Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 115

Twitter’ın Keskin Dilli Yorgo’su – Yorgo ANGELOPOULOS Röportajı

0

yorgoEN BÜYÜK TEHLİKE DİN ALLAH KUR’AN DİYEREK GELEN BAŞIMIZDAKİ YOBAZLARDIR!

Günümüzde sosyal medya uçsuz bucaksız bir alem haline geldi. Etkili kullanıldığı zaman ülkelerde iktidarları düşürebilecek güce erişti. Bu arada twitterı etkili kullananlar bu sanal alemde ön plana çıkmaya başladı. Yorgo Angelopoulos’da twitterın Türkiye’deki en önemli karakterlerinden birisi. “Acaba gerçek kimliği kim? Neden bu kadar muhalif? Korkmuyor mu?” Soruları sürekli sorulurken özellikle iktidar üyelerine attığı twitlerle paylaşım rekorları kırmaya devam ediyor. Merak edilenleri doğrudan kendisine sorduk ve kendisine yakışan şekilde ilginç cevaplar aldık.

Ercan KÜÇÜK (EK) : Gerçek adın ne?

Yorgo Angelopoulos (YA) : Bu sorunun bence bir uzun bir de kısa yanıtı var. Önce uzun yanıtı vereyim isterseniz. Adım elbette Yorgo. Lakin Türkiye’de yaşayan azınlıklarda iki ismi olan çok insan var ki bunu Rum ya da Ermeni komşuları olanlar çok iyi bilir. Yani hem Türk hem de yabancı isme sahip kişiler. Türk ismim olsa da(!) bunu ifşa edeceğimi sanmıyorum. Nedenine gelince elbette çekindiğimden değil korkum yok kimseden ama Türkiye’nin böyle bir zamanında ben bu kadar sert ve dik tepkiler verirken neden kendimi deşifre edeyim ki? Siz olsanız eder miydiniz? Ya da şuna şöyle bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla örnek vereyim 🙂

Aksak Timur, Nasreddin Hoca’nın köyüne uğrar. Köylü padişahı layıkıyla ağırlar. Padişah da giderken bu konukseverliğe karşılık; “Köyünüze bir fil hediyem olsun” der ve gider. Fil bu zamanla bağ bahçe koymaz her yanı talan eder. Köylü ne yapsın çaresiz padişahın hediyesi diye ses çıkaramaz.

Hocaya:

-Hocam perişan olduk bizi kurtar. Biz bu file bişey yapsak padişah kellemizi alır derler.

Hoca:

-Benimle gelin padişaha durumu arz edeyim der. Köylüyü arkasına alır huzura çıkar.

Timur:

-Hoca niye geldin? Filim nasıl? diye sorar.

Hoca:

-Padişahım bu filiniz derken bi bakar korkudan arkasında kimse kalmamış herkes kaçmış. Padişah:

-Eeeee ne olmuş file?

Hoca:

-Padişahım hediyeniz olan filden çok memnun kaldık.

Yalnız kalıyor bir tane daha istiyoruz, der!

Yani bende bazen bazı tepkiler yüzünden diyorum ki; Tanrım bizi bir Tayyip kesmedi sen bir tane daha gönder! 🙂 Kimsenin söyleyemediğini söylediğin zaman şakşakçın çok olur. Ama düşünce o şakşakçılardan bi tanesini bile arkanda bulamazsın..

Gelelim kısa cevaba. Adımın ne olduğu yada kim olduğumun önemi yok. Önemli olan söyleyip savunduğum şeylerin doğru olup olmadığıdır.
EK: Türk müsünüz, Rum mu?

YA : Türkiye’de doğup büyümüş bir Rum’um

EK : Yunanistan’ın ekonomik sıkıntılar yaşadığı ortada. Neler düşünüyorsunuz?

YA : Evet Yunanistan ekonomik sıkıntı içerisinde. Özellikle AB’ye girdikten sonra bu daha da gözle görülür oldu. Romanya ve Bulgaristan’dan oraya göç edenler bir çok alanda Yunanistan’ın dengesini bozdu da diyebiliriz. En küçük örnekle daha önceden 20 euroya günlük çalışırken gelenler 5 euroya çalışmaya başladı. Bu ve bunun gibi bir çok sebep var ama en güzel tanımı şu olur sanırım; Zamanında yediğin hurmalar gün gelir tırmalar misali. 🙂 Siesta’ların acısı şimdi fena çıkıyor. Ama yinede dediğim gibi oradaki kriz ekonomik(!) Türkiye’deki kriz artık var ya da yok olma savaşına dönüştü. Onlardan olanlar ya da olmayanlar diye bölündü artık. Kaldı ki onlardan olmayanlar derken yine Müslüman olanları kastediyorum, Hıristiyan olanlara hiç girmesek daha iyi zaten 🙂
EK : Yorgo Günde kaç saatini sosyal medyada geçiriyor? Sosyal medyada geçirdiği zaman dışında neler yapıyor? Çalışıyor mu? Gündeme nasıl bu kadar hakim?

YA : İşim gereği zaten pc başındayım ve biraz fırsat buldukça sosyal medyayı takip ediyorum. Özellikle facebook ve twitter. Gündeme hakim olmak için çok zeki olmaya gerek yok ki, Türkiyede hergün yeni bir gündem oluyor zaten yeterki olaylara bakmasını bilin. Eh tabi birazda fazla okumak şart.
Git Yunanistan’ı Kurtar Diyen de Var”

EK: Ne tür tepkiler alıyorsunuz? Tehditler, hakaretler var mı? Hakkında açılan dava var mı?

YA : Ne tür tepkiler alıyorsunuz derken elbette adınızın bir sefer Yorgo olduğu için çok tepki var. Hangi birini anlatayım ki, Rum tohumu diyeninden, git Yunanistan’ı kurtar diyeni aklınıza gelebilcek her türlü tepki var. Hakkımda henüz bir dava yok fakat azimliyim inşallah onuda yakında beceririm 🙂
EK: Size göre ülkenin en büyük sorunu ne?

YA : Bu ülkenin en büyük sorunu din Allah Kur’an kitap diyerek gelen, ama gerçek niyetlerinin asla bunlar olmadığını bildiğim başımızdaki yobazlardır..
EK : Alper Terzioğlu olayı hakkında bilgi alalım biraz da. Nedir bu olaylar? Yurt dışından olabileceğiyle ilgili bazı iddialarınız var sanırım?

YA : Alper Terzioğlu ve onun gibilerin varlığına inanmıyorum. Şayet varlarsa da bu ülkede yaşamıyorlar. Kesin diyebileceğim o ve onun gibi hesaplar cemaat tarafından kullanılan ve hergün yeni bir gündem yaratıp Atatürk’e saldırmak, aşağılamak için kullanılan hesaplardır. Kaldı ki zaten Alper Terzioğlu denen vatan hainine Atatürk’e hakaret etmekten dava açıldı. Ama dava düştü. Nedeni de belirtilen adreslerde böyle bir kişinin asla olmadığıdır!
Kendimi En Yakın Hissettiğim Siyasetçi..

EK : Hangi partilisiniz?

YA : Partili değilim. Ama Osman Pamukoğlu en yakın hissettiğim siyasetçidir. Onun liderliğinde bu ülkeye hizmet etmek şeref verir!
EK : Twitterda muhalif olmak da aslına bakarsanız başlı başına bir tehlike. Korkmuyor musunuz?

YA : Elbette bir tehlike. Ama daha önce de dediğim gibi artık bu ülke var ya da yok olma savaşında. Politik bir savaştan öte ya var olacaksınız ya da bu yobaz zihniyet engeç birkaç yıl içersinde bu ülkeyi İran’dan beter hale getirip onlardan olmayan herkesi yok etme derdinde. Hal böyleyken göz göre göre susmak, bu ülkenin elden gidişini seyretmek bu ülkede doğup büyüyen ve bu ülkenin ekmeğini yiyen herkesin görevidir. Ben ekstra bi şey yaptığıma inanmıyorum bunu her zaman söylerim. Benim yaptığım tek şey bu ülkeyi seven herkesin yapması gerektiği bir şey. Hepsi bu.


EK : Neden bu kadar tepkilisiniz, siz böylesine kızdıran ne?

YA : Evet tepkilerim bazen çok sert farkındayım. Ya da sivri dilli deyin adını siz koyun farketmez. Ama kim neyi hak ediyorsa vermek benim hayat felsefem. Tepkilerimin nedenine gelince sanırım bunu iki yazı ile anlatmak çok daha güzel olur. İşte o zaman insanlar neden bu kadar tepki gösterdiğimi anlayabilir.. Birinci yazı şu; http://www.yorgoangelopoulos.com/on-iki-yasindaydim-ben.html

İkinci yazı da şu: http://www.yorgoangelopoulos.com/sen-nasil-yunansin.html

bu iki yazıyı okuyan zaten neden bu kadar tepki verdiğimi sanırım anlarlar.
EK : Yakın çevreniz sizin gerçek kimliğinizi biliyor mu ve sizi takip ediyorlar mı?

YA : Elbette biliyorlar. Zaten beni bilen bana bu soruları sormaz 🙂
EK : Siyasilerden var mı takipçileriniz? Varsa kimler?

YA : Elbette var.. Hepsi aklımda olmasa da beni takip ettiği için onur duyduğum kişi Osman Pamukoğlu’dur..
EK : Bazen ağır, bazen kinayeli bir üslubunuz var. Edebiyatınız da sanki güçlü, kelimelerle iyi dans edebiliyorsunuz. Bunu neye borçlusunuz?

YA : Eleştirirken bazen kantarın topuzunu kaçırıyor gibi görünebilir. Ama inanın az bile söylüyorum. Bu ülkede yaşayan aklı başında biriyseniz, ülke gündemini takip edip kafayı hala sıyırmadıysanız “Ne mutlu Türk’üm” deyip susmak en akıllıcası olur sanırım 🙂 Edebiyat derken evet çok okurum. Kafama bir şey takılırsa iyice araştırır ne nedir ne değildir öğrenir öyle yorum yaparım. Kelimelerle dans etmeye gelince en sevdiğim şeydir. Ama ne kadar okursanız okuyun, kelime hazneniz ne kadar geniş olursa olsun, Kendini akıllı zanneden(!) birine kendini gerizekalı gibi hissettirmek zeka işidir. Zeka yoksa kelime haznenizin hiçbir önemi yok..
EK : Twitterı tek kelime ile bana anlatır mısınız desem?

YA : Zeka
EK: Sosyal alemin yarattığı kahramanlar, ünlüler var… Siz de işin aslı popülaritenizi arttırdınız ne hissediyorsunuz?

YA : Evet sosyal alemin yaratığı bir çok kahraman ya da sosyal alemin deyişiyle fenomen var. Ama ben ne kahraman nede fenomenim. Hele fenomen hiç değilim asla da kabul etmem. Çünkü Türkiyede fenomen denilen zerzavatları takip ederseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Acun Ilıcalı Türk bayrağını kapattı diye yerden yere vururlar iki gün sonra survivor reklamı tweetler atarlar 🙂 Başka birine 3 kuruş para verincede tüy dökücü krem reklamı tweeti atar. Fenomenlik buysa ben almayayım kalsın 🙂 Popülerliğe gelince, o kadar bi popüler olduğumu düşünmüyorum. Çikita muz Ajdar bile benden yüz kat popülerdir 🙂
EK : Hiç twitter sayesinde ilginç teklifler aldınız mı?

YA : Hayır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Yemeğine Neden Davet Edilmedi?

EK : Cumhurbaşkanı Abdullah Gül twitterı etkili kullananları yemeğe davet etti. O yemekte sanırım siz yoktunuz. Neden sizi es geçtiler?

YA : Elbette yoktum. Benim fikirlerim satılık değil ki ! Nasıl olayım 🙂
EK : Size göre twitterı en etkin kullanan isimler kimler?

YA : Takip edip içlerinde en çok sevdiğim Barbaros Şansal’dır. Adam gibi adam tabiri neyse odur. Ne olduğu ne istediği ve ne söylediği bellidir. Bir gün öyle birgün böyle yazmaz. Doğru bildiği neyse pat diye söyler taşı gediğine oturtur 🙂 Elbette daha birçok kişi var ama ilk aklıma gelen odur..

Bana yüzlerce soru sorup yüzlerce cevap alabilirsiniz. Ama dediğim gibi ne adımın ne olduğu ne de benim ne olduğumun bir önemi var. Önemli olan tek şey, söylediğim ve savunduğum şeylerin doğru olup olmadığıdır. En güzeli de Şehit Yüzbaşı Dimitroyati’nin sözleridir.

yüzbaşı dimitroyati
Sakın ha! Ali Çavuş.. Gavur-mavur der beni başka yere gömersiniz. Beni sizlerden ayırmayın.

Saygılarımla. Yorgo Angelopoulos!

 

 

 

Türkiye İntihar Etmek İstiyorsa.. – Cem Toker Röportajı

0

AKP, iktidarının ilk yıllarında liberal bilinen isimlerle tam bir ittifak halindeydi. Liberal isimler AKP’yi sonuna kadar desteklediler. Bir süre sonra bu ittifak çatırdamaya başladı. Özellikle liberal gazeteciler AKP’yi topa tutarken, AKP tarafından da “artık liberallere ihtiyacımız kalmadı” söylemleri duyulmaya başlandı. AKP-Liberaller tartışmasını, çekilme sürecini, yeni anayasayı ve diğer konuları Türkiye’de liberalizm ideolojisini benimseyen tek parti olan Liberal Demokratik Parti (LDP) Genel Başkanı Cem Toker’e sorduk.

Muhalif Gazete (MG) :  Günümüzde bazı işadamları, gazeteciler, siyasetçiler liberal olarak tanımlanıyor. Bu isimler ülkenin kurucularına, muhalefete, özellikle milliyetçilere, ulusalcılara sert çıkıyorlar. İktidar partisiyle geçmişte çok yakın olan bu isimlerin şimdi iktidarla arası açılıyor. Hatta AKP’den artık liberallerle işimiz kalmadı, herkes kendi yoluna diye açıklamalar da geldi. Acaba bu isimler gerçekten liberal mi? AKP-Liberaller tartışmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Toker (CT) :  AKP kendini kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman liberal olarak tanımlamadı, muhafazakar olarak tanımladı. Ben de AKP kurulduğundan beri bir liberal olarak, kendisine muhafazakar diyen bir partiye nasıl liberal derim, nasıl aynı safta siyaset yapabilirim diye soruyorum. Benim başkanlığımda LDP’de Ak Parti’nin bu baskıcı, yasakçı siyasetine destek vermemiz söz konusu olmadı. Ben toplumda liberal ve liboş ayrımını vurgulamaya çalıştım. Konjonktür ve kişisel çıkarları icabı ısrarla ben muhafazakarım diyen adama hayır sen liberalsin diyen adamlara ben liboş diyorum. Dikkat ederseniz toplumun liberal olarak tanımladığı bu kişilerin hiçbirisi de ben liberalim demiyorlar. Genellikle bunlar geçmişte Marksizmi benimsemişler. Fakat Marksizm yıkıldıktan sonra çıkar yol bulmak için arayışa girmişler, liberalizm akıllarına yatmış ama onu da sulandırıp sosyal liberalizm adı altında bir ucubeye dönüştürüyorlar. Ak Parti liberallerin özgürlüğü savunmalarından faydalanarak belirli bir süre bu insanları kullandı. Sonrada özellikle referandumu kazanıp yargıyı da ele geçirdikten sonra bu insanlara ihtiyacı kalmayınca mendil muamelesi çekti ve yollarını ayırdı. Ama bizim LDP olarak Ak Parti’yle yollarımız hiç kesişmedi.

MG :  Liboş tanımını kullandınız. Size milli liberal misiniz diye soracaktım.

CT :  Liberalizmin önüne ya da arkasına başka sıfat gelmez. O zaman liberalizm sulanmış olur. Önüne sosyal, muhafazakar, milliyetçi gibi sıfatlar getirirseniz tutarlılığı kalmaz, ilkelerinden taviz vermiş olursunuz. Ben milliyetçi değilim ama vatansever bir Türk’üm. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ama inandığım siyasi ideoloji liberalizm. Vatanımı sevdiğim için özgürlüklere saygı duyuyorum. Çünkü özgürlüğüne kavuşmuş insanlar vatanına daha çok bağlanır. Etnik geçmişi, kökeni, dini inancı ne olursa olsun insanlara özgürlük verirseniz ülkelerini severler.

MG :  Bu liboş-liberal ayrımını daha netleştirmek için soralım.  Liberallik nedir?

CT :  Liberallik bir özgürlük felsefesidir. 5 temel ilkesi vardır. 1. Temel hak ve özgürlüklerdir. 2. Serbest piyasa ekonomisine inanır. 3. Sınırlı devleti savunur. Devletin üzerine vazife olmayan işlerden elini çekerek daha da güçleneceğine ve yapması gereken işleri daha iyi yapacağına inanır. 4. Hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini savunur. Tarafsız ve bağımsız hukuk olmadan hiçbir ideoloji ve demokrasi ayakta kalamaz. 5. İlke de bireyciliktir. Milliyetçi partiler millet adına, dinci partiler ümmet, cemaat adına siyaset yaparlar. Liberal partiler de birey merkezli siyaset yaparlar. Bireye güvenir, bireyin kendisi için, ailesi için en doğru kararı vereceğine inanır. Liberallik herkesin istediği yaşam tarzını bir başkasına zarar vermeden yaşayabileceği bir özgülük felsefesidir. Devletin görevi de o ortamı güvenlik gücüyle korumaktır.

Akil Adamlık Teklifini Kendime Hakaret Sayarım !

MG :  Şu anda kimisine göre geri çekilme süreci, kimisine göre terör örgütüne teslim olma süreci denilen bir süreç yaşanıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de size akil adam teklifi geldi mi?

CT :  Bana akil adam teklifi gelmedi, gelse de reddeder, hakaret sayarım. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin 14 senedir bir hücreye tıkılmış terör örgütü yönetmiş, onbinlerce insanın ölümünden sorumlu bir teröristle oturup pazarlık yapmasını bir yenilgi olarak görüyorum. Terörle mücadelenin çok ayağı vardır. Bunların hiçbirini Türkiye yerine getirmemiştir. Ya maksus getirmemiştir ya da engellenmiştir. Ama bölgedeki gelişmeler Türkiye’yi PKK sorununu bitirmeye zorlamıştır. Bence Tayyip Erdoğan’da duvar toslayacağını bilerek bu süreci başlatmıştır. Ama bu kendisine dayatılmıştır. Zira bölgede 3 sıcak çatışma zamanı belli olmasa da kesindir. Suriye’nin dağılması ihtimaliyle ortaya çıkacak çatışmalar. 2.si İsrail’in İran’a saldırması. 3.sü de Irak’ta Bağdat hükümetiyle Erbil hükümeti arasında Kürt-Arap çatışmasıdır. Bu 3 sıcak çatışmada birden fazla ülkeyle birlikte Türkiye’yi de içine çekecek. Türkiye’nin güneydoğuda terör sorununu çözmeden uluslar arası sıcak çatışmaya dahil olması mümkün olmayacağı için batılı güçler çözümü dayatmışlar ve istemişlerdir. Ben bunu kabul edilebilir bir durum olarak görmüyorum. Bence Türkiye ne Kandil’le ne İmralı’yla görüşmelidir. Terörün ipleri Erbil’de, Erbil’in ipleri Washington’dadır. Bunu batılı müttefiklerimizle adam gibi oturup görüşmemiz lazım. Bir terör örgütü sadece terörist değildir. Terörün silaha, finansmana, lojistiğe, ulaşıma, finans için bankaya, sağlık hizmeti için hastaneye ihtiyacı vardır. Bütün bunlar Kuzey Irak’tan temin edilmektedir. O zaman benim açımdan Kuzey Irak terörü himaye eden bir yönetimdir. Sevin sevmeyin Bush’un 11 Eylül’den sonra söylediği bir söz var. Terörü himaye edeni teröristin kendisi kadar sorumlu tutar cezalandırırım der. Bugün Türk askeri Washington, Londra, New York halkının güvenliği için Afganistan’a gidiyor. Bunların oturulup PKKnın iplerini kim tutuyorsa onlarla halledilmesi gereken diplomatik kararlılıkla bir çözüme inanıyorum. Terörle görüşülür ama pazarlık yapılmaz. Bunu da utanç verici olarak görüyorum ülkem adına.

