman bunu anladım, arkadaş olmak yetmiyor. Artık mesele takipçi-reyting vs. değil. Bunlar tarih olan şeyler, başka şeyler yapacağım.

TELEVİZYONUN GÖRÜNMEYEN DÜŞMANLARI VAR
Gençler sanki sana biraz kızmışlar da yine de mahallede başka kimse olmadığını fark edip barışmak niyetindeler…
Evet, ben bunu çok güzel buluyorum. Hakkımda haksızca yazılmış da olsa bir eleştiri okumayı seviyorum. En azından tepesi atınca bana yazıyor. Adam eleştirilmedik tarafımı bırakmamış ama bir sayfa yazı yazmış. Ha, bu kadar çok kızılmaya değer miyim? Teşekkür ederim, değer bulunduğum için… Aynı adam senelerdir “bir daha seni izlemeyeceğim” diye yazıyor Ekşi Sözlük’ten… Sağ ol baba!
Sen 20 yıl önce TV’de sigara içen adamdın, 20 yıl sonra ne olacak? Mesela birkaç yıl önce TV’de niye belgesel yok diyordun, şimdi bunu bile tartışmak lüks oldu! Nereye gider bu işler?
Görünmeyen düşmanları var televizyonun. Benim sabahtan akşama kadar mutfak kanalı izleyen arkadaşlarım var. Orada gördükleri şey çok hoşuma gidiyor. Yemek yapılıyor baba… Politika yok, cinayet yok, trafik kazası yok… Sarımsakla, mantarları ince ince dilimliyorsun işte…
Üstelik mutlu sonla bitiyor!
Aynen, şimdi bu 18 Televizyonu için harekete geçtiğimde anlatmaya çalıştığım şeydi. Sokaktaki kültürü kaybediyoruz. Televizyona bunun karşılığını koymamız lazım. TV’den bize geçen çok çirkin-aptal bir fast food akıyor insanların üzerine ama mutfak kanalında bile daha çok kültür var, gelenek var, alışkanlıklar var. Bu ülkede daha iyi yerler görmek-yemekler yemek-eğlenmek isteyenler var, ülkenin büyük bir yüzdesi para sıkıntısı çekse de öyle…

UN MU ÖĞÜTECEKSİN DE DEĞİRMEN SATIN ALIYORSUN?
Bazen hiç şunu düşünüyor musun; “aman ya, ne uğraşıyorum bunlarla? Gideyim güneye, bir kasabaya yerleşip domates yetiştireyim” diye…
Güneyde öyle bir kasaba yok, öyle bir domates tarlası yok, olsa gider yerleşirim, dünyada da yok, bunu bilelim. Ha, yıllardır hem sisteme karşısın hem sistemin içindesin sorusuna da şöyle karşılık verdim. Gidip Foça’da domates yetiştirseydim sistemle nasıl mücadele edecektim? Sistem o zaman beni tükürmüş olmayacak mıydı? Burada biraz Yunan şair Kavafis’e atıf yapmak gerekiyor; öyle bir yer yok… Giderken sen, seni de götürüyorsun işte yanında…
Gidip o adamların tadını da kaçırmamak gerek!
Evet, bravo! Zaten kaçırdılar iyice o Bodrum’a Antalya’ya yerleşenler, gidip çok büyük paralarla önce arsaları sonra gerideki tarlaları ve en sonunda değirmenleri bile satın aldılar. Kültürü mahvettiler.  E, be adam! Gidip un mu öğüteceksin de değirmeni satın alıyorsun? Bir aptal romantizm yüzünden değirmenleri bile satın aldılar!
Peki, son soru: bana röportaj verdiğin ve sana en son okuduğun kitabı, seyrettiğin filmi sormadığım için mutlu musun?
Ya o kadar çok kitabı aynı anda okuyorum ki ama sorsan hangisi söyleyemem çünkü uyanıyorum elime şunu alıyorum, uyurken başka bir kitaba bakıyorum. Sislerin içinde takip ediyorum. Tamamen bir kafa karışıklığı içerisindeyim, hangi kitabı okuduğumu ancak tatilde anlıyorum, çünkü bavulda götürmüş oluyorum. Kültür çok hızlı… Hangi şarkıyı Youtube’dan mı CD’den mi dinlediğimi, hangi bilgiyi okuyarak mı yoksa Google’dan mı aldığımı, hangi filmi nerede seyrettiğimi hatırlamıyorum!
Bu hepimizin derdi sanırım… Var mı başka bir söyleyeceğin Okan?
Yok, valla güzel oldu. Çok teşekkürler, sigara içiyor muydun sen?

Murat Tolga Şen 05.11.2014

MEDYARADAR

Okan Bayülgen: “Ben televizyonun porno yıldızıyım”

0
Medyaradar sinema-tv eleştirmeni Murat Tolga Şen ekranların en hırçın adamı Okan Bayülgen’le söyleşti. Şovmen, TV dünyasına dair çarpıcı tespitler yaptı.

Medyaradar’da yayınlanacak röportaj için günler öncesinden sözleşmiştik. TV’de gece şovunun kralı Okan Bayülgen’le Doğan apartmanındaki evinde buluştuk. Kendi havasını bulmuş, rahatlamış ve yeni yapacağı programla ilgili olarak da şimdiden tatmin olmuş, içi rahat bir hali vardı. Evi güzeldi, her köşede kitaplar-oyuncaklar-fotoğraf makineleri vardı. Hem onları kurcaladık, hem de TV’den, tiyatrodan, sistemden, sisteme karşı olmaktan ve yeni programı Dada Dandinista’dan konuştuk. Keyifli okumalar…

BAŞKALARINI UYARAN ADAMLAR BAŞIMA BELA OLUYOR

Yeni programın Dada Dandinista’ya çok az kaldı Okan… Eğlendirmek için geliyorsun bu kez!
Genel bir eğlencesizlik var, çok keyifsiziz daha doğrusu nasıl eğlenilir, eğlenmek için insanlar ne yaparlar bunu unuttuk. İşin doğrusu, sosyal medya denetiminden şikayetçi değilim ama bu tabi ki itaat eden adam, kurallara uyan adam, başkalarını da uyaran adamlar kalabalığı çok yerde başıma bela oluyor.
Mesela, üniversitede burada sigara içemezsin diyen genç kız görünümlü öğrenci olmayan bayanla başımın belaya girdiği gibi… Küçük ve bize özgü olan günlük hayatın kurnazlıklarını yaparken başımıza musallat olan tipler var ve bunlar bizi sürekli bir imtihana sokuyor, bu imtihanda biz, nasıl yaşamalıyız, evlenmeliyiz, çocuk sahibi olmalıyız vs. konularda toplum kendini sürekli olarak sınava sokuyor. Benim şu anda gördüğüm şey şu; benim önerim gelenekçiliktir.  Orta Anadolu’daki adamla Karadeniz’deki adam farklıdır, Ege’deki adamla Marmara’daki adam farklıdır, eskiden farklıydı, farklı saatlerde kalkarlar, uyurlar, farklı türküleri söylerlerdi. Modernleşme aynılaşmayı getirdi, artık herkes aynı apartman dairelerinde oturup aynı şeyleri yiyor ve ortaya müthiş bir kültürel yoksunluk çıkıyor.
Çocukken hangi şehre gitsek oranın gazozunu içerdik, artık her yerde aynı büyük markalar var mesela…
İşte bu sistemin arzu ettiği şeydir! Çünkü o zaman hazır giyimden fast food’a kadar her şeyi kolayca ve büyük miktarlarda satar size…
Ama sistem bu konuda çok başarılı… Tüketici farkındalığı denen şey bile yeni ürünler satmaya yarıyor. Alçıpenli, laminat parkeli, PVC pencereli evlerde oturan ama pazarda organik domates peşinde koşturan arkadaşlarım var!
Hep aynılaştırılmış adamlar da aynı şekilde eğleniyor işte… Bugün televizyonda hep aynı şeylere gülünüyor. Mutlaka biz bir acılar ülkesiyiz ve günlük yaşamamızın büyük kısmı dramdan ibaret. Dolayısıyla dizilerde sülalecek ağlayacaklar, tiyatroya benzeyen ama tiyatro olmayan, skeçlerden mütevellit, işte “dört sandalyeyi yan yana çektik minibüs oldu” diye bir şey olacak ve buna güleceğiz, Bu da bana çok can sıkıcı oldu.

FLASH TV DEVRİMCİ KANALDIR!

Sen yıllardır TV’de farklı bir şeyler denedin. İlk kez Satel’de izledim seni…  Askerden gelmiştim, Tansu Çiller yüzünden üç ay da fazla yapıp üstelik ama seni izledim sonra Müebbet Muhabbet’çi arkadaşlar vardı, Cenk ve Erdem onları izledim ve “memleket ne güzel olmuş ya böyle” dedim. İnsanlar elinde viski kadehi, ağzında puro Yılbaşı programı yapıyordu ama yıllar içinde TV değişti. Artık tek bir kanalın yansımalarının sebebini izliyor gibiyim ve farklı bir şeyler sunan bir tek sen kaldın!
Harika çocuklardı Müebbet Muhabbet’i yapanlar ama Flash TV’yi unutmamak lazım! Dünya ölçeğinde devrimci kanaldır. Flash TV için kötü konuşanları da kınamış olayım. Dünya yıkılsa orada göbek atıldığını söylüyorlar ama bir yandan da alternatif bir kültür gerçekliği sunan, bu kadar çok türkü, fantezi müzik vs. başka bir yerde yoktur.
Hepimiz Gerçek Kesit’le büyüdük!
Ben de hayranıyım. Flash TV, abartılı bir duygusallıkla tanımlamak gerekirse bir kaybedenler kulübüdür ama eğlenceye devam eder ama beri yandan diğer kanallara baktığınızda; riyakar bir kaybedenler kulübü yapmaktansa samimi bir kaybedenler kulübü yapmak iyidir.

İKONA DÖNÜŞTÜM, KIRILMAYI BEKLİYORUM

Yıllar içinde farklı şeyler denedin. En ünlü olanlar da hiç ünlü olmayanlar da geçti senin programından… Blogcular, doktorlar, profesörler, dernek yöneticileri vs. Başka bir yerde söz hakkı bulamayanlar…  Peki, artık sıkılmadın mı? TV değişti, “ne işim var benim buralarda ya?” demiyor musun?
Şöyle, sıkılmadım derken… Hiçbir zaman iş yapma heyecanımızı kaybetmeyiz, yaşlansak da, ölsek de, profesyoneller için bu heyecan kaybolmaz. Profesyoneller için meslekleri için çok çekici olmamıştır. Doktor, pilot ya da fırıncı… Bunların hiçbiri işine isteyerek gitmez ama kendileriyle bir yarışları vardır, daha iyisini daha yetkin bir şekilde üretmek isterler, bir mesleğin heyecanı budur. Ben, bu sanat, bu underground, bu pop kültür falan diye ayırmıyorum. Kocaman bir şov dünyası olarak görüyorum. Televizyona çıkıp “her sabah bir Çengelköy hıyarı yemelisiniz” diyen adamdan, bir politikacıya, yüksek sanat yaptığını iddia eden birinden bir falcıya kadar… Bunların hepsi şov dünyasının parçaları ve hepsinin de kendisini satabileceği bir paketi var. Ben yıllar önce bir nevi ikon kıran olarak girdiğim bu dünyada, kendim de zaman içinde bir ikona dönüşerek kırılmayı bekledim. Bloggerlar, sözlükçüler, sosyal medyadakiler bu ikonu nefis bir şekilde kırmaya başladılar ve bu kırma dökme girişimlerine de hiçbir zaman öfkeyle ya da “vay bu lafı bana nasıl ederler” diyerek bakmadım. Çünkü biliyorum ki ben nasıl bir takım ikonlara savaş açtıysam bu adamlar da 20 senedir görmeye alıştıkları hatta birlikte büyüdükleri bu adama saldıracaklar, eleştirecekler buna bozulmuyorum. Ben her sene çalışmaya şöyle başlıyorum; sizi yine şaşırtacağım! Yine kalbinizde ve aklınızda bir yer edinmeye çalışacağım ve bunu çözmekle ya da kırmakla uğraşacaksınız. Bu nefis bir dalga! Bu, benim gençlerle diyalogumu diri tutan bir şey…

TV BİR PORNOGRAFİDİR, BEN DE BİR PORNO YILDIZI OLMALIYIM

Gençlerle birlikte olmaktan hoşlanıyorsun…
Çok memnunum! Tabi ki sokağa çıktığımda yaşlı birinin ki ben de yaşlanıyorum, basmakalıp bir şekilde “Okan bey sizi TV’de görmekten hoşlanıyoruz” demesi güzeldir ama bu bana yetmez, bilirim ki bunu herkese söylerler. Ben sokaktaki 17-19-25 yaşındakinin bana nasıl baktığına ya da benle ne paylaştığına bakıyorum. Yani “bak meşhur geliyor” diye değil de “yahu sen şu konuda ne düşünüyorsun ya da bunu niye böyle yaptın” diye beni sıkıştırıp iletişim dediğinde tamam diyorum; ben bu adamın gönlünde izlediği sinema-TV insanlarından daha fazla yer tutmuşum. Biliyorum ki yaptığımız şey çok da mühim değil, sanat hiç değil, suya yazı yazıyoruz. TV bir pornografidir ama bir porno yıldızı nasıl gizlice kafasına kazınıyorsa insanların ben de o etkiye ulaşmak istiyorum.
Porno yıldızı benzetmesi güzel… Seninle Seks Furyası üzerine bir program yapmıştık Okan… Bak aradan yıllar geçti insanlar hala internette Arzu Okay, Zerrin Doğan’ı aratıyor. Senin derdin de o şekilde anılmak mı?
TV eğer pornografikse bi porno yıldızı olmam gerektiğini biliyorum. Bunu tartışmam bile… Ama toplumsal riyakarlıklarımız var ve bu riyayı biz uydurduk. Bizim halkımız ‘Politically Correct’ değildir, Bizim kasabalarımızda-köylerimizde topala topal, köre kör denir ama bunu aşağılamak için söylemezler. Bu çok acayip bir samimiyettir. Buna karşın TV gibi hızlı bir medyada yayınlanan bir kadın programında bir saniye önce şehit haberlerine ağlarken bir saniye sonra göbek atmaya başlayan kadınlar görürsünüz! Maden felaketi olunca yapılan acılı haberlere çipil gözlerle bakmasını da arkadan gelen zıplayan kedi-köpek haberlerine de kahkaha atmasını biliyorlar. TV böyle bir riyakarlık içindeyse bu çok daha berbat bir şeydir.

