Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 100

Ruşen Çakır’ın Perspektifinden MGK Kararları ve Gülen Cemaatine Yansımaları

0

SAVASH PORGHAM 03.11.2014

AÇIKGAZETE

AKP ve Gülen Cemaati arasında süren mücadelede 30 Ekim tarihi itibariyle yepyeni bir perdenin açıldığı konusunda şüphe yok. İttifaklarının en başından beri, hatta ortaklıklarının en güçlü olduğu dönemde bile aslında bu iki gurubun birbirine hiç güvenmediği anlaşılıyor.

AKP ve Gülen Cemaati arasında 2007’den buyana bir kırılma olduğu biliniyordu ancak 17- 25 Aralık süreçlerinde ortaya çıkan yolsuzluk belgeleri ve ses kayıtları bu durumun kırılmadan çok bir iktidar savaşı olduğunu ortaya koydu.

Bu süreçten sonra, herşeye rağmen Tayyip Erdoğan iki seçimden de galibiyetle çıktı ve böylelikle Cemaate yönelik tasfiyelerin fitili ateşlenmiş oldu. Yargı ve emniyette pek çok hakim, savcı ve polis önce sürüldü sonrasında da polislere yönelik yapılan operasyonlarda onlarcası tutuklandı. Ancak 30 Ekim’de Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak ilk kez başkanlık ettiği Milli Güvenlik Kurulu toplantısıyla birlikte, bu savaş hükümet meselesi olmaktan çıkarak bir devlet meselesi oldu. Bu toplantı tam 10 saat 20 dakika sürdü ve meşhur 9 saatlik 28 Şubat MGK’sının da rekoru kırılmış oldu. Cumhuriyet tarihinin en uzun MGK toplantısının “Yeni Türkiye” vurgusu bağlamında “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” mesajını içerdiğini düşünenlerdenim. Toplantıdan sonra yayınlanan bildiride, Gülen Cemaati ismen geçmese de “Paralel Yapı” tanımıyla ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğu iddiasıyla Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne (Kırmızı Kitap) girmiş oldu.

Gazeteci Ruşen Çakır, Gülen Cemaatinin Kırmızı Kitap’a girmesi ve bundan sonra yaşanabileceklere dair şu tespitleri yapıyor:

“Bizler MGK’da neler konuşulduğunu, ne kararlar alındığını bilmiyoruz. Ancak gönlünde başkanlık sistemi olan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, başkanlık ettiği MGK’ya fazladan önem yüklediğini düşünebiliriz. Neyin doğru olduğunu şu aşamada bilemeyiz, ancak Erdoğan’ın Gülen cemaatini Türkiye’nin önündeki en öncelikli tehdit olarak gördüğünü ve bu görüşünü devlet politikası yapmak istediğini biliyoruz. Öncelikli hedef devletten ayıklamanın tamamlanması olacaktır. Mutlak bir ayıklamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum ama kilit noktalardaki Cemaat kadrolarının tasfiyesi bile başlıbaşına önemli.”

Türkiye’de MGK bildirilerine giren gurupların başına devlet eliyle pek de iyi şeyler gelmediği eski tecrübelerle de sabit. Kendisi de bir 28 Şubat MGK’sı mağduru olan Tayyip Erdoğan, bu konuyu en iyi bilenlerden biridir kuşkusuz. Ruşen Çakır, bu durumun Gülen Cemaatine tabandan tavana olası yansımaları noktasında şu ifadeleri kaydediyor:

“Zaten bir süredir Cemaat ile organik bir ilişki içinde olmamakla birlikte ona sempatik bakan, destek veren kişi ve çevrelerin kendilerini geri çekmekte olduklarını görüyoruz. Bunun bir nedeni kuşkusuz hükümetten korkmak. Ama bütün bu savaş ortamında Cemaat’in sadece “hizmet” işleriyle ilgilenen bir yapı olmadığını da görerek ürktüler. Devletin bu tür kişileri alenen karşısına alacağını sanmam, ancak bu tür olaylarda hep görüldüğü gibi kurunun yanında çok da yaş yanabilir.”

Kıymetli gazeteci Ruşen Çakır’la AKP- Gülen Cemaati savaşının yeni perdesi, MGK bildirisi ve Kırmızı Kitap’a resmen “Paralel Yapı” iddiasıyla girilmesi minvalinde pek çok konuda konuştuk. Ruşen Çakır’ın bu konuda önemli tespitleri var…

– Tam 10 saat 20 dakika sürdü 30 Ekim MGK toplantısı. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak katıldığı ilk toplantıda Cumhuriyet tarihi ve özellikle 28 Şubat MGK’sının rekorunu kırması, Yeni Türkiye vurgusu da düşünüldüğünde nasıl okunmalı sizce?

– Öncelikle ortada “yeni” bir Türkiye’nin pek söz konusu olmadığını görüyoruz. Çünkü her ne kadar sivillerin sayısı artırılmış olsa da MGK aynı MGK. Seçilenlere atanmışlar bir araya gelip ülkenin kaderini belirleyecek tartışmalar yapıyorlar. Bizlerse neler konuşulduğunu, ne kararlar alındığını bilmiyoruz. İkinci olarak gönlünde başkanlık sistemi olan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, başkanlık ettiği MGK’ya fazladan önem yüklediğini düşünebiliriz.

– Siz 30 Ekim’de kaleme aldığınız yazınızda özet olarak Gülen Cemaatinin içine kapanmaya başladığını söylemiştiniz. MGK bildirisi ve Kırmızı Kitap’a resmen “Paralel Yapı” iddiasıyla giren Gülen Cemaatinin bundan sonraki duruş ve tavrı ne olacak sizce?

– MGK toplantısı hakkında tek kulis haberini Taraf Gazetesi yaptı ve o haberde Kırmızı Kitap değişikliğinin olmadığı, Gülen cemaati konusunun tehdit olarak kayıtlara geçirilmediği ileri sürüldü. Neyin doğru olduğunu şu aşamada bilmiyoruz, ancak Erdoğan’ın Gülen cemaatini Türkiye’nin önündeki en öncelikli tehdit olarak gördüğünü ve bu görüşünü devlet politikası yapmak istediğini biliyoruz. Cemaat’in tavrına gelecek olursak; sözünü ettiğiniz yazıda da belirttiğim gibi Cemaat bir süredir sadece savunmada. Erdoğan’ın kendilerine yönelik tasfiye girişimlerini artıracağını düşünüyor ve bu süreçten olabildiğince az yara alarak çıkmanın yollarını arıyorlar. Tabii bu arada siyasi iktidarın başka nedenlere düştüğü krizleri derinleştirmek için de ellerinden geleni yapıyorlar.

– Gülen Cemaatinin MGK kararlarıyla Kırmızı Kitap’a girmesi, cemaatin tabanında olan kendi halinde ve siyasal kaygılardan uzak mensuplara nasıl yansıyabilir? Devlet yaptırımları Cemaatin tabandan tavana tüm kesimlerine aynı şekilde mi yansıyacak?

– Zaten bir süredir Cemaat ile organik bir ilişki içinde olmamakla birlikte ona sempatik bakan, destek veren kişi ve çevrelerin kendilerini geri çekmekte olduklarını görüyoruz. Bunun bir nedeni kuşkusuz hükümetten korkmak. Ama bütün bu savaş ortamında Cemaat’in sadece “hizmet” işleriyle ilgilenen bir yapı olmadığını da görerek ürktüler. Devletin bu tür kişileri alenen karşısına alacağını sanmam, ancak bu tür olaylarda hep görüldüğü gibi kurunun yanında çok da yaş yanabilir.

– Türkiye’de MGK bildirilerine giren gurupların başına devlet eliyle pek de iyi şeyler gelmediği eski tecrübelerle de sabit. Kendisi de bir 28 Şubat MGK’sı mağduru olan Tayyip Erdoğan, bundan böyle devlet kanalıyla Gülen Cemaatine yönelik ne gibi yaptırımlar uygulatacak sizce?

– Öncelikli hedef devletten ayıklamanın tamamlanması olacaktır. Mutlak bir ayıklamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum ama kilit noktalardaki Cemaat kadrolarının tasfiyesi bile başlıbaşına önemli. Bu açıdan bakıldığında HSYK’yı Cemaat’e kaptırmayan hükümetin yargıda geniş çaplı bir ayıklamaya gitmesi beklenebilir. Yine de bu çok kolay olmayacaktır. Öte yandan yüksek yargı konusunda hükümet işi daha da zorlaşır. Son olarak hükümetin TSK içindeki Cemaat yapılanmasını dağıtma gibi bir hedefi olduğunu düşünebiliriz ki bu da apayrı bir zorluk.

– AKP’nin yoğun tasfiye operasyonlarına rağmen, devletin çeşitli kurumlarında muvazzaf olan Gülen Cemaati üyelerini tamamen çıkarabilmek pek çok nedenden dolayı mümkün değil. Sizce devlet içinde hala görevde olan Cemaat üyelerinin MGK kararları ve politikalarına yönelik pratikte reaksiyonları ne olacak?

– Şu aşamada siyasi iktidara karşı saldırıya geçmelerini beklemek gerçekçi olmaz. Öncelikle kendilerini belli etmemek, dikkat çekmemek isteyeceklerdir. İlerde koşullar değişirse belki…

– Cemaat ile AKP savaşında MİT krizinden başlayıp 17- 25 Aralık dosyalarının kapatılması ve son MGK’ya kadar geçen sürece bakıldığında, bu savaşı kim kazandı sizce?

– Savaş bitmedi, sürüyor, dolayısıyla galip ve mağlup yok. Ancak üstünlüğün, Cemaat’in bütün saldırılarına rağmen iki seçim kazanmış olan Erdoğan’da olduğu muhakkak. Şu aşamada Cemaat’in dengeyi kendi lehine bozması mümkün gözükmüyor.

– Gülen Cemaati MGK bildirisine girmesiyle birlikte, hükümet meselesi olmaktan çıkarak bir devlet meselesi oldu. Sizce devletin Gülen Cemaatiyle ulusal güvenlik tehlikesi görecek kadar sorunu var mıydı yoksa Erdoğan ve AKP iktidarına boyun eğmek zorunda mı kaldılar?

– “Milli güvenliğe yönelik tehdit” gibi tanımlamaları seven biri değilim. Bununla birlikte, eğer bir cemaat devlet içinde gizli bir örgütlenmeye yöneliyorsa bunun devletin tekeline yönelik bir tehdit olduğu açık. Ne var ki bu “tehdit” 17 Aralık 2013 günü başlamadı. Hatta Cemaat’in devlet içindeki örgütlenmesi AKP’nin bilgi, onay ve teşvikiyle yürüdü uzun bir süre boyunca. Ne zaman ki Cemaat kendisini bizzat tehdit edince Erdoğan onu bir tehdit olarak algıladı.

“Dayak yemek işimizin bir parçası”

Çağan Irmak’ın 10’uncu filmi “Unutursam Fısılda” vizyona girdi. Filmleriyle hep çok konuşulan Irmak: “Issız Adam hem çok sevilmiş hem çok dayak yemişti. Bu film de dayak yiyecektir. Her ruha şerbet verecek bir şey yapamazsınız ki… Dayak yemek işimizin bir parçası”

Klişe olacak ama “Unutursam Fısılda”, filmin adının da geçtiği final sahnesiyle izleyeni tam kalbinden yakalıyor. Hele benim gibi aile, kasaba hayatı, hayallerin peşinden koşmak-koşamamak gibi konular sizin de burnunuzun direğini sızlatıyorsa filmi izlerken gözlerinizin dolması kaçınılmaz.  Bunların üstüne 70’li yılların renklerini, çiçek çocukları, etkileyici bir şöhret olma hikayesini ekleyin… 10 tane de “70’lere ait” ama yeni yapılmış Kenan Doğulu şarkısı… Tanıştırayım; işte Çağan Irmak’ın son filmi…

Bu, filmleri hep merakla beklenen, çok konuşulan yönetmenin 10’uncu filmi. Irmak’la “Unutursam Fısılda”yı, mesleğe başladığı günlerden bugüne nelerin değişip nelerin aynı kaldığını konuşmak üzere galanın yapılacağı gün bir araya geldik. “Eskisi gibi bağırmak, dikkat çekmek değil, filmin adı gibi fısıldayarak anlatmak istiyorum artık” diyen Irmak’a kulak verdim…

Bu filme dair ilk fikir ne zaman düşmüştü aklınıza?

“Babam ve Oğlum” dönemiydi.
Bugünde geçen bir abla-kız kardeş çatışmasıydı başta. Ama o zaman çekmedim, zamanı bu zamanmış. Filmler çekilecekleri zamanları kendi seçiyor biraz. Aynı anda dolan üç-beş bardaktan hangisi önce
taşarsa onun filmini yapıyorum.

Hangisinin taşacağını siz bile bilmiyorsunuz bardaklar dolarken…

“Şimdi oturayım da şunun filmini yapayım” diye başlamıyorum hiçbir projeye. Kendini film yaptıran bir fikir gelişiyor zaman içinde. Doygunluk safhasına gelince de film oluyor. Şu an 10 hikaye anlatabilirim size. Ama “Hangisinin filmini yapacaksın?” derseniz cevap veremem.

“Güncel olanın peşinde koşmuyorum”

Belki de vermemek lazım işin büyüsünü kaçırmamak için…

Aynen öyle. Bir yerden sonra gönlün birine kayıyor ve onu yazarken buluyorsun kendini.
Benim için böyle en azından, herkeste böyle olmuyor olabilir.

Peki o 10 hikayeyi nasıl belirliyorsunuz?

Güncel olanın peşinde koşmuyorum. Onun peşinde koşarak yaptığın güncelliğini yitiriyor bir gün. İnsana dair değişmeyen, değişmemesini ümit ettiğim bazı duygular var. Onların peşindeyim.

Sizi harekete geçiren bir karakter midir, bir fotoğraf
karesi mi, replik mi? Nedir bir
filmin başlangıç noktası?

Kesinlikle karakter. Bu filmin hikayesini yazdıran da; erkek dünyasında var olmaya çalışan, savaşçı bir kadın karakterdi: Ayperi.

“Yazarken ben ağlarsam siz ağlamazsınız”

Hep kafanızda karakterlerle, başka insanların görmediği birileriyle yaşıyorsunuz o zaman… Bu çok yorucu değil mi?

Bazen çok yorucu, evet.
O yüzden senaryolarımı gündüz yazarım. Yabancılaşmak, karakteri çok sevmemek için… Karaktere hayran olunca çok büyük hatalar yaparsınız çünkü. O karakterler sizin gibi konuşur, sizin dertlerinizi savunmaya başlar mesela. Ben kimsenin şiirlerini çalıp da üstüne bir kariyerinşa edemem. Ama Ayperi bunu yapıyor. Bunu ona yaptırabilmek için benim onu sevmemem gerekiyor. En azından birkaç adım geriden bakabilmek gerekiyor. “Yazarken tüylerim diken diken oldu, ağladım” gibi bir şey bana çok yabancı. Ben ağlarsam siz ağlamazsınız çünkü. Her zaman bu kadar profesyonel olamıyorsunuz tabii, yazarken içinizin cız ettiği de oluyor ya da karakterin çok hoşunuza giden bir yanı oluyor. Ama bunları
en aza indirgemeye çalışıyorum.

“Filme Kerem Bürsin oynuyor diye gidecek bir sürü kız var”

 “Ben bu filmi niye çekiyorum?” diye soruyor mu insan kendine
bir noktada?

Evet, başlarken. Yaptıktan sonra da “İyi ki yapmışım” ya da “Yapmasam da olurmuş” diyorsunuz. Yapmasam da olurmuş dediğim birkaç televizyon işi var. Olabilir. Hata yapma hakkımız yok mu? Sonuçta insanız. Ben hep şunu söylüyorum; hepsinden büyük hayat var. Yaptığım işi o kadar da önemsemiyorum.

Bu hep mi böyleydi?

Eskiden korkularım vardı. Ama bir yerden sonra bir rahatlama geliyor, hayat ağır basıyor.

