Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 41

”Yeni Kuşak Bilgiden Yana Zengin, Deneyimden Yana Fakir”

0

İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi, öğrenci ve yaşam koçu, zarif ve naif bir hanımefendi olan Melda Ağaoğlu ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Melda Hoca bize, hem anne hem de eğitimci gözüyle; X-Y-Z kuşaklarını, ebeveyn- çocuk ilişkisinin nasıl olması gerektiğini, üniversite gençliğinin durumunu, “Y kuşağının” toplumsal olaylarda neden ön planda olduğunu anlattı. Koyu Beşiktaşlı hocamızdan, Kara-Kartal’ın son durumu hakkında bilgi almayı da ihmal etmedik tabi. “Beş çayı sohbeti” tadındaki Melda Ağaoğlu röportajımıza buyurun.

Uğur TEMEL (UT): Hocam öğrenci koçluğu nedir? 1

Melda AĞAOĞLU (MA): Öğrenci koçluğu, akademik yaşamda başarı becerilerini arttırmaya yönelik öğrenci ile koç arasında kurulan iş birliğidir. Öncelikle koçluğun amacından bahsetmek istiyorum. Koçluk, öğrencileri hedefleri doğrultusunda yönlendirmek, öğrencinin motivasyon ve hedefini belirleyerek, o hedefe doğru öğrenci ile işbirliği yapmak anlamına gelir. Koçluk aslında bu. Koçluk ile ilgili en çok karıştırılan şey, koçluk hedef göstermek demek değildir.

UT: Öğrenci koçları için, aynı zamanda da psikologtur diyebilir miyiz?

MA: Hayır, koçluk, psikologluk değildir. Psikologluk, doğuştan bugüne kadarki süreyi ele alır. Koçluk ise bugünü baz alarak gideceğin noktaya varma konusunda sana yardımcı olur, sana yol arkadaşlığı yapar. Yolu öğrenci ya da kişi kendisi belirliyor. Ben değil.

UT: Yani, öğrenci bir hedef koyuyor siz de o hedefe ulaşması için kendisine yol gösteriyorsunuz.

MA: Evet o hedefi koymasına yardımcı oluyorum. Armut piş ağzıma düş durumu biz de kesinlikle söz konusu değil. Üniversitede 16. senem. Her yıl yaklaşık 2 bin öğrencim oluyor. Akademisyen arkadaşlarımla nasıl bir yenilik yaparız, öğrencilerle temasımızı nasıl daha güçlü kılarız yönünde çeşitli arayışlar içindeyiz. Öğrenci koçluğu da benim tercihim oldu.

“ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ, İLKOKUL ÖĞRENCİSİNE BENZEMEZ”

UT: Nasıl öğrenci koçu oldunuz? Ne gibi eğitimler aldınız?

MA: Koçluk eğitiminden önce pedagojik formasyon aldım. Tüm eğitmenlerimizin bu eğitimi almalarının faydalı gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, formasyon dilini üniversite öğrencisine kullanmak zorundasınız. Üniversite öğrencisi, ilkokul öğrencisine benzemez. Siz onunla hem arkadaş hem de hocasınızdır. Dolayısıyla ben dilini kullanmayı formasyon eğitimiyle kazanıyorsunuz. Sonrasında ben biraz deli hocalardanım. Öğrencilere başka ne verebilirim diye düşündüm ve de Boğaziçi Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları eğitimi aldım. Bu eğitimi sektörün en iyi hocalarından aldım. Bu eğitimden sonra bu dersi de üniversitelerde nasıl verebilirim diye araştırma yaptım. Mesela son sınıflar için Cv Hazırlama Dersi verebilirdim. Bu ne eğitimi alırsa alsın, her öğrencinin alması gereken bir ders. Çünkü mezun olan öğrenciler sudan çıkmış balık gibi oluyorlar. Üniversite bu eğitime sıcak baktı fakat YÖK’ün böyle bir ders koyması gerekiyor. İşte önemli olan nokta bu. Koçluk yaparken de öğrencinin hangi eğitime ihtiyacı var sorusunu soruyorum. Aslında her öğrencinin mutlaka bir yeteneği vardır. Fakat ya bu yeteneğini gerçekleştirecek bir alan bulamıyordur ya da kendini henüz keşfetmemiştir. İşte biz koçluk yaparken aynı zamanda bunları da onlara vermeye çalışıyoruz. Sonrasında ben NLP eğitimi aldım. Aynı zamanda üniversitede de bu işi yaptığım için uygulama alanı fırsatı da yakalıyorum.

UT: Yani eğitim alırken bir yandan da staj yaptınız.

MA: Evet öyle. Çünkü Y kuşağı ile başka türlü baş edemezsiniz. Zehir gibiler. Biraz deli dolular. Hem koçluk hem de arkadaşlık yaparak onlarla bir denge yürütmeye çalışıyoruz.

UT: Öğrenciimg_6943 koçluğunda herhangi bir yaş sınırı var mı?

MA: Öğrenci koçluğu 10 yaşından itibaren başlar. Koçluk evresine gelebilmek için kişinin önce kendisini tanıması gerekiyor. Evet bir şeyi öğrenirsiniz fakat onu davranışlarınıza dönüştürebilmek de çok önemli. Mesela, yeni kuşak bilgi zengini fakat deneyim fakiri. Ben öğrencilerin interaktif katılımlarına da önem veriyorum. Öğrencilerle milli mücadele döneminde yaşadıkları yerdeki mücadeleyi anlatan fotoğraflar getirmelerini istedim. Biliyorsunuz İstanbul Üniversitesi kozmopolit bir üniversite. Türkiye’nin dört bir yanından öğrencimiz var. Onlara hedef belirledik ve fotoğraflar istedik. O kadar güzel bir iş ortaya çıktı ki. Hergele Meydanı’nda sergiler açtık.

“İLETİŞİM BİR FİKİR ALIŞVERİŞİDİR”

Sibel GÜLERSÖYLER (SY): Öğrenci koçluğunun diğer koçluk eğitimlerinden farkı nedir? Artıları nelerdir?

MA: Bir bütün olarak düşünmek lazım. Artıları var tabi kişinin motivasyonunu artırıyor.

UT: Hocam peki ebeveyn arkadaş gibi mi davranmalı yoksa Demokles’in Kılıcı gibi otoritesini hissettirmeli mi?

MA:  Y kuşağı baskıyı kabul etmiyor. Ardından da Z kuşağı dediğimiz kristal kuşak geliyor. Mesela sabah 23 yaşındaki oğlum bana, “Anne ben Barış Manço zamanında yaşayacak, Cem Karaca’nın konserlerine gidecektim. Bu devirde yaşamamalıydım” dedi. Y kuşağında X kuşağına yakın olanlar böyle düşünüyor. Çok akıllı Y kuşağı. Çocuğunuzla konuşurken onun bir yetişkin olduğunun farkına vararak konuşmalısınız. Emir kipi kullanmamalısınız. Öğrencinin ya da çocuğun fikrini almalısınız. Çünkü Y kuşağı katılımcı bir kuşak. X gibi değil. X kuşağı denileni yapar. Ona her şeyi yazılı vermelisiniz. Y kendisi üretmek istiyor. Özgür olmak istiyor. Siz evdeki ergeninize Demokles’in Kılıcı gibi durursanız bu durum ters teper.

UT: Y kuşağı ile  X kuşağını yaş gruplarına göre ayırırsak?xy

MA: X kuşağı 65-80li yıllar, Y kuşağı 80’li yıllardan 2000’li yıllara kadar olan süreci kapsar. Z kuşağı da 2000’li yıllardan günümüze gelen kuşağı kapsar.

SG:  Peki hocam, koçluk çalışmasıyla bir öğrencinin motivasyonunu artırmak mümkün müdür?

MA: Evet, kesinlikle mümkündür. Çünkü, öğrencinin tam olarak sorununun ne olduğu belirlenmelidir. Algı dağınıklığı olabilir, belli testleri var bunların.Çocuğun psikolojik bir durumu varsa onunla biz ilgilenmiyoruz, kendisini yönlendiriyoruz. Çocuklara öğrenmeyi zorluk olmaktan çıkartıp, keyifli bir hale getiriyoruz. Öğrenme zorunlu olursa verim alamazsınız.

Öğrenci kendi yeteneklerini o ortamda doğru bir şekilde uyguluyorsa başarılıdır. Çocuklarınızı kurslardan kurslara göndermeyin. Çocukları rahat bırakın. Teknoloji çocuğu olmasınlar.Teknoloji devleri bile çocuklarını artık organik okullara gönderiyorlar. İngiltere’de bulunan ‘Waldorf School of the Peninsula’ isimli okulda E-Bay, Google, Apple, Yahoo ve H-Packard gibi dünya devlerinin çocukları eğitim görüyor.

SG: Ebeveynler, eğitim sistemi içindeki çocuklarına nasıl davranmalı? Onlara ne gibi öğütlerde bulunursunuz?

MA: Aileler, çocuklarına emir kipiyle davranmasınlar. Katılımcı bir anlayış sergileyecekler. Dikte etmek onu aileden uzaklaştırır, arkadaşlarına yakınlaştırır. Çünkü çocuk arkadaşlarının yanında kendini özgür hissediyor. Evde otorite vardır, arkadaşlarının yanında eşitlik ve sosyallik vardır. Tabi tercih ne olur tahmin edin Onu orada dinliyorlar. Aileden uzaklaşan çocuk, çeşitli arayışlar içine giriyor. Ergenliğin en büyük belası madde kullanımı. Çocuklarınızla iletişim kurun.

UT: Psikologluk ile yaşam koçu arasındaki fark nedir diye sorsak?

MA: Öğrenci koçu, öğrencilere hedef bulmada yol açar. Yaşam koçu da öğrencinin yerine bireyi koyunca anlam kazanır..Buradaki en önemli nokta, kişinin istemesi.Kendine hedef koymakta zorlanan, iletişim sıkıntısı çeken herkes bir yaşam koçu ile görüşmeli.

SG: Hocam, kişinin kendisine yaşam koçu diyebilmesi için nasıl bir bilgi birikimine sahip olması gerekiyor?

MA: Kişilerde şöyle bir algı var. Şişman olan diyetisyene gitmem. Onu herhangi bir hastalığı olanları ayrı tutarsak. Sizin eğitiminiz  elbette çok önemli. Benim bu eğitimi verirken aynı zamanda üniversitede hoca olmam, tamamlayıcı etken oluyor. Yani, öğrenci açısından inandırıcılığı, güvenilirliği daha yüksek oluyor. NLP pedagojik formasyon ve koçluk eğitimi şart.

“TÜRKİYE’DEKİ ŞANSLI AZINLIK GRUBUNDANIM”

img_6941SG: Öğrenci koçu kelimesi insanların aklına pazarlamacı algısı yaratıyor. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MA: Burada bir algı yönetimi var. Bu olaya pazarlamacılık açısından bakmamak gerekiyor. Zaten koç arayan kişiler bir bilgi birikimine sahip olan kişiler. Bizleri, araştırarak geliyorlar. Burada hemen elmanın arasından armut sıyrılıyor. Biz burada insanla uğraşıyoruz, her şey para değil. Doğru yönlendirilmiş bir bireyin gelecek nesile de faydası olacaktır. Ben  Türkiye’deki şanslı azınlık grubundanım. Çünkü, sevdiğim işi yapıyorum.

UT: Dünyanın en köklü üniversitelerinin birisinde hocasınız. Üniversitelerin durumu nasıl?

MA:Ben Y kuşağını seviyorum. Çok zekiler. Özgüvenleri kontrolsüz. Öğrencim için her taşın altına elimi sokarım. Kötü değiller diyebilirim.

UT: Peki nasıl entegre oluyorsunuz?

MA: Evdeki Y kuşağımdan antrenmanlıyım. (gülüyor) Bir adım sonrasını düşünebildiğiniz sürece, onlara daha kolay yaklaşarak daha hızlı bir şekilde entegre olabiliyorsunuz.

SG: Y kuşağını X kuşağından ne ayırıyor? 80 sonrasının apolitikliği mi?

MA: Ben apolitik olduklarını düşünmüyorum. X kuşağına göre, Y kuşağı daha örgütlü. X kuşağı bana dokunmayan yılan bin yaşasın modundayken Y kuşağı böyle bir şey düşünmüyor. Y kuşağı hata kabul etmiyor. X kuşağı öyle değil. Daha garanticiler. X kuşağında aidiyet duygusu olduğu için örgütlenmeleri zor oluyor.

SG: Gezi sonrası Y kuşağının da politikleştiğini söyleyebilir miyiz öyleyse?

MA: Evet, diyebiliriz. Gezi döneminde herkes sokaklardaydı.

UT: Y kuşağı yaş olarak X kuşağına yaklaştıkça, sizce onlar gibi mi davranacak?

MA: Hayır Y kuşağı her zaman eğitimli olacak. Çok yönlü oldukları için yaşları ilerledikçe daha donanımlı olacaklar.

UT: Yani Y kuşağı teknolojiyle bütünleşecek savında mısınız?y

MA: Evet, tabi Z kuşağı gibi elinde tabletle doğmasa da teknolojiyle adaptasyonda zorluk yaşamayacak.

UT: Y kuşağında nostaljiye dönüş var. Siz bu dönüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

MA: Y kuşağını dönem dönem incelediğiniz zaman, Z kuşağına da X kuşağına da yakın olanları var. Nostalji her zaman devam ediyor. Mesela oğlum, benim bile bilmediğim Zeki Müren şarkılarını ezbere biliyor. Bu algılarının yüksek oluşuyla ilgili. Dünyaya at gözlüğüyle bakmıyorlar. O yüzden çok yönlüler.

UT: Hocam, son olarak sizin koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğunuzu biliyoruz. Ne olur bu sene Beşiktaş’ın durumu?

MA: Elbette şampiyon olacağız. (gülüşmeler)

UT: Peki hocam, Beşiktaş’ın Çarşı grubu hangi kuşaktan?

MA: Beşiktaşlı olmak bir ruhtur. Yediden yetmişe herkes bu ruha aittir. Minik kartallarımız da Z kuşağından gümbür gümbür geliyor.

 

 

“Maça İğneyle Çıkıp Maç Sonunu Zor Getiren Futbolcular Var”

0

Spor deyince aklımıza Futbol gelse de aslında tüm takım sporlarının ve bireysel sporcuların ekibinde olması gereken “Spor hekimliği” konusunda, Spor Hekimi, Uzman Doktor Sertaç Yakal’la röportaj yaptık. Günde kaç litre su içilmesinden, dopinge kadar her şeyi konuştuk Sertaç Hoca’yla. Amatöründen profesyoneline, sporla ilgilenen herkesin okuması gereken bir keyifli sohbete buyurun…

UĞUR TEMEL (UT): Caner Erkin’in sakatlanmasıyla başlayalım. Biz televizyonlarda çok zorlanacak bir pozisyon olarak göremedik, ama aşil tendon sakatlığı teşhisi konuldu. Caner’in 6 ay futboldan uzak kalacağı söyleniyor. Aşil tendon sakatlığı nedir?caner

SERTAÇ YAKAL (SY): Aslında aşil tendon sakatlıkları farklı şekilde sınıflandırabilir. Tendon problemleri, tendinitler, travmaya bağlı sakatlıklar, aşırı zorlanmaya bağlı sakatlıklar olabilir ya da Caner’de olduğu gibi aşil tendonrüptürü(yırtılması) dediğimiz ameliyatlık durum görülebilir. Net bir neden söylemek mümkün değil. Dejenerasyon zemininde ortaya çıkan bir problem. Yani aşil tendonundaki zedelenmenin sürekli üstüne gidilmesiyle oluşabilir. Ağrı şikayeti olan bir sporcuya şikayetleri ortadan kaldırmak için sürekli steroid enjeksiyonu yapmak, antrenmanlara ara vermeyip dinlememek, dejeneratif zemini zedeleyerek kopmalara neden olur. Aslında bu tür sorunları sadece sporcular yaşamıyor. Günlük hayatta spor yapmayan insanların da başına gelebilir. Özellikle spor yapmayan, kas esnekliğini kaybetmiş ve biyomekanik problemi olan kişilerde de görülebilir. Yıllar önce poliklinikte muayene ettiğim bir hastamın aşil tendonu arabasının bagajını kapatırken kopmuştu.

UT: Kas yaralanmaları için ne düşünüyorsunuz? Nedir bu kas yaralanmaları?

SY: Kas yaralanmalarını basit bir zorlanmadan total yırtığa kadar geniş bir yelpazede değerlendirmek mümkün. Bu yaralanmalar travmatik ya da non-travmatik olabilir. Fakültede verilen eğitimden yola çıkarsak ilk öğretilenlerden biri “hastalık yoktur, hasta vardır” sporcunun fizyolojik yapısına göre tedavi süreci ve aynı zamanda sahaya dönüş süresi değişken olabiliyor. Ancak bireysel farklılıkları gözardı edersek kitabi bilgi olarak sahaya dönüş zamanları, grade 1 yırtıkta 2-3 hafta, grade 2 yırtıkta 3-6 hafta ve grade 3 yırtıkta 6-12 hafta arasında sürebiliyor. Kişinin fizyolojik yapısına göre tedavi süresi ve hatta tedavi yöntemi bile değişebiliyor.

 

Ediz Bahtiyaroğlu Vakası

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Prof. Dr. Erdem Kaşıkçıoğlu 14.01.2013 tarihinde Radikal Gazetesinde yayınlanan bir yazısında ‘’Son 10 yılda 150 futbolcu kalp krizi geçirdi.’’ demişti. En yakın örnek 22 yaşındaki Ediz Bahtiyaroğlu. Genç ve zinde futbolcular neden kalp krizi geçirir? Bu sorunun önüne nasıl geçilir? Kulüpler ve futbolcular neler yapmalı?

edizSY: Bu tür krizleri önlemek için en önemli yöntem spora katılım öncesi değerlendirme. Dört dörtlük bir değerlendirme yapılması gerekiyor. Sporcunun herhangi bir kardiyak probleminin olup olmadığının çok iyi araştırılması gerekiyor. Tabii ki yapılan testler ile sorun var mı, yok mu yüzde yüz ortaya konamayabiliyor. Ancak yüksek oranda tespit edilebiliyor. Yani en azından istirahat elektrosu, efor testi ve bu testlerde bir sorun görüldüğünde ileri düzeylerdeki testler olarak ekokardiyografi, kardiyak MR gibi testler yapılıp sahalarda yaşanan ölümlerin önüne geçebilmek mümkün. Spora başlarken ve sonrasında sporcuya düzenli olarak uygulanan bu tür testler sorunları en aza indirgeyecek hatta önüne bile geçecektir.

 

 

Sporcu İçecekleri

ED: Uzun yıllardır sporcu olan olmayan herkesin ucundan kıyısından kullandığı sporcu içecekleri için ne düşünüyorsunuz? Sizce gerçekten gerekliler mi? Fiziki olarak katkıları var mı?

SY: Bu içecekleri ikiye ayırabiliriz. Enerji içecekleri ve sporcu içecekleri. Sporcu içecekleri sıvı desteği, enerji, vitamin ve mineral kaybının önüne geçmek için kullanılabilecek içecekler. Ama enerji içeceklerinin sporcular tarafından kullanılmasını son derece yanlış buluyorum. Çünkü içerdikleri kafein miktarı, üretildiği yerler gibi çok fazla aşırılığı ve bilinmezlikleri var. Ayrıca alınan kafein kardiyak çarpıntılara neden olabiliyor. Daha enerjik hissediyorsunuz ama kalbiniz daha hızlı atıyor. Üstelik kafeinin diüretik etkisi ile sıvı kaybını da arttırdığı bir gerçek. Kullanılmasını önermiyoruz. Sporcu içecekleri yani ‘’Sporcu İçeceği’’ ibaresi bulunan piyasada bulunan içecekler kullanılabilir. Yalnız takım sporları bir kenara bırakırsak, bireysel sporlarla uğraşan sporcular bu destekleri evde basit yöntemlerle yaptıkları içeceklerle sağlayabilirler. Sade sodayı açıp gazından arındırdıktan sonra biraz elma suyu ve biraz da limon suyu ekledikten sonra sporcular bunu tüketebilirler. Aynı desteği sağlayacaktır. Sporcuların aslında en çok dikkat etmesi gereken şey sıvı kaybını önlemek. Sporcu olmayan 70 kilo bir insan bile günde ortalama 2-2,5 litre su içmelidir.
Spor yapan biri için ise antrenman boyunca yarım saatte bir ilave yarım litre daha su içmelidir. Günlük yaşamda ise içilen bir bardak çay için fazladan bir bardak su, bir bardak kahve için ekstra dört bardak su tüketilmelidir. Az önceki soruda adı geçen hocam Erdem Kaşıkçıoğlu’nun takip ettiği bir sporcu sadece su tüketimini düzenleyerek Avrasya Maratonu’ndaki derecesini yirminciliklerden ilk beş seviyelerine getiriyor. Su tüketimi sadece genel sağlığın korunmasında değil, performans artışında da bu düzeyde önemli.

ED: Spor ne kadar fiziksel bir etkinlik olsa da sporcular mental açıdan da çok yorulduğunu görüyoruz. Mental ve psikolojik olarak sporculara iyi hissettirmek için neler yapılabilir? Türkiye’de bu konuda çalışmalar nelerdir?

SY: UEFA kriterleri doğrultusunda bir takımın başında sağlık kurulu olması sağlık kurulunun belli bir yapılanma içerisinde olması gerekiyor. Takım doktoru, konsültan hekimleri, sporcu diyetisyeni ve spor psikoloğu da ekibin içinde yer almalı. Türkiye’de ne kadar yaygındır bilmiyorum ama artık olması şart.

Doping Kullanımı

GEPA-0308062311 - PARIS,FRANKREICH,03.AUG.06 - SPORT DIVERS - Features zum Thema Doping. Bild zeigt eine Spritze und Medikamente. Foto: GEPA pictures/ Panoramic/ Autissier-Robinot - Achtung - Nutzungsrechte nur fuer oesterreichische Kunden ATTENTION - COPYRIGHT ONLY FOR AUSTRIAN CLIENTSUT: Özellikle son yıllarda hem Türk sporculardan hem yabancı sporculardan pek çok doping haberi duyduk. Bu prosedür nasıl işliyor? Sporcular bile bile mi lades diyor?

SY: Doping kontrolü yapan uluslararası bir oluşum var. WADA, yani, ‘’Dünya Anti Doping Ajansı’’. Bunun yanı sıra ülkemizde de bu işi “Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi” yürütüyor. Uluslararası müsabakalar başta olmak üzere çok sayıda branşta yerel liglere kadar doping kontrolü yapıyor. WADA her yıl yenilenen bir yasaklılar listesi yayınlıyor. Performans arttırdığı aşikar olan her tür egzojen madde bu listede yer alıyor. Doping olayı aslında yakalanmamak üzerine kurulan bir olay. Bir sporcunun yakalandığı bir madde önümüzde ki yıl sporcular tarafından kullanılmıyor alternatif dopingler aranıyor. WADA son yıllarda çalışmalarını bu maddeleri tespit etmek üzere yoğunlaştırdı. Ne kadar bu oluşum dopingi yakalamaya çalışsa da; Milli takımlar, kulüpler ya da bireysel olarak sporcular o kadar yakalanmamaya çalışıyor. Özellikle kısa mesafeli yarışlarda kazananı saliseler belirliyor ve bu performans arttıran maddeler saliseleri lehinize çeviriyor. Bence son yıllarda Çin’in başarısı sorgulanmalı.

 

Çin’den önce Sovyetler bu olaylarla çok çalkalandı. Tedavi amaçlı kullanılan ilaçlar da doping kapsamına girebiliyor. Örneğin astım tedavisinde kullanılan kısa etkili beta-2 agonist ilaçlar belli bir doza kadar doping sayılmaz. Ancak günlük dozu belirtilen miktarın üzerine çıktığında doping olarak değerlendirilir. Bu sorunu yaşamamak için ilacı kullanmadan önce hekim kontrolünde TAKİ yani ‘’Tedavi Amaçlı Kullanım İstisnası’’ bu formu doldurulmalı sporcunun ilacı kullanmayacağı takdirde işini yapamayacağı belirtilmeli ve yetkili kurumlara iletilmelidir. Doping ilaçlarının etkisine gelecek olursak. Aylar belki yıllar sürebilir. İlaca göre bu süre değişkendir. Grip ilacı gibi kısa etkili maddeler maksimum bir hafta içinde vücuttan atılır. İlacın hızlı atılması için kullanılan ilave ilaçlarda WADA tarafından doping olarak kabul edilir.

 

Süper Lig’teki Sakatlıkların Çok Olmasının Sebebi

UT: Süper Lig’teki 3 büyük takımın 9.haftaya kadar 33 futbolcusu sakatlanmış. Bu çok ciddi bir rakam değil mi? Bu kadar çok sakatlığın sebebi ne olabilir?

SY: Aslında bunu iç ve dış etkenler olarak ikiye ayırabiliriz. Yani sporcuya bağlı kaynaklar da olabilir. Mental yorgunluğu, fiziksel yorgunluğu, kendine iyi bakmaması, zan altında bırakmak istemem ama gece hayatı, biyomekaniği, daha önce geçirdiği sakatlıklar ve ona bağlı olarak tedavi süreçleri, yanlış antrenman planlanmış olması, aşırı yüklenmeler hepsi sakatlığa sebep olabilir. Takım sporlarında bireysel verilerin ve kapasitelerin dikkate alınması bu sorunların bir nebze de olsa önüne geçecektir. Sağlık ekipleri sporcuların fiziksel kapasitelerini antrenör bilgisi dahilinde değerlendirerek görevinin koruyucu hekimlik kısmını yerine getirir. Avrupalı futbolcu çok daha bilinçli bu konuda. Kendilerine çok daha iyi bakıyorlar, vücutlarından para kazandıklarının farkındalar. Ufak bir ağrıları olduğunda daha kötüye gitmemesi için dinleniyorlar, maça çıkmama inisiyatiflerini kullanıyorlar. Türk futbolcular biraz daha gazla çalışıyorlar gibi. Ağrıdan ölse bile bu maçı çıkartayım diye düşünüp, maça iğneyle çıkıp maç sonunu zor getiren pek çok Türk oyuncu var. Amatör düzeylerde bu örnekler çok daha fazla. Kendilerini ispat etme çabasındalar. Bunun en önemli sebebi de Türkiye’de altyapılarda sakatlanan genç oyuncuların hemen harcanıp, kalan sağlar bizimdir mantığının hakim olması.

UT: Zaman zaman milli takımlar seviyesinde doktorluk yaptınız. Takımların doktorları ne yapar?sakatlik

SY: Koruyucu hekimlik yaparlar. Sporcunun sakatlanmaması için uğraş verirler, en öncelikli görevleri aslında budur. Maç sırasında oluşan bir sakatlıkta ilk müdahaleyi sahada yaparlar. Teknik ekiple beraber antrenman düzenine, fizyoterapist ile beraber rehabilitasyon sürecine, takım diyetisyeni ile beraber beslenme programını organize ederler. Özellikle alt düzeylerde takım doktoru tüm sağlık işlerini ve tüm beslenme programını düzenlemekle yükümlüdür. Tüm ekibin uzmanlardan oluştuğu Süper Lig takımları bile bir elin parmaklarını geçmez. Ayrıca her takım doktoru, spor hekimi değildir. Pratisyen hekim bile federasyonun açtığı kurslara katılıp takım doktoru olabilir ve takım doktoruyum pek tabi diyebilir. Ancak spor hekimliği 6 yıl tıp fakültesi eğitiminin ardından Tıpta Uzmanlık Sınavı ile hak kazanılan 4 yıllık uzmanlık eğitimiyle alınır. Şu an Türkiye’de 132 tane uzman sporcu hekimi bulunmaktadır.

UT: Olimpiyatlarda Phelps’in yaptığı kupa tedavisi çok konuşuldu. Alternatif tıp uygulamalarının sporcu sağlığında yeri nedir?

SY: Kupa tedavisi, eğer alternatif tıp içinde değerlendirilirse akupunktur mesela tabii ki kullanılabilir. Aslında bakarsınız alternatif tıp modern tıptan daha önce yani aslında modern tıp alternatif tıbbın alternatifi gibi bir paradoks da var. Tıpta öğretilen ‘’önce zarar verme’’ kuralına uygunsa alternatif tıp tabii ki kullanılabilir.

PRP Uygulamaları

UT: Son yıllarda PRP uygulamaları gündemde. Nedir PRP uygulaması?

SY: PRP, Trombositten Zenginleştirilmiş Plazma. PRP uygulaması şu anda ülkemizde pek çok tedavi için kullanılıyor. Dolgu için, kellik için, cilt sorunları için bizim branşımızda inceleyecek olursak; kas yaralanmaları, eklem içi tedaviler için kişinin kanı alınıp santrifüj edilip, trombositlerin yoğunlaştığı bölüm alınıp yaralanmanın olduğu bölgeye enjekte edilir. Böylece tedavi sürecini hızlandırmış oluyoruz. Birçok tedavide kullanılıyor. Bana kalırsa bu yaygın kullanımın ticari bir tarafı da yok değil. Bu uygulamanın hiçbir zararı yok sonuçta kişinin kendi kanı, ancak her şeye iyi geliyormuş gibi kullanılmasına gerek var mı tartışmaya açık bir konu.

ED: Ülkemizde pek çok belediye parklara spor aletleri koyuyor. Bu aletlerin bilinçli kullanıldığını düşünüyor musunuz?

parkSY: Kesinlikle bilinçli kullanıldığını düşünmüyorum. Yine spor hekimliği üzerinden örnek vereyim. İki farklı biyomekaniğe sahip insana vereceğiniz spor farklıdır. 30 yaşındaki bir insan ile 70 yaşındaki bir insanın diz egzersizi farklı olacaktır. Parklarda olan spor aletlerini genel olarak belli bir yaş üstü insanlar kullanıyor. Ve bu spor salonunda bulunan aletlerden kopyalanmış aletler pek çok sakatlığa sebebiyet veriyor. Çünkü eğitmen yok ya da insanlarda spor bilinci yok. Parklarda bulunan bisikletlerde yarım saat egzersiz yapmaya çalışmak inanın hiçbir fayda etmiyor, sadece eklemlere fazla yük bindirip sakatlıklara sebebiyet verebiliyor. Biz sporu bilinçli tüketmiyoruz. Birkaç sene önce sağlık bakanlığı ‘’hareket et’’ sloganıyla bir kampanya başlatmıştı. Çok doğru ve güzel bir kampanya. Birçok hastalığın önüne geçmek için hareket etmek gerekiyor. O kampanyanın reklamlarında bile fazla kiloya sahip bir vatandaş can havliyle yürüyordu. Evet harekete geçin ama bir hekime danışıp öyle geçin demek daha doğru olur.

ED: Sorumun somut olarak sunabilmek için bir örnekle sormak istiyorum. Bir dönem Fenerbahçe’de maç başlar Semih Şentürk ısınmaya giderdi. Maçın 60. dakikasına kadar ısınan Semih, son 20 dakika oyuna girer ve harika işlerde yapardı. Gerçekten bu kadar ısınmaya gerek var mı?

SY: Emin olun ısınmaya maç başında gönderilen oyuncu belki belli bir süre ısınıyor ama o kadar süre durmadan ısınmıyor. Maç öncesi zaten bir ısınma periyodu geçiriyor bu oyuncular. Ortalama her sporcu yaklaşık 15-20 dakika civarında ısınır, şayet kası geç ısınan bir futbolcuysa ısınmayı biraz daha uzun tutabilir. Yani Semih evet ısınıyordu ama dediğim ısınma sürelerinden sonra maçı farklı yerden izliyordu diyebiliriz. Isınmak amacıyla farklı egzersizler yapmak mümkün. Sporcu koşabilir, açma germe hareketleri yapılabilir ya da kombine egzersiz yapabilir. Sporcular karakteristik fiziksel özelliklerine göre ısınabilir.

UT: Türkiye’de sporcu sağlığı, Dünya’ya kıyasla ne durumda?img_4395

SY: Türkiye’de sporcu sağlığı açısından çalışan meslektaşlarım, takım doktorları gibi sporcu sağlığı ile ilgilenen uzmanların metotları dünyadaki uygulamalarla aynı seviyede. Ancak sporcunun kendisinin, ailesinin ya da kulüplerin ne kadar önem verdiği tartışılır. Spor ülkemizde lüks tüketim olduğu için sporcunun, spor öncesi değerlendirmeye alınması için belli bir miktar ücret ödemesi gerekiyor. Çünkü bir hastalığınız yoksa bu kontroller SGK tarafından karşılanmıyor. Sporcu gözünden baktığınız zaman ya spor yapmama engel bir sorun çıkarsa korkusu ön planda. Ailesinin gözünden bakacak olursak alt tarafı bir imza, o kadar parayı neden veriyoruz düşüncesi karşımıza çıkabiliyor. Klinikler bazında düşünürsek iş ne kadar kusursuz yapılıyor tartışılır. Ufak detaylar gözden kaçtığı anda Ediz örneği gibi üzücü olaylarla karşılaşıyoruz. Yapılan iş ve atılan imzanın sorumluluğu düşünülürse, ne kadar ciddi bir işle uğraşıldığının farkına varmak daha kolay olacaktır. Sonuçta “modern çağın gladyatörleri” olarak adlandırılan genç sporcularının yaşamının maliyetini karşılayabilecek bir fiyatlandırma yapabilmek mümkün değil. Dünya ile kıyas yapacak olursak en azından İstanbul Tıp Fakültesi için bizim yaptığımız uygulamalar diğer ülkelerden çok ileride. ABD’de bu uygulama sadece sözlü sorgu ve fizik muayene. Yapılan her ekstra kontrol için 20-50 dolar arası ekstra ücret alınıyor. İleri tetkiklerde yapıldığında rakam binlerce dolarları buluyor. İtalya’da sözlü sorgu, fiziki temek muayene ve EKG rutin uygulamada var. Bizim kliniklerimizde ise sözlü sorgu, fizik muayene, solunum fonksiyon testi, efor testi ve kan tahlili standart yaptığımız uygulamalar. Yani bizden spor yapmasında sakınca yoktur raporu almak çok daha zor. Çünkü milyonların gözü önünde ihmallerden dolayı kaybedilen sporcunun onayını veren kliniği çok ciddi sorgularlar, soruşturma geçirir ve yaptığınız testler incelenir ihmal veya atladığınız bir detay varsa hukuki olarak ceza bile alabilirsiniz.

UT: 132 spor hekimiyiz Türkiye’de dediniz. Hangi hastanelerde bu birim mevcut?

SY: Üniversite düzeyinde asistan yetiştiren belli başlı hastaneler var. İstanbul Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül, Uludağ Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Hacettepe, Kayseri ve Isparta’da Spor Hekimliği Anabilim Dalı var. Asistan düzeyinde mezun olan arkadaşlar farklı illere atanıyor. Ayrıca İstanbul’da farklı eğitim araştırma hastanelerinde de spor hekimleri görev yapıyor. Erenköy Fizik Tedavi Hastanesi, Baltalimanı, 70. Yıl Fizik tedavi Hastanesi, Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim Araştırma Hastanesinde spor hekimliği polikliniği var.İlgisi olan arkadaşlara kesinlikle öneririm. Çok keyif alabilecekleri bir branş. Kendinize vakit ayırabileceğiniz, bir takım doktoruysanız şayet yurtiçinde ve yurtdışında farklı yerler gezip görebileceğiniz bir branş.

“İnsanlığın Birikimini, Bilimi Reddediyorlar”

Türkiye’de günümüz siyasi gündemi, kadrolaşma, yeterli bütçelerin sağlanamaması gibi nedenlerle bilim yapmak çok düşük seviyede. Hele bilimsel yayınlar, bilimsel dergiler yok denecek kadar az. Türkiye’nin bugün ender bilim dergilerinden Bilim Ütopya bu konuda başı çeken dergilerden birisi. 1993’te kurulan dergi 269.sayıya ulaştı. İlk sayısından bugüne kadar dergide Evrim Kuramı, doğa bilimlerindeki gelişmeler, bilim tarihi, Marksizm ve toplumsal mücadeleler, Türkiye’nin bilim politikaları, Doğu’da bilimin ve özgür düşüncenin yükselişi ve gerilemesi ile insanlığın aydınlanma, bilim ve uygarlık mirası gibi konularda yüzlerce makale yayınladı. Türkiye’de bilim dergiciliği denince akla ilk gelen dergilerden olan Bilim ve Ütopya’nın genç Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo ile Türkiye’de bilimi, yayın politikalarını, evrim tartışmalarını ve daha bir çok konuyu konuştuk.

