Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 109

CHP’den Kobani koridoruna destek

0

Sibel Demirci Erdem 22.10.2014

AL JAZEERA TURK

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu Kobani için ‘Küresel vahşet örgütüne karşı kendini savunmaya çalışan insanlara karşı her türlü yardımın yapılması lazım’ diye konuştu. Âkil adamların algı operasyonu, Kürt meselesinin hükümetin elinde rehin olduğunu savundu.

Al Jazeera’nin sorularını yanıtlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ‘Kobani’ye silah yardımı yapılamaz, koridor açılamaz’ diyen hükümetin silah yardımı ve koridor açılması konusunda kendini tekzip ettiğini belirtti. CHP’nin PKK ile PYD’yi aynı görmediğini söyleyen Tanrıkulu Kobani’ye açılacak koridoru da doğru bulduklarını söyledi. CHP’nin yabancı asker geçişi için izin veren tezkereye ‘hayır’ demesini tezkerenin IŞİD ve Kobani ile sınırlı olmamasına bağlayan Tanrıkulu CHP’nin çözüm sürecine bakışını da anlattı. CHP’nin barıştan yana olduğunu söyleyen Tanrıkulu hükümetin çözüm sürecini elinde rehin tuttuğunu savundu. Âkil insanlar heyetinin Başbakan Davutoğlu ile yaptığı görüşmeyi de değerlendiren Tanrıkulu insanların gündeme getirdiği önerilerin yeni ve parlak fikir olmadığını söyledi.

ABD’nin Kobani’de IŞİD ile mücadele eden Kürt güçlere havadan silah yardımı yapmasını ve Türkiye’nin peşmergenin Kobani’ye geçişi için koridor açma kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu ifade edeyim Genel Başkanımız Kobani konusunda esaslı bir teklifte bulundu. Tezkerenin Kobani ve IŞİD ile sınırlandırılmasının daha  doğru olacağını ifade etti, TSK’nın bölgeyi korumak için hareket etmesi gerektiğini ifade etti. Küresel vahşet örgütü saldırıyor, onlara değil koridor açılması daha ötesini ifade etti. Bizzat  biz üzerimize düşeni yapalım dedi, bunu da kapsayan bir önermeydi. Bu hükümet kendi kendini tekzip eden bir hükümet. Koridor açılamaz diyen,  Kobani düştü düşecek diyen bir Cumhurbaşkanı var. Yüzde yüz fikir değiştirdiler. Silah yardımı yapılamaz dediler, silah yardımı yapıldı. Koridor açılamaz dediler koridor açıldı. Bunu önceden yapmalıydılar. Halkı IŞİD vahşetine teslim etmemelilerdi. Sonuçta küresel vahşet örgütüne karşı kendini savunmaya çalışan insanlara karşı her türlü yardımın yapılması lazım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘PYD PKK ile eştir’ dedi. ABD ise PYD’yi PKK’dan farklı gördükleri yönünde bir açıklama geldi. CHP’nin PYD’ye bakışı nedir?

İkisini birbirinden ayrılması gerektiğini ifade ettik. Kendi toprağını, vatanını, dağılmış Suriye rejimi içinde kendi haklarını korumaya çalışan bir halk ve onların silahlı güçleri var. Hükümet açısından siyaseten izahı mümkün olmayan bir durum var. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı ve AKP sözcülerinin daha önceki açıklamalarını ve son iki gündür olanlar karşısındaki açıklamaları karşılaştalım, hiçbir tutar tarafı yok. Keşke 35 gün önce, bu kadar insan ölmeden gerekli insani yardım diğer yardımlar  yapılabilseydi.  Türkiye’nin itibarını ayaklar altına alacak duruma düşmeselerdi. Ne oldu şimdi? Obama telefon açtı, Cumhurbaşkanı hazırola geçip konuşmuştur herhalde.

CHP hükümetin tezkeresine hayır derken itiraz noktalarından biri de tezkerenin yabancı silahlı güçlerin Türkiye’den geçişine izin verilmesiydi. Peşmerge için açılan koridoru olumlu bulduğunuzu belirttiniz. Bu  CHP açısından bir çelişki değil mi ?

Biz tezkerenin bu şekilde gelmesine kapsamının bu kadar genişlemesine, dış politika konusunda sabıkalı bir hükümete Meclis’in yetkisinin geniş bir şekilde devrine karşı çıktık. Kobani konusunda başından beri itirazımız olmadı. Bu hükümet amacının başından beri Kobani değil Esad rejimi olduğunu ifade etti. Tezkerenin IŞİD ve Kobani ile sınırlandırılmasını istedik, bu olmadığı için de red oyu verdik.

Başbakan Davutoğlu akil insanlar heyeti ile görüştü. Görüşmede Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesi, Meclis’in devreye sokulması gibi öneriler dile getirildi. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Bakın âkil adamların algı operasyonu çerçevesinde hükümetle görüşme yapmasını etik açıdan doğru bulmuyorum. Hükümet algı operasyonu yapıyor âkil insanlar heyeti üzerinden. Hükümet geçen dönemde algı operasyonu ile bir çalışma yürüttü, seçim öncesinde yine çalışma yapıyor. Akil insanların söylediği hangi yeni ve parlak bir fikir var?

Seçime işaret ettiniz, CHP’nin bu süreçte çözüm sürecine ilişkin öngörüsü nedir?

Biz Kürt meselesinin hükümetin elinde rehin tutulduğu görüşündeyiz. Seçim öncesinde canlandırılıp seçmen üzerinde algı operasyonuna yönelik tutum alıyorlar. Hükümetin çözüm noktasında ortaklaşacağı bir projesi olduğu görüşünde değiliz.

Peki CHP çözüm süreci konusunda ne vaad edecek? CHP’nin seçim bildirgesi üzerinde çalıştığını biliyoruz bildirgede buna ilişkin neler söyleyecek CHP?

CHP eşit yurttaşlık çerçevesinde herkesin kendi kimliğine saygı çerçevesinde barış işinde yaşayacağı bir Türkiye istiyor. Somut yasa tekliflerimizi Meclis’e sunduk daha önce. Dile getirdiğimiz öneriler bu taslakta da yer alacak. Parti Meclisi’nde görüşülecek ve tartışılacak. Parti Meclisi’nde görüşülmeden bilgi vermem doğru olmaz. Tartışma ve çalışmalar yürütülüyor. Biz kesinlikle barıştan yanayız. Kesinlikle süren bu durumun değerli olduğunu biliyoruz. Esaslı bir silahlı çatışmanın olmamasını değerli buluyoruz. Süreç yanlış yürütüldüğü şeffaf yürütülmediği için eleştiriyoruz.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu geçen hafta CNNTÜRK’te katıldığı Tarafsız Bölge programında çözüm sürecine ilişkin bir soru üzerine biz iktidarda olsaydık Öcalan’ı muhatap almazdık” dedi. CHP iktidar olsa bu süreci nasıl yürütecek?

İşin merkezine Meclis’teki siyasi partiler oturmalı. Bizim muhataplarımız Meclis’teki siyasi partiler olurdu. Ondan sonrasını komisyon ile çalışma esasları çerçevesinde Ortak Akıl Heyeti veya komisyon yerine getirir. Ortak Akıl Heyetine komisyon görev verir. O heyet de şiddetin sonlanması ve silahsızlanma açısından gerekli görüşmeleri yapar, örgüt üyeleriyle de görüşmeler olabilir.

Başbakan’ın akil insanlar heyetiyle yaptığı görüşmede Öcalan’ın şartalarının iyileştirilmesi talebi dile getirildi. CHP bu konuda ne düşünüyor?

Bizim gündemimizde şu anda böyle bir şey yok .

Harita Mühendisi Gönül Tosun İle Röportaj

0

Halil İbrahim Solak 22.10.2014

Bu linkteki konuda üniversite sınavına gireceklere, mevcut harita mühendisliği öğrencilerine ve hali hazırda mühendis olanlara yardımcı olmak amacıyla özel sektörde ve kamu kurumlarında çalışan Harita Mühendisleri ile röportaj yapacağımı yazmıştım. Bugün o röportajlardan ilkini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda (ÇŞB) çalışan bir Harita Mühendisi ile gerçekleştirdik. E-posta aracılığıyla sorularımı yönelttiğim Gönül TOSUN ricamı kırmayıp yanıt verdi. Şimdi bakalım Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Harita Mühendisi olmak nasılmış.

  • Kısaca kendinizi tanıtın.

Harita Mühendisi Gönül Tosun. Üniversite öncesi eğitimimi Denizli’de tamamlayarak,  Lisans eğitimimi, 2007 yılında başladığım Afyon Kocatepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği Bölümünde 2011 yılında bitirdim. 2011- 2013 yılları arasında Gayrimenkul Değerleme Uzman Yardımcısı olarak çalıştım. 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığına (Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Genel Müdürlüğü) atandım.

  • Harita Mühendisliği’ni kazanmadan önce bu meslek hakkında bilginiz var mıydı?

Detaylı bir bilgim yoktu. Tavsiye üzerine tercihte bulundum.

  • Çalıştığınız kuruma kaç yılında ve kaç puanla atandınız?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı son yıllarda Kpss puanının yanı sıra veya Kpss puanı aramaksızın yazılı ve/veya sözlü alan sınavı ile alım yapmaktadır. Ben 2013 yılında kurumun açmış olduğu ilana başvurarak sözlü sınav ile atandım.

  • Çalıştığınız kurumda Harita Mühendisi ne iş yapar?

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerinde Harita Mühendisi aktif olarak rol almaktadır. Harita Mühendisleri özellikle İmar ve Planlama Şubesi, Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Şubesi ile Tabiat Varlıklarını Koruma Şubelerinde; İmar Uygulamaları, Kıyı Kenar Çalışmaları, Kentsel Dönüşümde alan uygulama çalışmaları, Kamulaştırma, Sit Alanlarıyla ilgili işlemler vb. iş ve işlemlerde görev yapmaktadırlar.

  • Çalıştığınız kurum mesleki açıdan yeniliklere açık mı? Mesleki gelişmeleri takip ediyor mu?

Yeni gelişmelere açık bir kurum ama bunu takip etmek ve uygulamaya geçmek daha çok sizin elinizde.

  • Çalıştığınız kurumda arazi yoğun mu? Arazi ücreti ortalama ne kadar?

Şubeler arasında yoğunluk değişmekte olup genel olarak arazi yoğunu bulunmamaktadır. Arazi ücretleri; üç aylık olarak gidilen görev sayısına göre 350-500 TL arasında değişmektedir.

  • Çalıştığınız kurumun bayan Harita Mühendisleri için iş-arazi bakımından uygun olduğunu düşünüyor musunuz? Neden?

Bayan Harita Mühendisleri için en uygun kurumlardan biridir. Arazi yoğunluğu çok olmamakla beraber arazi görevlerinin genellikle kontrol amaçlı olması nedeniyle herhangi bir zorluk yaşanmamaktadır.

  • Son olarak Harita Mühendisliği öğrencilerine ve mezunlarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Bölümümüzün çeşitli çalışma alanları bulunması nedeniyle öncelikle hangi alanda çalışmak istediğinize karar verip bu konuda özelde mi yoksa devlet kurumunda mı kendinizi daha çok geliştirebileceğinizi ve daha aktif çalışabileceğinizi çok iyi araştırın derim.

Kaynak: halilibrahim.net 

Harita Mühendisi Gönül Tosun İle Röportaj

0

Halil İbrahim Solak 22.10.2014

Bu linkteki konuda üniversite sınavına gireceklere, mevcut harita mühendisliği öğrencilerine ve hali hazırda mühendis olanlara yardımcı olmak amacıyla özel sektörde ve kamu kurumlarında çalışan Harita Mühendisleri ile röportaj yapacağımı yazmıştım. Bugün o röportajlardan ilkini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda (ÇŞB) çalışan bir Harita Mühendisi ile gerçekleştirdik. E-posta aracılığıyla sorularımı yönelttiğim Gönül TOSUN ricamı kırmayıp yanıt verdi. Şimdi bakalım Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Harita Mühendisi olmak nasılmış.

  • Kısaca kendinizi tanıtın.

Harita Mühendisi Gönül Tosun. Üniversite öncesi eğitimimi Denizli’de tamamlayarak,  Lisans eğitimimi, 2007 yılında başladığım Afyon Kocatepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği Bölümünde 2011 yılında bitirdim. 2011- 2013 yılları arasında Gayrimenkul Değerleme Uzman Yardımcısı olarak çalıştım. 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığına (Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Genel Müdürlüğü) atandım.

  • Harita Mühendisliği’ni kazanmadan önce bu meslek hakkında bilginiz var mıydı?

Detaylı bir bilgim yoktu. Tavsiye üzerine tercihte bulundum.

  • Çalıştığınız kuruma kaç yılında ve kaç puanla atandınız?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı son yıllarda Kpss puanının yanı sıra veya Kpss puanı aramaksızın yazılı ve/veya sözlü alan sınavı ile alım yapmaktadır. Ben 2013 yılında kurumun açmış olduğu ilana başvurarak sözlü sınav ile atandım.

  • Çalıştığınız kurumda Harita Mühendisi ne iş yapar?

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerinde Harita Mühendisi aktif olarak rol almaktadır. Harita Mühendisleri özellikle İmar ve Planlama Şubesi, Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Şubesi ile Tabiat Varlıklarını Koruma Şubelerinde; İmar Uygulamaları, Kıyı Kenar Çalışmaları, Kentsel Dönüşümde alan uygulama çalışmaları, Kamulaştırma, Sit Alanlarıyla ilgili işlemler vb. iş ve işlemlerde görev yapmaktadırlar.

  • Çalıştığınız kurum mesleki açıdan yeniliklere açık mı? Mesleki gelişmeleri takip ediyor mu?

Yeni gelişmelere açık bir kurum ama bunu takip etmek ve uygulamaya geçmek daha çok sizin elinizde.

  • Çalıştığınız kurumda arazi yoğun mu? Arazi ücreti ortalama ne kadar?

Şubeler arasında yoğunluk değişmekte olup genel olarak arazi yoğunu bulunmamaktadır. Arazi ücretleri; üç aylık olarak gidilen görev sayısına göre 350-500 TL arasında değişmektedir.

  • Çalıştığınız kurumun bayan Harita Mühendisleri için iş-arazi bakımından uygun olduğunu düşünüyor musunuz? Neden?

Bayan Harita Mühendisleri için en uygun kurumlardan biridir. Arazi yoğunluğu çok olmamakla beraber arazi görevlerinin genellikle kontrol amaçlı olması nedeniyle herhangi bir zorluk yaşanmamaktadır.

  • Son olarak Harita Mühendisliği öğrencilerine ve mezunlarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Bölümümüzün çeşitli çalışma alanları bulunması nedeniyle öncelikle hangi alanda çalışmak istediğinize karar verip bu konuda özelde mi yoksa devlet kurumunda mı kendinizi daha çok geliştirebileceğinizi ve daha aktif çalışabileceğinizi çok iyi araştırın derim.

Kaynak: halilibrahim.net 

‘PKK tüm öteki Kürtlere kindar’

0

Didem Özel Tümer 22.10.2014

AL JAZEERA TURK

AK Parti MKYK üyesi Mazhar Bağlı, 6 – 8 Ekim olayları sırasında kurban eti dağıtırken öldürülen Yasin Börü’nün bölgesel değerleri altüst ettiğini söyledi. Bağlı, Kürtlerdeki, “Bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez” sözünü hatırlattı. PKK’nın kendisi dışındaki tüm Kürtlere karşı canavarca hislere sahip olduğunu gösterdiğini belirtti.

Profesör Mazhar Bağlı, AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi, sosyolog ve Urfalı bir Kürt. Kobani üzerinden çözüm sürecinin saldırıya uğradığını belirten Bağlı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu iş benim hayatıma da mal olsa vazgeçmeyeceğim” sözünün “operasyon” olarak tanımladığı süreci bitirdiği görüşünde. Bağlı, kurban eti dağıtırken öldürülen, ailesi Hüda – Par’lı Yasin Börü’nün ölümü sırasında yaşananların ise bölgesel değerleri altüst ettiğini söyledi.

Kobani çözüm süreci için kritik bir dönemeç olarak değerlendirildi. O dönemeç tamamen geride kaldı mı?

Halen kırılgan olduğunu düşünüyorum sürecin. Kırılganlığından kastım, siyasi iradenin bu konuyla ilgili niyetinden kuşku duyduğumdan değil, esasında bu örgütün oluşturmuş olduğu beklentinin ne kadar realize edilebileceği ile ilgili bir kırgınlık var. Örgüt inanılmaz bir beklenti oluşturdu.

Ne ile ilgili?

Kürtler ile ilgili, bölge ile ilgili. Bu kadar insana vaatlerde bulundu, bir ütopyadan bahsetti sürekli. Onlara güzelliklerin gerçekleşeceği bu dünyada var olması mümkün olmayan bir cennet vaadinde bulundu. Bu mümkün değil gerçekten. Bundan kaynaklanan bir kırılganlık var. Bunun hükümet ile falan da bağlantısı yok.

Cennet tasvirinin içine neyi koyuyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması falan mı?

Örgüt şöyle bir şey tahayyül ediyor: Bütün Kürtleri kendi uhdesinde barındırdığı, Kürtlerin PKK’lı olduğu, bütün Kürtlerin onunla organize bir biçimde hareket ettiği, bütün Kürtlerin kendisi ile ortak paydada buluştuğu bir yer olarak hayal ediyor. Onların cennet mekanı bu. Bütün Kürtler Apo’cu olacak. Bütün Kürtler onların söylemini söyleyecek, konuşacak; bunun dışında kalan bütün Kürtler hain Kürtler, satılmış Kürtler, namussuz Kürtler, siyasal korucu Kürtler ne kadar kötü, şeytanlaştırma sıfatları varsa onlara yapıştırıyorlar.