Filmde hangi oyuncuların oynayacağı hangi aşamada belli oldu? Her oyuncu için özel yazılmış gibi roller…

İsmini koyamayacağım bir şekilde kendi kendine gelişti. Hümeyra çok önceden belliydi. O rolü ondan başka kime oynatabilirsiniz ki? Bu bir müzik filmi. Oyuncuların hepsi müzikle uğraşmışlar. Işıl Yücesoy’un bin tane albümü var. Oğlanlarımızın biri bas çalıyor, biri gitar çalıyor. Farah şarkı söylüyor, besteleri var…  Erhan’ı neden Kerem’e (Bürsin) oynattım? Popüler olduğu için mi? Hayır. Kerem’de o dönemin yüzü var. Ve tabii çok başarılı, çok saygılı… Biliyorum ki bu filme Kerem Bürsin oynuyor diye gidecek bir sürü genç kız var. Ne olmuş? Sonuçta benim filmimi seyredecekler. O yüzden bu harika bir şey. Onlara da “Hoşgeldiniz” diyeceğim. Bundan güzel buluşma var mı? Sonra o kızlardan biri, “Bu adam başka ne çekmiş?” deyip önceki filmleri seyredecek. Bunun için ancak Kerem’e teşekkür edebilirim.

“Hazmedilmesi zor karakterler yazmak istiyorum”

Sırada ne var?

İlk defa şimdi ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok. Belki de bu gerekiyor biraz şimdi bana. Biraz duracağız gibi görünüyor ama hiç de belli olmaz. Yarın bir şeye başlayabilirim de…

Daha ilerisi için?

Daha cesur olup, cesur olmak demeyeyim ona yetkinlik diyeyim, daha kirli, hazmedilmesi zor karakterler yazmak istiyorum.

Hangi filminiz “başka bir yerde durur” sizin için?

“Dedemin İnsanları”. Yapım
süreci duygusal anlamda çok zordu benim için. Dedemin gerçek hayat hikayesiydi çünkü…

“Bunun için uğraşmadım ama ağlatan yönetmen algısı yavaş yavaş kırıldı”

Neden dönemin şarkılarını kullanmadınız da yeni şarkılar hazırlattınız?

Dönemin şarkılarını kullanmak yanlış olurdu. Kenan’a (Doğulu) gidip
“Bu ne benim filmim ne senin filmin…
Bu Ayperi’nin filmi. Onun müziğini yap” dedim, o da yaptı hakikaten. Bu ancak bir müzik dehasının başarabileceği bir şey. Kenan’ın önünde şapka çıkarıyorum.

Önceden tanışıyor muydunuz?

“Issız Adam” zamanı tanıştık. Filmi çok beğenmiş. Sohbet etmiştik. Çok ciddi sinema gözü olan biri Kenan. “Bir gün bir müzik filmi yaparsam beraber çalışır mıyız?” demiştim o zaman. O gün bugün oldu.

Müdahil oldunuz mu şarkıların yaratım sürecinde?

Hayır. Bir tek Kenan’ın eski şarkılarından “Sevdim”in mutlaka olmasını istedim.

“Müzik yaşamı katlanılabilir kılıyor”

Filmlerinizde müziklerin önemli bir yeri olur hep. Ama
bu başlıbaşına bir müzik filmi…

Keşke böyle filmlerden daha çok olsa… Aslında Türk halkı müzikle çok dip dibe yaşayan bir halk. Ama sinema müzikten çok ayrı kaldı. Fon müziğini kastetmiyorum. Ben fon müziği sevmiyorum. Müziğin hikayeye yedirilmesi taraftarıyım.

Instagram’daki fotoğraflarla da şarkılar paylaşıyorsunuz…

O fotoğrafın bana düşündürdüğü şarkıyı yazmayı seviyorum. Müzik yaşamı katlanılabilir kılıyor…

70’leri anlatan bir film demek doğru olur mu bu film için? O dönemin müzik piyasası, sinema anlayışı, o dönemin taşrası…

Olmaz. Bu bir şarkıcının hayatını anlatan bir film. Bugünde bitiyor. 70’lere hikaye gerektirdiği için gittik. O şarkıcının genç kızlığını anlatmak için… Yoksa “Ah o dönemler ne güzeldi” dedirtmek değil niyetim. Ben öyle düşünmüyorum zaten.
Ben bugünü de seviyorum.

Bu en yüksek maliyetli filminizmiş galiba…

Evet ama bu beni hiç endişelendirmedi.

“Batarsa da batar” duygusu mu ağır basıyor bir yerden sonra…

Aynen öyle. Ben bütçeye falan bakmam, gördüğüm şeye bakarım. İşadamı değilim. Bir şeye nasıl yatırım yapılır bilmem. Bununla da övünmüyorum ama…

Neyle övünürsünüz?

Öldüğüm gün illa övünmem gerekiyorsa bana bir tek şey desinler; “Dümdüz durdu”, o bana yeter. İçinde bulunduğumuz ortamda, bu kaypaklık durumunda, kırılan faylar arasında… Dümdüz durdu, bu kadar.

“Bir ara ‘Issız Adam’dan ben bile nefret ettim”

10 filmden sonra, yapılacak yorumlarla ilgili “Ne derlerse desinler” hissi de geliyor mu?

O gelmiyor işte. Her zaman yaptığın şey hakkında ne düşündüklerini merak ediyorsun.
Ama önemseme kısmı değişiyor. Eskiden kötü bir şey söylediklerinde çok daha çabuk moralim bozuluyordu. Şimdi öyle değil. Zamanında filmlerimi eleştiren bazı cümlelere çok kızmış olsam da bugün bazılarının çok doğru olduklarını düşünüyorum. Eskiden yaptığım şeylere bakınca “İyi ki yapmışım” diyorum ama şimdi olsa hiçbirini öyle yapmam. O zamanlar belki biraz daha bağırmışım, dikkat çekmeye çalışmışım… İnsan yaşlandıkça sadeleşiyor. Şimdi bu filmin adı gibi daha fısıldayarak söylemeyi tercih ediyorum söylemek istediklerimi.

Bu filme gelecek yorumları takip edecek misiniz?

Olabildiğince az. Çünkü insanların bir filmle ilgili ortak bilincinin ancak yıllar sonra ortaya çıktığına inanıyorum. “Issız Adam” hem çok sevildi hem çok dayak yedi. Bir ara ben bile nefret ettim filmden; herkes hakkında bir şey söylüyordu. Üstünden yıllar geçti. İşte şimdi seyredin “Issız Adam”ı… Şimdi daha “kendi fikrinizle” seyredersiniz çünkü…

“Biraz sakinliğe ihtiyacımız var”

Bu film dayak yiyecek mi peki?

Tabii. Herkesin ruhuna şerbet verecek bir şey yapamazsınız ki… Steven Spielberg dayak yemiyor mu? Dayak yemek işimizin bir parçası. Ama şu canınızı sıkabiliyor: Biri daha filmi görmeden fragmandan yola çıkarak “Filmde bir kitsch estetiği var” demiş. Okey, zaten öyle. Bunu bilerek öyle yaptık. O dönem öyleydi çünkü, rengarenkti her şey. Benim bir filmin çok yüceltilmesine de çok dövülmesine de itirazım var. Bir arkadaşınızın söylediği bir şey yüzünden onu kucaklayıp havalarda hoplatmıyorsunuz ya da sinirlenip masaları devirmiyorsunuz… Bu da onun gibi… “Abartmayın, alt tarafı bir film demek istiyorum” insanlara.
Biraz sakinliğe ihtiyacımız var.

Ağlatan yönetmen algısı ne durumda?

Yavaş yavaş kırıldı. Bunun için uğraşmadım ama… Birkaç filmim ağlatmadı o kadar… Onları da izlemedi insanlar; “Prensesin Uykusu”, “Karanlıktakiler”…

“Eskiden hayır demek beni korkuturdu”

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri; “yaşamadıklarımızın pişmanlığı yaşadıklarımızınkinden büyük olur”u anlatan sahne… Siz hayallerinin peşinden giden kardeşe mi yakınsınız, temkinli olan ablaya mı? Ben ablaya yakınım mesela…

Bunu bu kadar kolay söyleyebiliyorsanız bundan vazgeçmenin zamanı gelmiş demektir. Ben kardeşin tarafındayım. Olmasam şu an bu senaryo evimde duruyor olurdu. Bazı şeylerden vazgeçtikten sonra, “Eyvallah” deyip, arkanı dönüp gittikten sonra yaşamaya başlıyorsun. Eskiden hayır demek beni korkuturdu. Şimdi korkutmuyor. Kendim olabiliyorum böylece. Yoksa geceleri uyuyamıyorsun çünkü. O kötü işte.

“Bu mesleği neden bu kadar yüceltiyorlar anlamıyorum”

Çalışma düzeniniz nasıldır? Yazarken diğer her şeyden elinizi ayağınızı çeker misiniz mesela?

Bunu kapanıp yazdım ama her zaman öyle olmaz. Belli bir çalışma yöntemim yok. Projeye göre değişir. Bu filmin senaryosunu yazarken Bodrum’daydım. Böyle bir havada yazdım. Gümbür gümbür yağmur yağıyordu, çok güzeldi…

Yazarken tıkanıklık yaşar mısınız?

Sanatçının o yaratamama bunalımları gibi şeyler biraz poz, film klişesi gibi geliyor bana. Taş mı taşıyorsun, nedir yani, niye yaratamayasın? Bu mesleği niye bu kadar yüceltiyorlar anlamıyorum. Bizim verdiğimiz emek bir doktorun, bir öğretmenin emeğinden daha yüce değil. Yaratamıyorsam yaratamıyorumdur, bitmiştir benim zamanım. “Buyurun gençler” derim. Git, Bodrum’a yerleş, domates yetiştir.
Bunda bu kadar korkulacak
bir şey yok ki…

“Belki daha alternatif şeyler yapma zamanı”

“Asmalı Konak” gibi bir dizi neden çıkmıyor artık?

Bunun cevabını gerçekten ben de senin kadar biliyorum.
Belki daha alternatif şeyler yapmanın zamanı geldi, yapımcıların bunu anlaması gerekiyor…

Son dönemde sizin çektiğiniz diziler de kaldırıldı. Sizi hâlâ heyecanlandırabilir mi bir dizi çekmek?

45 dakikalık olursa ve çok alternatif bir hikaye olursa evet… Ama buna herhalde daha bir 10 yıl lazım.

“Yemek yapıp yedirmek çok hoşuma gidiyor”

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?

İlginç bir şey yapmıyorum, herkes nasıl yaşıyorsa ben de öyle yaşıyorum. Yılın dört ayı Seferihisar’dayım. Onun dışında sevdiğim birkaç dizi var, onları izliyorum; “American Horror Story”, “Mad Men”, “Game of Thrones”, “Homeland”…

Çok fit görünüyorsunuz. Yediklerinize, spor yapmaya dikkat eder misiniz?

Egeli olmanın getirdiği bir şey herhalde; sebzeyi çok severek yiyorum, sağlıklı besleneyim diye değil. Feriköy’deki organik pazardan alışveriş yapıyorum, vaktim oldukça kendim pişiriyorum. Yemek yapmak beni çok rahatlatan bir şey. Kalabalık sofraları seviyorum. Yapıp yedirmek çok hoşuma gidiyor. Sporu da abartmadan yapıyorum.

Güliz Arslan 02.11.2014

MİLLİYET

“Dayak yemek işimizin bir parçası”

Çağan Irmak’ın 10’uncu filmi “Unutursam Fısılda” vizyona girdi. Filmleriyle hep çok konuşulan Irmak: “Issız Adam hem çok sevilmiş hem çok dayak yemişti. Bu film de dayak yiyecektir. Her ruha şerbet verecek bir şey yapamazsınız ki… Dayak yemek işimizin bir parçası”

Klişe olacak ama “Unutursam Fısılda”, filmin adının da geçtiği final sahnesiyle izleyeni tam kalbinden yakalıyor. Hele benim gibi aile, kasaba hayatı, hayallerin peşinden koşmak-koşamamak gibi konular sizin de burnunuzun direğini sızlatıyorsa filmi izlerken gözlerinizin dolması kaçınılmaz.  Bunların üstüne 70’li yılların renklerini, çiçek çocukları, etkileyici bir şöhret olma hikayesini ekleyin… 10 tane de “70’lere ait” ama yeni yapılmış Kenan Doğulu şarkısı… Tanıştırayım; işte Çağan Irmak’ın son filmi…

Bu, filmleri hep merakla beklenen, çok konuşulan yönetmenin 10’uncu filmi. Irmak’la “Unutursam Fısılda”yı, mesleğe başladığı günlerden bugüne nelerin değişip nelerin aynı kaldığını konuşmak üzere galanın yapılacağı gün bir araya geldik. “Eskisi gibi bağırmak, dikkat çekmek değil, filmin adı gibi fısıldayarak anlatmak istiyorum artık” diyen Irmak’a kulak verdim…

Bu filme dair ilk fikir ne zaman düşmüştü aklınıza?

“Babam ve Oğlum” dönemiydi.
Bugünde geçen bir abla-kız kardeş çatışmasıydı başta. Ama o zaman çekmedim, zamanı bu zamanmış. Filmler çekilecekleri zamanları kendi seçiyor biraz. Aynı anda dolan üç-beş bardaktan hangisi önce
taşarsa onun filmini yapıyorum.

Hangisinin taşacağını siz bile bilmiyorsunuz bardaklar dolarken…

“Şimdi oturayım da şunun filmini yapayım” diye başlamıyorum hiçbir projeye. Kendini film yaptıran bir fikir gelişiyor zaman içinde. Doygunluk safhasına gelince de film oluyor. Şu an 10 hikaye anlatabilirim size. Ama “Hangisinin filmini yapacaksın?” derseniz cevap veremem.

“Güncel olanın peşinde koşmuyorum”

Belki de vermemek lazım işin büyüsünü kaçırmamak için…

Aynen öyle. Bir yerden sonra gönlün birine kayıyor ve onu yazarken buluyorsun kendini.
Benim için böyle en azından, herkeste böyle olmuyor olabilir.

Peki o 10 hikayeyi nasıl belirliyorsunuz?

Güncel olanın peşinde koşmuyorum. Onun peşinde koşarak yaptığın güncelliğini yitiriyor bir gün. İnsana dair değişmeyen, değişmemesini ümit ettiğim bazı duygular var. Onların peşindeyim.

Sizi harekete geçiren bir karakter midir, bir fotoğraf
karesi mi, replik mi? Nedir bir
filmin başlangıç noktası?

Kesinlikle karakter. Bu filmin hikayesini yazdıran da; erkek dünyasında var olmaya çalışan, savaşçı bir kadın karakterdi: Ayperi.

“Yazarken ben ağlarsam siz ağlamazsınız”

Hep kafanızda karakterlerle, başka insanların görmediği birileriyle yaşıyorsunuz o zaman… Bu çok yorucu değil mi?

Bazen çok yorucu, evet.
O yüzden senaryolarımı gündüz yazarım. Yabancılaşmak, karakteri çok sevmemek için… Karaktere hayran olunca çok büyük hatalar yaparsınız çünkü. O karakterler sizin gibi konuşur, sizin dertlerinizi savunmaya başlar mesela. Ben kimsenin şiirlerini çalıp da üstüne bir kariyerinşa edemem. Ama Ayperi bunu yapıyor. Bunu ona yaptırabilmek için benim onu sevmemem gerekiyor. En azından birkaç adım geriden bakabilmek gerekiyor. “Yazarken tüylerim diken diken oldu, ağladım” gibi bir şey bana çok yabancı. Ben ağlarsam siz ağlamazsınız çünkü. Her zaman bu kadar profesyonel olamıyorsunuz tabii, yazarken içinizin cız ettiği de oluyor ya da karakterin çok hoşunuza giden bir yanı oluyor. Ama bunları
en aza indirgemeye çalışıyorum.

“Filme Kerem Bürsin oynuyor diye gidecek bir sürü kız var”

 “Ben bu filmi niye çekiyorum?” diye soruyor mu insan kendine
bir noktada?

Evet, başlarken. Yaptıktan sonra da “İyi ki yapmışım” ya da “Yapmasam da olurmuş” diyorsunuz. Yapmasam da olurmuş dediğim birkaç televizyon işi var. Olabilir. Hata yapma hakkımız yok mu? Sonuçta insanız. Ben hep şunu söylüyorum; hepsinden büyük hayat var. Yaptığım işi o kadar da önemsemiyorum.

Bu hep mi böyleydi?

Eskiden korkularım vardı. Ama bir yerden sonra bir rahatlama geliyor, hayat ağır basıyor.