Eyalet Sistemine Geçiş Türkiye’nin İntiharı Olur

MG :  Başbakan Erdoğan2023’te eyalet sistemi tartışılabilir dedi. Merkezi devletin küçüldüğü, bölgelerin kendi ekonomisini oluşturduğu, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendisini kullandığı eyalet sistemine siz nasıl bakıyorsunuz?

CT :  Devletin küçülmesi üzerine vazife olmayan işlerden çekilmesidir. Ben tabi yerinden yönetime inanan bir insanım. AB Kriterlerinde de bu var. Ama burada verilen karar sokak lambaları nasıl olsun, şehir havuzu kaç m olsun, şu arsaya yapılacak bina kaç katlı olsun şeklinde olmalıdır. Yerinden yönetim budur. Ama eyalet sistemi federal sisteme örnektir. Federal sistem bağımsızlığın bir önceki adıdır. Geçen yüzyılda tarihe gömülen ülkelerin tamamı federal sistemlerdir. ABD gibi kıta devletilerin, büyük coğrafyalara sahip devletin merkezden yönetilmesi mümkün değildir. O zaman eyalet sistemi mantıklıdır. Almanya federal sistemdir. Ama geçmişten gelen bir geçmişi vardır. Onun dışında demokrasi gelişmeden federal sisteme etnik düzeyde geçen ülkelerden Yugoslavya, Çekoslavakya, Sovyetler Birliği tarih oldu. Kanada’da Fransızca konuşan Fransız asıllılar Quebec’te ayrılmak için referandum yaptılar. %0.25’lik farkla Kanada’nın birliği kuruldu. Kıbrıs’a bakalım. Federale benzer bir düzendi. 1974’te 2 üniter devlet oldu, o zamandan beri kan dökülmüyor. Türkiye intihar etmek istiyorsa eyalet sistemine geçsin.

MG :  Dünyada ekonomik krizler yaşanıyor. Kriz ülkeleri özelleştirmelerden çıkıp devletleştirme politikası yürütüyorlar. Hatta Marks’ın ruhu dünyada dolanıyor dendi. Sizce Marks fikirleriyle geri mi dönüyor?

CT :  Ekonomik krizi kapitalizm çıkarmadı. Ekonomik krizi aptal bankalarla aptal tüketiciler çıkarttı. Buna göz yuman, piyasayı karşılıksız paraya boğan devletler ekonomik krizi yarattılar. 1 şişe suyun değerini kimse bilemez. Değeri odada kaç kişi olduğumuza, havadaki rutubete, kaç gün orada kalacağımıza, en yakın bakkalın nerede olduğuna göre değişir. 3-4 gün bu odada kalacaksak değeri ona göre değişir. Bankalar yanlış krediler verdiler. 50 kuruşluk suya 5 TL değer biçtiler. Onun için dünyada ekonomik kriz başladı. Krizin özeti budur.  Ama önerilen şey bu suyun değerini devlet memuru belirlesin. Bu suyun değerini memur daha mı iyi belirleyecek? Kapitalizmi suçlamak en kolay şey. Geçmişin mahcup Marksistleri çıkar yol arıyorlardı. Ama yanılıyorlar. Krizi karşılıksız para basarak devletçilik çıkartmıştır. O parayı da hırsla, aç gözlülükle karşılıksız kredi olarak veren ve geri ödeyemeyeceğini bile bile kredi olarak alan kafasız tüketiciler çıkartmıştır. Kapitalizmi suçlamaya gerek yok. Ama eninde sonunda iş düzelir. 10 sene sonra gene bir krize gireriz, gene çıkarız. Çünkü 2008 krizi öncesi herkes maaşına zam alırken, 2. Arabayı alırken, plazma televizyonu, evi alırken kapitalizm iyiydi. Ama olmayan parayı harcıyorduk. Bence dünyada fakirliğin değil zenginliğin sebebi kapitalizmdir. Dünya kurulduğunda taş, toprak, ağaç vardı. Bugün her şey kapitalizmin yaratıcılığı ve getirdiği zenginliktir.

MG :  Özelleştirme devletçiliğin karşısında duruyor. Türkiye’de de bir çok kurum özelleştirildi. Ama özellikle kritik kurumlar ve derelerin özelleştirilmesi ve bu derelerin üzerine hes (hidroelektrik santralleri)erin yapılması çok tepki çekiyor. Sizin de çevreci olduğunuzu biliyoruz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

CT :  Türkiye’de özelleştirme değil, devlet gözetiminde yağmalama düzeni uygulanıyor. Devlet tüccar değil bir kere. Devletin ekonomiden elini çekmesini kesinlikle savunurum. Devletin işletme zihniyetiyle özel sektörünki çok farklıdır. Özel sektör icabında gecelere kadar çalışır ama devlet memuru ne olursa olsun saat 5’te kapıyı kapatır. Onun için devletin ticaret yapması eşyanın tabiatına aykırıdır. Türkiye’de ekonomide sihirli bir kelime vardır; rekabet. Bir özelleştirme yapılmadan önce rekabeti açmak lazım. Türkiye’de yapılan bunun tam tersi oluyor. Devlet tekelini özel sektör tekeli yapıyorlar. Sokaktaki adama fayda sağlıyor mu? Bu kadar özelleştirme yapılıyorsa devlet küçülüyor. Devletin paraya olan ihtiyacı azalsın diye küçülsün istiyoruz. Ama devlet küçülüyor, vergilerimiz tam tersine artıyor. Sektör özelleştiriliyor ama hizmetin fiyatı düşmüyor. Mesela İDO 50 gemisini 5 ayrı şirkete satsa rekabet gelir fiyatlar düşer. Benim gözümde özelleştirme budur. Hesler konusunda haklısınız. Ben çevreye çok önem veririm. Her şey para değil. Türkiye’nin çıkarı en temiz, en güvenilir enerji kaynağı olan nükleer enerjidir. Türkiye’nin bir an evvel nükleer enerjiye geçmesi gerekiyor. Ama doğaya, yeşile, derelere, ırmaklara, yaylalara dokunulmaması, oradaki yaşamın bozulmasını asla savunmam.

MG :  Daha önce yaptığınız açıklamalarda doktrin partisi olduğunuzu ifade etmiştiniz. Liberal Düşünce Topluluğu gibi sivil kurumlar da var. Neden sivil toplum kuruluşu değil de siyasi partide devam ediyorsunuz?

CT :  Sivil toplum örneğin şurada bir köprü yapılsın diye önerebilir. O köprüyü yapacak olan siyasi partidir. Liberal Düşünce Topluluğu özgürlüğün hem sosyal yaşamımıza, hem ekonomimize olan faydasını vurgular. Onu yerine getirecek olan siyasi zihniyettir. Biz buna talibiz. Onun için siyasi parti olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Ama o da zaman alacak bir şeydir. İşimiz Türkiye’de zor. Çünkü özgürlüğün bir bedeli var. Her şey bedava değil, özgürlüğün bedeli sorumluluktur. Sorumluluk almak milletin işine gelmiyor. Nasılsa devlet sorumluluğu alır, benim yerime devlet düşünür, çocuğuma öğretir zihniyetinden kurtulmadıkça Türkiye’de liberal parti çok yavaş gelişir.

MG :  2019’da meclise gireceğiz diyorsunuz. Neden özellikle 2019?

CT :  Ben size şimdi desem ki 1 adımda ben karşı caddeye atlayabilirim. Bana gülersiniz. Düşündük taşındık. Kendimize göre planlarımız var. Türkiye lider partileriyle dolu ve lider bitince parti de bitiyor. Bunun sonsuz örnekleri var. 3 ay bakanlık yapıp omuzlara alınan adam gaza geliyor, Türkiye’yi ancak sen kurtarırsın sayın bakanım denince genel başkanla ters düşüyor kendi partisini kuruyor. Örnek olarak Murat Karayalçın, Saadettin Tantan, Yaşar Nuri Öztürk diyebiliriz. 2019’da hiçbir parti ayakta kalmasa, TKP, İP, MHP ve LDP ayakta kalır. Çünkü bizler evrensel ideolojilerin partisiyiz. Türkiye’de tek denenmemiş ideoloji biziz. Biz kimseye gümbür gümbür geliyoruz, tek başımıza iktidara geliyoruz demiyoruz. Millet de liberalizmi tam olarak anlamadığı için hedefimiz mecliste temsil edilip kürsüden size anlattığım değerleri millete kanunlar yapılırken anlatmaktır. Ondan sonra millet ülkeyi yönetme yetkisini verirse verir. Denenmemiş bir parti olarak bizim önümüz açık. Baskı rejimlerinden sonra daima alternatif sosyal demokratlar değil liberaller olmuştur. Almanya’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra baskı rejimi bitti, liberaller çok güçlendi. Türkiye’de 10 yıldır baskı rejim vardır. Bunlar gittiği zaman alternatif LDP olabilir.

MG :  2007’de seçim ittifakı için bazı girişimleriniz oldu. 9 partiyle seçim ittifakı kurulmasına çalıştınız. Bu partiler hangileriydi? Ve neden çalışmalarınız olumlu sonuçlanmadı?

CT :  2007’de iki şey amaçladık. 1.si cumhuriyetin bazı değerlerine sahip çıkmak gerektiğini düşündük. 2.si de temsilde adalet olsun istedik. 2002’de 10 seçmenden 5’inin oyu çöpe gitti. 2 partili bir sistem vardı. Biz önce Erkan Mumcu’nun ANAP’ına, Sonra DSP’ye gittik. Dedik ki siz ANAP’la bir önceki hükümetin ortaklarısınız. Şuanda da küçüklerin büyüğüsünüz. Barajı da artık ikiniz de rüyanızda bile göremezsiniz. Ya ANAP, ya DSP adıyla 9 parti seçime girelim. %10’u yakalayan partinin 60 milletvekili garantidir. 20-21 sana, 20-21 sana, kalan milletvekillerini de kalan partiler haddimizi bilerek bölüşelim. ANAP listesinden seçime girersek seçimden önce DSP’den bir ismi başbakan adayımız olarak gösterelim. DSP’nin listesinden girersek ANAP’tan bir ismi başbakan adayımız olarak tanıtalım. Sağda Yaşar Okuyan’ın Hür Partisi, Saadettin Tantan’ın Yurt Partisi, solda DSP, ÖDP, İP, SHP, HYP ile görüştüm.  Fakat siyasetçi egosunu yenemedik. Kimsenin baraj sorunu yokmuş, herkes gümbür gümbür geliyormuş. Yaşar Okuyan’ı tenzih ediyorum. O gerçekçiydi. Bu partilerle konuştuktan sonra dedim kimsenin baraj sorunu yok sadece bir tek Ak Parti ve LDP baraj altından kalıyor. Sonra biz de dahil hepimiz nal topladık. O proje gerçekleşseydi gidişat değişirdi.

MG :  Onursal genel başkanınız Besim Tibuk dönemiyle sizin döneminizdeki LDP arasında nasıl bir fark var?

CT :  Besim Tibuk döneminde dinci sağın adresi yoktu. Bir Erbakan vardı, onun da görüşleri çok marjinal geliyordu. Biz din, vicdan, inanç özgürlüğü gibi ifadeleri savunduğumuz için o zamanlar LDP dinci muhafazakarların adresiydi. Buradan çıkmıyorlardı. Ama Besim Tibuk ve bizler onlar gibi değildik. Biz laikliğe inanıyoruz. Ak Parti kurulunca LDP boşaldı. Partimizi dinci muhafazakarlar doldurduğu zaman söylemlerimiz de ona göre etkileniyordu elimizde olmadan. O dönemi hatırlayınca Besim Tibuk’u sadece STV, TGRT, Kanal 7, Akit, Türkiye, Yenişafak verirdi. Merkez medya hiçbir zaman Besim Tibuk’a yer vermedi. Ama Ak Parti kurulduktan sonra burayı dolduranlar gerçek adreslerini buldular ve buradan ayrıldılar. Besim Tibuk’ta siyaseti bıraktı. Sağda adres çok. Dinciyseniz Ak Parti var. Aşırı dinciyseniz Saadet Partisi var. Hem dinci hem milliyetçiyseniz BBP, milliyetçiyseniz MHP var, BTP var. Ama soldakiler sanırım arayış işçinde. Ana muhalefet yerlerde sürünüyor. Hiçbir şey üretmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ana muhalefet partisi genel başkanı geçen aylarda grup toplantısında patlıcan, biber fiyatlarına değiniyordu. Şubat ayında patlıcanın tabii ki artacak. Buna sokaktaki çocuklar bile güler. Domates fiyatıyla muhalefet mi yapılır? Bu partiye ayda 30 kişi üye oluyorsa bunun 20-25’i CHP’den veya zihniyetinden hoşnut olmayan, liberalizmi kapitalizmi bizden dinleyip aklıma yatmaya başladı diyen insanlardır. O, bu gelecek diye 5 temel ilkemizden asla taviz vermeyiz. Benim siyasette gurur duyduğum şey şudur; biz milletin duymak istediğini değil, duyması gerekeni söylemeye çalışıyoruz.

Milletten gizli milli anayasa yazıyorlar

MG :  Anayasa komisyonu kurulurken iktidar yetkilileri bütün kurumlardan düşüncelerini aldıklarını söylediler. LDP’den de görüşlerini aldılar mı? Bu günlerde ilk 3 maddenin kaldırılması, değiştirilmesi çok tartışılıyor. Sizin bu 3 madde üzerindeki görüşleriniz nelerdir?

CT :  İktidar istemedi ama mecliste kurulan alt komisyona ilk sunumu yapan siyasi parti biziz. Teklifimizi götürdük verdik. Biz 1994’te yazdığımız anayasa önerimizi tek bir maddesini bile değiştirmeden götürdük. 3 madde hakkında da şunu söyleyebilirim. Bunlar değiştirilsin teklifi meclise kadar geliyorsa Türkiye Cumhuriyeti bitmiş demektir. Kağıda yazarak koruyamazsınız. Bugün beyin yıkama operasyonuyla karşı karşıyayız. Buna da özellikle gençleri kurban veriyoruz. Filistin’in ülke olmasını savunanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten silinmesine çanak tutuyorlar. Siyasi parti olduğumuz için gitmeye mecburduk ama ben bütün olup bitenin bir tiyatro olduğuna inanıyorum. Hem diyorlar ki ilk defa anayasayı millet yazacak hem de partiler ve sivil toplum kuruluşlarının anayasa önerilerini yayınlamak için açılan internet sitesi 2 hafta sonra kapatıyorlar. Yani milletten gizli milli anayasa yazıyorlar. Ama bu zihniyet sorsanız özgürlükçü bir anayasa yapıyor. Bu iğrenç bir şey.

MG :  Besim Tibuk 8 Eylül 1994’te İstanbul’da LDP – Türkiye Dış Politikası konulu bir söyleşide “Yunanistan’a Elen Cumhuriyeti diyelim, biz onlar için bir tehdidiz” demişti. Ama Yunanistan’ın topraklarımızda gözü olduğu da biliniyor. Siz de Besim Tibuk ile aynı düşüncelere katılır mısınız?

CT :  O sözlerin arkasında dururum. İlişkileri yumuşatmak için onlar kendilerine Elen Cumhuriyeti diyorsa biz de diyebiliriz. O dönem çok geride kaldı. Geçenlerde Yunanistan Eski Başbakanı Niçopakis’in yemeğine katıldım. İlişkilerimiz son yılların en iyi konumunda. Yunanistan’ın zor günler geçirdiğini de biliyoruz. Fakir insanlar gururlarına daha düşkün oluyorlar. Onları onore etmek, biraz suyuna gitmek, tavizler vermek bize bir şey kaybettirmez. Gerçek ortada. AB’ye girmek için onlara ihtiyacımız var.

MG :  Size isteyen herkes çok rahat ulaşabiliyor. Peki Cem Toker başbakan olduğunda yine halk bu kadar rahat ulaşabilecek mi? Yoksa siz de 50-100 korumayla gezecek misiniz?

CT :  Burnum büyümez onu garanti edebilirim. İş yoğunluğundan dolayı erişim zorlaşırsa bilemem. Gene sırt çantamı alır, parti binasına girerim. Ben böyle yetiştim. Hepimizin kanı kırmızı. Öyle havalara girmeye hiç gerek yok. Mühim olan insanları mutlu etmektir, ben de buna çalışırım.

Röportaj : E.KÜÇÜK

Yayınlandığı Adresler:

http://onedio.com/haber/turkiye-intihar-etmek-istiyorsa–110182

http://www.muhalifgazete.com/68447–Cem-Toker-Turk…

Türkiye İntihar Etmek İstiyorsa.. – Cem Toker Röportajı

0

AKP, iktidarının ilk yıllarında liberal bilinen isimlerle tam bir ittifak halindeydi. Liberal isimler AKP’yi sonuna kadar desteklediler. Bir süre sonra bu ittifak çatırdamaya başladı. Özellikle liberal gazeteciler AKP’yi topa tutarken, AKP tarafından da “artık liberallere ihtiyacımız kalmadı” söylemleri duyulmaya başlandı. AKP-Liberaller tartışmasını, çekilme sürecini, yeni anayasayı ve diğer konuları Türkiye’de liberalizm ideolojisini benimseyen tek parti olan Liberal Demokratik Parti (LDP) Genel Başkanı Cem Toker’e sorduk.

Muhalif Gazete (MG) :  Günümüzde bazı işadamları, gazeteciler, siyasetçiler liberal olarak tanımlanıyor. Bu isimler ülkenin kurucularına, muhalefete, özellikle milliyetçilere, ulusalcılara sert çıkıyorlar. İktidar partisiyle geçmişte çok yakın olan bu isimlerin şimdi iktidarla arası açılıyor. Hatta AKP’den artık liberallerle işimiz kalmadı, herkes kendi yoluna diye açıklamalar da geldi. Acaba bu isimler gerçekten liberal mi? AKP-Liberaller tartışmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Toker (CT) :  AKP kendini kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman liberal olarak tanımlamadı, muhafazakar olarak tanımladı. Ben de AKP kurulduğundan beri bir liberal olarak, kendisine muhafazakar diyen bir partiye nasıl liberal derim, nasıl aynı safta siyaset yapabilirim diye soruyorum. Benim başkanlığımda LDP’de Ak Parti’nin bu baskıcı, yasakçı siyasetine destek vermemiz söz konusu olmadı. Ben toplumda liberal ve liboş ayrımını vurgulamaya çalıştım. Konjonktür ve kişisel çıkarları icabı ısrarla ben muhafazakarım diyen adama hayır sen liberalsin diyen adamlara ben liboş diyorum. Dikkat ederseniz toplumun liberal olarak tanımladığı bu kişilerin hiçbirisi de ben liberalim demiyorlar. Genellikle bunlar geçmişte Marksizmi benimsemişler. Fakat Marksizm yıkıldıktan sonra çıkar yol bulmak için arayışa girmişler, liberalizm akıllarına yatmış ama onu da sulandırıp sosyal liberalizm adı altında bir ucubeye dönüştürüyorlar. Ak Parti liberallerin özgürlüğü savunmalarından faydalanarak belirli bir süre bu insanları kullandı. Sonrada özellikle referandumu kazanıp yargıyı da ele geçirdikten sonra bu insanlara ihtiyacı kalmayınca mendil muamelesi çekti ve yollarını ayırdı. Ama bizim LDP olarak Ak Parti’yle yollarımız hiç kesişmedi.

MG :  Liboş tanımını kullandınız. Size milli liberal misiniz diye soracaktım.