Hüda-Par ile karşı karşıya gelmesi …

“Hüda–Par ile tam da bu…Çünkü bir defa hepimiz biliyoruz ki, Hüda–Par, buradaki Hizbullah, İran sempatizanı bir örgütlenme biçimine sahiptir. Orayla zaman zaman birtakım irtibatı olduğu bile tartışma mevzuu yapılmıştır. Mesela bunu IŞİD ile bağlantılandırmış olmak, bir cehaletten kaynaklandığını hiç sanmıyorum. Hüda–Parlıların, IŞİD ile bir irtibatlarının olmadığından zerre kadar bir kuşkum yok. Bilirler bunu. Burada başka bir kindarlık var. Kafalarında kurmuş oldukları toplum projesine uygun olmayan aktörler var piyasada ve sinir bozucu bir şey.

“Ben Kürt’üm ama bunun dışındayım…”, “yok kardeşim sana yaşam hakkı tanımam” diyor. Şerafettin Elçi’nin onlara gelip biat etmeyinceye kadar itibarı yoktur, Kemal Burkay’ın yoktur, Bayram Bozyel’in yoktur, Muhammet Akar’ın yoktur, Fazıl Hüsnü Erdem’in yoktur, Mazhar’ın yoktur, Vahap’ın yoktur, Mehmet Metiner’in yoktur, Altan Tan’ın yoktur. Onlara biat etmediği sürece hiçbir Kürt aktörün bir itibarı yoktur. Mümkün olduğu kadar itibarsızlaştırırlar. Faşist bir örgütlenme.

Daha önce de PKK,  Hüda–Par yine karşı karşıya gelmişti. Hatta Hüda–Par, Erdoğan ile görüşmüştü olaylar üzerine..

Burada kurgulu olan şey, canavarca bir hisle bir toplumsal yapının inşa edilmiş olmasıdır. Bunların gazetelerine bakın. Azadiya Welat, Özgür Gündem… Kaç yıldır çözüm süreci devam ediyor. Bir tek satır var mı çözüm sürecinin olumlu olduğuna dair. Hayır yok. Bir tek cümle yok. Zaten örgüt böyle bir şeyi inşa ediyor. Benim bütün sosyolojik bilgimi, bütün bölgesel değerleri altüst eden ne biliyor musunuz?”

Nedir?

17 yaşındaki o çocuğun (Yasin Börü) evine sığınan adam telefonla arıyor, PKK’lılara ihbar ediyor ve onu öldürüyorlar, üçüncü kattan atıyorlar, kafasını eziyorlar ve balkondan bakan kadınlar zılgıt çekiyor.

Bizde çok basit bir ifade var, Kürtlerde yani, yaygın olarak, “Bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez”. Şeyh Sait ayaklanmasının ortaya çıkmasının sebebi bile budur. Kendisine sığınan bir adamı vermemek için kargaşa çıkmıştır. Oraya kendisine sığınan adamları ihbar edecek ve öldürecek, öldürüldüğünde zılgıt çekecek kadar canavarca bir his sahibi olmak, bütün öteki Kürtlere karşı bir kindarlıktır.

AK Parti son zamanlarda çok büyük bir olgunlukla karşılıyor. Yani AK Parti’ye oy veren Kürtlere karşı da PKK’nın, BDP’nin böyle bir kindarlığı var, Hüda–Parlılara da var, yani fark etmiyor. Bu sefer başka bir algı oluşturup oradan yürüttüler. 

Bu Yasin Börü’nün öldürülmesinden sonra AK Parti’den birçok isim, hatta Sayın Başbakan olayı kınadı, tepki gösterdi. Bu ölüm AK Parti ile Hüda–Par’ı yakınlaştırdı mı?

Hayır, tam tersine ben Hüda–Parlıların daha ağır eleştiriler yaptıklarını duyuyorum. AK Parti’nin bu anlamda bir kesime yakın olması, uzak olması diye siyaseten gerçekten bir durum söz konusu değil. Gerçekten haksızlığa uğrayan, hunharca, vandalca bir biçimde birileri katlediliyorsa, kim olursa olsun onun yanında yer almak gerekir. Bu siyasi bir yakınlaşma değil.

Bana göre bu örgütün 40 kişiyi katletmesinin çok olumsuz bir şeyi daha var. Bundan sonra hiçbir kimse meşru bir biçimde JİTEM’in Doğu’da yaptığı katliamlardan ve Hizbullah’ın domuz bağlarından bahsedemeyecek. Bunu bitirdi. PKK’nın bu vahşeti onları gölgede bıraktı.

Hüda–Par siyaset alanı dışına çıkar mı?

Şu gerçeği de görmemiz lazım: Bu kadar hızlı bir biçimde siyasi alana adapte olmayı cidden arzu eden bir yapılanmaya… Biz zaten eli kanlı başka yapılanmaları siyasal alana gelmesi için davet ediyoruz, bunlar zaten gelmişler. Siyaset alanına gelmişler. Madem ki siyaset alanına gelip burada durmuşlarsa, onların bu duruşundan sapmamalarına yardımcı olmak lazım. Yani siyaset alanında kalmalarına yardımcı olmak lazım. BDP için de öyle. Ben BDP’lilerin de zaman zaman siyasetin öte tarafına geçme hevesinde olduklarını görüyorum ve biliyorum. Türkiye bütün aktörleriyle bu alanda, siyasetin içinde kalmaya icbar etmeli, mecbur bırakmalı yani. “

Bir taraftan Hüda–Par’ın taziye çadırı kurmaması da bir mesaj değil mi?

Biliyorum. Bizim yörede bu kurulmayınca öcümüzü alacağız anlamına geliyor. Umuyorum ve inanıyorum ki bu tür bir şeyin, bölgedeki birlikteliği, Türkiye’nin geleceğini zedeleyeceğini düşünerek böyle bir şeye girişmeyeceğini; iyimser bir beklenti içindeyim.

Çok da emin konuşamadınız..

Vefat eden çocukların ailelerini izledim. Bir kızgınlıkları var doğru, öfkeleri var, kendilerine yönelik kategorik bir kindarlığın olduğunu düşünüyorlar ama öyle bir öc alma duygusu ile hareket edeceklerini işaret eden bir şeylerini görmedim. İnşallah böyle bir şey olmaz. Yapmayacaklar inşallah diye düşünüyorum.

Kobani olayları sırasında hükümetin bir hatasını gördünüz mü ya da özeleştiri yapmasını gerektirecek bir şey olmadı mı?

Burada şöyle bir özeleştiri bence yapılabilir. Devam eden süreci ikiye ayırmak, netleştirmek gerekirdi. Terörün ve şiddetin bitirilmesi meselesi, birisi de Kürt meselesinin çözümü meselesi. Bunların birbirinden farklı konular olduğunu ve bunlarla ilgili farklı adımlar atılması gerektiğini  -zaten yapıyor ama-  bunu deklare etmiş olması gerekirdi. Açık bir biçimde deklare etmesinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.”

Neyi sağlar bu?

Örgütün birtakım manipülasyonlar yapmasının önüne geçerdi. Yoksa sürecin esasında bana göre bir aksaklık yok. Çünkü insanların bir kısmı şöyle bakıyor. Bu Kürtlerin tek temsilcisi PKK’ymış gibi algılanmaya başlanıyor. Hükümet böyle yapmıyor gerçekten. Ben biliyorum uygulamalarıyla, attığı adımlarla PKK meselesini ayrı görüyor, Kürt meselesini ayrı görüyor. Doğrusu da budur zaten.

Kürt meselesi bütün Kürtleri ilgilendiren hatta Türkiye’yi ilgilendiren bir konudur. PKK; eli silahlı olan, dağda olanları ilgilendiren bir konudur. Tabii ki sosyolojik olarak örtüştüğü yönlerin olduğunu herkes biliyor, gizli saklı bir şey değil. Açık söylemek gerekirse hükümette, genel anlamda baktığımızda, samimiyetle söylüyorum, büyük bir hata, bir cehalet yahut da bir vurdumduymazlık, bir sorumsuzluk veyahut da bu konudaki niyetinde bir eksiklik gerçekten görmüyorum.

Bu mevzu Türkiye’nin ilk defa farklı bir yoldan çözmeyi denediği konu. Dolayısıyla bütün Türkiye’nin bu konuyla ilgili sahip olduğu acemilik her yerde var. Bu mevzu ile ilgili bir acemiliğimiz var. Biz birlikte yaşamayla ilgili Cumhuriyet’ten sonraki bağlamı kaybetmişiz. Birlikte yaşama ile ilgili yeni bir projeksiyon yaparken, bir modelleme oluştururken acemilikler yaşıyoruz.

Çözüm sürecinin başlangıcından bu yana yaşanan deneyimleri göz önüne aldığınızda üzerine Kobani deneyimini de kattığınızda bundan sonra nasıl bir yol çizilmeli? Her iki tarafın yaklaşımı açısından…

Kobani’yi kim, nasıl görüyor bilmiyorum. Benim Kobani ile ilgili temel yaklaşımım biraz farklı. Esasında Rojava diye bir muhayyel bölgeyi PKK son zamanlarda uydurdu. Ben de Urfalıyım. Onların Rojava diye tanımladıkları bölgeden birisiyim. Bizim oraya kimsenin Rojava dediğini bilmiyorum. Yeni ürettikleri, yeni içini doldurdukları, içine uygun aktörler yetiştirmeye çalıştıkları bir yer. Kobani de bunun mikro alanı. Örgütün kendi ideolojisine uygun aktörler yaratmak için planlamış olduğu bir ütopyadır.

Doğru burada bir dram yaşanıyor ama Şengal’de de bir dram yaşandı, Musul’da da yaşandı, Kerkük’te de yaşandı, Cizre Kantonu’nda da yaşandı, Afrin Kantonu’nda da yaşandı. Ama Kobani’yi özellikle çok gündeme getirmeleri sadece ve sadece kendisi gibi kişilerin orada yaşıyor olmasıdır. Orayı PKK ideolojisinin somut bir verimlilik alanına dönüştüğü bir yer olarak görmelerinden kaynaklanıyor.

Kobani neden burayla ilişkilendirildi ?

2003’te PYD orada kurulduğundan bu yana oradaki Kürtleri bertaraf ederken rejim ile nasıl ittifak ettiğini bizatihi biliyorum. Duyduğum falan değil, oradan (Kobani) gelenlerin bir kısmı benim akrabamdır. Ben orayı yakından biliyorum. Dolayısıyla Kobani’yi burayla ilgilendirmek esasında çözüm sürecine yönelik bir operasyondu. Yani bu oluşturmuş oldukları muhayyel bir kanton -ki sadece orada örgütün ideolojisine yakın aktörler olduğu için- oraya bir operasyon olduğunda bütün memleketi ayağa kaldırmaya çalıştılar.

Süreçle nasıl irtibat kuruldu?

İrtibat tarafı bence şuradan kuruluyor. Murat Yılmaz yazdı bunu. Yüzde yüz katıldığım bir şey. PKK iki defa yeniliyor bence. İdeolojik olarak yeniliyor. Birincisi Öcalan yakandığında yenildi. İkincisi de Rojava’da yenildi. Sen 300 – 400 bin kişinin olduğu yerde devlet kurduğunu, devletçik kurduğunu iddia edeceksin. Ama onların ırzını, namusunu, can güvenliğini koruyamayacaksın. Bu, bu işlere kalkışmaman gerektiğini, bu işe kalkıştığında yenildiğinin bir göstergesi olarak görülüyor. Bu yenilgiyi örtbas etmek için bir kıyıma giriştiler adeta, deyim derindeyse. Ve Türkiye üzerinden bir kıyıma giriştiler. Çözüm ile buradan irtibatı kuruluyor. 

‘PKK tüm öteki Kürtlere kindar’

0

Didem Özel Tümer 22.10.2014

AL JAZEERA TURK

AK Parti MKYK üyesi Mazhar Bağlı, 6 – 8 Ekim olayları sırasında kurban eti dağıtırken öldürülen Yasin Börü’nün bölgesel değerleri altüst ettiğini söyledi. Bağlı, Kürtlerdeki, “Bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez” sözünü hatırlattı. PKK’nın kendisi dışındaki tüm Kürtlere karşı canavarca hislere sahip olduğunu gösterdiğini belirtti.

Profesör Mazhar Bağlı, AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi, sosyolog ve Urfalı bir Kürt. Kobani üzerinden çözüm sürecinin saldırıya uğradığını belirten Bağlı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu iş benim hayatıma da mal olsa vazgeçmeyeceğim” sözünün “operasyon” olarak tanımladığı süreci bitirdiği görüşünde. Bağlı, kurban eti dağıtırken öldürülen, ailesi Hüda – Par’lı Yasin Börü’nün ölümü sırasında yaşananların ise bölgesel değerleri altüst ettiğini söyledi.

Kobani çözüm süreci için kritik bir dönemeç olarak değerlendirildi. O dönemeç tamamen geride kaldı mı?

Halen kırılgan olduğunu düşünüyorum sürecin. Kırılganlığından kastım, siyasi iradenin bu konuyla ilgili niyetinden kuşku duyduğumdan değil, esasında bu örgütün oluşturmuş olduğu beklentinin ne kadar realize edilebileceği ile ilgili bir kırgınlık var. Örgüt inanılmaz bir beklenti oluşturdu.

Ne ile ilgili?

Kürtler ile ilgili, bölge ile ilgili. Bu kadar insana vaatlerde bulundu, bir ütopyadan bahsetti sürekli. Onlara güzelliklerin gerçekleşeceği bu dünyada var olması mümkün olmayan bir cennet vaadinde bulundu. Bu mümkün değil gerçekten. Bundan kaynaklanan bir kırılganlık var. Bunun hükümet ile falan da bağlantısı yok.

Cennet tasvirinin içine neyi koyuyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması falan mı?

Örgüt şöyle bir şey tahayyül ediyor: Bütün Kürtleri kendi uhdesinde barındırdığı, Kürtlerin PKK’lı olduğu, bütün Kürtlerin onunla organize bir biçimde hareket ettiği, bütün Kürtlerin kendisi ile ortak paydada buluştuğu bir yer olarak hayal ediyor. Onların cennet mekanı bu. Bütün Kürtler Apo’cu olacak. Bütün Kürtler onların söylemini söyleyecek, konuşacak; bunun dışında kalan bütün Kürtler hain Kürtler, satılmış Kürtler, namussuz Kürtler, siyasal korucu Kürtler ne kadar kötü, şeytanlaştırma sıfatları varsa onlara yapıştırıyorlar.

Hüda-Par ile karşı karşıya gelmesi …

“Hüda–Par ile tam da bu…Çünkü bir defa hepimiz biliyoruz ki, Hüda–Par, buradaki Hizbullah, İran sempatizanı bir örgütlenme biçimine sahiptir. Orayla zaman zaman birtakım irtibatı olduğu bile tartışma mevzuu yapılmıştır. Mesela bunu IŞİD ile bağlantılandırmış olmak, bir cehaletten kaynaklandığını hiç sanmıyorum. Hüda–Parlıların, IŞİD ile bir irtibatlarının olmadığından zerre kadar bir kuşkum yok. Bilirler bunu. Burada başka bir kindarlık var. Kafalarında kurmuş oldukları toplum projesine uygun olmayan aktörler var piyasada ve sinir bozucu bir şey.

“Ben Kürt’üm ama bunun dışındayım…”, “yok kardeşim sana yaşam hakkı tanımam” diyor. Şerafettin Elçi’nin onlara gelip biat etmeyinceye kadar itibarı yoktur, Kemal Burkay’ın yoktur, Bayram Bozyel’in yoktur, Muhammet Akar’ın yoktur, Fazıl Hüsnü Erdem’in yoktur, Mazhar’ın yoktur, Vahap’ın yoktur, Mehmet Metiner’in yoktur, Altan Tan’ın yoktur. Onlara biat etmediği sürece hiçbir Kürt aktörün bir itibarı yoktur. Mümkün olduğu kadar itibarsızlaştırırlar. Faşist bir örgütlenme.

Daha önce de PKK,  Hüda–Par yine karşı karşıya gelmişti. Hatta Hüda–Par, Erdoğan ile görüşmüştü olaylar üzerine..

Burada kurgulu olan şey, canavarca bir hisle bir toplumsal yapının inşa edilmiş olmasıdır. Bunların gazetelerine bakın. Azadiya Welat, Özgür Gündem… Kaç yıldır çözüm süreci devam ediyor. Bir tek satır var mı çözüm sürecinin olumlu olduğuna dair. Hayır yok. Bir tek cümle yok. Zaten örgüt böyle bir şeyi inşa ediyor. Benim bütün sosyolojik bilgimi, bütün bölgesel değerleri altüst eden ne biliyor musunuz?”

Nedir?

17 yaşındaki o çocuğun (Yasin Börü) evine sığınan adam telefonla arıyor, PKK’lılara ihbar ediyor ve onu öldürüyorlar, üçüncü kattan atıyorlar, kafasını eziyorlar ve balkondan bakan kadınlar zılgıt çekiyor.

Bizde çok basit bir ifade var, Kürtlerde yani, yaygın olarak, “Bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez”. Şeyh Sait ayaklanmasının ortaya çıkmasının sebebi bile budur. Kendisine sığınan bir adamı vermemek için kargaşa çıkmıştır. Oraya kendisine sığınan adamları ihbar edecek ve öldürecek, öldürüldüğünde zılgıt çekecek kadar canavarca bir his sahibi olmak, bütün öteki Kürtlere karşı bir kindarlıktır.

