Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 61

Demirtaş: AKP’deki yarılma Türkiye için hayırlıdır

0

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, AKP’de derinleşen tartışma için “Bütün bu tartışmalar AKP’nin sonunun başlangıcıdır. HDP’nin yaptığı hamleler, Kürt özgürlük hareketinin duruşu, Kobanê zaferi, Sayın Öcalan’ın barış konusundaki kararlı, net tutumu ve çağrıları bu yarılmayı derinleştirmiştir, hızlandırmıştır. Türkiye açısından hayırlı olacaktır” dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Amed’de okunan Newroz mesajında “deklarasyon gereği ilkelerde mutabakatın oluşması ve tarafların görevlerini yerine getirmesi” vurgusu yer aldı. Bir diğer vurgu da “Ortadoğu’da Demokratik Ortak Ev” oldu. Newroz mesajının açıklanmasına çok kısa bir süre kala Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelen “İzleme heyetini uygun bulmuyorum” açıklaması, AKP içerisindeki tartışmanın boyutunu gün yüzüne çıkardı. Erdoğan’a Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, “Kendisi süreçten haberdar. Açıklamayı uygun bulmuyorum” yanıtını verdi. Arınç’ı AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi destekledi. Arınç ile Erdoğan arasındaki tartışmaya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de katıldı.

AKP’de neler oluyor? Öcalan’ın Newroz mesajının anlamı nedir? Ankara nasıl bir mesaj bekliyordu? Öcalan, silahsızlanma için tarih verdi mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yapmak istiyor? Çözüm süreci konusunda muhatap kim? İzleme heyeti kurulacak mı?

Çözüm sürecine dair sorulara HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yanıt verdi.

Demirtaş, hükümet basınında iddia edildiği gibi Öcalan’ın silahsızlanma için kesinlikle bir tarih vermediğinin altını çizdi, “Hükümet kendi niyetini beyan etmiş olabilir” dedi.

İzleme heyeti tartışmalarına ilişkin olarak “Hükümet önce bir Kürt sorunu olup olmadığına karar vermeli” diyen Demirtaş, “Kürt sorunu yoksa İzleme Kurulu gidip neyi izleyecek?” diye sordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çözüm sürecini artık siyasi ranta çeviremediği için öfkelendiği yorumunu yapan Demirtaş, “Çözüm ve barış Erdoğan’ın umurunda değil” dedi.

Demirtaş, AKP’deki tartışma için, “Türkiye için hayırlısıdır” değerlendirmesini yaptı.

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Amed’den İstanbul’a, İzmir’e, 2015’te Newroz alanlarının mesajı neydi?

Newroz, Kürdistan halkı ve Ortadoğu’da ezilen bütün halkları tarafından son 30 yıldır, ama özellikle de 1990’lı yıllardan bu yana bir kurtuluş günü olarak karşılandı, kutlandı. Tarihsel anlamına denk olarak, sadece baharın gelişini şenlik ve şölenlerle karşılamanın çok ötesinde bir direniş ruhunu sembolize eden bir güne dönüştü. 2015 Newrozu da içinde bulunulan siyasi sürece, mücadele dönemine ve halkın beklediği hamleye denk bir motivasyon ve coşkuyla kutlandı. 2013 Newrozu’nda Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın mektubu ile bir sürecin başlamış olması, Newroz’a aynı zamanda Abdullah Öcalan damgasının vurulmasına neden oldu. 2013, 2014 ve 2015 Newrozları sürecin nasıl devam edeceği ve sürecin hamlelerinin ne olacağına dair Sayın Öcalan’ın mesajlarının beklendiği çok özel bir güne dönüşmüş oldu. Amed Newrozu da bu yönüyle bir kez daha bütün Ortadoğu dengelerini sarsabilecek, hesapları altüst edebilecek bir mesaj vermiş oldu. İstikrarlı ve son derece kararlı bir şekilde çok uzun yıllardır Sayın Öcalan’ın halkların birlikte yaşamını, birlikte mücadelesini, birlikte gelecek inşasını öngören paradigması 2015 Newrozu’nda hiç değişmeden çok kararlı bir şekilde bütün dünyaya ilan edilmiş oldu. Ortadoğu’daki güç dengelerinin nasıl şekillenmesi gerektiği veya nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir mesaj verilmiş oldu. Diğer Newrozlar da; hem büyük İstanbul Newrozu, hem de İzmir Newrozu başta olmak üzere Amed Newrozu’nu selamlayan, oradaki mesajı sahiplenildiğini gösteren tarihin en kitlesel Newrozlarına dönüştüğünün fotoğrafıydı.

HDP, HALKLARIN ORTAK EVİ’NİN PARTİSİDİR

Öcalan’ın Newroz mesajın en güçlü yanlarından biri de Ortadoğu’nun Demokratik Ortak Evi vurgusu. Bu ifadenin güncel politikada karşılığı nedir?

HDP; tam da Sayın Öcalan’ın kavramsallaştırdığı Ortadoğu’da Halkların Ortak Evi’nin partisidir. HDP, Türkiye’de bütün kimlik ve inançların birbirine üstünlük ve egemenlik hiyerarşisi dayatmasında bulunmadan bir arada yaşama perspektifinin ve projesinin partileşmiş halidir. Yüzyıllardır devam eden mezhep ve kimlik savaşları, halklar arası yaratılan düşmanlıklar ve son üç yüz yıldır hem ulus devletin ve emperyalizmin müdahaleleri ile iyice kızışan ve kan revan ortamına dönüşen Ortadoğu’da ilaç gibi bir öneridir, kavramsallaştırmadır. Altında çok derin bir felsefe var. Basit ve sıradan bir hümanist yaklaşımla ‘Savaşları bırakalım, dünya barışla dolsun’ söyleminin çok ötesinde tarihselliği de esas alan, Ortadoğu’daki medeniyetlerin gelişimini inceleyip tarihler içerisinde hem din hem mitoloji hem kadın-erkek ilişkisi hem de devlet-toplum ilişkisinin derin bir analizden sonra ortaya çıkardığı kavramdır bu. Sıradan ve ciddiyetsiz yaklaşılırsa bu kavramın önemi anlaşılmaz. Bugün Ortadoğu’daki hem tüm savaşları hem de emperyalizmin müdahalesini ve aynı zamanda neoliberalizmin ekonomik ve kültürel müdahalesini durdurabilecek yegane büyük güçten söz ediyor; ortak ev, ortak yaşam, yeni yaşam. Bütün bunlar partimizin de programını, söylemine yansımıştır. Partimizin de çizgi olarak esas aldığı paradigmanın bir kez daha Sayın Öcalan tarafından kavramsallaştırılmasıdır.

NEWROZ’DA OKUNAN METİN BİR MUTABAKATTIR

Mesajda yer alan “Eşme ruhu” ifadesine TSK’dan yanıt geldi. Bu yanıtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eşme ruhu da, Ortadoğu’da Halkların Ortak Evi kavramsallaştırmasının somut, sembolik, güncel bir çağrışımını ifade etmek üzere mesajda kullanılmıştır. Sayın Öcalan, yüzyıllardır Türk ve Kürt halklarının Ortadoğu’da zaman zaman çatışma, zaman zaman gerilim, zaman zaman kardeşlik, zaman zaman ortaklık üzerine oluşmuş olan bu birlikteliğini bir kez daha eşitler arası bir hukuk çerçevesinde yeniden inşa etmek istiyor. Bunu ancak sorunların çözümünde birlikte hareket ederek başabiliriz, mesajını veriyor. Eşme’de Süleyman Şah Türbesi, YPG güçlerinin desteği, TSK birlikleri ile koordineli hareket etmesi sonucu ancak başarılmış bir operasyondur. Belki niceliği itibariyle çok kapsamlı bir operasyon olmasa bile niteliği itibariyle aslında kırılmış olan Türk-Kürt ilişkilerini tarihselliğinden koparmadan yeniden inşa etmenin sembolü olarak Sayın Öcalan, ele aldı. ‘Sorunları çözmek istiyorsak, Eşme’deki gibi davranmalıyız. Gerekirse siyasi, gerekirse sosyolojik, gerekirse askeri olarak bütün saldırılara karşı halklar birlikte hareket edebilmelidir’ mesajını vermek istiyordu. Aslında bu mesaj İmralı’da tartışırken ve mektup yazılırken, devlet tarafının itirazı olmadı. Bunu herkesin bilmesinde fayda var. Sonuçta Sayın Öcalan’ın mesajı hükümet ve devlet kontrolünden geçmeden Newroz alanına ulaşmıyor. Orada okunan metin bir mutabakattır. Fakat Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı’ndan yana tavır aldığı anlaşılan TSK bu mutabakata bağlı kalmadılar, bu mutabakatı tanımadıklarını ilan etmiş oldular.

SAYIN ÖCALAN KESİNLİKLE BİR TARİH VERMEDİ

Siz bir mutabakat metni olarak tanımlıyorsunuz Sayın Öcalan’ın Newroz mesajını. Ancak mesaj sonrası tartışmalara bakılırsa, Ankara böyle bir mesaj beklemiyor muydu?

Değişik spekülasyonlar yapılıyor. Mektupta Sayın Öcalan, kongre toplanması için bir tarih vermiş de, sonradan çıkarılmış gibi söylentiler var. Bizim heyetimizin İmralı’da yaptığı tartışmada hiçbir şekilde tarih üzerinden konuşulmadı. Sayın Öcalan’ın mektubunda da tarih yoktu. Olsaydı da bizim heyetimizin bunu değiştirme, çıkarma yetkisi yoktur. Bunun herkes tarafından bilinmesi lazım. Sayın Öcalan’ın mektubu nasılsa orijinal hali ile esasına ve mesajlarına tek kelime dahi dokunulmadan Amed’de Newroz meydanında okunmuştur. O ana kadar herhangi bir uzlaşmazlık belirtisi göstermeyen devlet ve hükümet tarafı, Newroz mesajının okunmasına bir iki gün kala aniden Cumhurbaşkanı’nın başlattığı bir tartışma ile aslında metnin devletin tümü ile bir mutabakat sonucu ortaya çıkmadığını ilan etmiş oldular. Dolayısıyla biz karşımızda artık tam olarak kim muhataptır, kimin söylediği süreci bağlar, bütün bunları bu tartışmalar sonucunda görmüş ve netleştirmiş olacağız. Şu anda hükümet kendi sözcüsü aracılığıyla Newroz mesajını olumlu karşıladığını ilan etti. Çünkü hükümetin bilgisi dahilinde gerçekleşti bu çalışmalar. Cumhurbaşkanı da bunu tanımadığını ilan etmiş oldu. Kendi aralarındaki bu çelişki giderilmediği müddetçe de süreçte yeni bir ilerlemenin olması çok zor görünüyor.

Bağlayıcı kim sizce?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın dün de yaptığı açıklamadan da görülüyor ki, ‘Süreci ben başlattım, benim fikrim önemlidir’ noktasında ağırlığını koymaya çalışıyor. Kestirmek zor doğrusu. Bu sıradan bir iç çatışmanın, iç çelişkinin çok ötesinde bir yarılmaya doğru gidiyor. Buradan ne çıkar bizim bunu bugün itibariyle net olarak ifade etmemiz zor.

Neden bu tarih tartışmasını başlattılar?

Hükümet ve devlet kanadı, 15 Nisan’da bir kongre toplanması isteğini belirtmiş olabilirler Sayın Öcalan’a. Bunu bilemiyoruz. Belki de bunu talep ettiler fakat böyle bir yaklaşım ne İmralı görüşmesinde ne de mektupta ortaya çıkmadı. Biz buna tanıklık etmedik. Olsaydı, olduğu gibi biz kamuoyuna aktarırdık. Hükümet kendi temennisini ifade ediyor.

HÜKÜMET KÜRT SORUNUNUN OLUP OLMADIĞINA KARAR VERMELİ

İzleme Heyeti konusunda bir yanda heyette yer alacak isimler basında ayrıntılı olarak yazılırken, diğer yandan Erdoğan, “İzleme Heyeti’ni uygun bulmuyorum” diyor. Çözüm Komisyonu üyesi ve Dolmabahçe’deki basın açıklamasında da yer alan AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, “AK Parti’nin merkezindeki güven duygusunu temsil eden çözümün mimarı bizzat Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyerek İzleme Heyeti’nin iptal olabileceğini açıkladı. İzleme Heyeti konusunda son durum nedir? Kimin gerçeği ifade ediyor?