HERKESİN BİRLİKTE DİNLEYECEĞİ BİR TÜRKÜYÜ YAZAMAM ARTIK

Sosyal medya ve bir dünya TV kanalından pompalanan bu acı-stres-isyan bizi delirtir mi? Eskiden köyde yaşayan adam komşusunun ölen ineğine üzülüyordu ama bizim üzerimizde bütün dünyanın derdi var.  Sanki sen de artık biraz bunalmışsın, Dada Dandinista’da öyle bir rahatlatma kaygısı var gibi…
Açıkça söyleyeyim; ben eğlenceyi üretiyorum. Adetim değildir ama geçen gece bir arkadaşımın gece kulübüne gittim. Çıkışta işte orada basından insanlar var, diyorlar ki bana, “eğlendin mi?” Ben de dedim ki “ben eğlenmem, eğlendiririm, eğlenceyi üretirim” Ben böyle yerlere eğlenmek için gitmiyorum, eğlenilen bir yer benim meslek alanıma giriyor. Sinema eleştirmeninin film seyretmesi gibi bir durum… Bir yandan sosyal tarifi yaparak üretemem bunu, bu senin gibi adamların işi, bunun sosyal çıkarımı… 2014 senesini İstanbul’da yaşayarak dünyaya bakan bir adam olarak, herkesin burnunda bir santim uzaklıktaki tablete ya da akıllı telefona bakarak yaşadığını görüp buna alternatif bir şey üretmeye çalışıyorum ama artık herkesin birlikte dinleyeceği bir türküyü yazamam artık, öyle bir film vs. de yapamam. Artık herkesin birlikte izlediği, dinlediği şeyler bir zekaya sahip değil. Artık dünyada da böyle… Lady Gaga’ya bak mesela; çocuk şarkılarının üstüne seks koyup satıyorlar!
Bu sığlık hali giderek yükseliyor ama… Hatırlıyorum da, Bernardo Bertolucci’nin Son İmparator filmini küçük bir kasabada, amcalarla-teyzelerle birlikte izlemiştim. Şimdi hayatta o insanları böyle bir filme sokamazsın. TV’de de öyle… Artık her şey herkes izlesin diye…
70’li yıllarda satılan bir Orhan Gencebay ya da Cem Karaca albümüyle bugün satılan bir Demet Akalın albümünü karşılaştırdığın zaman herhalde herkesin evine Cem Karaca albümünü zorla sokuyorlardı diye düşünürsün.

DANDİNİSTAN DİYE BİR ÜLKE İCAT ETTİM

Eskiden dolmuş müziği diye aşağılanan türler bile şimdikilerden daha kaliteli… Biraz da bu yüzden kıymete bindiler galiba…
Ama ben, tiyatroda, TV’de, müzikte yeni çıkan her şeyi takip eden bir adam olarak, yeni çıkan tiplere baktığımda 2000’lerde müthiş üretimler olduğunu görüyorum, tek fark sanatın artık toplum tarafından paylaşılamaması oluyor. Artık plastik sanatlarla ilgilenenler uçak kaldıran pilotlar ya da ameliyata girmiş cerrahlar gibi konuşuyorlar, artık kimse onların dilinden anlamıyor. Benim yaptığım şey çok basit, basit bir Amerikan formatını 2007’den beri kanepeyi-koltuğu da atarak yapıyorum. Bunu yaparken her sene br alt metin yazmaya çalışıyorum .Bu yıl da Dandinistan diye bir ülke icat ettim, siyasi değil ama sosyal bir gözlem geliştirerek, özgürlükleri sonuna kadar kullanmak gerekse bakalım kim özgür yaşayabilecek, eğlenmek zorunluluk olsa ortaya nasıl kültür çıkacak diye soracağım. Bu nasıl bir gözlem? Sadece hafta sonunda İstanbul’da eğlenmeye gelen insanların nasıl acı çektiklerini görerek bunu yapabiliyorum. Ben hep hafta sonu çalıştığım için insanların nasıl eğlendiğini bilmiyorum. Bir iki kez dışarı çıktığımda insanların acı çektiklerini ve sadece Pazartesi günü ofise gittiklerinde anlatmak için malzeme toplamaya çalıştıklarını gördüm.
Sana komik bir şey söyleyeyim; bu tür mekanlara yanlarında yedek üstbaş götürerek giden ve kıyafet değiştirerek foto çektirip Instagram’da falan 6 ay ekmeğini yiyenler var!
Aha mükemmel! Evet, Twitter’ın da ipini çekmekte olan bir Instagram var. Artık yazmayalım, fotoğraftan iletişim kuralım diyorlar. İnsanların yaptığı yayının bu kadar hızla kabuk değiştirebilmesi çok şaşırtıcı. 10 yıl önce bloggerlar vardı, oturup sayfa sayfa yazıyorlardı, sonra Facebook çıktı, sonra Twitter’da 140 karaktere düştük. Şimdi Instagram var, çek bir fotoğraf koy…  İletişim çok hızlı… Godard’ın meşhur lafı vardır ya; “iletişimin bin bir yolu  var ama kendisi yok” diye.. Talk Show meselesini yıllardır çok katmanlı ve enstrümanlı bir iletişim yolu haline getirmeye çalışıyorum. Bu Okan’ın özelliği…

EKRANLARIN KALICIYÜZLERE İHTİYACI VAR

Dedin ya, ben basit bir şey yapıyorum diye… TV’de unutulmaz bir sürü şey izledik ama yerine yenisini de koyduk. Ama mevzu gece şovu olunca bir seni bir de Beyaz’ı (Beyazıt Öztürk) değiştiremiyoruz. Arada gelip iddialı bir şekilde deneyenler oluyor ama tutmuyor. Sizin sırrınız nedir abi, tarikat mısınız, kanal yöneticileriyle gizli anlaşmalarınız mı var?
Valla bizimle hiç alakası yok, bulunmaz Hint kumaşı da değiliz. Başta Faruk Bayhan olmak üzere Murat Saygı, İrfan Şahin, Ömer Özgüner, Adem Gürses, Ekrem Çatay gibi çok önemli genel yayın yönetmeleri gördü Türkiye, hatta TV8’deki Abiş Hopikoğlu’nu da sayabilirim… Onlarla bizim bazen çok uyumlu bazen de kavga dövüş ama tutkulu bir ilişkimiz oldu. Kafaları farklı farklı şeylere çalışan adamlar bunlar ama özellikle Faruk Bayhan’dan bahsetmek isterim. TV yüzü nedir ve niçin TV yüzü, üzerinden az para kazansan da reyting getirmese de çok önemlidir, o bir kez daha ortaya çıkıyor. Eğer sadece dizi yayınlayacaksan baba, D-Smart ya da Digiturk’ten bir kanal kirala koy arka arkaya dizileri yayınla gitsin ama TV yayıncılığına kamyonla para harcıyorsan senin televizyonun yüzü olacak insanlara ihtiyacın var. Bunlar kimlerdir; sabah günaydın diyen, akşam haber sunan ve en sonunda seyirciyi haydi yatağa diye gönderen adamlardır. Bugün rekabet çok daha sert, çok kanal var, hızla büyük patlamalar yaşaması gerekiyor programların ama bir yandan da kalıcı yüzlere ihtiyacı var kanalların ve gençlere şans vermeleri lazım, şans vermezlerse ortaya çıkmazlar.

BÜYÜK KANALLARIN EKMEĞİNİ ANADOLU ÇIKARACAK

O zaman tam burada bir soru sorayım; Westernlerden biliyoruz, batının en hızlı silahşörü olmak için gidip batının en hızlı silahşöründen ders alman, sonra da ustanı vurman gerek! Sen bunu yaşamışsındır, artık gençlere el uzatmaktan korkmuyor musun, “banane ne halleri varsa görsünler” demiyor musun?
Hayır diyemem. En son Altın Kelebek aldığımda dedim ki artık bu ödülü almayacağım, onlar da benden sonra bu ödülü kaldırmışlar! Geçen yıl ödül vermek için çıktım sahneye ve dedim ki, “bana vermeyin dedim, kimseye vermeyin demedim!” Bir sürü genç var ve de kapı gibi Beyaz var ve dedim ki gelecek sene ben sunmak istiyorum, ödülü de Beyaz’a vereceğim. Talk Show dediğin şey şu, televizyona bir iş yapıyorsun ve ne Beyaz ne de ben, bunu allayıp pullayıp bir haltmış gibi satmak durumunda değiliz ama biz artık kendimiz bir TV formatı haline geldik ve böyle adamlar önemlidir. Amerika’da da böyle… Jimmy Fellon’u, Conan’ı, Jay Leno’yu izleyerek yatağa gider insanlar.
TV’nin geleceğinde ne görüyorsun?
Lokal tavır diye bir şey ve bu çok önemli… Karadeniz’de ya da Ege’de ya da ülkenin başka yerinde yayın yapan kanalları büyük bir heyecanla takip ediyorum. Eskiden nasıl radyolar TV’nin fırınıydı, altyapı oradan geliyordu. Artık büyük kanalların da ekmeğini Anadolu çıkaracak.

Adana TV’leri enteresan işler yapıyor
Evet, bak ben Kıbrıs TV’lerini de öyle dikkate değer buluyorum.

ŞOV DÜNYASININ MICK JAGGER’IYIM
Peki, muhabbete devam… Senin şovlarında gizli bir feminenlik var ve kadınlar seni izlemeye bayılıyor. Beyaz’ı da elbette ama o ailenin yakışıklı çocuğu…
Ben bu şov meselesinin Mick Jagger’ıyım aslında… Adam erkektir ama bir kadından daha kıvrak dans eder. Beyazıt bana nazaran Kadir İnanır gibi duruyor! Onun seyircisi de onu öyle ister. Ben bir anda daha kırıtık kıvrak, bir anda da öküz gibi sert ve çirkin olabilirim. Conan çizgi romanlarını bilirsin, bir karede vahşidir bir karede yakışıklı görünür vs.
Geçen sene sosyal sorumluluk sahibi bilgilendirici programlar yaptın, medya programları yaptın, konusunda uzman insanlar çıkıp konuştu vs. Bazılarına ben de katıldım ama sanırım bu sene öyle bir şey yok sanırım?
Bu sene yok çünkü işin doğrusu bilinçlenmekten de, bilinçlendirmekten de usandım! Yıllardır söylediğim şey; ben televizyondaki pis-ukala herifim, hani şu İngiliz’in ‘dirty old man’ dediği… E pis olması gereken herifken, kansere de, madene de çocuk tacizine de, siyasete de, hepsine birden yürümeye kalktığın zaman bir anda kendini bu kadar sosyal sorumluluk projesi içinde projeye dönüşmüş olarak buluyorsun! Ben projeye dönüşmek istemiyorum, hiç istemedim de hatta dedim ki “bir gün ben böyle programlar yaparsam, bunları yapacak memlekette başka adam kalmamış demektir” ama bir yanda da insanlar seslerini duyurmak istiyorlar. Mesela bu ilik bankası-ilik nakli meselelerinde cidden güzel kampanya yaptık. Çok mu yararlı oldu, sanmıyorum ama bugünün genç adamları artık kendilerini daha iyi hissetmek için sosyal sorumluluk projelerine daha erken giriyorlar. Kız arkadaş bulmak için de yaparsın bunu ama amacın bu olması ne fark eder ki, kim 17 yaşındaki bir gençten kendisini topluma adamsını ister ki ama bu gençler böyle adanmış insanlar oluyorlar. Sokakta beni çeviriyorlar “abi, benim bir sosyal sorumluluk projem var” diyor genç arkadaşlar. Yahu, manyak mısın? Gidip bir kıza aşık olsana, elini tutsana, gidip top oynasana, senin de zamanın gelecek, elini güçlendir, bir meslek edin para kazan o zaman ada kendini…

KARİZMATİK BİR EĞLENCE SUNMAK İSTİYORUM
Sosyal medyada havalı bir şey ama bu…
Evet ya! Bunlardan bunaldım işte, öyle olaylar yaşadım ki, bunu büyük bir görev bilinciyle yaparken dahi… Diyorlar ki “Okan sen de çok duyarlısın” Yahu ben duyarlı falan değilim ama bunları da yapmamız lazım. Kimse ne iyi, ne duyarlı ne de çok üzgün! Sadece görevleri bu… Olması gereken serinkanlılık da bu… Yap programında kakara kikirini ama araya da şunu sok, bu senin görevin, bunu yaptın diye iyi-duyarlı adam olmuyorsun. Bu sene yapmak istediğim de şu; bütün bu sorumluluklardan alınmış saf bir eğlenme deneyimi sunmak istiyorum TV’den… Hafta içi aptal ve eğlencesiz işlerde, yarışmalarda-skeç programlarında insanların nasıl kıvrandığını izleyenlere daha karizmatik bir eğlence sunmak istiyorum, hepsi bu…
Televizyon neden bizi bu kadar utandırmaya çalışıyor?
Halkın gereksindiğini verenlerle halkın istediğini verenler çatışır ama ikisi de saçmadır. İkisinde de kişilik kaybı söz konusudur. Samimi değildir bu iki görüşte… Hâlbuki siz, işinizi dürüstçe ve kendinize uygun bir şekilde yaparsanız, o zaman halk şunu mu gereksinir, bunu mu ister diye üzerine felsefe yapmanıza gerek kalmaz. Evet, eğlence satmak zordur çünkü ihtiyaç değildir, eğlence lükstür. Önce talep yaratacaksın. İlginç, farklı ve hatta biraz edepsiz olacaksın ve bunu insanlar sadece bir kez değil tekrar tekrar almak isteyecekler. O yüzden bunlar aptal tartışma konuları olarak kalıyor. Ben hep düşünmüşümdür, programa çıkmadan önce makyaj aynasında “ya benden ne olur?” diye “Ulan, birazdan o programa çıkacaksın, sende ne var ya, ne bir enteresanlığın var, ne bir dramatik bir hikayen var, hiçbir tarafın yok, senden ne olur?” bu beni kamçılardı, çünkü inanırdım, öyle bir illüzyon yaratmalıyım ki, öyle bir adrenalinle zamanı biraz eğip bükerek onları biraz şaşırtmalıyım ve hala da bunu düşünüyorum, hala da bir halta yaradığımı düşünmüyorum.

