Bu yıl yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri elbette ki çok önemli. Ekonomik olarak ülkemizi uçuruma sürükleyen, demokrasi ve insan hakları konusunda ulusça başımızı öne eğen, insanları kutuplaştıran, yolsuzluk ve usulsüzlükleri adeta normalmiş gibi gören, yasakçı, halkına kabalık yapan; ahlaki, dini ve ırksal hassasiyetleri siyasi çıkar için kullanmaktan çekinmeyen tek adam zihniyeti ilk seçimde ve demokratik yollarla, yani millet iradesiyle mutlaka yenilmeli ve seçimleri Millet İttifakı kazanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri kesinlikle 2.tura kalmamalıdır. Aksi halde kutuplaşma daha da artacak, Türkiye’yi zayıflatmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürülmüş olacaktır.
Bu seçimlerde en az kazanmak kadar önemli olduğunu düşündüğüm ve Millet İttifakı’ndan beklediğim, Türkiye’de yaşayan halkların, inanç gruplarının ve farklı yaşam tarzına sahip insanların birbirlerini anlamaya çalışmalarının sağlanması ve hatta ülke çıkarları için birlikte hareket edebilme zemininin oluşturulmasıdır.
Millet İttifakı bunu başarabilir mi? Bence evet!
Altılı Masa’da sosyal demokratlar, ülkücüler, milli görüşçüler, merkez sağcılar zaten var ve birbirlerini anlamaya çalışıyorlar, büyük oranda da başarıyorlar. Altılı Masa’nın HDP seçmeninin de içinde bulunduğu Emek ve Özgürlük İttifakı’na da kulak vermesi gerekiyor. HDP seçmeninin nasıl bir Türkiye hayal ettiğini ve birlikte, sorunsuzca yaşamanın nasıl mümkün olacağını bulması gerekiyor. Bunu yaparken Altılı Masa’da bulunan partilerin de hassasiyetlerine göre davranmak gerekiyor.
İşte tam da bu işin adı “siyaset”tir.
Ak Parti yöneticilerinin en çok korktuğu şey insanların sorunsuzca ve birlikte yaşayabileceklerine inanmasıdır. Millet İttifakı’nın tam da bunu yapması gerekiyor.
Korkmadan, çekinmeden…
CHP ne zaman HDP seçmenine elini uzatsa, Ak Parti/MHP yöneticileri akıl almaz iftiralara başvuruyor CHP ile PKK arasında bağ kurmaya çalışıyor. Bu iftiralara AK Parti/MHP seçmeni bile inanmıyor ve CHP kendini savunmaya gerek dahi duymuyor. AK Parti Oslo’dan başlayıp Habur’a uzanan PKK görüşmelerini iyi niyetle yapılan çözüm arayışları olarak kabul ediyor. Ancak “Çözüm Süreci” olarak adlandırılan dönem bittiği halde sırf HDP seçmeninin oyunu alabilmek, en azından sandığa gitmelerini önlemek için Öcalan’dan mektup getirtmesini, Öcalan’ın kardeşinin TRT ekranlarına çıkarılmasını bırakın MHP’li seçmeni, Ak Partili seçmene bile anlatamıyor. Böylece bütün süreçlerin sadece oy avcılığı için kurgulandığı algısı halkta giderek yerleşiyor. Buna rağmen Ak Parti yöneticileri kendisinden başka kim HDP seçmenine el uzatırsa adeta “terörist” olarak damgalıyor.
Ak Parti’nin yarattığı toplumsal tahribatı onarmak ve bundan sonra tahrip edilemez duruma getirebilmek için CHP’nin elini tertemiz HDP seçmenine samimiyetle uzatması gerekiyor. Hem de hiç çekinmeden! Tıpkı Ak Parti’nin, MHP’nin, Altılı Masa’da bulunan partilerin ve diğer tüm partilerin tertemiz seçmenlerine el uzattığı gibi. Suça bulaşan herkesten de uzak durması gerekiyor.
CHP bu işe hiç yabancı değildir. “Halkçılık” ilkesini ve hep savunageldiği “hukukun üstünlüğü” ilkesini öne çıkarması yeterlidir.
HDP seçmeninin çok büyük bir çoğunluğunun aynı bayrak altında, aynı vatan topraklarında ve eşit yurttaşlık bilinciyle yaşamak istediğine eminim. Bu bilinçte olan HDP seçmeni itilmemeli, kucaklaşmanın yolları aranmalıdır.
Millet İttifakı, kendi seçmenleri kadar, HDP seçmeninin de içinde bulunduğu Emek ve Özgürlük İttifakı seçmeninin de “hayır” demeyeceği bir adayla yola çıkmalıdır. Ancak bu şekilde Cumhurbaşkanlığı ilk turda kazanılabilir. Bu durumda bütün seçmenlerle kucaklaşma zemini kendiliğinden oluşur.
Bu seçimlerde çok heyecanlıyım.
Ülkemizle ilgili güzel hayaller kuruyor ve bu hayallerin gerçekleşmesi için çok çalışıyorum.
Siz de güzellikler hayal edin!
Biraz umut, biraz cesaret, biraz da öz güven her sorunumuzu çözecektir!
Nazım Usta’nın dediği gibi:
“Eğer; hak haksızlıktan yüce,
Sevgi nefretten üstün,
Aydınlık karanlıktan güçlüyse…
Çaresi yok usta…
Biz kazanacağız…”
Yeterince iyi oynamadan kazanmak, hem keyif hem de endişe hissettirir. Galatasaray çok donuk başladı.
FATİH KONT
Çok eksiği olmasına rağmen, gayet dirençli bir Antalyaspor vardı karşısında. Önce oyunu rakip yarı alana yıkarak baskılı oynamayı deneyen ev sahibi ekip, istediğini alamadı. Daha sonrasında geriden oyun kurmaya çalışsa da, Antalya rakibine boş alan bırakmadı. En azından ilk yarı için böyleydi. Bu maçı bir sinema filmi gibi yorumlamak lazım. İlk kısım, izleyenleri uykuya davet etse de, ikinci bölüm güzel başladı…
Şunu çok iyi biliyoruz ki Galatasaray topla oynamayı seven bir takım. İlk düdük itibari ile yine topun hakimi olsa da, yeterince üretken olamadı. Antalyaspor’a bakıyorum, çok doğru bir ilk yarı bence. Kaleye otobüs çekmiş bir takım yok sahada. Hem rakibine istediği boş alanları tanımayan, hem de zaman zaman 3. bölgede etkili olabilen bir takım var. Galatasaray gibi topa hakim olma oranı bu kadar yüksek bir takıma karşı, böyle sabırlı oynamak bence de en doğrusu. Karşılıklı 1,2 tehlikeli pozisyon izlediysek de, seyir zevki harikulade bir ilk yarı olmadığı kesin. Nitekim ilk 45 dakikayı, 0-0 skorla bitirdik…
Tam, Galatasaray ikinci yarıya daha istekli başladı derken, 49’da gol de geldi. Kerem – İcardi iş birliği… Sahi, bu ikiliye de ayrı bir parantez açmak lazım. İyi bir uyum yakaladılar bence. Başakşehir, Fenerbahçe maçlarında İcardi’nin Kerem’e asistlerini izlemiştik. Bugün de Kerem çok güzel yere kesti ortayı. Fakat İcardi’nin pozisyon bilgisi, zamanlaması ve finalde uzak köşeye kafa vuruşu, bu golün ana temasıydı. Yani Kerem’in Harry Potter hikayesinde Dumbledore’u İcardi oynar bence …
Galatasaray daha atılan golün sevincini atlatamadan, bir duran topta Luiz Adriano, dakika 54’ de sahneye çıkıp Antalyaspor’un beraberlik golünü atıyor. Sonra 59’da Oliveira’nın şansı yaver gidiyor rakibine çarpan topla Galatasaray 2-1 öne geçiyor. 49’da başlayan gol serüveni, 59’da son buldu. Yahu koskoca maçı 10 dakikaya sığdırmaya ne gerek var? Bitti bütün aksiyon…
Antalyaspor’un kalecisi Leite’ye de değinmek gerek. Yaptığı kurtarışlar, maçın kopmaması adına çok kritikti bence. Galatasaray’da ise gözüme Rashica takılıyor. Birkaç haftadır performansını eksik buluyorum. Bence rekabet oyuncuları diri tutar. Barış Alper istiyor gibi formayı. Yunus’a da ara ara şans tanınabilir.
