Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 60

Menderes Çınar: “Erdoğan-Davutoğlu gerilimi kaçınılmaz”

0

Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Menderes Çınar, Erdoğan’ın ‘izleme komitesi’ne ilişkin açıklamaları ve Bülent Arınç’ın çıkışlarıyla gündeme oturan AKP içi gerilimin dinamiklerini yorumladı.

Erdoğan-Davutoğlu gerilimi, Türkiye kamuoyu için alışıldık bir durum değil. Bunu neye bağlıyorsunuz? Neden böyle bir gerilim yaşanıyor?

Bu gerilimin en önemli ve temel nedeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık sistemini geçiş için verdiği mücadele. Bu mücadele aynı zamanda kendi partisi içindeki bir kesimi de kapsıyor. Erdoğan’ın başkanlık talebi kendi partisinin de bir kesiminde revaç bulmuyor.

Başbakan Davutoğlu da başkanlık sistemini istemeyen kesimde mi yer alıyor?

Bu, aslında Davutoğlu’nun kişisel tercihinden bağımsız bir durum. Davutoğlu’nun yerinde başka birisi de olsaydı aynı gerilim yaşanabilirdi. Sonuçta, yetkili ve sorumlu bir başbakan var ve bunun karşısında, aslında sahip olduğunun çok ötesinde yetki kullanmak isteyen ve fiilen başkanlık sistemine geçişi zorlayan bir cumhurbaşkanı var. Bu pozisyonlar üzeirnden gerilimin olmaması mümükün değil.

‘Gerilimler başka konularda da yaşanabilir’

Peki Davutoğlu yerine Erdoğan’ın taleplerine rahatlıkla karşılık verecek bir ismin başbakan olması neden mümkün olmadı?

O kadar düşük profilli birinin partiyi seçime götürmesi mümkün olmazdı. Başbakan olduğu ilk gün Erdoğan’ın memuru olarak algılanacak birinin partiyi 7 Haziran seçimlerine götürmesi ve bu seçimden başarılı çıkma ihtimali çok düşüktü. Bu nedenle başbakanlığa Ahmet Davutoğlu ayarında birisi getirildi. Bu gerilim de göze alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, başkanlık sistemine geçiş için bu gerilimi daha ilk günden göze almıştı. Bedelli askerlik yasasında uç veren gerilim, Hakan Fidan’ın aday adaylığında da tekrar kendini gösterdi ve son olarak ta çözüm süreci ve izleme komitesi tartışmasıyla tavan yaptı. Bu tür gerilimler önümüzdeki dönemde başka konularda da yaşanabilir.

İzleme komitesi demişken, Kürt sorununda çözüm sürecinin sonuna gelindiğini söyleyenler de var. Erdoğan bu tavrıyla çözüm sürecini sonlandırmış mı oldu?

Bu doğru bir yorum değil bence. Erdoğan daha önce de benzer çelişkilere düştü. Bu, çözüm sürecinin bittiği ya da biteceği anlamına gelmez. Erdoğan şu anda seçime ve başkanlık sistemine odaklanmış durumda. Bu süreçte oylarının HDP’ye ya da MHP’ye kaptırmamak için her şeyi söyleyebilir. Hatırlayın, 2011 seçimlerinde de HDP için “sorunun bir parçası” demişti. Ama aradan geçen 4 yılda HDP çözüm sürecinde önemli bir rol üstlendi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde ise Erdoğan partisinin başkanlık sistemine geçiş için gerekli oyu almasını istiyor. Bunun için de HDP’ye oy kaptırmamak için HDP’yi hedef alıyor. Dolmabahçe’de AKP’lilerle HDP’lilerin bir arada fotoğraf vermesini eleştirirken de izleme komitesine karşı çıkarken de temel motivasyonu HDP’nin oy oranının artmasına engel olmak. Öte yandan MHP’ye oy kaptırmamak da Erdoğan’ın bir başka hedefi. 7 Haziran seçimlerine kadar bu söylem devam eder.

Peki, Bülent Arınç- Melih Gökçek gerilimiyle birlikte ‘AKP’de bölünme olur mu?’ sorusu da gündeme geldi. Bazı analistler Süleyman Demirel’in AP’si, Turgut Özal’ın ANAP’ının da dış rekabetle değil, kendi içinden bölünerek küçüldüğünü örnek gösteriyor ve AKP’nin de aynı süreci yaşayabieceğine dikkat çekiyor. Buna katılıyor musunuz?

Katılmıyorum çünkü öncelikle hem AP hem de ANAP, tarihlerinin en güçlü dönemlerinde bölünmediler. İkisi de oy kaybetmeye başladıkları, siyasi güçlerinin zayıfladığı dönemlerde bölündüler.  Oysa AKP şu anda çok güçlü. Böyle bir dönemde AKP’nin bölünebileceğine ihtimal vermiyorum. Kimse bu kadar güçlü bir partiden kolay kolay ayırlmak istemez. Ancak 7 Haziran seçimlerinde önemli bir yenilgi söz konusu olursa bu ihtimal devreye girer.

‘Son sözü kendinin söylemesi Erdoğan için önemli bir motivasyon’

Peki 7 Haziran seçimlerinde AKP Erdoğan’ı başkan yapacak bir oy çokluğuna ulaşırsa ne olur?

O zaman bu gerilim büyük ölçüde düşer. Parti içinde Erdoğan’ın liderliği bir kez daha tescil edilir. Yola bu şekilde devam edilir.

Peki AKP tek başına iktidar olamazsa ne olur?

İşte o  zaman gerilim iyice artar. Erdoğan’ın şimdi geçerli olan sistemdeki yerine razı olması gerekir. Olmazsa Başabakan kim olursa olsun bu gerilim artarak sürer ve yol ayrımına gelinebilir. Ama bütün bunlar için öncelikle seçim sonuçlarını görmek gerekir.

Biraz önce değindiğimiz Erdoğan’ın Davutoğlu ile çelişen ifadelerinden biri de Diaspora konusunda oldu. Davutoğlu “Diaspora bizim diasporamızdır” derken Erdoğan geçen gün “Eyy Diaspora” diye söze başlayarak çok sert ifadeler kullandı. Bu çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz?

Öncelikle şunu söyleyeyim; Davutoğlu zaman zaman bazı ortamlarda duygusal çıkışlar yapıyor. Onun “gönülden gönüle” konuşmak diye bir ifadesi var. Zaman zaman “gönülden gönüle” konuşacağım diye gerçeklikle bağı zayıf olan duygusal çıkışlar yapıyor. Erdoğan ise bu tür çıkışları hesaplayarak yapıyor. Şu anda Diaspora’ya yönelik bir hamleye şu ya da bu nedenle ihtiyaç duymuştur. Tabii bunu söylerken şunu da unutmamak gerekir: Davutoğlu’nu zor durumda bırakmak ve son sözü kendisinin söyleyeceğini bir kez daha göstermiş olmak da Erdoğan için çok önemli bir motivasyon.

Ferda Balancar 26.03.2015

AGOS

Cumhurbaşkanı Erdoğan Galatasaray’ı küme düşürün derse!

0
Yılların tecrübesi O…
Bir futbol adamı.
Ömrünün yarısını Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Anadolu klüpleriyle geçirdi.
Süper yıldızlarla, unutulmaz kulüp yöneticileriyle hep dirsek temasında oldu.
Sahada, kuliste, soyunma odasında yaşanan her şeyden haberi oldu.
Yıllarca seyircilerine görüneni ve kimi zaman da olayların perde arkasının detaylarını verdi.
Her şeyden önce isminin önünde her zaman ”beyefendi” takısı oldu.
Habertürk’ün ünlü spor spikeri Can Küçükyıldırım; futbol dünyasını dobra dobra anlattı.

Spor camiası Aziz Yıldırım’dan korkuyor mu?

Bence bir kısım korku var.
Yıldırım ilk geldiği günlerde tecrübesizdi ama sonra anladı ki bu camiada daha çok sesi çıkan, sert demeç verenin haklı çıkma ihtimali daha yüksek.

Tecrübe onu bu günlere kadar getirdi. O da bu özelliğini geliştirdi. Elbette bir kısım ondan korkuyor.

Dominant yapısını tecrübeyle birleştirince ortaya da zaman zaman korkutucu bir Aziz Yıldırım çıkarıyor.

Fenerbahçe – Beşiktaş derbisinde Emenike’nin formasını çıkarıp, sahayı terk etmesinin affı olabilir mi? 
BENCE ZON DERECE YANLIŞ. AFFI DA YOK.
Emenike bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa takımda kalamaz.
Emenike’nin işi bence bitti.

Taraftarın sevmediği bir ismi yönetim dahi takımda tutamaz. Sezon sonunda satılır diye düşünüyorum.

Emre ve kaleci Volkan; sürekli olayların içindeler. Peki, neden sürekli affediliyorlar? 
Taraftarımızın bir özelliği var.
Agressif olan oyuncuya ihtiyaç duyuyor.
Kaybetse de hırsını gösteren oyuncu istiyor.

Bunun sonucunda da bu rolleri bazıları üstleniyor saha içerisinde. Bunu yorumcular da teşvik ediyor.
Bir Selçuk değil de bir Melo daha çok prim yapıyor mesela galatasaraylı taraftarın gözünde.

Fenerbahçe’de de en hırçın 2 oyuncu kim? Volkan ve Emre…
Kaybetseler de sürekli her olayın içindeler.

Kendilerini saha içerisinde bu takımın temelleri olarak görmeleri bu sonucu ortaya çıkarıyor.
Dolayısıyla kötü de yapsalar taraftar sahipleniyor. Dolayısıyla yönetici de sahipleniyor.

Türk futbolunda paralel yapı var mı? 
Pararlel değil ama çarpık bir yapı var.
Bir hafta önce aynı pozisyona kart gösteren hakem 2 hafta sonra düdük bile çalmıyor.

Paralel değil ama bir standartsızlık bence en büyük sorunumuz özellikle hakemlerimizde bu çok var.

Derbi maçı kaybedip; aynı gece süper lüks araçlarla bara giden futbolcuların bu hareketi taraftara hakaret değil mi? 
En büyük hakaret elbette… Profesyonelliğin de bir sınır var. Futbol aynı zaman bir gönül işi.
Bu işe gönül veren milyonlar o arabaları paraları ekmeklerinden kısıp o oyunculara veriyorlar.

Bu duygu çemberinde futbolcunun yeri de, durması gereken zamanda durması. En azından hissetmiyorsa da empatiyle taraftarını üzmeme adına bara gezmeye tozmaya en azından bir gece ara vermesi…

ÇARŞI, Beşiktaş’tan büyük mü? Kimi zaman takımın önüne geçtikleri söyleniyor! 
Çarşı herkesin sempatisini kazanmış son yılların en büyük sosyal oluşumlarından biri.
Ünü yurt dışına kadar uzanmış.

Beşiktaş ile var oldu ama onsuz da olmuyor artık.
Pratik ve esprili zeka ürünü sözleri pankartları ve gündemi takipleriyle çok öndeler.

Duyarlılar da.
Beşiktaş’tan büyük elbette değiller ama artık onlarsız da olmayacak durumda…


Türk futbolunda şike var mı? Şahit olduğunuz ya da duyduğunuz somut bir olayı paylaşır mısınız? 
Şike yoktur demek yanlış olur. Hatır şikesi mutlaka vardır. Olmaması mümkün değil.

İddiası olmayan takıma yeniliyorsanız ve durumunuz iyi değilse biri ”Şampiyon mu olacaksınız? yapmayın bunu” der mutlaka oyunculara.

İçine maddiyat giren şike olayına rastlamadım ama olmamıştır diyemem elbette.
Kulaktan dolma her zaman duyulur ama gözle görülmeden ya da tanık olunmadan iddiada bulunmak ta çok yanlış bence…

Gülen Cemaati; Aziz Yıldırım’la uğraştı mı? Sizce neden? 
Ben böyle bir şey duymadım.
Yine söylemek lazım kulaktan dolma ya da sebep sonuç ilişkisi kurarak böyle 1000 tane formül bulabilirsiniz ama kanıt var mı?

Bunu yargı tartışıyor. Sayın Duygun Yarsuvat ‘var’ dedi. Ama sorulunca o da sebep sonuç ilişkisiyle durumu aktarıyor.

Bunlar ciddi iddialar ve ancak Devletin yargısı böyle bir şeyin olup olmadığını kaynaklarını kullanarak ortaya çıkarabilir.

Türkiye’de siyasetin futbola etkisi ne ölçüde? Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan; Galatasaray’ı küme düşürün dese, bu gerçekleşir mi? 
Böyle bir şey söz konusu olmaz da olamaz da.
34 haftalık bir maratonda bu çok zor bir olay.

Cumhurbaşkanı Erdoğan veya onunda mertebesine yakın konumdaki siyasilerin bu tür işlerle uğraşmadığını ve uğraşmayacağına inancım tam.

Sonuçta bu büyük takımların hepsinin milyonlarca taraftarı var.
Siyasetçi zaten halkı memnun etmek için var.
Neden bir kısım milyonlar gülerken diğerlerini üzmek istesin?

Üstelik 34 haftalık bir maratonda az çok herkesin fikrinin olduğu bir spor dalında böyle bir şey yapmak da çok zor.

Yerel siyasilerin etkisi diyorsanız elbette vardır.
İl ya da belde takımlarını kullanarak onlara vaatlerde bulunarak oy potansiyelini arttıran belediye başkan adayları vs. olabilir elbette ki var da zaten…

Türk Futbol tarihinde asla unutamadığınız olay hangisi? 
Çocukken aklımda kalan Selçuk Yula’nın Bordeaux’ya attığı gol ve saf dışı bırakması… Galatasaray’ın Neuchatel’i elemesi…

Meslek hayatımdaysa tanık olduğum; Gs’nin Uefa kupasını kaldırması, 2008’de A milli takımın muhteşem zaferleri ve Avrupa’da ilk dörde girmemiz.

Bir de şahit olamadığım ama heyecandan titreyerek izlediğimiz 2002 Dünya Kupsı’nda 3. olduğumuz o sene. Bunlar unutulmazlar benim gözümde…

Ofsaytı bilmeyenden spor spikeri olur mu? Sadece güzel diye spor spikerliği yaptırılan insanlar var? Bu iş bu kadar kolay mı? 
Olmaz elbette….
Bu işi hakkıyla yapan bir kısım var onları tenzii edelim.

Ama bir kısım da var ki izlerken konuya hakimiyeti konusunda emin olamıyorsun.
İnsan ne iş yaparsa yapsın bir hakimiyeti olmalı.

Bu da sadece bilgi birikim ile değil sadece, üstüne koyarak da olması lazım.
Biz de maalesef bazı zamanlarda bu işin ölçüsü kaçıyor.

Bana göre bir işin kadını erkeği değil iyi yapılıp yapılmaması ön planda olmalı. İşin hakkı veriliyor mu?
Dışarıda sadece ‘bu hanım da çok güzel hadi bakalım spor haberlerini bundan izleyelim’ diyen bir kitle de kalmadı pek artık…

Ünlü spor spikeri Emre Tilev’e domuz gribi teşhisi konuldu? Ne söylemek istersiniz? 
Çok geçmiş olsun. Üzüldüm.
Emre de bizim gibi mesleğin her kademesinde çalışmış bu işin emektarı bir isimdir.
İnşallah tez zamanda iyileşir.

Bazı spor programları iyice çığrından çıktı. Ekranda; kavga eden futbolculara kızıp, aynısını stüdyoda yapmak ne yaman çelişkidir? 
3 tip program var bana göre:

Sadece futbolu konuşanlar.
Sadece futbolla birlikte saha içinde ve dışındakileri de kendi ölçülerinde abartmadan konuşanlar.
Bir de futboldan çok saha içi ve dışını yöneticilerin söylediklerini ön planda yorumlayanlar.

Üçüncüsü biraz daha artık bu işin show buısness’ı gibi görülüyor.
Kavga ilgi çekiyor denilerek kavga etmek bunu körüklemek bana çok doğru gelmiyor.

Arada bir işin ölçüsü kaçabilir ama her hafta kavga gürültü oluyorsa program onun üzerine kurulu demektir. Bunu seyredip seyretmemek de insanların elinde sonuçta…

Acun Ilıcalı TV8’i aldı ben dâhil birçoğumuz kovulduk. Acun’dan nefret ediyor musunuz? 
Elbette hayır. Acun her şeyden önce iyi bir arkadaşımdır.
Bizde arkadaşlık bir yerlerde karşılaştığın zaman yıllar geçse de yan yana gelip sohbet etmektir.