SİNEMADAN SIKILIYORUM

Bazen bunaldığımda Bob Hope filmleri izlerim. Onun hafifliği beni gerçekten rahatlatır. Bir kalitesi de vardır yani… Dada Dandinista’da bunu mu yakalayacağız?
Evet, aynen öyle… Çünkü geri kalan zamanda da ben tiyatro yapacağım!
Hah, buraya geldiğimiz iyi oldu! Pek kimse sinema yapmazken senin filmlerini izliyorduk, şimdi senede 100 film izliyoruz ama yoksun!
Sıkılıyorum sinemadan…
Bu mudur?
Budur, evet, sıkılıyorum çünkü anında sonuç aldığım bir alanım var. Şimdi gidip bir film çekip, aylar sonra montajının-müziğinin yapılması vs. içinde olmak istemiyorum. Sinema dediğin şey de artık çok değişti. Sosyal medya her şeyi değiştirdi. Vine dediğin şey sıradan insanların kısacık filmleri aslında… Bu kısa filmi patlatır diye düşünüyorum ama olmuyor. MTV yüzünden video klipler tavan yapmıştı mesela, dünyanın en iyi yönetmenleri klip çekti ama bugün bu iş düştü amma velakin bir yandan da çok kaliteli işler çıkmaya başladı. Sinemanın da artık başka bir formata geçmesi lazım…
Bu sene bir sloganın var mı?
TV8’de “haftada 5 gece yalnız kalmayacaksın” Show’da “TV’deki arkadaşın benim” dedim. Bu sene de yeni bir şey geliştiriyorum, bu sene yapmak istediğim şey şu… Ben Tarkan gibi biri değilim, güzel değilim, iyi değilim, cici değilim ama ben TV’yi izleyenlerin kavga da edebildikleri arkadaşlarıyım ve onlara bu yıl daha iyi, daha direkt bir şey vereceğim. Ben beni izleyenlere benzeyen bir adamım ama bu kez bu arkadaş romantizmini de aşıp daha iyi, daha sürprizli bir şeyler yapmam lazım. Buna kendimi biraz fazla kaptırmışım, Twitter’dan milyonlarca kişiyle arkadaş olduğum zaman bunu anladım, arkadaş olmak yetmiyor. Artık mesele takipçi-reyting vs. değil. Bunlar tarih olan şeyler, başka şeyler yapacağım.

TELEVİZYONUN GÖRÜNMEYEN DÜŞMANLARI VAR
Gençler sanki sana biraz kızmışlar da yine de mahallede başka kimse olmadığını fark edip barışmak niyetindeler…
Evet, ben bunu çok güzel buluyorum. Hakkımda haksızca yazılmış da olsa bir eleştiri okumayı seviyorum. En azından tepesi atınca bana yazıyor. Adam eleştirilmedik tarafımı bırakmamış ama bir sayfa yazı yazmış. Ha, bu kadar çok kızılmaya değer miyim? Teşekkür ederim, değer bulunduğum için… Aynı adam senelerdir “bir daha seni izlemeyeceğim” diye yazıyor Ekşi Sözlük’ten… Sağ ol baba!
Sen 20 yıl önce TV’de sigara içen adamdın, 20 yıl sonra ne olacak? Mesela birkaç yıl önce TV’de niye belgesel yok diyordun, şimdi bunu bile tartışmak lüks oldu! Nereye gider bu işler?
Görünmeyen düşmanları var televizyonun. Benim sabahtan akşama kadar mutfak kanalı izleyen arkadaşlarım var. Orada gördükleri şey çok hoşuma gidiyor. Yemek yapılıyor baba… Politika yok, cinayet yok, trafik kazası yok… Sarımsakla, mantarları ince ince dilimliyorsun işte…
Üstelik mutlu sonla bitiyor!
Aynen, şimdi bu 18 Televizyonu için harekete geçtiğimde anlatmaya çalıştığım şeydi. Sokaktaki kültürü kaybediyoruz. Televizyona bunun karşılığını koymamız lazım. TV’den bize geçen çok çirkin-aptal bir fast food akıyor insanların üzerine ama mutfak kanalında bile daha çok kültür var, gelenek var, alışkanlıklar var. Bu ülkede daha iyi yerler görmek-yemekler yemek-eğlenmek isteyenler var, ülkenin büyük bir yüzdesi para sıkıntısı çekse de öyle…

UN MU ÖĞÜTECEKSİN DE DEĞİRMEN SATIN ALIYORSUN?
Bazen hiç şunu düşünüyor musun; “aman ya, ne uğraşıyorum bunlarla? Gideyim güneye, bir kasabaya yerleşip domates yetiştireyim” diye…
Güneyde öyle bir kasaba yok, öyle bir domates tarlası yok, olsa gider yerleşirim, dünyada da yok, bunu bilelim. Ha, yıllardır hem sisteme karşısın hem sistemin içindesin sorusuna da şöyle karşılık verdim. Gidip Foça’da domates yetiştirseydim sistemle nasıl mücadele edecektim? Sistem o zaman beni tükürmüş olmayacak mıydı? Burada biraz Yunan şair Kavafis’e atıf yapmak gerekiyor; öyle bir yer yok… Giderken sen, seni de götürüyorsun işte yanında…
Gidip o adamların tadını da kaçırmamak gerek!
Evet, bravo! Zaten kaçırdılar iyice o Bodrum’a Antalya’ya yerleşenler, gidip çok büyük paralarla önce arsaları sonra gerideki tarlaları ve en sonunda değirmenleri bile satın aldılar. Kültürü mahvettiler.  E, be adam! Gidip un mu öğüteceksin de değirmeni satın alıyorsun? Bir aptal romantizm yüzünden değirmenleri bile satın aldılar!
Peki, son soru: bana röportaj verdiğin ve sana en son okuduğun kitabı, seyrettiğin filmi sormadığım için mutlu musun?
Ya o kadar çok kitabı aynı anda okuyorum ki ama sorsan hangisi söyleyemem çünkü uyanıyorum elime şunu alıyorum, uyurken başka bir kitaba bakıyorum. Sislerin içinde takip ediyorum. Tamamen bir kafa karışıklığı içerisindeyim, hangi kitabı okuduğumu ancak tatilde anlıyorum, çünkü bavulda götürmüş oluyorum. Kültür çok hızlı… Hangi şarkıyı Youtube’dan mı CD’den mi dinlediğimi, hangi bilgiyi okuyarak mı yoksa Google’dan mı aldığımı, hangi filmi nerede seyrettiğimi hatırlamıyorum!
Bu hepimizin derdi sanırım… Var mı başka bir söyleyeceğin Okan?
Yok, valla güzel oldu. Çok teşekkürler, sigara içiyor muydun sen?

Murat Tolga Şen 05.11.2014

MEDYARADAR

Balyoz Davası Sanığı Tuğgeneral Mustafa İlhan

0

Balyoz davası bu iklimin yargı tarihine kara bir leke olarak geçecek davalardan sadece biri… Pek çok emekli ve muvazzaf asker tamamen dijital verilere istinaden tutuklandı ve hüküm giydi. Dava sürecinin başından bu yana sanık avukatları pek çok usulsüzlüğü belgelerle ortaya koymalarına rağmen bir sonuç alamadı. TÜBİTAK’ın bilirkişi raporlarına karşı ulusal ve uluslararası mercilerden 30’a yakın rapor alınarak dijital verilerin gerçekliği çürütüldü ancak bu raporlar yerel mahkeme tarafından bir türlü dikkatte alınmadı. Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi bir yanlıştan dönerek, Balyoz davasını usulden bozdu, yeniden yargılamanın yolunu açtı ve arkasından tahliye süreci başladı.

Balyoz davası kapsamında 16 yıl hapis cezası alan ve Anayasa Mahkemesi kararından sonra özgürlüğüne kavuşan askerlerden biri de Hava Pilot Tuğgeneral Mustafa İlhan… Mustafa İlhan Paşa için pek çok silah arkadaşı “Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı” gözüyle bakıyordu ancak Türkiye’deki iklimin med cezirleri O’nu bambaşka bir noktaya, Hasdal, Hadımköy ve Silivri Cezaevlerine götürdü. Mustafa İlhan Paşa tutuklandığında geride kıymetli eşi ve iki evladını bıraktı; bugün 18 yaşındaki Batuhan ve 16 yaşındaki Melis… 3 yıllık cezaevi sürecinden sonra özgürlüğüne kavuşmuş bir baba olarak Mustafa Paşa, evlatlarına dair şunları söylüyor:

“Ben hapishaneye girdiğimde çocuklarım daha küçüktü. Şimdi kızım genç bir hanım, oğlum ise delikanlı oldu. Onların ergenliklerini, yaşamlarında fiziksel ve psikolojik olarak en büyük değişimi geçirdikleri dönemlerini kaçırdım. Şimdi tüm bu kaçırdıklarımızı hep birlikte toparlama çalışıyoruz.”

Pek çok askeri davada art arda gelen tahliyeler tartışılıyor ve AKP ile Gülen Cemaatinin arasındaki savaşın bir sonucu olabileceği iddia ediliyor. Mustafa İlhan Paşaya bu tartışmalar hakkında neler düşündüğünü sorduğumda yanıtı şöyle oldu:

“Bunları AK Parti mi yaptı yoksa Cemaat mi? Bence faillere isim aramadan önce ortadaki resme bakalım. Yaklaşık son beş yıllık dönem içinde önemli yasal değişiklikler yapıldı. TSK personelinin yargılama usulleri, HSYK, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ile ilgili değişikler ve belirli mevkilere özel personel atamaları ile ciddi bir hazırlık yapıldı. Bütün bunları kim yaptı? Tabi ki bizi yöneten insanlar. Bu hazırlık sürecinin sonucunda bu çürük davaları bize kimler açtı? Bugün geçmişe dönüp bazı yanlışlıklardan bahsediliyorsa sanırım önce yapılan bu yanlışlıklar sebepleri ile açıklanmalı ve daha sonra da mağduriyetler giderilmelidir. Bu tip bir uygulamanın demokrasimizi güçlendireceğini, iyi bir yönetim içtihadı ve etiği oluşturacağını değerlendiriyorum.”

En çok merak ettiğim konuların başında cezaevine giren askerlerin TSK’ya karşı bir kırgınlığının olup olmaması konusu. Bunu Mustafa Paşaya sordum ve kendisinden çarpıcı bir yanıt aldım:

TSK, benim 14 yaşından beri üyesi olduğum bir kurum, ruhen de hala üyesiyim. Bence bu tip bir yaparken kurumu ve yönetenleri bir birine karıştırmamak, ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. TSK sahip olduğumuz en önemli değerlerden biridir ve ne amaçla olursa olsun yıpratılmamalıdır. Hepimiz geliriz ve gideriz ama yarattığımız değerler ve gelenek yaşar. Gelecek kuşaklara aktardığımız en önemli miras da budur. Bu bağlamda TSK binlerce yıllık bir süreç içinde yaratılmış önemli bir değer ve gelenektir ve örselenmeden teslim edilmesi gereken bir mirasdır

Şimdi; Bizler TSK’dan ne bekliyorduk ki? Genelkurmay Başkanımızın, Kuvvet Komutanlarımızın ya da silah arkadaşlarımızın bizleri yasal olmayan yollarla desteklemelerini mi? Elbette hayır. Bence beklenen basitti; öncelikle yargı sürecinin yakından takip edildiğinin kamuoyuna, yargıya ve siyasete hissettirilmesi ve adil bir yargılama yapılması için yasal hakların çekinilmeden kullanılması beklendi. Böylece kamuoyu önünde kurumu tarafından bile sahip çıkılmayan muhtemel suçlular gibi bir algılamanın önüne geçilebilirdi. Bu olmadı. Yalnız kaldık. Daha sonra “silahlı kuvvetler ailesinin” dayanışma ruhu çerçevesinde, doktorların, şoförlerin veya her hangi başka bir meslek grubunun yaptığı gibi kurum içi bir dayanışma gösterilebilirdi. Bu da olmadı. Ailelerimiz bu davayı görünür kılmak için sarf ettikleri mücadelelerde yalnız kaldılar, önemli bir destek göremediler. Çoğunluğu emekli asker olan küçük bir grubu ve sivil vatanseverleri saymazsak ”aile” bizi terk etti, umursamadı diyebiliriz. Sonuç olarak TSK komuta kademesinden yasalar gereği sorumluluklarına ısrarla sahip çıkmasını, silah arkadaşlarımızdan da en azından yanımızda olduklarını hissettirmelerini bekliyorduk. İstisnaları saymazsak her iki konuda da hayal kırıklıkları yaşandı.”

Kıymetli Tuğgeneral Mustafa İlhan Paşayla Balyoz sürecinden mahkeme kararlarına, savcılık sorgusundan tutuklanma sürecine, Anayasa Mahkemesi kararından neden hedef alındığına, TSK komuta kademesinin dizayn edilmesinden cezaevinde yaşadıklarına, hukuki durumundan geleceğe dair planlarına varıncaya dek pek çok konuda konuşma şansım oldu. Tutuklanma sürecinden özgürlüğüne dek yaşadıklarını ilk kez bir gazeteciye anlattı Mustafa Paşa. Tuğgeneral Mustafa İlhan’ın perspektifinden çarpıcı ve anlamlı pek çok düşündürücü detaya şahit olacaksınız…

-Şu anki hukuki durumunuz tam olarak nedir ve serbest kalmanıza müteakip süreç nasıl ilerliyor?