CT :  Liberalizmin önüne ya da arkasına başka sıfat gelmez. O zaman liberalizm sulanmış olur. Önüne sosyal, muhafazakar, milliyetçi gibi sıfatlar getirirseniz tutarlılığı kalmaz, ilkelerinden taviz vermiş olursunuz. Ben milliyetçi değilim ama vatansever bir Türk’üm. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ama inandığım siyasi ideoloji liberalizm. Vatanımı sevdiğim için özgürlüklere saygı duyuyorum. Çünkü özgürlüğüne kavuşmuş insanlar vatanına daha çok bağlanır. Etnik geçmişi, kökeni, dini inancı ne olursa olsun insanlara özgürlük verirseniz ülkelerini severler.

MG :  Bu liboş-liberal ayrımını daha netleştirmek için soralım.  Liberallik nedir?

CT :  Liberallik bir özgürlük felsefesidir. 5 temel ilkesi vardır. 1. Temel hak ve özgürlüklerdir. 2. Serbest piyasa ekonomisine inanır. 3. Sınırlı devleti savunur. Devletin üzerine vazife olmayan işlerden elini çekerek daha da güçleneceğine ve yapması gereken işleri daha iyi yapacağına inanır. 4. Hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini savunur. Tarafsız ve bağımsız hukuk olmadan hiçbir ideoloji ve demokrasi ayakta kalamaz. 5. İlke de bireyciliktir. Milliyetçi partiler millet adına, dinci partiler ümmet, cemaat adına siyaset yaparlar. Liberal partiler de birey merkezli siyaset yaparlar. Bireye güvenir, bireyin kendisi için, ailesi için en doğru kararı vereceğine inanır. Liberallik herkesin istediği yaşam tarzını bir başkasına zarar vermeden yaşayabileceği bir özgülük felsefesidir. Devletin görevi de o ortamı güvenlik gücüyle korumaktır.

Akil Adamlık Teklifini Kendime Hakaret Sayarım !

MG :  Şu anda kimisine göre geri çekilme süreci, kimisine göre terör örgütüne teslim olma süreci denilen bir süreç yaşanıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de size akil adam teklifi geldi mi?

CT :  Bana akil adam teklifi gelmedi, gelse de reddeder, hakaret sayarım. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin 14 senedir bir hücreye tıkılmış terör örgütü yönetmiş, onbinlerce insanın ölümünden sorumlu bir teröristle oturup pazarlık yapmasını bir yenilgi olarak görüyorum. Terörle mücadelenin çok ayağı vardır. Bunların hiçbirini Türkiye yerine getirmemiştir. Ya maksus getirmemiştir ya da engellenmiştir. Ama bölgedeki gelişmeler Türkiye’yi PKK sorununu bitirmeye zorlamıştır. Bence Tayyip Erdoğan’da duvar toslayacağını bilerek bu süreci başlatmıştır. Ama bu kendisine dayatılmıştır. Zira bölgede 3 sıcak çatışma zamanı belli olmasa da kesindir. Suriye’nin dağılması ihtimaliyle ortaya çıkacak çatışmalar. 2.si İsrail’in İran’a saldırması. 3.sü de Irak’ta Bağdat hükümetiyle Erbil hükümeti arasında Kürt-Arap çatışmasıdır. Bu 3 sıcak çatışmada birden fazla ülkeyle birlikte Türkiye’yi de içine çekecek. Türkiye’nin güneydoğuda terör sorununu çözmeden uluslar arası sıcak çatışmaya dahil olması mümkün olmayacağı için batılı güçler çözümü dayatmışlar ve istemişlerdir. Ben bunu kabul edilebilir bir durum olarak görmüyorum. Bence Türkiye ne Kandil’le ne İmralı’yla görüşmelidir. Terörün ipleri Erbil’de, Erbil’in ipleri Washington’dadır. Bunu batılı müttefiklerimizle adam gibi oturup görüşmemiz lazım. Bir terör örgütü sadece terörist değildir. Terörün silaha, finansmana, lojistiğe, ulaşıma, finans için bankaya, sağlık hizmeti için hastaneye ihtiyacı vardır. Bütün bunlar Kuzey Irak’tan temin edilmektedir. O zaman benim açımdan Kuzey Irak terörü himaye eden bir yönetimdir. Sevin sevmeyin Bush’un 11 Eylül’den sonra söylediği bir söz var. Terörü himaye edeni teröristin kendisi kadar sorumlu tutar cezalandırırım der. Bugün Türk askeri Washington, Londra, New York halkının güvenliği için Afganistan’a gidiyor. Bunların oturulup PKKnın iplerini kim tutuyorsa onlarla halledilmesi gereken diplomatik kararlılıkla bir çözüme inanıyorum. Terörle görüşülür ama pazarlık yapılmaz. Bunu da utanç verici olarak görüyorum ülkem adına.

Eyalet Sistemine Geçiş Türkiye’nin İntiharı Olur

MG :  Başbakan Erdoğan2023’te eyalet sistemi tartışılabilir dedi. Merkezi devletin küçüldüğü, bölgelerin kendi ekonomisini oluşturduğu, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendisini kullandığı eyalet sistemine siz nasıl bakıyorsunuz?

CT :  Devletin küçülmesi üzerine vazife olmayan işlerden çekilmesidir. Ben tabi yerinden yönetime inanan bir insanım. AB Kriterlerinde de bu var. Ama burada verilen karar sokak lambaları nasıl olsun, şehir havuzu kaç m olsun, şu arsaya yapılacak bina kaç katlı olsun şeklinde olmalıdır. Yerinden yönetim budur. Ama eyalet sistemi federal sisteme örnektir. Federal sistem bağımsızlığın bir önceki adıdır. Geçen yüzyılda tarihe gömülen ülkelerin tamamı federal sistemlerdir. ABD gibi kıta devletilerin, büyük coğrafyalara sahip devletin merkezden yönetilmesi mümkün değildir. O zaman eyalet sistemi mantıklıdır. Almanya federal sistemdir. Ama geçmişten gelen bir geçmişi vardır. Onun dışında demokrasi gelişmeden federal sisteme etnik düzeyde geçen ülkelerden Yugoslavya, Çekoslavakya, Sovyetler Birliği tarih oldu. Kanada’da Fransızca konuşan Fransız asıllılar Quebec’te ayrılmak için referandum yaptılar. %0.25’lik farkla Kanada’nın birliği kuruldu. Kıbrıs’a bakalım. Federale benzer bir düzendi. 1974’te 2 üniter devlet oldu, o zamandan beri kan dökülmüyor. Türkiye intihar etmek istiyorsa eyalet sistemine geçsin.

MG :  Dünyada ekonomik krizler yaşanıyor. Kriz ülkeleri özelleştirmelerden çıkıp devletleştirme politikası yürütüyorlar. Hatta Marks’ın ruhu dünyada dolanıyor dendi. Sizce Marks fikirleriyle geri mi dönüyor?

CT :  Ekonomik krizi kapitalizm çıkarmadı. Ekonomik krizi aptal bankalarla aptal tüketiciler çıkarttı. Buna göz yuman, piyasayı karşılıksız paraya boğan devletler ekonomik krizi yarattılar. 1 şişe suyun değerini kimse bilemez. Değeri odada kaç kişi olduğumuza, havadaki rutubete, kaç gün orada kalacağımıza, en yakın bakkalın nerede olduğuna göre değişir. 3-4 gün bu odada kalacaksak değeri ona göre değişir. Bankalar yanlış krediler verdiler. 50 kuruşluk suya 5 TL değer biçtiler. Onun için dünyada ekonomik kriz başladı. Krizin özeti budur.  Ama önerilen şey bu suyun değerini devlet memuru belirlesin. Bu suyun değerini memur daha mı iyi belirleyecek? Kapitalizmi suçlamak en kolay şey. Geçmişin mahcup Marksistleri çıkar yol arıyorlardı. Ama yanılıyorlar. Krizi karşılıksız para basarak devletçilik çıkartmıştır. O parayı da hırsla, aç gözlülükle karşılıksız kredi olarak veren ve geri ödeyemeyeceğini bile bile kredi olarak alan kafasız tüketiciler çıkartmıştır. Kapitalizmi suçlamaya gerek yok. Ama eninde sonunda iş düzelir. 10 sene sonra gene bir krize gireriz, gene çıkarız. Çünkü 2008 krizi öncesi herkes maaşına zam alırken, 2. Arabayı alırken, plazma televizyonu, evi alırken kapitalizm iyiydi. Ama olmayan parayı harcıyorduk. Bence dünyada fakirliğin değil zenginliğin sebebi kapitalizmdir. Dünya kurulduğunda taş, toprak, ağaç vardı. Bugün her şey kapitalizmin yaratıcılığı ve getirdiği zenginliktir.

MG :  Özelleştirme devletçiliğin karşısında duruyor. Türkiye’de de bir çok kurum özelleştirildi. Ama özellikle kritik kurumlar ve derelerin özelleştirilmesi ve bu derelerin üzerine hes (hidroelektrik santralleri)erin yapılması çok tepki çekiyor. Sizin de çevreci olduğunuzu biliyoruz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

CT :  Türkiye’de özelleştirme değil, devlet gözetiminde yağmalama düzeni uygulanıyor. Devlet tüccar değil bir kere. Devletin ekonomiden elini çekmesini kesinlikle savunurum. Devletin işletme zihniyetiyle özel sektörünki çok farklıdır. Özel sektör icabında gecelere kadar çalışır ama devlet memuru ne olursa olsun saat 5’te kapıyı kapatır. Onun için devletin ticaret yapması eşyanın tabiatına aykırıdır. Türkiye’de ekonomide sihirli bir kelime vardır; rekabet. Bir özelleştirme yapılmadan önce rekabeti açmak lazım. Türkiye’de yapılan bunun tam tersi oluyor. Devlet tekelini özel sektör tekeli yapıyorlar. Sokaktaki adama fayda sağlıyor mu? Bu kadar özelleştirme yapılıyorsa devlet küçülüyor. Devletin paraya olan ihtiyacı azalsın diye küçülsün istiyoruz. Ama devlet küçülüyor, vergilerimiz tam tersine artıyor. Sektör özelleştiriliyor ama hizmetin fiyatı düşmüyor. Mesela İDO 50 gemisini 5 ayrı şirkete satsa rekabet gelir fiyatlar düşer. Benim gözümde özelleştirme budur. Hesler konusunda haklısınız. Ben çevreye çok önem veririm. Her şey para değil. Türkiye’nin çıkarı en temiz, en güvenilir enerji kaynağı olan nükleer enerjidir. Türkiye’nin bir an evvel nükleer enerjiye geçmesi gerekiyor. Ama doğaya, yeşile, derelere, ırmaklara, yaylalara dokunulmaması, oradaki yaşamın bozulmasını asla savunmam.

MG :  Daha önce yaptığınız açıklamalarda doktrin partisi olduğunuzu ifade etmiştiniz. Liberal Düşünce Topluluğu gibi sivil kurumlar da var. Neden sivil toplum kuruluşu değil de siyasi partide devam ediyorsunuz?

CT :  Sivil toplum örneğin şurada bir köprü yapılsın diye önerebilir. O köprüyü yapacak olan siyasi partidir. Liberal Düşünce Topluluğu özgürlüğün hem sosyal yaşamımıza, hem ekonomimize olan faydasını vurgular. Onu yerine getirecek olan siyasi zihniyettir. Biz buna talibiz. Onun için siyasi parti olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Ama o da zaman alacak bir şeydir. İşimiz Türkiye’de zor. Çünkü özgürlüğün bir bedeli var. Her şey bedava değil, özgürlüğün bedeli sorumluluktur. Sorumluluk almak milletin işine gelmiyor. Nasılsa devlet sorumluluğu alır, benim yerime devlet düşünür, çocuğuma öğretir zihniyetinden kurtulmadıkça Türkiye’de liberal parti çok yavaş gelişir.

MG :  2019’da meclise gireceğiz diyorsunuz. Neden özellikle 2019?

CT :  Ben size şimdi desem ki 1 adımda ben karşı caddeye atlayabilirim. Bana gülersiniz. Düşündük taşındık. Kendimize göre planlarımız var. Türkiye lider partileriyle dolu ve lider bitince parti de bitiyor. Bunun sonsuz örnekleri var. 3 ay bakanlık yapıp omuzlara alınan adam gaza geliyor, Türkiye’yi ancak sen kurtarırsın sayın bakanım denince genel başkanla ters düşüyor kendi partisini kuruyor. Örnek olarak Murat Karayalçın, Saadettin Tantan, Yaşar Nuri Öztürk diyebiliriz. 2019’da hiçbir parti ayakta kalmasa, TKP, İP, MHP ve LDP ayakta kalır. Çünkü bizler evrensel ideolojilerin partisiyiz. Türkiye’de tek denenmemiş ideoloji biziz. Biz kimseye gümbür gümbür geliyoruz, tek başımıza iktidara geliyoruz demiyoruz. Millet de liberalizmi tam olarak anlamadığı için hedefimiz mecliste temsil edilip kürsüden size anlattığım değerleri millete kanunlar yapılırken anlatmaktır. Ondan sonra millet ülkeyi yönetme yetkisini verirse verir. Denenmemiş bir parti olarak bizim önümüz açık. Baskı rejimlerinden sonra daima alternatif sosyal demokratlar değil liberaller olmuştur. Almanya’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra baskı rejimi bitti, liberaller çok güçlendi. Türkiye’de 10 yıldır baskı rejim vardır. Bunlar gittiği zaman alternatif LDP olabilir.

MG :  2007’de seçim ittifakı için bazı girişimleriniz oldu. 9 partiyle seçim ittifakı kurulmasına çalıştınız. Bu partiler hangileriydi? Ve neden çalışmalarınız olumlu sonuçlanmadı?

CT :  2007’de iki şey amaçladık. 1.si cumhuriyetin bazı değerlerine sahip çıkmak gerektiğini düşündük. 2.si de temsilde adalet olsun istedik. 2002’de 10 seçmenden 5’inin oyu çöpe gitti. 2 partili bir sistem vardı. Biz önce Erkan Mumcu’nun ANAP’ına, Sonra DSP’ye gittik. Dedik ki siz ANAP’la bir önceki hükümetin ortaklarısınız. Şuanda da küçüklerin büyüğüsünüz. Barajı da artık ikiniz de rüyanızda bile göremezsiniz. Ya ANAP, ya DSP adıyla 9 parti seçime girelim. %10’u yakalayan partinin 60 milletvekili garantidir. 20-21 sana, 20-21 sana, kalan milletvekillerini de kalan partiler haddimizi bilerek bölüşelim. ANAP listesinden seçime girersek seçimden önce DSP’den bir ismi başbakan adayımız olarak gösterelim. DSP’nin listesinden girersek ANAP’tan bir ismi başbakan adayımız olarak tanıtalım. Sağda Yaşar Okuyan’ın Hür Partisi, Saadettin Tantan’ın Yurt Partisi, solda DSP, ÖDP, İP, SHP, HYP ile görüştüm.  Fakat siyasetçi egosunu yenemedik. Kimsenin baraj sorunu yokmuş, herkes gümbür gümbür geliyormuş. Yaşar Okuyan’ı tenzih ediyorum. O gerçekçiydi. Bu partilerle konuştuktan sonra dedim kimsenin baraj sorunu yok sadece bir tek Ak Parti ve LDP baraj altından kalıyor. Sonra biz de dahil hepimiz nal topladık. O proje gerçekleşseydi gidişat değişirdi.

MG :  Onursal genel başkanınız Besim Tibuk dönemiyle sizin döneminizdeki LDP arasında nasıl bir fark var?

CT :  Besim Tibuk döneminde dinci sağın adresi yoktu. Bir Erbakan vardı, onun da görüşleri çok marjinal geliyordu. Biz din, vicdan, inanç özgürlüğü gibi ifadeleri savunduğumuz için o zamanlar LDP dinci muhafazakarların adresiydi. Buradan çıkmıyorlardı. Ama Besim Tibuk ve bizler onlar gibi değildik. Biz laikliğe inanıyoruz. Ak Parti kurulunca LDP boşaldı. Partimizi dinci muhafazakarlar doldurduğu zaman söylemlerimiz de ona göre etkileniyordu elimizde olmadan. O dönemi hatırlayınca Besim Tibuk’u sadece STV, TGRT, Kanal 7, Akit, Türkiye, Yenişafak verirdi. Merkez medya hiçbir zaman Besim Tibuk’a yer vermedi. Ama Ak Parti kurulduktan sonra burayı dolduranlar gerçek adreslerini buldular ve buradan ayrıldılar. Besim Tibuk’ta siyaseti bıraktı. Sağda adres çok. Dinciyseniz Ak Parti var. Aşırı dinciyseniz Saadet Partisi var. Hem dinci hem milliyetçiyseniz BBP, milliyetçiyseniz MHP var, BTP var. Ama soldakiler sanırım arayış işçinde. Ana muhalefet yerlerde sürünüyor. Hiçbir şey üretmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ana muhalefet partisi genel başkanı geçen aylarda grup toplantısında patlıcan, biber fiyatlarına değiniyordu. Şubat ayında patlıcanın tabii ki artacak. Buna sokaktaki çocuklar bile güler. Domates fiyatıyla muhalefet mi yapılır? Bu partiye ayda 30 kişi üye oluyorsa bunun 20-25’i CHP’den veya zihniyetinden hoşnut olmayan, liberalizmi kapitalizmi bizden dinleyip aklıma yatmaya başladı diyen insanlardır. O, bu gelecek diye 5 temel ilkemizden asla taviz vermeyiz. Benim siyasette gurur duyduğum şey şudur; biz milletin duymak istediğini değil, duyması gerekeni söylemeye çalışıyoruz.

Milletten gizli milli anayasa yazıyorlar

MG :  Anayasa komisyonu kurulurken iktidar yetkilileri bütün kurumlardan düşüncelerini aldıklarını söylediler. LDP’den de görüşlerini aldılar mı? Bu günlerde ilk 3 maddenin kaldırılması, değiştirilmesi çok tartışılıyor. Sizin bu 3 madde üzerindeki görüşleriniz nelerdir?

CT :  İktidar istemedi ama mecliste kurulan alt komisyona ilk sunumu yapan siyasi parti biziz. Teklifimizi götürdük verdik. Biz 1994’te yazdığımız anayasa önerimizi tek bir maddesini bile değiştirmeden götürdük. 3 madde hakkında da şunu söyleyebilirim. Bunlar değiştirilsin teklifi meclise kadar geliyorsa Türkiye Cumhuriyeti bitmiş demektir. Kağıda yazarak koruyamazsınız. Bugün beyin yıkama operasyonuyla karşı karşıyayız. Buna da özellikle gençleri kurban veriyoruz. Filistin’in ülke olmasını savunanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten silinmesine çanak tutuyorlar. Siyasi parti olduğumuz için gitmeye mecburduk ama ben bütün olup bitenin bir tiyatro olduğuna inanıyorum. Hem diyorlar ki ilk defa anayasayı millet yazacak hem de partiler ve sivil toplum kuruluşlarının anayasa önerilerini yayınlamak için açılan internet sitesi 2 hafta sonra kapatıyorlar. Yani milletten gizli milli anayasa yazıyorlar. Ama bu zihniyet sorsanız özgürlükçü bir anayasa yapıyor. Bu iğrenç bir şey.

MG :  Besim Tibuk 8 Eylül 1994’te İstanbul’da LDP – Türkiye Dış Politikası konulu bir söyleşide “Yunanistan’a Elen Cumhuriyeti diyelim, biz onlar için bir tehdidiz” demişti. Ama Yunanistan’ın topraklarımızda gözü olduğu da biliniyor. Siz de Besim Tibuk ile aynı düşüncelere katılır mısınız?

CT :  O sözlerin arkasında dururum. İlişkileri yumuşatmak için onlar kendilerine Elen Cumhuriyeti diyorsa biz de diyebiliriz. O dönem çok geride kaldı. Geçenlerde Yunanistan Eski Başbakanı Niçopakis’in yemeğine katıldım. İlişkilerimiz son yılların en iyi konumunda. Yunanistan’ın zor günler geçirdiğini de biliyoruz. Fakir insanlar gururlarına daha düşkün oluyorlar. Onları onore etmek, biraz suyuna gitmek, tavizler vermek bize bir şey kaybettirmez. Gerçek ortada. AB’ye girmek için onlara ihtiyacımız var.