Filmde hangi oyuncuların oynayacağı hangi aşamada belli oldu? Her oyuncu için özel yazılmış gibi roller…

İsmini koyamayacağım bir şekilde kendi kendine gelişti. Hümeyra çok önceden belliydi. O rolü ondan başka kime oynatabilirsiniz ki? Bu bir müzik filmi. Oyuncuların hepsi müzikle uğraşmışlar. Işıl Yücesoy’un bin tane albümü var. Oğlanlarımızın biri bas çalıyor, biri gitar çalıyor. Farah şarkı söylüyor, besteleri var…  Erhan’ı neden Kerem’e (Bürsin) oynattım? Popüler olduğu için mi? Hayır. Kerem’de o dönemin yüzü var. Ve tabii çok başarılı, çok saygılı… Biliyorum ki bu filme Kerem Bürsin oynuyor diye gidecek bir sürü genç kız var. Ne olmuş? Sonuçta benim filmimi seyredecekler. O yüzden bu harika bir şey. Onlara da “Hoşgeldiniz” diyeceğim. Bundan güzel buluşma var mı? Sonra o kızlardan biri, “Bu adam başka ne çekmiş?” deyip önceki filmleri seyredecek. Bunun için ancak Kerem’e teşekkür edebilirim.

“Hazmedilmesi zor karakterler yazmak istiyorum”

Sırada ne var?

İlk defa şimdi ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok. Belki de bu gerekiyor biraz şimdi bana. Biraz duracağız gibi görünüyor ama hiç de belli olmaz. Yarın bir şeye başlayabilirim de…

Daha ilerisi için?

Daha cesur olup, cesur olmak demeyeyim ona yetkinlik diyeyim, daha kirli, hazmedilmesi zor karakterler yazmak istiyorum.

Hangi filminiz “başka bir yerde durur” sizin için?

“Dedemin İnsanları”. Yapım
süreci duygusal anlamda çok zordu benim için. Dedemin gerçek hayat hikayesiydi çünkü…

“Bunun için uğraşmadım ama ağlatan yönetmen algısı yavaş yavaş kırıldı”

Neden dönemin şarkılarını kullanmadınız da yeni şarkılar hazırlattınız?

Dönemin şarkılarını kullanmak yanlış olurdu. Kenan’a (Doğulu) gidip
“Bu ne benim filmim ne senin filmin…
Bu Ayperi’nin filmi. Onun müziğini yap” dedim, o da yaptı hakikaten. Bu ancak bir müzik dehasının başarabileceği bir şey. Kenan’ın önünde şapka çıkarıyorum.

Önceden tanışıyor muydunuz?

“Issız Adam” zamanı tanıştık. Filmi çok beğenmiş. Sohbet etmiştik. Çok ciddi sinema gözü olan biri Kenan. “Bir gün bir müzik filmi yaparsam beraber çalışır mıyız?” demiştim o zaman. O gün bugün oldu.

Müdahil oldunuz mu şarkıların yaratım sürecinde?

Hayır. Bir tek Kenan’ın eski şarkılarından “Sevdim”in mutlaka olmasını istedim.

“Müzik yaşamı katlanılabilir kılıyor”

Filmlerinizde müziklerin önemli bir yeri olur hep. Ama
bu başlıbaşına bir müzik filmi…

Keşke böyle filmlerden daha çok olsa… Aslında Türk halkı müzikle çok dip dibe yaşayan bir halk. Ama sinema müzikten çok ayrı kaldı. Fon müziğini kastetmiyorum. Ben fon müziği sevmiyorum. Müziğin hikayeye yedirilmesi taraftarıyım.

Instagram’daki fotoğraflarla da şarkılar paylaşıyorsunuz…

O fotoğrafın bana düşündürdüğü şarkıyı yazmayı seviyorum. Müzik yaşamı katlanılabilir kılıyor…

70’leri anlatan bir film demek doğru olur mu bu film için? O dönemin müzik piyasası, sinema anlayışı, o dönemin taşrası…

Olmaz. Bu bir şarkıcının hayatını anlatan bir film. Bugünde bitiyor. 70’lere hikaye gerektirdiği için gittik. O şarkıcının genç kızlığını anlatmak için… Yoksa “Ah o dönemler ne güzeldi” dedirtmek değil niyetim. Ben öyle düşünmüyorum zaten.
Ben bugünü de seviyorum.

Bu en yüksek maliyetli filminizmiş galiba…

Evet ama bu beni hiç endişelendirmedi.

“Batarsa da batar” duygusu mu ağır basıyor bir yerden sonra…

Aynen öyle. Ben bütçeye falan bakmam, gördüğüm şeye bakarım. İşadamı değilim. Bir şeye nasıl yatırım yapılır bilmem. Bununla da övünmüyorum ama…

Neyle övünürsünüz?

Öldüğüm gün illa övünmem gerekiyorsa bana bir tek şey desinler; “Dümdüz durdu”, o bana yeter. İçinde bulunduğumuz ortamda, bu kaypaklık durumunda, kırılan faylar arasında… Dümdüz durdu, bu kadar.

“Bir ara ‘Issız Adam’dan ben bile nefret ettim”

10 filmden sonra, yapılacak yorumlarla ilgili “Ne derlerse desinler” hissi de geliyor mu?

O gelmiyor işte. Her zaman yaptığın şey hakkında ne düşündüklerini merak ediyorsun.
Ama önemseme kısmı değişiyor. Eskiden kötü bir şey söylediklerinde çok daha çabuk moralim bozuluyordu. Şimdi öyle değil. Zamanında filmlerimi eleştiren bazı cümlelere çok kızmış olsam da bugün bazılarının çok doğru olduklarını düşünüyorum. Eskiden yaptığım şeylere bakınca “İyi ki yapmışım” diyorum ama şimdi olsa hiçbirini öyle yapmam. O zamanlar belki biraz daha bağırmışım, dikkat çekmeye çalışmışım… İnsan yaşlandıkça sadeleşiyor. Şimdi bu filmin adı gibi daha fısıldayarak söylemeyi tercih ediyorum söylemek istediklerimi.

Bu filme gelecek yorumları takip edecek misiniz?

Olabildiğince az. Çünkü insanların bir filmle ilgili ortak bilincinin ancak yıllar sonra ortaya çıktığına inanıyorum. “Issız Adam” hem çok sevildi hem çok dayak yedi. Bir ara ben bile nefret ettim filmden; herkes hakkında bir şey söylüyordu. Üstünden yıllar geçti. İşte şimdi seyredin “Issız Adam”ı… Şimdi daha “kendi fikrinizle” seyredersiniz çünkü…

“Biraz sakinliğe ihtiyacımız var”

Bu film dayak yiyecek mi peki?

Tabii. Herkesin ruhuna şerbet verecek bir şey yapamazsınız ki… Steven Spielberg dayak yemiyor mu? Dayak yemek işimizin bir parçası. Ama şu canınızı sıkabiliyor: Biri daha filmi görmeden fragmandan yola çıkarak “Filmde bir kitsch estetiği var” demiş. Okey, zaten öyle. Bunu bilerek öyle yaptık. O dönem öyleydi çünkü, rengarenkti her şey. Benim bir filmin çok yüceltilmesine de çok dövülmesine de itirazım var. Bir arkadaşınızın söylediği bir şey yüzünden onu kucaklayıp havalarda hoplatmıyorsunuz ya da sinirlenip masaları devirmiyorsunuz… Bu da onun gibi… “Abartmayın, alt tarafı bir film demek istiyorum” insanlara.
Biraz sakinliğe ihtiyacımız var.

Ağlatan yönetmen algısı ne durumda?

Yavaş yavaş kırıldı. Bunun için uğraşmadım ama… Birkaç filmim ağlatmadı o kadar… Onları da izlemedi insanlar; “Prensesin Uykusu”, “Karanlıktakiler”…

“Eskiden hayır demek beni korkuturdu”

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri; “yaşamadıklarımızın pişmanlığı yaşadıklarımızınkinden büyük olur”u anlatan sahne… Siz hayallerinin peşinden giden kardeşe mi yakınsınız, temkinli olan ablaya mı? Ben ablaya yakınım mesela…

Bunu bu kadar kolay söyleyebiliyorsanız bundan vazgeçmenin zamanı gelmiş demektir. Ben kardeşin tarafındayım. Olmasam şu an bu senaryo evimde duruyor olurdu. Bazı şeylerden vazgeçtikten sonra, “Eyvallah” deyip, arkanı dönüp gittikten sonra yaşamaya başlıyorsun. Eskiden hayır demek beni korkuturdu. Şimdi korkutmuyor. Kendim olabiliyorum böylece. Yoksa geceleri uyuyamıyorsun çünkü. O kötü işte.

“Bu mesleği neden bu kadar yüceltiyorlar anlamıyorum”

Çalışma düzeniniz nasıldır? Yazarken diğer her şeyden elinizi ayağınızı çeker misiniz mesela?

Bunu kapanıp yazdım ama her zaman öyle olmaz. Belli bir çalışma yöntemim yok. Projeye göre değişir. Bu filmin senaryosunu yazarken Bodrum’daydım. Böyle bir havada yazdım. Gümbür gümbür yağmur yağıyordu, çok güzeldi…

Yazarken tıkanıklık yaşar mısınız?

Sanatçının o yaratamama bunalımları gibi şeyler biraz poz, film klişesi gibi geliyor bana. Taş mı taşıyorsun, nedir yani, niye yaratamayasın? Bu mesleği niye bu kadar yüceltiyorlar anlamıyorum. Bizim verdiğimiz emek bir doktorun, bir öğretmenin emeğinden daha yüce değil. Yaratamıyorsam yaratamıyorumdur, bitmiştir benim zamanım. “Buyurun gençler” derim. Git, Bodrum’a yerleş, domates yetiştir.
Bunda bu kadar korkulacak
bir şey yok ki…

“Belki daha alternatif şeyler yapma zamanı”

“Asmalı Konak” gibi bir dizi neden çıkmıyor artık?

Bunun cevabını gerçekten ben de senin kadar biliyorum.
Belki daha alternatif şeyler yapmanın zamanı geldi, yapımcıların bunu anlaması gerekiyor…

Son dönemde sizin çektiğiniz diziler de kaldırıldı. Sizi hâlâ heyecanlandırabilir mi bir dizi çekmek?

45 dakikalık olursa ve çok alternatif bir hikaye olursa evet… Ama buna herhalde daha bir 10 yıl lazım.

“Yemek yapıp yedirmek çok hoşuma gidiyor”

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?

İlginç bir şey yapmıyorum, herkes nasıl yaşıyorsa ben de öyle yaşıyorum. Yılın dört ayı Seferihisar’dayım. Onun dışında sevdiğim birkaç dizi var, onları izliyorum; “American Horror Story”, “Mad Men”, “Game of Thrones”, “Homeland”…

Çok fit görünüyorsunuz. Yediklerinize, spor yapmaya dikkat eder misiniz?

Egeli olmanın getirdiği bir şey herhalde; sebzeyi çok severek yiyorum, sağlıklı besleneyim diye değil. Feriköy’deki organik pazardan alışveriş yapıyorum, vaktim oldukça kendim pişiriyorum. Yemek yapmak beni çok rahatlatan bir şey. Kalabalık sofraları seviyorum. Yapıp yedirmek çok hoşuma gidiyor. Sporu da abartmadan yapıyorum.

Güliz Arslan 02.11.2014

MİLLİYET

‘Tarih ve kültür vahşi kapitalizme teslim olmaz’

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik MY Gazete’nin sorulanı yanıtladı.

Bilimsel akademik başarıları ve arkeolojik alan çalışmaları yanında, tarihi kültürel değerleri halkla buluşturmuş bir isim Nevzat Çevik. Türkiye’nin ilk arkeoloji belgeseli başarısı ile ‘Tarih Avcısı’ adıyla tanınan Çevik; kültür turizminin, maden ocaklarının kültürel değerlere etkilerini anlatarak acil önlemler için açıklamalarda bulundu.

 

Akdeniz birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir bölge. Sahip olduğumuz bu kültürel değerleri koruyabiliyor muyuz yoksa kültür turizmi için çürütüyor muyuz?

Bu bence ölümcül bir soru, nedeni de bu soruda yatıyor. Biz her şeyi illaki turizmde işe yaradığı kadar değerli olarak benimsemişiz. Bu bizim çıkmaz noktamız. Turizmin başkenti Antalya’da, turizm bizim için en önemlidir, ama her bir şeyin illa turizme, yani ‘ekonomiye’ bağlı olarak değerlendirilmesi ve önemsenme kriterinin salt turizm olması koruma açısından handikaptır. Asıl amacımız, kültürel ve doğal varlıkları korumak olmalıdır. Bundan elde edilecek ekonomi ancak bunun önemli sonuçlarından biridir. Peki, bir doğal ya da kültürel alan/değer eğer gelir getirmiyorsa ona hiçbir şey yapmayacak mıyız, korumayacak mıyız! Turist gitme ihtimali yok diye zor dağlardaki tarihi ve ya doğal bir değerimizi öylece bırakacak mıyız! O zaman bu hedef ve bu davranış politikası yanlıştır. Bu yanlışlığı somut sonuçlarını,  turizmin uzağındaki kimsesiz kalıntıların ve doğanın çaresizliğinden ve hızlı eksilişlerinden anlayabiliriz. Biz, ilk önce tarihin ve doğanın sunduğu tüm özel değerlerimizi koruyacağız, sonra o tutum zaten bize turizm olarak da dönecektir. Ama turizme hizmet etmeyecek diye korumamak olamaz. Ayrıca Antalya turizminin temel varlık nedenleri olan doğal ve tarihsel varlıklar yok olursa zaten turizm de kalmayacak, tüm yatırımcılar ve kıymetli işletmeler atıl kalacağı gibi, onlardan geçinen yüzbinlerce insan da işsiz kalacaktır.

“KAYBETMEYİ GÖZE ALMIŞIZ”

‘Antalya’da kültürel değerleri yeterince biliyor muyuz, bunları turizmde doğru kullanabiliyor muyuz’ sorusu bizim için, tartışmaktan ve konuşmaktan bıkmadığımız kadim bir sorundur.  Antalya en çok göç alan şehirlerden biri olarak, müthiş bir sürekli büyümeye sahne oluyor. Doğal ve tarihi değerler Antalya’nın her yerinde, peki bunları bu büyümeden nasıl koruyacağız. Bunları korurken büyümeyi nasıl sağlıklı olarak gerçekleştireceğiz. Bunun planlaması yapılıyor mu!

Bu soruların yanıtını, şimdiye kadar gerçekleşen sonuçlara bakınca anlayabiliriz. Antalya’nın falezlerine karşıdan bakınca falezlerin üstünde yapay ve çirkin bir yapı duvarı görüyoruz. Demek ki yeterince iyi koruyamamışız. Sadece bu manzarayı görünce bile zaten anlıyoruz ne kadar koruduğumuzu. Böyle bir manzara turizmde de işe yaramaz. Görülmeye gelinen şey çirkin yapı yığınları değil, özgün doğal dokudur. Falezler, bizim jeolojik değerimiz ve kentin kimliğidir. Bunu bozmayı göze alıyorsak o zaman tarihi alan, endemik bitkiler her şeyi kaybetmeyi göze alabiliriz. Bizim sorunumuz fazlaca varlıklı olmamızdır. Şımarık bir mirasyedi gibiyiz. Enteresan olan da bunca hor harcamaya karşın Antalya’nın hala tüm güzelliğiyle parlamasıdır. Ama, hiç bir güzellik kalıcı değildir. Ancak, bakıldığı kadar kalıcı olabilir.

 Tarihi alanlar antik kentler kültür turizmi için oldukça popüler… Bu turizm hareketliliği değerler için bir tehdit oluşturuyor mu?

Turizm hareketliliğini iyi organize edersek, ziyaret alanlarını uygun hazırlar başıboş bırakmazsak tehdit oluşturmaz. Bu, koruma kullanma dengesini gözetmekle mümkündür.  Eğer oradaki anıtı yeterince korumuşsak, turizm dolaşım planını iyi yapmışsak, insanların bilgilenmesi için doğru planlamışsak, gezi güzergahlarını ve duraklarını iyi tasarlamışsak bir mahsuru olmaz. Binlerce insanın geldiği bir yerde, tarihi alana o kadar insan ayak basmış oluyor, bu bile, önlenmezse zarar kaynağı olabilir. Bir zamanlar Kaya Köy ’deki kiliseye gelen ziyaretçiler kiliseden bir diş teserra söküp anı olarak götürüyorlardı, sen bunu engellemezsen bir iki derken orda mozaik kalmayacaktır.