Mustafa İlhan: Anayasa Mahkemesi’nin usul bakımından yanlışlar tespit edip kararı bozmasından sonra, avukatlarımızın aktardığı kadarıyla herhangi bir hak kısıtlamamız yok. Şu an sanık durumundayız. Bilindiği gibi bundan sonraki süreçte dava yeniden görülecek, dolayısıyla 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin konu ile uygulamasının ne olacağı hep beraber göreceğiz. Şu an özgürlüğümüze kavuşmuş olsak da bu dava henüz bitmiş değil. Umarım en kısa sürede bu süreç adil bir şekilde tamamlanır ve yargı adına yaşanan bu utanç dönemi sona erer.

-Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi Balyoz davasıyla ilgili gerekçeli kararını açıkladı. Kararın gerekçelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa İlhan: Kararı detaylı okumadım henüz ancak iki husus önem arz ediyor. Yargılama sürecinin başından beri bizlerin de ısrarla talep ettiği iki önemli tanığın mahkeme tarafından dinlenmemiş olması bunlardan birincisi. Dinlenmesini talep ettiğimiz bu tanıklar dönemin Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanıydılar ve iddia makamı bu şahısların sözde darbeyi engellediklerini belirtiyordu. Dinlenmeleri gerçeklerin ortaya çıkartılması konusunda hayati öneme sahipti. Üstelik savcılık iddiası doğru olmuş olsaydı iddia makamının lehine bir tanıklık olacaktı. Ama ilginçtir mahkeme bu şahısları çağırmadığı gibi taleplerimizi de ret etti. Anayasa Mahkemesi Yargıtay 9. Dairenin göremediği, daha doğrusu görmek istemediği bu yanlışı tespit etti.

Diğer konu bilirkişi raporlarıyla ilgilidir. Bu yargılama tamamı dijital ortamda olan sözde bir darbe planı üzerine inşa edilmiş bir tiyatrodur. Her ne kadar bir kısım basın organlarında ıslak imzalı belgelerin de olduğu söylense de, aslında bu doğru değil. Çünkü 1. Ordu’da ele geçirildiği iddia edilen ıslak imzalı sözde “darbe” belgeleri davayla ilgisi olmayan yasal belgelerdir. Ama bir takım basın ısrarla bu gerçeği kamuoyundan gizlemiş, dijital belgelerin gerçek oldukları algısını yaratmak üzere bu yasal belgeleri kullanmıştır.

Sözde darbe planlarının kaydedilmiş olduğu 1. Ordu Komutanlığında ele geçirildiği iddia edilen CD’ler ve daha sonra Gölcük’te bulunan 5 nolu harddiskin incelenmesi mahkeme tarafından TÜBİTAK’a yaptırdı. Ancak daha sonra gördüğümüz üzere gerçeğin ortaya çıkarılması için doğru sorular sorulmadı. Üstelik bu CD’ler ve Hard Disk ismen belirli kişilere incelettirilmiştir. Daha da enteresan olan, mahkeme bilirkişi seçimi ve usullerinde de hatalar yapmıştır. Bunların tümü daha sonra yargılamalar esnasında ortaya çıktı. Bunlara ek olarak tutuklu bulunan bilişim suçları konusunda uzman arkadaşlarımız tarafından da CD ve Hard Disklerin sahte olduklarına dair tespitler yapıldı. Sonuçta mahkemenin hatalarına ve eksikliklerine, TUBİTAK raporunun yetersizliğine istinaden CD’lerin ve Hard Diskin yeniden incelenmesi için mahkemeye talepte bulunduk. Tabi mahkeme bu haklı talebi de kabul etmedi. Çünkü kabul etseydi dinlemek istemediği iki önemli tanık olayında olacağı gibi gerçekler açığa çıkacaktı. Oysa millet adına görev yapan mahkeme yargılamasının hiçbir aşamasında gerçeğin açığa çıkmasını istemedi. Mahkemenin bu olumsuz ve anlaşılmaz tutumuna karşı bizler özel olarak girişimlerde bulunduk ve toplamda otuza yakın bilirkişi raporu hazırlattık. Bu bilirkişilerden birisi de ABD merkezli bir kuruluş olup bu sahteliği belgelediği gibi bugün itibarıyla uluslararası toplantı ve kongrelerde bilişim suçları konusunda örnek bir durum çalışması olarak sunmaktadır. Yani Balyoz entrikası dijital çağın bilişim suçları konusunda bir örnek dava olmuştur. Umarım TUBİTAK yönetimi bundan bir ders çıkartmıştır. Sonuçta içinde “bilim” geçiyor ve Çin’de de olsa öğrenilmesi hepimizin üzerinde fikir birliği yapmış olduğu bir husus. Sonuçta sanıkların lehine olan tüm bu bilirkişi raporları da mahkeme tarafından kabul edilmedi. Yine Yargıtay 9.Daire’nin göremediği, görmek istemediği bu gerçeği Anaya Mahkemesi tespit etti.

Diğer önemli bir husus da yargılama süresince avukat-sanık mahremiyetinin her yere mikrofon yerleştirerek ihlal edilmesidir. Toplarsak 10 Özel Yetkili Mahkeme adil bir yargılama yapmamıştır, Yargıtay 9. Daire bu adaletsizliği onaylayarak içtihat haline getirmek istemiştir, ancak Ana Yasa Mahkemesi bu hukuk cinayetini en azından usul açısından bozarak Türkiye’ye, Türk yargı sistemine bir şans vermiştir. Aslında suçlamaların dayandığı iddialar ve sözde delilleri incelenirse daha usule bile gelmeden gerçekte bir davanın mevcut olmadığı da kolayca görülebilir.

-Sizce neden hedef alındınız ve şahsınıza yönelik tüm bu olanların sebepleri nelerdir?

Mustafa İlhan: Yorumlara açık, kritik bir soru aslında. Ben tespitlerimi aktarayım; bu entrikayla Hava Kuvvetleri’nin general kadrolarında önemli tasfiyeler ve buna bağlı olarak yaklaşık 10-12 yılı kapsayacak bir düzenleme yapıldı. Komuta kademesi formatlandı. Deniz Kuvvetleri’nde sadece amiral kademesinde değil, albay kademesinde de tasfiyeler yaşandı ve bu düzenleme Deniz Kuvvetleri için sanırım 20 yıllık bir süreci kapsayacak. Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı, Deniz ve Hava Kuvvetleri kadar etkilenmiş gözükmüyor. Sonuçta, TSK’nın önümüzdeki 10-20 yıllık komuta kademesi, artık hangi amaca hizmet etmesi bekleniyorsa, yeniden düzenlenmiş oldu.

Bizlere, TSK’ya ve Türkiye’ye yapılan sözlük anlamıyla bir terör faaliyetidir, bir hukuk terörizmidir. Bu entrikayı planlayanların TSK’yı baskı altına aldığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Şu anki komuta kademesi baskı altında mıdır, değil midir bilemem. Onların adına yorumda bulunmam doğru olmaz. Ama bununla yaşamak durumundalar, bunu söyleyebilirim. Bu noktada aslında komuta kademesinden ziyade genç kuşakları düşünmek gerekir. Her dört kuvvette de gelecek bekleyen dürüst, idealist gençler var. Bugün yaşananlardan sonra, artık bu gençlerin önlerinde iki seçenek var gibi görünüyor; ya vatana hizmet idealiyle devam edecekler ve benzer riskleri kabul ederek bir gün terk edilmeyi göze alacaklar, ya da TSK’nin onlara verdiği bilgi ve beceriyle şanslarını başka yerde deneyecekler. Gönül ister ki Cumhuriyet değerlerine inanan yetenekli ve liyakat sahibi vatansever subay ve astsubaylar TSK’da kalsınlar. Onların bizlerden çok daha da iyi olacaklarına eminim. Bundan sonra neler yaşanacak hep beraber göreceğiz.

-AKP ve Gülen cemaatinin müttefik oldukları dönemde TSK’ya yönelik kumpas kurduğu tartışılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Mustafa İlhan: Sokaktaki her hangi biri olarak, AK Parti ya da Cemaatten ziyade şunu görüyorum; ortada bir entrika var ve buna yönelik korkunç bir PR çalışması yapıldı. Üzülerek söylüyorum, hukukçu sıfatı olan emekli yargıçlardan tutun üniversite hocalarına ve hala çalışan avukatlara kadar pek çok kişi meslek etiklerinin dışında hareket ettiler. Bunların başını da bir gazeteci grubu çekiyordu ve pek çoğu sonradan yanıldıklarını da ifade ettiler. Bu çok masum bir özür gibi görünse de aslında korkunç bir cinayetin itirafıdır. Çünkü tüm kamuoyunu yönlendirdiler ve entrikaya önemli destek sağladılar. Öyle siyasetçiler oldu ki, daha davanın ne olduğu bile bilinmezken suçlanan askerleri mahkum edip pisliğe benzettiler. Bu yaptıkları Türkiye’ye, Türk siyaset etiğine ne kadar hizmet etti emin değilim. Diğer taraftan, görünen bu ülkede bir entrikanın kolayca uygulanabildiği ve devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK’nın bir işbirliği içinde yerle bir edilebileceğidir. Yani, demek ki Türkiye’de yalan ve entrikayla her şeyi yapabilirsiniz. Yani hiç birimiz, komplocular da dahil, güvende değiliz. Konu kumpasları kimim, kimlerin yaptığı değil bu yapılanlar sorgulanıp düzeltilmezlerse bir yönetim biçimi, bir siyaset ahlakı olarak meşruluk kazanacakları gerçeğidir.

Bunları AK Parti mi yaptı yoksa Cemaat mi? Yine ortadaki resme bakalım. Son beş yıllık dönemde entrika davaları kotarmak üzere çeşitli yasal değişiklikler, atamalar yapıldı, bunları daha önce belirttim. Bütün bunları kim yaptı? Bunları yapanlar bizi yöneten insanlar. Bu davaları bize kimler, nasıl açtı? Bu ülkenin emniyet kuvvetleri ve yargısındaki kilit makamlar, görev yerleri kimler tarafından şekillendirildi? Bunların cevaplarını hepimiz basından takip ediyoruz. Yeniden konuşmanın bir faydası yok. Ama bence, eğer ortada bir yanlış varsa önce bu açıkça kabul edilmeli, sonra da yanlışların düzeltilmesi için samimi çaba sarf edilmesi gerekmektedir. Hiç kimseyi haksız yere suçlamak veya itham etmek istemem bu nedenle burada birilerinin isimlerini telaffuz etmek uygun olmaz. Ancak, diğer taraftan belirli bir gurubun bürokrasi, emniyet, TSK ve yargıda belirli kilit noktaları ele geçirdiğine dair kuvvetli delilleri de yok saymak mümkün değil. Umarım hepsini yakın zamanda öğreniriz. Gerçekler arsızdır, kendilerini saklamazlar.

-Başta Balyoz olmak üzere, pek çok askeri davadan gelen tahliyelerin AKP-Cemaat arasında süren savaşla bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer ittifakları devam etseydi, bugün durum yine aynı olur muydu?

Mustafa İlhan: Yoruma çok açık bir soru. Evet, doğru da diyenler olacaktır, hayır ilgisi yok diyenler de. Burada pek çok faktör var ve bunlardan biri de AK Parti-Cemaat arasında olanlar. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması, PKK terör örgütüyle yürütülen müzakerelerden de söz edilebilir. Bence en önemlisi, davanın başlamasından bu yana yapılan yanlışlıkların, adaletsizliklerin farkına varıp ellerinden gelen her türlü desteği veren vatanseverlerin oynadıkları roldür. Barolar, avukatlarımız, ailelerimizin her şartta sürekli sesimizin duyulması için verdiği çabalar, Sessiz Çığlık eylemleri ve basın etiğine bağlı basın mensuplarının desteklerini de bunlara eklemek gerekiyor. Pek çok kesimden dürüst ve vatansever insanlar yapılan yanlışlıkları görünür kıldılar. Hem bu davayı Türkiye ne kadar daha taşıyabilirdi? Böylesi bir hukuk cinayeti varken, tek bir asker arkadaşım bile yasal olmayan yollara başvurmadı. Bir iki istisna dışında-ki bu da anormal değil-herkes mahkemelere koşa koşa geldi ve yargılanmayı kabul etti. Yargılanma konusunda halen vazgeçmiş değiliz ve adil yargılanmak konusunda hepimiz ısrarcıyız.

Malumunuz BM’nin ilgili kurumunun tutuklamaların adil olmadığı ile ilgili kararı var ve bundan sonraki süreçte dava AİHM’e de taşınabilir. Türk yargısının hukuksuzlukları, adaletsizlikleri görmezden geldiği bir ülkeyi yönetmek de mümkün değil. Bu konu iki rakip arasındaki bir kavgayı veya barışı aştı artık. Bir taraftan, bizim açımızdan bu dava bitti ve ailemizle birlikte yıllarımızı kaybettik. Bunların geri verilmesi mümkün değil. Diğer taraftan, eğer bizlere yapılan haksızlıklar düzeltilmezse ülkenin geleceği ipotek altına alınmış olacaktır. Bu nedenle kavganın-barışın sonuçları değil, bu komplonun faillerinin bulunup, kamuoyuna teşhir edilmeler ve yargılanmaları birinci önceliktir. Bizler içinde aslında bu dava ancak bu söylediklerim gerçekleşirse son bulacaktır.

-Sizce tutuklanmanız ve cezaevi sürecinizde TSK size ve silah arkadaşlarınıza yeterli desteği verdi mi yoksa kırgın mısınız?