MG :  Size isteyen herkes çok rahat ulaşabiliyor. Peki Cem Toker başbakan olduğunda yine halk bu kadar rahat ulaşabilecek mi? Yoksa siz de 50-100 korumayla gezecek misiniz?

CT :  Burnum büyümez onu garanti edebilirim. İş yoğunluğundan dolayı erişim zorlaşırsa bilemem. Gene sırt çantamı alır, parti binasına girerim. Ben böyle yetiştim. Hepimizin kanı kırmızı. Öyle havalara girmeye hiç gerek yok. Mühim olan insanları mutlu etmektir, ben de buna çalışırım.

Röportaj : E.KÜÇÜK

Yayınlandığı Adresler:

http://onedio.com/haber/turkiye-intihar-etmek-istiyorsa–110182

http://www.muhalifgazete.com/68447–Cem-Toker-Turk…

Amerikancı Ilımlı İslam Rejimini Tamamlamak İstiyorlar ! – Merdan YANARDAĞ Röportajı

0

merdanTürkiye basının haber bulmakta hiç zorlanmayacağı ülkelerden birisi. Son dönemde kimilerinin ‘Barış süreci’, kimilerinin ‘terör örgütü ile pazarlık süreci’ dediği günleri yaşıyoruz. Sürekli değişen gündemde bilen de bilmeyen de konuşurken zihinler bulanıyor. Tam bir bilgi karmaşasının hakim olduğu günlerde yaşanan süreçleri muhalif basının yükselen değeri Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, yılların gazetecisi Merdan Yanardağ’a sorduk. Yılların verdiği tecrübeyle olaylara farklı yönlerden bakabilen usta gazeteci Merdan Yanardağ’ın açıklamaları çok ses getirecek.

 Şuanda Herkes Suç İşliyor 

Ercan Küçük (EK) :  Bakanlıklardan, valiliklerden ‘TC’ ibaresinin kaldırılması çok tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Abdullah Öcalan’ın mektubu Diyarbakır’da okundu. Sizce bu yaşananlar kardeşlik ve barış süreci midir? Yoksa PKK’ya teslim süreci midir?

Merdan Yanardağ (MY) :  Barış süreci ya da İmralı Süreci diye değerlendirilen siyasal girişime eleştirel yaklaşmayı doğru buluyorum. Çünkü bu girişimden  Türkiye’de adil, demokratik, onurlu bir barışın çıkacağından derin kuşkularım var.  Bu daha çok AKP iktidarının kendi siyasal ihtiyaçları ve gelecek planlamasına uygun olarak tasarlanmış bir girişimdir.

 AKP, Amerikancı örtülü bir darbeyle iktidara gelen bir siyasi oluşum. Türkiye’de gerici diktatörlük anayasasını kabul ettirerek, uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığı Amerikancı ılımlı İslam rejiminin kuruluşunu sonuçlandırmak istiyor. Rejim değişikliğini hukuksal ve siyasal güvencelere bağlamak için bu adımı attığını düşünüyorum. Samimi değil, kapsamı açıklanmamış, toplumla paylaşılmamış, yasal ve hukuksal zemini yaratılmamış bir girişim bu… Bu sürecin nasıl işleyeceğini bilmiyoruz.

 Örneğin şuanda herkes terörle mücadele kanununun 6. Maddesine göre suç işliyor. Yarın kalkıp bir savcı soruşturma başlattığı takdirde yapılabilecek bir şey yok. Durum böyle olunca sürecin nasıl evrileceği konusunda da kimsenin bir fikri yok. AKP diyor ki, “Siz önce anayasaya, başkanlık sistemine evet deyin” sonrasına bakarız. Böyle şey olabilir mi?

 AKP’nin yeni anayasa ile kurmaya çalıştığı başkanlık sistemi, faşizan yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bir anayasaya evet dediğiniz takdirde bu açılım, barış ya da İmralı süreci denen girişim de sonuçlanacağa benziyor. Dikkat ederseniz Kandil’deki PKK liderleri de, yurt dışındaki yöneticileri de bir yasal hazırlık yapılmadan geri çekilmeyeceklerini belirtiyorlar. Kendilerini yasal bakımdan güvende hissetmiyorlar.

 Bu sürece daha dikkatli bakabilmek için önce basına sızan İmralı tutanaklarını değerlendirmek lazım. Abdullah Öcalan burada AKP’nin sunduğu yeni anayasayı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanlığını destekleyeceklerini belirtiyor. Yani öyle anlaşılıyor ki PKK ile AKP arasında gizli bir mutabakat sağlanmış durumda. Bu destek önümüzdeki dönemde bir referandum söz konusu olacaksa çok ciddi bir gelişmedir. Bu anlaşma referandum sandığına oy olarak yansıyacaktır.

Bu dönemde Recep Tayyip Erdoğan ve AKP toplumun değişik kesimleriyle uzlaşma arayışı içinde. Hatırlayalım Genelkurmay 2. Başkanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı yapmış E. Orgeneral Ergin Saygun ağır bir kalp ameliyatı olmuş, Erdoğan da, Ergin Saygun’u hastanede yoğun bakım odasında ziyaret etmişti. Bir kere yoğun bakım odasına öyle girilmez. Flaşlar, kameralar ve bir gazeteci ordusu… Oırada Saygun’un hayatı riske atılarak bir kamuoyu oluşturma çalışması yürütüldü. Böylece ulusalcı kesime lede bir uzlaşma arayışı içinde olduklarını göstermek istediler.

 Bu ziyaretin hemen öncesinde de Erdoğan uzun tutukluluk sürelerini, tutuklu yargılamaları, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki hukuksuzlukları eleştirmeye başladı. Bu konuşmaları ilk kez dinleyen birisi Ergenekon davasının en önemli mağdurunun Başbakan olduğunu zanneder. Bu dönem bir yandan PKK ile uzlaşmayı, çatışmasız bir ortam yaratmayı, diğer yandan da askerlerle belli bir uzlaşma aramayı birlikte denediler.

 Ancak 8 Nisan’da Silivri’de on binlerce insanın oradaki hukuk dışı özel mahkemeyi kuşatması, adalet arayışını çok yüksek sesle ve radikal bir biçimde ifade etmesi üzerine zaten bu oyun bozuldu. Bütün bunlarla birlikte değerlendirdiğimizde “İmralı Süreci” denilen bu girişim, AKP’nin gerici ve faşizan anayasasının topluma kabul ettirmek için devreye sokulan bir taktik olarak değerlendirilebilir.

 AKP ve Erdoğan daha önce birçok kez yaptıkları gibi bu konuda da ilgili kesimlere ve çevrelere, deyim yerindeyse ‘kazık atmaya’ hazırlanıyor. Çünkü hiçbir yasal bağlayıcılıkları yok. Yarın bir gün AKP bundan, yani barış girişiminden ben vazgeçtim dese ne olacak? Yapacak bir şey yok. Çünkü bu süreci devam ettirmek için bir yasal dayanağı yok. Ama bu arada Abdullah Öcalan’ın mektubu devlet görevlileri, askerler tarafından Diyarbakır’a götürülüp ilgililere teslim edilip Diyarbakır merkezde yüzbinlerce kişiye okunuyor. Temaslar sürdürülüyor, görüşmeler yapılıyor, mektuplar götürülüyor. Bütün bunlar ilgili yasalarda suç olduğuna göre bunu ortadan kaldırmadan, yeni bir yasal düzenleme gerçekleştirmeden bu süreci devam ettirmek mümkün değil.

 İnsanların Barış Özlemi İstismar Ediliyor

EK :  Özellikle bazı aydınların sürece destek verdiğini görüyoruz. Karşı çıkanlar analar ağlasın istiyor deniliyor.

MY :  İnsanların barış özlemi burada istismar ediliyor. Şurası çok açık ki, bu ülkede vicdan sahibi hiç kimse akan kanın durmasına, silahların susmasına karşı çıkmaz. Dolayısıyla ortada bir şantaj ve müstehcen bir teklif var. Tablo şöyle, “Bu anayasaya evet deyin, eğer evet demezseniz siz barışa karşısınız ve kan akmasından yanasınız demektir” diye insanları saçma bir ikilem içine hapsetmeye çalışıyorlar.

Başka bir anlatımla, “Siz evet deyin arkasından barış gelecek, biz uzlaşacağız, bu sorunu çözeceğiz” diyorlar. Nasıl çözeceksiniz? O belli değil. Toplum bir şantajla karşı karşıya bırakıldı. Buna itiraz etmek lazım. Vicdan sahibi hiç kimse akan kanın devam etmesini savunamaz. Bunu bildikleri için bu çok önemli toplumsal talebi kendi siyasal projeleri için bir araç olarak kullanmak istiyorlar. İşte bu bir ahlaksız tekliftir.

 EK :  İnsanları bu süreci desteklemeye mahkum ediyorlar diyorsunuz. Darbe dönemlerinde de yaşanan kaostan dolayı halk “kaos yeter ki bitsin, artık ne olursa olsun, ordu gelsin iktidara” diyecek duruma getirilmiş, sonrasında hazırlanan anayasalara evet demek zorunda bırakılmıştı. Bu süreçler arasında bir benzerlik yok mu?

MY :  Evet var. Çatışmaların tırmanması, bölgeden şehit cenazelerinin gelmesi, insanların ölmesi, 30 yıl devam eden bu savaşın daha da tırmanması, toplumu bıktırdı, daha da bıktıracaktır. Onları silahlar sussun da ne olursa olsun noktasına getirecektir. AKP işte toplumdaki bu barış talebini istismar ediyor. Kendi siyasal çıkarları için, gerici faşizan bir anayasayı ülkeye kabul ettirmek için toplumdaki barış istemi bir araç olarak kullanıyor.

 Oysa hiçbir eleştirinin dikkate alınmadığı, toplumda tartışılmayan, AKP’nin tek başına hazırlayarak topluma dayattığı yeni anayasada devlet başkanı bakanlar kurulu üyelerinin hepsini kendisi atıyor. Yani her bir bakan aslında başkanın danışmanı oluyor. Bu danışmanları istediği zaman değiştirebiliyor. Bakanlar kurulu meclise karşı değil başkana karşı sorumlu oluyor. Meclis bir aksesuara dönüşüyor. Danışma meclisi niteliği kazanıyor.

Onun ötesinde devlet başkanı atadığı bakanlarla beraber yüksek mahkemedeki üyelerin en az 2/3ünü de kendisi atıyor. Yargıtay ve Danıştay ortadan kaldırılıyor. Böyle bir yetki Hitler de bile yoktu. Askeri darbe dönemlerindeki diktatörlerde bile yoktu. Böyle bir rejime evet demek karşılığında silahların susmasını vadediyorlar. PKK da buna evet demiş durumda. Ortada AKP ve PKK arasında oluşan bir blok var. PKK, tutuklu ve hükümlü örgüt mensuplarının serbest bırakılması, yerel yönetimlerin özerkliğinin göreceli olarak geliştirilmesi karşılığında bütün talep ve isteklerini geri çekmiş durumda.

Şunu unutmayalım; Türkiye’nin batısında gerici faşizan bir diktatörlük varken doğu ve güneydoğusu özgür ve demokratik olamaz. Bu ülkenin ilericileri, yurtseverler, demokratları bu girişime karşı çıkmalıdır.

 Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz

EK :  Yılların gazetecisi Merdan Yanardağ’ın çözüm önerisi nedir? AKP nasıl bir yol izlerse destek olur?

MY :  Ben bu iktidara hiçbir biçimde destek vermem, verilmesini de doğru bulmam…. Çünkü eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Bu iktidarın sorunu doğru bir biçimde, adil, demokratik, onurlu ve barışçıl şekilde  çözeceğine inanmıyorum. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru götürüyorlar ülkeyi. Bu bir karşı devrim iktidarıdır. Bir önceki çağın değerler dünyasından referans alan ve esas olarak insan hakkına, aydınlanmaya, bilime ve bilgiye karşı gelişen bir karşı devrim iktidarıdır söz konusu olan.

Ben Türkiye’de gerçek bir barışın ancak cumhuriyetçi güçlerin, yurtseverlerin, solun ve aydınlanmacı toplum kesimlerinin, laik, aydınlanmacı ve solcu Kürt siyasetçilerin birliğiyle gerçekleşeceğine inanıyorum. Birinci Cumhuriyetin AKP-Cemaat koalisyonu tarafından tasfiye edildiği bu dönemden sonra yeni bir devrimci cumhuriyet ancak bu temeller üzerinden oluşturulur diye düşünüyorum.

EK :  Ülkenin bir çok yerinde AKP’nin uygulamalarının protesto edildiğini görüyoruz. Buna rağmen 10 yılı aşkın süredir iktidardalar. Ve yapılan seçim anketlerinde yine tek parti olarak gözüküyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

MY :  Bu bir strateji. Ben AKP’nin çekirdek oyunun  %10-15 civarında olduğunu düşünüyorum. Merkez sağ çöktü. Merkez sağın oyları aslında siyasal İslamcı bir parti olan AKP’ye gidiyor. AKP’ye verilen oyların büyük bir bölümü AKP’ye cumhuriyeti tasfiye etmesi, laik eğitim sistemini çökertmesi için verilmiş değil.

 Önemli ölçüde medyanın ele geçirildiği, toplumun yanlış yönlendirildiği bir takım liberal aydının kendilerine sağlanan çıkarlar karşılığında iktidara destek verdiği bir dönem yaşadık. Toplum yönlendirilmeye açık. Aslında 1950’lerden beri gelişen bir süreç bu… İmam hatip liselerinin yaygınlaşması, köy enstitülerinin ve halk evlerinin kapatılması, aydınlanmacı, laik ve pozitif eğitimin tasfiye edilmesi hep bu projenin önemli etapları.., cumhuriyetin kurucu güçleri ve Türk burjuvazisi kendi devriminin sonuçlarından korktu. Kız çocuklarının okula gönderilmediği, ortalama eğitimin 3,5 yıl olduğu bir dönem yaşandı Türkiye’de.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de 2 askeri darbe yapıldı. Siyasal İslamcılar, dinciler ikisinde de darbeyi destekledi. Kendi sicilleri son derece kirlidir. O nedenle kendilerini aklayacak bir geçmiş aradıkları için 28 Şubat’a darbe deyip duruyorlar. Darbe görmesek 28 Şubat’ın neredeyse darbe olduğuna inanacağız. Sanki meclis kapatıldı, hapishaneler doldu, gazeteler kapatıldı, insanlar tutuklandı! Erbakan 28 Şubat 1997’den 4,5 ay sonra istifa etti. Dünyada hiç böyle bir darbe görülmüş müdür?

Bu toplum manipüle edildi. ABD bir ılımlı İslam ülkesi modeli yaratmak istedi. BOP’un bir parçası olarak bölge hâkimiyetini sağlamak için Amerikancı bir İslam, batı yanlısı bir İslam yaratmak demektir. Birinci Cumhuriyetin tasfiye edildiği, sandıksal, seçimlerde İslamcı partilerin gidip geldiği bir rejim yaratmaya çalıştılar Türkiye’de.  Arap baharı denen operasyonda da Türkiye model olarak gösterildi. Dikkat edin bütün Arap dünyasının 1. Cumhuriyetleri yıkıldı. Arap Baharı niye Katar’da, Bahreyn’de, Körfez Emirlikleri’nde, Suudi Arabistan’da ve diğer ortaçağ atığı kraliyet rejimleri ve emirliklerde yaşanmadı da genellikle Türk devrimini model olarak gören cumhuriyetlerde yaşandı? Libya’da Türkiye hayranı olan, Türkiye’de harp okullarında okumuş, ne kadar sorunlu olursa olsun Kaddafi rejimi yıkıldı ve yerine El-Kaidecilerden, haydutlardan oluşan bir rejim geçti. İlk aldıkları karar neydi? Şeriat hükümlerini devreye soktular ve erkekler 4 kadınla evlenebilir dediler. Ya Allah belanızı versin! Siz rejimi bunun için mi yıktınız? Tunus’ta aynı şey oldu. Mısır’da gerici Müslüman kardeşler iktidara geldi. Elbette bu tablonun oluşmasında söz konusu rejimlerin yozlaşmalarının payı çok büyüktür.  Ama söyler misiniz, Körfez emirlikleri ve Suudi Krallığı demokratik rejimler mi?

Irak’ın yıkılmasının da nedeni budur, Suriye’ye saldırının anlamı da… Suriye, Arap dünyasında ayakta kalmış, kadınların çalıştığı, eğitimde yer aldığı, seçme ve seçilme hakkının bulunduğu laik tek ülkedir. Suudi Arabistan, Katar ve Bahreyn’de kadınların seçme ve seçilme hakkı, otomobil kullanma hakkı yok, yanlarında 18 yaş üstü erkek akrabaları olmadan dışarı çıkmaları yasak. Suudi Kralının 18, veliaht prensin 38 karısı var. Şimdi bu ülkeler kalkıp Suriye’ye demokratik reformlar yap diyorlar. Böyle bir komedi görülmüş müdür?

Türkiye bu ülkeler için bir modeldi. Ama onlar Batı’yı yakalayacak bir aydınlanma ve modernleşme modeli istemediler. Daha kolay yönetebilecekleri, dinin toplumsal ve siyasal hayatı belirlediği rejimleri tercih ettiler. Bu nedenle Türkiye’de daha İslami bir rejim kurulmalıydı. İhtiyaç böyle olunca AKP planlandı ve organize edildi. AKP bir Amerikan projesidir.

 AKP’ye verilen toplumsal destek hiç abartılmamalı, ama küçümsenmemelidir de… 2007’deki seçimlerde hile yapıldığını çok net olarak söyleyebilirim. Seçimler adil şekilde yapılmadı. Türkiye’de, ABD’de yasaklanan yazılımlar kullanılıyor seçim sisteminde. İstanbul’da çok somut olarak Beyoğlu’nda, Beykoz’da, Üsküdar’da, Tuzla’da, Beylikdüzü’nde seçimlerde hile yapıldığını biliyoruz. Bunlar olmasaydı şuan İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKP’de değil, muhalefette olacaktı.

Burada bir başarıdan daha çok topyekûn hileye, yönlendirmeye/güdülemeye dayalı, akıl tutulmasına ve insanların bilinçlerini teslim alınmasına dayalı bir yöntemden söz edebiliriz.

CHP’yi Terbiye Etmeye Çalışan Güçler Var

EK :  8 Nisan’da siz de Silivri’deydiniz. CHP’den 41 vekil de katıldı. Daha sonrasında Muharrem ince “Biz oraya  Ergenekoncuları desteklemeye gitmedik” diye açıklama yaptı. Bu açıklamayı da katarak Yeni CHP- Eski CHP tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY :  Muharrem İnce’nin bunları tam olarak ne anlamda söylediğini bilmiyorum. Ancak şurası açık ki Ergenekon diye bir örgüt yok! Bu bir tertip. Bu davalar AKP’nin rejimi değiştirmek için kullandığı bir araç. Ergenekon, Balyoz ve diğer davalar böyle. 2008’den beri Türkiye’de adliye ve polis içindeki bir çeteleşmeye bağlı darbe gerçekleştirilmiştir. Hala böyle bir örgütün uydurulmuştur. Böyle bir örgüt olsa bile Silivridekiler bu örgütün üyesi değildir. Dava dosyalarında tek bir gerçek kanıt yoktur.

Bence CHP’nin Ergenekon davaları konusunda bugüne kadar aldığı tutum olumlu. Bu konuda CHP’nin kafasının karışık olduğu da ortada… Partiyi daha liberal bir çizgiye çekmek için çalışan belli güçlerin olduğu, “Amerika’yla anlaşmalı ve uzlaşmalıyız, başka türlü iktidara gelemeyiz, partiyi merkeze çekmeliyiz” diyen, hatta Cemaatle ilişki kurmayı talep eden bir kesimin de olduğu da çok açık.

Oysa Türkiye’de 2 tane liberal, Amerikancı partiye ihtiyaç yok. CHP’nin kendi kuruluş felsefesinden, ilkelerinden uzaklaşması asıl yenilgisi olacaktır. Başkalarına benzeyerek değil, kendi özgün siyasetinizi, programınızı geliştirerek iktidar olursunuz. CHP’yi terbiye etmek ve yeni düzenin muhalefet partisi olarak yeniden biçimlendirmek isteyen güçler var. Bu güçlere karşı dikkatli olunmalıdır, aksi halde bunun CHP’nin sonu olacağını düşünüyorum.