Aradaki zaman önemsizdir.
Acun ile hemen hemen aynı dönemlerde muhabir olarak çalıştım spor sektöründe.

Askerde Kütahya’da aynı zaman beraberdik. Üniversite’de aynı bölümdeydik.
Çok burun buruna çalışmadık ama karşılaştığımızda bir samimiyetimiz vardır.

Sonuçta TV8 satılacaksa Acun almasa Mehmet alsa ekonomi, Ahmet alsa yemek kanalı da yapabilirdi.
Herkesin bir hedefi var.
Televizyonculuk böyle bir şey. Kader seni bir yerlere sürüklüyor çoğu zaman.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sizdeki anlamı nedir? 
Akıllı, tecrübeli, lider özellikleri güçlü…

Bülent Arınç ile Melih Gökçek fena kapıştı? Ne oluyor sizce? 
Siyasi kavgalar neden yaşanır neden biter her zaman zaman içerisinde belli olur.
Bu da öyle olacaktır.
Bu kadar tecrübeli iki siyasetçinin elbet bir bildikleri vardır.

Sonuçta hayatı; siyaseti yorumlamakla geçen birçok ismin bile açıklık getiremediği bu konuya ben yorum yapsam abes olur.
Herkes bildiği konuda konuşmalı.
En azından ben böyle düşünüyorum…

Teşekkürler Can Küçükyıldırım

Yavuz Oymak 26.03.2015

Cumhurbaşkanı Erdoğan Galatasaray’ı küme düşürün derse!

0
Yılların tecrübesi O…
Bir futbol adamı.
Ömrünün yarısını Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Anadolu klüpleriyle geçirdi.
Süper yıldızlarla, unutulmaz kulüp yöneticileriyle hep dirsek temasında oldu.
Sahada, kuliste, soyunma odasında yaşanan her şeyden haberi oldu.
Yıllarca seyircilerine görüneni ve kimi zaman da olayların perde arkasının detaylarını verdi.
Her şeyden önce isminin önünde her zaman ”beyefendi” takısı oldu.
Habertürk’ün ünlü spor spikeri Can Küçükyıldırım; futbol dünyasını dobra dobra anlattı.

Spor camiası Aziz Yıldırım’dan korkuyor mu?

Bence bir kısım korku var.
Yıldırım ilk geldiği günlerde tecrübesizdi ama sonra anladı ki bu camiada daha çok sesi çıkan, sert demeç verenin haklı çıkma ihtimali daha yüksek.

Tecrübe onu bu günlere kadar getirdi. O da bu özelliğini geliştirdi. Elbette bir kısım ondan korkuyor.

Dominant yapısını tecrübeyle birleştirince ortaya da zaman zaman korkutucu bir Aziz Yıldırım çıkarıyor.

Fenerbahçe – Beşiktaş derbisinde Emenike’nin formasını çıkarıp, sahayı terk etmesinin affı olabilir mi? 
BENCE ZON DERECE YANLIŞ. AFFI DA YOK.
Emenike bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa takımda kalamaz.
Emenike’nin işi bence bitti.

Taraftarın sevmediği bir ismi yönetim dahi takımda tutamaz. Sezon sonunda satılır diye düşünüyorum.

Emre ve kaleci Volkan; sürekli olayların içindeler. Peki, neden sürekli affediliyorlar? 
Taraftarımızın bir özelliği var.
Agressif olan oyuncuya ihtiyaç duyuyor.
Kaybetse de hırsını gösteren oyuncu istiyor.

Bunun sonucunda da bu rolleri bazıları üstleniyor saha içerisinde. Bunu yorumcular da teşvik ediyor.
Bir Selçuk değil de bir Melo daha çok prim yapıyor mesela galatasaraylı taraftarın gözünde.

Fenerbahçe’de de en hırçın 2 oyuncu kim? Volkan ve Emre…
Kaybetseler de sürekli her olayın içindeler.

Kendilerini saha içerisinde bu takımın temelleri olarak görmeleri bu sonucu ortaya çıkarıyor.
Dolayısıyla kötü de yapsalar taraftar sahipleniyor. Dolayısıyla yönetici de sahipleniyor.

Türk futbolunda paralel yapı var mı? 
Pararlel değil ama çarpık bir yapı var.
Bir hafta önce aynı pozisyona kart gösteren hakem 2 hafta sonra düdük bile çalmıyor.

Paralel değil ama bir standartsızlık bence en büyük sorunumuz özellikle hakemlerimizde bu çok var.

Derbi maçı kaybedip; aynı gece süper lüks araçlarla bara giden futbolcuların bu hareketi taraftara hakaret değil mi? 
En büyük hakaret elbette… Profesyonelliğin de bir sınır var. Futbol aynı zaman bir gönül işi.
Bu işe gönül veren milyonlar o arabaları paraları ekmeklerinden kısıp o oyunculara veriyorlar.

Bu duygu çemberinde futbolcunun yeri de, durması gereken zamanda durması. En azından hissetmiyorsa da empatiyle taraftarını üzmeme adına bara gezmeye tozmaya en azından bir gece ara vermesi…

ÇARŞI, Beşiktaş’tan büyük mü? Kimi zaman takımın önüne geçtikleri söyleniyor! 
Çarşı herkesin sempatisini kazanmış son yılların en büyük sosyal oluşumlarından biri.
Ünü yurt dışına kadar uzanmış.

Beşiktaş ile var oldu ama onsuz da olmuyor artık.
Pratik ve esprili zeka ürünü sözleri pankartları ve gündemi takipleriyle çok öndeler.

Duyarlılar da.
Beşiktaş’tan büyük elbette değiller ama artık onlarsız da olmayacak durumda…


Türk futbolunda şike var mı? Şahit olduğunuz ya da duyduğunuz somut bir olayı paylaşır mısınız? 
Şike yoktur demek yanlış olur. Hatır şikesi mutlaka vardır. Olmaması mümkün değil.

İddiası olmayan takıma yeniliyorsanız ve durumunuz iyi değilse biri ”Şampiyon mu olacaksınız? yapmayın bunu” der mutlaka oyunculara.

İçine maddiyat giren şike olayına rastlamadım ama olmamıştır diyemem elbette.
Kulaktan dolma her zaman duyulur ama gözle görülmeden ya da tanık olunmadan iddiada bulunmak ta çok yanlış bence…

Gülen Cemaati; Aziz Yıldırım’la uğraştı mı? Sizce neden? 
Ben böyle bir şey duymadım.
Yine söylemek lazım kulaktan dolma ya da sebep sonuç ilişkisi kurarak böyle 1000 tane formül bulabilirsiniz ama kanıt var mı?

Bunu yargı tartışıyor. Sayın Duygun Yarsuvat ‘var’ dedi. Ama sorulunca o da sebep sonuç ilişkisiyle durumu aktarıyor.

Bunlar ciddi iddialar ve ancak Devletin yargısı böyle bir şeyin olup olmadığını kaynaklarını kullanarak ortaya çıkarabilir.

Türkiye’de siyasetin futbola etkisi ne ölçüde? Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan; Galatasaray’ı küme düşürün dese, bu gerçekleşir mi? 
Böyle bir şey söz konusu olmaz da olamaz da.
34 haftalık bir maratonda bu çok zor bir olay.

Cumhurbaşkanı Erdoğan veya onunda mertebesine yakın konumdaki siyasilerin bu tür işlerle uğraşmadığını ve uğraşmayacağına inancım tam.

Sonuçta bu büyük takımların hepsinin milyonlarca taraftarı var.
Siyasetçi zaten halkı memnun etmek için var.
Neden bir kısım milyonlar gülerken diğerlerini üzmek istesin?

Üstelik 34 haftalık bir maratonda az çok herkesin fikrinin olduğu bir spor dalında böyle bir şey yapmak da çok zor.

Yerel siyasilerin etkisi diyorsanız elbette vardır.
İl ya da belde takımlarını kullanarak onlara vaatlerde bulunarak oy potansiyelini arttıran belediye başkan adayları vs. olabilir elbette ki var da zaten…

Türk Futbol tarihinde asla unutamadığınız olay hangisi? 
Çocukken aklımda kalan Selçuk Yula’nın Bordeaux’ya attığı gol ve saf dışı bırakması… Galatasaray’ın Neuchatel’i elemesi…

Meslek hayatımdaysa tanık olduğum; Gs’nin Uefa kupasını kaldırması, 2008’de A milli takımın muhteşem zaferleri ve Avrupa’da ilk dörde girmemiz.

Bir de şahit olamadığım ama heyecandan titreyerek izlediğimiz 2002 Dünya Kupsı’nda 3. olduğumuz o sene. Bunlar unutulmazlar benim gözümde…

Ofsaytı bilmeyenden spor spikeri olur mu? Sadece güzel diye spor spikerliği yaptırılan insanlar var? Bu iş bu kadar kolay mı? 
Olmaz elbette….
Bu işi hakkıyla yapan bir kısım var onları tenzii edelim.

Ama bir kısım da var ki izlerken konuya hakimiyeti konusunda emin olamıyorsun.
İnsan ne iş yaparsa yapsın bir hakimiyeti olmalı.

Bu da sadece bilgi birikim ile değil sadece, üstüne koyarak da olması lazım.
Biz de maalesef bazı zamanlarda bu işin ölçüsü kaçıyor.

Bana göre bir işin kadını erkeği değil iyi yapılıp yapılmaması ön planda olmalı. İşin hakkı veriliyor mu?
Dışarıda sadece ‘bu hanım da çok güzel hadi bakalım spor haberlerini bundan izleyelim’ diyen bir kitle de kalmadı pek artık…

Ünlü spor spikeri Emre Tilev’e domuz gribi teşhisi konuldu? Ne söylemek istersiniz? 
Çok geçmiş olsun. Üzüldüm.
Emre de bizim gibi mesleğin her kademesinde çalışmış bu işin emektarı bir isimdir.
İnşallah tez zamanda iyileşir.

Bazı spor programları iyice çığrından çıktı. Ekranda; kavga eden futbolculara kızıp, aynısını stüdyoda yapmak ne yaman çelişkidir? 
3 tip program var bana göre:

Sadece futbolu konuşanlar.
Sadece futbolla birlikte saha içinde ve dışındakileri de kendi ölçülerinde abartmadan konuşanlar.
Bir de futboldan çok saha içi ve dışını yöneticilerin söylediklerini ön planda yorumlayanlar.

Üçüncüsü biraz daha artık bu işin show buısness’ı gibi görülüyor.
Kavga ilgi çekiyor denilerek kavga etmek bunu körüklemek bana çok doğru gelmiyor.

Arada bir işin ölçüsü kaçabilir ama her hafta kavga gürültü oluyorsa program onun üzerine kurulu demektir. Bunu seyredip seyretmemek de insanların elinde sonuçta…

Acun Ilıcalı TV8’i aldı ben dâhil birçoğumuz kovulduk. Acun’dan nefret ediyor musunuz? 
Elbette hayır. Acun her şeyden önce iyi bir arkadaşımdır.
Bizde arkadaşlık bir yerlerde karşılaştığın zaman yıllar geçse de yan yana gelip sohbet etmektir.

Aradaki zaman önemsizdir.
Acun ile hemen hemen aynı dönemlerde muhabir olarak çalıştım spor sektöründe.

Askerde Kütahya’da aynı zaman beraberdik. Üniversite’de aynı bölümdeydik.
Çok burun buruna çalışmadık ama karşılaştığımızda bir samimiyetimiz vardır.

Sonuçta TV8 satılacaksa Acun almasa Mehmet alsa ekonomi, Ahmet alsa yemek kanalı da yapabilirdi.
Herkesin bir hedefi var.
Televizyonculuk böyle bir şey. Kader seni bir yerlere sürüklüyor çoğu zaman.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sizdeki anlamı nedir? 
Akıllı, tecrübeli, lider özellikleri güçlü…

Bülent Arınç ile Melih Gökçek fena kapıştı? Ne oluyor sizce? 
Siyasi kavgalar neden yaşanır neden biter her zaman zaman içerisinde belli olur.
Bu da öyle olacaktır.
Bu kadar tecrübeli iki siyasetçinin elbet bir bildikleri vardır.

Sonuçta hayatı; siyaseti yorumlamakla geçen birçok ismin bile açıklık getiremediği bu konuya ben yorum yapsam abes olur.
Herkes bildiği konuda konuşmalı.
En azından ben böyle düşünüyorum…

Teşekkürler Can Küçükyıldırım

Yavuz Oymak 26.03.2015

Gazeteci Mustafa Hoş, Yavuz Oymak’a Konuştu

0
27 yıldır gazeteci… Meslek hayatının çoğu döneminde; siyasilerle hep karşı karşıya geldi.
Muhalif dendi, kimi zaman ‘hedef seçildi!’

Ak Parti hükümeti döneminde de birçok ‘sınavdan’ geçti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mahkemelik oldu.

Kendi söylediğine göre; yaptığı haberlere en etkili devlet adamları tarafından ‘müdahale girişiminde” bulunuldu ama O geri adım atmadı.

Halen aktif görevde olan Cumhurbaşkanı Erdoğan için; ‘iç savaşı göze aldı. Hesap verecek’ diyecek kadar sivri diili.

Mustafa HOŞ’a sorduk. O da dobra dobra anlattı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile neden ‘kapışıyorsunuz?’ Aranızdaki sorun nedir?

Tayyip Erdoğan gölgesi ile bile kavga edecek bir ruh haline sahip.
Bigboss için dava açması her açıdan saçma.

Yazılan kendi geçmişi. Hem de belge ve kendi yazdırdığı kitaptan alıntılarla desteklenmiş bir kitaptır.
Kendi geçmişine dava açıyor.

Çünkü kendi geçmişinden bile kaçan birisidir.

İstiyor ki hafızasız olunsun.
Sadece kendi söyledikleriyle sınırlı olsun her şey.

Oysa bu ülkenin gerçekleri hafızada saklı.
O yüzden Erdoğan, gazeteci değil vakanüvis istiyor.
Gerçek gazetecilik yapan Erdoğan’la sorun yaşar.
Ve gerçek gazeteci de Erdoğan’la ve onun yönetimi ile sorun yaşamaktan korkmaz.

‘Ben konu mankeni değilim’ diyen bir cumhurbaşkanının sizdeki anlamı nedir?
-Tayyip Erdoğan siyasi, sosyolojik olarak incelendiği kadar patolojik olarak da incelenmeli ve analiz edilmeli.
Yağmur yağmasını bile kendine mal edecek kadar hubris sendromu etkisinde bir siyasetçidir.
13 yıldır tek başına ülkeyi yönetiyor ama bu da yetmiyor.

Her şeye sahip olmak istiyor.

Ve bu her şeyi bir rant olarak görüyor.

Konu mankeni olmaktan korkuyor. Asıl derdi bu.
Ama konu mankeni değil var olan her şeyin sorumlusu olarak hesap verecek.
O günler de çok uzak değil

Muhalif bir kimliğiniz var. ‘Korkmuyor musunuz?’
Muhalif gazeteci olmak çok dert değil ama neye kime muhalif göründüğü kısmı önemli.
27 yıllık gazeteciyim.
Beni marjinal gibi gösterme gayreti var.
Buna itirazım var. Marjinal olan ben değil ülke yönetimini ele geçirmiş olanlardır.
Muhalif gazeteci denilerek işin kolayına kaçılıyor. Kime muhalif olunduğu konuşulamıyor. Çünkü korkuluyor.
Parayı onurundan daha öne koyanlar Erdoğan yönetimini eleştiremiyor gerçeklerini söyleyemiyor. Korku insani bir duygudur.
Olan biten gaddarlığı görünce korkmamak ürpermemek mümkün değil.
İç savaşı kışkırtacak kadar gözü dönmüş, bunun için camide içki içildi, Kabataş gibi yalanları söylemekten çekinmeyen bir yönetim var.

14 yaşında öldürülmüş Berkin’in annesini yuhalatmış bir merhametsizlik elbet ürkütür.
Ben korkunun üstüne gidilerek yenildiğini öğrendim. Hayat bunu bana öğretti.
Cesaretin de bulaşıcı olduğunu biliyorum.

