Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Münir Özkul’un 1970’de Abdi İpekçi’ye Verdiği Röportaj

Abdi İpekçi: (…)Hayatınızda karşılaştığınız güçlükleri nasıl yendiniz?
Münir Özkul: Yaradılış olarak çok mahçup çok sıkılgan bir insanım. Genellikle kendimi çocuk hissediyorum. Bu bana çok ızdırap verdi. Aktör olunca, isim yapınca istedim ki ben de bir takım kurallara uyayım, gelişeyim, hareketlerim gelişsin… Sait Faik ve Ferdi Tayfur en sevdiğim iki insandı. Hatta oğluma ikisinin de ismini koydum. Bir gün, Sait ‘Sen alkoliksin bu çevreden kop’ dedi.

‘Beni siroz ettiler, sen kurtar kendini’ dedi.
‘Neyi kastediyorsun? Anlayamadım.’ dedim. ‘Bak işte etrafına’ dedi. Sonra, zamanla anladım ki o çevre dediği san’atla bilfiil uğraşmayan, bir takım ölçüler ortaya koyan, kıymet değerlerini tayin eden bir garip zümre var. Bu, zamanla insanı yapmak istedikleri şeylerden, san’attan koparıp onları yapmağa yöneltiyor. Sanki onlara meyletmek şartmış gibi. İnsanı kendi kurallarına, kendi ölçülerine uymayan şeyler yapmaya zorluyor ve ters bir yola götürüyor.

İpekçi: Yani onların size bir telkinleri, baskıları mı olmuştu?

Münir Özkul: Onlara kendini bir beğendirme zorunluluğu hissediyor insan. Hem de farkına varmadan… Öyle ki oyun samimiyetimi kaybettim. Bir takım ölçülere, bir takım kalıplara girmiştim. Üstelik ölçülerin çoğu Avrupa’dan geldiği için rahmetli Naşit beye, Nazım beye, Dümbüllü’ye falan olan hayranlığım azalmaya başladı. Bir takım Avrupa aktörleri, Avrupa piyesleri beğenmeye başladım. Çok ters geldi. Çıkamadım da işin içinden. Hem öyle garp kültürüm filan olsaydı, oraya kayabilecek ortamım olsaydı belki uygun olabilirdi. Bir çıkmaza girdim. Ve bu çocuksu mizacın meydana getirdiği bağdaşamamakla, uyumsuzlukla alkole sarıldım. Çok rahatlatıyordu beni. Sıkılganlığımı, kendimi küçük görüşümü, yaptığım işi bağenmeyişimi unutturuyordu. Bir makina gibi olmaya başladım. İçimden gelen şeyler kayboldu. Yani aktör olmak, meşhur olmak için hazırlanmamış bir bünye… Çok bocaladım, sarsıldım.

İpekçi: Yalnız alkol mü kullanıyordunuz?

Münir Özkul: Ne gelirse aklınıza. İlaç olarak hepsini denedim, kullandım.

İpekçi: (…)Bütün bunları içine düştüğünüz o çıkmazdan kurtulmaz için…

Münir Özkul: Evet…. Çünkü daima iyi bir şeyler yapmak, daha ilerlemek isteyen bir tarafım var. Şimdiye kadar düşündüklerimin ancak yüzde onunu yaptım. Çok şeyler yapmak istiyordum. Tam şuurlandıramıyorum bunları, istikrarsız halimi. Türk tiyatrosu yozlaşma yoluna da gidiyordu…

İpekçi: (…)tüm bunlardan nasıl kurtulduğunuzu kısaca anlatabilir misiniz?

Münir Özkul: Tam şuurlu olarak yapmadım bunu. İçkiyi bırakmayı çok istiyordum. Gitmediğim doktor, yatmadığım hastane kalmadı. Hastane duvarlarının arkasına girdiğim zaman kendimi rahat, emniyette hissediyordum. Fakat dışarı çıkıp o toplumun-dışarı çıkar çıkmaz hissedilen-baskısı var ya-hissettim bunu…. Bir sanatçı olarak sevilme zorunluluğu. Çalışmak zorunluluğunu sırtımda hisseder hissetmez o çocuksu bünyem hemen paniğe kapılıyor ve hemen paniğe kapılıyor ve hemen içki şişesine sarılıyordum.

Benim bir psikiyatr teyzadem vardır. Freud’un talebesiymiş… Onun bir kitabında alkolik için diyor ki ‘küçükten beri kafasında kurduğu dünya ile gerçek dünya arasında öyle bir uçurum vardır ki, bu uçurumu ancak içki, alkol gibi bir köprü ile birleştirebilir.’ Bu tabir çok hoşuma gitti. Yani,gerçek dünyaya çıkar çıkmaz bocalıyordum, alkole sarılıyordum. Bu, sanatçıların çok başına gelen bir şey.
Sevilmek istiyoruz, yani toplumdan bir şeyler bekliyoruz, biraz takdir bekliyoruz. Olmuyor, gelmiyor…
Ve rahmetli Sait’in söylediği laf  ‘bu çevre yok mu’ dedi ‘bir duruma gelirsin, onlar getirdik derler seni. Onsan sonra da eteğine yapışırlar. Münekkitleriyle fikir adamlarıyla eteğine yapışır, imkan yok bırakmazlar. Ve çok büyük, ölçüleri çok büyük bir insan çıksın istemez o çevre.’

Ve gerçekten benim lehimde yazan insanların bir süre sonra yol göstermelerini, hatamı söylemelerini beklerken, çala kalem vurmaya başladıklarını gördüm. Ben bocalamış olabilirim, yolumu kaybetmiş olabilirim. Ama adeta sevinircesine, benim içkimin ilanı böyle oldu. Ve ben de ismim çıkmışken, mecburmuşum gibi içtim. Yani aktör Münir’in yanında bir de sarhoş Münir dendi. Sevdirme zorunluluğu, kendini beğendirmek, iyi bir şeyler yapmak mecburiyeti var. Fakat toplum hiç yardım etmiyor. Gerçek halktan başka yardımcımız yok. Aynen ticarette olduğu gibi bir mutavasssıt tabakası var, o çok kötü. İşte bütün ipler de onların elinde. Bunlara sırt çevirip halka yönelmenin, gerçek halk beğenisine varmanın en doğru yol olduğunu buldum. Fakat o halk da çok fakir. Tiyatroya gelmiyor.

İçki meselesine nedense dolaşıp dolaşıp kaçıyorum.. Neden bilmiyorum…
Sonra nasıl oldu bilmiyorum, ben eve çekildim. Ve şeye merak sardım. Acaba şizofrenide başlangıç hastanelerde çok gördüm, gaipten duyulan ses nedir? Onu merak ettim. Çünkü hiçbir doktordan fayda göremeyeceğimi anladım.

İpekçi: Nasıl anladınız bunu?
Münir Özkul: Çok hastaneye gittim, çok yattım. Kitabın dışına çıkamıyorlar. Belirli işte, kendini topla, içkiyi bırak… Ama nasıl toplayayım ben kendimi? Maalesef bir takım doktorların kişiliği hastalardan daha zayıf oluyor. Yani kuvvetli mücadele olsa, cemiyete uyabilecek bünye olsa zaten oynatıp, böyle zehirlere falan sarılmaz! Buna yardım etmesi lazım doktorun. Bihaber çoğu… Kendileri biraz hasta filan insanlar. Diplomayı alasaya kadar bizde doktorluk var… Aldınız mu bitti. Askerlik terhis diploması gibi bir şey. Aslında aldınız mı ondan sonra başlıyor halbuki!..

İpekçi: Yani siz bu konuda doktorlardan yardım göremediniz?
Münir Özkul: İyi doktorlar yol gösterdi. Psikanalizin tekniğini öğrendim ve kendi kendime o kontağı kurdum. Karımın da yardımıyla tabii… Tek kişi olmuyor. Otoanaliz yapmaya karar verdim sonra, çünkü çok rahatsız etti.

İpekçi: Ne gibi rahatsizliklar?
Münir Özkul: Müthiş bir bunalım. Sanki buranıza kadar dolusunuz. Ve içki içince sanki onları saçma sapan söylemek, sıralı sırasız söylemek istiyorsunuz. Ama dinleyecek birinin olması şart tabii. İki buçuk sene ben karımı yetiştirdim, beni dinleyecek hale gelebilmesi için. Öyle seksüel problemler falan… Yani bütün çoğunlukla yanlış edinilmiş fikirler, yanlış ölçüler… Ben kadını çok aşağı olarak görüyordum. Binbir mesele… Düşmanlık vardı aramda.

İpekçi: Kadınlara düşmanlık?
Münir Özkul: Evet. Erkek üstünlüğünün ifadesi için. Öyle büyümüştüm, öyle öğrenmiştim.
Bir kitapta diyor ki, eğer bir adam New York’da, şehrin göbeğinde ses duydum derse, şizofrenik arazadır diyor. Kesin. Fakat bazı şark ülkelerinde böyle evliyalar, ses duymalar, masallarında, temasasında böyle hikayelerin olduğu ülkelerde bir ses duyarsa normaldir. Ve Freud da diyor ki ‘ses duymak benliğin ikiye bölünmesidir. ‘Yani nefs muhasebesini yüksek sesle yapmak. Ve ben bu sesi duydum.

İpekçi: Nasıl oldu?
Münir Özkul: Karım ben bu ‘açlık’ halinde iken ‘Münir’ dedi ‘feci bir açlık geliyor. Yani çok işsiz kalacağız. Sen bu durumdasın. Ben yarından itibaren, yazıhanelere film için tiyatrolara iş için gideceğim. Bana kalırsa sana da aynı şeyi tavsiye ederim.’
‘Peki’ dedim. Odama çekildim, başladım ağlamaya. Kendi kendime ‘Yahu koskoca Münir Özkul oldun. Böyle yazıhane köşelerinde yazıhane yazıhane gezip iş arayacak hale mi gelecektin?’ dedim.

Ben Allah diye bir kuvvetin olduğuna inanıyordum. Ama dargındım senelerdir. Çünkü ben kimseye hiçbir kötülük yapmadım. Hayatımda bir tek yalan söylemedim. Eğer birine bir yalan söylemeye mecbur oldumsa, kendi kendime bir denge kurmuştum gidip birine anlatıyordum ‘Falancaya yalan söyledim.’ diye, böylelikle sözde yalancılıktan çıkıyordu. Bu duruma düştüm.
O Allahsa,ben de kuluyum. Adım da MÜNİR ÖZKUL. Hakikaten ‘öz kulum’ dedim. Ben, hiçbir kötülük etmediğim gibi, zihnimin de kenarından geçmedi. Ve şu anda da söylüyorum dedim. Ben bu halde miyim? Eğer Allah varsa, en büyük düşmanıma en iyi durumu hazırlasın. Benimle ilgisi yok onun.

Ben onu geride bırakmak isterim, yarışmak isterim. Ama bana ne oluyor? Ne yaptım da oldum?
Ağlayarak kendi kendime konuşmaya başladım. Ve bir kahkaha duydum. Fırladım odadan dışarı. Suna’yı çağırdım odasından. ‘Ben’ dedim ‘bir kahkaha duydum. Sen duydun mu?’ Hayır, dedi. Başladım titremeye. Garip bir kahkaha idi dedim. Ben de bir anormallik var mı? Korkuyorum da…
Açlık maçlık falan çıldırma korkusu da var… Tekrar girdim odaya. Gene bir kahkaha duydum. Titredim mitredim ama bu sefer o kadar korkmadım.
Ve şöyle bir istikamet şavullar gibi oldum. İstikamet yok, çok kötü, ekolu bir ses. Nerden geldiğini anlayamıyorsunuz. Ve garip bir konuşma oldu. Şimdi,o zamanlar çok tesir altındaydım, bir takım şeyler gibi unutuluyor… Hikaye imiş gibi geliyor, ölüm gibi. Tam inanılmıyor. ‘Nasıl?’ dedi, ‘Ne demek o?’ dedi ‘Öyle koskoca Münir Özkul…’

İpekçi: O gaip ses?
Münir Özkul: Evet, başladık konuşmaya. Dedi ki işte.
‘Nasıl? Ne demek o ?’ dedi. ‘Koskoca Münir Özkul… Bir defa bu laf ne demek koskoca Münir Özkul? Sen değil miydin?’ dedi, ‘yahu ufacığın ufacığı bir rolüm olsa da mesala bir Şehir Tiyatrosu’na girebilsem, bir filmde oynayabilsem diyen insan? Nasıl şimdi koskoca Münir Özkul olmuşsun? Demek o zaman ki sevgini kaybettin sen. O zaman ayıp mıydı senin ufacık bir  rol için bir yere müracaat etmen? Eh, demek şimdi sen o işini değil, kendini sevmeye başlamışsın. Böyle koca bir Münir Özkul yaratmışsın. Hisset o sevgini.’ dedi. ‘O zaman ki heyecanın ne demekti?’ dedi, ‘bir rol oynayabilmek. Küçüğü büyüğü olur mu?Üstelik para da verecekler, avantajlısın.’ dedi ‘ismin de var. O zaman imkansızdı, yüzüne kapı kapanabilirdi. Şimdi kapanmaz. İçkiyi bırakacağım der, bugünden sonra bir yola girebilirsen, yeniden başlıyor gibi bir yola çıkabilirsen daha avantajlısın. Yeniden başla’ dedi.

Ben de o yaşlar falan durdu, bu sefer kahkahalar atarak, ‘Suna’cığım’ dedim. ‘yarın ben de gidiyorum.’ dedim. ‘Ne oldu?’ dedi. Dedim, böyle böyle. Ben çok seviyordum bu işi dedim, ayıp mı iş aramak? dedim. ‘Sen söyleyince gittim içerde ağladım, bu büyük bir aşama oldu’ dedim.

İpekçi: O sıralarda daha içkiyi bırakmamıştınız?
Münir Özkul: Hayır. Ama tabii müthiş korkular başladı. Çünkü o sesi sık sık duymaya başladım.
İçki hususunda kesin bırakmam gerektiğini söyledi. Çocuklarımın üzüldüğünü, çok üzüldüğünü bana belli etmeden bana güvenlerini kaybettiklerini söyledi.
Ayrıca o sırada iki aylık da çocuğum vardı. ‘Bir damla alkol çocuğunun ağzına koy’ dedi. Gittim, koydum, bir hal aldı ki o surat… Ve içmemeye karar verdim.

İpekçi: Sonra ne oldu, nasıl gerçekleştirdiniz kararınızı?
Münir Özkul: Sonra,yani söylendiği kadar kolay olmadı bu iş. Vak’alarla yaşayarak.Ne zaman şımarmışım Küçük Sahne’de? ”Arpa Anbarı” piyesinde.O piyeste çok şımarmışım. Yani, aktörlüğün oyunculuğun dışına çıkacak, şöhreti cazip kılacak , meşhur olmuş bir aktöre, çok beğenilen bir aktörün duyacağı gururu; yeni bir rol yaratmanın gururuna tercih edecek duruma düşmüşüm. Şımarmışım. Ve ondan sonra kaymışım artık… Bunu yaşadım. Bir de terliyordum çok sahnede. Onu da ‘Yaz Bekarı’nda yaşadım. Hazırlanmadan çıkmışım, ölmeyi istemişim oynamaktansa. Sahneden bir korku gelmiş içime, onu hala atamadım. Yani role tam hazırlanmamak, bir aktörün hayatına mal olabilir. Ve o korkuyu yenmek için de başlamışım ayrıca sahneye çıkarken içmeye… Bir insan o rolden korkuyorsa oynamasın daha iyi.

nefsimi kırmak için kafamı kazıttım

İpekçi: Yani bunları düşünerek içkiye nasıl başladığınızı tesbit ettiniz?
Münir Özkul: Ve onun için de bir ceza düşündüm kendi kendime… Ordan uzun süredir aradığım şeyi buldum. Türk komiği niçin kafasını kazıtır? O gururumu, şımarıklığımı şey etmek için o ses kafamı kabak gibi kazıtmamı söyledi. Çok feci bir şey toplumda öyle gezmek… Ve ben öyle gezdim. Beş altı ay öyle gezdim. Sonra bıraktım. O ses daha olmadı diyor. Yahu, yeter artık millet alay ediyor, diyorum. Etsinler, sen zaten komik değil misin? diyor. Böyle bir zorluğa itti o ses beni…
Ve epey nefis kırdım, gurur kırdım. Yani bir tiyatro okulu olsa önce burnunu kırarım aktörün. O zaman büyük bir rahatlık olur… ben bir rol oynarken Ayşe hanım Fatma hanım beni beğensin hissi içinde oynarsam ne kadar gerçekçi olabilir? Üstelik komik olunca, çok daha zor…

İpekçi: Yani bir sanatçının bunalımlara sürüklenmemesinde gururun kırılması, nefsin kontrol edilmesi faydalı?
Münir Özkul: Çok faydalı. Kırılması hatta. Türk tiyatrosuna saparsam zaten tam kabak gezeceğim. Daima bir süpap olacak. Farkına varmayarak bir süpap.

İpekçi: Gururun kırılmasıyla ilgili bir süpap mı?
Münir Özkul: Evet. Herkes suratıma bakınca gülecek. Eğer gururumu yaralayıcı bir şeyse zaten  bu meseleği yapamam. Çünkü komik olmak Türk tiyatrosunun önemli bir merhalesi. Kavuklu olmak çok yüksek bir merhalesi. Yani kişiliği ile ilgili… Mekteple olacak iş değil. Aktörlükten ayrı bir şey. Belirli bir dünya görüşüne varacak insan, onu sahnede söyleyecek.
Garip, çocuksu bir dünya görüşü var Kavuklu’nun. Oraya ulaştırıyor bizi. Oraya ulaşmayan insan komik de olamaz.

İpekçi: Geçirdiğiniz problemi şu şekilde anlatmıştınız özetleme yapmak için tekrarlıyorum. Bir takım nedenlerden ötürü bunalıma düştünüz. Bu bunalım sizi içki içmeye, içki dışında her türlü maddeleri kullanmaya sevk etti. Doktorlar, hastaneler size yardımcı olamadı, sonunda sorununuzu kendi kendinize çözme…
Münir Özkul: Çünkü idantifikasyon diye bir hadise var. İlk yetişirken, özenme diyebiliriz buna. Özenme çağında yanlış fikre saplanmışım… Bilhassa Ferdi beye aşkım yüzünden. Ferdi Tayfur’a.. Ve başka bazı oyunculara… Eh aktör içer, içmeli fikrine saplanmışım… Aktör dedim içer ve bünyeme de uygun gelmiş. Ve benim yüzümden alkole alışmış bir sürü insanlar da var. İsterim ki duysunlar. Ben taa en başa aldım. İçen insan aktör olamaz. Kesin. İçki ancak kendi komplekslerini tahlil edebilmek için içilirse, tedavi maksadıyla içilirse, hiç sokağa çıkamayacağı zaman içerse insan, bir parça kabul ederim. Ama bir aktörün en büyük düşmanı içki.

İpekçi: İşte o noktada bir aydınlatma gerekiyor galiba… Orası eksik kalmıştı. O safhada içkiyi tam olarak nasıl bırakabildiniz? Açıklayabilir misiniz?
Münir Özkul: Komplekslerim dolayısıyla içkiyle gerçeklerden uzaklaşıyordum. Kendimi kafamda yarattığım tip gibi görmeye başlıyordum. Halbuki içki içmediğim zamanlar kendimi akılsız, akılsız değil de dengesiz, zekası parlak olmayan, iyi bir aktör olmayan bir insan olarak görüyordum. Anlıyordum ki bu bir yanlış inanç meselesidir. Ona saplanmışım.

İpekçi: Onu nasıl anladınız?
Münir Özkul: Çok yorucu bir oyun oluyor, bu fikrimdeki insanı değiştiremiyordum. Ya onun gibi yaşamak vardı, olduğu gibi yahut da lüzumsuz yere rol olduğunu bilerek oynarsınız. Çünkü oynadığınız oyunu bilirsiniz, oynayamıyorsunuz da! Yani kendi kendinize oynayamıyorsunuz. Ve dedim ki deneyip yanlış fikirleri ayıklayabilirsem bu aptal dediğim adamla, içince oynamakta olduğum olduğum o gösterişli renkli adam aynı mıdır? Ve galiba aynı adam çıkıyor içinden.
İnsan zaaflarıyla, kusurlarıyla insan. Yani isimli bir aktör olunca her tarafın da kusursuz olması, mükemmel bir insan olması gerektiğini zannettim. Üstün bir insan. Çok saçma bir şey. Bunu anlayınca da bırakmam gerektiğini anladım. Çok zor oldu tabii. Sokağa çıkamadım. Konuşamadım karşımdakilerle. Hala pek rahat konuşamıyorum görüyorsunuz. Ama ne olur?