Korumak için bizim yeni icat yapmamıza gerek yok. Dünya Turizm Örgütü ve benzeri örgütler bu gibi koruma olaylarının evrensel kriterleri yazmışlar ve gelişmelere göre her yıl da güncellemektedirler. Buna uysak yeter. Fakat halkın tüm isteklerini karşılamayı her şeyden önemli ve öncel görürsen, falezlerin üstüne bina yaptırmak isteyene izin verir, doğal kaynaklara taş ocağı açanlara ve kalıntı alanlarına yapı yapmak isteyenlere yol açar, izin verirsen, halkın sahip olduğu değerleri halk adına yok edersin. Görev, halkın uzak geleceğinin de kaynakları olan bu değerleri her türlü tehlikeden uzak tutmaktır.

Somutlaştırmak gerekirse dünyanın en iyi yürüyüş rotaları arasında yer alan Likya Yolu turizm için projelendirilmiş bir yol ve binlerce insan bu yol için geliyor. Sizce bunda plansız bir gidişat yok mu?

Bana göre Likya Yolu dünyanın en iyi yürüyüş rotası, en heyecan verici ve çok özel olanı.  Doğal ve kültürel varlıkların içinde yürüten, her noktada inanılmaz Akdeniz manzarasının görüldüğü çok değerli bir rota. Bu güzergâhta bir turizm rotası olması da iyi bir proje, destinasyon olarak da farklı ve özgün, kıymetli bir proje.

2014 Dünya Turizm Örgütü raporuna bakarsak, sürdürülebilir turizmin çok önemli olduğunu ve bunun da temelini kültür turizminin oluşturduğunu belirtir. Bunun için, kültür turizmi sürdürülebilir turizmin bel kemiğiyse, buna imkan tanıyan değerleri korumalı ve gözetilmeliyiz. Kültür turizmi diye o yolu gezmek güzeldir ama kontrolsüz olunca o yol yarına kalmaz, kirlenir, endemik türleri yok olur, antik kentler eksilir…

“LİKYA YOLU PROJESİ TAMAMLANMALI”

Bunları önleyici çalışmalar yapılmadır. Bilgilendirici broşürler olmalı, Turizm Bakanlığı Likya Yolu’nu yürüme kılavuzu vermeli, arazide yer yer kontrol noktaları olmalı, aralarda istasyonlar olmalı. Zamana ve yer hesabına göre belli rotalarda yardımcı ve koruyucu istasyonlar olmalı ve yürüyüşçülerin o istasyona ulaşabileceği elektronik sistemlerle donatılmalı. Elektronik kılavuzla en yakın istasyon bulunabilmeli, gerektiği durumda yardım da istenebilmelidir. Aynı zamanda yürüyüşçünün de doğaya zarar vermemesi için kontrol amaçlı bir sistem olmalıdır bu. Likya rotası diye yeni bir destinasyon koyduysanız ortaya, öylece bırakılmayıp arkasından bunun yapılmış olması gerekir. Yıllardır bu yol var ama hala böyle bir çalışma yoktur. Sürdürülebilir bir turizm istiyorsak turist olarak gelenlere de çağdaş hizmetler verilmelidir: Yani hem görülmeye gelinen değerler hem de görmeye gelen birlikte korunmalıdır.

 Beydağlarında yüzey araştırmaları yaptınız ve yıllarca Likya dağlarında bulundunuz. Tarih ve doğa değerine sahip bu alanda maden ocakları her geçen gün artıyor. Bu sorun ne olacak?

Bunlar bizim sürekli acıyan açık yaralarımızdır. Bazen iyi ve kötü hayatta bir arada karşımıza çıkıyor. Bir tanesi doğa kültür değerler silsilesi, diğeri dağın altındaki maden ve elde edilecek gelir. Kullanma koruma dengesi yapmak gerekiyor. Çok kıymetli doğal kültürel değeri olan bir arazide, mesela Beydağları ve Kekova gibi, buralarda maden ocağı açabilir misiniz! Böyle bir lüks yok. Birisi diyor ki doğamı kültürümü koruyacağım, birisi diyor ki ekonomiden önemli bir mevzu yok ocakları arttıracağım…

 “TEKRAR YAPAMAYACAĞIMIZI SEÇMELİYİZ”

Bu iki değerden birisinden vazgeçmek zorundaysak, bir daha elde edemeyeceğimizden vazgeçemeyiz. Bir daha aynısını yapamayacağımız da, milyonlarca yılda oluşan doğal jeolojik yapı, flora ve fauna, binlerce yılın yaşanmışlığını yansıtan kıymetli kalıntılardır. O değerlerin üstünde maden ocağı yapılmasa da olur. Ya da başka yerde pekala yapılabilir. O zaman biz bir daha yapılamayacaktan vazgeçmeyeceğiz, oysa ocağı başka bir yerde açılabilirler. Mermer olmasa da ölmeyiz. Hesap böyle olursa zaten sorun kalmaz. Kriteri çok basittir. Fakat ekonomi o kadar baskın ki, kapitalizmin ezici gücü çıkıyor karşımıza, vahşi kapitalizm karşısında bu mücadeleyi vermek de büyük mücadele gerektirir.  Bu mücadeleyi de esasında mal sahibi, yani halk verir. Devlet canlı bir varlık değil, bizim seçtiklerimizin yürüttüğü bir örgüttür. Sivil Toplum Kuruluşlarının gücü önemlidir. Bizim Avrupa’dan eksikliğimiz de budur. Orda oy verdikten sonra kimse peşini bırakmıyor yanlışların yapılmasına engel olabiliyor. Halkın seçtiği kişi halkının varlıklarını korumakla mükelleftir. O dağ, o deniz, o kalıntılar halkın varlığıdır ve yüzlerce nesil sonraya aktarılmak zorundadır çünkü.

Her zaman bilimin halka ulaşması, kültürel değerlerin öncelikle halk tarafından tanınması, korunması için çalıştınız ve kazı başkanlığı yaptığınız alanlarda bunu uyguladınız. Bunu nasıl başardınız?

Çok etkileyici binlerce olay yaşadım bunlarla ilgi. Beydağlarını 25 kişilik uluslararası bir ekiple 10 yıl boyunca taradık, araştırdık her yerinde ayak izim vardır. Oradaki ekibime söylediğim bir şey vardı: Çoban, avcı, köylü herhangi birine denk geldiğinizde onlara selam vermeden, bilgi vermeden geçip gitmeyeceksiniz derdim. Çünkü o dağlarda ben yokken onlar vardı, ben gittikten sonra da onlar orada olacak. O dağlar asıl onlarındır. Orayı sen koruyamazsın onlar korur, o doğanın içinde yaşayan onlar. Onlara bilgi vereceksiniz ki onlar tanısın ve korumaya devam etsin. Ben tüm kazılarda oranın köylüleri ile buluşup çalışmaları anlattım, bu değerlerin onların malı olduğunu ve biz bilimcilerin sadece geçici hizmetkarları olduğumuzu söyledim. Sergiler, konserler, etkinlikler yaptım. Derdimiz, bizim geçici olduğumuzu ve yapılan her işin aslında öncelikle onlar ve gelecekleri için yapıldığını anlayıp bizden sonra oralara sahip çıkmaları ve korumalarıydı. Ve bunu başardık, bu tarafı çok mutluluk verici. Kazılarımızı kapsamında yürüttüğümüz halkla ilişkilerin olumlu sonuçları Kumluca ve Demre ilçelerimizde gözlemlenebilir. Hiç olmadığı kadar gönüllü destek almışızdır. Destek alırken de amacımız desteğin kendisi değil, paydaşlığın somutlanması ve yükseltilmesi olmuştur. Köylülerin artık arkeolojiden korkmadıkları aksine kazıların parlak bir gelecek vadettiğini öğrendikleri bir kamuoyu yarattık. Madem onların vergileri harcanmaktadır: Nihayetinde her şey halk içindir.

27.10.2014

MY GAZETE

‘Tarih ve kültür vahşi kapitalizme teslim olmaz’

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik MY Gazete’nin sorulanı yanıtladı.

Bilimsel akademik başarıları ve arkeolojik alan çalışmaları yanında, tarihi kültürel değerleri halkla buluşturmuş bir isim Nevzat Çevik. Türkiye’nin ilk arkeoloji belgeseli başarısı ile ‘Tarih Avcısı’ adıyla tanınan Çevik; kültür turizminin, maden ocaklarının kültürel değerlere etkilerini anlatarak acil önlemler için açıklamalarda bulundu.

 

Akdeniz birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir bölge. Sahip olduğumuz bu kültürel değerleri koruyabiliyor muyuz yoksa kültür turizmi için çürütüyor muyuz?

Bu bence ölümcül bir soru, nedeni de bu soruda yatıyor. Biz her şeyi illaki turizmde işe yaradığı kadar değerli olarak benimsemişiz. Bu bizim çıkmaz noktamız. Turizmin başkenti Antalya’da, turizm bizim için en önemlidir, ama her bir şeyin illa turizme, yani ‘ekonomiye’ bağlı olarak değerlendirilmesi ve önemsenme kriterinin salt turizm olması koruma açısından handikaptır. Asıl amacımız, kültürel ve doğal varlıkları korumak olmalıdır. Bundan elde edilecek ekonomi ancak bunun önemli sonuçlarından biridir. Peki, bir doğal ya da kültürel alan/değer eğer gelir getirmiyorsa ona hiçbir şey yapmayacak mıyız, korumayacak mıyız! Turist gitme ihtimali yok diye zor dağlardaki tarihi ve ya doğal bir değerimizi öylece bırakacak mıyız! O zaman bu hedef ve bu davranış politikası yanlıştır. Bu yanlışlığı somut sonuçlarını,  turizmin uzağındaki kimsesiz kalıntıların ve doğanın çaresizliğinden ve hızlı eksilişlerinden anlayabiliriz. Biz, ilk önce tarihin ve doğanın sunduğu tüm özel değerlerimizi koruyacağız, sonra o tutum zaten bize turizm olarak da dönecektir. Ama turizme hizmet etmeyecek diye korumamak olamaz. Ayrıca Antalya turizminin temel varlık nedenleri olan doğal ve tarihsel varlıklar yok olursa zaten turizm de kalmayacak, tüm yatırımcılar ve kıymetli işletmeler atıl kalacağı gibi, onlardan geçinen yüzbinlerce insan da işsiz kalacaktır.

“KAYBETMEYİ GÖZE ALMIŞIZ”

‘Antalya’da kültürel değerleri yeterince biliyor muyuz, bunları turizmde doğru kullanabiliyor muyuz’ sorusu bizim için, tartışmaktan ve konuşmaktan bıkmadığımız kadim bir sorundur.  Antalya en çok göç alan şehirlerden biri olarak, müthiş bir sürekli büyümeye sahne oluyor. Doğal ve tarihi değerler Antalya’nın her yerinde, peki bunları bu büyümeden nasıl koruyacağız. Bunları korurken büyümeyi nasıl sağlıklı olarak gerçekleştireceğiz. Bunun planlaması yapılıyor mu!

Bu soruların yanıtını, şimdiye kadar gerçekleşen sonuçlara bakınca anlayabiliriz. Antalya’nın falezlerine karşıdan bakınca falezlerin üstünde yapay ve çirkin bir yapı duvarı görüyoruz. Demek ki yeterince iyi koruyamamışız. Sadece bu manzarayı görünce bile zaten anlıyoruz ne kadar koruduğumuzu. Böyle bir manzara turizmde de işe yaramaz. Görülmeye gelinen şey çirkin yapı yığınları değil, özgün doğal dokudur. Falezler, bizim jeolojik değerimiz ve kentin kimliğidir. Bunu bozmayı göze alıyorsak o zaman tarihi alan, endemik bitkiler her şeyi kaybetmeyi göze alabiliriz. Bizim sorunumuz fazlaca varlıklı olmamızdır. Şımarık bir mirasyedi gibiyiz. Enteresan olan da bunca hor harcamaya karşın Antalya’nın hala tüm güzelliğiyle parlamasıdır. Ama, hiç bir güzellik kalıcı değildir. Ancak, bakıldığı kadar kalıcı olabilir.

 Tarihi alanlar antik kentler kültür turizmi için oldukça popüler… Bu turizm hareketliliği değerler için bir tehdit oluşturuyor mu?

Turizm hareketliliğini iyi organize edersek, ziyaret alanlarını uygun hazırlar başıboş bırakmazsak tehdit oluşturmaz. Bu, koruma kullanma dengesini gözetmekle mümkündür.  Eğer oradaki anıtı yeterince korumuşsak, turizm dolaşım planını iyi yapmışsak, insanların bilgilenmesi için doğru planlamışsak, gezi güzergahlarını ve duraklarını iyi tasarlamışsak bir mahsuru olmaz. Binlerce insanın geldiği bir yerde, tarihi alana o kadar insan ayak basmış oluyor, bu bile, önlenmezse zarar kaynağı olabilir. Bir zamanlar Kaya Köy ’deki kiliseye gelen ziyaretçiler kiliseden bir diş teserra söküp anı olarak götürüyorlardı, sen bunu engellemezsen bir iki derken orda mozaik kalmayacaktır.

Korumak için bizim yeni icat yapmamıza gerek yok. Dünya Turizm Örgütü ve benzeri örgütler bu gibi koruma olaylarının evrensel kriterleri yazmışlar ve gelişmelere göre her yıl da güncellemektedirler. Buna uysak yeter. Fakat halkın tüm isteklerini karşılamayı her şeyden önemli ve öncel görürsen, falezlerin üstüne bina yaptırmak isteyene izin verir, doğal kaynaklara taş ocağı açanlara ve kalıntı alanlarına yapı yapmak isteyenlere yol açar, izin verirsen, halkın sahip olduğu değerleri halk adına yok edersin. Görev, halkın uzak geleceğinin de kaynakları olan bu değerleri her türlü tehlikeden uzak tutmaktır.

Somutlaştırmak gerekirse dünyanın en iyi yürüyüş rotaları arasında yer alan Likya Yolu turizm için projelendirilmiş bir yol ve binlerce insan bu yol için geliyor. Sizce bunda plansız bir gidişat yok mu?

Bana göre Likya Yolu dünyanın en iyi yürüyüş rotası, en heyecan verici ve çok özel olanı.  Doğal ve kültürel varlıkların içinde yürüten, her noktada inanılmaz Akdeniz manzarasının görüldüğü çok değerli bir rota. Bu güzergâhta bir turizm rotası olması da iyi bir proje, destinasyon olarak da farklı ve özgün, kıymetli bir proje.

2014 Dünya Turizm Örgütü raporuna bakarsak, sürdürülebilir turizmin çok önemli olduğunu ve bunun da temelini kültür turizminin oluşturduğunu belirtir. Bunun için, kültür turizmi sürdürülebilir turizmin bel kemiğiyse, buna imkan tanıyan değerleri korumalı ve gözetilmeliyiz. Kültür turizmi diye o yolu gezmek güzeldir ama kontrolsüz olunca o yol yarına kalmaz, kirlenir, endemik türleri yok olur, antik kentler eksilir…

“LİKYA YOLU PROJESİ TAMAMLANMALI”

Bunları önleyici çalışmalar yapılmadır. Bilgilendirici broşürler olmalı, Turizm Bakanlığı Likya Yolu’nu yürüme kılavuzu vermeli, arazide yer yer kontrol noktaları olmalı, aralarda istasyonlar olmalı. Zamana ve yer hesabına göre belli rotalarda yardımcı ve koruyucu istasyonlar olmalı ve yürüyüşçülerin o istasyona ulaşabileceği elektronik sistemlerle donatılmalı. Elektronik kılavuzla en yakın istasyon bulunabilmeli, gerektiği durumda yardım da istenebilmelidir. Aynı zamanda yürüyüşçünün de doğaya zarar vermemesi için kontrol amaçlı bir sistem olmalıdır bu. Likya rotası diye yeni bir destinasyon koyduysanız ortaya, öylece bırakılmayıp arkasından bunun yapılmış olması gerekir. Yıllardır bu yol var ama hala böyle bir çalışma yoktur. Sürdürülebilir bir turizm istiyorsak turist olarak gelenlere de çağdaş hizmetler verilmelidir: Yani hem görülmeye gelinen değerler hem de görmeye gelen birlikte korunmalıdır.

 Beydağlarında yüzey araştırmaları yaptınız ve yıllarca Likya dağlarında bulundunuz. Tarih ve doğa değerine sahip bu alanda maden ocakları her geçen gün artıyor. Bu sorun ne olacak?