Bir şekilde kazanmayı bilen bir Galatasaray var. Dirençli bir Antalyaspor’a karşı kazandığı için övgü yağmuru mu, yoksa 2-1 gibi tehlikeli skor ve istenen oyundan uzak olduğu için eleştiri mi? Bence ikisini bir arada yapmak en layığı olur. Fakat ligde üst üste 9. Galibiyetini alıp, arkasına yaslanan lider takıma, tehlike çanlarını da ara ara hatırlatmak kötülük olmaz. Galatasaray’da bugün oynayan oyuncular için bir rejenerasyon çalışması var. Pazartesi takım izinli. Salı akşam idman var. İcardi kısa bir tatile çıktı bile. Yok ya eleştirmeyeceğim. Belki de bu başarı, oyuncuları sıkmak yerine onlara alan tanıyarak elde ediliyordur…
Son zamanlar da ekonomideki olumsuz durum ve artan enflasyon en çok üniversite öğrencilerini etkiledi.
Melike Karadeniz
Son yıllarda artan enflasyona bağlı olarak hemen her kalemde yükselen fiyatlar en çok da öğrencileri ve ailelerini etkiledi. Öğrenciler en çok yurt kapasitesi, yemekleri ve artan kira fiyatlarından elektrik-doğalgaz faturalarının yüksekliğinden şikayetçi. Geçimini okumak yerine çalışarak geçiren öğrencilerin sayısı her geçen gün artıyor. Çıkmaza giren bazı öğrenciler evde kalmak yerine yurtları tercih ediyor.
Ekonomik sorunlar, öğrencilerin hem yaşam hem de eğitim kalitelerini bozuyor. Hem yurtta hem de evde kalan öğrencilerin yaşadıkları zorlukları en doğru biçimde kendileri anlatıyor.
“Yurt çilesinden ev konforuna”
Rahatlık ve konfor açısından evde kalmayı tercih eden Giresun Üniversitesi öğrencilerinden Sude Tüyloğlu koğuş sistemi getirilmiş bu yurtlarda herhangi bir şekilde yaşanabilmesi ve ders çalışabilmesi mümkün olmadığını ifade etti. “Ben iki ay kadar yurtta kaldım fakat odalar alt kişilik ve tuvalet banyo 20 kişiyle ortak olduğu için yetersizdi bence. Yemek konusuna gelince de fazla çeşitlilik yoktu. Rahatıma ve konforuma düşkünümdür. Ailemin desteğiyle ve kendime de güvendiğim için eve çıktım” diyerek yurt sorununa dikkat çekti.
“Kömürle ısınmak çok maliyetli”
Giresun Üniversitesi öğrencilerinden Eren Bilge, “Aile desteği yeterli olmadığı durumunda zaten birçok öğrenci için iş hayatı devreye girer. Yaşadığımız şehir de doğalgaz olmadığı için bizi en fazla zorlayan şey kömür fiyatları oluyor. Kömür fiyatları uçtuğu için aile yardımı yanında da öğrenci çalışarak geçinmeye çalışıyor. Şu devirde eve çıkmak cesaret işi” dedi.
“Ülke olarak çoğu kişi sıkıntılı günler geçirdi ve geçirmeye devam ediyor”
Giresun Üniversitesi öğrencilerinden Muhammed Yasir Akay, “Geçen sene ile bu sene arasında baya fark var tabi bunu göz ardı edemeyiz. Biz öğrenci olarak marketlere zor uğrar olduk. Bir ekmek almak bile çok maliyetli oldu artık” dedi.
“Hem devletten burs alıyorum hem de ailem yardım ediyor: kredi ve burslar arttırılsın!”
Ekonominin giderek artmasıyla zorlandıklarını ifade eden Giresun Üniversitesi öğrencilerinden Onur Şahin burs ve aile desteği olmasına rağmen geçinmekte zorlandığını ifade ederek, “Ailem ay içerisinde harçlık göndermese burs ile geçinmem mümkün değil. 850 lira olan bursla 325 yurt ücreti ödüyorum ve geriye 525 lira kalıyor bu para da fatura ve diğer ihtiyaçlara gidiyor, kıyafet almaya kalktığımız da geriye para kalmıyor” diyerek yakındı.
“Öğrenciler sosyal aktiviteler için başka şehirlere gidiyorlar.”
Giresun Üniversitesi öğrencilerinden Ebrar Çelik “ Tirebolu emekli insanların tatil bölgesi açısından avantajlı olan ilçe öğrenciler için pek bir aktivitesi bulunmayan, Gençlik Merkezinden başka sosyal alanları olmayan sadece az nüfuslu gelişmemiş Karadeniz’e komşu olan bir yerdir.” dedi.
Sorunları dile getiren öğrenciler kira, kömür, yurt yemeklerine kolaylıklar sağlanmasını öğrenciler için zamanlarını geçirebileceği çeşitli aktivitelerin olmasını istediler. Çoğunlukla öğrencileri etkileyen durumların yurt barınması, masrafların çıkardığı zorluklarla başa çıkmak zor olduğu anlaşılıyor. Fahiş fiyatların çok artması öğrencileri ve ailelerini korkutuyor. Gençler ise iş arama peşindeler.
Zorbayı dışlayıp, sadece kurbanı korumaya almanın sorun çözümünden çok uzak bir geçiştirme olduğunu ifade ederek bitirmiştim önce ki yazımı…
Teşbihte hata olmazmış diyerek şöyle bir örnek vermek istiyorum; pandemi de önceliğimiz neydi? Virüse karşı savaşı kazanmaktı. Hastalığı tedavi edebilmek için, virüse karşı dayanıklı olabilmek için önce virüsü tanımayı ve beraberinde ona karşı aşı geliştirip, tekrar hasta olmamak için virüsü yok edebilmeyi hedefledik. Yani sorunun kaynağına inmeden çözüm geliştirebilmek mümkün olamazdı. Akran zorbalığı konusunda ilk bilimsel çalışma 1970’li yılların başlarında Norveçli araştırmacı Olweus tarafından başlatılmıştır. Tespiti bu kadar eskiye dayanan bir konu da, zorba üzerine incelemelerin gerekli önemi görmediğini düşünüyorum.