Röportaj: Merve Gökhan

 

MERVE GÖKHAN (MG): Bilim ve Ütopya dergisinin kuruluş itibariyle yayın politikası nedir? Nasıl bir dergidir? Şimdiye kadar kaç sayısı çıktı?

EMRAH MARAŞO (EM): Bilim ve Ütopya Dergisi 1993 yılında Aydınlık gazetesinin eki olarak çıktı. 1 yıl boyunca bu şekilde yayınlandı. 1994 yılında gazete eki olmaktan çıktı ve aylık düzenli yayınlanan bir dergi haline geldi. Bu, derginin okurları ve yazarlarının katkılarıyla oldu. Çünkü Bilim ve Ütopya çıkarken önüne hedef olarak şunu koymuştu: Türkiye’nin bir bilim ve aydınlanma birikimi vardır. Bu birikim üniversitelerdedir ve biz bu birikime yaslanarak Türkiye’de bir bilim mücadelesi, bir aydınlanma mücadelesi yürüteceğiz. Dergimiz çıkarken çeşitli kampanyalar yürüttü ve örnek bir çalışma gösterdi. Çünkü Türkiye’de ulusal ölçekli bir dergi yayını yapmak istiyorsanız bir sermaye birikimine ihtiyacınız var. Ya sırtınızı büyük bir kuruma dayayacaksınız, örneğin bir şirket gibi veya TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik örneğinde olduğu gibi devlet kurumunun dergisi olarak çıkacaksınız. Bunların dışındaki seçenek bilimi ve aydınlanmayı kararlı olarak savunan bir kesimin yayını olmak. Bilim ve Ütopya bu üçüncü seçeneğin dergisi olarak ortaya çıktı. Şu anda 269. sayımızdayız. Bilim ve Ütopya amacını şöyle tanımlıyor: Bilimi hayatın merkezine çekmek. Atatürk’ün meşhur sözü var: “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir.” diye. Biz de Mustafa Kemal Atatürk’ün bu şiarından yola çıkarak yayın politikasını belirliyoruz. Türkiye’deki bilim ve aydınlanma mücadelesinin öncü yayını olarak tanımlıyoruz kendimizi. Çok çeşitli alanlarda yayın yapıyoruz. Sadece doğa bilimleri ya da sadece sosyal bilim dallarına hapsetmiyoruz kendimizi. Felsefeden temel bilimlere ve sosyal bilimlere uzanan bir yelpazede çıkıyor dergimiz. Bilim ve Ütopya dergisinin bu anlamda alanı çok geniş ama olmazsa olmazlarımız da var: Birincisi gericiliğe karşı mücadele, ikincisi postmodernizme karşı mücadele, üçüncüsü bilimin kötüye kullanımına karşı mücadele yani sahte bilimlere karşı mücadele. Örneğin kuantum mekaniğini bağlamından koparıp kuantum düşünce tekniği şeklinde yaygınlaştırmaya çalışıyorlar, bu bir safsata! Bu tür saptırmalara karşı mücadele Bilim ve Ütopya dergisinin ana görevlerinden biri; çünkü bilim dar bir teknik etkinlik değildir. Ya da bilim salt üretimciliğe indirgenemez. Bilim; yaşadığımız evreni, dünyayı, toplumu kavramada rakipsiz bir yol göstericidir.
MG: Türkiye’deki bilim dergilerinin eksikliğinin nedeni nedir? Bu anlamda dergi olarak en çok eleştiri aldığınız konular nelerdir?

EM: Türkiye’deki bilim dergilerinin eksikliği Türkiye’de bilim dergilerinin çok az olması. Türkiye’de hakikaten bir elin parmağını geçmeyecek kadar bilim dergisi var. Keşke böyle olmasa. Biz bu durumdan memnun değiliz çünkü ne kadar çok bilim dergisi çıkarsa bilim ortamımızın o kadar geliştiği ve bilime olan ilginin yoğun olduğunu görülür. Bu, Bilim ve Ütopya’nın da yararına olur özel anlamıyla, geniş anlamıyla ülkemizin, gençliğin ve halkımızın faydasınadır ve ilgilerin buraya doğru kaydığını gösterir. Bu bakımdan en büyük eksiklik bilim dergilerinin az olması ve bu Türkiye’de bilimin nasıl algılandığını, bilimin hangi yere oturtulduğunu gösteriyor ne yazık ki. Biz olumlu anlamda çok eleştiri alıyoruz, cesur bir yayın çizgisi izliyoruz. “Bu bize kızar, şu kapak dosyasını işlersek şu kesimlerden çok tepki alırız, bu sayıyı yapmayalım” gibi bir düşüncemiz yok. Aydınlanmacı bir tutum geliştirmek, bilimi yaygınlaştırmak ve bu çizgide devam etmek esas meselemiz. Dolayısıyla kimseden izin alan bir mücadele yürütmüyoruz. Bizim tek derdimiz başta da dediğim gibi bilimi hayatın merkezine çekmek ve bunun içinde elimizden gelen çabayı göstermek. Bilim ve Ütopya bu nedenle en başta Türkiye’deki bilim insanlarının ve okurlarının dergisi.
Devletin Bilime Teşviki Yeterli mi?

MG: Devletin bilime teşvikini yeterli buluyor musunuz?

1EM: Üniversitelerde çeşitli bölümlerde doktora yapan öğrencilere ve çeşitli düzeydeki akademisyenlere yönelik çeşitli teşvik programları var. Çevremizdeki bazı arkadaşlar da gerek bundan gerekse başka olanaklardan yararlanıyor. Ancak Türkiye’deki esas mesele bilime bireysel teşvik verilmesi değil bir bilim ortamının oluşturulması ve bilim politikasının geliştirilmesi. Türkiye’nin ulusal ve milli bir bilim politikası yok. Bu olmayınca da çeşitli alanlarda üniversitelerin çeşitli bölümlerinde bir takım faaliyetler yürütülüyor. Bu faaliyetler ne yazık ki birbirinden kopuk olarak yürütülüyor. Atatürk dönemiyle kıyasladığımızda o zaman Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu kuruldu ve milli bir bilim politikası oluşturulmaya çalışıldı. Ben Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunuyum. Atatürk o fakülteyi kurarken şunu gözetti: Türkiye’nin köklü bir tarihsel geçmişi vardır. Türk milletinin uygarlık kaynakları tarihin derinliklerindedir. Hititlere, Sümerlere sahip çıktı hatta bu uygarlıkların isimlerini kamu kurum ve kuruluşlarına verdi. Eti Bank ve Sümer Bank gibi… Dolayısıyla tarihsel bilinç, tarihsel kök yaratma çabasına girildi. Bu boş bir çaba değildi. Sadece propagandif bir etkinlikten ibaret değildi. Bilimsel temellerini inşa etmeye yöneldi ve saydığımız kurumlar bu bakışın sonucu olarak ortaya çıktı.

Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanlarını Türkiye’ye getirtti ve onlara muazzam bilim ortamı oluşturdu. Çok düşündürücüdür, o bilim insanları neden gelişmiş olan kapitalist ülkelere gitmediler de Türkiye’ye geldiler? Türkiye savaştan yeni çıkmış, ülkesini inşa ediyor, Osmanlı’nın borçlarını devralmış yeni yeni kendine gelen bir ülke. Gelişmiş değil; ama o hedefi önüne koymuş. Pek çok olumsuzluk var; ama bu bilim insanları Türkiye’yi tercih ediyor. Nedeni Türkiye’de çok düzgün bir bilim ortamının kurulacağının görülmesi. Biz size sağlıklı, bilimi hayatın merkezine koyan bilim ortamı, aydınlanma ortamı sağlayacağız vaadi ile geldi bu insanlar. Hakikaten de öyle oldu.

MG: Türkiye’de evrimle ilgili çalışmalardan ve bu çalışmaların ne tür tepkiler aldığından biraz bahseder misiniz?

EM: Evrim Türkiye’de eskiden beri tartışılan bir konu. Şimdi de üzerinde duruluyor, konuşuluyor ama 10 yıl öncesi kadar tartışılmıyor çünkü evrim artık hükmünü yürütüyor, kabul ettiriyor. Kabul ettirdiği için de bu yaratılışçı akımlardan çeşitli kesimler evrimle yaratılışçılığı bağdaştıran, “evrim kutsal kitaplarda da vardı” diyebileceğimiz görüşler öne sürebiliyorlar. Bu aynı zamanda evrimin zaferinin ne düzeyde olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra evrim çalışmaları Türkiye’de sürüyor: Biyolojiden tıbba antropolojiye kadar evrim her yerde, hayatımızın her alanında. İçtiğimiz ilaçtan antropologların kazdığı toprağın altına kadar. Halk kitlelerini bilinçlendirmek, daha doğrusu evrimle hayatın bağlantılarını kurmak gerekiyor. Çünkü evrim deyince alelade “Evrim var, yaratılış yok”, “Yaratılış var, evrim yok” gibi bir ikileme indirgiyoruz. Bu tartışmaları yürütelim, “Yürütmeyelim.” Demiyorum; ama bu tartışmaların sadece bu aşamada yürütülmemesi gerek, aşılması gerek. O da ancak bilimle, bilimin verilerinin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilir. Siz fosil buluyorsunuz, o fosilin yaş ölçümünü yapıyorsunuz, daha sonra insanların önüne koyuyorsunuz ve bundan bir sonuç çıkartıyorsunuz. Siz buradan çıkartılan sonuçları geniş kitlelere anlattığınızda, düzgün bir eğitim seferberliği başlattığınızda Türkiye’deki gericilik, dogmatizm gibi sorunların temelleri önemli ölçüde ortadan kalkar.

İnsanlığın Birikiminin Reddi

MG: Tabiat tarihi müzesinden insanın evrimi kısmının kaldırılması gibi birçok güncel konu üzerinden evrim teorisine karşı duruş mevcut. Sizin ise en çok yer verdiğiniz konulardan birisi evrim. Türkiye’de evrim çalışmalarına dair izlenimleriniz nelerdir?

EM: Tabiat Tarihi Müzesine yönelik uygulama çok ciddi. Bir kere insanlığın birikimini reddediyorsunuz. Peki müzecilik ne? Doğa tarihine, insanlık tarihine dair belli malzemeler çıkarılıyor, sınıflandırılıyor, bilgiler toplanıyor, karşılaştırılıyor ve insanlığın önüne konuluyor. Yaşadığımız doğanın, dünyamızın tarihi budur, bunlar da maddi kalıntılarıdır, kanıtlarıdır diyorsunuz. Müzeyi gerici ideolojisine, kafasına göre biçimlendirmeye kalkanlar insanlığın birikimini, bilimi ve yaşadığınız çevreyi reddediyorlar. Dolayısıyla sadece kendi ülkenizden değil aynı zamanda kendi ayak bastığınız zeminden, dünyamızdan kopuyoruz. Bu konuda çok ciddi sıkıntılar var, bu sadece gericilikle de alakalı değil, insanlık bilincine sahip olup olmamakla ilgili en başta. Örneğin; İran şeriatla yönetilen bir ülke ama İran’da evrim anlatılıyor, çok çarpıcıdır. Bizim son sayımız “Osmanlı’da Evrim”. Osmanlı Tarihi Türkiye’de çokça anlatılıyor, özellikle son yıllarda epey üstünde duruluyor. Türkiye’nin hükümet çevreleri, muhafazakâr aydın çevreleri biz Osmanlı mirasçılarıyız ve bu mirası daha ileriye taşıyacağız diyorlar. Biz de son sayımızda diyoruz ki Osmanlı’da ciddi şekilde evrimi savunan veya tartışan bir aydın birikimi var, bilgi birikimi var. Buyrun bunları konuşalım, ortaya koyalım! Şemsettin Sami’den tutun da Baha Tevfik’e kadar pek çok isim var. Yaklaşık 150 yıl önce konuşulmaya, yazılmaya başlanmış. Dergimizde de yer verdik. O dönemin bilginlerden biri şunu söylüyor: “Bizim doktorlarımızın, öğretmenlerimizin, yüksek öğretimde okuyan gençlerimizin kafası ortaçağ düşünceleriyle zehirleniyor, biz yaradılışçılık anlarıyla uğraşmayalım, evrimi araştırmaya, öğrenmeye uğraşalım, bilimi ancak böyle geliştirebiliriz.” diyor. Dolayısıyla Türkiye’de evrimin geçmişi yeni değil. Evrimin şahsında bilimi savunanlarla, evrimin şahsında bilime karşı mücadele edenler, dogmatikler arasındaki mücadele yeni değil. Bu mücadele bugün de sürüyor. Doğa Tarihi Müzesindeki uygulamaları da bu çerçeveye koyabiliriz. Bu noktada şunu söyleyeyim: Bazı karamsarlar var. “Efendim bizden bir şey olmaz, bak hâlâ bunları konuşuyoruz.” diyenler… Bu arkadaşlar ciddi bir yanlış içinde. Onların fikri doğrultusunda gidecek olursak pılımızı pırtımızı toplamamız ve meydanı gericiliğe bırakmamız gerek. Bilim ve aydınlanma mücadelesinde kaçaklık olmaz, cesaret olur.

MG: TÜBİTAK’ın şu an geldiği noktada evrim kitapları bastırılan bir dönemden papaz eriğini imam eriğine dönüştüren bir yarışma kültürüne dönüşümü izliyoruz. Burada Namık Kemal Pak dönemi ile şu an ki durum üzerine neler söyleyebilirsiniz?

EM: Namık Kemal Pak hocamız eski TÜBİTAK başkanıydı, görevden ayrıldıktan sonra Bilim ve Ütopya’ya düzenli katkılar yapmaya başladı, yazı kurulu üyesi oldu. Namık hocamızı geçen yıl bu zamanlarda kaybettik. Kendisini sizin aracılığınızla saygı ve özlemle anıyorum. Namık Kemal Pak Kemalist Devrim’in, Cumhuriyetin yetiştirdiği kuşaktandı. Samsun’da doğmuş, orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, oradan çıkmış Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş, orayı bitirmiş akademik çalışmaları için Amerika’ya gitmiş, sonra Türkiye’ye gelmiş ve kendini muazzam şekilde geliştirmiş bir insan. Tabii bu kendini geliştirme olayı sadece Namık Kemal Pak’ın bireysel yetenekleriyle ilgili değil. Az önce değindiğimiz gibi Nazi Almanya’sından kaçan bilim insanları Türkiye’ye geldi, o Türkiye aynı zamanda Namık Kemal Pak’ları yetiştirdi. 1964’de TÜBİTAK kuruluyor. TÜBİTAK da Atatürk devriminin, 27 Mayıs’ın estirdiği rüzgârın ürünü. Namık hoca da 1990’ların başından 2003 yılına kadar TÜBİTAK’ta önce başkan yardımcılığı daha sonra başkanlık görevini üstleniyor. TÜBITAK o dönemde Türkiye aydınlanmasının öncü kurumlarından biri oluyor. Türkiye’ye internetin getirilmesinden tutun da -bizzat Namık Kemal Pak bu işin başında, bilginin yaygınlaştırılması çabası çünkü internetin getirilmesi- bilim yayıncılığının geliştirilmesine kadar çok önemli işlerin altına imza atılıyor. Örneğin muazzam kitaplar basıyorlar. Jeolojiden biyolojiye ve antropolojiye kadar en temel alanlarda yayın yapıyorlar ve bu kitapların satış rakamları yüz binlere çıkıyor. Türkiye’de hakikaten bir bilim ve aydınlanma seferberliği sürüyor. Bu bir ideolojik yaklaşımın ürünü. Hani derler ya “Bilimle ideolojiyi birbirine karıştırmayalım.”. Elbette hiçbir bilimsel çaba çeşitli ideolojik ön kabullerle çıkılarak yapılmaz; ama siz bir bilim politikası belirliyorsanız orada bir ideolojik yönlendirmenin olması şarttır. O ideolojik yönlendirme neydi? Atatürk, “Benim sözlerim bilimle çelişirse bir gün, bilimi tercih edin.” diyordu ya da “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir.” diyordu. Yani sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle hedefine ancak bilimin rehberliğinde ulaşılabilirdi. Bağımsız ve çağdaş bir toplum böyle inşa edilebilirdi. Dolayısıyla bizim de burada bakış açımız bilim. Bu bakış açısı, bu ideolojik yönlendirme TÜBİTAK’ı TÜBITAK yaptı ve Namık Kemal Pak gibi değerleri ortaya çıkardı. Daha sonra ne oldu? Namık hocamız görevden alındı ve TÜBİTAK’ın itibarı ilk olarak orada sarsılmış oldu. Çünkü siz sadece Türkiye ölçeğinde değil, dünya ölçeğinde bir akademisyeni görevden alıyorsunuz ve mahkeme süreçleri, yargı süreçleri başlıyor. Bu ülkemizin saygın bir kurumunun görüntüsüne ciddi bir gölge düşürdü. Bunun yanı sıra TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisi kapağından Darwin’i çıkardı, büyük tartışmalar çıktı. Bu olay ortaya çıkınca ikinci kez itibar kaybetti TÜBITAK.

Ülkemiz şimdi FETÖ’ye karşı büyük bir mücadele yürütüyor, biz de bu mücadeleyi sonuna kadar destekliyoruz ama sonuçlarına bakıyoruz. Namık Kemal Pak’lar gitti ve onlardan sonra TÜBİTAK’a FETÖ’cüler dolmuş. FETÖ’cüler tasfiye ediliyor güzel ama siz Namık Kemal Pak’ları görevden alırsanız bu boşluklar gericiler tarafından doldurulur. Dolayısıyla burada Namık Kemal Pak’ın temsil ettiği çizginin önemini bir kez daha kavramış oluyoruz.

Paralel Evren

MG: Paralel evren konusu dünyada son zamanların en güncel başlıklarından birisi oldu. Sizin de bu konu ile ilgili bir sayınız mevcut. Hangi başlıklar ile bu konuyu ele aldınız?

EM: Paralel evrenler tartışması diye bir sayı yapmıştık. Namık Kemal hocamızın editörlüğünde yapmıştık. Son zamanlarda fizik alanındaki gelişmeler büyük bir ilgi görüyor. Kuantum Teorisinden karanlık maddeye ve görelilik kuramına kadar… Tabii en önemlisi CERN’de bir deney gerçekleşiyor, İsviçre’de. Ciddi bir yönelim ve ilgi mevcut fizik alanına. Biz de çeşitli sayılar yaptık. Paralel Evrenler Tartışması da bunlarda biriydi. İki yazı var, bir tanesi Müge Boz’a aitti. “Madde dalga mı, parçacık mı?” Müge hocamız bu soruyu tartışıyor yazısında. Namık hocamızın yazısı da genel olarak paralel evrenler tartışmasının hem fiziksel hem de felsefi yönüne değiniyor.

MG: İslam’da ücretli cinsellik – mut’a nikahı üzerine bir sayınız mevcut. Bu sayınızın başlıklarını biraz açabilir misiniz? Türkiye gibi din ritüelleri güçlü olan bir ülkede bu gibi sayılarınız nasıl tepkiler alıyor?

EM: Kadın özgürlüğü en başat meselelerimizden biri. Bu sayı öncelikle bir İslam tarihi, sonra da kadın ve özgürlük ilişkisine bu kapsamda değinen bir sayı. İslam’da ücretli cinsellik, İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemde savaş zamanı İslam’ı yaygınlaştırmaya çalışanların o çevrelerindeki kadınlarla belli bir ücret karşılığında cinsel ilişkiye girmesi uygulamasını, bunun sadece savaş zamanlarında mı yapıldığını yoksa savaş sonrasında da devam edildiğini yanıtlıyor. Bu sayımızı hazırlarken de Şiilerin kaynaklarından değil, tamamen Sünni kaynaklardan yararlandık. Çünkü mut’a nikahı tartışmaları ortaya çıktığında “Bu Şiilerde vardır, Sünnilerde yoktur.” gibi bir iddia ortaya atılıyor. Biz bu iddianın kaynaklara dayanarak doğru olmadığını gösterdik. Yazar Arif Tekin dergimizdeki makalesinde Buhari ve Müslim gibi güvenilir iki hadisçiye dayanarak ve sayfalarca kaynak göstererek yazısını kaleme aldı. Bunlar Sünni İslam kaynakları ve güvenilir hadisçiler diye biliniyor.

Bu tür sayılarımıza olumlu ve olumsuz tepkiler geliyor. Olumsuz ve eleştirel tepkiler de kaynak göstermek şartıyla sayfalarımızın açık olduğunu, eleştiri yazılarını yayınlayabileceğimizi belirtiyoruz. Ancak bugüne kadar bize bir başvuru olmadı.
Abdülhamid Türkiye’nin Demokrasisini Yerle Bir Eden Adam

MG: 2013 yılında derginizin kapağında Abdülhamit’e yer verdiniz “Abdülhamit Gericiliğin Ulu Hakanıdır.” diye. Şimdiyse GATA gibi bir hastaneye adı verildi. Cumhuriyet’i değersizlestiren kavram ve kişileri yüceltme son dönemde arttı. Derginiz bu politikayı nasıl değerlendiriyor?

EM: AKP hükümeti kendisine tarihsel ve ideolojik dayanaklar yaratmaya çalışıyor. Bu tarihsel dayanakları çeşitli figürler üzerinden ilerletiyor. O figürler kim? Abdülhamit ve Necip Fazıl. Özellikle bu ikisi üzerinden gidiyorlar. Abdülhamit, Türkiye’nin demokrasisini yerle bir eden adam. 33 yıl istibdat hakimiyeti kurmuş. Türkiye’nin özgürlükçü, ilerici, demokratik, bağımsızlıkçı akımlarını bastırmaya çalışmış. Genç Osmanlılarla, Jön Türklerle, İttihat Terakki’yle savaşmış, Mustafa Kemal’i zindanlara atmış. Bütün bunlar belgeli gerçekler. Bunun yanı sıra Mehmet Akif gibi Tevfik Fikret gibi büyük isimler Abdülhamit’e karşı mücadele yürütmüşler. Mehmet Akif ve Tevfik Fikret arasında bir tartışma vardır; ama ikisinin de Abdülhamit’e karşı mücadele yürütmesi, onun karşısına dikilmesi anlamlı. AKP hükümeti Abdülhamit’i ön plana çıkarmaya çalışıyor, bizim tarihsel dayanağımız diyor. Bu bir çelişki. Çünkü Türkiye büyük bir darbe badiresi atlatmış, meclis bombalanmış, demokrasiye son verilmeye çalışılmış; ama siz meclisi kapatan Abdülhamit’i örnek gösteriyorsunuz. Bu AKP açısından büyük bir açmaz. Demokrasi Abdülhamitlerle değil, Mustafa Kemallerle gelmiştir. İktidar çevrelerindeki çeşitli kesimlerin Kemalizm düşmanlığı ve Atatürk takıntısı bu bakımdan demokrasi düşmanlığı anlamına geliyor. Çünkü biz demokrasiyi emperyalist baskı ve ortaçağ kurum ve ilişkilerinden kurtulmak olarak görüyoruz ki gerçek de budur.

MG: “Denizli Adamı”nın, taş devri insanının tarihi ve dünyaya yayılış öyküsüne dair yeni ufuklar bir çok yorumu beraberinde getireceği söyleniyor. “Denizli Adamı” kimdir?

EM: Denizli Adamı 1.2 milyon yaşında. Denizli’nin Kocabaş Mahallesinde bir işçinin bulduğu fosil, taş devri insanı. Bu önemli. Homo Erectus Afrika’dan çıkıyor ve dünyaya yayılıyor. Anadolu’nun bir geçiş noktası olmadığı söyleniyordu Avrupa’ya göçte; ama Denizli Adamı bu görüşe son verdi. Türkiye’nin bir göç yolu üzerinde olduğunu, Anadolu’da ciddi bir fosil kalıntısı olduğunu ve onun bizim en eski hemşehrimiz olduğunu görüyoruz Denizli Adamı’yla.denizli
MG: Üniversitelerde son yapılan Kanun Hükmünde Kararname üzerine derginizin tavrı ve öngörüsü nedir?

EM: Biz rektörlük seçimlerinin cumhurbaşkanlığı tarafından kanun hükmünde kararnameyle kaldırılmasına ve rektörlerin cumhurbaşkanı tarafından atanmasına kesinlikle karşı çıkıyoruz. Bu hem üniversite kavramına aykırı hem Türkiye’nin demokratik geleneklerine aykırı. Bunun yanı sıra yapılmak isteneni başkanlık sisteminin bir parçası olarak görüyoruz. Başkan istediği gibi, keyfi olarak istediği kişiyi rektör olarak atayabilir, istediği kişiyi rektörlükten alabilir. Bu yalnızca üniversitenin yönetimine değil, bilime de ciddi bir müdahale. Abdülhamit özenmeleri kesinlikle Türkiye’nin geldiği noktaya ve bu çağa uygun değil, olamaz da. Bu yanlıştan dönülmesini savunuyoruz.

Üniversitelerde FETÖ’nün ve PKK’nin temizlenmesi çok olumlu gelişmelerdir. Bu uygulamaların devam edeceği görülüyor.

MG: Son olarak Röportajlık okurlarına ne söylemek istersiniz?

EM: Röportajlık benim de takip ettiğim bir site ve özgün bir proje. Çünkü röportaj, kendini ilgiyle okutan bir yayıncılık yöntemi. Destekliyor ve zevkle okuyorum. Bütün okurlara sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

emrah3

Emrah MARAŞO Kimdir? 

1982 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi Halk Bilimi Bölümü 2004 mezunu. Okuldan mezun olduktan sonra çeşitli gençlik dergilerinde çalıştı. Askerliğini yaptıktan sonra 2009 senesinde Bilim ve Ütopya dergisinde yazı işlerinde başlayan Maraşo. ardından yazı işleri müdürü oldu. Maraşo son ve 5 yıldır da derginin genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

“Bu Sene Lanina Senesi”

Onu görenlerin soracakları soru kalıbı belli aslında: “Bugün hava nasıl olacak?”, “Bu yaz/kış nasıl geçecek?” Doğru tahmin ettiniz, NTV Meteoroloji Editörü Gökhan Abur’dan bahsediyoruz. Davudi sesi, konu hakimiyeti, doğru tahminleriyle izleyicisi ile sıcak bir bağ kuruyor Abur. Bu bağ öyle kuvvetli ki izleyicileri, sosyal medya hesapları üzerinden de hava tahminleri istiyor fenomen meteoroloji editöründen. Tam bir entelektüel ve İstanbul beyefendisi Gökhan Abur’la meteoroloji üzerine başlayan sohbetimiz, denizciliğe ve  oradan da çok sevdiği müziğe kadar uzandı. Dile kolay; tam 14 tane 45’lik ve bir albüm sahibi Türkiye’nin Frank Sinatra’sı. Fikret Şeneş ile yollarının kesişmesine, Türkiye’nin Eurovision’a ilk katıldığı 1975 senesinde, Türkiye elemelerinde finale kalması gibi bilinmeyen birçok yönünü paylaştı bizlerle. Karşınızda; NTV Meteoroloji editörü, Meteoroloji yüksek mühendisi Gökhan ABUR.

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

 

Uğur Temel(UT):   Sizi görünce soracağımız ilk soru bu aslında: Bu kış hava nasıl geçecek Roportajlik.com için bir değerlendirme alabilir miyiz?

Gökhan Abur(GA): Bizi bu sene sert bir kış bekliyor. Çünkü bu sene ‘’Lanina’’ senesi. Okyanusların soğumasını sağlayan okyanus akıntısı La Nina. Uzun süren bir ‘’El nino’’ dönemi geçirdik. 2015 senesinin ortalarında başlayan El nino 2016 yılının Mayıs aylarına kadar sürdü. El nino okyanusların ısınmasını sağlayan akıntı ise Lanina’nın kuzeni yani. El nino sıcaklığı ile iklim sirkülasyonunu sekteye uğrayan, Atlantik’te 7 yılda bir Pasifik’te 5 yılda bir gerçekleşen periyodik bir olay. El nino etkisinde olan yerlerde hiç yağmayacak zamanlarda sağanak yağıyor, nemli yerlerde kuraklık oluyor. Ama artık Lanina zamanı. Bu akıntıları ilk keşfedenler Peru’lu balıkçılardır. Meteorolojinin esası aslında uzun yıllar yapılan incelemeler ve araştırmalarla o bölge hakkında o kadar doğru bilgiye yaklaşmaktır. Biz bu değerlere; normal, ortalama ve extrem değerler diyoruz. Normal değerleri ne kadar iyi bilirseniz bölge iklimini o kadar iyi tanırsınız.4

“Bu sene kış sert geçecek.” demiştik. Bu tüm kuzey yarım küre için geçerli. Kuzey Avrupa’da kış kendisini gösterdi bile. Bize bakacak olursak Kars, Ardahan dolaylarına da kar yağışları başladı. Bu sene Türkiye üşüyecek. İstanbul içinde sınırlı kalmayalım. Aslında meteoroloji de en büyük hatayı bu konuda yapıyoruz. İstanbul’da extrem bir olay yoksa Türkiye’de ki diğer iller ve hava durumları çok dikkate alınmıyor. Türkiye’ye kışın geldiğini İstanbul’dan anlıyoruz. Halbuki Doğu illerimizde kış başladı bile. İstanbullular bu sene -1987 kışını yaşayanlar hatırlar- en az o sene kadar -2005 kışı kadar olmasa da- 87 kışı kadar üşümeye hazır olsunlar. Özellikle İstanbul’un kışı en yaşadığı dönem olan 15 Şubat-15 Mart aralığında. Gerçi bu kadar binalaşmanın olduğu bir ülkede yağış zor. Ancak atmosferde bu olaylar ve sirkülasyon bekleniyor. Yağışın İstanbul il sınırından içeri girip giremeyeceğini hep beraber göreceğiz.

 

Suriye’den Gelen Zehirli Gazlar

UT:  DAEŞ Mişrak bölgesinde geçtiğimiz günlerde bir kükürt üretim tesisine saldırıda bulundu. Açığa çıkan zehirli gazlar bölge insanlarını etkilemekte kalmayıp, NASA haritalarına göre Türkiye’nin güney kentlerine de Irak üzerinden gelebileceği söyleniyor. Bu bilgiyi, tüm Türkiye ilk sizden duydu. Öngörünüz nedir? Çernobil felaketi kadar geniş çaplı mı?

GA: Güney bölgelerimiz Basra Alçak Basıncı altındadır. Yani rüzgar saatin tersi yönündedir. Dolayısı ile Ortadoğu’da oluşan hemen hemen her hava olayı, güney illerimize rüzgar vasıtası ile taşınır. Çok uyarılarında bulunduğumuz çöl tozları bunlara en popüler örnektir. Bana Oğuz Haksever geldi ve NASA haritalarını getirdi. ‘’Abi ne yapalım?’’ dedi. Biz haberi duyurmadan 2 gün önce haritaları ve bölgenin meteorolojik durumunu araştırmaya başladık. Bana enteresan gelen olay, başlangıçta yer seviyesinde olan rüzgar kuzeydoğudan esiyordu. Bu bağlamda bulutların gazı taşıması zayıf bir ihtimaldi. Ancak yükselen gaz bulut seviyesine geldiğinde güneye doğru yöneldi. Rüzgarın özellikle 1500-5000 metre aralığında hava akımını bir yerden bir yere taşıyan jet akımları 200 milibar seviyesinde, 8000 metrede kuzeye bize doğru dönmesi beni tedirgin etti.  Çünkü SO2 ilginç bir gaz, 2003 senesinde buna benzer bir olay yaşanmıştı. Ancak yaz zamanı olduğundan bölge insanları sadece geniz yanması ve öksürük nöbetleri ile pek farkına varmadan geçirdi. Ama bu sefer NASA haritalarına göre çok yoğun bir konsantrasyon bize doğru yaklaştığı için, hemen NTV haber merkezi olarak izleyiciyle paylaşmayı uygun gördük. Ben ve Oğuz Haksever gerekenleri söyledik. Ben izleyicinin durumu daha iyi kavraması, durumun ciddiyetini daha iyi anlaması için kezzap üzerinden somutlaştırmayı düşündüm. Aslında kezzap nitrik asittir. Gaz bulutu ise sülfürik asittir. Yalnız benim izleyiciye ulaşmam için halkın yakından bildiği kezzabı örnek verdim. Kimyacı arkadaşlar hemen itiraz ettiler. Ben hemen ertesi gün olan yayında ayrıntılarıyla açıkladım. Şöyle bir durum var; patlayan hava yükselir, yükselen SO2 yüklü bulutlar bize doğru gelmeye başlamıştı. Dikkatimi çeken başka bir olay ise patlama olduktan sonra Güneydoğu bölgemizde yağış bekleniyordu ki Şırnak, Mardin taraflarına artan nem ile birlikte yağış gelecekti. Yağış oluşturan su buharı belli yükseklikte yağış bırakır. Yükselen SO2, oksijen ve hidrojen yukarıda birleşince H2SO4 dediğimiz sülfürik asiti oluşturacaktı ki nitekim öyle de oldu. Yağış geçtiğimiz gün başladı; Kuvvetli rüzgarla birlikte bu asit ve çöl tozları da taşındı. Uyarımız şuydu: Mümkün olduğu kadar direkt temastan kaçının. Bu gaz ilk başta öldürücü etkisi olmasa da, üst teneffüs yolları ve kalp rahatsızlığı olanlar için son derece tehlikeli olabilir. Su buharı ile birleştiği anda da asit yağmuru oluşturup cilt hastalıklarına çok rahat yol açabilecek bir durumdu. “Mümkün olduğunca kapalı yerlerde kalın, hayvanlarınızı açık alanlarda tutmayın.” diye uyardık. Asit yağmurları sadece insan ve hayvanlara değil aynı zamanda bitki örtüsüne de zarar veriyor. Termik santrallere de filtre konması çok önemlidir. Kontrolü sağlanmalı ama maalesef sağlanmıyor. Şu anda gaz yoğunluğu giderek zayıfladı, işin güzel tarafı bu. Rüzgar yakın zamanda kuzeye dönecektir ve kalan partikülleri de aşağı doğru taşıyacaktır. Atmosferde kalış süresi ortalama 7 gündür. Zamanla yoğunluk da dağılacak ve hiçbir tehlike teşkil etmeyecektir. Aslında bakacak olursak çok ciddi bir tehlikeyi minimum etki ile atlattık. Biz uyarımızı yaptık, başlangıçta çok itiraz eden de oldu. Ama ben mesleğimi severek yapıyorum, hem eğitim görevlisi hem yayıncı olarak bunları anlatmak ve öğretmek zorundayım. Kandilli Rasathanesi’nde çalıştığım dönemlerde kamuoyuna bu tip olayları anlattım. Hatta mahkemeye bile verildim. Sadece hava sıcaklığını söylemek bir şey ifade etmez. Ben yıllardan beri NTV raporlarında mevcut sıcaklıkla beraber rüzgarı, hissedilen sıcaklığı ve nemi de veririm. Şöyle bir dipnot vermek gerekirse, son günlerde Güneydoğu bölgemizde ki illerimizden meteorolojik veriler ve meteoroloji haritaları da alamadık. Bunu Meteoroloji Dairesi’ne sorduğumuzda iletişimde bir sorun olduğu söylendi. Hürriyet Gazetesi haber yaptı. Bölgede internet kesildi. Baktığımızda bence bir nevi sansür.

 

Enis Derdimentoğlu(ED): 2015 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre; Karbondioksit yoğunluğu 400PPM seviyesine kadar çıkmıştır. Açıklamanın devamında 400PPM geri dönülmez eşiğin sınırı denildi. Gerçekten sizce de geri dönüş yok mu artık?