Mustafa İlhan: Türk Silahlı Kuvvetleri, 2 bin yıllık geçmişi olan bir kurumdur. Dolayısıyla, bu olanlarla ilgili TSK diye söze başlarsak yanlış bir algı oluştururuz. TSK, benim 14 yaşından beri üyesi olduğum, ruhen de hala bir parçası olduğum bir kurum. Bu hiç değişmeyecek ve eğer bir gün ihtiyaç duyulması halinde tekrar koşa koşa gidip hizmet edeceğim bir kurumdur TSK. Ancak, TSK’yı yönetenlerin bu dönemde yaptıkları veya yapmadıkları ise ayrı bir olaydır. Kurumu bir kenara ayırıyorum ve asla yanlış bir şey söylemek, manevi varlığını incitmek istemem. Silah arkadaşlarımızın desteği ile ilgili olarak, herkes adına konuşmasam da, en azından bende hayal kırıklıkları oldu tabi. Biz muharip askerler arkadaşlarımıza güveniriz çünkü canımız birbirimize emanettir. Havacı, Denizci ya da karacı olmanız bunu değiştirmez. Dava sürecinde bu duyguyu ben maalesef göremedim. Biz hiç kimseden anlamsız, yasal olmayan, gerçeklerle uyumsuz bir destek beklemedik zaten.

Ne bekliyorduk ki biz? Komuta kademelerinin, ya da arkadaşlarımızın bizi yasal veya devlet adabına yakışmayan usullere başvurarak desteklemelerini mi? Elbette hayır. Ama, yargı sürecinin doğru icra edilmediği ve adil yargılanmadığımız yetkili ağızlar tarafından, uygun bir şekilde kamuoyuna yansıtılabilirdi. Bu konuda belki çaba sarf ettiler ama ne biz ne de kamuoyu bunu biliyor. Görüldüğü kadarıyla TSK’nın etkili kademelerinin dava sürecinin adaletli yürütülmesini desteklediğini söylemek biraz zor. Gazetelerden okuduğum kadarıyla “Yargıya ve adalete şans tanıyalım” gibi söylemler oldu. Bunlar adil yargılamayı destekleyen söylemler olmadı, çünkü zaten adil bir yargılama yapılmıyordu ki. Bu gerçek önemli bir hayal kırıklığı yarattı elbette.

Ailelerimiz en başından beri Sessiz Çığlık eylemleriyle adil yargılanma yapılmadığını duyurmaya çalıştılar. Kime duyurmaya çalıştılar, bizi yargılayanlara mı? Onlar zaten biliyordu yaptıkları işin adil olmadığını. Beklentimizi bu tip olayların TSK ailesi tarafından desteklenmesiydi. Peki, desteklediler mi? Çok küçük bir kısmı bizim ailemizin yanına gelerek desteklediler. Bunların çoğu da emekliydi zaten, muvazzaf çok yoktu. TSK gibi büyük ve köklü bir camia için bu durum nasıl açıklanabilir bilemiyorum.

Geçmişte birlikte çalıştığımız emekli komutanlarımız var ve onların emir ve komutası altında pek çok görev yaptık. Bu insanlar bizi çok yakından tanıyan kişilerdi. Emekli oldukları rütbe ve konumları düşünüldüğünde adil bir yargılama yapılması yönünde bizlere kolayca destek olabilecek kişilerdi. Bu kişilerin çok azını biz basında gördük. Ben havacı olan hiç kimseyi görmedim. Şu anki Hava Kuvvetleri Komutanı dahil, bu davanın adil şekilde yürütülmesi gerektiğine dair beyanat veren hiçbir muvazzaf veya emekli komutan hatırlamıyorum. Biz kimseden bu askerler suçlu ya da suçsuzdur demelerini de istemedik, zaten doğru da olmaz. Ama bir etik, bir ahlak anlayışı olmalı. Bu hem meslek etiğine hem de hangi inanca mensupsanız onun ahlak öğretisine uyumlu bir duruş olmalı. Ancak ortada ne meslek etiği, ne hümanist ahlak nede inanç ahlakı açısından bir duruş var. Eğer barışta bile adaletsizlik karşısında ahlaki bir duruş sergilenemiyorsa, kriz zamanında ne yapılır bilemiyorum. Nusret Amiral ve birkaç generalimizi ayrı tutuyorum. Yine de kimseye haksızlık yapmak istemiyorum ve umarım gözlemlerimde yanılıyorumdur. Evet, çok fazla hayal kırıklığım var.

-İfade vermeniz gerektiğini ailenizle birlikte İstanbul’dayken telefonla öğrendiniz ve kendiniz adliyeye gittiniz. Savcılık sorgusu ve tutuklanma sürecinizde neler yaşadınız?

Mustafa İlhan: Süreç başladığında ismi geçenlerin ifadeye çağırıldığını biliyorduk. Beni Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığından arayıp haber verdiler. İzinliydim o dönem. Davaya bakan Savcı Hüseyin Ayar Beşiktaş’daki bulunan savcılık yerleşkesindeydi. Kendisi tam bir hayal kırıklığıdır. Umarım sebep olduğu hukuk cinayetlerini, insanlık felaketlerini bir kez daha düşünür. Verdiği haksız kararların masum insanların hayatlarında nelere mal olduğunu umarım fark edebilir. O ve davaya bakan diğerlerinin uzun ve sağlıklı yaşamalarını, yaptıkları yanlışlıkların vicdanen farkına varmalarını temenni ediyorum. Yaptıkları adaletsizliklerin bilinci ve yükü ile yaşasınlar yeter.

Sorgulama için Beşiktaş’a gittim ve uzun süre sırada bekledim. Avukatım da yanımdaydı. Savcı sorular sordu ben de gereken yanıtları verdim. Sorgum bitince nöbetçi mahkemeye çıkmayı bekledim. Savcı beni tutuklanmam isteğiyle mahkemeye sevk etmiş. Orada da bildiklerimi anlattım ancak tutuklanmama karar verildi. Ellerinde somut hiçbir delil olmadan savcı istedi ve nöbetçi hakim de tutuklanmama karar verdi. Bizim hukuk sistemimizin aksaklığından mıdır bilemiyorum ama hiçbir şeyi takip edemiyorsunuz ta ki mübaşir size tutuklandığınızı söyleyene kadar. Türkiye’de bir vatandaşın değeri bu mudur? Ama olan bu işte.

-Savcılık sorgusu ve nöbetçi mahkeme sürecinde size ne gibi sorular yöneltildi ve her hangi önyargılı bir tavırla karşı karşıya kaldınız mı?

Mustafa İlhan: İddiaya göre, 2003 yılında bir seminer yapılıyor ve iddia makamı seminerde bazı illegal şeyler konuştuğunu söylüyor. Benim de buna katkıda bulunduğum iddialar arasındaydı. Bana suçlandığım dijital ortamdaki veriler gösterildi. Sonra da seminerin yapıldığı zamanlarda nerede olduğum soruldu ama somut bir belge yoktu ellerinde. O iddiaların tümünü reddettim. İki soruşturma polisi de hakkımda suçlu olduğuma dair bir rapor yazmıştı. Bu adamlar beni tanıyor mu? Evimde, iş yerimde herhangi bir şey bulunmuş mu? Bana ait herhangi bir yazılı belge bulunmuş mu? Herhangi bir telefon görüşmem var mı? Ellerinde somut hiçbir belge, delil yoktu. Tek gerekçeleri benim ismimin dijital bir ortamda bulunan bir Word sayfasında geçiyor olmasıydı. Sonrasında bir iki kişiyi tanıyıp tanımadığım soruldu. Hava Kuvvetleri küçük bir camiadır. Hele ki sorulanlar generalse tanımaman mümkün değil, çünkü toplasan 60 kişilik bir gurubuz zaten. Açıkçası, benim sorgulanma sürecimde art niyetli bir soru hatırlamıyorum.

-Hasdal, Hadımköy ve Silivri cezaevlerinde bulundunuz. Askeri ve sivil cezaevlerinin birbirinden ne gibi farkları var ve hayatınız orada nasıl geçiyordu?

Mustafa İlhan: Tutuklanmalar fazla olunca Hasdal askeri cezaevi büyütülmek zorunda kalındı. Bazı binaları hapishane haline getirdiler. Daha sonra Hadımköy’de bulunan bir tesis de hapishane haline getirildi. Ben daha sonra buraya nakledildim. Hasdal’ın imkanları dahilinde 8 kişilik bir koğuşta kalıyordum. Hadımköy’de iki kişilik koğuşta kaldım. Her iki hapishanede de hareket alanımız ve bir birimizle görüşme imkanlarımız Silivri’ye nazaran daha fazla idi. Bunların haricinde Askeri hapishanenin size sapladığı ekstra bir avantaj yok.

Silivri’de ise bizleri isnat edilen suçla uyumlu şekilde bir birinden tecrit edilmiş koğuşlarda tutuyorlardı. Silivri cezaevi büyük bir kompleks. Orada 4 numaralı ceza evinde kaldım. Yargı bizi çok tehlikeli gördüğü için yönetmelikler gereği hapishanede küçük gruplar halinde iskan edilmemiz gerekiyordu ve o şekilde iskan edildik. Bu da enteresan bir konudur. Çünkü bütün hayatlarını bu vatanı korumak için harcamış çoğu savaş gazisi asker aleni bir entrikayla suçlanıp hapishanede çok tehlikeli suçlular olarak özel şartlarda tutuluyorlar. Herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir vefasızlık. Umarsamazsanız bir gün mutlaka sizi de ziyaret eder. Kendi adıma söylemem gerekirse hapishane müdürü, yardımcıları, infaz koruma memurları ve personel profesyonelce davrandılar ve işlerini iyi yaptılar. Onlarla ilgili kötü bir şey görmedim ve olumlu izlenimlere sahibim.

Esaretin kuralı fiziksel, ruhsal ve entellektüel olarak hayatta kalmaktır. Herkesin yaşam tarzı birbirinden farklı olduğundan bu süreci farklı yaşıyorlar. Direncinizi arttıracak ve hayatta kalmanızı sağlayacak motivasyonlara ihtiyaç duyuyorsunuz tabi. Ben daha çok okumayı tercih ettim ve günde ortalama 6 saat kadar okuyordum. Ayrıca fiziksel olarak güçlü kalabilmek için günlük rutinim içerisinde iki periyodda olmak üzere 2-3 saatlik bir spor da vardı. Zaten, suçsuz olduğunuzu biliyorsanız, her nerede olursanız olun bir psikolojik üstünlüğünüz oluyor. Tek kişilik koğuşa elleriniz kelepçeli bile olsa suçsuzluğunuzun verdiği bir moral üstünlüğünüz var. Bu durum size inanılmaz bir direnç veriyor. Akşam geç saatlerimizde de koğuş arkadaşlarımızla sohbete ve dış dünyayı izlemeye ayırıyorduk.

-Son olarak, özgürlüğünüze kavuştuktan sonra hayatınız nasıl devam ediyor ve geleceğe dair bundan sonraki planlarınız nelerdir?

Mustafa İlhan: Özgür bir hayat çok güzel çünkü sevdiklerinizle beraber olabiliyorsunuz ve en önemlisi özgürlük doğal durumumuz. Diğer taraftan, mahkumken kaybettiğiniz yıllar aslında sevdiklerinizle birlikte hatıra oluşturamadığınız yıllardır. Yani bu eksiklikleri kapatmanız gerekiyor. Bir gökdelen gibi düşünün. Her gün bir tuğla koyarak bu ilişkiyi şekillendiriyorsunuz. Ben ve ailem 3 yıldır birlikte tuğla koyamadık. Şimdi hep beraber bu açığı kapatmaya çalışıyoruz. Tutuklandığımda çocuklarım küçüktü. Şimdi biri genç bir kız, diğeri ise delikanlı oldu. Onların ergenliklerini, yaşamlarında fiziksel ve psikolojik olarak en büyük, en önemli değişimlerini yaşadıkları yılları kaçırdım. Şimdi tüm bu kaçırdıklarımızı toparlama sürecindeyiz.

Bundan sonra sivil hayatta kendime bir yer edinmeye çalışacağım. Çalışacağım ve umuyorum ki önümüzdeki yeniden yargılama süreci çalışmak isteyenlerin önüne her hangi bir engel koymaz. Çünkü bu gerçekten fazladan bir adaletsizlik olur. Bir işin yanında fırsat bulabilirsem akademik çalışma da yapmak istiyorum. Ölene kadar öğrenmek ve nerede ihtiyaç olursa orada çalışmayı sürdürmek istiyorum. Durmak yok.

SAVASH PORGHAM 08.07.2014

VİVAHİBA

Balyoz Davası Sanığı Tuğgeneral Mustafa İlhan

0

Balyoz davası bu iklimin yargı tarihine kara bir leke olarak geçecek davalardan sadece biri… Pek çok emekli ve muvazzaf asker tamamen dijital verilere istinaden tutuklandı ve hüküm giydi. Dava sürecinin başından bu yana sanık avukatları pek çok usulsüzlüğü belgelerle ortaya koymalarına rağmen bir sonuç alamadı. TÜBİTAK’ın bilirkişi raporlarına karşı ulusal ve uluslararası mercilerden 30’a yakın rapor alınarak dijital verilerin gerçekliği çürütüldü ancak bu raporlar yerel mahkeme tarafından bir türlü dikkatte alınmadı. Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi bir yanlıştan dönerek, Balyoz davasını usulden bozdu, yeniden yargılamanın yolunu açtı ve arkasından tahliye süreci başladı.

Balyoz davası kapsamında 16 yıl hapis cezası alan ve Anayasa Mahkemesi kararından sonra özgürlüğüne kavuşan askerlerden biri de Hava Pilot Tuğgeneral Mustafa İlhan… Mustafa İlhan Paşa için pek çok silah arkadaşı “Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı” gözüyle bakıyordu ancak Türkiye’deki iklimin med cezirleri O’nu bambaşka bir noktaya, Hasdal, Hadımköy ve Silivri Cezaevlerine götürdü. Mustafa İlhan Paşa tutuklandığında geride kıymetli eşi ve iki evladını bıraktı; bugün 18 yaşındaki Batuhan ve 16 yaşındaki Melis… 3 yıllık cezaevi sürecinden sonra özgürlüğüne kavuşmuş bir baba olarak Mustafa Paşa, evlatlarına dair şunları söylüyor:

“Ben hapishaneye girdiğimde çocuklarım daha küçüktü. Şimdi kızım genç bir hanım, oğlum ise delikanlı oldu. Onların ergenliklerini, yaşamlarında fiziksel ve psikolojik olarak en büyük değişimi geçirdikleri dönemlerini kaçırdım. Şimdi tüm bu kaçırdıklarımızı hep birlikte toparlama çalışıyoruz.”

