Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 119

Nilgün Doğan İle Röportajımız

0

12 Hazirandaki seçimlerde meclise 4.gücü sokmayı hedefleyenler Cumhuriyet Güçbirliği adı altında örgütlendiler. Sloganları ATATÜRK’TE BİRLEŞTİK!

30 seçim bölgesinden bağımsız adaylarını çıkarttılar. İstanbul 2.bölgedeki adayları TSK’ya düzenlenen Balyoz Operasyonu tutuklusu Çetin Doğan. Eşi Nilgün Doğan da Cumhuriyet Güçbirliği Gönüllüleri ile birlikte çalışıyor. İlçe ilçe seçim ofislerini geziyor, Güçbirliği adaylarına oy istiyor. 22 Mayıs Pazar günü Eyüp, Gaziosmanpaşa, seçin bürolarına giden Doğan, Fatih teki yeni seçim bürosunun da açılışını yaptı.

Burada yaptığı konuşmada bütün yurtseverleri Güçbirliği adaylarına oy vermeye çağırdı.

Buradan Kocamustafapaşa’da ki Çetin Doğan çadırını da ziyaret eden Nilgün Doğan’a halkın, özellikle de bayanların ilgisi büyüktü. Çetin Doğan gönüllülerin çoğunluğunun gençlerden oluşması da dikkat edilecek bir diğer husus. Gençler derslerini bile bir kenara bırakmış, Çetin Doğan’ı meclise gönderebilmek için çalışıyorlar.

Kemalist Gençlik olarak ilettiğimiz röportaj talebimizi Nilgün Doğan yoğun programına rağmen geri çevirmedi ve sorularımızı içtenlikle cevapladı.

 

Kemalist Gençlik  : Sizce Cumhuriyet Güçbirliği’nin adaylarının şansı nedir, kaç aday meclise girebilir?

Nilgün Doğan  : Seçim sonuçlarını tahmin etmek zor Cumhuriyet GüçBirliği arkasında para olan, maddi gücü olan bir parti değil. O nedenle diğer partiler gibi promosyonlar dağıtamıyoruz. Otobüsler tutamıyoruz, çok fazla seçim bürosu açıp broşürler dağıtamıyoruz. Ama arkamızda çok büyük bir gönüllü ordusu var. Emekli asker, emekli öğretmen, öğrenci, avukat çeşitli sendikalardan ve partilerinden memnun olmayanlar var. Onların desteğiyle eşlerimizi meclise taşımaya çalışacağız. Ama tabi ki seçimdir bu belli olmaz. Halkımızın sağduyusuna güveniyoruz. Bu halk artık yalandan dolandan bıktı, iktidarın cebini doldurup kendisini aç bırakmasından bıktı. Halk Atatürk düşmanlarından bıktı. 12 Haziranda da bunun cevabını çok iyi verecektir.

K.G.  : Size göre Türkiye’yi 13 Haziranda nasıl bir TBMM bekliyor?

N.G.  : Göreceğiz hep beraber göreceğiz.

K.G.  : Ergenekon ve Balyoz yalanlarıyla sizlerin eşleri, Kahraman komutanlarımız Silivri’ de tutsak edildi. Vardiya Bize Platformuna da yapılan saldırılar var. En son Platform basın açıklaması yaparken trafiği kapattığı için dava açıldı. Genç Teğmenimiz serbest bırakıldı. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

N.G.  : Artık halkımız Ergenekon ve Balyoz davalarına inanmıyor. Bütün bunların yalan ve dolan üzerine kurgulanmış bir plan olduğunu, bazı çetelerin ürettiği sahta belgelerle orduya ve ülkenin aydınlarına yapılan bir saldırı olduğunu herkes anladı.  Aslında bunu hakimler de biliyor, savcılar da biliyor. O nedenle onların sesi olup bizim dışarıda çalışmamızı hazmedemiyorlar. Çünkü biliyorsunuz Atatürk bu ülkeyi kurarken, Kurtuluş Savaşımızda O’na en büyük desteği veren Cumhuriyet kadınlarıydı.  Onlar Cumhuriyet Kadınlarından korkuyorlar. O yüzden şimdi saldırılar bize başladı. Biz başımız dik asker eşi olarak yarı asker sayılan Cumhuriyet Kadınlarıyız. Hasdal ve Silivri’de siyasi tutsak edilen eşlerimizi çıkarıncaya kadar, kanımızın son damlasına kadar çalışmaya sesimizi duyurmaya bu konuda her türlü fedakarlığı yapmaya and içtik. Tabi ki size şunu da söyleyeyim. Sizin gibi Kemalist, Mustafa Kemali çok seven, O’nun yolundan giden gençlerimiz olduğu sürece de bu ülkenin sırtı yere gelmeyecek, kimse kendi emellerini gerçekleştiremeyecek bundan emin olun.

K.G.  : Çok teşekür ederiz, başarılar dileriz.

N.G.  : Ben de çok teşekkür ederim sağolun.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2011/05/24/cgb-2-bolge-bagimsiz-milletvekili-adayi-cetin-doganin-fatih-secim-burosu-acildi/

Seçim 2024

0

31 Mart 2024 Mahalli İdareler Seçiminde Adaylarla Yaptığımız Röportajlar

 

Cumhuriyetin heykel anlayışının kökleri – Nour Abaoud

0

Heykel, çok eski çağlardan beri var olan en önemli sanatlardan biridir ve Türkiye toprakları, Paleolitik Çağ’dan bu yana heykel sanatına tanıklık etmiştir. Göbeklitepe’de kadim insanın heykeli yapma girişimini görebiliriz, elinde kafatası tutan bir insana benzeyen ve taştan yapılan heykel gibi (Fotoğraf 1). Böylece zaman dilimi ne olursa olsun genel olarak sanat söz konusu olduğunda insanların yoğun arzusunu kanıtlamış oluyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti 100. Yılına girmiş ve bu yıllarda genel olarak görsel sanatların gelişmesiyle birlikte heykel alanında da dikkate değer bir gelişmeye tanık olmuştur. Türkiye, sanattaki küresel gelişmelerden etkilenmiştir ve birçok çağdaş eğilim ve teknik, ülkedeki heykel sahnesini etkilemiştir.

Geriye dönecek olursak, Cumhuriyet döneminin başında sanatın öneminin ve bunun hissettirilmesinin gerekliliğinin yeniden yapılandırılması ve sağlam bir altyapının kurulması için büyük çaba harcandığını görüyoruz. Gerici halk kendileri için kabul edilemez bir şey olan heykel sanatını kabullenmek için mücadele etti, çünkü İnsan imajını taş, ahşap veya mermer üzerinde somutlaştırma fikri, İslami çekinceler ve Osmanlı döneminden kalma fikir kalıntıları nedeniyle istenmeyen bir sanat türüydü. 

Türklerin İslam’a dini olarak geçiş süreci başladığında, İslam inancının putperestliğe karşı kesin bir tutumu vardı. Bu nedenle, İslam öncesi dönemde yaygın olan perspektif resimler, figürler ve heykeller yapılması yasaklandı. Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde inşa ettikleri dini yapılar ve binalar dışında, özellikle figüratif betimlemeler konusunda daha temkinli davrandılar. Bu dönemde, resim ve heykel sanatı yerine geometrik motifler ve süslemeler daha yaygın hale geldi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yaklaşık altı yüz yıl süren tarihi boyunca, tasvir sanatı önemli bir yer işgal etti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun tarihinde, farklı dönemlerde ve farklı padişahların hükümdarlığı sırasında tasvir sanatının önemi ve yaygınlığı değişebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinde, özellikle Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemlerinde, İslam’ın ikonoklastik (resim ve heykel yapımını yasaklayan) yorumuna bağlı olarak, tasvir sanatı daha kısıtlıydı. Ancak bu durum, sonraki dönemlerde değişti. 

Birinci yüzyılda, özellikle II. Mehmet döneminde, tasvir sanatına daha fazla önem verildi. İstanbul’un fethi, Bizans kültürünün etkisi altında olan şehri Osmanlı İmparatorluğu’na katmasıyla, daha fazla resim ve minyatür üretilmeye başlandı. Sarayda ve camilerde duvar resimleri ve süslemeleri yapılırken, minyatürler de kitapların süslemeleri için kullanıldı. Fatih Sultan Mehmed’in minyatürleri ise, Osmanlı saray nakkaşhanesinde Nakkaş Sinan Bey ve çırağı Şiblizade Ahmed Bey tarafından yapılırdı. (Resim 5)

İkinci yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nda ise minyatür sanatının altın çağı olarak kabul edilir. Bu dönemde, özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığı sırasında, minyatür sanatı büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle minyatürler, kitapların süslemeleri ve tarihi belgelerin görsel kayıtları için kullanıldı. (Resim 6)

  1. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’ın ikonoklastik yorumu yeniden güçlendi ve tasvir sanatı biraz geriledi. Bununla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda, resim ve minyatür sanatı yeniden canlandı. Bu dönemde, özellikle Avrupa’dan gelen etkilerle birlikte portre resimleri ve natürmortlar gibi yeni türler ortaya çıktı. Böylece minyatür, Osmanlı kültürünün ve tarihini görsel olarak kaydetmek için önemli bir rol oynamış oldu.