GA: Karbondioksit atmosfer gazları içinde her ne kadar az miktarda bulunsa da çok önemli bir gaz. K1arbondioksitin şöyle bir özelliği var. Dünya’yı ısıtan gazlardan bir tanesi ve bu önemli özelliğinden dolayı onu belli bir seviyenin altında tutmak gerekiyor. Dünyanın yaratılışında öyle bir denge var ki karbondioksitle beslenen bitkiler var, aynı şekilde beslenen mikroorganizmalar var. Bunlar atmosfer içinde bulunan karbondioksit dengesini sağlıyorlar. Belli bir seviyenin üstüne çıkan karbondioksit değeri tüm dünya iklimini etkiler. Şu an yaşadığımız küresel iklim değişikliği de tam olarak bu. Karbondioksit miktarının artmasıyla doğru orantılı olarak buzullar hızla erimeye ve mevsimlerde kaymalar başlar. 15 yıldır bu alandaki yetkili kişiler bu tehlikeleri anlatmaya çalışıyordu o zaman olaya ‘’Küresel Isınma’’ demiştik. Ama artık daha ciddi bir tehlike yani ‘’Küresel İklim Değişikliği’’. Önlemek yada bir nebze geciktirmek için bitki örtüsünü olabildiğince korumalıyız, ormanları geliştirmeliyiz. İstanbul gibi mega kentlerde bir ağacın bile artık çok daha fazla önemi var.

 

Sanayileşmenin İstanbul İklimine Etkileri

ED: Sanayileşme hızla artıyor. Yeni tesisler, yollar yapılıyor. Doğa katlediliyor. İstanbul üzerinden bakacak olursak; Yeni havaalanı, yeni köprü gibi yapılar, İstanbul ve çevresinin iklimini nasıl etkileyecek?

GA: Binalaşma ve betonlaşma arttıkça, binalardan dolayı bölgeye giremeyen yağış taşıyan bulutlar yağışı İstanbul’a getiremiyor. Ben uzun yıllar Kadıköy’de oturdum, şu an Bostancı’dayım. Semtin kendine özgü 5 katlı ufak, bahçeli apartmanların çoğunun yerine kocaman, estetikten uzak beton yığınları dikildi. Maslak’a ilk plazalar yapıldığında ben uyardım. “Eğer Maslak’ta binalardan dolayı rüzgarı keserseniz, İstanbul’un iklimini bozarsınız.” dedim ve bu konuda bir çalışmada yaptım. O zaman inşaatçı arkadaşlar ‘’Abi haklısın ama biz hesabı yapıyoruz.’’dediler. Onların yaptığı hesap sadece rüzgar salınımı, yani binanın yüksekliğine bağlı olarak binanın sallanma derecesiydi. İstanbul’a hakim 3 rüzgar var: Poyraz, Lodos, Karayel. Karayel yağış getiren rüzgar. Karayelin önü kesilirse yağışı engellersiniz. Ağaç kesip ‘’Yerine diktik ama.’’ Derseniz, o dikilen ağacın büyümesi en az 15-20 yıl demek ki zaten o süre içerisinde İstanbul iklimi değişeceği kadar değişir. Bundan 10 sene önce İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 4 m2 idi.  New York’ta bu alan 22 m2, Londra’da 28 m2. 2 sene önce büyük kızımı ziyarete Londra’ya gittim. Çok şaşırdım. Her yer yemyeşil. Yeni yapılan bir bina bulamazsınız, hele AVM hiç göremezsiniz. Nişantaşı gibi alışveriş caddeleri var. Ben şehir dışında merkeze uzak sadece bir tane AVM gördüm. Bizde ise Maslak-Levent arasında nerden baksan on beş tane AVM var. Karbondioksiti ancak ağaçlandırma ile dengeleyebilirsiniz. Şehirleşme planlarken bölgenin ekolojik dengesi çok fazla dikkate alınmalı. İstanbul’a yağış yağması için çok güçlü bir havanın getirmesi gerekiyor. Burası çok fazla ısınıyor. Çünkü her yapılan yeni bina, yeni bir ısı arası oluşturuyor. Örneğin öğrencilik yıllarımda, İlk kar Maslak’a yağardı. Şehir merkezi ile Maslak arasında 3-4 derecelik ısı farkı oluşurdu. O zamanlar Etiler’de oturuyordum. Etiler’e bir kar yağardı, biz Bebek yokuşundan aşağı bir hafta inemez, evden çıkamazdık. Tünel açıldı, evler iki katlıydı o zaman, 2. katına kadar kara gömülmüştü. Yıl 1963, kurtlar inerdi ormanlardan. Şimdi ormanlık alan kalmayınca hayvanlarda iyice aç kaldı. Şimdi yapılan bir uygulamaya göre köprülerle ormanlık alanlara yönlendirilmeye çalışılıyor. Avrupa’da da uygulanan bir uygulama fena bir uygulama değil.

 

ED: Dünya iklimini dengede tutabilmek için neler yapılması gerekiyor?

GA:Bilim adamları sürekli araştırmalar yapıyorlar. Bizim için önemli şey kutuplardaki buzul seviyeleri. Bugün orta enlemlerde, Alplerde, Himalayalar’da da buzullar var. Gerek kutuplarda ki gerek orta enlemlerdeki buzulların amacı bölgenin iklim dengesini sağlama konusunda okyanus akıntılarına yardımcı olmaktır. Okyanus akıntılarına gelecek olursak. Labrador soğuk akıntıdır ve Gulfstream sıcak akıntıdır Atlantik’te bunların ikiz kardeşleri de pasifikte vardır. Bunun içinidir ki Japonya ve İngiltere enlem olarak aynı olmasalar bile iklim olarak nerdeyse aynıdırlar. Halbuki İngiltere’nin enlem olarak tam doğusunda dünyanın en soğuk yerlerinden biri olan Sibirya’dır. Deniz ve akıntılar bu iklim farkında en büyük etkendir. Çünkü deniz, ısıyı karadan çok daha iyi tutar. Onun için çabuk ısınıp çabuk soğumaz. Kutuplardaki buzullar eridikçe bu özenle kurulmuş denge bozulacaktır. Bu dengeleyici ve akıntıların akış hızı ekvator-kutuplar arasındaki ısı farkıyla düzenleniyor. Bu ısı farkı kapandıkça akıntıların hızları yavaşlayacaktır. Hatta farka bağlı olarak belki durma noktasına gelecektir ve taşıması gereken üzerindeki rüzgarı taşıyamayacaktır. İşte o andan itibaren Artiklerde bekleyen aşırı soğuk hava orta enlemlere inecektir. Tüm yaptıklarımız rağmen atmosfer hala bize direniyor, daima kendini yenilemeye çalışıyor. Size bir örnek: 1100-1200 yılları arasında Avrupa mini buzul çağı yaşamıştır. Bütün toprak donmuştur, tarım durma noktasına gelmiştir. Aslında Haçlı Seferleri’nin göz ardı edilen nedenlerinden biri de budur. Kitleleri ‘’Hristiyanlık’ın doğduğu yere Kudüs’e gidiyoruz’’ diyerek sıcak yerlere akınlar düzenleyip, İstanbul’u bile darmadağın etmişlerdir. Yine Avrupa 1600-1800 yılları arasında da bir mini buz çağı daha yaşamıştır. Simdi bakalım İstanbul’a. İstanbul’a hayat veren boğaz ve o kadar enteresan ki hem alt hem yüzey akıntı var. Hatta geçtiğimiz yıllarda İngiliz bilimadamları boğazın altında çok güçlü bir yeraltı nehri var demişlerdir. Son 100 sene içerisinde Kandilli Rasathanesi’nin ölçtüğü en soğuk derece 1929 Şubatıdır. Boğazda -13 derece, Göztepe gibi rakımlı yerlerde -16 derece ölçülmüştür. Ancak boğazın donması çok zordur. Hava sıcaklığı –25 dereceye kadar düşmeli ve hiçbir akıntı olmamalıdır. Deniz yüzeyi 4 dereceye düşene kadar deniz donmaya karşı kendi içinde dönüş sağlayarak donmayla mücadele eder. Boğazın tarihinde donma olayı bilinen yok. 1954 kışı biraz farklı, o sene Tuna Nehri donmuştur ve kopan buz parçaları Karadeniz üzerinden boğaza girmiş, düşük sıcaklıkta birleşerek boğaz hattını kısmen kapatmıştır. Ancak çok enteresan bir olay var, 1600’lü yıllarda yapılan gravürlerde Kız Kulesi’nin kenarından Beşiktaş’a geçen yayalar ve atlı kızaklar gözüküyor. Bahsettiğimiz 2. mini buzul çağında olduğunu düşünüyoruz ancak 1954 kışı gibi bir olay mı, yoksa gerçekten dondu mu, resmi bir belge yada rapor yok. İklimler insan tarihinde çok önemli yer kaplar.  Bir örnek daha verecek olursak Bizim kuraklık sonucunda Orta Asya’dan Anadolu’ya akın akın gelmemiz gibi.

 

Denizcilik Sektörünün Durumu

ED: Denizcilik ile yakından ilgilendiğinizi biliyoruz. Denizcilik eğitimi ve ülkenin denizcilik sektöründeki durumunu bize değerlendirir misiniz?

2GA: Aslında bakarsanız sektör son yıllarda gerçekten gelişti. 1983 yılından beri denizcilikle ilgileniyorum. 1980 ihtilali bu ülkeyi en az 50 yıl geriye itti. Bu gerilemeye denizcilik de dahil. Bülent Ulusu Paşa bir dönem başbakanlık yaptı. Kendisi zaten Deniz Kuvvetleri Komutanı idi. Onun zamanında ülke denizciliği bir ivme kazandı. Sektör gelişiyor evet ama hala birçok eksiklik var. E tabiki baktığımız zaman büyük bir imparatorluğun büyük enkazından kurulduk üstüne bir Kurtuluş Savaşı verdik. Sevr yürürlülüğe girseydi, biz kurtuluş mücadelesi vermeseydik belki de şuan İstanbul’u bile kaybetmiş Ankara çevrisinde yaşam mücadelesi veren bir devletçikten ibaret olacaktık. Ben askerliğimi bir dağ köyünde öğretmen olarak yaptım. 68 hareketi başladığında okula gidilmez askerliği aradan çıkartayım dedim. Ve o köyde 1315’liler vardı. Yani Balkan Savaşı’ndan, Kurtuluş Savaşı’na kadar nerdeyse 15 yıl durmadan savaşmış gaziler. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına bakacak olursak hepsi 1880’lerde doğmuşlardır. Rauf Orbay, İsmet İnönü, Mustafa Kemal, Kazım Karabekir. Hepsi 20’li yaşlarından itibaren savaşmışlardır. Nitekim çok savaşlardan geçtiğimiz için. İsmet İnönü’nün iki muazzam başarısı vardır. Birincisi genç cumhuriyeti II. Dünya Savaşı’na sokmamak. Bu İnönü’nün politik başarısıdır. Büyüklerimiz anlatırdı, Churcill gelirmiş, Almanlar gelirmiş. Ki biliyorsunuz Hitler’in I.Dünya Savaşı’nda Almanya bizimle savaştığı için sempatisi var, Edirne’ye kadar gelmiş sonra dönmüş. Belki buradan Rusya’ya direk yukarı çıksa savaş çok farklı da bitebilirdi. İkincisi kendi isteğiyle çok 1946’da çok partili hayata geçiş yapmak. Çok eleştirildi paraya kendi yüzünü bastırdı diye, ama biraz araştıracak olsalar Avrupa’da basılan Atatürk fotoğraflı paraların yurda gelirken kaybolduğunu ve ekonomideki açığı acilen kendi fotoğrafı olan paraları piyasaya sürmek zorunda kaldığını görürler. Bunca mücadelenin üstüne bu millet 1950’li yılların ortasına kadar dış borç ödemiş, fakir haliyle onu bitirmiştir. Sonra niye gelişmedik, niye fakir kaldık. Ve yüzyıllarca Akdeniz’de ticaret yapmış bu milletin Malta Konferansı’nda çıkan bir kararla Akdeniz’de ticaret hakkı alamadığını da görürler. 3 ülke bu hakkı kazandı kim derseniz: Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan, İtalya ve yepyeni kurulan İsrail. Türkiye Osmanlı’dan beri azınlıklarıyla Kürdü, Çerkezi, Ermenisi, Lazı ile birilikte barış içinde yaşamış bir millettir ben hatırlıyorum benim Rum arkadaşlarım vardı mahallemde biz beraber oynardık onlarla. Aşure gününde bize gelir aşure yerlerdi, biz paskalyada onlarla renkli yumurtalar tokuştururduk. Velhasıl hak tanınmayan Türkiye’de deniz ticareti durma noktasına gelmiştir. Liman’da yük verilmeyen Türk gemileri limanda kalakalmış ve çürümeye terk edilmiştir. Ancak 1970’lerde yabancı bayraklı gemilerle bir nebze canlanan Türk deniz ticareti 1980’lerde baskılarla alınabilen izinle tekrar sil baştan denizciliğe başlamıştır. Şuan ki sorunlara bakacak olursak yabancı bayraklı gemilerimiz Türk Ticaret Filosuna katılmalı.  Zamanında sadece yüksek denizcilikten çıkan eğitimli denizcilerin yardımına ara eleman yetiştiren denizcilik liseleri yetişti bu ara elemanlar teşvik edilmeli. Artık yüksekokul ve fakülte seviyesinde birçok denizci okulu var istihdam sağlanmalı. Hala birçok sorunumuz var ama Türk denizciliği daha iyi yerlere geliyor diyebiliriz.

 

“Bu işte ciddi olmak lazım”

UT: Meteorolojik verileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle son yıllarda, tahminlerin isabetli olmasının nedeni nedir?3

GA: Doğuş Yayın Grubu ve NTV olarak bu işe son derece önem verdiğimizi her yarım saate bir hava raporu vererek gösteriyoruz. Üstelik sadece bununlada yetinmeyip deniz durumunu, tarihi yerlerin durumunu, kayak merkezlerinin durumunu da paylaşıyoruz. Asıl önemlisi NTV kurulduktan hemen sonra bünyesinde meteoroloji mühendisi barındıran ilk kurum oldu, zaten sonra Bünyamin Sürmeli CNN’de 90’ların sonunda başladı. NTV şuanda ben ve iki bayan arkadaş meteoroloji mühendisi olarak hizmet veriyoruz ve Doğuş Yayın grubunun radyo kanalları dahil, kapsamlı meteoroloji raporları sunuyoruz. Bu raporları yabancı kaynakları ve Devlet Meteoroloji İşleri’nden çeşitli bilgileri derleyerek kendimiz hazırlıyoruz. Zaten havayla ilgilenirseniz birazda bilgi birikiminiz varsa onunla arkadaş olursunuz. İlgilenen birçok genç var ama çok yüzeyseller bir siteye baktıktan onun kullandığı formülle hava tahmini yapabileceklerini düşünüyorlar. Ben hala sabah 6.30’da NTV binasına gelirim, haritalarım olduğu halde bir tane Türkiye ve bir tane Avrupa haritası çizerim.  Güvendiğim sitelerden yardım alarak izohipslerini varsa cephelerini yerleştirir ve sinoptik haritaya çeviririm. Bu işlem sırasında yalnızca yer seviyesine bakılmaz. Asıl olayın gerçekleştiği troposfere bakılır 500 hektopaskal dediğimiz bölgede ne oluyor, hava iniyor mu yada çıkıyor mu, ısınıyor mu soğuyor mu, incelenir. Ölçüm sonuçları o bölgenin yükseltisi de dikkate alarak yere indirgenir. Tabii ki teknoloji şuanda çok gelişti. Ben Kandilli Rasathanesi’nde çalışırken bir tane lambalı weather fax cihazımız vardı. Ben onu hem İspanya’ya hem Roma’ya hemde Devlet Meteoroloji İşleri’ne ayarlar gelen raporu elimle haritada işaretlerdim. Ben Naviga adlı bir dergide de yazıyorum, bir okuyucum bana “Her site farklı gösteriyor.” diye sormuş. Fark şurada aslında, hepsi başka meteoroloji sitesinden alır. Mesela Weatheronline diye bir siteden alır bilgileri, biri Accuweather diye bir siteden alır. Hepsinin kullandığı matematik formülü farklıdır. Bizde en uzun hava durumu 24 saattir. Ama ben bugün bilgisayar ortamında 14 güne kadar hava tahmini yapabiliyorum. Ama hava 6 saatte bir değişir. Bir bakıyorsun bir hava iniyor yağmur gelecek diyorsun, bir bakıyorsun yükseliyor güneş açacak diyorsun. Hiçbir zaman tam bu olacak diyemezsin. Meraklı gençler bir heves bana yazıyorlar, bende elimden geldiğince onlara cevap vermeye çalışıyorum. Ama istiyorum her şeyi tam anlamıyla öğrensinler. Bu iş internetten alınan bilgileri paylaşmak olsaydı ben 5 sene okumazdım. 5 sene Teknik Üniversite’de meteoroloji okudum. Çalışmaya ilk 1973 yılında Teknik Üniversite’de başladım. Sonra hocalar Gökhan iyidir ama şarkıcı, şarkı söylüyor demişler bunun üstüne bende alınıp istifamı verdim. Bu işte ciddi olmak lazım. Gençler işin aslını öğrenmeli. “Kimi bu işte beğeniyorsunuz?” diye sorarsanız Bünyamin’i beğeniyorum hem benden önce medyaya girmiştir. Ama son zamanlarda bu işin üstüne çok düşmüyor bu da beni üzüyor. Meraklı gençlere tavsiyelerim önce işi sevsinler ve benimsesinler. Önem versinler. Kurumun başındaki insana bunun yaptığı işi sokaktaki insanda yapar hissini verdirmesinler.“En güvendiğiniz site ne?” diye de soracak olursanız, aslında site olarak düşünmemek gerek. Dünya Meteoroloji Örgütü diye bir örgüt var, kurucu üyelerinden biri Türkiye. Ayrıca her ülkenin kendi meteoroloji daireleri de var. Bu kuruluşlar öncelikle ölçüm yapmak durumdalar. Sinoptik ölçüm GMT saatine göre dünyanın her yerinde aynı anda yapılır. Yer istasyonları yapar yetmez, dünya üzerindeki 7 bine yakın seferde olan gemiler yerel ölçümler yapar ve en yakın yerel istasyona bildirilir. 3. Kaptanın gemide üstlendiği bu işin sonucunda toplanan veriler Roma’ya sonra oradan şehir şehir aktarılarak Moskova’ya geçer toplanan tüm bilgilere göre sinoptik haritalar çizilir. Artık bilgisayar ortamında daha rahat tabii ki bu işlemi yapan matematik modeller var. Biz Devlet Meteoroloji İşleri ile beraber çalışmak zorundayız. Onlardan gelen bilgileri de değerlendiriyoruz. Bazen biz kızlarla çıldırıyoruz. Yeni ekipleri sürekli atıyor. Sıcaklıkları yüksek veriyorlar ve benzeri birçok örnek var. Şuan Meteoroloji İşleri’nin başında inşaat mühendisi var. Önceki genel müdür ilk kez meteoroloji mühendisliği yapıyor idi. Çok aktif çalıştı ve çok iyi işler yaptı. Ancak bir süre sonra nedeni bilinmeyen bir şekilde görevden alındı. Çok isabetli tahminlerin yapıldığı dönem bu döneme rastlar. Ülkenin her alanda gelişmesi için alanında yetişmiş uzman insanlar o işe getirilmeli.

 

UT: Gökhan Bey; müzik sizin ayrılmaz bir parçanız. Müzikal hayatınız da, 14 tane 45’lik ve bir tane albüm var. Türkiye’nin Eurovision macerasının başladığı yıl siz de Semiha Yankı’nı rakiplerinden biriymişsiniz. Ve Fikret Şenes bize o dönemi anlatır mısınız?

GA: Önce bir45’lik plağı açıklayalım. 1960’lı yıllardan önce 78 devirli taş plak devriydi. Sonra plak sanayi büyük bir atılım oldu. 45 devirli arkalı önlü birer şarkı taşıyan teknoloji. MP’lerin? Yani 15 şarkı taşıyan yüksek maliyetli long play müzik sisteminin alternatifi. Arabalarda bile o dönem plakçalar vardı. Sonra kasetler çıktı piyasaya, hatta ben ilk kasetçalarımı aldığım zaman kurulumu yapan arkadaş bana İtalya’da küçük plakvari müzik çalarlar gördüm dedi ve cd çalar devri başladı. Evet, çok rahatlıkla söyleyebilirim ki benim müzik hayatımı yönlendiren isim Fikret Şenes’tir. Ben müziğe lise çağlarında başladım. Haftasonu Dergisi’nin düzenlediği ses yarışmasına katıldım. Plak yapma ödülü ilk üçe girenlere verilirken ben dördüncü oldum. Yarışmadan sonra beni Fikret Hanım çağırdı ve hemen Emin Grup isimli bir plak şirketiyle sözleşme imzalandı. İlk 2 plağımın sözlerini yazanda reklamını yapanda Fikret Hanım’dır. Daha sonralarda Çiğdem Talu ile çalıştık ki Eurovision şarkımın sözleri de Çiğdem Talu’ya aittir. Uzun zaman boyunca şarkı sözlerimi Çiğdem Talu, bestelerini Selmi Andak besteledi. Hangi işi yaparsanız yapın, yeterince emek vermezseniz başarılı olamazsanız. Ben o dönem yeterince emeği vermediğimi düşünüyorum müziğe. Üstüne 1980 yılında bir ameliyat geçirdim, müzik yada mesleğim arasında bir tercih yapmak durumunda kaldım ve mesleğimi seçtim.

 

UT: Popüler kültürel istilası yaşanıyor ülkemizde. Bir gecede bile ünlü olunabiliyor, aynı şekilde iki ay içinde unutuluyor. Yıllarınızı sektöre veren bir isimsiniz sizce neden böyle? Korsan mı yoksa kalite eksikliğinden mi?

GA: Korsanın tabii ki etkisi var. Artık okullu müzisyen sayısı daha fazla. Ancak işin kolayına kaçılıyor. Hepsi aynı bas vurgularıyla, benzer sözlerle ve elektronik müzikle yapılıyor. Bir mekana gittiğinizde sadece o an eğlenirsiniz, sadece enerji harcamak için. Keyif alamazsınız ve müzik size bir şey katmaz bu günlerde. Zaten günümüzde bile biraz farklı olan şarkılar ve emek verilen şarkılar hemen diğerlerinin arasından sıyrılıyor. Bizim zamanımızda 2 kanallı müzik yapılırdı. Yani bir tane senfoni orkestrası senkronize olup şarkıya başlar, solist şarkı söylemeye sonradan başlardı. 4 kanallı oldu. Şimdi herşey elektronik. Ben şimdi yaptığımız müzikte, insanların bizim zamanımızın müziğini özlediğini görüyorum. Önceden Şişli’den Elmadağ’a kadar 8-10 tane gece kulübü vardı. Pazartesi dinlenilirdi, onun dışında 6 gün müzik yapılırdı. Türkiye’nin bazen Avrupa’nın orkestraları gelip müzik yaparlardı. Gece iş bittiğinde herkes, aklınıza o zaman popüler kim varsa gelir hep beraber oturulup hoşsohbet edilirdi. İnsanlar mutluydu. Dinleyiciler bekledikleri kaliteli müziği bulur, eve mutlu dönerlerdi. Artık insanlar çok yoğun her gün dışarı çıkamıyorlar. Haftasonu yorgunluğunu atmak için kaliteli müzik arıyorlar ama bulamıyorlar.

 

“Kargalar Kafeste”

UT: Gelelim ‘’Kargalar Kafeste’’ ekibine. İki dirhem bir çekirdek giyinen adamların, zarif hanımlara yaptıkları müziği hatırlatan bir şov. Nedir bu grubu özel kılan? Yoksa popüler kültür istilasından kaçış mı?

5GA: 2010 yılında bana Suat Kamçılı geldi ve direk. ‘’Abi ben menajer değilim. Ben Frank Sinatra, Dean Martin hayranıyım ve Rat Pack Show’un Türkiye uyarlamasını yapmak istiyorum. Abi Frank Sinatra olur musun’’ dedi. Ben ilk başta işi ciddiye almadım ne yalan söyleyeyim. Fakat oğlu Las Vegas’ta yaşıyor ve Suat’ın oğlu aracılığıyla büyük şovlarla bağlantıları var. Tek sorun şu; ben hiç Frank Sinatra şarkısı söylemedim. Orkestra solisti olduğum dönemde İtalyanca şarkılar söyledim. İtalyan müziği bize yakın geldiği için sanırım. Sonunda Suat Kamçılı’nın istekleriyle ilk albümü yapmaya başladık. Haldun Dormen tarafından sahnelendi. Kadromuz çok değişti. Keremcem bir ara bizimleydi birkaç proje sonra ayrıldı. Biraz zaman sonra Sinatra ailesi ufak pürüzler yaşadık ve sözleşmeyi feshettik. Ancak Atılgan Gümüş, Önder Bali ve ben ‘’Bir Piyano İki Solist’’ adıyla devam ettik. O yaz Çeşme’ye gittik, İstanbul’a geldik Pera Palas başladı. Çok iyi keman çalan bir kızımız Gökçe başladı. Nezih diye bir arkadaşımız basa geçti. Zamanla kadromuz genişledi, solistler çoğaldı. Şuanda Suna Yıldızoğlu var. Korkut tumba çalıp çok iyi İspanyolca şarkı söylüyor. Muzaffer geldi, Tom Jones olarak lanse edildi ve gerçekten ülkede de ondan iyi Tom Jones şarkıları söyleyen bulmak çok zordur. Taylan var, trompet çalıp çok iyi caz şarkılar söylüyor.

 

Kimleri Dinler?

ED: Gençlik dönemlerinizde kült isim vardı: Beatles, Frank Sinatra, Dean Martin, Bob Dylan çok daha fazla isim sayabiliriz. Peki Gökhan Abur kimleri dinler? Yeni nesil sanatçılar için ne düşünür?

GA: Çocukluk ve gençliğimizde Frank Sinatra bir numaraydı. Ondan sonra Elvis Presley gelirdi. Ben beceremediğimden Presley hiç söylemedim. Dean Martin, Frank Sinatra’dan çok daha yakışıklıydı, büyük bir sesi olmasa da kendine özgü sesleri çıkaran, sahne şovlarıyla popüler olan bir isimdi. Yalnız söyle bir şey var, benim ilk söylediğim şarkı Dean Martin’den “Return To Me” isimli şarkıdır. İtalyan müzisyenleri de çok dinlerdim,“Pappino” mesela. San Remo müzik festivalini takip ederdik. İstanbul Radyosu caz, Sinatra şarkılarını çok verirdi. Ankara Radyosu dahaçok Bob Dylan ve Beatles çalardı. Ben İstanbul radyosunu dinlerdim. Günümüzde bizden çok daha iyi müzisyenler yetişiyor. Okullu, nota bilen ve duyduğunu çalabilen çok sanatçı var. Ama dediğim gibi sesler çok benzer, isim vermek zor. Sertab Erener, Candan Erçetin dinler, şarkılarını da söylerim. Tarkan sadece dinlerim; ama hepsi nadir. Sorsanız yine “Frank Sinatra ve Dean Martin dinlerim.” derim.

 

 

 

ETD Başkanı Habeş Anık İle Eczacılık Üzerine

0

Eczaneler her hastalandığımızda uğradığımız ilk yerlerden birisi. Eczaneden aldığımız ilaçlarla iyileşmeyi bekleriz. İnsan yaşamının en önemli başlıklarından olan sağlık alanında bu yüzden eczanelerin yeri tartışılmaz durumda. İnsan sağlığını direk olarak etkilediği için önemli yerde bulunan eczanelere ciddi bir sorumluluk düşerken bir yanda eczane çalışanları mesleki sorunlarla boğuşuyor. Eğitim, istihdam sorunları yaşayan ve son zamanlarda da saldırılarla karşı karşıya kalan eczane teknikerleri ve teknisyenlerinin sorunlarını Eczane Teknisyenleri ve Teknikerleri Sosyal ve Kültürel Gelişim Derneği (ETD) Genel Başkanı Habeş Anık ile konuştuk.

Röportaj: Seda Özdemir, Cenk Bayoğulları, Enis Derdimentoğlu

CENK BAYOĞULLARI (CB) : Eczane Teknisyenleri ve Teknikerleri Sosyal ve Kültürel Gelişim Derneği hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Neden kuruldu bu dernek?

HABEŞ ANIK (HA) : Türkiye’de en çok takip edilen Eczane Teknisyenleri derneği olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü diğer derneklerin sosyal medya ağı yok. Bu şuanda çağımızın en önemli değerlerinden birisi. Sosyal medya ağının dışında internet siteleri dahi yok. Bazı sorunlar hakkında görüşmek istediğimizde ulaşamıyoruz. Bu açığı biraz daha kapatabilmek için kurulduk. Aynı zamanda kurulma sebeplerinden bir tanesi de Türkiye’de bulunan derneklerin yaptığı çalışmalar sadece bölgesel etkinliklerle sınırlıydı. Bizim kuruluş amaçlarımızdan bir tanesi de çeşitli eğitim programlarının düzgün bir şekilde uygulanabilmesiydi ki bunu da başardık.

CB: Dernek olarak yapmayı düşündüğünüz projeler nelerdir?

HA: Eczane teknisyenlerinin adını duyurabilmek, eğitim programlarıyla, sosyal aktivitelerle, çalışma saatlerinin düzeltilmesi ile daha iyi yerlere gelebilmesini sağlamak diyebiliriz. Bunun dışında bir kongre planlıyoruz bunu başarabilmeliyiz Türkiye’de bulunan tüm derneklerimizle eğer bunu başarabilirsek tüm dernekler ve meslektaşlarımızla kongrede alınacak kararlar doğrultusunda daha etkin çalışmalar yapabileceğimize inanıyorum.

CB : Eczane teknisyenleri olarak sorunlarınız nelerdir?etdd

HA : Bu sektörde yapılan programlar genellikle hep saf dışı bırakılmış yani bir bastırılmışlık var. Türkiye’de 2013 yılına kadar 80 tane dernek vardı. Dernek kuruluş işlemini yapmadan önce bu derneklerin tüm çalışmalarını masaya yatırdığımızda ortaya çıkan sonuç korkunçtu. Sadece gezi, piknik gibi ve müzelere dahi gidilmemişti. Yani bilgi alınabilecek veya sosyal ortam yaratılabilecek hiçbir program yapılmamıştı. Bu sebeple kurma kararı almıştık arkadaşlarımızla. Kurduktan sonra ilk aşamamız da zaten eğitim oldu. Ve bu eğitimle beraber devam ediyoruz. Yaklaşık 3 yıldır sürekli eğitim programlarıyla, sürekli eğitim verebilecek kurumlarla, eğitim alabileceğimiz kurumlarla görüşmeler halindeyiz. Yani üniversitelerle, koçluk akademileriyle kişisel gelişim akademileriyle, kişisel gelişim merkezleriyle görüşmeler halindeyiz ve bu programları yürütüyoruz. İleriki aşamalarda bunları rutinleştirmemiz gerekiyor. Rutin olarak eczanede çalışan herkesin muhakkak eğitim programlarına katılabiliyor olmasını sağlamamız gerekiyor. Ama önümüzde çok büyük engeller var. Birincisi çalışma saaatleri. Eczanelerde haftanın 6 günü çalışılıyor. Bunun dışında ayda en az 2 kez nöbete kalınıyor. Bunlardan birisi Pazar gününe denk gelebiliyor ve o ayın pazar gününü de kaybetmiş oluyoruz zaten. Bu çok kötü bir durum. Çünkü eğitim programlarını iş saaatleri içerisinde yapamıyoruz. Eczacılarımız buna izin vermiyorlar. Yani orada onlara da hak vermek gerekiyor. Çünkü çalışma sisteminin bu kadar saat yoğunluğu içerisinde olmasını sağlayanlar da eczacılar değil tabi ki. Bölge sağlık müdürleri ve eczacı odaları. Tabi eczacı odaları bunlara kulaklarını tıkar vaziyette davranıyorlar daha çok. Çünkü bir yandan çevresindeki o yöneticilerin birlikte hareket ettikleri eczanelerinin konumları, bir yandan oradaki kazanç hırsları ki böyle bir kazanç hırslarının olması sektörü sekteye uğratıyor ve bizim meslektaşlarımızı da sekteye uğratıyor. Çünkü akşam saat 7’de bir yerden bir yere gidebilmek için en az 1.30 saatiniz gider. Yani eve varış saatiniz 8.30. Hazırlandınız çıktınız saat oldu 9.30. Yemeğinizi yediniz hazırlandınız sosyal bir ortama girmek istiyorsunuz. Saat 9.30dan sonra girebileceğiniz hiçbir sosyal ortam yok. Saat 10da zaten alışveriş merkezleri kapanıyor. Yani bu sebeple herhangi bir sosyal ortama girebilme ihtimali yok. Pazar günleri deseniz hepimizin ailesi var, hepimizin çoluk çocuğu var ve çoluğumuzla çocuğumuzla mı ilgilenelim, yoksa herhangi bir sosyal aktiviteye mi katılalım? Katılabileceğimiz sosyal aktivite de büyük şehirlerde çok kısıtlı. Çünkü mesafemiz çok fazla. O yüzden bunların öncelikle düzenlenebilmesi gerekiyor. Yani örneğin, Çalışma Bakanlığının son çalışmasında haftalık 48 saatin üzerinde çalışmamak gerektiği söyleniyor. Bunun sebebi de çeşitli araştırmalardan geçiyor tabi ki. Ama biz onu çok fazla aşıyoruz. 65 saate kadar çıkabiliyoruz. Bazen aylık 70 saati bile bulabiliyor çalışma süremiz. O yüzden hiçbir zaman dilimi kalmıyor. Tabi ki bu herkeste bu şekilde değil. İnsanlar kendilerine sosyal ortam yaratabiliyor belki ama bizim amaçladığımız eğitim programlarını yapabileceğimiz zaman dilimi kalmıyor. Bunu sağlayabilsek eczacılarımıza daha çok kazandırabiliyor olmamız gerekir. Bunu sağlayamadığımız için eczacılarımıza kazandıramıyor olabiliriz. Eczacıların bunu iyi düşünebilmesi gerekiyor. Çünkü bir kişisel eğitim programı yaptığımızda ki biz yaklaşık 35 civarında kişisel gelişim programı yaptık, bu 3 yıl içerisinde ve katılımcıların % 90’ının geri bildirimlerinde iş potansiyellerinin arttığını gördük. Eczaneler bir ticarethane aynı zamanda da halkın en yakın sağlık danışmanı yani herkesin birebir karşılaştığı ortam. Buradaki çalışan kişilerin- eczacı da dahil – sosyal ve psikolojik durumları çok önemli. Ama bunu kendi sosyal aktivitelerini veya aileleriyle geçirdikleri zamandan çalarsak bu insanların dışarıya veya halka hizmet ederken yaşayacakları psikolojik durum içler acısı hale geliyor. Ve zaman geçtikçe de bu durum içler acısı hale gelmeye başladı. Ve görüyoruz bir çok kişi iş bırakıyor veya o sektörde çok yararlı olabilecekken iş değiştirmek zorunda kalıyorlar maalesef.

ecz2CB : Eğitim programlarından bahsettiniz. Bu eğitim programlarını biraz açar mısınız?