Bunlar bizim sürekli acıyan açık yaralarımızdır. Bazen iyi ve kötü hayatta bir arada karşımıza çıkıyor. Bir tanesi doğa kültür değerler silsilesi, diğeri dağın altındaki maden ve elde edilecek gelir. Kullanma koruma dengesi yapmak gerekiyor. Çok kıymetli doğal kültürel değeri olan bir arazide, mesela Beydağları ve Kekova gibi, buralarda maden ocağı açabilir misiniz! Böyle bir lüks yok. Birisi diyor ki doğamı kültürümü koruyacağım, birisi diyor ki ekonomiden önemli bir mevzu yok ocakları arttıracağım…

 “TEKRAR YAPAMAYACAĞIMIZI SEÇMELİYİZ”

Bu iki değerden birisinden vazgeçmek zorundaysak, bir daha elde edemeyeceğimizden vazgeçemeyiz. Bir daha aynısını yapamayacağımız da, milyonlarca yılda oluşan doğal jeolojik yapı, flora ve fauna, binlerce yılın yaşanmışlığını yansıtan kıymetli kalıntılardır. O değerlerin üstünde maden ocağı yapılmasa da olur. Ya da başka yerde pekala yapılabilir. O zaman biz bir daha yapılamayacaktan vazgeçmeyeceğiz, oysa ocağı başka bir yerde açılabilirler. Mermer olmasa da ölmeyiz. Hesap böyle olursa zaten sorun kalmaz. Kriteri çok basittir. Fakat ekonomi o kadar baskın ki, kapitalizmin ezici gücü çıkıyor karşımıza, vahşi kapitalizm karşısında bu mücadeleyi vermek de büyük mücadele gerektirir.  Bu mücadeleyi de esasında mal sahibi, yani halk verir. Devlet canlı bir varlık değil, bizim seçtiklerimizin yürüttüğü bir örgüttür. Sivil Toplum Kuruluşlarının gücü önemlidir. Bizim Avrupa’dan eksikliğimiz de budur. Orda oy verdikten sonra kimse peşini bırakmıyor yanlışların yapılmasına engel olabiliyor. Halkın seçtiği kişi halkının varlıklarını korumakla mükelleftir. O dağ, o deniz, o kalıntılar halkın varlığıdır ve yüzlerce nesil sonraya aktarılmak zorundadır çünkü.

Her zaman bilimin halka ulaşması, kültürel değerlerin öncelikle halk tarafından tanınması, korunması için çalıştınız ve kazı başkanlığı yaptığınız alanlarda bunu uyguladınız. Bunu nasıl başardınız?

Çok etkileyici binlerce olay yaşadım bunlarla ilgi. Beydağlarını 25 kişilik uluslararası bir ekiple 10 yıl boyunca taradık, araştırdık her yerinde ayak izim vardır. Oradaki ekibime söylediğim bir şey vardı: Çoban, avcı, köylü herhangi birine denk geldiğinizde onlara selam vermeden, bilgi vermeden geçip gitmeyeceksiniz derdim. Çünkü o dağlarda ben yokken onlar vardı, ben gittikten sonra da onlar orada olacak. O dağlar asıl onlarındır. Orayı sen koruyamazsın onlar korur, o doğanın içinde yaşayan onlar. Onlara bilgi vereceksiniz ki onlar tanısın ve korumaya devam etsin. Ben tüm kazılarda oranın köylüleri ile buluşup çalışmaları anlattım, bu değerlerin onların malı olduğunu ve biz bilimcilerin sadece geçici hizmetkarları olduğumuzu söyledim. Sergiler, konserler, etkinlikler yaptım. Derdimiz, bizim geçici olduğumuzu ve yapılan her işin aslında öncelikle onlar ve gelecekleri için yapıldığını anlayıp bizden sonra oralara sahip çıkmaları ve korumalarıydı. Ve bunu başardık, bu tarafı çok mutluluk verici. Kazılarımızı kapsamında yürüttüğümüz halkla ilişkilerin olumlu sonuçları Kumluca ve Demre ilçelerimizde gözlemlenebilir. Hiç olmadığı kadar gönüllü destek almışızdır. Destek alırken de amacımız desteğin kendisi değil, paydaşlığın somutlanması ve yükseltilmesi olmuştur. Köylülerin artık arkeolojiden korkmadıkları aksine kazıların parlak bir gelecek vadettiğini öğrendikleri bir kamuoyu yarattık. Madem onların vergileri harcanmaktadır: Nihayetinde her şey halk içindir.

27.10.2014

MY GAZETE

2023’te bu kitaba daha ne ekler yapılacak?

Ülkemizin önemli tarihçilerinden, gazeteci-yazar Orhan Koloğlu yeni bir kitaba imza attı. 85 yaşında olan ve hala üretmeye devam eden usta kalemin kitabının adı “Hain’name”.

Orhan Koloğlu’yla oldukça geniş bir yelpazeye sahip olan “hainlik” kavramını bütün tarihsel yönleriyle ve yerli-yabancı örnekleriyle anlattığı yeni kitabı üzerine konuştuk. İşte o röportaj:

-Hainlik, ihanet yüzyıllardan kalan bir alışkanlık olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kavramları incelemeye nasıl ve ne zaman karar verdiniz?

Tarih çalışmalarımda, ilk çağlar medeniyetleri gibi, İslam’ın belirişi ve de insanlığa sunduğu yol konuları üzerinde yoğun çalıştım. Hatta Hazreti Peygamber dönemini Arap kendi çağının kaynaklarına -erişebildiğim oranda- inceledim. Özellikle O’nun “Allah’la Kul Arasına Kimsenin giremeyeceği” temeline dayanan kuralı beni etkiledi. Hain deyiminin, bundan sıyrılıp kişiler arası çıkarcı niteliğine bağlandığı fark ediliyordu. Tabii ki hain denilenlerin hepsi tertemiz ya da tüm kirli değildir. Ancak siyasetin, çıkarın bu damganın yaygınlaşmasına yol açtığı da belliydi. Osmanlı’nın ilk ve son dönemleri üzerinde ayrıntılı incelemeye girince daha da dikkat gerektiğini fark ettim.

-Sizin de belirttiğiniz gibi sitemden, dostça uyarıdan en şiddetli -ölüm cezası getirebilecek- cezaya kadar her amacı içeriyor. Hain sözcüğü ve hainlik konusunda yelpaze hayli geniş değil mi?

Hain deyiminin iki yönlü nitelik taşıması, insanların düşünüş sitemindeki doğal olan bir durumdur. Geleceğe yönelik tahmininde arzuladığı hedefleri öne çıkaranın hiç beklemediği ters bir oluşumla karşılaşması doğaldır. Bunda tarihin, geçmişte yaşananların etkisi vardır. Geçmişten aldığı dersle yargıya yönelenin beklentisinin aksi sonuç çıkması mümkündür. Belki kendisinin beklediği çözüm daha sonra gerçekleşecektir. Yaptığı bir hata kendisini hainleştirirken daha sonrakini öne çıkaracaktır. Burada dikkati çeken olayları “Geçmiş / Tarih” çerçevesinde değerlendirmekle “Gelecek Beklentisi” -hayali ya da umudu- çerçevesinde değerlendirmenin farkını dikkate almak gerektiğidir. Geleceğe insanların hep kendisine mutluluk getirecek çözüm arayışıyla bakması doğaldır. Basit bir örnek Şampiyonluk iddiasındaki Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’dan verilebilir. Geçmişteki başarılardan değil sadece başarılar ağızlarda, ama üçü de yenilgiler karşısında hain arıyorlar.

-Hainlik bütün dinlerin mezheplerin kendi aralarında da savaşlara yol açmıştır. Her devrin içinde rastlanan karşıtlıklarda bir hain karalaması var değil mi?

İnançların içinde zamanla karşıt düşüncelerin belirdiği hatta birbirleriyle savaşa giriştikleri bilinir. Hazreti Peygamber’in “Meşveret’e” (İmanlı düşünür kesim içinde tartışmaya) bağladığı danışma sisteminin bir nesil sonra Muaviye tarafından babadan oğula aktarılan Hilafet -Ki Kur’an’da bahsi yoktur- sistemine dönüşmesi tarihten kopuşun örneğidir. Tabii ki tarih geçmişin aynen kopyası demek değildir. Tarihe “Tekerrür” deyimi ekleyene çok rastlanır ama, insanlığa ağır tempolu da olsa giderek hızlı değişim gelir. Ancak inancına aynen bağlı olanın karşıt görüşle birbirini hain ilan etmesi de kaçınılmaz bir gerçek. Emevi-Abbasi çekişmesi gibi Sünni-Şii çekişmesi de böyle belirir. 12-13. yüzyıldaki Haşhaşi kimi hain saymıyordu ki…

-Devrim görüşlerinin damgalanmasında da ‘hainlik’in kullanıldığını belirtiyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?

Özellikle devrim nitelikli oluşumlarda buna yoğun şekilde rastlanır. Yakın çağdan örnek olarak Marksizm’i gösterebiliriz. Çalışan fakir insanın haklarını korumak açısından son derece önemli bir düşünceydi. Ama, serbest piyasa ve kapitalizm tutkusu içinde yoğunlaşmış Avrupa’da tam etkili olamazken, doğru dürüst ne sanayi ne de işçi sınıfı bulunmayan, sömürgeci Çarlık Rusya’sında iktidara gelir. Bütün dünyayı etkiler. Ama sosyal yapısı sebebiyle işçi sınıfını tam özgürlüğe kavuşturamayan Bolşevik rejimi sonuçta kendi içinde hainler arası tartışmalar yaşar. Ve 1990’da 73 yıl süren bir yaşamdan sonra yok olur. Rus İmparatorluğu dağılır. Devrim olarak dünyaya sunulan Faşist/Nazi rejimlerine de ne umutlarla bakanlar vardı, değil mi?

-Osmanlı’da hain damgalamalarına değinebilir misiniz? Sultanla uzlaşanın hain sayılması, bu bir Osmanlı geleneği midir?

Osmanlı’nın, yukarıda bahsettiğim İslamın kuruluş dönemi Araplarının anlayışından farklı bir bakışı vardı. Orta Asya’dan göçebe olarak çıkan Türkler azınlıkta oldukları, özellikle Hıristiyan cemaatlerin çoğunluk oluşturduğu bölgelerde son derece geçerli uzlaşmacı bir politika izlemiştir. Yönetimine el koydukları Abbasilerden hain damgası yemez, ne Anadolu ne de tek bir Türk ve Müslüman’ın bulunmadığı Balkanlarda dışlamaya yönelir. Hıristiyan’ın Müslüman’ı Haçlı Seferi mantığıyla lânetlediği ortamda hiçbir zorlama yapmadan inancına katılmalarını sağlar. Oysa aynı sırada Papalık en büyük düşmanı olarak İslamı ve Türk’ü hedef gösteriyordu. Osmanlı’nın büyük başarısı Avrupa’yı öylesine etkiler ki, aşırı tutucu Katolik Kilisesi’ne karşı Protestan akımını başlatan Luther propaganda kampanyasında “Türk’ü Dinimizi Düzeltmesi İçin Allah Gönderdi” sloganını kullanır. Kendisine hain denmemesi için de “Sonra Allah onları Hıristiyan yapacak “ yakıştırmasını ekler.

Anımsamak gerekir ki Osmanlı’nın Avrupa’yı en çok şaşırtan politikası, ordusu için Yeniçeri Ocağı’na Hıristiyan kökenli çocukları almasıydı. Yönetime karşı ayaklananı da hemen dışlamaz, uzlaşmacı bir tutumda anlaştığını hemen devletin bir görevine atar. Bu ortamda bir ayaklanan olursa anlaşma yapıp liderini yüksek bir makama atama uygulaması vardır. Açıkça hemen hain değildir. İdam kararları ancak, bu görevde başarısızlık durumunda verilir. İsmail Hami Danişmend “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” isimli kitabında, Osmanlı’nın 215 sadrazamından 122’sinin gayri Türk kökenli olduklarını, Arnavut, Boşnak, Sırp, Hırvat, Rum, Gürcü, vs. belirtir.

‘DİKTATÖRCE DAVRANDIĞI İÇİN ABDÜLHAMİT HAİN SAYILMALI MIDIR’

-Abdülhamit döneminde neler yaşandı?

Sultan II. Abdülhamid’i bizde meşrutiyet karşıtı diktatör olarak ve de özgürlüklere, tabii Jöntürklere karşı çıkan hain diye ananlar da var. Oysa tahta çıktığında, Meşrutiyet’in ilanını da Meclisin Rusya Savaşı kararını da onaylamıştı. Yenilgide hiçbir rolü yoktur, başkenti Rus ordusunca işgal edilince Avrupalılara ve de onlarla Meclisin içinde işbirliği yapan ayrılıkça akımlara, Rum, Ermeni, Arap, baş eğmek zorunda kalınca devletin son nefesi verme dönemine geldiğini fark eder ve Meclisi kapatır, ama Anayasa’nın var olduğunu hep tekrarlar. 600 yıllık devletini kurtarmak için başta eğitim -hem de kadın eğitimi dahil-, her alanda çağdaşlaşma girişimlerini destekler. Yüzde 90’nından fazlası Osmanlı toplumundan sağlanan bağışlarla kutsal nitelikli Hicaz Demiryolu’nu yerli kadrolarla gerçekleştirmeye kalkışması, diğer birçok alanda olduğu gibi teknoloji alanında da ileri adım atma yolunu başlattığını gösterir. Ancak, devleti bölücü akımları önler. Yurt dışına kaçıp kısmen sömürgeci Avrupalılarla işbirliği yapan Jöntürk’leri elde etme tezgâhları kurar. Örneğin bunların en önde gelen liderlerinden sayılan Mizancı Murat da dahil bir çoğunu aylığa bağlayıp etkisizleştirir. İşin ilginci Osmanlı hanedanı ile bağı bulunan Prens Sabahattin de aynı zamanda hem Abdülhamit’e hem de İttihatçılara karşı olan, İngilizlere sömürgecilere yakınlığı bilinen ayrılıkçıların da katıldığı bir Jöntürk hareketi oluşturuyordu.

Diktatörce davrandığı için Abdülhamit hain sayılmalı mıdır?.. Ülkesinin her bölgesinin başına uluslararası anlaşma ile Avrupalı müfettişler yerleştirilmiş, ondan çok evvel sistemleştirilmiş Kapitülasyon uygulamasıyla yabancılara karşı en ufak hukuki yetkisi kalmamış bir yönetici, yok olmamak için başka nasıl davranabilirdi? Kurtuluşun tamamen çökmüş olan askeri gücü canlandırmaya bağlı olduğunu fark eder, ama ihtiyatlıdır, bu konuda henüz sömürgeciler arasında tam yer almamış olan Almanya ile işbirliği yapmaya yönelir. Alman subaylarının yetiştirdiği kadro 1897 Yunan zaferini sağlar, neredeyse Atina’ya gireceklerdi. Abdülhamit bunları tutuklatıp Libya’ya sürer, ancak hapse atılmazlar. Bölgeyi ele geçirmeyi hedeflemiş Avrupalılara karşı yerli halkı hazırlamak için çoğu devlet memuru olarak görevlendirilir. Bu yapılaşma yeni bir siyasi güç oluşturma yolunda İttihat ve Terakki’nin örgütlenmesine yol açar. Balkanlardaki ayrılıkçı Komitacı eylemlerini etkisizleştirmekte önemli rol oynadıklarını da fark etmiştir. Sonuçta İttihatçılar Meşrutiyeti ilan edince, hepsini paraya bağladığı Devletlu’lar’ın “hainlere=İttihatçılara” savaş açılması kararını dikkate bile almaz, meşrutiyeti bütün ülkeye kendisi ilan eder.

Yüzyıldan beri durmadan sömürgeciler arasında paylaşım planları yapılan, “Türk Asya’ya geri dönmelidir” sloganı okul kitaplarına kadar giren Avrupa’da “Hasta Adam” diye nitelenen Osmanlı’nın son nefes süreci Abdülhamit’in 30 yıl ertelettiği Meşrutiyetle gündeme gelir. Sömürgecilerle işbirlikçi cemaatlerin çabası 1908-1913 arasındaki beş yıllık sürede Balkanların, Girit’in, Libya’nın, Yemen’in devletten kopmasına zemin hazırlar. Mısır, Suriye, Irak, Hicaz’da da ayrılış hazırlıkları iyice gelişir. Kurtuluş’u, askeri gücün de kendi içinde beliren “Hâlâskâr Zabitan” isimli ayrılıkçı ve sömürgecilerle -İngiltere, Fransa, Rusya- işbirliği yanlısı gruba karşı Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmekle sağlama arayışı hain damgalamasını büsbütün karıştırmıştır.

-Milli mücadele dönemi, iç çatışmalar, ayaklanmalar… Bu dönemden kısaca söz edebilir misiniz?

