Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 44

‘Gerici Dincileşmeye Karşı Mücadele Verilmeli’

0

Kadın örgütleriyle gerçekleştirdiğimiz ‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimize devam ediyoruz. Dizimizin 4.bölümünde İlerici Kadınlar’dan Yard.Doç Meltem Kolgazi ile görüştük. Kadına çok yönlü saldırı olduğunu söyleyen Kolgazi, bu saldırıların üreticilerinin bugün iktidarda olduğunu belirtiyor.

Yard. Doç Meltem Kolgazi ile kadına yönelik saldırıları, çözüm önerilerini, Dilek Doğan cinayetinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, pembe taksi uygulamasını, sosyalizm ve kadın mücadelesinin kesistiği noktaları konuştuk.

Röportaj: Cenk Bayoğulları

Foto: Dilek Sarıgül

RÖPORTAJLIK : Meltem Kolgazi kimdir?

Meltem Kolgazi (MK) : İstanbul Üniversitesi mezunuyum. Yüksek lisansımı ve doktoramı Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalında yaptım. Şuanda Acıbadem Üniversitesi’nde Fizyoloji kürsüsünde Yardımcı Doçent olarak çalışıyorum. Çok uzun yıllardır çeşitli platformlarda sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak kadın mücadelesinde elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Son 2 yıldır İlerici Kadınlar Meclisleri’nde çalışıyorum. Türkiye Koordinasyonumuz var. Onun bir üyesiyim.

İlerici Kadınlar’ın Kadın Hareketi İçerisindeki Yeri

RÖPORTAJLIK : İlerici Kadınlar, Türkiye’deki kadın hareketi içerisinde hangi konumda bulunuyor?IMG_9540-1

MK : Türkiye’de kadın hareketlerine baktığımız zaman, ilk kadın partisi kurulması, Cumhuriyet döneminden sonra kadınların çeşitli platformlarda mücadele girişimleri, aydın mücadelesinde varlığını değerlendirdiğimizde çok eski gibi görünse de aslında 30’lu yıllardan 70’li yıllara kadar bir boşluk var. Bu dönemde örgütlü kadın mücadelesinden çok fazla bahsetmek mümkün değil. Daha sonra 70’li yıllarda İlerici Kadınlar Derneği deneyimi var. Sonrasında da 80’li yıllarda daha çok feminist kadın mücadelesinin arttığı ama onun yanında sosyalist örgütlerin kendi çalışmalarını yürüttüğü bir dönem geliyor. Bu çalışmaların hepsi, tabii ki çok değerli ve çok önemli… Biz özellikle kendimizi hem sosyalist geçmişi sahiplenen, hem de Türkiye’deki feminist kadın mücadelesine saygı duyarak bunların dışında, bunları da kapsayan ama yeni bir şey arayışında olan yeni bir oluşum olarak tarif ediyoruz. Bizim esas motivasyonumuz aslında Gezi süreciyle başladı. Öncesinde de Türkiye’de kadınların toplumsal olarak yine bir mücadele biçimi ve yeni bir mücadele kanalı arayışı vardı ve biz de buradan hareketle yola çıktık aslında. Kadınlar kendini son birkaç yıl içerisinde çok farklı şekillerde ifade etti. Kentsel dönüşüme karşı kadınların mahallelerindeki mücadelesi, doğanın talanına karşı kadınların mücadelesi, gerici baskıya karşı kadınların kendilerini ifade etmesi, kadınların bedenlerine karşı saldırılara, özellikle kürtaj gibi yasaklara karşı mücadelesi bizim bildiğimiz geleneksel mücadele biçimlerinin dışında yeni bir arayışın doğmasına neden oldu. Çünkü bu son 10 yıldır bizim bildiğimiz anlamda da kadınlara süreklileşen saldırının çok ötesinde topyekûn bir saldırıyla karşı karşıyayız. Artık kadınlar var olma, yaşama savaşı vermeye başladılar. Zaten bizim arayışımızla beraber Türkiye’de farklı arayışlar da ortaya çıktı. Sadece kadına yönelik şiddeti özellikle mücadele başlığı haline getiren, kadınların ciddi şekilde eğitimin dışına çıkarılması, son dönemde kadınların bedenine karşı müdahalesine, erkek egemen söyleme karşı bizim bildiğimiz feminist hareketlerin de dışında çok yeni ekipler var. Farklı bir mücadele arayışı içindeler. Biz de kendimize kadınların sokakta kendini yeni ifade biçimlerini kapsayan, büyüten, ileriye taşıyan bir yol çizmek istiyoruz. Öyle bir arayışla başladı İlerici Kadınlar.

Kadına Yönelik En Büyük Saldırı

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de sizce kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

MK: En büyük tehdit diye bir şey diyemeyiz. Çok yönlü bir saldırı var. Bu çok yönlü saldırının bir tarafında kadınların eğitimden uzaklaştırılması meselesi var. 4+4+4’le beraber ortaokuldan mezun olan yaklaşık 30 binden fazla kız çocuğu liselere kayıt yaptıramamış. Son çıkan pakette kadınların hükümet programıyla emeğinin değersizleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi, evlilik yardımı, izin hakkı gibi şeyler sunuyorlar ama kadın emeğine yönelik ciddi bir saldırı var. Kadını toplumsal yaşamın dışına atmaya yönelik, kadının doğrudan bedeni üzerinden yapılan müdahaleler var. Bunu her gün çeşitli biçimlerde yeniden yaşıyoruz. Ülkenin Cumhurbaşkanından Başbakanından duyuyoruz. Dini referanslarla kadının toplumsal yaşamındaki yerine büyük bir saldırı var. Bu topyekün saldırıların hepsinin cisimleştiği, yakıcı şekilde görüldüğü şey aslında çıplak şiddet. Yoksa o da bu saldırıların bir parçası. Türkiye’de taciz, tecavüz, şiddet, cinayete varan kadına yönelik şiddet tüm bu saldırıların toplumsal yaşamda karşılık bulması. Çünkü siz, güç egemen devlet politikası olarak kadınlar üzerinde bir hakimiyet kurmaya çalışıyorsunuz. Ve onun bir yansıması olarak erkekler ve kadınlar üzerinde bu gücü deniyorlar. Bu gücün denendiği ölçüde de cezalalandırılmıyorlarsa bunu da devam ettirmeleri için bir fırsat olarak görüyorlar. Dolayısıyla topyekün bir şiddet, sömürü, kadın bedenine müdahale, gerici dinci bir müdahale söz konusu… Hepsi bir bütün…. Sadece cinayetleri ele alalım. Kadınların Türkiye’de eşit bir şekilde bir birey olarak toplumsal olarak tam anlamıyla hakkını almadığı sürece cinayetin de önü kesilemez. Sadece cezai yaptırımlarla olsaydı Hindistan’da olurdu. Çok ağır idam cezaları var. Ama Hindistan’da büyük bir kadın katliamı var. Türkiye’de de Özgecan’dan sonra büyük bir mücadele verdi kadınlar, sokakta güçlerini gösterdiler. Ama sevgilisi kendisine karşılık vermedi diye dayak atarak kadını öldüren adam da var hala. Özgecan davasından 2 gün sonra bunu yaşamaya devam ediyoruz. Sadece cezai yaptırımlarla da çözülemeyecek bir mesele. Dolayısıyla en önemli tehditten ziyade kadınların yaşam hakkına, toplumsal varlığına yönelik bütüncül bir saldırı var diye düşünüyorum.

RÖPORTAJLIK : Kadınların toplumsal varlığına yönelik tehdit eğitimle çözülebilir mi? Sizin önerileriniz nelerdir?

IMG_9546-1MK : Sadece eğitimle elbette çözülemez. Eğitim bir parçası bunun. Müthiş bir zihniyet değişimi olması lazım. Eşitlik temelinde bir sistem kurmak gerekiyor. Kadını toplumda erkeğin toplumsal yaşamının tamamlayıcısı gibi görmekten çıkıp kendisini bir birey olarak tarif eden, yaşam hakkı, çalışma hakkı, kendi bedeni hakkında karar veren bir birey olarak gören bir sistem yaratılması lazım. Bu, bir takım grupların üzerinde güç kurarak iktidarını yöneten bir siyasi anlayışla olamaz. Bu sistemin üreteceği siyasi anlayışlarla kadınların tam anlamıyla eşitliğe, yaşamsal bir varoluşa sahip olması mümkün değildir. O yüzden eşitlik temelinde bir anlayışla kurulan bir sistem olmalı. Bu, mevcut siyasi anlayışla olamaz. Bu topyekün değişmeli.

Sosyalizm Mücadelesi – Kadın Mücadelesi

RÖPORTAJLIK : Sosyalizm ve kadın mücadelesi hangi konularda birleşir?

MK : Biz İlerici Kadınlar olarak diyoruz ki; yaşamsal olarak eşitlik temelinde bir sistem olmalı. Bu sistem şuanda bizim için sosyalizmden başka bir şey olamaz. Sosyalizm olmadan, mevcut siyasi anlayışla bu mümkün değil. Elbette köklü bir değişim gerekiyor. Köklü değişim kadınlar tarafından da yaratılmalı. Bu köklü değişimin öznesi kadınlar da olmalı. En önemli şey bu. Kadınlarla beraber yeniden yaratmak… Bunun adı bugün sosyalizmdir. Bu bizim kuruluş manifestomuzda da açık olarak ifade edilmiştir. Biz topyekün bir dönüşüm olmadan ve bu dönüşümün kadınların da bir öznesi olarak yaratmadığı sürece çok da değişik olmayacağını düşünüyorum. İyileştirmeler olabilir. Bunun için de mücadele ediyoruz. Etmeliyiz de. Kadınlar mücadele etmezse daha ilerisini de kuramazlar. Tacize tecavüze uğrayan bir kadının saat 3’te ne işi vardı sorusuna karşı mücadele etmez, kazanım elde etmezsek yarın öbür gün hayatı da, düzeni değiştirmeyi de isteyemeyiz. Bugün kürtaj meselesinin yasaklanmasını, kadının kendi bedeni üzerinde hak talebi etmesinin mücadelesini vermezsek ilerideki yaşamlarımız için de mücadele edemeyiz. Bu bütünlüklü. Bu düzende hiçbir şey değişmez deyip mücadele ertelenemez. Ama bu mücadele kadınların özne olabilmesi için. Türkiye’de kadının varoluşuna karşı bir saldırı var. Kadın katlediliyor, sokakta varlıkları sorgulanıyor. Küçük yaşta evlenmeye özendiriliyor, zorla evlendiriliyor. Kadınların eşit bir biçimde var olması için bugünden mücadeleyi büyütmekte etmekte fayda var.

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesi içerisinde tartışılan konulardan birisi de feminizm. Siz İlerici Kadınlar olarak feminizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

MK : Biz başka bir şeyiz. Feminist bir sürü akım var. Ve onlar kendilerini tanımlıyorlar. Bizim yeniden yorum yapıp kendimizi onlara göre tanımlamanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Kadın mücadelesinde var olan her özne bence çok değerlidir. Onlar kendi mecralarında çok değerli mücadeleler veriyorlar. Türkiye’de bence önemli deneyimler var, bunları reddedemeyiz. Ama bugün baktığınızda bu mücadele deneyimlerinin kök salamadığını görüyoruz. Demek ki büyük bir sıçrama yaratamamış. Yasalar konusunda hem sosyalist hem feminist örgütlerin verdikleri mücadeleler var, bunlar yadsınamaz. Ama ileriye dönük daha fazlasını istiyoruz. Köklü bir değişiklik istiyoruz. Orada bulsaydık çözümümüzü öyle bir mücadele verirdik. İlerici Kadınlar kendilerini feministlere göre tarif etme ihtiyacı duymuyorlar. Bence siyasi olarak bizim karşı durmamız gereken başlıklara göre kendimizi tarif etmemiz lazım.

Dilek Doğan Olayına Nereden Bakmak Gerekiyor?

RÖPORTAJLIK : Geçtiğimiz aylarda Dilek Doğan olayını yaşadık. Sizce bu olayı siyasi eksenli mi, kadına şiddet ekseninde mi tartışmak daha doğru olur?

MK : Burada birinci olarak tabiki bir devlet şiddeti var. Gece bir kişinin evine gidiyorsunuz; suçlu ya da suçsuz. Kişinin kendini savunma, konuşmama hakkı, adil bir şekilde yargılanma hakkı var. Gecenin bir vakti gidiyorsunuz, savunmasız bir şekilde zaten. Burada bir belirsizlik var. Yargılanan kişinin verdiği ifadeler çelişkili. Burada devlet eliyle uygulanan bir şiddet var.IMG_9557-1

Kadına yönelik şiddetle doğrudan tarif edilemez. Çünkü burada, babası, ağabeyi, kocası vs değil, bir devlet şiddeti var. Ama Dilek Doğan kadın olduğu için onu daha savunmasız daha zayıf görerek şiddet dozu arttırılmıştır. Bir kadın cinayeti olarak tarif edemeyiz, kadın olmaktan kaynaklı cinayet tarifi var. 1.dereceden yakını olup, kadın olmaktan, savunmasızlığını kullanarak, üzerinde güç ilişkisi kurmak için yaralamak, öldürmek, taciz etmek gibi durumlar kadın cinayeti olarak tarif edilebilir. Burada devlet şiddeti var. Uygulayıcısı kadını daha zayıf gördüğü için daha fazla şiddet uygulamayı hak görmüş olabilir ve tabii ki bu vurgulanmalı fakat hukuki olarak kadın cinayeti diyemeyiz.

Kadına Şiddet Nasıl Önlenebilir?

RÖPORTAJLIK : Bu kadar kadın örgütleri var. Ama kadın cinayetleri, kadına şiddet gün geçtikçe artıyor. Bu nasıl önlenebilir?

MK : Gerçekten çok acı verici bir durum bu. Çok tartışmalar var. Bu kadar mücadele ediyoruz. Ben Özgecan olayının her açıdan bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Bir kere kadınlar kendilerini sokakta ifade ettiler. Diyanet’in fetvasından sonra NTV’ye gidecektik. Ama Diyanet Başkanı gelmedi. Yoksa biz NTV’ye gerçekten güçlü bir şekilde gidecektik. Sosyal medyaya yansımasa dahi iyi bir hazırlık vardı ve bütün kadınlar NTV’de kendisini ifade edecekti ve gereken cevabı verecekti.

Diğer taraftan saldırının üreticisi iktidarda… Böyle bir problemimiz var bizim. Aile Bakanı “algıda seçicilik var, o kadar şiddet yok” diyor. Türkiye’de ciddi bir şekilde dincileşme, gericileşme toplumsal olarak kök salıyor. Bu da kadına yönelik şiddeti arttıran bir unsur… Bunun da üreticisi iktidarda. Toplumsal olarak bunu kendi iktidarını sürdürmek için bir politika olarak izliyor. Eğitimden uzaklaştırıyor, niteliksizleştiriyor. Eğitimi dincileştiriyor. Söylediğim gibi bu çok yönlü bir saldırı. Bunların hepsine karşı mücadele etmek gerekiyor. Bir de bunun üzerine devletin yasa koyucuları cinsiyetçi kararlar alıyor. Kadın katillerine olmayacak cezai indirimler uygulanıyor. Bu da bir cesaret veriyor. Yani hem zemin hazırlıyorsunuz, hem de ceza vermiyorsunuz. Bu da mücadele edilmesi gereken büyük bir sorun. Bunların hepsi topluca, cinayetlerin artmasının nedeni… Yasada büyük değişiklikler oldu bir kaç yıl önce. Bugün bazı kadın katilleri müebbetle yargılanabiliyorsa bu değişiklikler sayesindedir. Ama bu yasayı uygulayanlar da cinsiyetçi. Hakim indirim kararı veriyor. Bu çok ciddi bir problem… Bunun üreticisi iktidarda olduğu sürece biz daha çok mücadele ederiz. Bazı hatalarımız da var. İyiniyetli olsa da sadece cezaya odaklı bir mücadele de zayıflatıcı. Sadece yasal uygulamalar olsa mevcut yasa ile müebbetle de yargılanabilir. Bu bir yorum meselesi… O yüzden bunların tümüyle mücadele etmek gerekiyor. Cezaya odaklanmamak, kadının eşitlik ve özgürlük temelinde toplumsal olarak kadının konumunu, yaşamını yeniden yaratacak bir mücadele gerekiyor. Bugün en fazla gerici, dincileşmeye karşı mücadele verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun üreticisi iktidarda olduğu için iktidara karşı bir mücadele verilmesi gerekiyor.

Kadın-Evlilik Programları, Diziler…

RÖPORTAJLIK : Kadın programları, evlilik programları ve diziler de çok tartışılıyor. Bunlar kadına zarar veriyor mu? Siz bu programlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

MK : Çok ciddi zararlar veriyor. İnanın takip etmedim. Birkaç gün önce bir dizide çift eşli bir adamın hikayesi komik bir şekilde veriliyormuş. Türkiye’de çok eşlilik demek kadının toplumsal olarak silinmesi demek. Bunun hikaye edildiği diziler var. Kadının bedeninin metalaştırıldığı programlar, diziler var. Kadının sadece toplumsal konumunu doğurganlık olarak gören, tek amacının evlilik meselesi olduğunu empoze eden programlar var. Kendini var edemeyen kadınlar, kendini ancak evlilik müessesesi içinde var etme anlayışına giriyorlar. Bunun diğer yönünde kadının kurtuluşu evlilik olarak gösteriliyor. Yalnız kadın her türlü saldırıya açık… Bu kadar evlilik programlarının popüler olmasında şaşılacak bir şey yok. Bir de “sen ancak anneysen değerlisin” diyen bir iktidar var.. Kadınlar da kendilerini evlilik programlarında ifade ediyorlar. Bu şaşılacak bir şey değil.

Pembe Taksi Uygulaması

RÖPORTAJLIK : Geçtiğimiz günlerde Sivas’ta pembe taksi uygulaması başladı. Bu taksiler belli saatler içerisinde olacak. Burada kadına ‘o saatten sonra dışarı çıkma’ denmiyor mu? Siz bu pembe taksi konusunda ne düşünüyorsunuz?

IMG_9599-1MK : Biz bu konuda çok ciddi bir tepki verdik. İlerici Kadınlar Meclisi olarak karar verdik, elimizden gelen her şeyi yapacağız. Avukat arkadaşlarımız da olayı araştırıyor. Çünkü bu aleni şekilde kadınların sokaktan silinmesi, yaşam alanından uzaklaşması demektir. Bunun da Sivas’tan başlamış olması gerçekten simgesel. Çünkü bir kadının Anadolu’nun pek çok ilinde tek başına yürüyemez durumda olması, sanki yürümemesi gerekip mutlaka bir taksi kullanması, bunun için de sanki kadını koruyormuş gibi gösteren ama kadını tamamen sokaktan uzaklaştıran bir uygulama. Tecavüzcüleri engelle, onları durdur. Türkiye’de tecavüz olayını kaldır, cezalandır. Bunu durdurmuyorsun, kadını sokaktan siliyorsun. Bu zihniyet; “sokakta dolaşan her kadın şeytani bir objedir, her an her şeye neden olabilir, o yüzden sokaktan silinmelidir” diyor. Ben yıllar önce arkadaşlarımla bir doktor arkadaşımın yanına gitmiştim. Rahatsız olur bölge halkı diye perdeli minibüsle gezdik. Böyle bir yaşamı reva görüyor iktidar şuanda kadınlara. 2 yıl önce de pembe metrobüs, pembe otobüs istiyoruz diyenler oldu. Kızlı-erkekli yaşanmaz, kızlı-erkekli eğitim yapılmaz şeklinde sürekli kadını yaşamdan uzaklaştıran uygulamalar şiddetlenerek artıyor. Pembe taksi uygulaması olamaz. Pembe taksi değil kara taksi yapsınlar ona da tecavüzcüleri bindirsinler ki onlar sokakta dolaşmasın. Biz bunu diyeceğiz. Eğer tecavüzden korkuyorsanız, tecavüzcüleri izole edin. Demir parmaklıkların arkasına koyun, caydırıcı uygulamalarda bulunun. O zaman kadınlar istedikleri saatte istedikleri yerde istedikleri nedenle dolaşabilsinler. Bu Bağdat Caddesi’ndeki olaydan sonra 1 hafta boyunca ‘sokakları terk etmiyoruz’ diye eylem yaptık. Bunu çok önemsiyoruz. Kadınlar hem mücadele hem de varlık açısından sokakları bir kez terk ederse dinci gericilik kadının toplumsal olarak var olduğu her yere dahil aynı saldırıyı uygulamaya devam edecek. O yüzden bu pembe taksiye çok büyük bir tepki vermek gerekiyor.

RÖPORTAJLIK : 14 yıllık bir iktidar dönemi var. AKP iktidara geldikten sonra türban meselesi ortaya attı. Fakat bu türban meselesini 18 yaş altı bugün merdiven altı diye tabir edilen yerlerde çalışan genç kızları hiç dile getirmeden söyledi. Lüks jiplere binen, en güzel hayatları yaşayan kadınlar için söyledi. Sizce bunun temelinde bir sömürü mü yatmakta?

MK : Türban da bence çok yönlü bir şey. Bu bizim ilk zamanlarda feminist arkadaşlarla da tartıştığımız meseleydi. Türkiye’de türban meselesi bir varoluş meselesi olarak gösterildi. O dinci iktidarın kendi iktidarını hem kamusal alanda hem toplumsal alanda kurma mücadelesiydi türban mücadelesi. Onlar kendi iktidarlarını kurdukları oranda bugün toplumu esir almak için kullanıyorlar. Bu çift yönlü bir şey. Birinci olarak bu ideolojinin üreticisi kadınlar jiplerle geziyorlar, yeni zenginler dedikleri bu hayatı yaşıyorlar. Altın varaklı saraylarda oturuyorlar. IMG_9627-1Diğer tarafta var olabilmek, sokakta rahat yürüyebilmek için kendini tacizden koruyabilmek için bir çok kadın türban takmak zorunda kalıyor. Örtünmeyen kadının şeytani bir varlık olarak tarif edilebilme riski taşıyor. O yüzden de bu sonuç olarak kadınları hem teslim almaya, hem de onların kendi ideolojik ortamlarını üretmelerine yaradı. Diğer taraftan da erkek egemen kültürü besleyen bir hal aldı. Şuanda 13-14 yaşında genç kızlar türban takıyorlar. Bu dinci referanslara dayanarak kadınları teslim alma, kız çocuklarını hayattan uzaklaştırma girişimidir. Şimdi kamusal alanda türban serbestleşmesin, bu doğal karşılanmasın denmesinin, mücadele edilmesinin ne kadar önemli olduğunu bugün anladık. Şu anda artık çocuk yaştaki kız çocukları türbanlı dolaşıyorlar. “Kız çocukları şeytani bir cinsel obje olarak görüldüğü için mutlaka örtünmeli”. Buraya kadar geldi durum. Çok üzücü. Diğer taraftan ama tekstil işçisi bir kadın sabah evden çıkıp herhangi bir saldırıya uğramadan akşam evine rahat dönebilmek için türban takmak zorunda kalıyorsa o kadını bireysel olarak yargılayamayız ki. Çünkü bunu yaratan bir ideolojik salgı var. Bu kadınlar kendilerini nasıl koruyacaklar? Buna karşı mücadele eden kadınlara da ciddi bir saldırı var. Laik ya da farklı dini inançları nedeniyle örtünmeyen ya da bunu seçmeyen kadınlar baskı altındalar. Bu ciddi bir problem. Baskının dışında kalmak için bazı kadınlar türban takmayı seçiyorlar. Bu baskıyı yaratanı, bunu bir seçim değil, siyasi otoriterleşmenin bir simgesi olarak dayatanları bu ülkeden def etmek zorundayız. O zaman kadınların türban diye bir sorunu kalmaz. Kadınların ne giydiğinin önemi kalmaz. Bu kişisel bir renklilik olur. O kadar.