EK :  Yaşanan Ergenekon davası tartışmalarında Ergenekoncularla Abdullah Öcalan’a karşılıklı af çıkacağı konuşuluyor. Siz bu af tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY  :  Ergenekon davasını açtılar, insanları tutukladılar ve bir rehin gibi Silivri toplama kampında tutuyorlar. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargah gibi davalardan tutuklananlar ve hüküm giyenler için af çıkartıyoruz diyerek yapacaklar yasal düzenlemeyi. Bunun sonunda toplumsal barışı, uzlaşmayı sağlayacağız diyecekler. Ancak bu aftan esas olarak PKK ve KCK tutukluları ve hükümlüleri de yararlanacak. Asıl amacın da bu olduğu anlaşılıyor.

Çünkü hedeflerine ulaştıklarını, 1. Cumhuriyeti yıkıp yerine Amerikancı, ılımlı İslamcı rejim, faşizan bir diktatörlük kurduklarını düşünüyorlar artık. Gerilimi düşürmek için bir af çıkaracaklar. Ama bu aftan esas olarak Abdullah Öcalan ve PKK’lılar yararlanacak. Ben Ergenekoncular diye bir grubun olduğunu düşünmüyorum. Çünkü gerçek Gladyo şuanda işbaşında. Gladyo’nun merkezi polise kaydı. Gladyo bir ABD ve NATO yapılanmasıdır. Bildiğimiz bu yapılanma iktidarın denetimi altında hala varlığını sürdürüyor. Bu davayı tertipleyen de sözünü ettiğim Gladyo’dur.

İnsanlar bu çirkin bir oyun için Silivri’de rehin tutuluyor.

EK :  Üniversitelerdeki Hizbullah-PKK kavgalarını bu süreçte nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY :  Hizbullahın saldırısının anlamı şudur: PKK ile AKP arasında ortaya çıkan uzlaşma çeşitli Kürt siyasal çevrelerinde de rahatsızlık yarattı. Çünkü BDP’nin sol ve laik kanadının tasfiye edilmesini de gerektiriyor bu anlaşma. Hizbullah’ın yasal partisi Hüda Par’ın Başkanı “Aslında biz anlaşırız ama bunu Türk ve Kürt solu ile Aleviler engelliyor” dedi. Kürt solcular diye bahsettikleri laik Kürt çevreler, Türk solu diye ifade ettikleri de aydınlanmacı, cumhuriyetçi, laik, sol ve sosyalist çevreler.

Hizbullah tarafından yapılan bu saldırılar solcu olan Kürt gençlerine, öğrencilere yönelik başladı ve bütün solcu gençlik çevrelerine ve örgütlerine yöneldi. Bu çatışmaların devam edeceğini ve yayılabileceğini düşünebiliriz. Esas olarak bu gelişmelerle bu saldırılar arasında çok bir ilişki olduğunu düşünüyorum.

EK :  Bağımsız dergisinde geçen haftanın kapak konusu da olan Abdullah Gül- Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşanan gerginlikten bahsedelim. AKP’nin PKK ile yakınlaşmasından sonra AKP- Liberaller, AKP-Cemaat ilişkisinde bu dönemde neler olabilir?

MY :  Ne olacağını kestirmek zor.  Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan arasında bir gerilim yaşandığı çok açık. Erdoğan tek adam rejimini kurmak, kendi başkanlığını garantiye almak için elinden geleni yapıyor. Bunun da AKP’de belirli bir rahatsızlık yarattığı ortada. A. Gül genellikle AKP’de bu gidişten rahatsızlık duyan çevreleri temsil etmek ve daha uzlaşmacı bir tutum izlemek istiyor. Erdoğan ise hiçbir biçimde iktidarını paylaşacak bir düzenlemeyi kabul etmiyor.

Erdoğan cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olarak siyasete veda etmeyi planlıyor. Abdullah Gül ise Erdoğan sonrası partinin liderliğini üstlenmeyi, parlamenter rejimin devam etmesini sağlamak üzerine kurmuş stratejisini. Abdullah Gül daha geleneksel ve Türkiye siyasetinin yerleşik güçleriyle daha ilişkili bir pozisyonda duruyor. Tayyip Erdoğan ise faşizan başkanlık rejimi konusundaki ısrarlarını koruyor. Ne olacağını kestirmek zor ama bu rekabette şuanda avantajlı olan Tayyip Erdoğan gibi duruyor. Zaten Bağımsız Dergisi’nin kapsamlı bir şekilde hazırladığı dosyalar okunduğu taktirde bu ayrıntılar görülecektir.

Yurt Gazetesi Baskılara Boyun Eğmeyecek

EK :  Yurt Gazetesi yapılan baskılara rağmen her geçen gün büyüyor.  Bu süreçte Hatay muhabiriniz Hasan Kabakulak ve genç muhabiriniz Sami Menteş tutuklandı. Bağımsız Dergisi’ni de çıkartıyorsunuz. Yurt Gazetesi okurlarına başka süprizler de yapacak mı? Özellikle Sami Menteş hakkındaki düşüncelerinizi almak isteriz.

MY :  Sami Menteş  çok başarılı bir genç  arkadaşımız. DHKP-C  operasyonu kapsamında tutuklandı. Onun tutuklanması için hiçbir gerekçe yoktu. Bunu Yurt Gazetesi’ne yönelik bir saldırı, göz dağı verme, üzerimizde baskı uygulamak için yaptılar. Hatay muhabirimiz Hasan Kabakulak da Suriye’ye bilgi götürmek iddiasıyla tutuklandı. Tam bir saçmalık. Karakulak uzun süredir bölgede gazetecilik yapan, yerel gazetelerde yöneticilik yapan, tv programları yapan, tanınmış bir yerel gazeteci.

Bütün bunlar, Yurt Gazetesi’nin etkili bir çizgide gelişip büyümesinin yansıttığı rahatsızlıktan kaynaklanıyor.  Bu baskılar bizi yıldıramayacak. Bunu özellikle belirtmek isterim. Sami Menteş ve Hasan Kabakulak arkadaşlarımızın sonuna kadar yanlarında olacağız. Her iki arkadaşımızın da gazetemizde işleri sürüyor ve bir dayanışma için bazı haberlere bu arkadaşlarımızın imzalarını atıyoruz.

Yurt Gazetesi medyanın çok büyük bir bölümünün iktidarın denetimine girdiği, merkez medyanın iktidarın elinde rehin olduğu bir dönemde özgürlük ortamı oluşturdu. Biz açtığımız özgürlük penceresini genişleteceğiz. Biz etkili bir entelektüel muhalefet odağı haline gelmeye başladık. Yazar kadromuz Ayşenur Arslan ve Mustafa Sönmez’in de katılımıyla daha da güçlendi. Yakında yeni isimler de kadromuza katılacak.

Yurt hızla büyüyerek Türkiye’nin en etkili gazetelerinden biri haline gelecek. Haberi eğmeden bükmeden ve karartmadan okurlarımıza ulaştırmaya çalışıyoruz. Pornografik ve kadını aşağılayan bir dil kullanmıyor, lümpen bir üsluptan kaçınıyoruz. Hakarete, küfüre dayanmayan bilgiye dayalı ve haberde objektif ölçüleri gözeten bir anlayışla gazetecilik yapıyoruz. Bunun toplumda bir karşılığı olduğunu gördük. Biz bu çizgiyi sürdüreceğiz. Okurlarınızdan çok büyük bir desteğe ihtiyacımız olduğunu belirtmeliyim. Dayandığımız tek güç bizim okurlarımız ve toplumun bize verdiği destek.

Sizlere de başarılar diler, teşekkür ederim.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.muhalifgazete.com/66591-Amerikanci-Ilimli-islam-Rejimini-Tamamlamak-istiyorlar-.htm

http://onedio.com/haber/amerikanci-ilimli-islam-rejimini-tamamlamak-istiyorlar–102576

Amerikancı Ilımlı İslam Rejimini Tamamlamak İstiyorlar ! – Merdan YANARDAĞ Röportajı

0

merdanTürkiye basının haber bulmakta hiç zorlanmayacağı ülkelerden birisi. Son dönemde kimilerinin ‘Barış süreci’, kimilerinin ‘terör örgütü ile pazarlık süreci’ dediği günleri yaşıyoruz. Sürekli değişen gündemde bilen de bilmeyen de konuşurken zihinler bulanıyor. Tam bir bilgi karmaşasının hakim olduğu günlerde yaşanan süreçleri muhalif basının yükselen değeri Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, yılların gazetecisi Merdan Yanardağ’a sorduk. Yılların verdiği tecrübeyle olaylara farklı yönlerden bakabilen usta gazeteci Merdan Yanardağ’ın açıklamaları çok ses getirecek.

 Şuanda Herkes Suç İşliyor 

Ercan Küçük (EK) :  Bakanlıklardan, valiliklerden ‘TC’ ibaresinin kaldırılması çok tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Abdullah Öcalan’ın mektubu Diyarbakır’da okundu. Sizce bu yaşananlar kardeşlik ve barış süreci midir? Yoksa PKK’ya teslim süreci midir?

Merdan Yanardağ (MY) :  Barış süreci ya da İmralı Süreci diye değerlendirilen siyasal girişime eleştirel yaklaşmayı doğru buluyorum. Çünkü bu girişimden  Türkiye’de adil, demokratik, onurlu bir barışın çıkacağından derin kuşkularım var.  Bu daha çok AKP iktidarının kendi siyasal ihtiyaçları ve gelecek planlamasına uygun olarak tasarlanmış bir girişimdir.

 AKP, Amerikancı örtülü bir darbeyle iktidara gelen bir siyasi oluşum. Türkiye’de gerici diktatörlük anayasasını kabul ettirerek, uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığı Amerikancı ılımlı İslam rejiminin kuruluşunu sonuçlandırmak istiyor. Rejim değişikliğini hukuksal ve siyasal güvencelere bağlamak için bu adımı attığını düşünüyorum. Samimi değil, kapsamı açıklanmamış, toplumla paylaşılmamış, yasal ve hukuksal zemini yaratılmamış bir girişim bu… Bu sürecin nasıl işleyeceğini bilmiyoruz.

 Örneğin şuanda herkes terörle mücadele kanununun 6. Maddesine göre suç işliyor. Yarın kalkıp bir savcı soruşturma başlattığı takdirde yapılabilecek bir şey yok. Durum böyle olunca sürecin nasıl evrileceği konusunda da kimsenin bir fikri yok. AKP diyor ki, “Siz önce anayasaya, başkanlık sistemine evet deyin” sonrasına bakarız. Böyle şey olabilir mi?

 AKP’nin yeni anayasa ile kurmaya çalıştığı başkanlık sistemi, faşizan yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bir anayasaya evet dediğiniz takdirde bu açılım, barış ya da İmralı süreci denen girişim de sonuçlanacağa benziyor. Dikkat ederseniz Kandil’deki PKK liderleri de, yurt dışındaki yöneticileri de bir yasal hazırlık yapılmadan geri çekilmeyeceklerini belirtiyorlar. Kendilerini yasal bakımdan güvende hissetmiyorlar.

 Bu sürece daha dikkatli bakabilmek için önce basına sızan İmralı tutanaklarını değerlendirmek lazım. Abdullah Öcalan burada AKP’nin sunduğu yeni anayasayı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanlığını destekleyeceklerini belirtiyor. Yani öyle anlaşılıyor ki PKK ile AKP arasında gizli bir mutabakat sağlanmış durumda. Bu destek önümüzdeki dönemde bir referandum söz konusu olacaksa çok ciddi bir gelişmedir. Bu anlaşma referandum sandığına oy olarak yansıyacaktır.

Bu dönemde Recep Tayyip Erdoğan ve AKP toplumun değişik kesimleriyle uzlaşma arayışı içinde. Hatırlayalım Genelkurmay 2. Başkanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı yapmış E. Orgeneral Ergin Saygun ağır bir kalp ameliyatı olmuş, Erdoğan da, Ergin Saygun’u hastanede yoğun bakım odasında ziyaret etmişti. Bir kere yoğun bakım odasına öyle girilmez. Flaşlar, kameralar ve bir gazeteci ordusu… Oırada Saygun’un hayatı riske atılarak bir kamuoyu oluşturma çalışması yürütüldü. Böylece ulusalcı kesime lede bir uzlaşma arayışı içinde olduklarını göstermek istediler.

 Bu ziyaretin hemen öncesinde de Erdoğan uzun tutukluluk sürelerini, tutuklu yargılamaları, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki hukuksuzlukları eleştirmeye başladı. Bu konuşmaları ilk kez dinleyen birisi Ergenekon davasının en önemli mağdurunun Başbakan olduğunu zanneder. Bu dönem bir yandan PKK ile uzlaşmayı, çatışmasız bir ortam yaratmayı, diğer yandan da askerlerle belli bir uzlaşma aramayı birlikte denediler.

 Ancak 8 Nisan’da Silivri’de on binlerce insanın oradaki hukuk dışı özel mahkemeyi kuşatması, adalet arayışını çok yüksek sesle ve radikal bir biçimde ifade etmesi üzerine zaten bu oyun bozuldu. Bütün bunlarla birlikte değerlendirdiğimizde “İmralı Süreci” denilen bu girişim, AKP’nin gerici ve faşizan anayasasının topluma kabul ettirmek için devreye sokulan bir taktik olarak değerlendirilebilir.

 AKP ve Erdoğan daha önce birçok kez yaptıkları gibi bu konuda da ilgili kesimlere ve çevrelere, deyim yerindeyse ‘kazık atmaya’ hazırlanıyor. Çünkü hiçbir yasal bağlayıcılıkları yok. Yarın bir gün AKP bundan, yani barış girişiminden ben vazgeçtim dese ne olacak? Yapacak bir şey yok. Çünkü bu süreci devam ettirmek için bir yasal dayanağı yok. Ama bu arada Abdullah Öcalan’ın mektubu devlet görevlileri, askerler tarafından Diyarbakır’a götürülüp ilgililere teslim edilip Diyarbakır merkezde yüzbinlerce kişiye okunuyor. Temaslar sürdürülüyor, görüşmeler yapılıyor, mektuplar götürülüyor. Bütün bunlar ilgili yasalarda suç olduğuna göre bunu ortadan kaldırmadan, yeni bir yasal düzenleme gerçekleştirmeden bu süreci devam ettirmek mümkün değil.

 İnsanların Barış Özlemi İstismar Ediliyor

EK :  Özellikle bazı aydınların sürece destek verdiğini görüyoruz. Karşı çıkanlar analar ağlasın istiyor deniliyor.

MY :  İnsanların barış özlemi burada istismar ediliyor. Şurası çok açık ki, bu ülkede vicdan sahibi hiç kimse akan kanın durmasına, silahların susmasına karşı çıkmaz. Dolayısıyla ortada bir şantaj ve müstehcen bir teklif var. Tablo şöyle, “Bu anayasaya evet deyin, eğer evet demezseniz siz barışa karşısınız ve kan akmasından yanasınız demektir” diye insanları saçma bir ikilem içine hapsetmeye çalışıyorlar.

Başka bir anlatımla, “Siz evet deyin arkasından barış gelecek, biz uzlaşacağız, bu sorunu çözeceğiz” diyorlar. Nasıl çözeceksiniz? O belli değil. Toplum bir şantajla karşı karşıya bırakıldı. Buna itiraz etmek lazım. Vicdan sahibi hiç kimse akan kanın devam etmesini savunamaz. Bunu bildikleri için bu çok önemli toplumsal talebi kendi siyasal projeleri için bir araç olarak kullanmak istiyorlar. İşte bu bir ahlaksız tekliftir.

 EK :  İnsanları bu süreci desteklemeye mahkum ediyorlar diyorsunuz. Darbe dönemlerinde de yaşanan kaostan dolayı halk “kaos yeter ki bitsin, artık ne olursa olsun, ordu gelsin iktidara” diyecek duruma getirilmiş, sonrasında hazırlanan anayasalara evet demek zorunda bırakılmıştı. Bu süreçler arasında bir benzerlik yok mu?

MY :  Evet var. Çatışmaların tırmanması, bölgeden şehit cenazelerinin gelmesi, insanların ölmesi, 30 yıl devam eden bu savaşın daha da tırmanması, toplumu bıktırdı, daha da bıktıracaktır. Onları silahlar sussun da ne olursa olsun noktasına getirecektir. AKP işte toplumdaki bu barış talebini istismar ediyor. Kendi siyasal çıkarları için, gerici faşizan bir anayasayı ülkeye kabul ettirmek için toplumdaki barış istemi bir araç olarak kullanıyor.

 Oysa hiçbir eleştirinin dikkate alınmadığı, toplumda tartışılmayan, AKP’nin tek başına hazırlayarak topluma dayattığı yeni anayasada devlet başkanı bakanlar kurulu üyelerinin hepsini kendisi atıyor. Yani her bir bakan aslında başkanın danışmanı oluyor. Bu danışmanları istediği zaman değiştirebiliyor. Bakanlar kurulu meclise karşı değil başkana karşı sorumlu oluyor. Meclis bir aksesuara dönüşüyor. Danışma meclisi niteliği kazanıyor.

Onun ötesinde devlet başkanı atadığı bakanlarla beraber yüksek mahkemedeki üyelerin en az 2/3ünü de kendisi atıyor. Yargıtay ve Danıştay ortadan kaldırılıyor. Böyle bir yetki Hitler de bile yoktu. Askeri darbe dönemlerindeki diktatörlerde bile yoktu. Böyle bir rejime evet demek karşılığında silahların susmasını vadediyorlar. PKK da buna evet demiş durumda. Ortada AKP ve PKK arasında oluşan bir blok var. PKK, tutuklu ve hükümlü örgüt mensuplarının serbest bırakılması, yerel yönetimlerin özerkliğinin göreceli olarak geliştirilmesi karşılığında bütün talep ve isteklerini geri çekmiş durumda.

Şunu unutmayalım; Türkiye’nin batısında gerici faşizan bir diktatörlük varken doğu ve güneydoğusu özgür ve demokratik olamaz. Bu ülkenin ilericileri, yurtseverler, demokratları bu girişime karşı çıkmalıdır.

 Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz

EK :  Yılların gazetecisi Merdan Yanardağ’ın çözüm önerisi nedir? AKP nasıl bir yol izlerse destek olur?

MY :  Ben bu iktidara hiçbir biçimde destek vermem, verilmesini de doğru bulmam…. Çünkü eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Bu iktidarın sorunu doğru bir biçimde, adil, demokratik, onurlu ve barışçıl şekilde  çözeceğine inanmıyorum. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru götürüyorlar ülkeyi. Bu bir karşı devrim iktidarıdır. Bir önceki çağın değerler dünyasından referans alan ve esas olarak insan hakkına, aydınlanmaya, bilime ve bilgiye karşı gelişen bir karşı devrim iktidarıdır söz konusu olan.

Ben Türkiye’de gerçek bir barışın ancak cumhuriyetçi güçlerin, yurtseverlerin, solun ve aydınlanmacı toplum kesimlerinin, laik, aydınlanmacı ve solcu Kürt siyasetçilerin birliğiyle gerçekleşeceğine inanıyorum. Birinci Cumhuriyetin AKP-Cemaat koalisyonu tarafından tasfiye edildiği bu dönemden sonra yeni bir devrimci cumhuriyet ancak bu temeller üzerinden oluşturulur diye düşünüyorum.

EK :  Ülkenin bir çok yerinde AKP’nin uygulamalarının protesto edildiğini görüyoruz. Buna rağmen 10 yılı aşkın süredir iktidardalar. Ve yapılan seçim anketlerinde yine tek parti olarak gözüküyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

MY :  Bu bir strateji. Ben AKP’nin çekirdek oyunun  %10-15 civarında olduğunu düşünüyorum. Merkez sağ çöktü. Merkez sağın oyları aslında siyasal İslamcı bir parti olan AKP’ye gidiyor. AKP’ye verilen oyların büyük bir bölümü AKP’ye cumhuriyeti tasfiye etmesi, laik eğitim sistemini çökertmesi için verilmiş değil.