AK Parti son zamanlarda çok büyük bir olgunlukla karşılıyor. Yani AK Parti’ye oy veren Kürtlere karşı da PKK’nın, BDP’nin böyle bir kindarlığı var, Hüda–Parlılara da var, yani fark etmiyor. Bu sefer başka bir algı oluşturup oradan yürüttüler. 

Bu Yasin Börü’nün öldürülmesinden sonra AK Parti’den birçok isim, hatta Sayın Başbakan olayı kınadı, tepki gösterdi. Bu ölüm AK Parti ile Hüda–Par’ı yakınlaştırdı mı?

Hayır, tam tersine ben Hüda–Parlıların daha ağır eleştiriler yaptıklarını duyuyorum. AK Parti’nin bu anlamda bir kesime yakın olması, uzak olması diye siyaseten gerçekten bir durum söz konusu değil. Gerçekten haksızlığa uğrayan, hunharca, vandalca bir biçimde birileri katlediliyorsa, kim olursa olsun onun yanında yer almak gerekir. Bu siyasi bir yakınlaşma değil.

Bana göre bu örgütün 40 kişiyi katletmesinin çok olumsuz bir şeyi daha var. Bundan sonra hiçbir kimse meşru bir biçimde JİTEM’in Doğu’da yaptığı katliamlardan ve Hizbullah’ın domuz bağlarından bahsedemeyecek. Bunu bitirdi. PKK’nın bu vahşeti onları gölgede bıraktı.

Hüda–Par siyaset alanı dışına çıkar mı?

Şu gerçeği de görmemiz lazım: Bu kadar hızlı bir biçimde siyasi alana adapte olmayı cidden arzu eden bir yapılanmaya… Biz zaten eli kanlı başka yapılanmaları siyasal alana gelmesi için davet ediyoruz, bunlar zaten gelmişler. Siyaset alanına gelmişler. Madem ki siyaset alanına gelip burada durmuşlarsa, onların bu duruşundan sapmamalarına yardımcı olmak lazım. Yani siyaset alanında kalmalarına yardımcı olmak lazım. BDP için de öyle. Ben BDP’lilerin de zaman zaman siyasetin öte tarafına geçme hevesinde olduklarını görüyorum ve biliyorum. Türkiye bütün aktörleriyle bu alanda, siyasetin içinde kalmaya icbar etmeli, mecbur bırakmalı yani. “

Bir taraftan Hüda–Par’ın taziye çadırı kurmaması da bir mesaj değil mi?

Biliyorum. Bizim yörede bu kurulmayınca öcümüzü alacağız anlamına geliyor. Umuyorum ve inanıyorum ki bu tür bir şeyin, bölgedeki birlikteliği, Türkiye’nin geleceğini zedeleyeceğini düşünerek böyle bir şeye girişmeyeceğini; iyimser bir beklenti içindeyim.

Çok da emin konuşamadınız..

Vefat eden çocukların ailelerini izledim. Bir kızgınlıkları var doğru, öfkeleri var, kendilerine yönelik kategorik bir kindarlığın olduğunu düşünüyorlar ama öyle bir öc alma duygusu ile hareket edeceklerini işaret eden bir şeylerini görmedim. İnşallah böyle bir şey olmaz. Yapmayacaklar inşallah diye düşünüyorum.

Kobani olayları sırasında hükümetin bir hatasını gördünüz mü ya da özeleştiri yapmasını gerektirecek bir şey olmadı mı?

Burada şöyle bir özeleştiri bence yapılabilir. Devam eden süreci ikiye ayırmak, netleştirmek gerekirdi. Terörün ve şiddetin bitirilmesi meselesi, birisi de Kürt meselesinin çözümü meselesi. Bunların birbirinden farklı konular olduğunu ve bunlarla ilgili farklı adımlar atılması gerektiğini  -zaten yapıyor ama-  bunu deklare etmiş olması gerekirdi. Açık bir biçimde deklare etmesinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.”

Neyi sağlar bu?

Örgütün birtakım manipülasyonlar yapmasının önüne geçerdi. Yoksa sürecin esasında bana göre bir aksaklık yok. Çünkü insanların bir kısmı şöyle bakıyor. Bu Kürtlerin tek temsilcisi PKK’ymış gibi algılanmaya başlanıyor. Hükümet böyle yapmıyor gerçekten. Ben biliyorum uygulamalarıyla, attığı adımlarla PKK meselesini ayrı görüyor, Kürt meselesini ayrı görüyor. Doğrusu da budur zaten.

Kürt meselesi bütün Kürtleri ilgilendiren hatta Türkiye’yi ilgilendiren bir konudur. PKK; eli silahlı olan, dağda olanları ilgilendiren bir konudur. Tabii ki sosyolojik olarak örtüştüğü yönlerin olduğunu herkes biliyor, gizli saklı bir şey değil. Açık söylemek gerekirse hükümette, genel anlamda baktığımızda, samimiyetle söylüyorum, büyük bir hata, bir cehalet yahut da bir vurdumduymazlık, bir sorumsuzluk veyahut da bu konudaki niyetinde bir eksiklik gerçekten görmüyorum.

Bu mevzu Türkiye’nin ilk defa farklı bir yoldan çözmeyi denediği konu. Dolayısıyla bütün Türkiye’nin bu konuyla ilgili sahip olduğu acemilik her yerde var. Bu mevzu ile ilgili bir acemiliğimiz var. Biz birlikte yaşamayla ilgili Cumhuriyet’ten sonraki bağlamı kaybetmişiz. Birlikte yaşama ile ilgili yeni bir projeksiyon yaparken, bir modelleme oluştururken acemilikler yaşıyoruz.

Çözüm sürecinin başlangıcından bu yana yaşanan deneyimleri göz önüne aldığınızda üzerine Kobani deneyimini de kattığınızda bundan sonra nasıl bir yol çizilmeli? Her iki tarafın yaklaşımı açısından…

Kobani’yi kim, nasıl görüyor bilmiyorum. Benim Kobani ile ilgili temel yaklaşımım biraz farklı. Esasında Rojava diye bir muhayyel bölgeyi PKK son zamanlarda uydurdu. Ben de Urfalıyım. Onların Rojava diye tanımladıkları bölgeden birisiyim. Bizim oraya kimsenin Rojava dediğini bilmiyorum. Yeni ürettikleri, yeni içini doldurdukları, içine uygun aktörler yetiştirmeye çalıştıkları bir yer. Kobani de bunun mikro alanı. Örgütün kendi ideolojisine uygun aktörler yaratmak için planlamış olduğu bir ütopyadır.

Doğru burada bir dram yaşanıyor ama Şengal’de de bir dram yaşandı, Musul’da da yaşandı, Kerkük’te de yaşandı, Cizre Kantonu’nda da yaşandı, Afrin Kantonu’nda da yaşandı. Ama Kobani’yi özellikle çok gündeme getirmeleri sadece ve sadece kendisi gibi kişilerin orada yaşıyor olmasıdır. Orayı PKK ideolojisinin somut bir verimlilik alanına dönüştüğü bir yer olarak görmelerinden kaynaklanıyor.

Kobani neden burayla ilişkilendirildi ?

2003’te PYD orada kurulduğundan bu yana oradaki Kürtleri bertaraf ederken rejim ile nasıl ittifak ettiğini bizatihi biliyorum. Duyduğum falan değil, oradan (Kobani) gelenlerin bir kısmı benim akrabamdır. Ben orayı yakından biliyorum. Dolayısıyla Kobani’yi burayla ilgilendirmek esasında çözüm sürecine yönelik bir operasyondu. Yani bu oluşturmuş oldukları muhayyel bir kanton -ki sadece orada örgütün ideolojisine yakın aktörler olduğu için- oraya bir operasyon olduğunda bütün memleketi ayağa kaldırmaya çalıştılar.

Süreçle nasıl irtibat kuruldu?

İrtibat tarafı bence şuradan kuruluyor. Murat Yılmaz yazdı bunu. Yüzde yüz katıldığım bir şey. PKK iki defa yeniliyor bence. İdeolojik olarak yeniliyor. Birincisi Öcalan yakandığında yenildi. İkincisi de Rojava’da yenildi. Sen 300 – 400 bin kişinin olduğu yerde devlet kurduğunu, devletçik kurduğunu iddia edeceksin. Ama onların ırzını, namusunu, can güvenliğini koruyamayacaksın. Bu, bu işlere kalkışmaman gerektiğini, bu işe kalkıştığında yenildiğinin bir göstergesi olarak görülüyor. Bu yenilgiyi örtbas etmek için bir kıyıma giriştiler adeta, deyim derindeyse. Ve Türkiye üzerinden bir kıyıma giriştiler. Çözüm ile buradan irtibatı kuruluyor. 

‘Hrant Dink cinayeti 1789’dan bu yana yaşanan sürecin sonucudur’

0

Emre Can Dağlıoğlu 10.10.2014

AGOS

‘Ermeni meselesi’ konuşulduğunda Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri Fatma Müge Göçek, 12 yıllık çalışmasının ürünü olan ‘Şiddetin İnkârı: Osmanlı Dünü, Türk Bugünü ve Ermenilere Karşı Kolektif Şiddet, 1789-2009’ kitabıbını Kasım ayında Oxford University Press’ten yayımlanacak. Göçek’le kitabında ele aldığı 220 yılda katmerlenen inkârı ve Türkiye’nin bu şiddetle yüzleşememesini konuştuk.

‘Ermeni meselesi’ konuşulduğunda Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri Fatma Müge Göçek. University of Michigan’da sosyoloji profesörü olan Göçek’in bu alanda son ürünü Kasım ayında Oxford University Press’ten yayımlanacak olan ‘Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present, and Collective Violence against the Armenians, 1789-2009’ [Şiddetin İnkârı: Osmanlı Dünü, Türk Bugünü ve Ermenilere Karşı Kolektif Şiddet, 1789-2009] kitabı. 12 yıllık hummalı bir çalışmanın ürünü olan kitap için Göçek, Osmanlı ve Cumhuriyet devlet erkânına ait yaklaşık 300 hatıratı temel almış. Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunmak için bu kitabı hazırladığını söyleyen Göçek, daha demokratik bir Türkiye’yi görebilmeleri umuduyla kitabı çocuklarına ve Hrant Dink’in torunlarına ithaf etmiş. Tarih Vakfı’nın bu yılki ilk konuşma etkinliğine katılmak için Türkiye’ye gelen Göçek’le, kitabında ele aldığı 220 yılda katmerlenen inkârı ve Türkiye’nin bu şiddetle bir türlü yüzleşememesini konuştuk.

  • Tarih Vakfı’nın etkinliğinde yaptığınız sunumda ifade ettiğiniz için soruyorum. Bu işlere nasıl ‘bulaştınız’?

Bu işlere ‘bulaşmam’ çok eskiye dayanıyor. 1980’lerin başında tezimi yazmak için ABD Princeton’a gittim. Princeton’a gittiğimde, merak ettiğim konu, tam Marksist anlamda, Türkiye’de feodalizmden kapitalizme geçişin neden olamadığıydı. O zaman bu bağlamda Batılılaşmanın nasıl olduğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte nasıl sorunlar yaşandığına bakıyordum. Burada en çok ilgimi çeken, Batı’dan gelen malların burada ilk kimler tarafından kullanıldığıydı. Arşivlerde yaptığım çalışmadaki hipotezim, daha varlıklı olan insanların bunu kullanmaya başlayacağıydı. Fakat çok enteresan bir şekilde, şehirli insanların ve bunların içinde de Ermeni, Rum ve Yahudilerin bu malları ilk kullananlar oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla, Osmanlı burjuvazisini burada yakalamıştım. Bürokratik burjuvazinin dışında, ticaret burjuvazisi de vardı. Sosyolojik anlamda azınlık olan bu gruplardandı onlar da… Bu burjuvazinin zamanla nasıl yok edildiğini gördüm. Bu çalışmadan sonra ne yapacağım diye düşünürken, İslamcılığın Türkiye’deki yükselişini çalışmak istedim. Fakat bana esas orduyu çalışmam gerektiğini söyledi hocalarım. Orduyu çalışan çok az insan vardı o zamanlarda. Ben de bu konuyu şiddet bağlamında ele almak istedim. Zira darbeler de demokrasiye karşı uygulanan şiddet pratikleri olduğundan, insanların bu şiddeti nasıl kabul ettiklerini sormayı hedefledim. Toplum içerisinde şiddetin bu kadar kanıksanmasının temelinde yüzleşemediğimiz bir şiddet olmalıydı. Bu şiddet nedir diye geriye döndüğümüzde de insanın karşısına 1915 Ermeni Soykırımı ve 1922’ye kadar olanlar çıkıyor. O şiddetin nasıl hesaplaşılmamış bir şiddet olduğu üzerinden başladı çalışmam. Tabii bu konu, çok siyasileşmiş bir konu olduğu için, çoğu insan bu olayların ismi ve kabul edilmesi üzerinde duruyordu. Beni ilgilendirense, Türkiye devleti ve toplumunun neden bu şiddeti kabul etmediğiydi. Devlet belgeleri yerine dönemin hatıratlarını ele alarak bu sorunun cevabını aradım ve 220 yıl boyunca bu inkârın nasıl katmanlaştığına baktım.

  • 220 yıllık sürece nasıl karar verdiniz?

Ronald Grigor Suny ile birlikte kurduğumuz WATS’taki (The Workshop for Armenian/Turkish Scholarship- Ermeni/Türk Çalışmaları Atölyesi) çalışmalarımızın hedefi de soykırım mıydı, değil miydi sorusuna cevap aramak değildi. Bizi ilgilendiren, o sürecin nasıl yaşandığı. Ermeniler için benzer bir şiddet dalgasının 1894-96 yıllarında da yaşandığını bildiğimden, ne zaman başladığı benim için önemliydi. Avrupa’da da Holokost’u eleştirel teori bağlamında ele alan eserleri inceledim. Zygmunt Baumann’ın modernite ile Holokost’u ilişkilendirdiği kitabından ilhamla, Osmanlı’da da modernleşmeden dolayı oluşan kutuplaşmaların şiddete yol açtığını gördüm. Bu sebeple de Osmanlı’da modernleşme hamlesinin sistematik olarak başladığı 1789 yılını, yani III. Selim’in tahta çıkışını başlangıç olarak kabul ettim. Bitiş noktasını Türkiye’de yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak, Türkiye’deki ayrımcılığın devam etmesini hesaba katıp günümüze getirdi ve 220 yıl olması için 2009 olarak saptadım.

  • 220 yıllık süreci dört evrede inceliyorsunuz ve sosyal kutuplaşmaları baz alıyorsunuz. 1907’ye kadar gelen birinci evrede, nasıl bir sosyal kutuplaşma var ve ne tür sonuçları oluyor?

1789’dan sonraki en önemli değişiklik, milletlerin üzerinde devletin bir koruma mekanizması olması. O tarihe kadar, milletler kendi içerisindeki sorunları kendileri hallediyor. Halledemezlerse de devletin başındakilerle milletin başındakiler bir araya gelip çözüm arıyorlar, gerekirse ceza sistemi uygulanıyor. Fakat modernleşmeyle milletin hukuki olarak korunmasından bireyin hukuki olarak korunmasına geçiliyor. Buna milletlerin “Bizim için iyi olmayacak” şeklinde bir itirazı var, çünkü bu sistem ancak bireylerin eşit olarak korunduğu bir ortamda işe yarayabilir. Özellikle 1820’de Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması ve 1840-50’lerden sonra aidiyet ve kimlik arayışının ortaya çıkışıyla beraber imparatorluk içinde de kırılmalar yaşanıyor. Bununla birlikte, özellikle Ermenilere uygulanan şiddet cezalandırılmamaya başlıyor. 1839, 1856 ve 1876’da yapılan reformlarda, kişisel korumanın azınlıklar için yine uygulanamaması daha büyük sorunlara yol açıyor. Buna karşı reaksiyonun ise millet bazında olması gerekirken, yani tüm milletin devlete “Bizi koruyun” demesi gerekirken, bu gerçekleşmiyor. Çünkü millet içinde de bir sosyal kutuplaşma yaşanıyor. Bu ilk kutuplaşma, büyük şehirlerdeki Ermeni burjuvazisi ile Doğu’da yaşayan Ermenilerin hayat şartlarının birbirinden farklılaşması. Büyük şehirlerde Ermeni ticaret burjuvazisi ortaya çıkıyor, devlet bunun bir siyasi güce dönüşmesinin önünü kesiyor. Örneğin II. Abdülhamid, Ermenilerin ticari olarak önünü açarken, tek şart olarak siyasi güç istememelerini koyuyor. Dolayısıyla şehirlerdeki Ermeniler apolitikleşirken, taşradaki Ermeniler, özellikle 1858 Arazi Kanunnamesi’nin çıkmasından ve Kürtlerin yerleşik olmaya başlamasında sonra, hak gasplarından dolayı politikleşiyorlar. Bu hak gasplarının cezalandırılmamasının getirdiği mağduriyeti hiçbir şekilde şehirdeki Ermenilere anlatamamaları, sosyal kırılma yaratıyor. Ermeni devrimcilerinin de devreye girmesi, Anadolu’daki Ermenilerin 1890’lardaki isyanına zemin oluşturuyor.

  • Fakat bu tür sosyal kutuplaşmaların her zaman şiddete evrilmediğini de söylüyorsunuz. Şiddetin doğmasına ne yol açıyor?