 Osmanlı mezarlarının şahidelerinde de görülen bu soyut, heykel olarak tanımlanmasa de kısmen siluet halinde insan heykeline benzediğini görebiliyoruz, ayaklara ve ellere çok önem verilmemiş olsa da boyun ve başın şekli çok kolay algılanır. Bunun en önemlisi de baş serpuşu (başlığı), çünkü mezardan mezara boyut ve şekil olarak değişiyordu. Tabii, kimlik kitabelerini ve bazen ayetleri gövdenin üstünde görebiliyoruz. Osmanlı mezar taşlarının en önemli özelliği başlıkları yani serpuşlarıdır. Bu serpuşlar, mezarın sahibinin sosyal statüsünü, hangi tarikata mensup ve ailesinin zenginliğini göstermek amacıyla kullanılırdı. Serpuşlar, Osmanlı sanatının zarif süslemeleri ile işlenmiş olabilirdi ve sıklıkla İslam sanatının karakteristik motiflerini taşırdı. Heykelleri hatırlatan bu şahideler, İslam inancının etkisiyle genel hatları stilize bir şekilde yaratılmıştır, bu nedenle yüz detaylarına sahip değillerdir. (Resim 7)

Rölyef üzerinden bir değerlendirme yaptığımızda bazı camilerde kuş kabartmaları görebiliriz, Türkiye’deki camilerde bulunan kuş rölyefleri, İslam sanatında oldukça yaygın olan ve cami süslemelerinin önemli bir parçasını oluşturan motiflerden biridir. Bu rölyefler, cami yapılarının dış cephesi, iç mekanları veya mihrap gibi farklı bölgelerinde bulunabilir. Kuş rölyefleri, Osmanlı ve Türk İslam sanatının bir özelliğidir. Kuşlar, İslam sanatında doğal güzellik, özgürlük ve cennet sembolleri olarak kabul edilir. Kuş rölyefleri, camilerin minberleri ve mihrapları gibi önemli noktalarda rastlanıyordu. Bu alanlar sembolik olarak cenneti temsil ettikleri için genelde kuş rölyeflerini orada sıklıkla görülür. Kuş rölyefleri tek başına değil, genellikle geometrik desenler ve bitki motifleriyle birleştirilir. Bu, İslam sanatının temel özelliklerinden biridir ve estetik bir bütünlük yaratır. Türkiye’deki camilerde bulunan kuş rölyefleri, farklı kuş türlerini tasvir edebilir. Bu kuşlar, kartallar, güvercinler, şahinler veya benzeri kuşlar olabilir. Her bir kuş türünün farklı bir sembolizmi veya anlamı olabilir. Bu motifler, hem dini bir amacı yerine getirirken hem de sanatsal açıdan cami yapılarına değer katarlar.

Bizans döneminde Türk topraklarındaki yaygın simgelerin bir tanesi çift başlı kartaldı. Bizans devletinin sonunu getiren İstanbul’un büyük fethinden sonra Selçuklular, iki başlı kartal da dahil olmak üzere birçok Roma sembolünü miras aldı. Bizanslar için Din ve devletin tek bedende uyumunu simgeleyen bu hayvan, Selçuklular için “Artık ben Bizans/Rum topraklarının hakimiyim” mesajını vermektedir. Yeni bir çağın başlangıcı için ilk adımlar olarak görülebilir, böylece çift başlı kartal artık Türklerde Ululuk ve hakimiyeti temsil eder, Selçuklu dönemin eserlerinde, özellikle dediğimiz gibi camilerde enteresan bir şekilde görülüyordu. (Resim 8) 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde “anıt” veya “anıt mezar” gibi modern anlamdaki anıt yapılar İslam kültüründe yaygın değildi. Osmanlı İmparatorluğu’nda mezarlar ve anıtlar, farklı bir anlam ve işlev taşıyabilirdi. Osmanlı toplumunun kültürel ve dini değerleri, haliyle anıtların tasarımını ve kullanımını etkilemişti. 

Bizans döneminden kalan, bir şahıs ve olayın hatırlanması için dikilen sanatsal ve tarihi değere sahip heykeller “anıt” olarak da sayılmaktadır. 19. yüzyılda Osmanlı toplumunun ”anıt” kavramını henüz düzgünce algılamaya hazır olduğu düşünülmemelidir. Ancak eski eserlerin herhangi bir işlevi olmamasına rağmen saklanması ve korunması için çabalar kısmen nesnenin sanat değerine de dikkat çekilmesini sağlayan önemli adımlardır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bizans dönemine ait dikili taşlar, farklı şekillerde muamele görmüşlerdir. Bu taşlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Bizans İstanbul’u fethettiği 1453 yılından sonra İstanbul ve diğer yerlerdeki çeşitli yerlerde bulunmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu’nun İstanbul’daki eserlerini fethettikten sonra, bu eserleri yeniden kullanmayı tercih etti. Özellikle Bizans dönemine ait sütunlar, sıva taşları ve diğer yapı malzemeleri, Osmanlı camileri, sarayları ve diğer yapılarının inşasında kullanıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, Bizans dönemine ait pagan veya Hristiyan sembollerini içeren taşları İslam kültürüne uygun hale getirebilirdi. Bu, taşlardaki kabartmaların veya yazıların değiştirilmesi veya tahrip edilmesi anlamına gelebilirdi. 

Bazı Bizans dikili taşları ise Osmanlı İmparatorluğu döneminde yıkılan veya tahrip edilen Bizans binalarından kalan kalıntılar arasında kayboldu. Bu taşlar, zaman içinde unutulup gömüldüler. Ayrıca Osman Hamdi Bey tarafından başlatılan ve 31 Ocak 1884’te Meclis-i Mahsȗs-ı Vükelâ tarafından kabul edilen, ayrıca 21 Şubat 1884’te padişah tarafından onaylanan Ȃsâr-ı Atȋka Nizamnamesi (Akın, 1993: 238) ile, tarihi ve sanatsal değere sahip eski eserlerin imparatorluğun sınırları dışına çıkarılması yasaklandı ve arkeolojik kazılarla ilgili kurallar belirlendi. Bu da çok iyi bir dönüm noktası olarak sayılabilir.

Eski eserleri koruma nizamnamesinin ve Heykel Bölümü’nün Sanayi Nefise Okulu’nda açılmasının ardından, Osmanlı toplumunun anıt kavramına yaklaşımında bazı adımlar atılmış olsa da köklü bir değişiklik görmek pek mümkün değildi.

Osmanlı arşivlerinde kimi belgelerde “anıt” sözcüğü “heykel” anlamında da kullanılmıştır. Çoğu arşiv belgesinde bir kişiye ya da olaya atfedilen heykellerin halka sunulması için yapılan törenler hakkında bir “anıt” açılışı yerine “heykel” açılışından söz edilmiştir (O.A., YA.HUS., Dosya no: 197, Gömlek no: 17).

Yönetim, yurt dışındaki heykellerin açılışlarına ilgi göstermesine rağmen, Osmanlı toplumunda zengin kişilerin evlerinin dekorasyonu için yaptırdıkları küçük boyutlu heykellere ilgi eksikliği olduğu görülmektedir. Kamusal alanda anıtsal boyutlarda heykel sergilenmesine ise pek fazla ilgi olmadığı gözlemlenmektedir. Özellikle insan figürü içeren küçük boyutlu heykellere 19. yüzyılın sonlarında genellikle gayrimüslimlerin ve yabancıların yaşadığı yerlerde rastlanmaktadır. İstanbul Beyoğlu’ndaki bazı apartmanların cephelerinde ise kadın ve erkek yüzlerine ilişkin kabartmalar ve insan heykellerinin bulunması, halkın heykellere ve büstlere bir ölçüde aşinalık kazanmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca bazı zengin tüccarlar ve paşalar, konak ve yalılarında Batı yaşam tarzını benimseyerek sanatçılardan resimlerini ve heykellerini yaptırmış veya heykeller satın almışlardır. Örneğin, Koca Reşid Paşa, yalısının bahçesine koymak üzere Fransız şairi Lamartine’den bir mermer heykel satın almıştır.


0

Birleşik Kamu İş Görenleri Konfederasyonu (Birleşik Kamu-İş) İstanbul İl Başkanlığı cumhuriyetimizin 100. yılı onuruna düzenlediği “Birlik ve Dayanışma” gecesinde bir araya geldi. Birleşik Kamu İş Genel Başkanı Mehmet Yeşildağ, Eğitim İş Genel Başkanı Kadem Özbay, Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin ve çok sayıda sendika yöneticisi ve üyesinin katıldığı gecede sendikal mücadelenin yanı sıra cumhuriyet ve laiklik mevziisinin önemi vurgulandı.

2024 yılında bir milyon emekçinin sendikal mücadeleye örgütlemenin hedefinin ilan edildiği gecede emekli olan öğretmenlere kıdem plaketi takdim edildi.