İpekçi: Eşinizin çok yardımcı olduğunu söylemiştiniz. Nasıl yardımı oldu size?
Münir Özkul: Büyük bir anlayış ve sabır gösterdi. Bir de demin söylediğim seksüel yetersizlik zanniyle, yani herkese ilgi duymamaktan ötürü kendimi eksikli sanıyordum. Ve bunu fizyolojik olarak değil, yanlış bir fikirden ötürü karşımdakinden ötürü, kadın bana bir şey veremediği için, yanlış davrandığı için beni bu duruma düşürdüğü fikriyle kendime işkence ediyordum.
Aylarca öldürmeyi düşündüm karımı. Bir kadın düşmanlığı haline getirdim. Üstünlüğümü gerektiği şekilde, kafamdaki gibi gösteremedikçe düşmanlık başlıyor. Öldürmeye kadar düşmanlık…. Hatta teşebbüs de ettim, olmadı…
Bugün o adam, bakın ne kadar ilgisi kalmadı ki, şunu kabul ediyor:
üstün cins.. kadın..
İki defa evlendim, gerekirse gene ikisiyle evlenirim.
İnsanlığı onların sabrından öğrendim. Beni onlar düzeltti. Bir de annemi hesaba katarsak… Benim için gerçekten üstün olan onlar. Ne kadar büyük bir ders?

İpekçi: Şimdi kaç yıl oldu Münir Bey, bırakalı?
Münir Özkul: 3.5-4 sene oldu sanıyorum.

İpekçi: Hiç aramadınız mı?
Münir Özkul: Kat’iyen. Ve vaktiyle birlikte içtiğim insanları da netlikle hatırlamıyorum. Bir de sarhoş insana tahammül edemiyorum. Teybe alınsa ertesi gün içmez insan. Bu tiplere tahammül edemiyorum. Kendimin defalarca, yüzlerce kez yaptığım şeyi yaşıyorum, çok üzülüyorum…
Gerçekten memnun olan hiçbir insan alkol ihtiyacı hissetmez. Kim ki çatışıyor, kim ki bağdaşamıyor kendi kafasındaki dünya ile, gerçek denilen bugünkü dünya ile çatışıyor, onun da bir drogsuz, bir zehirsiz yaşaması çok zordur. Hele dünyanın temposu arttıkça bu artacaktır. Bunu Freud da kabul ediyor. Fakat o çatışmaları uyutan şeydir o, tedavi eden bir şey değil…. Hele bir sanatçıda ertesi günü iki misli olarak çıkıyor gerçekler. İnsan öyle olmalı ki bu gerçeğin dışına çıksın. Ama içkisiz çıksın. Yürek meselesi… Başka da bir şey değil… Ne derler? Nihavet deli derler. Bana öyle deli derler ki, raporum var; adam öldürsem dörtte bir yatarım. İyi bir avukat kurtarır da… Memurluk yapamam, askerlik yapamam, hiçbir şey yapamam. Deli derlerse desinler. Nihayet bunu derler. Ama ben vesikalı olarak gerçeğin dışında yaşadığım bir surette… Ve yaptığımda sanat gibi bir yol olduğu için meşrudur. Ama içkiyle o kadar karışıyor ki, ciddi olmuyor bir defa. Muhsin (Ertuğrul) bey içkiliyken benimle konuşmazdı. Niçin efendim? derdim. Gerçek mi değil mi anlamıyorum ki, yarın söyleyecek misin o lafları?, derdi. Çocukça bir zaman öldürmekten başka işe yaradığını görmedim.

1970’de, Abdi İpekçi’nin Münir Özkul ile yaptığı söyleşidir.

Mehmet Akif Ersoy’un Son Röportajı

1 Temmuz 1936 yılında Yedigün dergisi adına muhabir –yazar Kandemir bey Taksim`deki Mısır apartmanında hasta yatağında yatan M.Akif Ersoy’u ile röportaj yapmak için merdivenlerden çıkarken M.Akif ile vefatından önceki son röportajı yapacağını bilmez.

Türk Edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklal Marşı’nın milli his, milli heyecan ve milli şiir yaratan bu büyük şairi akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intibalarını topladı.

Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, şarkmış çizgilere bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra yavaşça soruyorum

Özledin mi bizi üstad?

Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümseyişiyle her şeyi söylemiş olurdu. Özlemek mi oğlum, özlemek mi? Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra kesik kesik konuştu. Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü. Orada on bir yıl kaldım. Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım…

Hasret?

Kupkuru dudaklarında kendi gibi solgun bir ses sızıyor. Çok acı…

Ya kavuşmanın sevinci?

Onu sorma oğlum… Onu ben kendi kendime bile soramıyorum. Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm. Hiç bir şey göremedim.

Ve kendi kendine söylüyor. Cennet gibi yurdumdayım ya. Çok şükür. Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak? Eski hatıralarını deşiyorum. Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşmamızı hatırlıyorum.

Evet, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlayamadığım bir köye gittik, oradan Cuma’yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklıklar vardı, kenarında geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık. Ankara, Yarabbi ne heyecanlı gün… Ya Sakarya günleri? Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz. Fakat imanımız büyüktü.
Yorgun, susuyor.

İstiklal Marşı’nı nasıl yazdınız?

Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor. Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın! Bu ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün. İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki İstiklal Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır. Ve gözleri, yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor. Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.

Ya büyük zafer üstadım. O anda ne duydunuz ?

Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek.. Ah! Ve bir lahza bırakıyor kendini bu essiz sevincin koynuna. Dalıyor. Ve ,sesini ta içiten dudaklarına dökülüşünü seziyorum. Allahım! ne muazzam zaferdi o. Ortalık hercümerç oldu… Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini yumuyor. Ve biz mest olduk!..

O zaman bir şey yazmadınız mı?

Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı… Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu, bizzat yazıyordu.

Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir bir fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi o, ağır ağrı çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor.

Mısırda nasıl vakit geçirdiniz?

Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Hilvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum. Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Hilvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.

Sevdiniz mi Mısır’ı?

Var, güzel tarafları var. Bilhassa kışın. Hoş, yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değişir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz. Fakat bir yaz günü İstanbul… Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…

Mısır’da neler yazdınız?

Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? Tarih’i ’tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Ve üstadın Hilvan’da yazdığı ’Firavunla Yüz Yüze’sinden şu son parçayı alıyorum. Bileydim, ey koca Mısır’ın ilahi üryanı! Mezara, heykele ait bütün bu velveleler Bekan için mi hakikat? Meramın oysa heder; Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!

Kolay mı yazarsınız?

Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek.

Hayır!

Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor;

Çok uğraşırım. Epeyi çalışırım. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim. Nihayet kâğıt üzerine naklederken de hayli yorulurum.

Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?

Hafifçe gülümsüyor, ’ zevk’ diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor. Zevk mi. Benim zevklerim mi? Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse. Eh benim de zevklerim var demektir.

Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor.

Siz yorulmayın. Ben vereyim.

Yiyemeyeceğim…

Bir parça sütlaç…

Mümkün değil… Rica ederim ısrar etmeyin. ve bana dönüyor. Eskiden beri yemekle başım hoş değildir. Sigara da içmem. Şimdi doktorlar zorla ye deyip duruyorlar. Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin. Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayaküstünde soruyorum

Neler yazacaksınız?

Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır. Eliyle birkaç defa başına vuruyor. Var kafamda hazırlanmış mevzularım

Ya en son yazınız?

Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi gölgem de upuzun, kumlarda duruyordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok

Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak

Postu sermekse meramın yola, serdirmezler

Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak

Ve kupkuru kalın dudaklar birbirine yapışıyor…

 

İsmet İnönü’nün 1968’de Abdi İpekçi’ye Verdiği Röportaj

1968 yılının Kasım’a yaklaşan günlerinden birinde, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, pırıl pırıl bir fikirle gitti Ankara’ya. “İsmet İnönü, bizim gazeteye 10 Kasım için Atatürk’ü anlatacak” dedi. “Çok nefis bir dizi olacağına inanıyorum. Yarın saat 14.00’te randevumuz var. İkimizi de bekliyor.” İkimizi de dediği diğer kişi gazeteci Mete Akyol’du. Mete Akyol, bunun nedenini şöyle anlatıyor: “Taşınabilen türde bir ses alma aygıtına sahip olmak, bir gazeteci için o yıllarda, ‘bulunmaz Hint kumaşı’ değerinde bir ayrıcalık oluşturuyordu. Yayın genel yönetmenim, Ankara’da devletin ve partilerin ileri gelenleriyle görüşmelerini, bu ayrıcalığım nedeniyle bensiz yapmıyordu. İsmet İnönü’ye de yine birlikte gidecektik.”Birinci Dünya Savaşı’nda cephelerde önemli görevlerde bulunmuş, Milli Mücadele’de “Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği’nden Garp Cephesi Kumandanlığına kadar değişen birinci plandaki askeri faaliyetlerini, Mondros Mütarekesi ve Lozan Barış Konferansı başdelegeliği gibi büyük siyasi görevlerle tamamlamış, Cumhuriyet kurulduktan sonra başbakan olarak uzun yıllar olayların içinde yaşamış, başrolü oynamış İsmet İnönü, hatıraları en çok merak edilen devlet adamlarından biriydi. İşte o ikinci adam, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü Abdi İpekçi’ye anlattı. Ve bu röportaj, bir kitap olarak Ka Kitap tarafından yayımlandı. Atatürk’ün ölümünün 77’nci yılında onu saygıyla anıyor, sizi bu röportajla baş başa bırakıyoruz.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Röportajda Abdi İpekçi, İsmet İnönü’ye, Atatürk’le arasında var olduğu ileri sürülen, fakat doğruluğu kanıtlanamamış bir konuda soru sordu. İnönü, soruyla uzaktan yakından en küçük bir ilintisi bile olmayan bambaşka bir konuda açıklama yaptı. İpekçi, biraz önce sorduğu sorusunu, birkaç sözcüğünü değiştirip bir kez daha sordu. İnönü, “Sizin gazetede kaç kişi çalışıyor” diye sorunca İpekçi, “440 kişi efendim” diye cevap verdi. “Bu 440 kişinin hepsiyle, her konuda, her zaman, hemfikir misiniz?” Kaşlarını çattı, yüzündeki tüm yumuşak ifadelerini bir yana attı. “Atatürk benim mesai arkadaşımdı. Kendisiyle her konuda, her zaman, hemfikir olmam tabii ki mümkün değildi.” Yakın tarihimizin bu çok önemli olayı konusunda İsmet İnönü, ilk ve son kez o gün konuştu.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

CANIM SEN BİLDİĞİNİ YAP!

Atatürk’ün başbakanlığından ayrılışınıza dair şimdiye kadar çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Bu meseleyi aydınlatacak bir açıklama yapmanızı rica edebilir miyim?

Bir akşamüzeri sofrada kavga eder gibi olduk, aramızda bir münakaşa geçti. Ertesi gün Atatürk ile görüştük. Kendisinin bana söylediği şuydu: “Şimdiye kadar bin meselede bin defa kavga ettik. Ama az çok kapalı kavga ettik. Akşam pek aleni oldu. Bir müddet çekilmen, istirahat etmen lazım.” Minnettar olurum sana dedim. “Çok teşekkür ederim” dedim. Hakikaten kendime hâkim olamayacak bir vaziyetti. Olabilir, oluyor… Hepimizin her gün yanımızda bulunanlarla, birlikte çalıştıklarımızla başına gelen bir mesele…

Atatürk’le aranızın açılmasında etrafınızdakilerin, sofrasındakilerin telkinleri mi etkili olmuştur?

Şimdi mühim mesele budur. Bakın bir hatıramı anlatayım. İçeride karışıklıkların olduğu, birtakım ciddi meselelerin belirdiği bir sırada idi. Atatürk ile oturmuş, vaziyeti mütalaa ediyorduk. Birden bana şunları söyledi: “Rejim aleyhtarlarının bir tek ümitleri vardır, bir tek ümitleri kalmıştır: Aramızda çıkacak ihtilaf… Seninle benim aramda çıkacak ihtilaf… İçeride, dışarıda ümit buna bağlanmıştır. Hatırında olsun bu…”

İşte ondan sonra herkes her şeyi her vesile ile söylerdi. Bunlar hiç tesir etmezdi Atatürk’e… Hasta olduktan sonra tesir etmeye başladı. Hastalığı ilerledikten sonra dedikodulardan müteessir olmaya başladı. Benim teşhisim budur. Atatürk ile birlikte çalışmamızı iki ayrı devrede izah edebilirim. Başlangıçtan hastalığına kadar şöyle olmuştur: Akşamları bir araya gelir, toplanırız. O coşar, biz coşarız. Meydan okuyucu birtakım konuşmalar olur. Hepimiz katılırız buna… Atatürk dâhil, şöyle yapalım, böyle yapalım diye birtakım kararlar alır ve gece geç vakit dağılırız. Ertesi sabah uyanınca düşünürüm: Dün akşam bir takım şeyler konuştuk, birtakım kararlar aldık… Hemen kalkar, Atatürk’e giderim. Onu yatakta iken uyandırırım, oturup konuşuruz. Söylerim: “Dün akşam biz yine coştuk, şunu yapalım, bunu yapalım diye kararlar aldık. Ama olacak şeyler değil, nasıl yapacağız?” “Canım sen bildiğini yap” der bana…

Sonra bir devir oldu… Yine aynı şekilde akşamları toplanıp alınmış kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık “Sen bildiğini yap” demiyordu. Israr ediyordu bu sefer… Asabileşiyordu. Esaslı bir değişiklik olmuştu Atatürk’te… Doktorlarına sordum, “Hastalığın bir safhasıdır bu” dediler. Yani demek istediğim şudur ki, Atatürk’ün sıhhati ciddi olarak bozulduktan sonra sinir hâkimiyeti, sinir sükûneti zayıflamıştı. Bu, birlikte çalışmalarımızı etkiliyor ve etrafında ona telkinlerde bulunanlar için ümitli bir hal yaratıyordu.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Vazifeden ayrılmanız bir dargınlık şeklinde mi olmuştu? Ondan sonraki görüşmeleriniz nasıl geçmişti? Mesela hastalığı ağırlaştığı zaman kendisine yapılan ilk konsültasyonda sizin de bulunmanızı istediği söylenir. Bu olayı nasıl yorumluyorsunuz?

O konsültasyonu hatırlamıyorum. Yalnız, hastalığı ilerlediği zaman beni görmek istemiş, Dolmabahçe Sarayı’na çağırtmıştı. Zannediyorum mart ayı idi. Gittim, Atatürk’e Dolmabahçe’de misafir oldum. Bir hafta kadar kaldım orada… Sıkı bir perhiz ve kontrol altında idi. Dostça, yani aramızda hiçbir şey olmamış gibi konuştuk.

BÖLÜM 2

İNSAN CEMİYETLERİNİN DUYGULARI!

Cumhuriyet’in ilanının hazırlandığı gece Çankaya’da kalmışsınız ve hazırlıkları Atatürk ile birlikte yapmışsınız. O geceyi hatırlıyor musunuz?

O akşam Atatürk bizi Çankaya’ya çağırmıştı. Yemeği birlikte yedik. Misafirler giderken Atatürk bana kalmamı söyledi. Masa başına geçtik. Evvela Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun metnini görüştük. Her madde üzerinde eskisi ile yenisi arasında mukayeseler yapıyorduk. Atatürk neticeyi dikte ediyordu. Ben yazıyordum. Bu suretle tamamlandıktan sonra bütün metni bir kere baştan aşağı okudum. Atatürk dikkatle dinledi. Bittikten sonra biraz düşündü ve “Hazırlık tamam” dedi. O gece Köşk’te misafirdim. Odama çekildim. Ertesi sabah metni bir kere daha gözden geçirdik ve beraberce Meclis’e gittik. Oldu, bitti…

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Muhalifleri, Cumhuriyet’in ilânına ikna etmek kolay oldu mu?

Onların usulünü Atatürk bilirdi. Hiç uğraşmadım ben bunlarla.

Atatürk’ün Milli Mücadele’den sonra Rauf Bey gibi, Ali Fuat, Kazım Karabekir Paşalar gibi eski arkadaşları ile arasının açılması ve bağlantısının kopmasının sebebi nedir? Bu gelişmede sizin rolünüz ne olmuştur?

Ben, Atatürk’ün eski arkadaşlarıyla arasını elimden geldiği kadar yapmaya çalışıyordum. Onların hepsi Atatürk’ü benden evvel tanımışlar, daha evvel arkadaşlık etmişler, daha çok arkadaşlık etmişlerdi. Ben Atatürk ile beraber çalışmaya başladığım zaman onun etrafında böyle çok arkadaşı vardı… Benim Atatürk’ün başbakanlığından ayrılışıma kadar geçen süre içinde, bu vazifeden ayrılışımdan daha evvel ve daha ciddi bir şekilde ayrılan arkadaşlarım olmuştur. Ben o süre içinde Atatürk ile beraber kaldım. Onlar karşı tarafta kaldılar. Tabiatıyla bu sırada birtakım münakaşalar oldu ve aslı bulunan ve bulunmayan zanlara ve vehimlere düştüler. İnsan cemiyetlerinin duyguları…

Bu bozuşmaların sebebini tahlil edebilir misiniz?

Nihayet fikir ayrılığına dayanır…

Atatürk ‘Nutuk’ta Rauf Bey’i çok itham eder. Acaba sonraları bu ithamlardan dolayı üzülmüş müdür?

‘Nutuk’u yazarken Rauf Bey’e karşı çok sert davrandığı söylenebilir. Ama o günkü şartlar içinde başka türlü yapamazdı. Kendi vaziyetini izah ederken kanaatlerini sert bir şekilde söylemiştir. Yaşasaydı, belki şartlar değiştiğine göre Rauf Bey hakkında başka türlü konuşurdu.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

BÖLÜM 3

HERKES BİR ŞEY SÖYLER KARARI O VERİRDİ

Milli Mücadele’den sonra Atatürk Lozan Barış Konferansı’nın baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?

Hiç beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. Çok yorgundum, dinlenmeye ihtiyacım vardı. Atatürk ısrar etti. “Bir Hariciye Vekili var, devletin siyasileri var…” dedim. “Bildiğim şeyler değil bunlar. Muharebe ettim, bittim, yoruldum, şimdi istirahat edeceğim” dedim. “Olmaz” dedi. “Hariciye vekili olacaksın, öyle gideceksin” dedi. “Nasıl olacağım hariciye vekili?” dedim. (O sırada Hariciye Vekili Yusuf Kemal idi.) “Yusuf Kemal Bey öyle istiyor” dedi. Bundan da haberim yoktu. Sonra bunun Yusuf Kemal Bey’in teklifi olduğunu söylediler. Onu da bilmiyordum. Hulâsa, Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni… “Çok uğraştık, iyi netice alalım” dedi. Buna rağmen aldığım vazifenin ne kadar yorucu ve yıpratıcı bir şey olduğunu bilseydim gitmezdim de… Ne derse desin gitmezdim… Ama “İstemiyorum, bilmiyorum” derken, belki de kolay olduğunu zannettim.

İşin içyüzünü sonradan öğrendim.Ben, Mudanya Mütarekesi’nde konuşurken orada bir Fransız müşahidi vardı: Mösyö Franklin Bouillon. O daha evvel ben cephede iken gelmiş, Ankara’da bulunmuş. Burada Atatürk’ü, diğer arkadaşları tanımış, beraber çalışmalar sonunda Fransızlarla aramızda imzalanan Ankara İtilafnamesi dediğimiz antlaşmalar çıkmıştı. Sonra Franklin Bouillon Mudanya’ya gelmişti müşahit olarak. Mudanya Mütarekesi müzakerelerini takip etti. Mudanya Mütarekesi’ne ben murahhas üye olarak çıktığım zaman, o bizde çok insan tanımış olarak ve çok insanı müzakere içinde görmüş olarak Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş derler. Ama Atatürk’e bu tesirlerin, böyle akılların karar unsuru olması tasavvur edilemez. Herkes bir şey söyler, ama Atatürk kararı kendisi verir.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

BÖLÜM 4

TAKLİDİ KABUL ETMEZDİ

Sizce Atatürk’ün kişiliğine özellik veren hususlar nelerdir?