Sayın Öcalan’la görüşme yapan heyetimizin yaptığı açıklamalar bağlayıcıdır. Elbetteki Cumhurbaşkanı da ‘tek adam’ olma, AKP üzerindeki hegemonik duruşu ve tavrı nedeni ile belirleyici durumdadır. Fakat burada sadece İzleme Heyeti’nin oluşup oluşmaması tartışmalarının çok ötesinde esaslı bir sorun var: Cumhurbaşkanı ‘Kürt sorunu yoktur’ diyor. Bu konu netleşmediği müddetçe, hükümet de meseleye böyle baktığını ya da bakmadığını netleştirmediği müddetçe çözüm sürecinde İzleme Kurulu’nun olup olmaması artık çok anlam ifade etmiyor. İzleme Kurulu gidip neyi izleyecek? Ortada Kürt sorunu yok. Ortada kendi deyimleri ile bir ‘terörist başı’ var ve O’nun meşrulaştırılmaması lazım. ‘Kürt yurttaşların ufak tefek sorunları var, geri kalanı silah meselesidir’ deniyorsa ve hükümet de meseleye böyle bakıyorsa bu iş esastan, işin özünden itibaren ciddi bir kriz ile karşı karşıya kalır. Fakat hükümet eğer ‘Ortada bir Kürt sorunu var ve biz sorunu sosyal, siyasal, ekonomik yönleri ile bu 10 temel başlıkta tartışmaya hazırız’ derse, İzleme Kurulu’nun dahil olması lazım. Hükümet ile İzleme Kurulu konusunda uzlaşma sağlanmıştır. Daha önce de ifade ettik. İki yıldır konuşulan bir konudur. Sayın Öcalan bu konuda ısrarcıdır. ‘İzleme Kurulu, gözlemci heyet huzurunda tartışma ve müzakereyi yapmamız lazım’ diyor. Gelinen noktada en son İmralı görüşmesinin ardından İzleme Kurulu’nun sürece dahil olması kararlaştırılmıştır. İsimler tümüyle netleşmese bile İzleme Kurulu’nun bir sonraki heyet ile birlikte İmralı’ya gitmesi kararlaştırılmıştır. Bu hem heyetimiz hem de hükümet tarafından teyit edilmiştir. Başbakan Yardımcısı Sayın Yalçın Akdoğan, ‘İsimler netleşmemiş olsa da İzleme Kurulu sürece dahil olacak’ demiştir. O nedenle Cumhurbaşkanı’nın müdahalesine kadar bizim belirttiğimiz çerçevede süreç işlemişti ve belli bir noktaya gelmişti.

ERDOĞAN SİYASİ RANT ELDE EDEMEDİĞİ İÇİN ÖFKELİ

Bu müdahaleden sonra ne olur? 

Önümüzde seçim var seçim yokmuş gibi değerlendirmeler yapamayız. Cumhurbaşkanı’nın da seçimi gözeterek, hamlelerini seçim öncesinde yaptığını görmek lazım. Sayın Cumhurbaşkanı’nı öfkelendiren, artık çözüm sürecinden siyasi rant elde edemez konuma gelmiş olmasıdır. Şimdiye kadar sayın Öcalan yaptığı hamlelerle demokratik siyaset alanına katkı sunan bir pozisyondaydı ve AKP çözüm sürecinin siyasi rantını sürekli kendi lehine dönüştürmeye çalışıyordu. Çözüm sürecini yaptığı hamlelerle seçimden güçlü çıkabilmenin gerekçesi haline getirmek istiyordu. Görüşmeleri barış ve çözüm için değil, AKP’yi güçlendirmek ve gücünü korumak için kullanmayı tercih ediyordu. Biz her seçim öncesinde bunun yanlışlığına ve tehlikelerini dikkat çekiyorduk zaten. Bu bizim açımızdan şaşırtıcı bir şey de değildi. AKP çözüm sürecine hep pragmatik politikalarla yaklaştı. Bu seçim öncesinde bunu istismar etmesine izin vermedik. Böylesine ciddi bir meselede bir kez daha halkın umutlarını ve barış beklentilerini kendi siyasi dar çıkarlarına harcamasına izin vermedik. Cumhurbaşkanının öfkesi bundandır. ‘Madem bu işten siyasi olarak bir şey kazanamıyorum, madem başkan olamayacağım, o zaman çözüm sürecinden bana ne!’ deyip rotayı milliyetçiliğe kırmayı tercih etmiştir. Fakat bu klasik bir seçim taktiğinin çok ötesinde stratejik düşüncesinin dışavurumudur aslında.

ÇÖZÜM VE BARIŞ ERDOĞAN’IN UMURUNDA DA DEĞİL

Erdoğan’ın bu yönelimi HDP’yi Meclis dışında bırakmayı da içeriyor mu?

Elbette ki içeriyor. Amaç zaten çözüm sürecinin zora girmesinin vebalini HDP’ye yükleyip, HDP’yi kamuoyunun önünde linç ettirip mümkünse baraj altında bırakmak, parlamentoya sokmamak. Seçim sonrasında kıyamet de kopsa cumhurbaşkanının umurunda değil. O, kendisini başkan yapmaya yetecek kadar vekil kazandıktan sonra, Türkiye’de her yer yangın yerine de dönse, Cumhurbaşkanı’nın umurunda olacağını çok düşünmüyorum. Şu anda O’nun kilitlendiği tek nokta başkan olabilmek ve istediği kadar vekil kazanabilmek. Türkiye halklarının durumu, barış, Kürt sorununun çözümü asla düşüncesinde yok, umurunda da değil.

AKP’DEKİ YARILMA TÜRKİYE İÇİN HAYIRLIDIR

Bu tartışmaların AKP’ye yansımasını da izliyorsunuzdur muhakkak. AKP’de ne oluyor sizce? 

Zaten bu işin böyle gitmeyeceği herkesin tahminiydi. Nerede patlayacak, nasıl olacak? Bunların analizleri zaten yapılıyordu. Biz de AKP’nin bu şekilde götüremeyeceğinin farkındaydık. AKP’de çözüm sürecinin belli bir başarıya ulaşmasını isteyen kişi ve çevreler olabilir. Bunların varlığını da inkar etmemek, hakkını teslim etmek lazım. Öyle olmasaydı zaten çözüm süreci bugüne kadar bu şekilde gelemezdi. Fakat bütünlüklü olarak AKP kurmay zihniyetinin aşağı yukarı Recep Tayyip Erdoğan gibi düşündüğü kanaatindeyim. Kendi içlerinde mutlaka ki bir ayrışma olacak. Bu belki seçim öncesinde ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’ şeklinde toparlanacak bir sürece de dönüşebilir. Kendilerini hızlı bir şekilde toparlayıp bir yarılmanın önüne de geçebilirler. Fakat artık bir AKP’li yazarın da dediği gibi; AKP’nin büğüsü bozulmuştur, vazo kırılmıştır. Bütün bu tartışmalar AKP’nin sonunun başlangıcıdır. HDP’nin yaptığı hamleler, Kürt özgürlük hareketinin duruşu, Kobanê zaferi, Sayın Öcalan’ın barış konusundaki kararlı, net tutumu ve çağrıları bu yarılmayı derinleştirmiştir, hızlandırmıştır. Türkiye açısından hayırlı olacaktır. Bizim için ‘Parçalandılar. Kandil, İmralı, HDP ayrı telden çalıyor. İki maymunu oynuyor’ diyenler, kendi içlerinde paramparça bir duruma geldiler. Bu Türkiye için hayırlı olur.

TAM DA BARIŞA SAHİP ÇIKMA ZAMANI

Çözüm sürecine dair karamsar olduğunuz da yazılıp çiziliyor. Karamsar mısınız gerçekten?

Hükümet cephesine bakınca kimsenin umutlu olması mümkün değil. Fakat ben önceki gün İstanbul Newrozu’nda da belirttim. Cumhurbaşkanı ve hükümet barış istemiyor diye biz savaş çığırtkanlığı yapacak değiliz. Savaş çıksın diye de oturup bekleyecek değiliz. Tam tersine şu anda tam da barış sürecine, Sayın Öcalan’ın başlattığı bu çözüm arayışına daha güçlü sahip çıkmanın zamanıdır. ‘Çözüm sürecini ben başlattım, ben bitiririm’ diyen bir cumhurbaşkanına herkesin ‘Dur’ demesi lazım. Sen bunu bitiremezsin. Çünkü barış süreci toplumun malıdır. Cumhurbaşkanı’nın malı değildir. Mademki biz toplum olarak barışa ihtiyaç duyuyoruz, çözüme ihtiyaç duyuyoruz, o halde cumhurbaşkanı ne kadar tahrik ederse etsin, süreci bozmaya dönük ne kadar hamle yaparsa yapsın bu seçim arifesinde asla barış taleplerinden geri durmamak lazım. Sürece her zamankinden daha fazla sahip çıkmak lazım. Hükümeti de bu noktaya getirmek lazım. Hükümet üzerinde baskı oluşturmak lazım. Çözüm sürecinden vazgeçmemeli. Mutlaka İzleme Kurulu’nun İmralı Adası’na gitmesini ve 10 madde çerçevesinde hükümetin tartışmalara katılmasını sağlamak lazım. Bizim bu noktada müdahaleyi ve mücadeleyi yükseltmemiz lazım. CHP dahil diğer partilerin çözüm sürecine sahip çıkmaları lazım. Tam da onların sürece dahil olması gereken zaman ve dönemdir. Tam da barışa sahip çıkma zamanıdır.

İsminiz üzerinde sıkça konuşuluyor. Kimi zaman Öcalan’la kimi zaman da Kandil ile aranızın açık olduğu söyleniyor. Neden bu kadar çok konuşuluyorsunuz? Bu tartışmaların size yansıması ne oluyor?

Bunların bizim siyaset dünyamızda ve ruh dünyamızda hiçbir karşılığı yok. Bunun net olarak bilinmesi lazım. Zaman zaman bizi karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Kendi küçük dünyalarında bunun karşılığı olabilir. Fakat bizler gibi iktidarı, egemenliği toplum üzerindeki devletçi zihniyeti reddetmiş ideolojik bir felsefe ve yapılanmadan gelen hareketler için kendi arasında iktidar yarışı utanç verici bir şeydir. Bizi tanımadıkları için dışarıdan bu şekilde lanse etmeye çalışıyorlar. Bir defa herkesin şunu bilmesinde fayda var: Bizim bugünkü demokratik mücadele şeklimizi, yöntemimizi, zihniyetimizi şekillendiren en önemli mücadele Sayın Öcalan’ın verdiği mücadeledir. O’nun ideolojik mücadelesi, felsefik mücadelesi, pratik mücadelesi bugün birçok Kürt gencinde olduğu gibi bizlerde de muazzam bir değişim ve dönüşüme yol açtı. Çok daha farklı bir pencereden dünyaya, topluma, kadın özgürlüğüne, çevreye, kimliklere, inançlara, emeğe bakmaya başladık. Bu Sayın Öcalan’ın başarısıdır. Dolayısıyla bizler gibi özgürlük mücadelesine katkı sunmaya çalışan isimler ile bu ideolojik referansın önderliğini karşı karşıya getirme çabası tutacak bir oyun değildir. Bunu herkes, en azından bizi tanıyanlar bilirler. Fakat yine de kafa karıştırıp, kitlelerde ‘Sinek küçüktür ama mide bulandırır’ misali bir etki yaratmaya çalışıyorlar. Halk karşısında bir saygınlığımız, halk önünde güvenilirliğimiz varsa bu söylemlerimizin güçlülüğünden kaynaklıdır. Söylemlerimizin güçlülüğü bir bütün olarak Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu 10 maddeden bağımsız değil. Türkiye’nin ve Türkiye ezilenlerinin kurtuluşu konusunda bizler farklı düşünmüyoruz. Sayın Öcalan yıllardır bunun mücadelesini veriyor. HDP de bunun doğru olduğunu ve Türkiye’de demokrasiyi de ancak böyle inşa edebileceğini ortaya koyuyor. Onlar ne yaparsak yapalım bu tür küçük oyunlarla kafa karıştırmaya devam edecekler ama biz bildiğimiz doğruları ve tarzı sürdürmek zorundayız.