‘Kadını Birey Olarak Görmeyen Bir Zihniyetle Yönetiliyoruz’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Dizimizin 3.bölümünde İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörü Nazan Moroğlu’yla görüştük. İKKB, kadın mücadelesinde önde gelen örgütlenmelerden birisi. İKKB bünyesinde bulunan örgütlerle birlikte kadın mücadelesinin yanında gündemde yer alan, kadınları dolaylı yoldan da ilgilendiren konularda da tepkisini gösteriyor. Şimdilerde gündemlerinde yeni anayasa ve Başkanlık Sistemi tartışmaları yer alıyor. Biz de RÖPORTAJLIK ekibi olarak İKKB Koordinatörü Nazan Moroğlu’yla hem kadın mücadelesini, kadın haklarını hem de gündemde yer alan konuları konuştuk.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Cenk Bayoğulları

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

 

RÖPORTAJLIK :  İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği hakkında bize genel bir bilgi verebilir misiniz? İKKB altındaki kuruluşlar nelerdir? Ne amaçla kurulmuştur, hangi yolda ilerlemektedir?

NAZAN MOROĞLU (NM) :  İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği 17 Şubat 1995 yılında bir protokol çerçevesinde kuruldu. Ama tabi 17 Şubat 1995’e gelen adımlar 1993’te başlamıştı. Bildiğiniz gibi, Birleşmiş Milletler’in kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın kaldırılması sözleşmesini Türkiye onayladıktan sonra kadın hareketleri daha da aktifleşti. Öncelikle o sözleşmede de öngörülen şekliyle- Türkiye artık taahhütte bulunduğu için- yasalardaki ayrımcılık içeren maddelerin kaldırılmasıydı. Bunun da en önemli temel yasası Medeni Kanun. Medeni Kanun’da Aile Hukuku bölümünde tam da ayrımcılık içeren maddeler vardı. “Koca ailenin reisidir.” diye başlayan ve kadını hep ikincil, ev içerindeki görevlerle sorumlu tutan kurallar vardı. O tarihteki aile yapısına uygun ama demokratikleşme sürecinde artık eşler arası eşitlik bütün dünyada da medeni kanunlara yansıdı. İşte bu kuruluşların bir araya gelmesinde ilk adım Medeni Kanun değişikliği için oldu. O tarihte, 1993’te 100 bin imza toplandı. Bu herkesin, “Ben okudum evet, Medeni Kanun değişikliğini istiyorum.” diyerek imzaladığı metinlerdi. Bu imzalar Meclis’e götürüldü, Adalet Bakanı ve Meclis Başkanı’na. “Medeni Kanun’da eşler arası eşitlik gelsin, eşit paylaşım gelsin.” şeklindeki talepler iletildi. Daha sonra laiklik karşıtı birçok- yine dönem dönem Türkiye’de yaşandığı gibi- bazı söylemler ve eylemler tabi ki kadın hareketini çok derinden incitiyordu. Kadını yine hor görmeye yönelik bazı söylemler… Laiklik yürüyüşü yapıldı. Büyük bir yürüyüştü bu da. Ondan sonra artık bir birlik adı altında ‘bir arada çalışalım’ düşüncesi doğrultusunda, 21 yıl önce bunun adımı atıldı. Dönem dönem 35’e çıkıyor, tabi heyecanlı bir süreç yaşanırsa, bir yasa değişikliği ya da bir tepki ve eylem verileceği zaman çok sayıda kuruluş tekrar “Ben de sizinle çalışayım.” diyerek geliyor. Onun için 30 ile 35 arasında değişen kadın kuruluşlarından oluşan bir birlik bu. Türkiye’deki ilk kadın dernekleri üyelerimiz. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği gibi çok köklü ve şubeleri olan, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, bazı okulların mezunlar derneği, Fatih Kız Liseliler gibi . Bu dernekler partiler üstü bir birlik ama partilerin kadın kolları da doğal üyelerimiz; çünkü onlarla da işbirliği yapıyoruz. Daha yaygın çalışma imkanını onlarla sürdürebiliyoruz. Ortak paydalarımız var. Laiklik, demokrasi, kadının insan hakları, eşitlik ortak paydaları çerçevesinde isteyen her kuruluş bize katılabilir.
IMG_9392

RÖPORTAJLIK :  Yaşanan tüm süreçleri göz önüne aldığımızda sizce günümüz Türkiyesi’nde kadına yönelik en büyük saldırı nedir? 

NM :  Kadının kimliğine saldırı en başta. Çünkü kadını birey olarak görmeyen bir zihniyetle yönetiliyoruz, özellikle son 10 yıldan itibaren. Zaten kadın-erkek eşitliği çok zor gelişmiş bütün dünyada da Türkiye’de de. 1975’te ilk defa, bir kadının on yılı bütün dünyada izlenmesi gereken bir süreç diye ele alındıktan sonra kadın birey olarak dikkate alındı. Ailenin içinde bir üye değil, tek başına bir birey olarak ele alındı. Bu süreç aslında- tabi ki Türkiye açısından çok büyük önemi var- Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber bizim ülkemizde başladı. Cumhuriyet devrimlerinin o ilk on yılındaki çağdaşlaşma amacıyla, çağdaş uygarlığı yakalama amacıyla kadınlara tanınan haklarda, hem devletin yapısında bir hukuk devleti anlayışı vardı hem de aynı zamanda toplumda da kadın-erkek eşitliği hep ön planda tutuldu. Devrimlerin birçoğu tabi topluma yönelikti ama çok önemli-Medeni Kanun gibi, Tevhid-i Tedrisat, Eğitim Birliği yasası gibi ve doğrudan kadınların hayatını etkileyen seçme seçilme hakkı gibi- bu devrimler ilk adımların, doğru adımların atılmasını sağladı. Fakat zaman içinde bu kararlılık sürdürülemedi. Ne yazık ki dini referanslı bir yaşam biçimi, partilerin oy endişesiyle ön planda tuttuğu konular oldu. Son dönemde ise doğrudan doğruya din referanslı bir düzen oturtulmak isteniyor ve kadın burada birey olarak yok. Kadının kaç çocuk doğuracağı,  nasıl doğuracağı, kalabalık içinde iffetli bir kadınsa kahkaha atmayacağı, inanılmaz şekilde daha sonra Diyanet İşleri’nden çıkarılan fetvalar ve sözler, bunların hiçbir zaman tekzip edilmediği bir iktidar… Bu sözlerin hiçbirine “Bu doğru değildir.” demiyor; ama her konuda görüş açıklıyor iktidarın başındakiler, Türkiye’nin başındakiler. Ama konu kadın-erkek eşitliğine geldiği zaman en küçük bir söz söylemiyorlar. 6 yaşındaki kız çocuğuna şehvet duyan bir baba örneği veriliyor. Bu ensesttir, ne yazık ki yasamızda suç olarak yok, henüz girmedi. Ama buna karşı “Bu ne demek?” diyen bir ne Aile Bakanı var-Kadın Bakanlığı da kaldırıldı ya- ne Adalet Bakanı var ne de tepedekiler, hiçbiri “Bu ne demek, Türkiye Ortaçağ’a mı gidiyor?” demiyor.

 

Kadın Sorunu, Eğitim Sorunu Çözülmeden Çözülmez

RÖPORTAJLIK :  Toplumsal süreçler içerisinde kadının rolünü ne olarak görüyorsunuz? Geçmişle bu günü karşılaştırdığımızda kadının durumu nedir?

NM :  “Suları tersine akıtamazsınız.” diye bir söz vardır. O yolunu bulur ve gider. Dolayısıyla eğitim hakkını ta 1923-1924’te kazanan kadından söz ediyoruz. Seçme seçilme hakkına birçok Avrupa ülkesinden önce sahip olan kadından söz ediyoruz. Eğitim almış, eğitim fırsatına ulaşmış kadınların haklarını kullandığını görüyoruz ama bu sayı çok az. Onun için kadın sorunu bizde çok yoğun bir şekilde yaşanıyor. İnanılmaz bir şekilde Tüik’in son sayılarına bakarak söylüyorum. Okuma-yazma bilmeyen iki milyondan fazla kadın var. “Bir okula gittin mi?” sorusuna “Hayır, okula gitmedim; ama okuma-yazma biliyorum.” diyen, bir kurstan mezun olan kişi sayısı inanılmaz bir şekilde büyük bir sayı, 7 milyondan fazla. Şimdi bütün bunları dikkate almak lazım. İlkokul mezunu 8 milyon civarı, ilköğretim 8 yıla çıktıktan ise sonra 5 milyon civarı. Bunları alt alta topladığınız zaman kadın nüfusunun 38 milyon olduğunu düşünürsek, 23 milyonu en üst düzey eğitim olarak ilköğretimden mezun. O zaman eğitim fırsatına ulaşamamış kadınlar çalışma hayatına giremiyor. Erken yaşta okuldan ayrılmak zorunda bırakılan kız çocuklarının küçük yaşta evlendirildiklerini biliyoruz. Aslında erken evlilikler bütün çocukların sorunu. Ama eğer erkek çocuk, kız çocuk diye bakarsak, kız çocuklarının evlilik yaşının altında, 18 yaşın altında evlendirilmesi, erkek çocuklarınkinin 21 katı fazla. Bu da alan araştırmalarına göre 3.5 milyondan fazla. Medeni Kanun’umuzda evlilik yaşı olarak 17 yaşın doldurulması yazar. Ama olağanüstü bir neden varsa aile mahkemesinden evlilik izni alınabilir, o da 16 yaşın doldurulmasını gerektirir ama 16 yaşındaki çocuktur tabi ki. Ama Medeni Kanun’a göre böyle bir izinle evlendirilebiliyor. İşte bu sayı sadece geçtiğimiz yıl 36 bin. Son 4 yıla bakıyoruz, 226 bin kız çocuğu çocuk yaşta evlendirilmiş. Şimdi o zaman sorun zaten bir kısır döngü halinde devam ediyor. Eğitim alamamış, çalışamıyor, aile içinde birey olarak söz hakkı yok, şiddetin her türlüsüne katlanmak zorunda kalıyor, başkaldıran kadınların halini de görüyoruz ne yazık ki. Eğer güçlü bir destek yoksa-aileden, çevreden- koruma kararı alsa bile yolda öldürülen kadınları biliyoruz. Dolayısıyla kadın sorunu, eğitim sorunu çözülmeden çok zor çözülecek. Bu açıdan eğitim, kadın haklarının eşitliğe giden kapısının anahtarı. O kapıyı açacak anahtar.

 

RÖPORTAJLIK :  Kadının toplumsal yerinden, konumundan ve cinsiyet eşitsizliğinden bahsettiniz. Sizce kadına yönelik şiddete neden olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu nasıl çözülür?

NM :  Bu o kadar zor bir konu ki çok ortaklı bir çalışma yapılırsa ancak çözülebilir. Eğitim tabi bunun başında. Kadına yönelik şiddet diyoruz. Zaten çocuklar ailede şiddeti görerek büyüyor. Anne ve babanın davranışlarından etkileniyor ve kendi hayatına da taşıyor. Önce okula taşıyor, kendinden küçükleri dövüyor, sonra kendi hayatına taşıyor büyüdüğü zaman da. Bu kısır döngüyü kırmamız için eğitim çok önemli. Ama kararlı bir eğitim politikası olmalı bu ülkenin. O da nasıl olacak? Ailede veremediğiniz, o toplumsal cinsiyet eşitliği dediğimiz, kadın erkek arasındaki eşitlik ruhunu eğitim yoluyla vermek mümkün. Bunu yapan ve başaran çok sayıda ülke var. Türkiye de okul öncesi eğitimden başlayarak böyle bir uygulamaya geçebilir. Ama “Ben kadın-erkek eşitliği, demokrasi kitabı yayımladım.” demekle olmuyor. O kitabı anlatacak hocaların yetiştirilmesi gerekir önce. Sadece eğitim değil, tabi ki yasaların çıkarılması lazım. Yasalar çıktıktan sonra da amaca uygun alt yapının hazırlanması gerekir. Emniyet’teki polisi de eğiteceksiniz, yargıçlara da bunun eğitimini vereceksiniz. Sivil toplumda kadın hareketi gerçekten çok amaca uygun çalışıyor, özellikle Cumhuriyet’in kazanımlarının değerini bilen kadın hareketi. Onların deneyimlerinden de yararlanacaksınız. Yani el ele koordinasyon içinde yapılacak bir çalışmaya ihtiyaç var. Bunun da Bakanlık tarafından sahiplenilmesi, kararlı bir devlet politikası olması lazım.

 

“Kadın Programları Toplumu Uyuşturmak İçin Hazırlanmış Programlardır”

RÖPORTAJLIK :  Kadın programları, evlilik programları, diziler hakkında ne söylemek istersiniz?

NM :  Toplumu uyutmak, uyuşturmak, “İyi uykular!” demek için hazırlanmış programlardır. Ne yazık ki biraz önce eğitim durumumuzun sayılarını verdim. Televizyon çok önemli bir araç. Her evde o kutuya bakan binlerce, milyonlarca göz var. Eğer Türkiye bu televizyon programlarını amaca yönelik düzenleyip kullanabilse birçok şey değişirdi. Hem eşit haklar açısından, hem çağdaş bir yaşam biçimi açısından ve tabi ki bilgi çağını yakalayabilmek açısından. Hayır, ben demiyorum ki “Televizyon bir okuldur. Bütün programlar buna göre düzenlensin.”. Öyle değil. Dizi de yapılabilir ama dizinin içinde öyle mesajlar verebilirsiniz ki kişi heyecanla izlerken eğitimin önemini anlar. Şiddet gören bir kadın izliyorsa, nereye nasıl başvuracağına dair oradaki bir diziden ipucu edinir. Kadın hakkını kullanırsa birey olarak güçleniyor. Bunların yerine verilenler; İki eşli, ikisi de memnun, ikisinin de çocukları var. Peki, Türkiye laik bir hukuk devleti, Medeni Kanun’umuz var, orada tek eşlilik yazıyor 1926’dan beri. Ama dizilere bakıyorsunuz sanki bir İslam devletiyiz. Kadın, evin içinde her şeye katlanmak zorunda. İşte o cinsler arasındaki eşitliği tamamen ortadan yok eden bir anlayışı odanızın içine getiriyor anlatıyor. Bunu değiştirmek o kadar kolay değil. O evin içinde aile büyüğü varsa, kayınvalide diyor ki “Dizideki kadın ne güzel hiç baş kaldırmıyor. O da, kadın da memnun diğer kadın da memnun.”. Biz alan araştırmalarında bunları görüyoruz. Bazen bir kayınvalide çıkıyor diyor ki “Hiç iş yapmayan birisi de herhalde dayağı hak ediyor değil mi?“ diye soruyor. O zaman “Kadın kadının kurdudur.” diyoruz, dayanışma yok oluyor. Bu biraz televizyonların olumsuz etkisinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

 

RÖPORTAJLIK :  Kadının toplumdaki konumlandırılması nasıl olmalıdır? Kadını toplumda nereye koyuyorsunuz?

NM :  ‘Kadın da erkek de insandır’ diye bakmak lazım. İnsan hakları gereği doğuştan eşit konumda, onurlarının korunması açısından da eşit konumda olmaları lazım. Kadın ve erkeğe birey olarak bakarsa Türkiye, işte gerçek demokrasiyi hayata geçirebiliriz. Türkiye’de ağzını açan “Demokrasi yok.” Diyor; ama ağzını açan da demokratikleşme istiyor. Nasıl olacak? En temel kriteri kişiler arasındaki eşit haklar. Burada kadın ve erkek nüfusun, ikisinin arasındaki eşitlik gerçek demokrasiyi hayata geçirebilecek. Onun için kadın ve erkek eşit konumda dikkate alınmalı.

 

RÖPORTAJLIK :  Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Kadının vatabi görevi doğurmaktır.” söylemi vardı. Bu söylem Türkiye’de kadına bakış açısını belirleyen bir söylem midir?IMG_9399

NM :  Bu iktidarın kadına bakış açsını tam da belirleyici bir söylem. Peki “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda acaba Atatürk ne demiş?” diye bakarsak, “Kadınlarını geri bırakan milletler geri kalmaya mahkumdur.” demiş. Ama şimdiki iktidarın ağzından çıkan her cümle kadının ikincil konumda olduğuna işaret ediyor. Kadını sadece üreme aracı olarak dikkate alıyor, yani sadece cinselliği açısından dikkate alıyor. Halbuki kadın bir birey, bu toplumun kalkınmasına da katkıda bulunur tabi ki nüfus artışında da katkıda bulunur yaradılışı gereği. Burada bir şeyi karıştırıyorlar ülkeyi yönetenler, özellikle son dönemlerde. Bundan önceki Başbakan “Kadın-erkek eşitliği fıtrata aykırıdır.” demişti. Tabi ki kadın ve erkek ayrı yaratılmıştır. Genetik özellikleri budur. Ama kadın ve erkek insandır ve o zaman haklar açısından eşittir. Bütün mesele bu iki ayrımı yok farz etmeleridir. Tabi ki bu da iktidarın kadına bakış açısının nasıl olduğunu açıkça gösteriyor.

 

Medeni Kanun Açısından Kadın-Erkek Eşitliği

RÖPORTAJLIK :  Devletin en üst kademelerinden gelen bu tarz söylemleri ve doğal olarak bu söylemlerin topluma yansımalarını görüyoruz. Bu bağlamdabakacak olursak Medeni Kanun’un kadın-erkek eşitliği açısından önemi nedir?

NM :  Çok güzel bir soru, teşekkür ediyorum. Belki de sormasanız bunu dile getirmeyecektim. Şimdi uzun yıllar “Medeni Kanun değişsin, aile içinde eşler yani kadın ve erkek eşit haklara sahip olsun.”un mücadelesini verdik. Yasa değişti, şu anda eşit haklar var. Çocuk hakları açısından da çocuğun üstün yararı kuralı geldi Medeni Kanun’umuza. Fakat geldiğimiz noktada Medeni Kanun uygulanmıyor ve ihlal ediliyor. “Evlilik yaşı uygulansın, çocuk gelinler olmasın” diye bir kampanya açtık. Aynı zamanda çocuk yaştaki evliliklerin resmi kayda geçmesi mümkün değil. Çünkü imam nikahı ya da dini merasim denilen şey resmi kayda geçecek bir uygulama değil. Dolayısıyla resmi nikahlı kadının hakları var Medeni Kanun açısından, Aile Hukuku’ndan kaynaklanarak. Dedik ki “Evlilik yaşı uygulansın, çocuk gelin olmasın, resmi nikah kadın haklarının güvencesidir, ihlal edilmesin.” Yani özetle “Laik hukuk kuralları uygulansın.” dedik ve “Medeni Kanun’a sahip çıkıyorum” kampanyasını açtık. O kampanyada bir milyon imzayı hedeflemiştik. Amacımız şuydu: 1 milyon kişi o imzayı atarken evlilik yaşının 17 yaş olduğunu bir kere daha hatırlasın. Resmi nikah olmazsa haklarının olmayacağını, miras hakkının bile olmayacağını hatırlasın veya öğrensin.  İnanılmaz bir şekilde destek bulduk. Özellikle sosyal medya üzerinden de 500 bini aştı. Dolayısıyla 1.5 milyon imza topladık. Şişli’deki bir etkinlikte küfelere koyduk imzaları, yürüyüş ve sonrasında bir açıklama yaptık. Meclis’e bir çağrıda bulunduk. İmzaları Meclis’e de götürmek istedik; fakat Haziran seçiminden sonra Meclis kapalıydı, muhatap bulamadık. Mart ayının sonunda götüreceğiz bu imzaları, diyeceğiz ki “Türkiye’de yasalar var. Eşit haklar yaşama geçerse demokrasi tam anlamıyla uygulanabilir. Dolayısıyla Medeni Kanun uygulansın ve bu mağduriyet ortadan kalksın.”.

 

Üniversiteli Kadın Hareketi

RÖPORTAJLIK :  Türkiye’deki üniversiteli kadınların hareketiyle ilgili ne söyleyebilirsiniz? O hareket bugün istendiği yerde mi?

NM :  Özellikle Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin genel başkanlığını yaptığım için de biliyorum. 1949 yılında kurulan bir dernekti o. Kız çocuklarının eğitimin en üst kademesine kadar gelmesini amaçlamıştı. Çünkü eğitimin getirisinin farkındaydı Cumhuriyet’in ilk neslindeki kadınlar. Süreyya Ağaoğlu, Fazıla Giz, Beraat Zeki Üngör gibi çok önemli değerli büyüklerimiz. Üniversite mezunu olunca kadının önünde birçok kapı açılıyor. Hangi kapı? İstihdam kapısı açılıyor. Şimdi bu dernek çatısı altında bir araştırma yaptık. “Üniversite mezunu üyelerin yüzde kaçı çalışıyor?” diye. Hali hazırda çalışanlar yüzde 65’ti. Emekli olanlar da vardı içlerinde, yaş dolayısıyla. Bu tabi sadece dernek üyeleri içerisinde yapılmış bir araştırmaydı ama üniversiteyi bitirmiş bir kadının iş bulmasının ne kadar kolaylaştığını gösteriyor. İşte bunun için üniversite eğitimi hep destekleniyor. Özellikle kız öğrenciler çok destek buluyor bu konuda. Bugün kadının istihdamında Türkiye ortalaması yüzde 28’lerde. Hatta ekonomik forumun sonuçları açıklandı. İstihdamda Türkiye kadın-erkek eşitsizliği açısından 142 ülke arasında 126. sırada. Şimdi bu bir şeyi gösteriyor. Eğitime ulaşamamış kadınlar çalışma hayatında da sosyal güvencesizce ve kayıt dışı çalışıyorlar. Ama üniversite mezunuysa nitelikli işlerde çalışıyorlar. Onun için üniversite eğitimi teşvik edilmeli.