Atatürk’ün genç zabitliğinde bilmediğimiz, meydana çıkmamış vasıfları, büyük vazifeler karşısında bulundukça kendini göstermiştir. Büyük hassaları vardır. Karar sahibidir, kararları açıktır. Ve bir defa karar verdikten sonra, onu tatbik ettirmek için şahsiyeti çok tesirlidir. Mesela, kumandanlıkta bu hassası bilhassa dikkati çeker. Muharebe meydanında yürütmek istediği muharebe şeklini, tertipleri en uzak yerde bulunan askere kadar duyurur, onun üzerinde kendi iradesini ve azmini şartlar ne olursa olsun hissettirirdi. Bu, bir kumandan için en büyük hasletlerden biridir.

Askerlik vasıfları hakikaten yüksektir. Her millete, her devirde yüksek vasıfta kumandan sayılır. Siyasi vasıflarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu ikisi birleşince Atatürk’ün şahsiyeti müstesna bir ölçüye çıkmış oluyor. Siyasi vasıfları hakikaten çok yüksektir. Milli Mücadele’nin askeri safhada idaresi kadar siyasi idaresi de nazikti. Hatta daha nazikti denilebilir. Atatürk siyasi safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, hatta daha maharetli olmuştur.

Mesela, benim kanaatimce Milli Mücadele’nin, bir Millet Meclisi kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat harikulade isabetli bir karar olmuştur. Padişah idaresi, saltanat idaresi, bütün tarihten gelen mekanizma hayati bir mücadelede karşı tarafta bulunuyor. Bunun karşısında Millet Meclisi’nde ihtilalciler bir hükümet teşkil ederek mücadeleyi devam ettirebiliyorlar. Askeri sahada, idari sahada, iç ve dış siyaset sahasında bu, harikulade bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir. Zannediyorum, anlattığım meziyetlerden sadece bir tanesi bir insanın hayatını dolduracak kuvvette ve ehemmiyettedir.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Atatürk’ün siyasi ve iktisadi doktrinler karşısında aldığı bir vaziyet, açık ve kesin bir görüşü var mıydı?

Görüşlerinde meçhul bir saha yok. Cumhuriyet Halk Partisi’nin prensipleri Atatürk’ün düşüncelerini gösteriyor. Başından itibaren özel teşebbüsü esas tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiştir. Tabii hale göre tedbir almak ve tedbirler içinde her büyük devlet adamı gibi, ölçüleri ihtiyaç nispetinde ayarlayabilmek başlıca meziyetlerindendir. Tatbiki mümkün olanları, devre devre tatbik etmiştir.

Atatürk’ün “Biz bize benzeriz” sözünü sizce nasıl yorumlamak gerekir?

“Biz bize benzeriz” sözünü ilmin, tarihin kabul ettiği büyük prensiplerin dışında bir manada tefsir etmek hatadır. Bundan olumlu olarak çıkarılacak mana şudur: İlmin, sağduyunun gösterdiği ana prensipleri kendi memleketimizin ihtiyacına göre adapte etmek. Atatürk, tatbik ettiği usullerde kendisine, “Başka yerde yoktur, bu böyle tatbik edilmez. Kitapta böyle yazar, falan da böyle yazar…” diye nazari ne kadar itirazlar, cevaplar olursa onları karşılamak için “Biz bize benzeriz” diye ifade etmiştir.

Atatürk, taklidi, kopyayı kabul etmezdi… İşte söylerlerdi, “Şu şöyledir, bu böyledir…” diye. O hepsini bildikten, gördükten sonra, zamanın meselelerini, milletin ihtiyaçlarını, ilmin ışığında, nazariyatının gösterdiği prensiplerden haberdar olarak, kendi ihtiyaçlarımıza göre adapte etmeyi uygun bulurdu. “Biz bize benzeriz” sözünü, yaptığı şeye karşılık, “Nedir bu yaptığın? Özel teşebbüs müdür, devletçilik midir?” gibi sorulara, nazari bakımdan yapılan itirazlara cevaben, “Benzeyen tarafı var, benzemeyen tarafı var. Biz kendimiz yaparız, kendimize benzeriz” manasında kısa bir şekilde izah etmek için söylemiştir. Aslında Atatürk, ilmin, sağduyunun esas prensiplerinin daima rehber olduğu, kılavuz olduğu bir zihniyet taşımıştır.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Komünizme karşı aldığı vaziyet ne idi? Bir ara Komünist Parti kurdurtması nasıl izah edilebilir?

Derler ki Komünist Parti kurdurttu, bilmem ne yaptı. Bunları ben bilmem teferruatı ile… Yalnız Ruslarla münasebet teessüs ederken, yani adamlarla konuşurken iki taraf da emperyalistlere karşı ihtilal halinde bulunan milletler edebiyatı yapmıştır. Tabii temasta bulunduğumuz, aynı mevzide emperyalistlerle dış âlemde mücadele ettiğimiz zamanlarda birbirimizin idaresini kötüleyen bir tutum içinde, ne içeride, ne dışarıda olmamışızdır.

Milli Mücadele’den sonra?

Milli Mücadele’den sonraki safhada dışarıyla münasebet asgari düzeydedir. Kendi ihtiyacımıza göre kendi tedbirlerimizi tatbik etmişizdir. Rejimimizi, Cumhuriyetimizi, kendi prensiplerimizi kabul etmeyen ideolojiler ne kıyafete bürünürse bürünsün, onu müspet kabul etmemişsek karşısında bulunurduk.

Nazizm ve Faşizm hareketleri konusundaki düşünceleri ne idi?

Atatürk, “milli irade”, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Garp medeniyetinin usullerini tatbik etmek lazımdır” kanaatlerinde samimi idi. Bunları memleketimizde bir an evvel tatbik edecek, usul olarak kuracak, yerleştirecek bir ortamı arzu ediyordu, takip ediyordu. Benim kanaatim budur. Kendi hayatında ne dereceye kadar tatbik edebildiyse etti, mâbâdını bize bırakıp gitti.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Halk Partisi’nin halka yaklaşması ve “Egemenlik ulusundur” sözünü samimiyetle gerçekleştirmesi hususunda tatbikatının yetersiz kaldığı, halka inemediği, özellikle o yıllardaki dönem için ileri sürülür. Belirli bir zümre meydana gelmiştir ve bunlar Halk Partisi adına hareket ederken halka inmeyip halkı ezmiştir. Halk Partisi o devirlerde hiçbir zaman halka inememiştir, “Egemenlik ulusundur” sözü söz olarak kalmıştır. Bu iddialar hakkında görüşünüz nedir?

Prensipleri koyduk, tatbik etmeye başladık… Partileri çoğaltmak için o zaman yapılan teşebbüsler şiddetli tepkiler yarattı. Her şey altüst olacak, tehlikeli olacak diye bıraktık. Şimdi tekrar devam ediyoruz. O zaman Halk Partisi halka inmemiştir, şöyledir, böyledir diye bir mevzu yoktu. Halka inmemiştir, yurakıda kalmıştır… Bütün bunlar çok partili hayata geçtikten sonra meydana çıktı. Şâyân’ı dikkat olan odur ki, tek parti zamanında halka inmemekle, istediklerini yapmakla itham edilmiş arkadaşlarımız bizden ayrıldıktan sonra herhalde eksikliklerini çok iyi bildikleri için bu meseleyi geride kalanlar aleyhine, bizim aleyhimize istismar ettiler.

Atatürk zamanında toprak reformu gibi, ağaların tahakkümü gibi problemler üzerinde durulmamış mıdır?

Hepsinin üzerinde nazari olarak durduk. Ama işte, işin derecesini, hududunu biliyorsunuz.

O devirlerde arzu edilen bir toprak reformu, bugünden daha kolay gerçekleştirilemez miydi?

Belli değil.

Neden?

Biz buna dokunmadık. Dokunulduktan sonra anlaşılır böyle şeyler.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Atatürk’ün ordu ve politika konusundaki görüşleri nelerdi?

Oldum olası, daha İttihat ve Terakki zamanında İttihat ve Terakki Partisi ile aramızda beliren ilk mesele şudur: Ordunun siyasetten ayrılması. Yani orduda subay olacak, aynı zamanda bir siyasi partinin azası olarak çalışacak, bu olmaz dedik biz. Atatürk bu fikirde idi. Ben o fikirdeydim. Karabekir o fikirdeydi. Bunun mücadelesini yapıyorduk. İttihat ve Terakki’nin, hükumetin başında bulunanlar ise ordunun politikadan ayrılmasına imkân görmüyorlardı.

Siz de orduda iken politikanın içinde olmadınız mı?

Yani Milli Mücadele’de… Bunu tabii karşılamak lazım. Milli Mücadele esasen bir ordu ihtilali idi. O gözle de görülebilir. Böyle olunca ne yapacaktık? Düşman istila etmiş, ondan kurtulmaya çalışıyoruz. Ordu var, ordunun muharebe etmesi lazım. O zaman ordu kumandanlarının milletvekili olması tabii geliyordu bize. Ama muharebe bitince bunun mahzuru meydana çıktı. Meclis’te bulunacak, elinde de ordusu olacak. Nasıl olacak bu? Aramızda ihtilaflar olunca bu durum tehlikeli neticeler yaratabilecekti. Olmaz dedik ve hepimiz askeri vazifelerimizden ayrıldık.

O zaman kolay olmuş muydu ordunun siyasetten ayrılması?

Kolay olmuştu. Biz çekildik ve Meclis’te bulunanları çektik. Kolay yaptık.

BÖLÜM 5

MEDRESELER MESELESİ VE İRTİCA

Atatürk medreseleri kaldırırken, imamların, hocaların toplum üzerinde menfi gördüğü etkilerini önlemek isterken, bunların yerine boşluğu dolduracak bir şey koymayı düşünmemiş miydi?

Medreseler meselesi, yalnız din meselesi değildir. Medreseler tarihten, bilimin en yüksek derecelerinin müessesesi olarak geliyor. Böyle idi… Nizam-ı Cedid’den sonra medreselerin yanında diğer kültür müesseseleri yavaş yavaş kurulmaya başlandı. Medreseler bugünün ihtiyacına artık kifayet etmez bir mahiyet gösterdikten sonra eski otoritelerini muhafaza etmek için ısrarcı olduklarında, artık faaliyetlerinin durması icap ediyordu. Bunun üzerine Tevhid-i Tedrisat yapıldı. Yeni kurulacak usul, birleştirilen öğretim müesseselerinin kurulması, genişletilmesi, ilerletilmesi, mümkün olduğu kadar çoğaltılmasıydı. Yani medreselerden doğacak boşluğun bu suretle doldurulması düşünülmüştür.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Bugün için en tehlikeli meselenin yine irtica olduğunu söylersiniz. Bugün maziye baktığınızda bu tehlikenin hâlâ halledilememiş olduğunu gördüğünüz vakit, zamanında eksik kalmış tedbirler alındığını düşünüyor musunuz?

Eksik kalmış tedbir yok. Bunlar memleketin anlayışının ve aydınlarında uyanıklığın ve ilerlemiş olmanın tesiriyle hallolunacak meseleler. Şimdi, Osmanlı İmparatorluğu iki tabaka ile idare olunuyordu. Böyle gelişti, büyüdü ve sonuna kadar geldi: İlmiye sınıfı ve askeriye sınıfı… Başka sınıf yok kültür sınıfı olarak. Kültür daha çok bu iki sınıf içinde… Kültürlü insanın çoğu ilmiye sınıfından. Askerler kısmen oradan geçiyorlar, kısmen de okumasına lüzum yok. Ama devleti bunlar idare ediyorlar. Onların dışında da bir sivil sınıf yok. Sivil sınıf ileri asırların, son asırların bir icadı. Sivil sınıf icat olunduğu günden itibaren kültür sınıfları arasında rekabet başladı. Bu rekabet, ilmiye sınıfı ile yeni kültür ve öğretim müesseseleri arasında idi.

İlmiye sınıfının temeli aynı zamanda dine istinat ettiği için, bu mücadele esnasında ilmiye sınıfı memleket üzerindeki idare kontrolünü, idare otoritesini daima dine dayanarak muhafaza etmek ve yürütmek istemiştir. Tarihten gelen adet bu… Laiklik ile din tamamıyla siyasetten ayrılsın prensipleri yeni bir fikirdir. Bu fikri bizde de kabul etmekten başka çare yoktur. Ama tatbik ettikten sonra siyaset adamları nereden, hangi kültürden gelirse gelsin siyasi bir silah olarak tesirli bir unsur olan din faktörünü, ilim namı altında, siyaset namı altında cemiyetin nizamı meselesi şeklinde kullanmışlardır, kullanmak istemişlerdir. Mesele bu.

Din, vaktiyle, siyasi sahada her işe karışan bir şekilde kullanılıyordu. Şeriat bir itikat meselesi değil, aynı zamanda bir hükümet meselesidir. Hükümet tarzıdır, ayrı bir hukuk meselesidir. Bunun bir silah olarak tarafları vardır. Bu münakaşa devam ediyor. Alışıldıkça din siyasetten ayrı olarak siyasete hiç karışmadan muhterem bir halde yaşayabilir. Siyaset büsbütün başka dünya meseleleri ile anlaşılır. Bu zihniyet olduğu nispette güçlükler hallolunacaktır.

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

Bu meselenin tek parti devrinde kökünden halledilmesi mümkün değil miydi?

Zamanla hallolunacaktır. Esasen böyle bir mesele o zaman istismar olunmuyordu ki mukabil tedbir alınsın, istismar olunmasına imkân yoktu.

Serbest Fırka denemesi bu meseleyi ortaya çıkarmamış mıydı? Dinin istismar edilebileceğini ve bu istismarın etkili olabileceğini göstermemiş miydi?

Evet, ama Serbest Fırka kapanıp herkes kabuğuna çekildikten sonra herhangi bir tedbire ihtiyaç görülmemişti.

HÜRRİYET

İkinci Adam, Birinci Adamı anlatıyor

”Geleceğin Gazeteciliği İlanla Finanse Edilmeyecek”

0

Almanya’nın solcu gazetesi taz ve onun meşhur kooperatif modeli Türkiye’de sıkça örnek gösterilir. Peki işler sanıldığı kadar kolay mı? Parayı veren düdüğü çalmak istemiyor mu? Birinci ağızdan dinliyoruz.

Medyanın belli ellerde toplanması da bağımsız yayınların hangi finansal modellerle ayakta kalabileceği de hep güncel olan sorunlar. Alman Sonbaharı’nın etkisiyle 1979’da kurulan solcu taz (die tageszeitung – günlük gazete), sayıları 17 bini geçen kooperatif üyesinin katkısıyla ayakta kalmakla yetinmiyor; yeni projelerle sürekli kendini geliştiriyor, yeni yayıncılık modelleri için yatırım yapıyor. 1992 yılında kurulan kooperatif, kulağa her ne kadar eski moda gibi gelse de -en azından taz örneğinde- mevcut soruna çare olmuş gibi görünüyor. 2016’da 16.330 kooperatif üyesiyle 16 Milyon Euro’dan fazla sermayeye erişen taz yayın kooperatifi, bu rakamı her yıl artan üyeleriyle sürekli büyütüyor.

Kurumun ekonomik modelini taz Panter Stiftung (taz Panter Vakfı) yönetim kurulu üyesi ve taz yayın kooperatifi proje yöneticisi Konny Gellenbeck’le konuştuk. Gellenbeck’in ayrıca “Herkes için kazanç! Geleceğin ekonomik modeli olarak kooperatifler” başlıklı bir kitabı da var.

Gazeteniz bünyesinde farklı kurumlar var. Bunlar arasındaki işbölümü nasıl?
taz’ı yayınlayan yayınevi bir şirket; burada gazete hazırlanıyor, yazı işleri bölümü ve ilandan sorumlu bölümler var. Kooperatifi ise holding gibi düşünebiliriz, o her şeyin üzerinde duruyor. Ayrıca bir vakfımız var, taz Panter Stiftung, kamu yararına organizasyon olduğu için belli ilkelere uymak zorunda. Vakıf tamamen ayrı çalışıyor, kendi bütçesi var. Bu ayrım çok keskin. Eğitim ve workshop gibi etkinlikler, bu vakfın bünyesinde düzenleniyor.

Neden kooperatif kurmayı tercih ettiniz?
taz zaten dernek olarak kurulmuştu, dernekte çalışanlar arasında da hiyerarşik bir yapı yoktu. Patron yoktu, herkes aynı parayı alıyordu ay sonunda, çalışma saatleri de belli değildi. Basit bir dernek çalışmasından yola çıkarak başladı. Duvar yıkıldıktan sonra birçok yayınevi ve gazetenin oldukça büyük bütçeleri varken, onların yanında taz’ın neredeyse hiç parası yoktu. taz’da çalışan pek çok gazeteci, başka gazetelere gitti. Ya taz’ı satmak, ya da böyle bir kooperatif kurmak arasında kalmıştık.

Nasıl başladınız?
3000 kooperatif üyesiyle başladık, yoksa taz batmış olurdu. Biz buna başladığımızda birçok kişi “Kooperatif demek eskiye dönük, modern olmayan bir düşünceye sahip olmak demek” eleştirisinde bulundu. Kooperatife katılanlar için kullanılan Genosse (yoldaş) kelimesi, eskiden solcular arasında kullanılan bir tabirdi aynı zamanda. Bu tabiri düşünerek de zamana uymayan bir yöntem olarak görüyorlardı. Fakat zaman geçtikçe kooperatif modeli birtakım meslek sahiplerince tekrar ortaya atıldı ve kullanılır olmaya başlandı. Berberler, bal üreticileri, çiftçi ve köylüden bilgisayarcılara kadar çeşitli meslek grupları kooperatifler kurdu ve şimdi beraber çalışarak beraber kazanıyorlar. Gazetecilik alanında Almanya’da biz ilktik. Bu sene 25. yılımız. Junge Welt de 15. yılında. Almanya’da kooperatif bazında çalışan ve okurlar tarafından finanse edilen Krautreporter, Correctiv gibi yeni gazetecilik oluşumları var.

Kooperatifin taz’a yararları neler?
Kooperatifin bütçesi buradaki çalışanların maaşlarına gitmiyor, bu çok önemli. taz’ı ayakta tutan aboneleri, aldığı ilanlar ve Le Monde Diplomatique gibi dışarıdan gelen kurumsal gazeteler. O yüzden kooperatifin toparladığı para tamamen taz’ın gelişmesine yönelik kullanılıyor. En son taz’ın grafik bölümünü geliştirdik, 60,000 Euro tuttu. Basılı gazeteyi hazırladığımız yeni bir redaksiyon sistemi inşa ettik, 1,8 milyon Euro da o tuttu. Bunlar hep kooperatifin bütçesiyle gerçekleşebildi.

Kooperatife daha ziyade kimler katılıyor?
Ortalama kooperatif üyesi 55 yaş ve üzeri, genelde Sol Parti veya Yeşiller Partisi’ni seçiyor ve varlıklı sayılabilir. Birçok öğretmen, doktor da var aralarında. Aynı zamanda çok farklı siyasi görüşe sahip olanlar da Alman basınında çoğulculuğu desteklemek adına bizi destekliyor. Her sene 1000 yeni üye kazanıyoruz ve yaş ortalamamız giderek düşüyor. Gençler online okusalar bile taz’a üye olma şevki var. Bu da taz’ın yaşamaya devam etmesi için önemli.

Peki kooperatife katılanların kazancı var mı?
İki çeşit kooperatif üyemiz var. Burada çalışanlar bir yıl çalıştıktan sonra kooperatif üyesi oluyorlar. Çalışanlar arasında bir yönetim kurulu belirleniyor, bu yönetim kurulu da buradaki şef editörleri belirliyor, yani orada bir söz sahibi olma imkânı var. Dışarıdan kooperatif üyesi olmak da mümkün. Belli bir miktar parayla hem daha çok ve farklı haberlere ulaşabiliyor, hem de taz’a bir nevi sahip oluyorsunuz. Daha çok manevi değeri olan bir kooperatif, bir kazanç söz konusu değil.

Kooperatif modelini geleceğin modeli olarak görmenizin sebebi nedir?
Geleceğin gazeteciliği artık ilanlarla finanse edilmeyecek, daha çok kitlesel fonlama şeklinde okurlar tarafından finanse edilen bir model ortaya çıkacak. Springer gibi büyük kurumları katmıyorum buna, daha küçük yapıda olan gazeteler kendilerini herhâlde kooperatifle yaşatacaklar. Yunanistan’da büyük bir gazete kriz nedeniyle artık kapanmak durumundayken kooperatif sayesinde yeniden canlandı. İsviçre’de die Republik diye internet üzerinden çalışan yeni bir oluşum var, onlar da kooperatif olarak başlıyor. Yeni oluşumlar genelde kooperatif düşüncesiyle ortaya çıkıyor, mevcut gazeteler de ayakta durmak için bu modele geçiyor. Türkiye’de BirGün’ün benzer bir modeli var. Amerika’da, Kanada’da, Uruguay’da hep benzer örnekler görüyoruz.