Akran zorbalığının, gerek zorbalığı yapan gerekse de zorbalığa maruz kalan çocuklar için psikolojik, sosyal ve fiziksel anlamda olumsuz sonuçları vardır. Adeta zincirleme, birbirini tetikleyen, neden ve sonuçların aynılaştığı, fasit bir daire oluşumu söz konudur.
Zorbalığı yapan çocuğun nedenleri arasında, düşük benlik saygısı, depresyon, dışlanma, yalnızlık ve çoğu zamanda ilgi eksikliği ile birlikte şiddete maruz kalmışlığı vardır.
Akran zorbalığına uğrayan kurbanlar da ise düşük benlik saygısı, değersizlik hissi ve depresyon gibi durumlar, zorbanın zorba olma nedeni iken kurban için sonuçtur…
‘Akran zorbalığına maruz kalan çocukların bunun sonucunda, üzüntü, moral bozukluğu, kızgınlık, huzursuzluk, kendini değersiz hissetme, korku, kaygı ve güvensizlik duyguları yaşadıkları, akran zorbalığına uğradıklarını en fazla arkadaşlarına söyledikleri ve bunu öğretmenlerin ve anne-babaların izlediği, kızların erkeklere göre başkalarına daha fazla anlattıkları belirtilmektedir. (Pişkin 2003)
‘Akran zorbalığı ile ilgili incelenen konulardan biri de zorbalığa bir şekilde katılan çocukların akranları arasındaki konumlarıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar arasında bazı farklılıklar olmakla birlikte, genel örüntü zorbalığa zorba, zorba-kurban ve kurban olarak katılan çocukların katılmayanlara göre akranları arasında daha az kabul gördükleri ya da daha çok reddedildikleri yönündedir.’(Ergül-Topçu ve Dönmez 2015, Pekel-Uludağlı ve Uçanok 2005, Yıldırım 2001)
‘Kurban çocukların, akranları tarafından diğer bütün çocuklardan daha fazla reddedildiklerini; zorba çocukların ise akranları tarafından reddedilmekle birlikte bir bölümü tarafından kabul edildiklerini göstermiştir. Akranları tarafından reddedilmeleri, kurban çocukları; akran desteğinden yoksun bırakarak zorbalığın hedefi haline getirebilmektedir. Diğer yandan, Olweus (1991) akranlarının sürekli zorbalığına maruz kalan çocukları, giderek değersiz ve kendisine yapılanları hak eden birisi olarak görmeye başladıklarına ve bunun akran grubu içerisinde zamanla bir norm haline geldiğine işaret etmektedir. (Akt. Salmivalli, Lagerspetz, Björqvist, Österman ve Kaukiainen 1996)
Aslında tüm bu araştırma sonuçları gösteriyor ki; bu zorbalıklar yine yetişkinlerin çocuklara davranışlarıyla ilişkili. Kimi aile dövüşmeyi öğretir ‘dayak yemeyeceksin döven kişi olacaksın’ der, kimi aile demokratik değildir; söz hakkı vermez ya da bir haksızlık karşısında ses çıkarmayı edepsizlik sayar susturur ve çocuk dışarda susmaması gereken yerde de susar, gibi birçok şekilde örneklendirebiliriz.
Ve maalesef akran zorbalığına uğrayan kurban, zamanında ve gerekli olan desteği almaz ise yetişkinliğinde de bu travmaların etkisini gerek psikolojik gerekse sosyal yaşantısına ve ilişkilerine yansıtacaktır.
Akran zorbalığının türlerinden söz etmişken, çok üstünde durulmayan fakat ihmale uğramış veya aşırı beklentiye maruz kalmış çocukların, pasif agresif bir yol seçerek en yakın arkadaşlarına karşı göstermiş olduğu ‘Psikolojik Şiddet’ olan akran zorbalık türünü de atlamamalıyız. En yakın arkadaşının eşyasını saklamak, çalmak veya yer değiştirmek sureti ile kendinden şüpheye düşürmek gibi örneklendirebiliriz bu durumu.
Peki, zorba neden zorba?
Şayet bu sorunu çözeceksek, ilk önce zorbayı anlamak zorundayız. Altında yatan nedenleri irdelemek ve harekete geçmek zorundayız. Bu anlamda öncelikle organik yani doğuştan gelen gelişimsel bozukluklar ve çevresel etkenleri ayrı ayrı değerlendirmemiz gerekir. Dürtüsellik, Duygu Durum bozuklukları, Nörokimyasal, nöroanatomik, nörogelişimsel bozuklukların etki ettiği depresyonlar, Majör Depresif Bozukluklara bağlı saldırganlıklar gibi gelişimsel nedenler olabilir. Bana kalırsa bu organik nedenlerin tespiti ve çözümü daha kolay fakat aile ve çevreye bağlı gelişen nedenleri tespit etmek daha zor olabileceği gibi hızlı reaksiyon göstermek sureti ile daha aktif bir çalışma istemektedir.
Örneğin aile, ebeveyn yaklaşım tiplerini, bağlanma stilleriyle ilgili anne davranışlarını iyi bilmelidir.
Bu tip aileden ve temelden gelen sorunlar daha çok örneklendirilebilir. Diğer yandan çocukların sevgisiz bırakılması veya aile tarafından ‘aşırı beklentiye maruz bırakılması’, başarılarının taktir edilmesinden çok başarısızlıklarının göz önüne alınarak aşağılanması veya başka çocuklarla kıyas tutulması da çocukta öfke yaratacak ve onu zorba olmaya itecek etkenler arasındadır.
Daha önce de ifade ettiğim gibi; hiçbir çocuk zorba olma hayali ile gelmez dünyaya…
Aileden tutunda komşuya varana kadar hatta okulda öğretmen yaklaşımlarına varana kadar çocukla etkileşim halinde olan her kişi ve kurumun göstereceği olumsuz yaklaşım çocuklarda bu zorbalığı tetikleyebilir…
Maalesef ruhsal ve duygusal gelişim konusunda, çocuklara doğru yaklaşım ve sorun çözümü noktasında hep birlikte sınıfta kalıyoruz…
Zorbalığa uğrayanı koruma altına almak, zorbayı dışlamak, sorunu görmezden gelip ötelemek hiçbir zaman bir çözüm olmayacağı gibi daha da büyüyerek karşımıza çıkacaktır…
Yıllar var ki eğitim sistemimizin eksikleri veya yanlışları üzerine eleştiriler getirmişizdir. Okuldaki eğitimi sadece akademik olarak düşünmek ise bu yanlışların başını çekmektedir. Çocukların gerek kültürel gerekse bireysel farklılıklarını göz ardı eden, dahası okul ortamının onları toplum içindeki sosyal hayata adapte etme ve görgü kurallarını içselleştirmeyi öğreten, bir ülkenin kaliteli toplum temellerinin atıldığı yer olduğunu unuturuz. Çok mu abartı geldi?