Azınlıkların ticaret burjuvazisi olarak ortaya çıktıkları dönem, o zamana kadar hükümran olan Türklerin fakirleştiği döneme rastlıyor. Devleti yöneten kesim, devlet zengin olduğu sürece zengindir sonuçta. Devletin fakirleşmeye başladığı bu dönemde, azınlıkların zenginlikleri gözlerine batmaya başlıyor. 1876’da başlayan uzun bir savaş döneminde, askerlik yapanların çok büyük kısmının da Müslümanlar olmasından dolayı, “Azınlıklar askere gitmediği için bu kadar zengin oluyor” gibi bir anlatı ortaya çıkıyor. Hâlbuki milletlerin kuruluşunda azınlıkların silahlanmaları engelleniyor, buna devlet karar vermiş. Bu ortamda, Ermenilere uygulanan şiddetin cezasız kalması, Ermeniler açısından sisteme güvensizliği, Müslümanlar açısından da yapılanın yanlarına kalmasına sebep oluyor ve bu da şiddete yol açıyor.

  • Bu evredeki inkâr nasıl ortaya çıkıyor?

II. Abdülhamid, özellikle İstanbul Ermenilerinin, taşradaki Ermenilerin isyanına destek vermemesini çok iyi kullanıyor. Bu durumun cezasızlıktan veya reformların başarıyla uygulanamamasından değil, dış güçlerin Ermenilere verdiği destekten kaynakladığı propagandasını yayıyor ve şiddetin yapılmasını kolaylaştırıyor. Güçlüden yana olup güçsüze karşı şiddet uygulamanın kolaylaşması da şiddeti yapan ve bu şiddetten kazanım elde eden için basit hale geliyor.

  • Bu şiddeti meşrulaştıracak bir durum yaratıyor yani.

Evet, devlet kendisinde suç aramak yerine, başka yerlere suçu atıyor. Abdülhamid’in en büyük korkusu, Batı’nın Osmanlı’ya müdahalesi. Dolayısıyla tüm suçu Batı’ya atıyor. Bunun için de 1896’daki Osmanlı Bankası Baskını’nı kullanıyor. Bu baskının sonrasında, baskını gerçekleştirenlerin Fransa’ya gitmesinden yola çıkarak, “İşte Batı bu işin içinde” diyebiliyor. Her dönemde suçun inkârı ve inkârın sürdürülmesi için bu tür olaylar bulunuyor.

  • İkinci evre ise 1908’den 1918’e kadar olan süreci kapsıyor ve bu dönemde daha büyük şiddet olayları yaşanıyor. Bu evredeki şiddetin farkı nedir?

Bir önceki dönemde II. Abdülhamid’in “yaramazlık yapan çocuğunu cezalandırması” var, bir şekilde Müslüman kitle tarafından “popüler adalet” sağlanıyor. Abdülhamid’in Ermenileri yok edelim gibi bir nosyonu yok, çünkü reaya, ona Allah tarafından koruması için verilmiş çocukları. Fakat Jön Türkler, moderniteyle sosyalize oldukları ve eğitildikleri için, onların kafasında bir ulus kavramı ve bu ulus kavramının sınırları var. “Kim bizden, kim bizden değil” şeklinde düşünüyorlar. Bu yüzden daha radikal şiddete yönelebiliyorlar ve 1915-22 arasındaki şiddet dalgası sistematik bir şekilde yok etmek için gerçekleştiriliyor. Bir önceki evrede olduğu gibi “suçluyu cezalandırmak” yerine, “suçlunun üye olduğu cemaati yok etmek” geliyor. Nitekim bu evrede buna karşı çıkan “adil Türkler” ortaya çıkıyor ve “Bu şiddeti faillere uygulamak haklı olabilir ama diğerlerini cezalandıramazsınız” diyorlar. Fakat Talat Paşa’nın Morgenthau’yla görüşmesinden biliyoruz ki, tüm Ermenileri ‘potansiyel suçlu’ olarak görüyorlar. Bir insanı ‘potansiyel suçlu’ gördüğünüz an, onları yok etmeye yönelirsiniz zaten. Nitekim Balkan Savaşları’ndan sonra ortaya çıkan güçsüzlüğün yükselttiği Batı’ya karşı duyulan hınç, Batı’nın devamı olarak görülen azınlıklardan çıkarılıyor. Çünkü onlara güçleri yetiyor. Yine de bunu açıkça yapmanın yanlış olduğunu bildikleri için, sürgün kisvesi altında gayriresmi yollarla bunu uyguluyorlar. Özellikle 1915-17 arasında Talat Paşa’nın günlüğünden öğrendiğimiz kadarıyla ‘yabancı’ olarak adlandırarak sistematik olarak Ermeniler yok ediliyorlar.

  • Peki, bu yok etme kararı devlet katında alınmasına rağmen, doğrudan suç ortağı olan büyük bir halk kitlesi de var. Bu halk kitlesini şiddete ikna etmek nasıl mümkün olabiliyor?

Bu nokta çok önemli elbette. Bence iki nedeni var. Bir sebebi, millet sisteminde kanımca. Bir cemaati cemaat olarak gördüğünüz ve koruduğunuzda, yani farklılıkları üzerinden onu tanımladığınızda, belki hayatını sürdürmesini sağlayabiliyorsunuz, ancak o cemaatin geriye kalan toplumla olan ilişkilerini belirli bir seviyeye de indirmiş oluyorsunuz. Bu açıdan, güç ağları kurulduğunda, toplumların birlikte aile kurmamış olması büyük sorun yaratıyor. Bu sebeple, bir Türk ile bir Ermeni’nin evlenmesi, ancak din değiştirmeyle mümkün oluyor. Dolayısıyla çıktığınız cemaatle ilişkilerinizi sıfırlamanız gerekiyor. 19. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlık’tan çıkmanın da yasak olmasından ötürü, bu durum bir anlamda imkânsız. Sonuç olarak, komşuluk ilişkisinin ötesine geçemiyorsunuz ve komşunuzun başına bir şey geldiğinde önce kendinizi düşünüyorsunuz. Diğer sebebin de 1876’daki savaşın ardından Osmanlı’ya yönelen Müslüman muhacir akını. Hatıratlardan anladığımız kadarıyla, bu muhacir akını beklenmiyor ve devlet hazırlıksız yakalanıyor. Bu yüzden, muhacirler toplum içerisinde en güçsüz gördüğü kesimlere yöneliyorlar. Azınlıkları tanımayan, onlarla aynı mekânı ve kültürü paylaşmayan muhacirlerin azınlıkların yoğun olduğu bölgelere yerleştirilmesi de kutuplaşmayı artırıyor.

  • Cumhuriyet’e geçişte Osmanlı’ya ait tüm bağlar tek tek koparılırken, Osmanlı dönemine ait böyle bir suç neden kabul ediliyor?

  • Bu da 1919-1974’ü kapsayan üçüncü evre. Erik-Jan Zürcher’in başlattığı çalışmalardan da biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş o kadar büyük bir kırılma değil. Çünkü bu geçişi sağlayanlar da büyük ölçüde İttihatçılar. Aynı zamanda ordunun da kurum olarak değişmeden Cumhuriyet’e geçişi söz konusu. Mustafa Kemal ve çevresindekilerin kendi kurdukları devleti meşru kılmaları için, toplumun tekrar Osmanlı’ya dönmemesini sağlamaya çalışmaları gerekiyor ve bu yüzden Osmanlı’yı karşılarına almış görünüyorlar. Hâlbuki Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na başlamasında İttihatçıların çok önemli rolleri var. Özellikle imparatorluk içinde kalan İttihatçılar, böyle bir savaşın planlarını yapıyorlar ve Mustafa Kemal’den önce başka insanlara da teklif götürüyorlar. Örneğin Ahmet İzzet Paşa’ya teklif götürüyorlar, fakat Paşa, bu çok riskli bir iş diyerek, bu teklifi reddediyor. Mustafa Kemal, bu konuda teklif götürülen üçüncü kişi. Kendisi Samsun’a çıktığında yanında 72 kişi var ve bu isimlerin hepsi İttihatçı. İngilizler tarafından I. Dünya Savaşı’ndan sonra Malta’da yargılanan İttihatçıların bir kısmı da hayatlarını kurtarmak için Türkiye’ye, Mustafa Kemal’in yanına sığınıyorlar. Fakat daha sonra kendisi güçlendikçe, İttihatçıların siyaseten güçlenmesini engellemeye çalışıyor ve bu bağı koparıyor. Yine de Mustafa Kemal’in yanında kalmaya devam eden İttihatçılar var ve bunların bir kısmının Ermeni Soykırımı’nda önemli roller aldıklarını biliyoruz. Mustafa Kemal, İttihatçılar kendisine karşı çıkmadıkları sürece bu suça ses çıkarmıyor. Bu çarpıklıkla kurulan Cumhuriyet de, kurucu isimlerin suçları karşısında sessizleşmeyi seçiyor. Böylece ikinci evredeki “Ermenileri öldürme amacı yok, sadece sürgün ediyoruz” inkârının üzerine, “Suçlu İttihatçılar cezalandırıldı, başka suçlu kalmadı” inkârı geliyor. Bu, azınlık malları üzerinden yükselen Müslüman burjuvazinin de desteğini alarak sürüyor.
    • Taner Akçam, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın lideri olarak seçilmesinde, Ermeni Soykırımı’na bulaşmamasının büyük rolü olduğunu söylemişti. Bu doğru mu sizce?

    Kesinlikle en önemli etken. “Eli kanlı değil” diyerek seçiliyor. Zira Ahmet İzzet Paşa da böyle birisi. Batı’nın Ermeni Soykırımı’nda rolü olan birisine çok ciddi karşı çıkacağını bildikleri için özellikle böyle bir tercih yapıyorlar. Mustafa Kemal’in daha sonra da bu suça bulaşanlara fazla paye vermediği de söyleniyor, fakat bu çok net değil. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anılarına göre, Mustafa Kemal, annesi Zübeyde Hanım’ı romantizmasına iyi gelir diye İzmir’e yollarken, Soyak’a annesine verilen ev için “El konulan evlerden olmasın” diyor. Gittiği şehirlerde kendisine hediye edilen istimlak edilmiş evlerin sahiplerini bulup onlara bir kese altın yollattığı da yazıyor bazı anılarda.

    • Peki, Mustafa Kemal’in yanında kalan İttihatçılar kimler?

    İlk aklıma gelen isimlerin başında, ilk meclis başkanlarından Kazım Özalp geliyor. İsmet İnönü’nün İttihat ve Terakki’nin imparatorlukta bıraktığı malları da kapsayan örtülü ödeneğin yönetiminde olduğunu, Fuat Balkan’ın anılarından biliyoruz. Eski İttihatçılardan Tevfik Rüştü Aras, Ege’deki etnik temizliği yönlendiren Celal Bayar ve tehcirin ve tehcir yerlerinin organizatörü Şükrü Kaya da bu suça bizzat karışmış insanlar.

    • Üçüncü evreye geldiğimizde ASALA cinayetlerini merkeze alıyorsunuz. Bu cinayetlerin inkârın kalınlaşmasına katkısı nedir?

    Ne zaman bu konu hakkında konuşsam, milliyetçi Türklerin bana söylediği “Ama onlar da bize yaptılar” oluyor. Kamuran Gürün’ün yazdığına göre, ASALA cinayetleri sonrasında devletin üretmek istediği ‘inkar tezi’ne bilim insanlarının ilk başta katkı sunmak istememeleri üzerine büyükelçiler bu işi üstleniyor. Onların da sanki Talat Paşa’nın öldürülmesiyle ASALA cinayetleri arasında zaman farkı yokmuş gibi düz bir çizgi çekmeleri de var olan inkârı katmerliyor. Şiddete şiddetle karşı çıktığınız anda, mevcut kutuplaşma derinleşiyor. Dışişleri’nin o dönemde, bu şiddet olaylarını yine tüm Ermenilerin içinde olduğu bir komplo olarak görmesi de Ermenilere yönelen sembolik şiddeti körüklüyor.

    • Hrant Dink cinayeti, son evrenin neresine yerleşiyor?

    Hrant Dink’in 2002’de bizim ABD’de düzenlediğimiz atölye çalışmasına kadar yurtdışına çıkması yasaktı. Cengiz Çandar, Baskın Oran ve onun davetli olduğu bu toplantıyla ilk defa yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ben de kendisiyle bu vesileyle tanıştım. Benim çalışmamı her zaman çok destekledi. Devletin tutumuna karşı geliştirmemiz gereken vizyon, Hrant Dink’te vardı. Çevremizdeki her çeşit insanın demokratik Türkiye’de nasıl yaşayabileceğini onun sayesinde gördüm. Türkiye’nin tüm sorunlarına cevap arayan bir insandı. Hepimiz AB reformlarıyla bir şey olacak diye düşünürken, öldürüldü. “Neden onu vurdular da başka birimizi vurmadılar?” diye düşünmeye başladım. Onun, çevremizdeki zayıf halka olarak görülmesinin nedeni bile, hukuki korumanın onun üzerinde olmadığını gösteriyordu. Dolayısıyla onun öldürülmesi, ayrımcılığı yaratan zihniyetin devam ettiğinin belirtisiydi. 7 yıl geçmesine rağmen, halen suçluların yargılanamaması da devletin içinde bu ayrımcılığın zemini olduğunu gösteriyor. Bir ülkede suçluların cezalandırılmaması, adaletsizliğin devam ettiği anlamına geliyor.

    ‘DP, inkâr konusunda CHP’den farklı değil’

    Holokost’un kabulünün de II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından olmadığını biliyoruz. Savaştan sonra Almanya’da üst düzey Nazi bürokratları görevlerine devam ediyor ve esas yüzleşme ancak 1980’lerde yapılabiliyor. Türkiye de Cumhuriyet’ten yaklaşık 30 yıl sonra Demokrat Parti’nin (DP) yükselişiyle bir değişim yaşamasına rağmen, neden böyle bir süreç yaşanmadı?

    Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, Cumhuriyet elitlerinin yönetime Anadolu eşrafını da katması anlamına geliyor. Bu eşrafın büyük bir kısmının geçmişinde de Ermeni Soykırımı var. Dolayısıyla sadece inkârın genele yayılmasına şahit oluyoruz bu anlamda. CHP’yle büyük bir ideolojik farklılıktan da söz edemeyiz bu anlamda, zira DP’nin kurucularından biri Celal Bayar. Kendisi bizzat suça karışmış bir insan.

    ‘İnkârı ancak toplum sonlandırabilir’

    • İnkârı sona erdirebilecek bir siyasi güç var mı?

    Türkiye’de siyasi anlamda büyük bir kırılma yaratan AK Parti’den bu anlamda umutluydum. Çünkü devlete karşı insanları mobilize eden bir partiydi. Kendileri de çok ayrımcılığa uğradıkları için ayrımcılığı sona erdirirler diye düşünüyordum. Fakat maalesef beklediğim gibi olmadı ve yüzleşme yaşanmadı. AK Parti de kendi ideolojisi uyarınca aynı inkârı farklı bir şekilde devam ettirme yoluna gitti. Zaten yüzleşmeyi yukarıdan beklemenin yanlış olduğunu düşünüyorum, bunun devlet içinden gerçekleşmesi zor. Toplumun bunu çözebilir. Fakat yüzleşmekle de bitmeyecek, bu şiddeti doğuran mekanizmaları da çözebilmemiz gerekiyor ki, alternatiflerini üretebilelim.

    ‘2015’te de şiddetle yüzleşmekten çok uzak olacağız’

    • AK Parti yönetimindeki Türkiye’den 2015’te neler bekliyorsunuz?

    AK Parti’nin ortaya çıkışı, devletin hükümranlığının kırılması ve sistem dışına itilen insanların sisteme dahil olması açısından, demokrasi adına önemli bir hamleydi. Çünkü ne kadar çok insan yönetime katılırsa, sistem o kadar sağlıklı işler. Fakat bu noktada beni üzen, Tayyip Erdoğan’ın vizyonunun çok kısıtlı olması. Daha kapsayıcı olan Abdullah Gül’ün de inkâr bağlamında aynı çizgiyi sürdürdüğünü görüyoruz. Mazlumiyetten geldikleri için mazlumları korumasını beklediğim insanlar, bu mazlumiyetleri üzerinden güç devşirdiler. 12 senedir iktidarda oldukları halde, demokrasiyi iyileştirmeyi kıstas almaktan uzaklar. Dolayısıyla 2015’te de bu şiddetle yüzleşmekten çok uzak olacaklar. Zaten 1915’ten konuşmak yerine Çanakkale Savaşı’nın gündeme getirileceğinin işaretlerini aldık bile. Böylece savaş bağlamında oluşan şiddet ön plana çıkarılarak, devletin kendi vatandaşına uyguladığı şiddet gizlenecek.

‘Hrant Dink cinayeti 1789’dan bu yana yaşanan sürecin sonucudur’

0

Emre Can Dağlıoğlu 10.10.2014

AGOS

‘Ermeni meselesi’ konuşulduğunda Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri Fatma Müge Göçek, 12 yıllık çalışmasının ürünü olan ‘Şiddetin İnkârı: Osmanlı Dünü, Türk Bugünü ve Ermenilere Karşı Kolektif Şiddet, 1789-2009’ kitabıbını Kasım ayında Oxford University Press’ten yayımlanacak. Göçek’le kitabında ele aldığı 220 yılda katmerlenen inkârı ve Türkiye’nin bu şiddetle yüzleşememesini konuştuk.

‘Ermeni meselesi’ konuşulduğunda Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri Fatma Müge Göçek. University of Michigan’da sosyoloji profesörü olan Göçek’in bu alanda son ürünü Kasım ayında Oxford University Press’ten yayımlanacak olan ‘Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present, and Collective Violence against the Armenians, 1789-2009’ [Şiddetin İnkârı: Osmanlı Dünü, Türk Bugünü ve Ermenilere Karşı Kolektif Şiddet, 1789-2009] kitabı. 12 yıllık hummalı bir çalışmanın ürünü olan kitap için Göçek, Osmanlı ve Cumhuriyet devlet erkânına ait yaklaşık 300 hatıratı temel almış. Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunmak için bu kitabı hazırladığını söyleyen Göçek, daha demokratik bir Türkiye’yi görebilmeleri umuduyla kitabı çocuklarına ve Hrant Dink’in torunlarına ithaf etmiş. Tarih Vakfı’nın bu yılki ilk konuşma etkinliğine katılmak için Türkiye’ye gelen Göçek’le, kitabında ele aldığı 220 yılda katmerlenen inkârı ve Türkiye’nin bu şiddetle bir türlü yüzleşememesini konuştuk.