“BU DÜZENİ MUTLAKA DEĞİŞTİRECEĞİZ”
Gecenin ardından Röportajlık’a konuşan Birleşik Kamu İş İstanbul İl Başkanı ve Eğitim İş İstanbul 4 Nolu Şube Başkanı Alkoç Turan Başgönül, “Şartlar ve koşullar ne kadar zor, ne kadar çetin olursa olsun, gerekirse umudun bittiği yerde, ölüm fermanımızın imzalandığı, tüm dünyanın varlığımızın bitişini kutladığı kurtuluş mücadelesinin en derin yıllarında Anadolu’nun ortasından güneşi çekip getiren Mustafa Kemal’in inancı ve inadıyla, bu devranı döndürecek ve bu düzeni mutlaka değiştireceğiz…” dedi.

“CUMHURİYET DEVRİMİNİN TARİHSEL SORUMLULUĞU İLE…”
“Birleşik Kamu-İş’e bağlı sendikalarımızı tercih eden kamu emekçilerinin birlik ve dayanışma göstermesinin temelinde, sadece bir sendikaya üye olmaktan daha fazlası yatmaktadır.” diyen Başgönül, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkelerine ve mirasına sahip çıkma fedakârlığı açısından da dünyadaki tüm sendikal hareketlerden çok daha fazlasıdır. Bizler, bu ülkeyi daha yaşanılabilir bir yer haline getirmek için, emeğimizi ve alın terimizi ortaya koyarak birlikte mücadele etme kararlılığımızla, cumhuriyet devrimlerinin bayraktarlığını yapıyor ve bu tarihsel sorumluluğu hep birlikte yüklenmiş olmanın haklı gururunu yaşıyoruz.” İfadelerini kullandı.

“BİZLERİ ASLA SİNDİREMEYECEKLER”
Başgönül sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizleri yoksulluk ve cehalet kıskacına alıp nefes bile alamayacağımız bir yere hapsetmeye çalışıyorlar. Bizleri kapalı bir dünyaya hapsedip en basit temel ihtiyaçları bile lüks haline getiriyorlar. Amaçları bizleri sıkıştırıp çaresizliğe itmek, buradan da tüm radikal hareketleri hortlatıp bizleri sindirmeye çalışmaktır.

Ama bunu asla başaramayacaklar, çünkü her şeye rağmen cumhuriyetin kimliği bizlerden yana, cumhuriyetin söke söke savaş meydanlarında aldığı hakları bizlerden yana, bilim ve fen ile yoğurulmuş anlayışımız bizleri destekliyor. Bu sebeple ışığımızı asla söndüremeyecekler bizleri asla sindiremeyeceklerdir.

Cumhuriyetçi kamu emekçisi milletin vicdanıdır. Bizler cumhuriyet mirası ve kendi coğrafyasının yükselen yıldızı olan, Cumhuriyet kamu düzeninin mimarı ve sürekli inşacısıyız. Bizim mücadele inadımızı başka yapılar bu yüzden anlayamıyorlar. Çünkü onlar kamu emekçisinin emeğine göz koymuş, kamu emekçisinin emeğine ortak olan ve ülkemizin gerçek kimliğinin asla farkına varamayacak yapılardır. Birleşerek ve çoğalarak, bu anlayışı da yine hep birlikte yok edeceğiz.”

0
Devlet üniversitelerindeki zam haberlerinin ardından üniversitelere mercek tutmaya devam ediyoruz. Üniversitelerde eğitim öğretim döneminin başlamasıyla birlikte okullarda sorunlar da belirginleşmeye devam ediyor.
Zam ve Sayıştay raporundaki usulsüzlükle gündeme gelen Hacettepe Üniversitesi’nin gündemini Hacettepe Üniversitesi öğrencisi TKG Üyesi Buse Eylül Onat ile konuştuk.
“Yemekhaneye Zam Yapıp Kantinleri Kapattılar”
Dönem başlamadan yemekhane ve yurtlara zam haberleri geldi. Yemekhaneye %74 oranında zam yaparak üç öğün yemekhaneden beslenen bir öğrencinin aylık masrafı 1275tl oldu. Yapılan zamlarla krizin bedelini öğrencilere ödetenler bununla da yetinmediler. Yemek kalitesi iyi değildi fakat bu sene çok daha kötü halde. Bu da yetmedi porsiyonları küçülttüler. Beytepe kampüsünde kalan bir öğrenci olarak beslenme alanımız ya yemekhane ya da BAM içerisinde bulunan işletmeler oluyor. Bunun yanında bir de kantinler var. Birçok fakültedeki kantinler kapatıldı. Kamuya dair ne varsa kapatma politikasına sahip olanlar ders aralarında alacağımız atıştırmalıklara kadar göz dikmiş seviyede. Merkeze uzakta kalıyoruz. Bu yaratılan tabloyla bizlere ‘ya bunları kabul edin ya da ne haliniz varsa görün’ demiş oluyorlar.
“Kadın-Erkekler birlikte oturdukları için Cafe çalışma saatleri değiştirildi”
Maalesef sorun sadece bunlar değil. Hacettepe’de kanıksanan ring sıralarından tutun da sosyal alanlarımızın kapatılma neden ve saatlerine kadar birçok problemle karşı karşıyayız. Beytepe yurtlarının altında Yurdum Cafe önceden 24 saat açıktı fakat bu dönem 9-23 saat kuralı uygulanacağı söyleniyor. Buraya dair bazı söylentiler var. Bu söylentiler kampüste herkes tarafından sesli bir şekilde dile de getiriliyor. Kadın erkeklerin samimi ilişkileri bazı kesimleri rahatsız etmiş, geçen dönem de böyle bir adım olabileceğine dair söylentiler dolaşıyordu fakat bu döneme başlarken bu karar uygulamaya geçti.
“Ring Sıraları Eskişehir Yoluna Kadar Uzanıyor”
Bir diğer sorun da maalesef Hacettepe’de kanıksanmış ring sıraları. Dönemin ilk günü metro durağındaki sıralar 100 metreyi aştığı söyleniyor. Eskişehir yoluna kadar inen bu sıralara çözüm olarak ring seferlerini arttırdılar. Fakat biz bunu geçtiğimiz dönemlerden de biliyoruz ki ilk gün oluşan infialden sonra ring seferleri arttırılır, birkaç hafta devam ettirilir, sonrasında sefer sayıları düşürülür ve ders saatleri de sıraya rağmen erkene çekilir. Yine o sıralarda beklemeye mecbur bırakılırız. Bizler günü geçiştirici çözümler değil planlı, kalıcı çözümler istiyoruz.
“TKG Olarak Piyasacı ve Gerici Düzene Karşı Laik, Parasız Eğitim Talebi İçin Mücadele Ediyoruz”
Dönem başlamadan Queer Deer topluluğu kapatıldı. Üretilen bahanelerin gerçek olmadığı herkes tarafından da biliniyor. Geçtiğimiz dönem sergideki gökkuşağını dahi kaldırtanlar bu dönem başlamadan da Queer topluluğunu kapattılar. Bizleri kalitesiz az porsiyonlara mecbur eden, sosyal alanlarımızı minimal seviyelere indirip bu alanları da özel işletmeler yapan, yönelimlerinizden tutun da kurduğumuz ilişkilere kadar müdahale eden gerici ve piyasacı zihniyeti iyi biliyoruz. Hacettepede yaşadığımız sorunları ayrı meselelermiş gibi ele almak yerine bu meselelerinin hepsinin bu düzen ve temsilcileri tarafından ideolojik tercihlerle yapıldığını gerçeğiyle ve bununla bütünlüklü mücadele vermeliyiz diye düşünüyorum. Ve Bu sorunların bütününe bakıp mücadele konusu haline getirmeliyiz.
TKG olarak yaşadığımız piyasacı ve gerici bu düzene karşı eşit, laik, parasız eğitim talebimiz için mücadele ediyoruz. Bir Hacettepe öğrencisi olarak,  kampüsümüzde bu sorunları derinden hissedenler olarak da bahsettiğim tüm sorunlara karşı sesimizi yükselteceğiz. Tüm sıra arkadaşlarımızı da bu mücadeleye çağırıyoruz.

Merhaba…

0

İnsanoğlu kısacık tarihinde o kadar çok şeyi başardı ki; artık güvenle, imkansız şeylerin listesi yerine zamanının gelmesini bekleyenlerin listesi yapıyoruz. Çocuklarımızın ihtiyaç duyduğu tek şey, kendileri kadar meraklı ve heyecanlı yol göstericiler.