 

Kadın Bakanlığı’nın Kaldırılması

RÖPORTAJLIK :  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yerine Kadın Bakanlığı kurulması gerektiğini dile getirmiştiniz. Sizce Kadın Bakanlığı kurulursa ilk ve asli görevi ne olmalıdır?

NM :  1990 yılında kurumsallaşma açısından kadın konusu ön planda olduğu için, kadından sorumlu bir devlet bakanlığı kurulmuştu. Yani devlet bakanlarından biri kadından sorumlu olarak görevlendirilmişti. Daha sonra 2011 yılına kadar, sivil toplumla el ele ve kadına destek olan, eğitim konusunda, hakları konusunda, kadının istihdama katılması konusunda destek veren bir bakanlıktı. 2011 yılında “Bakanlıkları yeniden yapılandırıyoruz.” dediler ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı kaldırılınca yerine kadın sözcüğü de kaldırıldı ve Aile Bakanlığı kuruldu. Aile Bakanlığı’nın kadına bakış açısı, tamamen iktidarın doğrultusunda. “Kadının yeri evidir.” anlayışı. “Evinde ne sorun varsa bakalım, kocası ölmüşse maddi yardım yapalım.”. Bu değil, Bakanlık’ın görevi bu olmamalı. Asıl, asli görev olarak öncelikle eğitime destek vermesi lazım. Eğitim fırsatına ulaşamamışsa onlara beceri kursları çerçevesinde meslek edindirme sertifika programı açması lazım, yani kadını birey olarak ekonomik bağımsızlığını elde edecek şekilde ayakta durur hale getirmesi lazım; ama Aile Bakanlığı şu an bunu yapmıyor.

 

Pembe Taksi Uygulaması

RÖPORTAJLIK :  Bildiğiniz üzere Sivas’ta bir pembe taksi uygulaması başladı. Bu taksi belirli bir saate kadar çalışıyor. Bu, kadına “Şu saatten sonra dışarı çıkmayın.” dendiği şeklinde algılandı. Bu uygulamayla ilgili neler söylemek istersiniz?

NM :  Toplumda bu algıyı daha da kökleştirmek için uygulama başlatıldı. Hatırlayacaksınız Bağdat Caddesi’nde tecavüz edilen genç kızımız için “O saatte ne işi vardı?” dediler. İşte pembe taksi belli bir saatte çalışacak. Kadınlar sadece o saatler arasında evden bir yere gidebilecekler. Ondan sonrasında ise “Kadının yeri evi.” demektir bu. Sarı taksiye binmiş ve herhangi bir cinsel saldırıya uğramış kişiye, “O hak etmiş.” gözüyle bakılacak adeta. Şimdi bu, ayrımcılığın en kökleştirici uygulaması. Bu nedenle tepkiyle karşılıyorum.

 

RÖPORTAJLIK :  Özgecan davasında, kadın cinayetlerine yönelik verilen en büyük cezayı gördük. Fakat buna rağmen 2016’nın ilk ayında 40 kadın cinayeti vakası olduğunu ve 2015’in ilk ayına göre artış olduğunu görüyoruz. Davalarda “iyi hal indirimi”, “tahrik indirimi” gibi indirimlerle cezanın aşağı indirildiğine de, tam tersi yüksek cezalara da şahit oluyoruz. Sizce yasalar kadını korumaya yeterli mi? Yasalarla ilgili bir eksiklik mi var, yoksa uygulamayla ilgili sıkıntılar mı var?

NM :  Şu anda Türkiye’de yasalarla ilgili sorunumuz çok az. Eşitliğe uygun şekilde değiştirildi bu AB sürecinde, tempolu bir şekilde. Bütün yasalar, Ceza Kanunu da değiştirildi. Dolayısıyla “Cezalar yetersiz değil.” diyemeyiz, bütün sorun uygulamadan kaynaklanıyor. Tabi toplum bir bütün. Ülkenin ve iktidarın başındakilerin kadın için söylediklerini, yargı kurumlarından birileri de aynı şekilde düşünüyor ve kararlarıyla söylüyor. Toplumda, toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde bir değişiklik olmazsa, bu ayrımcılık kafalara yerleşmişse, yasayı değiştirin ama kafalar değişmiyor. Siyaset söylemiyle topluma mal ediyor bu düşüncesini, hakim ve savcı da kararıyla. Yoksa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen durumlar da var. Ama ne yazık ki “tahrik” ve “iyi hal indirimi” verilen durumlar da var.

 

“Çocuk Gelin Oranı Edirne’de de Çok Yüksek”

RÖPORTAJLIK :  Toplumumuzun yarayan kanası çocuk gelinler konusu. Türkiye’de bölgesel anlamda bir değişiklik gösteriyor mu?IMG_9413

NM :  Çocuk gelinler her yerde var. Çok enteresandır, mesela Güneydoğu’da yüksek olduğu düşünülür. Evet, yüksek oranlar. Ama Edirne’de de çok yüksektir. Çünkü orada da bir başka Roman kültürü var, küçük yaşta evlendirme var. Dolayısıyla sayılara baktığınız zaman çok farklılık yok. Doğu’da da var Batı’da da var. Özellikle büyük kentlerde göçlerle gelenler, çok daha erken evlendiriliyor. Onun için Türkiye çapında yaygın ve yoğun bir şekilde çocuk gelin sorunu var.

 

RÖPORTAJLIK :  İKKB’nin önümüzdeki dönemde ne gibi çalışmaları olacak?

NM :  Biraz önce ortak paydamızı söyledim. Hukuk devleti, eşitlik, demokrasi, kadının insan hakları. Tabi insan haklarının temeli de Anayasa. Dolayısıyla kadın kuruluşları Anayasa’da laiklik karşıtı bir hareket varsa her zaman onun da karşısında olmuştur. 2007’de bir anayasa taslağı ortaya çıkmıştı, yine kadın kuruluşların çağrısı üzerine bir Çağdaş Anayasa Platformu kurulmuştu. Kadın kuruluşlarındaki tek tek dernekler kendi amaçları doğrultusunda çalışıyorlar, her biri tüzüğü çerçevesinde. Ama birlik olarak bu dönem, kadının insan hakları konusundaki çalışmaları sürdürüyoruz, özellikle haklar bağlamında. Ama Anayasa’yı değiştirme girişimi, kalkışması var ne yazık ki. Burada bölücülüğün yanında bir gerici zihniyetin de egemen olacağını görüyoruz. Bunu görmek o kadar zor değil. Bunun için “Gerici ve bölücü anayasaya geçit vermeyeceğiz.” diyerek bir çağrı yaptık. Bir platform oluşturduk, İKKB de bu organizasyonun başında.

 

Yeni Anayasa, Başkanlık Sistemi Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Yeni anayasa çalışmaları, “sivil anayasa”, “demokratik anayasa” söylemleriyle gündeme getirildi. Yeni anayasa ve bunun getireceği Başkanlık Sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

NM :  Yeni anayasa söylemi çok yanlış, hukuken yanlış. Çünkü yeni anayasalar ancak bir darbe sonrası ya da bir devlet yeniden kuruluyorsa, çatısını kurmak üzere yapılır. Burada ancak anayasada değişiklik yapılabilir. Söylem de şu: “1982, darbe anayasasıdır. Darbeden arda kalan her şeyi değiştireceğiz.” Zaten Anayasa’da 18 defa değişiklik yapıldı demokratikleşme sürecinde. O ruhu koklasalar zor bulacaklar. Buradaki amaç, bir Başkanlık Sistemi getirmek. Bir de ne yazık ki emperyalist güçler tarafından Türkiye’ye işaret edilen o bölücülüğü Anayasa’ya “Nasıl yerleştirebiliriz?” ya da “İlk adımını özerklik olarak Anayasa’da nasıl atabiliriz?” diye düşünülüyor. Bu, Türkiye’nin bölünmesi anlamına, Türkiye’nin geriye gitmesi anlamına gelir. Henüz demokratikleşmesini sağlamamışız, konfederasyonlardan oluşan bir devlet değiliz biz. Ülke bütünlüğüne sahip bir devletiz. Onun için başkanlık Türkiye’de uygulanamaz. Bunun mücadelesini veriyoruz. “Başkanlığa ve gerici bölücü zihniyete hayır!” diyoruz. Önümüzdeki aylarda da tamamen bu konuyla ilgili çalışacağız.

 

RÖPORTAJLIK : Son olarak ne söylemek istersiniz?

NM :  Kadın erkek eşitliği bir demokrasi meselesi olarak ele alınmalı. Kadını birey olarak ele almadıkça, kadını birey olarak dikkate almayan zihniyet her kuruma ve her ailenin içine siner.

 

‘Kadını Birey Olarak Görmeyen Bir Zihniyetle Yönetiliyoruz’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Dizimizin 3.bölümünde İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörü Nazan Moroğlu’yla görüştük. İKKB, kadın mücadelesinde önde gelen örgütlenmelerden birisi. İKKB bünyesinde bulunan örgütlerle birlikte kadın mücadelesinin yanında gündemde yer alan, kadınları dolaylı yoldan da ilgilendiren konularda da tepkisini gösteriyor. Şimdilerde gündemlerinde yeni anayasa ve Başkanlık Sistemi tartışmaları yer alıyor. Biz de RÖPORTAJLIK ekibi olarak İKKB Koordinatörü Nazan Moroğlu’yla hem kadın mücadelesini, kadın haklarını hem de gündemde yer alan konuları konuştuk.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Cenk Bayoğulları

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

 

RÖPORTAJLIK :  İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği hakkında bize genel bir bilgi verebilir misiniz? İKKB altındaki kuruluşlar nelerdir? Ne amaçla kurulmuştur, hangi yolda ilerlemektedir?

NAZAN MOROĞLU (NM) :  İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği 17 Şubat 1995 yılında bir protokol çerçevesinde kuruldu. Ama tabi 17 Şubat 1995’e gelen adımlar 1993’te başlamıştı. Bildiğiniz gibi, Birleşmiş Milletler’in kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın kaldırılması sözleşmesini Türkiye onayladıktan sonra kadın hareketleri daha da aktifleşti. Öncelikle o sözleşmede de öngörülen şekliyle- Türkiye artık taahhütte bulunduğu için- yasalardaki ayrımcılık içeren maddelerin kaldırılmasıydı. Bunun da en önemli temel yasası Medeni Kanun. Medeni Kanun’da Aile Hukuku bölümünde tam da ayrımcılık içeren maddeler vardı. “Koca ailenin reisidir.” diye başlayan ve kadını hep ikincil, ev içerindeki görevlerle sorumlu tutan kurallar vardı. O tarihteki aile yapısına uygun ama demokratikleşme sürecinde artık eşler arası eşitlik bütün dünyada da medeni kanunlara yansıdı. İşte bu kuruluşların bir araya gelmesinde ilk adım Medeni Kanun değişikliği için oldu. O tarihte, 1993’te 100 bin imza toplandı. Bu herkesin, “Ben okudum evet, Medeni Kanun değişikliğini istiyorum.” diyerek imzaladığı metinlerdi. Bu imzalar Meclis’e götürüldü, Adalet Bakanı ve Meclis Başkanı’na. “Medeni Kanun’da eşler arası eşitlik gelsin, eşit paylaşım gelsin.” şeklindeki talepler iletildi. Daha sonra laiklik karşıtı birçok- yine dönem dönem Türkiye’de yaşandığı gibi- bazı söylemler ve eylemler tabi ki kadın hareketini çok derinden incitiyordu. Kadını yine hor görmeye yönelik bazı söylemler… Laiklik yürüyüşü yapıldı. Büyük bir yürüyüştü bu da. Ondan sonra artık bir birlik adı altında ‘bir arada çalışalım’ düşüncesi doğrultusunda, 21 yıl önce bunun adımı atıldı. Dönem dönem 35’e çıkıyor, tabi heyecanlı bir süreç yaşanırsa, bir yasa değişikliği ya da bir tepki ve eylem verileceği zaman çok sayıda kuruluş tekrar “Ben de sizinle çalışayım.” diyerek geliyor. Onun için 30 ile 35 arasında değişen kadın kuruluşlarından oluşan bir birlik bu. Türkiye’deki ilk kadın dernekleri üyelerimiz. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği gibi çok köklü ve şubeleri olan, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, bazı okulların mezunlar derneği, Fatih Kız Liseliler gibi . Bu dernekler partiler üstü bir birlik ama partilerin kadın kolları da doğal üyelerimiz; çünkü onlarla da işbirliği yapıyoruz. Daha yaygın çalışma imkanını onlarla sürdürebiliyoruz. Ortak paydalarımız var. Laiklik, demokrasi, kadının insan hakları, eşitlik ortak paydaları çerçevesinde isteyen her kuruluş bize katılabilir.
IMG_9392

RÖPORTAJLIK :  Yaşanan tüm süreçleri göz önüne aldığımızda sizce günümüz Türkiyesi’nde kadına yönelik en büyük saldırı nedir? 

NM :  Kadının kimliğine saldırı en başta. Çünkü kadını birey olarak görmeyen bir zihniyetle yönetiliyoruz, özellikle son 10 yıldan itibaren. Zaten kadın-erkek eşitliği çok zor gelişmiş bütün dünyada da Türkiye’de de. 1975’te ilk defa, bir kadının on yılı bütün dünyada izlenmesi gereken bir süreç diye ele alındıktan sonra kadın birey olarak dikkate alındı. Ailenin içinde bir üye değil, tek başına bir birey olarak ele alındı. Bu süreç aslında- tabi ki Türkiye açısından çok büyük önemi var- Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber bizim ülkemizde başladı. Cumhuriyet devrimlerinin o ilk on yılındaki çağdaşlaşma amacıyla, çağdaş uygarlığı yakalama amacıyla kadınlara tanınan haklarda, hem devletin yapısında bir hukuk devleti anlayışı vardı hem de aynı zamanda toplumda da kadın-erkek eşitliği hep ön planda tutuldu. Devrimlerin birçoğu tabi topluma yönelikti ama çok önemli-Medeni Kanun gibi, Tevhid-i Tedrisat, Eğitim Birliği yasası gibi ve doğrudan kadınların hayatını etkileyen seçme seçilme hakkı gibi- bu devrimler ilk adımların, doğru adımların atılmasını sağladı. Fakat zaman içinde bu kararlılık sürdürülemedi. Ne yazık ki dini referanslı bir yaşam biçimi, partilerin oy endişesiyle ön planda tuttuğu konular oldu. Son dönemde ise doğrudan doğruya din referanslı bir düzen oturtulmak isteniyor ve kadın burada birey olarak yok. Kadının kaç çocuk doğuracağı,  nasıl doğuracağı, kalabalık içinde iffetli bir kadınsa kahkaha atmayacağı, inanılmaz şekilde daha sonra Diyanet İşleri’nden çıkarılan fetvalar ve sözler, bunların hiçbir zaman tekzip edilmediği bir iktidar… Bu sözlerin hiçbirine “Bu doğru değildir.” demiyor; ama her konuda görüş açıklıyor iktidarın başındakiler, Türkiye’nin başındakiler. Ama konu kadın-erkek eşitliğine geldiği zaman en küçük bir söz söylemiyorlar. 6 yaşındaki kız çocuğuna şehvet duyan bir baba örneği veriliyor. Bu ensesttir, ne yazık ki yasamızda suç olarak yok, henüz girmedi. Ama buna karşı “Bu ne demek?” diyen bir ne Aile Bakanı var-Kadın Bakanlığı da kaldırıldı ya- ne Adalet Bakanı var ne de tepedekiler, hiçbiri “Bu ne demek, Türkiye Ortaçağ’a mı gidiyor?” demiyor.

 

Kadın Sorunu, Eğitim Sorunu Çözülmeden Çözülmez

RÖPORTAJLIK :  Toplumsal süreçler içerisinde kadının rolünü ne olarak görüyorsunuz? Geçmişle bu günü karşılaştırdığımızda kadının durumu nedir?

NM :  “Suları tersine akıtamazsınız.” diye bir söz vardır. O yolunu bulur ve gider. Dolayısıyla eğitim hakkını ta 1923-1924’te kazanan kadından söz ediyoruz. Seçme seçilme hakkına birçok Avrupa ülkesinden önce sahip olan kadından söz ediyoruz. Eğitim almış, eğitim fırsatına ulaşmış kadınların haklarını kullandığını görüyoruz ama bu sayı çok az. Onun için kadın sorunu bizde çok yoğun bir şekilde yaşanıyor. İnanılmaz bir şekilde Tüik’in son sayılarına bakarak söylüyorum. Okuma-yazma bilmeyen iki milyondan fazla kadın var. “Bir okula gittin mi?” sorusuna “Hayır, okula gitmedim; ama okuma-yazma biliyorum.” diyen, bir kurstan mezun olan kişi sayısı inanılmaz bir şekilde büyük bir sayı, 7 milyondan fazla. Şimdi bütün bunları dikkate almak lazım. İlkokul mezunu 8 milyon civarı, ilköğretim 8 yıla çıktıktan ise sonra 5 milyon civarı. Bunları alt alta topladığınız zaman kadın nüfusunun 38 milyon olduğunu düşünürsek, 23 milyonu en üst düzey eğitim olarak ilköğretimden mezun. O zaman eğitim fırsatına ulaşamamış kadınlar çalışma hayatına giremiyor. Erken yaşta okuldan ayrılmak zorunda bırakılan kız çocuklarının küçük yaşta evlendirildiklerini biliyoruz. Aslında erken evlilikler bütün çocukların sorunu. Ama eğer erkek çocuk, kız çocuk diye bakarsak, kız çocuklarının evlilik yaşının altında, 18 yaşın altında evlendirilmesi, erkek çocuklarınkinin 21 katı fazla. Bu da alan araştırmalarına göre 3.5 milyondan fazla. Medeni Kanun’umuzda evlilik yaşı olarak 17 yaşın doldurulması yazar. Ama olağanüstü bir neden varsa aile mahkemesinden evlilik izni alınabilir, o da 16 yaşın doldurulmasını gerektirir ama 16 yaşındaki çocuktur tabi ki. Ama Medeni Kanun’a göre böyle bir izinle evlendirilebiliyor. İşte bu sayı sadece geçtiğimiz yıl 36 bin. Son 4 yıla bakıyoruz, 226 bin kız çocuğu çocuk yaşta evlendirilmiş. Şimdi o zaman sorun zaten bir kısır döngü halinde devam ediyor. Eğitim alamamış, çalışamıyor, aile içinde birey olarak söz hakkı yok, şiddetin her türlüsüne katlanmak zorunda kalıyor, başkaldıran kadınların halini de görüyoruz ne yazık ki. Eğer güçlü bir destek yoksa-aileden, çevreden- koruma kararı alsa bile yolda öldürülen kadınları biliyoruz. Dolayısıyla kadın sorunu, eğitim sorunu çözülmeden çok zor çözülecek. Bu açıdan eğitim, kadın haklarının eşitliğe giden kapısının anahtarı. O kapıyı açacak anahtar.

 

RÖPORTAJLIK :  Kadının toplumsal yerinden, konumundan ve cinsiyet eşitsizliğinden bahsettiniz. Sizce kadına yönelik şiddete neden olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu nasıl çözülür?

NM :  Bu o kadar zor bir konu ki çok ortaklı bir çalışma yapılırsa ancak çözülebilir. Eğitim tabi bunun başında. Kadına yönelik şiddet diyoruz. Zaten çocuklar ailede şiddeti görerek büyüyor. Anne ve babanın davranışlarından etkileniyor ve kendi hayatına da taşıyor. Önce okula taşıyor, kendinden küçükleri dövüyor, sonra kendi hayatına taşıyor büyüdüğü zaman da. Bu kısır döngüyü kırmamız için eğitim çok önemli. Ama kararlı bir eğitim politikası olmalı bu ülkenin. O da nasıl olacak? Ailede veremediğiniz, o toplumsal cinsiyet eşitliği dediğimiz, kadın erkek arasındaki eşitlik ruhunu eğitim yoluyla vermek mümkün. Bunu yapan ve başaran çok sayıda ülke var. Türkiye de okul öncesi eğitimden başlayarak böyle bir uygulamaya geçebilir. Ama “Ben kadın-erkek eşitliği, demokrasi kitabı yayımladım.” demekle olmuyor. O kitabı anlatacak hocaların yetiştirilmesi gerekir önce. Sadece eğitim değil, tabi ki yasaların çıkarılması lazım. Yasalar çıktıktan sonra da amaca uygun alt yapının hazırlanması gerekir. Emniyet’teki polisi de eğiteceksiniz, yargıçlara da bunun eğitimini vereceksiniz. Sivil toplumda kadın hareketi gerçekten çok amaca uygun çalışıyor, özellikle Cumhuriyet’in kazanımlarının değerini bilen kadın hareketi. Onların deneyimlerinden de yararlanacaksınız. Yani el ele koordinasyon içinde yapılacak bir çalışmaya ihtiyaç var. Bunun da Bakanlık tarafından sahiplenilmesi, kararlı bir devlet politikası olması lazım.

 

“Kadın Programları Toplumu Uyuşturmak İçin Hazırlanmış Programlardır”

RÖPORTAJLIK :  Kadın programları, evlilik programları, diziler hakkında ne söylemek istersiniz?

NM :  Toplumu uyutmak, uyuşturmak, “İyi uykular!” demek için hazırlanmış programlardır. Ne yazık ki biraz önce eğitim durumumuzun sayılarını verdim. Televizyon çok önemli bir araç. Her evde o kutuya bakan binlerce, milyonlarca göz var. Eğer Türkiye bu televizyon programlarını amaca yönelik düzenleyip kullanabilse birçok şey değişirdi. Hem eşit haklar açısından, hem çağdaş bir yaşam biçimi açısından ve tabi ki bilgi çağını yakalayabilmek açısından. Hayır, ben demiyorum ki “Televizyon bir okuldur. Bütün programlar buna göre düzenlensin.”. Öyle değil. Dizi de yapılabilir ama dizinin içinde öyle mesajlar verebilirsiniz ki kişi heyecanla izlerken eğitimin önemini anlar. Şiddet gören bir kadın izliyorsa, nereye nasıl başvuracağına dair oradaki bir diziden ipucu edinir. Kadın hakkını kullanırsa birey olarak güçleniyor. Bunların yerine verilenler; İki eşli, ikisi de memnun, ikisinin de çocukları var. Peki, Türkiye laik bir hukuk devleti, Medeni Kanun’umuz var, orada tek eşlilik yazıyor 1926’dan beri. Ama dizilere bakıyorsunuz sanki bir İslam devletiyiz. Kadın, evin içinde her şeye katlanmak zorunda. İşte o cinsler arasındaki eşitliği tamamen ortadan yok eden bir anlayışı odanızın içine getiriyor anlatıyor. Bunu değiştirmek o kadar kolay değil. O evin içinde aile büyüğü varsa, kayınvalide diyor ki “Dizideki kadın ne güzel hiç baş kaldırmıyor. O da, kadın da memnun diğer kadın da memnun.”. Biz alan araştırmalarında bunları görüyoruz. Bazen bir kayınvalide çıkıyor diyor ki “Hiç iş yapmayan birisi de herhalde dayağı hak ediyor değil mi?“ diye soruyor. O zaman “Kadın kadının kurdudur.” diyoruz, dayanışma yok oluyor. Bu biraz televizyonların olumsuz etkisinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

 

RÖPORTAJLIK :  Kadının toplumdaki konumlandırılması nasıl olmalıdır? Kadını toplumda nereye koyuyorsunuz?