HA : Yani, örneğin müşteri karşılama, müşteriye davranış biçimin bilmeleri. Dediğim gibi eczaneler halkın en yakın sağlık danışmanlığının dışında aynı zamanda ticarethanedir. Makyaj ürünlerinin satıldığı mağazalar var, internet ortamında satılan bir çok ürün var ki eczacı odalarının asıl görevi bunları engellemek olması gerekirken engellemiyorlar veya engellemek istemiyorlar bunu bilemiyoruz tabi ki. Bunun dışında artık kuaföre gittiğinizde bile eczanede satılması gereken bir bakım ürününün satıldığını görebiliyoruz. Bu çok içler acısı bir durum. Çünkü bilinçsizce kullanılan her bir ürün insan vücuduna zarar veriyor artık. Bunlara şampuanlar da dahil aslında bakarsanız ama hadi onlar bir kenarda dursun, onlar satılsın marketlerde, oralarda buralarda. Ama cilt bakım ürünleri gibi cildin hassasiyetiyle ilgili konularda satılan ürünlerin muhakkak eczanelerden veya eczacı gözetiminde bir yerlerden satın alınabiliyor olması gerekir ki birçok mağazalar var frençayzing sistemi ile çalışan. Bunların da bilinçli satıcı olduğunu ben hiç görmedim. Bazen bunu denemek için bile mağazalara girdiğim oluyor, sorguladığım oluyor ve kesinlikle hiçbir bilgileri olmadığını düşünüyorum. Ama eczanelerde durumumuz bu değil. Eczanelerle, eczane çalışanlarımız ve eczacılarımız bu konuda yeterince donanıma sahip zaten. Çünkü işin temelinde, kimyasal temelinde ve ilaçların ve satılacak bakım ürünlerinin içerikleriyle ilgili yeterli donanıma sahip. Ama bunu biz ilerletemiyoruz. İlerletememe sebebimiz de az önce söylediğim satış tekniğini bilmiyoruz veya satabilecek psikolojiye sahip değiliz. Bu psikolojiyi yaratabilmek için zaten eğitim programlarını düzenledik ve üstün başarı elde ettik. Eczacılarımızdan da çok iyi geri dönüşler aldık. İstanbuldaki Eczacı Odasının önceki dönemki yöneticilerinden çok iyi geri dönüşler aldık. Yeni yönetim döneminde de pek fazla görüşme şansımız olmadı. Onların görüşleri ne olur onu bilmiyoruz. Birkaç program yapmak istediğimizde Eczacı Odasında yer bulamadık. Artık vermek mi istemediler onu bilemiyoruz. Ama amacımız tamamen eczanelerin daha yüksekten hareket edebilmesi ve halkın daha sağlıklı ürünler kullanabilmesi. Biz bir sivil toplum kuruluşuyuz. Sivil toplum kuruluşunun amacı para kazanmak değildir. Mesleki sivil toplum kuruluşuysanız bulunduğunuz meslekle ilgili gelişmeleri en üst seviyelere çıkarmaya gayret edersiniz ki bunu Türkiye’de bir tek biz yapıyoruz maalesef ki. Keşke bütün dernekler bu işin içersinde hareket edebiliyor olsa. Biz dönem dönem tekliflerde bulunuyoruz bölgelerdeki arkadaşlarımıza, diğer illerdeki arkadaşlarımıza. Tabi orada bir kargaşa oluyor ve kabul etmiyorlar ve bunun da sebebini çözmeye çalışıyoruz açıkçası. Amacımız aynı yönde olmasına rağmen bizim amacımızın ne olduğunu algılayamıyorlar. Dediğim gibi sivil toplum kuruluşunun amacı para kazanmak veya başka bir şey değildir. etdegitimEğitim programlarımızın % 95’ini veya % 99’unu ücretsiz yaptık. Tabi ki dış destek aldık veya kendi cebimizden koyduk. Çünkü bu eğitime bizim ihtiyacımız var diye bu eğitim programlarını biz yaptık ve çok iyi başarılar elde ettik. Gerek İstanbul’un İl Sağlık Müdürlüğü olsun, Halk Sağlık Müdürlüğü olsun buralara da bildirimlerini yaptık. Buralara arkadaşlarımızın bu eğitimleri aldığının bildirimlerini yaptık. Bunu yapma gereği duyduk açıkçası. Çünkü bu sektörün ne kadar güçlü olduğunu herkese kanıtlayabilmemiz gerekiyor ki iyi işler başarabilelim, halkın sağlığını düzenli bir şekilde kollayabilelim.

SEDA ÖZDEMİR : Türkiye’de 34 eczacılık fakültesi var ve bu istihdam oranlarına göre 5 yıl içinde yaklaşık 10 bin eczacı işsiz kalabilir. Sizce bu sorunlar nasıl çözülebilir?

HA : Şuanda Türkiye’deki bütün kamu hastanelerinde eczacılık biriminde 1 eczacı çalışıyor veya bazı kamu hastanelerinde 5 kamu hastanesinde 1 eczacı çalışıyor. İstihdam sorunu ancak bu şekilde çözümlenebilir veya eczacılar tarafından erken emeklilik gündeme gelebilir. İkinci eczacı çalıştırılması programı şuanda zaten devam ediyor. Bunun üzerine bazı engellemeler olsa da devam etmesi bence doğru bir yöntem olabilir. Ama bunun dışında dediğiniz gibi birçok eczacı dışarda kalıyor. Bu sorun ancak ve ancak kamu hastanelerinde istihdam edilerek çözümlenebilir veya ilaç firmalarında. Birçok alanda, eczacınının asıl işi olan alanlarda farklı kimliklerde insanlar çalışıyor maalesef. Onların düzenlenebiliyor olması gerekir ki bunu da Türkiye Kamu Hastaneleri Birliğinin ele alması gerekiyor.

 

Eczacılara Saldırılar

SÖ: Peki son yıllarda haber bültenlerinde eczacılara saldırılar olduğunu okuduk. Bu saldırılar hakkında çözüm önerileriniz nelerdir?

HA : Bu konuda belli başlı çözüm önerilerimiz var tabiki. Biliyorsunuz nöbetçi eczane uygulaması var ve eczacılarımız geç saatlere kadar satış yapıyorlar. Özellikle ücra yerlerdeki eczanelerimize saldırılar olduğunu çok gördük. Eczacılarımız silahlansın demiyoruz tabiki. Polis devriyelerinin o bölgelerde sıklaştırılması bir nebze çözüm olabilir. Kuyumcularda olan butonla sessiz alarm uygulamasının olması da mümkün. Kuyumcuyu soymaya gelen adam para için yapıyor bu işi. Ama eczane soyanlar öyle para için değil ilaç için soygun yapıyorlar. Sağlıklı olmayan kişiler yapıyor bu işi, maddiyat yok yani. Polis devriyelerinin sıklaştırılması ve sessiz alarm ile karakolun uyarılması, polisler gelene kadar oyalanan saldırganların yakalanması en mantıklı ve sağlıklı çözüm önerisi bize kalırsa.eczz

 

Hibrit Karlılık

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED) : Avrupa’da mevcut olan ‘’Hibrit Karlılık’’ düzeni için ne düşünüyorsunuz ? Fiyat düşse dahi eczacı karı korunuyor. Türkiye’ye uyarlanabilir mi ?

HA : O çok büyük bir sorun zaten. Ülkemizde ilaç fiyatlarının günden güne düştüğünü zaten yıllardır biliyoruz. Eczanelere bu konuda yeterince destek sağlanmadığını düşünüyorum. Çünkü eczacılık alanının en büyük müşterisi bilindiği üzere Sosyal Güvenlik Kurumu. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ödediği tutarlarla eczaneler artık ayakta duruyor. Ve bu konuda yapılabilecek en iyi çalışma, ilaç fiyatları tabiki düşsün, halkımız ilacını alırken zorlanmasın gibi durumları söyleyebiliriz. Ama bunun dışında oradan ekmek kazanan kişilerin de haklarını düşünmek gerekiyor. İlaç fiyatları düştüğünde bu ilaç fiyatlarının karşılamasını eczanelerin değil, ilaç firmalarının yapması gerekiyor. Eczanenin stoğunda bulunan ilaçlar zaten ilaç takip sisteminden takip ediliyor. Takip edildiğinde hangi eczanede ne kadar ürün varsa onu karşılayacak kadar ilaç firmalarının destek vermesi gerektiğini düşünüyorum. Açıkçası bana göre tek yöntem bu.

ED: Eczacı, eczane teknikerliği ve teknisyenliği arasındaki fark nedir?

HA : Eczacılık, şöyle ki eczacılık fakültelerinde sadece eczacılar eczane açmaya yetkilidir. Veya eczane olması gereken örneğin hastane eczaneleri gibi birimlerin kurulmasını sağlayacak tek kişi fakülte mezunu eczacılar olabilir. Eczane hizmetleri alanı henüz çok yeni. Eczane hizmetleri teknikerliği ön lisans eğitim programlarında şu an birçok üniversitemizde bulunmakta. Bu programlardan mezun olanlar eczane hizmetleri teknikeri olarak çalışmaya başlıyorlar. Eczanelerde çalışabliyorlar, kamu hastanelerinde çalışabiliyorlar, KPSS’ye girip atanıyorlar. Henüz yüksek miktarda atama olmadı 12 kişi atanabildi. Bunun yanında eczane teknisyenliği çok ayrı bir durum. Daha önceden hep böyleydi hepimiz çıraktık. 10,11,12 yaşında eczanlerde çalışmaya başlıyorduk. Eczacı tarafından meslek eğitimini alıyorduk. Çocukluğumuz bizim eczanlerde geçti. Eczane içerisinde bu ürünlerin ne olduğunu, hastayla nasıl konuşulacağını, biz eczacılarımızdan öğreniyorduk. Bu zamana kadar öyleydi. Ama şu anda bu üniversiteler açıldı ve üniversitelerden mezun olanlar artık çalışmaya başladılar. Bunun dışında az önce de bahsettiğim gibi çıraklıktan gelen eczane teknisyenleri için Avrupa Birliği uyum sürecine uygun eğitim programları yapıldı. Bu programlardan eğitim alamyan insanlarımız da var. Dernek olarak bu teknisyenlere eğitim verebilmek için Anadolu Üniversitesiyle görüştük. Onu da devam ettireceğiz. Eczane teknisyenleri de bu anlamda eczane teknikeri ile aynı yetkilere sahip olmuş oluyor. Zaten bununla ilgili de Sağlık Bakanlığı tarafından bir kararname çıkartıldı ve iki farklı eğitim programından mezun olanlar eşit sayıldı. Şu anda da eşit olarak görülüyor.

İlaçlar Marketlerde Satılabilir mi?

ED : İlaçların marketlerde satılması olayı gündemde şuan, böyle bir fikir sunuldu. Sizce bunun uygulanması nasıl olur?

img_6094HA : İlaçlar Türkiye’de markette satılamaz bir kere onu bir geçelim, satılmamalı da. Bu çok büyük bir kaos olur, halk sağlığı yönünden çok ciddi zararlar verir. O zaman eczacılık fakültesi neden var, eczane hizmetleri alanı neden var, eczane teknikeri neden var, eczane teknisyeni neden var? Yani bunun yapılabiliyor olması, bir insanın girip marketten istediği ilacı sepetine koyuyor olması çok da doğru bir mantık değil. Avrupa’da bu nasıl yapılıyor? Orada marketler içerisindeki eczacılık birimlerinde satış yapılıyor. Böyle bir sistem Türkiye’de mümkün olamaz. Çünkü marketlerin asıl amacı para kazanmaktır. Eczanelerin asıl amacı para kazanmak olmadığı için bunun Türkiye’de uygulanmasının söz konusu olması mümkün değil. Yani bu tip atıflar her yıl yapılıyor, her yıl marketler belki bu konuda çalışmalar yapıyorlar, belki baskılar yapıyorlar. Bu konuda bir baskı yapılıyor, o baskı sürekli devam ediyor ama bunun ülkemizde yapılıyor olması çok büyük kaosa neden olur ve çok insanın hayatını kaybetmesine kadar ulaşabilir. Çünkü zaten bilinçsiz ilaç tüketimi yüzünden her yıl onlarca kişiyi kaybediyoruz. Yeterli donanıma sahip olunan yerden satın almalarına rağmen buna engel olamıyoruz. Marketlerin asıl amacı dediğim gibi para kazanmak olduğu için orada çalıştırılacak eczacı veya eczane teknisyeninin de amacı o olacak maalesef. Çünkü yaptığı iş dolayısıyla ya pirim alacak ya maaşını yüksek almak için sürekli satış yapmak isteyecek. Ve o yüzden ülkemizde pek de doğru olmayacaktır bu çalışma. Olmaması için de gayret ediyoruz.

‘Yenikapı Ruhu, Muhalefetin Rızasını Almak İçin Üretilmiş Bir Halüsinasyon’

0

Türkiye’nin gündeminde, FETÖ’yle mücadele noktasında ardı ardına yaşanan gelişmeler konuşuluyor. 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrasındaki gelişmeler gündemdeki tazeliğini koruyor. Türkiye bir yandan PKK ile mücadele ederken, diğer yandan FETÖ’ye yapılan operasyonlar sürüyor. Bunun yanı sıra OHAL süreci ve bu süreçte yapılan uygulamalarsa siyasiler ve gazeteciler için bir tartışma konusu haline geldi. 15 Temmuz sonrası yaşanan gelişmeleri ve OHAL uygulamaları gibi gündemdeki birçok konuyu OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu’na sorduk.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ercan Deniz Küçük

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK) : 15 Temmuz gecesini nasıl değerlendiriyorsunuz, ne olarak görüyorsunuz?

BARIŞ TERKOĞLU (BT) : 15 Temmuz başarısız bir darbe girişimidir, orası tartışılmaz. Ama 15 Temmuz başarısız bir darbe girişiminin ötesinde -çünkü Türkiye bugüne kadar birçok darbe ile karşılaştı- hepsinden çok farklı olarak Türkiye’de doğrudan bir dini cemaat örgütlenmesinin içerisinde olduğu ve bu işi organize ettiği belki de ilk darbe girişimi. Bu açıdan 15 Temmuz darbe girişimi Fethullah Gülen cemaatinin bir iktidar denemesiydi. Yani siyasi partinin içerisinden, polis örgütlenmesi içerisinden, bürokrasi içerisinden başaramadığı iktidar yolunu, son hamlelerden bir tanesi olarak doğrudan doğruya asker eliyle gerçekleştirme girişimiydi. Bu açıdan başarısız olmuş görünüyor. Ama bir açından da baktığınızda Türkiye’ye çok büyük bir zarar verdi ve Türkiye’de büyük bir kırılmanın adı oldu 15 Temmuz.

“Yenikapı ruhuna inanmıyorum

EDK : 15 Temmuz sonrasında Türkiye farklı bir noktaya da gitmeye başladı.  “Yenikapı ruhu” dediler ve Yenikapı mitingine Cumhurbaşkanı, AKP, CHP, MHP Genel Başkanları katıldı. Sonra bu ruh üzerine tartışmalar döndü. Siz bu Yenikapı ruhuna inanıyor musunuz? Böyle bir ruh var mı, varsa şu andaki durumu ne? 1

BT: Meşhur söz, “Tarihte hiçbir şey sırası gelmedikten sonra ortaya çıkmaz. Tarihte ortaya çıkan hiçbir şey de gereksiz değildir.” Siz 1.Dünya Savaşı’nın, bir ortaokul tarihi okumasıyla, bir akıl hastasının Avusturya-Macaristan veliahtını vurmasıyla başladığını da söyleyebilirsiniz. Ancak siz 1.Dünya Savaşı’nı, büyük bir paylaşım savaşının kaçınılmaz sonu olarak da okuyabilirsiniz. Sanki 15 Temmuz’dan sonra iktidar hatalarından ders almış, yaptıklarından ders çıkarmış, muhalefetle bir araya gelerek Türkiye’yi 15 senedir yönettiği haliyle yönetmekten vazgeçmiş gibi bir izlenimin adı oldu Yenikapı ruhu. Ben bu anlamda bir Yenikapı ruhuna inanmıyorum. Çünkü çok basit birkaç şeyden bahsedeyim. Örneğin; 15 Temmuz’dan bu yana Türkiye OHAL’le yönetiliyor. Başarısız darbe girişiminin ya da başarısız darbenin yeniden tehlike arz ettiği durumları bertaraf etmek olarak OHAL’in gerekçesi açıklanıyor. Ama örneğin; bütünüyle askeri okulları kapatmanın, bütünüyle GATA’yı kapatmanın -cemaatçileri ayıklamaktan söz etmiyorum-, Amerika Birleşik Devletleri tarihinden bile daha eski olan bu kurumları kapatmanın darbeyle ne ilgisi var ya da cemaatle ne ilgisi var? Bir ilgisi yok. Öte yandan örneğin; kapattığınız GATA’ya bir Osmanlı padişahının adını vermenin darbeyle ne ilgisi var? Yok. Cemaatle ve darbeyle hiç ilgisi olmadığını bildiğimiz Yön Radyo gibi veya Alevi medya organları gibi yerleri kapatmanın darbeyle veya cemaatle ne ilgisi var? Mesela torba yasa geçiriliyor Meclis’ten. İçeriği genelde emek-iş ilişkilerine, emekçilerin hayatlarına doğrudan müdahale eden bir içerik. Onların cemaatle veya darbeyle ne ilgisi var? Buna benzer size onlarca şey sayabilirim. Bu açıdan baktığımızda siyasi iktidar 15 Temmuz sonrasını, asıl 15 senedir yapmak istediği; ama yapamadığı bazı düzenlemeleri daha hızlı yapmak için kullandı. Çok yakın Başkanlık sistemi tartışması gibi… Yenikapı ruhu, bu açıdan bir tür 15 senelik süreçten ders çıkarmak ve ülkeyi -parçalanmış halde olan, birbiriyle fay hatları oluşmuş Türkiye’yi- yeniden birleştirme girişiminden çok, 15 senedir yapamadıklarını bugün gerçekleştirirken, muhalefetten de rıza sağlamak, rıza üretmek için onu kullanmaktan başka bir şey değil bana göre. Yenikapı ruhu bu halüsinasyonun adı. Bu gerçekten var olmayan; ama demin söylediğim gibi karşı taraftan rıza almak için üretilmiş halüsinasyonun adı.

“Türkiye bu hesaplaşmayı hukuk yoluyla yapmalı.”

SİNEM HANÇERİGÜZEL (SH) :  Bu darbe komisyonuna zamanında FETÖ’nün avukatlığını yapmış AKP Burdur Milletvekili Reşat Petek getirildi. Yine aynı zamanda AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın FETÖ darbe girişimi sonrasındaki tavırları ve yaşanan gelişmeler de çok tartışılıyor. Örgütün siyasi ayağına dokunulmadığına dair de çok eleştiri var. Bu bağlamda FETÖ ile mücadeleyi nasıl değerlendirmek gerekir?

BT:  Biraz önce kapandığını söylediğim kurumların özelliği, bizim modernleşme hareketimizin parçası olmaları. Bizim modernleşme hareketimiz aynı zamanda bizim anayasa tarihimiz demek. Bu ülkede bir dönem mutlakiyetin sınırsız kurallarının yerine anayasayı koymayı, iktidarın yetkisinin sınırlandırılmasını ve toplumun hukuk devletine dönüşmesini zorladı modernleşmeciler. Bunun içerisinde milliyetçiler var, bunun içerisinde yurtseverler var, cumhuriyetçiler var, solcular var, sosyalistler var. Farklı farklı tarihte, dönemlerde ortaya çıktılar ve anayasayı savundular. Siz anayasayı savunuyorsanız -ister adı FETÖ olsun, ister adı PKK olsun, ister adı başka bir suç örgütü olsun- bunun kanunlara, anayasaya göre yargılanmasını ve cezalandırılmasını savunursunuz ve hesaplaşmayı bu şekilde yaparsınız. Hayır, siz bunu yapmayacaksınız, bunun üzerinden yürümeyecekseniz, bu yaptığınız aslında siyasi kavga olur ve daha önceki birçok hukuksuzluğu devam ettirmiş olursunuz. Bana sorarsanız ben ne 2013 Aralık’ında ne 2012 Şubat’ında, ne MİT Müsteşarı ne de 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında… Çok daha önce Fethullah Gülen cemaatine karşı çıkan, bunun ülkeye zararlı olduğunu söyleyen ve bunun siyasi parti meselesi değil, ülke meselesi olduğunu savunan biriyim. Bu yüzden hapis yattım zaten. Ben onun o gün de bugün de hep hukuk yoluyla yapılmasını, cemaatin suç işleyen unsurlarının yargı önüne çıkarılmasını, hukuken yargılanmasını ve cezalandırılmasını, Türkiye’nin bu hesaplaşmayı böyle yapmasını savundum. Ama bugün görüyorum ki bu hiç de böyle yapılmıyor. İki açıdan böyle yapılmıyor. Bir, mesela başından, “17 Aralık 2013’ten öncesi önemli değil.” diyorlar. Örneğin; Ali Tatar’ın ölümü, örneğin; Ergenekon ve Balyoz kumpası, örneğin; Necip Hablemitoğlu cinayeti, Hrant Dink cinayeti… 17 Aralık 2013’ten önce parmağının olduğu, suç olduğu tartışmasız olan bir sürü eylem var. Siz bir kere bunu söyleyerek örtülü af getiriyorsunuz. Bu örtülü affın gerekçesini de son derece siyasi bir vakayla ortaya koyuyorsunuz, yani siyasi iktidara yapılmış yolsuzluk operasyonlarıyla. Bu, şu demek: “Ben bu cemaatin bu ülkeye yapmış olduğu bütün zararları affediyorum, bana yapılanlar hariç.” Bu yönteme bir kere itirazım var. Bu doğal olarak bu süreci tartışmalı hale getirir. Reşat Petek de bunun en basit örneği. Reşat Petek cemaatin bütün bu suç işlediği dönemde hem avukat olarak mahkemelerde avukatlığını yapmış hem de bir televizyon yıldızı olarak televizyon programlarında onun fiillerini savunmuş biri. Hatırlayın ortaya çıkanları, cemaate en küçük eleştiriyi adeta suç saymış ve insanlara bu yüzden hakaret etmiş birisi.  Bu Reşat Petek’in orada olması da “17 Aralık’tan önceyi affediyoruz.” demek de aslında cemaatle bir hukuksal hesaplaşmanın değil, doğrudan doğruya ortaklığın bozulmasıyla birlikte bir siyasi iktidar kavgasının sonucunda, bir tasfiyenin yaşandığını gösteriyor. İki, ilginçtir, mesela Avrupa’da mezhep savaşlarındaki öfke, belki Haçlı seferlerinde olan öfkeden daha büyük bir öfke doğuruyor. Hatırlayın, Saint Barthelemy gecesinde bir gecede 30 bin Protestan’ı öldürüyorlar. Din içerisinde, cemaatler içerisinde, tarikatlar ve mezhepler içerisindeki kavga… Bugün Irak’ta da görebilirsiniz bir örneğini, pazar yerine gidip kendisini, oradakileri başka bir mezhepten oldukları için öldürebilecek kadar büyük bir vahşetin parçası haline getirebiliyorlar insanı. Ama hukukun dili, yargının dili, adaletin dili bu dil değildir. Bir öfke veya intikam dili değildir. Ben bizzat hapis yatmış biri olarak bunu söylüyorum. Ben adalet istiyorum. Adının cemaat olması, Fethullah olması, başka biri olması önemli değil benim için. Bu toplumun yurttaşlarına karşı suç işlemiş olması yeterli bir faktör. Görüyorum ki bu dönemde de yapılan ciddi hatalar var. Bu hatalar maalesef ama maalesef bu süreçte, asıl meselenin yargı eliyle yürütülmesinden çok siyasi bir hesaplaşma haline dönüşmüş olmasından kaynaklı. Bu yüzden hem Reşat Petek’in burada bulunmasını hem OHAL döneminde adı cemaate veya cemaate yakın birçok isme yapılan uygulamayı tasvip etmiyorum. Ben bunu aslında cemaatle gerçekten savaşmamız için istiyorum. Çünkü bir insana hukuksuzca yapılmış bir eylem, onun asıl suçlarını örtmek için kullanılabiliyor. Yolsuzluk yapan bir adamı hiç işlemediği bir suçtan hapse atarsanız, aslında onun yaptığı yolsuzluğu, hukuksuzluğu aklamak için kullanmasına fırsat da sağlamış oluyorsunuz. Benim için Fethullah Gülen cemaati -sadece üç beş kişisi değil, ayırıyorlar ya tavanı, tabanı, şusu busu diye- bu cemaat boydan boya suça bulaşmış bir yapılanmadır. Bu yapılanmanın suça bulaşmış güçlerinin yargı önüne çıkarılması ve yargı aracılığıyla hesaplaşması ve bu süreçte hiçbir şekilde yargının sınırlarının ötesine geçmemek gerekiyor. Türkiye’nin bu şekilde bundan kurtulması gerekiyor. Bu yüzden ben bu süreci çok da demin anlattığım değerlerde hesaplaşılan bir süreç olarak görmüyorum.

“16 Temmuz sabahında Türkiye’de hukuku sormayacaktık bile.”

EK: Sabahattin Önkibar Aydınlık gazetesindeki köşesinde cemaatin infaz listesini, kara listesini yayımladı. Orada sizinle beraber Barış Pehlivan da yer alıyor. Bunu ilk okuduğunuzda ne düşündünüz? Bu konuyla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

barislarBT: Ben gerçekten o listenin ne olduğunu bilmiyorum. Ben de orada okuduğum kadarıyla, sizin kadar biliyorum. Sadece şunu duyumladım: Cemaatin darbe sonrasında bir infaz listesi olduğunu –bu zaten kamuoyuna yansıdı- benim de ortadan kaldırılacağımı, devletin darbe girişimi sonrası bazı tedbirlere başvurduğunu ve bazı isimlere koruma verdiğini falan duydum. Ama dediğim gibi o meseleyi bu kadar biliyorum, sizin bildiğiniz kadar. Eğer bir gün buna ilişkin somut bir şey görürsem de somut olarak size de derim ki “Böyle bir şeydir.” Türkiye’de bugün kötü bir yargıyı, kötü işleyen yargıyı tartışıyoruz. Köprünün üstünde gösterdiği gibi vatandaşları kurşuna dizdi. Külliyenin önünde havadan insanlara ateş açması gibi… Gördünüz mü o görüntüyü? Tankların, içinde insan olan arabaların üstünden geçmesi gibi… Aslında sokak ortasında infaz etmekten, kameranın gözü önünde tanklarla ezmeye kadar o gün FETÖ cemaati zaten hiçbir duvarının olmadığını gösterdi. Kesinlikle ama kesinlikle, eminim ki o gece başarılı olsalardı onlar da hukuka göre davranmayacaklardı. Birbirimizle tartışırız, farklı kökenlerimizi konuşabiliriz. Ama o tür bir öfkenin, Ankara’da insanları tankla parçalayacak şekilde, aşağı atacak şekilde bir öfkenin, aslında bu ülkede sadece bu cemaat gibi suç örgütlerinin kötü militanlarında görebileceğimiz bir şey olduğunu düşünüyorum o görüntülerin. O darbeyi becerselerdi birçok insanın bıraktım yargılamayı, yargılanmadan akıbetinin ne olduğunu öğrenemeyecektik. Bunu aşağı yukarı bu cemaatin nasıl işlediğini bilen biri olarak söylüyorum. Çünkü gerçekten Fethullah Gülen cemaatinin herhangi bir şekilde hukuk vs. umrunda değildir. Hukuku sadece Silivri davalarında gördüğünüz gibi bir araç olarak kullanırlar. Kullanamadıkları yerde bunu ezerler, geçerler. 15 Temmuz gecesi olan o vahşet bize gösteriyor ki aslında 16 Temmuz sabahında Türkiye’de hukuku sormayacaktık bile.

“Türkiye’de suikastler olabileceğini düşünüyorum.”

SH:  Hasan Atilla Uğur, ikinci darbe girişiminin hazırlandığına dair açıklamalarda bulunmuştu. Bu sözlerle ilgili düşünceleriniz nelerdir? Böyle bir girişim yapılmasının mümkünatı var mıdır, varsa da bunun başarılı olma ihtimali sizce nedir?

BT: Yıllar önce, yanlış hatırlamıyorsam Arafat’ın bir röportajında “Silahınızı görebilir miyim?” diyor bir gazeteci. O da “Bu silah ateş edilmeden tekrar yerine girmez.” diyor. Askerde de böyle, tanklar sokağa çıktıktan sonra geri dönmesi genelde zordur. Türkiye’de 15 Temmuz’dan çok önce -ben bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum artık yansıdığı için- biz Odatv’de defalarca darbe olacağını yazdık, defalarca. En az 15-20 örnek söyleyebilirim “Darbe geliyor.” diye. Bunun hangi karakterde olacağını, cemaatin bu işin içerisinde etkin rolde olacağını söyledik. Bunu bilmek için basit bir şey yapmak yeterli. Biz Amerika’daki enstitüleri takip ettik. Türkiye’deki darbelerin önemli bir bölümü eniştelerden değil, Amerika’dan daha iyi okunur. Türkiye’de istihbarat teşkilatlarından daha fazla, Amerika’dan öğrenilebilir bu. Amerika’daki enstitüler uzunca bir süredir Türkiye’de olağandışı iktidar değişikliğini konuşuyorlardı. İki, Amerika’daki eski büyükelçilerden birtakım enstitülerde, CIA’ya danışmanlık yapan, yani bir nevi fikir adamı görüntüsünde; ancak Amerikan Dışişleri’nin aşağı yukarı görüşlerini yansıtan insanların görüşlerini yayımladık. O kadar ileri gittiler ki örneğin; darbe olduğu zaman Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın hangi tepkiyi vereceğini bile işte şimdi tartışılan Michael Rubin açıkladı. Üç, cemaatin devlet içerisindeki yapılanmasını uzun süredir takip ediyoruz. Bu yapılanma görülüyor ki YAŞ(Yüksek Askeri Şura)’a doğru giderken askerdeki olası tasfiyeye kilitlenmiş durumda. Yani YAŞ’ta cemaatin tasfiyesi onlar için çok büyük bir darbe anlamına geliyor. “Bu da YAŞ’tan önce bir hamle yapmalarını gerektirdi.” diyorduk, bunu da gördük. Öte yandan çok dolaylı mesajlar, mesela cemaatin medyasında belirgin bir şekilde. Örneğin Fethullah Gülen’in 12 Eylül dönemindeki darbeye cevaz veren açıklamaları ya da kendi cemaat mensuplarına “Göreceksiniz, Türkiye’de her şey güzel olacak.” türünden, bir siyasi değişimi önceden haber veren açıklamaları gibi. Bunları da an ve an takip ettik. Hatta öyle ki bunu takip eden arkadaşlarımız -bunu size özellikle söylüyorum- cemaat mensubu olduğunu bildiğimiz, asker olduğunu bildiğimiz birtakım meçhul yerlerden tehdit aldılar “Yakında göreceksiniz.” gibi. O yüzden defalarca hem gazeteci olarak hem muhabir olarak hem -Odatv’de yazan bir dizi asker de var biliyorsunuz- asker ilişkilerinde tecrübeli kişiler olarak bunun geleceğini söylüyorduk ve geldi. Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır. Darbe, iktidara gelmenin başka araçlarla devamıdır sadece. Türkiye’de 15 Temmuz’dan beri darbe lafı maalesef ama maalesef çok telaffuz edilir hale geldi. Herkes “Darbe.” diyor, herkes birbirine “Darbeci.” diyor falan. Ben dediğim gibi şunu bilmiyorum: Tanklar yeniden sokağa çıkacak mı, yeniden bu olacak mı? Bilmiyorum; ama Türkiye’de 15 Temmuz artık silah aracılığıyla iktidara gelme yolunun çok açık bir şekilde, bir gecede gösterisi haline dönüştü. Bundan sonra Türkiye’de suikastler olabileceğini düşünüyorum. Bundan sonra Türkiye’de bir dizi, toplumun fay hatlarını kışkırtmaya dönük eylemler olabileceğini düşünüyorum. Öte yandan, düşünün ki Türkiye’de bir ordu geleneği vardı, yukarıdan aşağıya bir hiyerarşiye dayanan ve belli bir ideolojisi de olan, milli kimliğe dayanan bir ordu vardı. Bu ordu önce Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla, ardından cemaatin tasfiyeleriyle ve işte bu darbe süreciyle feci şekilde bozulmuş durumda. Çok tehlikeli bir durum ve bu da orduyu, bütün bu kavgaların içerisine maalesef sokmak anlamına geliyor. Bu nedenden ötürü de “Asla olmaz, olamaz.” diyemem. Ama söyleyebileceğim şey şu: Bu anlamda tanklarla mı olur, silahlarla mı olur, başka yollarla mı olur? Bilmiyorum; ama 15 Temmuz bir sürecin sonu değil, başka bir sürecin başlangıcını işaret eden bir iktidar kavgasının da habercisi. Ben istihbaratçı değilim, polis, savcı, falcı değilim. Bilmediğim şeyi, bir dizi öngörülerimi size gerçekmiş gibi yutturamam. Ama görebildiğimiz şey Türkiye’nin artık birtakım siyasi suikastlerle de olabilir, birtakım fay hatlarının hareketlendirilmesiyle de olabilir, siyasi iktidar kavgasının önümüzdeki dönemde de süreceğini zaten görülür şekilde gözümüze sokuyor.

“Türkiye çok daha büyük bir krizin içerisine doğru gidiyor”

EDK: TSK’nin bu tasfiyelerden sonraki kadro durumunu, hareket kabiliyetini ve müdahale gücünü nasıl görüyorsunuz?

BT: Bir kere şunu söyleyelim. Bir cemaat lideri, aynı şekilde siyasi parti lideri, yani devletin kendisine verdiği üniforma yetkilerinin çizdiği sınırların dışarısına çıkan, başka kimselerden emir alarak hareket eden devlet memuru olmaz, yargıç olmaz, savcı olmaz, asker olmaz. Yani 100 kişiden 99’unun buralardan emir aldığı bir ordu, bir kişinin gerçek yetkileri ile davrandığı bir ordudan daha güçsüzdür, daha belirsizdir bana sorarsanız. Ben kesinlikle cemaatin ordudan tasfiye edilmesi gerektiğini savunuyorum. Öte yandan görüyorum ki bir, bu darbeyi başında örgütleyen Fethullah Gülen cemaati; ama bu, darbenin içerisinde karışmış herkes “Fethullahçı” demek değil. Muhtemelen belki siz de asker olsaydınız, o gece “Haydi, yürü!” deselerdi, karışabilirdiniz. İki, görülüyor ki aslında birçok kişi farkında olmadan da karışmış. Kesinlikle ben, bunu örgütleyenin Fethullahçı cemaat olduğuna emin olmakla birlikte, aslında olaydan bihaber olan veya suçsuz olan birçok insanın da bu olayın mağduru haline gelmiş olabileceğini düşünüyorum, bu bir. İkincisi, bu olayın geniş bir tasfiye halinde sürüp gitmesi, neredeyse herkesin birtakım ilişkilerle suçlanması, insanların birbirini ihbar eder hale gelmesi… Bana, mailime her gün onlarca ihbar mektubu geliyor. “Şu cemaatçi, bu bucu, şu şucu.” diye. Bu şekilde ne oluyor biliyor musunuz? Türkiye çok daha büyük bir krizin içerisine doğru gidiyor. Şöyle bir krizin içerisine gidiyor: Aslında devlet dediğimiz, bazı kurumlarla ayakta duran bir yapıdır. Cumhuriyet dediğimiz, bazı kurumlarla ayakta duran bir yapıdır. Birbirini denetler, dengeler, frenler, destekler, ne derseniz deyin. Bütün bunların içinin boşaldığı, kuralsızlaştığı, kurum kimliğinin ortadan kalktığı bir yere doğru gidiyoruz. Örneğin; GATA demiş olduğumuz şey şundan ortaya çıkmış durumda: Herhangi bir psikiyatrla, savaştan yeni gelmiş bir insana gerekli rehabilitasyonu yapacak bir psikiyatr arasında fark var. Parmağınız kesildiğinde parmağınızı dikecek doktorla, bir şarapnel parçası gelen parmağı tedavi edecek doktorun uzmanlık alanı arasında fark var. Türkiye 200 küsür sene önce bunu görmüş ve bir kurumsallaşmaya gitmiş, “Bunun için uzmanlaşalım.” demiş. GATA dediğiniz kurum, Türkiye’de en çok bilimsel kimlikte yayın yapan kurumların başında geliyor. Türkiye’de birçok üniversiteden daha çok yayın yapıyor. Türkiye şu anda öyle bir hale geldi ki bütün bunların kendisi, aslında fiilen varlıkları ile yoklukları tartışmalı hale geldi. İki, zaten büyük bir personel açığı olduğunu kimse gizlemiyor. Türkiye’nin en çok satan gazetesinin manşetine bakın. Sabah karakola imzaya gidiyorlar, öğlen saatlerinde de bombalamaya gidiyorlar. Üç, -ben de bunu yaşıyorum, görüyorum gidip gözlemlediğimde- kimse sorumluluk almak istemiyor. Bir hakim, suçsuz olduğunu ve yeterli delil olmadığını gördüğü halde bir sanığı bırakamıyor. Bizzat bana itiraf ediyor yani. Çünkü “Çıktıktan sonra, gerçekten cemaatçiyse ve kaçar giderse beni de içeri atarlar mı?” diyor ya da bir memur alması gereken basit bir sorumluluğu almıyor, basit bir imza bile atamıyor. Türkiye’de hem ordu adına hem yargı hem diğer kurumlar adına büyük bir yıkım sürecinden geçiyoruz. Bu bizim adımıza, eğer süreci atlatabilirsek yeniden yapılanma anlamına gelebilir; ama bu Türkiye’yi büyük bir felakete de sürükleyebilir. Çünkü ben şu an baktığımdaki görüntüye göre Türkiye’de, çok ciddi bir şekilde devletin ve Cumhuriyet’in kurumlarının bir yok oluşa doğru gittiği bir sürecin içindeymişiz gibi gözüküyor.