ÜMİT DOĞRUYOL

Ne yazık ki; yaşımız büyüdükçe vizyonumuz küçülüyor.
Çocukluğunda pilot olmak isteyen bir genci sonsuz gökyüzü ile buluşturan en temel faktör eğitim. Ancak eğitim aynı zamanda çocukların hayallerinin kırılmasının da önünü açabiliyor.
Özellikle Matematik, fizik, kimya gibi derslerde eğitmenlerin en çok karşılaştığı sorulardan biri hatta birincisi şudur, “hocam bu konu günlük hayatımızda ne işe yarayacak?” Öğrenci somutlaştıramadığı konuyu anlamakta güçlük çekebilir veya reddedebilir, bu her yaşta çok sık karşılaşılan bir durumdur.
Öğrenciye somut örnekler verilirse, öğrenme yoğun ve kaliteli olacaktır. Ancak burada çok daha büyük bir sorun var olabilir mi?
Ya öğretmen, sorunun cevabını bilmiyorsa ya da daha kötüsü, cevap onun ilgi alanına girmiyorsa!

Bilmem ne sınavında çıkabilecek soruları her defasında başarı ile tahmin edebilen “efsane” hocalar üretmek konusunda çok başarılı olan eğitim sistemimiz, öğrencileri için bilimsel gerçeklere dayalı eğitimin esaslarını uygulayan öğretmenlerde o kadar cömert değil.
Sorunun tamamını öğretmenlerimize yıkarak konuyu geçiştirmek amacında da değilim.
Amacım bilimden hoşlanan gençlere ulaşabilirsem ne mutlu bana.
Gençlerin çoğu ne yazık ki; bugünün teknolojisi ve geleceğin vizyonunu oluşturan yapının temellerini atan temel bilimler konusunda gerekli heyecanı duyamıyor.
Hepimizin en çok kullandığı aplikasyonlardan olan harita uygulamasının trigonometriye dayalı bir alt yapısı olduğunu bilmiyor, Logaritma olmasa fizyologların çok zorlanacağını, kütle çekim kanunu bilmeden astronot olmanın imkansız olduğunu da bilmiyor ne yazık ki. Ama, ama astronot olmak istiyor halen.
Röportajlık’ın bana sağladığı bu köşede sizlerle temel bilimleri konuşabilmek istiyorum. Benim gibi, bilimsel eğitim almadığı halde bilime, icatlara, bilimsel gelişmeye aç dostlara ulaşabilmeyi. Özellikle, evrim, fizik, matematik, astrofizik gibi konularda yaşanan gelişmeleri paylaşmak, belki de tartışabilmek, çok keyifli olacak.
Merhaba herkese.

’99 depreminin 3 katını yaşayabiliriz’

Türkiye deprem kuşağının üzerinde bir ülke. Sürekli depremlerle karşı karşıya kalksak da 17 Ağustos 1999 Depremi’ne kadar bunun bilincine ve büyüklüğünün farkına varamadık. Deprem Türkiye’nin yadsınamaz bir gerçeği. Geçen aylarda yaşanan depremlerde yaşananlar beklenen büyük depremin fragmanı niteliğindeydi. İstanbul bilinçlendi mi? Büyük depreme hazır mı? Kentsel Dönüşüm yeterli mi? Yıkım ne derece olacak? Sorularını Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şükrü Ersoy’a sorduk.

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Aslında bu beklenen deprem sadece İstanbul Depremi değil, Marmara Depremi. Marmara bölgesi de 13 şehir ve yaklaşık 27 milyon insanın yaşadığı bir bölge. Ülkenin sanayisi de burada ağırlıkta. Olası bir Marmara Depremi’nde ekonomi nasıl zarar görür? Nasıl kurtulabiliriz?

ŞÜKRÜ ERSOY (ŞE): Marmara Depremi’ni konuşuyoruz Anadolu’daki insanımız tepki gösteriyor, ”Marmara’nın insanı daha mı önemli? Biz önemsiz miyiz?” diye. Aslında Anadolu’da da İstanbul Depremi kadar büyük deprem oluşturabilecek fay zone’lar var. Biz neden İstanbul’u konuşuyoruz? Çünkü nüfus. Sadece İstanbul’da 15 milyon Marmara Bölgesi’nde ise 26-28 milyon arası insan yaşıyor. Ekonominin kalbi burada atıyor. Burada olacak olası bir deprem işsizlik, aşsızlık demektir. Milli güvenlik sorunu demektir. 40 milyar dolar gibi bir para kaybedebilirsiniz. Bizim özelleştirmeler boyunca kazandığımız paranın değeri 80 milyar dolar. Bu parayı ve bu kadar canı 1 dakika içinde kaybedebiliriz. Bu kumarı oynamayalım. Amacımız insanları korkutmak değil hem karar merciilerini uyarmak hem de bu insanlarımızın diri ve hazır kalmasını sağlamak. Biz bu telkinleri, uyarıları yapmazsak, vatandaş geçim derdindeyken evini güçlendirmeyi ve hazırlıklı olmayı düşünemeyecekler.

‘PADİŞAHLAR BİLE İSTANBUL’U TERK ETMİŞ’

ED: Marmara Bölgesi’nde İstanbul, Bursa, Edirne gibi Osmanlı’nın ve daha önceki devletlerin merkezleri var. Onların bıraktığı tarihi eserler var. İstanbu’un surları sağlam değil. Olası bir depremde onlar nasıl etkilenir?

ŞE: Halk arasında yanlış bilinen bir şey var. Tarihi yapılar yüzyıllardır depremlere karşı ayakta duruyor. Bence bu söylemleri söyleyen bilim insanları biraz abartıyorlar. Çünkü Surlar 5. yy’dan beri defalarca yıkılmış tamir edilmiş, Ayasofya defalarca yıkılmış tamir edilmiş. En son 1894 yılındaki depremle zarar görmüşler. Fatih Camii halen hasarlı. Bunun için böyle bir şeye inanmak doğru değil. Ayrıca geçmiş depremler İstanbul’un tam merkezinde yaşanmış. Şimdi deprem merkezleri daha çok çürük yapıların olduğu yerlere kayıyor. Deprem İstanbul’un merkezinde olurken Padişahlar bile İstanbul’dan çıkıp Edirne’ye yerleşmişler. Bu çok bilinen bir gerçektir. İstanbul’un bir deprem gerçeği var. Marmara Bölgesi’nde olduğumuz için bir tsunami tehlikesi de var. Bunu herkesin kabul etmesi gerekir.

ED: Hocam tsunami demişken Marmara bir iç deniz. Tsunami ne derece büyük olur? Endonezya bir okyanus ülkesi, Japonya keza okyanuslara yakın bir ülke. Oralardaki büyüklüklerde depremler görür müyüz?

ŞE: Tsunami konusunda da bir uzmanla görüşüyorsun. Ben aynı zamanda tsunami uzmanlarından biriyim. 2004 yılında Endonezya’ya giden ve oralarda çalışmalar yapan biriyim. Türkiye kıyılarında da çalışmalar, kazılar yapan ekibin bir üyesiyim. Bu kazılar sonucunda gördüm ki Türkiye kıyılarında 150’ye yakın tsunami var. Bunların yaklaşık 40 tanesi de Marmara bölgesinde. Kazılar neticesinde dalgaların bıraktığı kum izlerinden yaşlandırarak bunları tespit ettik. Dolayısı ile Marmara kıyıları tsunami konusunda sabıkalı. Marmara’da bir deprem olduğu takdirde deniz heyelanları vesilesiyle bir tsunami olabilir. Tsunamilerin Endonezya’daki gibi büyük olmasına gerek yok. 1 metrelik bir dalganın bile kıyılardan 100 metre içeri girip çekilmesi büyük zararlar verebilir.

‘KENTSEL DÖNÜŞÜM BU HIZLA 20 YIL SÜRER’

ED: 99 depreminden bu yana kentsel dönüşüm konuşuluyor. Toplanma alanlarında yapı yapılmaması, çarpık kentleşmenin de önüne geçilmesi de konuşuluyor. Kentsel dönüşüm de ne durumdayız?

ŞE: Kentsel dönüşüm 2012 yılında depremdeki yıkımlara engel olması amacıyla çıkarılan yasa sonunda başlanan bir iş. Bu dönüşümün asıl amacı depreme dayanıklı bina yapmak. Yoksa mutfağı güzel, fayansları yeni evler yapmak değil. Bu aslında asrın projesi. Sadece Türkiye için değil dünyadaki bütün devletler için büyük çaplı bir proje. 7 milyon binanın dönüşümü söz konusu. Türkiye’de 22 milyon bina olduğunu düşünürsek bu büyük bir dönüşüm.

ED: Peki bu dönüşüm kaç sene sürer?

ŞE: Bakan’ın açıklamasına göre her sene 300 bin bina dönüştürülüyor. 20 sene sürer.

ED: Bu dönüşüm hızı iyi bir hız mı?

ŞE: Arttırılması gerekiyor. 300 bin iyi bir rakam değil. Bunun yanında devletin de kredilendirme gibi konularda vatandaşa yardımcı olması gerekiyor. Çünkü müteahhitler bu kentsel dönüşüm konusunda vatandaşı limon gibi sıkabilir. Devletin vatandaş ve müteahhitler arasında hakemlik görevi görmesi gerekiyor. Vatandaşın da güvenli binalar yaptırdığını unutmaması gerekiyor. Yani 1’e 3 alayım, 1’e 5 alayım gibi rantçı düşüncelerden uzaklaşması gerekiyor. Bu son şansımız ve bu şansı devletin de, vatandaşın da, müteahhitlerin de iyi değerlendirmesi gerekiyor. Başka şansımız yok.