Mondros ateşkesiyle devletin yenilgiyi ve tam esirliği kabul etmesiyle hainliğin tamamen Avrupa’ya kaçan İttihatçı paşalara yüklenmesi doğaldı. Bu ortamda yaşamı boyunca siyasete hiç karıştırılmamış olan ve 57,5 yaşında tahta çıkmasından sadece 5 ay sonra başkenti İstanbul da işgal edilen VI. Sultan Mehmet Vahidettin’in “700. Yılına girmiş devleti sen kurtarırsın” yakıştırmasının yapılması çaresizliğin yansımasından başka bir şey değildi. İktidara, kaçan hainlerin yerine onların 1908-1913 döneminde hain ilen ettiklerini getirmesi doğaldı. Sadrazamı Ferit Paşa kız kardeşiyle evliydi ve İttihatçılara karşı hep İngilizci politika izlemişti. Onun hükümeti Sevr’i imzalar, bu arada Anadolu’da örgütlenen Milli Müdafaa’ya karşı iç ayaklanmalarla dış kışkırtmaları destekler. Meşihat’ın fetvasıyla Milli Mücadeleciler hain ilan edilir. İngilizlerin hilafeti Araplara devretme çabalarının öğrenildiği bir dönemde son kalanı onlarla işbirliği yaparak kurtarmaya çalışıyorlardı. Buna Ankara Müftüsü ve din adamları tarafından yayınlanan fetva ise Hilafeti kurtarma amacını ve bağımsızlığı savunuyordu.

‘20. YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ DAMGAYI YİYECEKTİ’

-30 Ağustos’ta yenilsek kim haindi, zafer kazanana ne denir?

Kurtuluş Savaşı süresince M. Kemal’in hedefine Vahidettin’in yerine, Bâbıâli ve İstanbul’un ona bağlı düşünür kesimini koyduğu bilinir. İnönü ve Sakarya savaş başarıları sonucu Vahidettin sadarete Ankara’yla uzlaşma yanlısı Tevfik Paşa’yı getirmiştir. Oğlu İsmail de Vahdettin’in yaveri ve damadı bir subaydı ve Ankara’ya geçip İstiklal Savaşına katılır. Bu ortamda Anadolu’daki ayrılıkçı eğilimleri frenlemeye özen gösterildiği fark edilir. Milli Mücadele’nin bir başarı sağlayamayacağı Ankara Meclisinde gündeme getirilirken Yunan Kralı da İstanbul’u işgal eylemine geçer. Bu ortamda 9 gün kadar kısa bir zamanda bütün Yunan askeri gücünün 30 Ağustos zaferiyle denize dökülmesi hain damgalamasının tek tarafa dönmesine yol açar. Eğer o savaşta yenilseydik, 20. yüzyılın en büyük devrimcisi sıfatı bütün dünya tarafından onaylanan Atatürk tabii ki bugünkü kitaplarda damgayı yiyecekti.

-‘Hain’in karşılığını 90’larda, 2000’lerde başka sözcükler aldı mı?

Cumhuriyet içeriği karmakarışık hale gelen hain damgalamasını, Kurtuluş Savaşını engellemek için sömürgecilerle işbirliği yapanları 150’likler listesine koyarak sonuçlandırmıştır. Dikkati çeken bunda Vahidettin’in isminin bulunmamasıdır. Sonradan 1938’de çıkarılan afla hain konusu kapanır. Daha düşünürü yüzde 10-15’i ancak bulmuş bir toplumda 1945’den itibaren Demokrasi sistemine geçilince damganın yeniden belirmesi engellenemezdi. Ancak sözcüğün ikili niteliği, kendi içinde dönüp kullanana da yakıştırılabilecek özelliği sebebiyle olmalı yepyeni yakıştırmalara yol açtı. Tabii ki bunda çok sesli düşünüşe geçişin etkisi de var. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i zamanında hain rejimi diye niteleyenler çıkmıştı. Demokrasi’ye geçiş seçimi öncesinden başlayarak Cumhuriyete numara koyarak -birden beşe kadar- demokrasi yolu yolundaki sapmaları hain demeden belirleyenler çıktı. 21. yüzyıldaki demokrasi rejimimiz sırasında bundan ayrılmayı gerekli farzeden ve işi, İslami çerçevede 12-13. Yüzyıllardaki Haşhaşi damgalamasına vardıran da çıktı. Karşıt fikirli insanlara değil, aynı inançtakilerin inkâr edilemeyen damgalamaları karşısında yeni bir yöntem belirtildi…

En başlangıçta belirttiğim gibi, gelecek üzerine aşırı hayaller kurup, geçmişteki bütün ihtiyatlılıkları da hainlikle damgalamak hastalığını terk etmemiz gerek. Şu sırada 2023’de Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Osmanlı saltanatına geçişi “peşinci” bir anlayışla yutturmaya çalışanlar var. Gerçekçiliğin en önemli simgesi Atatürk’ü dışlamaya böylece hedefe varılacağını sanıyorlar. 2023’e vardığımızda Hain’Nâme kitabıma ne ekler yapılacağını şimdiden merak ediyorum.

Söyleşi: Şenol Çarık

Fotoğraflar: Deniz Toprak

Odatv.com

2023’te bu kitaba daha ne ekler yapılacak?

Ülkemizin önemli tarihçilerinden, gazeteci-yazar Orhan Koloğlu yeni bir kitaba imza attı. 85 yaşında olan ve hala üretmeye devam eden usta kalemin kitabının adı “Hain’name”.

Orhan Koloğlu’yla oldukça geniş bir yelpazeye sahip olan “hainlik” kavramını bütün tarihsel yönleriyle ve yerli-yabancı örnekleriyle anlattığı yeni kitabı üzerine konuştuk. İşte o röportaj:

-Hainlik, ihanet yüzyıllardan kalan bir alışkanlık olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kavramları incelemeye nasıl ve ne zaman karar verdiniz?

Tarih çalışmalarımda, ilk çağlar medeniyetleri gibi, İslam’ın belirişi ve de insanlığa sunduğu yol konuları üzerinde yoğun çalıştım. Hatta Hazreti Peygamber dönemini Arap kendi çağının kaynaklarına -erişebildiğim oranda- inceledim. Özellikle O’nun “Allah’la Kul Arasına Kimsenin giremeyeceği” temeline dayanan kuralı beni etkiledi. Hain deyiminin, bundan sıyrılıp kişiler arası çıkarcı niteliğine bağlandığı fark ediliyordu. Tabii ki hain denilenlerin hepsi tertemiz ya da tüm kirli değildir. Ancak siyasetin, çıkarın bu damganın yaygınlaşmasına yol açtığı da belliydi. Osmanlı’nın ilk ve son dönemleri üzerinde ayrıntılı incelemeye girince daha da dikkat gerektiğini fark ettim.

-Sizin de belirttiğiniz gibi sitemden, dostça uyarıdan en şiddetli -ölüm cezası getirebilecek- cezaya kadar her amacı içeriyor. Hain sözcüğü ve hainlik konusunda yelpaze hayli geniş değil mi?

Hain deyiminin iki yönlü nitelik taşıması, insanların düşünüş sitemindeki doğal olan bir durumdur. Geleceğe yönelik tahmininde arzuladığı hedefleri öne çıkaranın hiç beklemediği ters bir oluşumla karşılaşması doğaldır. Bunda tarihin, geçmişte yaşananların etkisi vardır. Geçmişten aldığı dersle yargıya yönelenin beklentisinin aksi sonuç çıkması mümkündür. Belki kendisinin beklediği çözüm daha sonra gerçekleşecektir. Yaptığı bir hata kendisini hainleştirirken daha sonrakini öne çıkaracaktır. Burada dikkati çeken olayları “Geçmiş / Tarih” çerçevesinde değerlendirmekle “Gelecek Beklentisi” -hayali ya da umudu- çerçevesinde değerlendirmenin farkını dikkate almak gerektiğidir. Geleceğe insanların hep kendisine mutluluk getirecek çözüm arayışıyla bakması doğaldır. Basit bir örnek Şampiyonluk iddiasındaki Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’dan verilebilir. Geçmişteki başarılardan değil sadece başarılar ağızlarda, ama üçü de yenilgiler karşısında hain arıyorlar.

-Hainlik bütün dinlerin mezheplerin kendi aralarında da savaşlara yol açmıştır. Her devrin içinde rastlanan karşıtlıklarda bir hain karalaması var değil mi?

İnançların içinde zamanla karşıt düşüncelerin belirdiği hatta birbirleriyle savaşa giriştikleri bilinir. Hazreti Peygamber’in “Meşveret’e” (İmanlı düşünür kesim içinde tartışmaya) bağladığı danışma sisteminin bir nesil sonra Muaviye tarafından babadan oğula aktarılan Hilafet -Ki Kur’an’da bahsi yoktur- sistemine dönüşmesi tarihten kopuşun örneğidir. Tabii ki tarih geçmişin aynen kopyası demek değildir. Tarihe “Tekerrür” deyimi ekleyene çok rastlanır ama, insanlığa ağır tempolu da olsa giderek hızlı değişim gelir. Ancak inancına aynen bağlı olanın karşıt görüşle birbirini hain ilan etmesi de kaçınılmaz bir gerçek. Emevi-Abbasi çekişmesi gibi Sünni-Şii çekişmesi de böyle belirir. 12-13. yüzyıldaki Haşhaşi kimi hain saymıyordu ki…

-Devrim görüşlerinin damgalanmasında da ‘hainlik’in kullanıldığını belirtiyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?

Özellikle devrim nitelikli oluşumlarda buna yoğun şekilde rastlanır. Yakın çağdan örnek olarak Marksizm’i gösterebiliriz. Çalışan fakir insanın haklarını korumak açısından son derece önemli bir düşünceydi. Ama, serbest piyasa ve kapitalizm tutkusu içinde yoğunlaşmış Avrupa’da tam etkili olamazken, doğru dürüst ne sanayi ne de işçi sınıfı bulunmayan, sömürgeci Çarlık Rusya’sında iktidara gelir. Bütün dünyayı etkiler. Ama sosyal yapısı sebebiyle işçi sınıfını tam özgürlüğe kavuşturamayan Bolşevik rejimi sonuçta kendi içinde hainler arası tartışmalar yaşar. Ve 1990’da 73 yıl süren bir yaşamdan sonra yok olur. Rus İmparatorluğu dağılır. Devrim olarak dünyaya sunulan Faşist/Nazi rejimlerine de ne umutlarla bakanlar vardı, değil mi?

-Osmanlı’da hain damgalamalarına değinebilir misiniz? Sultanla uzlaşanın hain sayılması, bu bir Osmanlı geleneği midir?

Osmanlı’nın, yukarıda bahsettiğim İslamın kuruluş dönemi Araplarının anlayışından farklı bir bakışı vardı. Orta Asya’dan göçebe olarak çıkan Türkler azınlıkta oldukları, özellikle Hıristiyan cemaatlerin çoğunluk oluşturduğu bölgelerde son derece geçerli uzlaşmacı bir politika izlemiştir. Yönetimine el koydukları Abbasilerden hain damgası yemez, ne Anadolu ne de tek bir Türk ve Müslüman’ın bulunmadığı Balkanlarda dışlamaya yönelir. Hıristiyan’ın Müslüman’ı Haçlı Seferi mantığıyla lânetlediği ortamda hiçbir zorlama yapmadan inancına katılmalarını sağlar. Oysa aynı sırada Papalık en büyük düşmanı olarak İslamı ve Türk’ü hedef gösteriyordu. Osmanlı’nın büyük başarısı Avrupa’yı öylesine etkiler ki, aşırı tutucu Katolik Kilisesi’ne karşı Protestan akımını başlatan Luther propaganda kampanyasında “Türk’ü Dinimizi Düzeltmesi İçin Allah Gönderdi” sloganını kullanır. Kendisine hain denmemesi için de “Sonra Allah onları Hıristiyan yapacak “ yakıştırmasını ekler.

Anımsamak gerekir ki Osmanlı’nın Avrupa’yı en çok şaşırtan politikası, ordusu için Yeniçeri Ocağı’na Hıristiyan kökenli çocukları almasıydı. Yönetime karşı ayaklananı da hemen dışlamaz, uzlaşmacı bir tutumda anlaştığını hemen devletin bir görevine atar. Bu ortamda bir ayaklanan olursa anlaşma yapıp liderini yüksek bir makama atama uygulaması vardır. Açıkça hemen hain değildir. İdam kararları ancak, bu görevde başarısızlık durumunda verilir. İsmail Hami Danişmend “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” isimli kitabında, Osmanlı’nın 215 sadrazamından 122’sinin gayri Türk kökenli olduklarını, Arnavut, Boşnak, Sırp, Hırvat, Rum, Gürcü, vs. belirtir.

‘DİKTATÖRCE DAVRANDIĞI İÇİN ABDÜLHAMİT HAİN SAYILMALI MIDIR’

-Abdülhamit döneminde neler yaşandı?

Sultan II. Abdülhamid’i bizde meşrutiyet karşıtı diktatör olarak ve de özgürlüklere, tabii Jöntürklere karşı çıkan hain diye ananlar da var. Oysa tahta çıktığında, Meşrutiyet’in ilanını da Meclisin Rusya Savaşı kararını da onaylamıştı. Yenilgide hiçbir rolü yoktur, başkenti Rus ordusunca işgal edilince Avrupalılara ve de onlarla Meclisin içinde işbirliği yapan ayrılıkça akımlara, Rum, Ermeni, Arap, baş eğmek zorunda kalınca devletin son nefesi verme dönemine geldiğini fark eder ve Meclisi kapatır, ama Anayasa’nın var olduğunu hep tekrarlar. 600 yıllık devletini kurtarmak için başta eğitim -hem de kadın eğitimi dahil-, her alanda çağdaşlaşma girişimlerini destekler. Yüzde 90’nından fazlası Osmanlı toplumundan sağlanan bağışlarla kutsal nitelikli Hicaz Demiryolu’nu yerli kadrolarla gerçekleştirmeye kalkışması, diğer birçok alanda olduğu gibi teknoloji alanında da ileri adım atma yolunu başlattığını gösterir. Ancak, devleti bölücü akımları önler. Yurt dışına kaçıp kısmen sömürgeci Avrupalılarla işbirliği yapan Jöntürk’leri elde etme tezgâhları kurar. Örneğin bunların en önde gelen liderlerinden sayılan Mizancı Murat da dahil bir çoğunu aylığa bağlayıp etkisizleştirir. İşin ilginci Osmanlı hanedanı ile bağı bulunan Prens Sabahattin de aynı zamanda hem Abdülhamit’e hem de İttihatçılara karşı olan, İngilizlere sömürgecilere yakınlığı bilinen ayrılıkçıların da katıldığı bir Jöntürk hareketi oluşturuyordu.

Diktatörce davrandığı için Abdülhamit hain sayılmalı mıdır?.. Ülkesinin her bölgesinin başına uluslararası anlaşma ile Avrupalı müfettişler yerleştirilmiş, ondan çok evvel sistemleştirilmiş Kapitülasyon uygulamasıyla yabancılara karşı en ufak hukuki yetkisi kalmamış bir yönetici, yok olmamak için başka nasıl davranabilirdi? Kurtuluşun tamamen çökmüş olan askeri gücü canlandırmaya bağlı olduğunu fark eder, ama ihtiyatlıdır, bu konuda henüz sömürgeciler arasında tam yer almamış olan Almanya ile işbirliği yapmaya yönelir. Alman subaylarının yetiştirdiği kadro 1897 Yunan zaferini sağlar, neredeyse Atina’ya gireceklerdi. Abdülhamit bunları tutuklatıp Libya’ya sürer, ancak hapse atılmazlar. Bölgeyi ele geçirmeyi hedeflemiş Avrupalılara karşı yerli halkı hazırlamak için çoğu devlet memuru olarak görevlendirilir. Bu yapılaşma yeni bir siyasi güç oluşturma yolunda İttihat ve Terakki’nin örgütlenmesine yol açar. Balkanlardaki ayrılıkçı Komitacı eylemlerini etkisizleştirmekte önemli rol oynadıklarını da fark etmiştir. Sonuçta İttihatçılar Meşrutiyeti ilan edince, hepsini paraya bağladığı Devletlu’lar’ın “hainlere=İttihatçılara” savaş açılması kararını dikkate bile almaz, meşrutiyeti bütün ülkeye kendisi ilan eder.