  • Tarih Vakfı’nın etkinliğinde yaptığınız sunumda ifade ettiğiniz için soruyorum. Bu işlere nasıl ‘bulaştınız’?

Bu işlere ‘bulaşmam’ çok eskiye dayanıyor. 1980’lerin başında tezimi yazmak için ABD Princeton’a gittim. Princeton’a gittiğimde, merak ettiğim konu, tam Marksist anlamda, Türkiye’de feodalizmden kapitalizme geçişin neden olamadığıydı. O zaman bu bağlamda Batılılaşmanın nasıl olduğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte nasıl sorunlar yaşandığına bakıyordum. Burada en çok ilgimi çeken, Batı’dan gelen malların burada ilk kimler tarafından kullanıldığıydı. Arşivlerde yaptığım çalışmadaki hipotezim, daha varlıklı olan insanların bunu kullanmaya başlayacağıydı. Fakat çok enteresan bir şekilde, şehirli insanların ve bunların içinde de Ermeni, Rum ve Yahudilerin bu malları ilk kullananlar oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla, Osmanlı burjuvazisini burada yakalamıştım. Bürokratik burjuvazinin dışında, ticaret burjuvazisi de vardı. Sosyolojik anlamda azınlık olan bu gruplardandı onlar da… Bu burjuvazinin zamanla nasıl yok edildiğini gördüm. Bu çalışmadan sonra ne yapacağım diye düşünürken, İslamcılığın Türkiye’deki yükselişini çalışmak istedim. Fakat bana esas orduyu çalışmam gerektiğini söyledi hocalarım. Orduyu çalışan çok az insan vardı o zamanlarda. Ben de bu konuyu şiddet bağlamında ele almak istedim. Zira darbeler de demokrasiye karşı uygulanan şiddet pratikleri olduğundan, insanların bu şiddeti nasıl kabul ettiklerini sormayı hedefledim. Toplum içerisinde şiddetin bu kadar kanıksanmasının temelinde yüzleşemediğimiz bir şiddet olmalıydı. Bu şiddet nedir diye geriye döndüğümüzde de insanın karşısına 1915 Ermeni Soykırımı ve 1922’ye kadar olanlar çıkıyor. O şiddetin nasıl hesaplaşılmamış bir şiddet olduğu üzerinden başladı çalışmam. Tabii bu konu, çok siyasileşmiş bir konu olduğu için, çoğu insan bu olayların ismi ve kabul edilmesi üzerinde duruyordu. Beni ilgilendirense, Türkiye devleti ve toplumunun neden bu şiddeti kabul etmediğiydi. Devlet belgeleri yerine dönemin hatıratlarını ele alarak bu sorunun cevabını aradım ve 220 yıl boyunca bu inkârın nasıl katmanlaştığına baktım.

  • 220 yıllık sürece nasıl karar verdiniz?

Ronald Grigor Suny ile birlikte kurduğumuz WATS’taki (The Workshop for Armenian/Turkish Scholarship- Ermeni/Türk Çalışmaları Atölyesi) çalışmalarımızın hedefi de soykırım mıydı, değil miydi sorusuna cevap aramak değildi. Bizi ilgilendiren, o sürecin nasıl yaşandığı. Ermeniler için benzer bir şiddet dalgasının 1894-96 yıllarında da yaşandığını bildiğimden, ne zaman başladığı benim için önemliydi. Avrupa’da da Holokost’u eleştirel teori bağlamında ele alan eserleri inceledim. Zygmunt Baumann’ın modernite ile Holokost’u ilişkilendirdiği kitabından ilhamla, Osmanlı’da da modernleşmeden dolayı oluşan kutuplaşmaların şiddete yol açtığını gördüm. Bu sebeple de Osmanlı’da modernleşme hamlesinin sistematik olarak başladığı 1789 yılını, yani III. Selim’in tahta çıkışını başlangıç olarak kabul ettim. Bitiş noktasını Türkiye’de yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak, Türkiye’deki ayrımcılığın devam etmesini hesaba katıp günümüze getirdi ve 220 yıl olması için 2009 olarak saptadım.

  • 220 yıllık süreci dört evrede inceliyorsunuz ve sosyal kutuplaşmaları baz alıyorsunuz. 1907’ye kadar gelen birinci evrede, nasıl bir sosyal kutuplaşma var ve ne tür sonuçları oluyor?

1789’dan sonraki en önemli değişiklik, milletlerin üzerinde devletin bir koruma mekanizması olması. O tarihe kadar, milletler kendi içerisindeki sorunları kendileri hallediyor. Halledemezlerse de devletin başındakilerle milletin başındakiler bir araya gelip çözüm arıyorlar, gerekirse ceza sistemi uygulanıyor. Fakat modernleşmeyle milletin hukuki olarak korunmasından bireyin hukuki olarak korunmasına geçiliyor. Buna milletlerin “Bizim için iyi olmayacak” şeklinde bir itirazı var, çünkü bu sistem ancak bireylerin eşit olarak korunduğu bir ortamda işe yarayabilir. Özellikle 1820’de Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması ve 1840-50’lerden sonra aidiyet ve kimlik arayışının ortaya çıkışıyla beraber imparatorluk içinde de kırılmalar yaşanıyor. Bununla birlikte, özellikle Ermenilere uygulanan şiddet cezalandırılmamaya başlıyor. 1839, 1856 ve 1876’da yapılan reformlarda, kişisel korumanın azınlıklar için yine uygulanamaması daha büyük sorunlara yol açıyor. Buna karşı reaksiyonun ise millet bazında olması gerekirken, yani tüm milletin devlete “Bizi koruyun” demesi gerekirken, bu gerçekleşmiyor. Çünkü millet içinde de bir sosyal kutuplaşma yaşanıyor. Bu ilk kutuplaşma, büyük şehirlerdeki Ermeni burjuvazisi ile Doğu’da yaşayan Ermenilerin hayat şartlarının birbirinden farklılaşması. Büyük şehirlerde Ermeni ticaret burjuvazisi ortaya çıkıyor, devlet bunun bir siyasi güce dönüşmesinin önünü kesiyor. Örneğin II. Abdülhamid, Ermenilerin ticari olarak önünü açarken, tek şart olarak siyasi güç istememelerini koyuyor. Dolayısıyla şehirlerdeki Ermeniler apolitikleşirken, taşradaki Ermeniler, özellikle 1858 Arazi Kanunnamesi’nin çıkmasından ve Kürtlerin yerleşik olmaya başlamasında sonra, hak gasplarından dolayı politikleşiyorlar. Bu hak gasplarının cezalandırılmamasının getirdiği mağduriyeti hiçbir şekilde şehirdeki Ermenilere anlatamamaları, sosyal kırılma yaratıyor. Ermeni devrimcilerinin de devreye girmesi, Anadolu’daki Ermenilerin 1890’lardaki isyanına zemin oluşturuyor.

  • Fakat bu tür sosyal kutuplaşmaların her zaman şiddete evrilmediğini de söylüyorsunuz. Şiddetin doğmasına ne yol açıyor?

Azınlıkların ticaret burjuvazisi olarak ortaya çıktıkları dönem, o zamana kadar hükümran olan Türklerin fakirleştiği döneme rastlıyor. Devleti yöneten kesim, devlet zengin olduğu sürece zengindir sonuçta. Devletin fakirleşmeye başladığı bu dönemde, azınlıkların zenginlikleri gözlerine batmaya başlıyor. 1876’da başlayan uzun bir savaş döneminde, askerlik yapanların çok büyük kısmının da Müslümanlar olmasından dolayı, “Azınlıklar askere gitmediği için bu kadar zengin oluyor” gibi bir anlatı ortaya çıkıyor. Hâlbuki milletlerin kuruluşunda azınlıkların silahlanmaları engelleniyor, buna devlet karar vermiş. Bu ortamda, Ermenilere uygulanan şiddetin cezasız kalması, Ermeniler açısından sisteme güvensizliği, Müslümanlar açısından da yapılanın yanlarına kalmasına sebep oluyor ve bu da şiddete yol açıyor.

  • Bu evredeki inkâr nasıl ortaya çıkıyor?

II. Abdülhamid, özellikle İstanbul Ermenilerinin, taşradaki Ermenilerin isyanına destek vermemesini çok iyi kullanıyor. Bu durumun cezasızlıktan veya reformların başarıyla uygulanamamasından değil, dış güçlerin Ermenilere verdiği destekten kaynakladığı propagandasını yayıyor ve şiddetin yapılmasını kolaylaştırıyor. Güçlüden yana olup güçsüze karşı şiddet uygulamanın kolaylaşması da şiddeti yapan ve bu şiddetten kazanım elde eden için basit hale geliyor.

  • Bu şiddeti meşrulaştıracak bir durum yaratıyor yani.

Evet, devlet kendisinde suç aramak yerine, başka yerlere suçu atıyor. Abdülhamid’in en büyük korkusu, Batı’nın Osmanlı’ya müdahalesi. Dolayısıyla tüm suçu Batı’ya atıyor. Bunun için de 1896’daki Osmanlı Bankası Baskını’nı kullanıyor. Bu baskının sonrasında, baskını gerçekleştirenlerin Fransa’ya gitmesinden yola çıkarak, “İşte Batı bu işin içinde” diyebiliyor. Her dönemde suçun inkârı ve inkârın sürdürülmesi için bu tür olaylar bulunuyor.

  • İkinci evre ise 1908’den 1918’e kadar olan süreci kapsıyor ve bu dönemde daha büyük şiddet olayları yaşanıyor. Bu evredeki şiddetin farkı nedir?

Bir önceki dönemde II. Abdülhamid’in “yaramazlık yapan çocuğunu cezalandırması” var, bir şekilde Müslüman kitle tarafından “popüler adalet” sağlanıyor. Abdülhamid’in Ermenileri yok edelim gibi bir nosyonu yok, çünkü reaya, ona Allah tarafından koruması için verilmiş çocukları. Fakat Jön Türkler, moderniteyle sosyalize oldukları ve eğitildikleri için, onların kafasında bir ulus kavramı ve bu ulus kavramının sınırları var. “Kim bizden, kim bizden değil” şeklinde düşünüyorlar. Bu yüzden daha radikal şiddete yönelebiliyorlar ve 1915-22 arasındaki şiddet dalgası sistematik bir şekilde yok etmek için gerçekleştiriliyor. Bir önceki evrede olduğu gibi “suçluyu cezalandırmak” yerine, “suçlunun üye olduğu cemaati yok etmek” geliyor. Nitekim bu evrede buna karşı çıkan “adil Türkler” ortaya çıkıyor ve “Bu şiddeti faillere uygulamak haklı olabilir ama diğerlerini cezalandıramazsınız” diyorlar. Fakat Talat Paşa’nın Morgenthau’yla görüşmesinden biliyoruz ki, tüm Ermenileri ‘potansiyel suçlu’ olarak görüyorlar. Bir insanı ‘potansiyel suçlu’ gördüğünüz an, onları yok etmeye yönelirsiniz zaten. Nitekim Balkan Savaşları’ndan sonra ortaya çıkan güçsüzlüğün yükselttiği Batı’ya karşı duyulan hınç, Batı’nın devamı olarak görülen azınlıklardan çıkarılıyor. Çünkü onlara güçleri yetiyor. Yine de bunu açıkça yapmanın yanlış olduğunu bildikleri için, sürgün kisvesi altında gayriresmi yollarla bunu uyguluyorlar. Özellikle 1915-17 arasında Talat Paşa’nın günlüğünden öğrendiğimiz kadarıyla ‘yabancı’ olarak adlandırarak sistematik olarak Ermeniler yok ediliyorlar.

  • Peki, bu yok etme kararı devlet katında alınmasına rağmen, doğrudan suç ortağı olan büyük bir halk kitlesi de var. Bu halk kitlesini şiddete ikna etmek nasıl mümkün olabiliyor?

Bu nokta çok önemli elbette. Bence iki nedeni var. Bir sebebi, millet sisteminde kanımca. Bir cemaati cemaat olarak gördüğünüz ve koruduğunuzda, yani farklılıkları üzerinden onu tanımladığınızda, belki hayatını sürdürmesini sağlayabiliyorsunuz, ancak o cemaatin geriye kalan toplumla olan ilişkilerini belirli bir seviyeye de indirmiş oluyorsunuz. Bu açıdan, güç ağları kurulduğunda, toplumların birlikte aile kurmamış olması büyük sorun yaratıyor. Bu sebeple, bir Türk ile bir Ermeni’nin evlenmesi, ancak din değiştirmeyle mümkün oluyor. Dolayısıyla çıktığınız cemaatle ilişkilerinizi sıfırlamanız gerekiyor. 19. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlık’tan çıkmanın da yasak olmasından ötürü, bu durum bir anlamda imkânsız. Sonuç olarak, komşuluk ilişkisinin ötesine geçemiyorsunuz ve komşunuzun başına bir şey geldiğinde önce kendinizi düşünüyorsunuz. Diğer sebebin de 1876’daki savaşın ardından Osmanlı’ya yönelen Müslüman muhacir akını. Hatıratlardan anladığımız kadarıyla, bu muhacir akını beklenmiyor ve devlet hazırlıksız yakalanıyor. Bu yüzden, muhacirler toplum içerisinde en güçsüz gördüğü kesimlere yöneliyorlar. Azınlıkları tanımayan, onlarla aynı mekânı ve kültürü paylaşmayan muhacirlerin azınlıkların yoğun olduğu bölgelere yerleştirilmesi de kutuplaşmayı artırıyor.

  • Cumhuriyet’e geçişte Osmanlı’ya ait tüm bağlar tek tek koparılırken, Osmanlı dönemine ait böyle bir suç neden kabul ediliyor?

  • Bu da 1919-1974’ü kapsayan üçüncü evre. Erik-Jan Zürcher’in başlattığı çalışmalardan da biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş o kadar büyük bir kırılma değil. Çünkü bu geçişi sağlayanlar da büyük ölçüde İttihatçılar. Aynı zamanda ordunun da kurum olarak değişmeden Cumhuriyet’e geçişi söz konusu. Mustafa Kemal ve çevresindekilerin kendi kurdukları devleti meşru kılmaları için, toplumun tekrar Osmanlı’ya dönmemesini sağlamaya çalışmaları gerekiyor ve bu yüzden Osmanlı’yı karşılarına almış görünüyorlar. Hâlbuki Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na başlamasında İttihatçıların çok önemli rolleri var. Özellikle imparatorluk içinde kalan İttihatçılar, böyle bir savaşın planlarını yapıyorlar ve Mustafa Kemal’den önce başka insanlara da teklif götürüyorlar. Örneğin Ahmet İzzet Paşa’ya teklif götürüyorlar, fakat Paşa, bu çok riskli bir iş diyerek, bu teklifi reddediyor. Mustafa Kemal, bu konuda teklif götürülen üçüncü kişi. Kendisi Samsun’a çıktığında yanında 72 kişi var ve bu isimlerin hepsi İttihatçı. İngilizler tarafından I. Dünya Savaşı’ndan sonra Malta’da yargılanan İttihatçıların bir kısmı da hayatlarını kurtarmak için Türkiye’ye, Mustafa Kemal’in yanına sığınıyorlar. Fakat daha sonra kendisi güçlendikçe, İttihatçıların siyaseten güçlenmesini engellemeye çalışıyor ve bu bağı koparıyor. Yine de Mustafa Kemal’in yanında kalmaya devam eden İttihatçılar var ve bunların bir kısmının Ermeni Soykırımı’nda önemli roller aldıklarını biliyoruz. Mustafa Kemal, İttihatçılar kendisine karşı çıkmadıkları sürece bu suça ses çıkarmıyor. Bu çarpıklıkla kurulan Cumhuriyet de, kurucu isimlerin suçları karşısında sessizleşmeyi seçiyor. Böylece ikinci evredeki “Ermenileri öldürme amacı yok, sadece sürgün ediyoruz” inkârının üzerine, “Suçlu İttihatçılar cezalandırıldı, başka suçlu kalmadı” inkârı geliyor. Bu, azınlık malları üzerinden yükselen Müslüman burjuvazinin de desteğini alarak sürüyor.
    • Taner Akçam, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın lideri olarak seçilmesinde, Ermeni Soykırımı’na bulaşmamasının büyük rolü olduğunu söylemişti. Bu doğru mu sizce?

    Kesinlikle en önemli etken. “Eli kanlı değil” diyerek seçiliyor. Zira Ahmet İzzet Paşa da böyle birisi. Batı’nın Ermeni Soykırımı’nda rolü olan birisine çok ciddi karşı çıkacağını bildikleri için özellikle böyle bir tercih yapıyorlar. Mustafa Kemal’in daha sonra da bu suça bulaşanlara fazla paye vermediği de söyleniyor, fakat bu çok net değil. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anılarına göre, Mustafa Kemal, annesi Zübeyde Hanım’ı romantizmasına iyi gelir diye İzmir’e yollarken, Soyak’a annesine verilen ev için “El konulan evlerden olmasın” diyor. Gittiği şehirlerde kendisine hediye edilen istimlak edilmiş evlerin sahiplerini bulup onlara bir kese altın yollattığı da yazıyor bazı anılarda.

    • Peki, Mustafa Kemal’in yanında kalan İttihatçılar kimler?