“Gazetecilik yapmadılar. Bazı operasyonlar için gereken ortamı yarattılar.”

ET: 15 Temmuz sürecinden sonra Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi isimler tutuklandı. Sizin de zamanında karşı karşıya geldiğiniz bu isimler tutuklandığında ne hissettiniz? “Oh olsun!” dediniz mi?2

BT: Asla öyle demedim. Çünkü biraz önce de söyledim, ben intikam istemiyorum kimseden. Bize bir kumpas kuruldu. Bunu yapan insanların yargılanıp cezalandırılmasını istiyorum. Çünkü ben yastığa kafamı koyduğum zaman “Oh ne güzel öcümü aldım.” demek istemiyorum. Ben şunu demek istiyorum: “Bize bunu yapanlar yargılandılar ve cezalarını buldular, her hukuk devletinde olduğu gibi.” demek istiyorum. Çünkü öç, bireyin adaletidir; ama adalet, bireye bağlı olabilecek bir şey değildir. Örneğin; bir araba çarpması sonucu sizin anneniz çocuğunuz ölebilir, siz o adamı öldürmek isteyebilirsiniz. Ama adalet sizin o öç alma duygunuzdan daha fazla bir şeydir. O sizin öç almanızı değil, gerçekten adalet duygusunu ve toplumun düzenini sağlamak için hareket eder. Ben hiç kimsenin hapse girmesinden mutlu olacak biri değilim. Gerçekten, ben dünya düzeni olarak hapishanelerin bir gün ortadan kalacağı bir düzen istiyorum, hiç kimse için bunu da istemem. Ama suça karışmış insanların yargılanması gerektiğini düşünüyorum, isimler önemli değil. Bir dönem gazeteciler maalesef ama maalesef bu cemaat yapılanmasının birer doğal uzantısıymış gibi davrandılar. Kalemlerini, polisin mermisinin yerine koydular bazen. Öyle koydular ki bazı insanlar intihar etmek zorunda kaldılar onların yazdıkları yüzünden. Mesela biz Silivri’de yargılanırken hakkımızdaki iddianameyi bilmiyorduk. Dosyanın içinden kendi ifademizi bile alamadık. Ama gazeteciler ellerindeki dosyaları televizyonlarda sallayarak, polisin ellerine verdikleri her şeyi, her gün bir mahkeme kuruyormuş ve bir dava görüyormuş gibi, bir davanın savcısıymış gibi kullanıyorlardı. O yüzden bana sorarsanız bu gazeteciler çok lekeli gazeteciler. Bunlar gazetecilik yapmadılar. Taraf gazetesi gibi gazeteler… Bazı operasyonlar için böyle bir ortam gerekiyordu, onlar bu ortamı yarattılar. Örneğin; sizin sahte belgeleri önce bir gazetede basmanız gerekiyordu, Taraf gazetesi onun zeminini oluşturdu. O yüzden ben gerçekten burada adı kim olursa olsun, insanların yazdıkları yüzünden değil, -ne kadar beğenmediğim fikri olursa olsun- beğenmediğim fikirlerinden ötürü değil, demin anlatmış olduğum operasyonlarda, kumpaslarda bilfiil suç işledilerse, buna iştirak ettilerse, onlar nedeniyle yargılanmaları gerektiğini düşünüyorum. Ben hakim, savcı, polis, değilim. Kimsenin suçlu ya da suçsuz olduğuna dair kanaat getiremem. Kimse hakkında hüküm veremem, kimse hakkında da demin söylediğim nedenlerden ötürü “Oh olsun!” diyemem. Ama şunu biliyorum, tanık olduğum şeyleri anlatıyorum: Bu insanlar gazetecilik falan yapmadılar. Kötü bir iş yaptılarsa, bu kötü iş eğer kötü gazetecilikse, bunun bedeli şu olmalı: Toplumun bunları kınaması, gazetecilik yapamayacak kadar utandırması olmalı. Ama suç işledilerse, bilfiil suça karıştılarsa da o da hakimlerin ve savcıların fikirlerinden ötürü değil, işledikleri suçlardan ötürü onları yargılaması gerek.

“AKP, Balyoz davasında tümden bir beraat istemiyor”

SH: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Çetin Doğan’ın da içinde bulunduğu 7 kişi için beraat bozma kararı istedi. FETÖ’ye karşı mücadele süreci devam ederken, FETÖ’nün geçmişte sahte belgelerle hapse attığı bu 7 isim için beraat kararının bozulmasının istenmesi, ne anlama geliyor?

BT: Dikkat etin, hemen ardından Binali Yıldırım’ın “Ergenekon ve Balyoz da var; ama suçlu ise suçsuz ayırt edilmedi.” açıklamaları peşi sıra geldi. Birincisi ben bundan o kadar eminim ki bu sürecin bilfiil operasyoncuları, polisleri, savcıları cemaatle eşgüdüm içerisinde çalışıyorlardı, bu bir. İki, bu sürecin siyasal destekçileri doğrudan doğruya AKP iktidarıydı. Evet, bizi tutuklatan savcı Zekeriya Öz cemaatçiydi, bizi içeri atan polisler, Ali Fuat Yılmazer cemaatçiydi. Bizi içeride tutan, karar veren hakimler, işte Resul Çakır’ı… Ama bilfiil bu sürece destek veren AKP cemaatiydi. Gidip şimdilerde “Kendi ülkenizi niye şikayet ediyorsunuz?” falan diye kızan Cumhurbaşkanı o dönem, Avrupa Parlamentosu’nda herkesin gözünün içerisine bakarak “Kitaptan da bomba olur.” diyordu. Sözünü ettiği kitap “İmamın Ordusu”ydu, yani polisin içerisindeki cemaat örgütlenmesini anlatan kitaptı. O kitabı suç olması için gidip Avrupa’da kendi, kitabı yazan gazeteci vatandaşını şikayet eden bugünkü Cumhurbaşkanı. Bugün Reşat Petek’i tartışıyoruz. Elbette AKP öncesinde de varlardı; ama AKP sayesinde bu kadar kritik sinir noktalarına yerleştiler. Açıkça görülüyor ki Ergenekon ve Balyoz davaları da AKP iktidarının desteği ile gerçekleşti. Burada tümden Balyoz davasında beraat istemiyorlar. Doğrudan doğruya derdi, tek başına cemaatin tasfiye meselesinin çok ötesinde olan AKP, Çetin Doğan gibi laik, Cumhuriyet’i savunan ve devrimci fikirlere sahip olan bazı askerlerin cezalandırılmasını istiyor. Balyoz davasının kumpas olduğunu biliyoruz; ama Çetin Doğan’ın AKP iktidarına karşı fikirler besleyen bir asker olduğunu da biliyoruz, o fikrin de cezalandırılmasını istiyorlar, bu bir. İki, görülüyor ki cemaat hesaplaşmasının dışında bir hesaplaşma daha yapmak istiyorlar. Lozan tartışması, Misak-ı Milli tartışması… Sürekli Cumhuriyet’e, laikliğe yönelik tartışma açan başlıklar, Abdulhamit’i hatırlatmak falan gibi… Aslında Cumhuriyet’in temel felsefesi ile hesaplaşabilecek bir başka hesaplaşmayı da bugün Türkiye’de hazırlıyorlar. Ergenekon, Balyoz davasında hedef aldıkları isimlerle yapmış oldukları hesaplaşma, aslında o Türkiye ile yapmış oldukları hesaplaşmaydı. AKP ile cemaati yan yana getiren ortak fikir buydu aslında. İkisi de Cumhuriyet’in, modernleşmenin kazanımlarına karşı olan, iki farklı din kökenli hareketti. O yüzden bugün Ergenekon, Balyoz davasının yeniden gündeme gelmesi, savcının talepte bulunması, Binali Yıldırım’ın bunu konuşması, Lozan’ın açılması gibi tartışmaları aslında ben, önümüzdeki dönemde yürütülecek başka hesaplaşmalarının bir ön mesajları olarak okuyorum.

“Tayyip Erdoğan, ABD ile bir kriz yaşıyor.”

SH: FETÖ ile işbirliği halindeki AKP bugün, FETÖ’yü tasfiye hareketine girişti. Yine aynı şekilde, PKK ile çözüm masasına oturan AKP bugün PKK ile mücadele ediyor. Fırat Kalkanı Harekatı ve Putin’le görüşme yapılmasıyla da Erdoğan’ın, ABD ile anlaşmazlığa düştüğü konuşulanlar arasında. Bunları göz önüne bulundurduğumuzda, AKP ve Erdoğan’ın millici bir çizgiye oturduğunu, Türkiye’nin önüne bir Avrasyacılık seçeneği doğduğunu söyleyebilir miyiz?

BT: Türkiye’de Avrasyacılık meselesi esasında bir fikri bir tartışmadan çok, Türkiye’nin gündemine Harp Akademilerinde Tuncer Kılınç’ın açıklamalarıyla geldi. Çok uzun uzun hikayelere girmeyelim ama şöyle diyelim: Sovyetler Birliğinin çözülmesinden sonra, dünyanın temel meselesinin sosyalizm ile kapitalizm arasındaki kavgadan kopmasından, ulus devletlerin tartışılmaya başlamasından sonra, bir dizi ulus devletin parçalanmaya ve etnik bölünmelere uğramasından sonra Avrasyacılık meselesi, aslında bu tür bizim gibi ulus devletler için “Bu yeni bir yol olabilir mi?” tartışmasını da beraberinde getirdi. Bu fikir en somut olarak Tuncer Kılınç’ın ağzından dile geldi. Çıktı, dedi ki “Biz İran’la da Rusya’yla da iyi ilişki kurup ortaklaşmalıyız.” Harp Akademileri konuşmasında Tuncer Kılınç’ın bu sözleri hatırlanır. Ama bir 15 dakika önce Erol Manisalı’nın aynı kürsüye çıkıp, aslında ulusalcılığın ve Avrasyacılığın teorisi sayılabilecek şekilde derli ve toplu olarak bu fikirleri anlattığı ve Tuncer Kılınç’ın da ona katılarak bunu söylediği pek bilinmez. O fikirlerle, onları bilfiil uygulayacak askerin belki de aynı kürsüde yan yana olması affedilemez bir hataydı Batı için. Çünkü adını zikrettikleri ülkeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin son 70 yılında ittifak yaptığı NATO için düşman ülkelerdi. Aslında Türkiye’de ordunun yaşadığı operasyonlar, görülüyor ki o sözlerin bedeli. Mesela biz Wikileaks kitabını yaptığımızda Amerika’nın, Türk askerini “Ahmet, Mehmet” diye değil, “Avrasyacı mı, NATO’cu mu?” diye sınıflandırdığını gördük. Çok doğal, o kendi ülkesinin çıkarları ile bakıyor. NATO’cuları ittifakı, Avrasyacıları düşmanı olarak görüyor. Avrasyacılara karşı tasfiye operasyonu başlattılar. O yüzden Avrasyacılık bu ülkede esasında, -hani Marx’ın Komünist Manifesto’da, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” diye başlattığı hikaye var ya- Türkiye’de uzun yılardır dolaşan bir hayalet. Ama neredeyse on küsür yıldır kimi zaman kimi sermaye güçlerinin, kimi zaman ordunun kimi zaman şimdiki iktidarın Avrasyacı mı olduğu tartışılır Türkiye’de. Ama ben “Tayyip Erdoğan Avrasyacı oldu.” demenin çok kolay bir yol olduğunu düşünüyorum. Böyle bir şey diyemem. Şunun için söyleyemem: Türk dış politikasında bizim, Cumhuriyet’ten çok daha eskiden beri, özellikle çözülüş dönemine sinmiş bir dış politikamız var: Dünya güçleri arasında denge gözetmek ve kimi zaman buraya, kimi zaman öbür tarafa dayanmak, yaslanmak. Biz böyle harp kazandık. Kırım Savaşı’nı, “Osmanlı kaybeder.” dediğimiz dönemde, Rusya’ya karşı bütün Avrupa güçleriyle bir araya gelerek savaş kazandık. O yüzden şu bir gerçek: Tayyip Erdoğan, ABD ile bir kriz yaşıyor. Türkiye’nin şu anki dış politikası ile, Türkiye’nin özellikle son 3-4 yılındaki politikası ile, Amerika’nın öncelikleri arasında ciddi bir fark var. Emin olun 15 Temmuz gecesi darbe gerçekleşseydi, -Michael Rubin doğru söylüyor- Amerika yeni yönetime başarılar dileyecekti. Erdoğan da bunu çok açık bir şekilde gördüğü için her politikacının yapacağı başka bir ittifakla kendisini yeniden var ediyor. Bunun Avrasyacılığa dönüşmesi ve süreklilik kazanması, ekonomik değişiklik olması, -NATO’dan çıkmalara gidebilecek bir şeyleler sonuçlanmasa da- çok daha ciddi olguların önümüze gelmesini gerektirir. Sadece Rus gazının Ukrayna yerine Türkiye’den gitmesi yeterli değil bunu söylemek için ya da Putin’in buraya bir kere gelmesi ya da Erdoğan’ın Rusya’ya bir kere gitmesi bunun için yeterli değil. Çünkü Rus gazının buraya gelmesi Putin için de gereklilikti, Ukrayna ile savaş halinde. Bizim için de gereklilikti; çünkü Avrupa’yla Erdoğan da bir süredir kavgalı bir pozda. Avrasyacılığın gerçekten Türkiye’nin eksenini -tıpkı Rusya’yı, Çin’i belirlediği gibi- eksenini belirlemesi için çok daha fazla olgunun oluşması gerekir. NATO’nun tartışılması gerekir, ekonomik çıkarların, Batı’yla kurduğumuz gümrük birliğinin tartışılması gerekir. O yüzden ben “Türkiye Avrasyacılık eksenine oturdu.” tezlerin, “Erdoğan milli oldu.” Tezlerini şu anda çok kolay buluyorum, kolay söylenen şeylermiş gibi geliyor bana. Tekrar altını çiziyorum, Erdoğan’ın ABD ve Avrupa ile çok açık bir tartışma yaşadığını zaten herhalde Türkiye’de hafızasını 3 yıl önce kaybetmiş biri, hastane yatağında bir gazeteyi eline alsa görebilir diye düşünüyorum.

“Zaman gazetesi vicdan falan değildir, operasyon gazetesidir.”

3EK: Bu süreçte özellikle 15 Temmuz’dan sonra gazetelerin kapatıldıklarını gördük. Özgür Gündem, Yön FM, çizgi film kanalı, Hayat TV gibi… Özgür Gündem gibi, Zaman gazetesi gibi yayın organları FETÖ ve PKK’ya yakın olduğu gerekçesiyle kapatıldılar. Siz bu kurumların kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle bu iki gazete açısından bakacak olursak, basın özgürlüğüne saldırı olarak mı yoksa “Kapatılması gerekiyordu.” şeklinde mi değerlendirirsiniz?

BT: Aslında 15 Temmuz’dan sonra yapılan tutuklamalar bir çorba. İçinde Evrensel de var, Hayat TV de var. Ben de Ergenekon davaları sürecinde yaşamıştım, Türkiye’de her kötülük tek bir kaynağa atfediliyor. Mesela ben, kendim hakkında bile “Ergenekoncu” yazıldığımı, “MOSSAD” üyesi yazıldığımı, “PKK” üyesi yazıldığımı biliyorum. Türkiye’de kendi halinde bir polis bile -bıraktım sağcı, solcu olmayı-, örneğin; Hayat TV’nin PKK ile ilgisi olmadığını, başka siyasi nedenlerle bu yakıştırmanın yapıldığını görebilir. Bu, yıllardır Emek Partisi olarak görmüş olduğunuz sol çizginin -fikirlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz- fikirlerini yansıtan bir yerdi. Mesela şunu söyleyebilirim: Yön Radyo’nun kurucuları arasında Vatan Partili olduğunu bildiğim insanlar da var. Ağırlıklı olarak Alevilerin kültürel kimliğini yansıtan bir yayın yaptığını görebiliriz. İçinde Sözcü gazetesinde çalışan benim arkadaşım var. Orada ne zaman program olsa gidiyorum. O yüzden OHAL döneminde kapatılan yayınlara baktığımızda bir çorba var. Bu çorbanın olmaması için gerçekten bu sürecin hukuk eliyle yürütülmesi lazım. OHAL döneminde “Haydi kapattık!” diyerek kapatırsanız, demin söylediğim gibi bir şey yapmış oluyorsunuz. Gerçekten gazetecilik yapan, gerçekten radyoculuk, yapan gerçekten televizyonculuk yapan insanı mağdur etmiş oluyorsunuz. Bir de televizyonu, gazeteyi, radyoyu bir terör örgütünün faaliyeti için kullananları da bu sisin arkasına saklamış oluyorsunuz. Zaman gazetesi sadece zaman gazetesi değil bu açıdan baktığımızda. Bazı operasyonların zaman gazetesinde planlandığını, bazı ifadelerin önce Zaman gibi gazetelerde yayımlanarak sonra operasyona dönüştürüldüğünü görebiliyoruz. Burada Özgür Gündem gazetesinin de PKK ile ilişkisi görülebilen bir şey. Ama burada yapılması gereken gerçekten yargının bütün bu süreci hukuk eliyle yürütmesi. Bu yürütülmediği zaman biz Yön Radyo’yu tartışmaya başlıyoruz, Hayat TV’yi tartışıyoruz. O yüzden birisi bana kalkıp da CHP Başkan Yardımcısı’nın dediği gibi “Vicdandır.” falan derse, “Sen ne diyorsun? derim, parmağımı havaya kaldırırım. Çünkü vicdan falan değildir, operasyon gazetesidir. Fethullah Gülen cemaatinin operasyon merkezidir. Ama öte yandan başka biri gelip yanıma “Haydi! Zamana karşı şimdi intikam zamanı.” derse, “Hayır bu yolla olmaz. Yargı bununla hesaplaşmalıdır.” derim. Bilmem, durduğum yeri anlatabiliyor muyum? Üçüncü bir yol olarak duruyorum.

“Gazeteciliklerini, kirli amaçlar için kullandılar.”

ET: Özellikle Zaman gazetesi için bazı kesimler “Gazetecilik yapmamıştır.” derken, bir kesim de “Kötü gazetecilik yapmıştır.” veya dediğiniz gibi “Vicdandır, basın özgürlüğüdür.” vs. deyip o gazetelere de sahip çıktılar, içinde çalışan kişileri de ekleyerek ve içine biraz da duygu katarak. Nazlı Ilıcak gibi isimlerin yanı sıra “Usta” diyebileceğimiz köşe yazarları da yaptı bunu, Cumhuriyet’te yayın danışmanlığı yapan isim ve benzerleri gibi…

BT: Birincisi şunu size söyleyeyim. Çok radikal bir şey söylüyormuşum gibi durabilir bulunduğum konumla alakalı. Bu da benim şahsi fikrim. Ben gazeteciliğin çok abartıldığını düşünüyorum, gazetecilik okuyanlara söylenmez belki ama. Ben toplumda emek verilen bütün işleri değerli buluyorum. Gazeteciliği de mühendisliği de doktorluğu da değerli buluyorum. Bunların birbirinden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Ama gazeteciliğin bir farkı var. Biz yanlış şeyi kutsuyoruz. Gazetecilik bir aydın faaliyetinin parçasıdır. Bu yüzden bakın Mustafa Kemal bile Cumhuriyet’i kurmadan önce Anadolu Ajansı’nı kuruyor bir aydın faaliyetinin parçası olarak. Çünkü Milli Mücadele’yi duyurmak gerektiğini düşünüyor. O, o yüzden gazetecilikten fazla bir şeydir. Siz mesela Anadolu Ajansı’nı tartışırsınız; ama Anadolu Ajansı’nda, omzunda kamera taşıyan adamın herhalde gazetecilik mesleğini yaptığını tartışamazsınız. Ama bizim altına büyük anlamlar yüklediğimiz şey sadece gazetecilik değildir, bir aydın faaliyetidir. Ben o aydın faaliyetini kutsal ve önemli buluyorum, hangi elle yapılırsa yapılsın. Bu bazen kitap yazarak olabilir, bazen Afrika’ya bir çocuğu tedavi etmeye giden doktor da doktorluğun dışında başka şeylere de inanıyordur. Uğur Mumcu gibi, Hablemitoğlu gibi, Ahmet Taner Kışlalı gibi insanlar için böyleydi. İşte bakın, Nedim Şener sayesinde, Hrant Dink cinayeti aydınlandı. Ahmet Şık gibi, Soner Yalçın gibi gazeteciler sayesinde devletin içindeki bu yapı ortaya çıktı. Bu insanlar sadece maaş için mi bu mücadeleyi verdiler? Bir aydın faaliyeti, daha temiz topluma ulaşma ideallerinin bir parçası olarak gazeteciliği gördükleri için bu işi yaptılar. Öte yandan “Gazetecilik sadece gazetecilik değildir.” derken öbür tarafa dönüyorum. Gazetecilik aynı zamanda bir kirli yapının amaçlarını gerçekleştirmek, topluma yaymak için de bir amaç olarak kullanılır. Şu an IŞİD bir dergi çıkarıyor arkadaşlar. Bombaları nasıl patlatacağını anlatıyor. PKK’nin dergisi var, orada nasıl terör faaliyeti yapacağını anlatıyor, propagandasını yapıyor. Zaman gazetesi ve Taraf gazetesi de Fethullah Gülen cemaatinin… Hatta bana sorarsanız IŞİD’den daha riyakar bir şekilde. Çünkü IŞİD, sizi öldüreceğini söylüyor. Ama Zaman gazetesi cebinize biraz CD, gerekirse biraz uyuşturucu, biraz seks kasedi koyarak sizin hayatınızı bitiriyor. Anlatabiliyor muyum? Bu gazeteler de tamamen kirli merkezlerin birer operasyon alanı olarak çalıştılar. O yüzden Türkiye’de maalesef ama maalesef ben, Türkiye’nin bu siyasi ikliminde iktidarla sadece ters düştükleri için bunları, özgürlük şampiyonu ilan eden adamları anlamıyorum. Gidip “Zaman gazetesi vicdandır.” diyen adamları anlamıyorum. Bunların derdi zaman gazetesinde gazetecilik yapmak değil ki. Görüyoruz, Samanyolu TV’nin dizilerinin Fethullah Gülen’in emriyle nasıl yazıldığını biliyoruz. Bir cemaatin amaçlarını gerçekleştirmek için gazeteciliği kullanıyorlar. Siz bununla nasıl yan yana gelirsiniz? “Bu insanlar suçlu dahi olsa hukukla baş edilmeli.” diyorum; ama bunu söylerken aptal değilim. Bunların derdinin gerçekten gazetecilik falan olmadığını görüyorum. Siz bunları nasıl gazetecilik, basın şampiyonu ilan edersiniz? Emrullah Uslu aslında bir terörle mücadele polisidir. Polisin içindeki cemaat örgütlenmesindeki biri, bütün akademik gücünü ve birikimini de polisin içerisindeki yapılanmanın Amerika’ya gönderilmesine borçlu. Türkiye’deki yasaları delerek 8 sene orada kalmış. Orada bütün bu kirli belge hazırlama işlerinin içerisinde bulunmuş. Sadece bir gazetede yazı yazıyor diye Emrullah Uslu’yu gazetecilik şampiyonu mu diyeceğiz, kutsal özgürlük savaşçısı mı ilan edeceğiz? Biraz önce söyledim, savaş politikanın başka araçlarla devamıysa bazen kalemle de bu kirli amaçlar gerçekleştirilebilir. Bunlar bu kirli amacı gerçekleştirmek için kullandılar bu kalemi. O yüzden ne Ekrem Dumanlı ne Emrullah Uslu ne diğerleri… Demin saydığım, bizi temiz topluma ulaştırma dediğimiz maksada hizmet eden, toplumun özgürleşmesine, daha aydın ve yolsuzlukların olmadığı bir topluma ulaştırmaya yarayacak bir iş yaptıklarını düşünmüyorum. Gazeteciliklerini bir örgütün, bir yapının, bir cemaatin parçası haline getirdiklerini ve bunu kirli amaçlar için kullandıklarını düşünüyorum. Ekrem Dumanlı dershane öğretmeniydi. “Git, şimdi Zaman’a gir.” dediler, Zaman’a girdi.  Yarın tekrar “Git dershenede çalış.” derse Fethullah Gülen, onu yapacak.

“Çöküş dönemindeyiz.”

SH: Bir magazin programında, alanında uzman ve bilirkişi olarak ekrana çıkan programcının, Sabahattin Ali’nin Kürk Madonna kitabını, Madonna için yazıldığını sanması gündeme damgasını vurmuştu. Bu olay, Sabahattin Ali’yi nasıl tanımadığına ve kitabı nasıl okumadığına dair eleştiriler almasına neden olmuştu. Bu bağlamda televizyonların yayın politikalarını, yayın içeriklerini, buralara konuşmacı olarak çıkarılan aydın görünümlü kişileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

BT: Siz topluma cemaati soruyorsunuz, Musul’u soruyorsunuz, Fırat Kalkanı’nı, PKK’yı soruyorsunuz. Yani toplumun bir dizi sorununu soruyorsunuz, toplum konuşsun istiyorsanız bunları sorarsınız. Eğer toplum bunları konuşsun istemiyorsanız, toplumu başka uyuşturucu araçlarla uyuşturursunuz. Bunun bir sürü yöntemi vardır. Kimi zaman insanların inançlarının parçası olan dini, onun önüne kendi çıkarlarınızı gölgeleyerek çıkar amacı koyarsınız. Hatırlayın, bu ülkede Jet Fadıl, kendi yolsuzluklarının üstünü sanki dini bir şey için para topluyormuş gibi kapattı. Kimi zaman insanların gerçeği görmesinin önüne, bu din perdesini kötüye kullanarak çekerseniz. Kimi zaman bilfiil uyuşturucularla uyuşturursunuz. Kimi zaman da böyle programlarda yaparsınız. Bu yaşadığımız bunun en karikatür örneği, televizyonlar açıkça bu uyuşturma üzerine programlanmış durumda. Toplumu; başka bir dünya, başka bir düzen, kendi sorunlarıyla baş eden -baş etmeyi bıraktım-, kendi sorunlarını farkında olan insanlar haline getirmemek üzere programlanmamış. İnanın dünkü meselede neyin yanlış olduğunu toplum anlatamazsınız. Çünkü Sabahattin Ali’yi tanımıyor insanlar, Madonna’yı tanımıyor. “Ne var ki bunda?” diyebilecek çok hikaye var. Ama emin olun, dün herhangi bir televizyonu izleseydiniz, aynı eksen üzerine binlerce örnek verebilirdiniz. Çünkü ben hapishanede televizyon izleme fırsatı da buldum, evlilik programlarını da izledim bazen, başka şeyleri de. Bu bir çöküş dönemi alametidir. Çöküş dönemi alameti şudur: Demin söyledim ya “Kurumlar şöyle dağıtılıyor, şunlar kapatılıyor, bunlar yok ediliyor, yargı…” Bütün bunların yanında böyle dönemlerin şöyle bir özelliği vardır ki insanlar çok kolay yükselir ve çok kolay düşerler. Çünkü liyakat denilen özelliği kaybedersiniz. Yani dışişlerinde iyi bir bürokrat olmanız, iyi bir diplomat olmanız, iyi dil bilmeniz değildir mesele. Bir yerin genel yayın yönetmeni olmanız, dünyayı iyi okumanız ve iyi gazetecilik yapmanızla olacak iş değildir. Başka tür ilişkiler devreye girer. Bu yüzden televizyonu açtığımda, eğer kötü sunan bir spiker görüyorsam, kötü konuşan bir tartışmacı görüyorsam, kendini ifade edemeyen bir insan görüyorsam, işte hiçbir şey bilmediği halde –Sabahattin Ali’yi bilmemesi değil esasında konu. Bilmeyen milyonlarca insan var- saçmalayan insanlar görüyorsam, hatırladığım şeylerden biri de budur: Çöküş dönemindeyiz, liyakat yok ve yerine başka ilişkiler var. O ilişkilerin şu anda Türkiye’de nasıl hakim olduğunun üzerine düşmemiz lazım. Dediğim gibi, buna ilişkin yüzlerce örnekle karşılaşabiliriz. Türkiye’de şu anda düşünün ki bir sürü bilim adamı, kendisini ifade edebileceği dergi bulamıyor. Türkiye’de bir sürü yetenekli insan yeteneklerini gösterebileceği konservatuar bulamıyor, edebiyat dergisi bulamıyor, kitabını basamıyor. Bu şartlar altında yaşıyoruz ve bunun sonucu da görmüş olduğumuz görüntü.

“1923 Cumhuriyet’i ortak bir ulus yaratma fikrini ortaya koydu.”

EK: Siz bir gazeteci olarak aynı zamanda aydınlanma hareketi içerisindesiniz, bir yandan da mücadele veriyorsunuz. Fikirleri ve kalemiyle mücadele eden isimlerden birisiniz. Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, toplumsal mücadele alanları nelerdir? Mücadele alanında öne çıkartılması gereken başlıklar sizce nelerdir? Ortak mücadele için gereken dinamikler nasıl bir araya gelir?4

BT: Türkiye son 15 yılda hiç olmadığı kadar bölündü. “Bölündü.” lafını özellikle kullanıyorum. Çünkü gerçekten de insanlar hiç bilmediğimiz etnik kökenleriyle, hiç bilmediğiniz mezhepleriyle konuşuluyor. Bugün televizyonu açın, Musul’u mu tartışıyoruz, Sünnilik-Şiiliği mi tartışıyoruz, anlamıyorsunuz. Bugün insanlar birbirilerinin sürekli doğum yerini, etnisitesini, şunu bunu konuşmaya başladılar. Siyasi farklılıklar çok daha derin toplumsal ayrışmaların parçası haline geldi ve Türkiye toplumsal bütünlüğünü kaybetti. Siyasi farklılıklarımızı kastetmiyorum, toplumsal bütünlüğümüzü kaybettik. Bu esasında, yine bir yanlış besinden kaynaklanıyor. Atatürk bir peygamber değildi, bir mesih değildi. Bir devrimci Atatürk, bir Cumhuriyet devrimcisi idi. Atatürk gibi adamlar için büstleri, nasıl yemek yedikleri önemli değildir. Fikirleri önemlidir. Bugün ona sorma şansımız olsaydı, gerçekten “Ben bıraktığım fikirlerle, eserlerle tarif edilmek isterim.” derdi. Türkiye’de 1923 Cumhuriyet’i -ne kadar eleştirilse eleştirilsin sonrakiler tarafından- şöyle bir projeyi önümüze koydu: Hangi etnik kökenden, hangi etnisiteden, hangi mezhepten gelirse gelsin, ortak bir ulus yaratma fikrini ortaya koydu. Bunu bir padişahlık, bir hilafet gibi, bir inanca ve bir soya dayandırmayan şekilde, o dönemin koşulları içerisinde halka ve topluma dayanan bir yönetim biçimi oluşturmaya çalıştı. Bugün bu yurttaşlığa dayalı ulus fikrinden kopmuş durumdayız. Bana sorarsanız, bölünmelerin nedeni bu. Bir sürü farklı fikirlerimiz var insanlarla. Ama eğer ortak bir zemin kurulacaksa, Atatürk’ün büstünde, resminde, yediği yemekte değil bu zemin. Ortak zeminin aslında ortak yurttaşlığımızı, ulus kimliğimizi, ortak Cumhuriyet fikrimizi ve bunun değerlerini savunmak üzere gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni de bundan fazlasıyla geriye gitmiş olmamız. Keşke çok daha ilerisini tartışabilseydik. Laiklik üzerinde olabileceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye, bıraktım mezheplere ve tarikatlara bölünmeyi, tarikatlar içerisindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda. Bugün yargıya gittiğinizde Fethullah Gülen cemaatini tasfiye ediyorlar, yerine bilmem kaç tane farklı cemaat geliyor. O yüzden ben, gerçekten ortak bir zemin kurulacaksa Cumhuriyet gibi, laiklik gibi, sosyal devlet gibi, bu ülkenin anayasasında yazan, aslında hepimizin geçmişini de tarif eden ve -biz gerçekten bundan sonra bir arada yaşayacaksak- o bir arada yaşama imkanımızı sağlayacak zemin olan bu fikirler etrafında olabileceğini düşünüyorum. Ben bir siyasi parti üyesi değilim, sadece mütevazi olarak gazetecilik yapan biriyim. Demin söylediğim nedenlerle bunu bir aydın faaliyeti olarak önemsiyorum. Ben bunun mücadelesini vermek gerektiğini düşünüyorum ve bunu yapıyorum. Herkese önerim, bunun mücadelesinin verilmesi. Başka şansımız yok. Mesela düşünün, Cumhurbaşkanı “Türkiye Cumhuriyeti yok olabilir.” manasında bir cümle kuruyor. Düşünün, devletin bir numarası, bu devletin varlık nedeninin tartışma konusu olduğunu söylüyor, bu Cumhuriyet’in varlık nedeninin tartışma konusu haline geldiğini söylüyor. Bilmiyorum, başka bir devlet kendi varlık nedenini tartışır mı? Çoktan bitti bu tartışma. Ama şunun farkında değil kendisi, bu tartışmayı o başlatıyor. 100 yıl önceki Lozan’ı tartışmaya açıyor, doğal olarak Lozan’ı tartışmaya başlıyoruz. Çünkü sizin beğenmediğiniz Lozan, aslında sizin var oluş gerekçeniz. O yüzden Türkiye’nin gerçekten kendi kurucu değerleri ile, daha ileride yine bu değerleri kurabilecek bir zeminde ortaklaşması gerektiğini düşünüyorum.

“Gazeteciliği, bir aydın faaliyeti olarak önemsemeniz gerekli.”

EK: Genç gazetecilere Barış Terkoğlu’nun önerileri neler olur?

BT: Ben aslında gazetecilik kökenli değilim, gazetecilik okumadım. Aslında hiç de alakasız olarak makine mühendisliği okudum. Sadece makinelerle uğraşmamam gerektiğine karar verdim. Kimisi tesadüflerle kimisi meraklarla olan bir şeydi. Ben bütün büyük bilim adamlarının, bütün büyük gazetecilerin, bütün büyük aydınların birincisi; meraklı insanlar olduğunu düşünüyorum. Merak etmek önemli bir şey. İkincisi; şaşırmak, önemli bir şey. O kadar kaybediyoruz ki şaşırma gibi gereklilikleri, kanıksıyoruz ve alışıyoruz. Biraz önce buraya gelmeden önce, Türk toplumunun denize girme hikayesini okudum mesela. Bizim denize girme serbestliğimizin yüz yıllık bir hikaye olduğunu biliyor musunuz? Plajlarla, kadın erkeklerin karışık olduğu ve denize girdiği plajlarla 100 yıl önce tanışmışız. Buradan baktığımız zaman, ömrümüz buna yetmediği için yaşadığımız hayatta gördüğümüz her şeyi mutlak sanıyoruz ve şaşırmıyoruz. Kimi zaman da politikacıların, cemaatlerin, örgütlerin, şunların, bunların önümüze koyduğu her şeyi mutlak besin olarak görüyoruz. O yüzden şaşırmak gerektiğini düşünüyorum, bir gazeteci şaşırmalı. Üçüncüsü; gazeteciliği saf meslek olarak değil, bir aydın faaliyeti olarak görüyorsanız, gerçekten bir sürü zorluğa hazır olmalısınız. Çünkü bizim topraklarımızda bir -hani şimdi ismini çok zikrettiğimiz cemaatten, şundan, bundan isimler varsa- bir de bir aydın geleneği var. Namık Kemal var, Nazım Hikmet var Sabahattin Ali var, Ahmet Taner Kışlalı var, Hrant Dink var. Var, var, var, farklı eğilimlerden bir sürü insan var. Çoğunun hayatına bakın, bu insanlar olmazsa Türk Edebiyatı diye bir şey olmaz. Bu insanlar olmazsa, Türkiye’de fikir hayatı diye bir şey olmaz, sinema diye bir şey olmaz. Öte yandan bu insanlar kurşunun ne demek olduğunu vücudunda taşıyarak öğrenmiş. Hapsi romanlarında yazdığı için değil, bilfiil dokunduğu için öğrenmiş insanlar. O yüzden gerçekten bir aydın faaliyeti yapacaksa gazeteci, bu zorluklarla yüzleşme inadına sahip olmalı ve bunlarla baş etmeyi bilmeli. Benim hapishanede gördüğüm, fikirleri, siyasi görüşleri ve aydın faaliyeti nedeniyle içeri girmiş insanla, gerçekten bir suç işleyerek içeri girmiş insan arasında bir fark var. Birisi şişmanlıyor, biri zayıflıyor. Şöyle ki biri sürekli yatıyor, hapishanede sürekli yemek yiyor. Öbürü hapishane masa kuruyor, kitap yazıyor, çalışıyor ve spor yapıyor, zayıflıyor hapishanede. Bu sadece kilo almak ve kilo vermek arasında bir şey değil. Bu, iki farklı yaşam kültürü. Eğer gazeteciliği, sonunda yemek yemek ve metalara ulaşmak için yapmayacaksanız, bahsettiğim yaşam için yapacaksanız… Gerçekten Uğur Mumcu gibi “Mobilya dosyasını yazayım da birtakım yolsuzluklar açığa çıksın, insanlar bir daha yolsuzluk yapmasınlar.” demek için yazacaksanız… Hrant Dink cinayeti aydınlansın diye yazacaksanız… Türkiye daha özgür bir ülke olsun, Cumhuriyet’le yönetilen bir ülke olsun, daha ileri gitsin diye yapacaksanız gerçekten bir aydın faaliyeti olarak gazeteciliği önemsemeniz, kaleminizle her türlü zorlukla baş edebilmeniz ve size gösterilenler dışında başka şeyler yapabileceğinizi kendinize kanıtlamanız gerekiyor.