Yüzyıldan beri durmadan sömürgeciler arasında paylaşım planları yapılan, “Türk Asya’ya geri dönmelidir” sloganı okul kitaplarına kadar giren Avrupa’da “Hasta Adam” diye nitelenen Osmanlı’nın son nefes süreci Abdülhamit’in 30 yıl ertelettiği Meşrutiyetle gündeme gelir. Sömürgecilerle işbirlikçi cemaatlerin çabası 1908-1913 arasındaki beş yıllık sürede Balkanların, Girit’in, Libya’nın, Yemen’in devletten kopmasına zemin hazırlar. Mısır, Suriye, Irak, Hicaz’da da ayrılış hazırlıkları iyice gelişir. Kurtuluş’u, askeri gücün de kendi içinde beliren “Hâlâskâr Zabitan” isimli ayrılıkçı ve sömürgecilerle -İngiltere, Fransa, Rusya- işbirliği yanlısı gruba karşı Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmekle sağlama arayışı hain damgalamasını büsbütün karıştırmıştır.

-Milli mücadele dönemi, iç çatışmalar, ayaklanmalar… Bu dönemden kısaca söz edebilir misiniz?

Mondros ateşkesiyle devletin yenilgiyi ve tam esirliği kabul etmesiyle hainliğin tamamen Avrupa’ya kaçan İttihatçı paşalara yüklenmesi doğaldı. Bu ortamda yaşamı boyunca siyasete hiç karıştırılmamış olan ve 57,5 yaşında tahta çıkmasından sadece 5 ay sonra başkenti İstanbul da işgal edilen VI. Sultan Mehmet Vahidettin’in “700. Yılına girmiş devleti sen kurtarırsın” yakıştırmasının yapılması çaresizliğin yansımasından başka bir şey değildi. İktidara, kaçan hainlerin yerine onların 1908-1913 döneminde hain ilen ettiklerini getirmesi doğaldı. Sadrazamı Ferit Paşa kız kardeşiyle evliydi ve İttihatçılara karşı hep İngilizci politika izlemişti. Onun hükümeti Sevr’i imzalar, bu arada Anadolu’da örgütlenen Milli Müdafaa’ya karşı iç ayaklanmalarla dış kışkırtmaları destekler. Meşihat’ın fetvasıyla Milli Mücadeleciler hain ilan edilir. İngilizlerin hilafeti Araplara devretme çabalarının öğrenildiği bir dönemde son kalanı onlarla işbirliği yaparak kurtarmaya çalışıyorlardı. Buna Ankara Müftüsü ve din adamları tarafından yayınlanan fetva ise Hilafeti kurtarma amacını ve bağımsızlığı savunuyordu.

‘20. YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ DAMGAYI YİYECEKTİ’

-30 Ağustos’ta yenilsek kim haindi, zafer kazanana ne denir?

Kurtuluş Savaşı süresince M. Kemal’in hedefine Vahidettin’in yerine, Bâbıâli ve İstanbul’un ona bağlı düşünür kesimini koyduğu bilinir. İnönü ve Sakarya savaş başarıları sonucu Vahidettin sadarete Ankara’yla uzlaşma yanlısı Tevfik Paşa’yı getirmiştir. Oğlu İsmail de Vahdettin’in yaveri ve damadı bir subaydı ve Ankara’ya geçip İstiklal Savaşına katılır. Bu ortamda Anadolu’daki ayrılıkçı eğilimleri frenlemeye özen gösterildiği fark edilir. Milli Mücadele’nin bir başarı sağlayamayacağı Ankara Meclisinde gündeme getirilirken Yunan Kralı da İstanbul’u işgal eylemine geçer. Bu ortamda 9 gün kadar kısa bir zamanda bütün Yunan askeri gücünün 30 Ağustos zaferiyle denize dökülmesi hain damgalamasının tek tarafa dönmesine yol açar. Eğer o savaşta yenilseydik, 20. yüzyılın en büyük devrimcisi sıfatı bütün dünya tarafından onaylanan Atatürk tabii ki bugünkü kitaplarda damgayı yiyecekti.

-‘Hain’in karşılığını 90’larda, 2000’lerde başka sözcükler aldı mı?

Cumhuriyet içeriği karmakarışık hale gelen hain damgalamasını, Kurtuluş Savaşını engellemek için sömürgecilerle işbirliği yapanları 150’likler listesine koyarak sonuçlandırmıştır. Dikkati çeken bunda Vahidettin’in isminin bulunmamasıdır. Sonradan 1938’de çıkarılan afla hain konusu kapanır. Daha düşünürü yüzde 10-15’i ancak bulmuş bir toplumda 1945’den itibaren Demokrasi sistemine geçilince damganın yeniden belirmesi engellenemezdi. Ancak sözcüğün ikili niteliği, kendi içinde dönüp kullanana da yakıştırılabilecek özelliği sebebiyle olmalı yepyeni yakıştırmalara yol açtı. Tabii ki bunda çok sesli düşünüşe geçişin etkisi de var. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i zamanında hain rejimi diye niteleyenler çıkmıştı. Demokrasi’ye geçiş seçimi öncesinden başlayarak Cumhuriyete numara koyarak -birden beşe kadar- demokrasi yolu yolundaki sapmaları hain demeden belirleyenler çıktı. 21. yüzyıldaki demokrasi rejimimiz sırasında bundan ayrılmayı gerekli farzeden ve işi, İslami çerçevede 12-13. Yüzyıllardaki Haşhaşi damgalamasına vardıran da çıktı. Karşıt fikirli insanlara değil, aynı inançtakilerin inkâr edilemeyen damgalamaları karşısında yeni bir yöntem belirtildi…

En başlangıçta belirttiğim gibi, gelecek üzerine aşırı hayaller kurup, geçmişteki bütün ihtiyatlılıkları da hainlikle damgalamak hastalığını terk etmemiz gerek. Şu sırada 2023’de Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Osmanlı saltanatına geçişi “peşinci” bir anlayışla yutturmaya çalışanlar var. Gerçekçiliğin en önemli simgesi Atatürk’ü dışlamaya böylece hedefe varılacağını sanıyorlar. 2023’e vardığımızda Hain’Nâme kitabıma ne ekler yapılacağını şimdiden merak ediyorum.

Söyleşi: Şenol Çarık

Fotoğraflar: Deniz Toprak

Odatv.com

‘Hayal-i Rüya’ yazarı Melis Büyükplevne

Hayal-i Rüya kitabının yazarı Melis Büyükplevne ile yaptığımız röportajı büyük bir zevkle okuyacağınızı umuyoruz.

Osman Okan : Öncelikle sizi bir tanıyalım ?

Melis Büyükplevne : 9 Ocak 1984 yılında İstanbul’da doğdum ve 7 yaşıma kadar burada yaşadıktan sonra babamın tayini nedeniyle Almanya’ya gittim. Orada çok zorlu ve sancılı bir 11 yılım geçti. Bu esnada hep yazdım ama ırkçılıktan ötürü öğretmenlerim bir virgül hatama bile zayıf not verdi, yine de yılmadım. Hatta okullararası bir kompozisyon yarışmasında en iyi bilim-kurgu ödülünü aldım. Hep yazdım ve aynı zamanda tiyatro yaptım. Sanattı beni ayakta tutan. 18’ime geldiğimde Üniversiteyi kazanarak Türkiye’ye döndüm ve Maramara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Radyo TV ve Sinema okudum. Sonra bir gün bir rüya gördüm ve ondan etkilenip bu kitabı yazmaya başladım. Baba tarafından Gelibolu’luyuz. Rahmetli büyükbabam Gelibolu eski Belediye Reisi imiş. Maalesef kendisini hiç tanıma şansım olmadı. Ben doğmadan vefat etmiş. Kendi sektörümde bir süre çalıştım ama hep kısa süreli oldu. 2009’da Bodrum’a yerleştik ve iki yıl boyunca annemle bir Cafe işlettik ancak annemi kaybedince o işi bırakıp kendi özüme döndüm ve yeniden yazmaya başladım. Şimdi eşimle birlikte Bodrum’da yaşıyorum.

Osman Okan : Hayal-i Rüya ilk kitabınız mı?

Melis Büyükplevne : Evet ilk kitabım, ilk göz ağrım.

Osman Okan : Peki kitabınızdan beklentileriniz neydi, karşılığını alabildiniz mi?

Melis Büyükplevne : En büyük isteğim Gelibolu’muzu tanıtmaktı. Elbette başka yazanlar oldu ama bu kadar farklı bir hikaye ve farklı detaylarla anlatan hiç yok. Genelde Şehitlik ağırlıklı anlatılıyor, halbuki Gelibolu buradan ibaret değil. Mevlevihane, Namazgah, Bayraklı Baba, Çilehane vb. yerler var. Amacım insanlara güzel bir hikayeyle Gelibolu’yu tanıtmaktı ve çoğu kişinin de ilgisini çektim. İnsanlar bana nasıl gidebileceklerini, nerede konaklayabileceklerini falan soruyorlar. Sadece bir konuda biraz üzüntüm vardı, o da Gelibolu ile ilgili kitabımın Gelibolu’da henüz bilinmemesi. Ama sayenizde bu değişecek diye düşünüyorum!

Osman Okan : Bu konuda size yardımcı olabilirsek ne mutlu bize. Ufukta yeni kitap yada başka projeleriniz var mı?

Melis Büyükplevne : Var. İkinci kitabım çoktan hazır, şu anda üçüncüyü yazıyorum. İkincisi daha kurgusal ve kısa hikayelerden oluşuyor. Üçüncüsü gerilim olacak kısmetse.

Osman Okan : Hayal kurar mısınız, cevabınız evet ise en büyük hayaliniz nedir?

Melis Büyükplevne : Her zaman hayal kurarım. Yürüyüş yaparken, uyumadan önce mutlaka hayaller kurarım. En büyük hayalim kitabımı rafta görmekti. Şimdi ise en büyük hayalim filmleştirilmesi. Tekliflere her zaman açığım.

Osman Okan : Kitabınız Hayal-i Rüya’nın gerçek, yaşanmış bir öyküsü var mı?

Melis Büyükplevne : Kitabımdaki yerler gerçek, günümüzde geçen ev gerçek, bazı karakterler ve olaylar gerçek ama hikaye bir kurgu. Zaten Gelibolu’lu olduğumuz için hep burada geçen ve burasını tanıtan bir kitap yazmak istemiştim. Rüyamda görmüş olduğum bir Anzak askerinden yola çıkarak yazılmış bir roman diyebilirim.

Osman Okan : Hayal-i Rüya’da topluma verilmiş bir mesaj var mı?

Melis Büyükplevne : Aslında en çok da savaş, kin ve intikamın ne kadar kötü bir şey olduğunu ve aşkın ve arkadaşlığın her şeyin üstesinden gelebildiğini anlatıyorum ama günümüzde artık bazı tabular yıkıldı. Mesela çoğu kişi bir yabancıyla evleniyor ve artık bu çok normal. Keşke hayatın kısa olduğunu anlayabilsek de kimseyle savaş halinde olmadan rahatça yaşayabilsek. Daha fazla da detay vermek istemiyorum ki kitabın tadı kaçmasın.

Osman Okan : Son olarak söylemek istediğiniz, paylaşmak istediğiniz bir konu varsa okuyucularımıza onu da iletelim…

Melis Büyükplevne : Okuyalım, okutalım. Gelibolu’nun diğer yüzünü de tanıtalım. Maalesef ki günümüzde insanlarımız fazla okumaz oldu. Artık nasıl olsa filmi çekiliyor diye düşünüp okumadıkları bir sürü kitap var. Bizim gibi yazarların ayrıca her zaman desteğe ihtiyacı var. Bestseller yazarları gibi bir reklam yapabilmemiz mümkün değil maalesef veya müzisyenler gibi konserler verip kendimizi hatırlatma şansımız yok o nedenle dediğim gibi destek çok önemli!

Osman Okan : Bizimle yaptığınız röportaj ile sitemize renk kattığınız için teşekkür ederiz. Tanıtım konusunda öncelikle Gelibolu ve Çanakkale çevresinde yaşayanlar yada buralardan olup da başka yerlerde yaşamını sürdüren takipçilerimize, Gelibolu ve Çanakkale’yi merak edenlere buradan reklamınızı yapalım ki kitabınızı hemen alsınlar ve okusunlar. 

Osman Okan

GELİBOLUGASTE

‘Hayal-i Rüya’ yazarı Melis Büyükplevne

Hayal-i Rüya kitabının yazarı Melis Büyükplevne ile yaptığımız röportajı büyük bir zevkle okuyacağınızı umuyoruz.

Osman Okan : Öncelikle sizi bir tanıyalım ?

Melis Büyükplevne : 9 Ocak 1984 yılında İstanbul’da doğdum ve 7 yaşıma kadar burada yaşadıktan sonra babamın tayini nedeniyle Almanya’ya gittim. Orada çok zorlu ve sancılı bir 11 yılım geçti. Bu esnada hep yazdım ama ırkçılıktan ötürü öğretmenlerim bir virgül hatama bile zayıf not verdi, yine de yılmadım. Hatta okullararası bir kompozisyon yarışmasında en iyi bilim-kurgu ödülünü aldım. Hep yazdım ve aynı zamanda tiyatro yaptım. Sanattı beni ayakta tutan. 18’ime geldiğimde Üniversiteyi kazanarak Türkiye’ye döndüm ve Maramara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Radyo TV ve Sinema okudum. Sonra bir gün bir rüya gördüm ve ondan etkilenip bu kitabı yazmaya başladım. Baba tarafından Gelibolu’luyuz. Rahmetli büyükbabam Gelibolu eski Belediye Reisi imiş. Maalesef kendisini hiç tanıma şansım olmadı. Ben doğmadan vefat etmiş. Kendi sektörümde bir süre çalıştım ama hep kısa süreli oldu. 2009’da Bodrum’a yerleştik ve iki yıl boyunca annemle bir Cafe işlettik ancak annemi kaybedince o işi bırakıp kendi özüme döndüm ve yeniden yazmaya başladım. Şimdi eşimle birlikte Bodrum’da yaşıyorum.

Osman Okan : Hayal-i Rüya ilk kitabınız mı?

Melis Büyükplevne : Evet ilk kitabım, ilk göz ağrım.

Osman Okan : Peki kitabınızdan beklentileriniz neydi, karşılığını alabildiniz mi?

Melis Büyükplevne : En büyük isteğim Gelibolu’muzu tanıtmaktı. Elbette başka yazanlar oldu ama bu kadar farklı bir hikaye ve farklı detaylarla anlatan hiç yok. Genelde Şehitlik ağırlıklı anlatılıyor, halbuki Gelibolu buradan ibaret değil. Mevlevihane, Namazgah, Bayraklı Baba, Çilehane vb. yerler var. Amacım insanlara güzel bir hikayeyle Gelibolu’yu tanıtmaktı ve çoğu kişinin de ilgisini çektim. İnsanlar bana nasıl gidebileceklerini, nerede konaklayabileceklerini falan soruyorlar. Sadece bir konuda biraz üzüntüm vardı, o da Gelibolu ile ilgili kitabımın Gelibolu’da henüz bilinmemesi. Ama sayenizde bu değişecek diye düşünüyorum!

Osman Okan : Bu konuda size yardımcı olabilirsek ne mutlu bize. Ufukta yeni kitap yada başka projeleriniz var mı?

Melis Büyükplevne : Var. İkinci kitabım çoktan hazır, şu anda üçüncüyü yazıyorum. İkincisi daha kurgusal ve kısa hikayelerden oluşuyor. Üçüncüsü gerilim olacak kısmetse.

Osman Okan : Hayal kurar mısınız, cevabınız evet ise en büyük hayaliniz nedir?

Melis Büyükplevne : Her zaman hayal kurarım. Yürüyüş yaparken, uyumadan önce mutlaka hayaller kurarım. En büyük hayalim kitabımı rafta görmekti. Şimdi ise en büyük hayalim filmleştirilmesi. Tekliflere her zaman açığım.

Osman Okan : Kitabınız Hayal-i Rüya’nın gerçek, yaşanmış bir öyküsü var mı?

Melis Büyükplevne : Kitabımdaki yerler gerçek, günümüzde geçen ev gerçek, bazı karakterler ve olaylar gerçek ama hikaye bir kurgu. Zaten Gelibolu’lu olduğumuz için hep burada geçen ve burasını tanıtan bir kitap yazmak istemiştim. Rüyamda görmüş olduğum bir Anzak askerinden yola çıkarak yazılmış bir roman diyebilirim.

Osman Okan : Hayal-i Rüya’da topluma verilmiş bir mesaj var mı?