Arzu Demir 24.03.2015

ANF

Aşık Veysel’in 1964’te Verdiği Röportaj

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde, Sivrialan köyünde 1894′de gönlü yüce mi yüce bir güneş doğdu.
Veysel’in doğumu herkes gibi olmadı. Annesi Gülizar Hanım koyun sağmadan gelirken yol üzerinde dünyaya getirdi Veysel’i.

Veysel’in yaşıtlarıyla gülüp oynaması, koşup terlemesi yalnız yedi yıl sürmüştür. Daha yedi yaşında çiçek hastalığı karartmıştır dünyasını çünkü. Ama gönlü zengindir, yücedir işte. Bu zenginlik bağlamasının tellerine yansımış, türkü olup akmıştır Veysel’in dilinden. Yüreğini paylaşmıştır Veysel bizlerle. Yıllarca bağlamasıyla gönlünden kopanı bırakmıştır gelecek nesillere miras olarak.

Evet, gönül gözüyle görüyordu Veysel. Köy Enstitüleri’nde bağlama dersleri verdiği öğrencilerine aktardı gönül dünyasını. Yılmadı, öğretti. Öğrettikçe çoğaldı. Öğrencilerinin yüreğinde hayat buldu.

1973 yılına kadar çalar söyler Veysel. Sonrasında doğduğu köyde, Sivrialan’da kapanır gönül gözü. Veysel artık eserlerinde saklıdır. Türküleri her okunduğunda yeniden doğmaktadır.

Aşık Veysel’in 1964’te Verdiği Röportaj

Sivas’ın Şarkışla ilçesinde, Sivrialan köyünde 1894′de gönlü yüce mi yüce bir güneş doğdu.
Veysel’in doğumu herkes gibi olmadı. Annesi Gülizar Hanım koyun sağmadan gelirken yol üzerinde dünyaya getirdi Veysel’i.

Veysel’in yaşıtlarıyla gülüp oynaması, koşup terlemesi yalnız yedi yıl sürmüştür. Daha yedi yaşında çiçek hastalığı karartmıştır dünyasını çünkü. Ama gönlü zengindir, yücedir işte. Bu zenginlik bağlamasının tellerine yansımış, türkü olup akmıştır Veysel’in dilinden. Yüreğini paylaşmıştır Veysel bizlerle. Yıllarca bağlamasıyla gönlünden kopanı bırakmıştır gelecek nesillere miras olarak.

Evet, gönül gözüyle görüyordu Veysel. Köy Enstitüleri’nde bağlama dersleri verdiği öğrencilerine aktardı gönül dünyasını. Yılmadı, öğretti. Öğrettikçe çoğaldı. Öğrencilerinin yüreğinde hayat buldu.

1973 yılına kadar çalar söyler Veysel. Sonrasında doğduğu köyde, Sivrialan’da kapanır gönül gözü. Veysel artık eserlerinde saklıdır. Türküleri her okunduğunda yeniden doğmaktadır.

Süleyman Seba’nın 2006’da Verdiği Röportaj

Seba, Sanem Altan’ın sorularını yanıtladı. “60 yıl bu kulübün içindeydim. Ondan sonra çıkıp bana küfür ettirdiler. Ama ne oldu, rüzgar ekenler fırtına biçti. Küfürle gelenler, küfürle gitti.” “Beni istemeyenler, çıkmış ‘Geri dön’ diyorlar. Millet yalaka olmuş. Şu an rahatım yerinde ama dönüş işi ilerde düşünülecek bir konu.”

Futbol oynamış bir başkansınız. 16 yıl da başkanlık yaptınız. Başkanlık hayaliniz o futbolculuk günlerinde mi başlamıştı?

Beşiktaş’ta 1945’ten 1954’te dizimde meniskus çıkana kadar futbolculuk yaptım. O günlerde Beşiktaş’a başkan olma hayalim yoktu açıkçası. 1954’ün sonunda futbolu bırakınca arkadaşlarla birlikte ‘İdealist grup’ diye bir oluşum kurduk. Ama sizi temin ederim bugünkü gruplara benzemeyen bir gruptu, Beşiktaş’ı destekliyorduk. Muhtelif başkanların yönetiminde bulundum sonra. Bir dönem geldi, arkadaşlar başkan olmamı istediler. Sanırım 1978-79’daki bir kongrede biz girmeye teşebbüs ettik ama mali imkanlarımız yetersizdi, ‘Beşiktaş’ın menfaati’ dedik ve çekildik. Ondan sonra 1984’te rahmetli Mehmet Üstünkaya ile -ki onun Beşiktaş tarihinde ayrı bir yeri vardır- seçime girdik. Çok efendice bir kongre oldu.O zaman da ufak tefek şeyler oluyordu ama maazallah bugünkülere hiç benzemezdi. 88 oy farkla kazandım ve başkanlık serüveni öyle başladı. 2000 yılında da bıraktım.”

Peki nasıl bir 16 yıl geçirdiniz Beşiktaş’ın başında?

Kolay değil. Onu Allah’la ben bilirim. Çünkü imkansızlıklar içerisinde geldik. Ama mümkün mertebe bu imkansızlıkları, Beşiktaş’ı sevenlerin de katkılarıyla bertaraf ederek yöneticilerimizle birlikte iyi birşeyler yaptığımız ümidindeyim.”

İnönü Stadı, Fulya Projesi, Akaretler, Ümraniye Tesisleri hep sizin döneminizde yapılan ya da başlatılan projeler, değil mi?

Evet, Ümraniye’nin tapusu bizim dönemimizde alınmıştı. 49 yıllığına almıştık orayı. Ayrıldığımız zaman aşağı yukarı altyapısını hazırlamıştık. Sonra gelenler orayı bitirdiler. Neler yaptıklarını görmedim. Beşiktaş da orada-burada kamp yapma derdinden kurtuldu. O 55 dönümün dışında 90 dönüm daha almıştık. Biz ayrıldıktan sonra gelen arkadaşlar ne yapıyorlar kalan yerleri, bilmiyorum. Fulya Projesi’nde bizden önceki yönetimlerin, rahmetli Hakkı kaptanın ve Hikmet Çetin’in de dahli var. Fulya’yı sadece 49 yıllığına bize vermişlerdi. Geçmişte arkadaşlarla burayı almak için uzun uğraşlar verdik ve almayı başardık. Beşiktaş’ın öz malıdır Fulya. İnşallah iyi değerlendirirler. Bazı spekülasyonlar yapılıyor o projeyle ilgili… Anlamadığım için onlara dahil olmuyorum, dışarıda kalıyorum.”

Veda konuşmanızda Fulya Projesi’nden de bahsetmiştiniz. Şimdi yıl 2006 ve Fulya hala Beşiktaş’ın gündeminde. Neyi çözemiyor Beşiktaş?

Belediyeyle bir sorunları vardı ama galiba bağlanmış, öyle duyuyorum. Bir organizasyon meselesi. Ama bugüne dek bazı organizasyonları çözdüğümüz için, ben ‘Bu da çözülebilirdi’ diye düşünüyorum. Biz bu projeyi daha çabuk ve daha iyi yapardık sanırım.”

Beşiktaş’a hala küskün müsünüz?

Biraz öyle sayılır. Bunca zaman, 60 senedir içindeydik bu kulübün. Ondan sonra çıkıyorlar, tatsız olaylar yaşatıyorlar bize. Bizler duygusal insanlarız, kolay değil. Yaptıklarımızı bir tarafa bırakın ama tribündeki protestolar insanı üzüyor. Beşiktaş’a birşeyler yapmaya gelmiştik. O şeyleri de yaptık ve kulübü daha iyi vaziyetlere getirdik O yüzden Beşiktaş’ın bana verdiği tepkilere tahammül edemedim.”

Sizin zamanınızda Beşiktaş taraftarı nasıldı?

Valla gayet munisti emin olun. Ufak tefek şeyler yaşanırdı tabii. Bana diyorlar ki, ‘Birşeyler söylesene, koca kulüpte neler oluyor? diye. Kalkıp da şu anda kulüpte neler oluyor desem, ‘Fırsattan istifade ediyor, yine ortaya çıktı’ derler, uğraşamam bunlarla.”

O dönemlerde taraftarla yönetimin ilişkisi nasıldı?

O zaman Çarşı Grubu dediğiniz şey 10-15 kişiydi. Böyle büyük gruplar yoktu. Kulüp başkanlarının tavizleri dolayısıyla bozuldu taraftarlar. Dolayısıyla istedikleri gibi bağırabiliyorlar. Beşiktaş’ı sevenler de var aralarında. Çarşı o zamanlar bir simgeydi. Şimdi ise farklı anılıyor. Artık bunun çözülmesi zor.”

Siz kime küstünüz? Taraftara mı?

Herhalde. Hakları yoktu beni yerin dibine sokmaya. Veda konuşmamda bir yerde nezaket çerçevesi içinde söyledim yaşananları. Toplum o kadar riyakar ki… Bizim arkamızda koşanlar daha sonra sırt çeviriyor.”

En çok kime kızdınız?

Taraftarın o hareketlerine, ‘Ahmet Dursun, Seba gitsin” demesine… En çok ona kızdım. Ahmet hala duruyor da Seba nerede? Haksız yere bunu yapıyorlar. Şimdi kalkmış aynı taraftarlar, internette falan ‘Biz yanlış yaptık’ falan diyorlar. Ben onlara bakmıyorum bile.”

Siz tatsız bir şekilde bırakmak zorunda kaldığınız için mi sonraki kongrelere gitmediniz?

Tabii. Sistemin dışına çıktım tamamen. Bir Hasan Arat’ın katıldığı kongrede oy kullandım, o kadar.”

Ayrılmanızın ardında bir tek taraftarın tepkisi mi yatıyor, yoksa anlatmadığınız başka şeyler mi var?

Yoo, yoo tamamen bu. Tamamen taraftarın tepkisi.”

İsteseniz bırakmayabilir miydiniz?

Olabilirdi, bırakmayabilirdim. Bazı arkadaşlarım da ‘Bırakma’ dediler.”

Beşiktaşlı’sınız, onursal başkansınız. Beşiktaş’ı içinizden atmak mümkün değil ama duygusal olarak Beşiktaş defterini kapattınız mı?

Yok kapatmadım. Öyle bir şey yok.”

6 senede statta maça hiç gittiniz mi?

Hayır. Artık TV’den izliyorum. Bir daha küfür yemeye tahammülüm yok.”

Size ‘Geri gel başkan’ diye teklifler geldi mi hiç?

Okuyorum, internette filan… Onun için söylüyorum, yalaka olmuş millet.”

Gel deseler, geri döner miydiniz bıraktıktan sonra?

Bu ileride düşünülecek bir şey değil. Şu an rahatım. O yükün altına girmek istemem. İyi bir ekiple olsa da zor. Ama böyle birşey olursa ilk önce size söyleyeceğim, hiç merak etmeyin.”

Bilgili borçlarla ilgili beni kandırdı

Serdar Bilgili de küfürden dolayı küserek gitti. Onu nasıl bulurdunuz?

Onu hiç değerlendirmem bile… Bir tabiri vardır eskilerin: ‘Rüzgar eken firtına biçer’ Bu bağıranlar parayla tutulmuş adamlar. Benim etrafımda da ‘Sayın başkanım, abiciğim’ diyen adamlardı. Onun için toplum çok yozlaştı. Böyle değildi yahu Beşiktaş, böyle değildi. Sadece Beşiktaş toplumu değil, Türkiye’de mesela 15-20 sene geri gidin böyle şeyler yoktu. Adam maça gidiyor neredeyse bir baltası eksik.”

Serdar Bilgili’ye karşı Hasan Aral’ı desteklemiştiniz. Bunun nedeni neydi?

Hasan benim yönetimimdeydi, iyi bir arkadaştı. Ama eline geçen fırsatı kaçırdı. Ona bazı şeyler söylemeye çalıştım, uzun uzun anlattım ama maalesef o da tavizkar tutumlara girdi. Gitti, 100 küsur oyla kaybetti. Halbuki başkanlık hakkıydı. Keza Fikret Orman da öyle. Ama Serdar Bilgili’yi de tebrik ettim. Evime geldi Hüsnü Güreli ile oturduk, konuştuk. Ben imza istedim.”

Ne imzası?