Korkunun üstüne gitmektir cesaret. O yüzden ne kadar korkutulursam o kadar daha çok üstüne giderim. Ekmek gibi su gibi haysiyetsizliğin onursuzluğun tüketildiği bir yerde ‘onurlu kalmaya çalışmak en büyük isyandır’ ve ben adaletsizliğe onursuzluğa ve gazeteciliğin alçaklaştırılmasına isyan ediyorum. Ötesi ne olur umurumda değil.

Son bir iki gündür Cumhurbaşkanı Erdoğan – Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı arasında gerilim var! Ne oluyor sizce?
Kestirmeden söyleyeyim. AKP’nin sonu Fazilet Partisi’nde olanlarla aynı olacak.
Erdoğan’ın sonu Erbakan’dan daha kötü olacak.
Çünkü Erdoğan asla bir Erbakan olamadı. Atatürk ile kıyaslamaları falan tamamen algı yönetimi.

Gerçekte Erbakan bile olamamış bir siyasetçidir Tayyip Erdoğan. Olan bitene buradan bakmak lazım. Erdoğan’ın saray davası ile parti davası çatışıyor. Ki olan biten nüve bile değil.

Erdoğan başkan olamadığı takdirde çok daha keskin ve sert bir çatışma olacak. Çok şey halı altına süpürülüyor. Çünkü AKP hala tam anlamıyla bir kitle partisi değildir. Rant partisidir. Rantın musluğu da hala Erdoğan’da.

Ne zaman ki rant tehlikeye girer yani bu Erdoğan’ın başkan seçilememesidir. İşte ondan sonra AKP’de rant savaşları başlar.

2010 yılında Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ile ilgili iddialar hakkında, o dönem çalıştığınız NTV televizyonunda ‘başsavcıya abluka’ alt yazısını kullandınız ve sonra istifa ettiniz? Ama herkes sizin istifa ettirildiğinizi düşünüyor. Sizi kim istifa ettirdi?
-Abluka kitabımda anlattım olan biteni. Kısaca söyleyeyim yine de. İlhan Cihaner’e baskın yapılması bu ülkenin kırılma anlarından biriydi.

Haksız hukuksuz bir operasyondu. Ben buna “ başsavcıya abluka” dedim.
NTV’nin bu yayını Erdoğan ve Cemaati kızdırdı.
Israrla başlığı değiştirmem istendi.
Ben de bunu yapmayacağımı söyledim.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Erdoğan’ın talimatıyla patronaj düzeyinde tehdit ve telkinlerde bulundu. Yine de vazgeçmedim. Çünkü vazgeçseydim tamamen biat etmiş olacaktım. Akşama kadar başlık aynen kaldı.

Ben NTV’den çıkınca da müdahale edip değiştirildi. Bir daha da NTV’ye gitmedim. Hiç bir telefona da çıkmadım. Kal ayrılma isteklerini de geri çevirdim.

Hala kovuldu deniyor. Böyle bir konuda kovulmak da bir şeydir. Ama ben kovulmadan tavrımı net bir şekilde gösterdim.
Abluka medyanın biat dönemecidir.
Ben biat etmedim biat edenler hesabını versin.
Bugün olsa ödediğim ağır bedellere rağmen yine aynı şeyi hiç düşünmeden yaparım.

Kürt sorunu diye bir şey var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre yok!
Türkiye’de Kürt sorunu da vardır. Erdoğan sorunu da. Bu paradoksal bir durumdur. Erdoğan Kürt sorunu benim sorunum da demişti.
Erdoğan ‘iyi oyuncudur  ‘Bigboss’u okuyanlar bunun anlamını bilir.

Bu seçimde sizce; HDP barajı geçer mi?
HDP’nin barajı geçme durumu var. Ama bu sadece bir seçim stratejisi ile açıklanacak bir durum değil.
30 küsür yıldır süren bir iç savaşın çok boyutlu ele alınması lazım.

Ben Erdoğan gibi bir siyasetçiye Kürt sorununun çözülmesini bırakmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü memleket meselesi önceliği değil

PKK silah bırakır mı? Neden?
-Silah bırakma demek barış yapılması anlamına gelir. Türkiye bu aşamada mı bilmiyoruz.
Barış görüşmeleri adı altında hangi pazarlıklar yürütülüyor onu bilmiyoruz.

Tamamen bir gizem ve esrarengizlik var. Ben bir gazeteci olarak ne görüşülüyor ne pazarlıklar yapılıyor bilmek istiyorum.

Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmış her şey sorunludur. Çünkü halet-i ruhiyesi anlık değişen bir yapısı var. Kürt sorunu böyle bir ruh haliyle çözülmez daha da kronikleşir.

Dolmabahçe mutabakatı ve Abdullah Öcalan’ın mektubunun; barış sürecine katkısını nasıl görüyorsunuz?
Barış süreci deniyor ama ne yapılıyor bilinmiyor. Erdoğan milliyetçi oylara oynamayı alışkanlık yaptı.2010 anayasa referandumu ve 2011 seçimlerinde de yaptı aynı şeyi. Masaya oturduğu Kürtler’e saldırarak oy topladı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi Diyarbakır’da “megrii megri” ağıtı söyledi.
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, hükümete ‘küstü mü?’
Erdoğan, Abdullah Gül ile olan biten için “kardeşlik hukuku” der. Oysa ortada bir kardeşlik hukuku yoktur iki taraf için.

Abdullah Gül aday olmasın diye görev süresi bitiminden bir gün önce kongre toplayarak Abdullah Gül’ü safdışı bıraktı. Nasıl kardeşlik ama.

Erdoğan, Gül’ü Danıştay’ın 146.yıldönümü törenlerinde bitirdi aslında. Herkes Metin Feyzioğlu ile tartışmaya odaklandı. Ama orada büyük bir kurgu vardı.

Erdoğan bile bile o tartışmayı başlattı. Hedef Abdullah Gül’dü. Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ı oturduğu yerden kaldırarak toplantıdan çıkardı.

Ve burada bu davanın “lideri benim” mesajı verdi. Gül, bunu göremedi. Erdoğan’ın peşinden çıktı. Kalsaydı liderlik yarışı meydan okumasına karşılık verecekti, yapamadı.

Ama sonradan kendisine karşı bir oyun olduğunu fark etti. Şimdi fırsat kolluyor rövanş için.

En sevdiğiniz gazeteciler kimlerdir? ‘Özgür gazeteci’ kimdir? Var mıdır?
Kim çıkıp ortaya “ben onurlu gazeteciyim” diyebiliyorsa özgür gazetecidir.
Meslek hayatınıza damga vuran olay hangisidir?
Bu çok uzun mevzu. Çok da şey var. Ama sondan başlayayım “başsavcıya abluka” büyük bir meydan okumadır. Bunu damga sayabilirsiniz
Fuat Avni neden bulunamıyor?
Fuat Avni tek bir kişi değil. Bir dönemin çoklu yapısıdır. Bunu yaratan da AKP ve Erdoğan’dır.

Ben Fuat Avni gibi birisinin fenomen olabilir ama gerçeğin adresi olmasından rahatsızım.

Bu tip kişiler bu ülkede Uğur Mumcu, Abdi İpekçi’lerdi. Geldiğimiz yeri anlayın işte.

Geçek insanlardan kurguya/manipülasyona teslim olma hali.

‘Çok gıcık, itici, soğuk olduğunuzu ve kendinizi bir halt sandığınızı’ iddia edenler var! Öyle misiniz?
-Ne diyeyim ki şimdi.Yok ben iyi biriyim mi demem gerekiyor. İyi bir adam mıyım kötü bir adam mıyım diyenin durduğu yere göre değişir.

Kendi adıma söyleyeceğim sadece kimsenin adamı değilim. Adam olan da zaten kimsenin adamı olmaz.

Gazeteci olmakta kimsenin adamı olmamayı başarmakla olur. Kim nasıl görmek istiyorsa öyle görür. İnsanlar beni sevsin gibi bir derdim yok.

Gerçeğe düşman olan gıcık olduğumu itici olduğumu düşünebilir. Kendimi bir halt sanma durumuna gelince sadece gazeteci sanıyorum.

Onurlu ve vicdanlı bir gazeteci refleksi gösteriyorum. Yani basit ve sıradan bir davranış.

Reddettiklerimin yüzde biri için hayatlarını ve en değer verdiklerini satanlar bana bir laf ederse de karşılığını ağır veririm.

Her şey herkesin gözü önünde oluyor. Ne unuturum ne unuttururum.

Flash Tv’nin haberciliği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Flash Tv Entertainmentin hakkını veriyor.
Ana medya olduğunu söyleyip gerçeği karartanlar ve habere ihanet edenler kadar zarar verdiğini de düşünmüyorum.

Tek bir cevap hakkınız var: Şuanda en çok kimle röportaj yapmak istersiniz?
Subcomandante Marcos

Öyle bir şey söyleyin ki; gençler gazeteci olmak istesin?
Cesaret de bulaşıcıdır. Ve ‘Onur en yıkıcı isyandır.’

Teşekkürler Mustafa HOŞ…

Gazeteci Mustafa Hoş, Yavuz Oymak’a Konuştu

0
27 yıldır gazeteci… Meslek hayatının çoğu döneminde; siyasilerle hep karşı karşıya geldi.
Muhalif dendi, kimi zaman ‘hedef seçildi!’

Ak Parti hükümeti döneminde de birçok ‘sınavdan’ geçti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mahkemelik oldu.

Kendi söylediğine göre; yaptığı haberlere en etkili devlet adamları tarafından ‘müdahale girişiminde” bulunuldu ama O geri adım atmadı.

Halen aktif görevde olan Cumhurbaşkanı Erdoğan için; ‘iç savaşı göze aldı. Hesap verecek’ diyecek kadar sivri diili.

Mustafa HOŞ’a sorduk. O da dobra dobra anlattı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile neden ‘kapışıyorsunuz?’ Aranızdaki sorun nedir?

Tayyip Erdoğan gölgesi ile bile kavga edecek bir ruh haline sahip.
Bigboss için dava açması her açıdan saçma.

Yazılan kendi geçmişi. Hem de belge ve kendi yazdırdığı kitaptan alıntılarla desteklenmiş bir kitaptır.
Kendi geçmişine dava açıyor.

Çünkü kendi geçmişinden bile kaçan birisidir.

İstiyor ki hafızasız olunsun.
Sadece kendi söyledikleriyle sınırlı olsun her şey.

Oysa bu ülkenin gerçekleri hafızada saklı.
O yüzden Erdoğan, gazeteci değil vakanüvis istiyor.
Gerçek gazetecilik yapan Erdoğan’la sorun yaşar.
Ve gerçek gazeteci de Erdoğan’la ve onun yönetimi ile sorun yaşamaktan korkmaz.

‘Ben konu mankeni değilim’ diyen bir cumhurbaşkanının sizdeki anlamı nedir?
-Tayyip Erdoğan siyasi, sosyolojik olarak incelendiği kadar patolojik olarak da incelenmeli ve analiz edilmeli.
Yağmur yağmasını bile kendine mal edecek kadar hubris sendromu etkisinde bir siyasetçidir.
13 yıldır tek başına ülkeyi yönetiyor ama bu da yetmiyor.

Her şeye sahip olmak istiyor.

Ve bu her şeyi bir rant olarak görüyor.

Konu mankeni olmaktan korkuyor. Asıl derdi bu.
Ama konu mankeni değil var olan her şeyin sorumlusu olarak hesap verecek.
O günler de çok uzak değil

Muhalif bir kimliğiniz var. ‘Korkmuyor musunuz?’
Muhalif gazeteci olmak çok dert değil ama neye kime muhalif göründüğü kısmı önemli.
27 yıllık gazeteciyim.
Beni marjinal gibi gösterme gayreti var.
Buna itirazım var. Marjinal olan ben değil ülke yönetimini ele geçirmiş olanlardır.
Muhalif gazeteci denilerek işin kolayına kaçılıyor. Kime muhalif olunduğu konuşulamıyor. Çünkü korkuluyor.
Parayı onurundan daha öne koyanlar Erdoğan yönetimini eleştiremiyor gerçeklerini söyleyemiyor. Korku insani bir duygudur.
Olan biten gaddarlığı görünce korkmamak ürpermemek mümkün değil.
İç savaşı kışkırtacak kadar gözü dönmüş, bunun için camide içki içildi, Kabataş gibi yalanları söylemekten çekinmeyen bir yönetim var.

14 yaşında öldürülmüş Berkin’in annesini yuhalatmış bir merhametsizlik elbet ürkütür.
Ben korkunun üstüne gidilerek yenildiğini öğrendim. Hayat bunu bana öğretti.
Cesaretin de bulaşıcı olduğunu biliyorum.

Korkunun üstüne gitmektir cesaret. O yüzden ne kadar korkutulursam o kadar daha çok üstüne giderim. Ekmek gibi su gibi haysiyetsizliğin onursuzluğun tüketildiği bir yerde ‘onurlu kalmaya çalışmak en büyük isyandır’ ve ben adaletsizliğe onursuzluğa ve gazeteciliğin alçaklaştırılmasına isyan ediyorum. Ötesi ne olur umurumda değil.

Son bir iki gündür Cumhurbaşkanı Erdoğan – Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı arasında gerilim var! Ne oluyor sizce?
Kestirmeden söyleyeyim. AKP’nin sonu Fazilet Partisi’nde olanlarla aynı olacak.
Erdoğan’ın sonu Erbakan’dan daha kötü olacak.
Çünkü Erdoğan asla bir Erbakan olamadı. Atatürk ile kıyaslamaları falan tamamen algı yönetimi.

Gerçekte Erbakan bile olamamış bir siyasetçidir Tayyip Erdoğan. Olan bitene buradan bakmak lazım. Erdoğan’ın saray davası ile parti davası çatışıyor. Ki olan biten nüve bile değil.

Erdoğan başkan olamadığı takdirde çok daha keskin ve sert bir çatışma olacak. Çok şey halı altına süpürülüyor. Çünkü AKP hala tam anlamıyla bir kitle partisi değildir. Rant partisidir. Rantın musluğu da hala Erdoğan’da.

Ne zaman ki rant tehlikeye girer yani bu Erdoğan’ın başkan seçilememesidir. İşte ondan sonra AKP’de rant savaşları başlar.

2010 yılında Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ile ilgili iddialar hakkında, o dönem çalıştığınız NTV televizyonunda ‘başsavcıya abluka’ alt yazısını kullandınız ve sonra istifa ettiniz? Ama herkes sizin istifa ettirildiğinizi düşünüyor. Sizi kim istifa ettirdi?
-Abluka kitabımda anlattım olan biteni. Kısaca söyleyeyim yine de. İlhan Cihaner’e baskın yapılması bu ülkenin kırılma anlarından biriydi.

Haksız hukuksuz bir operasyondu. Ben buna “ başsavcıya abluka” dedim.
NTV’nin bu yayını Erdoğan ve Cemaati kızdırdı.
Israrla başlığı değiştirmem istendi.
Ben de bunu yapmayacağımı söyledim.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Erdoğan’ın talimatıyla patronaj düzeyinde tehdit ve telkinlerde bulundu. Yine de vazgeçmedim. Çünkü vazgeçseydim tamamen biat etmiş olacaktım. Akşama kadar başlık aynen kaldı.

Ben NTV’den çıkınca da müdahale edip değiştirildi. Bir daha da NTV’ye gitmedim. Hiç bir telefona da çıkmadım. Kal ayrılma isteklerini de geri çevirdim.

Hala kovuldu deniyor. Böyle bir konuda kovulmak da bir şeydir. Ama ben kovulmadan tavrımı net bir şekilde gösterdim.
Abluka medyanın biat dönemecidir.
Ben biat etmedim biat edenler hesabını versin.
Bugün olsa ödediğim ağır bedellere rağmen yine aynı şeyi hiç düşünmeden yaparım.

Kürt sorunu diye bir şey var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre yok!
Türkiye’de Kürt sorunu da vardır. Erdoğan sorunu da. Bu paradoksal bir durumdur. Erdoğan Kürt sorunu benim sorunum da demişti.
Erdoğan ‘iyi oyuncudur  ‘Bigboss’u okuyanlar bunun anlamını bilir.

Bu seçimde sizce; HDP barajı geçer mi?
HDP’nin barajı geçme durumu var. Ama bu sadece bir seçim stratejisi ile açıklanacak bir durum değil.
30 küsür yıldır süren bir iç savaşın çok boyutlu ele alınması lazım.