Melis Büyükplevne : Aslında en çok da savaş, kin ve intikamın ne kadar kötü bir şey olduğunu ve aşkın ve arkadaşlığın her şeyin üstesinden gelebildiğini anlatıyorum ama günümüzde artık bazı tabular yıkıldı. Mesela çoğu kişi bir yabancıyla evleniyor ve artık bu çok normal. Keşke hayatın kısa olduğunu anlayabilsek de kimseyle savaş halinde olmadan rahatça yaşayabilsek. Daha fazla da detay vermek istemiyorum ki kitabın tadı kaçmasın.

Osman Okan : Son olarak söylemek istediğiniz, paylaşmak istediğiniz bir konu varsa okuyucularımıza onu da iletelim…

Melis Büyükplevne : Okuyalım, okutalım. Gelibolu’nun diğer yüzünü de tanıtalım. Maalesef ki günümüzde insanlarımız fazla okumaz oldu. Artık nasıl olsa filmi çekiliyor diye düşünüp okumadıkları bir sürü kitap var. Bizim gibi yazarların ayrıca her zaman desteğe ihtiyacı var. Bestseller yazarları gibi bir reklam yapabilmemiz mümkün değil maalesef veya müzisyenler gibi konserler verip kendimizi hatırlatma şansımız yok o nedenle dediğim gibi destek çok önemli!

Osman Okan : Bizimle yaptığınız röportaj ile sitemize renk kattığınız için teşekkür ederiz. Tanıtım konusunda öncelikle Gelibolu ve Çanakkale çevresinde yaşayanlar yada buralardan olup da başka yerlerde yaşamını sürdüren takipçilerimize, Gelibolu ve Çanakkale’yi merak edenlere buradan reklamınızı yapalım ki kitabınızı hemen alsınlar ve okusunlar. 

Osman Okan

GELİBOLUGASTE

Canan Ergüder: Hiçbir zaman keşke demedim

0

Yine bir randevum var ve yine kız tarafı gibi erkenden buluşma yerinde dikilmek üzereyim. Galata’nın eski kokan sokaklarında hızlı adımlarla yürüyorum. Yağmur yağacak. Hatta başladı bile! Kahretsin.. Ayakkabılarım yağmur lekesi olacak. Canan Ergüder ile buluşacağım ve ona tatlı görünmek için oldukça özendim üstüme başıma. Zannedersin iş toplantısına gidiyorum. Buluşmamızı istediği Kafe’nin müdavimi olduğunu daha sonra öğreneceğim. Galata’da yaşadığını da…

Karnım aç. Deli bir yağmur var. Ortalık gri. Çay ve kek söylüyorum bir de salata. Çayım masaya gelmeden hızlı adımlarla köşeyi dönüyor. Işıl ışıl.. Adımlarında tatlı bir telai var. Küçücük bir kadın. Göz göze geliyoruz, kısa bir an.  Henüz ‘beni’ görmeyi ummadığı kadar erken bir saat ve beklediği muhtemelen daha genç biri olduğu için kondurmuyor. Ancak aceleci bir hamleyle baş selamı vermiş ve ayağa kalkmış bulundum. Bir yengeç telaşıyla yanıma geliyor. Daha yarım saatimiz var ve bir küçük görüşmesi daha var. Tek repo gününü, bir aydır görmediği ve aniden İstanbul’a gelen anneciğine ayırmak yerine bana verdiğini öğreniyorum. Alt tarafı bir blogger röportajı, iptal ederdik? Edemezdik. Böylesi bir iş terbiyesi var. Bağımsız ya da konvansiyonel olmanız fark etmiyor. Söz verdiyse tutuyor.

Daha yarım saat var ve çok açım, diyerek ikna ediyorum, işleriyle ilgilenmesi için. Yan masaya oturuyor. İşini yapmak, annesiyle sohbet etmek için. Gözümü alamıyorum. Ah.. Ne kadar narin görünüyor. Tıpkı Ming bir vazo gibi. Zarar görmesin diye pamuklara sarıp, sandıklara saklayamak isteyeceğiniz kadar nadir ve asla göz mesafenizden çıkmasına izin vermeyeceğiniz kadar değerli… Üstelik yılları fersah fersah uzak olsa da aynı gün doğmuşuz: 15 Temmuz! Muhtemel bir yengeç kardeşliğinin eşiğindeyiz. Çayımı ve salatamı bitirdiğimde o da işini bitirip yanıma geliyor. Sohbete başlıyoruz.

İnternetten araştırdım, Actor Studio’nun ömür boyu üyesisiniz nerden çıktı Türkiye’de oyunculuk yapmak?
Çok erken yaşta Amerika’ya gittim. Uzun zaman New York’ta oyunculuk yaptım. Aynı zamanda da garsonluk yapıyordum. Zaman zaman da buraya geliyordum. O gelişlerimden birinde TMC’nin Bıçak Sırtı diye bir projesi için görüşmüştüm ama olmadı. O zaman Türkiye’deki işlerimle ilgilenen menajer, yapımcının başka tür bir kadın istediğini söyledi, fikir değiştirmişler yani.. New York’a döndüm. Çok kısa bir süre sonra yapımcının tekrar beni istediği haberi geldi. Geldim. Neden geldim? Artık New York’ta yapabileceğim her şeyi yapmıştım ve oynamak istiyordum. Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum.

Dizi kısa sürdü..
Evet.Aslında 30 bölümdü. Çok keyifli bir projeydi ama.. Orada aldığım keyfi asla unutamam. Dizi çekmeye çok iyi oyuncularla, hikayecilerle, yönetmenle başlamak büyük bir zevk.

Sonra neler oldu?
Dizi bitince Erol Avcı, “Yürüyen bir proje var ona bir karakter girecek, ister misin?” dedi. İsterim dedim. Binbir Gece başladı.

Neden dönmediniz New York’a?
Türkiye’de kalmak için dönmekten daha fazla sebebim vardı. Bunların en başında da yapmak istediğim işten para kazanmak vardı. Kaldım.

Evlilik?
Bu karar evliliğimin bitişini de hızlandırdı tabii..

Pişman mısınız?
Hayatta hiçbir zaman keşke demedim çünkü bir karar vermeden önce çok etraflıca düşünürüm. Zor karar veririm ama her açıdan bakıp adım attığım için sonradan oluşacakların artısına eksisine bakmam. Bu durum hayatta da, işimde de böyledir.

Anlattığı kadını o kadar iyi tanıyorum ki.. Yengeç kadınından bahsediyor. Hiç düşünmemiş gibi karar alan ama o adımı atana kadar eldeki tüm şartları zorlayan, kalmak için direnen sonunda gittiğinde de, “Ama hiç sorun yoktu?” dedirten Yengeç kadını halleri bunlar.

Binbir Gece fenomen diziydi. Sizin karakteriniz de oldukça konuşuldu. Eda neler getirdi götürdü?
Eda benim fark edilmemi sağladı o yüzden bende yeri ayrıdır. Ama Eda yüzünden “Kötü sarışın” rolleri gelmeye başladı tahmin edeceğiniz gibi.. O esnada tiyatro yapmaya başlamıştım zaten. Oyunculuk öyle bir meslek ki rol dişlerinizi kamaştırmıyorsa zevk alamıyorsunuz. Uzun süre bekledim. Benzer rolleri giymek istemedim. Çok iyi bir ekiple tiyatro yapıyordum keyfim de yerindeydi ta ki.. 2010 yılında Behzat Ç. gelene kadar..
Evet. Behzat Ç.’ye ve Savcı Esra’ya kağıt üzerinde vuruldum. Okuduğum zaman aldığım hazzı anlatamam. Ben bunu mutlaka oynamalıyım dedim. Müthiş bir dönem geçirdim. Yazılan her bir diyaloğu, sahneyi adeta içtim bir daha bu kadar dört dörtlük bir proje kısmet olur mu bilmiyorum ama Behzat Ç. benim televizyon projelerine bakışım konusunda miladım oldu. Perdeymiş, cammış, sahneymiş fark etmiyor gerçekten bir karaktere can veriyorsanız o her yerde karşılığını buluyor. Oyuncuya keyif olarak dönüyor, eşsiz bir durum.

Behzat Ç. projelere bakışınızı değiştirdi ama sonra Atlılar’ı kabul ettiniz..

Aynı yapım şirketinin işiydi bir kere bunu kenara koyalım. Atlılar ben senaryoyu okuduğumda gerçekten bambaşka bir projeydi. Düşünsenize ata biniyorum, dövüşüyorum, üstelik dönem işi, plastik malzememle oynamam gerekecek… Amazon gibi bir kadın oynuyorum. Her oyuncu bunu ister. Ben de istedim. Zaten Behzat ve Esra evlendiğinde Esra’nın hikayedeki ömrünün dolduğunu da biliyordum. Atlılar Bulgaristan’da çekilecek. At binmeyi, dövüşmeyi öğreneceğim.. Oyuncu refleksi gösterdim ama pişman değilim çok büyük dersler aldım o denemeden..● Bu gün olsa yine aynı kararı verir misiniz?
Veririm.

Atlılar ekrana çıkmadı ama şahsen nasıl bir iş olduğunu biliyorum çünkü ilk bölümü izledim. Öncelikle geçmiş olsun. Atlılar yayına çıkmayınca biz Canan Ergüder’i en son Savcı Esra diye gördük. AB’ye oynayan, reytingi düşük ama arkasında çok büyük kitle taşıyan şık bir işin parçası olarak gördük. Şimdi Güllerin Savaşı gibi total bir iş nerden çıktı? Seyirci ile aranızdaki mesafeyi mi kapatmak istiyorsunuz?
İlk gerekçem elbette yine Gülfem Sipahi.. Gülfem benim penceremden bakıldığında oynamak isteyeceğim türden bir karakter. Çok boyutlu, arızalarını bulmak canlandırmak çok keyifli.. Öncelikle karaktere vuruldum. Med Yapım ve Kanal D olması da tabii önemli bir kriterdi. Ayrıca da rölü kabul etmeden önce uzun süre Sercan’la (Badur) dizideki karakteri üzerine çalıştığımız için zaten hikayeye çok hakimdim. Ama açık söyleyeyim önce çekindim ve kabul etmedim. Farklı bir işte oynamak istiyordum. Alıştığımız klişelerle süslü bir projede değil. “Güllerin Savaşı”nda bu klişeler var mı? Var. Ama aynı zamanda hiç alışmadığımız bir psikolojik savaşı iki kadın üzerinden anlatıyor. Beni en cok ceken de bu oldu. Ve Gülfem Sipahi’nin bukalemun halleri; o hallerin birbirlerine geçişleri. Karar sürecim uzun oldu ama sonunda doğru karar verdiğime inanıyorum. Bu sonuca varmamda Damla ve Sercan’ın payı büyüktür. Sercan’la calışırken zaten garip bir şekilde role yeniden ısınmıştım sonunda projeyi de rolü de kabul ettim.
İyi ki tamam demişsiniz çünkü Gülfem Sipahi izlemesi çok zevkli bir karakter size de şahane yakışıyor.
Öyle görünüyorsa ne mutlu..
Çalışkan oyuncu türüymüş gibi görünüyorsunuz, doğru mu görüyorum?
Evet çok çalışırım. Rolün en ince detaylarına kadar inerim. Sahneye girdiğim andan itibaren benim için Gülfem vardır. Her şeyi onun gözüyle görürüm. Mesela Gülfem yüzünden  birçok psikoloji kitabını hatmettim, bütün psikoloji bilgilerimi tazeledim. Devamlılık tutarım. Bir defterim var ona notlar alırım. Seviyorum işimi ve çok çalışıyorum.
Sinema ve Russell Crowe konusuna gelelim. The Water Diviner’da rolünüz var.
Evet. Küçük ama kilit bir karakter bir Kızıl Haç hemşiresini oynuyorum. Müthiş heyecanlıydı. Bu rol için gerçek bir Amerikalı seçmek istediğini söylemiş Russell. Birçok oyuncu denenmis, hem yabancı hem Türk. Zaten çekimler başlamış, basından takip ediyorum. Konu kapanmış sanıyordum ki, sağ olsunlar Anka Film ve menajerim bana bu firsatı yarattılar resmen. Ben tam o sıralarda kısa bir süre icin New York’a gitmistim. New York’ta gecirdigim ilk gündü, menajerimden bir email geldi. Bir audition şansı çıkmış. Kimseyi bulamıyorlarmış o rol için. “Çabuk sana sahneyi atıyorum çek yolla” dedi. Sabaha karşı yeğenimin tuttuğu ipad’e karakteri oynayıp, kaydettim. Bu deneyim çok güzeldi çünkü işimin gerektirdiği ve unuttuğumuz amatör ruhu hatırlattı bana. New York’ta yaşarken yarım saat içinde neler neler yapardım. İki auditiona katıldığım olurdu. Bu tarz deneyimler insana yaşadığını hissettiriyor. Hayata heyecan katıyor. Dört gün sonra Türkiye’ye döndüğümde tekrar audition istediler. Bu sefer kostümlü yaptım. Akşamına rolü kaptığımı öğrendim. Çok tatmin edici bir deneyimdi.
Set halleri nasıldı? Gerçi siz zaten uluslararası set gördünüz ama adam da Hollywood starı.
Tek bir sahnem vardı ama o da bire bir Russell ile.. Çok müthiş bir yönetmen, oyuncu ve insan her şeyden önce.. Bana çok iyi davrandı. Sahnemi çektikten sonra monitörün başına çağırdı ve sahnemi izletti. Iki take izletti. “Bak bu da oyunculuk adına benim için tamamdır ama diğerini kullanacağım bil bakalım neden?” dedi.
Neden?
Çünkü ilkinde ışığımı yakalayamamışım. Çok öğretici bir çalışmaydı. Günlerce anlatsam bitiremem.. Şimdi heyecanla bekliyorum vizyona çıkacağı günü..
İnşallah sahne kesilmez.
Onu da garantiye almaya calıştım ama bilmiyorum tabii. Bu sahne montajda gidebilir ne yapsam da sahneyi kilit ve kalıcı hale getirsem diye düşündüm. Çalıştım. Kızıl Haç, Dünya Savaşı, Anzaklar deli gibi okudum.
Ne buldunuz peki?
Şimdi onu anlatırsam filmle ilgili ipucu vermiş olurum ki bunu yapmam doğru olmaz etik açıdan.. Aslında tam olan şu. Ben karakteri çok araştırdım ve aklıma yatmayan yerini defalarca ikinci yönetmene anlattım ama onlar geri adım atmadılar. Sonra sete gittiğimde o konunun çözüldüğünü ve karakterin sağlam bir yere bağlandığını gördüm diyeyim ama bu kadarını söyleyebilirim. Inşallah filmde kendimi izleyebileceğim. Bakalım… Yoksam da müthiş bir deneyim olarak haneme yazılır.
Yaklaşık bir aydır neredeyse her gün setteymişsiniz ve bugün anneniz sürpriz yapıp İstanbul’a gelmiş. Kısıtlı zamanınız var, tek repo gününüz ve bu randevuyu ertelememiş olmanızdan dolayı çok teşekkür ederim.
Asıl ben teşekkür ederim. Çok tanışmak istiyordum sizinle zaten. Üstelik bir söz verdim bunu hiçbir şart altında yani bir sağlık sorunu aniden set koyulması gibi gerekçeler dışında asla değiştirmem söz konusu olmaz.

Röportajı bitirip biraz daha sohbet ediyoruz. O anlatırken ben, yüzünün her milimine, gözlerinin ışıltısına bakıyorum, ellerinin devinişini izliyorum. İçten, sıcak, yeteri kadar yakın ama hep bir kol boyu mesafe bırakacak.. Kendini korumayı öğrenmiş ilk iş olarak. Dizlerinde yaralar var elbet belki çoğu ortak. Düştüğü yerden hemen kalkacak ama “acımadı ki!” arsızlığına yapışmayacak. Acıdı lan, diyecek. Acıdı ama olsun. Alimi zalimden ayıran can acısı değil mi? Yarasını sarıp devam edecek.

Anlayacağın “Hep arkadaşım olsan ya!” diyeceğin türden biri Canan Ergüder. O kalıyor, mahallesinde ben kalkıp yola dökülüyorum. Neşeli sesi kulaklarımda çınlıyor. Annesine sarılışını hatırlıyorum. Kendi kendime gülümsüyorum. İyi ki bu işi yapıyorum yoksa varlığından haberdar bile olamayacağım, ‘Canan’ı tanıyamayacaktım. Keyfi daim olsun..

Öyle işte..
R.

Kaynak: http://www.ranini.tv/roportaj/1211/1/canan-erguder-hicbir-zaman-keske-demedim#