Beşiktaş’ta duyduğumuza göre borç zirveye gelmiş. Gelecek olanlar bu borcu ödeyecek. Ben 6 milyon $ borç bırakmıştım, 85 milyon $ olmuş şimdi. Ben ayrıldıktan sonra evime geldi Serdar Bilgili, ona dedim ki ‘Bakın beyler, biz yönetim olarak bir karar aldık Bizden sonra hangi yönetim gelirse mali, teknik, altyapı konularında herşeyi ortaya dökeceğiz. Eğer şüphelendiğiniz şeyler varsa sizin ve bizim yönetimden arkadaşlarımız oturup karşılıklı müzakere etsin. Tamamsa, karşılıklı imzalayacağız’ dedim. Nitekim öyle oldu. Ayrıca ‘Bu imzalar atıldıktan sonra sakın sorun çıkartmayın’ dedim. Ama tam düşündüğüm gibi, 1.5 ay sonra o 6 milyonu 16 milyon yapıp ‘Seba 16 milyon $ borç bıraktı’ dediler.”

‘Bana küfrettirenler yanımda dolaşırdı’

Sizin ayrılmanız için küfür eden taraftarları arkadan yönlendiren biri var mıydı, yoksa bu doğaçlama bir tepki miydi?

Evet, onların kim olduklarını da biliyorum. Ben başkanken yanımda dolaşanlardı. Sonra da dolaştılar ya etrafımda, neyse…”

Dostlarınızın ihanetine uğradığınızı düşünüyor musunuz?

Meşhur bir söz vardır: ‘Dostlarım dostlarım, ben en çok dostlarımdan korkarım’ diye. Meşhur bir İngiliz mütefekkirinin sözüdür bu. Ben bu lafı tabii ki, boş yere kullanmadım. Bu işler böyle. Gittikçe daha kötüleşiyor, insan ondan üzülüyor.”

Lucescu’yu göndermek en büyük hataydı

Takımı nasıl buluyorsunuz?

Nasıl bulacağım… Vallahi televizyonu şöyle bir açıyorum, netice kötüyse kapatıyorum. En çok Gordon Milne’in getirilmesine ve onun da gelmesine hayret ediyorum. Geçenlerde Gordon bana mektup yazmış, ‘Sizinle beraber olmayı çok arzu ettim, ulaşamadım’ diye. O zaman rahatsızlığıma denk gelmişti. Şimdi buluşacağız. Buluşunca ilk sorum ‘Niye Beşiktaş’a geldin?’ olacak. Altyapıyı düzenleyecekmiş. Sor bakalım bir gelmeden ‘Kulübün vaziyeti nasıldır’ diye, değil mi? Bana sorması da önemli değil. Ama sorsaydı, ne yalan söyleyeyim, ‘İyi tetkik et’ derdim. Bakalım Beşiktaş eski Beşiktaş mı?”

Siz Beşiktaş’ın Del Bosque’yi getirmesini nasıl değerlendirmiştiniz?

Del Bosque isim yapmış bir zat. Yalnız, buraya yanında 2-3 kişilik ekibiyle gelmiş. Bu adam İspanya’dan ilk kez çıkıyor, geliyor. Memleketi tanımaz, Türk sporunu tanımaz, onu tanımaz, bunu tanımaz. Yönetimden birini veya itibar edeceğiniz bir futbolcuyu yanına verin. Geldi, sonra 3 ayda çekti-gitti. Sonra da duyduğumuza göre UEFA’da problemi var. Lucescu iyiydi. Niye yolladılar? Adam şampiyon oldu 100. yılda, sonra neler olup bitti, hepsi muamma…”

Tigana’nın Sergen’i disiplini bozduğundan dolayı istemediği söyleniyor…

Bence Sergen artık yavaş yavaş şeyini bitiriyor. Yaşı da geldi. Hocanın takdirine bağlı. Oynadığı zaman oynuyor da şimdi sakattı, falandı-filandı, son zamanlarda görev alamıyor. Sergen konusunda doğrusu neyse o olsun.”

Çakıcı’yla ilgim vallahi yok

Önceki federasyonun başkan vekili Hasan Doğan ‘100. yıldan sonra Beşiktaş’a bir operasyon yapıldı’ demişti. Buna katılır mısınız?

Ben sporda böyle bir şeye katılmam. Gözümle görmeden inanmam. Bu tür olayların gözle görmesi de olmaz, öyle pislik atar gibi… Buna da karşıyım. Ama bu zat böyle bir söylemde bulunuyor, kimse de ‘Ne operasyonu kardeşim?’ diye sormuyor. Son İsviçre maçı da her şeye gölge düşürdü. Türk spor kamuoyunun beklentisiyle bir şey yapıldı ama FIFA kalktı, cezayı verdi.”

Futbolun devletle, mafyayla ilişkisi son dönemde yakınlaştı mı sizce?

Bizim dönemde böyle şeyler yoktu. Şimdi gazeteler ‘Var’ diyor. Nasıl olabilir, hayret ediyorum. Bu, futbolun getirdiği ranttan kaynaklanır sadece. Sistem bozuldu zaten, sistem kalmadı.”

Çakıcı’yı siz üye yapmadınız mı peki?

Öyle sanıyorum ki kulübe 1984’ten önce üye oldu. Gazetelerde de ‘Seba’ya kongreyi Çakıcı kazandırdı’ diye söylemler çıktı. Vallahi billahi benimle ilgisi yoktu onun. Belki ilk kongrelere gelmiştir. Biz üye alınırken emniyete soruyorduk. Bazen de adli sicile soruyorduk.”

Başkanın babası Erdoğan Demirören’le herhangi bir yakınlığınız var mı?

Özel dostluğum yok. Ama Yıldırım’a babasının para verdiği söyleniyor.”

Sanem Altan 05.05.2006

KARAKARTAL.COM

Süleyman Seba’nın 2006’da Verdiği Röportaj

Seba, Sanem Altan’ın sorularını yanıtladı. “60 yıl bu kulübün içindeydim. Ondan sonra çıkıp bana küfür ettirdiler. Ama ne oldu, rüzgar ekenler fırtına biçti. Küfürle gelenler, küfürle gitti.” “Beni istemeyenler, çıkmış ‘Geri dön’ diyorlar. Millet yalaka olmuş. Şu an rahatım yerinde ama dönüş işi ilerde düşünülecek bir konu.”

Futbol oynamış bir başkansınız. 16 yıl da başkanlık yaptınız. Başkanlık hayaliniz o futbolculuk günlerinde mi başlamıştı?

Beşiktaş’ta 1945’ten 1954’te dizimde meniskus çıkana kadar futbolculuk yaptım. O günlerde Beşiktaş’a başkan olma hayalim yoktu açıkçası. 1954’ün sonunda futbolu bırakınca arkadaşlarla birlikte ‘İdealist grup’ diye bir oluşum kurduk. Ama sizi temin ederim bugünkü gruplara benzemeyen bir gruptu, Beşiktaş’ı destekliyorduk. Muhtelif başkanların yönetiminde bulundum sonra. Bir dönem geldi, arkadaşlar başkan olmamı istediler. Sanırım 1978-79’daki bir kongrede biz girmeye teşebbüs ettik ama mali imkanlarımız yetersizdi, ‘Beşiktaş’ın menfaati’ dedik ve çekildik. Ondan sonra 1984’te rahmetli Mehmet Üstünkaya ile -ki onun Beşiktaş tarihinde ayrı bir yeri vardır- seçime girdik. Çok efendice bir kongre oldu.O zaman da ufak tefek şeyler oluyordu ama maazallah bugünkülere hiç benzemezdi. 88 oy farkla kazandım ve başkanlık serüveni öyle başladı. 2000 yılında da bıraktım.”

Peki nasıl bir 16 yıl geçirdiniz Beşiktaş’ın başında?

Kolay değil. Onu Allah’la ben bilirim. Çünkü imkansızlıklar içerisinde geldik. Ama mümkün mertebe bu imkansızlıkları, Beşiktaş’ı sevenlerin de katkılarıyla bertaraf ederek yöneticilerimizle birlikte iyi birşeyler yaptığımız ümidindeyim.”

İnönü Stadı, Fulya Projesi, Akaretler, Ümraniye Tesisleri hep sizin döneminizde yapılan ya da başlatılan projeler, değil mi?

Evet, Ümraniye’nin tapusu bizim dönemimizde alınmıştı. 49 yıllığına almıştık orayı. Ayrıldığımız zaman aşağı yukarı altyapısını hazırlamıştık. Sonra gelenler orayı bitirdiler. Neler yaptıklarını görmedim. Beşiktaş da orada-burada kamp yapma derdinden kurtuldu. O 55 dönümün dışında 90 dönüm daha almıştık. Biz ayrıldıktan sonra gelen arkadaşlar ne yapıyorlar kalan yerleri, bilmiyorum. Fulya Projesi’nde bizden önceki yönetimlerin, rahmetli Hakkı kaptanın ve Hikmet Çetin’in de dahli var. Fulya’yı sadece 49 yıllığına bize vermişlerdi. Geçmişte arkadaşlarla burayı almak için uzun uğraşlar verdik ve almayı başardık. Beşiktaş’ın öz malıdır Fulya. İnşallah iyi değerlendirirler. Bazı spekülasyonlar yapılıyor o projeyle ilgili… Anlamadığım için onlara dahil olmuyorum, dışarıda kalıyorum.”

Veda konuşmanızda Fulya Projesi’nden de bahsetmiştiniz. Şimdi yıl 2006 ve Fulya hala Beşiktaş’ın gündeminde. Neyi çözemiyor Beşiktaş?

Belediyeyle bir sorunları vardı ama galiba bağlanmış, öyle duyuyorum. Bir organizasyon meselesi. Ama bugüne dek bazı organizasyonları çözdüğümüz için, ben ‘Bu da çözülebilirdi’ diye düşünüyorum. Biz bu projeyi daha çabuk ve daha iyi yapardık sanırım.”

Beşiktaş’a hala küskün müsünüz?

Biraz öyle sayılır. Bunca zaman, 60 senedir içindeydik bu kulübün. Ondan sonra çıkıyorlar, tatsız olaylar yaşatıyorlar bize. Bizler duygusal insanlarız, kolay değil. Yaptıklarımızı bir tarafa bırakın ama tribündeki protestolar insanı üzüyor. Beşiktaş’a birşeyler yapmaya gelmiştik. O şeyleri de yaptık ve kulübü daha iyi vaziyetlere getirdik O yüzden Beşiktaş’ın bana verdiği tepkilere tahammül edemedim.”

Sizin zamanınızda Beşiktaş taraftarı nasıldı?

Valla gayet munisti emin olun. Ufak tefek şeyler yaşanırdı tabii. Bana diyorlar ki, ‘Birşeyler söylesene, koca kulüpte neler oluyor? diye. Kalkıp da şu anda kulüpte neler oluyor desem, ‘Fırsattan istifade ediyor, yine ortaya çıktı’ derler, uğraşamam bunlarla.”

O dönemlerde taraftarla yönetimin ilişkisi nasıldı?

O zaman Çarşı Grubu dediğiniz şey 10-15 kişiydi. Böyle büyük gruplar yoktu. Kulüp başkanlarının tavizleri dolayısıyla bozuldu taraftarlar. Dolayısıyla istedikleri gibi bağırabiliyorlar. Beşiktaş’ı sevenler de var aralarında. Çarşı o zamanlar bir simgeydi. Şimdi ise farklı anılıyor. Artık bunun çözülmesi zor.”

Siz kime küstünüz? Taraftara mı?

Herhalde. Hakları yoktu beni yerin dibine sokmaya. Veda konuşmamda bir yerde nezaket çerçevesi içinde söyledim yaşananları. Toplum o kadar riyakar ki… Bizim arkamızda koşanlar daha sonra sırt çeviriyor.”

En çok kime kızdınız?

Taraftarın o hareketlerine, ‘Ahmet Dursun, Seba gitsin” demesine… En çok ona kızdım. Ahmet hala duruyor da Seba nerede? Haksız yere bunu yapıyorlar. Şimdi kalkmış aynı taraftarlar, internette falan ‘Biz yanlış yaptık’ falan diyorlar. Ben onlara bakmıyorum bile.”

Siz tatsız bir şekilde bırakmak zorunda kaldığınız için mi sonraki kongrelere gitmediniz?

Tabii. Sistemin dışına çıktım tamamen. Bir Hasan Arat’ın katıldığı kongrede oy kullandım, o kadar.”

Ayrılmanızın ardında bir tek taraftarın tepkisi mi yatıyor, yoksa anlatmadığınız başka şeyler mi var?

Yoo, yoo tamamen bu. Tamamen taraftarın tepkisi.”

İsteseniz bırakmayabilir miydiniz?