NM :  ‘Kadın da erkek de insandır’ diye bakmak lazım. İnsan hakları gereği doğuştan eşit konumda, onurlarının korunması açısından da eşit konumda olmaları lazım. Kadın ve erkeğe birey olarak bakarsa Türkiye, işte gerçek demokrasiyi hayata geçirebiliriz. Türkiye’de ağzını açan “Demokrasi yok.” Diyor; ama ağzını açan da demokratikleşme istiyor. Nasıl olacak? En temel kriteri kişiler arasındaki eşit haklar. Burada kadın ve erkek nüfusun, ikisinin arasındaki eşitlik gerçek demokrasiyi hayata geçirebilecek. Onun için kadın ve erkek eşit konumda dikkate alınmalı.

 

RÖPORTAJLIK :  Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Kadının vatabi görevi doğurmaktır.” söylemi vardı. Bu söylem Türkiye’de kadına bakış açısını belirleyen bir söylem midir?IMG_9399

NM :  Bu iktidarın kadına bakış açsını tam da belirleyici bir söylem. Peki “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda acaba Atatürk ne demiş?” diye bakarsak, “Kadınlarını geri bırakan milletler geri kalmaya mahkumdur.” demiş. Ama şimdiki iktidarın ağzından çıkan her cümle kadının ikincil konumda olduğuna işaret ediyor. Kadını sadece üreme aracı olarak dikkate alıyor, yani sadece cinselliği açısından dikkate alıyor. Halbuki kadın bir birey, bu toplumun kalkınmasına da katkıda bulunur tabi ki nüfus artışında da katkıda bulunur yaradılışı gereği. Burada bir şeyi karıştırıyorlar ülkeyi yönetenler, özellikle son dönemlerde. Bundan önceki Başbakan “Kadın-erkek eşitliği fıtrata aykırıdır.” demişti. Tabi ki kadın ve erkek ayrı yaratılmıştır. Genetik özellikleri budur. Ama kadın ve erkek insandır ve o zaman haklar açısından eşittir. Bütün mesele bu iki ayrımı yok farz etmeleridir. Tabi ki bu da iktidarın kadına bakış açısının nasıl olduğunu açıkça gösteriyor.

 

Medeni Kanun Açısından Kadın-Erkek Eşitliği

RÖPORTAJLIK :  Devletin en üst kademelerinden gelen bu tarz söylemleri ve doğal olarak bu söylemlerin topluma yansımalarını görüyoruz. Bu bağlamdabakacak olursak Medeni Kanun’un kadın-erkek eşitliği açısından önemi nedir?

NM :  Çok güzel bir soru, teşekkür ediyorum. Belki de sormasanız bunu dile getirmeyecektim. Şimdi uzun yıllar “Medeni Kanun değişsin, aile içinde eşler yani kadın ve erkek eşit haklara sahip olsun.”un mücadelesini verdik. Yasa değişti, şu anda eşit haklar var. Çocuk hakları açısından da çocuğun üstün yararı kuralı geldi Medeni Kanun’umuza. Fakat geldiğimiz noktada Medeni Kanun uygulanmıyor ve ihlal ediliyor. “Evlilik yaşı uygulansın, çocuk gelinler olmasın” diye bir kampanya açtık. Aynı zamanda çocuk yaştaki evliliklerin resmi kayda geçmesi mümkün değil. Çünkü imam nikahı ya da dini merasim denilen şey resmi kayda geçecek bir uygulama değil. Dolayısıyla resmi nikahlı kadının hakları var Medeni Kanun açısından, Aile Hukuku’ndan kaynaklanarak. Dedik ki “Evlilik yaşı uygulansın, çocuk gelin olmasın, resmi nikah kadın haklarının güvencesidir, ihlal edilmesin.” Yani özetle “Laik hukuk kuralları uygulansın.” dedik ve “Medeni Kanun’a sahip çıkıyorum” kampanyasını açtık. O kampanyada bir milyon imzayı hedeflemiştik. Amacımız şuydu: 1 milyon kişi o imzayı atarken evlilik yaşının 17 yaş olduğunu bir kere daha hatırlasın. Resmi nikah olmazsa haklarının olmayacağını, miras hakkının bile olmayacağını hatırlasın veya öğrensin.  İnanılmaz bir şekilde destek bulduk. Özellikle sosyal medya üzerinden de 500 bini aştı. Dolayısıyla 1.5 milyon imza topladık. Şişli’deki bir etkinlikte küfelere koyduk imzaları, yürüyüş ve sonrasında bir açıklama yaptık. Meclis’e bir çağrıda bulunduk. İmzaları Meclis’e de götürmek istedik; fakat Haziran seçiminden sonra Meclis kapalıydı, muhatap bulamadık. Mart ayının sonunda götüreceğiz bu imzaları, diyeceğiz ki “Türkiye’de yasalar var. Eşit haklar yaşama geçerse demokrasi tam anlamıyla uygulanabilir. Dolayısıyla Medeni Kanun uygulansın ve bu mağduriyet ortadan kalksın.”.

 

Üniversiteli Kadın Hareketi

RÖPORTAJLIK :  Türkiye’deki üniversiteli kadınların hareketiyle ilgili ne söyleyebilirsiniz? O hareket bugün istendiği yerde mi?

NM :  Özellikle Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin genel başkanlığını yaptığım için de biliyorum. 1949 yılında kurulan bir dernekti o. Kız çocuklarının eğitimin en üst kademesine kadar gelmesini amaçlamıştı. Çünkü eğitimin getirisinin farkındaydı Cumhuriyet’in ilk neslindeki kadınlar. Süreyya Ağaoğlu, Fazıla Giz, Beraat Zeki Üngör gibi çok önemli değerli büyüklerimiz. Üniversite mezunu olunca kadının önünde birçok kapı açılıyor. Hangi kapı? İstihdam kapısı açılıyor. Şimdi bu dernek çatısı altında bir araştırma yaptık. “Üniversite mezunu üyelerin yüzde kaçı çalışıyor?” diye. Hali hazırda çalışanlar yüzde 65’ti. Emekli olanlar da vardı içlerinde, yaş dolayısıyla. Bu tabi sadece dernek üyeleri içerisinde yapılmış bir araştırmaydı ama üniversiteyi bitirmiş bir kadının iş bulmasının ne kadar kolaylaştığını gösteriyor. İşte bunun için üniversite eğitimi hep destekleniyor. Özellikle kız öğrenciler çok destek buluyor bu konuda. Bugün kadının istihdamında Türkiye ortalaması yüzde 28’lerde. Hatta ekonomik forumun sonuçları açıklandı. İstihdamda Türkiye kadın-erkek eşitsizliği açısından 142 ülke arasında 126. sırada. Şimdi bu bir şeyi gösteriyor. Eğitime ulaşamamış kadınlar çalışma hayatında da sosyal güvencesizce ve kayıt dışı çalışıyorlar. Ama üniversite mezunuysa nitelikli işlerde çalışıyorlar. Onun için üniversite eğitimi teşvik edilmeli.

 

Kadın Bakanlığı’nın Kaldırılması

RÖPORTAJLIK :  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yerine Kadın Bakanlığı kurulması gerektiğini dile getirmiştiniz. Sizce Kadın Bakanlığı kurulursa ilk ve asli görevi ne olmalıdır?

NM :  1990 yılında kurumsallaşma açısından kadın konusu ön planda olduğu için, kadından sorumlu bir devlet bakanlığı kurulmuştu. Yani devlet bakanlarından biri kadından sorumlu olarak görevlendirilmişti. Daha sonra 2011 yılına kadar, sivil toplumla el ele ve kadına destek olan, eğitim konusunda, hakları konusunda, kadının istihdama katılması konusunda destek veren bir bakanlıktı. 2011 yılında “Bakanlıkları yeniden yapılandırıyoruz.” dediler ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı kaldırılınca yerine kadın sözcüğü de kaldırıldı ve Aile Bakanlığı kuruldu. Aile Bakanlığı’nın kadına bakış açısı, tamamen iktidarın doğrultusunda. “Kadının yeri evidir.” anlayışı. “Evinde ne sorun varsa bakalım, kocası ölmüşse maddi yardım yapalım.”. Bu değil, Bakanlık’ın görevi bu olmamalı. Asıl, asli görev olarak öncelikle eğitime destek vermesi lazım. Eğitim fırsatına ulaşamamışsa onlara beceri kursları çerçevesinde meslek edindirme sertifika programı açması lazım, yani kadını birey olarak ekonomik bağımsızlığını elde edecek şekilde ayakta durur hale getirmesi lazım; ama Aile Bakanlığı şu an bunu yapmıyor.

 

Pembe Taksi Uygulaması

RÖPORTAJLIK :  Bildiğiniz üzere Sivas’ta bir pembe taksi uygulaması başladı. Bu taksi belirli bir saate kadar çalışıyor. Bu, kadına “Şu saatten sonra dışarı çıkmayın.” dendiği şeklinde algılandı. Bu uygulamayla ilgili neler söylemek istersiniz?

NM :  Toplumda bu algıyı daha da kökleştirmek için uygulama başlatıldı. Hatırlayacaksınız Bağdat Caddesi’nde tecavüz edilen genç kızımız için “O saatte ne işi vardı?” dediler. İşte pembe taksi belli bir saatte çalışacak. Kadınlar sadece o saatler arasında evden bir yere gidebilecekler. Ondan sonrasında ise “Kadının yeri evi.” demektir bu. Sarı taksiye binmiş ve herhangi bir cinsel saldırıya uğramış kişiye, “O hak etmiş.” gözüyle bakılacak adeta. Şimdi bu, ayrımcılığın en kökleştirici uygulaması. Bu nedenle tepkiyle karşılıyorum.

 

RÖPORTAJLIK :  Özgecan davasında, kadın cinayetlerine yönelik verilen en büyük cezayı gördük. Fakat buna rağmen 2016’nın ilk ayında 40 kadın cinayeti vakası olduğunu ve 2015’in ilk ayına göre artış olduğunu görüyoruz. Davalarda “iyi hal indirimi”, “tahrik indirimi” gibi indirimlerle cezanın aşağı indirildiğine de, tam tersi yüksek cezalara da şahit oluyoruz. Sizce yasalar kadını korumaya yeterli mi? Yasalarla ilgili bir eksiklik mi var, yoksa uygulamayla ilgili sıkıntılar mı var?

NM :  Şu anda Türkiye’de yasalarla ilgili sorunumuz çok az. Eşitliğe uygun şekilde değiştirildi bu AB sürecinde, tempolu bir şekilde. Bütün yasalar, Ceza Kanunu da değiştirildi. Dolayısıyla “Cezalar yetersiz değil.” diyemeyiz, bütün sorun uygulamadan kaynaklanıyor. Tabi toplum bir bütün. Ülkenin ve iktidarın başındakilerin kadın için söylediklerini, yargı kurumlarından birileri de aynı şekilde düşünüyor ve kararlarıyla söylüyor. Toplumda, toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde bir değişiklik olmazsa, bu ayrımcılık kafalara yerleşmişse, yasayı değiştirin ama kafalar değişmiyor. Siyaset söylemiyle topluma mal ediyor bu düşüncesini, hakim ve savcı da kararıyla. Yoksa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen durumlar da var. Ama ne yazık ki “tahrik” ve “iyi hal indirimi” verilen durumlar da var.

 

“Çocuk Gelin Oranı Edirne’de de Çok Yüksek”

RÖPORTAJLIK :  Toplumumuzun yarayan kanası çocuk gelinler konusu. Türkiye’de bölgesel anlamda bir değişiklik gösteriyor mu?IMG_9413

NM :  Çocuk gelinler her yerde var. Çok enteresandır, mesela Güneydoğu’da yüksek olduğu düşünülür. Evet, yüksek oranlar. Ama Edirne’de de çok yüksektir. Çünkü orada da bir başka Roman kültürü var, küçük yaşta evlendirme var. Dolayısıyla sayılara baktığınız zaman çok farklılık yok. Doğu’da da var Batı’da da var. Özellikle büyük kentlerde göçlerle gelenler, çok daha erken evlendiriliyor. Onun için Türkiye çapında yaygın ve yoğun bir şekilde çocuk gelin sorunu var.

 

RÖPORTAJLIK :  İKKB’nin önümüzdeki dönemde ne gibi çalışmaları olacak?

NM :  Biraz önce ortak paydamızı söyledim. Hukuk devleti, eşitlik, demokrasi, kadının insan hakları. Tabi insan haklarının temeli de Anayasa. Dolayısıyla kadın kuruluşları Anayasa’da laiklik karşıtı bir hareket varsa her zaman onun da karşısında olmuştur. 2007’de bir anayasa taslağı ortaya çıkmıştı, yine kadın kuruluşların çağrısı üzerine bir Çağdaş Anayasa Platformu kurulmuştu. Kadın kuruluşlarındaki tek tek dernekler kendi amaçları doğrultusunda çalışıyorlar, her biri tüzüğü çerçevesinde. Ama birlik olarak bu dönem, kadının insan hakları konusundaki çalışmaları sürdürüyoruz, özellikle haklar bağlamında. Ama Anayasa’yı değiştirme girişimi, kalkışması var ne yazık ki. Burada bölücülüğün yanında bir gerici zihniyetin de egemen olacağını görüyoruz. Bunu görmek o kadar zor değil. Bunun için “Gerici ve bölücü anayasaya geçit vermeyeceğiz.” diyerek bir çağrı yaptık. Bir platform oluşturduk, İKKB de bu organizasyonun başında.

 

Yeni Anayasa, Başkanlık Sistemi Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Yeni anayasa çalışmaları, “sivil anayasa”, “demokratik anayasa” söylemleriyle gündeme getirildi. Yeni anayasa ve bunun getireceği Başkanlık Sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

NM :  Yeni anayasa söylemi çok yanlış, hukuken yanlış. Çünkü yeni anayasalar ancak bir darbe sonrası ya da bir devlet yeniden kuruluyorsa, çatısını kurmak üzere yapılır. Burada ancak anayasada değişiklik yapılabilir. Söylem de şu: “1982, darbe anayasasıdır. Darbeden arda kalan her şeyi değiştireceğiz.” Zaten Anayasa’da 18 defa değişiklik yapıldı demokratikleşme sürecinde. O ruhu koklasalar zor bulacaklar. Buradaki amaç, bir Başkanlık Sistemi getirmek. Bir de ne yazık ki emperyalist güçler tarafından Türkiye’ye işaret edilen o bölücülüğü Anayasa’ya “Nasıl yerleştirebiliriz?” ya da “İlk adımını özerklik olarak Anayasa’da nasıl atabiliriz?” diye düşünülüyor. Bu, Türkiye’nin bölünmesi anlamına, Türkiye’nin geriye gitmesi anlamına gelir. Henüz demokratikleşmesini sağlamamışız, konfederasyonlardan oluşan bir devlet değiliz biz. Ülke bütünlüğüne sahip bir devletiz. Onun için başkanlık Türkiye’de uygulanamaz. Bunun mücadelesini veriyoruz. “Başkanlığa ve gerici bölücü zihniyete hayır!” diyoruz. Önümüzdeki aylarda da tamamen bu konuyla ilgili çalışacağız.

 

RÖPORTAJLIK : Son olarak ne söylemek istersiniz?

NM :  Kadın erkek eşitliği bir demokrasi meselesi olarak ele alınmalı. Kadını birey olarak ele almadıkça, kadını birey olarak dikkate almayan zihniyet her kuruma ve her ailenin içine siner.

 

‘4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizi kapsamında 2.röportajımızı Cumhuriyet Kadınları Derneği İstanbul Merkez Şube Başkanı Pervin Öztabağ ile gerçekleştirdik. Emekli Öğretmen olan Öztabağ ve üyeleri bizleri çok sıcak şekilde ağırladılar.

Kadına yönelik en büyük saldırı, Cumhuriyet-laiklik ve kadın, 4+4+4 eğitim sistemi, Anayasa ve Başkanlık Sistemine bakışları,  çocuk gelinler, feminizme bakışları, evlilik programları hakkındaki düşünceleri, ‘kadın mı, bayan mı?’ ve daha bir çok konuda Pervin Öztabağ ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Biz Pervin Öğretmen ile sohbeti çok sevdik, umarız siz de seversiniz.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

 

“4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur”

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin (CKD) kuruluş amacı nedir?izmirde-kamusal-alanda-turbana-hayir-yuruyusu

Pervin Öztabağ (PÖ) :  CKD, Atatürk Devrimiyle sağlanan kadın haklarının bize sağladığı değerleri kazanımları korumak ve onları daha geliştirmek üzere kuruldu. Yani Atatürk’ün kadın devrimi doğrultusunda onun bize getirdiği yasal ilerlemeler, imkanlar, kazanımları titizlikle korumak ve geliştirmek üzere kuruldu.  Milli Mücadele’yle kazanılan, kadınların da katıldığı büyük çalışmaları her zaman sıcak tutmak ve korumak, kollamak ve genişletmek maksadıyla kurulan bir derneğiz.

RÖPORTAJLIK :  CKD’nin önümüzdeki dönemde ne tür çalışmaları olacak ? Mesela 8 Mart’ta Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ne yapmayı planlıyorsunuz? 

PÖ :  Kadınlar Günü’nü İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği’yle beraber kutlayacağız. Kadınlar Günü deyince kadınların eğlence günü gibi de yorumlanıyor. Aslında çalışan kadınların toplumda gelişmelerini destekleyen ve onların haklarını savunmak üzere konulmuş bir gün. Zaten günün doğuşu Amerika’da meydana gelen büyük bir faciadan sonra oldu. Ama bugün sadece kadın haklarının korunması, kadınların birey olarak toplumda kabul görmesi için hatırlatılan bir gün. Bilhassa kadınların yeri, değeri konusunda kadınların uyarılması için hatırlanması gereken bir gün.

Siyasi ortam bizleri sürüklüyor. Mesela Anayasa tartışmaları var.  Memlekette meydana gelen karışıklıklar var. Laiklik gününü kutladık. Laiklik cumhuriyet için son derece önemli. Anayasayla ilgili çalışmalarımız olacak. Anayasaya yönelik çalışmaları çok önemsiyoruz. Çünkü anayasa doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünün bir teminatı. Gündeme suni olarak getirildiği gerçeği de söz konusu. Memleketin genel durumu hakkında dikkatli olmazsak kadın haklarının savunulması da güçleşiyor. Yeni bir anayasa yapılması hakikaten tartışma konusu. Memleketin bölünmesi ve terörle mücadelede bir çare bulunması anayasanın da önünde olması gereken bir konuyken Başkanlık Sistemi, Anayasa gibi suni gündem yaratıldı.

Okullarda bir kompozisyon yarışması planlamayı düşünüyoruz. 1 yılda 303 kadın öldürülmüş Türkiye’de. Kadın cinayetleri davaları tuhaf bir şekilde ilerliyor. Savcı çok büyük bir ceza talep ediyor. Bir iki celse sonra mahkemede, ‘iyi davrandı’, ‘temiz elbiseler giydi’ derken ceza indirimine sokuyorlar. Böyle suçların ceza indirimi olmaması gerekiyor. Hukuku uygulayanların da kadın hakları konusunda daha duyarlı olmaları gerekiyor.

RÖPORTAJLIK :  Sizce günümüzde kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

IMG_9208PÖ :  Kadının birey olarak tanınmamasıdır. Kadın erkek eşitliğine yapılan saldırı, kadının insan haklarına yapılan saldırıdır.

Bizde önceden Kadın Bakanlığı vardı. Şimdi Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı oldu. Kadının birey olarak sorunlarının olup olmamasından çok aile içinde düşünülen kadının yaşamına müdahaleler söz konusu. Giyiminden kuşamından, doğacak çocuğun sayısından sokaklarda gezmesine, kahkaha atmasına kadar kadını istedikleri doğrultuda yönetmeye çalışan bir anlayışın içindeyiz. Önce bu yönetimin laik demokratik bir yönetim olarak düzeltilmesi için çalışmamız lazım.

Cumhuriyet Mücadelesi ve Kadın

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet mücadelesiyle kadın mücadelesi hangi noktalarda birleşir?

PÖ :  Laiklik demokrasi, eşitlik, kadının insan hakları.. Cumhuriyetin sağladığı haklardır bunlar. Kadın devrimi Atatürk Devriminin bir parçasıdır zaten. Seçme ve seçilme hakkı biliyorsunuz bize Avrupa’dan  önce gelmiştir. En çok laiklik, demokrasi, eşitlik ve kadının insan hakları önemli.

Kadın, Evlilik Programları ve Diziler

RÖPORTAJLIK :  Evlilik programları, kadın programları ve diziler çok tartışılıyor. Bu tür programlar kadına yönelik saldırı olduğu, kadını kültürsüzleştirmeye yönelik, aile bağlarını kopartmaya yönelik olduğu iddia ediliyor. Siz bu programlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

PÖ :  Bu programları fazla izlemiyorum. Bana gelen misafirler izlerse onlarla izliyorum. Ama izlediğim zaman hakikaten üzüntü duyuyorum. Belki bunda memleketimizin sosyoekonomik ortamının da etkisi var. İnsanlar sığınacak güvence olarak düşünüyorlar. Sanki marketten alışveriş yaparmış gibi maaşı var mı, evi var mı diye düşünüyor. İnsanların ruhsal şeyleri tamamen ihmal edilmiş, materyalist bir hava içerisinde yöneltiliyor insanlar. Acı ve üzücü.

Kadın Bedeninin Satış Aracı Olarak Kullanılması

RÖPORTAJLIK :  Bir de kadın bir satış ve pazarlama aracı olarak kullanılması söz konusu. Mesela fuarlarda lüks arabaların yanında kadın modellerin kullanılması, satışta kadın bedeninin bir pazarlama aracı olarak kullanılmasını görüyoruz. Siz bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

PÖ :  Kadının kapatıldığı kadar kadının bütün bedeninin ortaya konularak bedeni üzerinden gelir sağlanması da aynı derecede kadını meta olarak, ruhsal yapısını düşünmeden sadece bir şekil ve et kemik olarak düşünmek kadına yapılan büyük bir saygısızlık. Ekonomik ortam bunu da itiyor. İnsanlar kapitalist sistemlerde maddi şeylere daha fazla yöneliyorlar. Sosyalist ülkelerde kadının ruhi yapısı, kendi özellikleri, eğitimi, kişiliği daha öne geçerken diğer ülkelerde kadının bedeni öne geçiyor. Bu sistemin defolarından biridir.