O halde şöyle basit bir matematiksel hesap yapalım; beş yaşında okul öncesi ile başlayan eğitim hayatımız, üniversite eğitimini de düşünürsek yirmi yaşında tamamlanıyor. Bu yaş aralığının en büyük zamanı ise ev ve aileden çok, okul yaşantısı ile geçiyor…
Bu anlamda okul ortamındaki sosyal yaşantının; kişinin tüm hayatına, çevresine etki eden psikolojik alt yapısında önemli temellerin atıldığı yer olduğunu söyleyebiliriz. Ve maalesef okul ortamları; akademik gelişimi geçiyorum; kişinin yara almadan, değişime uğramadan çıkabileceği, koruyucu ruh sağlığından bi haber yerler halindedir.
Bir anne, çocuk gelişim uzmanı ve aynı zamanda bir sosyolog olarak, yaşayarak öğrenmek ve gözlemlemek zorunda kaldığım uzun soluklu bir sürecin tecrübesi ile kuruyorum bu cümleyi.
Okul ortamında psikolojik gözlem ve buna bağlı olarak okul aile işbirliği, hatta sosyal hizmetlerle birlikte çalışmak büyük önem arz etmektedir. Fakat bu sistem ülkemizde var mı? Varsa da doğru düzgün işliyor mu? Büyük tartışma konusudur.
Son günlerde gündeme düşen akran zorbalığı konusunda okulların çözüm geliştirme de zayıf kalması da bu yüzdendir. ‘Akran zorbalığının temel nedenleri nelerdir?’ başlangıç olarak bunu iyi anlamak ve koruyucu ruh sağlığı çalışmaları için kararlı bir çalışma gerçekleştirmek zaruridir.
Okul sıralarından geçip de akran zorbalığı yaşamamış veya şahit olmamış kişi sayısı çok azdır. ‘Ülkemizde ve başka ülkelerde yapılan çalışmalar, okul zorbalığının oldukça yaygın olduğunu göstermektedir.’(Pişkin.2002;Yöndem ve Totan, 2008)
ZORBALIK TÜRLERİ VE STATÜLERİ
ZORBALIK TÜRLERİ
FİZİKSEL ZORBALIK: Vurma, itme, dövme, yaralama…
SÖZEL ZORBALIK: Hakaret etme, alay etme, küçümseyici sözler söyleme, isim takma
İLİŞKİSEL-SOSYAL ZORBALIK: Sosyal ortamlarda dışlama, hakkında söylenti yayma, dedikodu yapma
SİBER ZORBALIK: Bilgisayar, telefon gibi teknolojik araçlarla sanal ortamda yapılan zarar verici eylemler.
CİNSEL ZORBALIK: Taciz, tecavüz, istismar gibi cinsel içerikli rahatsız edici söz ve eylemlerde bulunma.
ZORBALIK STATÜLERİ
ZORBA : Zorbalığı yapan, zarar veren
KURBAN: Zorbalığa uğrayan, zarar gören, mağdur
ZORBAKURBAN: Zorbalığa uğramış ve aynı zamanda zorbalık yapan
İZLEYECİLER : Zorbalığa tanık olanlar
Birkaç aklı evvel, akran zorbalığını çağın getirisi bir sorun olduğunu söyleyen boş bir savla ortaya çıkıp şımartılmış ‘Z kuşağı’ diye korkunç ve boş bir suçlama dile getirse de ‘akran zorbalığı’ dünün bugünün problemi değildir. Ya da teknolojinin getirisi hiç değildir. Bu söylem sorunu küçümsemek, hafife alıp konuyu saptırmaktan başka bir şey olmayacaktır. Teknoloji, akran zorbalığı için yeni bir alan olabilir ama temel nedenidir demek büyük yanılgı içerir.
Akran zorbalığı ‘okul zorbalığı’ çok hassas ve şayet istenirse çözümü mümkün bir konudur…
Unutmamalıdır ki hiçbir çocuk; zorba olma hayali ile gelmez dünyaya…
Genelde bu konuya zorbalığa uğrayan kurban açısından bakarız fakat bu bizi çözümden uzaklaştıran büyük yanılgıdır. Biz zorbanın tarafına geçip, o çocuğu bu duruma getiren etkenleri irdelemekle başlamalıyız. Kimi zaman doğuştan gelen organik ve çoğu zamanda aile ve çevre ilişkilerine bağlı etkenler yüzünden gelişebilmektedir. Bu etkenleri bir sonra ki yazı da anlatmaya devam edeceğim…
İÜ SBE (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) Genel Gazetecilik Ana Bilim Dalı’nda, Prof. Dr. Güven Necati Büyükbaykal’ın danışmanlığında yazmakta olduğum “Karl Popper’in Bilimsel Kuramı Yanlışlanabilirlik Açısından VAR (Video Assistant Referee – Video Yardımcı Hakem) Sisteminin Değerlendirilmesi” adlı yüksek lisans tezim için ilk röportajı İstanbul’un Sarıyer ilçesinin güzide mahallelerinden Maslak’ta, Noramin İş Merkezi’nde bulunan Caffè Nero’da spor yorumcusu, köşe yazarı ve öğretim görevlisi Erdal Hoş ile 15 Aralık Perşembe yaptım. “VAR ile İlgili Genel Görüşler: Kim, Ne Dedi” başlığı altında kaleme alacağım ifadelere kaynaklık eden bu röportajda Erdal Hoş, “VAR olsaydı dengeler de tüm takımların sıralaması da değişebilirdi” dedi.
ALPARSLAN ÇAKIR – TUNA GAZETE
Levent Özçelik’in TRT Spor’da çarşamba akşamları sunduğu “Futbol Aklı” adlı programa Cem Dizdar ve Mustafa Sapmaz ile yorumcu olarak katılan, Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazıları kaleme alan Hoş’a göre sorun kulüplerdeki yapıların kırılgan olması. Hakemlerin sosyolojiden ve toplumdan etkilendiğini kaydeden Hoş, Erman Toroğlu’nun savunduğu “VAR’ın dört büyük kulübün çıkarlarının aksine olduğu” görüşüne katıldığını ifade etti.
Sakarya Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Erdal Hoş, mutlak adaletin VAR ile sağlanamayacağını belirterek, “Bizde şampiyonluk çok kutsandığı için VAR, dengeleri değiştirmiş gibi görünüyor” ifadelerini kullandı. Gri pozisyonların futbolda her zaman olacağını iddia eden Hoş, “VAR’a çok anlam atfedildi. Oluşan beklentileri bu nedenle karşılayamamış olabilir” diye konuştu.
Gri pozisyonların karşımıza daima çıkacağını ifade eden Erdal Hoş, VAR’a çok anlam atfedildiğini söyledi.
“DENGELER DEĞİŞEBİLİRDİ”
ALPARSLAN ÇAKIR (A.Ç): Trabzonspor tarihinin en önemli isimlerinden Fatih Tekke, Emek Ege’nin NTV’de sunduğu “Kırılma Anı” adlı spor programında, Trabzonspor’da oynadığı dönemlerden bahsederken, “VAR olsaydı en az iki kere şampiyon olmuştuk” dedi. Tekke’nin bu sözlerine katılıyor musunuz? Hakikaten de VAR, şampiyonu belirlemede bu kadar etkili mi?