Bu sistem okurun etkisini güçlendiriyor. Katılımcı bir gazetede yönetim nasıl oluyor?
Senede üç defa her üyemizin evine hazırladığımız özel bir gazete gönderiyoruz. Ayrıca 14.000 üyemizi e-maille düzenli olarak bilgilendiriyoruz. Her pazartesi de bu 14.000 kişinin 350 civarından görüş ve şikâyet alıyoruz, en geç 24 saat içinde de onları cevaplandırıyoruz. Bu üyelerimize saygının bir gereği. Yani yalnız ellerimizi açıp beklemiyoruz, bizim de onlara bir şeyler vermemiz lazım. Gazetenin yazı işlerinin de ayrı olduğunu her zaman ayrıca belirtiyoruz.

Kriz yaşanmıyor mu?
Son seçimlerden önce Yeşiller milletvekili Jürgen Trittin hakkında pedofili tartışmaları vardı. Bu haber taz’da çıktıktan sonra 840 kişi kooperatif üyeliğini iptal etti ve biz 48 saat içinde 840 üyeyi telefonla arayarak “Biz burada yazılanlara karışamıyoruz. Siz tam bunun için kooperatif üyesi oldunuz” dedik. Bu açıklamadan sonra 22 kişi hariç herkes geri döndü. Biliyoruz, belki bazı yazılar onların siyasi görüşlerine aykırı fakat burada yayınlanan tüm haberler üyelerinin siyasi görüşlerini desteklemek zorunda değil. Ben de buranın çalışanı olarak bazen hoşuma gitmeyen yazılarla karşılaşabiliyorum ama yazılanlara karışabilme imkânımız yok. Kooperatif üyesi olmak, parasını ödemek bu hakkı vermiyor. Gazetenin bu özgürlüğünü de herkese karşı her zaman savunurum.

Röportaj: Canberk Beygova

Fotoğraf: M. Barış Paksoy

Journo

Oğuz Atay’la “Tutunamayanlar” üzerine

Pakize Kutlu’nun Oğuz Atay‘la yapmış olduğu aşağıdaki röportaj Yeni Ortam’da 30 Eylül 1972 tarihinde yayımlanmıştır.

1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar‘a karşı eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım, bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz yeni bir kalıp bulamadılar.

Oğuz Atay, romanınızın yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından alışılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kütlesi bulunduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar, bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyeceği bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdığını anlamıyorum.

Tutunamayanlar ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?

Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, “Peki herkes ne yapıyor?” diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarımın iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.

Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?

Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım (bu cümleyi yazmayın). Adlarını yazmanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığının olması birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.

Ya Turgut Özben?

Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak, hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.

Bir de hikâyeniz yayımlandı. Yeni Dergi’nin, Eylül 1972 tarihli sayısında. Roman ve hikâye bağlantısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hâlâ ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

Bugünlerde hikâye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikâye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikâyeden farklı imkânları var herhalde. İkinci romanım Tehlikeli Oyunlar’da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında, bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi, gerekçeleriyle?

Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam, Tutunamayanlar’ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un Oblomov’u, bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak istediğinde bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.

“Iron Maiden, Slayer gibi Gruplarla Tanışmak Hava Unsuru Değil, Ödül”

0

25 yıldır aralıksız devam eden, alanında tek “Rock Station” programının sunucu ve yapımcısı, tv programcısı, organizatör, menajer ve tam bir müzik sevdalısı; Hicri Bozdağ ile müzik dolu, keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Yakında çıkaracağı bol Ankara dolu, anılarını, yaşamını ve arkadaşlarını anlattığı kitabını da konuşmayı unutmadık. Keyfi bol bir röportajdı, size de yansıması dileğiyle keyifli okumalar…

 

 

Merve Gökhan (MG): Müziğe nasıl başladınız, sizi müziğe teşvik eden neydi?

Hicri Bozdağ (HB): Müziğe başlama hikayem tamamen tesadüf aslında. Ben küçük yaşlardayken, abimin eve kasetçalar alması, benim onların dinledikleri müzikten hoşlanmamam ve başka arayışlara girmemden kaynaklanıyor. İlk doldurduğum kasetin ne olduğunun farkına varmam, dinledikten 2-3 yıl sonra; “Aa bu Led Zeppelin’miş.” dediğim döneme denk geliyor. O zaman her evde televizyon, kaset çalar yoktu. Abimin aldığı kasetçalar ve yanındaki kasetler, dinledikleri müziklerden  ben mutsuz oluyordum. Arkadaşlardan kaset aradım ve bir tane buldum, ne olduğunu bilmediğim yabancı bir müzik. Onu dinlediğimde içim kıpır kıpır oldu. Daha sonra kaseti geri vermeye giderken, mahallede bir kasetçimiz vardı Atilla Abimiz, ona götürüp “Buna benzeyen bir şey var mıdır sende?” dedim. O da “Ne yapacaksın?” diyerek vazgeçirmeye çalıştı; ama ben ısrar edince “Plak çekeyim sana.” dedi. Yıllarca o plakı dinledim. Daha sonra farkına vardım ki arkadaşımın  kaseti Elvis Presley, Atilla Abinin sitem ederek doldurduğu kaset de Led Zeppelin 1971 kaydı… Hala saklıyorum o kaseti, belki bozulmuştur; ama yine de duruyor. Müzik dinlemeye böyle başladım. Bu bir hobi haline geldi ve her gencin denediği gibi; büluğ çağında “Ben de bir müzik aleti çalayım.” diyerek, bir gitar aldım. Biraz uğraştım, baktım olmuyor, beceremiyorum. Birilerinin yanına yanaşarak, bir anda yayın hayatının içine girdim. Özel radyolar yayın yapmaya başladığında 93 yılının 7 Mart’ında  bir radyo programı yapmaya başladım. O zaman BBS FM  vardı, o zamanlar da başkentin büyük sitesiydi. Programın adı “Metal Hearth” dı.  Kendimce baya güzel bir program yaptım. Daha sonra Radyo Vizyona’a geçerken programın adını değiştirelim, kalıcı bir ad olsun diye düşünerek “Rock Station” yaptık. O günden bugüne geldik ve bugün 25. Yılında… Birçok kişi ban dışarıdan baktığında, hayatımı incelediğinde müzisyenmişim gibi düşünüyor ama ben hiç bir enstrüman çalmıyorun, şarkı söylemiyorum. Ben sadece profesyonel bir müzik dinleyicisiyim.

 

MG: Türkiye’de rock müziğin durumunu ve gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Beğendiğiniz rockcılar var mı?

HB: Türkiye de rock müziği denilince hayli geniş yelpazeli bir olay. Bir underground kesim var, bir de popülerleşen bir kesim var. İkisinde de başarılı sanatçılar var. Bir çoğu zaman içinde arkadaşımız olan kişiler, onları tanımak onların yıllar içinde bu noktaya geldiğini görmek ayrıca bir zevk. Benim hayalim bu ülkede bir şeyler yapılıyorsa bunu Avrupa ya da dünyaya gösterebilmek. O yüzden böyle girişimleri olan kişileri daha favori görüyorum. İlla büyük yerlerde çalması önemli değil ama  bu coğrafyanın müzisyeni olarak  dünyanın bir yerlerinde tanınıyor olması, onun peşinden gelen  insanların olduğunu bilmek beni o gruplara karşı daha sempatik yapıyor. Şu an politik yaşamdan dolayı zorlaştı. Mesela bir ülkeye gitmek istiyorsun maalesef vize sorunu var. Biz kalabalık ve güzel bir ülkeyiz. Kendi kültürümüz de müziğimizi çok yukarı taşıyacak bir ülkeyiz. 70 küsür milyon kişinin yaşadığı bir ülkede, underground sayılan birçok grup majör grup haline gelebilir. Bunu başarmak elimizde  sadece çabalamak lazım. Bir barda  festival vardı, orada hep bu ülkenin grupları vardı, kendi bestelerini çalıyorlardı ve muhteşem bir kalabalığa çalıyorlardı. Rap metal çalıyorlardı ama  çok gururlu çalıyorlardı. Onların hissederek çaldığını anlıyorsun. O grup isterse 5 kişiye çalsın, o ruhu yaşattığı süreçte benim için en iyi gruptur. Beğendiğim bir çok grup var; Suıcıde, Darkphase, Pentagram, Viski, bu isimler benim için çok değerli. Bir numara şudur deme şansım yok, yabancılarda da böyle bir sıkıntım var 1 numaraya  koymak mümkün değil. Sayısını hatırlamadığım grup ve albüm dinlemiş biriyim. Yabancılardan sayarsam; Led Zeppelin, Black Sabbath, AC/DC, ZZ Top bu gruplar benim için çok değerli özel gruplar… Çok güçlü bir arşivim var; 20 bin küsür CD ve bir o kadar da plak ve kaset var, onların içinde bir numarayı bulmak zor.

 

MG: Ücretsiz radyoculuk eğitimleri de veriyorsunuz. Bu eğitimi gönüllülük esasında yapmanızın amacı ve önemi nedir?

HB: Radyo programımın 25.yılıydı ona özel böyle bir şey yapmak istedim. Bu stüdyoda böyle bir eğitim verme şansım var. Bir tür 25. yıl kutlaması gibiydi… Birkaç arkadaşımızı radyoculuk konusunda eğitmeye çalıştık. Onlardan bazıları radyolarda görüşmeye başladı, programcı ya da yönetici olacaklar belki de olurlarsa da çok mutlu olurum. Yoğun bir istek oldu o dönemde, belki kışın yeni yılla birlikte tekrar yapabilirim diye düşünüyorum. Ben radyocuyum, başka radyocu oluşmasın zihniyeti asla yok tam tersi çok sayıda kaliteli program yapan insanların ortaya çıkması gerekir.

 

MG: Dünyada tek olan ve bu yıl 25. Yılını kutlayan “Rock Station” programının sunucusu ve yapımcısısınız. 25 yıl boyunca programınızla ilgili yaşadığınız zorluklar, ilginç anılar oldu mu?

HB: Ben araştırmadım ama Amerika’da bir arkadaşım araştırmaya girişmiş. Bir ay sonra beni haberdar etti “Biliyor musun senin programın bir rekor aslında, keşke bunu duyursanız herkese.” diyerek ama ancak kendi içimizde duyurabiliyoruz. Bu tür şeyler biraz ticari, rekorlar kitabına girmek vesaire… Bana da pek sempatik gelmiyor. 25 yıl aralıksız devam eden radyo programı olarak rock programı anlamında tekiz biz. Biz diyorum çünkü ben demek garibime gidiyor, teknik ekibi yayın ekibini ayırmak bana sıcak gelmiyor. Zorlukları şöyleydi; İlk zamanlar kaset ve plaklardan  yayın yapıyorduk. Çalacağınız şarkının kasetini başa sormanız gerekiyor. Program saatinde 40 şarkı çalacaksam 50 ayrı kasetle eve gelirdim, onları tek tek başa sararak çalardım. Bir istek geldiğinde “Eyvah!” derdim çünkü kasetin 2. yüzünde bilmem nerede o şarkı; ama mümkün oldukça istekleri de çaldım. Unutamadığım en değerli  anı ise şu; Bir gün radyoya geldim, radyoda yayın yok. Arabada gelirken dinliyordum dedim ama yayının olmadığını, verici direğin dibine CD player koyduklarını baştan sona  onun tekrar çaldığını söylediler. Saat akşam 8’e geliyor, herkes radyosunun başına gelecek. Radyo sekreterine vericinin yerini sordum, Dikmen de “Bir yerde Bekçi Hüseyin var orada o bakıyor.” dedi. Oraya gidip buldum kendisini, “Radyo Vizyon’dan geliyorum, bizim direk hangisi?” dedim, gösterdi. Gittim oraya, o an çalan bir CD player var, onu çıkardım karışık rock CD’si koydum. 2 saat başında bekledim o CD’nin, hava da soğuk, kış ayı, saat 10 oldu, tekrar ceti değiştirdim ve gittim. Belki radyonum başındaki için çok önemli değil; ama benim için o an o şeyi çalmak çok önemliydi. Ne oradaki Hüseyin Abi anladı ne yaptığımı ne radyodakiler anlam verebildi. Bu biraz dinleyen kişiye sorumlulukla, ilgili sevgi ve saygıyla ilgili bir şey… Bunu hiç unutmam, benim için çok değerli bir anıdır. Yurt dışına giderken mesela program saati gece yarısı gidiyorum, program sabahı dönüyorum. Bir keresinde 14 saat Cakarta’ya uçtum, kalma şansımda vardı ama program var diye bir gün önce döndüm. Bunu yapmak zorunda hissediyorum kendimi çünkü bir kişi de olsa milyon kişi de olsa sizi dinlemek için radyonun başına geçen insan var. Kasımın başında Brezilya, Arjantin, Amerika kıtası turnesi var. Oraya gideceğiz mecburen bir program paket yayına giriyor, onu da program heyecanını yaşayarak kaydediyorum, onu veriyorum. Dinleyen kişi de canlı hissini yaşıyor. Başkaları için değerli midir bilmiyorum ama benim için çok önemli.

 

“Bir Kafeden Radyo Yayını Yapan Bir Örnek Yok”

MG: Programınız On A On Kafe’den yapılıyor, aynı anda Radyo Vizyon’da yayınlanıyor. Bu özelliği ile dünyada başka benzerleri de var mı? Sizi alanında tek kılan nedir?

HB:  Yayınları On A On Kafe’de neden yapıyoruz? Radyo Vizyon ile On A On Kafe’nin  sponsorluk  anlaşması var. Onlar müziğe destek olmak adına, program saatine sponsor oluyorlar, radyo yayınını oradan yapıyoruz. Radyo Vizyon’un On A On Kafe’de yapılması benim için ayrı bir sınav çünkü her programda ayrı bir kişi geliyor, sizi canlı canlı dinliyorlar. Bir o var bir de sizin sayısını bilmediğiniz kişiler radyosunun ya da internetinin başında sizi dinliyor. Burada dengeyi iyi kurmak gerekiyor, buradaki dengeyi sağlayacak olan şeyin de samimiyet olduğuna inanıyorum. Radyo programımın da en özel yanının bu olduğuna inanıyorum. Bir grup ismi veya şarkı ismini telaffuz ediyorsunuzdur ne kadar dil bilseniz de ben bunu söyleyecek cesarete sahibim. Oluyormuş gibi yapmaktansa “Söyleyemedim, bilen varsa söylesin.” diyorum. Hem kafeye gelip hem radyo, internet başında dinleyenler açısından doğru anlaşıldı ki takip ediliyor, bu güzel bir şey. Yayın itibariyle 8 yıldır oradan yayın yapıyorum. Stüdyoyu özlüyorum bazen ama bir yandan da canlı dinleyen kesimin olduğunu biliyorum. Onlara karşı bir sorumluluk var. 8 yıldır bir kafeden radyo yayını yapan bir örnek yok. Türkiye’de yoktur o kesim ama dünyada da olduğunu sanmıyorum.

 

“Iron Maiden, Slayer gibi Gruplarla Tanışmak Hava Unsuru Değil, Ödül”

MG: Iron Maiden, Slayer gibi grupları çoğu insan  hayal dahi edemezken sizin onlarla röportaj yapmanız, hatta   yanyana olmanız… Bunun sırrı ne, nasıl başardınız bu isimler ile biraraya gelmeyi?

HB:  Bu işin bir ödül olduğunu düşünüyorum. Kafa tabiriyle; Anadolu’da büyükşehir, İstanbul tarafından köy olarak nitelendirilen Ankara’da radyo programcısısınız. Dünyanın Metallica’ya kadar uzanan bir star listesi var. Bunların hepsi ile röportaj yapma, programıma konuk etme şansını yakaladım. Bunun bir güç tarafından müziğe olan sevgimden bir tür ödül olarak görüyorum. Ben ne kadar sevdiysem adamlar yanıma geldiler. Bence onlarla tanışmak bir hava unsuru değil, bir ödül.

 

 

“Erkin Koray’ın Yanında Çalışmadım, Eğitildim”

 

MG:  Erkin Koray’ın da menajerliğini yaptınız, Erkin Koray ile çalışmak, onun işlerini düzenlemek ve yönetmek zor muydu?  Kısacası; Erkin Koray ile çalışmak nasıl bir duyguydu sizce?

HB: Erkin Abi ile  çalışmak benim için onur verici bir olay. “Uzun yıllar  yanında çalıştım.” demeyim, eğitildim. O kadar büyük tecrübe ki Erkin Koray… Tam bir hayat insanı, o ne dediyse doğru çıktı dolayısıyla onun yanında olmak her insana nasip olmayacak bir şey, ben ondan dolayı kendimle gurur duyuyorum. Onu tanıyor olmak onunla bir şeyleri paylaşmış olmak benim için gerçekten büyük bir onur. Çok titiz ve saygıdeğer bir insan. Müziğe ve seyirciye büyük bir saygısı olan, işini de çok iyi yapan ve onunla birlikte olan insanların da işini çok iyi yapmasını isteyen bir insan, o yüzden Erkin Koray ile çalışmak çok keyifliydi.

 

“Sen Gir İçeri ‘La’ de Biz Sana Albümü Yollayalım”

 

MG: Türkiye’deki popüler rock biraz daha pop müziğe yakın… Çok dinlenmesine rağmen klasik rock neden Türkçe yapılamıyor?  60’lı yıllarda oluşan silüetler, Moğollar ekolü neden yok?

HB: Aslında bugün ben de bunu düşündüm; Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Ersin ve Dadaşlar karışık CD  hazırlamıştım. Onları dinlerken aklıma geldi. Dünyanın akışı ile ilgili bence onların dönemi müziğin daha akustik olduğu bir dönem şu an her şeyin içinde dijital var, belki de insanın ruhundan kattığı şeyden kaynaklı. Artık çok zor ama “Nedenini açıklar mısınız?” deseniz açıklayamam. Çünkü belirttiğim gibi o dönem müzik daha akustik, daha farklı… Bazen Musa hocam ile bu konuda espri yapıyoruz; “Sen bir içeri, ‘La’ de biz sana albümü yollayalım.” O hale geldi, tabii ki o kadar kolay ve basit değil ama dijital unsuru çok girdi. Dijital girince de sizin ruhunuzdan kattığınız şey zayıf kalıyor. Ney üflüyor mesela dinlediğinizde kendinizi kavurmanızın nedeni ruhumdan bir şeyler katması, dijital olarak verse o sesi o hissi yaşayamazsınız.

 

MG: Senforock projesi… Besteci ve Orkestra Şefi Musa Göçmen ve sizin öncülüğünüzde başlatılan bu proje nedir? Bu proje ile ilgili beklentileriniz nedir?

HB: Musa hocam ile birlikte uzun yıllardır bunun hazırlığını yapıyoruz. Musa hocamım çok güzel bir kariyeri var; rock festivalinde 60 bin kişiye senfonik rock konseri veren tek Türk. Seyirci yabancı çalanlar da yabancı… Musa hocamım onla beslenmesi benim yıllardır bu müziği daha farklı metreye taşıyabiliriz hayalim var. Daha önce birkaç kez ufak şey denedik; klasik bazı şarkıların rock versiyonu yaparak ondan sonra bu süreç olgunlaştı. Bir gün İstanbul’daydık, dönüşte “Yol için müzik hazırlayalım.” dedik  sonra da Senforock’a başlayalım. Yolda o şarkılar dinlenildi, seçildi ortaya çıkan bir Senforock çalışması oldu. Planlanarak yapılan bir çalışma şuan birincil hedefi, müziğin daha çok kişiye yayılmasını sağlamak, bu coğrafyada bunun rahat yapıldığını göstermek. Şu anki konserlerimizde  gösteriyor ki bu çok rahat başarabilecek bir şey, çok güzel sonuçlar alınacak bir şey dolayısıyla hedefimize yavaş yavaş ulaşıyoruz. Hedefe ulaşmak sıramdan ayı getirmiyor tam tersi hızlanmamıza neden olacak. Çok yakında enterasan şeylerle konsere çıkacak göreceksiniz, Senforock da bazı şarkıların yenilenmesi, daha farklı bir yapıya bürünmesi büyük sürprizlere gebe.