Ben Erdoğan gibi bir siyasetçiye Kürt sorununun çözülmesini bırakmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü memleket meselesi önceliği değil

PKK silah bırakır mı? Neden?
-Silah bırakma demek barış yapılması anlamına gelir. Türkiye bu aşamada mı bilmiyoruz.
Barış görüşmeleri adı altında hangi pazarlıklar yürütülüyor onu bilmiyoruz.

Tamamen bir gizem ve esrarengizlik var. Ben bir gazeteci olarak ne görüşülüyor ne pazarlıklar yapılıyor bilmek istiyorum.

Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmış her şey sorunludur. Çünkü halet-i ruhiyesi anlık değişen bir yapısı var. Kürt sorunu böyle bir ruh haliyle çözülmez daha da kronikleşir.

Dolmabahçe mutabakatı ve Abdullah Öcalan’ın mektubunun; barış sürecine katkısını nasıl görüyorsunuz?
Barış süreci deniyor ama ne yapılıyor bilinmiyor. Erdoğan milliyetçi oylara oynamayı alışkanlık yaptı.2010 anayasa referandumu ve 2011 seçimlerinde de yaptı aynı şeyi. Masaya oturduğu Kürtler’e saldırarak oy topladı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi Diyarbakır’da “megrii megri” ağıtı söyledi.
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, hükümete ‘küstü mü?’
Erdoğan, Abdullah Gül ile olan biten için “kardeşlik hukuku” der. Oysa ortada bir kardeşlik hukuku yoktur iki taraf için.

Abdullah Gül aday olmasın diye görev süresi bitiminden bir gün önce kongre toplayarak Abdullah Gül’ü safdışı bıraktı. Nasıl kardeşlik ama.

Erdoğan, Gül’ü Danıştay’ın 146.yıldönümü törenlerinde bitirdi aslında. Herkes Metin Feyzioğlu ile tartışmaya odaklandı. Ama orada büyük bir kurgu vardı.

Erdoğan bile bile o tartışmayı başlattı. Hedef Abdullah Gül’dü. Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ı oturduğu yerden kaldırarak toplantıdan çıkardı.

Ve burada bu davanın “lideri benim” mesajı verdi. Gül, bunu göremedi. Erdoğan’ın peşinden çıktı. Kalsaydı liderlik yarışı meydan okumasına karşılık verecekti, yapamadı.

Ama sonradan kendisine karşı bir oyun olduğunu fark etti. Şimdi fırsat kolluyor rövanş için.

En sevdiğiniz gazeteciler kimlerdir? ‘Özgür gazeteci’ kimdir? Var mıdır?
Kim çıkıp ortaya “ben onurlu gazeteciyim” diyebiliyorsa özgür gazetecidir.
Meslek hayatınıza damga vuran olay hangisidir?
Bu çok uzun mevzu. Çok da şey var. Ama sondan başlayayım “başsavcıya abluka” büyük bir meydan okumadır. Bunu damga sayabilirsiniz
Fuat Avni neden bulunamıyor?
Fuat Avni tek bir kişi değil. Bir dönemin çoklu yapısıdır. Bunu yaratan da AKP ve Erdoğan’dır.

Ben Fuat Avni gibi birisinin fenomen olabilir ama gerçeğin adresi olmasından rahatsızım.

Bu tip kişiler bu ülkede Uğur Mumcu, Abdi İpekçi’lerdi. Geldiğimiz yeri anlayın işte.

Geçek insanlardan kurguya/manipülasyona teslim olma hali.

‘Çok gıcık, itici, soğuk olduğunuzu ve kendinizi bir halt sandığınızı’ iddia edenler var! Öyle misiniz?
-Ne diyeyim ki şimdi.Yok ben iyi biriyim mi demem gerekiyor. İyi bir adam mıyım kötü bir adam mıyım diyenin durduğu yere göre değişir.

Kendi adıma söyleyeceğim sadece kimsenin adamı değilim. Adam olan da zaten kimsenin adamı olmaz.

Gazeteci olmakta kimsenin adamı olmamayı başarmakla olur. Kim nasıl görmek istiyorsa öyle görür. İnsanlar beni sevsin gibi bir derdim yok.

Gerçeğe düşman olan gıcık olduğumu itici olduğumu düşünebilir. Kendimi bir halt sanma durumuna gelince sadece gazeteci sanıyorum.

Onurlu ve vicdanlı bir gazeteci refleksi gösteriyorum. Yani basit ve sıradan bir davranış.

Reddettiklerimin yüzde biri için hayatlarını ve en değer verdiklerini satanlar bana bir laf ederse de karşılığını ağır veririm.

Her şey herkesin gözü önünde oluyor. Ne unuturum ne unuttururum.

Flash Tv’nin haberciliği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Flash Tv Entertainmentin hakkını veriyor.
Ana medya olduğunu söyleyip gerçeği karartanlar ve habere ihanet edenler kadar zarar verdiğini de düşünmüyorum.

Tek bir cevap hakkınız var: Şuanda en çok kimle röportaj yapmak istersiniz?
Subcomandante Marcos

Öyle bir şey söyleyin ki; gençler gazeteci olmak istesin?
Cesaret de bulaşıcıdır. Ve ‘Onur en yıkıcı isyandır.’

Teşekkürler Mustafa HOŞ…

Taraftarın kitabı yazıldı!

0

Sadece tribünlerdeki coşkusuyla değil mücadele pratikleri ve toplumsal olaylardaki duyarlılığıyla da adından sıkça söz ettiren Adana Demirsporlu taraftarlar, şimdi de bir kitapla gündemde.

Demirsporlu taraftarlar anılarını yazıya döktü ve kolektif bir emeğin ürünü olarak ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’ kitabını çıkardı. Kitabı derleyen Bilal Nur ve katkı koyanlardan Gencay Sivuk, Kürşat Ağaoğlu ve Mete Serbes’le kitabı, ülkedeki taraftarlığı ve Adana Demirspor’u konuştuk.Demirsporlu taraftarlar anılarını yazıya döktü ve kolektif bir emeğin ürünü olarak ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’ kitabını çıkardı. Kitabı derleyen Bilal Nur ve katkı koyanlardan Gencay Sivuk, Kürşat Ağaoğlu ve Mete Serbes’le kitabı, ülkedeki taraftarlığı ve Adana Demirspor’u konuştuk.

Adana Demirspor’un Adana’da ve il dışında fazlasıyla seveni var. Demirspor’un sevilmesinin nedeni ne? Adana Demirspor senin için ne anlam ifade ediyor?
Bilal Nur:
Adana Demirspor’u şehir çerçevesinde incelersek bu denli sevilmesinin başlıca sebeplerinden biri başarısızlıktır. Kendini tüm Türkiye’ye kanıtlamış fakat uzun bir süredir alt liglerde top koşturan bir takım başarısız oldukça taraftar daha fazla kenetlenmiş, daha fazla sahip çıkmış ve sevmiştir. Burada o dönemki jenerasyonun 7’den 70’e herkese Adana Demirspor’u anlatmasının ve mazisini hatırlatmasının önemi büyüktür. Ülke çapında ise Adana Demirspor’un sevilmesinin tek nedeni taraftarlarıdır. Taraftara duyulan hayranlık, saygı zamanla “Adana Demirspor bu hafta ne yaptı” sorusuna kadar gelebiliyor. Kuşkusuz bunun siyasi olarak da büyük bir etkisi vardır. Kozmopolit bir tribüne sahip olsak da daha çok sol görüşlü bir tribün olarak anılıyoruz. Şuan da Adana Demirspor varsa, hala yaşıyorsa ve büyük bir hayran kitlesine sahipse bu taraftarının sayesindedir.

‘FUTBOL SEVİLİYOR AMA OKUNMUYOR’

Kitap çıkarma fikri nasıl doğdu? Bu fikir ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’e nasıl dönüştü?
Tribünde Bir Ömür kitabını çıkarma fikri aslında okulumu bırakıp bırakmama arasında olduğum bir dönemde ortaya çıktı. Üniversitede yapmış olduğum bir projeden yola çıkarak “bu tribüne yıllarca emek vermiş insanları ve onların hikâyelerini bir araya getirip neden bir kitap haline getirmiyoruz” diye düşündüm ve bunu tribündeki dostlarımla paylaştım. Hepsinin görüşü olumlu oldu ve Eylül ayının başında kitap için hazırlıklara başladık.

Tribüne ömrünü veren insanları tek tek seçmemiz ve ortaya güzel bir projenin çıkmasını istememiz ve listenin belirlenmesi çok uzun bir zamanımızı aldı. Tribün liderlerinden de yardım alarak listeyi oluşturduk ve hazırlıklara başladık. Kitaba yazılarıyla katkı koyanların ne denli mutlu bir şekilde kabul ettikleri gözlerinden anlaşılıyordu. Tüm yazılar elimize ulaştıktan sonra bir kaç hafta da derleme ve düzeltme ile uğraştık, yayınevine yolladık ve kitabımızı yayınladık.

Yazıp çizmenin, kitap okumanın değersizleştirildiği, popüler kültürün dayatıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir fikre destek bulamama ihtimalini hiç düşündünüz mü?
B. N. :
Kitap okuyan kişi sayısının azaldığı bir ülkede futbol ve tribün üzerine kitap yazmışsanız zaten başlı başına elinizi taşın altına koymuşsunuz demektir. Bu ülkede futbol çok seviliyor ama okunmuyor. Bu kitap sadece futbol izleyip televizyon kanallarında da o maçın yorumunu saatlerce izleyen kişilere hitaben yazılmadı. Taşıdığımız değerlerle birlikte bugünlere ne kadar emek ve cefa ile gelindiğini göstermek için yazıldı. Herkes tarafından destek verildi. Çünkü bu tür projelerin desteklenmesi gerekiyordu takım ve tribün açısından. Ayrıca şehir açısından Adana Demirspor taraftarlarıyla ilgili varsa kötü algıyı yıkmak için yazıldı. Bir kişinin dahi fikrini değiştirebildiysek onu kazanmış biz de başarmışızdır.

Genel bir algı var. Taraftar, tuttuğu takım dışında bir şeyle ilgilenmez, duyarsızdır. Bu ne kadar doğru? Bu kitap bu algıya da bir cevap diyebilir miyiz?
B. N. :
Bunu algıyı kabul etmiyoruz. Hele ki Adana Demirspor taraftarları için hiç kabul etmiyoruz. Kitap içerisinde bu soruya karşılık olaylar geçiyor.

‘HOLİGANLAR SADECE KAVGA ETMİYOR’

Kitaptan tribünlere geçersek Passolig uygulaması, 6222 yasası, pankart, davul vb. yasakları mevcut. Bunları nasıl değerlendiriyorsun?
B. N. : 
Passolig uygulaması başlı başına bir rezalet ürünü. Tribüne giren insanların fişleme ile karşı karşıya kaldığı, en ufak bir şeyde bilgilerin sızdırılma ihtimalinin olduğu, tamamıyla Türkiye’de tribün kültürünü bitirmek için yapılmış bir uygulama. 6222 sayılı kanun ise spor ve tribünün üzerinden alınan kararların kimsenin görüşü alınmadan hayata geçirilmesi ve oluşan herhangi bir olayda ‘Taraftar dernekleri, bu kanunun amacına aykırı faaliyette bulunamaz’ ibaresinin olması tribünü tamamıyla ele geçirdiğinin kanıtıdır.
Pankart yasağı ise ayrı bir komedi. Ülkenin her tarafında taraftar grupları statlarında istedikleri yere pankartlarını asıyorlar. Ama gelin görün ki Adana’da emniyetin aldığı karar üzerine biz asamıyoruz. Neden? Pankart asılırsa pankartın arkasında oturan insanlar maçı seyredemezlermiş! Bu çok komik bir bahane ve acizliğin bir göstergesi. Bu tip durumlara, Passolig’e, 6222 sayılı kanuna ve yasaklara karşı tüm taraftarların bir olup karşı çıkması ve duruşunu hiç bozmadan mücadeleye devam ettirmeleri gerekiyor. Bir olursan karşında hiçbir güç, kuvvet duramaz!

Sen de bir anınla bu kitapta yer alıyorsun. Bu kitap ne anlam ifade ediyor?
Gencay Sivuk: 
Hepimiz Adana Demirspor adında ortak bir sevdada buluşsak da, bu sevdanın herkes için anlamı farklı. Bu anlamda kitapta bu sevdanın insanların hayatlarında ne gibi yeri olduğu anlatılıyor. Belki ismi “Tribünde Bir Ömür” ama içerisinde sevinçler, hayal kırıklıkları, aşklar, emekler, çileler, kısacası hayatın ta kendisi var. Başka bir ifadeyle de kitap tribünde yaşanılanları değil de tribünle hayatın ortak noktalarından kesitler sunuyor.

Mete Serbes: Adana Demirspor adının geçtiği projelerin %99’unda taraftarın imzasını görebilirsiniz. Bu kitapta o projelerden birisi. Böyle bir projenin içerisinde yer almak, benim için onurların da onuru. Geçmişi hiç unutmamak adına, kitaplığın en üstünde duracak bu kitap. Çünkü bu kitap; karda kışta köylere ve ilçelere yapılan deplasman, kırık camlı otobüste üşümek, bir tabak çorbayı paylaşmak ve bir arkadaşın omzuna yaslanmaktır. Bu kitap, Adana Demirspor taraftarıdır.

Kürşat Ağaoğlu: Kitapta amaçlanan tribünlerin dışına çıkabilmek, toplumdaki taraftara bakış açısını farklılaştırmak, bizim tabirimizle ‘Darkside of the Moon’ nun aydınlık kısımlarını da gösterebilmektir. Bu ‘holigan çocukların’ dostluklarının, paylaşımlarının medyaya yansıyan ‘vahşi tavırları’ndan farklı olduğunu anlatmaktır. Kitabı okuyanların başarılı ya da başarısız bulmasından daha çok tribünlerin farkına varılması daha önemli. İçimizdeki ressamların sadece boya yapmadıklarını diğer insanlarında görmesini sağlayacağını umuyorum.

‘YASAKLAR DEMİRSPORLULARI YILDIRAMADI’

Adana Demirspor tribünlerini diğer tribünlerden farklı kılan neler?
K. A. :
Bizim tribünümüz bir orkestradır. Sokağın orkestrasıdır. Bestelerimiz ve pankartlarımız Türkiye’de belirli bir yere sahip. Üreten bir yapımız var. Takım üzerindeki etkimiz teknik direktöre oyuncu değişikliği yaptırıp maçı kazandıracak büyüklüktedir. Tribünü oluşturan ‘kemik tayfa’ dediğimiz kişi sayısının fazla olması, birikimlerimizi birbirimize iyi aktarabilmemiz, birbirimizi iyi tanımamız ve bağlarımızın kuvvetli oluşu bizi diğer tribünlerden farklı kılan en büyük etkenlerdendir.

Türkiye’de “tribün kültürü” ne durumda? Adana Demirspor tribünleri burada nereye oturuyor?
G. S. :
6222 sayılı yasa ve son olarak da Passolig çıktıktan sonra ülkedeki tribün kültürü iyice dibe vurdu. Eğer 3-4 yıl öncesine kadar ülkenin herhangi bir stadında bir kaç maça bile geldiyseniz bu farkı rahatlıkla görebilirsiniz. Yasaklar, futbolu ve tribünleri çıkmaza soktu. İnsanların tutkusunu baltaladı. Adana Demirspor tribünleri olarak ister istemez biz de yasaklardan etkilendik. Yasaklar yüzünden el emeği pankartlarımızı stadımıza asamıyoruz. Ama ülke geneline baktığımızda hala çok iyi durumda olduğumuzu görüyorum. Maç günleri 5 Ocak Stadı’nın çevresi ve tribünleri kasvetli, soğuk ortam yerine 2000’lerin başındaki ateşli futbol aşkını yansıtıyor. Süper Lig yolundaki istikrarımızın da ötesinde büyüyen bir taraftar kitlemiz var. 20 yıldır Süper Lig’den uzak olmamızın sanırım en iyi yönü tribünlerimiz skordan çok armaya aşık olmasına, tutkusunu ve geleneğini kaybetmemesine yol açtı.