 Önemli ölçüde medyanın ele geçirildiği, toplumun yanlış yönlendirildiği bir takım liberal aydının kendilerine sağlanan çıkarlar karşılığında iktidara destek verdiği bir dönem yaşadık. Toplum yönlendirilmeye açık. Aslında 1950’lerden beri gelişen bir süreç bu… İmam hatip liselerinin yaygınlaşması, köy enstitülerinin ve halk evlerinin kapatılması, aydınlanmacı, laik ve pozitif eğitimin tasfiye edilmesi hep bu projenin önemli etapları.., cumhuriyetin kurucu güçleri ve Türk burjuvazisi kendi devriminin sonuçlarından korktu. Kız çocuklarının okula gönderilmediği, ortalama eğitimin 3,5 yıl olduğu bir dönem yaşandı Türkiye’de.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de 2 askeri darbe yapıldı. Siyasal İslamcılar, dinciler ikisinde de darbeyi destekledi. Kendi sicilleri son derece kirlidir. O nedenle kendilerini aklayacak bir geçmiş aradıkları için 28 Şubat’a darbe deyip duruyorlar. Darbe görmesek 28 Şubat’ın neredeyse darbe olduğuna inanacağız. Sanki meclis kapatıldı, hapishaneler doldu, gazeteler kapatıldı, insanlar tutuklandı! Erbakan 28 Şubat 1997’den 4,5 ay sonra istifa etti. Dünyada hiç böyle bir darbe görülmüş müdür?

Bu toplum manipüle edildi. ABD bir ılımlı İslam ülkesi modeli yaratmak istedi. BOP’un bir parçası olarak bölge hâkimiyetini sağlamak için Amerikancı bir İslam, batı yanlısı bir İslam yaratmak demektir. Birinci Cumhuriyetin tasfiye edildiği, sandıksal, seçimlerde İslamcı partilerin gidip geldiği bir rejim yaratmaya çalıştılar Türkiye’de.  Arap baharı denen operasyonda da Türkiye model olarak gösterildi. Dikkat edin bütün Arap dünyasının 1. Cumhuriyetleri yıkıldı. Arap Baharı niye Katar’da, Bahreyn’de, Körfez Emirlikleri’nde, Suudi Arabistan’da ve diğer ortaçağ atığı kraliyet rejimleri ve emirliklerde yaşanmadı da genellikle Türk devrimini model olarak gören cumhuriyetlerde yaşandı? Libya’da Türkiye hayranı olan, Türkiye’de harp okullarında okumuş, ne kadar sorunlu olursa olsun Kaddafi rejimi yıkıldı ve yerine El-Kaidecilerden, haydutlardan oluşan bir rejim geçti. İlk aldıkları karar neydi? Şeriat hükümlerini devreye soktular ve erkekler 4 kadınla evlenebilir dediler. Ya Allah belanızı versin! Siz rejimi bunun için mi yıktınız? Tunus’ta aynı şey oldu. Mısır’da gerici Müslüman kardeşler iktidara geldi. Elbette bu tablonun oluşmasında söz konusu rejimlerin yozlaşmalarının payı çok büyüktür.  Ama söyler misiniz, Körfez emirlikleri ve Suudi Krallığı demokratik rejimler mi?

Irak’ın yıkılmasının da nedeni budur, Suriye’ye saldırının anlamı da… Suriye, Arap dünyasında ayakta kalmış, kadınların çalıştığı, eğitimde yer aldığı, seçme ve seçilme hakkının bulunduğu laik tek ülkedir. Suudi Arabistan, Katar ve Bahreyn’de kadınların seçme ve seçilme hakkı, otomobil kullanma hakkı yok, yanlarında 18 yaş üstü erkek akrabaları olmadan dışarı çıkmaları yasak. Suudi Kralının 18, veliaht prensin 38 karısı var. Şimdi bu ülkeler kalkıp Suriye’ye demokratik reformlar yap diyorlar. Böyle bir komedi görülmüş müdür?

Türkiye bu ülkeler için bir modeldi. Ama onlar Batı’yı yakalayacak bir aydınlanma ve modernleşme modeli istemediler. Daha kolay yönetebilecekleri, dinin toplumsal ve siyasal hayatı belirlediği rejimleri tercih ettiler. Bu nedenle Türkiye’de daha İslami bir rejim kurulmalıydı. İhtiyaç böyle olunca AKP planlandı ve organize edildi. AKP bir Amerikan projesidir.

 AKP’ye verilen toplumsal destek hiç abartılmamalı, ama küçümsenmemelidir de… 2007’deki seçimlerde hile yapıldığını çok net olarak söyleyebilirim. Seçimler adil şekilde yapılmadı. Türkiye’de, ABD’de yasaklanan yazılımlar kullanılıyor seçim sisteminde. İstanbul’da çok somut olarak Beyoğlu’nda, Beykoz’da, Üsküdar’da, Tuzla’da, Beylikdüzü’nde seçimlerde hile yapıldığını biliyoruz. Bunlar olmasaydı şuan İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKP’de değil, muhalefette olacaktı.

Burada bir başarıdan daha çok topyekûn hileye, yönlendirmeye/güdülemeye dayalı, akıl tutulmasına ve insanların bilinçlerini teslim alınmasına dayalı bir yöntemden söz edebiliriz.

CHP’yi Terbiye Etmeye Çalışan Güçler Var

EK :  8 Nisan’da siz de Silivri’deydiniz. CHP’den 41 vekil de katıldı. Daha sonrasında Muharrem ince “Biz oraya  Ergenekoncuları desteklemeye gitmedik” diye açıklama yaptı. Bu açıklamayı da katarak Yeni CHP- Eski CHP tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY :  Muharrem İnce’nin bunları tam olarak ne anlamda söylediğini bilmiyorum. Ancak şurası açık ki Ergenekon diye bir örgüt yok! Bu bir tertip. Bu davalar AKP’nin rejimi değiştirmek için kullandığı bir araç. Ergenekon, Balyoz ve diğer davalar böyle. 2008’den beri Türkiye’de adliye ve polis içindeki bir çeteleşmeye bağlı darbe gerçekleştirilmiştir. Hala böyle bir örgütün uydurulmuştur. Böyle bir örgüt olsa bile Silivridekiler bu örgütün üyesi değildir. Dava dosyalarında tek bir gerçek kanıt yoktur.

Bence CHP’nin Ergenekon davaları konusunda bugüne kadar aldığı tutum olumlu. Bu konuda CHP’nin kafasının karışık olduğu da ortada… Partiyi daha liberal bir çizgiye çekmek için çalışan belli güçlerin olduğu, “Amerika’yla anlaşmalı ve uzlaşmalıyız, başka türlü iktidara gelemeyiz, partiyi merkeze çekmeliyiz” diyen, hatta Cemaatle ilişki kurmayı talep eden bir kesimin de olduğu da çok açık.

Oysa Türkiye’de 2 tane liberal, Amerikancı partiye ihtiyaç yok. CHP’nin kendi kuruluş felsefesinden, ilkelerinden uzaklaşması asıl yenilgisi olacaktır. Başkalarına benzeyerek değil, kendi özgün siyasetinizi, programınızı geliştirerek iktidar olursunuz. CHP’yi terbiye etmek ve yeni düzenin muhalefet partisi olarak yeniden biçimlendirmek isteyen güçler var. Bu güçlere karşı dikkatli olunmalıdır, aksi halde bunun CHP’nin sonu olacağını düşünüyorum.

EK :  Yaşanan Ergenekon davası tartışmalarında Ergenekoncularla Abdullah Öcalan’a karşılıklı af çıkacağı konuşuluyor. Siz bu af tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY  :  Ergenekon davasını açtılar, insanları tutukladılar ve bir rehin gibi Silivri toplama kampında tutuyorlar. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargah gibi davalardan tutuklananlar ve hüküm giyenler için af çıkartıyoruz diyerek yapacaklar yasal düzenlemeyi. Bunun sonunda toplumsal barışı, uzlaşmayı sağlayacağız diyecekler. Ancak bu aftan esas olarak PKK ve KCK tutukluları ve hükümlüleri de yararlanacak. Asıl amacın da bu olduğu anlaşılıyor.

Çünkü hedeflerine ulaştıklarını, 1. Cumhuriyeti yıkıp yerine Amerikancı, ılımlı İslamcı rejim, faşizan bir diktatörlük kurduklarını düşünüyorlar artık. Gerilimi düşürmek için bir af çıkaracaklar. Ama bu aftan esas olarak Abdullah Öcalan ve PKK’lılar yararlanacak. Ben Ergenekoncular diye bir grubun olduğunu düşünmüyorum. Çünkü gerçek Gladyo şuanda işbaşında. Gladyo’nun merkezi polise kaydı. Gladyo bir ABD ve NATO yapılanmasıdır. Bildiğimiz bu yapılanma iktidarın denetimi altında hala varlığını sürdürüyor. Bu davayı tertipleyen de sözünü ettiğim Gladyo’dur.

İnsanlar bu çirkin bir oyun için Silivri’de rehin tutuluyor.

EK :  Üniversitelerdeki Hizbullah-PKK kavgalarını bu süreçte nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY :  Hizbullahın saldırısının anlamı şudur: PKK ile AKP arasında ortaya çıkan uzlaşma çeşitli Kürt siyasal çevrelerinde de rahatsızlık yarattı. Çünkü BDP’nin sol ve laik kanadının tasfiye edilmesini de gerektiriyor bu anlaşma. Hizbullah’ın yasal partisi Hüda Par’ın Başkanı “Aslında biz anlaşırız ama bunu Türk ve Kürt solu ile Aleviler engelliyor” dedi. Kürt solcular diye bahsettikleri laik Kürt çevreler, Türk solu diye ifade ettikleri de aydınlanmacı, cumhuriyetçi, laik, sol ve sosyalist çevreler.

Hizbullah tarafından yapılan bu saldırılar solcu olan Kürt gençlerine, öğrencilere yönelik başladı ve bütün solcu gençlik çevrelerine ve örgütlerine yöneldi. Bu çatışmaların devam edeceğini ve yayılabileceğini düşünebiliriz. Esas olarak bu gelişmelerle bu saldırılar arasında çok bir ilişki olduğunu düşünüyorum.

EK :  Bağımsız dergisinde geçen haftanın kapak konusu da olan Abdullah Gül- Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşanan gerginlikten bahsedelim. AKP’nin PKK ile yakınlaşmasından sonra AKP- Liberaller, AKP-Cemaat ilişkisinde bu dönemde neler olabilir?

MY :  Ne olacağını kestirmek zor.  Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan arasında bir gerilim yaşandığı çok açık. Erdoğan tek adam rejimini kurmak, kendi başkanlığını garantiye almak için elinden geleni yapıyor. Bunun da AKP’de belirli bir rahatsızlık yarattığı ortada. A. Gül genellikle AKP’de bu gidişten rahatsızlık duyan çevreleri temsil etmek ve daha uzlaşmacı bir tutum izlemek istiyor. Erdoğan ise hiçbir biçimde iktidarını paylaşacak bir düzenlemeyi kabul etmiyor.

Erdoğan cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olarak siyasete veda etmeyi planlıyor. Abdullah Gül ise Erdoğan sonrası partinin liderliğini üstlenmeyi, parlamenter rejimin devam etmesini sağlamak üzerine kurmuş stratejisini. Abdullah Gül daha geleneksel ve Türkiye siyasetinin yerleşik güçleriyle daha ilişkili bir pozisyonda duruyor. Tayyip Erdoğan ise faşizan başkanlık rejimi konusundaki ısrarlarını koruyor. Ne olacağını kestirmek zor ama bu rekabette şuanda avantajlı olan Tayyip Erdoğan gibi duruyor. Zaten Bağımsız Dergisi’nin kapsamlı bir şekilde hazırladığı dosyalar okunduğu taktirde bu ayrıntılar görülecektir.

Yurt Gazetesi Baskılara Boyun Eğmeyecek

EK :  Yurt Gazetesi yapılan baskılara rağmen her geçen gün büyüyor.  Bu süreçte Hatay muhabiriniz Hasan Kabakulak ve genç muhabiriniz Sami Menteş tutuklandı. Bağımsız Dergisi’ni de çıkartıyorsunuz. Yurt Gazetesi okurlarına başka süprizler de yapacak mı? Özellikle Sami Menteş hakkındaki düşüncelerinizi almak isteriz.

MY :  Sami Menteş  çok başarılı bir genç  arkadaşımız. DHKP-C  operasyonu kapsamında tutuklandı. Onun tutuklanması için hiçbir gerekçe yoktu. Bunu Yurt Gazetesi’ne yönelik bir saldırı, göz dağı verme, üzerimizde baskı uygulamak için yaptılar. Hatay muhabirimiz Hasan Kabakulak da Suriye’ye bilgi götürmek iddiasıyla tutuklandı. Tam bir saçmalık. Karakulak uzun süredir bölgede gazetecilik yapan, yerel gazetelerde yöneticilik yapan, tv programları yapan, tanınmış bir yerel gazeteci.

Bütün bunlar, Yurt Gazetesi’nin etkili bir çizgide gelişip büyümesinin yansıttığı rahatsızlıktan kaynaklanıyor.  Bu baskılar bizi yıldıramayacak. Bunu özellikle belirtmek isterim. Sami Menteş ve Hasan Kabakulak arkadaşlarımızın sonuna kadar yanlarında olacağız. Her iki arkadaşımızın da gazetemizde işleri sürüyor ve bir dayanışma için bazı haberlere bu arkadaşlarımızın imzalarını atıyoruz.

Yurt Gazetesi medyanın çok büyük bir bölümünün iktidarın denetimine girdiği, merkez medyanın iktidarın elinde rehin olduğu bir dönemde özgürlük ortamı oluşturdu. Biz açtığımız özgürlük penceresini genişleteceğiz. Biz etkili bir entelektüel muhalefet odağı haline gelmeye başladık. Yazar kadromuz Ayşenur Arslan ve Mustafa Sönmez’in de katılımıyla daha da güçlendi. Yakında yeni isimler de kadromuza katılacak.

Yurt hızla büyüyerek Türkiye’nin en etkili gazetelerinden biri haline gelecek. Haberi eğmeden bükmeden ve karartmadan okurlarımıza ulaştırmaya çalışıyoruz. Pornografik ve kadını aşağılayan bir dil kullanmıyor, lümpen bir üsluptan kaçınıyoruz. Hakarete, küfüre dayanmayan bilgiye dayalı ve haberde objektif ölçüleri gözeten bir anlayışla gazetecilik yapıyoruz. Bunun toplumda bir karşılığı olduğunu gördük. Biz bu çizgiyi sürdüreceğiz. Okurlarınızdan çok büyük bir desteğe ihtiyacımız olduğunu belirtmeliyim. Dayandığımız tek güç bizim okurlarımız ve toplumun bize verdiği destek.

Sizlere de başarılar diler, teşekkür ederim.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.muhalifgazete.com/66591-Amerikanci-Ilimli-islam-Rejimini-Tamamlamak-istiyorlar-.htm

http://onedio.com/haber/amerikanci-ilimli-islam-rejimini-tamamlamak-istiyorlar–102576

“Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım” Zafer TARKAN Röportajı

zafertarkanMerkezi İstanbul Fatih’te bulunan Trabzon Dernekleri Federasyonu (TDF) İstanbul’da Trabzonlular’ın sesi olmaya devam ediyor. Özellikle Gençlik Komisyonu üyeleri yaptıkları çalışmalarla adlarından sıklıkla bahsettiriyorlar. Şehr-İstanbul Gazetesi olarak şimdiki çalışmaları “Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım”’ı, aynı zamanda bu etkinliğin sorumlusu olan TDF Gençlik Komisyonu Başkan Yardımcısı Zafer Tarkan ile konuştuk.

Ercan Küçük (EK) :  Son projeniz“Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım” hakkında bilgi verir misiniz?

Zafer Tarkan (ZT) :  Suriye’de Esad zulmü var. Buna dünya pek ses çıkartmıyor ama biz Müslümanlar olarak sessiz kalamayız. Dramın olduğu yerde olmak zorundayız. Bunları konuşurken biz gençlik olarak neden bir şey yapmıyoruz diye düşündük. Bölgesel bir dernek olduğumuz için siyasi bir şeyler yapamayız ama dinimiz ve insanlığımız gereği sessiz kalamayız. Suriye’de zulüm gören ve Türkiye’ye sığınan insanlara yardım etmek bizim hedefimiz. Bir şeyler yapalım diye düşündük. Genel Başkanımız Korkut Yılmaz Ayaz ile görüştük, kendisi de olumlu baktı. Konuyu tartıştık ve karara bağladık.

Kimse Yok mu Derneği “Bir ekmek, Bir battaniye” kampanyası başlatmıştı. Biz gıda yardımı yapamayabiliriz belki ama battaniye yardımı kampanyası başlattık.

EK :  Kampanya hangi tarihe kadar sürecek? Şuan ki katılım nasıl?

ZT :  Kampanyamız 4 Şubatta başladı, 14 Şubata kadar sürecek. 2-3 gün içinde 84 battaniyeye ulaştık.  Hedefimiz 250 battaniyeye ulaşabilmek.  Biz hedeflerini aşan bir ekibiz. Ramazan ayında da 50 kumpanya hedefimiz vardı ama biz 122 paket kumanya yardımı yapmıştık.

EK : Yardım yapmak isteyenler battaniyeleri size nasıl ulaştırabilir?

ZT :  Konu yardım olunca insanların aklına şüphe düşebiliyor. Yardım yapacağız ama muhtaç insanlara ulaştırılacak mı? Diye sorular insanın kafasını karıştırır. Biz insanları rahat olsun diye farklı bir yol izledik. Bir fiyat belirlemedik. Kimse Yok Mu Derneği’nin Bir battaniye fiyatı olarak 20 TL belirlemiş. Biz de onların belirlediği fiyat üzerinden hareket edeceğiz. İnsanlar 20 TL üzerinden bize maddi yardımda bulunabilirler. Güven sağlayamadığımız insanlar varsa ki bu bizim hatamızdır, battaniyeleri kendileri alıp bize ulaştırabilirler. Ya da battaniyeleri bir yerde toplarlarsa biz kendi araçlarımızla gelip alabiliriz. Ya da bizim kültürümüzde büyük önemi olan imece usulüyle evlerden topladıkları temiz, sağlam battaniyeleri yine biz gelip alabiliriz. Topladığımız para ve battaniye miktarlarını resmi facebook sayfamızdan yayınlayacağız. Kimse Yok mu Derneği’ne para değil, battaniye vereceğiz. Battaniyeleri aldığımız yerden faturasını da alacağız.

Türk insanı muhtaç olana yardım eder. Bunu nasıl yapacağını bilemeyenler bizim aracılığımızla yardımcı olabilirler. Biz Trabzonlular olarak yokluğu, darlığı iyi biliriz. O yüzden başta hemşehrilerimiz olmak üzere herkesi kampanyamıza destek olmaya çağırıyoruz.

EK :  Diğer faaliyetlerinizden de bahsedelim biraz.

ZT :  TDF Gençlik Komisyonu 2005’te kuruldu. Kuruluşumuzdan itibaren etkili faaliyetler yapmaya çalışıyoruz. Ramazan ayında 122 takım kumanya yardımı yaptık. Bordo Mavi Net ile ortaklaşa Kızılay kan bağışı kampanyası düzenledik. İstanbul rekoru kırarak sadece 1 günde 186 ünite kan bağışı topladık. İstanbul’da yıllardır özlemi çekilen Trabzon Ormanı çalışmalarımıza başladık. Bunun startını 27 Ocak’ta verdik. Ayda bir Trabzonlu sanatçılarımız ile yapacağımız etkinliklerden sağlanan gelirle ormanı oluşturacağız. Mart ayında bir kez daha kan bağışı kampanyası düzenlemeyi düşünüyoruz.

EK :  Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyiz?