‘Üniversiteler Terör Gruplarının Faaliyet Alanı Olamaz’

Üniversitelerde derslerin başlamasıyla birlikte Üniversite gençlik mücadelesi de kaldığı yerden devam ediyor. Bugün üniversitelerde birçok fikir ve ideolojiden gençlik örgütlenmeleri mevcut. Bu örgütlerden birisi de Türkiye Gençlik Birliği (TGB). Özellikle 29 Ekim’e giderken yoğun bir çalışma süreci geçiren TGB 1-2 Ekim tarihlerinde, kaybettiğimiz Değerli Sanatçı Tarık Akan’ın isminin verildiği Genişletilmiş Genel Yönetim Kurulu’nu (GGYK) düzenledi. Türkiye genelinde yüzlerce öğrencinin katıldığı GGYK’da görev değişiklikleri de yaşandı. TGB Genel Sekreteri Sinan Sungur’un TGB’den mezun olduğu GGYK’da yerine TLB Genel Sekreterliği’ni yürüten Özgür Bursalı seçildi. Röportajlık Ankara Temsilcimiz Merve Gökhan, Özgür Bursalı ile üniversitelerin sorunları, TGB-Vatan Partisi ilişkisi, Milli Bayramlarda getirilen kutlama yasakları, TGB’nin 29 Ekim programı ve daha birçok konu hakkında röportaj yaptı.

Röportaj: Merve Gökhan

MERVE GÖKHAN (MG) :  Özgür Bursalı kimdir? 7863

ÖZGÜR BURSALI (ÖB) :  1992, Konya doğumluyum. Konya’da TGB’nin lisesli mücadelesinde görev aldım. Ardından TGB Muğla başkanlığı ve Bilim Düşünce Topluluğu Başkanlığı yaptım. 2014’de merkezi görev almaya başladım ve TLB Genel Sekreterliği yaptım. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Kamu Yönetimi bölümü mezunu oldum.  1-2 Ekim 2016’da, Ankara’da gerçekleştirdiğimiz Genişletilmiş Genel Yönetim Kurulu Toplantısında da TGB Genel Sekreterliği’ne seçildim ve görevimi yürütmeye devam ediyorum.
TGB’nin 10 Yılı

MG :  TGB 10.yılını doldurdu. Siz bu geçen 10 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖB :  Türkiye Gençlik Birliği’nin kurulduğu sürece bakmak lazım önce. Hangi süreçte Türkiye Gençlik Birliği doğdu? Biliyorsunuz, 2006-2007 yılları Türkiye’de cumhuriyet değerlerinin ve kurumlarının en çok saldırıya uğradığı dönemlerden biriydi. Atatürk’ün itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, bağımsızlık değerlerine her türlü saldırının gerçekleştirildiği bir dönemdi iktidar tarafından. Fakat 2006’da 40 üniversiteden ve 65 öğrenci kulübünden gelen arkadaşlarla Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir kurultay düzenledik ve orada Türkiye Gençlik Birliği’ni ilan ettik. Bu toplulukların içerisinde Atatürkçü Düşünce Topluluğu da vardı, bilim sanat toplulukları da vardı, radyo-sinema, fikir toplulukları da. Pek çok topluluğun bir araya gelmesiyle Türkiye Gençlik Birliği kurulmuş oldu. Kurulduğundan bu yana da bir an olsun durmadı diyebilirim. “Temel İlkeler Bildirgesi”nde de yazıldığı üzere sağ-sol ayrımı yapmadan Türk Gençliğini Atatürk’te, vatan savunmasında, antiemperyalizmde birleştirerek en geniş mücadele cephesini örmek amacıyla yola koyulduk. Bugüne kadar, vatana ve cumhuriyete karşı, emperyalizmin yüklendiği her cephede Türkiye Gençlik Birliği en öndeydi. 2010 yılında Anayasa referandumu sürecinde Türkiye’de geniş bir “hayır” cephesi örgütlemiştik. Ardından üniversitelerin piyasalaştırılmasına, gericileştirilmesine karşı çok büyük bir mücadele alanı ördük. İstiklal Caddesi’nde büyük bir “Özerk Üniversite, Tam Bağımsız Türkiye” yürüyüşü gerçekleştirdik. 2011’de Amerikan askerlerinin başına çuval geçirdik ve TGB’nin emperyalizme karşı kararlılığını dünyaya da ilan etmiş olduk. Daha sonra milli bayramların yasaklanmasında yine Türkiye Gençlik Birliği en öndeydi. Hatırlarsınız 19 Mayıs, 2012’de yasaklanmıştı ve Cumhuriyet tarihinin en büyük gençlik yürüyüşlerinden birisi gerçekleşmişti. İstiklal Caddesi’nde iki yüz elli bin gençle 19 Mayıs gününü Diriliş günü ilan ettik. 29 Ekim yasaklandı, Ankara’da Ulus Meydanı’nda milyonlar barikatları aşarak TGB ile Anıtkabir’e yürüdü. Milyonların özgürlük ve bağımsızlık talepleriyle, meydanlara çıktığı o haziran sürecini hep beraber yaşadık. Türkiye Gençlik Birliği yine orada en öndeydi ve o eylemlere aslında Türkiye Gençlik Birliği rengini verdi diyebiliriz. Neydi o renk; bağımsızlığımız, cumhuriyetimiz ve Mustafa Kemal Atatürk değerleri. Milyonlarla birlikte, bu değerleri hep birlikte yükselttik. Kumpas dönemlerinde de Türkiye Gençlik Birliği yine hiç geri adım atmadan 6mücadeleye devam etti. O Silivri Muharebelerini hepimiz hatırlarız. Silivri Muharebelerinin komutanlarından bir tanesi Türkiye Gençlik Birliği’ydi. Yani 13 Aralık’ta, 8 Nisan’da, 5 Ağustos’ta yurtseverlerin Türkiye’nin en nitelikli bilim insanlarının, komutanlarının, siyasilerinin özgürleşmesi noktasında Türkiye’nin toplamını harekete geçirerek büyük bir mücadele verdik Silivri’de. Bugün bambaşka bir dönem var. TGB’nin 10 yılda gerçekleştirdiği binlerce eylemi burada anlatsak röportajı bitiremeyebiliriz. Tam da bu yüzden, 10. Yıl çalışmalarımız kapsamında TGB’nin 10 yıllık pratiğini birleştirdiğimiz TGB önderlerinin kaleminden “Şu Çılgın Gençler” isimli kitabımızı çıkarttık. Bu kitapta 10 yıllık mücadelenin bütün özel anlarını ve detaylarını bulabilirsiniz. Bugün açısından da Türkiye’de gençliğin teröre karşı birleşmesinin ve üniversitelerin ve toplam olarak Türkiye’nin özgürleşmesini ve bu noktada teröre teslim etmeyeceğimizi göstermek için döneme hızlı bir giriş yaptık.

TGB Vatan Partisi’nin Gençlik Kolu mu?

MG :  Hiç bitmeyen bir iddiayı soralım. TGB için Vatan Partisi’nin gençlik kolları deniyor. Bu ifade doğru mudur? Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz ?
ÖB :
  TGB’nin herhangi bir siyasi partiyle organik bir bağı bulunmamaktadır. TGB çok geniş kesimlerden öğrencilerin buluştuğu bir kurum olduğu için, içerisinde farklı partilere mensup çok sayıda üye var. Elbette şunu belirtelim, Türkiye’nin bugün Türkiye’yi birleştirmede ve bağımsızlık mücadelesinde, vatan savunmasında kim varsa, bu siyasi parti olur, dernek olur, farklı bir kurum olur, hiç fark etmez, biz omuz omuza yürürüz ve yardımlaşırız. Vatan Partisi’yle pek çok konuda bu mücadeleyi birlikte veriyoruz. Yalnız Vatan Partisi’yle değil, CHP ve MHP ile, bazı gençlik örgütleri ile bir araya geliyoruz. Türkiye’nin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde en geniş mücadele cephesini örmek hepimizin büyük sorumluluğudur.

MG :  Ankara Üniversitesi’nde AKP Gençlik Kolları üyesi Dilara Sina Tabak’a TGB üyelerinin soda şişeleri ile saldırdığı ve olayla ilgili açılan davada yargılanıp beraat ettikleri yazıldı medyada. Bu doğru mu?
ÖB :  Bu olay tamamiyle asılsızdır. Biz zaten bu olayın üstüne bir açıklama gerçekleştirdik. Yeni Şafak gazetesinin temsilcileriyle özel olarak görüştük. Olay sırasında kesinlikle orada bir Türkiye Gençlik Birliği üyesi bulunmamakta. Başka bir grupla orada yaşanan tartışma var, ardından başka bir gruba açılan dava var. Ne dava sürecinde ne olay esnasında hiçbir Türkiye Gençlik Birliği üyesi yok. Zaten olamaz da. TGB, üniversitelerde şiddet ortamının yaratılmasına karşı da büyük bir mücadele veriyor. Elbette fikirler çarpışabilir, ancak bunlar bir hoşgörü ve saygı ortamında gerçekleşir. Fiziksel şiddet boyutunda harekete geçmemiz mümkün değil. Bizim böyle bir tarzımızın olmadığını o haberi yapanlar da çok iyi bilmektedir zaten. Kaldı ki Yeni Şafak o günden sonra bir düzeltme yayınladı ve haberini düzeltmiş oldu.
Milli Bay5ramlarda Getirilen Kutlama Yasakları..

MG :  Ankara Valiliği 30 Kasım’a kadar bütün yürüyüş, eylem ve kutlamaları iptal etti. Gelen tepkiler üzerine bu yasağın 29 Ekim’i kapsamayacağını belirtti. Milli bayramlara yönelik sürekli iptal etmeler son bir kaç yıldır arttı. Siz bu yasaklamaları ve geri adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖB :  Konunun başında da belirttiğim gibi Türkiye Gençlik Birliği olarak, milli bayramlarımız en değerlilerimiz. Onlardan vazgeçmemiz, kutlamamamız, anmamamız mümkün değil. Yürüyüşlerin güvenlik gerekçeleriyle yasaklanmasını, bir noktaya kadar anlayabiliyoruz elbette. Ancak Ankara üzerinde ilan edilen OHAL ve yasak kapsamıyla ilgili fikirlerimizi açıklamamızda belirttik. Ankara Valisi’ne ve İçişleri Bakanlığı’na şunu söyledik: “Kendi bayramını kutlayamayan bir millet yaratmaya çalışıyorlar. Bu en çok terör örgütlerinin işine gelir.” dedik ve hatta Ankara Valimizi de yürüyüşümüze çağırdık, Türk Milleti Türk Gençliği olarak teröre ve emperyalizme karşı, Türkiye’yi terörle kuşatmak isteyenlere karşı 29 Ekim’de en güzel cevabı verelim dedik. Ardından İçişleri Bakanı çok olumlu bir açıklama yaptı “bu yasak 29 Ekim ve 10 Kasım’ı kapsamıyor” dedi. Biz zaten planlarımızda hiçbir değişiklik yapmamıştık. Yine 29 Ekim günü 13.00’de Güvenpark’ta olacak şekilde bütün hazırlıklarımız devam ediyor Ankara’da. Aynı zamanda Türkiye Liseliler Birliği bütün illerden merkezi olarak Ankara’da buluşacak.

 

TGB’nin 29 Ekim Programı Ne Olacak?

MG :  TGB 29 Ekim’de ne yapacak?
ÖB :  Türkiye Liseliler Birliği dediğim gibi merkezi olarak Ankara’ya gelecek. Türkiye Gençlik Birliği 29 Ekim’i  örmeye başlamıştı. 1 aydır üniversitelerde özellikle FETÖ ve PKK terörü, Türkiye’nin geleceği, Cumhuriyet değerleri, 15 Temmuz öncesi ve sonrası gibi pek çok etkinliklerle, bu terör örgütleri ile fiilen mücadele etmiş komutan, siyasetçi, bilim adamı, milletvekili vs pek çok değerli isimle biz bu süreci örmeye başladık. Yaklaşık 40 kampüste 29 Ekim etkinliklerimiz halen gerçekleşmeye devam ediyor. 29 Ekim günü, tüm meydanlarda genç-yaşlı hep birlikte güzel bir mesaj vereceğiz. İllerde buluşma bilgilerini tgb.gen.tr’den öğrenebilirsiniz.


“Üniversiteler Terör Gruplarının Faaliyet Alanı Olamaz”

MG :  Bugün üniversitelerdeki en önemli sorunlar neler?

ÖB :  Bugün en kritik mesele, üniversitelerin her alanda özgürleşmesi meselesidir. Türkiye’de uzun dönemdir üniversitelerde bir gericileşme piyasalaşma söz konusu. Üniversiteler en özgür ve özel şekilde bilim üretildiği, Türkiye’nin önünü açan, Türkiye’nin geleceğini yetiştiren nesillerin o  birikiminin yansıdığı cumhuriyet kurumlardır. Fakat  bu kurumların, bu önemli niteliklerine ciddi darbeler geldi. TGB, bu konu özelinde de önemli çalışmalar yaptı, üniversite içinde ve dışında. “Demokratik Üniversite Mücadelesi” adı altında bu gericileşme ve piyasalaşmaya, üniversitelerin bilim yuvası olmaktan çıkarılmasına karşı bir alternatif yarattık. Üniversitenin özerk yapısının korunması noktasında pek çok somut refleks geliştirdik. Niteliksiz eğitime ve bilim düşmanlığına karşı üniversitelerde bir üretim içerisine girdik.  Bugün açısından toplam olarak üniversitelerin özgürleşmesi konusunun altını çizmek lazım. Kimden özgürleşecek üniversiteler? En başta bu Fetullahçı kadrolardan. Zaten büyük bir temizlik başladı. Türkiye Gençlik Birliği’nin 10 yıldır üniversitelerde en çok önüne dikilen sorun Fetulahçı akademisyenler, rektörler, dekan yardımcıları vs. “Atatürk’ten görev alamazsınız, üniversitelerde size çalışma yaptırmam” 1diyen  bir rektör bugün tutuklu örneğin. Bunun gibi onlarca örnek var. Fetullahçı kadroların yanı sıra yine bazı terör örgütlerinin üniversite içerisinde yerleştirdikleri kadrolardan da üniversiteler temizlenmelidir. Üniversiteler terör gruplarının faaliyet alanı olamaz. Bugün TSK, PKK terörüne karşı büyük bir mücadele veriyor. Emin olun o teröre karşı verilen mücadele bizim üniversitelerde önümüzü açıyor, bizi özgürleştiriyor. Üniversitelerde Atatürkçü gençliğin, vatansever gençliğin sesi daha gür çıkıyor. Türkiye Gençlik Birliği bugün üniversitelerde en kuvvetli gençlik örgütü diyebilirim. Üniversiteler bu terörden temizlendiği süreçte diğer sorunları da aşama aşama üzerine giderek çözebileceğimize inanıyoruz.

Bu süreçte, biz derinleşen bir üretim faaliyeti içindeyiz demiştim, onu açmak lazım. Bugün bizim aylık olarak çıkardığımız Kırmızı Beyaz dergimiz var. Türkiye Liseliler Birliği’nin çıkardığı bir TaLeBe dergisi var ve düzenli bir şekilde çıkmaya devam ediyor. Aynı zamanda farklı üniversitelerde 45 tane yerel yayınımız var. Bunlar üniversitelerdeki topluluklar aracılığıyla arkadaşlarımızın çıkardığı edebiyat, siyaset, sanat pek çok alanda uzmanlaşan, derinleşen yayın organlarımız. Bu anlamda da üniversiteleri bilime, üretime sevk eden bir görev üstleniyoruz. Bu yayınlarla pek çok nitelikli öğrenciye ve çevreye ulaşıyoruz. Akademisyenlerle bir araya geliyoruz, etkinlikler düzenliyoruz.

MG :  Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsünde 29 Ekim çalışması yapan TGB’liler saldıraya uğradı. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

ÖB :  Cebeci Kampüsünde, 29 Ekim Çalışmaları sırasında bir grup PKK sempatizanı sopalarla arkadaşlarımıza bir saldırı gerçekleştirdi. Arkadaşlarımız saldırıyı hızla puskürttü. Türkiye’de terör örgütlerinin aldığı büyük darbeler, yaşadığı tıkanıklık, onları çaresizleştiriyor. Bu yüzden okullarda bilinçli olarak şiddet ortamını yaratacak işlere girişiyorlar. Bu, ögrencilikle hiç bir ilgisi olmayan şehir eşkıyaligina soyunan gruplara üniversitelerimizi teslim etmeyeceğiz. Ankara Üniversitesi öğrencisi vatanseverdir, Atatürkçüdür. Olup bitenin de farkındadır. Biz bu terör gruplarına geçit vermeyiz. Sadece biz değil, okul yönetimi, emniyet müdürlüğü bu terörün üzerine gitmelidir ve gereken hukuki, yasal işlemler hızla yapılmalıdır.
Herkesin içi rahat olsun, TGB olarak söz veriyoruz, birer cumhuriyet kurumu olan üniversitelerimizi terörle açılmaktan kurtacağız, el birliği ile bilimin, sanatın, üretimin, aydınlanmanın ve vatanseverliğin kalesi yapacağız.

Akademisyenlerin Görevden Alınmaları

MG :  Yüzlerce akademisyen FETÖ’cü, PKK’lı olduğu gerekçesiyle görevden alındı. Bu görevden alınmalara tepkiler devam ediyor. Bazı gençlik örgütleri “Hocalarımızın Yanındayız” eylemleri yapıyor? TGB’nin bu konudaki tavrı nedir?

ÖB :  Bizim bu konudaki tavrımız çok açık. Herhangi bir terör örgütüyle bir bağı olan tüm “görevlilerin” kesinlikle temizlenmesi lazım. Biz burada Türkiye’nin ve üniversitelerin yararını gözeten bir çizgi izlemek zorundayız. Türkiye’yi teröre teslim etmeyeceğiz, üniversiteleri teröre teslim etmeyeceğiz diyorsak bu kararlığı gösteren bir tutum sergilemek hepimizin görevi.


TSK, Terör Koridoruna Müdahale Etti

9596MG :  Fırat Kalkanı ardından Musul operasyonu. Türkiye bugün Irak ve Suriye topraklarında operasyon yürütüyor. Ne düşünüyorsunuz? TGB bu süreci nasıl okuyor?

ÖB :  Fırat Kalkanı operasyonunun kodları 1 sene öncesine dayanıyor. 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’ya karşı başlattığı mücadele aslında hem bölgede hem Türkiye’de denklemin değişeceğinin göstergesiydi. 15 Temmuz daha farklı evreye yöneltti süreci. 15 Temmuz’dan sonra başlayan Fırat Kalkanı operasyonu bölgede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emperyalist oyunu bozmasının Türkçesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri Cerablus’a girdi ve bir terör temizliği başlattı. Çünkü ABD’nin orada bir koridor oluşturma çabası var. Buna bir terör koridoru da diyebiliriz. Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı Operasyonuyla esas bu koridora müdahale etmiş oldu. Emperyalizm kendine alanlar açmak için bugün pek çok farklı yöntemler deniyor. Tekrar Musul’a yöneliyorlar. Çünkü bölge ülkeleri Suriye’nin kuzeyinde büyük bir işbirliği içinde. Rusya, Çin, Suriye, Türkiye, İran, terörü temizlemek noktasında kararlı. Amerikan hegemonyası Suriye’de çöküyor. 2011 yılında başladılar bu işe. Fakat yıl 2016 çok açık bir şekilde Suriye’de kaybettikleri için kendilerine yeni alanlar açmaya çalışıyorlar. Aslında bugün büyük bir çaba gösteriyorlar. Musul’u bölerek Irak’ı parçalayarak koridoru oradan açmaya çalışacaklar. Bize burada düşen görev Amerikan planlarına karşı kararlı tavrımızı sürdürmek, bölgede hem PKK’sıyla, PYD’siyle hem IŞİD’iyle yoğun mücadeleye devam etmek ve emperyalist manevralara alan açmamak. Bu anlamda ordumuz başarılar kazanıyor. Mücadele sadece Türkiye’nin kuzeyinde ve Musul’da yürümüyor. Aynı zamanda iç cephede Çukurca’da, Hakkari’de, Silopi’de, Van’da PKK’ya karşı büyük başarılar kazanılıyor. PKK ve diğer terör örgütleri tarihlerinin en büyük darbesini yemiş durumdalar. Türk Gençliğinin görevi de cephe gerisini örmek. Üniversitelerden Mehmetçiğe, polise, mücadele eden tüm kurumlara olabildiğince destek vermek.

TGB’nin ABD ile Derdi Ne?

MG :  Amerika askerlerine karşı çuval eylemi gerçekleştirdiniz, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı çuvallarla protesto ettiniz. Şimdi de TBMM önünde ABD’nin Savunma Bakanı Ashton Carter’ı protesto ettiniz TGB’nin ABD ile derdi ne?2
ÖB :  Amerika ile derdi olan sadece Türkiye Gençlik Birliği değil. Türkiye ve bütün Ortadoğu hatta bütün dünya. Dünyanın her yerinde jandarmalığa soyulmuş bu haydut devletle hepimizin derdi var. Esas olarak emperyalizmle derdimiz var. 2011 yılından beri Çuval eylemlerimiz devam ediyor. En son İncirlik’te, kendi üslerinde Amerikan askerleri arkasına bakmadan kaçtılar. Dönem dönem Türkiye’yi ziyaret etmek isteyen ABD’li yetkililerin karşısına dikildik. Çuval eylemlerinin ise esas itibariyle sembolik bir değeri var. Ama Türk milleti’ne ve Ortadoğuda’ki mazlum insanlara hissettirdikleri çok daha derin. Çünkü çuvalın bizim için bambaşka anlamları da var. 2003 yılında Ortadoğu ilk şekillenmeye başladığı zaman Amerikan emperyalizmi tarafından Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirildi. Aslında o Türkiye’ye bir mesajdı. Elbette bizim de her eylemimiz onlara mesaj. Çuval geçirdiğimiz kafa sıradan bir kafa değil. Bunu daha önceden de belirttik. O kafa 15 Temmuz’da darbeyi tezgahlayan, Türkiye’yi yıllardır terör örgütleriyle kuşatmaya çalışan kafa. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren, milyonlarca insana işkenceler, tecavüzler eden kafa. Bizim bir vicdanımız bilincimiz var. Tüm bunlar, Türkiye’de ve bölgemizde, gözlerimizin önünde yaşanmaya devam ederken,  Amerikalı yetkililer, askerler utanmadan bu topraklarda rahat rahat gezip şımarıklıklar yapamaz. Karşılarında TGB’lileri bulurlar. Türkiye Gençlik Birliği’nin emperyalizmiyle derdi bitmez. Ne zaman Amerikan emperyalizmi bu topraklardan silinir, bizim derdimiz de o zaman biter.

MG :  Proje okulları ile bir çok öğretmen zorunlu tayine mecbur bırakılıyor. TLB bunun için bir basın açıklaması düzenledi. Ben size tekrar sormak istiyorum. Proje okul projesinin eğitime ne gibi etkileri olacaktır?
ÖB :  Proje okul meselesi özellikle Türkiye’nin en köklü liselerini, en köklü okullarını hedef alıyor. Başta bunu görmek lazım. İstanbul’da, İzmir’de, Konya’da, Muğla’da ve Türkiye’nin pek çok yerinde en köklü, en derin liselerini hedef alıyor. Köklü liselerdeki öğretmenlerimiz de, sıradan öğretmenler değil. Üstün başarılar sergileyerek önemli aşamalardan geçerek oraya gelen öğretmenler ve çoğu cumhuriyete Türkiye’ye, Atatürk devrimlerine bağlı, bu değerleri hayatıyla ve eğitimiyle yansıtan öğretmenler. Geçen dönemin sonunu hatırlarsanız, İstanbul Erkek Lisesi’nin müdüre karşı gerçekleştirdikleri eylemin ardından TLB önderliğinde 365 lise ayağa kalkmıştı. Türkiye 2 hafta liselerin bu isyanını konuşmuştu. Elbette bu ayağa kalkış, bir birikimin sonucu şekillendi. Uzun yıllardır Türkiye’de liselere, müfredata, eğitime ciddi bir saldırı var. Yine geçen dönem Talim Terbiye Kurulu tarih kitaplarından Atatürk’ü silme kararı almıştı. Yeni dönem tarih kitaplarında Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı, bağımsızlık, Türk Milleti gibi kavramlar yoktu. Toplam olarak cumhuriyete ve vatana bir saldırı vardı. Aslında bu proje okul meseleleri de bunlardan ayrı değerlendiremeyiz. Türkiye’nin en köklü okullarına saldırarak aslında bizim Kemalist devrimin temel eğitim değerlerine saldırmış oluyorlar. Burada aynı zamanda keyfi uygulamalar da söz konusu. Biz bunların hepsine karşı en önde mücadele etme kararlılığı ortaya koyuyoruz.
TLB bu mücadelenin merkezi. Türkiye Liseliler Birliği, örgütleriyle, arkadaşlarla aynı zamanda başarılı bir profil çizilmesi anlamında büyük bir örnek. Mücadelede olduğu gibi, derslerinde de üst düzey başarılar yakalıyorlar. TLB’de, Türkiye’nin önünü açacak bir kuşak yetişiyor.

“Vurduğumuz Yerden Ses Geliyor”

MG :  TGB birçok eyleme imza attı bugüne kadar. Peki TGB yaptığı eylemlerde ne kadar başarılı? Yaptığınız eylemlerin sonuçları sizi memnun ediyor mu? İstediğiniz sonuca ulaşabiliyor musunuz?

4ÖB :  Bu soruya şöyle yanıt verebiliriz, vurduğumuz yerden ses geliyor, vurduğumuz gol oluyor. Toplam olarak Türkiye’nin yakın dönem mücadele tarihine baktığımız zaman, TGB’nin etkisi rahatlıkla görülebilir. Türkiye’nin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde büyük kazanımlar elde ettik. Silivri zindanları yıkıldı, cumhuriyet değerleri korundu, anayasa saldırıları püskürtüldü… Türkiye’nin çehresini değiştirecek bir kuşak yarattı TGB. Bütün bunlar aslında büyük başarı ve sonuçtur. Mücadele devam ediyor. Üniversitelerde, liselerde Atatürkçü gençlerin, TGB’nin TLB’nin rüzgarı esiyor. Önümüzdeki dönemde çok daha büyük işler başaracağız. Biz yaptığımız eylemlerin başarılı olduğunu düşünüyoruz. Doğru siyasi çizgi ve doğru yöntem bu başarıyı getiriyor. Ama tabi, eksiğiyle fazlasıyla her eylemlerimizden ders çıkarıyoruz. Çıkarmamız da lazım. Hem geçmişte hem bugün Türkiye’nin geleceğinde Türkiye Gençlik Birliği’nin etkisinin önemli rol oynadığını tespit ediyoruz.


MG :  Eklemek istedikleriniz, röportajlık okurlarına söylemek istedikleriniz?

ÖB :  Röportajlık 2. yılını doldurdu. Yayın hayatına başladığından beri ilgiyle takip ediyoruz. Röportajlık çok başarılı ve özgün bir fikir. Aynı zamanda bugün özellikle bu alana ilişkin eğitim gören gençlerin yararlanacağı bir okul olma yolunda ilerliyor. Keyifle okumaya devam edeceğiz Röportajlık’ı. Bu röportaj fırsatını verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederiz.

 

“Milli Takım Oyuncuları Primi Peşin İstediler”

0

Türk futbolu girdiği derin krizden çıkmaya çalışıyor. Özellikle Euro 2016 ve sonrasında Milli Takım düzeyinde alınan başarısız sonuçlar  krizi büyütüyor. Futbolcular, Teknik Direktör Fatih Terim arasında yaşanan sorun büyüyerek devam ediyor. Röportajlık ekibi olarak, Türk futbolunda yaşanan krizi, çıkış yollarını,Emre Mor’u Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Eski Başkanı Mustafa Kemal Ulusu’ya sorduk.

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

UĞUR TEMEL (UT) :  Milli Takımda bir kriz var ve bu kriz iyi yönetilmiyor. Fatura futbolculara kesiliyor ama takımın başında yine Fatih Terim var ve Terim dünya üzerindeki birçok meslektaşından daha çok kazanıyor. Futbol Federasyonu eski başkanısınız. Siz olsaydınız bu krizi nasıl yönetirdiniz ? img_6034

MUSTAFA KEMAL ULUSU (MKU) :  Krizin aslında bir öncesi temeli var. Sistem bozuk Fatih Terim çok suçlanıyor, ben de zaman zaman hareketlerine, söylemlerine kızıyorum. Severim kendisini benim dönemimin futbolcusudur. Mevcut düzen insanları düzensizliğe, hileye, açıktan para kazanmaya itiyor. Bulunduğumuz dönem işini götürme dönemi. Terim’in aldığı para Avrupa’ya kıyasla anormal bir para. En önemli tarafı, üzerinde çok konuşulmayan husus ise Euro bazında olması. Türk Milli Takımı’nın Türk hocası parasını Türk lirası alır. Hadi yabancı futbolculara Euro ödüyoruz adam parasını ülkesine harcayacak. Terim’in parasını Euro alması Türkiye ekonomisine güvenmediğini, ekonomimizi kötü bulduğunu gösterir. Futbol Federasyonu Euro teklif etmez bunu bu şekilde isteyen açıkça Terim’dir. Federasyon’un ikinci yanlışı Futbol direktörlüğünü yani Türk futbolunun U-14’ten A Milli Takıma kadar tüm takımların kontrolünü Fatih Terim’e emanet etmektir. Terim herkesin nezdinde iyi bir teknik direktör ve iyi bir taktisyen, ama hoca değil akademik  kariyeri yok. Araştırma Planlama Eğitim Dairesini kontrol edecek kişinin akademik kariyeri olmalı. Benim başkanlık dönemimde bu mevcut dairenin sonunda‘’DENETİM’’ ‘de vardı. Rahmetli Yılmaz Kocatürk dairenin başındaydı. Beraber büyük işler yaptık. Bu yanlışı Sayın Başkan Demirören’e de anlattım. Fatih Terim sadece A ve Ümit Milli Takımlarla ilgilenmeli alt kategorileri Araştırma Planlama Eğitim Dairesi’ne bırakmalı dedim ama olmadı. Terim’e çok fazla yük yüklendi. Yıldırım Demirören herkesin kabul ettiği iyi bir teknik direktöre tüm futbolu teslim ettikten sonra bir kenara çekildi. Türk Milli Takımı’nı yöneticek kabiliyette ülkede 3 adam var Terim, Güneş ve Yanal. Bu üç isimden sonraki futbol nesli için aynı niteliklerde antrenör yetiştirilmiyor. Aynı olay MHK içinde geçerli. İlk başta Zekeriya Alp’e teslim edildi. Futbol ekolünden olmasa da çok iyi bir yönetici. Zekeriya Alp’ten sonra Yusuf Namoğlu’na bırakıldı ve Namoğlu’ndan sonra kimse onun halefi olamaz.

 

“Milli Takım Oyuncuları Primi Peşin İstediler”

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED) :  Arda Turan şu an kariyerinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor ama Milli Takım kadrosuna dahil edilmiyor. Bir futbol adamı olarak sizce bu doğru bir karar mı ?

MKU :  Sorunun kaynağı primdir. Futbol Federasyonu primi belirler ve hiçbir zaman peşin ödenmez. Fransa’da Milli Takım oyuncuları primi peşin istediler. Çünkü turnuva neticelerinden emin değillerdi. Biz paramızı alalım, maçlara rahat çıkalım diye düşündüler. Onları biz böyle yetiştirdik. Arda takım kaptanı ve artık takım abisi de sayıldığı için futbolcuların peşin prim isteğini Terim aracılığıyla federasyona bildirmek istedi. Terim’de bunu bu isteği federasyona bildirdi ve ağır bir red cevabı aldı. Ve arada kaldı. Turnuva sonrasında isteklerinde diretenler kadro dışı bırakıldı. Bunun içindir ki Arda’nın kadro dışı kalması konusunda Yıldırım Demirören tek bir açıklama dahi yapmamış hocasını harcamamıştır. Bunun dışında Terim kendisini federasyondan üstün hissediyor. Kendi kariyeri ve diğer herkesin futbolla ilgisi göz önüne alındığında daha iyi olduğunu görüyor ve ben daha iyi biliyorum bu oyunu diye düşünüyor. Ama federasyonun otoritesine saygı duyulmalı. Benim dönemimde böyle olaylar hiç yaşanmadı. Çünkü iş dışında hepsiyle hukukum vardı, çok hoş sohbet ettik ama kimse iş ile arkadaşlığı karıştırmadı. Artık otoriteye pek saygı duyulmuyor, kulüplerden milli takıma yansıyan bir durum bu.

UT :  Milli Takım bu performansla 2018’e gidebilir mi ?

MKU :  Gidebilir. Futbol bu ne olacağı belli olmaz. Kağıt üzerinde de teknik olarak  da İzlanda, Hırvatistan ve hatta Finlandiya bile bizden iyi takımlar. 2018’e gidebiriz sürpriz olmaz. Ancak gidemezsek bile şaşırmamalıyız. Şu vaziyette gidebilsek bile futbolumuz seyirciye zevk vermeyecektir.

ED :  Ülkemizde bazı kulüp başkanları takımlarının çok önünde. Başkanların, teknik adamların işine bu derece müdahil olmaları hakkında ne düşünüyorsunuz ?

MKU :  Transferi başkan yapıyor, para başkanda, antrenmanda başkan, her yerde başkan. Önümüzdeki örnek Şenol Güneş’in isyanı. Şenol Güneş’in sonuna kadar arkasındayım. Geçen senenin Beşiktaş’ını ele alırsak Atiba, Sosa ve Gomez dışında takım vasat. Ve bu üç adamla şampiyonluk alındı. Vasatlarla devam ediliyor. Başkan takımı kendi için kuruyor, çabuk başarı peşinde hava atıyor, röportajlar yapıyor. Şenol Güneş’i takım benimsedi, öğretmen havasında. Yalnız Fikret Orman’a karşı verdiği beyanatı yanlıştı. Bunu medyayla değil birebir Fikret Orman’la çözmeliydi. Sen kulüp başkanını biraz küçümseyerek, biraz hor görerek istediklerini yaptırmak için açıklama yapamazsın.

 

Çok Tartışılan İsim: Emre Mor

emremorUT :  Emre Mor son maçlarda performansı ile göz dolduruyor. Emre Belözoğlu, Arda Turan gibi bir yıldız adayı. Ancak bazı davranışları, oyundan çıkarken verdiği tepkiler olsun, oyun içinde hakem ile girdiği diyaloglar olsun göze batıyor. Emre’nin milli takım performansı nasıl?