Pek çok askeri davada art arda gelen tahliyeler tartışılıyor ve AKP ile Gülen Cemaatinin arasındaki savaşın bir sonucu olabileceği iddia ediliyor. Mustafa İlhan Paşaya bu tartışmalar hakkında neler düşündüğünü sorduğumda yanıtı şöyle oldu:

“Bunları AK Parti mi yaptı yoksa Cemaat mi? Bence faillere isim aramadan önce ortadaki resme bakalım. Yaklaşık son beş yıllık dönem içinde önemli yasal değişiklikler yapıldı. TSK personelinin yargılama usulleri, HSYK, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ile ilgili değişikler ve belirli mevkilere özel personel atamaları ile ciddi bir hazırlık yapıldı. Bütün bunları kim yaptı? Tabi ki bizi yöneten insanlar. Bu hazırlık sürecinin sonucunda bu çürük davaları bize kimler açtı? Bugün geçmişe dönüp bazı yanlışlıklardan bahsediliyorsa sanırım önce yapılan bu yanlışlıklar sebepleri ile açıklanmalı ve daha sonra da mağduriyetler giderilmelidir. Bu tip bir uygulamanın demokrasimizi güçlendireceğini, iyi bir yönetim içtihadı ve etiği oluşturacağını değerlendiriyorum.”

En çok merak ettiğim konuların başında cezaevine giren askerlerin TSK’ya karşı bir kırgınlığının olup olmaması konusu. Bunu Mustafa Paşaya sordum ve kendisinden çarpıcı bir yanıt aldım:

TSK, benim 14 yaşından beri üyesi olduğum bir kurum, ruhen de hala üyesiyim. Bence bu tip bir yaparken kurumu ve yönetenleri bir birine karıştırmamak, ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. TSK sahip olduğumuz en önemli değerlerden biridir ve ne amaçla olursa olsun yıpratılmamalıdır. Hepimiz geliriz ve gideriz ama yarattığımız değerler ve gelenek yaşar. Gelecek kuşaklara aktardığımız en önemli miras da budur. Bu bağlamda TSK binlerce yıllık bir süreç içinde yaratılmış önemli bir değer ve gelenektir ve örselenmeden teslim edilmesi gereken bir mirasdır

Şimdi; Bizler TSK’dan ne bekliyorduk ki? Genelkurmay Başkanımızın, Kuvvet Komutanlarımızın ya da silah arkadaşlarımızın bizleri yasal olmayan yollarla desteklemelerini mi? Elbette hayır. Bence beklenen basitti; öncelikle yargı sürecinin yakından takip edildiğinin kamuoyuna, yargıya ve siyasete hissettirilmesi ve adil bir yargılama yapılması için yasal hakların çekinilmeden kullanılması beklendi. Böylece kamuoyu önünde kurumu tarafından bile sahip çıkılmayan muhtemel suçlular gibi bir algılamanın önüne geçilebilirdi. Bu olmadı. Yalnız kaldık. Daha sonra “silahlı kuvvetler ailesinin” dayanışma ruhu çerçevesinde, doktorların, şoförlerin veya her hangi başka bir meslek grubunun yaptığı gibi kurum içi bir dayanışma gösterilebilirdi. Bu da olmadı. Ailelerimiz bu davayı görünür kılmak için sarf ettikleri mücadelelerde yalnız kaldılar, önemli bir destek göremediler. Çoğunluğu emekli asker olan küçük bir grubu ve sivil vatanseverleri saymazsak ”aile” bizi terk etti, umursamadı diyebiliriz. Sonuç olarak TSK komuta kademesinden yasalar gereği sorumluluklarına ısrarla sahip çıkmasını, silah arkadaşlarımızdan da en azından yanımızda olduklarını hissettirmelerini bekliyorduk. İstisnaları saymazsak her iki konuda da hayal kırıklıkları yaşandı.”

Kıymetli Tuğgeneral Mustafa İlhan Paşayla Balyoz sürecinden mahkeme kararlarına, savcılık sorgusundan tutuklanma sürecine, Anayasa Mahkemesi kararından neden hedef alındığına, TSK komuta kademesinin dizayn edilmesinden cezaevinde yaşadıklarına, hukuki durumundan geleceğe dair planlarına varıncaya dek pek çok konuda konuşma şansım oldu. Tutuklanma sürecinden özgürlüğüne dek yaşadıklarını ilk kez bir gazeteciye anlattı Mustafa Paşa. Tuğgeneral Mustafa İlhan’ın perspektifinden çarpıcı ve anlamlı pek çok düşündürücü detaya şahit olacaksınız…

-Şu anki hukuki durumunuz tam olarak nedir ve serbest kalmanıza müteakip süreç nasıl ilerliyor?

Mustafa İlhan: Anayasa Mahkemesi’nin usul bakımından yanlışlar tespit edip kararı bozmasından sonra, avukatlarımızın aktardığı kadarıyla herhangi bir hak kısıtlamamız yok. Şu an sanık durumundayız. Bilindiği gibi bundan sonraki süreçte dava yeniden görülecek, dolayısıyla 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin konu ile uygulamasının ne olacağı hep beraber göreceğiz. Şu an özgürlüğümüze kavuşmuş olsak da bu dava henüz bitmiş değil. Umarım en kısa sürede bu süreç adil bir şekilde tamamlanır ve yargı adına yaşanan bu utanç dönemi sona erer.

-Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi Balyoz davasıyla ilgili gerekçeli kararını açıkladı. Kararın gerekçelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa İlhan: Kararı detaylı okumadım henüz ancak iki husus önem arz ediyor. Yargılama sürecinin başından beri bizlerin de ısrarla talep ettiği iki önemli tanığın mahkeme tarafından dinlenmemiş olması bunlardan birincisi. Dinlenmesini talep ettiğimiz bu tanıklar dönemin Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanıydılar ve iddia makamı bu şahısların sözde darbeyi engellediklerini belirtiyordu. Dinlenmeleri gerçeklerin ortaya çıkartılması konusunda hayati öneme sahipti. Üstelik savcılık iddiası doğru olmuş olsaydı iddia makamının lehine bir tanıklık olacaktı. Ama ilginçtir mahkeme bu şahısları çağırmadığı gibi taleplerimizi de ret etti. Anayasa Mahkemesi Yargıtay 9. Dairenin göremediği, daha doğrusu görmek istemediği bu yanlışı tespit etti.

Diğer konu bilirkişi raporlarıyla ilgilidir. Bu yargılama tamamı dijital ortamda olan sözde bir darbe planı üzerine inşa edilmiş bir tiyatrodur. Her ne kadar bir kısım basın organlarında ıslak imzalı belgelerin de olduğu söylense de, aslında bu doğru değil. Çünkü 1. Ordu’da ele geçirildiği iddia edilen ıslak imzalı sözde “darbe” belgeleri davayla ilgisi olmayan yasal belgelerdir. Ama bir takım basın ısrarla bu gerçeği kamuoyundan gizlemiş, dijital belgelerin gerçek oldukları algısını yaratmak üzere bu yasal belgeleri kullanmıştır.

Sözde darbe planlarının kaydedilmiş olduğu 1. Ordu Komutanlığında ele geçirildiği iddia edilen CD’ler ve daha sonra Gölcük’te bulunan 5 nolu harddiskin incelenmesi mahkeme tarafından TÜBİTAK’a yaptırdı. Ancak daha sonra gördüğümüz üzere gerçeğin ortaya çıkarılması için doğru sorular sorulmadı. Üstelik bu CD’ler ve Hard Disk ismen belirli kişilere incelettirilmiştir. Daha da enteresan olan, mahkeme bilirkişi seçimi ve usullerinde de hatalar yapmıştır. Bunların tümü daha sonra yargılamalar esnasında ortaya çıktı. Bunlara ek olarak tutuklu bulunan bilişim suçları konusunda uzman arkadaşlarımız tarafından da CD ve Hard Disklerin sahte olduklarına dair tespitler yapıldı. Sonuçta mahkemenin hatalarına ve eksikliklerine, TUBİTAK raporunun yetersizliğine istinaden CD’lerin ve Hard Diskin yeniden incelenmesi için mahkemeye talepte bulunduk. Tabi mahkeme bu haklı talebi de kabul etmedi. Çünkü kabul etseydi dinlemek istemediği iki önemli tanık olayında olacağı gibi gerçekler açığa çıkacaktı. Oysa millet adına görev yapan mahkeme yargılamasının hiçbir aşamasında gerçeğin açığa çıkmasını istemedi. Mahkemenin bu olumsuz ve anlaşılmaz tutumuna karşı bizler özel olarak girişimlerde bulunduk ve toplamda otuza yakın bilirkişi raporu hazırlattık. Bu bilirkişilerden birisi de ABD merkezli bir kuruluş olup bu sahteliği belgelediği gibi bugün itibarıyla uluslararası toplantı ve kongrelerde bilişim suçları konusunda örnek bir durum çalışması olarak sunmaktadır. Yani Balyoz entrikası dijital çağın bilişim suçları konusunda bir örnek dava olmuştur. Umarım TUBİTAK yönetimi bundan bir ders çıkartmıştır. Sonuçta içinde “bilim” geçiyor ve Çin’de de olsa öğrenilmesi hepimizin üzerinde fikir birliği yapmış olduğu bir husus. Sonuçta sanıkların lehine olan tüm bu bilirkişi raporları da mahkeme tarafından kabul edilmedi. Yine Yargıtay 9.Daire’nin göremediği, görmek istemediği bu gerçeği Anaya Mahkemesi tespit etti.

Diğer önemli bir husus da yargılama süresince avukat-sanık mahremiyetinin her yere mikrofon yerleştirerek ihlal edilmesidir. Toplarsak 10 Özel Yetkili Mahkeme adil bir yargılama yapmamıştır, Yargıtay 9. Daire bu adaletsizliği onaylayarak içtihat haline getirmek istemiştir, ancak Ana Yasa Mahkemesi bu hukuk cinayetini en azından usul açısından bozarak Türkiye’ye, Türk yargı sistemine bir şans vermiştir. Aslında suçlamaların dayandığı iddialar ve sözde delilleri incelenirse daha usule bile gelmeden gerçekte bir davanın mevcut olmadığı da kolayca görülebilir.

-Sizce neden hedef alındınız ve şahsınıza yönelik tüm bu olanların sebepleri nelerdir?

Mustafa İlhan: Yorumlara açık, kritik bir soru aslında. Ben tespitlerimi aktarayım; bu entrikayla Hava Kuvvetleri’nin general kadrolarında önemli tasfiyeler ve buna bağlı olarak yaklaşık 10-12 yılı kapsayacak bir düzenleme yapıldı. Komuta kademesi formatlandı. Deniz Kuvvetleri’nde sadece amiral kademesinde değil, albay kademesinde de tasfiyeler yaşandı ve bu düzenleme Deniz Kuvvetleri için sanırım 20 yıllık bir süreci kapsayacak. Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı, Deniz ve Hava Kuvvetleri kadar etkilenmiş gözükmüyor. Sonuçta, TSK’nın önümüzdeki 10-20 yıllık komuta kademesi, artık hangi amaca hizmet etmesi bekleniyorsa, yeniden düzenlenmiş oldu.

Bizlere, TSK’ya ve Türkiye’ye yapılan sözlük anlamıyla bir terör faaliyetidir, bir hukuk terörizmidir. Bu entrikayı planlayanların TSK’yı baskı altına aldığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Şu anki komuta kademesi baskı altında mıdır, değil midir bilemem. Onların adına yorumda bulunmam doğru olmaz. Ama bununla yaşamak durumundalar, bunu söyleyebilirim. Bu noktada aslında komuta kademesinden ziyade genç kuşakları düşünmek gerekir. Her dört kuvvette de gelecek bekleyen dürüst, idealist gençler var. Bugün yaşananlardan sonra, artık bu gençlerin önlerinde iki seçenek var gibi görünüyor; ya vatana hizmet idealiyle devam edecekler ve benzer riskleri kabul ederek bir gün terk edilmeyi göze alacaklar, ya da TSK’nin onlara verdiği bilgi ve beceriyle şanslarını başka yerde deneyecekler. Gönül ister ki Cumhuriyet değerlerine inanan yetenekli ve liyakat sahibi vatansever subay ve astsubaylar TSK’da kalsınlar. Onların bizlerden çok daha da iyi olacaklarına eminim. Bundan sonra neler yaşanacak hep beraber göreceğiz.

-AKP ve Gülen cemaatinin müttefik oldukları dönemde TSK’ya yönelik kumpas kurduğu tartışılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Mustafa İlhan: Sokaktaki her hangi biri olarak, AK Parti ya da Cemaatten ziyade şunu görüyorum; ortada bir entrika var ve buna yönelik korkunç bir PR çalışması yapıldı. Üzülerek söylüyorum, hukukçu sıfatı olan emekli yargıçlardan tutun üniversite hocalarına ve hala çalışan avukatlara kadar pek çok kişi meslek etiklerinin dışında hareket ettiler. Bunların başını da bir gazeteci grubu çekiyordu ve pek çoğu sonradan yanıldıklarını da ifade ettiler. Bu çok masum bir özür gibi görünse de aslında korkunç bir cinayetin itirafıdır. Çünkü tüm kamuoyunu yönlendirdiler ve entrikaya önemli destek sağladılar. Öyle siyasetçiler oldu ki, daha davanın ne olduğu bile bilinmezken suçlanan askerleri mahkum edip pisliğe benzettiler. Bu yaptıkları Türkiye’ye, Türk siyaset etiğine ne kadar hizmet etti emin değilim. Diğer taraftan, görünen bu ülkede bir entrikanın kolayca uygulanabildiği ve devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK’nın bir işbirliği içinde yerle bir edilebileceğidir. Yani, demek ki Türkiye’de yalan ve entrikayla her şeyi yapabilirsiniz. Yani hiç birimiz, komplocular da dahil, güvende değiliz. Konu kumpasları kimim, kimlerin yaptığı değil bu yapılanlar sorgulanıp düzeltilmezlerse bir yönetim biçimi, bir siyaset ahlakı olarak meşruluk kazanacakları gerçeğidir.