ZT :  TDF içerisindeki müthiş çalışma ortamını bize oluşturan federasyon genel başkanımız, yönetim kurulu üyelerimiz, gençlik komisyonu başkanımız ve üyelerimize teşekkür ederim. Hepimiz kardeş gibiyiz. İstanbul’da Trabzonlular birbirlerini desteklemeli. Destek olmasalar bile en azından köstek olmamalıdırlar.

Trabzon Dernekler Federasyonu
Fındıkzade Oğuzhan Caddesi Çağnak Sokak No:1 Kat:2, İstanbul

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.sehriistanbul.com.tr/guncel/kardeslerimizi-sevgimizle-isitalim-h5917.html

http://onedio.com/haber/-kardeslerimizi-sevgimizle-isitalim–74904

“Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım” Zafer TARKAN Röportajı

zafertarkanMerkezi İstanbul Fatih’te bulunan Trabzon Dernekleri Federasyonu (TDF) İstanbul’da Trabzonlular’ın sesi olmaya devam ediyor. Özellikle Gençlik Komisyonu üyeleri yaptıkları çalışmalarla adlarından sıklıkla bahsettiriyorlar. Şehr-İstanbul Gazetesi olarak şimdiki çalışmaları “Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım”’ı, aynı zamanda bu etkinliğin sorumlusu olan TDF Gençlik Komisyonu Başkan Yardımcısı Zafer Tarkan ile konuştuk.

Ercan Küçük (EK) :  Son projeniz“Kardeşlerimizi Sevgimizle Isıtalım” hakkında bilgi verir misiniz?

Zafer Tarkan (ZT) :  Suriye’de Esad zulmü var. Buna dünya pek ses çıkartmıyor ama biz Müslümanlar olarak sessiz kalamayız. Dramın olduğu yerde olmak zorundayız. Bunları konuşurken biz gençlik olarak neden bir şey yapmıyoruz diye düşündük. Bölgesel bir dernek olduğumuz için siyasi bir şeyler yapamayız ama dinimiz ve insanlığımız gereği sessiz kalamayız. Suriye’de zulüm gören ve Türkiye’ye sığınan insanlara yardım etmek bizim hedefimiz. Bir şeyler yapalım diye düşündük. Genel Başkanımız Korkut Yılmaz Ayaz ile görüştük, kendisi de olumlu baktı. Konuyu tartıştık ve karara bağladık.

Kimse Yok mu Derneği “Bir ekmek, Bir battaniye” kampanyası başlatmıştı. Biz gıda yardımı yapamayabiliriz belki ama battaniye yardımı kampanyası başlattık.

EK :  Kampanya hangi tarihe kadar sürecek? Şuan ki katılım nasıl?

ZT :  Kampanyamız 4 Şubatta başladı, 14 Şubata kadar sürecek. 2-3 gün içinde 84 battaniyeye ulaştık.  Hedefimiz 250 battaniyeye ulaşabilmek.  Biz hedeflerini aşan bir ekibiz. Ramazan ayında da 50 kumpanya hedefimiz vardı ama biz 122 paket kumanya yardımı yapmıştık.

EK : Yardım yapmak isteyenler battaniyeleri size nasıl ulaştırabilir?

ZT :  Konu yardım olunca insanların aklına şüphe düşebiliyor. Yardım yapacağız ama muhtaç insanlara ulaştırılacak mı? Diye sorular insanın kafasını karıştırır. Biz insanları rahat olsun diye farklı bir yol izledik. Bir fiyat belirlemedik. Kimse Yok Mu Derneği’nin Bir battaniye fiyatı olarak 20 TL belirlemiş. Biz de onların belirlediği fiyat üzerinden hareket edeceğiz. İnsanlar 20 TL üzerinden bize maddi yardımda bulunabilirler. Güven sağlayamadığımız insanlar varsa ki bu bizim hatamızdır, battaniyeleri kendileri alıp bize ulaştırabilirler. Ya da battaniyeleri bir yerde toplarlarsa biz kendi araçlarımızla gelip alabiliriz. Ya da bizim kültürümüzde büyük önemi olan imece usulüyle evlerden topladıkları temiz, sağlam battaniyeleri yine biz gelip alabiliriz. Topladığımız para ve battaniye miktarlarını resmi facebook sayfamızdan yayınlayacağız. Kimse Yok mu Derneği’ne para değil, battaniye vereceğiz. Battaniyeleri aldığımız yerden faturasını da alacağız.

Türk insanı muhtaç olana yardım eder. Bunu nasıl yapacağını bilemeyenler bizim aracılığımızla yardımcı olabilirler. Biz Trabzonlular olarak yokluğu, darlığı iyi biliriz. O yüzden başta hemşehrilerimiz olmak üzere herkesi kampanyamıza destek olmaya çağırıyoruz.

EK :  Diğer faaliyetlerinizden de bahsedelim biraz.

ZT :  TDF Gençlik Komisyonu 2005’te kuruldu. Kuruluşumuzdan itibaren etkili faaliyetler yapmaya çalışıyoruz. Ramazan ayında 122 takım kumanya yardımı yaptık. Bordo Mavi Net ile ortaklaşa Kızılay kan bağışı kampanyası düzenledik. İstanbul rekoru kırarak sadece 1 günde 186 ünite kan bağışı topladık. İstanbul’da yıllardır özlemi çekilen Trabzon Ormanı çalışmalarımıza başladık. Bunun startını 27 Ocak’ta verdik. Ayda bir Trabzonlu sanatçılarımız ile yapacağımız etkinliklerden sağlanan gelirle ormanı oluşturacağız. Mart ayında bir kez daha kan bağışı kampanyası düzenlemeyi düşünüyoruz.

EK :  Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyiz?

ZT :  TDF içerisindeki müthiş çalışma ortamını bize oluşturan federasyon genel başkanımız, yönetim kurulu üyelerimiz, gençlik komisyonu başkanımız ve üyelerimize teşekkür ederim. Hepimiz kardeş gibiyiz. İstanbul’da Trabzonlular birbirlerini desteklemeli. Destek olmasalar bile en azından köstek olmamalıdırlar.

Trabzon Dernekler Federasyonu
Fındıkzade Oğuzhan Caddesi Çağnak Sokak No:1 Kat:2, İstanbul

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.sehriistanbul.com.tr/guncel/kardeslerimizi-sevgimizle-isitalim-h5917.html

http://onedio.com/haber/-kardeslerimizi-sevgimizle-isitalim–74904

Karadeniz’in Yeni Asi Çocuğu; Niyazi Koyuncu

0

Hırçın mavi ile asi yeşilin yüzyıllardır kardeşçe yaşadığı topraklardır Karadeniz. Bütün halk zorlu doğa koşullarıyla mücadele ederek hayata karşı direnmeyi, dik durmayı öğrenmiştir. Her şey güzel giderken biranda oluşan Çernobil felaketiyle sarsıldık. Çernobil felaketinin sonucu kanser hastalığına birçok vatandaşımızı, birçok değerimizi kaybettik. Kazım Koyuncu da bu genç değerlerimizdendi. Karadeniz müziği yapmasına rağmen bütün topluma sevdirdi kendisini. O’nun açtığı yolda Karadenizli sanatçılar, asi çocuklar aktı geldi. Şimdi o yoldan akıp gelen bir Asi Çocuk daha var. Karadeniz gibi hırçın ve asi, ama bir o kadar da sıcak kanlı, mütevazi bir kişilik. Niyazi Koyuncu yüreğinde taşıdığı sevgiyi, Karadeniz’i, ilk albümü Muço Pa! İle Lazca, Türkçe, Megrelce, Gürcüce, Hemşince paylaşıyor dinleyenlerle. Karadeniz’in yeni Asi Çocuğu Niyazi Koyuncu ile ilk albümü Muço Pa!‘yı, yüreğindeki Karadeniz’i konuştuk.

Ercan Küçük (E.K) : Bu soruyu daha önce defalarca kez almışsınızdır. Abiniz Kazım Koyuncu sadece Karadeniz için değil Türkiye için de büyük bir değerdi. Şimdi Kazım Koyuncuyu bir de sizden dinleyebilir miyiz?
Niyazi Koyuncu (NK) : Benim için çok değerliydi. Benim için sanatıyla, duruşuyla, yüreğiyle kısacası her şeyiyle bir abiden daha fazlasıydı.

Aslında Soruların Cevaplarını Biliyoruz

EK : Albümünüzde Muço Pa! Diyorsunuz. Muço Pa! Nedir?  muçopa
NK : Muço Pa! ‘Ne yapayım, nasıl yapayım’ anlamına gelen Lazca bir kelime. Aslında bir soru. Ama biz bu soruların cevaplarını bildiğimizi düşünüyoruz. Bu yüzden sonuna soru işareti yerine ünlem işareti koyduk. Hayatta hepimizde eksik olan tek şey cesarettir, vicdandır. Bunlarla hareket ettiğimizde biz birçok şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Yani o soru işaretlerini kaldırıp daha net olabiliriz. Albümde ben de bunu vermek istedim. Ben bir müzik yapıyorum ve ne yapacağımı da biliyorum. İnsanlara bir soru sormak istedim. Muço Pa! Benim için dünyaya yeni gelmiş bir bebek. Uzun zamandır büyük emek vererek çalışıyorduk ve artık onu dinleyebiliyor, insanlara ulaştırabiliyoruz.
Bu albümde Lazca, Gürcüce, Megrelce, Hemşince ve Türkçe eserlerden oluşan 13 eser var. Hem geleneksel hem de batı tarafı var. Hem gelenekler, hem de modern müzik birleştiğinde ortaya çok güzel şeyler çıkabiliyor. İnsanlara ulaştırırken bir mesaj veriyorsun. Muço Pa! İle soru işaretlerini kaldırarak, cevap bekleyerek, cevap vererek bir başlangıç yaptık. İlk çocuğumuz da böyle oldu.

EK : Albümünüzde seçtiğiniz eserleri değerlendirdiğinizde bu albümde insanlara aslında ne anlatmak istediniz?
NK : Muço Pa! Benim bestem. Çok rocker bir şarkı. Onla aslında biz kendi kişiliğimizi kustuk. Yöresel bir sorundan ziyade vicdani bir hayat sorunundan bahsediyoruz. Mesela ‘Çkim Gurişi’ geleneklere sahip çıkarak okuduğumuz bir eser. Her eser aslında herkeste çok farklı hissiyatlar veriyor. Kimisi ‘Köprü Ortası’ kimisi ‘Çkim Gurişi’ kimisi de daha başka parçaları seviyor. Ama herkes bir şey alıyor albümden. Bu da beni çok mutlu ediyor.

EK : Albüm satışı anlamında beklediğiniz başarıya ulaşabildiniz mi?
NK : Satışlar artık eskisi gibi değil. Kimse kolay kolay albüm almıyor, internetten indiriyor. Herkesin parası olmayabilir. Ama değer verdiğin albümü alıyorsun. Ben pek takmıyorum bunu. Şuanda albüm satışları fena gitmiyor. Daha klibimiz yok. Klip ve birkaç televizyon programı olunca satış artıyor ama bunun için bir çabam yok. Beni bulmak isteyen buluyor, çok takmıyorum ben.

EK : Peki müzik hayatınızda Kazım Koyuncu’dan başka etkilendiğiniz isimler var mı?
NK : Müzikal olarak, insan olarak en büyük etken abim. Ben onunla büyüdüm. Küçüktüm abim şarkı söylüyordu. Başka müzik dinliyor muyum? Çok fazla müzik dinliyorum ama etkilendiğim en büyük isim abim.

EK : Karadeniz’de konuşulan dillerde müzik yapıyorsunuz. İleride Türkiye’de konuşulan başka yerel dillerde de müzik yapmayı, albümünüzde yer vermeyi düşünür müsünüz?
NK : Bunu gerçekten içimden hissedersem olabilir. Öncelikle kendi yaşadığım dillere sahip çıkmam lazım. Tabi ki Türkiye’de konuşulan bütün diller bizim dillerimiz, sahip çıkmamız gerekiyor. İleri de bir proje olur, bir şarkı okumam gerekirse okumaya çalışırım. Ama dili hissetmeliyim. Hissetmeden söylersem mesela Ermeni arkadaşlar, Kürt arkadaşlar gibi içten söyleyemeyebilirim. Burada bir samimiyetsizlik ortaya çıkabilir. Bu da beni üzer.

“Çok Fazla Kazım Lazım”

EK : Kazım Koyuncu Karadeniz müziğinde büyük bir çığır açtı. Ondan sonra Kazım Koyuncu kuşağı diyerek sesi Kazım Koyuncu’ya benzeyen bazı isimler, gruplar çıktı. Şimdi siz de albüm çıkarttınız. Kazım Koyuncu kuşağı söylemi sizi rahatsız ediyor mu? Kazım Koyuncu’nun isminin kullanıldığını düşündünüz mü?
NK : Abim bir röportajında “Çok fazla Kazım lazım” demişti. Ben o doğrultuda gidiyorum. Evet daha fazla olmalıyız. Çünkü abimden sonra artık geleneklerine sahip çıkan, müziği yozlaştırmayan, tamamen modern bir Karadeniz müziği yapan ağabeylerimiz, ablalarımız ortaya çıktı. Bu çok güzel bir şey. Bu sayede artık müzik yapıldığını hissediyorsun. Bu bir yarış değil. Ben bu durumu çok olumlu buluyorum. İnsanların sesi benzeyebilir. Benim şu taklit ediyor deme lüksüm yok. Herkesin sesi benzeyebilir. Doğru adama benzemesi çok önemlidir.

EK : Bu isimlerin bu kadar beğenilmesinin sebebi Kazım Koyuncu’ya duyulan özlem olabilir mi?
NK : Tabiki olabilir. Çünkü abim koskoca bir şey bıraktı arkasında. Abimden sonra insanlar Karadeniz müziğine alıştı. Ama hiçbir şey abimin yerini dolduramaz. Abim kafama vurup da şu müziği yap falan demedi. İnsanın içinde olan bir şey. Müzik cesaret gerektiren bir şey. Doğru bir şey yapacaksan doğru yerde durman gerekiyor. Doğru yerde durman için de çok şeyi reddetmelisin hayatta.

EK : Peki aileniz albümünüzü nasıl karşıladı?
NK : Mutlu oldular. Babam albümü ilk dinlediğinde “Ben bu kadar beklemiyordum oğlum” dedi. Ben hala karşılarında şarkı söyleyebilen biri değilim. Milyonların karşısına çıkıyorum ama ailem karşısında zor oluyor.

Karadeniz’e Çok Şey Borçluyuz

EK : Karadeniz Çernobil faciasını yaşadı. Yıllardır da bu felaketin acılarını yaşıyoruz. Şimdi de termik santraller, nükleer santraller ve hes’ler yapılıyor. Buna Karadeniz’de yoğun tepkiler var. Sizin de içinde bulunduğunuz bazı projelerde de bu tepkiler gösteriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
NK : En başta ben bir insanım. Karadenizli olmayabilirdim de. Ama benim yaşadığım coğrafyayı yok etmek isteyenlerin karşısında dururum. Bunu nasıl yaparım? Ben şarkı söylerim. Ama sadece şarkı söyleyen bir adam değilim, söylemlerim var. İnsanlara söylemem gereken şeyler var. Çok şey borçluyuz çünkü Karadeniz’e. Doğayı bir insan neden yok etmek ister? 10-15 yıllık elektrik sağlayacağız diye dereleri yok etmenin ne anlamı var? Keşke farklı şeyler deneseler. Kaçak elektriği önleseler mesela. Bu santralleri ülkemizin bir çok yerinde yapıyorlar. Hepsine karşı çıkıyorum.
Bu ülkede kötü giden her şeyin karşısında durmaya çalışıyorum. İnandığımız, değer verdiğimiz her şeyin yanında olmak zorundayız. Öyle yaşayınca da yok ettirmemenin ne kadar kıymetli ve anlamlı olduğunu görüyorsunuz zaten.

Karadeniz’de Rant Var !

EK : Peki neden Karadeniz?
NK : Karadeniz’de rant var. Çünkü su var. İleride belki de su savaşları yapılacak. Karadeniz bu anlamda bir cennet. Doğası, topraklarının verimliliği, suyu kapitalistleri Karadeniz’e çekiyor. Çünkü Karadeniz’de her şey çok güzel gidiyor. Bozmaları gerekiyor.

EK : Bir röportajınızda “Keşke babama bir diploma götürebilseydim” diye bir cümleniz var. Götürseydiniz hangi bölüm diploması olurdu?
NK : Ben Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Meslek Yüksek Okulu İşletme bölümü okudum. Bitmeden ayrıldım. Abimden sonra her şeyden uzak kalarak kendimi yaşamak için Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ne gittim. Ama bitiremedim. Babam hep askerlik ne olacak diye sorardı. Ona diploma götürmeyi çok istiyordum, ama götüremedim. Bu anne ve baba için çok önemli bir şey. Zaten aslında biz anne ve baba için okuyoruz. Yaşayarak kendimize çok büyük tecrübeler kazanıyoruz. Okumak değil bizim derdimiz. Yaşam çok değerli bir şey. Bir kere dünyaya geleceğiz. Bunu içimizden geldiği gibi pişman olmadan yaşamalıyız. Keşkeleri hayatımızdan çıkarmalıyız.

EK : “Ben sadece ben olmak istiyorum” diyorsunuz. Bu cümle derin anlamlar taşıyor ama sizin de düşüncelerinizi alalım?
NK : Abimin en çok beğendiğim şarkı sözüdür. Ben sadece ben olmak istiyorum. Bu insana çok kolay geliyor ama çok zordur. “Baba ben yıkıcıyım ama”diyor mesela Kazım Koyuncu. Ve öyle bir adamı görüyor, onunla yaşıyorsunuz. Bence herkesin kendi olmaya ihtiyacı var.

EK : Niyazi Koyuncu, Kazım Koyuncu’nun bize teselli ikramiyesi diyenler var. Albümünüz çıkınca Kazım Koyuncu geri geldi deniyor. İnsanlar Kazım Koyuncu’nun erken vefatından dolayı O’ndan alamadıkları enerjiyi sizden bekliyorlar. Kazım Koyuncu’nun gölgesi altında kalmaktan, başarılı olamamaktan dolayı bir korkunuz var mı?
NK : Ben yapayım edeyim abimi geçeyim gibi bir derdim yok. İnsanlar röportajlarıma, söylemlerime baksınlar. Benim o kadar ben olmaya ihtiyacım var ki. Bunu maalesef yaptığım işlerle çevredekilere ispat etmeye çalışıyorum. Abim yaşasaydı belki bu albüm onun da desteğiyle daha da iyi olurdu. O zaman böyle şeyler hiç konuşulmayacaktı. Evet insanlarda Kazım’a bir özlem var. Dediğin gibi birilerinde O’nu görüp bu özlemi dindirmeye çalışıyorlar. Bu bir yandan güzel ama bir yandan da Kazım Koyuncu gibi birisine haksızlık, saygısızlık yapıyormuşsun gibi geliyor. Çünkü O çok şeyi gerçekleştiren bir adamdı. Teselli ikramiyesi sözüne gelince de ben ona mizah olarak baktım. İnsanlar böyle görmek istiyor olabilir.
YMK : Türkiye’de özgür düşünce ve özgür sanatın durumunu değerlendirir misiniz?
NK : Her şeyden önce sanata sansür var. Bize medyanın verdikleriyle bizim yaşadıklarımız hiçbir zaman aynı olmadı. Bizim işimiz zor ama bir o kadar da anlamlı. Çünkü biz halkız ve halkın içindeyiz. Benim bir derdim var ve bu derdim sisteme aykırı bir dert. Bizim gibi insanlar çok fazla ve bizim farklı bir dünyamız var. Hayatta yanlış giden bir şeyler var. Biz doğruları söylemeye çalışıyoruz. Biz bugün güney doğuda bir insan vefat ettiğinde de çok üzülüyoruz. Burada birine bir şey olduğunda da üzülüyoruz. Biz vicdan sahibi insanlarız.

Korkmuyorum !