ERDAL HOŞ (E.H): Evet, katılıyorum. İki olmasa da bir tane olurdu. “En az iki kere” demeyeyim ama bir tanesi çok netti. 2004 – 2005 Sezonu’nda, Cem Papila’nın Trabzonspor’un iki maçını iki hafta arayla yönettiği bir periyot var. Önce Gaziantepspor, sonra Fenerbahçe maçını yönetmişti. 1985’ten sonra en fazla mağdur edilen takımın Trabzonspor olduğunu herkes zaten söylüyor. Ama Fenerbahçe lehine de bir şampiyonluk çıkabilir. Yani VAR olsaydı dengeler de tüm takımların sıralaması da değişebilirdi.
(A.Ç): STSL’de (Spor Toto Süper Lig) 2018 – 2019 Lefter Küçükandonyadis Sezonu’ndan beri uygulanan VAR, halen uygulanmıyor olsaydı, geride kalan dört sezonda şampiyon değişikliği yaşanabilir miydi?
(E.H): Yaşanırdı ya da yaşanmazdı. Muhtemelen yaşanırdı. Bu çok olası.
“SORUN KULÜPLERDEKİ YAPILARDA”
(A.Ç): Fenerbahçe, Ali Koç’un başkan seçildiği ilk sezonda (2018 – 2019) ligi altıncı, sonraki sezonda yedinci bitirdi. Acaba bu durumun Fenerbahçe özelinde olumsuz bir yansıması mı oldu?
(E.H): Bunu Ali Koç’un başkanlığının ilk iki sezonu için söyleyemem. Ama üçüncü sezonu için söyleyebilirim. VAR’a rağmen hakem hataları oldu. Fenerbahçe’nin bir Aytemiz Alanyaspor maçında çok net bir penaltısı VAR’a rağmen verilmedi. Fenerbahçe için önemli bir kırılma maçıydı. Sizi normalde bir maç kırmaz, telafi edilebilir. Ama sizin kendinize güveniniz zaten zayıf olunca, o bir maç size çok pahalıya mal olabiliyor. Türkiye’de meseleye ben dâhil hepimiz hakem merkezli baktığımız için, çok fazla kırılmaya sebebiyet verilebiliyor. Hâlbuki “Tamam, bu maç hakem böyle yaptı. 10 maç hata yapacak hâli yok” desek sorun kalmayacak. Burada sorun kulüplerdeki yapıların kırılgan olması. Bir de şöyle bir tutarsızlık var: Kim hakemden şikâyet etse iki hafta sonra hocasını gönderiyor. Madem sorun hakemdeydi, hocayı niye gönderiyorsunuz? Demek ki siz de sadece hakemin hatalı olduğuna yeteri kadar inanmıyorsunuz. Sadece hakem hata yapmaz.
(A.Ç): Taraftarı olduğunuz Trabzonspor’un 2021 – 2022 Ahmet Çalık Sezonu’nda hakemler tarafından şampiyon yapıldığı söylemleri özellikle Fenerbahçe camiası tarafından çok dillendirildi. Bu düşüncenin oluşumunda VAR hakemlerinin eksikliklerinden ve/veya yanlış kararlarından söz edilebilir mi?
(E.H): Bence çok net hatalı oldukları bir Gaziantep Futbol Kulübü maçı var. Vitor Hugo’nun, Nouha Dicko’ya müdahalesi sonrasında görmesi gereken net bir kırmızı kart vardı, verilmedi. Fenerbahçe maçında hangi karar hatalıydı; bilmiyorum. Mesela ilk Galatasaray maçında Trabzonspor’un aleyhine çok net bir penaltı verilmemişti. Hakemlerin hatalı oldukları kararlar kesinlikle var ama Trabzonspor o kadar puan farkıyla öndeydi ki… Hakemin şampiyonu belirleyebileceği bir sezon değildi.
(A.Ç): Fenerbahçe camiasından kendilerine haksızlık yapıldığı iddiasından ziyade Trabzonspor’a -tabirim caizse- biraz kıyak geçildiği minvalinde sözler geliyor.
(E.H): Böyle bakarsak, “Bir önceki sezon Beşiktaş’a, ondan önceki sezon Medipol Başakşehir’e, daha önceki sezona Galatasaray’a kıyak geçildi” diyebiliriz.
“HAKEMLER SOSYOLOJİDEN ETKİLENİR”
(A.Ç): Biliyorsunuz ki Fenerbahçe, Trabzonspor’u tebrik etmedi.
(E.H): Olur. Zaten Türkiye’de kimse kimseyi tebrik etmiyor. Fenerbahçe şampiyon olsaydı aynı sözleri muhtemelen Trabzonspor’dan duyacaktık. Ben de bir taraftar gibi bakıyorum. “Evet, 2005’te şampiyon değişebilirdi” diyorum. Ama kazanınca bu sözü söylemiyoruz. Ben kazanınca “Kendim kazandım”, öteki kazanınca “Hakemle kazandı” oluyor. Hepimiz aslında farkında olmadan böyle davranıyoruz. Hakemler sosyolojiden, toplumdan etkilenir. Toplumda en çok Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin sesi çıkıyor. Dolayısıyla, bir – iki yıla değil, 45 – 50 yıla bakarsak bir ve iki Galatasaray ve Fenerbahçe lehine olur.
“ERMAN TOROĞLU HAKLI”
(A.Ç): Duayen spor yorumcusu Erman Toroğlu, VAR’ın dört büyük kulübün çıkarlarının aksine bir uygulama olduğu görüşünü savunuyor. Sizce de öyle mi?
(E.H): Haklı. Şöyle ki muhtemelen Türkiye’de hakemlere birileri “Maçı şöyle yöneteceksin” demiyor. Hakem gri pozisyonlarda hata yapar. Yoksa çok bariz hata yaptığı çok az maç var. Hakem hataları eskiye, 1980’lere göre çok az. Önce iki büyük kulübün, sonra üç büyük kulübün, sonra dört büyük kulübün sokakta daha çok taraftarı var, kamuoyu etkisi daha fazla. Dolayısıyla hakemler onları ne kadar az üzeceklerinin derdinde. Bu çok anlaşılır. Çünkü ortam böyle. TFF’nin (Türkiye Futbol Federasyonu) verdiği kararlara bakın. Mesela Göztepe – Altay derbisinde çıkan olayların ardından, iki takımı da hükmen mağlup ilan etti. Aynı olaylar Galatasaray – Fenerbahçe derbisinde çıksaydı o kararın benzerini verebilir miydi? Hepimiz biliyoruz ki maçın tekrar edilmesi yönünde bir karar çıkacaktı. TFF böyle kararlar veriyorsa hakemler de öyle kararlar verir. Burada sorun hakemlerde değil, ülke futbolunun yapısında, önce iki büyük, sonra üç büyük, sonra dört büyüklere endeksli futbol anlayışında.
(A.Ç): Göztepe – Altay derbisinde şu da devreye giriyor: VAR sadece hakem kararlarında değil, birtakım kararların saha olayları çıktığında alınmasında da etkili.
(E.H): Bilmem. Onu henüz test etmedik. Gerçekten etkilenip etkilenmediğini büyük takımlar arasında böyle olaylar çıktığı zaman göreceğiz. İnşallah çıkmaz.
(A.Ç): Türk ve dünya sporunda mutlak adalet VAR ile sağlanabilir mi?