Olabilirdi, bırakmayabilirdim. Bazı arkadaşlarım da ‘Bırakma’ dediler.”

Beşiktaşlı’sınız, onursal başkansınız. Beşiktaş’ı içinizden atmak mümkün değil ama duygusal olarak Beşiktaş defterini kapattınız mı?

Yok kapatmadım. Öyle bir şey yok.”

6 senede statta maça hiç gittiniz mi?

Hayır. Artık TV’den izliyorum. Bir daha küfür yemeye tahammülüm yok.”

Size ‘Geri gel başkan’ diye teklifler geldi mi hiç?

Okuyorum, internette filan… Onun için söylüyorum, yalaka olmuş millet.”

Gel deseler, geri döner miydiniz bıraktıktan sonra?

Bu ileride düşünülecek bir şey değil. Şu an rahatım. O yükün altına girmek istemem. İyi bir ekiple olsa da zor. Ama böyle birşey olursa ilk önce size söyleyeceğim, hiç merak etmeyin.”

Bilgili borçlarla ilgili beni kandırdı

Serdar Bilgili de küfürden dolayı küserek gitti. Onu nasıl bulurdunuz?

Onu hiç değerlendirmem bile… Bir tabiri vardır eskilerin: ‘Rüzgar eken firtına biçer’ Bu bağıranlar parayla tutulmuş adamlar. Benim etrafımda da ‘Sayın başkanım, abiciğim’ diyen adamlardı. Onun için toplum çok yozlaştı. Böyle değildi yahu Beşiktaş, böyle değildi. Sadece Beşiktaş toplumu değil, Türkiye’de mesela 15-20 sene geri gidin böyle şeyler yoktu. Adam maça gidiyor neredeyse bir baltası eksik.”

Serdar Bilgili’ye karşı Hasan Aral’ı desteklemiştiniz. Bunun nedeni neydi?

Hasan benim yönetimimdeydi, iyi bir arkadaştı. Ama eline geçen fırsatı kaçırdı. Ona bazı şeyler söylemeye çalıştım, uzun uzun anlattım ama maalesef o da tavizkar tutumlara girdi. Gitti, 100 küsur oyla kaybetti. Halbuki başkanlık hakkıydı. Keza Fikret Orman da öyle. Ama Serdar Bilgili’yi de tebrik ettim. Evime geldi Hüsnü Güreli ile oturduk, konuştuk. Ben imza istedim.”

Ne imzası?

Beşiktaş’ta duyduğumuza göre borç zirveye gelmiş. Gelecek olanlar bu borcu ödeyecek. Ben 6 milyon $ borç bırakmıştım, 85 milyon $ olmuş şimdi. Ben ayrıldıktan sonra evime geldi Serdar Bilgili, ona dedim ki ‘Bakın beyler, biz yönetim olarak bir karar aldık Bizden sonra hangi yönetim gelirse mali, teknik, altyapı konularında herşeyi ortaya dökeceğiz. Eğer şüphelendiğiniz şeyler varsa sizin ve bizim yönetimden arkadaşlarımız oturup karşılıklı müzakere etsin. Tamamsa, karşılıklı imzalayacağız’ dedim. Nitekim öyle oldu. Ayrıca ‘Bu imzalar atıldıktan sonra sakın sorun çıkartmayın’ dedim. Ama tam düşündüğüm gibi, 1.5 ay sonra o 6 milyonu 16 milyon yapıp ‘Seba 16 milyon $ borç bıraktı’ dediler.”

‘Bana küfrettirenler yanımda dolaşırdı’

Sizin ayrılmanız için küfür eden taraftarları arkadan yönlendiren biri var mıydı, yoksa bu doğaçlama bir tepki miydi?

Evet, onların kim olduklarını da biliyorum. Ben başkanken yanımda dolaşanlardı. Sonra da dolaştılar ya etrafımda, neyse…”

Dostlarınızın ihanetine uğradığınızı düşünüyor musunuz?

Meşhur bir söz vardır: ‘Dostlarım dostlarım, ben en çok dostlarımdan korkarım’ diye. Meşhur bir İngiliz mütefekkirinin sözüdür bu. Ben bu lafı tabii ki, boş yere kullanmadım. Bu işler böyle. Gittikçe daha kötüleşiyor, insan ondan üzülüyor.”

Lucescu’yu göndermek en büyük hataydı

Takımı nasıl buluyorsunuz?

Nasıl bulacağım… Vallahi televizyonu şöyle bir açıyorum, netice kötüyse kapatıyorum. En çok Gordon Milne’in getirilmesine ve onun da gelmesine hayret ediyorum. Geçenlerde Gordon bana mektup yazmış, ‘Sizinle beraber olmayı çok arzu ettim, ulaşamadım’ diye. O zaman rahatsızlığıma denk gelmişti. Şimdi buluşacağız. Buluşunca ilk sorum ‘Niye Beşiktaş’a geldin?’ olacak. Altyapıyı düzenleyecekmiş. Sor bakalım bir gelmeden ‘Kulübün vaziyeti nasıldır’ diye, değil mi? Bana sorması da önemli değil. Ama sorsaydı, ne yalan söyleyeyim, ‘İyi tetkik et’ derdim. Bakalım Beşiktaş eski Beşiktaş mı?”

Siz Beşiktaş’ın Del Bosque’yi getirmesini nasıl değerlendirmiştiniz?

Del Bosque isim yapmış bir zat. Yalnız, buraya yanında 2-3 kişilik ekibiyle gelmiş. Bu adam İspanya’dan ilk kez çıkıyor, geliyor. Memleketi tanımaz, Türk sporunu tanımaz, onu tanımaz, bunu tanımaz. Yönetimden birini veya itibar edeceğiniz bir futbolcuyu yanına verin. Geldi, sonra 3 ayda çekti-gitti. Sonra da duyduğumuza göre UEFA’da problemi var. Lucescu iyiydi. Niye yolladılar? Adam şampiyon oldu 100. yılda, sonra neler olup bitti, hepsi muamma…”

Tigana’nın Sergen’i disiplini bozduğundan dolayı istemediği söyleniyor…

Bence Sergen artık yavaş yavaş şeyini bitiriyor. Yaşı da geldi. Hocanın takdirine bağlı. Oynadığı zaman oynuyor da şimdi sakattı, falandı-filandı, son zamanlarda görev alamıyor. Sergen konusunda doğrusu neyse o olsun.”

Çakıcı’yla ilgim vallahi yok

Önceki federasyonun başkan vekili Hasan Doğan ‘100. yıldan sonra Beşiktaş’a bir operasyon yapıldı’ demişti. Buna katılır mısınız?

Ben sporda böyle bir şeye katılmam. Gözümle görmeden inanmam. Bu tür olayların gözle görmesi de olmaz, öyle pislik atar gibi… Buna da karşıyım. Ama bu zat böyle bir söylemde bulunuyor, kimse de ‘Ne operasyonu kardeşim?’ diye sormuyor. Son İsviçre maçı da her şeye gölge düşürdü. Türk spor kamuoyunun beklentisiyle bir şey yapıldı ama FIFA kalktı, cezayı verdi.”

Futbolun devletle, mafyayla ilişkisi son dönemde yakınlaştı mı sizce?

Bizim dönemde böyle şeyler yoktu. Şimdi gazeteler ‘Var’ diyor. Nasıl olabilir, hayret ediyorum. Bu, futbolun getirdiği ranttan kaynaklanır sadece. Sistem bozuldu zaten, sistem kalmadı.”

Çakıcı’yı siz üye yapmadınız mı peki?

Öyle sanıyorum ki kulübe 1984’ten önce üye oldu. Gazetelerde de ‘Seba’ya kongreyi Çakıcı kazandırdı’ diye söylemler çıktı. Vallahi billahi benimle ilgisi yoktu onun. Belki ilk kongrelere gelmiştir. Biz üye alınırken emniyete soruyorduk. Bazen de adli sicile soruyorduk.”

Başkanın babası Erdoğan Demirören’le herhangi bir yakınlığınız var mı?

Özel dostluğum yok. Ama Yıldırım’a babasının para verdiği söyleniyor.”

Sanem Altan 05.05.2006

KARAKARTAL.COM

‘Almanya’da Yeşilçam hasret gidermekti’

Yeşilçam’ın önemli bir bölümü Batı’dan kopya edilmiş hikaye ve sahnelerle dolu filmlerden oluşuyor. Telif yasalarının henüz gündemde olmadığı dönemde, film yapımcıları ve yazarları Batı’da çekilen ve ün yapmış filmleri bazen sahneleri bile aynen keserek Türkiye’de yazılmış hikayelerle harmanlayıp bir ‘kopya kültürü’ oluşturdu. Bu dönemde  Superman, Zorro, Tarzan gibi sayısız bilindik filmler Yeşilçam’da kendine başka hikayeler, başka kahramanlar buldu.

Almanya’da Yeşilçam filmlerini videodan izleyerek büyüyen Yönetmen Cem Kaya, Yeşilçam’ın yönetmen, oyuncu ve set çalışanlarıyla yaptığı röportajlarla bu dönemi anlatıyor. Yapımı yedi sene süren “Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması”, filmlerden yapılan alıntılarla da epey keyifli bir belgesel.

Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması projenizin çıkış fikrinden biraz bahseder misiniz?
Çocukluğumdan beri Almanya’da videodan tutkuyla izlediğim Yeşilçam sineması, hep bir tartışma konusu olmuştur. Kimileri kitlelerin afyonu der, kimileri biz oturmayı kalkmayı bu filmler sayesinde öğrendik der, kimileri Türk sineması çalıp çırpıyor der, filmlere burun kıvırır. Ben sinemamız ile kurduğumuz ilişki üzerine çok düşündüm. Kim bu filmleri yapan insanlar ve motivasyonları nedir diye bir sorunun cevabını aradım. Türk sinemasında yeniden yapımlar üzerine yüksek lisans yaptıktan sonra belgeseli çekmeye karar verdim.

Belgeselinizde bir nevi Yeşilçam’ın hiç konuşmayanları, set amirleri, kameramanlar, ses teknikçileri vb. kimseler de var.  Onlarla konuşmayı neden istediniz?
Kapsamlı bir film çekebilmek için ünlü starlar ve yönetmenlerden set emekçilerine kadar sektörden ulaşabildiğimiz herkesle konuşmaya çalıştık. Bu yüzden Metin Erksan’dan Hüseyin Zan’a, yüze yakın röportaj çektik. Filmde yer almayan birçok söyleşi konuğumuz da var. Zeki Demirkubuz, Yesim Ustaoğlu, rahmetli Seyfi Teoman gibi günümüzün yönetmenleri ile yaptığımız konuşmaları sığdıramadık mesela.

FİLMLERİ ‘KURTARMAK’, EMEKÇİLERE DÜŞMÜŞ

Onlarca filmden detay, fotoğraflar, sahneler görüyoruz belgeselde. Malzemelere ulaşmakta sıkıntı çektiniz mi?
Türk sineması üzerine yaptığınız bir çalışmada başvurabileceğiniz herhangi bir kurum veya merkezi bir arşiv yok. Belgeler ve istatistik dökümler çok eksik. Bu yüzden bireysel koleksiyonculara muhtaç kalıyorsunuz. Filmi destekleyen hem film yapımcıları hem arşivci arkadaşlarımız oldu. Zorluklar çekmedik ama aradığımız her şeyi de bulamadık. Çok kayıp film var.

Röportajlarda da görüyoruz ki büyük sıkıntılarla kendini var edebilmiş bir sinema Türkiye sineması. Siz anlatılanları dinle-yince ne düşündünüz?
Dönemin Türk sineması tamamen özel sektörün eline bırakılmış ve devletin sansür dışında hiç düzenleme yapmadığı bir alan. Filmler günübirlik yapılıyor. Film okullarının olmaması, eksik teknik altyapısı, filmciliğin bir meslek olarak görülmemesi, düzenli bir sektörün oluşmasını engellemiş. Bu koşullar altında filmleri “kurtarmak”, sektörde çalışan emekçilere düşmüş, bu işin eziyetini onlar çekmişler. Günümüzün dizi sektörüne baktığımızda bu çarpık yapının devam ettiğini görüyoruz

‘TÜRK SİNEMASI, SÜREKLİ KENDİNE GÖNDERMELER YAPIYOR’

Belgeselde yer alan bir sinemacı “Ben daha film çekmedim” diyor. Bir diğeri o setten diğer sete nasıl koşturduklarından bahsediyor.  Tüm bu hikayeler kuşkusuz Türkiye sinemasının parçaları…
Sektörde çalışanlar hep koşulların çok kötü olduğundan bahsettiler konuşmalarında ama ülke geneline baktığımızda birçok sektörün Yeşilçam’a benzer şekilde çalıştığını görüyoruz. “Neremiz düzgün ki sinemamız düzgün olsun?” diyor Aydemir Akbaş.