EK : Müziğinizde sivri ve sert bir dil kullanıyorsunuz. Herkesin söyleyemediği şeyleri müziğinizle söylüyorsunuz. Peki hiç korkmuyor musunuz?
NK : Hayır korkmuyorum. Her şeyden önce adam gibi yaşayacaksın. Aman bunlar ne der bunlarla iyi geçineyim diyen sülük adamları hiç sevmem. Benim inandığım şeyler var. Ben bunlar için yaşıyorum. Kimseye şirin gözükmek gibi bir derdim de yok. İçimden nasıl geliyorsa öyle yaşıyor, öyle şarkılar söylüyorum.

EK : İlk albümünüzü çıkarttınız. Bundan sonra müzikal anlamda kafanızda başka projeler var mı?
NK : Hayat öyle bir garip bir şey ki önceden bilmek zor. 10 sene öncesine dönüyorum. 17 yaşındaydım. Kafamda o zamanlar farklı bir evren vardı. Büyüyorsun daha farklı olmuş. Bir bakmışsın idealist olmuşsun. Hayatın ne getireceği ne götüreceği belli olmuyor. Ama müzik yapıyorum ve yine yapacağım. 2. Albümde yine seninle konuşacağız. Yarın ne çıkar bilemiyorum. Yapmamız gerekeni yapıyoruz.

EK : Hiç içinizden “ya şu soruyu da keşke sorsalar” diye geçirdiğiniz bir soru var mı?
NK : Yok hiç olmadı. Sonuçta gazetecilik başka bir şey. Onu sen yaparsın, ben sana şarkı söylerim, kendimi anlatırım. Soru sormayı ben size bırakıyorum, ben cevaplarım.

EK : Son olarak YM Karadeniz Gazetesi okurlarına neler söylemek istersiniz?
NK : Çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Biz bunu sevgiyle aşarız. Herkes birbirini sevmeye, anlamaya çalışsın. Birileri ölüyor. Sokakta bir şeyler kötü gidiyor. Birazcık çevrelerine baksınlar. Karadenizliler doğalarına ve yaşamlarına sahip çıksınlar.

Karadeniz’in Yeni Asi Çocuğu; Niyazi Koyuncu

0

Hırçın mavi ile asi yeşilin yüzyıllardır kardeşçe yaşadığı topraklardır Karadeniz. Bütün halk zorlu doğa koşullarıyla mücadele ederek hayata karşı direnmeyi, dik durmayı öğrenmiştir. Her şey güzel giderken biranda oluşan Çernobil felaketiyle sarsıldık. Çernobil felaketinin sonucu kanser hastalığına birçok vatandaşımızı, birçok değerimizi kaybettik. Kazım Koyuncu da bu genç değerlerimizdendi. Karadeniz müziği yapmasına rağmen bütün topluma sevdirdi kendisini. O’nun açtığı yolda Karadenizli sanatçılar, asi çocuklar aktı geldi. Şimdi o yoldan akıp gelen bir Asi Çocuk daha var. Karadeniz gibi hırçın ve asi, ama bir o kadar da sıcak kanlı, mütevazi bir kişilik. Niyazi Koyuncu yüreğinde taşıdığı sevgiyi, Karadeniz’i, ilk albümü Muço Pa! İle Lazca, Türkçe, Megrelce, Gürcüce, Hemşince paylaşıyor dinleyenlerle. Karadeniz’in yeni Asi Çocuğu Niyazi Koyuncu ile ilk albümü Muço Pa!‘yı, yüreğindeki Karadeniz’i konuştuk.

Ercan Küçük (E.K) : Bu soruyu daha önce defalarca kez almışsınızdır. Abiniz Kazım Koyuncu sadece Karadeniz için değil Türkiye için de büyük bir değerdi. Şimdi Kazım Koyuncuyu bir de sizden dinleyebilir miyiz?
Niyazi Koyuncu (NK) : Benim için çok değerliydi. Benim için sanatıyla, duruşuyla, yüreğiyle kısacası her şeyiyle bir abiden daha fazlasıydı.

Aslında Soruların Cevaplarını Biliyoruz

EK : Albümünüzde Muço Pa! Diyorsunuz. Muço Pa! Nedir?  muçopa
NK : Muço Pa! ‘Ne yapayım, nasıl yapayım’ anlamına gelen Lazca bir kelime. Aslında bir soru. Ama biz bu soruların cevaplarını bildiğimizi düşünüyoruz. Bu yüzden sonuna soru işareti yerine ünlem işareti koyduk. Hayatta hepimizde eksik olan tek şey cesarettir, vicdandır. Bunlarla hareket ettiğimizde biz birçok şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Yani o soru işaretlerini kaldırıp daha net olabiliriz. Albümde ben de bunu vermek istedim. Ben bir müzik yapıyorum ve ne yapacağımı da biliyorum. İnsanlara bir soru sormak istedim. Muço Pa! Benim için dünyaya yeni gelmiş bir bebek. Uzun zamandır büyük emek vererek çalışıyorduk ve artık onu dinleyebiliyor, insanlara ulaştırabiliyoruz.
Bu albümde Lazca, Gürcüce, Megrelce, Hemşince ve Türkçe eserlerden oluşan 13 eser var. Hem geleneksel hem de batı tarafı var. Hem gelenekler, hem de modern müzik birleştiğinde ortaya çok güzel şeyler çıkabiliyor. İnsanlara ulaştırırken bir mesaj veriyorsun. Muço Pa! İle soru işaretlerini kaldırarak, cevap bekleyerek, cevap vererek bir başlangıç yaptık. İlk çocuğumuz da böyle oldu.

EK : Albümünüzde seçtiğiniz eserleri değerlendirdiğinizde bu albümde insanlara aslında ne anlatmak istediniz?
NK : Muço Pa! Benim bestem. Çok rocker bir şarkı. Onla aslında biz kendi kişiliğimizi kustuk. Yöresel bir sorundan ziyade vicdani bir hayat sorunundan bahsediyoruz. Mesela ‘Çkim Gurişi’ geleneklere sahip çıkarak okuduğumuz bir eser. Her eser aslında herkeste çok farklı hissiyatlar veriyor. Kimisi ‘Köprü Ortası’ kimisi ‘Çkim Gurişi’ kimisi de daha başka parçaları seviyor. Ama herkes bir şey alıyor albümden. Bu da beni çok mutlu ediyor.

EK : Albüm satışı anlamında beklediğiniz başarıya ulaşabildiniz mi?
NK : Satışlar artık eskisi gibi değil. Kimse kolay kolay albüm almıyor, internetten indiriyor. Herkesin parası olmayabilir. Ama değer verdiğin albümü alıyorsun. Ben pek takmıyorum bunu. Şuanda albüm satışları fena gitmiyor. Daha klibimiz yok. Klip ve birkaç televizyon programı olunca satış artıyor ama bunun için bir çabam yok. Beni bulmak isteyen buluyor, çok takmıyorum ben.

EK : Peki müzik hayatınızda Kazım Koyuncu’dan başka etkilendiğiniz isimler var mı?
NK : Müzikal olarak, insan olarak en büyük etken abim. Ben onunla büyüdüm. Küçüktüm abim şarkı söylüyordu. Başka müzik dinliyor muyum? Çok fazla müzik dinliyorum ama etkilendiğim en büyük isim abim.

EK : Karadeniz’de konuşulan dillerde müzik yapıyorsunuz. İleride Türkiye’de konuşulan başka yerel dillerde de müzik yapmayı, albümünüzde yer vermeyi düşünür müsünüz?
NK : Bunu gerçekten içimden hissedersem olabilir. Öncelikle kendi yaşadığım dillere sahip çıkmam lazım. Tabi ki Türkiye’de konuşulan bütün diller bizim dillerimiz, sahip çıkmamız gerekiyor. İleri de bir proje olur, bir şarkı okumam gerekirse okumaya çalışırım. Ama dili hissetmeliyim. Hissetmeden söylersem mesela Ermeni arkadaşlar, Kürt arkadaşlar gibi içten söyleyemeyebilirim. Burada bir samimiyetsizlik ortaya çıkabilir. Bu da beni üzer.

“Çok Fazla Kazım Lazım”

EK : Kazım Koyuncu Karadeniz müziğinde büyük bir çığır açtı. Ondan sonra Kazım Koyuncu kuşağı diyerek sesi Kazım Koyuncu’ya benzeyen bazı isimler, gruplar çıktı. Şimdi siz de albüm çıkarttınız. Kazım Koyuncu kuşağı söylemi sizi rahatsız ediyor mu? Kazım Koyuncu’nun isminin kullanıldığını düşündünüz mü?
NK : Abim bir röportajında “Çok fazla Kazım lazım” demişti. Ben o doğrultuda gidiyorum. Evet daha fazla olmalıyız. Çünkü abimden sonra artık geleneklerine sahip çıkan, müziği yozlaştırmayan, tamamen modern bir Karadeniz müziği yapan ağabeylerimiz, ablalarımız ortaya çıktı. Bu çok güzel bir şey. Bu sayede artık müzik yapıldığını hissediyorsun. Bu bir yarış değil. Ben bu durumu çok olumlu buluyorum. İnsanların sesi benzeyebilir. Benim şu taklit ediyor deme lüksüm yok. Herkesin sesi benzeyebilir. Doğru adama benzemesi çok önemlidir.

EK : Bu isimlerin bu kadar beğenilmesinin sebebi Kazım Koyuncu’ya duyulan özlem olabilir mi?
NK : Tabiki olabilir. Çünkü abim koskoca bir şey bıraktı arkasında. Abimden sonra insanlar Karadeniz müziğine alıştı. Ama hiçbir şey abimin yerini dolduramaz. Abim kafama vurup da şu müziği yap falan demedi. İnsanın içinde olan bir şey. Müzik cesaret gerektiren bir şey. Doğru bir şey yapacaksan doğru yerde durman gerekiyor. Doğru yerde durman için de çok şeyi reddetmelisin hayatta.

EK : Peki aileniz albümünüzü nasıl karşıladı?
NK : Mutlu oldular. Babam albümü ilk dinlediğinde “Ben bu kadar beklemiyordum oğlum” dedi. Ben hala karşılarında şarkı söyleyebilen biri değilim. Milyonların karşısına çıkıyorum ama ailem karşısında zor oluyor.

Karadeniz’e Çok Şey Borçluyuz

EK : Karadeniz Çernobil faciasını yaşadı. Yıllardır da bu felaketin acılarını yaşıyoruz. Şimdi de termik santraller, nükleer santraller ve hes’ler yapılıyor. Buna Karadeniz’de yoğun tepkiler var. Sizin de içinde bulunduğunuz bazı projelerde de bu tepkiler gösteriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
NK : En başta ben bir insanım. Karadenizli olmayabilirdim de. Ama benim yaşadığım coğrafyayı yok etmek isteyenlerin karşısında dururum. Bunu nasıl yaparım? Ben şarkı söylerim. Ama sadece şarkı söyleyen bir adam değilim, söylemlerim var. İnsanlara söylemem gereken şeyler var. Çok şey borçluyuz çünkü Karadeniz’e. Doğayı bir insan neden yok etmek ister? 10-15 yıllık elektrik sağlayacağız diye dereleri yok etmenin ne anlamı var? Keşke farklı şeyler deneseler. Kaçak elektriği önleseler mesela. Bu santralleri ülkemizin bir çok yerinde yapıyorlar. Hepsine karşı çıkıyorum.
Bu ülkede kötü giden her şeyin karşısında durmaya çalışıyorum. İnandığımız, değer verdiğimiz her şeyin yanında olmak zorundayız. Öyle yaşayınca da yok ettirmemenin ne kadar kıymetli ve anlamlı olduğunu görüyorsunuz zaten.

Karadeniz’de Rant Var !

EK : Peki neden Karadeniz?
NK : Karadeniz’de rant var. Çünkü su var. İleride belki de su savaşları yapılacak. Karadeniz bu anlamda bir cennet. Doğası, topraklarının verimliliği, suyu kapitalistleri Karadeniz’e çekiyor. Çünkü Karadeniz’de her şey çok güzel gidiyor. Bozmaları gerekiyor.

EK : Bir röportajınızda “Keşke babama bir diploma götürebilseydim” diye bir cümleniz var. Götürseydiniz hangi bölüm diploması olurdu?
NK : Ben Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Meslek Yüksek Okulu İşletme bölümü okudum. Bitmeden ayrıldım. Abimden sonra her şeyden uzak kalarak kendimi yaşamak için Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ne gittim. Ama bitiremedim. Babam hep askerlik ne olacak diye sorardı. Ona diploma götürmeyi çok istiyordum, ama götüremedim. Bu anne ve baba için çok önemli bir şey. Zaten aslında biz anne ve baba için okuyoruz. Yaşayarak kendimize çok büyük tecrübeler kazanıyoruz. Okumak değil bizim derdimiz. Yaşam çok değerli bir şey. Bir kere dünyaya geleceğiz. Bunu içimizden geldiği gibi pişman olmadan yaşamalıyız. Keşkeleri hayatımızdan çıkarmalıyız.

EK : “Ben sadece ben olmak istiyorum” diyorsunuz. Bu cümle derin anlamlar taşıyor ama sizin de düşüncelerinizi alalım?
NK : Abimin en çok beğendiğim şarkı sözüdür. Ben sadece ben olmak istiyorum. Bu insana çok kolay geliyor ama çok zordur. “Baba ben yıkıcıyım ama”diyor mesela Kazım Koyuncu. Ve öyle bir adamı görüyor, onunla yaşıyorsunuz. Bence herkesin kendi olmaya ihtiyacı var.

EK : Niyazi Koyuncu, Kazım Koyuncu’nun bize teselli ikramiyesi diyenler var. Albümünüz çıkınca Kazım Koyuncu geri geldi deniyor. İnsanlar Kazım Koyuncu’nun erken vefatından dolayı O’ndan alamadıkları enerjiyi sizden bekliyorlar. Kazım Koyuncu’nun gölgesi altında kalmaktan, başarılı olamamaktan dolayı bir korkunuz var mı?
NK : Ben yapayım edeyim abimi geçeyim gibi bir derdim yok. İnsanlar röportajlarıma, söylemlerime baksınlar. Benim o kadar ben olmaya ihtiyacım var ki. Bunu maalesef yaptığım işlerle çevredekilere ispat etmeye çalışıyorum. Abim yaşasaydı belki bu albüm onun da desteğiyle daha da iyi olurdu. O zaman böyle şeyler hiç konuşulmayacaktı. Evet insanlarda Kazım’a bir özlem var. Dediğin gibi birilerinde O’nu görüp bu özlemi dindirmeye çalışıyorlar. Bu bir yandan güzel ama bir yandan da Kazım Koyuncu gibi birisine haksızlık, saygısızlık yapıyormuşsun gibi geliyor. Çünkü O çok şeyi gerçekleştiren bir adamdı. Teselli ikramiyesi sözüne gelince de ben ona mizah olarak baktım. İnsanlar böyle görmek istiyor olabilir.
YMK : Türkiye’de özgür düşünce ve özgür sanatın durumunu değerlendirir misiniz?
NK : Her şeyden önce sanata sansür var. Bize medyanın verdikleriyle bizim yaşadıklarımız hiçbir zaman aynı olmadı. Bizim işimiz zor ama bir o kadar da anlamlı. Çünkü biz halkız ve halkın içindeyiz. Benim bir derdim var ve bu derdim sisteme aykırı bir dert. Bizim gibi insanlar çok fazla ve bizim farklı bir dünyamız var. Hayatta yanlış giden bir şeyler var. Biz doğruları söylemeye çalışıyoruz. Biz bugün güney doğuda bir insan vefat ettiğinde de çok üzülüyoruz. Burada birine bir şey olduğunda da üzülüyoruz. Biz vicdan sahibi insanlarız.

Korkmuyorum !

EK : Müziğinizde sivri ve sert bir dil kullanıyorsunuz. Herkesin söyleyemediği şeyleri müziğinizle söylüyorsunuz. Peki hiç korkmuyor musunuz?
NK : Hayır korkmuyorum. Her şeyden önce adam gibi yaşayacaksın. Aman bunlar ne der bunlarla iyi geçineyim diyen sülük adamları hiç sevmem. Benim inandığım şeyler var. Ben bunlar için yaşıyorum. Kimseye şirin gözükmek gibi bir derdim de yok. İçimden nasıl geliyorsa öyle yaşıyor, öyle şarkılar söylüyorum.

EK : İlk albümünüzü çıkarttınız. Bundan sonra müzikal anlamda kafanızda başka projeler var mı?
NK : Hayat öyle bir garip bir şey ki önceden bilmek zor. 10 sene öncesine dönüyorum. 17 yaşındaydım. Kafamda o zamanlar farklı bir evren vardı. Büyüyorsun daha farklı olmuş. Bir bakmışsın idealist olmuşsun. Hayatın ne getireceği ne götüreceği belli olmuyor. Ama müzik yapıyorum ve yine yapacağım. 2. Albümde yine seninle konuşacağız. Yarın ne çıkar bilemiyorum. Yapmamız gerekeni yapıyoruz.

EK : Hiç içinizden “ya şu soruyu da keşke sorsalar” diye geçirdiğiniz bir soru var mı?
NK : Yok hiç olmadı. Sonuçta gazetecilik başka bir şey. Onu sen yaparsın, ben sana şarkı söylerim, kendimi anlatırım. Soru sormayı ben size bırakıyorum, ben cevaplarım.

EK : Son olarak YM Karadeniz Gazetesi okurlarına neler söylemek istersiniz?
NK : Çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Biz bunu sevgiyle aşarız. Herkes birbirini sevmeye, anlamaya çalışsın. Birileri ölüyor. Sokakta bir şeyler kötü gidiyor. Birazcık çevrelerine baksınlar. Karadenizliler doğalarına ve yaşamlarına sahip çıksınlar.

Termikle Mücadelemiz 4 yıldır devam ediyor – Yaykıl Köyü Muhtarı

0

Sinop’ta termik santral yapımına karşı mücadele eden Yaykıl Köyü Muhtarı Ahmet ile verdikleri mücadeleyi konuştuk:

“Santralin yapılacağı alanın altında deniz var. Tarım İl Müdürlüğü’nün verdiği rapora göre burası balıkların üreyip büyüdüğü yer. Santral buradaki denizi, doğayı mahvedecek. İnsanların ekmek yediği toprakları ellerinden alınmaya çalışılıyor. Bizim burada kömür çıkmıyor. Çıksa kömür değerlensin diye insanlar belki razı olurlardı. Dışarıdan getirilecek kömürle birileri enerji üretecek para kazanacak diye insanların yaşam hakkı ellerinden alınacak. Biz bunu kabul etmiyoruz. Bizim termikle santralle mücadelemiz 4 yıldan beri devam ediyor. Yaklaşık 400 günden fazladır da geceli gündüzlü nöbet çadırımızda nöbetteyiz.
Burası 1600 yıllık yerleşim yeri
Biz Kültür Bakanlığı’na buranın 1600 yıllık yerleşim yeri olduğunu bildirdik. Henüz bir cevap alamadık. İnşallah olumlu bir cevap gelecektir.
Biz Yeşil Gerze Platformu (YEGEP) adıyla direniyoruz. Bu platformun hiçbir siyasi amacı yok. Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları termik santrale karşı YEGEP ile birlikte mücadelenin içindeler. Gerze’de termik santrali yapacak olan Anadolu Grubu’ndan Tuncay Özilhan 400 dönüm yer aldı. Termik santralin dışında buraya ne kurarsa kursun, işçiliğini biz üstleniyoruz. İşyeri, fabrika yapsın ama termik santral yapılmasına razı değiliz.
Anadolu Grubu bize bugüne kadar hiç yardım göndermiyordu. Termik santrale başladıktan sonra köye yardım paketleri, okullara çikolata göndermeye başladılar. Biz yeni mi akıllarına geldik? Bizim sadakaya ihtiyacımız yok.
Son olarak ifade etmeliyim ki biz iyi yatırımların her zaman yanındayız. Termik santralleri gittik, gezdik. Maraş’a, Sugözü’ne, Zonguldak’a gittik. İnsanlar bundan kötü bir şey olamaz diyorlar. Türkiye’nin elektiriğe ihtiyacı var ama rüzgar enerjisi, güneş enerjisi gibi yenilebilir enerji kaynakları da var.”