 

MG: 2017 yılının sonlarına doğru bir kitabınız çıkacak. Bu kitap  Ankara’yı, dönemi, otobiyografi tarzında herkesi anlatan bir kitap olduğu söyleniyor. Bize kitap hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz? Neler okuyacağız bu kitapta?  

HB:  Ben çok sayıda belgesel de çektim, televizyonculuktan kaynaklı bir şey. Benim 14 tane belgeselim var. Belgeseliminse bir şeyden çıkıp genele gitmek diye bir kavram var. Bende aslında kendi hayatımı, yaşadıklarımı, arkadaşlarımı bunlardan çıkarak Ankara’da ki o yaşamı anlatmayı hedefledim. 80’li yıllarda Yüksel Caddesi’nin  toprak halinden bugün artık girilemeyecek hale gelmiş olmasına, Tunalı Hilmi’nin hafta sonu kapanarak tamamen kültürel etkinliğe açılmasından, arkadaş ilişkilerine kadar hatta kitabı istediğim gibi tamamlayabilirsem, yüzlerce tanıdığım arkadaş ile ilgili satır yazmak istiyorum.  Kitabı okuyan sanki benim biyografimi okuyor gibi olsa da Ankara’da neler olduğunu anlatan bir kitap. Limon Burger’ın açılması Barış Güce’nin Limon Burger’ı kapatıp Tomato and Tiffany markası ile devam etmesi… Sakarya Caddesi’nde şu an Çağdaş Market var yerinde, oraya gittiğinizde kapıda bir tane kırmızı zebani heykeli vardı, elinde mızrak devasa bir şey; Şeytanın Mağarası diye yazıyordu. Şu an öyle bir yer açamazsınız, sizi linç ederler. Genel olarak Ankara’yı anlatacağım aslında.

“Sanatsız bir millet geri kalmışlığa adım adım sürüklenir”

0

Atatürk; “Sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir” der. İstanbul Üniversitesi’nde (İÜ) dans hocası Nuray Uzun sanatın bir parçası olan dansın hayatımızdaki evrelerini anlatıyor. İstanbul doğumlu ve İstanbul aşığı olan Nuray Uzun İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı’ndan mezun oldu. Dansla tanışma serüveni ise 6 yaşında başladı. İlkokul itibariyle 11 sene çok başarılı gruplarla Folklor oynadı. Ardından uzun yıllar buz dansı yapan ve klasik bale eğitimiyle dans hayatına yön çizdi. Üniversiteyi bitirdikten sonra yol ayrımına gelen Uzun yaptığı tercihi şu şekilde ifade ediyor; “Bir seçim yapmam gerekiyordu. Bütün bir ömrüm boyunca ruhumun  hiç yorulmadan yapacağı tek şeyi yapmaya karar verdim. Dans etmek”. Uzun, ailesinin dans kariyerini hep çok desteklediğini ancak üniversite bittikten sonra onlarında klasik Türk aileleri gibi 9-6 sigortalı işi tercih ettiğini söyledi. Ancak bu süreç fazla sürmedi. Şuanda ise International Latin branşında Türkiye Dans Sporları Federasyonu’na bağlı  A klasmanda dereceli sporcudur. Aynı zamanda antrenör ve koreograf. Milli takımda ülkemizi IDSF’in  (International Dance Sport Federation) uluslararası dans yarışmalarında başarıyla temsil etmenin yanısıra İstanbul Üniversitesi’nde 16 yıldır hocalık yapmakta. Başlangıç seviyesinden ileri seviyelere kadar birçok sınıfı çalıştırıyor. Gösteri Grubu bu grupların içerisinde en ileri seviye grup olup, üniversiteler arası dans festivallerinde üniversitemizi temsil etmektedir.

 

“İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ OLARAK TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLDUK

Yazdığı eserlerle Dans Kulübü Gösteri Grubu olarak üniversitemizi temsil etmekte olan Uzun, üniversiteler arası dans festivallerinde Gösteri Grubu’nun en iyi grup ünvanını aldığını da ekliyor. Eserlerinden bazıları; Altı Mevssim, Ateş ve Su, Uyanış, Yüzleşme, Zaman, Nefes, Paradoks. 2015 Türkiye Üniversiteler Arası Dans Yarışması Dans Maratonu’nda Yüzleşme adlı eseri ile  üniversite olarak Türkiye Şampiyonu olduk. Uzun sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Bunun yanı sıra birçok sosyal sorumluluk porjesinde yer aldım. Aksanat, Harbiye Askeri Müze, Borusan Sanat gibi çok değerli sahnelere baş dansçı olarak çıktım. Yeşil Papağan Limited adlı tiyatro oyununda ve Onur Ünlü’nün yönetmenliğini yaptığı Kırık Kalpler Bankası adlı filmde koreograflık yaptım. Bunun yanı sıra Engin Gürkey Vurmalı Çalgılar Topluluğu, Carnaval Turco gibi değerli müzik gruplarında ekibimle birlikte koreograf  ve dansçı olarak uzun yıllar dans ettim. Kendi adıma  sanat ve devamlılığı için elimden geleni yapmaya çalışıyorum”.

“DANS NE İSTEDİĞİNİ BİLEN İNSANLARIN İŞİ”

Dansı ne istediğini bilen insanların işi olarak gören Uzun bu bakış açısını Merce Cunningham’ın şu sözleriyle üzerinden geçiyor: ”Dansa bağlı olabilmek için çok sevmeniz gerekmektedir. Dans, size bunun karşılığında hiçbir şey vermeyecektir,elle tutulur ne şiir, ne resim, ne de bir kitap olmayacaktır. Geriye sadece varlığınızı duyduğunuz uçup giden birkaç saniye kalacaktır. Dans, kendinden emin olmayan, ne istediğini bilmeyen insanın yapacağı iş değildir”. Gece gündüz çok yoğun tempoda çalışıyor ve yaptığı şeyi iş olarak görmüyor. Bir şeyi sevgiyle yapıp sevgiyle anlattığımızda asıl başarının ortaya çıktığını ifade ediyor. Hiç dans etmemiş insanlara onu öğretmek, felsefesini anlatmak, zamanı geldiğinde aynı sahneyi paylaşmak kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir mutluluk olduğunu düşünüyor. Dans ederken hissettiği en temel  duygu ise “Gerçeküstücülük”.

“TÜRK İNSANI ÖZÜNDE SANATA ÇOK YAKIN VE YATKIN”

Bir toplumu yönlendiren ve etkileyen en önemli şeyin medya olduğunu düşünüyor. Bunu ise şu sözleriyle ifade ediyor: “Geçmiş yıllarda birçok kanalda düzenlenen dans yarışmaları insanların bu branşa olan ilgisini arttırdı. Ve o dönemde dans okullarında ciddi anlamda bir artış yaşandı. Ama şu anda aynı çizgide gittiği kanısında değilim. Toplumun sanata ilgisi düşük ve yapılan emeğe gerekli deger verilmiyor.  Bu Klasik Bale, Latin Dansları, Müzik veya tiyatro da olabilir. Türk insanı özünde sanata çok yakın ve yatkın, yalnız son yıllarda sanatla buluşamıyor. Klasik müzik konserinin bir kanal kapatıldıgında ceza olarak verildigi bir ülkede yaşıyoruz. Bu zihniyet değişmediği sürece sanat hep toplum dışında, bir azınlık tarafından yapılan ve bir azınlık tarafından izlenen bir akım olarak kalacak. Bunun yanı sıra bir sanatçı kolay yetişmiyor. Ve dünya standartlarında çok kıymetli sanatçılarımız var. Bir ulusun gelişmesinin tek yolu sanatçısına ve bilim adamına sahip çıkmaktan geçer diye düşünmekteyim. İnsanın kendisini anlayabilmek için sanata ihtiyacı var”. Kesinlikle ne iş yaparsak yapalım yolumuz sanattan geçmesi gerektiğini düşünüyor. Bu dansta olabilir başka bir branşta. Uzun, sanatın yüksek uygarlık düzeyine ulaşmak isteyen bir ülkenin çıkması gereken basamaklardan biri olduğuna dikkat çekiyor. Bu merdivenin sonunda ülkenin geleceğinin yattığını, bugün halkın sanata verdigi deger ve desteğin gelecegi oluşturduğuna vurgu yapıyor.

SANATSIZ BİR MİLLET GERİ KALMIŞLIĞA ADIM ADIM SÜRÜKLENİR

Sanatın toplumdaki en önemli unsurlardan biri olduğunu ve sanata gereken değeri vermeyen ülkelerin sonu vahim olacağını söylüyor dans hocamız. Sözlerine bunları da ilave ediyor: “Atatürk; ‘ Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’ derken, bizlere milletin temel yapısını sanatın oluşturduğunu anlatıyor. Sanatsız bir millet ilerleyemez, çağa ayak uyduramaz ve böylelikle de diğer ülkelerin sömürgesi altına girmek zorunda kalır. Her devlet, toplumda iz bırakan ve unutulmayan kişiler adına heykeltıraş yaparak duygularını sanatla ortaya koyar. Ünlü besteci Beethoven, ölmeden önceki son senfonisini çok sevdiği babası adına yaparak, hissettiği duyguları açığa vurmuştur”. Son olarak biz İstanbul Üniversitesi öğrencilerine de şu şekilde sesleniyor: “Kendinize bir soru sormanızı rica edeceğim. Atatürk, bu toplumu bize emanet ederken, vatanın gelişmesi için sanatın gerekli olduğunu birçok sözüyle anlatmıştır. Ama biz bugün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için sanata gerekli değeri veriyor muyuz?”

“Bu Akşam Ölürüm şarkısında aklıma gelmeyen tek şey ‘ölüm’dü”

“Bu Akşam Ölürüm” şarkısı başta olmak üzere, yıllar geçmesine rağmen aklımıza kazınan tüm şarkıları; o uzun saçları, sıra dışı görüntüsünün yanı sıra o güzel insanlığıyla da kalbimize taht kuran Murat Kekilli, çıkardığı albümler ve yaptığı projeler ile alkışları üzerine toplamaya devam ediyor. Elif Günay oncevatan.com.tr için, Adana’da yaşadığı için sadece konserlerinde İstanbul’a gelen Murat Kekilli ile İBB Erdem Beyazıt Kültür Merkezi’nde konser öncesi bir araya geldi. Bilmediğiniz detaylar şimdi sizlerle…

Röportaj: Elif Günay
Fotoğraf: Zeynep Aydın

Elif Günay (EG): Beni kırmayıp bu kısa sürenizde bana da zaman ayırdığınız için teşekkür ederim Murat Bey. Nasılsınız?

Murat Kekilli (MK): Sen de sağ ol Elif. Annem derdi ki, “Oğlum bu gün de hastane, eczane, doktor yüzü görmedik şükür.” Ben de aynı yoldan emin adımlarla ilerliyorum. Nasıl mıyım? İyiyim. Hatta fıstık gibiyim, çok şükür diyelim.

 

“Bizim kırmızı çizgimiz Vatan, millet ve bayrak”

 

EG: Bundan bir yıl önce ülkemizde yaşanan 15 Temmuz Darbe Girişimi ardından “Vatan Millet Aşkına” adında bir marş yazmıştınız. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Nasıl tepkiler aldınız?

MK: “Vatan Millet Aşkına” şarkısı aslında 15 Temmuz sürecinden çok önce bir “Gençlik Marşı” olarak yazılmıştı. Bizim kırmızı çizgimizin Vatan, Millet ve bayrak olduğu herkesçe bilinir. Bu coğrafyada  rengi ve düşünceleri farklı milyonlarca insan yaşamaktadır. Görüşleri ne olursa olsun, insanları hep bir çatı altında görmek istemişimdir. Tıpkı “ve bir orman gibi kardeşçesine…” gibi. Şarkıyı 15 Temmuz sürecinde yeniden düzenledim ve asıl ihtiyacı olanlara, yani Milletime hediye ettim. İnsanın güzel işlerle anılması kadar heyecanlı ne olabilir ki hayatta öyle değil mi? Ayrıca yeri gelmişken itiraf edeyim bari. Biz ne uğruna canımızdan vazgeçeriz. Vatan Millet Aşkına…

EG: İki sene önce Mersin’in Tarsus ilçesinde tecavüz girişimine direndiği için minibüste vahşice öldürülen “Özgecan Arslan” hepimizin derin yarası olmuştu. Hepimiz çok üzüldük, ayaklandık, tepkiler gösterdik. Siz de Özgecan adına bir şarkı yazmıştınız. Neydi sizi bu şarkıyı yazmaya iten? Yazdığınız şarkıyı yalnızca o olaya olan tepkinizi yansıtmak için mi yazdınız yoksa genel olarak işlenen kadın cinayetleri için bir bilinç oluşturmayı mı hedeflemiştiniz? 

MK: Özgecan olayında ben bir arkadaşım ile İzmit’te bir orman dinlenme tesislerindeydim. Haberi orada duydum. İlk tepkimiz “EYVAH”tı. Çünkü cinayet bizim memlekette işlenmişti. Özgecan şarkısını orada besteledim ve bir duyarlılık yaratacağı düşüncesi ile anında sosyal ortamlarda paylaştım. Sabaha kadar inanılmaz yorumlar geldi. İnsanlar bu eyleme kayıtsız kalmamıştı. O sabaha kadar milyonlarca tebrik gelmesine rağmen çok mutsuzduk. Arkadaşım Serkan’a döndüm “Gel Mersin’e acılarını paylaşmaya gidelim” dedim. Serkan da “Gidelim” dedi. Aracımıza bindik ve gittik. Yol boyunca hava karlı, yollar buzluydu. Yanımıza aldığımız bisküvileri kışın yem bulamayan kuşlara dağıta dağıta gittik. Ailesi ile ilk karşılaşmamızda “onu ben büyüttüm” diyen amcasının bize duyduğu sevgi övgüleri ile karşılaştık. Şarkıyı dinlemişler. Keşkeler ile doluydu ağızlar, yürekler… Orada aile ile sarmaş dolaş olmuştuk. Ne o aileyi ne o olayı unutmamız mümkün değil. Özgecan sadece bir kişi değildi. Bir semboldü. Özgecan bütün canlarından olan, istismara uğrayan kadınların çığlığıydı bizim için.

 

“Kadını da kaybediyoruz sevgiyi de!”

EG: Her yerde ciddi sorun haline gelmiş kadınlarımıza şiddet, cinayet hakkında ne söylersiniz? 

MK: Her gözyaşı kendi içinde koca bir denizi saklıyor. Kaç kadın cinayete kurban gitti? 2016 verilerinde bir kısmı silahlı olmak üzere 397 kadın cinayeti yaşanmış. Her kadın cinayeti ardında bir isim, bir yığın sorular ve gözyaşları bırakıyor ama kadın yok… Kadını da kaybediyoruz sevgiyi de! Genelde üç dünya ülkelerinde erkek egemen toplumların psikolojik sorunlarını kadınların absorbe ( soğurmak, içine almak) ettiğini biliyoruz. Milli Eğitim müfredatında sadece erkeklere özel ‘Sevgi’ dersleri verilmesi fikri hep aklımı gıdıklamıştır. Sosyolojik bir travmaya (ruhsal hasar) dönüşmemesi için bütün eğitim kurumlarında bu konuya yer verilmesini isterdim. İkincisi yine benim toplumumun kanayan yarası kadındı. O gün ve ertesi günün akşamına kadar sürekli içimizi parçalayan zehir zemberek haberleri izlerken bir mesaj vermek istedim. Kadın, başımızın tacı, her gülüşü bir melektir. Kadın zarafettir, öfkeye değil sevgiye muhtaçtır…

EG: İlk albümünüz “Eşek Gözlüm” birçok yerde yasaklandı. Yasaklanmasına neden olan şey ismi miydi? 

MK: “Eşek Gözlüm” bizim en sıra dışı parçalarımızdan biri. Yasaklanması da ayrı bir ironi (biriyle ya da bir olayla alay). O zamanlarda sadece EKO TV yayınladı. Bilmiyorum belki o dönemde toplumumuz henüz birbirine “Eşek Gözlüm” demeye hazır değildi. Başlangıçta çok benimsenmedi ama sonra anlaşıldı ki dünyanın en güzel gözleri gerçekten eşeklerdeymiş… Hatta birçok yerde bana anılarını anlatan hayranlar arasında “Murat Bey ben eşimi sizin Eşek Gözlüm şarkısı ile tavladım” diyenlerle bile çok karşılaştım.

 

“Kimse o şarkıyı benim yaptığıma inanmıyordu.”

EG: Bizlere diye bir şarkı kattınız. Belki de o dönemin en mükemmel şarkısıydı. Tekrar tekrar dinliyorduk. Fakat o dönemde olan tüm intihar girişimleri ya da zarar verici eylemler şarkıya mal edildi. Siz ne söylersiniz?

MK: “Bu Akşam Ölürüm” şarkısını bestelerken aslında aklımın ucuna bile gelmeyen tek şey “ölüm”dü. Bu bir aşk şarkısıydı. Daha Adana’da dinlettiğim insanların yüzlerini bile unutmuyorum. “Sana bir şarkı söyleyeceğim fikrini alabilir miyim?” diye mırıldandığımda yüzlerinin halini bir görmeliydiniz. ”Bu şarkı kimin?” diyorlardı. “Benim!” dediğimde de “Saçmalama sen söylüyorsun ama kime ait, hangi sanatçı söylüyor?” Şeklinde karşılık veriyorlardı. Kimse o şarkıyı benim yaptığıma inanmıyordu. Bu şarkı kimilerine göre bir hayata tutunuş, bir ortak değeri paylaşma, ayrılıkların panzehri olmasa da insanları tetikleyen kötülüğe veya intihara sürükleyen bir şarkı değildir!

EG: “Bu Akşam Ölürüm” şarkınızın sizce gücü neydi?

MK: Bu şarkının gerçek gücünü bu gün, konserlerde tek bir amaç için bir araya gelmiş insanların dilinden duyunca daha iyi anlıyorum. Öyle yürekten söylüyorlar ki bazen bizi kulakları ile değil kalpleri ile dinledikleri için onlarla iftihar ediyorum, intihar değil.

EG: “Git” şarkınızda Whitney Houston, Michael Jackson gibi isimlerin vokalistliğini yapmış Della Milas ile düet yaptınız. Bu fikir nasıl oluştu, nasıl bir araya geldiniz? 

MK: Della Milles ile menajerim vasıtası ile tanıştım. Türkiye’ye konsere gelmiş. Çamlıca’da yemek yerken tanıştık. Kendisini, menajerini çok samimi müzik konulu bir sohbetten sonra stüdyoya davet ettim. Sağ olsunlar bizi  kırmadılar ve stüdyomuza geldiler. Birlikte şarkılar söyledik. Bizim şarkılarımızı İngilizceye çevirip yorumladı. İnanılmaz bir ses ve yetenekle birlikte çalışma fırsatımız oldu. Bu çalışmaları yakın bir zamanda kamuoyu ile paylaşmayı umuyorum.

EG: “Unutamam Seni”, “Unutmak O Kadar Kolay Mı Sandın?” şarkılarının arkasında gerçekten unutamadığınız bir isim mi var?

MK: “Unutamam Seni”, “Unutmak O Kadar Kolay Mı Sandın?” şarkıları benim cover (aranjman) yaptığım şarkılardır. Bunlar için söyleyeceğim tek şey; Her başarılı erkeğin ardında gizli bir kraliçe, bir zarafet vardır. Aşksız bırakın şarkı yapmayı, devrim bile yapılmaz Elif…

“Aşksız Devrim Bile Olmaz”

“Her başarılı erkeğin ardında gizli bir kraliçe, bir zarafet vardır.” diyen Murat Kekilli, “Aşksız bırakın şarkıyı, devrim bile olmaz.” açıklaması yaptı. 

EG: Her şarkınızda öyle sözler var ki büyülenmemek elde değil bu nasıl bir yetenek?

MK: Bir atasözü müdür bilmiyorum! Sanatçı veya şair olunmaz doğulur denilmiştir.. Sizce de öyle değil mi? Bakkaldan, marketten, manavdan veya AVM’den dünyalık ihtiyaçlarınızı almıyorsunuz. Bu Allah vergisidir. Bunu yerinde ve iyilik yapmak için kullanmak gerekir. Bu paylaştığınız ortaya çıkardığınız şeyin adı bir “Eser”. Öldükten sonra ayakta kalması ise tamamen sizin erdeminize bağlıdır.

EG: Sizin her şarkınızı beğeniyoruz. Her şarkı mı bu kadar etkiliyorsunuz ki peki sizin iyi ki yapmışım dediğiniz favori şarkılarınız nelerdir?