ED: Siz bu işin uzmanısınız. Devlet ve hükümet sizin gibi uzmanlara danışıyor mu?

ŞE: Sadece Türkiye’de değil dünyada da politikacılar ile bilim insanları arasında bir sıkıntı var. Türkiye’de çok kötü değiliz. Zaman zaman AFAD’a ya da başka kurumlara akıl hocalığı yapmaya çalışıyoruz. Zaman zaman onlar bizim hızımız kadar hızlı davranamıyorlar, biz bir adım ötesini de görerek tavsiyelerde bulunuyoruz. 99 depreminde 122 km çapındaki binalar hasar gördü, ancak bu binaların yapımına 2006 yılında başlandı. Arada 7 yıl gibi bir süre var. Bu 7 yıl içinde bir deprem daha olsaydı bu binaların çoğunu kaldığı yerden yıkacaktı. Yavaş davranma gibi bir dezavantajımız var. Bu dönüşümün mümkün olduğunca şeffaf, hızlı ve gönüllük esasına dayalı ilerlemesi gerekiyor. Türkiye’nin sadece depremlerle değil doğal afetlerin tümüyle mücadele edebilecek gücü var. Ekonomik gücü var, insan gücü var; 25 milyon genci var. Bunun yanında Türkiye’deki yer bilimciler dünya çapında. Burada yetişen bir yer bilimci dünyanın her yerinde iş bulabilir. Çünkü Türkiye bir laboratuvar. O kadar çok vaka, o kadar çok olay oluyor ki başka bir yerde çalışmamak için hiç bir sebep yok. Fakat biz yabancı uzmanlara tutulan mikrofonları daha bir hareretle ekrana taşıyoruz. Türk yer bilimciler aslında ülkelerinin sorunlarını, çözümlerini net bir biçimde biliyor. Elbette yabancı uzmanlarla iletişim olur, bilgi alışverişi yaparız. Ancak yabancıların ağzına bakmak bana biraz yanlış geliyor. Marmara dünyanın en çok bilinen denizlerinden biri. Yabancılar araştırma yaptı, Fransızlar geldi ancak araştırmaları sürdüren ve takip eden uzmanlar hep Türk’tü. Depremi zaten kimse önceden bilemiyor. Bunun tek bir örneği var 1975’te Çin’de bir deprem bilindi, binlere kişinin hayatı kurtuldu. Fakat 1976’da yine Çin’de bir deprem oldu bilemediler ve can kayıpları oldu. Bu konuda da çalışmalar yapılsın tabii ki ama asıl enerjimizi zemine ve jeolojiye uygun, sağlam binalar yapmaya ayırmalıyız. Zaten iyi bir kentli olmak için akıllı binalarda iyi bir seviyede olmamız gerekiyor. Çünkü sadece deprem değil küresel iklim değişikliğine bağlı olarak evin içindeki suyun tekrardan kullanmak, enerji tasarrufu yapmak ya da güneş enerjisini verimli kullanmayı öğrenmemiz gerek.

‘EN KÖTÜ SENARYODA 7,7 ŞİDDETİ GÖRÜRÜZ’

ED: Peki hocam İstanbul Depremi 45 saniye sürmüştü ve şiddeti 7,4 olarak kayıtlara geçmişti. Bu beklenen depremin İstanbul Depremi’nden en az 2 kat daha şiddetli olacağı ve yaklaşık 2.5 dakika süreceği tahmin ediliyor. Kentsel dönüşümüne etkileri baz alınarak yıkım ne derece olur?

ŞE: Marmara’da beklediğimiz en kötü senaryo 7,7 büyüklüğündeki deprem. Bu da yaklaşık 99 Depreminin 3 katına denk geliyor. Bu önemli bir büyüklük. Dolayısıyla 2.5 dakika sürmese bile ki bu çok uzun bir zaman, yorgun binaların hepsini indirir. Özellikle İstanbul’dan örnek vermek gerekirse binaların deprem dahi olmadan yıkıldığını görüyoruz. Her sokakta bir bina yıkılsa sokaklara giremezsiniz. Arama kurtarma çalışmaları aksayabilir. Bu bağlamda ülkemizin milli güvenlik sorunundan söz edelim. Deprem sonrasında 1-2 milyon insan her gün yiyeceğine, sağlığına, güvenliğine dikkat etmeli. Bu hizmetleri sadece 1 gün değil her gün belki aylarca yapacaksınız. Bu hizmeti yapabilir miyiz? Bence yaparız. Politikacılar insiyatif alırsa, bilim insanlarının sözlerine inanırlarsa bu kesinlikle yapılabilecek bir şey. Buna yürekten inanıyorum. Bunu yapabilen ülkeler var; Şili, Meksika gibi ülkeler bunu çok akıllıca halettiler. Ki oralarda dünyanın en şiddetli depremleri yaşandı. O ülkeler artık büyük depremlerden zarar görmüyorlar, görülebilecek zararları minimuma indirdiler. Biz bunu ülkemizde yapabilir miyiz? Yapar

“Gazetecilik Tüccarların Elinde Malzeme Olmuş Durumda.”

0

Gazeteciliğin aslında her zaman tartışılan sorunlarının dışında bir sorunu daha var: Gazetelerin,  ticari faaliyetlerin yürütüldüğü bir organa dönüşmesi. Peki nasıl kurtulur diye merak ediyorsanız bizde bu sorularımızı Vatan Gazetesi muhabiri Çağdaş Ulus’a yönelttik. Beraberinde Türkiye’deki gazetecilikten, mesleki tecrübelerinden, bugün uygulanan OHAL’e kadar pek çok konuyu’da  ele aldık ve önemli noktalara değindik. Bilgilendirici bir röportaj olması dileğiyle. Keyifli okumalar efendim.

Röportaj: Seda Özdemir

 

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Gazeteciliğe nasıl başladınız?

ÇAĞDAŞ ULUS (ÇU): 2003 yılında üniversite sınavlarına girdiğimde amacım gazetecilik okumak değildi. Aslında hukuk fakültesini kazanıp avukat olmak gibi bir niyetim vardı. Ancak o dönem yine mevcut sistemin değişmesiyle birlikte hukuk fakültesi sözelden eşit ağırlığa kaydırıldığı için bize bu imkan verilmemiş oldu. Bu yüzden ilk başta istemeyerek de olsa gazeteciliği seçmek zorunda kaldım. Gazeteciliği seçtim, üniversiteyi bitirdim daha sonra 2008 yılında Vatan Gazetesi ile tanıştık. Stajla başladı maceramız. Stajdan kısa bir süre sonra Vatan’da işbaşı yaptım. O gün bugündür Vatan’ın kadrolu elemanı olarak aralıksız çalışıyorum.

 

SÖ: Başladığınız dönemle şimdiyi kıyaslayacak olsanız neler dersiniz?

ÇU: Başladığım dönemi hatırlıyorum. Vatan Gazetesi’nin çizgisi muhalif bir çizgideydi. İstediğimiz her haberi yapabiliyorduk. Ancak özellikle şu geldiğimiz noktada muhalif basının kalktığını düşünenlerdenim ben. Bu dönemde görüyorsunuz zaten. Her sabah uyandığınızda gazetelerin manşetleri neredeyse aynı şekilde atılmış vaziyette. Aradaki uçurumu görüyoruz. 2008 ile 2018’ i kıyasladığım zaman geçmişte yapabildiğim haberleri acaba şuan yapabilir miyim diye düşünüyorum. O günlerde yaptığım haberleri şimdiki konjonktürde yapsam da gazetemde yayınlanmayacağını düşünüyorum.

 

SÖ: Meslek hayatınızda ilginç olaylar yaşadınız mı? Yaşadıysanız bahseder misiniz?