RÖPORTAJLIK :  CKD’nin diğer kadın örgütlerinden farkı nedir?IMG_9274

PÖ :  CKD’nin fikir yapısında memleket gerçeklerine daha yakından takip etmek gibi bir durumu var. Fikir ve düşünce yapısının diğer kadın örgütlerine göre biraz daha ağır bastığını düşünüyorum. Memleketin yarınını planlayacak projelerde yer almak, onları düzenlemek, yanlış olan anlaşmalara müdahale etmek gibi daha güncel olayları daha sıkı takip ettiğini düşünüyorum CKD’nin.

Feminizm Hakkında..

RÖPORTAJLIK :  Kadın mücadelesinde tartışılan konulardan birisi de feminizm konusu. Siz CKD olarak feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz?

PÖ :  Feminizmi savunmuyorum. Kadının kadın olarak saygın olması için feminizmde fazla ileri gitmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bence insan ilişkileri saygıya dayanmalı. Saygının olmadığı yerde sürtüşme başlar. Çok ileri giderek, fazla iddialı şeyler kaybettirir diye düşünüyorum.

RÖPORTAJLIK :  AKP iktidarında hükümet yetkilileri “enaz 3 çocuk”, “hamile kadın dışarı çıkmasın”, “kadının o saatte sokakta ne işi varmış?” şeklinde cümlelerle kadının toplumdan uzaklaştırılması söz konusu. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi ve çözüm önerilerinizi alabilir miyiz?

PÖ :  Önce bu anlayışa sahip bir yönetimin başımızda olmamasını sağlamak lazım. Çünkü onlar bunları uygulamak istiyorlar. Geri kalmış ülkelere bakın; ilk defa kadınlardan işe başlarlar. Bütün baskı kadın üzerinden kurulur. Bu anlayıştaki insanların, mümkün olduğu kadar yönetimde olmamalarını sağlayacak çalışmalar içerisinde olmamız lazım. Memleketi, Atatürk çizgisinde, onun değerlerine sahip bir hükümete kavuşturmak için hepimizin çalışması gerekiyor.

Kadın Cinayetlerindeki Artış

IMG_9207RÖPORTAJLIK :  Kadın cinayetlerini de konuşmak istiyorum. Özgecan Aslan’ın öldürülmesinin 1. yılında Aksaray’da bir lise öğrencisi kız erkek arkadaşı tarafından okul bahçesinde tüfekle vurularak öldürüldü. Kadın cinayetleri azalmıyor, artıyor. Buradan yola çıkarak sizce kadının toplumdaki yeri ne olmalı?

PÖ :  Kadın cinayetlerinin artmasındaki suç kadında mı yoksa yönetimde mi? Bu önemli. Toplumda kadın üzerinde farklı algılar yaratılıyor. O da bunu yapmasaydı, o da bunu giymeyeseydi, o da haketti şeklinde cümleler kuruluyor. Kadın cinayetlerinin artmasında bence memleketin yönetiminin çok etkisi var. Bunda ekonomik şartlar da çok önemli. Eğitim düzeyi yüksek olan toplum katmanlarında bu tür cinayetler biraz daha az. Bu biraz da eğitimle ilgili bir durum gibi gözüküyor. Toplumun eğitimini geliştirmek lazım. Yetişen nesillerin iyi değerlerle yetişmiş olması lazım. Aile içinde bile farklı eğitim değerleriyle yetiştiriliyor çocuklar. Kız erkek ayrımı yapılıyor. Kız erkek ayrımının aile içinde de kaldırmak lazım. Eğitim çok önemli. Okullara ilgili derslerin konulması lazım. Kadına şiddetin önlenmesinin devlet politikası olarak benimsenmesi gerekiyor. Kabahat ölenlerden öldürenlerden çok devlet politikasında.

“4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur”

RÖPORTAJLIK :  Eğitim sisteminde de aksaklıklar olduğunu görüyoruz. 4+4+4 uygulaması, başörtüsünün okullarda serbest hale getirilmesi gibi uygulamalar geçti. Bu konuları kadının özgürlüğü ve laiklik ilkesi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

PÖ :  Bu bizim için büyük bir yara. Ben her kademede toplam 37 yıl çalışmış bir eğitimciyim. Cumhuriyetin kurduğu müfredat sistemi ve programlarla yetiştim. Bu bahsettiğiniz sistemleri yadırgıyorum ve maksatlı olduğunu düşünüyorum. 4+4+4 sistemi doğrudan doğruya kız çocuklarını okuldan erken kopartmak için konulmuştur. Son derece hatalı bir uygulamadır. Kadın erkek eşitliğine mani olan adımları yuvalarda atıyorlar. Ben bunların hepsinin zararlı olduğunu düşünüyorum. Önce iyi bir yönetim sahibi olacağız bunları da derece derece düzelteceğiz. Gayretimiz onun için.

Anayasa ve Başkanlık Sistemi Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Gündemdeki konulardan birisi de yeni anayasa. Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluşturuldu. Sivil, demokratik anayasa adı altında bir anayasa yapma çalışmaları var. Sizin CKD olarak çalışmalarınız da var. Sizin bu yeni anayasa ve Başkanlık Sistemi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

PÖ :  Ben bu konu hakkında bir yazı hazırladım. Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruluşu da yasal olarak hatalı. Öyle bir komisyon kurma yetkileri de yok. Yani yetkileri olmayan bir komisyon kuruluyor, yetkileri olmayan bir konuya uzanılıyor. Bunlar böyle toplu bir görüntü yaratarak isteklerini gerçekleştirmek ve yasal bir zemin hazırlamak istiyorlar. Milletvekilleri anayasaya bağlılık yemini etmişlerdir. Şimdi anayasayı değiştirmeye çalışıyorlar. Biz CHP’nin bu komisyonda bulunmasını hatalı buluyor ve komisyondan çekilmelerini istiyoruz. (Pervin Öztabağ’ın yazısı röportajın sonundadır.)IMG_9237

Yeni Anayasa ve Başkanlık Sisteminin hedefi Türkiye’yi bölmektir. Wilson Prensiplerine kadar dayanıyor temelleri. Anayasada Türk Milleti kavramını kaldırıp yerine acayip Türkiyeli kavramını getirmeye çalışıyorlar. Türkiyeli diye bir kavram olmaz. İngiltereli, Fransalı deniyor mu? Türkçe ifade bakımından da yanlış. Memleket çok büyük bir saldırı altında.

Çocuk Gelinler

RÖPORTAJLIK :  Bu toprakların kanayan yaralarından birisi de çocuk gelinler. Bu acı durum hakkında neler söylemek istersiniz?

PÖ :  Onların hem biyolojik, hem ruhsal ve bedensel, sosyal gelişmelerine mani olan bir olay bu. Çocuğu bir meta olarak görmek çok acı ve çirkin bir olay. Bu 4+4+4 sistemi de bunun alt yapısını hazırlayan bir sistem olarak düşünüyorum. Ben ilk görevimi Kastamonu’nun bir kazasında başladım. Ev sahiplerinin bir konuşmasına tanık oldum. 2 komşu birbirleriyle “kızını sattın mı? -Sattım. -Kaça sattın? – Şu kadara sattım. -Hadi iyi gitmiş” diyordu. Onların kızları küçük değildi. Ama şimdiki facia yaşlarının da çok küçük olması. Hem çocuğun gelişmesi bakımından hem de sosyal anlamda çok büyük bir yara.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.

PÖ :  İyi yetişmiş, meraklı, araştırmacı gençleri tanımaktan mutlu oldum. Çünkü gençlik konusunda insanlarımızda tereddütler, korkular var. Ciddiye almıyorlar. Onun için sizin bu konudaki uyanıklığınız, dikkatiniz, araştırma hevesiniz benim çok hoşuma gitti. İleride de ömrümüz oldukça da takip edip sizin nerelerde olduğunuzu görmek isterim. Biz de elimizden geldiği kadar çalışıyoruz. Ben 2007’de İstanbul’daki Cumhuriyet Mitingleri’nde Türkan Saylan’la beraber 9 kadından birisiyim. 2007’de O enerjiyi kullanamadık o zaman biz. Ama umutsuz değilim. Çünkü ümidini kaybeden insan her şeyini kaybeder. Ben gene de ümitliyim. Bu memleket hiç belli olmaz. Öyle bir şey yapar ki birden, toparlar hepsini. Ama zor bir coğrafyanın sahibiyiz. O kadar çok düşmanımız var ki bu coğrafyada. Herkes bir an önce buralara uzanmak, ele geçirmek istiyor. Bizi bu topraklardan kovmak, Asya bozkırlarına sürmek isteyenlerle karşı karşıyayız. O yüzden çok daha uyanık olmamız gerekiyor.

IMG_9285

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pervin Öztabağ’ın Yazısı:

CHP Milletvekili;

Yaşadığımız son ortamda Cumhuriyetimiz çok ağır, ciddi soranlarla karşı karşıyadır. Terör, ekonomik ortam, dış politika, sınırlarımıza dayanan can derdinde günahsız binlerce göçmen. Her gün, bu vatanın pırıl pml yetişmiş evlatları, anlaşılmaz, pis, kalleş bir savaşın içinde hayattan koparılıyor. Vatandaşlarımız, yanlış politikalar yüzünden yerlerinden, yurtlarından sürgün ediliyor.

Bütün bu ağır sorunlar içinde, kurtuluşu TBMM’den beklerken, ortaya daha ağır, gereksiz, zamansız bir rejim sorunu eklendi

“Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır.” diyen Sayın Cumhurbaşkanımız, bu sorunlar için ‘Başkanlık Sistemini’ öneriyor. Bu isteğini gerçekleştirme yolunda hemen harekete geçiyor. Altı aylık bir süre veriyor. Mecliste “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kuruluyor. Bu çağrıyı meşrulaştırmak için “12 Eylül Darbe Anayasasından kurtulalım.” sloganlarını kullanıyor.

Bilindiği gibi bu anayasa TBMM tarafından 18 kez değiştirilmiş, 3 defa halkoyuna sunulmuştur. Kendi lehlerine olan maddelere dokunulmamış, YÖK Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası gibi olan yasalar kullanılmış, bunlara dokunulmamıştır. Demokrasi yararına olan bu konularda, yine de anayasada gerekli düzenlemeler TBMM’ce yapılması mümkündür.

Aslında Sayın Cumhurbaşkanımızın, politikaya atıldığından beri, yasalarla ciddi sorunları olmamıştır. Yasaların varlığı, yürekli hukukçularımızın da himmetiyle, kendi kişisel iradesi için mania teşkil etmemiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın, Cumhuriyetimizin yasalarına uyumu, bağlılığı, her ortamda denenmişken “Anayasa Uzlaşma Komisyonuna” katılımın da temel muhalefeti temsil eden CHP’nin nasıl bir güven içinde, ne türlü bir katkı sağlayacağı merak konusudur!

Çağdaş Cumhuriyet değerlerimizin sigortası olarak gördüğümüz CHP’nin, bu komisyonda yer almasının izahını yapamıyoruz.

Cumhuriyetin nimetleri ve değerleri ile yetişmiş Türk Kadınları olarak çok kaygılıyız.

Laik, Üniter Cumhuriyet yapımız için kaygılıyız.

Cumhuriyetimizin eşit bireyleri olarak, son zamanlarda bizlere biçilen yer, değer için kaygılıyız.

CHP, yasalara bağlılığı, saygısı denenmiş bu yönetimden ne bekleyebilir?

Evet! Sayın vekilimiz, istediği başkanlık için altı ay zaman öngören, kendi çıkarlarını, Türk ulusunun çıkartan üstünde gören, yurdumuzdan birçok hayati gerçekleri gizleyen, emperyalistlerle işbirliği içinde olan, yurdumuzu bölünmeye götüren bu oyunun içinde olmama yürekliliğini gösterin.

Bu masadan çekilin!…

 

 

 

 

‘4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizi kapsamında 2.röportajımızı Cumhuriyet Kadınları Derneği İstanbul Merkez Şube Başkanı Pervin Öztabağ ile gerçekleştirdik. Emekli Öğretmen olan Öztabağ ve üyeleri bizleri çok sıcak şekilde ağırladılar.

Kadına yönelik en büyük saldırı, Cumhuriyet-laiklik ve kadın, 4+4+4 eğitim sistemi, Anayasa ve Başkanlık Sistemine bakışları,  çocuk gelinler, feminizme bakışları, evlilik programları hakkındaki düşünceleri, ‘kadın mı, bayan mı?’ ve daha bir çok konuda Pervin Öztabağ ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Biz Pervin Öğretmen ile sohbeti çok sevdik, umarız siz de seversiniz.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

 

“4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur”

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin (CKD) kuruluş amacı nedir?izmirde-kamusal-alanda-turbana-hayir-yuruyusu

Pervin Öztabağ (PÖ) :  CKD, Atatürk Devrimiyle sağlanan kadın haklarının bize sağladığı değerleri kazanımları korumak ve onları daha geliştirmek üzere kuruldu. Yani Atatürk’ün kadın devrimi doğrultusunda onun bize getirdiği yasal ilerlemeler, imkanlar, kazanımları titizlikle korumak ve geliştirmek üzere kuruldu.  Milli Mücadele’yle kazanılan, kadınların da katıldığı büyük çalışmaları her zaman sıcak tutmak ve korumak, kollamak ve genişletmek maksadıyla kurulan bir derneğiz.

RÖPORTAJLIK :  CKD’nin önümüzdeki dönemde ne tür çalışmaları olacak ? Mesela 8 Mart’ta Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ne yapmayı planlıyorsunuz? 

PÖ :  Kadınlar Günü’nü İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği’yle beraber kutlayacağız. Kadınlar Günü deyince kadınların eğlence günü gibi de yorumlanıyor. Aslında çalışan kadınların toplumda gelişmelerini destekleyen ve onların haklarını savunmak üzere konulmuş bir gün. Zaten günün doğuşu Amerika’da meydana gelen büyük bir faciadan sonra oldu. Ama bugün sadece kadın haklarının korunması, kadınların birey olarak toplumda kabul görmesi için hatırlatılan bir gün. Bilhassa kadınların yeri, değeri konusunda kadınların uyarılması için hatırlanması gereken bir gün.

Siyasi ortam bizleri sürüklüyor. Mesela Anayasa tartışmaları var.  Memlekette meydana gelen karışıklıklar var. Laiklik gününü kutladık. Laiklik cumhuriyet için son derece önemli. Anayasayla ilgili çalışmalarımız olacak. Anayasaya yönelik çalışmaları çok önemsiyoruz. Çünkü anayasa doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünün bir teminatı. Gündeme suni olarak getirildiği gerçeği de söz konusu. Memleketin genel durumu hakkında dikkatli olmazsak kadın haklarının savunulması da güçleşiyor. Yeni bir anayasa yapılması hakikaten tartışma konusu. Memleketin bölünmesi ve terörle mücadelede bir çare bulunması anayasanın da önünde olması gereken bir konuyken Başkanlık Sistemi, Anayasa gibi suni gündem yaratıldı.

Okullarda bir kompozisyon yarışması planlamayı düşünüyoruz. 1 yılda 303 kadın öldürülmüş Türkiye’de. Kadın cinayetleri davaları tuhaf bir şekilde ilerliyor. Savcı çok büyük bir ceza talep ediyor. Bir iki celse sonra mahkemede, ‘iyi davrandı’, ‘temiz elbiseler giydi’ derken ceza indirimine sokuyorlar. Böyle suçların ceza indirimi olmaması gerekiyor. Hukuku uygulayanların da kadın hakları konusunda daha duyarlı olmaları gerekiyor.

RÖPORTAJLIK :  Sizce günümüzde kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

IMG_9208PÖ :  Kadının birey olarak tanınmamasıdır. Kadın erkek eşitliğine yapılan saldırı, kadının insan haklarına yapılan saldırıdır.

Bizde önceden Kadın Bakanlığı vardı. Şimdi Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı oldu. Kadının birey olarak sorunlarının olup olmamasından çok aile içinde düşünülen kadının yaşamına müdahaleler söz konusu. Giyiminden kuşamından, doğacak çocuğun sayısından sokaklarda gezmesine, kahkaha atmasına kadar kadını istedikleri doğrultuda yönetmeye çalışan bir anlayışın içindeyiz. Önce bu yönetimin laik demokratik bir yönetim olarak düzeltilmesi için çalışmamız lazım.

Cumhuriyet Mücadelesi ve Kadın

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet mücadelesiyle kadın mücadelesi hangi noktalarda birleşir?

PÖ :  Laiklik demokrasi, eşitlik, kadının insan hakları.. Cumhuriyetin sağladığı haklardır bunlar. Kadın devrimi Atatürk Devriminin bir parçasıdır zaten. Seçme ve seçilme hakkı biliyorsunuz bize Avrupa’dan  önce gelmiştir. En çok laiklik, demokrasi, eşitlik ve kadının insan hakları önemli.

Kadın, Evlilik Programları ve Diziler

RÖPORTAJLIK :  Evlilik programları, kadın programları ve diziler çok tartışılıyor. Bu tür programlar kadına yönelik saldırı olduğu, kadını kültürsüzleştirmeye yönelik, aile bağlarını kopartmaya yönelik olduğu iddia ediliyor. Siz bu programlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

PÖ :  Bu programları fazla izlemiyorum. Bana gelen misafirler izlerse onlarla izliyorum. Ama izlediğim zaman hakikaten üzüntü duyuyorum. Belki bunda memleketimizin sosyoekonomik ortamının da etkisi var. İnsanlar sığınacak güvence olarak düşünüyorlar. Sanki marketten alışveriş yaparmış gibi maaşı var mı, evi var mı diye düşünüyor. İnsanların ruhsal şeyleri tamamen ihmal edilmiş, materyalist bir hava içerisinde yöneltiliyor insanlar. Acı ve üzücü.

Kadın Bedeninin Satış Aracı Olarak Kullanılması

RÖPORTAJLIK :  Bir de kadın bir satış ve pazarlama aracı olarak kullanılması söz konusu. Mesela fuarlarda lüks arabaların yanında kadın modellerin kullanılması, satışta kadın bedeninin bir pazarlama aracı olarak kullanılmasını görüyoruz. Siz bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

PÖ :  Kadının kapatıldığı kadar kadının bütün bedeninin ortaya konularak bedeni üzerinden gelir sağlanması da aynı derecede kadını meta olarak, ruhsal yapısını düşünmeden sadece bir şekil ve et kemik olarak düşünmek kadına yapılan büyük bir saygısızlık. Ekonomik ortam bunu da itiyor. İnsanlar kapitalist sistemlerde maddi şeylere daha fazla yöneliyorlar. Sosyalist ülkelerde kadının ruhi yapısı, kendi özellikleri, eğitimi, kişiliği daha öne geçerken diğer ülkelerde kadının bedeni öne geçiyor. Bu sistemin defolarından biridir.

RÖPORTAJLIK :  CKD’nin diğer kadın örgütlerinden farkı nedir?IMG_9274

PÖ :  CKD’nin fikir yapısında memleket gerçeklerine daha yakından takip etmek gibi bir durumu var. Fikir ve düşünce yapısının diğer kadın örgütlerine göre biraz daha ağır bastığını düşünüyorum. Memleketin yarınını planlayacak projelerde yer almak, onları düzenlemek, yanlış olan anlaşmalara müdahale etmek gibi daha güncel olayları daha sıkı takip ettiğini düşünüyorum CKD’nin.

Feminizm Hakkında..

RÖPORTAJLIK :  Kadın mücadelesinde tartışılan konulardan birisi de feminizm konusu. Siz CKD olarak feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz?

PÖ :  Feminizmi savunmuyorum. Kadının kadın olarak saygın olması için feminizmde fazla ileri gitmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bence insan ilişkileri saygıya dayanmalı. Saygının olmadığı yerde sürtüşme başlar. Çok ileri giderek, fazla iddialı şeyler kaybettirir diye düşünüyorum.

RÖPORTAJLIK :  AKP iktidarında hükümet yetkilileri “enaz 3 çocuk”, “hamile kadın dışarı çıkmasın”, “kadının o saatte sokakta ne işi varmış?” şeklinde cümlelerle kadının toplumdan uzaklaştırılması söz konusu. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi ve çözüm önerilerinizi alabilir miyiz?

PÖ :  Önce bu anlayışa sahip bir yönetimin başımızda olmamasını sağlamak lazım. Çünkü onlar bunları uygulamak istiyorlar. Geri kalmış ülkelere bakın; ilk defa kadınlardan işe başlarlar. Bütün baskı kadın üzerinden kurulur. Bu anlayıştaki insanların, mümkün olduğu kadar yönetimde olmamalarını sağlayacak çalışmalar içerisinde olmamız lazım. Memleketi, Atatürk çizgisinde, onun değerlerine sahip bir hükümete kavuşturmak için hepimizin çalışması gerekiyor.

Kadın Cinayetlerindeki Artış

IMG_9207RÖPORTAJLIK :  Kadın cinayetlerini de konuşmak istiyorum. Özgecan Aslan’ın öldürülmesinin 1. yılında Aksaray’da bir lise öğrencisi kız erkek arkadaşı tarafından okul bahçesinde tüfekle vurularak öldürüldü. Kadın cinayetleri azalmıyor, artıyor. Buradan yola çıkarak sizce kadının toplumdaki yeri ne olmalı?

PÖ :  Kadın cinayetlerinin artmasındaki suç kadında mı yoksa yönetimde mi? Bu önemli. Toplumda kadın üzerinde farklı algılar yaratılıyor. O da bunu yapmasaydı, o da bunu giymeyeseydi, o da haketti şeklinde cümleler kuruluyor. Kadın cinayetlerinin artmasında bence memleketin yönetiminin çok etkisi var. Bunda ekonomik şartlar da çok önemli. Eğitim düzeyi yüksek olan toplum katmanlarında bu tür cinayetler biraz daha az. Bu biraz da eğitimle ilgili bir durum gibi gözüküyor. Toplumun eğitimini geliştirmek lazım. Yetişen nesillerin iyi değerlerle yetişmiş olması lazım. Aile içinde bile farklı eğitim değerleriyle yetiştiriliyor çocuklar. Kız erkek ayrımı yapılıyor. Kız erkek ayrımının aile içinde de kaldırmak lazım. Eğitim çok önemli. Okullara ilgili derslerin konulması lazım. Kadına şiddetin önlenmesinin devlet politikası olarak benimsenmesi gerekiyor. Kabahat ölenlerden öldürenlerden çok devlet politikasında.