MK: İyi ki yapmışım dediğim ayırdığım şarkım yok. En önemlisi de hepsini severek isteyerek besteledim söyledim. Yalnız alt yapısını beğenmediğim şarkılarım oldu.

 

“Çılgın’ın klibinde deliyi ne güzel oynamışsın”

EG: “Çılgın” şarkısının klibinde aşkından deliren birini canlandırıyorsunuz. Sizce de bir insan aşkından delirebilir mi? 

MK: İnsan aşkından delirir mi? Evet, delirir. Aslında bildiğimiz bu günkü dünyaya yön verenler de deli damgası yememişler mi? Herkesin önce öğrendiğini geç, geç öğrendiğini de erken kavramak deliliktir. Farklı olmak, farklı bakmak veya düşünmekte delilik değil midir? Toplum normlarının dışında çıkmak? Zaten bir kaç psikiyatrist bana, “Çılgın’ın klibinde deliyi ne güzel oynamışsın” dediğinde; “Ben oynamıyordum, o benim normal halim” dememin sebebi de budur.

EG: Sizi tanıdığımızdan beri saçlarınızı hep uzun gördük. Kestirmemenizin bir nedeni var mı? Ya da kestirmeyi düşünür müsünüz?

MK: Saçlarımı seviyorum. Babam ilk saçımı uzattığımda bana çok kızmıştı ama şimdi o da alıştı. Kestirmeyi düşünmüyorum.

“Sahip Olmak Fazladan Yük Demektir”

“Ölümlü dünyada ne kadar sahip olursak o kadar üzülüyoruz” diyen Murat Kekilli, “Olmak’ın “Mutlu Olmak” için yettiği bir dünyada, “Sahip Olmak” fazladan yük işte…” açıklamasını yaptı. 

EG: Nasıl bir çocuktunuz? 

MK: Çocukluğum Adana’da varoş bir mahallede (Kocavezir Mah.) geçti. Okuldan arta kalan zamanlarda babam ile süt satardık. Genelde hayatım misket, gülle, uçurtma (kasnaklı) ve plastik top ile mahalle arasında top oynamaktan ibaretti. İlkokulda Einstein’dan bile daha tembeldim…

EG: Ekibinizden biraz bahseder misiniz?

MK: Ekibim ilk Adana’dan yola çıktığım ile bir değil tabi. Onlar da çok iyi yerlere geldiler. Şimdiki grubum ile yaklaşık bir yıldır beraberim ve gayet uyumlu bir şekilde yolumuza devam ediyoruz. Gönül ister ki son çizgiye beraber gidelim.

EG: Türkiye’de çalışmak istediğiniz bir sanatçı var mı?

MK: Türkiye’de ortak bir proje de buluşmayı istediğim çok sanatçı var ama en çok Türkiye’de köşe yazarları ve genel yayın yönetmenlerinden oluşan bir grupla, “Barış Türküsü”nü ve “Anadolu Benim” şarkımızı birlikte söylemeyi çok isterdim. Bu çok ütopik ( hayali) tabi.

EG: Sizce yeri dolmayacak 5 sanatçı kim desem kimleri söylersiniz?

MK: Yeri dolmayacak 5 sanatçıdan fazlası var ama ilk aklıma gelenler; Barış Manço, Cem Karaca, Neşet Ertaş, Ahmet Kaya, Zeki Müren, Fikret Kızılok, Murat Göğebakan, Kayahan, Kıvırcık Ali… diye gidebilirim. Bunların hepsi de seçkin, karakteristik duruşu ve sesi olan sanatçılardı. Mekanları cennet olsun.

EG: Türkiye’de sanata gerekli ilgi ve desteğin verildiğini düşünüyor musunuz?

MK: Türkiye’de sanata olan ilgi ve alaka ile ilgili, en ilginç ve doğru açıklama benden çok sonra olsa da devletin zirvesinden de geldi. “Sanatta istediğimiz sonucu alamadık”. Benden önce geçenler Barış Manço, Cem Karaca, Ahmet Kaya, Neşet Ertaş, Mahsuni Şerif vs hepsi de aynı dertten yakınmışlardı. Sanatta istediğimiz yerde değiliz. İstesek de olamıyoruz. Doğru söze ne denir? Haklısın Elif…

EG: Bulunduğumuz dönem, özellikle de müzik açısından kısa ömürlü tüketim dönemidir. Bu dönemde sizce kalıcı eser vermenin formülü nedir? 

MK: Kalıcı eserler oportünist ( fırsatçı) düşünceden uzak, insanlara “kısa yoldan nasıl zengin olunur” yerine “uzun vadede nasıl insan olunur” onu anlatıp, öğreterek sağlanabilir.

 

“Müzisyen olmasaydım kesinlikle bir öğretmen olurdum.”

EG: Eğer müzik hayatınızda olmasaydı ya da müzisyen olmasaydınız hangi mesleğe yönelirdiniz? 

MK: Müzisyen olmasaydım kesinlikle bir öğretmen olurdum. Paylaşılması gereken ve notalara sığmayan ne kadar birikimim varsa bu yolla paylaşmayı dilerdim.

EG: Yaşadığınız ilginç bir hikayenizi benimle paylaşır mısınız?

MK: Hayranlarım sürekli şaşırtır beni. Bir gün konsere giderken petrolde mazot kalmak için durmuştum Görevli kişi “Abi ne kadar da Murat Kekilli ye benziyorsun” demişti. Ben de tebessüm edip şakayla karışık “Benzerim tabi, hatta kendisi bile bana bu kadar benzeyemez demiştim”. Güldü. O gülerken arkadaşı geldi aralarında konuşmaya başladılar. Abi sende tanır mıydın Murat Kekilli’yi? Biz çok severdik. Rahmetli çok güzel bir insandı. Allah rahmet eylesin büyük yetenekti. Bizim için çok büyük bir sanatçıydı zamansız gitti” dedi. Ben de “He Vallahi, rahmetli büyük adamdı. Allah rahmet eylesin” deyip ve ayrılmıştım. Öle bir hikaye işte…

“Bir Konser Daha Geride Kaldı”

Murat Kekilli efsane şarkılarını 28 Ekim Cumartesi günü İBB Erdem Beyazıt Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdi. Birbirinden değerli şarkılarını halka söyleyen Kekilli, “Bu Akşam Ölürüm” şarkısıyla tabiri caizse tüm salonu inletti. 

EG: Konserler nasıl gidiyor?

MK: Konserler elinizi öper… Adana tabiri ile cıncık (parlak, ışıl ışıl) gibi gidiyor.

EG: Yakın tarihte neler bekliyor bizleri? 

MK: Yakın tarihte bizi neler mi bekliyor? Jeologlara göre Deprem. Onlara göre Marmara’nın altı kaynıyormuş. Aslında merkezi yüreğimizde olmayan her türlü depreme hazır olmalıyız Elif… Ülkemde iyi şeylerin de olduğunu, olacağını görebiliyorum. Optimist ( iyimser) bir toplumda yaşıyorum, şükür. Şartlar ne olursa olsun ülkemin bütün badireleri atlatıp, muhasır medeniyetler seviyesinde hak ettiğini yeri alacağına inancım tamdır.

EG: Son olarak okuyucularımıza neler söylemek istersiniz? 

MK: Son olarak okuyucularımızdan dileğim, “bizi gözleri ile değil, kalpleri ile okuyup yorumlamalarıdır”. Sana da teşekkür ederim Elif. Sevgiyle kalın…

Doğum tarihi: 10.04.1968

Burcu: Koç

En sevdiği huyu: Hoşgörülü olmak

En sevmediği huyu: Herkese ve her şeye yakın davranmak

Uğurlu sayısı: 9

Uğurlu günü: Cuma

En sevdiği renk: Mavi

En sevdiği çizgi film: Red Kit

En sevdiği söz: kendine yapılmasını istemediğin başkasına yapma!

“Hakkari’deki başarının sırrı; çocukluğumda yaptığım avcılıktır.”

Gazeteciliğin üstadları “Haber bazen gazetecinin ayağına gelir.” derler. Osman Pamukoğlu röportajı da benim için bu şekilde oldu. HEPAR Genel Sekreteri İskender Berrak ile, ortak bir dostumuz aracılığıyla tanışınca, Osman Paşa’ya ulaşma şansım oldu. “Efsane komutan” Pamukoğlu ile, Edirne Kitap Fuarı kapsamındaki imza gününde konuştuk. Samimi, dobra, lafı eğip bükmeden, hem nalına hem mıhına bir röportaj oldu. Emekli Tümgeneral, HEPAR Onursal Genel Başkanı, Yazar Osman Pamukoğlu’nun, Röportajlık okuyucuları için yaptığı gündem yaratacak açıklamalara buyurun.

Röportaj: Uğur Temel
Fotoğraf: Ahmet Akçay

 

“TAKTİK ÇIKIŞLAR NE KADAR İYİ OLURSA OLSUN, KÖTÜ BİR STRATEJİYİ İYİ HALE GETİRMEZ.”

Uğur Temel(UT): Türkiye’nin Suriye Politikasını doğru buluyor musunuz?

Osman Pamukoğlu(OP): Baştan itibaren yanlış ve sakattı. Stratejik eksiklik vardı. Hem siyasi hem askeri öngörü de zayıftı. Sonuçta; İdlib, Cerablus gibi taktik çıkışlarla bunun telafi edilmesine çalışılıyor. Ama strateji’de, bütün dünyanın binlerce yıldır bildiği, evrensel bir kural vardır; taktik çıkışlar ne kadar iyi olursa olsun, kötü bir stratejiyi iyi hale getiremez .

 

UT: Fırat Kalkanı operasyonu ile başlayıp, İdlib harekatı ile devam eden bir süreç var. Türk ordusunun, şu aşamada, Suriye topraklarında olması doğru mu? Yoksa geç kalınmış bir hareket mi?

OP: Az öncede söylediğim gibi en baştan stratejik olarak zayıf ve sorunlu bir politika bu. Bu politika yanlışlığı, Cerablus, İblid, arkasından da muhtemelen Afrin, harekatları ile, baştan kötü giden bir şeyin telafisi ve geri çevrilmesine çalışılıyor. Bunlar; mecbur kalınıp yapılmış hareketler.

 

“SAVAŞ, POLİTİKANIN İFLAS ETMESİDİR.”

UT. Siz emekli generalsiniz. Bu operasyonu askeri açıdan değerlendirmenizi rica etsem?

OP: Hiçbir olay öncelikle askeri açıdan değerlendirilemez. Dünyanın siyasi ve harp tarihini bilen herkes; kötü giden bir olayda öncelikle siyasetten kötü gittiğini bilir. Bunun sonucunda, askeri hareket kötü politikanın eseridir. Zaten savaş, politikanın iflas etmesidir.

 

“HAYATI, OLAYLAR VE KOŞULLAR TAYİN EDER”

UT: Meral Akşener kurulma aşamasında olan partisi ile siyaset sahnesinde yerini almaya çalışıyor. Sizce, Sayın Akşener’in partisinin siyasetteki şansı nedir? (Not: Bu röportaj, Meral Akşener’in İnsanlık, Yenilik, İyilik (İYİ) Partisi’nin kuruluşundan önce yapılmıştır.)

OP: Siyasi tecrübeme göre, şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. Başlangıçta, bir takım şeyler umut edilebilir. Ama yürüdüğünüz yolda ne kadar dağlar, vadiler ve geçitlerle karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Şu aşamada, güçlü bir öngörüde bulunmak mümkün değil. Çünkü siyasete dalgalı, fırtınalı deniz bile denilemez. Siyaset; bazen şelale gibi, bazen delice akan bir ırmak gibi, bazen de girdap gibi bir şey. Her zaman söylerim: “Yaşamda insanın neler düşündüğünün, neler planladığının bir manası yoktur. Hayatı, olaylar ve koşullar tayin eder.” Bu, bireyin günlük hayatında böyle olduğu kadar, ülkenin siyasi hayatında da böyledir.

 

UT: Kamuoyunda sizin de Meral Akşener’in partisinde kurucu olacağınız konuşuluyor. Size, böyle bir teklif geldi mi?

OP: Bana böyle bir teklif gelmedi.

 

UT: Ya böyle bir teklif gelirse?

OP: Gelseydi, şimdiye kadar gelmesi gerekirdi. Bundan sonrası, geç bir saat…

 

UT: Bu sözlerinizden şunu anlayabilir miyiz, Meral Hanım ya da kurmaylarından, bir teklif gelirse cevabınız red mi olur?

OP: Benim konumumdaki bir kişiye, kurmaylardan teklif gelemez. Hareketin başında kim varsa ondan teklif gelir. Ancak şu ana kadar gelmemiştir ve geleceğini de beklemiyorum.

 

“BU HAYATTA GEÇ KALMAYACAKSIN”

UT: Sayın Akşener’in kurulma aşamasındaki partisine izin çıkmazsa ya da seçime girmek için teşkilatlanamazsa, Meral Hanım’ın HEPAR’a katılma ihtimali olabilir mi?

OP: Böyle bir şey ancak baştan olur. Biz, 2008 sonunda kurulduk. Gerçekten halk tipi bir partiyiz. 55 il, 450 ilçe de örgütlendik. Her zaman da söylüyorum, DSP ve İşçi Partisi’nden daha fazla oy aldık. Avrupa Birliği İlerleme Raporları’nda da var, HEPAR büyümesin isteniyor. Niçin bu raporda, hiçbir parti yokken HEPAR var? Şuraya getirmek istiyorum; Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) zaten var. Bugünlerde sloganlar da bile “hak ve eşitlik” deniyor. Bu hayatta geç kalmayacaksın. Bugün Edirne’de imza günündeyiz değil mi? Bana imzaya gelenlerin yaşı 30’un altında. Türkiye’nin her tarafında bu böyle. Bize diyorlar ki “HEPAR’da olduğu kadar, başka hiçbir parti de genç yok.” Bugün imza gününde CHP Meclis üyesi Teğmen Mehmet Ali Çelebi de vardı. Hala Teğmen ruhunda o çocuk. Bugün bana diyor ki “Komutanım, sizin partideki gençlik hiçbir partide yok.” Ne demek bu? Neden gençler bize geliyor? Şuraya getirmek istiyorum: Yeni bir parti kuracağınıza HEPAR’a gelin. HEPAR duruyor şu anda. Ben de bu partinin Onursal Başkanıyım. Ben, HEPAR’ın desteğini terk edip, yeni kurulmaya başlayan bir partiye mi geçeceğim? Osman Pamukoğlu’nun kişilik ve karakter yapısını bilenler, benim ne yapacağımı tahmin edemiyor mu? Bunun için zekâ mı gerekiyor? Yüksek öngörü mü gerekir, sezgi mi gerekir yoksa siyaset bilmek mi gerekir?

 

UT: “Meral Hanım’ın partisine bir şey söylemek için erken.” dediniz. Meral Hanım siyasetin neresinde yer alır?

OP: Partinin adı belli mi? Logosu var mı? Programını gördün mü? Bunlar olmadan niye böyle bir soru soruyorsun ki bana? Ben sonuçta kurmay subayım, verilerden hareket ederim. Faydalar, mahsurlar, doğrular, yanlışlardan sonra durum muhakemesi yaparım. Kurmay olabilmek için 3 akademi bitireceksin, 6 yıl daha fazla okuyacaksın. Kurmaylık, Büyük Friedrich’in 1726 kurmuş olduğu, evrensel bir kurum. Bir kurmay subay verileri görmeden nasıl karar verir? Bu kadar açık.

 

“AMERİKA ‘BENİM TOPRAKLARIMA TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI GİREMEZ’ DİYOR”

UT: Türkiye ile Amerika, son haftalarda,”vize krizi” ile restleşiyorlar. Bu şekilde karşılıklı restleşmesi ne kadar doğru?

OP: Bu birden bire olan bir şey değil ki bu bardağı taşıran son damla. Amerika ne demek istiyor biliyor musunuz?Vize kibar bir laf, “Benim topraklarıma Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı giremez.” diyor. Ben bunu böyle anlarım.

 

UT: Sayın Pamukoğlu, bu durum Türkiye’nin yüzünü Atlantik’ten Avrasya’ya döndürmek istemesiyle alakalı olabilir mi?

OP: Olay sadece o değil. Cumhurbaşkanlığı korumalarına niçin tutuklama kararı çıkıyor? “Zarab davası” ile ilgili, Halk bankası Genel Müdürü ve Yardımcısı ile ilgili niye tutuklama kararı çıkıyor? Amerika, aşama aşama Türkiye’nin üzerine geliyor, gelmeye de devam edecek. Üstelik sadece Amerika’da değil, diğer Avrupa ülkelerinin de tutumu aynı. Türkiye’yi sıkıştırıyorlar, sıkıştırmaya devam edecekler.

 

“BİZİM KUŞAK BÖYLE BİR ŞEY GÖRMEDİ”

UT: Niye Türkiye’yi sıkıştırıyorlar?

OP: Dünya’da ulusal çıkarlar söz konusu olunca, dostlarınız düşman, düşmanlarınız dost olabilir. Burada, çok iyi bir siyasi stratejik öngörüye sahip olmanız gerekir. Bunu da siyasi askeri strateji ile desteklemeniz lazım. Aynı zamanda da ekonomik gücünüzün, hem askeri hem siyasi politikanızı destekleyecek güce sahip olması lazım. Jeopolitik güç, bir ülkenin siyasi yazgısıdır, buna göre hareket etmek lazım. Amerika vize reddini kime uyguluyor? Üçüncü sınıf ülkelerine bir de bize. Bu Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan bir şey. Bizim kuşak, hiç böyle bir şey görmedi. Bazen işlerin kötü gittiği oldu ama hiç bu dereceye gelmedi. Amerika’nın daha da devam edeceğini düşünüyorum ben.

 

UT: Nereye kadar devam edecek?

OP: Her şey de devam edecek. Bunun arkasından siyasi ve ekonomik ambargolar gelecek. “Kuş bakışı” derler ya, olaylara öyle bakmak lazım. Ben bile hâlâ haritaya, önüme alır bakarım. Üç yüz kırk kilometre Irak sınırı, dokuz yüz on bir kilometre Suriye sınırı… Birleştiriyorum ikisini: Burada hatlarda kim var? Irak’ta birinci hatta, yedi sekiz kampla PKK var, arkasında Peşmerge, Barzani var. Arkasında İran destekli; ama Bağdat ile çalışan silahlı gruplar var. Geç Suriye sınırına; PKK’nın Suriye’deki unsurları var, PYD dedikleri, 600 kilometre onların kontrolünde. Afrin, İdlib tarafında, “başıbozuk” diyorum ben onlara, 12-13 grup var. Her an her şeyi yapabilir bunlar, yanar döner unsurlar. Tüm istihbarat grupları var. Bu kadar karmaşık bir yerde ne ile karşılaşacağınız belli olmaz.

 

GÖREV YERİ HAKKARİ

UT: Paşam; görev yaptığınız dönemde “Efsane Komutan” olarak anılıyordunuz ve yaptığınız operasyonlarda çok büyük başarılar kazandınız. Neydi bu başarının sırrı?

OP: Benim Şark görevim yoktu. Kuvvet Komutanı ve Genelkurmay başkanı bana bu görevi teklif ettiler “Gider misin, gitmez misin?” diye. Meğer gitmeyenler varmış. Ben o dönemde Kurmay Albayım, şark görevim de yok. Kuvvet Komutanı çağırdı, -dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Fisunoğlu y.n- Komutan bana şunu dedi: “Bir görev vereceğim; ama önce ailenize sorun” Dedim ki “11 yaşımdan beri askeri üniforma içindeyim. Hiçbir şeyi aileme sormam. Konuşmalarınızdan anlıyorum ki bu tehlikeli ve hayati bir görev. Aileme sormayacağım, görev neyse söyleyin.” dedim. Komutan yine ısrar etti, “Hayır, sormayacağım.” dedim. “Görev yeri Hakkari.” dedi,.“Hemen gidiyorum, komutanım.” dedim. Kuvvet Komutanı, hemen Genelkurmay Başkanı Doğan Güreşi aradı “Pamukoğlu Albay karşımda, ‘Göreve şerefle giderim.’ diyor, komutanım.” dedi. Genel Kurmay Başkanı, Kuvvet Komutanı’na; “Pamukoğlu Albay, yanıma gelsin.” demiş. Hemen Genel Kurmay Başkanı Güreş Paşa’nın yanına gittim. Komutan “Ne zaman gidersiniz?” diye sordu. “Hemen gidiyorum, komutanım.” dedim. En kısa sürede hazırlıklarımı bitirdim ve Hakkari’ye gittim.