Endüstriyel futbol takım-taraftar arasına engeller koyuyor. Bir de üstüne gurbette yaşıyorsun. Gurbette Adana Demirsporlu olmak nasıl bir duygu?
M. S. :
Herhangi bir takımın taraftarlığını yapmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Endüstriyel futbolun tepeden inme getirdiği kurallar ve taraftarların fikirlerine başvurulmadan alınan kararlar büyük bir kargaşaya neden oluyor. Bu kargaşanın üzerine, birde gurbette sevdana sahip çıkabilmek oldukça dikenli bir yola girmek demek. Adana Demirspor’u gurbette sen temsil ediyorsun mesela. Söylenecek sözleri sen söylüyorsun kilometrelerce ötede. Adana Demirspor adına konuşuyorsun gurbet ellerde. Bu tavır, dünyanın en güzel hissi bence.

Utku Gel 24.03.2015

SOL

Taraftarın kitabı yazıldı!

0

Sadece tribünlerdeki coşkusuyla değil mücadele pratikleri ve toplumsal olaylardaki duyarlılığıyla da adından sıkça söz ettiren Adana Demirsporlu taraftarlar, şimdi de bir kitapla gündemde.

Demirsporlu taraftarlar anılarını yazıya döktü ve kolektif bir emeğin ürünü olarak ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’ kitabını çıkardı. Kitabı derleyen Bilal Nur ve katkı koyanlardan Gencay Sivuk, Kürşat Ağaoğlu ve Mete Serbes’le kitabı, ülkedeki taraftarlığı ve Adana Demirspor’u konuştuk.Demirsporlu taraftarlar anılarını yazıya döktü ve kolektif bir emeğin ürünü olarak ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’ kitabını çıkardı. Kitabı derleyen Bilal Nur ve katkı koyanlardan Gencay Sivuk, Kürşat Ağaoğlu ve Mete Serbes’le kitabı, ülkedeki taraftarlığı ve Adana Demirspor’u konuştuk.

Adana Demirspor’un Adana’da ve il dışında fazlasıyla seveni var. Demirspor’un sevilmesinin nedeni ne? Adana Demirspor senin için ne anlam ifade ediyor?
Bilal Nur:
Adana Demirspor’u şehir çerçevesinde incelersek bu denli sevilmesinin başlıca sebeplerinden biri başarısızlıktır. Kendini tüm Türkiye’ye kanıtlamış fakat uzun bir süredir alt liglerde top koşturan bir takım başarısız oldukça taraftar daha fazla kenetlenmiş, daha fazla sahip çıkmış ve sevmiştir. Burada o dönemki jenerasyonun 7’den 70’e herkese Adana Demirspor’u anlatmasının ve mazisini hatırlatmasının önemi büyüktür. Ülke çapında ise Adana Demirspor’un sevilmesinin tek nedeni taraftarlarıdır. Taraftara duyulan hayranlık, saygı zamanla “Adana Demirspor bu hafta ne yaptı” sorusuna kadar gelebiliyor. Kuşkusuz bunun siyasi olarak da büyük bir etkisi vardır. Kozmopolit bir tribüne sahip olsak da daha çok sol görüşlü bir tribün olarak anılıyoruz. Şuan da Adana Demirspor varsa, hala yaşıyorsa ve büyük bir hayran kitlesine sahipse bu taraftarının sayesindedir.

‘FUTBOL SEVİLİYOR AMA OKUNMUYOR’

Kitap çıkarma fikri nasıl doğdu? Bu fikir ‘Adana Demirspor – Tribünde Bir Ömür’e nasıl dönüştü?
Tribünde Bir Ömür kitabını çıkarma fikri aslında okulumu bırakıp bırakmama arasında olduğum bir dönemde ortaya çıktı. Üniversitede yapmış olduğum bir projeden yola çıkarak “bu tribüne yıllarca emek vermiş insanları ve onların hikâyelerini bir araya getirip neden bir kitap haline getirmiyoruz” diye düşündüm ve bunu tribündeki dostlarımla paylaştım. Hepsinin görüşü olumlu oldu ve Eylül ayının başında kitap için hazırlıklara başladık.

Tribüne ömrünü veren insanları tek tek seçmemiz ve ortaya güzel bir projenin çıkmasını istememiz ve listenin belirlenmesi çok uzun bir zamanımızı aldı. Tribün liderlerinden de yardım alarak listeyi oluşturduk ve hazırlıklara başladık. Kitaba yazılarıyla katkı koyanların ne denli mutlu bir şekilde kabul ettikleri gözlerinden anlaşılıyordu. Tüm yazılar elimize ulaştıktan sonra bir kaç hafta da derleme ve düzeltme ile uğraştık, yayınevine yolladık ve kitabımızı yayınladık.

Yazıp çizmenin, kitap okumanın değersizleştirildiği, popüler kültürün dayatıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir fikre destek bulamama ihtimalini hiç düşündünüz mü?
B. N. :
Kitap okuyan kişi sayısının azaldığı bir ülkede futbol ve tribün üzerine kitap yazmışsanız zaten başlı başına elinizi taşın altına koymuşsunuz demektir. Bu ülkede futbol çok seviliyor ama okunmuyor. Bu kitap sadece futbol izleyip televizyon kanallarında da o maçın yorumunu saatlerce izleyen kişilere hitaben yazılmadı. Taşıdığımız değerlerle birlikte bugünlere ne kadar emek ve cefa ile gelindiğini göstermek için yazıldı. Herkes tarafından destek verildi. Çünkü bu tür projelerin desteklenmesi gerekiyordu takım ve tribün açısından. Ayrıca şehir açısından Adana Demirspor taraftarlarıyla ilgili varsa kötü algıyı yıkmak için yazıldı. Bir kişinin dahi fikrini değiştirebildiysek onu kazanmış biz de başarmışızdır.

Genel bir algı var. Taraftar, tuttuğu takım dışında bir şeyle ilgilenmez, duyarsızdır. Bu ne kadar doğru? Bu kitap bu algıya da bir cevap diyebilir miyiz?
B. N. :
Bunu algıyı kabul etmiyoruz. Hele ki Adana Demirspor taraftarları için hiç kabul etmiyoruz. Kitap içerisinde bu soruya karşılık olaylar geçiyor.

‘HOLİGANLAR SADECE KAVGA ETMİYOR’

Kitaptan tribünlere geçersek Passolig uygulaması, 6222 yasası, pankart, davul vb. yasakları mevcut. Bunları nasıl değerlendiriyorsun?
B. N. : 
Passolig uygulaması başlı başına bir rezalet ürünü. Tribüne giren insanların fişleme ile karşı karşıya kaldığı, en ufak bir şeyde bilgilerin sızdırılma ihtimalinin olduğu, tamamıyla Türkiye’de tribün kültürünü bitirmek için yapılmış bir uygulama. 6222 sayılı kanun ise spor ve tribünün üzerinden alınan kararların kimsenin görüşü alınmadan hayata geçirilmesi ve oluşan herhangi bir olayda ‘Taraftar dernekleri, bu kanunun amacına aykırı faaliyette bulunamaz’ ibaresinin olması tribünü tamamıyla ele geçirdiğinin kanıtıdır.
Pankart yasağı ise ayrı bir komedi. Ülkenin her tarafında taraftar grupları statlarında istedikleri yere pankartlarını asıyorlar. Ama gelin görün ki Adana’da emniyetin aldığı karar üzerine biz asamıyoruz. Neden? Pankart asılırsa pankartın arkasında oturan insanlar maçı seyredemezlermiş! Bu çok komik bir bahane ve acizliğin bir göstergesi. Bu tip durumlara, Passolig’e, 6222 sayılı kanuna ve yasaklara karşı tüm taraftarların bir olup karşı çıkması ve duruşunu hiç bozmadan mücadeleye devam ettirmeleri gerekiyor. Bir olursan karşında hiçbir güç, kuvvet duramaz!

Sen de bir anınla bu kitapta yer alıyorsun. Bu kitap ne anlam ifade ediyor?
Gencay Sivuk: 
Hepimiz Adana Demirspor adında ortak bir sevdada buluşsak da, bu sevdanın herkes için anlamı farklı. Bu anlamda kitapta bu sevdanın insanların hayatlarında ne gibi yeri olduğu anlatılıyor. Belki ismi “Tribünde Bir Ömür” ama içerisinde sevinçler, hayal kırıklıkları, aşklar, emekler, çileler, kısacası hayatın ta kendisi var. Başka bir ifadeyle de kitap tribünde yaşanılanları değil de tribünle hayatın ortak noktalarından kesitler sunuyor.

Mete Serbes: Adana Demirspor adının geçtiği projelerin %99’unda taraftarın imzasını görebilirsiniz. Bu kitapta o projelerden birisi. Böyle bir projenin içerisinde yer almak, benim için onurların da onuru. Geçmişi hiç unutmamak adına, kitaplığın en üstünde duracak bu kitap. Çünkü bu kitap; karda kışta köylere ve ilçelere yapılan deplasman, kırık camlı otobüste üşümek, bir tabak çorbayı paylaşmak ve bir arkadaşın omzuna yaslanmaktır. Bu kitap, Adana Demirspor taraftarıdır.

Kürşat Ağaoğlu: Kitapta amaçlanan tribünlerin dışına çıkabilmek, toplumdaki taraftara bakış açısını farklılaştırmak, bizim tabirimizle ‘Darkside of the Moon’ nun aydınlık kısımlarını da gösterebilmektir. Bu ‘holigan çocukların’ dostluklarının, paylaşımlarının medyaya yansıyan ‘vahşi tavırları’ndan farklı olduğunu anlatmaktır. Kitabı okuyanların başarılı ya da başarısız bulmasından daha çok tribünlerin farkına varılması daha önemli. İçimizdeki ressamların sadece boya yapmadıklarını diğer insanlarında görmesini sağlayacağını umuyorum.

‘YASAKLAR DEMİRSPORLULARI YILDIRAMADI’

Adana Demirspor tribünlerini diğer tribünlerden farklı kılan neler?
K. A. :
Bizim tribünümüz bir orkestradır. Sokağın orkestrasıdır. Bestelerimiz ve pankartlarımız Türkiye’de belirli bir yere sahip. Üreten bir yapımız var. Takım üzerindeki etkimiz teknik direktöre oyuncu değişikliği yaptırıp maçı kazandıracak büyüklüktedir. Tribünü oluşturan ‘kemik tayfa’ dediğimiz kişi sayısının fazla olması, birikimlerimizi birbirimize iyi aktarabilmemiz, birbirimizi iyi tanımamız ve bağlarımızın kuvvetli oluşu bizi diğer tribünlerden farklı kılan en büyük etkenlerdendir.

Türkiye’de “tribün kültürü” ne durumda? Adana Demirspor tribünleri burada nereye oturuyor?
G. S. :
6222 sayılı yasa ve son olarak da Passolig çıktıktan sonra ülkedeki tribün kültürü iyice dibe vurdu. Eğer 3-4 yıl öncesine kadar ülkenin herhangi bir stadında bir kaç maça bile geldiyseniz bu farkı rahatlıkla görebilirsiniz. Yasaklar, futbolu ve tribünleri çıkmaza soktu. İnsanların tutkusunu baltaladı. Adana Demirspor tribünleri olarak ister istemez biz de yasaklardan etkilendik. Yasaklar yüzünden el emeği pankartlarımızı stadımıza asamıyoruz. Ama ülke geneline baktığımızda hala çok iyi durumda olduğumuzu görüyorum. Maç günleri 5 Ocak Stadı’nın çevresi ve tribünleri kasvetli, soğuk ortam yerine 2000’lerin başındaki ateşli futbol aşkını yansıtıyor. Süper Lig yolundaki istikrarımızın da ötesinde büyüyen bir taraftar kitlemiz var. 20 yıldır Süper Lig’den uzak olmamızın sanırım en iyi yönü tribünlerimiz skordan çok armaya aşık olmasına, tutkusunu ve geleneğini kaybetmemesine yol açtı.

Endüstriyel futbol takım-taraftar arasına engeller koyuyor. Bir de üstüne gurbette yaşıyorsun. Gurbette Adana Demirsporlu olmak nasıl bir duygu?
M. S. :
Herhangi bir takımın taraftarlığını yapmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Endüstriyel futbolun tepeden inme getirdiği kurallar ve taraftarların fikirlerine başvurulmadan alınan kararlar büyük bir kargaşaya neden oluyor. Bu kargaşanın üzerine, birde gurbette sevdana sahip çıkabilmek oldukça dikenli bir yola girmek demek. Adana Demirspor’u gurbette sen temsil ediyorsun mesela. Söylenecek sözleri sen söylüyorsun kilometrelerce ötede. Adana Demirspor adına konuşuyorsun gurbet ellerde. Bu tavır, dünyanın en güzel hissi bence.

Utku Gel 24.03.2015

SOL

Mehtap Altan ile İmgenâr Sokağı’nda Söyleşi

Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisinin 15. sayısında yayınlanan Mehtap Altan söyleşisini edebiyathaberleri.com olarak internet ortamında ilk kez okurla paylaşıyoruz.

Gülnâre adlı öykünüzde “Doğru ya! Hayat başkalarının acılarını ezberleyip, kendi umutlarının yol levhasını çizenlerce mânâ kazanmadı mı zaten!” ifadelerine yer veriyorsunuz. İmgenâr Sokağı’nın, ‘bütün hüzünbaz yüreklere’ ithaf edilmiş olduğunu ve kitabınızın editörü Fahri Tuna’nın sizin için ‘hüzün yazarı’yakıştırması yaptığını düşünürsek, eserinizde okurun bir bakımaMehtap Altan’ın acılarını ezberlediğini’ söyleyebilir miyiz?

>>> Mehtap Altan’ın acıları demeyelim de İmgenâr Sokağı’ndaki öykülerin acıyı damıtan yanı diyelim. Zira öykülerimin içinde gerçeklerden aldığım hüzünler olduğu kadar, kurgunun cömert ırmağından aldığım hüzünler de var. Evet, bir bakıma okuyucu öykülerin içindeki acıyı, hüznü ezberliyor bu aşamada. Acıları ezberleyen yanlarımız, umudu saklandığı yerden çıkaracak gücü de kendi içinde besler. Bilirsiniz görmek ile bakmak arasındaki farkı. Bakmak sadece gözlerin şahitliğindeki somut sınırdır! Görmek ise aklın, gözün ve kalbin ruh ile harman olup asıl olana meyletmesidir. Dolayısıyla hüznün anavatanında kulaç atarken, o hüznü iyileştirme çabasının aslında umudun delikanlı duruşunu doğurduğunu görmek çok da zor olmayacaktır. Geriye okuyucunun biraz terlemesi kalıyor…

Öykülerinizin birçoğu sürpriz sonlarla bitiyor. Bütünüyle iyi kaleme alınmış bir metin olan ve insana elinde bir kitap tuttuğunu unutturacak kadar sahici bir anlatıma sahip Gülnâre, bu açıdan belki de en önemli örnek. Öykü okuru şaşırtmalı mıdır ya da sizin böyle bir eğiliminizin olmasının nedenleri nelerdir?

>>> Ben her şeyin bir yazgısı olduğuna inananlardanım. Yazının da yazgısı vardır. Gülnâre adlı öykü kitabım İmgenâr Sokağı, eğer teknik bazı nedenlerden dolayı gecikmiş olmasaydı belki de yazılmayacaktı. Ya da en azından bu kitapta yer almayacaktı. Gülnâre kitaba en son giren ama kitabın içindeki tüm öyküleri kucaklayan bir öykü. Finallerimin çoğu sürpriz sonlarla bitiyor ama bunu özellikle mi yapıyorum; elbette hayır. Şiirin temeli nasıl ilham ile atılıyorsa; öykünün de omuriliği ilhamın sancağı altında ayakta durur. Öykünün başı da sonu da önceden yapmadığım planın yansıması olduğu için müdahale etmeme hakkımı kullanıyorum. Billûr bir ırmağın sesinin kaleminiz ile kalbiniz arasındaki o koyağa sığınması gibi bir şey.