Filmi izlerken dikkatimi çeken röportaj-larda bahsedilen konulara yine filmlerden referans alıntılar yapmanız. Örneğin kadın seyircinin öneminden bahsedilen bölümde, kadının sinemada izlediği filmi anlattığı sahneleri yerleştirerek bir anlatıma geçmişsiniz. Eğlenceli bir seçim…
Türk sineması, filmler içinde sürekli kendine göndermeler yapıyor. Sinema üzeri-ne Sevgili Bayan, Sevgi Payı, Benim Sinemalarım, Gece Yolculuğu, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni gibi birçok film yapılmış. Bunun dışında içerik olarak sinema ile alakası olmayan filmlerde bile göndermeler var. Nuri Sesigüzel’in başrolünde oynadığı 1967 yapımı “Aşkınla Divaneyim” filminin jeneriği karikatür çizimlerinden yapılmış. Film çalışanları ve konumları bu karikatürlerle özetlenmiş. Bu karikatürlerden biri prodüksiyon amiri Bernardo D’Andria’yi dilenen bir palyaço olarak gösteriyor. Arkasında “IDEK mezununa bir sadaka” yazar. Bernardo D’Andria Yeşilçam’da ancak bir film çekebilmiş bir yönetmendir. Paris’de Institut des hautes études cinématographiques (IDHEC) mezunudur. Buna benzer göndermeleri kullanmaya çalıştık.

YEŞİLÇAM VİDEOLARI SİHİRLİ BİR DÜNYAYDI

Belgeselin önemli bir yanı da Almanya’ya satılan Yeşilçam filmlerinin akıbeti. Almanya’da yaşayan biri olarak o döneme dair hatırladıklarınız neler?
Almanya’da video furyası ‘70’lerin sonunda başladı ve uydu teknolojisinin gelişmesiyle son buldu. İnsanlar Türk televizyon kanallarını ve böylece dizileri izlemeye başlayınca videonun pabucu dama atıldı, yavaş yavaş video kulüpleri kapandı. Biz çocuklar için çok sihirli bir dünyaydı Türk sineması, tanımıyorduk çünkü. Annelerimiz ve babalarımız için hasret gidermek demekti.

Bu yıl Türkiye sinemasının 100. yılı kabul edildi ve bu kapsamda etkinlikler gerçekleşti. Sergiler açıldı, sempozyumlar düzenlendi vs. yapılan çalışmalara dair düşünceleriniz neler?
Türk sinemasının kaçıncı yılında olduğu tartışılır. Kimileri Manaki Kardeşler’le başlatır, çünkü Makedonya’yı da Osmanlı toprakları kabul ederler, kimileri Fuat Uzkınay ile başlatır. Ama Fuat Uzkınay ne gerçek bir sinemacıdır, ne de çektiği Rus Abidesi’nin yıkılışı filmini kimse izlemiştir. Bu, konuşmamızı yine arşiv konusuna getiriyor. Gerçek bir Türk sineması arşivi kurulmadıkça, bu sorular da muğlak kalır. Türk sinemasının sözüm ona yüzüncü yılında tarihi Emek Sineması yıkılmıştır.

Sevda Aydın 22.03.2015

EVRENSEL

‘Almanya’da Yeşilçam hasret gidermekti’

Yeşilçam’ın önemli bir bölümü Batı’dan kopya edilmiş hikaye ve sahnelerle dolu filmlerden oluşuyor. Telif yasalarının henüz gündemde olmadığı dönemde, film yapımcıları ve yazarları Batı’da çekilen ve ün yapmış filmleri bazen sahneleri bile aynen keserek Türkiye’de yazılmış hikayelerle harmanlayıp bir ‘kopya kültürü’ oluşturdu. Bu dönemde  Superman, Zorro, Tarzan gibi sayısız bilindik filmler Yeşilçam’da kendine başka hikayeler, başka kahramanlar buldu.

Almanya’da Yeşilçam filmlerini videodan izleyerek büyüyen Yönetmen Cem Kaya, Yeşilçam’ın yönetmen, oyuncu ve set çalışanlarıyla yaptığı röportajlarla bu dönemi anlatıyor. Yapımı yedi sene süren “Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması”, filmlerden yapılan alıntılarla da epey keyifli bir belgesel.

Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması projenizin çıkış fikrinden biraz bahseder misiniz?
Çocukluğumdan beri Almanya’da videodan tutkuyla izlediğim Yeşilçam sineması, hep bir tartışma konusu olmuştur. Kimileri kitlelerin afyonu der, kimileri biz oturmayı kalkmayı bu filmler sayesinde öğrendik der, kimileri Türk sineması çalıp çırpıyor der, filmlere burun kıvırır. Ben sinemamız ile kurduğumuz ilişki üzerine çok düşündüm. Kim bu filmleri yapan insanlar ve motivasyonları nedir diye bir sorunun cevabını aradım. Türk sinemasında yeniden yapımlar üzerine yüksek lisans yaptıktan sonra belgeseli çekmeye karar verdim.

Belgeselinizde bir nevi Yeşilçam’ın hiç konuşmayanları, set amirleri, kameramanlar, ses teknikçileri vb. kimseler de var.  Onlarla konuşmayı neden istediniz?
Kapsamlı bir film çekebilmek için ünlü starlar ve yönetmenlerden set emekçilerine kadar sektörden ulaşabildiğimiz herkesle konuşmaya çalıştık. Bu yüzden Metin Erksan’dan Hüseyin Zan’a, yüze yakın röportaj çektik. Filmde yer almayan birçok söyleşi konuğumuz da var. Zeki Demirkubuz, Yesim Ustaoğlu, rahmetli Seyfi Teoman gibi günümüzün yönetmenleri ile yaptığımız konuşmaları sığdıramadık mesela.

FİLMLERİ ‘KURTARMAK’, EMEKÇİLERE DÜŞMÜŞ

Onlarca filmden detay, fotoğraflar, sahneler görüyoruz belgeselde. Malzemelere ulaşmakta sıkıntı çektiniz mi?
Türk sineması üzerine yaptığınız bir çalışmada başvurabileceğiniz herhangi bir kurum veya merkezi bir arşiv yok. Belgeler ve istatistik dökümler çok eksik. Bu yüzden bireysel koleksiyonculara muhtaç kalıyorsunuz. Filmi destekleyen hem film yapımcıları hem arşivci arkadaşlarımız oldu. Zorluklar çekmedik ama aradığımız her şeyi de bulamadık. Çok kayıp film var.

Röportajlarda da görüyoruz ki büyük sıkıntılarla kendini var edebilmiş bir sinema Türkiye sineması. Siz anlatılanları dinle-yince ne düşündünüz?
Dönemin Türk sineması tamamen özel sektörün eline bırakılmış ve devletin sansür dışında hiç düzenleme yapmadığı bir alan. Filmler günübirlik yapılıyor. Film okullarının olmaması, eksik teknik altyapısı, filmciliğin bir meslek olarak görülmemesi, düzenli bir sektörün oluşmasını engellemiş. Bu koşullar altında filmleri “kurtarmak”, sektörde çalışan emekçilere düşmüş, bu işin eziyetini onlar çekmişler. Günümüzün dizi sektörüne baktığımızda bu çarpık yapının devam ettiğini görüyoruz

‘TÜRK SİNEMASI, SÜREKLİ KENDİNE GÖNDERMELER YAPIYOR’

Belgeselde yer alan bir sinemacı “Ben daha film çekmedim” diyor. Bir diğeri o setten diğer sete nasıl koşturduklarından bahsediyor.  Tüm bu hikayeler kuşkusuz Türkiye sinemasının parçaları…
Sektörde çalışanlar hep koşulların çok kötü olduğundan bahsettiler konuşmalarında ama ülke geneline baktığımızda birçok sektörün Yeşilçam’a benzer şekilde çalıştığını görüyoruz. “Neremiz düzgün ki sinemamız düzgün olsun?” diyor Aydemir Akbaş.

Filmi izlerken dikkatimi çeken röportaj-larda bahsedilen konulara yine filmlerden referans alıntılar yapmanız. Örneğin kadın seyircinin öneminden bahsedilen bölümde, kadının sinemada izlediği filmi anlattığı sahneleri yerleştirerek bir anlatıma geçmişsiniz. Eğlenceli bir seçim…
Türk sineması, filmler içinde sürekli kendine göndermeler yapıyor. Sinema üzeri-ne Sevgili Bayan, Sevgi Payı, Benim Sinemalarım, Gece Yolculuğu, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni gibi birçok film yapılmış. Bunun dışında içerik olarak sinema ile alakası olmayan filmlerde bile göndermeler var. Nuri Sesigüzel’in başrolünde oynadığı 1967 yapımı “Aşkınla Divaneyim” filminin jeneriği karikatür çizimlerinden yapılmış. Film çalışanları ve konumları bu karikatürlerle özetlenmiş. Bu karikatürlerden biri prodüksiyon amiri Bernardo D’Andria’yi dilenen bir palyaço olarak gösteriyor. Arkasında “IDEK mezununa bir sadaka” yazar. Bernardo D’Andria Yeşilçam’da ancak bir film çekebilmiş bir yönetmendir. Paris’de Institut des hautes études cinématographiques (IDHEC) mezunudur. Buna benzer göndermeleri kullanmaya çalıştık.

YEŞİLÇAM VİDEOLARI SİHİRLİ BİR DÜNYAYDI

Belgeselin önemli bir yanı da Almanya’ya satılan Yeşilçam filmlerinin akıbeti. Almanya’da yaşayan biri olarak o döneme dair hatırladıklarınız neler?
Almanya’da video furyası ‘70’lerin sonunda başladı ve uydu teknolojisinin gelişmesiyle son buldu. İnsanlar Türk televizyon kanallarını ve böylece dizileri izlemeye başlayınca videonun pabucu dama atıldı, yavaş yavaş video kulüpleri kapandı. Biz çocuklar için çok sihirli bir dünyaydı Türk sineması, tanımıyorduk çünkü. Annelerimiz ve babalarımız için hasret gidermek demekti.

Bu yıl Türkiye sinemasının 100. yılı kabul edildi ve bu kapsamda etkinlikler gerçekleşti. Sergiler açıldı, sempozyumlar düzenlendi vs. yapılan çalışmalara dair düşünceleriniz neler?
Türk sinemasının kaçıncı yılında olduğu tartışılır. Kimileri Manaki Kardeşler’le başlatır, çünkü Makedonya’yı da Osmanlı toprakları kabul ederler, kimileri Fuat Uzkınay ile başlatır. Ama Fuat Uzkınay ne gerçek bir sinemacıdır, ne de çektiği Rus Abidesi’nin yıkılışı filmini kimse izlemiştir. Bu, konuşmamızı yine arşiv konusuna getiriyor. Gerçek bir Türk sineması arşivi kurulmadıkça, bu sorular da muğlak kalır. Türk sinemasının sözüm ona yüzüncü yılında tarihi Emek Sineması yıkılmıştır.

Sevda Aydın 22.03.2015

EVRENSEL

IŞİD Kobani ve Urfa’dan ne istiyor?