    İlk aklıma gelen isimlerin başında, ilk meclis başkanlarından Kazım Özalp geliyor. İsmet İnönü’nün İttihat ve Terakki’nin imparatorlukta bıraktığı malları da kapsayan örtülü ödeneğin yönetiminde olduğunu, Fuat Balkan’ın anılarından biliyoruz. Eski İttihatçılardan Tevfik Rüştü Aras, Ege’deki etnik temizliği yönlendiren Celal Bayar ve tehcirin ve tehcir yerlerinin organizatörü Şükrü Kaya da bu suça bizzat karışmış insanlar.

    • Üçüncü evreye geldiğimizde ASALA cinayetlerini merkeze alıyorsunuz. Bu cinayetlerin inkârın kalınlaşmasına katkısı nedir?

    Ne zaman bu konu hakkında konuşsam, milliyetçi Türklerin bana söylediği “Ama onlar da bize yaptılar” oluyor. Kamuran Gürün’ün yazdığına göre, ASALA cinayetleri sonrasında devletin üretmek istediği ‘inkar tezi’ne bilim insanlarının ilk başta katkı sunmak istememeleri üzerine büyükelçiler bu işi üstleniyor. Onların da sanki Talat Paşa’nın öldürülmesiyle ASALA cinayetleri arasında zaman farkı yokmuş gibi düz bir çizgi çekmeleri de var olan inkârı katmerliyor. Şiddete şiddetle karşı çıktığınız anda, mevcut kutuplaşma derinleşiyor. Dışişleri’nin o dönemde, bu şiddet olaylarını yine tüm Ermenilerin içinde olduğu bir komplo olarak görmesi de Ermenilere yönelen sembolik şiddeti körüklüyor.

    • Hrant Dink cinayeti, son evrenin neresine yerleşiyor?

    Hrant Dink’in 2002’de bizim ABD’de düzenlediğimiz atölye çalışmasına kadar yurtdışına çıkması yasaktı. Cengiz Çandar, Baskın Oran ve onun davetli olduğu bu toplantıyla ilk defa yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ben de kendisiyle bu vesileyle tanıştım. Benim çalışmamı her zaman çok destekledi. Devletin tutumuna karşı geliştirmemiz gereken vizyon, Hrant Dink’te vardı. Çevremizdeki her çeşit insanın demokratik Türkiye’de nasıl yaşayabileceğini onun sayesinde gördüm. Türkiye’nin tüm sorunlarına cevap arayan bir insandı. Hepimiz AB reformlarıyla bir şey olacak diye düşünürken, öldürüldü. “Neden onu vurdular da başka birimizi vurmadılar?” diye düşünmeye başladım. Onun, çevremizdeki zayıf halka olarak görülmesinin nedeni bile, hukuki korumanın onun üzerinde olmadığını gösteriyordu. Dolayısıyla onun öldürülmesi, ayrımcılığı yaratan zihniyetin devam ettiğinin belirtisiydi. 7 yıl geçmesine rağmen, halen suçluların yargılanamaması da devletin içinde bu ayrımcılığın zemini olduğunu gösteriyor. Bir ülkede suçluların cezalandırılmaması, adaletsizliğin devam ettiği anlamına geliyor.

    ‘DP, inkâr konusunda CHP’den farklı değil’

    Holokost’un kabulünün de II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından olmadığını biliyoruz. Savaştan sonra Almanya’da üst düzey Nazi bürokratları görevlerine devam ediyor ve esas yüzleşme ancak 1980’lerde yapılabiliyor. Türkiye de Cumhuriyet’ten yaklaşık 30 yıl sonra Demokrat Parti’nin (DP) yükselişiyle bir değişim yaşamasına rağmen, neden böyle bir süreç yaşanmadı?

    Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, Cumhuriyet elitlerinin yönetime Anadolu eşrafını da katması anlamına geliyor. Bu eşrafın büyük bir kısmının geçmişinde de Ermeni Soykırımı var. Dolayısıyla sadece inkârın genele yayılmasına şahit oluyoruz bu anlamda. CHP’yle büyük bir ideolojik farklılıktan da söz edemeyiz bu anlamda, zira DP’nin kurucularından biri Celal Bayar. Kendisi bizzat suça karışmış bir insan.

    ‘İnkârı ancak toplum sonlandırabilir’

    • İnkârı sona erdirebilecek bir siyasi güç var mı?

    Türkiye’de siyasi anlamda büyük bir kırılma yaratan AK Parti’den bu anlamda umutluydum. Çünkü devlete karşı insanları mobilize eden bir partiydi. Kendileri de çok ayrımcılığa uğradıkları için ayrımcılığı sona erdirirler diye düşünüyordum. Fakat maalesef beklediğim gibi olmadı ve yüzleşme yaşanmadı. AK Parti de kendi ideolojisi uyarınca aynı inkârı farklı bir şekilde devam ettirme yoluna gitti. Zaten yüzleşmeyi yukarıdan beklemenin yanlış olduğunu düşünüyorum, bunun devlet içinden gerçekleşmesi zor. Toplumun bunu çözebilir. Fakat yüzleşmekle de bitmeyecek, bu şiddeti doğuran mekanizmaları da çözebilmemiz gerekiyor ki, alternatiflerini üretebilelim.

    ‘2015’te de şiddetle yüzleşmekten çok uzak olacağız’

    • AK Parti yönetimindeki Türkiye’den 2015’te neler bekliyorsunuz?

    AK Parti’nin ortaya çıkışı, devletin hükümranlığının kırılması ve sistem dışına itilen insanların sisteme dahil olması açısından, demokrasi adına önemli bir hamleydi. Çünkü ne kadar çok insan yönetime katılırsa, sistem o kadar sağlıklı işler. Fakat bu noktada beni üzen, Tayyip Erdoğan’ın vizyonunun çok kısıtlı olması. Daha kapsayıcı olan Abdullah Gül’ün de inkâr bağlamında aynı çizgiyi sürdürdüğünü görüyoruz. Mazlumiyetten geldikleri için mazlumları korumasını beklediğim insanlar, bu mazlumiyetleri üzerinden güç devşirdiler. 12 senedir iktidarda oldukları halde, demokrasiyi iyileştirmeyi kıstas almaktan uzaklar. Dolayısıyla 2015’te de bu şiddetle yüzleşmekten çok uzak olacaklar. Zaten 1915’ten konuşmak yerine Çanakkale Savaşı’nın gündeme getirileceğinin işaretlerini aldık bile. Böylece savaş bağlamında oluşan şiddet ön plana çıkarılarak, devletin kendi vatandaşına uyguladığı şiddet gizlenecek.

Kobane Üzerine Soruşturmalar

0

21.10.2014

DÜNYA EKSPRES HABER

Kobanede IŞİD ve terör örgütü YPG savaşırken bunun cefasını mazlum halka çektirmeye çalışan özgürlük hareketleri mensupları . Olmayacak şeyler oluvermekte Kobaneyi bir taraftan Terör örgütü PKK ve uzantılardan temizlemek isteyen IŞİD ‘in yanlış siyaseti bir yandanda Suriyede ki binlerce insanın ölümüne kör sağır kalan sol güçler; sokakları ateşe vermek  dükkanları yağmalamak müslüman gençleri öldürmeyi sıradan bir vaka gibi önümüze sermeye çalıştılar sanki Yıllardır ,aylardır haftalardır o günleri bekliyormuş gibi sokağa inenler.Kobanede olan bitenleri Kobane dosyasını değerli yazarlara sorduk onlarda sizin için cevapladılar.

 

Kobani’deki savaşın seyri, Türkiye’nin dış politikasını ne yönde etkiler ve Suriye’deki mevcut durumu hangi istikamete getirir. Kobani’nin düşmesi durumunda ya da tam tersi bir durumda ABD, İsrail NATO üçgeninde, olası gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Türkiyenin iç siyasetine ve özellikle çözüm sürecine nasıl bir etkisi olur? Hükümetin sokak olaylarına karşı mevcut tavrı sizce nasıldır? Nasıl olmalıdır?

Abdurrahman DİLİPAK:

Kobanide savaş ya bir ateşkesle biter ya da her iki taraftan birinin gücü tükenene kadar devam eder..
Türkiyenin dış politikası belli. O bölge için güvenlik bölge teklif ediyor. Türkiyenin dış politikası bu olaydan etkileneceğinden daha çok, Türkiyenin dış politikasından bu bölgenin etkilenmesi söz konusu..
Kobani için uluslararası koalisyon yapacağını yapıyor zaten.. Onlar krizin derinleşmesini ve yayılmasını isterler.
PKK Kobaniyi bir iç politika meselesi haline getirmeye çalışıyor. Kanton politikasını destekliyor.. Barış sürecini pazarlık konusu pazarlık konusu haline getirmeye çalışıyor. Hükümetin PKK konusuna karşı tavrı başından beri değişmedi. Barış sürecine evet ama dayatmaya hayır.
Akil adamlarla yapılacak görüşmeden sonra yeni kararlar alınabilir. Önce tansiyonun düşürülmesi gerekiyor. Hem bölge, hem paralel, hem PKK sorunu, hepsi birden değil, belli bir sıra ile sürekli olarak bu konular masada olacak.
Ekim de 29 Ekimi konuşacağız. Ekim bitti sayılır. Kasımda Kemalizmi, Aralıkta bütçe var. Bu arada seçim tarihleri öne alınırsa, Ocakta Seçim süreci başlar. O zaman 2015 Mayısına bakmak gerek.
Dünya, bölge ve Türkiye için zor bir süreç yaşanıyor ama her şeye rağmen en şanslı ülkelerden biri de biziz. Hem de böyle bir muhalefete rağmen.

 

Kenan ALPAY:

Kobani’nin düşmesi ya da düşmemesi, Türkiye’nin Suriye politikasını değiştirecek bir öneme sahip değildir. Işidin eline geçse de geçmese de bir bütün olarak Suriye politikasıyla ilgili bir olaydır. Bu sebeple Kobani meselesi üzerinden Türkiye’de ya da bölgede herhangi bir değişiklik olacağını öngörmek bence son derece zaaflı bir öngörüdür.

Türkiye’deki sokak olaylarına da değinecek olursak; bunlar tamamen bir şantaj unsuru olarak karşımıza gelmekte, şiddeti körükleyerek, şiddeti bir bataklık haline getirip, Türkiye’yi de bu bataklığın içine çekme politikası bence tutmayacak bir politikadır. Çünkü bütün bir Suriye haritasını göz önünde bulundurduğumuzda, Kobani bölgesi orada bir mercimek tanesi kadar yer tutar.
Diğer taraftan da Kobanide ya da Cezirede ya da Hasekide bir kanton devlet kuruyoruz demek; tamamen gerçek dışı, tarih dışı, siyaset dışı bir ütopyadır. Bunun karşılık bulması benim kanaatimce mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyin mümkün olması isteniyorsa, o zaman bölgeyi Amerikanın işgal etmesinden, İngiltere’nin işgal etmesinden başka herhangi bir seçenek yoktur. Çünkü Amerikanın, İngiltere’nin, Fransa’nın ya da NATO’nun müdahale etmediği, bombardımana tabi tutmadığı bir bölgede, kesinlikle böyle bir kanton devlet benzerlerini yaşama ihtimali yoktur. Bu sadece bir oyalamadır.

 

ASLAN DEĞİRMENCİ:

*IŞİD ve IŞİDe karşı yapılan operasyonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? IŞİD sonuç mudur yoksa sebep mi?

IŞİD, ABD’nin demokrasi mücadelesi adını koyduğu, bu yolda Saddam’ı yok ettiği yerine Maliki’yi getirdiği demokrasi değil işgal ve katliamın sonucunda oluşan bir örgüttür. Bu örgüte ABD’nin işgali ve Maliki’nin ötekileştiren, yok sayan politikası en büyük desteği vermiştir. Tabi bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan İngiltere ve Fransa’da IŞİD’i bir araç olarak kullanmayı başarmıştır. Dün Irak halkına ABD’nin yaptığını bugün kendisiyle uzlaşmayan herkese bölgede IŞİD yapıyor. Yani anlayış aynı! IŞİD’e karşı mücadele ettiğini iddia eden emperyalizm aslında İslamofobiyi körüklüyor, IŞİDi halk nezdinde yaptığı müdahalelerle meşrulaştırıyor. Emperyalizm bölgede kime referans ise halkların gözünde o şüphelidir. Çünkü bölgede emperyalizm sadece kan ve gözyaşıyla hatırlanmaktadır. Bu doğru bir hatırlamadır. Emperyal devletler ayak bastıkları her toprakları kanla sulamıştır. Bereketli topraklar kanla tanıştıkça bereketini yitirmiştir. Sonra Suriye gerçeği var. Esed yüzbinlerce insanı katlederken Batı özellikle de ABD ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Yine Mısırda İhvan ve Mursi Batı destekli bir İsrail projesiyle alçakça alaşağı edilmiştir. Bu Batıya Ortadoğu halkları nasıl güvensin? Yeryüzünde sergilenen çifte standart politikalar IŞİD’i besleyen en büyük kaynaktır. IŞİD ile mücadele edilecekse önce Batı özeleştiri yapmalıdır. İran’da IŞİD demeden önce mezhepsel politikaları terk etsin. Tüm bunları düşündüğümüz de IŞİD bir sonuçtur demek hiç yanlış olmaz.

 

*Kobani’de neler oluyor?

Keşke tüm savaşlar son bulsa da bizde bu sorulara muhatap olmasak. Kobani stratejik bir özelliğe sahip ama şu anda iki örgütün güç gösterisine döndüğü, kendisini meşru göstermek adına ölümlere sebep olunduğu bir yer konumuna geldi. PYD ve IŞİDin mücadelesi tam bu aslında. Dünya kamuoyunun gözü Kobani’de onlarda bunu propaganda aracı olarak kullanıyor. Karşılıklı tepelere bayrak dikiyorlar, bir birlerine saldırıyorlar olan masum halka oluyor.

*Peki son süreçte Türkiyenin dış politikasına yapılan eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? İçeri de yaşanan olaylar da bir sıkıntı olduğuna işaret değil mi?

Türkiye son beş yıldır onurlu bir dış politika izliyor. Mazlumun dinine, diline, rengine bakmadan yanında duruyor, mazlumların kanı üzerinden koltuklarını korumaya çalışan diktatörlere sırtını dönüyor, kendisine emperyal devletler tarafından dayatılanları elinin tersiyle itiyor. Neo-Con ve Neo-Liberaller tarafından yıllarca kendisine verilen figüranlığı kabul etmiyor, kendisi oyun kuruyor. Kurduğu oyunun içerisinde tetikçiler değil bölge halkı var. Zaten onun için Kadim medeniyetimizin ihyası ve Yeniden Büyük Türkiye davasının mücadelesini veren herkes içeri de ve dışarı da hedef alınıyor. Dış politika acımasızca eleştiriliyor, algı operasyonlarıyla Türkiye halkların çıkarına olmayan projelerin içine çekilmek isteniyor.  Bölgesel ve küresel bir aktör konumuna gelen Türkiyeyi kim hedef alıyorsa IŞİD’i de o destekliyor aslında. Kobani meselesine geri dönecek olursak:  Şuanda Türkiye’de 1.5 milyonun üzerinde Suriyeli kardeşimiz var.  Kobani’den de yaklaşık 180 bin mazlum ülkemize sığındı. Ülkemiz bir merhamet kapısı oldu. Bu kapıyı bugüne kadar hangi mazlum çaldıysa ardına kadar açıldı. Açılan bu kapı Türkmen, Kürt ve Arapların arasına set çekenlerin oyununu bozuyor, küresel güçler tarafından dayatılan sınırların aşılmasını sağlıyor. Asil medeniyetin asil ve mazlum çocuklarına sahip çıktıkça oluşan manevi atmosfer elbette birilerini rahatsız ediyor. Çünkü Haçlı ittifakını bu ruh daha önce püskürtmüş, Filistin’i özgürleştirmişti. Bu ruh Selahaddin Eyyubi ruhudur. Ve Anadolu’da yeniden canlanmıştır. Ve Haçlı ittifakı paniklemiştir. Küresel güçlerin tek derdi, Türkmenlerin, Arapların ve Kürtlerin birlikte hareket etmesini engellemektir. Bugün onlar bunun mücadelesini veriyor. Mücadele de başarısız olduklarında içerideki taşeronları aracılığıyla kalkışma deniyor. Gezi ve Kobani olayları buna en iyi örnektir. Daha önce de bu kalkışmalar denenmiştir. Örneğin Cumhuriyet mitingleri… Sanırım içeride yaşanan olaylar hakkındaki sorunuza da bu örnekler cevap vermiştir. Gladio gerektiğinde ülkemizde uyuttuğu hücreleri uyandırarak, yedeklediği örgütleri hareketlendirerek kirli işleri Türkiye’ye ihale etmek istiyor. Danıştay saldırısı, Dink suikastı, Malatya Zirve katliamı, Oslo, Roboski, MİT krizi, Gezi, 17 Aralık ve Kobani ayaklanması gibi olaylar bir birinden bağımsız olarak gözükse de operasyonların arkasındaki üst akıl aynı. Sadece kullanılan yapılar farklı.  Bu olayları isterseniz kitaba bırakalım. Orada daha derinlikli analizler ve örnekler var.

 

*Peki öyle olsun… Kobani düşerse olası gelişmeler neler olabilir?