Bunları AK Parti mi yaptı yoksa Cemaat mi? Yine ortadaki resme bakalım. Son beş yıllık dönemde entrika davaları kotarmak üzere çeşitli yasal değişiklikler, atamalar yapıldı, bunları daha önce belirttim. Bütün bunları kim yaptı? Bunları yapanlar bizi yöneten insanlar. Bu davaları bize kimler, nasıl açtı? Bu ülkenin emniyet kuvvetleri ve yargısındaki kilit makamlar, görev yerleri kimler tarafından şekillendirildi? Bunların cevaplarını hepimiz basından takip ediyoruz. Yeniden konuşmanın bir faydası yok. Ama bence, eğer ortada bir yanlış varsa önce bu açıkça kabul edilmeli, sonra da yanlışların düzeltilmesi için samimi çaba sarf edilmesi gerekmektedir. Hiç kimseyi haksız yere suçlamak veya itham etmek istemem bu nedenle burada birilerinin isimlerini telaffuz etmek uygun olmaz. Ancak, diğer taraftan belirli bir gurubun bürokrasi, emniyet, TSK ve yargıda belirli kilit noktaları ele geçirdiğine dair kuvvetli delilleri de yok saymak mümkün değil. Umarım hepsini yakın zamanda öğreniriz. Gerçekler arsızdır, kendilerini saklamazlar.

-Başta Balyoz olmak üzere, pek çok askeri davadan gelen tahliyelerin AKP-Cemaat arasında süren savaşla bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer ittifakları devam etseydi, bugün durum yine aynı olur muydu?

Mustafa İlhan: Yoruma çok açık bir soru. Evet, doğru da diyenler olacaktır, hayır ilgisi yok diyenler de. Burada pek çok faktör var ve bunlardan biri de AK Parti-Cemaat arasında olanlar. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması, PKK terör örgütüyle yürütülen müzakerelerden de söz edilebilir. Bence en önemlisi, davanın başlamasından bu yana yapılan yanlışlıkların, adaletsizliklerin farkına varıp ellerinden gelen her türlü desteği veren vatanseverlerin oynadıkları roldür. Barolar, avukatlarımız, ailelerimizin her şartta sürekli sesimizin duyulması için verdiği çabalar, Sessiz Çığlık eylemleri ve basın etiğine bağlı basın mensuplarının desteklerini de bunlara eklemek gerekiyor. Pek çok kesimden dürüst ve vatansever insanlar yapılan yanlışlıkları görünür kıldılar. Hem bu davayı Türkiye ne kadar daha taşıyabilirdi? Böylesi bir hukuk cinayeti varken, tek bir asker arkadaşım bile yasal olmayan yollara başvurmadı. Bir iki istisna dışında-ki bu da anormal değil-herkes mahkemelere koşa koşa geldi ve yargılanmayı kabul etti. Yargılanma konusunda halen vazgeçmiş değiliz ve adil yargılanmak konusunda hepimiz ısrarcıyız.

Malumunuz BM’nin ilgili kurumunun tutuklamaların adil olmadığı ile ilgili kararı var ve bundan sonraki süreçte dava AİHM’e de taşınabilir. Türk yargısının hukuksuzlukları, adaletsizlikleri görmezden geldiği bir ülkeyi yönetmek de mümkün değil. Bu konu iki rakip arasındaki bir kavgayı veya barışı aştı artık. Bir taraftan, bizim açımızdan bu dava bitti ve ailemizle birlikte yıllarımızı kaybettik. Bunların geri verilmesi mümkün değil. Diğer taraftan, eğer bizlere yapılan haksızlıklar düzeltilmezse ülkenin geleceği ipotek altına alınmış olacaktır. Bu nedenle kavganın-barışın sonuçları değil, bu komplonun faillerinin bulunup, kamuoyuna teşhir edilmeler ve yargılanmaları birinci önceliktir. Bizler içinde aslında bu dava ancak bu söylediklerim gerçekleşirse son bulacaktır.

-Sizce tutuklanmanız ve cezaevi sürecinizde TSK size ve silah arkadaşlarınıza yeterli desteği verdi mi yoksa kırgın mısınız?

Mustafa İlhan: Türk Silahlı Kuvvetleri, 2 bin yıllık geçmişi olan bir kurumdur. Dolayısıyla, bu olanlarla ilgili TSK diye söze başlarsak yanlış bir algı oluştururuz. TSK, benim 14 yaşından beri üyesi olduğum, ruhen de hala bir parçası olduğum bir kurum. Bu hiç değişmeyecek ve eğer bir gün ihtiyaç duyulması halinde tekrar koşa koşa gidip hizmet edeceğim bir kurumdur TSK. Ancak, TSK’yı yönetenlerin bu dönemde yaptıkları veya yapmadıkları ise ayrı bir olaydır. Kurumu bir kenara ayırıyorum ve asla yanlış bir şey söylemek, manevi varlığını incitmek istemem. Silah arkadaşlarımızın desteği ile ilgili olarak, herkes adına konuşmasam da, en azından bende hayal kırıklıkları oldu tabi. Biz muharip askerler arkadaşlarımıza güveniriz çünkü canımız birbirimize emanettir. Havacı, Denizci ya da karacı olmanız bunu değiştirmez. Dava sürecinde bu duyguyu ben maalesef göremedim. Biz hiç kimseden anlamsız, yasal olmayan, gerçeklerle uyumsuz bir destek beklemedik zaten.

Ne bekliyorduk ki biz? Komuta kademelerinin, ya da arkadaşlarımızın bizi yasal veya devlet adabına yakışmayan usullere başvurarak desteklemelerini mi? Elbette hayır. Ama, yargı sürecinin doğru icra edilmediği ve adil yargılanmadığımız yetkili ağızlar tarafından, uygun bir şekilde kamuoyuna yansıtılabilirdi. Bu konuda belki çaba sarf ettiler ama ne biz ne de kamuoyu bunu biliyor. Görüldüğü kadarıyla TSK’nın etkili kademelerinin dava sürecinin adaletli yürütülmesini desteklediğini söylemek biraz zor. Gazetelerden okuduğum kadarıyla “Yargıya ve adalete şans tanıyalım” gibi söylemler oldu. Bunlar adil yargılamayı destekleyen söylemler olmadı, çünkü zaten adil bir yargılama yapılmıyordu ki. Bu gerçek önemli bir hayal kırıklığı yarattı elbette.

Ailelerimiz en başından beri Sessiz Çığlık eylemleriyle adil yargılanma yapılmadığını duyurmaya çalıştılar. Kime duyurmaya çalıştılar, bizi yargılayanlara mı? Onlar zaten biliyordu yaptıkları işin adil olmadığını. Beklentimizi bu tip olayların TSK ailesi tarafından desteklenmesiydi. Peki, desteklediler mi? Çok küçük bir kısmı bizim ailemizin yanına gelerek desteklediler. Bunların çoğu da emekliydi zaten, muvazzaf çok yoktu. TSK gibi büyük ve köklü bir camia için bu durum nasıl açıklanabilir bilemiyorum.

Geçmişte birlikte çalıştığımız emekli komutanlarımız var ve onların emir ve komutası altında pek çok görev yaptık. Bu insanlar bizi çok yakından tanıyan kişilerdi. Emekli oldukları rütbe ve konumları düşünüldüğünde adil bir yargılama yapılması yönünde bizlere kolayca destek olabilecek kişilerdi. Bu kişilerin çok azını biz basında gördük. Ben havacı olan hiç kimseyi görmedim. Şu anki Hava Kuvvetleri Komutanı dahil, bu davanın adil şekilde yürütülmesi gerektiğine dair beyanat veren hiçbir muvazzaf veya emekli komutan hatırlamıyorum. Biz kimseden bu askerler suçlu ya da suçsuzdur demelerini de istemedik, zaten doğru da olmaz. Ama bir etik, bir ahlak anlayışı olmalı. Bu hem meslek etiğine hem de hangi inanca mensupsanız onun ahlak öğretisine uyumlu bir duruş olmalı. Ancak ortada ne meslek etiği, ne hümanist ahlak nede inanç ahlakı açısından bir duruş var. Eğer barışta bile adaletsizlik karşısında ahlaki bir duruş sergilenemiyorsa, kriz zamanında ne yapılır bilemiyorum. Nusret Amiral ve birkaç generalimizi ayrı tutuyorum. Yine de kimseye haksızlık yapmak istemiyorum ve umarım gözlemlerimde yanılıyorumdur. Evet, çok fazla hayal kırıklığım var.

-İfade vermeniz gerektiğini ailenizle birlikte İstanbul’dayken telefonla öğrendiniz ve kendiniz adliyeye gittiniz. Savcılık sorgusu ve tutuklanma sürecinizde neler yaşadınız?

Mustafa İlhan: Süreç başladığında ismi geçenlerin ifadeye çağırıldığını biliyorduk. Beni Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığından arayıp haber verdiler. İzinliydim o dönem. Davaya bakan Savcı Hüseyin Ayar Beşiktaş’daki bulunan savcılık yerleşkesindeydi. Kendisi tam bir hayal kırıklığıdır. Umarım sebep olduğu hukuk cinayetlerini, insanlık felaketlerini bir kez daha düşünür. Verdiği haksız kararların masum insanların hayatlarında nelere mal olduğunu umarım fark edebilir. O ve davaya bakan diğerlerinin uzun ve sağlıklı yaşamalarını, yaptıkları yanlışlıkların vicdanen farkına varmalarını temenni ediyorum. Yaptıkları adaletsizliklerin bilinci ve yükü ile yaşasınlar yeter.

Sorgulama için Beşiktaş’a gittim ve uzun süre sırada bekledim. Avukatım da yanımdaydı. Savcı sorular sordu ben de gereken yanıtları verdim. Sorgum bitince nöbetçi mahkemeye çıkmayı bekledim. Savcı beni tutuklanmam isteğiyle mahkemeye sevk etmiş. Orada da bildiklerimi anlattım ancak tutuklanmama karar verildi. Ellerinde somut hiçbir delil olmadan savcı istedi ve nöbetçi hakim de tutuklanmama karar verdi. Bizim hukuk sistemimizin aksaklığından mıdır bilemiyorum ama hiçbir şeyi takip edemiyorsunuz ta ki mübaşir size tutuklandığınızı söyleyene kadar. Türkiye’de bir vatandaşın değeri bu mudur? Ama olan bu işte.

-Savcılık sorgusu ve nöbetçi mahkeme sürecinde size ne gibi sorular yöneltildi ve her hangi önyargılı bir tavırla karşı karşıya kaldınız mı?

Mustafa İlhan: İddiaya göre, 2003 yılında bir seminer yapılıyor ve iddia makamı seminerde bazı illegal şeyler konuştuğunu söylüyor. Benim de buna katkıda bulunduğum iddialar arasındaydı. Bana suçlandığım dijital ortamdaki veriler gösterildi. Sonra da seminerin yapıldığı zamanlarda nerede olduğum soruldu ama somut bir belge yoktu ellerinde. O iddiaların tümünü reddettim. İki soruşturma polisi de hakkımda suçlu olduğuma dair bir rapor yazmıştı. Bu adamlar beni tanıyor mu? Evimde, iş yerimde herhangi bir şey bulunmuş mu? Bana ait herhangi bir yazılı belge bulunmuş mu? Herhangi bir telefon görüşmem var mı? Ellerinde somut hiçbir belge, delil yoktu. Tek gerekçeleri benim ismimin dijital bir ortamda bulunan bir Word sayfasında geçiyor olmasıydı. Sonrasında bir iki kişiyi tanıyıp tanımadığım soruldu. Hava Kuvvetleri küçük bir camiadır. Hele ki sorulanlar generalse tanımaman mümkün değil, çünkü toplasan 60 kişilik bir gurubuz zaten. Açıkçası, benim sorgulanma sürecimde art niyetli bir soru hatırlamıyorum.

-Hasdal, Hadımköy ve Silivri cezaevlerinde bulundunuz. Askeri ve sivil cezaevlerinin birbirinden ne gibi farkları var ve hayatınız orada nasıl geçiyordu?

Mustafa İlhan: Tutuklanmalar fazla olunca Hasdal askeri cezaevi büyütülmek zorunda kalındı. Bazı binaları hapishane haline getirdiler. Daha sonra Hadımköy’de bulunan bir tesis de hapishane haline getirildi. Ben daha sonra buraya nakledildim. Hasdal’ın imkanları dahilinde 8 kişilik bir koğuşta kalıyordum. Hadımköy’de iki kişilik koğuşta kaldım. Her iki hapishanede de hareket alanımız ve bir birimizle görüşme imkanlarımız Silivri’ye nazaran daha fazla idi. Bunların haricinde Askeri hapishanenin size sapladığı ekstra bir avantaj yok.

Silivri’de ise bizleri isnat edilen suçla uyumlu şekilde bir birinden tecrit edilmiş koğuşlarda tutuyorlardı. Silivri cezaevi büyük bir kompleks. Orada 4 numaralı ceza evinde kaldım. Yargı bizi çok tehlikeli gördüğü için yönetmelikler gereği hapishanede küçük gruplar halinde iskan edilmemiz gerekiyordu ve o şekilde iskan edildik. Bu da enteresan bir konudur. Çünkü bütün hayatlarını bu vatanı korumak için harcamış çoğu savaş gazisi asker aleni bir entrikayla suçlanıp hapishanede çok tehlikeli suçlular olarak özel şartlarda tutuluyorlar. Herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir vefasızlık. Umarsamazsanız bir gün mutlaka sizi de ziyaret eder. Kendi adıma söylemem gerekirse hapishane müdürü, yardımcıları, infaz koruma memurları ve personel profesyonelce davrandılar ve işlerini iyi yaptılar. Onlarla ilgili kötü bir şey görmedim ve olumlu izlenimlere sahibim.