ÇU: Çok fazla.  Ama ben en önemli iki anımı paylaşayım sizle.  İstersen evimin önünde pusuya yatanlardan başlayayım, merak etmişsindir gazeteciler böyle şeylerle karşılaşıyor mu diye. Biraz ondan bahsedeyim. Yıl 2008, Üsküdar Altunizade’de sabah saatleri. Bozulan arabasını  dörtlüleri yakıp emniyet şeridine çeken  moda tasarımcısı Sinem Yalçın aşırı hızla o bölgeden geçen bir aracın kurbanı oldu.  Kazayı ise Ahmet isimli bir kişi üstlendi.  Aracı kendisinin kullandığını söyledi. Ancak bizim o dönemki araştırmalarımızda kazayı yapan kişinin aslında Ahmet olmadığı ortaya çıktı. Çünkü o dönemde birileri tarafından mobese kayıtları silinmişti. Hayatını kaybeden Sinem’in babası da dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in eski danışmanlarından Prof. Sinan Yalçın. Sinan Yalçın nüfuzunu kullanarak bu kamera kayıtlarının tekrar ortaya çıkmasını sağladı. Bende bir haberci olarak kendisiyle iletişimimi sürdürdüğüm için bu vesileyle kayıtları ortaya çıkaran kişilerden birisi oldum. Kayıt ortaya çıktığında kazayı yapan kişinin aslında Feyttullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen ve şuanda FETÖ imamlığıyla hakkında suçlama bulunan ve firari olan İhsan Kalkavan’ın yeğeni Faruk Kalkavan olduğunu biz öğrendik. Kamera kayıtlarıyla olay tespit edilince Kalkavan teslim olmak zorunda kaldı. Bir süre sonrada Kalkavan tutuklandı. Tutuklandıktan 3-4 ay sonra iddianame hazırlandı.  İddianameden kısa bir süre sonra da ‘kaçma şüphesi yok’ denilerek tahliye edildi.  Kendimden biliyorum benim iddianamem 7 ayda hazırlandı ve benim duruşmaya çıkmam 9 ayı buldu. Ama böyle nüfuzu güçlü olan insanlar bu ülkede 2-3 ay içerisinde duruşmaya çıkabiliyorlar. Süreci hızlandırabiliyorlar ve ‘kaçma şüphesi yok’ denilerek tahliye edilebiliyorlar.

Daha sonra ne oldu, kaçma şüphesi olmayan Kalkavan yurtdışına kaçtı. Tabi ben fikri takip haberlerime devam ettim. Kimsenin bilmediği, kimsenin yapmadığı haberlere devam ettim. Kalkavan’ın Yunanistan üzerinden önce Amerika’ya, bir süre oradan Belarus’a geçtiğini belirledim. Belarus’taki adresini öğrendikten sonra da orada yaşayışına dair detayları kaynaklarımdan bir şekilde öğrendim. Sonrasında gazetemde bunu haber yaptım.  Kalkavan’ın Belarus’ta İhsan Kalkavan’ın kurmuş olduğu altın madenciliği şirketinin başında olduğunu yazdım. Akabinde orada ismini Nihat olarak kullandığını ve yeniden bir üniversiteye başladığını…  “Orada gününü gün ediyor” başlığıyla haberimizi yayınladık. Üç gün boyunca da bu haberlerimiz sürdü…

Bu haberler yayınlandıktan bir gün sonra Van depremi  yaşanmıştı ve ben o gün gece çalışan arkadaşımı izin yaptırmak için gazetedeydim. Gazeteden çıkışımız normalde baskı 02.00’da olduğu için o saatte çıkmamız gerekiyordu ama o gün deprem haberleri  nedeniyle Bağcılar’daki Doğan Medya Center’dan çıkışım saat 04.00’ü bulmuştu.

 

“Polisler diğer araçtaki kişilerle ilgileneceklerine bizim aracımızda arama yapmaya başladılar”

Eve varışım ise  gazetenin arabasıyla 04.40’ı bulmuştu. Sokağa girdiğimizde yanımızdan bir aracın sokaktan çıktığını fark ettik. Sokaktan çıkan aracın plakasını ilk etapta ben fark etmedim ancak şoför arkadaş fark etti. Plaka kazaya karışan, Sinem’in hayatını alan Faruk’un ismiyle alınmış bir plakaydı. 34 FRK 64. Ve şoför arkadaşın dikkatini çekmişti. Faruk ismiyle bu plakanın alınması. Bir mesajdı aslında. Bunun üzerine şoför arkadaşa  beni indirmemesini söyledim.  Bu sırada sokaktan çıkan araç biz sokağa girdikten sonra dönüp dolaşıp sokağın diğer ucuna geldi ve farlarını açıp benim inmemi bekledi. Bizde o sırada polisleri arayıp durumu anlatmak istedik. Aradık. Ben şikayetimi dile getirmeye çalışırken tesadüf müdür yoksa başka  bir şey midir (işin içinde başka bir şey mi var bilmiyoruz) bir polis arabası sokağa girdi. Ben telefonun ucundaki polislere bir ekip otosunun sokağa girdiğini, onlara durumu anlatacağımı söyleyerek telefonu kapattım. Polisler sokağa  geldiğinde, ekip otosundan indiklerinde durumumuzu anlattık. Polisler diğer araçtaki kişilerle ilgilenecekleri yerde bizim üzerimizi aramaya başladılar ve aracımızda arama yapmaya başladılar. Muhtemelen o ekip, onları korumak için oradaydı. Polislerin oraya yönlendirildiklerini, aksi bir durum ihtimalinde devreye girmeleri nin emredildiğini düşünüyorum. Polisler bizi ararken her ne hikmetse,  evimi tespit edip, önünde pusuya yatan araba daha sonra olay yerinden ayrıldı. Biz polise durumumuzu anlatırken polisler de adamların kaçmasına yardımcı olmuşlardı.

Ama ben ertesi gün kaynaklarımdan öğrendiğim kadarıyla aracın Kalkavan ailesinin vekaletiyle Ümraniye’de bir galeriden Nurettin isimli bir kişiye satıldığını öğrendim. Aracı kullanan kişinin de Nurettin olduğunu bu şekilde öğrenmiş oldum. Savcılığa başvurdum. Hayatımın tehlikede olabileceğini anlattım. Savcılık kısa bir soruşturma yaptı. Aracın üzerine kayıtlı olduğu kişiyi gözaltına aldı. Kişi o akşam bir akrabası için o sokakta olduğunu belirtti ve bunun üzerine serbest bırakıldı. Kişi hakkında hiçbir soruşturma da açılmadı, konu takipsizlikle sonuçlandı. Olaydan sadece 8 gün sonra da evime gelen polisler tarafından örgüt üyesi olduğum iddiasıyla gözaltına alındım. Akabinde de tutuklandım ve cezaevine gönderildim.  Sanırım o dönemde İhsan Kalkavan ve çevresinin pisliğini bir şekilde açığa çıkardığımız için, orada anladığımız kadarıyla bir talimat verilmişti benim bir şekilde susturulmam için.

Tutuklanma sürecini de kısaca anlatayım. O iki olayı bağlayıp öyle bitirmiş olayım. Tutuklanma gerekçesi olarak da benim Fırat Haber Ajansı’ndan görüştüğüm bir kişiyle yapmış olduğum haber amaçlı görüşmeler  önüme örgütsel delil olarak sunuldu. Görüşmelerimde hiçbir şekilde hiyerarşik yapıya dahil olduğuma dair bir cümle kurulmazken, sadece aramızda haber görüşmeleri yapılırken ve bununla aslında benim tutuklanamayacağım bilindiği için farklı kumpaslar icra edildi. KCK Basın Konseyi adı altında  tutuklatılıp bir torbanın içine atıldım.  Onlara bulaştığım için içeri alınmam gerekiyordu ve onlarda kendilerince açık arıyorlardı. Açığı da bu şekilde bulmuşlardı ve bu torbaya atmayı seçmişlerdi beni.  KCK Basın Konseyi diye adlandırılan bir örgütlenmeden bahsediliyordu iddianamede. PKK’nın üst düzey yöneticilerinin Kandil’de vermiş olduğu bir kararın orada toplantıya katılan gazeteciler tarafından çalıştıkları basın kuruluşlarında uygulandığı iddiası vardı. Benim de orada alınan kararları gazetemde uyguladığım iddiası iddianamede bana yönlendirilen suçlamalar arasındaydı.

“Unuttukları bir şey vardı: Evrakta sahtecilik yapmışlardı”

İki toplantıya katıldığım iddia ediliyordu. Birisi 2005 yılıydı birisi 2007 yılıydı. Ama unuttukları bir şey vardı. Evrakta sahtecilik yapmışlardı. Giriş yaptığım tarihlerden biri Kıbrıs’ta öğrenim gördüğüm dönemdi. Kıbrıs’tan Türkiye’ye giriş yaptığım tarihten sadece bir gün sonra yapılmıştı Kandil’de iddianamedeki toplantı. Benim o tarihlerde orada olmam imkansızlaşıyordu. Resmi emniyetin kaydıyla. İkincisi de üniversite döneminde 2007 yılında Work and Travel programıyla Amerika’ya gittiğim ve öğrenci programıyla Amerika’da çalıştığım o dönemde de yine Kandil’de bulunduğum iddia edilmişti. Tabi ben, yurt dışına çıktığım pasaportla, aldığım biletlerle, orada aldığım maaş çekleriyle bunu ispatladım. Buna rağmen tutuklanmama engel olamadım. 9 ay kadar  tutuklu kaldım. Akabinde tahliye edildim. Tahliye olduktan bir süre sonra da Gülen cemaatiyle hükümet arasında bir çatışma başladı. Beni tutuklatan polis şefleri, Yurt Atayan ve diğerleri FETÖ terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla Silivri Cezaevi’ne konuldular. Yaklaşık 4 yıldır da Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyorlar. Benim davam ise devam ediyor. Hâlâ yargılanıyorum.  Bu olayda Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarından bir tanesi.  Ama davada hâlâ sonuca gidilmemekte inat ediliyor. Savcı hâlâ mütalaasını hazırlayıp hakkımızda beraat ya da ceza isteyip istemediğine bile karar vermedi. Mahkemede savcı mütalaasını bekliyor.