“4+4+4 Kız Çocuklarını Okuldan Erken Kopartmak İçin Konulmuştur”

RÖPORTAJLIK :  Eğitim sisteminde de aksaklıklar olduğunu görüyoruz. 4+4+4 uygulaması, başörtüsünün okullarda serbest hale getirilmesi gibi uygulamalar geçti. Bu konuları kadının özgürlüğü ve laiklik ilkesi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

PÖ :  Bu bizim için büyük bir yara. Ben her kademede toplam 37 yıl çalışmış bir eğitimciyim. Cumhuriyetin kurduğu müfredat sistemi ve programlarla yetiştim. Bu bahsettiğiniz sistemleri yadırgıyorum ve maksatlı olduğunu düşünüyorum. 4+4+4 sistemi doğrudan doğruya kız çocuklarını okuldan erken kopartmak için konulmuştur. Son derece hatalı bir uygulamadır. Kadın erkek eşitliğine mani olan adımları yuvalarda atıyorlar. Ben bunların hepsinin zararlı olduğunu düşünüyorum. Önce iyi bir yönetim sahibi olacağız bunları da derece derece düzelteceğiz. Gayretimiz onun için.

Anayasa ve Başkanlık Sistemi Tartışmaları

RÖPORTAJLIK :  Gündemdeki konulardan birisi de yeni anayasa. Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluşturuldu. Sivil, demokratik anayasa adı altında bir anayasa yapma çalışmaları var. Sizin CKD olarak çalışmalarınız da var. Sizin bu yeni anayasa ve Başkanlık Sistemi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

PÖ :  Ben bu konu hakkında bir yazı hazırladım. Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruluşu da yasal olarak hatalı. Öyle bir komisyon kurma yetkileri de yok. Yani yetkileri olmayan bir komisyon kuruluyor, yetkileri olmayan bir konuya uzanılıyor. Bunlar böyle toplu bir görüntü yaratarak isteklerini gerçekleştirmek ve yasal bir zemin hazırlamak istiyorlar. Milletvekilleri anayasaya bağlılık yemini etmişlerdir. Şimdi anayasayı değiştirmeye çalışıyorlar. Biz CHP’nin bu komisyonda bulunmasını hatalı buluyor ve komisyondan çekilmelerini istiyoruz. (Pervin Öztabağ’ın yazısı röportajın sonundadır.)IMG_9237

Yeni Anayasa ve Başkanlık Sisteminin hedefi Türkiye’yi bölmektir. Wilson Prensiplerine kadar dayanıyor temelleri. Anayasada Türk Milleti kavramını kaldırıp yerine acayip Türkiyeli kavramını getirmeye çalışıyorlar. Türkiyeli diye bir kavram olmaz. İngiltereli, Fransalı deniyor mu? Türkçe ifade bakımından da yanlış. Memleket çok büyük bir saldırı altında.

Çocuk Gelinler

RÖPORTAJLIK :  Bu toprakların kanayan yaralarından birisi de çocuk gelinler. Bu acı durum hakkında neler söylemek istersiniz?

PÖ :  Onların hem biyolojik, hem ruhsal ve bedensel, sosyal gelişmelerine mani olan bir olay bu. Çocuğu bir meta olarak görmek çok acı ve çirkin bir olay. Bu 4+4+4 sistemi de bunun alt yapısını hazırlayan bir sistem olarak düşünüyorum. Ben ilk görevimi Kastamonu’nun bir kazasında başladım. Ev sahiplerinin bir konuşmasına tanık oldum. 2 komşu birbirleriyle “kızını sattın mı? -Sattım. -Kaça sattın? – Şu kadara sattım. -Hadi iyi gitmiş” diyordu. Onların kızları küçük değildi. Ama şimdiki facia yaşlarının da çok küçük olması. Hem çocuğun gelişmesi bakımından hem de sosyal anlamda çok büyük bir yara.

RÖPORTAJLIK :  Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.

PÖ :  İyi yetişmiş, meraklı, araştırmacı gençleri tanımaktan mutlu oldum. Çünkü gençlik konusunda insanlarımızda tereddütler, korkular var. Ciddiye almıyorlar. Onun için sizin bu konudaki uyanıklığınız, dikkatiniz, araştırma hevesiniz benim çok hoşuma gitti. İleride de ömrümüz oldukça da takip edip sizin nerelerde olduğunuzu görmek isterim. Biz de elimizden geldiği kadar çalışıyoruz. Ben 2007’de İstanbul’daki Cumhuriyet Mitingleri’nde Türkan Saylan’la beraber 9 kadından birisiyim. 2007’de O enerjiyi kullanamadık o zaman biz. Ama umutsuz değilim. Çünkü ümidini kaybeden insan her şeyini kaybeder. Ben gene de ümitliyim. Bu memleket hiç belli olmaz. Öyle bir şey yapar ki birden, toparlar hepsini. Ama zor bir coğrafyanın sahibiyiz. O kadar çok düşmanımız var ki bu coğrafyada. Herkes bir an önce buralara uzanmak, ele geçirmek istiyor. Bizi bu topraklardan kovmak, Asya bozkırlarına sürmek isteyenlerle karşı karşıyayız. O yüzden çok daha uyanık olmamız gerekiyor.

IMG_9285

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pervin Öztabağ’ın Yazısı:

CHP Milletvekili;

Yaşadığımız son ortamda Cumhuriyetimiz çok ağır, ciddi soranlarla karşı karşıyadır. Terör, ekonomik ortam, dış politika, sınırlarımıza dayanan can derdinde günahsız binlerce göçmen. Her gün, bu vatanın pırıl pml yetişmiş evlatları, anlaşılmaz, pis, kalleş bir savaşın içinde hayattan koparılıyor. Vatandaşlarımız, yanlış politikalar yüzünden yerlerinden, yurtlarından sürgün ediliyor.

Bütün bu ağır sorunlar içinde, kurtuluşu TBMM’den beklerken, ortaya daha ağır, gereksiz, zamansız bir rejim sorunu eklendi

“Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır.” diyen Sayın Cumhurbaşkanımız, bu sorunlar için ‘Başkanlık Sistemini’ öneriyor. Bu isteğini gerçekleştirme yolunda hemen harekete geçiyor. Altı aylık bir süre veriyor. Mecliste “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kuruluyor. Bu çağrıyı meşrulaştırmak için “12 Eylül Darbe Anayasasından kurtulalım.” sloganlarını kullanıyor.

Bilindiği gibi bu anayasa TBMM tarafından 18 kez değiştirilmiş, 3 defa halkoyuna sunulmuştur. Kendi lehlerine olan maddelere dokunulmamış, YÖK Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası gibi olan yasalar kullanılmış, bunlara dokunulmamıştır. Demokrasi yararına olan bu konularda, yine de anayasada gerekli düzenlemeler TBMM’ce yapılması mümkündür.

Aslında Sayın Cumhurbaşkanımızın, politikaya atıldığından beri, yasalarla ciddi sorunları olmamıştır. Yasaların varlığı, yürekli hukukçularımızın da himmetiyle, kendi kişisel iradesi için mania teşkil etmemiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın, Cumhuriyetimizin yasalarına uyumu, bağlılığı, her ortamda denenmişken “Anayasa Uzlaşma Komisyonuna” katılımın da temel muhalefeti temsil eden CHP’nin nasıl bir güven içinde, ne türlü bir katkı sağlayacağı merak konusudur!

Çağdaş Cumhuriyet değerlerimizin sigortası olarak gördüğümüz CHP’nin, bu komisyonda yer almasının izahını yapamıyoruz.

Cumhuriyetin nimetleri ve değerleri ile yetişmiş Türk Kadınları olarak çok kaygılıyız.

Laik, Üniter Cumhuriyet yapımız için kaygılıyız.

Cumhuriyetimizin eşit bireyleri olarak, son zamanlarda bizlere biçilen yer, değer için kaygılıyız.

CHP, yasalara bağlılığı, saygısı denenmiş bu yönetimden ne bekleyebilir?

Evet! Sayın vekilimiz, istediği başkanlık için altı ay zaman öngören, kendi çıkarlarını, Türk ulusunun çıkartan üstünde gören, yurdumuzdan birçok hayati gerçekleri gizleyen, emperyalistlerle işbirliği içinde olan, yurdumuzu bölünmeye götüren bu oyunun içinde olmama yürekliliğini gösterin.

Bu masadan çekilin!…

 

 

 

 

‘Gerici, İnsan Düşmanı Politikalar En Çok Kadınları Etkiliyor’

0

Kadınlar toplumun her alanında büyük baskılarla ve şiddetin her türüyle karşı karşıya kalıyor. Toplumda yok sayılıp eve kapanmaya, köle olmaya zorlanan kadın bütün baskılara rağmen sesini daha fazla yükseltmeye, özgürlüğünü kazanmaya çalışıyor.

Bu amaç ve hedefle çalışmalarını yürüten birçok kadın örgütü var. RÖPORTAJLIK ekibi olarak başlattığımız ‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimizde mikrofonlarımızı kadın örgütlerine uzattık. Kadın hakları, kadının özgürlüğü konusunda mücadele veren kadın örgütleriyle röportaj dizimize Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Kadın Komisyonu’ndan Yadigar Özen ile başladık.

Bu yıl 10. yılına girecek olan TGB üniversite mücadelesinde önemli örgütlerden birisi. Yaklaşık 4-5 aydır da Kadın Komisyonu’nu oluşturarak kadınlara yönelik çalışmalar yapıyor.

Kadına yönelik en büyük saldırı, Cumhuriyet-laiklik ve kadın, Başbakanın “Doğurmak vatani görev” açıklaması, feminizme bakışları, evlilik programları hakkındaki düşünceleri, ‘kadın mı, bayan mı?’ ve daha bir çok konuda Yadigar Özen ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ercan Deniz Küçük

 

RÖPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu kısa bir dönem önce kuruldu. TGB Kadın Komisyonu’nun kuruluşunu gerektiren ihtiyaçlar neler?

Yadigar Özen (YÖ) :  TGB Kadın Komisyonu’nun kuruluşuna 1 yıl önce karar verilmişti ama çalışmalarını hızlandıralı yaklaşık 4 ay oldu. Biz TGB olarak, 10 yıldır AKP iktidarıyla mücadele ediyoruz.  Bizim kuşağımız doğduğundan bu yana AKP ile yüz yüze kaldı, bu dönemde yetişti, yaşamaya çalıştı. Şu kısa yaşamımız boyunca AKP’nin gerici, insan düşmanı, gençlik düşmanı ve en çok da kadın düşmanı politikalarıyla karşı karşıya kaldık. Bu politikalar günümüzde çok daha can yakıcı hale geldi. Bu yakıcılık en çok da kadınları etkiliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP milletvekilleri, dönem sözcüleri, hepsi saldırılarının hedefine kadını oturtuyor. Hepsinin birleştiği ve ifade ettiği uygulamalar ve söylemler ilk olarak kadına dokunuyor.  1980’den sonra gelişen neoliberal siyasetlerin de kadın üzerinde çok büyük etkileri var. Özgürlük kavramlarının tepetaklak edilmesi ve kadının bedeninin üzerinden tanımlanması kadını metalaştıran diğer bir unsur. Bizim kadın komisyonumuzun doğuşunu gerektiren ihtiyaçlar bunlar. Bunları tespit etmek önemli ama bunlara çözüm üretebilecek özel bir alan çalışmasına da artık ihtiyaç doğmuştu.  Biz yaygın bir şekilde üniversitelerde mücadele veren bir örgütüz ve öğrenci arkadaşlarımızla sürekli temas halinde bulunuyoruz. Orada kadın arkadaşların da dile getirdiği bir ihtiyaçtı bu. Kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin artışı da bu talebe zemin hazırladı, bu talebi karşılamak da bizim görevimizdi. Ve Özgecan Aslan arkadaşımızın katledilmesinden sonra kadın komisyonumuzu kurduk.

 

KADINA YÖNELİK EN BÜYÜK SALDIRI

RÖPORTAJLIK :  Sizce bugün kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

YÖ :  En büyük saldırı; cumhuriyet düşmanı AKP iktidarının kadını toplumsal üretimden koparıp eve kapatma hamlesidir. Toplumda zaten kadına verilen görevler vardır, kadını ezen. Ama aynı zamanda gerici politikalarla birleştiği zaman kadın yaşayamaz nefes alamaz hale gelir ve en son Özgecan Aslan gibi kadının tecavüz edilen bedeninin bile yaşamaya hakkının olmadığı yakılarak gömülmeye çalışıldığı bir döneme doğru gideriz. Normalde bir işçinin ezilmesini tarif edersiniz sömürü düzeninde, ama kadın hem işçi olarak hem kadın olarak ezilir.  Diyanet İşleri Başkanlığı her gün kadına yönelik fetvalardan başka hiçbir söyleyemez hale geldi. Başbakan yardımcıları kadının kahkahalarından bile artık tahrik olmaya gider, yazarlar kadınların normal kıyafetlerini fahişe kıyafetine benzetir ve tahrik olduğunu ifadeye başlar. Bu yüzden hep şiddet ve tecavüz ön plana çıkartılıyor ama bunu besleyen şey zaten gerici politikaların artması. Bu nedenle en büyük sorunun gerici politikalar olduğunu düşünüyoruz. 11021243_10205793671418543_6937142831966595064_n

RÖPORTAJLIK :  Kadına toplumda atfedilen görevler var dediniz. Bu topraklarda kadının konumu sizce ne olmalı? Siz kadını nereye koyuyorsunuz?

YÖ :  İnsan! Gerçekten insan olmalı. Yani bir çocuğun dünyaya geldiği süreci düşünün. Hamile olduğunu öğrenen bir insan yeni bir çocuk dünyaya getireceği için çok mutludur. Çocuk doğar, büyür. Büyüdükten sonra cinsiyetlerinden doğan toplumdaki konumları da belirlenmeye başlar. Halbuki insan olarak doğan, insan olarak yaşamını devam ettirebilmeli aynı haklarla üretim içerisinde olmalı, üretebilmeli. Ve o paylaşım içerisinde kendisini var edebilmeli. Kadının toplumda olması gereken yer de bu. Mesela bir erkek aile babasıdır. Evi geçindirmekle sorumludur. Kadına atfedilen görevse evin düzenlenmesi, çocuğa bakmasıdır. Ama halbuki kadının kendi ülkesindeki üretim içerisinde yer alması, ülke ekonomisine katkıda bulunması ve üretim içerisinde kendisini özgürleştirmesi lazım. Kadının erkekle, cumhuriyetin eşit yurttaşı olması lazım.

 

BAŞBAKANIN “KADININ DOĞURMASI VATANİ GÖREV” AÇIKLAMASI

RÖPORTAJLIK :  Geçtiğimiz günlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu ‘kadının doğurması vatani görevdir’ dedi. Bu cümleler kadınlardan da çok fazla tepki gördü. Siz bu cümle hakkında neler söylersiniz?

YÖ :  Kadına yeni bir görev addedilmiş değil aslında. Doğurma ve annelik görevi kadına zaten atfedilmiş bir görev. Yıllardır toplumun gözünde de kadın annedir, doğurgandır. Bu zaten bildiğimiz bir şey. Davutoğlu söyledikleriyle ve oraya tekrar odak noktası yaparak bunu ayyuka çıkartmış oldu. Bu sadece bu yılın bir politikası değil, geçtiğimiz yıllardan gelen bir politika. İlk başlarda hamile kadının sokağa çıkmaması gerekiyor dendi. Kadının yaşamdaki, çalışma hayatın içerisindeki varlığının eve kapatılmasının bir söylemiydi. Şimdi kadının doğurganlığının vatani bir görev olarak ifade edilmesiyle son dönemin havasına ithaf olarak kadına yeni bir görev addedilmeye çalışıldı. Ama bu kadına zaten toplum gözünde yıllarca atfedilen bir görevdi.  Bu açıklama, kadının üretimdeki yerini doğurganlıkla sınırlayan zihniyetin izlerini taşıyor.

RÖPORTAJLIK :  Doğurganlık biyolojik olarak da kadının bir özelliği. Davutoğlu’nun bu açıklamasını normal olarak göremez miyiz?

YÖ :  Doğurganlık tabiatta zaten dişinin biyolojik olarak bünyesinde olan bir şey. Bunun bir görev olarak tarif edilmesine  ihtiyaç yok. Kadınlara böyle bir görev olarak önüne konulmasına da ihtiyaç yok. Asıl sistemin burasında sorun var. Zaten dişi doğurgan. Ve hayatın devamı için evet üretim olması gerekiyor. Ama bunu bir görev olarak yapmıyor hiç bir kadın. Doğal süreç bu olduğu için devamını getiriyor. Ülkenin Başbakanının Türkiye’de bu kadar çok siyasi sorun varken kalkıp da bütün kurumlar görevini yerine getiriyormuş gibi gerici politikayı kadına yöneltmesi, okları kadının üzerine çevirmesi asıl sorun.

 

FEMİNİZME BAKIŞLARI

RÖPORTAJLIK :  Bu söyleme gelen tepkilerden yola çıkarak feminizme gelmek istiyorum. Bu konu kadın örgütleri içerisinde de tartışılan konulardan birisini oluşturuyor. Sizin TGB Kadın Komisyonu olarak feminizme bakışınız nedir?

YÖ :  Feminizm doğuşunda aslında kadın erkek eşitliğini sağlama politikalarıyla ortaya çıktı. Çıkış noktasının devrimci olduğunu söyleyebiliriz. Ama 80’lerden sonra neoliberalizmle birlikte gelişen kimlik siyasetleriyle feminizm kavramının da içi boşaltıldı, ters yüz edildi. Kadının özgürleşmesi beden politikalarına hapsedildi. Ve o eşitlikçi, meşru kadın mücadelesi marjinal, toplumdan kopuk, kimlikçi bir harekete evriltildi.

RÖPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu’nun çalışma yöntemleri, hedefleri anlamında diğer kadın örgütlerinden farkları neler olacak?

haber1YÖ :  Biz en başta bir kadın örgütü değil, TGB’nin içerisinde bir kadın komisyonuyuz. 2.olarak TGB’nin hali hazırda emperyalizme karşı verdiği vatan ve Tam Bağımsız Türkiye mücadelesi var. Biz TGB’nin kadın üyeleri aktif görevler alarak Türkiye’nin önümüzdeki süreçte gelişecek siyasetleri ve kurulacak olan yeni iktidarlarında söz sahibi olacak, toplumsal hareketleri yönlendirecek mücadeleleri zaten beraber yürütüyoruz. Biz Türkiye’nin geleceğini kuracak olan gençlik örgütüyüz. Buralarda kadınla erkekle birlikte mücadele veriyoruz. Ama ayrıca da kadın sorunlarına özel siyasetler üretilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz hem Türkiye’deki hem dünyadaki kadın hareketlerini inceliyoruz. O alanlarda yeni yazılar üreterek hem kendi örgütümüzü besliyoruz, hem de dışarıya yayınlayarak kadının hareketlerinin daha doğru anlaşılmasına gayret ediyoruz. Hem de kadın siyasetlerine özgü daha pratik, örgütün de önüne yeni çalışmalar koyan besleyen, aynı zamanda bu sorunları daha doğru bir şekilde kamuoyunun dikkatini çekecek adımlar atmayı önümüze koyuyoruz.

 

EVLİLİK VE KADIN PROGRAMLARI, DİZİLER

RÖPORTAJLIK :  ‘Kadın programları, diziler, evlilik programları kadına yönelik, aileye yönelik saldırıdır. Kadını toplumun gözünde itibarsızlaştırmaya hizmet eder’ desem buna itiraz eder misiniz?

YÖ :  Buna itiraz etmem, doğruluk payı yüksek. Dünyada siyasetler üretilir, bir sistem kurulurken, farklı bir sisteme geçiş sürecinde, var olan sistemi devam ettirmeye çalışan kuvvetler için en önemli silahlarından birisi medyadır. Türkiye gibi emperyalizmle sürekli mücadele veren, en büyük saldırılara maruz kalan bir ülkede emperyalizmin medyayı kullandığını biliyoruz. Sistemini korumak için toplumu istediğiniz gibi şekillendirmeniz gerekiyor. Bunun için en büyük güç olan medya gücünü elinde tutuyor. Kadına toplumda biçilen görev eve kapanan, çocuğuna bakan, ev hanımı diye ücretsiz bir meslekte çalışmasıdır. Türkiye’de evinde zaman geçiren kadının %50’den fazla olduğunu söyleyebiliriz. Sistem, buralardaki kadınları da medya kutusuna bağlayacak, kadınları daha da kültürsüzleştirecek, düşünceden sorgulamadan daha da geri plana atmak adına böyle yeni araçlar buluyor. Benim programlara bakış açım bu şekilde.

 

BAYAN MI? KADIN MI?

RÖPORTAJLIK :  Bayan-Kadın tartışmasına da girmek istiyorum. Siz bu ifadelerden hangisini kullanmayı tercih ediyorsunuz? Ve neden?

YÖ :  Kadın ifadesini  kullanmayı tercih ediyoruz. Çünkü toplumda 2 cinsiyet var. Kadın ve erkek. Bay-Bayan ifadesi bir sesleniş ifadesi olarak ortaya çıkıyor aslında. Yolda yürüyen birisine kadın diye seslenmezsiniz, bayan diye seslenirsiniz. Cinsiyet temelli ifade edecekseniz kadın demek zorundasınız. Bu yüzden kadın ifadesini daha fazla kullanmayı tercih ediyorum. Cinsiyet temelli ifadede bayan kelimesinin kullanılması bile kadın cinsiyetinin üstünün örtülmeye çalışılması oluyor. Onu daha da yumuşak ifade ettiğini, daha da kibarlaştırdığını dile getirenler var ama kadın cinsiyet kavramıdır, onu kibarlaştırmaya gerek yoktur.

RÖPORTAJLIK :  Bazı kadın örgütlerinin sürekli ‘bayan değil kadın’ şeklinde tartışmalara girdiğini görüyoruz. Mesela tuvaletlerde bayan yerine kadın yazıldığında bu mücadele zaferle sonuçlanmış mı oluyor?IMG_9105

YÖ :  Tabi ki olmuyor. Biz de o sert tepkileri çok doğru bulmuyoruz aslında. Bazen etrafımızda da ‘bayan değil kadın’ diyenler. Bunu böyle söylediğiniz zaman toplumun gözündeki ideolojik hegemonyayı yıkmış olmuyorsunuz. Bu ancak mücadeleler içerisinde kazanımlarla elde edilebilecek bir olay. Benim tahminimce Türkiye’deki mücadelede en son başarıya ulaşabilecek konulardan bir tanesi bu konu. Ama tabiki biz de kendi içerimizde tartışmalarımızda bunu dillendiriyoruz. Uzun açıklama yapabileceğimiz durumlarda biz de erkek arkadaşlarımızı zaman zaman uyarıyoruz. Ama ‘hayır, bayan değil kadın’ şeklinde bir tavrımız da yok. Yakın zamanda her yerden kaldırılması çok gerçekçi değil ama üstünün çizilebileceği bir konu da değil.