Bu sorunuza İran, İsrail’in güvenliği tehdit altına girer derken PYD/PKK, ateş Türkiye’ye sıçrar diyor. İran’ın Siyonist katil ilan ettiği İsrail’in güvenliğinin derdine düştüğünü görüyoruz! Terörist İsrail üzerinden Batıya gül verme çabası da gözlerden kaçmıyor. IŞİD’in ise terör devleti İsraili bugüne kadar hiç hedef almaması ayrıca manidar. PYD/PKK ise Kobani üzerinden Türkiyeyi hedef gösteriyor. Aynı içimizdeki küresel Ergenekoncular, ulusalcılar gibi. Oysa Kobani Suriye’nin sınırları içerisinde. Kobani’nin güvenliğinden Esed sorumlu. Suriye sınırlarında Esed faktöründen dolayı İran aktif söz sahibi. IŞİD’i doğuran ise Batı ve Maliki. O zaman soru şu; Kobani üzerinden Türkiyeyi tehdit edenler neden Suriye, İran, ABD, İngiltere ve İsrail’e tek söz söylemiyor. Türkiyeyi yakmakla tehdit edenler bu ülkelerle neden sürekli ittifak yaparak kendi halkını ateşin ortasında bırakıyor.  Kobani üzerinden olası yeni gelişmelere karşı Türkiye’nin mutlak “A” ve “B” planı vardır.  Şuan önceliğini mazlumlara tanımış durumda. Öncelikle onların güvenliğini sağlayıp, aç ve açıkta kalmamaları için direniyor.   Bu tarihi bir sorumluluktur. Bu tarihi sorumluluktan geri durmak, mazlumların ahını almaktır. Mazluma zulmeden, mazluma acı çektiren mutlaka bir gün yaptıklarının cezasını çekecektir. Kobani üzerinden çözüm sürecini hedef alanları uyarıyorum; millet çatışma değil helalleşme istiyor. Helalleşme ertelenemez. Çözüm sürecinin zeminine mayın döşemek mahiyetindeki bütün söylem ve eylemler kardeşlik hukukunu sabote etme girişimidir. Bu oyunu sürdüren kaybeder. Kardeşlik derken kardeşine zarar vermek, ahlaka da hukuka da sığmaz. İnsanlık ve medeniyet değerleriyle bütünleşmeye köprü olan Suruç, evrensel kardeşliğe en iyi örnektir. Şimdi kavga değil yaraları sarma vaktidir.

Kobane Üzerine Soruşturmalar

0

21.10.2014

DÜNYA EKSPRES HABER

Kobanede IŞİD ve terör örgütü YPG savaşırken bunun cefasını mazlum halka çektirmeye çalışan özgürlük hareketleri mensupları . Olmayacak şeyler oluvermekte Kobaneyi bir taraftan Terör örgütü PKK ve uzantılardan temizlemek isteyen IŞİD ‘in yanlış siyaseti bir yandanda Suriyede ki binlerce insanın ölümüne kör sağır kalan sol güçler; sokakları ateşe vermek  dükkanları yağmalamak müslüman gençleri öldürmeyi sıradan bir vaka gibi önümüze sermeye çalıştılar sanki Yıllardır ,aylardır haftalardır o günleri bekliyormuş gibi sokağa inenler.Kobanede olan bitenleri Kobane dosyasını değerli yazarlara sorduk onlarda sizin için cevapladılar.

 

Kobani’deki savaşın seyri, Türkiye’nin dış politikasını ne yönde etkiler ve Suriye’deki mevcut durumu hangi istikamete getirir. Kobani’nin düşmesi durumunda ya da tam tersi bir durumda ABD, İsrail NATO üçgeninde, olası gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Türkiyenin iç siyasetine ve özellikle çözüm sürecine nasıl bir etkisi olur? Hükümetin sokak olaylarına karşı mevcut tavrı sizce nasıldır? Nasıl olmalıdır?

Abdurrahman DİLİPAK:

Kobanide savaş ya bir ateşkesle biter ya da her iki taraftan birinin gücü tükenene kadar devam eder..
Türkiyenin dış politikası belli. O bölge için güvenlik bölge teklif ediyor. Türkiyenin dış politikası bu olaydan etkileneceğinden daha çok, Türkiyenin dış politikasından bu bölgenin etkilenmesi söz konusu..
Kobani için uluslararası koalisyon yapacağını yapıyor zaten.. Onlar krizin derinleşmesini ve yayılmasını isterler.
PKK Kobaniyi bir iç politika meselesi haline getirmeye çalışıyor. Kanton politikasını destekliyor.. Barış sürecini pazarlık konusu pazarlık konusu haline getirmeye çalışıyor. Hükümetin PKK konusuna karşı tavrı başından beri değişmedi. Barış sürecine evet ama dayatmaya hayır.
Akil adamlarla yapılacak görüşmeden sonra yeni kararlar alınabilir. Önce tansiyonun düşürülmesi gerekiyor. Hem bölge, hem paralel, hem PKK sorunu, hepsi birden değil, belli bir sıra ile sürekli olarak bu konular masada olacak.
Ekim de 29 Ekimi konuşacağız. Ekim bitti sayılır. Kasımda Kemalizmi, Aralıkta bütçe var. Bu arada seçim tarihleri öne alınırsa, Ocakta Seçim süreci başlar. O zaman 2015 Mayısına bakmak gerek.
Dünya, bölge ve Türkiye için zor bir süreç yaşanıyor ama her şeye rağmen en şanslı ülkelerden biri de biziz. Hem de böyle bir muhalefete rağmen.

 

Kenan ALPAY:

Kobani’nin düşmesi ya da düşmemesi, Türkiye’nin Suriye politikasını değiştirecek bir öneme sahip değildir. Işidin eline geçse de geçmese de bir bütün olarak Suriye politikasıyla ilgili bir olaydır. Bu sebeple Kobani meselesi üzerinden Türkiye’de ya da bölgede herhangi bir değişiklik olacağını öngörmek bence son derece zaaflı bir öngörüdür.

Türkiye’deki sokak olaylarına da değinecek olursak; bunlar tamamen bir şantaj unsuru olarak karşımıza gelmekte, şiddeti körükleyerek, şiddeti bir bataklık haline getirip, Türkiye’yi de bu bataklığın içine çekme politikası bence tutmayacak bir politikadır. Çünkü bütün bir Suriye haritasını göz önünde bulundurduğumuzda, Kobani bölgesi orada bir mercimek tanesi kadar yer tutar.
Diğer taraftan da Kobanide ya da Cezirede ya da Hasekide bir kanton devlet kuruyoruz demek; tamamen gerçek dışı, tarih dışı, siyaset dışı bir ütopyadır. Bunun karşılık bulması benim kanaatimce mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyin mümkün olması isteniyorsa, o zaman bölgeyi Amerikanın işgal etmesinden, İngiltere’nin işgal etmesinden başka herhangi bir seçenek yoktur. Çünkü Amerikanın, İngiltere’nin, Fransa’nın ya da NATO’nun müdahale etmediği, bombardımana tabi tutmadığı bir bölgede, kesinlikle böyle bir kanton devlet benzerlerini yaşama ihtimali yoktur. Bu sadece bir oyalamadır.

 

ASLAN DEĞİRMENCİ:

*IŞİD ve IŞİDe karşı yapılan operasyonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? IŞİD sonuç mudur yoksa sebep mi?

IŞİD, ABD’nin demokrasi mücadelesi adını koyduğu, bu yolda Saddam’ı yok ettiği yerine Maliki’yi getirdiği demokrasi değil işgal ve katliamın sonucunda oluşan bir örgüttür. Bu örgüte ABD’nin işgali ve Maliki’nin ötekileştiren, yok sayan politikası en büyük desteği vermiştir. Tabi bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan İngiltere ve Fransa’da IŞİD’i bir araç olarak kullanmayı başarmıştır. Dün Irak halkına ABD’nin yaptığını bugün kendisiyle uzlaşmayan herkese bölgede IŞİD yapıyor. Yani anlayış aynı! IŞİD’e karşı mücadele ettiğini iddia eden emperyalizm aslında İslamofobiyi körüklüyor, IŞİDi halk nezdinde yaptığı müdahalelerle meşrulaştırıyor. Emperyalizm bölgede kime referans ise halkların gözünde o şüphelidir. Çünkü bölgede emperyalizm sadece kan ve gözyaşıyla hatırlanmaktadır. Bu doğru bir hatırlamadır. Emperyal devletler ayak bastıkları her toprakları kanla sulamıştır. Bereketli topraklar kanla tanıştıkça bereketini yitirmiştir. Sonra Suriye gerçeği var. Esed yüzbinlerce insanı katlederken Batı özellikle de ABD ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Yine Mısırda İhvan ve Mursi Batı destekli bir İsrail projesiyle alçakça alaşağı edilmiştir. Bu Batıya Ortadoğu halkları nasıl güvensin? Yeryüzünde sergilenen çifte standart politikalar IŞİD’i besleyen en büyük kaynaktır. IŞİD ile mücadele edilecekse önce Batı özeleştiri yapmalıdır. İran’da IŞİD demeden önce mezhepsel politikaları terk etsin. Tüm bunları düşündüğümüz de IŞİD bir sonuçtur demek hiç yanlış olmaz.

 

*Kobani’de neler oluyor?

Keşke tüm savaşlar son bulsa da bizde bu sorulara muhatap olmasak. Kobani stratejik bir özelliğe sahip ama şu anda iki örgütün güç gösterisine döndüğü, kendisini meşru göstermek adına ölümlere sebep olunduğu bir yer konumuna geldi. PYD ve IŞİDin mücadelesi tam bu aslında. Dünya kamuoyunun gözü Kobani’de onlarda bunu propaganda aracı olarak kullanıyor. Karşılıklı tepelere bayrak dikiyorlar, bir birlerine saldırıyorlar olan masum halka oluyor.

*Peki son süreçte Türkiyenin dış politikasına yapılan eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? İçeri de yaşanan olaylar da bir sıkıntı olduğuna işaret değil mi?

Türkiye son beş yıldır onurlu bir dış politika izliyor. Mazlumun dinine, diline, rengine bakmadan yanında duruyor, mazlumların kanı üzerinden koltuklarını korumaya çalışan diktatörlere sırtını dönüyor, kendisine emperyal devletler tarafından dayatılanları elinin tersiyle itiyor. Neo-Con ve Neo-Liberaller tarafından yıllarca kendisine verilen figüranlığı kabul etmiyor, kendisi oyun kuruyor. Kurduğu oyunun içerisinde tetikçiler değil bölge halkı var. Zaten onun için Kadim medeniyetimizin ihyası ve Yeniden Büyük Türkiye davasının mücadelesini veren herkes içeri de ve dışarı da hedef alınıyor. Dış politika acımasızca eleştiriliyor, algı operasyonlarıyla Türkiye halkların çıkarına olmayan projelerin içine çekilmek isteniyor.  Bölgesel ve küresel bir aktör konumuna gelen Türkiyeyi kim hedef alıyorsa IŞİD’i de o destekliyor aslında. Kobani meselesine geri dönecek olursak:  Şuanda Türkiye’de 1.5 milyonun üzerinde Suriyeli kardeşimiz var.  Kobani’den de yaklaşık 180 bin mazlum ülkemize sığındı. Ülkemiz bir merhamet kapısı oldu. Bu kapıyı bugüne kadar hangi mazlum çaldıysa ardına kadar açıldı. Açılan bu kapı Türkmen, Kürt ve Arapların arasına set çekenlerin oyununu bozuyor, küresel güçler tarafından dayatılan sınırların aşılmasını sağlıyor. Asil medeniyetin asil ve mazlum çocuklarına sahip çıktıkça oluşan manevi atmosfer elbette birilerini rahatsız ediyor. Çünkü Haçlı ittifakını bu ruh daha önce püskürtmüş, Filistin’i özgürleştirmişti. Bu ruh Selahaddin Eyyubi ruhudur. Ve Anadolu’da yeniden canlanmıştır. Ve Haçlı ittifakı paniklemiştir. Küresel güçlerin tek derdi, Türkmenlerin, Arapların ve Kürtlerin birlikte hareket etmesini engellemektir. Bugün onlar bunun mücadelesini veriyor. Mücadele de başarısız olduklarında içerideki taşeronları aracılığıyla kalkışma deniyor. Gezi ve Kobani olayları buna en iyi örnektir. Daha önce de bu kalkışmalar denenmiştir. Örneğin Cumhuriyet mitingleri… Sanırım içeride yaşanan olaylar hakkındaki sorunuza da bu örnekler cevap vermiştir. Gladio gerektiğinde ülkemizde uyuttuğu hücreleri uyandırarak, yedeklediği örgütleri hareketlendirerek kirli işleri Türkiye’ye ihale etmek istiyor. Danıştay saldırısı, Dink suikastı, Malatya Zirve katliamı, Oslo, Roboski, MİT krizi, Gezi, 17 Aralık ve Kobani ayaklanması gibi olaylar bir birinden bağımsız olarak gözükse de operasyonların arkasındaki üst akıl aynı. Sadece kullanılan yapılar farklı.  Bu olayları isterseniz kitaba bırakalım. Orada daha derinlikli analizler ve örnekler var.

 

*Peki öyle olsun… Kobani düşerse olası gelişmeler neler olabilir?

Bu sorunuza İran, İsrail’in güvenliği tehdit altına girer derken PYD/PKK, ateş Türkiye’ye sıçrar diyor. İran’ın Siyonist katil ilan ettiği İsrail’in güvenliğinin derdine düştüğünü görüyoruz! Terörist İsrail üzerinden Batıya gül verme çabası da gözlerden kaçmıyor. IŞİD’in ise terör devleti İsraili bugüne kadar hiç hedef almaması ayrıca manidar. PYD/PKK ise Kobani üzerinden Türkiyeyi hedef gösteriyor. Aynı içimizdeki küresel Ergenekoncular, ulusalcılar gibi. Oysa Kobani Suriye’nin sınırları içerisinde. Kobani’nin güvenliğinden Esed sorumlu. Suriye sınırlarında Esed faktöründen dolayı İran aktif söz sahibi. IŞİD’i doğuran ise Batı ve Maliki. O zaman soru şu; Kobani üzerinden Türkiyeyi tehdit edenler neden Suriye, İran, ABD, İngiltere ve İsrail’e tek söz söylemiyor. Türkiyeyi yakmakla tehdit edenler bu ülkelerle neden sürekli ittifak yaparak kendi halkını ateşin ortasında bırakıyor.  Kobani üzerinden olası yeni gelişmelere karşı Türkiye’nin mutlak “A” ve “B” planı vardır.  Şuan önceliğini mazlumlara tanımış durumda. Öncelikle onların güvenliğini sağlayıp, aç ve açıkta kalmamaları için direniyor.   Bu tarihi bir sorumluluktur. Bu tarihi sorumluluktan geri durmak, mazlumların ahını almaktır. Mazluma zulmeden, mazluma acı çektiren mutlaka bir gün yaptıklarının cezasını çekecektir. Kobani üzerinden çözüm sürecini hedef alanları uyarıyorum; millet çatışma değil helalleşme istiyor. Helalleşme ertelenemez. Çözüm sürecinin zeminine mayın döşemek mahiyetindeki bütün söylem ve eylemler kardeşlik hukukunu sabote etme girişimidir. Bu oyunu sürdüren kaybeder. Kardeşlik derken kardeşine zarar vermek, ahlaka da hukuka da sığmaz. İnsanlık ve medeniyet değerleriyle bütünleşmeye köprü olan Suruç, evrensel kardeşliğe en iyi örnektir. Şimdi kavga değil yaraları sarma vaktidir.

‘Beş yaşındaki bir çocuğa tecavüz etseydiniz sindirebilirdik ama..”

0

Ayşe ARMAN / Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU 19.10.2014

HÜRRİYET

Twitter’a bakarken gözümün önünden geçiverdi o mesaj:

“Görün bakın Ayşe Arman, bu marjinal eşcinsellerle bir röportaj patlatır!”
Onlara göre ben bu toplumdaki çarpıklıkları normalleştirmeye çalışıyorum.
Evlenen gay’lerle de röportaj yaparsam, gay evliliğini meşrulaştırmış olacağım.
Zararlıyım yani!
Onlara kalsa, keşke bu toplumda eşcinseller olmasa.
Ama varlar.
Onlara kalsa, keşke ne yaşayacaklarsa kapalı kapılar ardında yaşasınlar.
Ama öyle olmuyor işte.
Kimsenin böyle bir şey talep etme hakkı yok. Kimsenin insanların bir bölümünü yok saymaya hakkı yok. İnsanlar istedikleri gibi davranmakta özgür.
Ve aşk da cinsiyet-minsiyet tanımıyor.
El ele dolaşmak istiyorlar.
Birbirlerine dokunmak istiyorlar.
Sen, heteroseksüelsin, bir kadına dokunmak istiyorsun.
O, homoseksüel, bir erkek bedenine dokunmak istiyor.
21’inci yüzyılda bunları tartışmak da bana saçma geliyor.
Bırak ya, kim kime dokunmak istiyorsa dokunsun, sana ne?
Onu artık ‘hasta’ olarak yargılamaktan da vazgeç, gülünç oluyorsun.
Adam da bunu seçmiş filan değil, ‘cinsel tercih’ diye bir şey yok, ‘cinsel yönelim’ diye bir şey var.
Yani doğuştan öyle, sonradan olmuyor.
Sonradan, sadece yıllardır içinde bastırdığı şey dışarı çıkıyor, aslına rücu ediyor, kendi özüne dönüyor.
Evlenen gay çiftin haberini yapayım diye özel bir gayretim olmadı…
Ama kader işte… Ama haber işte, kendilerini ifade etmek için bana geldiler. Gazetede buluştuk.
Bir sürü gay haberi yaptım bugüne kadar, bazıları insanı susuz götürüp, getirebilen kişilerdi, becerikli, lafı gediğini oturtan…
“Ekin ve Emrullah nasıl gençler?” diye merak ettim.
Birden karşımda biri 19, diğeri 26 yaşında çok naif iki insan gördüm.
Birbirlerine düşkünler.
İnanılmaz özen gösteriyorlar.
Birbirlerinin gözünün içine bakıyorlar. Yani aralarındaki sevgiyi hissetmemek için gerizekâlı olmak gerekiyor.
Bu çocuklar belli ki birbirlerine tutkuyla bağlılar.
Zaten evli gibi yaşıyorlarmış, kendilerinin ifadesiyle ilişkilerini taçlandırmak istemişler.
Katılırsınız katılmazsınız…
Tasvip edersiniz, etmezsiniz…
Ciddiye alırsınız, almazsınız…
Fark edilmek için yapılmış bir hamle olarak değerlendirirsiniz, değerlendirmezsiniz…
Sizin bileceğiniz iş.
Ama bu insanlar varlar ve ötekileştirilmemek için direniyorlar. ‘Özgürlük’ dendiğinde mangalda kül bırakmayanlar, eşcinseller için de aynı özgürlüğü tanımak zorundalar.
Bunu da unutmasak iyi olur.
Sizi Ekin ve Emrullah’la baş başa bırakıyorum…

Ekin ve Emrullah… Sizi evlenen ilk gay çift olarak tanıdık. Hakkınızda bir sürü haber çıktı. Büyük tantana koptu. Şu an neler yaşıyorsunuz?