Bütün bunlar yaşanırken 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yurt dışına çıkmak isterken pasaportumun iptal edildiğini öğrendim. Orada 3 saat gibi bir gözaltı süreciyle karşılaştım. Aslında FETÖ’cüler için uygulanması gereken yurt dışı yasağı 15 Temmuz’dan sonra FETÖ mağdurlarına da uygulanmaya başlandı. Burada da ikinci bir mağduriyeti yaşadım. Tek sevindirici taraf ise beni tutuklatan polis şeflerinin bana kumpas kurduklarının yavaş yavaş ortaya çıkması oldu. Kendileri hakkında bir iddianame hazırlandı. Kendileri hakkında Fettullahçı terör örgütüne üye olmak ve örgüt adına suç işlemekten ceza isteniyor. Muhtemelen olumlu bir sonuç alacağımızı düşünüyoruz bu dava konusunda.

 

SÖ: Gazetecilik nasıl kurtulur diye bir soru sorsam ne dersiniz?

ÇU:  Her zaman arkadaşlarıma söylediğim cevabı vereceğim sana da. Gazetecilik mesleği şöyle kurtulur: Sadece iletişim fakültesi mezunu ya da sadece iletişim fakültesinin gazetecilik bölümünden mezun olan kişilere gazete açması yetkisi verilirse gazeteciliğin kurtulmasında büyük bir adım atılmış olur.

Niye kurtulur? Çünkü gazetecilik şuanda tüccarların elinde malzeme olmuş durumda. Tüccarlar gazetelerini kuruyorlar. Gazetecilik adı altında  ticari faaliyetlerini kurdukları gazeteler ya da projeler sayesinde yürütüyorlar. Bir süre sonra hükümet çizgisine giriyorlar. Bu şekilde de gazetecilik bitmiş oluyor. Ama sıradan bir gazetecilik mezununa bu gazeteyi açma yetkisi verildiği takdirde tüccarların artık bundan nemalanma olayı ortadan kalkmış olacak. Bu da bu şekildeki bir sistemi ortadan kaldırmış olacak. Akabinde ise gazetecilikle ilgili yasalar çıkartılması gerekir.  Basın özgürlüğünden bahsediyoruz ama aslında bir basın özgürlüğü söz konusu değil. Bununla ilgili gerçekten yasaların çıkartılması gerekiyor. Her yapılan haber hakkında dava açılır duruma gelmiş durumdayız. Bugün bir haber yaptığımızda haberin doğruluğunu bilsek de acaba işin ucunun dokunduğu kişiler bize dava açar mı (aslında bir şey kazanamayacaklarını biliyoruz ama), savcılarıyla, hakimleriyle acaba bir yol alabilirler mi endişesi içerisindeyiz.  Bu da cesur olma eğilimini çoğu gazeteciden alıyor.  Emeğinin karşılığını alamayıp bir de baskılara maruz kalınca da gazeteci  cesurluğu bir kenara bırakıp kullanışlı gazeteci olmayı seçiyor.

 

SÖ: Katıldığınız bir radyo programında FETÖ yüzünden uğradığınız kumpas konuşuldu ayrıca bu örgüt yüzünden günlerce hapis yattınız. Bu mağduriyetinizi, yaşanılan 15 Temmuz sürecini ve devam eden OHAL konusunda neler söylemek istersiniz?

ÇU: 15 Temmuz darbe girişiminden sonra devam eden OHAL’in  kısa bir süre sonra kaldırılacağını düşünüyordu herkes ama maalesef öyle olmadı. Yaklaşık bir buçuk senedir devam ediyor. KYK’larla ülke yönetilmeye başlandı.  Meclisten yasalar çıkarılmıyor. Bir gece yarısı bakanlar kurulunun masa başında almış olduğu 3-4 dakikalık bir kararla ülkenin mevcut yasaları değiştirilip yeni yasalar getiriliyor. Bu da ülkenin ve ülkede yaşayanların durumlarını etkiliyor. Örneğin mahkemenin belirleyeceği işten atmalar  artık bu şekilde hallediliyor.

OHAL bu anlamda sıkıntılı ülke için. OHAL’den sonra benim hayatımı değiştiren  konuyu ise zaten sohbetimizde söyledim. Bir kez daha tekrarlayacak olursam 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yargılandığım davanın hemen biteceğini düşünüyordum. Kumpaslar ortaya çıkmış, yıllarca dile getirdiğimiz feytullahçı terör örgütünün ülkeyi ele geçirmek istediği kanıtlanmıştı. Artık hükümet tarafından da bunun görüldüğüne inanıyorduk. Ama olmadı.  Örneğin; 15 Temmuz’dan sonra Fethullahçılar için bir yurt dışı yasağı konulduğu düşünülürken bütün FETÖ’cülerin mağdur ettiği insanlara da bu yasak konuldu.  Bu insanlar artık yurt dışına çıkamıyorlar. Onlarla aynı muameleyi görüyorlar. Kendimden örnek vereyim. Yaklaşık iki yıldır OHAL kapsamında yurt dışına çıkamıyorum. Pasaportum emniyetin elinde azılı bir suçlu muamelesiyle. Sadece yargılandığım davanın sonuçlanmasını bekliyoruz.

FETÖ’ye yönelik yapılan operasyonlarda sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Gözaltılar, tutuklamalar devam ediyor.  Ancak FETÖ’cüler tarafından mağduriyet yaşamış insanların mağduriyetleri sonlandırılmıyor. Bu da insanların kafasında soru işaretleri yaratıyor. Kendi davam dışında mesela Ergenekon üyeliğiyle kumpasa uğramış şuanda gazetecilik yapan, siyasetçilik yapan birçok kişi hâlâ kumpas olduğu ortaya çıkmasına rağmen yargılanmaya devam ediyor. Bu davaların hâlâ elde tutulması da insanların kafasında bir soru işareti yaratıyor.

 

SÖ: Siz bir FETÖ mağduru olarak FETÖ terör örgütüyle mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÇU: FETÖ’yle mücadelede tam anlamıyla bir yol kat edildiğini düşünmüyorum açıkçası. Niye düşünmüyorum? FETÖ’nün üst düzey yapılanması (özellikle siyasi ayağı) deşifre edilmeli. İkincisi bu darbede parmağı olan büyük insanların kaçırılması sağlandı. Bunlardan biri Adil Öksüz’dü. Adil Öksüz Akıncılar Üssü’nde gözaltına alınıyor. Akabinde çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakılıyor ve bunlar ne hikmetse günler sonra ortaya çıkarılıyor. Adil Öksüz ya da Zekeriya Öz gibi insanlar yurt dışına kaçarken sadece örgütün kullandığı, manevi duygularıyla örgüte bağlılık gösterip en fazla yardım ve yataklık yapmış olabileceğini değerlendirdiğimiz insanlar tutuklanıyorlar. Onların da yatacakları süre belli. Yatırırsınız 3 yıl çıkarırsınız. Cezaevinde olan darbe teşebbüsüne katılmamış insanların  %60 ’ı bu şekilde yataklık ya da örgüte üyeliğiyle suçlanan insanlar. Üyeliğin de cezası bellidir. İnsanlara 7.5 yılla 15 yıl arasında yargılarsınız. Alt sınırdan 7.5 yıldan cezayı verdiğin zaman o insan 2-2.5 yıl yatar ve çıkar. Ama bu darbeye iştirak eden darbeyi yapan insanların yargılanması gerekiyor. Biz bunu beceremedik. Adil Öksüz gibi ya da Zekeriya Öz gibi kumpasların baş aktörlerini de  bu ülkede tutamadık ya da tutmadık, tutmak istemedik. Onlar yurt dışında gezerken ya da Tuncay Opçin gibi Balyoz kumpasını yapan insanlar yurt dışında gezerken Baransu gibi onun altında çalışan insanın cezaevinde olması  hiçbir anlam ifade etmiyor.

 

SÖ: CHP’nin genel başkan seçimlerinde 49 mükerrer oy çıktı. Muharrem İnce bunun bir algı oyunu olduğunu düşünüyor. Peki siz ne düşünüyorsunuz? Bundan sonra CHP’de nasıl bir süreç yaşanacak?

ÇU: Kılıçdaroğlu ve ona yakın isimler tek adam rejiminden yıllardır söz ediyorlar. AKP genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adam olduğunu, AKP’de söz sahibi olduğunu, parti içerisinde muhalif seslerin bir şekilde susturulduğunu dile getiriyorlar. Bu konuda haklılar, haklı olduklarına da inanıyorum ancak AKP içerisinde yaşanan olayların aynısını kendi partilerinde şuan uyguluyorlar. Kendilerine yakın isimler delege olarak partinin içerisinde yer alıyor. Kendilerine yakın isimler milletvekili olarak CHP’de şuan siyaset yapıyor. Kendileri gibi düşünmeyen birçok insan, eski CHP’liler partiden aforoz edilmiş vaziyetteler.  Bu şekilde oylarını %20’nin üzerine çıkaramayacaklarını bilmeleri gerekiyor.