0

Türkiye’ye yönelik bir eylem planlamadıklarını kaydeden IŞİD yetkilisi, ancak iddia edildiği gibi Kürt güçlerinin Telabyad’ı ele geçiremeyeceğini, Türkiye’nin buna müsaade etmeyeceğini öne sürdü. Sebebi ise, Telabyad’a saldırı olursa Urfa’ya saldıracaklarını bildirmeleri 

Gazete İpekyol, bir IŞİD yetkilisi ile haklarında merak edilen çoğu konu hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

Şanlıurfa olarak Kobani’deki savaşa çok yakından tanık olduk. Savaşın tüm acımasız yüzünü çok yakından gördük. Gerek kentini, köyünü terk edenlerin nasıl korku ve çaresizlik içerisinde Türkiye’ye sığındığını gerekse de sınırın hemen bu tarafında durup sınırın hemen karşı tarafında yaşanan çatışmayı an be an izledik. Kobani’yi savunan YPG ve YPJ’lilerle de neredeyse içli-dışlı olduk, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarıyla da. YPG ve YPJ’lilerin daha çok yaralıları ve cenazelerini görürken, IŞİD mensuplarının Urfa’da rahatça gezip dolaştığını, istedikleri zaman Türkiye’ye gelip gittiklerini hepimiz biliyoruz. Ancak buna rağmen “IŞİD neden Kobani’ye girdi”, “Esed’i bırakıp sadece Kürtleri neden hedef seçtiler”, “IŞİD ve Türkiye arasında ne var”, “IŞİD Türkiye’ye yönelik eylem planlıyor mu”, “IŞİD neden kadınlara ve kendisi gibi yaşamayanlara acımasız davranıyor”, “Urfa hakkında ne düşünüyorlar”, “Urfa’da nasıl bu kadar rahat dolaşabiliyorlar”, “Silahı, parayı nereden getiriyorlar” gibi sorular bir türlü onlara yöneltilmedi. Gazete İpekyol, adının, görevinin, röportajın nerede yapıldığının gizli kalması karşılığında bir IŞİD yetkilisi ile çoğu merak edilen konuları konuştu. Bazı konulara güvenlik açısından özellikle girilmedi bazı konuların da yanıtları tercümeden kaynaklanan sıkıntılardan dolayı tam olarak alınamadı.

İslam Devleti neden kadınları esir alıyor ve kadınlara haksızlık yaptığı yönünde haberlerle gündeme geliyor?

Müslüman kadınlara haksızlık yapmaz. Yezidi, Hristiyan, Peşmerge, PKK kızlarına, kadınlarına ise iki yol tanır. Ya Müslüman olacak ya ölecek. Başka yolu yoktur. Genelde Müslüman oluyorlar. Müslüman olup, evleniyorlar. Geliyor muhacirin, esir olan kıza ‘ben bu kızı istiyorum’ diyor. Nikâh yapıyorlar, resmi nikah yapıyorlar, şer’i, Kur’an’a göre, düğün falan yapıyorlar. Alıp evleniyorlar. Kaçmak orada yoktur. Kaçacakları bir yer yok yani. Kapı kilitleme gibi bir olay yok İslam Devletinde.

Evlenmek istemeyen kızlara ne oluyor?

Öylece kalırlar. Müslüman olur, kendisini seçen mücahidle aynı evde kalır, ama hizmet yapmaya, hizmetçilik yapmaya devam eder.

Peki dediğiniz gibi Müslüman olmazsa?

Öldürülür.

Kadınların serbest dolaşması da yasak?

Kadının tek başına sokağa çıkması yasaktır. Ya kardeşi olacak ya abisi olacak ya babası ya kocası olacak ya da bir oğlu olacak. Ama kadının tek başına yolda yürümesi yoktur. Günahtır, haramdır. Biz demiyoruz Şeriat böyle. Bir erkek olacak kadının yanında

Özgür Suriye Ordusu eskisi kadar güçlü değil, değil mi?

Onlar gavur, şerefsiz, namussuzlar. Namusu yoktur zaten. Namusu varsa PKK’den beraber savaşmaz. Yapmazlardı. Ne kadar bize zarar verdiler. Ne kadar Suriye’ye zarar veriyorlar. Ne kadar bize eziyet yaptılar. Sen nasıl gidip elini koyuyorsun, onlarla savaşıyorsun? Kime savaşıyorsun? Şam, Irak devleti için mi? Onlar zaten İslam’ı da yıktılar. Ne yaptılar, bu millete ne yaptılar? Kur’an-ı Kerim öğrettin mi bunlara? Hayır. Hadis-i Şerif, namaz öğretti mi? Yok. Ne yapıyor, hırsızlık yapıyor. Pamuk, hayvan Suriye’den çalıp hepsini Türkiye’ye götürüp sattılar.

Yağmacılık yapıyorlar?

Özgür Suriye Ordusu daha çok insanları öldürüyor. İslam Devleti öyle biliniyor ama Rakka’ya git, ‘selamünaleyküm ben Ceyşul Hür’rüm’ de, ‘vealeyküm selam’ derler. Sana karışmazlar.

Kimseyi öldürmüyor mu IŞİD?

Öldürürler. Nasıl? Diyelim ki, ben geldim tövbe etmeye ama biat falan etmeyeceğim, sadece tövbe edeceğim, başınızı öpeceğim, karışmazlar. Ya da ‘hakkınızı helal edin, ben artık gidiyorum, savaşmayacağım’ desem, ‘Hakkın helal olsun’ der. Bir şey yapmaz İslam Devleti. Bir dakikalık verirler sana. ‘Bu adama hiç kimse karışmasın’ derler. Kalkarsın gidersin ama kalkıp Türkiye’de ‘ben tövbe ettim’ diyorsun. Onlar nerden bilsinler. Bilmiyorlar senin tövbe yapıp yapmadığını. Zannedecekler bu daha Ceyşul Hür’la çalışıyor. O zaman öldürülür.

Tövbe nasıl?

Diyeceksin ya rabbi! ‘Biz, birbirimizle savaş istemiyoruz’.

El Nusra’nın durumu nasıl?

El Nusra’nın durumu biraz iyi. İdlip’te çatışıyorlar. Halep’te çatışıyorlar.

Şuanda El Nusra ile Esed askerleri arasında çatışma yok değil mi?

Şu anda durmuşlar. Ama İslam Devletini bekliyorlar. Diyorlar onlar tövbe yaptılar bize döndüler beraber çatışalım ama böyle kacaklar. Haseke’de bittiler. Gelecekler Halep’e, Halep’i de mahvedecekler.

Siz Esed’e karşı yeterli oranda savaşıyor musunuz?

Evet herkes bunu bize soruyor, ‘siz Esed’e karşı bir şey yapmadınız’ diye. Bekleyin şu anda PKK’yi hepsini bitirelim. Arkamızda deniz olsun. Hiç kimse bizi arkamızdan vurmasın. Sonra herkes bakacak nasıl Halep’i temizledik. Sonra Şam’a gideriz.

Peki, İslam Devleti PKK’nin derdine düştü, çok kayıp verdi. Gücü azalmadı mı? Kobani’yi bırakıp gidip Esed güçleriyle çatışsaydı İslam Devleti için daha iyi değil miydi?

Yok. Çünkü arkası temiz değildi. Niye Kobani’ye girildi? Kobani’de bir ay beklersin bu savaş başlamadan. Kobani devlet, diyorlar. Muhalifler gidiyorlar Kobani’de oturuyorlar. O zaman Türkiye’nin çok hoşuna geldi İslam Devleti oraya girince. Türkiye’de Kürtler nerede oturuyorlar? Diyarbakır, Mardin’dekiler bugünü bekliyor. Kobani kalksın desin ‘Kürt Devleti’ yaptık. Tüm Kürtler buna sevindi. İslam Devleti ne yaptı? Geldi onları mahvetti. Devletinin hepsini mahvetti.

Ama en fazla kaybeden İslam Devleti oldu. Çok sayıda kayıp verip çekilmek zorunda kaldı?

Tekrar gelecek. Haseki alındıktan sonra Kobani’ye gelip orayı PKK’lilere mezar yapacağız. Bu defa hiç acıma olmayacak.

İslam Devletinin politikasını öğrenmek için soruyorum. Kürtler Kobani’de devlet kurdu ama Kobani’nin dışında bir yere karışmadılar. ‘Kimse bize karışmasın, biz de kimseye karışmıyoruz’ dediler. İslam Devleti saldırmadan önce böyleydi. İslam Devleti geldi bunların devletine karıştı. İslam Devleti olmasaydı bu savaş olmayacaktı. Neden bunlar devletini kurduktan sonra IŞİD geldi bunlara saldırdı? Arkadan gelip saldırabilirdi diyorsunuz ama Kürtlere karışılmasaydı arkadan gelip vurmazdı bence. Bana göre, sanki birileri ‘IŞİD’e git bunlara saldır, bunları bitir, ondan sonra önün açılır’ gibi bir şey dedi.

İslam Devleti Irak’ta savaştı. Kiminle savaştı? Peşmergeyle. Peşmergeye en son zor durumda kalınca kim yardımcı olacak? PKK. Biz Peşmergenin elinden birkaç yer aldık. PKK hemen Peşmergeye yardımcı oldu. Çünkü aynısını Suriye’de de yapacaklardı. Benzer bir durum da oldu zaten. İslam Devleti ‘Biz Kobani’ye bir girelim, bakalım ne olacak’ dedi. Girip milleti öldürmeye başladılar. Millet dediğim PKK. Peşmerge ne yaptı? Hemen Türkiye’den Kobani’ye yetişti. İşte anlaşıldı ki arkamız temiz değil daha. Bizi vurmak için arkamızdan işbirliği yapabiliyorlar.

Sırada kim var? Yani İslam Devleti’nin bundan sonraki hedefi nedir?

Esed’den önce arkamızı temiz etmek için Ceyşul İslam’a da sıra gelecek. O da gavur. Zahra Amuş kimden emir alıyor? Esed’den. Şam’ı vuruyorsun? Şam’da kim var? Esed’in adamları. Tamam, doğrudur ama senin adamların nerede oturuyor? Burada misal emniyet var. Sen burayı vuracaksın. Ama bunlar ne yapıyor? Emniyetin yanındaki evleri, yani Müslümanları vuruyor. Bir bakıyorsun 10 evi vurmuşlar. Hepsi de Müslüman. Sen onları öldürüyorsun. Görmüyor mü Ceyşul İslam, görüyor ama böyle istiyor Esed. Bir de para kaynağına da bakmak lazım. İslam Devletine herkes biliyor para nereden geliyor. Ham petrol Irak’tan, Suriye’den hepsi İslam Devletinin elinde.

İslam Devletinin tüm desteği, kaynağı sadece petrol mü?

Evet sadece petrol var İslam Devletinin elinde. Bu petrolü hepsini satıp gelir elde ediliyor.

Silah petrol geliriyle mi elde ediliyor? Başka bir yerden gelmiyor mu?

Evet bir de silah konusu var. Mesela Irak’taki mücahidler, geçenlerde Peşmergelerin bir ambarını ele geçirdi. Ne kadar araba, ne kadar silah aldılar Peşmergeden. Öldürmüşler onları hepsini almışlar. Böyle silahı getiriyorlar mücahidlere.

Ceyşul İslam şu anda kiminle savaşıyor?

Gidip Cephetun Nusra’yı vuruyorlar.

Rejimden başka herkesle savaşıyorlar yani.

Kim temizse onları vuruyor.

İslam Devleti’ne sadece ganimetten gelen silahlar mı yetiyor?

Bir de parayla satın alınıyor.

Para nereden?

Para çok. Ham petrolden çok gelir elde ediliyor.

Ham petrolden önce de para geliyordu, o neredendi?

Şu anda çok kazanıyor. Niye? Çünkü ham petrolün hepsi elinde. Eskiden Ceyşul Hür vardı. Her grup bir kuyu tutmuşlardı. Alıp ham petrolü satıyorlardı. Şu anda bu kuyuların hepsi İslam Devletinin elinde. Her gün hemen hemen 1,5 milyar Suriye parası gelir geliyor. Başka kimseye ihtiyacı yok. Bu sadece Suriye’den. Irak’takini daha söylemedim. Bir de orada satılıyor ham petrol. Bağdat falan öyle.

Kime satılıyor?

Herkese alıyor. Kim gelip isterse alıyor.

Toptan alan yok mu, azar azar mı satılıyor?

Evet herkes kime satıyorsa parasını getirip hazineye teslim ediyor.

O zaman kimse parayı cebine atmıyor, para belli bir yerde toplanıyor?

Meclis var. Şura meclisi. Bugün misal ne kadar para geldi, 1 milyar Suriye parası. Hesap yapılır. ‘Biz silah için bu kadar kaldırdık, mücahidlerin ihtiyacı için, elbise için, mermi için, araba için, benzin için, mazot için’ şeklinde para ayrılır. Misal bir yerden bir şey satın alınacak, teklifler alınır, 5 milyon dolar sadece mermiye ayrılır. Elbise, ayakkabı en iyisini almak için yırtılmasın diye para ayrılır. Yemek için ayrılır. Devlet, bildiğiniz devlettir. Bu devlet, 5 gün Türkiye’ye girsin en büyük devlet olur

İslam Devleti Türkiye’yi istiyor mu?