 

Öykü okuru şaşırtmalı mıdır demişsiniz. Bunun açıkçası bir matematiği yok. “Okur şaşırmalı” ya da “Okuru yormamak gerek, onun düşsel metaforu doğrultusunda yazmalıyım!” gibi kaygılar, yazarın duygusal muhasebeden çıkıp matematiksel muhasebeye yönelişini gösterir. Bu da kısır bir yolculuğun göstergesi olur kanaatindeyim. Zira öyküyü de şiiri de duygu besler. Ama şaşırtan öykülerin, okuyucuyu içine alma olasılığının daha çok olduğunu söyleyebilirim…

Öykülerinizde iki ayrı bölümde benzer eleştiriler var. İlkinde “bayram temizliği yapmak istemiştim ruhumda, saltanatını sürdüren tozlara karşı!” derken, bir başka yerde ise “bazılarının, entelektüel olamamışlığın sığlığında boğulduğu hâlde kendinden başka edebiyatçı kabul etmeme kibri yormuştu beni en çok da.” diyorsunuz. Kimdir bu ‘saltanatını sürdüren tozlar’? Nelerin sonucudurlar?

>>> Saltanatını sürdüren tozlar! Düşünüyorum da ne vakit ruhumuzu bayram temizliği ile ödüllendiririz, o vakit üzerimize yapışan tozları görme şansımız olur. Zira kanatlanmaya başladığımız an yalnızlığın şerbeti ile onurlandırıldığımız andır. Kimdir değil, nedir demeli. Egosuna hizmet edenlerden çok, kendi içimizde teslim olduğumuz mânâlar da bazen tozlarını sürer üzerimize. Oturduğu yerden edebiyatını yapanların kekeme çığlıklarına, kendi tembelliğimiz de eklenince ortaya koca bir ironi çıkar! Aslında çözüm, açık olan yolu görememe felsefesinde yatıyor yine. Bakmak ile görmek demiştik. Bakan anlatır, yargılar sadece; görense sorgular, yorumlar, çözüme gider, temizlik yapar! İnanarak çıktığımız hangi yol olursa olsun, mutlaka ara ara tozlardan arınmalıyız. Yoksa tozların saltanatı içimizdeki inancın kıyısında halay çekmeye devam eder. O vakit bakarak değil, göre göre yolculuğumuza devam diyerek…

Öykü kahramanlarımızın sık sık anne ya da babalarından sözler aktardıklarını görüyoruz. Bu bölümler yaşantınızdan aktardığınız gerçek metinler mi yoksa kurgu ürünü mü? Ayrıca, çocukluk ile ilgili pek çok vurgu var. Bu vurgulardan hareketle, öykülerinizde çocukluğunuzdan beslendiğinizi söyleyebilir miyiz?

>>> Bazıları kurgu ama çoğu, çocukluğumun silik duvarlarından kazıya kazıya çıkardığım umutlu kırıntılar! Suskun bir çocukluk geçirdim. Öyle ki yalnız kaldığım anlarda yazmak ne demek bilmediğim dönemlerde beynimin içinde bir konuşma odası oluşturur, oraya bir sürü kelimeler yığardım. Sonra onlar cümleler doğurur, yalnızlığımın gözlerine yol arkadaşı olurlardı. Tabii çocuk iken bu suskunluğun şimdiki öykülerime kan kardeş olacağı hiç aklıma gelmemişti. Bildiğim tek şey; her şeyin bir sebebi olduğudur. Çocukluğumdan beslenen öykülerim, kurgunun döşünden de hüznü sağıyor…

Uçurtmaydık çünkü biz! Kalpleri büyümek cehennemine düşmeden önce, gökyüzüne gelin olmak isteyen rengârenk uçurtmalardık” sözlerinizden hareketle, ‘büyümek cennetini’ inşa etmek mümkün değil midir?

>>> Mümkün olmayan hiçbir şey yok bu hayatta. Belki de sadece ölüme çare yok! Büyümek cehenneminde cayır cayır yanan uçurtmalarımızı belki kurtaramayız. Belki o uçurtmaların ipini tutan avuçlarımız yanmıştır! Belki avucumuzdaki yanık izinin derinliği kalbimizi emzirdikçe susmuşuzdur. Ama… İşte burada başlıyor yine “pes etmemek” dipnotunun önemi. En umutsuz olduğumuz anda bile umudun koynunda uyumak, onun kokusu ile bakış açımızı büyütmek belki de çaredir ‘büyümenin; cennet/cehennem” kargaşasını çözecek olan. Ne dersiniz?..

Öykülerinizdeki gerçekçi evren, bir anda gerçeküstü öğeler ile buluşuyor. Tablonun Sırrı’nda örneğin. Öykü diliniz ve üslubunuz ile gerçeküstü öğeleri birbirine yakın buluyor musunuz?

>>> Bu yazım türüne “Büyülü Gerçekçilik” deniliyor ki Türkiye’de bunun öncüsü Nazlı Eray diye biliyorum. İmgenâr Sokağı’ndaki birçok öyküm, gerçeğin çekirdeğine, gerçeküstü öğelerinin ortak olmasıyla başka bir boyutun lisanını oluşturuyor. Ve bunun akabinde finale okuyucuyu da dâhil edince zengin bir metaforun parçası oluyorsunuz. Evet, öykü dilim ile gerçeküstü öğeleri birbirine yakın bulmamdan kaynaklı bir farklılığı bulacak sanırım İmgenâr Sokağı okuyucuları. Tablonun Sırrı öykümden olumlu geri dönüşler oldu. Hatta hiç resim çizme yeteneği olmayan bana, tablolarımın olup olmadığı soruldu. Zira o öyküde, bir tuvale çizilmemiş bir resmin çığlığını betimledim. Yani bir ressam tarafından çalışılmış, bilindik bir tabloyu anlatmıyorum o öykümde. Kelimelerimle resmettim tablonun damarlarındaki her bir figürü! Ve düşünsenize o öyküyü kaç kişi okursa; o kadar kişi o tabloyu kendi çizmiş olacak dimağlarındaki bakir fırça ile! 

Üzüm Kokusunda Soma Sancısı adlı öykünüzde “Madenci çocuğu demek, güneşe bakarken bile vicdan azabı çekmek demekti. Babası ona yerin altında gizli bir güneş olduğunu, onu ancak madencilerin görebildiğini söylemişti.” diyor anlatıcı ses. Belki de kitabınızdaki en güçlü ifadeler bunlar. Soma’daki gibi felaketler ya da toplumsal sorunlar bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor, yazı serüveninizi nasıl şekillendiriyor?
 

>>> Önce insan olarak etkilenen yanımı susturmak yerine, onun çığlık çığlığa akmasını sağlıyorum hayata bir yazar olarak. Zira toplumsal sorunlara karşı bastırdığımız sesimiz belki de bizi ölü toprağı gibi örten! “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” cümlesinin kanserli yansımasını yok etmek adına, elimden geldiğince toplumsal sorunları işleyen öyküler yazmaya devam edeceğim. Sanatçının derdi olmalı diye düşünüyorum! Derdi olan yazar/şairler toplumsal yaralara yazdıkları ile merhem olma görevini de yerine getirirler. Dolayısıyla öykülerimde toplumsal sorunlara da değinerek bir sorumluluğumu yerine getirdiğimi düşünüyorum. Bu yeterli mi, elbette değil!.. Soma’daki sorunlar bitti mi; hayır. Yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklar, iliklerine dek üşürken onların sesini duymak çabasına hiç düştük mü; hayır… Savaşlar, vahşetler düğün yaparken davetliler hep çocuklar mı olmalı, ölümün duvağına hep çocuklar mı düşmeli!.. Bunların çözümü için birebir o mekân ve ortama gidemiyorsak da kalemimizi götürebilmeliyiz. Bir damla bir damladır diyerek…

Zenginlerin ayrıntıların katili olduğunu söylüyorsunuz. Tablonun Sırrı’nda. Mehtap Altan bu bağlamda ne kadar zengin ya da ne kadar fakirdir?
 

>>> Hakikat ayrıntıların sırrında saklıdır. O ayrıntıların kıyısına kıvrılıp, acının kalbinde uyuyan her insan gibi zenginim; maddiyatın sağladığı ve hayatın ipine sıkı sıkı tutunma yetkisi veren o madeni soğukluğun gölgesine sığınmayacak kadar da fakirim!.. 

Ardıç Kuşu’ndaki Derviş Dede için ‘evindeki kitapların kokusu sanki üzerine sinmişti’ tasvirini yapıyorsunuz. Mehtap Altan’ın üzerine hangi kitapların kokusu sinmiştir? Okuma süreciniz hakkında neler paylaşabilirsiniz?
 

>>> Başucu kitaplarım iletişim/psikoloji türündeki kitaplardır. Doğan Cüceloğlu takip ettiğim ve her kitabını okumaya çalıştığım bir yazar. Hatta bir dönem sahiden de üstüm başım Doğan Cüceloğlu kitapları kokuyordu. “‘Mış Gibi’ Yaşamlar” ve “İçimizdeki Biz” unutamayacağım kitaplarından ikisiydi ama “Savaşçı”sı ile savaşmaya başlamıştım. Türk Edebiyatından Sait Faik Abasıyanık ve Nazan Bekiroğlu, Fransız Edebiyatından Balzac okumayı seviyorum. Çocuk iken de genç iken de şimdi de elime her geçtiğinde okumaktan bıkmadığımJose Mauro De Vasconcelos imzalı Şeker Portakalı’nın yeri ise bende çok ayrı çok… 

Editörünüz sizin için ‘İmge Kraliçesi’ diyor ve paragraf başına dört buçuk imge düştüğü bilgisini veriyor. Mehtap Altan’ın‘imge’ anlayışını aktarabilir misiniz? 

>>> Editörüm Sayın Fahri Tuna “İmge Kraliçesi” diyerek elbette beni mahcup etti ama müdahale de edemedim, zira onun düşünceleri kalbimin başköşesindedir hep. İmge benim örtüm! “İmgenâr” Türkçemizde olmayan bir kelime aslında. Bu kelime benim sanat anlayışımı ve beni özetleyen bir kelime. İmge şiirlerimin, öykülerimin, edebiyat topraklarında göverttiğim her çalışmamın üzerini örten ateşten bir örtü. Ama yakmayan, koruyan, öpen, sarılan… Bazen mânâların üzerini örtmek gerekir! Çünkü kelimeler de üşür, üşütülür. Çünkü kelimeler de korkar, korkutulur. Çünkü kelimeler de öksüz kalır, bırakılır. Belki de bir çeşit zırhtır imge bende, fırtınaların uzamış tırnaklarından öz mânânın kalbini koruyan. Birçok insan gibi farklılık ya da anlaşılmazlığın o çekici yanını doğurmak değil aslında imgeleri kullanış amacım. Hani bir hamur vardır ve o hamuru oluşturan bir maya vardır. İmgeler benim edebiyat hamurumun mayası…

23.03.2015

EDEBİYAT HABERLERİ

Mehtap Altan ile İmgenâr Sokağı’nda Söyleşi

Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisinin 15. sayısında yayınlanan Mehtap Altan söyleşisini edebiyathaberleri.com olarak internet ortamında ilk kez okurla paylaşıyoruz.

Gülnâre adlı öykünüzde “Doğru ya! Hayat başkalarının acılarını ezberleyip, kendi umutlarının yol levhasını çizenlerce mânâ kazanmadı mı zaten!” ifadelerine yer veriyorsunuz. İmgenâr Sokağı’nın, ‘bütün hüzünbaz yüreklere’ ithaf edilmiş olduğunu ve kitabınızın editörü Fahri Tuna’nın sizin için ‘hüzün yazarı’yakıştırması yaptığını düşünürsek, eserinizde okurun bir bakımaMehtap Altan’ın acılarını ezberlediğini’ söyleyebilir miyiz?

>>> Mehtap Altan’ın acıları demeyelim de İmgenâr Sokağı’ndaki öykülerin acıyı damıtan yanı diyelim. Zira öykülerimin içinde gerçeklerden aldığım hüzünler olduğu kadar, kurgunun cömert ırmağından aldığım hüzünler de var. Evet, bir bakıma okuyucu öykülerin içindeki acıyı, hüznü ezberliyor bu aşamada. Acıları ezberleyen yanlarımız, umudu saklandığı yerden çıkaracak gücü de kendi içinde besler. Bilirsiniz görmek ile bakmak arasındaki farkı. Bakmak sadece gözlerin şahitliğindeki somut sınırdır! Görmek ise aklın, gözün ve kalbin ruh ile harman olup asıl olana meyletmesidir. Dolayısıyla hüznün anavatanında kulaç atarken, o hüznü iyileştirme çabasının aslında umudun delikanlı duruşunu doğurduğunu görmek çok da zor olmayacaktır. Geriye okuyucunun biraz terlemesi kalıyor…

Öykülerinizin birçoğu sürpriz sonlarla bitiyor. Bütünüyle iyi kaleme alınmış bir metin olan ve insana elinde bir kitap tuttuğunu unutturacak kadar sahici bir anlatıma sahip Gülnâre, bu açıdan belki de en önemli örnek. Öykü okuru şaşırtmalı mıdır ya da sizin böyle bir eğiliminizin olmasının nedenleri nelerdir?

>>> Ben her şeyin bir yazgısı olduğuna inananlardanım. Yazının da yazgısı vardır. Gülnâre adlı öykü kitabım İmgenâr Sokağı, eğer teknik bazı nedenlerden dolayı gecikmiş olmasaydı belki de yazılmayacaktı. Ya da en azından bu kitapta yer almayacaktı. Gülnâre kitaba en son giren ama kitabın içindeki tüm öyküleri kucaklayan bir öykü. Finallerimin çoğu sürpriz sonlarla bitiyor ama bunu özellikle mi yapıyorum; elbette hayır. Şiirin temeli nasıl ilham ile atılıyorsa; öykünün de omuriliği ilhamın sancağı altında ayakta durur. Öykünün başı da sonu da önceden yapmadığım planın yansıması olduğu için müdahale etmeme hakkımı kullanıyorum. Billûr bir ırmağın sesinin kaleminiz ile kalbiniz arasındaki o koyağa sığınması gibi bir şey.

 

Öykü okuru şaşırtmalı mıdır demişsiniz. Bunun açıkçası bir matematiği yok. “Okur şaşırmalı” ya da “Okuru yormamak gerek, onun düşsel metaforu doğrultusunda yazmalıyım!” gibi kaygılar, yazarın duygusal muhasebeden çıkıp matematiksel muhasebeye yönelişini gösterir. Bu da kısır bir yolculuğun göstergesi olur kanaatindeyim. Zira öyküyü de şiiri de duygu besler. Ama şaşırtan öykülerin, okuyucuyu içine alma olasılığının daha çok olduğunu söyleyebilirim…

Öykülerinizde iki ayrı bölümde benzer eleştiriler var. İlkinde “bayram temizliği yapmak istemiştim ruhumda, saltanatını sürdüren tozlara karşı!” derken, bir başka yerde ise “bazılarının, entelektüel olamamışlığın sığlığında boğulduğu hâlde kendinden başka edebiyatçı kabul etmeme kibri yormuştu beni en çok da.” diyorsunuz. Kimdir bu ‘saltanatını sürdüren tozlar’? Nelerin sonucudurlar?

>>> Saltanatını sürdüren tozlar! Düşünüyorum da ne vakit ruhumuzu bayram temizliği ile ödüllendiririz, o vakit üzerimize yapışan tozları görme şansımız olur. Zira kanatlanmaya başladığımız an yalnızlığın şerbeti ile onurlandırıldığımız andır. Kimdir değil, nedir demeli. Egosuna hizmet edenlerden çok, kendi içimizde teslim olduğumuz mânâlar da bazen tozlarını sürer üzerimize. Oturduğu yerden edebiyatını yapanların kekeme çığlıklarına, kendi tembelliğimiz de eklenince ortaya koca bir ironi çıkar! Aslında çözüm, açık olan yolu görememe felsefesinde yatıyor yine. Bakmak ile görmek demiştik. Bakan anlatır, yargılar sadece; görense sorgular, yorumlar, çözüme gider, temizlik yapar! İnanarak çıktığımız hangi yol olursa olsun, mutlaka ara ara tozlardan arınmalıyız. Yoksa tozların saltanatı içimizdeki inancın kıyısında halay çekmeye devam eder. O vakit bakarak değil, göre göre yolculuğumuza devam diyerek…

Öykü kahramanlarımızın sık sık anne ya da babalarından sözler aktardıklarını görüyoruz. Bu bölümler yaşantınızdan aktardığınız gerçek metinler mi yoksa kurgu ürünü mü? Ayrıca, çocukluk ile ilgili pek çok vurgu var. Bu vurgulardan hareketle, öykülerinizde çocukluğunuzdan beslendiğinizi söyleyebilir miyiz?