 

“HAKKARİ’DE BİR GÜN BİLE HAYATİDİR”

OP: Gittiğimizde manzara şuydu: Hakkari’de kırk dört karakol var, otuz sekiz’i basılmış bazıları dört beş kere. Çukurca, Hakkari, Yüksekova, Zap Vadisi bölgesinde PKK gündüz yol kesiyordu. Gittiğimde bölgede durum buydu. “Efsane Komutan” lafına gelince; ben orada 8 bin subay-astsubay, 55 bin askerle görev yaptım 26 ay boyunca. Hakkari’de bırakın haftaları ayları, bir gün bile hayatidir. Bölge gördüğüm şu: Herkes belli yerde oturuyor. Jandarma karakolunu koruyan Piyade Bölüğü, Piyade Bölüğünü koruyan Komando Bölüğü. O onu koruyor, o öbürünü koruyor, herkes siperlere yatmış bekliyor. Böyle bir savaş tekniği olamaz, herkesin ayağa kalkıp saldırması lazım. Saldırma, tabii söylemekle olmaz. Bunun için bir harekât planı lazım. Bunun içinde dağlarda, derin kar ve şiddetli soğuklarda, vadilerde ve boğazlarda nasıl muharebe edilmesi gerektiği bileceksiniz. Gayri nizami harpin bütün tekniklerini bilmeniz lazım. Ben çocukluğumdan beri avcıyım, ilkokulda iki tane tüfeğim vardı, -bu söyleyeceğim önemli- gece ve gündüz avlanırdım çocukluğumdan beri. Çocukluğumdaki gece ve gündüz avcılık tekniklerini ve taktiklerini aynen uyguladım. Şunu söylemek zorundayım; herkes iyi anlasın, ben yedi tane askeri okul, yüksekokul ve akademi bitirdim. Oralarda öğrendiklerimle ilkokulda; dağlarda, ormanlarda, gece ve gündüz avcılığını nasıl yaptıysam, aynısını yaparak başarılı oldum. Bu röportajın en hayati kısmı, bu söylediklerimdir. Diğerlerinin hepsi sıradandır. “Efsane” askerlerin var ettiği bir şeydir. Çünkü “Osman Paşamuharebede, nerede başınız sıkışırsa, hemen gelir ve kendisi de fiilen muharebeye girer.” derler. “Efsane komutan”ın esas altında yatan budur. “Bir yerde çatışma var, beş-altı saattir sürüyor, kayalıklarda vadinin içindeyiz, sıkıntılar var, kendisi de gelip bizzat çatışmaya girer.” derler benim için.

 

UT: Kaç çatışmaya girdiniz paşam?

OP: Sayısı belli değil. Bazen Kuzey Irak’ın dört beş kampına aynı anda saldırdığımız oldu. Otuz iki yerde birden çarpışmaya girdiğimiz oldu bir günde. Bu çok önemli. Yetmiş altı kilometre’de çarpışıyorsun, dört-beş kampa saldırıyorsun, 3 bin-3 bin beş yüz dağ komandosuyla. Az önce söylediğim 8 bin rütbeli, 55 bin asker, benim orada olduğum sürece boyunca görev yapan toplam sayıdır. Benimle devamlı çarpışanların sayısı en fazla 3 bin beş yüz asker zaten. Kuzey Irak’taki 5 kampa birden saldırdığımda, en fazla bu sayıda dağ komandosu kullandım. Ben de dağ komandosuyum. Otuz iki yerde çarpışma mevzusu da şudur: Dağlarda yetmiş altı kilometre’de çarpışıyoruz. Düşün şimdi Edirne’deyiz, Kırklareli kadar yer. Bu cephede otuz iki yer var. Cephe derken hat’ta değil, dalgalı. Kimisi boğazda, kimisi geçitte, kimisi kritik bir arazi kesiminde. Burada genel olarak yapılması gereken şu; en kritik yeri sezmek lazım. Otuz ikisini de gidecek halin yok. Türk ordusu Kuzey Irak’a, yirmi beş kez harekât yaptı. Bunun yirmi birini; 1993-1995 yılları arasında Dağ ve Komando Tugayı yapmıştır.

 

“HAREKATA MİLLİ GÜVENLİK KURULU MANİ OLDU.”

UT: Yıllar önce yayınlanan “Kan Uykusu” belgeselinde seyretmiştim. İran’a yapılan harekâtı okuyucularımız için de anlatabilir misiniz?

OP: İran’da Jerma- Betka kampına yapılan harekât o. 358 terörist vardı. İran harekatına, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) mani oldu.

 

UT: MGK niye mani oldu komutanım?

OP: Bilmiyorum niye mani olduklarını(!) O zaman defalarca söyledim. Rahmetli Demirel Cumhurbaşkanı idi o zaman. MGK, İran’a girilmesini istemiyor. İran’a o güne kadar yapılmış bir operasyon yok ki… Ben “İran’a gireceğim.” dedim, müsaade etmediler. “Türk ordusu İran’a girmeyecek.” dediler. Ben; “İran’da 358 tane PKK’lı var.” diyorum. Sen MGK olarak ne yapıyorsun o 358 kişiye? Diplomasi diye bir şey var, Dışişleri Bakanlığı var. Temasa geçiyor musun İran’la “Bak burada bu kadar adam var, ne geziyor bunlar?” diye? Sonuç: Girmedik!

 

“OSMAN PAŞA; SEN ÇOK ÖFKELİSİN BİLİYORUM”

OP: Ertesi gün Jandarma Genel Komutanı geldi, “Osman Paşa, sen bize neler söylüyorsun şimdi, ben çok iyi biliyorum. Ama sen konuşma, ben konuşacağım. Sen çok öfkelisin şu anda biliyorum.” dedi. “Niye izin vermediniz komutanım?” dedim. “Cumhurbaşkanı, Başbakan dahil, hiç kimse senin oraya gitmeni istemedi, askerler de dahil.” dedi. “Genelkurmay Başkanı’nın sana selamı var, ‘Osman Paşa daha sonra yapar bu harekâtı dedi.’  dedi. “Geçmiş olsun, komutanım, öyle bir şey olamaz.” dedim. Jandarma Genel Komutanı harekât yapılacak bölgeyi görmek istedi, bindik helikoptere. Pilota “En yüksek yere çık.” dedim. 3800 metre, Şehidan Dağı. İran sınırı dağın ortasından geçiyor. Bizim tarafta Şemdinli var. İran tarafında ise dağın tabanında PKK kampı var. “İşte burasıydı komutanım.” dedim. Kampta kimse yok tabii, hepsi kaçtı. Pastarlar (İran devrim muhafızları) hepsini “Türklerle başımızı belaya sokmayın.” diyerek kovalamışlar belli. Jandarma Genel Komutanı “Buraya harekât yapılabilirmiş.” dedi. Ne oldu, o 358 kişi dağıldı, Irak tarafına gittiler. Ama daha sonra karşılaştık yine; 43 kişi, 56 kişi ve 28 kişi olarak yurt içine girdiler ve hepsi etkisiz hale getirildi. PKK’nın bir kitabı var “Ordu ve Savaş Kılavuzu” adında. Bu rakamların hepsi orada var. Eğer izin verselerdi İran’a, nokta halinde çarpışacaktık. Müsaade etmediler, bunlar dağıldı. Parti, parti Türkiye’ye girdiler. Bir grubu Eşşekpınarı, İki yaka dağlarında; bir grubu Yüksekova Mor Dağ’da; diğer grubu da Şemdinli Karacadağ’da etkisiz hale getirdik. İran’a harekât yapılmadığı için bizi daha fazla uğraştırdı bu unsurlar.

 

UT: Askeri istihbarahatın eksik olduğunu düşünüyor musunuz?

OP: Benim hiçbir sorunum yoktu, ben bütün bilgileri alırım. Ben “Human” istihbaratına yani “insandan insana” istihbarata inanırım. Teknolojik İstihbarat da önemlidir ama ben bizzat şahıstan alacağım istihbarata, diğerlerinden daha fazla güvenmiyorum. Birkaç kişiden teyit ederek toplarım istihbaratı. Benim meslek tecrübem budur. Herkesten alırsın istihbaratı; çoban’dan, kaçakçıdan, teslim olan PKK’lıdan, herkes istihbarat kaynağıdır ya da senin adamlarından bazıları, bizzat gider görür, “Evet budur.” der.

 

UT: Türkiye’nin terörle mücadele politikasını nasıl buluyorsunuz?

OP: Yıllardan beri söylüyorum, kitaplarımda da yazıyorum:

1-) Siyasi kararlılık olacak; asla dönmeyeceksin.

2-) Bana göre, çok farklı bir İstihbarat örgütümüzün olması lazım, bir istihbarat konseyi olmalı. En zeki adamlar burada olacak.

3-) Dağlarda, ormanlarda, geçitlerde muharebe edecek gibi bir örgütsel yapınız ve komuta yapınız olacak. Subayı, astsubayı, uzmanı farklı olacak. Generalleri de farklı olacak, bulacaksın.

 

“15 TEMMUZ AMERİKAN’IN FETÖ DENİLEN ÖRGÜT İLE YAPTIĞI OPERASYON”

UT: Osman Bey; 2016 15 Temmuz’unda hain bir girişim oldu. Bunu nasıl okumak lazım?

OP: Amerikan’ın, FETÖ denilen örgütle, Türkiye’ye yaptığı operasyon. Amaç öncelikle hükümeti devirmek ardından da rejimi ele geçirmek. Bu kadar basit. Amerika olmadan yapılamaz.

 

“ORDUNUN BEL KEMİĞİ YÜZBAŞI’LARDIR”

UT: 15 Temmuz sonrasında, ordunun etkinliğinin azaldığını düşünüyor musunuz?

OP: Ordu hırpalandı. 300 general var. Bunun 164 altısı tutuklandı. O adamlar bir halta yaradığı için değil, 164 general kaybedildi fizik olarak. Öyle düşünülmesi lazım. Kurmaylarınız kalmamış, diğerlerini terfi ettiriyorsunuz. Kurmay olmadığı için; kurmay olmayanlar terfi ettirilip general yapılıyor. Okullar iptal edilmiş. Ben size bir şey söyleyeyim mi?

UT: Buyrun komutanım.

OP: Bir ordunun bel kemiği kimdir, biliyor musunuz? Yüzbaşılardır.

 

UT: Niye Yüzbaşılardır?

OP: Yüzbaşı esastır. Askerin başındaki adam odur. O komuta eder. Yüzbaşılarının savaşma arzu ve isteği olmayan bir ordu kazanamaz. Bu neden söylüyorum? Dünya harp tarihinden söylüyorum. Bir kitabım yayımlanacak. Adı “Trampetler Çalarken.” İşte bütün ordular ve bütün generaller o kitapta. Herkes okusun. Bu kitabı okurken şunu öğrenecekler: İkinci Dünya Savaş’ında neler oldu?

 

UT: 15 Temmuz süreci sonrasında subay-astsubay yetiştiren askeri okullar kapatıldı. Bu süreçte askeri okulların kapatılması doğru mu? Bu durum ilerleyen dönemlerde ordumuzu nasıl etkiler?

OP: Kötü etkiler. Biraz önce yüzbaşı örneği verdim size. Yüzbaşı esastır da ondan. On yıldan önce yüzbaşı olunmaz. Hesapla bakalım, ne kadar ihtiyaç var? Ancak 2030’larda olması gereken sayıda ve ehliyette, bilgi ve tecrübede yüzbaşılar yetişmiş olur. Üsteğmeni, teğmeni, astsubayı, uzmanı hepsi ayrı bir kategori; ama hepsi bir yüzbaşının komutası altında. Topçularda bataraya, piyadelerde ise bölüklerden oluşur ordular. Bölük ve batarayaların başında yüzbaşı olmadan olmaz. On tane yüzbaşının başına, Cengiz Han gibi veya Mete gibi bir tane binbaşı vereceksin. Yüzbaşı varsa, binbaşı var. İyi bir General’in yüzbaşıları da iyi olmalı. İstediğiniz kadar muhteşem bir harekât planı yapın, icrayı kim yapacak? Yüzbaşı meselesi savaş sanatının özüdür. II.Friedrich’in “Generallere Direktif” kitabını, Machiavelli’nin “Savaş Sanatı kitabını okuyan bilir bunu. Yüzbaşılar “ordunun esas adamaları”dır.

 

“ULUSAL PARTİDEN ‘FETÖ-ÇETÖ’ ÇIKMAZ YA…”

UT: HEPAR Genel Başkanlığınız döneminde, Ulusal Parti ile bir görüşmeniz oldu. Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat şu anda FETÖ soruşturması kapsamında hapiste. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

OP: Gökçe Fırat’ın bir yayınevi var, “İleri Yayınevi” biliyorsunuz, yazarları var, yayınladığı eserler var. İleri Yayınevi kadar, bu FETÖ terör örgütüne saldıran ne belge ne de doküman görmedim.

 

UT: Gökçe Fırat niye içeride o zaman?

OP: Burada düşünülmesi gereken o. Dergileri ortada, kitapları ortada. Onlar kadar, FETÖ terör örgütüne saldıran, başka eser ve dergi yok. Burada şu var: Gökçe “keskin muhalif”. Bu kadar açık. Bu FETÖ meselesine bağlı her şey iç içe girdi. Toz duman içinde her şey, sapla saman karışmış durumda. Ulusal Parti’den geldiler, bizi ziyaret ettiler, yayın evlerinin dergilerini, kitaplarını getirdiler. Arkasından biz de ziyaretin iadesini yaptık, yayınevlerini gördük. Bunların hepsi yurtsever, ulusalcı, vatansever insanlar. Bu çocuklardan FETÖ-ÇETÖ, böyle şeyler çıkmaz ya… Keskin kaleminden içeride Gökçe. Ben bu hatanın daha fazla devam edeceğini düşünmüyorum. Zaten bu gazeteciler yüzünden Türkiye’nin başı belada. Hapiste olan gazeteci sayısını inanın bilmiyorum ben. Avrupa’nın en çok üzerimize geldiği konu bu. Yargılamalar, özellikle gazeteciler için hızlandırılmalı. Türkiye’deki mevcut hükümet basın özgürlüğünü tanımıyor, basın üzerinde baskısı var. Örneğin; belli insanları televizyonlara çağırmazlar değil mi? Beni çağırabilirler mi televizyona? Niye çağırmazlar? Çünkü her şeyi söyleyeceğim, değil mi? Niye korkuyorlar ki? Bırakın konuşayım, konuşsunlar. Şunu söyleyeyim: Baskı var ya baskı, sen neyden korkuyorsan onu senin başına getirir. Bırakın insanlar konuşsun. Çünkü senin etrafındaki insanlar, hep senin istediğin gibi konuşurlar. Farklı birileri konuşsun ki sen de doğru muhakeme yapabil. “Evet efendim, sepet efendim, siz en iyisini bilirsiniz efendim” ile nereye kadar gidilir? Türkiye’yi bugün ve yarın en çok hırpalayacak olan basın özgürlüğü. Bir de holding medya, her zaman söylüyorum. Talimatlarla hareket ediyor, holding medya kukumav gibi. Sağda dört kişi, solda dört kişi, o ona dönüp anlatıyor, bu buna dönüp anlatıyor. Bazen bakıyorum, diyorum ki “Buradan farklı bir düşünce, fikir çıkacak mı?” Ama nerede? Program yapmış olmak için yapılıyor.

 

“MİLLETVEKİLİ OLMA DERDİM YOK”

UT: Parti Genel Başkanı olmak yerine, başka bir partide önemli bir görevde parti sözcüsü, genel başkan yardımcısı vb. olmanız gerektiğini düşünenlerin sayısı toplumda bir hayli fazla. Böyle bir düşünceniz hiç olmadı mı?

OP: Benim parti kurmam meydan okumaydı. Milletvekili olmak gibi derdim yok ki benim. 2007 seçimleri öncesinde, AKP haricinde, bütün partilerden geldiler bana. Genel başkanları, genel başkan yardımcıları, genel sekreterleri hepsi geldi “Osman Pamukoğlu Paşa, gelsin bizim partiye.” diye. Hepsini reddettim. 2008 ben parti niye kurdum, biliyor musun?

UT: Niye kurdunuz efendim?

OP: 2002’de, yüzde 34 alan Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP), 2007’de yüzde 44 aldı. Ben, bugünkü gidişatı o gün gördüm. Onu gördüğüm için partiyi kurdum, benimki meydan okumaydı. 36 günde parti kurdum ben, para yok pul yok, kadro yok. “Meydan okuma” diye bir şey vardır, bu bazı insanların doğasında vardır. Meydan okuma şu demek değildir: “Çıkacağım dağlara.” falan, öyle değil. Ovada da meydan okunur, meydan sırtta da okunur, tepede de okunur. Benim ki oydu. AKP oyları 34’den 44’e gelirken ben bu günleri gördüm. Onun için partiyi kurdum. Sözcü, ne sözcüsü? Benden sözcü olur mu?

 

“BENİM BİR ŞEY OLMAMA GEREK YOK”

UT: Peki efendim, iktidar partisinden size, “Milli Savunma Bakanı ya da İç İşleri Bakanı” teklifi geldi mi? Böyle bir teklif gelseydi bakış açınız ne olurdu?

OP: Ne yapacağım ben, Milli Savunma Bakanı ya da İçişleri Bakanı olunca? Benim bir şey olmama gerek yok ki… Benim sıfat taşımama gerek yok. Ben de zaten tonlarca sıfat var: piyade, komando, kurmay, dağcı komando, general, yazar. Ne yapayım ben sıfatı? Burada şu şekilde bir faaliyet olabilir; terörle mücadelenin, istihbarat ve örgütsel yapısı nasıl olmalıdır? Teşkilat, donamım, eğitim ve lojistik. Benden ancak böyle istifade edebilirsiniz. Unvan, sıfat falan benim işlerim değil. Ne sıfatı verilecek Osman Pamukoğlu’na?

 

UT: Halkın gözünde, HEPAR’ın umut olabilmesi için, HEPAR’ın ne yapması lazım? Seçmen niçin tercih etsin?

OP: Biz, partinin adı gibi ülkeye Hak ve Eşitliği getiririz ve bu topraklarda huzur sağlarız.

 

UT: Nasıl sağlarsınız Paşam?

OP: Hepsini bu röportajda söyledim.

 

“ÇÜNKÜ HER ŞEY BELLİYDİ”

UT: Osman Bey; bugün Türkiye’de yaşananları nasıl okumak lazım?

OP: Aslında bugünkü Türkiye’yi anlamak için benim yazdığım “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” kitabını okumanız lazım. Bu sorularınız hepsi o kitapta var. 550 bin sattı bu kitap, korsanları dahil, Türkiye gibi okumaya günde üç dakika ayrılan yerde. İşte bu kitabın son bölümü işte bugünkü Türkiye’yi anlatıyor. Senin ilk sorduğun sorunun cevabı, o kitabın son bölümünde var, 13 yıl önce yazıldı. Çünkü her şey belliydi.

 

“BEN GENÇLERE GÜVENİYORUM”

UT: Edirne Kitap Fuarı için buradasınız. Bu gün imza gününüzü biraz izledik. İmza için gelenlerin hemen hepsi genç nüfus.

OP: Osman Pamukoğlu’nun okuyucularının hepsinin 30 yaşın altında. Bugün Edirne’de de böyleydi, her yerde böyle. 30’un üstünde gelenler ise, çocukları adına geldiklerini söylüyorlar. Ne çıkıyor buradan? Bu ülkenin %62’sinin yaşı otuz’un altında. Türkiye’nin yarıdan fazlası genç nüfus. Ben gençlere güveniyorum.

“Dünyayı dolaşmak en büyük hayallerimden biri”

Ödüllü oyuncu Şenay Gürler’le çölleşen İstiklal Caddesi’nin vahalarından bir sahafta tiyatrodan sinemaya, televizyondan dublaja keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar…

Röportaj: Büşranur Alkılıç

 

Büşranur Alkılıç (BA):  Mesleğinizin başlangıç yıllarına ve İzmir’den İstanbul’a geliş serüveninizle  başlayalım. 1992-93 yıllarında İstanbul’a ilk geldiğinizde dublajla geçiminizi sağlıyorsunuz. O yıllara dönersek nelerden bahsedebilirsiniz?