Esaretin kuralı fiziksel, ruhsal ve entellektüel olarak hayatta kalmaktır. Herkesin yaşam tarzı birbirinden farklı olduğundan bu süreci farklı yaşıyorlar. Direncinizi arttıracak ve hayatta kalmanızı sağlayacak motivasyonlara ihtiyaç duyuyorsunuz tabi. Ben daha çok okumayı tercih ettim ve günde ortalama 6 saat kadar okuyordum. Ayrıca fiziksel olarak güçlü kalabilmek için günlük rutinim içerisinde iki periyodda olmak üzere 2-3 saatlik bir spor da vardı. Zaten, suçsuz olduğunuzu biliyorsanız, her nerede olursanız olun bir psikolojik üstünlüğünüz oluyor. Tek kişilik koğuşa elleriniz kelepçeli bile olsa suçsuzluğunuzun verdiği bir moral üstünlüğünüz var. Bu durum size inanılmaz bir direnç veriyor. Akşam geç saatlerimizde de koğuş arkadaşlarımızla sohbete ve dış dünyayı izlemeye ayırıyorduk.

-Son olarak, özgürlüğünüze kavuştuktan sonra hayatınız nasıl devam ediyor ve geleceğe dair bundan sonraki planlarınız nelerdir?

Mustafa İlhan: Özgür bir hayat çok güzel çünkü sevdiklerinizle beraber olabiliyorsunuz ve en önemlisi özgürlük doğal durumumuz. Diğer taraftan, mahkumken kaybettiğiniz yıllar aslında sevdiklerinizle birlikte hatıra oluşturamadığınız yıllardır. Yani bu eksiklikleri kapatmanız gerekiyor. Bir gökdelen gibi düşünün. Her gün bir tuğla koyarak bu ilişkiyi şekillendiriyorsunuz. Ben ve ailem 3 yıldır birlikte tuğla koyamadık. Şimdi hep beraber bu açığı kapatmaya çalışıyoruz. Tutuklandığımda çocuklarım küçüktü. Şimdi biri genç bir kız, diğeri ise delikanlı oldu. Onların ergenliklerini, yaşamlarında fiziksel ve psikolojik olarak en büyük, en önemli değişimlerini yaşadıkları yılları kaçırdım. Şimdi tüm bu kaçırdıklarımızı toparlama sürecindeyiz.

Bundan sonra sivil hayatta kendime bir yer edinmeye çalışacağım. Çalışacağım ve umuyorum ki önümüzdeki yeniden yargılama süreci çalışmak isteyenlerin önüne her hangi bir engel koymaz. Çünkü bu gerçekten fazladan bir adaletsizlik olur. Bir işin yanında fırsat bulabilirsem akademik çalışma da yapmak istiyorum. Ölene kadar öğrenmek ve nerede ihtiyaç olursa orada çalışmayı sürdürmek istiyorum. Durmak yok.

SAVASH PORGHAM 08.07.2014

VİVAHİBA

Ruşen Çakır’ın Perspektifinden MGK Kararları ve Gülen Cemaatine Yansımaları

0

SAVASH PORGHAM 03.11.2014

AÇIKGAZETE

AKP ve Gülen Cemaati arasında süren mücadelede 30 Ekim tarihi itibariyle yepyeni bir perdenin açıldığı konusunda şüphe yok. İttifaklarının en başından beri, hatta ortaklıklarının en güçlü olduğu dönemde bile aslında bu iki gurubun birbirine hiç güvenmediği anlaşılıyor.

AKP ve Gülen Cemaati arasında 2007’den buyana bir kırılma olduğu biliniyordu ancak 17- 25 Aralık süreçlerinde ortaya çıkan yolsuzluk belgeleri ve ses kayıtları bu durumun kırılmadan çok bir iktidar savaşı olduğunu ortaya koydu.

Bu süreçten sonra, herşeye rağmen Tayyip Erdoğan iki seçimden de galibiyetle çıktı ve böylelikle Cemaate yönelik tasfiyelerin fitili ateşlenmiş oldu. Yargı ve emniyette pek çok hakim, savcı ve polis önce sürüldü sonrasında da polislere yönelik yapılan operasyonlarda onlarcası tutuklandı. Ancak 30 Ekim’de Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak ilk kez başkanlık ettiği Milli Güvenlik Kurulu toplantısıyla birlikte, bu savaş hükümet meselesi olmaktan çıkarak bir devlet meselesi oldu. Bu toplantı tam 10 saat 20 dakika sürdü ve meşhur 9 saatlik 28 Şubat MGK’sının da rekoru kırılmış oldu. Cumhuriyet tarihinin en uzun MGK toplantısının “Yeni Türkiye” vurgusu bağlamında “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” mesajını içerdiğini düşünenlerdenim. Toplantıdan sonra yayınlanan bildiride, Gülen Cemaati ismen geçmese de “Paralel Yapı” tanımıyla ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğu iddiasıyla Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne (Kırmızı Kitap) girmiş oldu.

Gazeteci Ruşen Çakır, Gülen Cemaatinin Kırmızı Kitap’a girmesi ve bundan sonra yaşanabileceklere dair şu tespitleri yapıyor:

“Bizler MGK’da neler konuşulduğunu, ne kararlar alındığını bilmiyoruz. Ancak gönlünde başkanlık sistemi olan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, başkanlık ettiği MGK’ya fazladan önem yüklediğini düşünebiliriz. Neyin doğru olduğunu şu aşamada bilemeyiz, ancak Erdoğan’ın Gülen cemaatini Türkiye’nin önündeki en öncelikli tehdit olarak gördüğünü ve bu görüşünü devlet politikası yapmak istediğini biliyoruz. Öncelikli hedef devletten ayıklamanın tamamlanması olacaktır. Mutlak bir ayıklamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum ama kilit noktalardaki Cemaat kadrolarının tasfiyesi bile başlıbaşına önemli.”

Türkiye’de MGK bildirilerine giren gurupların başına devlet eliyle pek de iyi şeyler gelmediği eski tecrübelerle de sabit. Kendisi de bir 28 Şubat MGK’sı mağduru olan Tayyip Erdoğan, bu konuyu en iyi bilenlerden biridir kuşkusuz. Ruşen Çakır, bu durumun Gülen Cemaatine tabandan tavana olası yansımaları noktasında şu ifadeleri kaydediyor:

“Zaten bir süredir Cemaat ile organik bir ilişki içinde olmamakla birlikte ona sempatik bakan, destek veren kişi ve çevrelerin kendilerini geri çekmekte olduklarını görüyoruz. Bunun bir nedeni kuşkusuz hükümetten korkmak. Ama bütün bu savaş ortamında Cemaat’in sadece “hizmet” işleriyle ilgilenen bir yapı olmadığını da görerek ürktüler. Devletin bu tür kişileri alenen karşısına alacağını sanmam, ancak bu tür olaylarda hep görüldüğü gibi kurunun yanında çok da yaş yanabilir.”

Kıymetli gazeteci Ruşen Çakır’la AKP- Gülen Cemaati savaşının yeni perdesi, MGK bildirisi ve Kırmızı Kitap’a resmen “Paralel Yapı” iddiasıyla girilmesi minvalinde pek çok konuda konuştuk. Ruşen Çakır’ın bu konuda önemli tespitleri var…

– Tam 10 saat 20 dakika sürdü 30 Ekim MGK toplantısı. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak katıldığı ilk toplantıda Cumhuriyet tarihi ve özellikle 28 Şubat MGK’sının rekorunu kırması, Yeni Türkiye vurgusu da düşünüldüğünde nasıl okunmalı sizce?

– Öncelikle ortada “yeni” bir Türkiye’nin pek söz konusu olmadığını görüyoruz. Çünkü her ne kadar sivillerin sayısı artırılmış olsa da MGK aynı MGK. Seçilenlere atanmışlar bir araya gelip ülkenin kaderini belirleyecek tartışmalar yapıyorlar. Bizlerse neler konuşulduğunu, ne kararlar alındığını bilmiyoruz. İkinci olarak gönlünde başkanlık sistemi olan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, başkanlık ettiği MGK’ya fazladan önem yüklediğini düşünebiliriz.

– Siz 30 Ekim’de kaleme aldığınız yazınızda özet olarak Gülen Cemaatinin içine kapanmaya başladığını söylemiştiniz. MGK bildirisi ve Kırmızı Kitap’a resmen “Paralel Yapı” iddiasıyla giren Gülen Cemaatinin bundan sonraki duruş ve tavrı ne olacak sizce?

– MGK toplantısı hakkında tek kulis haberini Taraf Gazetesi yaptı ve o haberde Kırmızı Kitap değişikliğinin olmadığı, Gülen cemaati konusunun tehdit olarak kayıtlara geçirilmediği ileri sürüldü. Neyin doğru olduğunu şu aşamada bilmiyoruz, ancak Erdoğan’ın Gülen cemaatini Türkiye’nin önündeki en öncelikli tehdit olarak gördüğünü ve bu görüşünü devlet politikası yapmak istediğini biliyoruz. Cemaat’in tavrına gelecek olursak; sözünü ettiğiniz yazıda da belirttiğim gibi Cemaat bir süredir sadece savunmada. Erdoğan’ın kendilerine yönelik tasfiye girişimlerini artıracağını düşünüyor ve bu süreçten olabildiğince az yara alarak çıkmanın yollarını arıyorlar. Tabii bu arada siyasi iktidarın başka nedenlere düştüğü krizleri derinleştirmek için de ellerinden geleni yapıyorlar.

– Gülen Cemaatinin MGK kararlarıyla Kırmızı Kitap’a girmesi, cemaatin tabanında olan kendi halinde ve siyasal kaygılardan uzak mensuplara nasıl yansıyabilir? Devlet yaptırımları Cemaatin tabandan tavana tüm kesimlerine aynı şekilde mi yansıyacak?

– Zaten bir süredir Cemaat ile organik bir ilişki içinde olmamakla birlikte ona sempatik bakan, destek veren kişi ve çevrelerin kendilerini geri çekmekte olduklarını görüyoruz. Bunun bir nedeni kuşkusuz hükümetten korkmak. Ama bütün bu savaş ortamında Cemaat’in sadece “hizmet” işleriyle ilgilenen bir yapı olmadığını da görerek ürktüler. Devletin bu tür kişileri alenen karşısına alacağını sanmam, ancak bu tür olaylarda hep görüldüğü gibi kurunun yanında çok da yaş yanabilir.

– Türkiye’de MGK bildirilerine giren gurupların başına devlet eliyle pek de iyi şeyler gelmediği eski tecrübelerle de sabit. Kendisi de bir 28 Şubat MGK’sı mağduru olan Tayyip Erdoğan, bundan böyle devlet kanalıyla Gülen Cemaatine yönelik ne gibi yaptırımlar uygulatacak sizce?

– Öncelikli hedef devletten ayıklamanın tamamlanması olacaktır. Mutlak bir ayıklamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum ama kilit noktalardaki Cemaat kadrolarının tasfiyesi bile başlıbaşına önemli. Bu açıdan bakıldığında HSYK’yı Cemaat’e kaptırmayan hükümetin yargıda geniş çaplı bir ayıklamaya gitmesi beklenebilir. Yine de bu çok kolay olmayacaktır. Öte yandan yüksek yargı konusunda hükümet işi daha da zorlaşır. Son olarak hükümetin TSK içindeki Cemaat yapılanmasını dağıtma gibi bir hedefi olduğunu düşünebiliriz ki bu da apayrı bir zorluk.

– AKP’nin yoğun tasfiye operasyonlarına rağmen, devletin çeşitli kurumlarında muvazzaf olan Gülen Cemaati üyelerini tamamen çıkarabilmek pek çok nedenden dolayı mümkün değil. Sizce devlet içinde hala görevde olan Cemaat üyelerinin MGK kararları ve politikalarına yönelik pratikte reaksiyonları ne olacak?

– Şu aşamada siyasi iktidara karşı saldırıya geçmelerini beklemek gerçekçi olmaz. Öncelikle kendilerini belli etmemek, dikkat çekmemek isteyeceklerdir. İlerde koşullar değişirse belki…

– Cemaat ile AKP savaşında MİT krizinden başlayıp 17- 25 Aralık dosyalarının kapatılması ve son MGK’ya kadar geçen sürece bakıldığında, bu savaşı kim kazandı sizce?

– Savaş bitmedi, sürüyor, dolayısıyla galip ve mağlup yok. Ancak üstünlüğün, Cemaat’in bütün saldırılarına rağmen iki seçim kazanmış olan Erdoğan’da olduğu muhakkak. Şu aşamada Cemaat’in dengeyi kendi lehine bozması mümkün gözükmüyor.

– Gülen Cemaati MGK bildirisine girmesiyle birlikte, hükümet meselesi olmaktan çıkarak bir devlet meselesi oldu. Sizce devletin Gülen Cemaatiyle ulusal güvenlik tehlikesi görecek kadar sorunu var mıydı yoksa Erdoğan ve AKP iktidarına boyun eğmek zorunda mı kaldılar?

– “Milli güvenliğe yönelik tehdit” gibi tanımlamaları seven biri değilim. Bununla birlikte, eğer bir cemaat devlet içinde gizli bir örgütlenmeye yöneliyorsa bunun devletin tekeline yönelik bir tehdit olduğu açık. Ne var ki bu “tehdit” 17 Aralık 2013 günü başlamadı. Hatta Cemaat’in devlet içindeki örgütlenmesi AKP’nin bilgi, onay ve teşvikiyle yürüdü uzun bir süre boyunca. Ne zaman ki Cemaat kendisini bizzat tehdit edince Erdoğan onu bir tehdit olarak algıladı.