>>> Bazıları kurgu ama çoğu, çocukluğumun silik duvarlarından kazıya kazıya çıkardığım umutlu kırıntılar! Suskun bir çocukluk geçirdim. Öyle ki yalnız kaldığım anlarda yazmak ne demek bilmediğim dönemlerde beynimin içinde bir konuşma odası oluşturur, oraya bir sürü kelimeler yığardım. Sonra onlar cümleler doğurur, yalnızlığımın gözlerine yol arkadaşı olurlardı. Tabii çocuk iken bu suskunluğun şimdiki öykülerime kan kardeş olacağı hiç aklıma gelmemişti. Bildiğim tek şey; her şeyin bir sebebi olduğudur. Çocukluğumdan beslenen öykülerim, kurgunun döşünden de hüznü sağıyor…

Uçurtmaydık çünkü biz! Kalpleri büyümek cehennemine düşmeden önce, gökyüzüne gelin olmak isteyen rengârenk uçurtmalardık” sözlerinizden hareketle, ‘büyümek cennetini’ inşa etmek mümkün değil midir?

>>> Mümkün olmayan hiçbir şey yok bu hayatta. Belki de sadece ölüme çare yok! Büyümek cehenneminde cayır cayır yanan uçurtmalarımızı belki kurtaramayız. Belki o uçurtmaların ipini tutan avuçlarımız yanmıştır! Belki avucumuzdaki yanık izinin derinliği kalbimizi emzirdikçe susmuşuzdur. Ama… İşte burada başlıyor yine “pes etmemek” dipnotunun önemi. En umutsuz olduğumuz anda bile umudun koynunda uyumak, onun kokusu ile bakış açımızı büyütmek belki de çaredir ‘büyümenin; cennet/cehennem” kargaşasını çözecek olan. Ne dersiniz?..

Öykülerinizdeki gerçekçi evren, bir anda gerçeküstü öğeler ile buluşuyor. Tablonun Sırrı’nda örneğin. Öykü diliniz ve üslubunuz ile gerçeküstü öğeleri birbirine yakın buluyor musunuz?

>>> Bu yazım türüne “Büyülü Gerçekçilik” deniliyor ki Türkiye’de bunun öncüsü Nazlı Eray diye biliyorum. İmgenâr Sokağı’ndaki birçok öyküm, gerçeğin çekirdeğine, gerçeküstü öğelerinin ortak olmasıyla başka bir boyutun lisanını oluşturuyor. Ve bunun akabinde finale okuyucuyu da dâhil edince zengin bir metaforun parçası oluyorsunuz. Evet, öykü dilim ile gerçeküstü öğeleri birbirine yakın bulmamdan kaynaklı bir farklılığı bulacak sanırım İmgenâr Sokağı okuyucuları. Tablonun Sırrı öykümden olumlu geri dönüşler oldu. Hatta hiç resim çizme yeteneği olmayan bana, tablolarımın olup olmadığı soruldu. Zira o öyküde, bir tuvale çizilmemiş bir resmin çığlığını betimledim. Yani bir ressam tarafından çalışılmış, bilindik bir tabloyu anlatmıyorum o öykümde. Kelimelerimle resmettim tablonun damarlarındaki her bir figürü! Ve düşünsenize o öyküyü kaç kişi okursa; o kadar kişi o tabloyu kendi çizmiş olacak dimağlarındaki bakir fırça ile! 

Üzüm Kokusunda Soma Sancısı adlı öykünüzde “Madenci çocuğu demek, güneşe bakarken bile vicdan azabı çekmek demekti. Babası ona yerin altında gizli bir güneş olduğunu, onu ancak madencilerin görebildiğini söylemişti.” diyor anlatıcı ses. Belki de kitabınızdaki en güçlü ifadeler bunlar. Soma’daki gibi felaketler ya da toplumsal sorunlar bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor, yazı serüveninizi nasıl şekillendiriyor?
 

>>> Önce insan olarak etkilenen yanımı susturmak yerine, onun çığlık çığlığa akmasını sağlıyorum hayata bir yazar olarak. Zira toplumsal sorunlara karşı bastırdığımız sesimiz belki de bizi ölü toprağı gibi örten! “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” cümlesinin kanserli yansımasını yok etmek adına, elimden geldiğince toplumsal sorunları işleyen öyküler yazmaya devam edeceğim. Sanatçının derdi olmalı diye düşünüyorum! Derdi olan yazar/şairler toplumsal yaralara yazdıkları ile merhem olma görevini de yerine getirirler. Dolayısıyla öykülerimde toplumsal sorunlara da değinerek bir sorumluluğumu yerine getirdiğimi düşünüyorum. Bu yeterli mi, elbette değil!.. Soma’daki sorunlar bitti mi; hayır. Yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklar, iliklerine dek üşürken onların sesini duymak çabasına hiç düştük mü; hayır… Savaşlar, vahşetler düğün yaparken davetliler hep çocuklar mı olmalı, ölümün duvağına hep çocuklar mı düşmeli!.. Bunların çözümü için birebir o mekân ve ortama gidemiyorsak da kalemimizi götürebilmeliyiz. Bir damla bir damladır diyerek…

Zenginlerin ayrıntıların katili olduğunu söylüyorsunuz. Tablonun Sırrı’nda. Mehtap Altan bu bağlamda ne kadar zengin ya da ne kadar fakirdir?
 

>>> Hakikat ayrıntıların sırrında saklıdır. O ayrıntıların kıyısına kıvrılıp, acının kalbinde uyuyan her insan gibi zenginim; maddiyatın sağladığı ve hayatın ipine sıkı sıkı tutunma yetkisi veren o madeni soğukluğun gölgesine sığınmayacak kadar da fakirim!.. 

Ardıç Kuşu’ndaki Derviş Dede için ‘evindeki kitapların kokusu sanki üzerine sinmişti’ tasvirini yapıyorsunuz. Mehtap Altan’ın üzerine hangi kitapların kokusu sinmiştir? Okuma süreciniz hakkında neler paylaşabilirsiniz?
 

>>> Başucu kitaplarım iletişim/psikoloji türündeki kitaplardır. Doğan Cüceloğlu takip ettiğim ve her kitabını okumaya çalıştığım bir yazar. Hatta bir dönem sahiden de üstüm başım Doğan Cüceloğlu kitapları kokuyordu. “‘Mış Gibi’ Yaşamlar” ve “İçimizdeki Biz” unutamayacağım kitaplarından ikisiydi ama “Savaşçı”sı ile savaşmaya başlamıştım. Türk Edebiyatından Sait Faik Abasıyanık ve Nazan Bekiroğlu, Fransız Edebiyatından Balzac okumayı seviyorum. Çocuk iken de genç iken de şimdi de elime her geçtiğinde okumaktan bıkmadığımJose Mauro De Vasconcelos imzalı Şeker Portakalı’nın yeri ise bende çok ayrı çok… 

Editörünüz sizin için ‘İmge Kraliçesi’ diyor ve paragraf başına dört buçuk imge düştüğü bilgisini veriyor. Mehtap Altan’ın‘imge’ anlayışını aktarabilir misiniz? 

>>> Editörüm Sayın Fahri Tuna “İmge Kraliçesi” diyerek elbette beni mahcup etti ama müdahale de edemedim, zira onun düşünceleri kalbimin başköşesindedir hep. İmge benim örtüm! “İmgenâr” Türkçemizde olmayan bir kelime aslında. Bu kelime benim sanat anlayışımı ve beni özetleyen bir kelime. İmge şiirlerimin, öykülerimin, edebiyat topraklarında göverttiğim her çalışmamın üzerini örten ateşten bir örtü. Ama yakmayan, koruyan, öpen, sarılan… Bazen mânâların üzerini örtmek gerekir! Çünkü kelimeler de üşür, üşütülür. Çünkü kelimeler de korkar, korkutulur. Çünkü kelimeler de öksüz kalır, bırakılır. Belki de bir çeşit zırhtır imge bende, fırtınaların uzamış tırnaklarından öz mânânın kalbini koruyan. Birçok insan gibi farklılık ya da anlaşılmazlığın o çekici yanını doğurmak değil aslında imgeleri kullanış amacım. Hani bir hamur vardır ve o hamuru oluşturan bir maya vardır. İmgeler benim edebiyat hamurumun mayası…

23.03.2015

EDEBİYAT HABERLERİ

Demirtaş: AKP’deki yarılma Türkiye için hayırlıdır

0

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, AKP’de derinleşen tartışma için “Bütün bu tartışmalar AKP’nin sonunun başlangıcıdır. HDP’nin yaptığı hamleler, Kürt özgürlük hareketinin duruşu, Kobanê zaferi, Sayın Öcalan’ın barış konusundaki kararlı, net tutumu ve çağrıları bu yarılmayı derinleştirmiştir, hızlandırmıştır. Türkiye açısından hayırlı olacaktır” dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Amed’de okunan Newroz mesajında “deklarasyon gereği ilkelerde mutabakatın oluşması ve tarafların görevlerini yerine getirmesi” vurgusu yer aldı. Bir diğer vurgu da “Ortadoğu’da Demokratik Ortak Ev” oldu. Newroz mesajının açıklanmasına çok kısa bir süre kala Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelen “İzleme heyetini uygun bulmuyorum” açıklaması, AKP içerisindeki tartışmanın boyutunu gün yüzüne çıkardı. Erdoğan’a Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, “Kendisi süreçten haberdar. Açıklamayı uygun bulmuyorum” yanıtını verdi. Arınç’ı AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi destekledi. Arınç ile Erdoğan arasındaki tartışmaya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de katıldı.

AKP’de neler oluyor? Öcalan’ın Newroz mesajının anlamı nedir? Ankara nasıl bir mesaj bekliyordu? Öcalan, silahsızlanma için tarih verdi mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yapmak istiyor? Çözüm süreci konusunda muhatap kim? İzleme heyeti kurulacak mı?

Çözüm sürecine dair sorulara HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yanıt verdi.

Demirtaş, hükümet basınında iddia edildiği gibi Öcalan’ın silahsızlanma için kesinlikle bir tarih vermediğinin altını çizdi, “Hükümet kendi niyetini beyan etmiş olabilir” dedi.

İzleme heyeti tartışmalarına ilişkin olarak “Hükümet önce bir Kürt sorunu olup olmadığına karar vermeli” diyen Demirtaş, “Kürt sorunu yoksa İzleme Kurulu gidip neyi izleyecek?” diye sordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çözüm sürecini artık siyasi ranta çeviremediği için öfkelendiği yorumunu yapan Demirtaş, “Çözüm ve barış Erdoğan’ın umurunda değil” dedi.

Demirtaş, AKP’deki tartışma için, “Türkiye için hayırlısıdır” değerlendirmesini yaptı.

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Amed’den İstanbul’a, İzmir’e, 2015’te Newroz alanlarının mesajı neydi?

Newroz, Kürdistan halkı ve Ortadoğu’da ezilen bütün halkları tarafından son 30 yıldır, ama özellikle de 1990’lı yıllardan bu yana bir kurtuluş günü olarak karşılandı, kutlandı. Tarihsel anlamına denk olarak, sadece baharın gelişini şenlik ve şölenlerle karşılamanın çok ötesinde bir direniş ruhunu sembolize eden bir güne dönüştü. 2015 Newrozu da içinde bulunulan siyasi sürece, mücadele dönemine ve halkın beklediği hamleye denk bir motivasyon ve coşkuyla kutlandı. 2013 Newrozu’nda Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın mektubu ile bir sürecin başlamış olması, Newroz’a aynı zamanda Abdullah Öcalan damgasının vurulmasına neden oldu. 2013, 2014 ve 2015 Newrozları sürecin nasıl devam edeceği ve sürecin hamlelerinin ne olacağına dair Sayın Öcalan’ın mesajlarının beklendiği çok özel bir güne dönüşmüş oldu. Amed Newrozu da bu yönüyle bir kez daha bütün Ortadoğu dengelerini sarsabilecek, hesapları altüst edebilecek bir mesaj vermiş oldu. İstikrarlı ve son derece kararlı bir şekilde çok uzun yıllardır Sayın Öcalan’ın halkların birlikte yaşamını, birlikte mücadelesini, birlikte gelecek inşasını öngören paradigması 2015 Newrozu’nda hiç değişmeden çok kararlı bir şekilde bütün dünyaya ilan edilmiş oldu. Ortadoğu’daki güç dengelerinin nasıl şekillenmesi gerektiği veya nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir mesaj verilmiş oldu. Diğer Newrozlar da; hem büyük İstanbul Newrozu, hem de İzmir Newrozu başta olmak üzere Amed Newrozu’nu selamlayan, oradaki mesajı sahiplenildiğini gösteren tarihin en kitlesel Newrozlarına dönüştüğünün fotoğrafıydı.

HDP, HALKLARIN ORTAK EVİ’NİN PARTİSİDİR

Öcalan’ın Newroz mesajın en güçlü yanlarından biri de Ortadoğu’nun Demokratik Ortak Evi vurgusu. Bu ifadenin güncel politikada karşılığı nedir?

HDP; tam da Sayın Öcalan’ın kavramsallaştırdığı Ortadoğu’da Halkların Ortak Evi’nin partisidir. HDP, Türkiye’de bütün kimlik ve inançların birbirine üstünlük ve egemenlik hiyerarşisi dayatmasında bulunmadan bir arada yaşama perspektifinin ve projesinin partileşmiş halidir. Yüzyıllardır devam eden mezhep ve kimlik savaşları, halklar arası yaratılan düşmanlıklar ve son üç yüz yıldır hem ulus devletin ve emperyalizmin müdahaleleri ile iyice kızışan ve kan revan ortamına dönüşen Ortadoğu’da ilaç gibi bir öneridir, kavramsallaştırmadır. Altında çok derin bir felsefe var. Basit ve sıradan bir hümanist yaklaşımla ‘Savaşları bırakalım, dünya barışla dolsun’ söyleminin çok ötesinde tarihselliği de esas alan, Ortadoğu’daki medeniyetlerin gelişimini inceleyip tarihler içerisinde hem din hem mitoloji hem kadın-erkek ilişkisi hem de devlet-toplum ilişkisinin derin bir analizden sonra ortaya çıkardığı kavramdır bu. Sıradan ve ciddiyetsiz yaklaşılırsa bu kavramın önemi anlaşılmaz. Bugün Ortadoğu’daki hem tüm savaşları hem de emperyalizmin müdahalesini ve aynı zamanda neoliberalizmin ekonomik ve kültürel müdahalesini durdurabilecek yegane büyük güçten söz ediyor; ortak ev, ortak yaşam, yeni yaşam. Bütün bunlar partimizin de programını, söylemine yansımıştır. Partimizin de çizgi olarak esas aldığı paradigmanın bir kez daha Sayın Öcalan tarafından kavramsallaştırılmasıdır.

NEWROZ’DA OKUNAN METİN BİR MUTABAKATTIR

Mesajda yer alan “Eşme ruhu” ifadesine TSK’dan yanıt geldi. Bu yanıtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eşme ruhu da, Ortadoğu’da Halkların Ortak Evi kavramsallaştırmasının somut, sembolik, güncel bir çağrışımını ifade etmek üzere mesajda kullanılmıştır. Sayın Öcalan, yüzyıllardır Türk ve Kürt halklarının Ortadoğu’da zaman zaman çatışma, zaman zaman gerilim, zaman zaman kardeşlik, zaman zaman ortaklık üzerine oluşmuş olan bu birlikteliğini bir kez daha eşitler arası bir hukuk çerçevesinde yeniden inşa etmek istiyor. Bunu ancak sorunların çözümünde birlikte hareket ederek başabiliriz, mesajını veriyor. Eşme’de Süleyman Şah Türbesi, YPG güçlerinin desteği, TSK birlikleri ile koordineli hareket etmesi sonucu ancak başarılmış bir operasyondur. Belki niceliği itibariyle çok kapsamlı bir operasyon olmasa bile niteliği itibariyle aslında kırılmış olan Türk-Kürt ilişkilerini tarihselliğinden koparmadan yeniden inşa etmenin sembolü olarak Sayın Öcalan, ele aldı. ‘Sorunları çözmek istiyorsak, Eşme’deki gibi davranmalıyız. Gerekirse siyasi, gerekirse sosyolojik, gerekirse askeri olarak bütün saldırılara karşı halklar birlikte hareket edebilmelidir’ mesajını vermek istiyordu. Aslında bu mesaj İmralı’da tartışırken ve mektup yazılırken, devlet tarafının itirazı olmadı. Bunu herkesin bilmesinde fayda var. Sonuçta Sayın Öcalan’ın mesajı hükümet ve devlet kontrolünden geçmeden Newroz alanına ulaşmıyor. Orada okunan metin bir mutabakattır. Fakat Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı’ndan yana tavır aldığı anlaşılan TSK bu mutabakata bağlı kalmadılar, bu mutabakatı tanımadıklarını ilan etmiş oldular.