Şenay Gürler (ŞG): İzmir’de öğrenciyken çalışmam gerekiyordu. TRT’den çağırmışlardı, orada dublaj yapıyordum. Aynı zamanda tiyatrodan çağırmışlardı, tiyatro da yapıyordum. Okul bittikten sonra hayalim İstanbul’a gelmekti. Dublajdan da tanıdığım insanlar vardı İstanbul’da ama benim gelmekte asıl amacım, bütün sinema mezunları gibi bir sinema filmi çekmekti. Tabii oyunculuk da var bir taraftan. Oyunculuğu da çok seviyorum. Okul ile oyunculuğu yani tiyatroyu birlikte ilerletmiştim.  Evet, İstanbul’a gelmek hep hayalimdi ama bir anda gerçekleşti.

 

BA: İlk gelişiniz miydi bu?

ŞG: Daha önce bir kez gelmiştim ve İstanbul’dan çok etkilenmiştim. Henüz öğrenciydim ve bir program sunuyordum. TRT ile birlikte gelmiştik İstanbul’a… Kar yağıyordu, hiç unutmuyorum Ortaköy’deydik ve kendimi bir film sahnesinde hissetmiştim. O günden sonra İstanbul’a gelmeyi çok istemiştim. Şartları yaratmak açısından gidip İzmir’de her şeyin bitme noktasına geldiği sırada İstanbul’da da sıfırdan başlayabilirim diye düşündüm.

 

“İstanbul’da tutunmak oldukça zordu.”

BA: Zor ve cesaret isteyen bir karar olmalı?

ŞG: Tabii ki hiç kolay değil. Önce Dublaj yaptığım insanlar benimle çalışmak istemişti ben yanaşmamıştım. Bir, bir buçuk yıl sonra yanlarına gittim. Önce biraz para kazanırım sonra istediklerimi gerçekleştiririm diye düşündüm. Dublaj yaptığım yerde dinlediğim, hayran kaldığım insanlarla tanıştım. İstanbul’un ilişkilerinin de bir prototipi gibiydi o dönem aslında. İstanbul’u biraz da orada öğrendiğimi söyleyebilirim. İstanbul’da tutunmak oldukça zordu. Bir süre arkadaşlarımda kaldım ama olmuyor, kendinize ait bir evinizin olması gerekiyor.  Onun için daha çok çalışmak gerektiğini fark ettim. Sabahlara kadar süren çalışmalar oldu. Gerçekten o zamanları düşününce aklımda tek şey vardı: “Buraya kadar geldim, dönmeyeceğim! Direneceğim. Böyle çalışmam gerekiyorsa, böyle yapacağım!” Hayallerimde çok şey vardı ama gerçekler, en azından bir süre için hayallerimden çok hayatta kalma mücadelesine dönüştü… Dublaj da çok hızlı, çok çabuk gelişti benim için. Sesim bir avantajdı. Sonra bizim okuldan mezun, yönetmen bir arkadaşım sayesinde, TRT’de bir dizi fırsatı çıktı. Kamera karşısına geçmiş, sunuculuk yapmıştım ama kamera önü oyunculuk bambaşka bir şeydi. Arkadaşlarımın ve kendimin tez filmlerinde oynamıştım ama bu bambaşka, çok zorlu bir mücadeleydi. Uykusuz geceler, sabaha kadar çalışmalar, çok zor ilişkiler… İstanbul’un ne kadar acımasız olabileceğini gördüm. Sanırım bu da insanı birçok şeye karşı daha dirayetli yapıyor. Gerçi İzmir’deki hayatım da öyle “acayip bir hayat” değildi. Şartlar gerektirdiği için çocukluğumdan beri çalışan bir insanım ben… Burada böyle mücadele ederken tiyatro yapmaya başladım. Ardından diziler geldi. Kendinize inanır, direnirseniz, odaklandığınız hedefe yaklaşabileceğinizi görüyorsunuz.

 

BA: Nicole Kidman, Julia Roberts, Elizabeth Taylor gibi birçok sanatçının, çok sayıda reklam filminin sesi oldunuz. Bir GSM operatörünün de sesiydiniz. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor” uyarısını kendi sesinizden duymak nasıl bir şey? Sinir bozucu oluyor mu?

ŞG: Yok yok, gülüyordum sadece… Ama daha enteresan bir şey var. Bir gün uyku sersemi telefonum çaldı. “Alo” dedim ve kaldım. Karşımdaki benim sesimdi. Biri ödemeli olarak arıyordu beni. Uyku sersemi de olduğum için acayip bir şaşkınlık yaşadım.

 

BA: İnsan kendi sesine de yabancılaşıyor demek?

ŞG: Evet. Zaten mikrofondan çıkan ses daha farklı oluyor ve kendi sesinize yabancılaşıyorsunuz.

 

BA: Dublajı sevdiğinizi ve sadece yapmak zorunda olduğunuz bir iş gibi görmediğinizi seziyorum.

ŞG: Kesinlikle çok keyif aldığım bir iş dublaj. Çok iyi oyuncuları seslendirdim. Çok iyi filmlerde seslendirme yönetmenliği de yaptım. Çok yorucu ama çok keyif aldığım bir işti.

 

“Her gün ağlaya ağlaya çıkıyordum setten.”

BA: TV dizilerinde rolleri seçerken belli bir plan dahilinde mi hareket ediyorsunuz?

ŞG: E tabii ki.  Ama şunu da itiraf etmeliyim ki, İstanbul’a geldiğimde çok iyi bir diziyle başlamıştım ama hiç istemediğim halde, 3-4 bölüm bir başka dizide de oynamıştım.  Her gün ağlaya ağlaya çıkıyordum setten. Hiç benim tarzım değildi, bana hiç uymuyordu ama gidiyordum. Fakat şimdi baktığımda o zamanki duygularım çok saçma geliyor bana. Orada da başka bir şey görüyorsun ve o da bir deneyim değil mi? Şimdi tabii ki seçiyorum. İstediklerime yöneliyorum.  Tiyatro ve sinema için de öyle. Fakat dizilerde şöyle bir şey de var. Siz o karakteri ne kadar beğenseniz de, senaryonun genel gidişatı size anlatılmış olsa da aslında diziler haftalık olarak yazılıyor. Her hafta bir takım dinamiklere göre değişiyor, ilerliyor senaryo. Oynadığınız karakter değişebiliyor ve yapabileceğiniz bir şey yok, uymak zorundasınız. Sinema ve tiyatroda durum bambaşka… Sonuçta hepsinde kılı kırk yararak düşünmek ve seçmek zorundayım. Yoksa mutsuz olurum.

 

BA: Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” filminde İpek, “Kasap Havası” filminde Leyla… Araştırırken dikkatimi çeken bir nokta oldu. İster ağırbaşlı mazbut, ister fettan, çapkın kadın rolünü üstlenin, genel olarak toplumun ötekileştirmesine müsait, güçlü karakterleri üstlendiğinizi fark ettim. Bu da bir seçim mi?

ŞG: Sistemin, çarkın dışına atılmış karakterler… Evet… Ben bir kadınım, bir kadın olarak Türkiye’de yaşıyorum ve bundan kaynaklı pek çok deneyimim var. Elimden geldiğince okuyup izleyip gündemi takip etmeye çalışıyorum. Yaşadığım tecrübelerden öğrendiğim çok şey var. Karakterler de bu şekilde biçimleniyor aslında. Hepsinden bir parça var.  Tüm bunları yoğuruyorum ve hepsi benden çıkıyor.

 

BA: Anadolu kadınını oynarken şive süreci yoruyor mu sizi? Sinemada doğudaki kadınla da gördük sizi.

ŞG: O karakter şöyleydi 20 senedir orada yaşıyordu. Aslında İzmir kökenli biri ve oraya yaşamaya gitmiş. Tam olarak oranın şivesi değil, ikisinin arası bir şey bulmam gerekiyordu. Bu konuyla ilgili yapım şirketi hepimizi işin uzmanına yönlendirdi ve onunla çalıştık. Bir süre sonra oturuyor. Tam bir şive yapmadım, oraya ait bir diyalekt vardı. Cennet karakteriydi ve şimdiye kadar oynadığım en farklı karakterlerden biriydi.

 

“Leyla’yı ilk anlattığında bu filmde oynamak istiyorum dedim.”

BA: Ödülden ödüle koşan Kasap Havası filminin Leyla’sı da sizsiniz. Filmin bir sentez hali var. Bir yandan Yeşilçam ruhu, bir yandan da çokça modern sinema çizgisi. Bunun içinde olmak nasıldı?

ŞG: Bu filmde olmayı, daha Çiğdem Sezgin’in senaryosunun mürekkebi kurumadan çok istemiştim. Çok uzun zaman geçti filmin gerçekleşebilmesi için. Çiğdem Sezgin senaryoyu yazdı, okudum. O da çok ayrıntı insanıdır. Ben severim öyle ayrıntı insanlarını. Tek tek işledi her şeyi. Değiştirmesi gereken yerler olduğunda bunu o kadar güzel işleyip değiştirdi ve o kadar güzel şeyler koydu ki… Leyla’yı ilk anlattığında bu filmde oynamak istiyorum dedim, aşık oldum. Çok büyük emek var filmde. Benim için çok değerli. Yurtdışından da ödül geldi. Böyle bir işin içinde olmak gerçekten mutluluk verici. Keşke hep böyle senaryolar gelse. Keza Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” filmindeki İpek rolüm de böyle… Reha Erdem’le çalışmak da çok değerliydi.

 

BA: Bir de Craft Tiyatro deneyimi vardı?

ŞG: Craft Tiyatro güzel bir maceraydı. Önce atölye kuruldu, sonra sahne işi oldu. Yollarımız şimdi ayrıldı. Şu an devam ediyorlar, çok da iyi işler yapıyorlar. Ben kendi tiyatromuz olsun, kendimiz oyunlar çıkaralım demiştim.  Öyle de oldu.

 

BA: Özel tiyatrolarla devlet ve şehir tiyatrolarının genel dinamiğinden memnun musunuz? 3. Milli kültür şurasının raporuna göre devlet tiyatroları özerkleşecek ve özelleştirmeye gidecek denildi. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

ŞG: Devlet tiyatrosu ve şehir tiyatroları için baktığımızda ben özelleştirmenin ve özerkleşmenin doğru olduğunu düşünüyorum. Orada bir “ama “var. Nereye bağlı ve kim denetliyor? Repertuarı kim kuruyor? Oyuncular nasıl seçiliyor? Ödenek nasıl oluyor?  Bu soruların cevabı önemli. Yoksa bence doğru bir şey ama nasıl ilerlediği önemli.

 

BA: Geçtiğimiz yıl işten çıkartmalar yaşanmıştı.

ŞG: İşte orada ne oluyor, o önemli. Çünkü oyuncularını çalıştırırsın “şu para karşılığında” dersin. Ama oradaki oyuncularını uzaklaştırırken neleri göz önüne alıyorsun, nasıl davranıyorsun bu mühim. Sanat mı, başka şeyler mi? O konuda çok tartışmalı buluyorum.  Özel tiyatrolardan söz etmek gerekirse çok arttı. Çok da önemseyerek takip ettiklerim var içinde. Onların da ayakta kalabilme mücadelesi var açıkçası şu anda. Zor çünkü alternatif tiyatro yapmak. Craft Tiyatro’da onlardan biri. İkinci kat, Kumbaracı da öyle daha niceleri… Bu sadece İstanbul için değil sanırım, diğer şehirlerde de artıyor. Bu hakikaten çok umut verici bir şey. Farklı oyun yazarlarıyla tanışmak, farklı oyuncularla olmak, farklı tiyatro anlayışlarıyla da karşılaşmak önemli, çünkü değişen dönüşen bir dünyanın içindeyiz.

 

” ‘Canım bizim ülkemizden de bir şey olmaz ki’ yaklaşımı çok yanlış.”

BA: Güzel Sanatlar öğrencilerine de alan açılıyor bir anlamda. Ayrıca bitmek bilmeyen bir klişe de vardır ya, “tiyatroya gidilmiyor”. Özel tiyatroların sayısının artması, aslında bir anlamda bu alanda bir açlık olduğunun da göstergesi değil mi?

ŞG: Evet ben elimden geldiğince takip ediyorum ve seyircisi var, insanlar takip ediyor. Farklı bir tiyatro seyircisi ortaya çıkıyor. Çünkü bana şu kötü geliyor “canım bizim ülkemizden de bir şey olmaz ki” yaklaşımı çok yanlış. Hayır her şey değişiyor ve dönüşüyor. Önemli olan bunu olumlu yönde değiştirip dönüştürüyor olmak ve bu anlamda çok iyi tiyatrolar var. Devlet tarafından daha çok desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ödenekler çıkıyor ama hep aynı tiyatrolara.

 

BA: Avrupa Yakası hala izlenen, sosyal medyada güncel olarak konuşulan ülkenin en iyi komedi dizilerinden biriydi. Uzun soluklu bir işti. Fatoş karakterini konuşalım biraz. Sizin içinizde de bir Fatoş var mı? Bence her kadının içinde bir Fatoş var olmalı.

ŞG: Başta Gülse Birsel’den söz etmek gerekiyor. Bu projeyi o kadar güzel yazdı, o kadar güzel devam ettirdi ki… O kadronun bir araya gelişi de mükemmeldi. Karakterler çok oturdu, kan tuttu. Gülse çok zeki bir kadın. Aynı zamanda oyuncunun nereye kadar, ne yapabileceğine çok hakim. O yüzden bu kadar başarılı oldu bence. O karakteri çok rahat oynuyorsun. Hiç gerginlik yok. Çünkü o hem senden çıkmış oluyor hem de Gülse’nin yarattığından bir harman, bir kaynaşma doğuyor. Çok iyi bir gözlemci aynı zamanda Gülse. Fatoş’a gelince… Her kadının içerisinde bir Fatoş var. O karakteri yazmak da oynamak da çok cesurca. Komik bir çapkınlığı var. Arkadaşlarına çok bağlı. O yapmacıkmış gibi duran hayatının içerisinde çok samimi, neyse o olan bir karakter. Ben de arada bir izliyorum, unutmuşum bazı şeyleri, neler yapmışız diyorum. Kahkaha ile gülerken buldum geçenlerde kendimi. Çok komik olmasıyla beraber bir şeyler de anlatıyor.

 

BA: Bence kesinlikle içinde kara mizah vardı. Gündeme dair göndermeler içeriyordu.

ŞG: İnsana dair, topluma, güncel hayata, gündeme dair her şeyi o kadar güzel harmanlamıştı ki, bence en büyük başarısının, hala konuşuluyor olmasının en büyük nedeni de o.

 

BA: Komediyi bu kadar uzatabilmek de zor olsa gerek?

ŞG: Çok zor kesinlikle. Çünkü başladığımızda daha kısa süre için çekerken, süreler uzatıldı. Şimdi dönüp bakıp değerlendirdiğimde çok zor hakikaten. Kendi hayatıma, kariyerime baktığımda da içinde olmaktan çok mutlu olduğum işlerde olmuşum. Şanslıyım! Çok iyi oyuncularla çalışmışım. Oyun atölyelerinde, tiyatroda, sinemada… İnsan tabii ki kendi de yaratıyor emek vererek ama bir yandan da çok güzel kesişmeler olmuş.

 

BA: Gülse Birsel’le yeni bir projede bir araya gelme ihtimaliniz var mı yakın zamanda?

ŞG: O benim arkadaşım. Arkadaşımla o tip ilişkilere girmek çok doğru değil ama keşke öyle bir şey olsa tabii ki de çok isterim. Çünkü her şeyine güveniyorum.

 

“Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum.”

BA: Instagram hesabınızı karıştırdım biraz. İstanbul fotoğrafları çekmeyi de sevdiğinizi görüyorum. Fotoğrafla aranız nasıl?  

ŞG: Ben fotoğrafı çok seviyorum. Boş bir dönemime geldi, okulda ana sanat dalım sinemaydı ama fotoğraf dersleri de gördüm. Bence bakmak, görmek ve kadrajı kurmak sinemayla da çok ilgili bir şey. Anlık yakaladığın şeyler çok değerli oluyor. Kadraj olarak çok iyi değildir belki ama bir andır. Ben bunu nasıl yakaladım dersin. Mesela Karaköy tarafına inmiştim birkaç çarşaflı kadın vardı, çok hoş görünüyorlardı. Bir su birikintisi vardı, ona bastılar. O an ışık, kadınlar, o kadar enteresandı ki döndüm çektim. Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Şu sıralar eskisi kadar çekmiyorum. Şimdi biraz senaryo yazmak, biraz fotoğraf çekmek, tekrar bunları yapmayı istiyorum açıkçası.

 

BA: Şehirlerle aranızda bağ kurar mısınız? Şehirlerin ruhu olduğuna inanır mısınız?

ŞG: Kesinlikle inanıyorum, şehirlerin ruhu var, kokusu var. Çoğu gittiğim şehre öncelikle öyle bakıyorum. Gezmeyi de seviyorum. Mesela Avrupa’da bazı kentler birbirine benzer ama ayrı şeyleri sevebilirsiniz. Dünyayı dolaşmak en büyük hayallerimden biri. Yolculuk yapmayı çok seviyorum. Biz turist olarak gittiğimizde genelde bize söylenen yerlerde dolaşırız. Ama inanın daha fazlası vardır. Gerçekten o şehrin insanlarının yaşadığı yerlerde, onlarla oturup yemek yiyip sohbet edebiliyor musun bu önemli. Şehrin ruhunu oluşturan o. İnsanlar, yapılar, kokusu, kültürü, nasıl yaşadıkları, bütün bunlar bir bütün. Bazen bakıyorsun keşfedilecek çok şey var şehirde, bazılarında ise bunu göremiyorsun, çok benzer diğerleriyle. Mesela bir şehir var Antwerp. Belçika’da. Sadece çikolata kokuyor şehir. Her yerde waffle ve çikolata var ve öyle kokuyor. Bu kokuları duyunca hep aklıma orası geliyor. Brugge da öyle bir yer. Mesela Meksika’ya gittim, orası da çok değişik bir yer, düşük oktav benzin kokuyor. Amerika’da da var bu biraz. Peki kültürü? Mesela Kore sarımsak kokuyor. Keşfedilecek çok şey var. Hep gidilecek yerler var diyorum o yüzden. Bu hayatımızda da geçerli, görülecek çok hayat var. Bu beni heyecanlandırıyor.

 

BA: İstiklal’de bir sahafta gerçekleştiriyoruz bu sohbeti. Tam da yerindeyken edebiyatla, okumakla aranız nasıl?

ŞG: Benim tam da kendimi eleştirdiğim konulardan biri bu. Bir ara 3-4 kitabı aynı anda okuyup hiçbirini birbirine karıştırmadan giden biriydim. Fakat bir süredir maalesef giderek daha az okuyan biri oldum. Yeniden daha fazla okumaya yönelmekte kararlıyım. Çocukluğumda okuduğum kitaplarla kendimi biçimlendirdim. Tabii ki çevre ve aile de besleyici fakat kitaplar, küçücük yaşlarımdan beri bana o kadar hayal kurdurttu ki o yüzden çok değerli. Hala okuyorum fakat eskisi gibi değil.

 

BA:  Şu yönetmenle çalışmak isterim dediğiniz isimler var mı?

ŞG: Tabii ki herkesin sayacağı bir kaç isim vardır. Oyuncuların çalışmak istediği yönetmenlere kendilerini hatırlatmaları gibi geliyor. Çalışmayı çok sevdiğim, tekrar çalışmak istediğim yönetmenler var elbette.

 

BA: En azından yabancı birkaç isim duyarım diye düşünmüştüm.

ŞG: Ha ha ha! Peki o zaman, Almadovar’la Tarantino ile çalışmayı çok isterdim diyeyim.

 

“Tiyatro düşünüyor ve yapmayı çok istiyorum.”

BA:  Şu an bir Tv dizisi var, “Adı Efsane” oradasınız. Yeni projeler olacak mı?

ŞG: Adı Efsane bitecek. Çok kısa bir süre sonra final yapacağız.  Daha sonrası için yeni bir hayat var önümde, yeni bir yere taşınıyorum.  İstanbul’la bağımı hiçbir şekilde koparmayacağım tabii ki. Geçen yıl oynadığım oyun arada da olsa devam edecek. Belki yine tiyatro yapabilirim.  Tiyatro düşünüyor ve yapmayı çok istiyorum.  Dizi, sinema yeni bir teklif gelir, içime de sinerse ve tabii onlar da isterse, keyifle çalışırım elbette…  Şimdi görünen o ki sadece taşınmayla uğraşacağım. Gitmek istediğim birkaç yer var. Sanırım oralara gideceğiz.

 

BA: Çok teşekkür ederim.

ŞG: Ben teşekkür ederim.