(E.H): Hayır. Bir kere oyun bize mutlak adalet vadetmiyor, eğlenmeyi vadediyor. Biz belki de bu noktada hata yapıyoruz. Oyunu adil zannediyoruz. Oyun adil değil. Mutlak adalet oyunda olmaz. Mesela Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası’nda oynanan Fransa – Fas yarı final mücadelesinin ikinci yarısı adil miydi? Fas daha iyi değil miydi? Daha çok atağa girdi ama atamadı ya da olmadı. Şans ondan yana değildi. Siz 10 pozisyona girersiniz, direkten döner. Rakip bir kere pozisyona girer, gol atar. Adil mi bu? Oyun size adalet vadetmiyor ki… Bence bu mutlak adalet arayışında bir sakatlık var. Esas sorunumuz bu. Şans adalet mi vadediyor bize? Oyun adil değil. Adil olmak zorunda mı; tartışılır. Belki de burada yanlış yapıyoruz. Ben dâhil olmak üzere meseleye bir adalet anlayışıyla bakıyoruz. Oysa eğlenmek ve kültür üretmek anlayışıyla bakarsak, birçok sorunu çözebiliriz.
(A.Ç): Peki VAR adaleti sağlamayacaksa neden var?
(E.H): Adalet hiçbir konuda tam sağlanamaz ki… Hukukta, uluslararası ilişkilerde mutlak adalet var mı? Dünya size mutlak adalet vadediyor mu? Adil bir dünyada mı yaşıyoruz? Gelir dağılımı adil mi? Hiçbiri adil değilken biz oyunda adalet arıyoruz. Peki, hayatın diğer yanları yeterince adil mi? Hayat bu kadar adil değilken oyun ne kadar adil olabilir ki?
“ŞAMPİYONLUĞU ÇOK KUTSUYORUZ”
(A.Ç): Adaletin VAR sayesinde tecelli ettiği maç sayısına bakılacak olursa, VAR’dan gerekli bir yapay zekâ ürünü olarak söz etmek mümkün mü?
(E.H): Dengeleri Avrupa’da çok değiştirdi mi; emin değilim. Ben Türkiye’de çok fazla değiştirdiğini düşünmüyorum. “Trabzonspor, VAR uygulanmaya başlanmadan önce sekizinci oluyordu da artık şampiyon oluyor” diyemiyoruz. Bizde şampiyonluk çok kutsandığı, bu girdabın içine düştüğümüz için VAR, dengeleri değiştirmiş gibi görünüyor. Şampiyonluk normal şartlarda bu kadar kutsanacak bir başarı değil. Ligi üçüncü bitiren bir takıma başarısız diyebilir miyiz? La Liga’da Atletico Madrid kaç sezondur şampiyon olamıyordu? Premier Lig’de Chelsea bir ara 50 yılın ardından şampiyon olmuştu. Biz başarılılık ve başarısızlık kriterlerini çok saçma kurduğumuz için, dengelerin çok değiştiğini düşünüyoruz. Yoksa çok fazla değiştirmiyor. Evet, öyle maçlar oluyor ki VAR nedeniyle bir taraftan bir tarafa gidiyor. Ama başarısızlık bir maçla olmaz. Bizim kriterimiz sorunlu.
Bursaspor üçüncülüğü bile hedeflemezken, 2009 – 2010 Sezonu’nda şampiyon oldu. Bir sezonluk başarı hikâye. O ekstra bir başarıydı. Sonrasında ne olduğuna bakmak gerek. Bu yıl Spor Toto 1. Lig’den düştüler. Sürdürülebilir başarıyı aramalıyız.
(A.Ç): Orta, yan ve yardımcı hakemlerin işi sizce VAR sayesinde kolaylaştı mı?
(E.H): Nispeten kolaylaştı. Hatta biraz tembelleştirdi. Müdahil olmamaya, VAR’a mümkün olduğu kadar bırakmaya çalışıyorlar. Orta hakem, pozisyonun penaltı olup olmadığı konusunda emin değilse, VAR’a bırakıyor. Bilinçli olarak penaltıyı vermiyor. Hatta “Bekleyin, henüz düdük çalmadım” dercesine ilk olarak ellerini kaldırıyor.
(A.Ç): Çünkü verirse geri dönüşü çok daha zor olacak. Vermezse kararı VAR’a giderek değiştirmesi daha mantıklı. Bu durumu “Olumlu bir yanıtı olumsuza çevirmek zordur ama tam tersi daha kolaydır” diye ifade edebilir miyiz?
(E.H): Mantıklı, güzel.
(A.Ç): “Maçı hakem değil, VAR yönetiyor” sözünün doğruluk payı var mı? Yoksa sadece bir algı operasyonundan mı ibaret?
(E.H): O kadar da değil. VAR yönetmiyor. Oyunu hızlandıran ya da yavaşlatan hakem çok daha önemli. Dolayısıyla VAR’ın yönettiğini söyleyemeyiz.
(A.Ç): Ama maçların toplam süreleri, VAR’ın uygulanması sonrasında yeni duraklama anları eklenmişçesine uzadı.
(E.H): Aslında bu durum VAR’la gelmedi. Belki de başka bir beklentiydi. Belki de böyle bir ihtiyaç vardı. Çünkü suistimal çok fazla. 90 dakikanın 60 dakikaya indirilip uzatmaların arttırılması gibi fikirler de tartışılıyor. Ama bence futbolla çok oynamamalı. Çok sık değişiklik iyi değil.
(A.Ç): Gözlemlerinize dayanarak, VAR’ın olumlu ve olumsuz yönlerini kısaca aktarabilir misiniz?
(E.H): Olumsuz tarafı yanlış anlatılması. Mutlak adalet vadediyor gibi sunuldu. Mutlak adalet oyunda hiçbir zaman mümkün değil. Dolayısıyla beklenti çok yükseldi. Olumlu katkısı ise en azından vahim hataları engellemesi. Bu hakem işinden mümkün olduğu kadar çıkmak lazım. Geçmişi konuşmak yerine, hakem konuşmanın mümkün olduğunca dışına çıkmalıyız.
“GRİ POZİSYONLAR HER ZAMAN OLACAK”
(A.Ç) : “Hatalar öncesinde çok vardı. VAR sayesinde biraz azaldı” mı demek istiyorsunuz?
(E.H): Biraz azaldı ama beklenti öyle yüksekti ki… VAR geldikten sonra bir daha hiç hakem hatası olmayacak gibi algılandı. Oysa hata insanın bulunduğu her yerde olmaya devam edecek. Sonuçta, o pozisyonu yorumlayacak merci bir insan. Ayrıca bir pozisyon griyse size göre hatalıdır, ötekine göre değildir. Öyleyse hata ne, hata olduğuna kim karar verecek? Dolayısıyla, gri pozisyonlarda verilen kararları hatalı olarak kabul etmiyorum. Fakat az önce söylediğim gibi, Vitor Hugo’nun hareketi bize göresi, size göresi olmayan, mutlak bir kırmızı kart gerektiriyordu. Fakat verilmedi ve vahim bir hata yapıldı. Ama öyle pozisyonlar var ki… X takımın taraftarına göre penaltı, Y takımın taraftarına göre değil. Bu tür gri pozisyonlar futbolun içinde her zaman olacak. VAR “Buna penaltı veremezsin” denebilecek kadar net pozisyonlardaki yanlış kararı engelleyebilse kâfi.