EMRULLAH: Başımıza gelmeyen kalmadı! Hayatımız kaydı. Evimize bile gidemiyoruz. Zaten artık evimiz de yok…

Neden?

EKİN: Ev sahibi kovdu.

EMRULLAH: “Ne haltlar karıştırdığınızı öğrendim. Komşularımızdan imza topladım, sizi evimden attıracağım!” diye mesajlar attı.

EKİN: Biz de son derece kibar bir şekilde, “Evinize bir zarar mı verdik ki, bizi çıkarmak istiyorsunuz?” diye sorduk. Kem küm etti. Ama açıkça, “Siz eşcinselsiniz! Sizin gibilere ev-mev vermek istemiyorum” da diyemediği için kıvırttı durdu. Komşulardan imza toplamış. Biz, orada kimseyi tanımıyoruz ki, bizim hakkımızda nasıl kötü bir şey söylemiş olabilirler? Kime ne zarar vermişiz? Kendi halinde iki insanız. Bir taşkınlığımız yok, bir şeyimiz yok. Ama eşcinsel olduğumuzu öğrendi ya, üstüne bir de evlendik ya, bizi kapıya koyma hakkını görüyor kendinde…

EMRULLAH: “Ne haltlar çevirdiğinizi öğrendim!” diyor. Bu nasıl bir küstahlıktır! Birbirimizi seviyoruz, evlendik, var mı? İzin mi alacağız ondan! Bizim özelimiz bu, kimseyi ilgilendirmez. Ev sahibiyle aramızdaki tek olay kira. Onun dışında başka hiçbir münasebetimiz yok.

EKİN: Bu nasıl bir homofobiyse yeni ev de bulamıyoruz. Birkaç emlakçıya telefonla sorduk, “Tamam gelin bakalım” dediler, buluşunca bizi tanıdılar, “Başka yerlere bakın. Size verecek evimiz yok!” dediler. Çaresizlikten arkadaşlarımızda kalıyoruz.

Bu kadar mı yaşadığınız zorluk?

EKİN: Olur mu? Daha kötüsü de var. Bir sürü tehdit alıyoruz. Ben Antakyalıyım. Oradan mesajlar geliyor, “Antakya’nın adını kötüye çıkardın, buraya gelirsen, kafana bir tane sıkacağız…” diye. Ama tabii bu mesajlara pabuç bırakacak halim yok! Allah’tan “Antakya’dan ancak senin kadar cesur ve sevgi dolu biri çıkabilirdi! Tebrik ediyoruz” diyenler de var.

“ANNEN DE PİSLİK, SENİ HER ZAMAN DESTEKLEDİ”

Peki aile çevresi?

EKİN: Babam ve babamın tarafı, “Sen rezilsin! Hemen soyadını değiştir, bizim ailemizle ilişkini kes!” diyor. Bunun, benim için zerre kadar önemi yok. Zaten 12 yaşından beri eşcinsel olduğumu açıkça söylüyorum. Onlar için mümkün olsa da ölüp gitsem, yok ölmeyeceksem de eşcinselliğimi gizleyeyim. Bu ikiyüzlülük de midemi bulandırıyor. Sen ister kabul et, ister etme. Ben buyum! Böyle doğdum. Kendimi de seviyorum. Şimdi, en az kendim kadar sevdiğim bir de eşim var. Benim bir kadınla birlikte olabilmem imkânsız. Bunu akılları almıyor. Nasıl heteroseksüel bir erkeğin, bir erkekle birlikte olması mümkün değilse, benim de bir kadınla birlikte olmam mümkün değil. Ama kardeşim, anlatamadım gitti! Akıllarınca beni reddediyorlar. Peki sorsalar ya, ben o ailenin bir ferdi olmak istiyor muyum? Hayır! Asıl ben onları reddediyorum! Sildirin beni kütüğünüzden. Sürekli “Allah senin belanı versin!” diye telefonlar geliyor, “Senin annen de pislik, sana her zaman destek verdi” diyorlar. Annem tek kelimeyle canımdır. Her zaman, her konuda destekçimdir. Emrullah, annem ve ben fotoğraf çektirmişiz. “Bu iki sapıkla nasıl aynı karede olursun? Sen rezil bir kadınsın! Nasıl o fotoğrafı Facebook’a koyarsın” diyorlar. Eşcinseliz ya, analarımız da bizi sevmesin istiyorlar! Bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün mü? Ama bak, babalar konusunda bir şey diyemeyeceğim.

Annen burada mı yaşıyor?

EKİN: Hayır Antakya’da, 40 yaşında daha. Çok genç, çok tatlı bir annem var.

Peki sen Emrullah? Sen de bir kafede garsonluk yapıyordun değil mi? Bu evlilik yüzünden başına gelen bir şey var mı?

EMRULLAH: Evet. Ben de işimi kaybettim. Kimseye bulaşmayan, ölçülü, sessiz biriyim. Bir problemimiz yoktu. Haberler çıkınca, çekindiler. Onları da anlıyorum.

ZEKİ MÜREN’İ SEVİYORLAR, BÜLENT ERSOY DİNLİYORLAR

BİZ BÖYLE DOĞDUK, CİNSEL TERCİH FİLAN DEĞİL
Diyorlar ki, “Eşcinsellik cinsel tercih!” Saçma! Nedir bu, marjinal bir duruş mu sergiliyoruz biz? Meslek mi seçiyoruz? “Seçmek” ne demek? Biz, böyle doğduk. Seçmedik. Doğamız bu. Bu, bir tercih değil yani.


Senin ailenin tepkisi ne oldu?

EMRULLAH: O biraz problemli. Ben Ekin gibi cesur değildim hiçbir zaman. O 12 yaşından beri kafa tutuyor. “Ben buyum, yerse!” diyor, diyebiliyor. Ben yapamadım. Eşcinsel olduğumu kimseye itiraf edemedim. Şunun şurasında son üç yıldır kendim gibiyim. Çevremden de kimse bilmiyordu. Hele ailem, akrabalarım hiç… Şimdi hepsi öğrenmiş oldu.

EMRULLAH: Evet. Ve tabii şok geçirdiler. Ama öncesinde söylemiş olsaydım da bir şey değişmeyecekti. Onlarda algı sabittir, değişmez. “Böyle bir şey varsa bu hastalıktır! Bunu düzeltmeye çalışacağız” diye düşünüyorlar. Ne yazık ki bu ülkenin çoğunluğu, eşcinselliği hâlâ hastalık olarak görüyor. Siyasetçiler farklı mı? Hayır! Günah olarak görüyorlar. Gel gelelim Zeki Müren’i seviyorlar, Bülent Ersoy dinliyorlar ama eşcinselliğin gizli yaşanması gerektiğini düşünüyorlar. Ortalıkta olmayacaksın. Kötü bir şey yapıyorsun. İki erkek, el ele yürürse özendirici olur diye düşünüyorlar. Varsın evlerinden atsınlar, ne yapacaklarsa yapsınlar. Benim ailem de aklınca beni düzeltecekti.

GURUR DUYUYORUZ, ARTIK KİMSEDEN KORKMUYORUZ

Nasıl yapacaktı?

EKİN: Herhalde evlendireceklerdi Emrullah’ı! Bir sürü eşcinsel, baskılara karşı gelemediği için evleniyor, hatta çocukları oluyor. Yazıktır o kadınlara! Sonunda bütün herkes mutsuz oluyor.

EMRULLAH: Bizimkilerin istediği bu olayın tamamen unutulması. Onlara göre utanç verici bir şey yaptık. Oysa biz, çok istediğimiz, hayalimiz olan bir şeyi gerçekleştirdik. Ve kendimizle gurur duyuyoruz. Üç yıl öncesine kadar herkese kapalıydım. Sadece zaman kolluyordum. Gün gelecek eşcinsel olduğumu haykırabileceğim, sevdiğim kişiyi bulacağım ve bundan böyle bütün hayatı birlikte yaşayacağız, paylaşacağız. Bana sadece sevgi değil, cesaret de verdi Ekin. Artık kimseden korkumuz yok!

Yani siz, başınıza bunca şey gelmesine rağmen pişman filan değilsiniz…

EKİN: Tabii ki değiliz. Hayatımızın en doğru şeyini yaptık. Ayrıca ben eşcinselim diye mutsuz da değilim. Bir daha dünyaya gelsem, yine bu bedende, aynı şekilde doğmak isterim. Evet, homofobik bir ülkede yaşıyoruz, transları direkt öldürüyorlar, bizi doğduğumuza pişman etmeye çalışıyorlar. Yine de halimden memnunum. 19 yaşındayım, kendimle yüzleştim. Kendimi olmadığım biri gibi göstermeye de çalışmıyorum.

Marmara Üniversitesi’nde okuyorsun değil mi?

EKİN: Evet ama bu olaylar yüzünden şu aralar okula gitmiyorum.

TANIŞTIĞIMIZ ANDAN İTİBAREN HİÇ AYRILMADIK

Nasıl tanıştınız?

EKİN: Bir gece kulübünde. Ben bir kız arkadaşımla dans ediyordum. Birden Emrullah’ı gördüm, “Melis, bak ne kadar tatlı bir çocuk!” dedim. Sonra tanıştık, dans ettik. Zaten sabah olmuştu, bizim eve geldik.

EMRULLAH: Birbirimizi tanıdığımız andan itibaren hiç ayrılmadık. Zaten çok kısa süre sonra da birlikte yaşamaya başladık.

EKİN: İlişkimizin üçüncü ayında fiilen evli gibiydik. Kedilerimiz, çocuklarımızdı. Biz birbirimize karşı çok dürüst ve saygılıyız. İçimiz titriyor birbirimiz için. Her şeyi paylaşıyoruz. Zevklerimiz ortak. Hobilerimiz ortak. İleriye dönük hayallerimiz var. Bizim için ortada hiçbir sorun yok, iki erkek olmamız dışında. Bize göre o da sorun değil ama millete dert oldu.

EMRULLAH: Birlikte yaşamaya karar verdiğimiz zaman Ekin’e söylediğim bir şey vardı: “Gün içinde ne olursa olsun, kavga da etmiş olsak, gece aynı yatağa gireceğiz, aynı yastığa baş koyacağız. Salonda yatma gibi bir şey olmayacak.” Kavga da ettiğimiz oluyordu ama yatağa hiçbir zaman küs girmedik. Hiçbir zaman ayrı odalarda yatmadık.

DÜĞÜNÜMÜZÜ ŞİMDİYE KADAR BİRİKTİRDİĞİMİZ PARAYLA YAPTIK

Çok eleştirildi o kırmızı kuşak… Niye bağladın beline evlenirken?

EKİN: Bir kere biz, birbirimizi kesinlikle kimlikleştirmiyoruz. “Sen bu ilişkide erkeksin, ben kadınım” gibi bir şey yok. Biz ikimiz de gay’iz. O kırmızı kurdeleyi de şöyle açıklayayım: Ben sanatçı olarak eğitim alıyorum, düğünüm başlı başına bir mesajdı ama düğünümün içinde ayrı bir mesaj da vermek istedim. Bekâretin önemsiz olduğunu anlatıyor o belimdeki kırmızı kuşak. Yoksa, ben bir erkeğim, benim nerem bakire? Ben dışa- vurumculuk yapıp, bu şekilde ifade etmeye çalıştım kendimi. Mesajımı çok güzel alanlar oldu, yanlış değerlendirenler de…

EMRULLAH: Bu bizim düğünümüz, nasıl istersek öyle yaparız. İnsanlar buna niye bu kadar takıldılar anlayamadık.

Kimleri davet ettiniz düğününüze?

EMRULLAH: Sevdiklerimizi, yakın çevremizi. Orada olmasını istediğimiz 90 kişiyi…

Parayı nereden buldunuz?

EKİN: Şimdiye kadar biriktirdiğimiz parayla yaptık. Destek olan arkadaşlar da vardı. Sağ olsunlar. Ama takılarımı bile oraya bıraktım.

Siz bu işi ciddiye almış mıydınız yoksa geyik mi yaptınız?

EKİN: Tabii ki ciddiye aldığımız bir şey yaptık! Biz zaten duygusal olarak evliydik, orada imza atman bir şey değiştirmiyor ki. Zaten evli olarak yaşıyorduk. Biz bunu bir düğünle taçlandırmak istedik. Zaten davetiyemize de “Sadece sizin dilekleriniz eşliğinde kaygılarımızdan arınacağımızı düşünüyoruz” diye yazdık.

Şu an ne hissediyorsunuz?

EKİN: Bu kadar hakareti ve aşağılanmayı hak edecek bir şey yapmadık biz. Birbirimizi sevdik o kadar. Kimseyi öldürmedik, kimseye tecavüz etmedik. Bana gelen korkunç bir mesaj var. Çok çok ayıp bir şey. Nefretin seviyesizliğine bakın, “5 yaşındaki bir çocuğa tecavüz etseydiniz sindirebilirdik ama bunu sindiremeyiz!” demişler.

BİR ŞEYLERİ DEĞİŞTİREBİLDİYSEK NE MUTLU BİZE…

Ya senin aile hikâyen…

EMRULLAH: Batmanlıyım. Kürt’üm. Ama 26 yıldır İstanbul’dayız. Heteroseksüel gibi gezdim, dolaştım, davrandım. 25 yaşına kadar sadece kendi içimde yaşadım. En yakın arkadaşlarımla bile hiçbir şey paylaşmadım. Ekin’e her zaman söylüyorum, onun cesaretine hayranım. Onun sayesinde ben de kendim olabildim. Biz bir şeyleri değiştirmişsek ne mutlu bize…

HEDEF TAHTASI OLMAYI GÖZE ALDIK

Evliliğinizi, dünya âleme duyurmak nereden aklınıza geldi? Gerekçeniz neydi?

EKİN: Biz aslında sadece eşcinsel camiaya seslenmek, onlara cesaret vermek istemiştik. “Yalnız değilsiniz! Sizin gibi başka insanlar da var. Biz de onlardanız. O kadar da güçsüz, aciz değiliz. Korkmayın!” demek istemiştik. Akit gazetesi dışında, bütün gazeteler sadece haberi verdiler. Teşekkür ediyoruz. Tamam internet sitelerinde birtakım feci yorumlar vardı. Akit, “Sapıklar düğün yaptı, yetkililerin soruşturma başlatmasını bekliyoruz” diye yazdı ama genel olarak ‘iki eşcinsel evlendi’ diye verildi haber. Biz homofobiklere hedef tahtası olmayı göze almıştık. Ülkemizde de gay evlilikleri başlasın diye yaptık. Kim ne derse desin, eşcinsel özgürlük mücadelesinde bir yerimiz olduğunu düşünüyorum.

ÜNİVERSİTENİN RESİM BÖLÜMLERİNİ BİRİNCİLİKLE KAZANDIM

Eşcinsel olduğunu ne zaman fark ettin?

EKİN: Kendimi bildim bileli… Bir çocuk dergisi vardı. Oradaki bir erkek çocuğu beğeniyordum. Kızlarla oldum olası bir alakam olmadı. Annem durumu fark edince, doktor doktor dolaştık, kadıncağız perişan, herkese soruyordu: “Ekin, trans mı, gay mi, nedir, bana söyleyin!” Bir gün bütün aileyi topladım, “Bırakın artık doktorlara gitmeyi” dedim, “Ben eşcinselim.” Söyleyiverdim. Nasıl rahatladım anlatamam. Hüngür hüngür ağladık annemle birlikte. Sonra tabii amcalarım filan dahil oldu. “Ekin’i okula yollamayacağız, okul hayatı bitmiştir!” dediler.

Neden?

EKİN: Beni hetero yapacaklar da ondan! “İşe başlasın, inşaata girsin!” Erkeksi bir iş ya, kendimi erkek gibi hissedeceğimi düşünüyorlar. İki sene ev hapsi yaşadım. Sonra Güzel Sanatlar Lisesi’ne kaydolmamı kabul ettiler. Babam bırakıp, getiriyordu. Bıçak çekenler oldu, küfür edenler oldu, arkamdan “Travesti!” diye bağıranlar oldu. Benim tek kurtuluşum İstanbul’du. Üç yıl boyunca gözümü kırpmadan çalıştım. Benimle hazırlanan hocam şahit. Mersin Güzel Sanatlar Fakültesi birinciliği, Hacettepe Resim Bölümü birinciliği, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Resim Bölümü birinciliği… Ama ben Marmara Üniversitesi’ni tercih ettim. Çok tatlı bir hocam var. Diyor ki, “Ekin, ben seni kaybetmek istemiyorum. Çok yeteneklisin!” Üçüncü sınıftayım ama şu aralar tehditler yüzünden devam edemiyorum.