 

CUMHURİYET VE KADIN

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet devrimi mücadelesiyle kadın mücadelesi hangi noktada birleşir?

YÖ :  Türkiye’de cumhuriyet mücadelesi ile kadın mücadelesi her zaman birlikte yürümüştür. Örneğin; Meşrutiyet döneminde kadın örgütlenmeleri başlıyor. Kadınlar gazetesini çıkartmaya, örgütlerini kurmaya başlıyor. Okuma yazma öğrenebilmek adına attığı adımlar var. Kurtuluş Savaşı’nda cephede yer alıyor, bağımsızlık mücadelesi veriyor. Cumhuriyetin kuruluşunda da kadın kendine bir yer edinmiş oluyor. Ama kadının seçme seçilme hakkını alması sürecine kadar da oy hakkı için kadın örgütleri kurmaya devam ediyor. Burada dünya ekseninde yaşanan gelişmelerden etkilenme de söz konusu. Cumhuriyetin ilanından sonra, laiklik ilkesinin gelmesiyle beraber kadının toplumda kendine ait bir yerinin olmaya başlaması, meslek edinmeye, üretim içerisinde yer almaya başlaması ve cumhuriyete olan bağlılığıyla kendisine o mücadele içerisinde daha fazla yer buluyor. Bugün de baktığımızda son yıllarda gelişen bütün hareketlerde kadınları çok daha ön planda görüyoruz. 2007 Cumhuriyet Mitinglerini kadınlar örgütlüyor.  19 Mayıslar’da, Haziran’daki Gezi Parkı ayaklanmalarında kadınları çok önde görüyoruz. Çünkü gelişen gerici politikalar ve cumhuriyet devrimine yapılan saldırılarla beraber kadın bu saldırıların kendisine de geldiğinin farkında. Cumhuriyetini korumak için en önde mücadele veriyor. Alında cumhuriyet hareketiyle kadın mücadelesi Türkiye’de birleşmiş halde hareket ediyor.

ROPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu daha önce tepki gösterdi ama ben tekrar sormak istiyorum. Vahdet Gazetesi Yazarı Mehmet Şevket Eygi köşe yazısında “Hiçbir kadının fahişe kıyafetleriyle gezmeye hakkı yok” diye. Bu konuyla ilgili başka söyleyeceğiniz birşeyler var mı?

YÖ :  Bununla ilgili açıklamamızı zaten yapmıştık. Az önce de belirttiğim gibi fahişe kıyafeti giymekle itham eden bir köşe yazarıyla karşı karşıyayız. Bizim de kendisine cevabımız açık oldu. “Sizin gibi gerici isimlere karşı mücadelemiz her zaman sürecek” dedik. Çünkü orada Eygi’nin, “kadının fahişe kıyafetleriyle gezmesi bir hürriyet olmamalı” şeklinde bir ifadesi var. Bizim de ona cevabımız ‘Evet Türkiye’de sizin gibi gerici yobaz, Cumhuriyet ve kadın düşmanı isimlerin açıkça fikirlerini ifade etmesi bir hürriyet olmamalı” dedik.

RÖPORTAJLIK :  Peki TGB Kadın Komisyonu’nun bundan sonraki çalışmaları neler olacak?

YÖ :  ‘Kadınların nefesi ensenizde’ eylemleri başlatıyoruz. Bu eylemler sayesinde, her kim olursa olsun kadın düşmanı ve sapkın fikirlerini her yerde ulu orta söyleyemeyecek. Söylediği anda karşısında bizi bulacak, en temel hakkımızı kullanacağız. Ayrıca, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yönelik bir çalışmamız başladı. Bu konuda bu yıl daha özel, kamuoyunun dikkatini daha da çekecek bir çalışma yapmayı planlıyoruz. Sadece merkezi bir yerde olmayacak. Bizim en büyük gücümüz yaygınlığımız. Türkiye’deki birçok üniversitede 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde dikkatleri bu konuya çekmek için özel çalışmalarımız olacak. Yıl içerisinde de yine gerici herhangi bir hamleye karşı çıkışlarımız devam edecek. Diğer bir çalışmamız da teorik anlamda olacak. Sitemizde, kadın çalışmalarına özel bir kategori oluşturduk. İçeriğinde hem güncele yönelik yazılarımız hem de teorik çalışmalarımız yer alacak.

 

LAİKLİK VE KADIN

RÖPORTAJLIK :  Laikliğin kadın mücadelesi için önemi hakkında neler düşünüyorsunuz?

1379YÖ :  Laiklik kadının toplum içerisinde var olması ve yaşayabilmesinin en büyük unsuru.  Kadın erkek eşitliğinin temeli. Kadının özgürlüğünün en temel koşuludur. Laiklikten öncesine baktığımız zaman din kurallarına göre yönetilen bir toplumda kadının peçeli, çarşaflı dolaştığı, toplumdan soyutlandığı, mesleki alanda hiçbir yerinin olmadığı bir sistem var. Dinin vicdana nakledilmesiyle beraber kadının da toplum içerisindeki yeri, kendini var edebilmesi, kadınla erkeğin toplum içinde birbirine olan davranışlarında daha da özgürleştirmesi, mesleki alanlarda kadının toplumda var olabilmesi açısından en önemli ilke olarak görüyoruz laikliği. Bugün de varlığını koruyan o tarikat ağlarının, feodalitenin küresel sermaye ile birleşerek yeni ortaçağı yarattığını ve toplumsal düzeni kontrol etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu sistemin devamlılığını sürdürebilmesinin en önemli şartı da laikliğe zarar vermesi. Bu yüzden hunharca laikliğe saldırıyorlar. Bu ilkeyi kaybettiğimiz zaman Türkiye’de ne tarikatların cemaatlerin önüne geçebiliriz ne de din üzerinden siyasetin belirlenmesinin önüne geçebiliriz. Burada da en başta etkilenecek olan yine biz kadınlar olacağız.

 

ÖZGECAN ASLAN…

RÖPORTAJLIK :  Özgecan Aslan’ın vahşice öldürülmesinin 1.yılındayız. Özgecan Aslan hakkında neler söylemek istersiniz?imgres

YÖ :  Türkiye’de tecavüz ve şiddet son yıllarda çok fazla artmıştı. Biz de bunun farkında olarak Kadın Komisyonunu kurmaya karar vermiştik. Özgecan Aslan cinayeti hepimizin içini yakan, günlerce bizi uykusuz bırakan bir olay. Kadınıyla erkeğiyle toplumumuzun vicdanını yakan bir olaydı. Kadının toplumda şiddet gören, tecavüze uğrayan ama artık tecavüz edilen bedenine bile tahammül edilemeyen, yakılarak yok edilmeye çalışılan bir konuma geldiğini bize gösteren, toplumu bu noktada birleştiren bir olaydı. Kadın Komisyonumuzun kurulması da bu süreçte gerçekleşti.

RÖPORTAJLIK :  Kadın mücadelesinde örnek aldığınız isimler kimlerdir?

YÖ :  Türkiye’de cumhuriyet mücadelesiyle kadın mücadelesini birleştiren Cumhuriyet Kadınları Derneği, İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği, Türk Kadınlar Birliği gibi çok değerli kadınların önderlik ettiği kuruluşlarımız var. Burada yer alan kadınların mücadelesini kendimize örnek alıyoruz.

 

TGB’DE KADIN TEMSİLİYETİ

RÖPORTAJLIK :  Peki TGB içerisinde kadınların temsiliyet oranı anlamında ne söyleyebilirsiniz?

YÖ :  Biz kendi içerimizde böyle bir oranlamaya gitmiyoruz. Ama neredeyse yarı yarıya kadın erkek dengesinden bahsedebiliriz.

RÖPORTAJLIK :  Okan Bayülgen’in programında ortaya çıkan bir kadın soyunarak protesto girişiminde bulundu. Bir kadının üstünü soyunarak yapmaya kalktığı bu protesto yöntemi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

YÖ :  Kadının bedeni üzerinden politika  üreten siyasetçilere karşı olduğumuz gibi kadın bedenini eylem malzemesi haline getiren bu protestolara da karşıyız. Her ikisi de kadın bedenini metalaştırıyor.

 

 

‘Gerici, İnsan Düşmanı Politikalar En Çok Kadınları Etkiliyor’

0

Kadınlar toplumun her alanında büyük baskılarla ve şiddetin her türüyle karşı karşıya kalıyor. Toplumda yok sayılıp eve kapanmaya, köle olmaya zorlanan kadın bütün baskılara rağmen sesini daha fazla yükseltmeye, özgürlüğünü kazanmaya çalışıyor.

Bu amaç ve hedefle çalışmalarını yürüten birçok kadın örgütü var. RÖPORTAJLIK ekibi olarak başlattığımız ‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimizde mikrofonlarımızı kadın örgütlerine uzattık. Kadın hakları, kadının özgürlüğü konusunda mücadele veren kadın örgütleriyle röportaj dizimize Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Kadın Komisyonu’ndan Yadigar Özen ile başladık.

Bu yıl 10. yılına girecek olan TGB üniversite mücadelesinde önemli örgütlerden birisi. Yaklaşık 4-5 aydır da Kadın Komisyonu’nu oluşturarak kadınlara yönelik çalışmalar yapıyor.

Kadına yönelik en büyük saldırı, Cumhuriyet-laiklik ve kadın, Başbakanın “Doğurmak vatani görev” açıklaması, feminizme bakışları, evlilik programları hakkındaki düşünceleri, ‘kadın mı, bayan mı?’ ve daha bir çok konuda Yadigar Özen ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ercan Deniz Küçük

 

RÖPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu kısa bir dönem önce kuruldu. TGB Kadın Komisyonu’nun kuruluşunu gerektiren ihtiyaçlar neler?

Yadigar Özen (YÖ) :  TGB Kadın Komisyonu’nun kuruluşuna 1 yıl önce karar verilmişti ama çalışmalarını hızlandıralı yaklaşık 4 ay oldu. Biz TGB olarak, 10 yıldır AKP iktidarıyla mücadele ediyoruz.  Bizim kuşağımız doğduğundan bu yana AKP ile yüz yüze kaldı, bu dönemde yetişti, yaşamaya çalıştı. Şu kısa yaşamımız boyunca AKP’nin gerici, insan düşmanı, gençlik düşmanı ve en çok da kadın düşmanı politikalarıyla karşı karşıya kaldık. Bu politikalar günümüzde çok daha can yakıcı hale geldi. Bu yakıcılık en çok da kadınları etkiliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP milletvekilleri, dönem sözcüleri, hepsi saldırılarının hedefine kadını oturtuyor. Hepsinin birleştiği ve ifade ettiği uygulamalar ve söylemler ilk olarak kadına dokunuyor.  1980’den sonra gelişen neoliberal siyasetlerin de kadın üzerinde çok büyük etkileri var. Özgürlük kavramlarının tepetaklak edilmesi ve kadının bedeninin üzerinden tanımlanması kadını metalaştıran diğer bir unsur. Bizim kadın komisyonumuzun doğuşunu gerektiren ihtiyaçlar bunlar. Bunları tespit etmek önemli ama bunlara çözüm üretebilecek özel bir alan çalışmasına da artık ihtiyaç doğmuştu.  Biz yaygın bir şekilde üniversitelerde mücadele veren bir örgütüz ve öğrenci arkadaşlarımızla sürekli temas halinde bulunuyoruz. Orada kadın arkadaşların da dile getirdiği bir ihtiyaçtı bu. Kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin artışı da bu talebe zemin hazırladı, bu talebi karşılamak da bizim görevimizdi. Ve Özgecan Aslan arkadaşımızın katledilmesinden sonra kadın komisyonumuzu kurduk.

 

KADINA YÖNELİK EN BÜYÜK SALDIRI

RÖPORTAJLIK :  Sizce bugün kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

YÖ :  En büyük saldırı; cumhuriyet düşmanı AKP iktidarının kadını toplumsal üretimden koparıp eve kapatma hamlesidir. Toplumda zaten kadına verilen görevler vardır, kadını ezen. Ama aynı zamanda gerici politikalarla birleştiği zaman kadın yaşayamaz nefes alamaz hale gelir ve en son Özgecan Aslan gibi kadının tecavüz edilen bedeninin bile yaşamaya hakkının olmadığı yakılarak gömülmeye çalışıldığı bir döneme doğru gideriz. Normalde bir işçinin ezilmesini tarif edersiniz sömürü düzeninde, ama kadın hem işçi olarak hem kadın olarak ezilir.  Diyanet İşleri Başkanlığı her gün kadına yönelik fetvalardan başka hiçbir söyleyemez hale geldi. Başbakan yardımcıları kadının kahkahalarından bile artık tahrik olmaya gider, yazarlar kadınların normal kıyafetlerini fahişe kıyafetine benzetir ve tahrik olduğunu ifadeye başlar. Bu yüzden hep şiddet ve tecavüz ön plana çıkartılıyor ama bunu besleyen şey zaten gerici politikaların artması. Bu nedenle en büyük sorunun gerici politikalar olduğunu düşünüyoruz. 11021243_10205793671418543_6937142831966595064_n

RÖPORTAJLIK :  Kadına toplumda atfedilen görevler var dediniz. Bu topraklarda kadının konumu sizce ne olmalı? Siz kadını nereye koyuyorsunuz?

YÖ :  İnsan! Gerçekten insan olmalı. Yani bir çocuğun dünyaya geldiği süreci düşünün. Hamile olduğunu öğrenen bir insan yeni bir çocuk dünyaya getireceği için çok mutludur. Çocuk doğar, büyür. Büyüdükten sonra cinsiyetlerinden doğan toplumdaki konumları da belirlenmeye başlar. Halbuki insan olarak doğan, insan olarak yaşamını devam ettirebilmeli aynı haklarla üretim içerisinde olmalı, üretebilmeli. Ve o paylaşım içerisinde kendisini var edebilmeli. Kadının toplumda olması gereken yer de bu. Mesela bir erkek aile babasıdır. Evi geçindirmekle sorumludur. Kadına atfedilen görevse evin düzenlenmesi, çocuğa bakmasıdır. Ama halbuki kadının kendi ülkesindeki üretim içerisinde yer alması, ülke ekonomisine katkıda bulunması ve üretim içerisinde kendisini özgürleştirmesi lazım. Kadının erkekle, cumhuriyetin eşit yurttaşı olması lazım.

 

BAŞBAKANIN “KADININ DOĞURMASI VATANİ GÖREV” AÇIKLAMASI

RÖPORTAJLIK :  Geçtiğimiz günlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu ‘kadının doğurması vatani görevdir’ dedi. Bu cümleler kadınlardan da çok fazla tepki gördü. Siz bu cümle hakkında neler söylersiniz?

YÖ :  Kadına yeni bir görev addedilmiş değil aslında. Doğurma ve annelik görevi kadına zaten atfedilmiş bir görev. Yıllardır toplumun gözünde de kadın annedir, doğurgandır. Bu zaten bildiğimiz bir şey. Davutoğlu söyledikleriyle ve oraya tekrar odak noktası yaparak bunu ayyuka çıkartmış oldu. Bu sadece bu yılın bir politikası değil, geçtiğimiz yıllardan gelen bir politika. İlk başlarda hamile kadının sokağa çıkmaması gerekiyor dendi. Kadının yaşamdaki, çalışma hayatın içerisindeki varlığının eve kapatılmasının bir söylemiydi. Şimdi kadının doğurganlığının vatani bir görev olarak ifade edilmesiyle son dönemin havasına ithaf olarak kadına yeni bir görev addedilmeye çalışıldı. Ama bu kadına zaten toplum gözünde yıllarca atfedilen bir görevdi.  Bu açıklama, kadının üretimdeki yerini doğurganlıkla sınırlayan zihniyetin izlerini taşıyor.

RÖPORTAJLIK :  Doğurganlık biyolojik olarak da kadının bir özelliği. Davutoğlu’nun bu açıklamasını normal olarak göremez miyiz?

YÖ :  Doğurganlık tabiatta zaten dişinin biyolojik olarak bünyesinde olan bir şey. Bunun bir görev olarak tarif edilmesine  ihtiyaç yok. Kadınlara böyle bir görev olarak önüne konulmasına da ihtiyaç yok. Asıl sistemin burasında sorun var. Zaten dişi doğurgan. Ve hayatın devamı için evet üretim olması gerekiyor. Ama bunu bir görev olarak yapmıyor hiç bir kadın. Doğal süreç bu olduğu için devamını getiriyor. Ülkenin Başbakanının Türkiye’de bu kadar çok siyasi sorun varken kalkıp da bütün kurumlar görevini yerine getiriyormuş gibi gerici politikayı kadına yöneltmesi, okları kadının üzerine çevirmesi asıl sorun.

 

FEMİNİZME BAKIŞLARI

RÖPORTAJLIK :  Bu söyleme gelen tepkilerden yola çıkarak feminizme gelmek istiyorum. Bu konu kadın örgütleri içerisinde de tartışılan konulardan birisini oluşturuyor. Sizin TGB Kadın Komisyonu olarak feminizme bakışınız nedir?

YÖ :  Feminizm doğuşunda aslında kadın erkek eşitliğini sağlama politikalarıyla ortaya çıktı. Çıkış noktasının devrimci olduğunu söyleyebiliriz. Ama 80’lerden sonra neoliberalizmle birlikte gelişen kimlik siyasetleriyle feminizm kavramının da içi boşaltıldı, ters yüz edildi. Kadının özgürleşmesi beden politikalarına hapsedildi. Ve o eşitlikçi, meşru kadın mücadelesi marjinal, toplumdan kopuk, kimlikçi bir harekete evriltildi.

RÖPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu’nun çalışma yöntemleri, hedefleri anlamında diğer kadın örgütlerinden farkları neler olacak?

haber1YÖ :  Biz en başta bir kadın örgütü değil, TGB’nin içerisinde bir kadın komisyonuyuz. 2.olarak TGB’nin hali hazırda emperyalizme karşı verdiği vatan ve Tam Bağımsız Türkiye mücadelesi var. Biz TGB’nin kadın üyeleri aktif görevler alarak Türkiye’nin önümüzdeki süreçte gelişecek siyasetleri ve kurulacak olan yeni iktidarlarında söz sahibi olacak, toplumsal hareketleri yönlendirecek mücadeleleri zaten beraber yürütüyoruz. Biz Türkiye’nin geleceğini kuracak olan gençlik örgütüyüz. Buralarda kadınla erkekle birlikte mücadele veriyoruz. Ama ayrıca da kadın sorunlarına özel siyasetler üretilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz hem Türkiye’deki hem dünyadaki kadın hareketlerini inceliyoruz. O alanlarda yeni yazılar üreterek hem kendi örgütümüzü besliyoruz, hem de dışarıya yayınlayarak kadının hareketlerinin daha doğru anlaşılmasına gayret ediyoruz. Hem de kadın siyasetlerine özgü daha pratik, örgütün de önüne yeni çalışmalar koyan besleyen, aynı zamanda bu sorunları daha doğru bir şekilde kamuoyunun dikkatini çekecek adımlar atmayı önümüze koyuyoruz.

 

EVLİLİK VE KADIN PROGRAMLARI, DİZİLER

RÖPORTAJLIK :  ‘Kadın programları, diziler, evlilik programları kadına yönelik, aileye yönelik saldırıdır. Kadını toplumun gözünde itibarsızlaştırmaya hizmet eder’ desem buna itiraz eder misiniz?

YÖ :  Buna itiraz etmem, doğruluk payı yüksek. Dünyada siyasetler üretilir, bir sistem kurulurken, farklı bir sisteme geçiş sürecinde, var olan sistemi devam ettirmeye çalışan kuvvetler için en önemli silahlarından birisi medyadır. Türkiye gibi emperyalizmle sürekli mücadele veren, en büyük saldırılara maruz kalan bir ülkede emperyalizmin medyayı kullandığını biliyoruz. Sistemini korumak için toplumu istediğiniz gibi şekillendirmeniz gerekiyor. Bunun için en büyük güç olan medya gücünü elinde tutuyor. Kadına toplumda biçilen görev eve kapanan, çocuğuna bakan, ev hanımı diye ücretsiz bir meslekte çalışmasıdır. Türkiye’de evinde zaman geçiren kadının %50’den fazla olduğunu söyleyebiliriz. Sistem, buralardaki kadınları da medya kutusuna bağlayacak, kadınları daha da kültürsüzleştirecek, düşünceden sorgulamadan daha da geri plana atmak adına böyle yeni araçlar buluyor. Benim programlara bakış açım bu şekilde.

 

BAYAN MI? KADIN MI?

RÖPORTAJLIK :  Bayan-Kadın tartışmasına da girmek istiyorum. Siz bu ifadelerden hangisini kullanmayı tercih ediyorsunuz? Ve neden?

YÖ :  Kadın ifadesini  kullanmayı tercih ediyoruz. Çünkü toplumda 2 cinsiyet var. Kadın ve erkek. Bay-Bayan ifadesi bir sesleniş ifadesi olarak ortaya çıkıyor aslında. Yolda yürüyen birisine kadın diye seslenmezsiniz, bayan diye seslenirsiniz. Cinsiyet temelli ifade edecekseniz kadın demek zorundasınız. Bu yüzden kadın ifadesini daha fazla kullanmayı tercih ediyorum. Cinsiyet temelli ifadede bayan kelimesinin kullanılması bile kadın cinsiyetinin üstünün örtülmeye çalışılması oluyor. Onu daha da yumuşak ifade ettiğini, daha da kibarlaştırdığını dile getirenler var ama kadın cinsiyet kavramıdır, onu kibarlaştırmaya gerek yoktur.

RÖPORTAJLIK :  Bazı kadın örgütlerinin sürekli ‘bayan değil kadın’ şeklinde tartışmalara girdiğini görüyoruz. Mesela tuvaletlerde bayan yerine kadın yazıldığında bu mücadele zaferle sonuçlanmış mı oluyor?IMG_9105

YÖ :  Tabi ki olmuyor. Biz de o sert tepkileri çok doğru bulmuyoruz aslında. Bazen etrafımızda da ‘bayan değil kadın’ diyenler. Bunu böyle söylediğiniz zaman toplumun gözündeki ideolojik hegemonyayı yıkmış olmuyorsunuz. Bu ancak mücadeleler içerisinde kazanımlarla elde edilebilecek bir olay. Benim tahminimce Türkiye’deki mücadelede en son başarıya ulaşabilecek konulardan bir tanesi bu konu. Ama tabiki biz de kendi içerimizde tartışmalarımızda bunu dillendiriyoruz. Uzun açıklama yapabileceğimiz durumlarda biz de erkek arkadaşlarımızı zaman zaman uyarıyoruz. Ama ‘hayır, bayan değil kadın’ şeklinde bir tavrımız da yok. Yakın zamanda her yerden kaldırılması çok gerçekçi değil ama üstünün çizilebileceği bir konu da değil.

 

CUMHURİYET VE KADIN

RÖPORTAJLIK :  Cumhuriyet devrimi mücadelesiyle kadın mücadelesi hangi noktada birleşir?