MKU :  Hiç desteklemiyorum. Teknik açıdan çok donanımlı istikbal vadediyor. Zaten Dortmund’a giderek tekniğini kanıtladı. Yalnız futbol ahlakı yok. Aynı Emre Belözoğlu gibi ya da Arda ve Okan Buruk’un ilk zamanları gibi. Ukrayna maçında ki hakeme tepkiler, Hırvatistan maçında ki değişikliğe tepkisi ve Milli Marşı okumayışı. Ben Emre Mor değil C.Ronaldo olsa marşı okumadığı an Milli Takıma almam. Biz Türk Milli Takımıyız, önce ruh lazım. İzlanda, Galler gibi takımlar takım ruhu ile oldukları konumu kazandılar.

ED :  Ülkemizde altyapı büyük bir sorun. Mesut Özil, Eren Derdiyok, Erkan Zengin gibi oyuncular başka milli takımlarda oynamayı tercih ediyorlar. Milli takımımızda öne çıkan oyuncuların bazıları da yetişme açısından yurtdışı çıkışlı. Biz neyi eksik yapıyoruz?

MKU :  Türk Milli Takımı 24 kişi ve 25. adam yok. Takımın kilit isimleri de genelde Avrupa kökenli. Bizim ülkemiz gençlerinin büyük çoğunluğu futbola yatkındır. Benim başkanlık  dönemimde yürüttüğümüz ‘’Pilot Bölge Projesi’’ vardı. Örneğin Trabzon, Bursa İnegöl, İzmir ve Ege bölgesi, İstanbul ve Adana çevresi pilot bölgelerimizdi. İzmir’den Metin Oktay başta olmak üzere çok iyi futbolcular çıkardık. İstanbul’da binlerce amatör kulüp var, yüzlerce maç oynanıyor. Bu kadar takım içinde yetenekli oyuncu bulamamak bulmaktan daha zor emin olun. Bu oyuncular izlenmiyor. Gökhan Gönül uzun süre keşfedilmedi ne alt kademelerde ne Ümit Milli olmadan. Keşfedildiği an A Milli oldu. Ankaraspor’da uzun süre çırpındıktan sonra Fenerbahçe keşfetti ve aniden A Milli oldu. Metin Diyadin’in keşfidir. Ne milli ne kulüp nezdinde yeni nesillerin scout ekipleri dedikleri, araştırma-keşfetme ekipleri iyi çalışmıyorlar. Ümit Milli Takımı’mız çok iyi çünkü cüzi bir miktarda para kazanıp amatör ruhlarını koruyorlar. Ama A Milli takımda anormal paranan kazanan profosyonel futbolcularımız amatör ruhu ve futbol hırslarını kaybediyorlar. 14 yabancı kuralı bir felaket. Bunun nedeni havuz uygulaması aslında. Havuzdan kazanılan para tesisler, altyapı gibi kulüp bünyesine faydalı bölümlere harcanmak için başlatılan iyi niyetli bir uygulamaydı. Ama tam tersi için kullanıldı. Çabuk başarı isteyen kulüp başkanları havuzdan gelen parayla birkaç yabancı yıldız oyuncu satın alıp o sene şampiyon olup biraz daha medyatik olmaya çalışmaları uzun vadede kulüp planlarını, ekonomisini ve altyapısını vuruyor. Eğitim önemsenmiyor, futbolcu olmak için okul bırakılıyor, kazanılan para ile futbol zevki unutuluyor ve yoldan çıkılıyor. Sonrası form düşüklüğü, sansasyonlar. Arda, Caner, Emre, Burak futbol oynarken sergiledikleri tavırları, özel hayatlarıyla futbollarından daha çok gündeme geliyorlar. Nadir futbolcular yoldan çıkmıyor. Cenk Tosun ve Gökhan Gönül bunlara birer örnek. Türk futbolcusu eğitimsiz ve kapasitesiz. Altyapı oyuncularına şans verilmiyor. Riekerink’in yaptığı Mustafa Kapı değişikliği enfes bir olay. Uzun vadede başarı böyle yakalanır. Ben bugün federasyonun başında olsam Riekerink’i alır Altyapı Eğitim Dairesi’nin başına getiririm. Yabancı Milli Takımları seçen Türk oyuncular konusuna gelirsek; Mesut Özil, Eren Derdiyok, Erkan Zengin gibi futbolcular yabancı milli takımları seçme konusunda sonuna kadar haklılar. Milliyetçilik yok. Türk kültüründen uzaklar, milli duygular ne kadar hissedilebilir? Ben kökeni Türk olup yabancı ülkede yetişmiş adam için Türk demem. Biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım onlara Türk Milli Takımı ruhunu veremeyiz. Ki gelse bile Ömer Toprak gibi perişan olurlar gırtlaklarına silah dayanır, kadro dışı kalırlar. Türkiye’de yetişen futbolcu ahlaklı olmalı, medyadan uzak  durmalı, Tugay Kerimoğlu, Feyyaz Uçar, Ali Gültiken, Gökhan Gönül veya Rıza Çalımbay gibi olmalı. Kulüpler beş altyapı oyuncusu, 3 takım abisi dediğimiz tecrübeli futbolcular ve 3 tane Avrupa gören yıldız yabancı futbolcu oyuncuyla kurulmalı. Metin-Ali-Feyyaz’lı Beşiktaş takımı ligi egale ederken bi de 3 tane kaliteli yabancı alabilselerdi Mustafa Denizli’nin dediği gibi ilk Avrupa kupasını o takım ülkeye getirirdi. Ama o takım kendi kendine yaşlandı ve bitti gerisi gelmedi. Uluslararası başarı ancak böyle gelir.

UT :  Futboldan niye uzaksınız?

MKU :  Gazetemde yazıyorum. Biliyorsunuz ‘Atatürk’ün Yanı Başında’ adında bir kitabım var ve Atatürk ile alakalı okullarda seminerler veriyorum. Sonunda hep futbol da konuşuyoruz. Futbolla alakalı seminerler de veriyorum. Sosyal medyayı olabildiğince aktif kullanmaya çalışıyorum. Aktif bir rol için ben sıramı savdım gençlerin önü açılmalı o işler için. Duayenler olarak biz eskiler danışman olarak kullanılmalıyız.

 

MHK Başkanı Yusuf Namoğlu’nun Performansı

UT :  Futbolun değişmez aktörlerinden biri de hakemler. Sizin başkanlık dönemizde faal hakem olan Yusuf Namoğlu, şu an MHK Başkanı. 6 haftalık periyoda göre performansı nasıl?

MKU :  Yusuf Hoca benim başkanlık döneminde faal olan iyi bir hakemimizdi. Sonra siyasi rakibim de oldu 1999 seçimlerinde. Beşiktaş Belediye Başkanlığı için farklı partilerden aday olduk. Şu an MHK Başkanı. İlk 6 hafta için benim Yusuf  Hoca’ya notum orta yani 6-7. Bizim zamanımızda ben hem MHK hem TFF Başkanıydım. Ve en kritik derbileri çoğu zaman Yusuf Namoğlu’na verirdim. Çünkü neyin ne olduğunu biz bilirdik. Ben kaç sene Beşiktaş’ta Yönetim Kurulu üyeliği yaptım. Ve bir Antep maçında üst direğe çarpıp çizgi dışına düşen topu hocanın aleyhimize gol verdiğini gördüm. Aynı hakemimiz bürokraside iyi yerlere geldi. Yine de isim vermeyeyim ben (!). Benden önceki Federasyon Başkanları futbolun içinden gelen insanlar değillerdi. Tüm futbol birikimime rağmen sadece iki kere haftalık hakem seçimine karıştım.

UT :  Futbol Fedrasyonu Başkanlığı döneminizde ne yazık ki, Milli Takım resmi maçlarının hiç birini kazanamadı. İngiltere mağlubiyetleri de bu döneme rastlıyor. O dönemde niye başarısızdık? Olmayan neydi? Futbolcu kapasitesi mi, Teknik eksiklikler mi ?

ingturkMKU :  Benim başkanlık yaptığım dönemin başında Türk futbolu en dibe vurmuştu bile. Benim hiç beğenmediğim bazı futbolculardan kuruluydu. Avrupa’nın en iyi antrenörünü getirdim. Fenerbahçe de Galatasaray da Beşiktaş da çok kötüydü. Trabzon ligi kasıp kavuruyordu. Ama Avrupa kupalarında o da perişan haldeydi. Ben ve ekibim A Milli Takımı’nın başarısından çok geleceğe yatırım yapalım dedik. Yepyeni bir Ümit Milli takım kurduk. 8-0 İngiltere mağlubiyetinden bir gün önce Bursa’da o Ümit Milli takım İngiltere Ümit Milli takımıyla ne kadar berabere kalsak da oyun içinde onları perişan ettik. Gözlemci Macar Federasyonu Başkanı Dr. Sebes’ti ve bana dönüp sizin bu takımla İngilizler’in işi çok zor dedi. Bizim Ümit Milli Takım üçü beşi kaçırdı. İngiltere Ümit Milli Takım oyuncuları İngiliz liglerinde süre alan yıldız adaylarıydı. Bizim Ümit Milliler; Oğuz Çetin, Tanju Çolak, Feyyaz Uçar ve Rıza Çalımbay’ın öncülüğündeydi. Bu takım 1987 yılında Tınaz Tırpan ve Hıncal Uluç’un tabiri caizse gazına gelerek boyundan büyük işlere kalkıştı ve ağır tökezledi. Toparlandıktan sonra 90’lı yıllara damgasını vurdular. Ama o takımın 2.nesili gelmedi, takım dağıldı. Milli Takım yine çıkmaza girdi. Benim zamanımda 26 reform yapıldı hepsi geleceğe yönelik işlerdi. Benden sonra ilk yapılan reform havuzdur. Şu an da havuz uygulamasının durumu ortada. 3 puan kuralı benim dönemimde faaiyete geçirildi. Ondan önce ilk devrede kümede kalmayı garantileyen hırslı Anadolu takımları 2. devre idare ederlerdi(!) 40 saha çimlendi benim dönemimde. 160 takımla 3.lig kuruldu. Benden önce rahmetli Orhan Şenol 30 takımla 2. Lig kurmuştu. Ben Ümit Milli takımıma Araştırma Planlama Eğitim Denetim dairesiyle beraber çocuklara seminerler verdik. Önce takım olmayı sonra futbolu öğrettik. Abdullah Kığılı’ya takım elbise diktirdik çocuklara özel. Kığılı’yı da ilk futbola ben soktum. Maçka Oteli’nde kaldılar, yediklari, içtikleri, idmanları, eğitimleri hatta uykuları bile düzenliydi. FIFA Başkanı ilk defa Türkiye’ye bizim zamanımızda geldi. Gelmek için devlet protokolü istedi şart koştu. Rahmetli Özal’la konuşup ayarladık herşeyi ve getirdik.

ED :  UEFA’nın mali fair-play kriterleri ortada. Kulüplerimiz ne yapmalı da ceza almamalı?

MKU :  Eğer Futbol Federasyonu’nun başında onları denetleyen bir üst kurul bulunursa hiç sorun kalmaz. Bu kadar basit bir çözüm aslında ama sıkı mali denetimi kulüpler istemiyor. Kulüpler Federasyon Başkanı ve mevcut Denetim Kurulu seçiminde fazla rol alıyor. Şike soruşturmalarında Trabzonspor’un serzenişi herşeyin özeti aslında.’’Bilseydim bende tahkime 1-2 adamımı sokardım Şekip Mosturoğlu’nun ‘’Başkanım 4 kişi soktuk’’ demesi. Başkanlık seçimlerinde ben bir adamımı senin yanına getireyim almazsan oyumu vermem dediğim an iş bitiyor. Önce Federasyon Başkanı seçilmeli. Başkan oy kaygısı yaşamadan ekibini bağımsız kurmalı.

UT :  Futbol Federasyonu seçimlerinde Ulusoy-Bermek haricinde, seçimli genel kurul yaşanmadı. Tek liste giriyor ve o liste oylanıyor. Buna seçim demek doğru mu? Seçimlere artık siyasi irade mi yön veriyor?

MKU :  Artık seçimin bu şekilde siyasi etki %100’dür, 99 bile değil. Şu an Kulüpler Birliği Başkanı yaptırım olarak Federasyon Başkanı’ndan üstün, bu gayet açık. Ben bu durumu birebir Demirören’e de anlattım. ‘’müsaade etme kahraman ol.’’ Dedim.

UT :  Futbol Federasyonu Başkanı olabilmek için belli bir sayıda imza toplanması gerekiyor. 19 Haziran 2013’teki genel kurulda bu imzanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuracağınızı söylemiştiniz. Bu başvuruyu yaptınız mı ?

MKU :  Başvuruyu yaptım. Davayı açmak için ve takibi için gerçekten çok fazla boş vaktiniz ve çok fazla paranız olası gerekiyor. Takibini tam anlamıyla yapamadım.

 

Passo-Lig Uygulaması

ED :  Endüstriye dönüşen futbolun, taraftarlara olumsuz yansımalarını görüyoruz. Örneğin, Çarşı grubu maçlara gitmiyor. Bu bağlamda Passo-lig uygulaması ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

img_6029MKU :  Takım ve taraftar arasındaki ilişki İzlanda örneği gibi olmalı. Takım taraftar için oynuyor, taraftar takımı için stada gidiyor. Konya seyircisi iyi. Gerçekten çok iyi coşkulu ama Milli Takım oyuncularının taraftarlarla alakası yok. “Bu maç için kaç para alıcaz, nasıl alacağız, nasıl oynayacağız?” diye düşünmekten mental olarak taraftarla buluşamıyor. Havuz uygulamasından gelen parayla alınan yıldız yabancılar aldığı paraya bakıyor. Çabuk başarı isteğiyle takım ruhu ve takım temeli yakalanmıyor, futbol zevki ve taraftar düşünülmeden para kazanmaya ve boş şampiyonluklar peşinde koşuluyor. Türk futbolu dibe vurmuş vaziyette. Havuzdan gelen paralar kontrol edilmedikçe bu durum daha kötüye gidecektir. 2. ve 3.lig kulüpleri bile havuzdan faydalanmak için hayali projelerle gidip federasyondan para alabiliyor. Denetim yok, bu denetimsizlik Türk futbolunu dibe götürüyor. Şu an Milli Takım’ın başarısızlığı ile mutlu olan, inancını yitirmiş, bunlara herşey müstehak diyen bir taraftar kitlesi mevcut. Bunun sebebi futbol zevkini paraya değiştirmiş futbolculardır. Taraftarla barışılmalı. Passolig, bilet fiyatları gibi maça gitmeyi zorlayıcı sebepler kaldırılmalı ve maçlara gitmeler özendirilmeli. Holiganların bulunması için teknoloji bizim zamanımızdan çok daha müsait. Passolig yerine güvenlik  kameraları ve taramalar sıklaştırılabilir.

UT :  Fethiyespor seramoniye, her futbolcusuna bir harf düşecek şekilde ‘‘YÜCE ATATÜRK’’ yazısını oluşturan t-shirtlerle çıktı ve PFDK’ya sevk edildiler. Sakaryaspor’un açtığı ‘’Dünya Beşten Büyüktür. Recep Tayyip Erdoğan’’ pankartı dolayısı ile PFDK’ya sevki gerekir mi ?

MKU :  Fethiyespor’un ne kadar Atatürk hakkında olsada yaptığı disiplin kuruluna uymamaktadır. Sakaryaspor’da aynı sebepten ötürü disiplin kuruluna sevk edilmelidir. Bu ceza kişiler ve sözler bazında değil, izinsiz yapılmış olan 2 hareket olarak almalıyız. İkisi de disiplin kurulunca ceza almalıdır. Bu tarz hareketlere federasyonun otorite eksikliği ve yaptırımlarındaki yetersizliği sebep olmaktadır.

 

Türk Futbolu Nasıl Kurtulur?

UT :  Türk futbolunun kurtuluş reçetesi ne başkanım?

MKU :  Tek Bir sorun var; denetimsizlik. Sadece futbolda da değil ülke siyasetinde de genel sorun bu. Denetimin ülkede harika işlediği tek yerler içki yasağı ve kırmızı ışık. Futbolda da siyasette de biz korkmalıyız. Yaptırımlar bizi yanlış bişey  yapmaktan alıkoymalı. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na geçtiğimiz günlerde mail attım ve Denetim Bakanlığı kurun Sayın Genel Başkanım dedim. Ülkede gerçekten Denetim Bakanlığı olmalı. Biz futbolda Araştırma Planlama Eğitim dairesinin sonuna Denetim de eklemeliyiz. Ülkede müthiş bir plansızlık ve programsızlık var. Tabiki futbol da bundan payını alıyor. Kalifiye ve işini bilen adam yok. En önemlisi futbol siyasetin baskısından kurtulmalı. Gerçek seçim yapılmalı. Federasyon otoritesini, kişilere ve kulüplere kabul ettirmeli, özerk olmalı. Genel Kurul yapısı değişmeli, isteyen tüm üyeler seçime girememelİ. Futbol kökenli insanlar mesela; hakemler, futbolcular, spor yazarı gibi futbol bilen adamlar girmeli. Tesir altına girmeyecek adamlardan ekip kurulmalı. Eski federasyon başkanları, eski MHK başkanları, eski milli takım kaptanları, eski milli takım teknik direktörleri ve UEFA’da 10 yıldan fazla görev yapmış icra kurulu üyelerinden bir ekip kurulmalı. Devletten kimse teknik işe karışmamalı. Amatör ve profesyonel futbol ayrılmalı. İki ayrı federasyon kurulmalı. Şenes Erzik ikisini birleştirerek büyük hata yaptı. Oy kullanabilecek delegeler Süper Lig ve 1. Lig kulüplerinin başkanları ve Genel sekreterleri ile sınırlandırılmalı.

ED :  Aileniz iki nesildir Atatürk’ün yanında. Dedeniz Hacı Tevfik Bey Bandırma Gemisinin 1.Kamarotu. Babanız Nuri Ulusu ise Çankaya’nın kütüphanecisi. Atatürk’ü sizden dinlesek ?img_6049

MKU :  Aslında bu ayrı bir röportaj konusu. Bir kere benim adım Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyeti olan bir ad. Babam ve Ata bir sonbahar günü Dolmabahçe Kütüphanesi’nde çalışıyorlar. Atatürk uzun uzun bakıyor pencereden dışarı. Babama dönüp ‘’Ne kadar şanslısın iki tane kızın var, Allah bana nasip etmedi bir evlat, ama milletimin babası olmayı nasip etti. Sen de erkek çocuğu istiyorsun biliyorum. Eğer ben sağ iken bir oğlun olursa adını ben koyacağım, beni seviyorsun biliyorum ki adı Mustafa Kemal olsun. Ömrüm vefa etmezse sen koyarsın adını’’ der Babam da onun anısına saygı duyarak adımı Mustafa Kemal koyar. Dedem Hacı Tevfik Bey Bandırma Vapuru’nun 2. Kaptanı. Atatürk’ü Samsun’a götürdükleri seferde 1. Kaptan İsmail Hakkı Durusu ‘’Hacım Paşa sana emanet’’der. Bu söz tarih kitaplarına da geçmiştir. Soyadımı da Atatürk koymuş. Soyadı kanunu çıkınca Atatürk yakınlarına soyadı veriyormuş. Sonra dedeme sormuş Atatürk ‘’Hacı ne soyadı aldın’’ diye sorar dedem de ‘’seçemedik Paşam’’ deyince Paşa Karadeniz’de yllarca kaptanlık yapan dedemin denizciliğine ithafen bize ‘’Ulusu’’ soyadını uygun görüyor. Ben Atatürk’ü babamdan her yönüyle dinledim. Benim nesilim zaten hep Atatürk ile büyüdü. Atatürk çocuğuyduk biz.

 

 

 

 

Tıbbiyelilerden İstanbul Tabip Odası Başkanı’na Tepki

Türkiye terörle mücadele ederken bazı kesimlerden yeniden çözüm sürecine girilmesi, masaya oturulması çağrısı geliyor. O çağrılardan birisini de İstanbul Tabip Odası Başkanı Selçuk Erez yaptı. Doktor örgütlerinden Erez’e açıklamaları nedeniyle tepkiler yükseldi. Biz de Tıp Fakültesi öğrencilerine Selçuk Erez’in açıklamalarını sorduk. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptığımız röportajda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çapa 5.sınıf öğrencisi Atılım Gülçiçek, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi 5.sınıf öğrencisi Sıla Ay ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1.sınıf öğrencisi Vildan Görgülü sorularımızı yanıtladı.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraflar: Enis Derdimentoğlu

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK) : İstanbul Tabip Odası Başkanı Selçuk Erez’in açıklamaları çok tartışılıyor. Erez ne söyledi ve neden tartışıldı?

SILA AY (SA) : Geçtiğimiz günlerde Selçuk Erez’in röportajı gündeme geldi. röportajda barış yeniden sağlanmalı, masaya oturulmalı diyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında Abdullah Öcalan’ın masada olması gerektiğini söylüyor. Bu nokta çok önemli. Çünkü İstanbul Tabip Odası, Türkiye’nin en kalabalık şehrinin hekimlerini temsil ediyor. 32 bin üyesi olan bir meslek odası aynı zamanda. 32 bin hekim adına konuşurken Türkiye’nin gerçeklerini göz önünde bulundurması gerekiyor. Abdullah Öcalan Türkiye’de terör örgütü lideri olarak kabul edilmiş ve liderliğini yaptığı PKK bir çok vatandaşımızın hayatını kaybetmesine yol açmış bir örgütken Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında barışı sağlamak için terörist başının muhatap alınmasını istemeyi büyük bir sorumsuzluk olarak görüyorum. Hekimlere ve topluma karşı olan sorumluluğunu yerine getirememek kesinlikle.

ATILIM GÜLÇİÇEK (AG) : Öncelikle doktorların ülke gündemindeki etkilerini anlamak lazım. Doktorlar dediğimiz kesim ülkenin aydın kesimlerinden ve bilimin ışığında ülkenin çıkarlarını gözeterek açıklamalar ve ona göre davranışlar sergilemesi gerekiyor. Şuan ülke gündemine siyasi olarak baktığımızda bir savaş durumu mevcut. Bu durumda taraflardan birinde Amerika’nın güdümündeki pkk. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şehrinin tabip odası başkanı olarak ülkenin savaş içerisinde olduğu bir örgütün sözde lideri hakkında böyle bir açıklama yapıyorsun. Bu ülkenin çıkarlarına ters düşen bir şey. Hem de aslında temsil etmediği hekimlerin de görüşlerini yansıtmayan bir söylem. Sonuçta İstanbul’da 30 bine yakın hekim var. İstanbul Tabip Odası, hekimleri temsil eden bir kuruluş. Bir seçim yapıyorsunuz. Bu mesleki örgütün seçimine katılan hekim sayısı 4-5bin. Bunu bir düşünmek lazım. Hekimler neden bu seçime katılmıyor? Bu seçime katılan hekimler farklı hekimler mi? Yıllardan beri süregelen kemikleşmiş bir hekim oyu var. Türk Tabipler Birliği’nin. Onlar sürekli oy kullanıyor. Neden mesleğe yeni başlayan hekimler oy kullanmıyor? Söz hakları olduğunu düşünmüyorlar? Araştırdığımızda Tabipler Odası’ndan son yıllarda istifa oranlarının arttığını görüyoruz. Tabip Odası’na güvenin olmayışı. Bunların hepsi şuan mevcut Tabip Odası yönetiminin yanlış yolda olduğunu çok açık ve net bir şekilde gösteriyor. img_5932

VİLDAN GÖRGÜLÜ (VG) : Doktorluk tüm dünyada saygınlık gören bir meslektir. Bu denli kutsal kabul edilen bir meslekte değişmez prensipler vardır. Din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan herkese yardım etmeye, hayat kurtarmaya, asla ve asla zarar vermemeye yemin edilir. Bu durum göz önüne alındığında İstanbul Tabip Odası’nın içinde bulunduğu çelişki ortadadır. İnsanlara zarar veren ve bunu hak olarak gören terör örgütünün propagandasını yapmak insanlığa ve meslek ahlakına yakışmaz. Üstelik geniş bir doktor kitlesini temsil eden bir kurum nasıl bu denli sorumsuzca hareket edebilir? PKK’nın Türk-Kürt meselesinin çok üstünde bir şey olduğunu hepimiz anlamış bulunmaktayız. Bu ülkede yaşayan ve vatan bilincinde olan herkes kardeştir. Bu kardeşliği ve huzur ortamını bozmaya çalışan örgüte destek veren Tabip Odası umarım yanlışını fark eder ve kendi benliğine döner.

SA : Röportajında Selçuk Erez, ülkenin bölünmez bütünlüğünden yanayım diyor. Ama sonrasında barış ortamının sağlanması için Kürtleri temsil eden kişiyle masaya oturuması gerektiğini söylüyor. Bu noktada ben Tıp Fakültesi 5.sınıf öğrencisiyim. Ülke gündemini takip eden bir genç olarak şunun farkındayım: PKK Kürtleri temsil eden bir konumda değil. Her gün şehitlerimiz gelirken, şehirlerde bombalar patlarken PKK’ya karşı doğu ve güneydoğuda da büyük bir tepki yükselmeye başladığını, insanların artık ölümlere karşı dur dediğini, HDP’nin mitinglerinde alanların bomboş kaldığını gördük. PKK’nın Kürtleri temsil etmediğini ben gündemi sıradan bir şekilde takip ederken görebiliyorsam, İstanbul Tabip Odası Başkanı’nın da bunun farkında olması ve toplumu da buna göre yönlendirmesi gerekir. Gerçekleri yansıtan açıklamalarda bulunması gerekir.

 

Tabip Odası Mesleki Özlük Haklarını Savunmalı”

EDK : İstanbul Tabip Odası’nın görevi nedir?

SA : Tabip odaları özellikle bugün çok önemli kurumlar. Mesleki özlük haklarını savunmalı. Özellikle günümüzde sağlık sisteminde sürekli sorunlar yaşanır, asistan hekimlerin, yıllardır çalışan hekimlerin mesleki haklarını en iyi şekilde yerine getirme sorumluluklarını denetlemeli ve bu sorunlara çözüm bulmalı. Tabiki hekimin toplumsal sorumlulukları vardır. Tabiki ülkemiz bu kadar acılar içinde geçerken hekimler sessiz kalamaz. Ama bunu da ülkenin birliği bütünlüğünden yana tavır alarak yansıtması birincil görevidir.

VG : Ülkemizde sağlık alanı önü açık ve gelişmekte olan bir alandır. Bu ilerlemenin beraberinde gelen sorunlarla ilgilenmek ve manevi destek sağlamak Tabipler Odasının görevidir. Sağlık alanında alınan kararlarda sağlıkçıların düşünceleri dikkate alınmadan karar verilmektedir. Bununla mücadele edecek kurumdur. Ezilen, dayak yiyen doktorların yanında olacak onların elinden tutacak yapılanmadır. Meslek ahlakının dışına çıkan doktorlara özünü gösterecek ve bunları yaparken sorumluluk ve görev bilincinde, yeminine sadık bir odadır.

Tabip Odası Özür Dilemeli”

EDK : Sizin Tabipler Odası’ndan bu olayla ilgili beklentileriniz neler?

AG : Şuan ülkenin gidişatına bakıldığı vakit Tabipler Odası’nın ülkenin safında bir taraf tutması gerekiyor. Ortaya ikircikli laflar etmemesi gerekiyor. Hem ben vatanın bütünlüğünü savunuyorum deyip aynı zamanda Kürtlerin temsilcisi olarak Apo’yu görüyorum demek olmaz. Kendisini ve zihniyetini tanıdığımız için bunlara şaşırmıyoruz. Ama masaya oturma talebini yinelemesi, PKK’yla birlikte masaya oturulmasını söylemesi gibi bir gafta bulunması kesinlikle kabul edilemez. Bu kadar aydın bir insanın, bu kadar önemli bir yerde bulunan bir insanın bu şekilde cümleler kullanması, bir terör örgütüyle masaya oturulmasını dile getirmesi çok büyük bir yanlış. Ben bunun altında yatan sorunun da kesinlikle hümanizm algısındaki yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Biz olaylara bakış açımızda sürekli salt bir hümanizmle baktığımızda yanlış yerlere gidiyoruz. Bu tıpkı Tabip Odası’nın bundan aylar önce Kobani olaylarında yaptığı açıklamalarda olduğu gibi. Salt bir humanist bakış bizi yanlış yerlere götürüyor. Burada bizim beklentimiz Tabip Odası’nın muhalifliğini koruyarak, sağlık politikalarıyla ilgili bizim en büyük beklentimiz o yönde. Sağlık politikalarıyla ilgili muhalif bir çizgide ilerleyecek. Lakin bu tarz siyasi olaylarda, toplumu çok yakından ilgilendiren olaylarda daha sağlam ve üsturuplu bir duruş sergilemesini beklerdim açıkçası.

VG : Ben Tabipler odasından vatanın bütünlüğünü bozacak bölücü gruplara destek vermemesini, açık konuşmasını, kimsenin savunuculuğunu yapmamasını bu tarz kötü niyetli kişileri başkan seçmemesini, seçilirse dahi denetlemesini, geniş bir doktor kitlesini temsil eden kurumun bu denli bir şeye indirgenmemesini yaptığı yanlışı fark edip özür dilemesini bekliyorum. Geleceğe umutla bakan öğrencileri desteklenmesi, sesimizin duyurulması bu kurumun görevidir. Bunun farkına varmalarını istiyorum.

EDK : Selçuk Erez’e Ordu, İzmir, Balıkesir, Antalya Tabip Odaları’ndan tepkiler geldi, istifaya davet ettilert. Bazı Tabip Odaları kayyum atanmasını istedi. Erez de bu taleplere tepki olarak “seçimleri kazanamayanlar, kayyum istiyor” dedi. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Kayyum sizce çözüm müdür?

SA : Kayyum tabiki çözüm değildir. İstanbul Tabip Odası seçimleri çok yakın zamanda gerçekleşti. Yıllara baktığımızda seçimlere çok az hekim katılıyor. Bunun temel nedeni bizce hekimlerin seçeneksiz kalmaları. Şimdiye kadar katılım oranları 3-4 bin civarı kalıyordu. Bu yıl katılım sayısı 32 bin hekim içinden 5 bin katılıma kadar çıktı. Bu oranlar çok düşük. Tabip Odası’nda “yıllardır bizim iktidarımız burada. Burası bizim çöplüğümüz” gibi bir durum söz konusu. Ama bu yıl ilk defa 4 farklı grup seçimlerde yarıştı. Bu şunu gösteriyor: Selçuk Erezlerin grubu olan Demokratik Katılım Grubu demekki bir seçenek değil ki hekimler seçimlere şimdiye kadar gelmiyordu. Bir alternatif göremedikleri için. Baktığımızda DKG %60-70lerle seçim kazanıyordu sürekli. Bu yıl %58 oranıyla kazandı. Diğer gruplarla kıyasladığınızda oldukça yüksek görünüyor. Sanki İstanbul’daki hekimler Selçuk Erezlerin yönetimini istiyormuş gibi bir görüntü çizildi ama 32 bin hekimden sadece 2800’ü onu destekledi. Bu bütün hekimleri bu şekilde kendi bakış açılarıyla temsil edebilecekleri anlamına kesinlikle gelmiyor. Tabipler Odası Başkanının bütün hekimlere ve topluma karşı sorumluluğu var. O hekimlerin hepsinin görüşlerini gözetecek açıklamalarda bulunması gerekiyor. O yüzden şuanda İstanbul Tabip Odası’nın çok demokratik bir şekilde yönetildiğini söyleyemeyiz.

VG : Bir yere kadar çözimg_5942üm olabilir. Tabipler Odası için yapılan seçimlerde dikkatli olunmalı ve iyi denetleme yapılmalıdır. Birkaç kişinin hatasını tüme yaymakta doğru değildir elbet. Görev bilincinde ve meslek etiğine saygılı kişilerin katılımının artırılması ve daha tıp eğitiminin ilk yıllarında bu meziyetlerin tüm doktorlara kazandırılması köklü bir çözüm olabilir. Halk arasında yayılan söylemlerin de önüne geçilmelidir. Tüm doktorlar aynı düşünmüyor. Buna sebebiyet veren kişi ve kişiler halka açık yargılanmalı ve gereken cezayı almalıdır.

Tıbbiye Ruhunu Tıbbiyeli Hikmet’ten Öğrendik”

EDK : Ankara patlamasından sonra Türk Tabipler Birliği’nin açıklamaları yine tartışılmıştı. Neden?

AG : İstanbul Tabip Odası’nın mevcut iktidarında Kürtçü politikalar güdülüyor. Bu politikada da güncel siyasetin ışığında ilerletilşmeye çalışılıyor. Bir şekilde hekimler etkilenmeye çalışıyor. Meslek odaları her zaman ülke siyasetinde önemli yerler edinmiştir. Kobani olayları sırasında gerek sokaklardaki eylemler, gerek siyasetteki sıcak hareketlenmeler Tabip Odasını da ilgilendirdi ve onlar da bir açıklama yaptılar. Bu açıklama Kobani eylemlerini destekleyenlere güç verdi. Bizim burada sorunumuz şudur: İstanbul Tabip Odası hekimleri temsil ediyor. Bence esas karşı çıktığımız nokta burasıdır. İstanbul’daki hekimleri temsil ediyor. Lakin yaptığı açıklamalara baktığımız zaman genele hitap etmemektedir. Ben şahsen bir hekim adayı olarak İstanbul Tabip Odası’nın yaptığı açıkalmalara asla imza atmam. Bu noktada bir kaygı taşıyorum açıkçası. Tabip Odası’ndan ne bekliyorsunuz diye bir soru sormuştunuz. Tekrar yinelemek isterimki Hekimlik Tıbbiye ruhuyla alakalı bir olaydır. Osmanlı Devleti’nin zamanında kurduğu tıp fakültelerine Tıbbiye deniyor. Biz Tıbbiye ruhunu en çok 1.Dünya Savaşı döneminde, kongrelerde Tıbbiyeli Hikmet’ten öğrendik. Tıbbiyeli Hikmet’in okul sıralarından cephelere gidişinden öğrendik. Kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte. Biz o ruhu taşıyoruz. Kendisi bu sıralarda oturdu, bu sıralarda eğitim gördü. O ruhu taşıdığımız için içimizde sadece hekim olarak değil aynı zamanda ülkenin sorunlarına da çözüm üretebilecek bir sınıf olarak görüyoruz kendimizi. bu noktada Tabip Odası bizim hiçbir ihtiyacımızı karşılamıyor. Sorun esas itibariyle burada çıkıyor.

SA : Ben Marmara Üniversitesi’nde tıp okuyorum. İlk 3 senemi Haydarpaşa Kampüsü’nde okuma şansım oldu. Bu kampüsün çok önemli bir tarihi var. Tıbbiyeli Hikmet’in kampüsü, onun sıraları, İngiliz işgaline, emperyalizme karşı tıbbiyelilerin başkaldırısının gerçekleştiği yerler. Haydarpaşa Kampüsü’nde eski hamam vardır, şimdi kapıları kapalıdır. Bize ilk dersimizde hocamız anlatmıştı. Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşları arkadaşlarıyla o hamamda toplanmışlar. Okul İngiliz işgali altındayken. İngiliz askerlerinden saklı konuşabilecekleri tek yer orası. Sivas Kongresi’ne delege gönderme kararını yine o eski hamamda alıyorlar. Sivas Kongresi’ne 2 kişi gönderecekler ama paraları yetmiyor. Sadece Tıbbiyeli Hikmet’i gönderebiliyorlar. Sivas’ta manda, himaye tartışılırken Tıbbiyeli Hikmet söz alıp Mustafa Kemal’e “Paşam manda ve himayeyi siz kabul ederseniz Tıbbiyeliler size karşı da ayaklanmaya hazırdır” diyor. Mustafa Kemal’in gözleri doluyor, “gençlikten beklediğimiz budur” diyor. Tıbbiyeli bu mandaya himayeye karşı duran bu geleneği temsil ediyor. Canını ortaya koyup bağımsızlık için direniş sergileyen.. Tıbbiyeliler bunu temsil ederken İstanbul Tabip Odası Başkanı’nın bu olayların yaşandığı şehirde ABD kontrolündeki terör örgütünün muhattap alınmasını önermesi gerçekten akla mantığa sığmıyor. Ve benim bir hekim adayı olarak geleceğe tedirginlikle bakmama neden oluyor. Bizim önümüzdeki hekimlerin, hocalarımın bize karşı da sorumluluğu var. Mezun olduğumuzda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini Tıbbiyeli Hikmetlerden örnek alıp bize göstermeleri gerekiyor.