Bu basit siyaseti zaten geçen hafta yaşanan CHP genel başkanlık seçiminde de gördük. İki defadır aday olan Yalova milletvekili Muharrem İnce, Kılıçdaroğlu’nun karşısına yine çıktı. 447 oy aldı ama kendisinin önüne 49 mükerrer oy getirildi ve kendisinin aday olamayacağı söylendi çıkıp konuşmasını yaptıktan sonra. Orayı biraz irdeleyelim mesela. Normalde CHP’nin tüzüğü şunu emreder: Delege sayısının %10’u kadar imza toplayacaksın, bu imzalar neticesinde aday olabilirsin. Çok açık bir hükümdür. Örneğin; 1500  delege varsa 150 tanesinin imzasını almak zorundasın. Muharrem İnce’de bunu başaran adaylardan. Ümit Kocasakal ya da diğerleri bu imzayı toplayamadıkları için aday olamadı.  İnce, bu oyları toplamayı başaran ve Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkan bir aday. Tüzüğün ikinci maddesinde de şu söylenir: %10’u toplayan kişiler aday olur, aday oldukları kesinleştikten sonra çıkarlar kürsüde delegelere ve oradaki seyircilere hitap ederler. Prosedürde zaten böyle işledi. İnce imzayı topladı, çıktı 20 dakika boyunca konuşmasını yaptı. Ancak konuşmayı yaptıktan sonra Kılıçdaroğlu’na yakın ekip Muharrem İnce’nin aday olamayacağını dile getirdiler. Çünkü 49 tane delegenin hem Kılıçdaroğlu için hem de Muharrem İnce için imza verdiğini söylediler. Bu nedenle Muharrem İnce’nin adaylığının söz konusu olmadığını dile getirdiler ama baştan beri İnce %10’u toplayamamış olsaydı bunu baştan kendisine söylemek gerekirdi bu birincisi. İkincisi de aday olmadığı söylendiği için Muharrem İnce’nin kürsüye çıkarılmaması gerekirdi. Ama CHP içerisindekiler tam tersini yaptılar. Tüzüğe aykırı olarak – eğer dedikleri iddia doğruysa- Muharrem İnce’nin %10’u yakaladığını belirtip adaylığını kabul ettiler. Sonra kürsüye çıkardılar. Kürsüye çıkmış ve konuşma yapmış bir adayı da daha sonra rezil etmek adına böyle bir yalanı ortaya attılar. Zaten sonuçlar açıklanınca da İnce’nin  447 oy aldığı ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu için imza verenlerin de aslında gizliden İnce’ye destek verdikleri belirlendi. Bu şekilde İnce’yi rezil etmek amacıyla kurulmuş bir oyun da deşifre edilmiş oldu. Ama Muharrem İnce’nin de dediği gibi böyle bir delege krizi varsa, iki tarafa da oy verilmişse o 49 delegenin bulunması gerekiyor. Bulunduktan sonra da partiden ihraç edilmeleri gerekiyor. İkincisi ben şöyle düşünenlerdenim: Muhtemelen Kılıçdaroğlu’na şirin gözükmek için, Muharrem İnce’yi de rezil etmek için Kılıçdaroğlu’na destek veren 49 delegenin aynı zamanda İnce içinde imza verilmesi için birilerinin yönlendirme yaptığını düşünenlerdenim. Bu şekilde İnce’ye bir oyun oynayacaklarını düşündüler ve inciteceklerinin düşündüler ama İnce bir şekilde oyunu bertaraf etti. Seçime girdi. Kazanamasa da 447 oy aldı.

 

SÖ: Son olarak gazeteci olmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

ÇU: Olmasınlar. İnsanlar emeklerinin karşılıklarını alamıyorlar meslek içerisinde. Diğer meslekler gibi şansları yüksek değil. Çevremden duyduğum kadarıyla alınan maaşlar asgari ücretin en fazla 2 katı olarak biliniyor bu meslekte zaten. Sokakta simit sattığınızda bile gazetecilik yaptığınızda kazandığınız parayı çıkarabiliyorsunuz. Gazetecilik yaparken hayati tehlikeyle karşılaşabiliyorsunuz ya da bir takım tehditlere maruz kalabiliyorsunuz. Ama simit sattığınızda bu tehditlerin hiçbiri ortada olmayacak. O yüzden gazetecilik yapmak isteyenlere şöyle bir önerim var: Bu mesleği yapacaksanız para kazanamayacağınızı bileceksiniz. Tehditlerle yaşamaya alışmanız gerektiğini bilmeniz gerekiyor. En önemlisi de yapacaksanız, hiçbir siyasi hareketin emriyle bu işi yapmayacaksınız.

“Mavi Balina intihar oyunundan kurtulanlar anlatıyor”

0

Gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan Mavi Balina isimli oyununun yaratıcısı Rusya’da 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak “oyunla” ilişkilendirilen ölümler sonlanmış değil.

Almanya’da yaşayan 14 yaşındaki Furkan Şen isimli bir çocuk ile Türkiye’de yaşayan 24 yaşındaki Evrim Mertin isimli gencin intiharlarının arkasında da “sanal şantajın” olduğu düşünülüyor.

Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor.

50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor.

50. günün sonunda ise kişiye son aşama olan “yüksekten atlayarak ya da kendini asarak” intihar etme komutu veriliyor.

‘Mavi Balina’ adlı oyunda yönetici konumunda olan kişilerin, kişisel bilgilerini ele geçirdikleri kurbanlarına şantaj da yaptığı bu şekilde oyunda kalmaya zorladıkları ifade ediliyor.

WhatsApp mesajı ile gelen bir link ile katıldı

Hindistan’ın güney doğusundaki Karaikal şehrinde yaşayan 22 yaşındaki Alexander isimli bir kişi de, intihar oyunundan kardeşinin durumdan haberdar olarak polise haber vermesi ile kurtuldu.

22 yaşındaki genç adam, Mavi Balina oyunu ile WhatsApp mesajlaşma programı üzerinden kendisine yollanan bir link aracılığı ile tanıştığını açıklayarak şunları söyledi:

“Mavi Balina telefona indirilen bir uygulama değil. Oyun, link aracılığı ile kişilerin bir yönetici tarafından yönlendirilmesi ile oynanıyor. Yönetici tarafından verilen görevlerin, gece yarısından sonra saat 02:00’da gerçekleştirilmesi isteniyor. İlk birkaç gün kişisel bilgilerin ve fotoğrafların paylaşılmasından oluşuyor ve bunlar yönetici tarafından toplanıyor.

Alexander, 50 aşamadan oluşan sürecin en ünlü görevlerinden birini yerine getirdiğini de anlatıyor:

“Akkaraivattam mezarlığına da gece yarısı gibi gittim ve burada bir selfie çekerek sosyal medyada bu fotoğrafı paylaştım. Her gün yalnız başıma korku filmleri izlemek zorundaydım ki bunun da amacı kurbanların korku içinde yaşamasını sağlamaktı

“Bu tam anlamıyla bir sanal ölüm tuzağı… Çok acı verici bir tecrübe. Oyuna katıldıktan sonra insanlarla konuşmayı bıraktım ve odama kapandım. Oyundan çıkmak istesem de başaramadım.”

NDTV isimli yayın kuruluşunun haberine göre, Alexander, polis evine geldiği sırada koluna bıçakla balina kazımak üzereydi.

Instagram Blue WhaleTelif hakkıINSTAGRAM

‘Eğer tamamlamazsam annem ölecekti’

Ölümlü vakaların son aylarda giderek arttığı Hindistan’da, 17 yaşındaki bir kız göle atlayarak intihar etmek üzere iken kurtarıldı.

Oyuna telefonu aracılığı ile katıldığını ifade eden kız, güvenlik görevlilerine “son aşamayı” yerine getirmek üzere olduğunu da söyledi.

Genç kızın, kendisini kurtaran polis memuruna, “Eğer görevi tamamlamazsam annem ölecekti” dediği belirtildi.

Temmuz ayı içerisinde 14 yaşındaki Manpreet Singh isimli bir Hintli çocuk da Mavi Balina isimli oyunu oynadığını arkadaşlarına söyledikten birkaç gün sonra intihar etmişti.

‘Oyunun sonu, zamanın doldu’

2015 yılında Rusya’da başlayan akımın kurbanları çoğunlukla “daha kolay yönlendirilebilir” 18 yaş altı gençlerden oluşuyordu.

Ancak yıllar içinde vakaların yaş aralığı da değişmeye başladı. Haziran ayı içinde Arjantin’de kendisini bir su tankının üzerinden atmak isterken kurtarılan kişi 22 yaşında bir anneydi.

Genç kadının kendisini kurtaran polislere, Mavi Balina oyununu oynadığını söylediği aktarıldı.

22 yaşındaki Arjantinli annenin intihara kalkışmadan önce, “Oyunun sonu, zamanın doldu” isimli bir mesaj aldığını söylediği de ifade edildi.