“VAR’A ÇOK ANLAM ATFEDİLDİ”
(A.Ç): Eklemek istediğiniz başka bir nokta var mı?
(E.H): Taraftardan tarafsız davranmasını, tarafsız gözle bakmasını beklememek lazım. Adı üstünde taraftar. Taraf olma girdabının içine girdiği için işin içinden bir türlü çıkamıyor. Taraftar tarafsız olamaz, zaten olmamalı. Bir de taraftar karar verici değil ki… Karar vericiler tarafsız bakmalı. Bürokratların, eski hakemlerin, yorumcuların tarafsız gözle değerlendirmesini sağlamak lazım.
Bence VAR’a çok anlam atfedildi. Oluşan beklentileri bu nedenle karşılayamamış olabilir. Ben VAR’ın faydalı olduğunu, futbolu henüz bitirmediğini düşünüyorum. Şu ana kadar kötü gitmiyor. “Yeterli mi?” diye sorarsanız, değil. Ama bu yetersizlik, hakemlerimizin yetersizliğinden, ülke futbol kamuoyunun ve konjonktürünün sadece birinciyi iyi, ötekilerin tümünü kötü addetmesinden kaynaklanıyor. Esas sorunumuz VAR vs. değil, oyuna bakış açımız. Cem Yılmaz’ın oynadığı “Av Mevsimi” (2010) adlı filmde verilen “Bakış açısını değiştir” mesajını önemsemeliyiz. VAR’ın da bir insan ürünü olduğunu unutmamalıyız. Kusursuzluk diye bir olgu yok. İnsanın ürettiği herhangi bir üründe hata aramamak, hata olmamasını beklemek çok saçma.
NOT: Bu röportaj, Bursa’nın Orhangazi ilçesinin yayın organlarından Tuna Gazete’nin 27 Aralık 2022 Salı tarihli sayısında yayımlanmıştır.
Belediyelerin usulsüz toplama yapması ve geçici bakımevlerindeki hayvana şiddet görüntüleri hayvanseverleri ayağa kaldırdı. Geçtiğimiz günlerde Konya’da ve Mamak’taki barınakların önünde nöbet tutan hayvanseverler, İstanbul başta olmak üzere 81 ilde eşzamanlı basın açıklaması gerçekleştirdi.
Sinem Hançerigüzel
Geçtiğimiz günlerde Mamak Belediyesi’nde usulsüz ve köpeklere zarar vererek toplama yapıldığına ve ardından Konya Belediyesi Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde köpeklere kürekle şiddet uygulandığına dair görüntüler ortaya çıkmıştı. Vicdanları yaralayan görüntülerin ardından hayvanseverler, önce Mamak ve Konya Geçici Bakımevleri önünde nöbet tutmuş, açıklamalar yapılmış ve diğer barınaklara da ziyaretler gerçekleştirilmişti. 5199 sayılı kanunun uygulanmasını ve hayvana yönelik şiddetin son bulmasını isteyen binlerce hayvansever, 11 Aralık Pazar günü tüm Türkiye’de eşzamanlı basın açıklamasına katıldı. 81 ilde eşzamanlı gerçekleştirilen basın açıklamasında, belediyelerin kısırlaştırma yapmamasına ve 5199’un uygulanmamasına, dev barınak projelerine tepki gösterildi. Açıklamada sık sık “Susma haykır, katliama hayır”, “Susma haykır, yaşamak haktır” sloganları atıldı. İstanbul’da gerçekleştirilen basın açıklamasına İstanbul Baro Başkanı Avukat Filiz Saraç, SOHAYKO Derneği Başkanı Yasin Yılmaz ve CHP İstanbul Hayvan Hakları Komisyonu da katıldı.
Hayvan haklarını savunan vatandaşlara destek için açıklamaya katılan İstanbul Barosu Başkanı Avukat Filiz Saraç, sokak hayvanlarının yaşam hakkını korumak için belediyelerin görev ve sorumluluklarına dikkat çekti. Saraç, “Sokak hayvanlarını korumak Hayvanları Koruma Kanunu’nun bir gereğidir. Biz hayvan barınağındaki olayla ilgili Konya’ya gittik, suç duyurusunda bulunduk ve bizzat barınağı gördüm. Kamu görevlilerinin, kurum ve kuruluşların kendi sorumluluklarını örtmeye hakkı yoktur. Hayvanların eziyet görmemesini ve yaşam hakkını savunmak için yükümlülüklerini yerine getirmek, uygun tüm sistemi kurmak ve denetlemek zorundadırlar. Hayvanları korumak hepimizin görevi, onlarla yaşamaktayız. İnsanoğlunun yaşam hakkı neyse, sokak hayvanlarının da yaşam hakkı odur.” dedi.
“SORUNUN TEK SEBEBİ KISIRLAŞTIRMA YAPMAYAN BELEDİYELER”
İstanbul’daki açıklamada, hayvanseverler adına basın açıklamasını yapan gönüllü Fersun Even, “Bu gün bir Müslüman ülkeye, bir hukuk devletine yakışmayacak biçimde merhamet, sevgi ve insanlık duyguları taşlaşmış küçük bir azınlık, zavallı sokak köpekleri ‘toplatılıp öldürülsün’ diye savaş açmış durumda. Devletin ilgili kurumları ise, sokak hayvanları sorununun tek sebebi, bakımevi kurmayan ve kısırlaştırma yapmayan belediyeler olmasına rağmen hedefe hayvanların toplatılmasını ve öldürülmesini koymaya devam ediyor.” diye konuştu.
“ORMANLARDAKİ DEV BARINAKLAR KATLİAM VE ÜREMEYİ ARTTIRIR”
Konya Geçici Bakımevi’ndeki hayvana şiddet görüntülerini hatırlatan Even, “Sayın Cumhurbaşkanımızın örnek gösterdiği Konya Büyükşehir Belediyesi’nde köpeklerin kafalarına küreklerle vurularak öldürüldüğü görüntüler yurt çapında büyük infiale sebep oldu. Büyük yaşam alanlarına doldurulmuş binlerce köpeğin aç, sefil durumda olduğu, ölen başka köpekleri yiyerek yaşamlarını sürdürmeye çalıştığı, orayı ziyaret eden gönüllülerce bizzat tespit edildi. Buna rağmen Sayın Bakan Vahit Kirişçi, hayvanları, ormanlara kurulacak dev barınaklara sürgün etme gibi katliam ve üremede artış getirecek vahim yanlışları gündeme getirmeye devam ediyor.” ifadelerini kullandı. Even, Bakan Vahit Kirişçi’nin çözüm için sivil toplum kuruluşlarının ve gönüllülerin görüşünü almamasını eleştirdi.