AG : Bizim tedirginliğimiz bundan ibaret değil. Yaklaşık 1 haftadır kendi dönem arkadaşlarımla bu konuları çok defa konuşuyoruz. Dönem arkadaşlarımdan şöyle bir yorum geldi: Atılım annelerimiz babalarımızla konuşuyoruz, gerçekten milletin gözünde bu açıklamalardan sonra hekimlere bakış açısı da değişiyor. Hekimlerin hakikaten terör örgütünü destekleyici açıklamalar yapması.. Hepimizi temsil eden tabip odası orası. Bu tarz açıklamalar yapması bizi de zan altında bırakıyor. Hekimlere güven kaybı yaşanıyor. Arkadaşlarımın ailelerinden böyle yorumlar geldi. Bu da bizi hakikaten çok üzen sonuçlara götürüyor.

Hekimler toplumun nabzını en çok tutan meslek gruplarından biridir. Ve siyasetçilerin bir çoğu hekimlikten gelir. Çünkü toplumun sorunlarını çok iyi biliyorlar. Biraz da mesleğin içerisinde olan yardım etme, derde derman bulma, dayanışma ruhu, birlikte çalışma ruhundan dolayı sosyalizmi komünizmi andırıyor. Böyle bir mesleği karalamak bir tabip odası başkanına yakışmıyor.

Selçuk Erez’in Açıklamalarına Öğrencilerin Tepkileri

EDK : Selçuk Erez’in açıklamalarına öğrencilerin tepkileri ne şekilde?

SA : Biz ilk duyduğumuzda çok şaşırdık. Özellikle Türkiye böyle bir dönemden geçiyor, hergün şehit haberleri geliyorken kanayan yarayı biraz daha açmak gibi oluyor. Bu masaya oturulsun vs. Selçuk Erez meseleyi hiç kimsenin karşlı çıkamayacağı yerden ele alıyor. Biz akan kanın durmasını, insanların ölmemesini istiyoruz diyor. Biz Selçuk Erez’in açıklamasına katılmadığımızda, karşı durduğumuzda sanki insanların ölmesini istiyormuş gibi bir noktaya itiliyoruz. Ama şunu söylüuyoruz: Masaya oturulsun deniyor. Biz bunu açılım süreçlerinde gördük. O masadan kalkıldığında ne olduğunu da gördük. Devletin başındakiler itiraf ettiler. Bu mayınlar bu bombalar açılım sürecinde döşendi. Evet biliyorduk, birşey yapamadık dediler. Şimdi büyük bir güvensizlik var. Bir önceki masada bütün yollara bombalar döşendi. Şimdi masaya oturulduğunda ne olacak?

Zatan her yerde bombalar patlıyor, PKK saldırıyor. Büyük şehirlerde bile saldırılar oluyor. Eli bu kadar kana bulanmış bir örgütle kanın durdurulması pazarlığı yapılabilir mi? Bunları konuştuğum arkadaşlarımın yanıtları çok net: Hepsi de bunun mümkün olmadığı görüşündeler. Öğrencilerin de Selçuk Erez’den beklentisi bu açıklamayı geri alıp hata yaptığını söylemesi. Hocalarımız bize dersimizi anlatırken öncelikle hata yapmama üzerinden anlatıyorlar. Hastaya yaklaşırken hata yapmayın, zarar vermeyin. Ama bilmiyorsan ya da yanlış yaptıysan bir an önce söyleki yanlışın neresinden dönülürse hastanın hayatı için önemlidir. Bizim Erez’den beklediğimiz “evet yanlış yaptım, bu yanlıştan en kısa zamanda dönüyoruz” açıklaması olacaktır.

AG : İstanbul Üniversitesi bu noktada bence daha hareketli günler yaşıyor. Çünkü DKG’nun bir çok üyesi bizim kendi hocalarımız. Kendileriyle de konuşma fırsatımız oluyor. Kendi arkadaşlarımız da eleştiriyorlar, nasıl böyle bir grubun içerisinde bulunabiliyorsunuz diye. Kendi açıklamasında Erez, insanhayatını ön plana alan açıklamalarda bulunuyor. Hakikaten öyledir. Hekimliğin temel görevi önce zarar vermeyeceksindir. Lakin bu yaptığı açıklamada insanı şüpheye düşüren bazı şeyler prtaya çıkıyor. Bundan aylar öncesinde PKK’nın yaptığı eylemlerde terör lafını ağzına almayan, sadece çatışma kelimesini kullanarak PKK’dan dahi bahsetmeyen bir tabip odası var. Burada hiçbir şekilde güven vermiyorlar. Bakalım geçmişten beri PKK’ya bir kere bile terör örgütü demişler midir? Böyle bir süreçte kendisinin insan hayatının değerli olmasından söz etmesi hiç de güven vermiyor, samimi gelmiyor.img_5959

VG : Bombalı bir saldırıyı yaşayan biri olarak söylemek isterim ki şehitlerin yanında çok geniş bir kitle de madden ve manen ciddi olarak zarar görüyor. İnsanların sürüklendiği bu geniş umutsuzluğun güneşi doktorlardır. Yaralıların elinden tutacak onlara biz sizin yanınızdayız diyecek… Ben tıbba daha yeni başlasam da içimdeki yardım etme ve iyileştirme heyecanın hep olacağını düşünüyorum. Tabipler Odası’nın bizim bu hevesimize gölge edecek söylemlerinin yerine bizi desteklemesini bekliyorum. İleride hiçbir doktorun PKK sempatizanı yargısına tabi tutulmasını istemiyorum. Öğrenciler her şeyin farkında. Elimizden çok az sey gelmesine rağmen sesimizi duyurarak bizi temsil etmekten yoksun bu kurumda ciddi düzenlemeler yapılmasını ve iyileştirilmesini istiyoruz. Terzi kendi söküğünü dikemez derler ya baştaki hasta zihniyetli insanları iyileştirmek de bizim görevimiz. Bu konuda bilinçli ve kendınden emin bir neslin varlığı beni mutlu ediyor.

SA : Beni çok etkileyen bir durum. Geçtiğimiz yıl Diyarbakır’dan arabasıyla tek başına bir yere giden bir hekim yoldayken PKK çevirme yapıyor. Çevirmeyi görünce geri dönmek istiyor. Teröristler tarafından vurularak öldürülüyor. Kimin vurduğu çok net. Bütün haberlerde PKK tarafında öldürüldüğü yazıyor. Bu hekim Tabipler Odasının üyesi. Tabipler Birliği sonrasında bir açıklama yapıyor. Kimin öldürdüğü belli değil, katillerin bulunması için diyor. Ama katiller belli. Kendi meslektaşı öldürülmüşken failini söylemekten aciz bir duruma düşüyor. Bu sürekli söyledikleri hekimlik mesleğinin onuruna yakışan bir şey değil. Bir meslek odası meslektaşının ölümünün ardından bile net bir tavır alamıyorsa terör örgütüne karşı, bu artık çok taraflı olmaktır.

AG : Sadece bu tarz eylemler değil defalarca gördüğümüz gibi hastanelere atılan bombalar oldu. Buna da sessiz kalan bir tabip odasından bahsediyoruz. Bu gerçekten içler acısı bir durum. Tabipler Odası bütün mesleki sorunları bırakmış, Kürtçülük üzerine işler yapıyor. Sağlık politikalarıyla ilgili açıkları bırakmış. Ben 1 sene sonra intern olacağım. Ve intern’lükte çok büyük sorunlar yaşayacağım. Ben bu sorunların çözülmesini istiyorum. Bu konuda gidebileceğim tek yer Tabip Odası. Ama Tabip Odası çok farklı şeylerle ilgileniyor.

SA : Yine geçen yıl Cizre’de en yoğun çatışmaların yaşandığı dönemin arkasından Tabipler Birliği oraya inceleme için bir heyet gönderdi. Cizre’de ilk hedef alınan yerler sağlık merkezleri, hastaneler. Ama bunların hiçbirini PKK’nın yaptığına dair hiç bir cümle yer almıyordu raporlarında.

”Çözüm Gazetecilerin Sendikada Örgütlenmesinde”

0

Günümüzde gazetecilik en zor mesleklerden birisi olarak biliniyor. İşsizlik oranının en yüksek olduğu meslekte her gün baskılar devam ediyor. Siyasi ve ekonomik baskılar nedeniyle gazeteciler işini yapamaz hale getirilmeye, basın özgürlüğüne çıkan tüm yollar kapatılmaya çalışılıyor. Gazetecilik örgütleri baskı ve saldırılara karşı mücadele etmeye çalışıyor. Bu örgütlerden birisi de Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS). Mesleki dayanışmanın yanında bir de emek mücadelesi veren TGS, 8-9 Ekim tarihlerinde 21.Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. 3 kadın 3 erkek üyeden oluşan TGS Yönetim Kurulu Başkanlığına, önceki dönemde İstanbul Şube Başkanlığı’nı yürüten Gökhan Durmuş seçildi. Röportajlık olarak, TGS tarihinin en genç Genel Başkanı olan Durmuş ile basın özgürlüğü, gazeteciliğin geleceğini, kapatılan medya kuruluşlarını, sendikalı olmanın önemini konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük 

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK) : TGS’nin sektördeki konumu, örgütlülüğü ile başlayalım.

GÖKHAN DURMUŞ (GD) :  TGS 65 yıllık bir sendika. Kurulduğu günden bu yana gazetecilerin ana örgütü olmuş. Dönem dönem bütün gazetecileri kendi bünyesinde toplayabilmiş dönem dönem bu oran düşmüş. Ama 65 yıllık tarihi boyunca gazetecilerin sorunlarını çözmek için var olmuş bir sendika. Bugün de özünde asıl görevi bu. Gazetecilerin sorunlarını çözmek, ekonomik ve gelecek kaygılarını ortadan kaldırmak için çaba sarf eden bir sendikayız. 2013’te yapılan bir düzenlemeyle matbaa çalışanları, yayınevi çalışanları, program cd yazılımcıları da iş kolumuza dahil edildi. Bununla birlikte iş kolumuzdaki çalışan sayısı 97 bine çıktı. 4 tane sendika var. Bu 4 sendikanın toplam örgütlülük oranı %5-6 civarlarında. Bunun %1’ini de TGS oluşturuyor. Maalesef örgütlülüğün en düşük olduğu iş kolları arasında geliyor basın yayın iş kolu.

EDK :  TGS üyesi olmak gazetecilere ne avantajlar sağlar? Gazeteciler neden TGS’ye üye olmalılar?

GD :  Bu en başta örgütlü yaşamla ilgili bir şey. Hiçbir gazeteci ya da başka iş kollarında çalışan işçiler de bireysel olarak tek başlarına hiçbir şey yapamazlar. Doğal olarak örgütlü davranmalılar. Ancak örgütlü oldukları zaman haklarını alırlar. İşten atılmak kaygısı duymazlar. Ve güvenli bir gelecek ve daha rahat bir çalışma ortamı içerisinde yer alırlar. Bugün TGS’nin yaratmaya çalıştığı böyle bir çalışma ortamı. Bu yüzden gazetecilerin TGS çatısı altında örgütlenmeleri ve gelecek kaygısı duymadan, editöryal bağımsızlığı uygulayabildiği, basın özgürlüğünün teminat altına alındığı bir çalışma ortamı yaratılabilirler. Şuanki atmosferde gazetecilerin en büyük kaygısı iş kaygısı. Çünkü sektörümüzdeki işsizlik oranı %20’leri gördü. Bu çok yüksek bir oran. Bir çok meslektaşımız editöryal bağımsızlık, basın özgürlüğü olmadığı için, tarafsız haber yapamadıkları için kendileri işten ayrıldılar. Kimileri bu yüzden işten atıldılar. Sendikanın örgütlü olması, arkadaşlarımızın sendikalarda üye olması bunları teminat altına alacak. Ve bir iş güvencesiyle birlikte daha rahat bir çalışma ortamında çalışmalarını sağlayacak. 1

Türkiye’de 100 civarında gazeteci cezaevinde. Bunun çözümü de gazetecilerin sendikada örgütlenmesinden geçiyor. Gazeteciler örgütlü oldukları, yan yana durabildikleri zaman birlikte hareket edebildikleri zaman baskıların karşısında durabilirler. Bu yüzden gazetecilerin sendikalı olması gerekiyor. Şu konuda herkesin rahat olması lazım: “sendikalı olursam işten atılırım, sendikalı olursam baskı görürüm” gibi bir durum yok. Tabiki patron öğrendiği zaman baskı yapabilir. Ama patronun öğrenmesine vesile olacak kanallar ortadan kalktı. Gazeteciler telefonlarıyla dahi sendikaya üye olabiliyorlar. Bu üyelik gizli kalıyor. Sadece sendika ve Çalışma Bakanlığı’nın bilgisi dahilinde kalıyor. O yüzden gazetecilerin bu kaygıdan hızla uzaklaşması gerekiyor. Üye olduğunuz zaman hiç kimsenin bundan haberi olmuyor.

TGS’nin Diğer Meslek Örgütlerinden Farkları

EDK :  Türkiye’de başka gazetecilik örgütleri de var. TGS’nin bu örgütlerden farkları nelerdir?

GD :  Bir kere sendika olmanın yarattığı bir fark var. Bizim toplu sözleşme yapma yetkimiz var. Biz gazetecilerin sadece mesleki açıdan ilerletilmesi için değil ekonomik açıdan da ilerletilmesi için bir güce sahibiz. Yani gazeteciler TGS’de örgütlendiği, o işyerinde toplu sözleşme imzaladığımız zaman gazetecinin ne kadar ücret alacağı, ne kadar ikramiye alacağı, ne kadar yüzdelik zam alacağı, ne kadar fazla mesai alacağı bir çerçevenin altına giriyor ve her şey belli oluyor. Doğal olarak gazeteci, bugün maaşım şu kadar,1 yıl sonra şu kadar olacak. Ben buna göre adım atabilirim diye düşünebiliyor. İşten atmalara karşı toplu sözleşmelerdeki karşı yaptırımlarımız nedeniyle işten atmalar minimum seviyede oluyor. Ama diğer meslek örgütleri, bütün basın kartı sahiplerini meslek örgütlerine üye yapabiliyorlar. Bu patronlar karşısında bir yaptırım değil mesleki bir dayanışma seviyesinde kalıyor. Bizi temelde diğer meslek örgütlerinden ayıran şey sadece bir mesleki dayanışma, basın özgürlüğü değil, aynı zamanda ekonomik çıkarların da konuşulduğu ve sağlandığı bir meslek örgütüyüz. Temel ayırımımız bu. Gazeteciler meslek örgütlerine üye oldukları zaman mesleki anlamda dayanışma içerisine girebilirler. Ama ekonomik olarak meslek örgütlerinin bir yaptırım gücü yok. Bu TGS’ye ait olan bir şey.

EDK :  İletişim Fakültelerinde her yıl bine yakın öğrenci mezun oluyor. Ama baktığımızda bu fakültelerde verilen eğitimler teorikte kalıyor. Bunun düzeltilmesi için TGS’nin herhangi bir çalışması ya da önerileri var mı?

tgsGD :  Gazetecilik sadece okuldan çıkılarak öğrenilen bir meslek değil. Okulda bunun temel bilgisini alıyorsun ama bu hayatta tam olarak bir karşılık bulmuyor. Bu yüzden sendikamızın TGS Akademi eğitimleri mevcut. Burada asıl olarak öğrencilere bugünün koşullarında gazeteciliğin nasıl yapıldığı, nasıl ayak uyduracakları tarzında eğitimler veriyoruz. 2 yıldır yapıyoruz biz bu eğitimleri. Bugüne kadar yüzlerce öğrenci bu eğitimlerden geçti. Ve bir çoğu bu eğitimler yardımıyla kendilerine iş alanları açtılar. Özünde öğrencilerin bu sektörde yer edinebilmeleri için okulda aldıkları eğitimin yeterli olmadığını bilip ona göre hareket etmeleri gerekiyor. İletişim fakültelerindeki derslerin biraz güncellenmesi gerekiyor. Günümüzde gazeteciliğin nasıl yapılacağını öğreten bir sisteme geçilmesi gerekiyor. Staj uygulaması var. Ama bu staj uygulamaları da genelde bir sömürüye dönüşüyor. Medya kuruluşları stajyer adı altında öğrencileri ücret vermeden çalıştırıyor. Bu sömürüyü de ortadan kaldırmak bu eğitim sisteminin değişmesiyle olur. Bu sistem değişirse öğrenciler belki staj bile yapmadan gazetecilik hayatına direk başlayabilirler. Bir güncellemeye ihtiyaç var. Bu konuda sendikamıza da fikir danışılırsa biz de tabiî ki fikrimizi anlatırız. Ama bunun dışında bu değişim olsun deyip kenara çekilmiyoruz. Biz de kendi açımızdan kendi cephemizden öğrencilerin yeni medya düzenine ayak uydurması için eğitimler düzenliyoruz.

Gazetenin Geleceği Nereye Gidiyor?

EDK :  Gazeteciliğin geleceğini de konuşmak istiyorum. İnternet gazeteciliği ve sosyal medyanın yükselişiyle basılı gazeteciliğin biteceği tartışılıyor. Siz TGS Genel Başkanı olarak gazeteciliğin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

GD :  Teknolojinin ilerlemesiyle basılı gazeteciliğin rafa kalkacağı söyleniyor. Bence bitmeyecek ama tarz değiştirecek. Sıcak haber vermeye çalışmak yerine daha çok yorum analiz tarzına dönüşen basılı gazeteler ortaya çıkacak. Türkiye’nin şu anki tablosunda çok kısa vadede olacak bir şey değil. Haber çabuk tüketiliyor. Özellikle internet medyası ve sosyal medyada haber gün içerisinde bitiyor. Televizyonların da varlığını küçümsememek gerekiyor. Gazetelerden ertesi gün okunacak haberi televizyonlarda sosyal medyada bitiriyorsun. O yüzden belki gazeteler biraz daha yorumlu haber analiz tarzı bir yayın politikasına geçmeli. Bu her kurumun kendi vereceği bir karardır. Ama sektör buraya doğru geliyor. İnternet medyası şuan dipsiz kuyu. Bunun belli kriterlerinin olması gerektiğini düşünüyorum. Herkes bir web sayfası alıp ben haberciyim diyememeli. Çünkü bu da bir süre sonra merdiven altı çalışmayı da beraberinde getiriyor. Kayıtsız güvencesiz yüzlerce binlerce gazeteci anlamına geliyor. Arkadaşlarımız oralarda gazetecilik yapıyorlar. Ama bunu bir çerçevenin içerisine koymadığınız zaman internet medyası açısından bir temel ilke belirlemediğiniz zaman sıkıntılı işlere imza atılmasına da vesile olabilir. Sosyal medya zaten başka bir dünya. Bunun hem olumlu hem olumsuz tarafları var. Çok hızlı şekilde bilgiye ulaşabiliyorsun. Ama bu ne kadar sağlıklı bu tartışılır. O yüzden bu tarz bilgilerin editöryal kontrolden geçmesi gerekiyor. Bu sosyal medyanın sıkıntılı yönü. Ama bilgiye çabuk ulaşılması anlamında da olumlu bir alan. Bunların hepsinin bir toptan gazetecilik faaliyetinin belki yeniden şekillendirilerek yapılandırılması gerekiyor. Hem internet medyasının hem basılı medyanın.. Burada ekonomik dengeler, kayıt dışının önlenmesi, bunlar önemli çizgiler bizim için.

Gazeteciler Neden Sendikalı Olmuyor?

EDK :   TGS son 2 senede çok eylemler düzenliyor. Türkiye’de binlerce işsiz gazeteci varken eylemlere katılan, sendikalı olan gazeteci sayısı çok çok düşük. Neden gazeteciler sendikalı olmuyor?

GD :  İşin özünde 2 şey var. 1.si Türkiye’de bitirilen sendikal kültür. Özellikle 80 darbesinden sonra sürekli kötülenen bir sendika kuşağı var şuanda. Bu sadece TGS ile ilgili bir durum da değil. Bütün sektörlerde bu şekilde. Sendika kötü gibi bir algı yaratılıp çalışanların sendikalara gitmesi yıllardır egemenlerin uyguladıkları politikalar nedeniyle engelleniyor. İşin özünde bunun kırılması gerekiyor. Bizim sektörümüz için de böyle. Gazetecilerle birebir konuştuğumuzda “tabiki sendikalı olmak lazım, tabiki örgütlü olmak lazım ama” diye cümleler kurmaya başladığı anda aslında yıllardır topluma uygulanan politikaların sonuçlarını görebiliyorsunuz. Kimsenin korkmasına gerek yok. Kimse işten atılmıyor sendikalı olduğu için. Kimse ekstra bir baskıya maruz kalmıyor sendikalı olduğu için. Sendikalı olduklarında bu kesinlikle gizli kalıyor. Bizim sendikamızın üyeleri içinde iktidara yakın medya kuruluşlarından da, iktidar karşısında ya da ortada duran bütün medya kuruluşlarından da gazeteciler var. Ama bunları kimse bilmiyor. Bunları sadece sendika biliyor. Bu korkuyu ortadan kaldırmanın en iyi yolu gizlilik. Bu konuda herkesin içinin rahat olması gerekiyor. turkiye.gov.tr ye girip 1 dakika içerisinde sendikaya üye olunabiliniyor. Şöyle birşey de olması gerekiyor; Bu bizim de en büyük zaafiyetimiz bugüne kadar. Gazeteciler sendikalardan doğru çok kazanım göremiyorlar. Uzun yıllar sadece Anadolu Ajansı’nda sınırlı kalmış bir sendika TGS. İktidar baskısıyla Anadolu Ajansı’nın başka bir sendikaya geçirilmesinin ardından bir değişim yaşadı, yeniden kendine örgütlenmtgs1e alanları açtı. Bugün sektörün toplamında 6 tane toplu sözleşmeli iş yeri var. Bunun 5’i TGS’de örgütlü. Diğeri de Anadolu Ajansı zaten. Birşeyleri değiştirmeye başladık. Bunu sürdürmemiz gerekiyor. Gazetecilerin de üye olduklarında onlara bir çıkarı bir geri dönüşü olduğunu anlatmamız gerekiyor. Üye olmanın sendikaya sadece aidat vermek olmadığını bilmeleri gerekiyor. Sendikalı oldukları zaman, sendika orada örgütlenmesini tamamladığı zaman çalıştıkları kurumlarda geleceklerinin garanti altına alınmış olduğunun bilincinde olmaları gerekiyor. Sendika birşeyler vermeye başladığı zaman gazetecilerin de ilgisinin artacağını düşünüyorum.Biz de ilk yönetim kurulu toplantımızı yaptık. Planlarımızı biraz daha buna göre oluşturduk.

TGS Hangi İşyerlerinde Örgütlü?

EDK :  TGS şuanda hangi iş yerlerinde örgütlü konumda?

GD :  TGS’nin neredeyse bütün medya kuruluşlarında üyeleri var. Toplu sözleşmemiz Evrensel, Birgün, Yurt, Cumhuriyet Gazeteleri ve Bianet’te var. Kocaeli’de bir yerel gazetede toplu sözleşmemiz vardı. O gazete kapatıldı. Bu sayıyı daha da arttırarak büyüyecek sendika. Buralarda gazetecilerin ne kadar zam alacakları, ne kadar maaş olacakları, ne kadar ikramiye alacakları vs hepsi bellidir. Ama bütün medya kuruluşlarında üyelerimiz var.

EDK :  Biraz da gazeteciliğin güncel sorunlarından konuşalım. Gazetecilere yapılan baskılar, sansürler, kovulma ve şiddete kadar varan saldırılar. Bu konuda TGS ne tür çalışmalar yapıyor?

GD :  Biz TGS’yiz. Gazetecilerin sendikası biziz diyoruz. Dolayısıyla yaptığımız çalışmalarda, gazetecilerin maruz kaldığı saldırılarda, işten atılma konularında geldikleri tek adres burası. Bunu çok rahatlıkla söylüyoruz. Bir gazeteci işten atıldığı zaman üyemiz olsun olmasın sendikayı arayıp bir avukata ihtiyacım var diyebiliyor. Sendika avukat sağlıyor. Bir gazeteci ifadeye gideceği zaman arayıp “emniyetten beni ifadeye çağırdılar, bilginiz olsun” diyor. Biz burada bir güven ortamı yarattık. Sendikanın böyle görünmesi gazetecilerin sorunlarının çözümünün adresinin TGS olduğunu ortaya koyuyor. Baskı, sansür bunlara müdahale alanlarınız sınırlı oluyor. Bir yerde örgütlü değilseniz oraya müdahale edemiyorsunuz. Bizim yaptığımız toplu sözleşmelerde basın özgürlüğünü, editöryal bağımsızlığı teminat altına alan maddeler var. Olası bir yönetim şekli değiştiği zaman dahi gazetecinin bağımsız, tarafsız bir şekilde haber yapmasını sağlayacak maddelerimiz var. Bu kıymetli. Bunu yaygınlaştırmanın yolu bütün gazetecilerin sendikaya üye olmasıyla olabilir. Bunu yapabilirsek otosansürün de, sansürün de önüne geçmiş oluruz.

Basın Kuruluşlarının Kapatılması

EDK :  Gazetelerin, televizyonların, radyoların kapatılması çok konuşuluyor. Fetö ve PKK’yla ilişkili olduğu gerekçesiyle yayın organları kapatıldı. Gazeteciler bunlara tepki gösterirken, Özgür Gündem gibi, Zaman Gazetesi gibi bu örgütlerin yayın organı oldukları şeklinde bir izlenim de var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Biraz ince bir çizgi var sanki?

GD :  Aslında çok net bir çizgi. Bizim sendikamız açısından önemli olan basın özgürlüğüdür. Bizim hangi gazetenin nasıl bir yayın politikası yürüttüğüne müdahale etme şansımız da hakkımız da yok. Zaman, Özgür Gündem gazeteleri ya da Sabah, Habertürk, Evrensel gazetesi, hepsinin bir yayın politikası var. Bu kurumların bu yayın politikası çerçevesinde yayın yapması kadar doğal bir şey yok. Kendine bir politika belirlemiş ve buna göre yayın yapıyor. Bugün Akit Gazetesi AKP karşıtı olan herkesi hedefine alıyor. Yarın iktidar değişir, başka bir iktidar gelirse iktidar karşıtı yayın yapacak. O zamanda bazıları Akit’e terör örgütü muamelesi yapacak. O zaman TGS buna da karşı çıkacak. Gündem için de Zaman için de ya da diğer kapatılan kanallar için de söylenen şeylere karşı çıktığı gibi. Herkesin yayın politikası farklı olabilir, herkes farklı bir düşünceyi yaymak istiyor olabilir. Bu basın özgürlüğüdür. O yüzden ayrımları yaparken insanların hoşuna giden şeyleri söylemek en kolayı. Ama sendikanın duracağı nokta burası olmamalıdır. Sendika için önemli olan basın özgürlüğüdür. Son kapatılan kanallara bakalım. Kapatılan 23 kanalda 800 çalışan var. Bundan öncekinde darbeden hemen 1-2 hafta sonra kapatılan 40 medya kuruluşunda çalışan 2500 kişi var. Bunları oturup değerlendirin. Kaç tanesi eline silah almış, kaç tanesi darbe girişimine katılmıştır? Kaç tanesi bölgede çatışmaya katılmıştır? Bugün 100 gazeteci cezaevinde. Hepsi terör örgütü suçlamasıyla cezaevinde. Kaçı eline silah almıştır? Hiçbirisi. Bir fikri yaymak ya da söylemek suçlu değildir. İddiaları üzerinden yüzlerce gazeteciyi cezaevine dolduruyorsan bu basın özgürlüğü değildir. Biz buna karşı çıkıyoruz. Gazetecilik Suç değildir. Bizim en fazla kullandığımız sloganlardan bir tanesi bu. Kendisini, ifadesini yazıyla sözüyle ifade ediyorsa bu suç değildir. Ama bir gazeteci eline silah alıyorsa bu suçtur ve biz de onun yanında durmayız.

EDK :  Bu anlamda geçmişte Mehmet Baransu’ya da sahip çıktığınızı gördük, Özgür Gündem’e de Sözcü’ye de sahip çıktığınızı gördük. Peki gazeteciliğin de kriterleri yok mudur? Halkın haber alma hakkını savunur, şiddete teşvik etmez gibi. Mehmet Baransu, Nazlı Ilıcak gibi yaptığı gazetecilik yıllardır sorgulanan bu kişilerin yaptıkları ‘Gazetecilik suç değildir’ etiketine sığar mı?

tgs4GD :  Gazeteciliğin bir temel ilkesi var. Sadece Türkiye’de değil dünyada da tarafsız objektif olmak. Ben tarafsızlığa inanan birisi değilim. Herkesin bir tarafı vardır ve o tarafa hizmet eder. Ya da o düşüncenin yayılması için çaba sarfeder. Bugün mecliste Mustafa Balbay milletvekili. Biz Balbay için gazetecidir dediğimizde “hayır o gazeteci değil terör örgütü üyesi” deniyordu. Şimdi milletvekili. Bugün tartışılan isimlerden birisi Nazlı Ilıcak. Benim yaşımdan daha fazla gazetecilik yapmış birisinden bahsediyoruz. Fikirleri bugünkü iktidara uymadığı için cezaevinde. Dün de o iktidarla birlikte yürüyordu. Bu yüzden bir cenahın gazetecisiydi. Çünkü o dönem iktidarın karşısında olan gazetecileri “bunlar gazeteci değil” diyerek suçluyordu. Şimdi durum değişti. Ama Nazlı Ilıcak o zaman da gazeteciydi bence bugün de gazeteci. Türkiye’de gazeteciliğin koşulları var. Biz Adalet Bakanlığı’nda bir görüşmeye gittik. Darbe öncesi dönemde 30 civarı gazeteci cezaevindeydi. Müsteşar Yardımcısına kaç gazetecinin cezaevinde olduğunu sorduk. Kimse yok dedi. Basın sigortalı kaç kişi olduğunu sorduk, 6 kişi dedi. Nasıl gazeteci değil onlar? Gazetecilik faaliyetinden içeride değiller dedi. Zaten Türkiye’de bugüne kadar cezaevine girmiş gazetecilerin hiçbirisi gazetecilik faaliyetinden dolayı içeride değiller. Hepsine bir damga uyduruldu. Ergenekon dendi, KCK dendi, bugün FETÖ deniyor. Kılıflar üzerinden cezaevine alınıyorlar. Ama yaptıkları iştir asıl belirleyici olan. Bence ayrımları yaparken de buradan yapmak gerekiyor. Birini sevip sevmemekle ilgili olmamalı. Bir meslek örgütüysen bunu hiç yapamazsın zaten. Bunun kriteri, yaptığı şey kendi ahlakıyla ilgili bir şeydir. Ama bu insanlar gazetecilik yapıyorlardı. Kötü bir düşünceyi yaymaya çalışıyorlardı, buna katılıyorum. Bugün tıpkı iktidar medyasında çalışanların yaptığını yapıyorlardı. Ya bir gazete şu gazeteleri kapatın diye bir manşetle çıkabilir mi? Sonra o haberi yapan alınıyor içeri. Bu onun yayın ilkeleri, kendi ahlakıyla ilgili birşeydir. Ama yaptığı gazeteciliktir.

TGS Basın Kartı Komisyonu’na Girecek mi?

EDK :  Basın kartı konusuna girmişken devam edelim. Geçen dönem TGS Basın kartı komisyonundan çekilmişti. Bu dönem TGS bu tavrına devam edecek mi?

GD :  Tabiki devam edecek. Aslında bizim orada o dönemde çekilmemizin asıl nedeni, Basın Kartı Yönetmeliğinin değiştirilmesiydi. TGS’nin temsiliyetinin düşürülmesi gibi bir derdimiz yok. Basın kartı komisyonunu meslek örgütleri ağırlığından çıkartıp daha yanlı bir yapıya dönüştürdüler. Hepsinden de tehlikeli olan Genel Müdüre sınırsız yetki verdiler. Şöyle düşünün: Komisyon karar veriyor Ercan Deniz Küçük’e basın kartı verelim diyor. Gazetecilik yapıyor, belgeleri, evrakları herşeyi tamam. Komisyonda herkes tamam diyor ama Genel Müdür istemezse sana kart vermiyor. Genel müdüre böyle bir yetki verildi. Bizim itiraz ettiğimiz şey aslında buydu. Komisyon kararını tanımayacak bir genel müdür. Ya da komisyon dedi ki Ercan’a kart vermeyin çünkü gazeteci değil. Genel Müdür verin derse sen kart alıyorsun. Böyle bir keyfilik olmaz. Bizim itiraz ettiğimiz nokta buydu ve bu yüzden çekilmiştik. Bunun iptali için de dava açmıştık. Bu durum şuan ki yönetimimiz için de aynen geçerli.

“Uluslararası Basın Kartı Veriyoruz”

EDK :  Sarı basın kartı alamayan bir çok gazeteci var. Kurumların verdikleri kartlar da birçok yerde tanınmıyor. Buna karşı TGS’nin sunduğu herhangi bir imkan var mıdır?

GD :  Uluslararası Basın Kartı veriyoruz. Avrupa’da aslında tanınan kullanılan kart bu. Türkiye’de de yavaş yavaş yaygınlaşıyor. Çünkü sarı basın kartı almanın koşulları çok zor. En basitinden gazetecilik mezunuysanız en az 9 ay kartsız çalışmak zorundasınız. 9 ay bu arkadaşımız gazeteci değil mi yani? Ama bu yönetmelikler nedeniyle iş böyle yürüyor. TGS kendi üyelerine Uluslararası basın kartını veriyor. Aradığı koşullar üyelik. Eğer TGS’ye üyeyseniz gelip Uluslararası basın kartınızı alabilirsiniz. Ne kadar koruyor konusuna gelirsek de, bu olayla ilgili bir durum aslında. Kimi olaylarda sarı basın kartı bile geçmiyor. Başbakanlık size onayla basın kartı vermiş. Sen o kartı gösteriyorsun ekstra şiddete uğruyorsun. Bazı yerlerde uluslararası basın kartı yeterli oluyor. Bunun sınırı yok. Aslında basın kartlarını meslek örgütlerinin, sendikaların vermesi gerekli. TGS’ye üye olabiliyorsa gazetecidir zaten. Doğal olarak sendikanın verdiği kartın her yerde tanınması gerekiyor.

Journo ve TGS Akademi

EDK :  Journo ve TGS Akademi çalışmalarınız ve geleceğe yönelik planlarınız hakkında da bilgi alabilir miyiz?tgs3

GD :  journo.com.tr bizim sendikamızın yüzü. Bunu daha da geliştireceğiz. Gazetecilerin uğrak sitelerden birisi haline getirmeye çalışıyoruz. Bugüne kadar iyi gitti, daha da üstüne koyacağız. Yeni medya eğitimlerimiz de devam edecek. Çok önemsediğimiz bir şey bu sendika olarak. Yeni yönetim olarak da kabul ettiğimiz ve sonuna kadar geliştirmeyi planladığımız bir konu. Çünkü gazetecilerin, öğrencilerin bu eğitimlere katılarak kendilerini şuanki koşullara uygun hale getirmeleri bizim için önemli. Değişen, hergün hareketin olduğu bir sektörde ona uyum sağlayan bir eğitim veriyoruz. Bunu yaygınlaştıracağız, belki başka illerde de yapacağız. Şuanlık İstanbul merkezli yürüyor. Ama ilgi çok iyi. 26 kişilik sınıflarda yapılan eğitimler için son başvuru döneminde 260 başvuru yapıldı. Biz 26’sını eğitime alabildik. Bu bile devam ettirmemiz gerektiğinin en büyük işareti. Devam edecek. Gazetecileri hem sendikayla, hem yeni koşullarla buluşturmaya devam edeceğiz.

EDK :  Genç gazetecilere önerileriniz neler olur?

GD :  Gazetecilik inatçı bir meslek. Bir kere girdiniz mi kolay kolay çıkamıyorsunuz. Ben 3 ay bu işi yaptım 5 ay da başka bir iş yaparım diyemiyorsunuz. İyi virüs gibi tarif edeyim ben gazeteciliği. Evet bu sektörde işsizlik, güvencesizlik çok fazla. Genç gazeteci adayı arkadaşlarımız biraz kararlı olurlarsa, inatla ve sabırla bunun üstesinden gelebilir ve bu sektörde yer alabilirler. Onun için inatçı olmaları ve çalışmaları gerekiyor.