SAYIN ÖCALAN KESİNLİKLE BİR TARİH VERMEDİ

Siz bir mutabakat metni olarak tanımlıyorsunuz Sayın Öcalan’ın Newroz mesajını. Ancak mesaj sonrası tartışmalara bakılırsa, Ankara böyle bir mesaj beklemiyor muydu?

Değişik spekülasyonlar yapılıyor. Mektupta Sayın Öcalan, kongre toplanması için bir tarih vermiş de, sonradan çıkarılmış gibi söylentiler var. Bizim heyetimizin İmralı’da yaptığı tartışmada hiçbir şekilde tarih üzerinden konuşulmadı. Sayın Öcalan’ın mektubunda da tarih yoktu. Olsaydı da bizim heyetimizin bunu değiştirme, çıkarma yetkisi yoktur. Bunun herkes tarafından bilinmesi lazım. Sayın Öcalan’ın mektubu nasılsa orijinal hali ile esasına ve mesajlarına tek kelime dahi dokunulmadan Amed’de Newroz meydanında okunmuştur. O ana kadar herhangi bir uzlaşmazlık belirtisi göstermeyen devlet ve hükümet tarafı, Newroz mesajının okunmasına bir iki gün kala aniden Cumhurbaşkanı’nın başlattığı bir tartışma ile aslında metnin devletin tümü ile bir mutabakat sonucu ortaya çıkmadığını ilan etmiş oldular. Dolayısıyla biz karşımızda artık tam olarak kim muhataptır, kimin söylediği süreci bağlar, bütün bunları bu tartışmalar sonucunda görmüş ve netleştirmiş olacağız. Şu anda hükümet kendi sözcüsü aracılığıyla Newroz mesajını olumlu karşıladığını ilan etti. Çünkü hükümetin bilgisi dahilinde gerçekleşti bu çalışmalar. Cumhurbaşkanı da bunu tanımadığını ilan etmiş oldu. Kendi aralarındaki bu çelişki giderilmediği müddetçe de süreçte yeni bir ilerlemenin olması çok zor görünüyor.

Bağlayıcı kim sizce?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın dün de yaptığı açıklamadan da görülüyor ki, ‘Süreci ben başlattım, benim fikrim önemlidir’ noktasında ağırlığını koymaya çalışıyor. Kestirmek zor doğrusu. Bu sıradan bir iç çatışmanın, iç çelişkinin çok ötesinde bir yarılmaya doğru gidiyor. Buradan ne çıkar bizim bunu bugün itibariyle net olarak ifade etmemiz zor.

Neden bu tarih tartışmasını başlattılar?

Hükümet ve devlet kanadı, 15 Nisan’da bir kongre toplanması isteğini belirtmiş olabilirler Sayın Öcalan’a. Bunu bilemiyoruz. Belki de bunu talep ettiler fakat böyle bir yaklaşım ne İmralı görüşmesinde ne de mektupta ortaya çıkmadı. Biz buna tanıklık etmedik. Olsaydı, olduğu gibi biz kamuoyuna aktarırdık. Hükümet kendi temennisini ifade ediyor.

HÜKÜMET KÜRT SORUNUNUN OLUP OLMADIĞINA KARAR VERMELİ

İzleme Heyeti konusunda bir yanda heyette yer alacak isimler basında ayrıntılı olarak yazılırken, diğer yandan Erdoğan, “İzleme Heyeti’ni uygun bulmuyorum” diyor. Çözüm Komisyonu üyesi ve Dolmabahçe’deki basın açıklamasında da yer alan AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, “AK Parti’nin merkezindeki güven duygusunu temsil eden çözümün mimarı bizzat Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyerek İzleme Heyeti’nin iptal olabileceğini açıkladı. İzleme Heyeti konusunda son durum nedir? Kimin gerçeği ifade ediyor?

Sayın Öcalan’la görüşme yapan heyetimizin yaptığı açıklamalar bağlayıcıdır. Elbetteki Cumhurbaşkanı da ‘tek adam’ olma, AKP üzerindeki hegemonik duruşu ve tavrı nedeni ile belirleyici durumdadır. Fakat burada sadece İzleme Heyeti’nin oluşup oluşmaması tartışmalarının çok ötesinde esaslı bir sorun var: Cumhurbaşkanı ‘Kürt sorunu yoktur’ diyor. Bu konu netleşmediği müddetçe, hükümet de meseleye böyle baktığını ya da bakmadığını netleştirmediği müddetçe çözüm sürecinde İzleme Kurulu’nun olup olmaması artık çok anlam ifade etmiyor. İzleme Kurulu gidip neyi izleyecek? Ortada Kürt sorunu yok. Ortada kendi deyimleri ile bir ‘terörist başı’ var ve O’nun meşrulaştırılmaması lazım. ‘Kürt yurttaşların ufak tefek sorunları var, geri kalanı silah meselesidir’ deniyorsa ve hükümet de meseleye böyle bakıyorsa bu iş esastan, işin özünden itibaren ciddi bir kriz ile karşı karşıya kalır. Fakat hükümet eğer ‘Ortada bir Kürt sorunu var ve biz sorunu sosyal, siyasal, ekonomik yönleri ile bu 10 temel başlıkta tartışmaya hazırız’ derse, İzleme Kurulu’nun dahil olması lazım. Hükümet ile İzleme Kurulu konusunda uzlaşma sağlanmıştır. Daha önce de ifade ettik. İki yıldır konuşulan bir konudur. Sayın Öcalan bu konuda ısrarcıdır. ‘İzleme Kurulu, gözlemci heyet huzurunda tartışma ve müzakereyi yapmamız lazım’ diyor. Gelinen noktada en son İmralı görüşmesinin ardından İzleme Kurulu’nun sürece dahil olması kararlaştırılmıştır. İsimler tümüyle netleşmese bile İzleme Kurulu’nun bir sonraki heyet ile birlikte İmralı’ya gitmesi kararlaştırılmıştır. Bu hem heyetimiz hem de hükümet tarafından teyit edilmiştir. Başbakan Yardımcısı Sayın Yalçın Akdoğan, ‘İsimler netleşmemiş olsa da İzleme Kurulu sürece dahil olacak’ demiştir. O nedenle Cumhurbaşkanı’nın müdahalesine kadar bizim belirttiğimiz çerçevede süreç işlemişti ve belli bir noktaya gelmişti.

ERDOĞAN SİYASİ RANT ELDE EDEMEDİĞİ İÇİN ÖFKELİ

Bu müdahaleden sonra ne olur? 

Önümüzde seçim var seçim yokmuş gibi değerlendirmeler yapamayız. Cumhurbaşkanı’nın da seçimi gözeterek, hamlelerini seçim öncesinde yaptığını görmek lazım. Sayın Cumhurbaşkanı’nı öfkelendiren, artık çözüm sürecinden siyasi rant elde edemez konuma gelmiş olmasıdır. Şimdiye kadar sayın Öcalan yaptığı hamlelerle demokratik siyaset alanına katkı sunan bir pozisyondaydı ve AKP çözüm sürecinin siyasi rantını sürekli kendi lehine dönüştürmeye çalışıyordu. Çözüm sürecini yaptığı hamlelerle seçimden güçlü çıkabilmenin gerekçesi haline getirmek istiyordu. Görüşmeleri barış ve çözüm için değil, AKP’yi güçlendirmek ve gücünü korumak için kullanmayı tercih ediyordu. Biz her seçim öncesinde bunun yanlışlığına ve tehlikelerini dikkat çekiyorduk zaten. Bu bizim açımızdan şaşırtıcı bir şey de değildi. AKP çözüm sürecine hep pragmatik politikalarla yaklaştı. Bu seçim öncesinde bunu istismar etmesine izin vermedik. Böylesine ciddi bir meselede bir kez daha halkın umutlarını ve barış beklentilerini kendi siyasi dar çıkarlarına harcamasına izin vermedik. Cumhurbaşkanının öfkesi bundandır. ‘Madem bu işten siyasi olarak bir şey kazanamıyorum, madem başkan olamayacağım, o zaman çözüm sürecinden bana ne!’ deyip rotayı milliyetçiliğe kırmayı tercih etmiştir. Fakat bu klasik bir seçim taktiğinin çok ötesinde stratejik düşüncesinin dışavurumudur aslında.

ÇÖZÜM VE BARIŞ ERDOĞAN’IN UMURUNDA DA DEĞİL

Erdoğan’ın bu yönelimi HDP’yi Meclis dışında bırakmayı da içeriyor mu?

Elbette ki içeriyor. Amaç zaten çözüm sürecinin zora girmesinin vebalini HDP’ye yükleyip, HDP’yi kamuoyunun önünde linç ettirip mümkünse baraj altında bırakmak, parlamentoya sokmamak. Seçim sonrasında kıyamet de kopsa cumhurbaşkanının umurunda değil. O, kendisini başkan yapmaya yetecek kadar vekil kazandıktan sonra, Türkiye’de her yer yangın yerine de dönse, Cumhurbaşkanı’nın umurunda olacağını çok düşünmüyorum. Şu anda O’nun kilitlendiği tek nokta başkan olabilmek ve istediği kadar vekil kazanabilmek. Türkiye halklarının durumu, barış, Kürt sorununun çözümü asla düşüncesinde yok, umurunda da değil.

AKP’DEKİ YARILMA TÜRKİYE İÇİN HAYIRLIDIR

Bu tartışmaların AKP’ye yansımasını da izliyorsunuzdur muhakkak. AKP’de ne oluyor sizce? 

Zaten bu işin böyle gitmeyeceği herkesin tahminiydi. Nerede patlayacak, nasıl olacak? Bunların analizleri zaten yapılıyordu. Biz de AKP’nin bu şekilde götüremeyeceğinin farkındaydık. AKP’de çözüm sürecinin belli bir başarıya ulaşmasını isteyen kişi ve çevreler olabilir. Bunların varlığını da inkar etmemek, hakkını teslim etmek lazım. Öyle olmasaydı zaten çözüm süreci bugüne kadar bu şekilde gelemezdi. Fakat bütünlüklü olarak AKP kurmay zihniyetinin aşağı yukarı Recep Tayyip Erdoğan gibi düşündüğü kanaatindeyim. Kendi içlerinde mutlaka ki bir ayrışma olacak. Bu belki seçim öncesinde ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’ şeklinde toparlanacak bir sürece de dönüşebilir. Kendilerini hızlı bir şekilde toparlayıp bir yarılmanın önüne de geçebilirler. Fakat artık bir AKP’li yazarın da dediği gibi; AKP’nin büğüsü bozulmuştur, vazo kırılmıştır. Bütün bu tartışmalar AKP’nin sonunun başlangıcıdır. HDP’nin yaptığı hamleler, Kürt özgürlük hareketinin duruşu, Kobanê zaferi, Sayın Öcalan’ın barış konusundaki kararlı, net tutumu ve çağrıları bu yarılmayı derinleştirmiştir, hızlandırmıştır. Türkiye açısından hayırlı olacaktır. Bizim için ‘Parçalandılar. Kandil, İmralı, HDP ayrı telden çalıyor. İki maymunu oynuyor’ diyenler, kendi içlerinde paramparça bir duruma geldiler. Bu Türkiye için hayırlı olur.

TAM DA BARIŞA SAHİP ÇIKMA ZAMANI

Çözüm sürecine dair karamsar olduğunuz da yazılıp çiziliyor. Karamsar mısınız gerçekten?

Hükümet cephesine bakınca kimsenin umutlu olması mümkün değil. Fakat ben önceki gün İstanbul Newrozu’nda da belirttim. Cumhurbaşkanı ve hükümet barış istemiyor diye biz savaş çığırtkanlığı yapacak değiliz. Savaş çıksın diye de oturup bekleyecek değiliz. Tam tersine şu anda tam da barış sürecine, Sayın Öcalan’ın başlattığı bu çözüm arayışına daha güçlü sahip çıkmanın zamanıdır. ‘Çözüm sürecini ben başlattım, ben bitiririm’ diyen bir cumhurbaşkanına herkesin ‘Dur’ demesi lazım. Sen bunu bitiremezsin. Çünkü barış süreci toplumun malıdır. Cumhurbaşkanı’nın malı değildir. Mademki biz toplum olarak barışa ihtiyaç duyuyoruz, çözüme ihtiyaç duyuyoruz, o halde cumhurbaşkanı ne kadar tahrik ederse etsin, süreci bozmaya dönük ne kadar hamle yaparsa yapsın bu seçim arifesinde asla barış taleplerinden geri durmamak lazım. Sürece her zamankinden daha fazla sahip çıkmak lazım. Hükümeti de bu noktaya getirmek lazım. Hükümet üzerinde baskı oluşturmak lazım. Çözüm sürecinden vazgeçmemeli. Mutlaka İzleme Kurulu’nun İmralı Adası’na gitmesini ve 10 madde çerçevesinde hükümetin tartışmalara katılmasını sağlamak lazım. Bizim bu noktada müdahaleyi ve mücadeleyi yükseltmemiz lazım. CHP dahil diğer partilerin çözüm sürecine sahip çıkmaları lazım. Tam da onların sürece dahil olması gereken zaman ve dönemdir. Tam da barışa sahip çıkma zamanıdır.

İsminiz üzerinde sıkça konuşuluyor. Kimi zaman Öcalan’la kimi zaman da Kandil ile aranızın açık olduğu söyleniyor. Neden bu kadar çok konuşuluyorsunuz? Bu tartışmaların size yansıması ne oluyor?

Bunların bizim siyaset dünyamızda ve ruh dünyamızda hiçbir karşılığı yok. Bunun net olarak bilinmesi lazım. Zaman zaman bizi karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Kendi küçük dünyalarında bunun karşılığı olabilir. Fakat bizler gibi iktidarı, egemenliği toplum üzerindeki devletçi zihniyeti reddetmiş ideolojik bir felsefe ve yapılanmadan gelen hareketler için kendi arasında iktidar yarışı utanç verici bir şeydir. Bizi tanımadıkları için dışarıdan bu şekilde lanse etmeye çalışıyorlar. Bir defa herkesin şunu bilmesinde fayda var: Bizim bugünkü demokratik mücadele şeklimizi, yöntemimizi, zihniyetimizi şekillendiren en önemli mücadele Sayın Öcalan’ın verdiği mücadeledir. O’nun ideolojik mücadelesi, felsefik mücadelesi, pratik mücadelesi bugün birçok Kürt gencinde olduğu gibi bizlerde de muazzam bir değişim ve dönüşüme yol açtı. Çok daha farklı bir pencereden dünyaya, topluma, kadın özgürlüğüne, çevreye, kimliklere, inançlara, emeğe bakmaya başladık. Bu Sayın Öcalan’ın başarısıdır. Dolayısıyla bizler gibi özgürlük mücadelesine katkı sunmaya çalışan isimler ile bu ideolojik referansın önderliğini karşı karşıya getirme çabası tutacak bir oyun değildir. Bunu herkes, en azından bizi tanıyanlar bilirler. Fakat yine de kafa karıştırıp, kitlelerde ‘Sinek küçüktür ama mide bulandırır’ misali bir etki yaratmaya çalışıyorlar. Halk karşısında bir saygınlığımız, halk önünde güvenilirliğimiz varsa bu söylemlerimizin güçlülüğünden kaynaklıdır. Söylemlerimizin güçlülüğü bir bütün olarak Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu 10 maddeden bağımsız değil. Türkiye’nin ve Türkiye ezilenlerinin kurtuluşu konusunda bizler farklı düşünmüyoruz. Sayın Öcalan yıllardır bunun mücadelesini veriyor. HDP de bunun doğru olduğunu ve Türkiye’de demokrasiyi de ancak böyle inşa edebileceğini ortaya koyuyor. Onlar ne yaparsak yapalım bu tür küçük oyunlarla kafa karıştırmaya devam edecekler ama biz bildiğimiz doğruları ve tarzı sürdürmek zorundayız.

Arzu Demir 24.03.2015

ANF