“KISIRLAŞTIRMA İLE KÖPEK POPÜLASYONU 2 YILDA KONTROL ALTINA ALINIR”
Even, artan sokak hayvanı popülasyonunda kısırlaştırmanın önemine vurgu yaptı. Kısırlaştırma konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmasına değinen Even, “Belediyeler, 2004 yılında çıkan 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’ndan 18 yıl geçmesine rağmen hala bakımevi kurmadı. Hayvanlar aç, susuz ölümlere mahkum edilirken, dev bakımevlerine götürmek bahanesi ile ilçelerin birbirlerine köpek atmaları sebebi ile sokak hayvanı sayısı patlayarak artmaya devam etti. Belediyelerin kendi sınırları içinde kısırlaştırma üniteleri kurmaları hükmü, yeni 7332 sayılı yasada 3-4 yıla yakın süreler verilerek ötelendi. Türkiye’deki 916 ilçede her gün 10 kısırlaştırma yapılsa, bir yılda 2.198.400 kısırlaştırma eder. 80 büyükşehir ve il, günde 50 kısırlaştırma yapsalar, yılda 960.000 kısırlaştırma eder. Yılda yaklaşık 3.000.000 civarında köpek kısırlaştırılır ve köpek nüfusu hızla azalmaya başlar. DSÖ’nün verilerine göre düzenli kısırlaştırma ile her yıl sayıda %30 oranında azalma olacağı düşünüldüğünde, sorunun 2 yıla kalmadan büyük ölçüde kontrol altına alınacağı açıktır.” şeklinde konuştu.
Hayvanseverler; hayvana yönelik şiddetin son bulması, kötü bakımevi koşullarının düzeltilmesi, kısırlaştırma seferberliğinin ve 5199 sayılı kanunun “Kısırlaştır, aşıla, aldığın yere bırak” şeklinde özetlenen 6.maddesinin uygulanması için her ayın ilk pazar günü bir araya geleceklerini belirtti.
Laiklik kavramının bazen yerli yersiz gündeme getirildiğini düşünürüm, seçim malzemesi olarak kullanılmasından ise hiç hazzetmem.
Şimdi ise laikliği konuşmanın tam zamanı!
Türk Dil Kurumu laikliği ‘Devlet ile din işlerinin ayrılığı;devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması’ olarak tanımlıyor. Yani laik bir düzende devlet Müslümana da, başka bir dinin mensubuna da, dinsize de eşit mesafede olacak; vatandaşlar da inançlarını özgürce yaşayacaklar.
Laikliğin geçerli olmadığı yönetim biçimlerinde ise bir inancın kuralları anayasa olarak kabul edilir ve ülke buna göre yönetilir.
Anayasasına göre laikliği benimsemiş ancak iktidarda kalabilmek için bu anayasa hükmünden taviz veren bir hükümetin yönettiği bir ülkede ne olur?
6 yaşında bir kız çocuğu evlendirilir, yıllarca taciz ve tecavüze uğrar. Bunu birçok kişi ve hatta bazı yöneticiler bilir ancak “dindar” geçinen mahlûkları ürkütmemek için seslerini çıkarmazlar. Olay ortaya çıkınca ülkenin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı bu iğrenç olayı iki yıldır bildiği ve suçlular hakkında yasal işlem yapmadığı gibi “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir. Bunlar son derece insani ve her toplumda karşılaşılabilecek konular” diye bir açıklama yapar ve tüylerimiz diken diken olur. Bu açıklama geçmişte benzer bir olay için Adalet Bakanının “Bunlar ailenin ve küçüğün rızasıyla yapılmış işler” demesi kadar korkunçtur.
Başka ne olur?
Hükümetin iktidarda kalmasında önemli roller oynayan, bakanlıkları adeta bölüşen ve devlet yönetiminin kılcal damarlarına bile girmiş olan bazı vakıf, cemaat vetarikatların yurtlarında sistematik taciz ve tecavüz vakaları ortaya çıkınca yine benzer şeyler olur. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı “Bu bir kere rastlanmış olması hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” diyerek savunmaya geçer. Böylece bu yapılara bir türlü gerektiği gibi müdahale edilmez. Oysa istismara uğrayan bir çocuğun sığınacağı yer adalettir, adalet ise devletin temelidir.
Daha başka ne olur?
Bu yapılar usulsüz para toplar, “din” adına çeşitli çıkar ilişkilerine girilir, hatta bazı kamu kurumları bu yapılara maddi çıkar sağlamak için yardımlarda bulunur, birileri çok ama çok zenginleşir fakat bazı yetkililerin gözleri kör, kulakları sağır oluverir. Hatta bu yapılarla mücadele etmesi gerekenler “ya iktidarı kaybedersek” endişesiyle bu kurumları ziyaret etme ve yöneticileriyle fotoğraf çektirme yarışına girerek adeta bir koruma kalkanı oluştururlar.
Daha ne olabilir ki?
Bu yapılar devletin yapması zorunlu olan işleri yapmaya ve yoksul vatandaşları kendilerine bağımlı hale getirmeye başlarlar. Örneğin devletimiz yapamazmış gibi yurtlar açarlar, öğrencilere burslar verirler, beslenme imkânları sağlarlar. Gün gelir besleyip büyüttükleri bu kişileri devlete yerleştirmek için sınavlarda hile yaparlar, soruları çalıp bu kişilere verirler, liyakatsiz kişilere kadro ve unvan verilmesini sağlarlar. Kısacası devleti kuşatarak, zamanı gelince ölümcül darbe vurmaktan çekinmezler. Aslında olan biten her şeyden birçok hükümet yetkilisinin bilgisi vardır fakat iktidarda kalma arzusu bu kişilerin üç maymunu oynamasına neden olur.
Daha daha ne olur?
Kendini dindar diye tanıtan bir yapı ile yollar ayrılınca bu yapının boşalttığı kadrolara başka “dindar (?)” yapıların mensupları yerleştirilir. Yani olanlardan ders alınmaz, akıl bir türlü başa gelmez.
Bu anlattıklarım bir yerden tanıdık geliyor mu?
Bunların yaşandığı bir ülke biliyor musunuz?
Din bezirgânlarıyla mücadele etmenin en önemli yolu laiklik ilkesini tavizsiz uygulamaktır!
Tecavüz edilen çocuklar hepimizin çocuklarıdır!
Geleceği çalınan çocuklar hepimizin çocuklarıdır!
Çalınan paralar hepimizin parasıdır!
Laiklik hepimize gereklidir!
Herkesin inancına ve yaşam tarzına saygı duyarak bu zorluklar aşılabilir mi?
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Demokrasi ve Hukuk kulübü bünyesinde ‘Meclis Simülasyonu Etkinliği’ düzenledi.
Meclis simülasyonunun mutfağında Divan ile birlikte Organizasyon komisyonu, sponsorluk komisyonu, kanun teklif komisyonu, eğlence komisyonu, sosyal medya komisyonu ve tasarım komisyonu yer aldı. İstanbulgercek.com’un haberine göre, etkinliğe birçok şehirden, okuldan ve bölümden insanlar yaklaşık 700 kadar başvuru ile etkinliğe katılım talebinde bulunuldu.
Meclis simülasyonu etkinliğinde 6 grup içerisinde (Milliyetçiler, merkez sağ, liberaller, sosyal demokratlar, yeşiller, cumhuriyetçiler) 150 öğrencinin, belirlenen dağılımlarla milletvekili sıfatıyla ağırlanıp Anayasa’nın Yasama Organına ilişkin hükümlerini anlamak, İçtüzük hükümlerine vakıf olmak, yasa yapım sürecine bizatihi tanık olmak, hoşgörü ve uzlaşma ortamının ideal bir mecliste gerçekleşebileceğini göstermek ve teorikteki bilgileri pratikte uygulayarak öğrenmek imkanına erişmeleri hedefleniyor.