YÖ :  Türkiye’de cumhuriyet mücadelesi ile kadın mücadelesi her zaman birlikte yürümüştür. Örneğin; Meşrutiyet döneminde kadın örgütlenmeleri başlıyor. Kadınlar gazetesini çıkartmaya, örgütlerini kurmaya başlıyor. Okuma yazma öğrenebilmek adına attığı adımlar var. Kurtuluş Savaşı’nda cephede yer alıyor, bağımsızlık mücadelesi veriyor. Cumhuriyetin kuruluşunda da kadın kendine bir yer edinmiş oluyor. Ama kadının seçme seçilme hakkını alması sürecine kadar da oy hakkı için kadın örgütleri kurmaya devam ediyor. Burada dünya ekseninde yaşanan gelişmelerden etkilenme de söz konusu. Cumhuriyetin ilanından sonra, laiklik ilkesinin gelmesiyle beraber kadının toplumda kendine ait bir yerinin olmaya başlaması, meslek edinmeye, üretim içerisinde yer almaya başlaması ve cumhuriyete olan bağlılığıyla kendisine o mücadele içerisinde daha fazla yer buluyor. Bugün de baktığımızda son yıllarda gelişen bütün hareketlerde kadınları çok daha ön planda görüyoruz. 2007 Cumhuriyet Mitinglerini kadınlar örgütlüyor.  19 Mayıslar’da, Haziran’daki Gezi Parkı ayaklanmalarında kadınları çok önde görüyoruz. Çünkü gelişen gerici politikalar ve cumhuriyet devrimine yapılan saldırılarla beraber kadın bu saldırıların kendisine de geldiğinin farkında. Cumhuriyetini korumak için en önde mücadele veriyor. Alında cumhuriyet hareketiyle kadın mücadelesi Türkiye’de birleşmiş halde hareket ediyor.

ROPORTAJLIK :  TGB Kadın Komisyonu daha önce tepki gösterdi ama ben tekrar sormak istiyorum. Vahdet Gazetesi Yazarı Mehmet Şevket Eygi köşe yazısında “Hiçbir kadının fahişe kıyafetleriyle gezmeye hakkı yok” diye. Bu konuyla ilgili başka söyleyeceğiniz birşeyler var mı?

YÖ :  Bununla ilgili açıklamamızı zaten yapmıştık. Az önce de belirttiğim gibi fahişe kıyafeti giymekle itham eden bir köşe yazarıyla karşı karşıyayız. Bizim de kendisine cevabımız açık oldu. “Sizin gibi gerici isimlere karşı mücadelemiz her zaman sürecek” dedik. Çünkü orada Eygi’nin, “kadının fahişe kıyafetleriyle gezmesi bir hürriyet olmamalı” şeklinde bir ifadesi var. Bizim de ona cevabımız ‘Evet Türkiye’de sizin gibi gerici yobaz, Cumhuriyet ve kadın düşmanı isimlerin açıkça fikirlerini ifade etmesi bir hürriyet olmamalı” dedik.

RÖPORTAJLIK :  Peki TGB Kadın Komisyonu’nun bundan sonraki çalışmaları neler olacak?

YÖ :  ‘Kadınların nefesi ensenizde’ eylemleri başlatıyoruz. Bu eylemler sayesinde, her kim olursa olsun kadın düşmanı ve sapkın fikirlerini her yerde ulu orta söyleyemeyecek. Söylediği anda karşısında bizi bulacak, en temel hakkımızı kullanacağız. Ayrıca, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yönelik bir çalışmamız başladı. Bu konuda bu yıl daha özel, kamuoyunun dikkatini daha da çekecek bir çalışma yapmayı planlıyoruz. Sadece merkezi bir yerde olmayacak. Bizim en büyük gücümüz yaygınlığımız. Türkiye’deki birçok üniversitede 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde dikkatleri bu konuya çekmek için özel çalışmalarımız olacak. Yıl içerisinde de yine gerici herhangi bir hamleye karşı çıkışlarımız devam edecek. Diğer bir çalışmamız da teorik anlamda olacak. Sitemizde, kadın çalışmalarına özel bir kategori oluşturduk. İçeriğinde hem güncele yönelik yazılarımız hem de teorik çalışmalarımız yer alacak.

 

LAİKLİK VE KADIN

RÖPORTAJLIK :  Laikliğin kadın mücadelesi için önemi hakkında neler düşünüyorsunuz?

1379YÖ :  Laiklik kadının toplum içerisinde var olması ve yaşayabilmesinin en büyük unsuru.  Kadın erkek eşitliğinin temeli. Kadının özgürlüğünün en temel koşuludur. Laiklikten öncesine baktığımız zaman din kurallarına göre yönetilen bir toplumda kadının peçeli, çarşaflı dolaştığı, toplumdan soyutlandığı, mesleki alanda hiçbir yerinin olmadığı bir sistem var. Dinin vicdana nakledilmesiyle beraber kadının da toplum içerisindeki yeri, kendini var edebilmesi, kadınla erkeğin toplum içinde birbirine olan davranışlarında daha da özgürleştirmesi, mesleki alanlarda kadının toplumda var olabilmesi açısından en önemli ilke olarak görüyoruz laikliği. Bugün de varlığını koruyan o tarikat ağlarının, feodalitenin küresel sermaye ile birleşerek yeni ortaçağı yarattığını ve toplumsal düzeni kontrol etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu sistemin devamlılığını sürdürebilmesinin en önemli şartı da laikliğe zarar vermesi. Bu yüzden hunharca laikliğe saldırıyorlar. Bu ilkeyi kaybettiğimiz zaman Türkiye’de ne tarikatların cemaatlerin önüne geçebiliriz ne de din üzerinden siyasetin belirlenmesinin önüne geçebiliriz. Burada da en başta etkilenecek olan yine biz kadınlar olacağız.

 

ÖZGECAN ASLAN…

RÖPORTAJLIK :  Özgecan Aslan’ın vahşice öldürülmesinin 1.yılındayız. Özgecan Aslan hakkında neler söylemek istersiniz?imgres

YÖ :  Türkiye’de tecavüz ve şiddet son yıllarda çok fazla artmıştı. Biz de bunun farkında olarak Kadın Komisyonunu kurmaya karar vermiştik. Özgecan Aslan cinayeti hepimizin içini yakan, günlerce bizi uykusuz bırakan bir olay. Kadınıyla erkeğiyle toplumumuzun vicdanını yakan bir olaydı. Kadının toplumda şiddet gören, tecavüze uğrayan ama artık tecavüz edilen bedenine bile tahammül edilemeyen, yakılarak yok edilmeye çalışılan bir konuma geldiğini bize gösteren, toplumu bu noktada birleştiren bir olaydı. Kadın Komisyonumuzun kurulması da bu süreçte gerçekleşti.

RÖPORTAJLIK :  Kadın mücadelesinde örnek aldığınız isimler kimlerdir?

YÖ :  Türkiye’de cumhuriyet mücadelesiyle kadın mücadelesini birleştiren Cumhuriyet Kadınları Derneği, İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği, Türk Kadınlar Birliği gibi çok değerli kadınların önderlik ettiği kuruluşlarımız var. Burada yer alan kadınların mücadelesini kendimize örnek alıyoruz.

 

TGB’DE KADIN TEMSİLİYETİ

RÖPORTAJLIK :  Peki TGB içerisinde kadınların temsiliyet oranı anlamında ne söyleyebilirsiniz?

YÖ :  Biz kendi içerimizde böyle bir oranlamaya gitmiyoruz. Ama neredeyse yarı yarıya kadın erkek dengesinden bahsedebiliriz.

RÖPORTAJLIK :  Okan Bayülgen’in programında ortaya çıkan bir kadın soyunarak protesto girişiminde bulundu. Bir kadının üstünü soyunarak yapmaya kalktığı bu protesto yöntemi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

YÖ :  Kadının bedeni üzerinden politika  üreten siyasetçilere karşı olduğumuz gibi kadın bedenini eylem malzemesi haline getiren bu protestolara da karşıyız. Her ikisi de kadın bedenini metalaştırıyor.

 

 

Röportajlık Soracak Kadınlar Konuşacak!

0

-Kadına yönelik saldırılar toplumun her alanında artarak devam ediyor. Kadınlar eşleri, sevgilileri tarafından sokak ortasında dövülüyor, öldürülüyor. Tacize tecavüze uğruyor. Özellikle toplumun alt kesimlerinde yaşayan kadınlar yaşadıkları baskı ve şiddete seslerini çıkartamıyor.

-Toplumdaki gericileşme kadını yok sayıyor, üretim alanlarından uzaklaştırmaya, eve kapatmaya çalışıyor. Kadın 3. sınıf vatandaşlıktan bile kötü durumda hatta yok sayılmaya çalışılıyor. Bunları sadece bu gerici siyasetleri üretenler değil, toplum da yapıyor.

-Kadınlara ve küçük çocuklara tecavüz eden sapıklar mahkemelerde adeta ödüllendirilip, iyi hal indiriminden beraat ederken vicdanlar kanamaya devam ediyor. Bu durum aynı zamanda sapık zihniyetlere moral motivasyon da sağlıyor.

-Kadınlara yönelik taciz, tecavüz saldırıları artık İstanbul’un göbeğinde bile yapılır hale geldi. Bu saldırıların lanetlenmesi gerekirken bazı zihniyetlerin ‘o kadının o saatte orada ne işi varmış’ diyerek tecavüze uğrayan kadını suçlayarak, tecavüzü meşrulaştıran sözleri toplumun geldiği gerici zihniyeti ortaya koyuyor.

Toplumun ayrılmaz parçası olan kadına yönelik bu saldırılar artarak büyüyerek devam ediyor. Buna rağmen kadına hak ettiği konumu sağlayacak olan uygulamalar ve yasalar halen daha yürürlüğe girmedi.

Bu ve benzeri konularda ekranlarda konuşan uzman, aydın, düşünür vs. baktığımızda çoğunluğun erkek olduğunu görüyoruz. Kadınlarla ilgili sorunları kadınlar değil erkekler tartışıyor. Çözümü erkekler buluyormuş gibi davranıyor. Burada da kadınlara söz verilmediğini görüyoruz.

RÖPORTAJLIK ekibi olarak daha önce üniversitelerin sorunları, gençlerin sorunları ve ülke gündemini gençlik örgütlerine sormuş, ‘RÖPORTAJLIK SORUYOR, GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR’ başlığıyla bir röportaj dizisi yapmıştık. Gençlere uzattığımız mikrofonları bu sefer kadınlara uzatıyoruz. Kadınlara yönelik saldırıları, kadın mücadelesini kadınlara soruyoruz. ‘KADINLAR KONUŞUYOR’ Başlıklı röportaj dizimize, TGB Kadın Komisyonu, Cumhuriyet Kadınları Derneği, İlerici Kadınlar Derneği, Vatan Partisi Öncü Kadın, CHP Kadın Kolları, İlerici Kadınlar ile yapacağımız röportajlar ile başlıyoruz. Dizi süresince bu örgütlere katılan ilerici kadın örgütlenmeleri de olacaktır. Her röportaj farklı günlerde yayınlanacak.

Röportajlık Soracak Kadınlar Konuşacak!

0

-Kadına yönelik saldırılar toplumun her alanında artarak devam ediyor. Kadınlar eşleri, sevgilileri tarafından sokak ortasında dövülüyor, öldürülüyor. Tacize tecavüze uğruyor. Özellikle toplumun alt kesimlerinde yaşayan kadınlar yaşadıkları baskı ve şiddete seslerini çıkartamıyor.

-Toplumdaki gericileşme kadını yok sayıyor, üretim alanlarından uzaklaştırmaya, eve kapatmaya çalışıyor. Kadın 3. sınıf vatandaşlıktan bile kötü durumda hatta yok sayılmaya çalışılıyor. Bunları sadece bu gerici siyasetleri üretenler değil, toplum da yapıyor.

-Kadınlara ve küçük çocuklara tecavüz eden sapıklar mahkemelerde adeta ödüllendirilip, iyi hal indiriminden beraat ederken vicdanlar kanamaya devam ediyor. Bu durum aynı zamanda sapık zihniyetlere moral motivasyon da sağlıyor.

-Kadınlara yönelik taciz, tecavüz saldırıları artık İstanbul’un göbeğinde bile yapılır hale geldi. Bu saldırıların lanetlenmesi gerekirken bazı zihniyetlerin ‘o kadının o saatte orada ne işi varmış’ diyerek tecavüze uğrayan kadını suçlayarak, tecavüzü meşrulaştıran sözleri toplumun geldiği gerici zihniyeti ortaya koyuyor.

Toplumun ayrılmaz parçası olan kadına yönelik bu saldırılar artarak büyüyerek devam ediyor. Buna rağmen kadına hak ettiği konumu sağlayacak olan uygulamalar ve yasalar halen daha yürürlüğe girmedi.

Bu ve benzeri konularda ekranlarda konuşan uzman, aydın, düşünür vs. baktığımızda çoğunluğun erkek olduğunu görüyoruz. Kadınlarla ilgili sorunları kadınlar değil erkekler tartışıyor. Çözümü erkekler buluyormuş gibi davranıyor. Burada da kadınlara söz verilmediğini görüyoruz.

RÖPORTAJLIK ekibi olarak daha önce üniversitelerin sorunları, gençlerin sorunları ve ülke gündemini gençlik örgütlerine sormuş, ‘RÖPORTAJLIK SORUYOR, GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR’ başlığıyla bir röportaj dizisi yapmıştık. Gençlere uzattığımız mikrofonları bu sefer kadınlara uzatıyoruz. Kadınlara yönelik saldırıları, kadın mücadelesini kadınlara soruyoruz. ‘KADINLAR KONUŞUYOR’ Başlıklı röportaj dizimize, TGB Kadın Komisyonu, Cumhuriyet Kadınları Derneği, İlerici Kadınlar Derneği, Vatan Partisi Öncü Kadın, CHP Kadın Kolları, İlerici Kadınlar ile yapacağımız röportajlar ile başlıyoruz. Dizi süresince bu örgütlere katılan ilerici kadın örgütlenmeleri de olacaktır. Her röportaj farklı günlerde yayınlanacak.

‘5 Bin Yıl Önce Yazılmış Oyunlardan Korkuyorlar’

-Günümüzde sanatçıların yaşadığı sıkıntıları, iktidarın sanata bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok geniş kapsamlı bir soru bu. Sanatla uğraşan, sanatın bütün dallarıyla uğraşan insanların Türkiye’deki temel problemi, sanatın alıcısı olan kişilerin bir türlü yetiştirilmemesi, bu durum ondan kaynaklı. Sanatla iç içe büyüyen bir toplum olamadık biz. Toplumun bir kesimi sanatla iç içe büyürken, diğer bir kesimi sanatı ve sanatçıyı kendine düşman olarak belleyerek büyüyor, büyütülüyor. Sürekli, sanat eseri görmeden herhangi bir fikir adamını, sanat adamını kendine düşman olarak görerek büyüyor. Bu da sanatın sadece belli bir zümre tarafından izlenilir olmasını kılıyor. Herkes kendi sanatını ve sanatçısını savunuyormuş gibi hava yaratılıyor. Ama öyle kendi sanatın ve sanatçın diye bir şey yoktur, sanat genel bir kavramdır. Sanatı yapanlar, sanatla uğraşanlar ürünlerini sunarlar. Bu da bir arz-talep meselesidir. Ama buna hiç talep olmaması için sürekli bir yanlış bilgilendirme, dezenformasyon yapılıyor. Sanatın özgürlüğüne, özgür düşüncesine, aydınlık yarınlarına inananlar vatan hainiymiş gibi gösteriliyor. Aslında bu bir devlet politikası değil. Kendini devlet zanneden bir hükümetin paranoyaları ile yoğrulmuş bir sistem. Bu geniş soruyu ancak bu kadar kısa yanıtlayabilirim. leventüzümcü

-Gençliğin sanata ve sanatçıya bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu söyleyebilmem için gençlerle çok fazla içli-dışlı olmam gerekiyor. Ama gençlerle çok içli-dışlı bir hayatım yok. Zaten işimi yaparken yaş grubuna göre ayırmıyorum, elimden geldiğince insanlarla iletişime geçmeye çalışıyorum. Şunu biliyorum, o sis perdesinin arkasından gördüğüm tek şey şu: Hani derler ya “Gençleri anlamak lazım.”. Gerçekten çok doğru o yani, hakikaten laf da değil. Dinlemek, anlamaya çalışmak… ‘Trafik’ diye bir film vardır, eski bir film, sizler hatırlamazsınız. Filmin son sahnesinde-çok özel bir filmdi, uyuşturucu ticaretinin ve o uyuşturucunun yıktığı hayatları anlatıyordu- artık kızlarını korkunç bir şekilde neredeyse uyuşturucu tuzağına kurban edecek olan aile uyuşturucu ile ilgili bir toplantıya gitmişti, çocuklarıyla birlikte gitmişlerdi. Aileye sormuşlardı “Ne demek istersiniz?” diye. “Biz bir şey demeye değil, dinlemeye geldik.” demişlerdi. Dinlemek, gerçekten anlamaya çalışmak… Dinlemek… Sıkıntıları ne, sorunları ne? Her şeyden sıyrılarak bunu yapabilmenin çok önemli bir erdem olduğunu düşünüyorum ben. Gençlerle genellikle kötü ilişki kuran insanların çoğunun temel problemi, gençlikte gençliklerini istedikleri gibi yaşayamamalarıdır. Tıpkı çocuk sevmeyen insanların, kendi çocuklarını çok iyi yaşayamadıklarında olduğu gibi.

-Şehir tiyatrolarının yönetiminin bürokratlara devredilmesi üzerine,başkanı olduğunuz İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) adına yaptığınız açıklamada şöyle söylemiştiniz: “Tiyatroyu tiyatrocular yönetir.”. Geçtiğimiz yıldaki o süreçten, bugün şehir tiyatrolarından ihraç edildiğiniz sürece kadarki dönemde tiyatroların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi bak, bu neye benziyor biliyor musun? O kadar çaresiz kalıyorlar ki, sanatı yönetecek bir sanatçı ruhlu insan bulamıyorlar kendi düşüncelerinin içinde. O zaman da ne yapıyorlar? Sanatı zapturap altına almaya çalışıyorlar ve bunu sanattan hiç anlamayan insanların eline vererek yapıyorlar. Bu neye benziyor biliyor musun? Cerrahlar işi bırakıyor. Ameliyat hemşirelerine gidiyorlar, onlar kabul etmiyor. Ondan sonra ameliyathanede çalışan görevliye gidiyorlar, kabul etmiyor. En sonunda iş nereye kadar varıyor biliyor musun? Hani şu ilaç mümessilleri vardır ya, ilaç satarlar çantaları ile doktor doktor dolaşıp. Bir ilaç mümessiline gidiyorlar sonunda ve diyorlar ki “Ya sen ilaçtan milaçtan anlarsın, ameliyata girer misin?” O da teşne, “Girerim.” diyor. Bizler, eğer böyle bakarsak ameliyathanede ameliyata hazır cerrahlarız. Tiyatro böyle bir şeydir ve şu an bizi de bir ilaç mümessiline yönettirmeye çalışıyorlar, yani oraya kim geliyorsa. Çünkü M.Ö. 2500 yılında, toplamda 5 bin yıl önce yazılmış oyunlardan korkuyorlar. O oyunları sansürlemeye falan çalışıyorlar, o kadar acıklı ki durumları. Ama bunu söylediğinde “Beni aşağılayamazsın.” diyor. E nasıl iş, ben anlamadım ki, çözemedim yani? Toplamda 5 bin yıl önce yazılmış oyundan da çekiniyorsun, günümüzde yazılmış oyundan da çekiniyorsun. E biz hiç tiyatro yapmayalım o zaman.“E ben veriyorum parasını.” diyor, “E tamam, ne yapacağız?”. Tiyatro oyunun yazarı neden oyununu yazar? Bir derdi vardır. Neden oturur insan sanat yapar? Neden tuval boyar? Bir derdi vardır, yani bir sıkıntısı vardır, bir çatışması vardır hayatla ilgili, onu dile getirmeye çalışır. Neden oturup roman yazar biri, neden heykel yontar? Sanat dediğin budur, sanatçı da bu dertle yoğrulan adamdır. Belli ki M.Ö. 2500 yılında bir derdi vardı, onu yazdı. Sen oturup düşünsene “5000yıl sonra neden hala aynı derdi yaşatıyorum ben insanlara?” diye. Bir arpa boyu yol kat edemediğini bir düşünüp sorsana “Neden?” diye. Onu sormuyor, “Ben” diyor “Kapatırım bu tiyatroları.”.

-Sanatçıya ve sanata yapılan bütün baskıları, sansürü, sanata müdahaleyi Cumhuriyet ve aydınlanma değerleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorun işte Cumhuriyet ve aydınlanmayla ilgili olduğu için oluyor bu. Maalesef biz Cumhuriyet’i ve aydınlanmayı ülkenin dört bir yanına yayamadık. Yayılmasının önüne geçtiler. 1950 seçimlerinden sonra bu ülkenin aydınlanmaması için, dinden hiç anlamayan insanların iki elinin arasında boğulsun diye yapıldı bütün her şey, dünyadaki güçlü ülkeler tarafından, kendi insanımız tarafından, kendi insanımızın temelsizliği ve aile içi eğitimdeki eksikliği tarafından. Zaten temel problem o olduğu için, bu günlere kadar geldik. İsanların temel problemi, Cumhuriyet ve aydınlanma devriminden nasiplerini alamamış olmalarıdır.

-Geçtiğimiz günlerde önemli bir sanatçımızı kaybettik. Levent Kırca’yla ilgili neler söylemek istersiniz?

LÜAHiç kimse tabi sonsuza kadar yaşamıyor, ölüyor. Levent Ağabey de… Her insanın hayatı bir koşudur, bir maraton. Kiminin maratonu doğduğu gibi biter, kimi doğamaz bile belki de, kimi de belli bir yere kadar yaşayıp ölüyor işte. Levent Ağabey güzel bir koşu koştu. Kendi finishini çok güzel gördü. Tamam hani birtakım maddi zorluklar içerisindeydi, geçmiş güzel günlerini arıyordu falan ama onuruyla durabilmeyi, her şeye rağmen kötülüklerin, yanlışlıkların karşısında olup da dimdik durabilmeyi becerdi. Şimdi Levent Ağabey öldü mü, Levent Kırca ölüp gitti mi hayatımızdan? Barış Manço öldü mü, Kemal Sunal öldü mü, öldüler mi yani? Fiziksel olarak öldüler de onları son hatırlayan insan ölene dek yaşayacaklar. Fiziksel olarak herkes ölüyor zaten.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel, Cenk Bayoğulları, Mert Gezici

Bu röportaj İstanbul Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü yayın organı Hürriyet Meydanı dergisinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.