Şu anda akla böyle bir şey gelmiyor. Hiç istemiyoruz şu an. Şu an Suriye’yi bitirelim, Filistin’e gideceğiz. İslam Devleti böyle istiyor. Hedefi Filistin. Suriye, Irak bir devlet olacak, büyük bir İslam Devleti. Belki Suriye 3-5 sene daha temiz olmaz. Belki de 5-6-7 sene sonra Muhammed Mehdi çıkar. Gelir, ‘sen temizsin’ der ben sıkılmam yada ‘değilsin’ der öldürür. Hiç kızmam. ‘Bu temiz kalsın’ der. ‘Bu temiz, bu temiz, bu temiz’ şeklinde. Bekliyoruz. Bakalım ne olacak.

PKK Talebyad’ı almak istiyor. Demese de köyleri İslam Devletinden aldıktan sonra gelip Telabyad’ı almak isteyecek. Çünkü Telabyad ve Akçakale sınır kapısı alınmadığı sürece Kobani’de Kürtlere rahat verilmeyeceği düşünülüyor. IŞİD’in de fazla gücü yok gibi Telabyad’da?

Biliyoruz gelecekler, gelsinler. Biz bekliyoruz. Bin, 2 bin, 3 bin kişiyle gelsinler… Biz sadece 200 kişi kalacağız burada. Çıksınlar Kobani’den bize gelsinler. Telabyad’ı mı istiyorlar gelsinler alsınlar. Türkiye izin vermez onlara.

Niye izin vermez?

Türkiye biliyor. Şu anda Ceyşul Hür hem Telabyad’da hem Türkiye’de. Onlar da hazır. ‘Biz de Talebyad’ı istiyoruz’ dediler. İslam Devleti, Türkiye’ye şunu dedi; ‘bir köpek sizden bize girsin, Urfa’yı mahvedeceğiz’. Hemen 5 dakikada hem de. Say 1, 2, 3, 4, 5. 5’inci dakikada Urfa yerle bir olur. Türkiye bu yüzden İslam Devleti karşısında titriyor. İslam Devleti hazır buna. Bu yüzden kimse Telabyad’a gelemez.

İstanbul’da bir kadın canlı bomba eylemi yaptı. Bir polis hayatını kaybetti. Urfa’da, Antep’te canlı bomba eylemcileri olduğu söyleniyor. Bazıları diyor ki, ‘Türkiye IŞİD’e yardım ediyor.’ Türkiye IŞİD’e yardım ediyor mu etmiyor mu, bilmiyorum ama IŞİD’in buraya saldırma ihtimali her zaman var demek ki?

Evet Türkiye bu yüzden korkuyor.

IŞİD neden bu kadar kolay insan öldürüyor?

Bizde çok hata var. Çok yanlış şeyler yapılıyor, çok. Ama kötülerin hepsine barbar diyoruz. Yavaş yavaş kötülerin hepsi gidecek, temizleri kalacak İslam Devletinde. Dünya da böyle olacak inşallah. Hazreti Muhammed ne dedi? Mücahidler İstanbul’a girecek. O zamanki adı Konstantin tabi.

IŞİD’i mi işaret ediyor?

Mücahidler demiş. Ve mücahidler Konstantin’e girince herkes korkusundan, ‘Allahü Ekber’, ‘Allahü Ekber’ diyerek teslim olup Müslüman olur. Demişler, ‘Ya Resulullah ama niye?’. ‘Bu millet dünyayı çok sevip, ahiretten korktuğu için’ demiş. Şu anda Türkiye’nin yarısı ‘IŞİD gelirse bizim başımızın üstüne’ diyorlar. Korkmuyorlar, böyle istiyorlar. Zannediyorlar ki kolay.

IŞİD insanlara çok müdahale ediyor değil mi?

Şu anda gidin Suriye’ye bakın. Orada yaşayacaksan eğer dünyayı unutacaksın. Sigara yok misal. ‘Lanet olsun’ derseniz hemen sorguya alınırsınız misal. ‘Sen kimsin, bu adama lanet olsun diyorsun’ derler. Lanet edilen kişiye sorulur, ‘bu adama hakkını helal ettin mi?’ diye. ‘Helal etmiyorum’ derse kırbaç cezası alır lanet eden. İlk seferinde 20 kez dayak yer. Bir daha böyle yaparsa 40 olur, sonra 80, sonra da öldürülür. Hırsızlığın cezası el kesmedir. Bu Kur’an-ı Kerim’de vardır. IŞİD’e mahsus bir şey değil bu. Cenab-ı Allah böyle söylemiş.

İslam Devleti’nin yaptığı şeyler Allah’ın istediği şeyler diyorsun. Peki ama o Ürdünlü pilotu diri diri yakması… Allah yasaklamıyor mu diri diri yakmayı? IŞİD Kur’an-ı nasıl yorumluyor, niye adamı canlı canlı yaktı?

Ben de çok görüyorum, çok yanlışlar yapılıyor. Niye? Çünkü bir millet toplanıyor. Oturup bir mektup yazıyor. Altını imzalıyor. Mektupta El halifeye, Ebubekir El Bağdadi’ye deniliyor ki, biz bu adamı emir olarak istiyoruz.

Mektupla mı seçiliyor?

Evet mektupla. Bu mektupta ne yazılıyor? Falanca kişi bizim burada, memleketimizin emiri olsun. Çünkü bu adamı seviyoruz. Bu sebeple emir seçilen zalim davranabiliyor. Bunlardan kaynaklanıyor.

Kimi istiyorlarsa onu mu emir yapıyorlar?

Zorla yapıyorlar. Böyle günah, çok oluyor. ‘Ama bu adam geldi, hoş konuştu bizimle’ diyorlar. Allah için bu dünyada ne yaptın? Hazreti Muhammed ne için bu dünyaya geldi? Ne istiyor Allah bizden. Niçin bize namaz koydu? Niçin oruç tutmamızı istiyor bizden? ‘Her şeyi hoş hoş anlatıyor bize, başkası gelip bizi vuruyor’ diyorlar. Böyle olmaz, günah. Siz yanlış yapıyorsunuz. Zorla bir şey yapınca millet korkuyor bizden. Birisi yanlış yapınca hemen getirip başını kesiyor. Millet korkuyor. Ama başlayın davet yapın. Bu adamın kalbine bir şey koyun. Cenab-ı Allah’ın muhabbetini koyun. Onun için Allah’a sığınacaksın. Allah size ne verecek? Hazreti Muhammed şefaati size nasıl olacak? Bunu anlatın. Bak bu millet sizi nasıl beğenir, sizinle çalışmak isteyecektir. Ama çok yerler var vuruyorlar milleti. Böyle günah, böyle yapmayın, diyoruz. Bugün kimin adını konuşacağız? Misal Mussab bin Umeyr, Huzeyfe bin Yeman, bunların hepsi sahabe. Hazreti Ayşe, Hazreti Hatice bunların yaptıklarını anlatmak lazım. Yavaş yavaş insanların hoşuna gider.

Ebubekir El Bağdadi’nin videoları eskisi kadar yayınlanmıyor, yaşıyor mu?

Kobani’ye ilk kim girdi? Kobani’de savaş başladığında. Halife girdi. Kendisi ‘Allahü Ekber’ dedi ve mücahidlerin en önünde kendisi girdi. Askerleri arkada girdi. Uçak vurdu bir ara yaralandı. Ama çok şükür yaşıyor.

Türkiye’ye gelip gidiyorsunuz. Saçınızdan, sakalınızdan, giyiminizden IŞİD’li olduğunuz belli. Kimse size bir şey demiyor mu, karışmıyor mu?

Kim karışacak?

Mesela PKK’liler? Düşmanlarısınız…

Hiç kimse karışamaz. Bizi Allah koruyor.

Röportaj: Mustafa ARISÜT 22.03.2015

İPEKYOL

IŞİD Kobani ve Urfa’dan ne istiyor?

0

Türkiye’ye yönelik bir eylem planlamadıklarını kaydeden IŞİD yetkilisi, ancak iddia edildiği gibi Kürt güçlerinin Telabyad’ı ele geçiremeyeceğini, Türkiye’nin buna müsaade etmeyeceğini öne sürdü. Sebebi ise, Telabyad’a saldırı olursa Urfa’ya saldıracaklarını bildirmeleri 

Gazete İpekyol, bir IŞİD yetkilisi ile haklarında merak edilen çoğu konu hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

Şanlıurfa olarak Kobani’deki savaşa çok yakından tanık olduk. Savaşın tüm acımasız yüzünü çok yakından gördük. Gerek kentini, köyünü terk edenlerin nasıl korku ve çaresizlik içerisinde Türkiye’ye sığındığını gerekse de sınırın hemen bu tarafında durup sınırın hemen karşı tarafında yaşanan çatışmayı an be an izledik. Kobani’yi savunan YPG ve YPJ’lilerle de neredeyse içli-dışlı olduk, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarıyla da. YPG ve YPJ’lilerin daha çok yaralıları ve cenazelerini görürken, IŞİD mensuplarının Urfa’da rahatça gezip dolaştığını, istedikleri zaman Türkiye’ye gelip gittiklerini hepimiz biliyoruz. Ancak buna rağmen “IŞİD neden Kobani’ye girdi”, “Esed’i bırakıp sadece Kürtleri neden hedef seçtiler”, “IŞİD ve Türkiye arasında ne var”, “IŞİD Türkiye’ye yönelik eylem planlıyor mu”, “IŞİD neden kadınlara ve kendisi gibi yaşamayanlara acımasız davranıyor”, “Urfa hakkında ne düşünüyorlar”, “Urfa’da nasıl bu kadar rahat dolaşabiliyorlar”, “Silahı, parayı nereden getiriyorlar” gibi sorular bir türlü onlara yöneltilmedi. Gazete İpekyol, adının, görevinin, röportajın nerede yapıldığının gizli kalması karşılığında bir IŞİD yetkilisi ile çoğu merak edilen konuları konuştu. Bazı konulara güvenlik açısından özellikle girilmedi bazı konuların da yanıtları tercümeden kaynaklanan sıkıntılardan dolayı tam olarak alınamadı.

İslam Devleti neden kadınları esir alıyor ve kadınlara haksızlık yaptığı yönünde haberlerle gündeme geliyor?

Müslüman kadınlara haksızlık yapmaz. Yezidi, Hristiyan, Peşmerge, PKK kızlarına, kadınlarına ise iki yol tanır. Ya Müslüman olacak ya ölecek. Başka yolu yoktur. Genelde Müslüman oluyorlar. Müslüman olup, evleniyorlar. Geliyor muhacirin, esir olan kıza ‘ben bu kızı istiyorum’ diyor. Nikâh yapıyorlar, resmi nikah yapıyorlar, şer’i, Kur’an’a göre, düğün falan yapıyorlar. Alıp evleniyorlar. Kaçmak orada yoktur. Kaçacakları bir yer yok yani. Kapı kilitleme gibi bir olay yok İslam Devletinde.

Evlenmek istemeyen kızlara ne oluyor?

Öylece kalırlar. Müslüman olur, kendisini seçen mücahidle aynı evde kalır, ama hizmet yapmaya, hizmetçilik yapmaya devam eder.

Peki dediğiniz gibi Müslüman olmazsa?

Öldürülür.

Kadınların serbest dolaşması da yasak?

Kadının tek başına sokağa çıkması yasaktır. Ya kardeşi olacak ya abisi olacak ya babası ya kocası olacak ya da bir oğlu olacak. Ama kadının tek başına yolda yürümesi yoktur. Günahtır, haramdır. Biz demiyoruz Şeriat böyle. Bir erkek olacak kadının yanında

Özgür Suriye Ordusu eskisi kadar güçlü değil, değil mi?

Onlar gavur, şerefsiz, namussuzlar. Namusu yoktur zaten. Namusu varsa PKK’den beraber savaşmaz. Yapmazlardı. Ne kadar bize zarar verdiler. Ne kadar Suriye’ye zarar veriyorlar. Ne kadar bize eziyet yaptılar. Sen nasıl gidip elini koyuyorsun, onlarla savaşıyorsun? Kime savaşıyorsun? Şam, Irak devleti için mi? Onlar zaten İslam’ı da yıktılar. Ne yaptılar, bu millete ne yaptılar? Kur’an-ı Kerim öğrettin mi bunlara? Hayır. Hadis-i Şerif, namaz öğretti mi? Yok. Ne yapıyor, hırsızlık yapıyor. Pamuk, hayvan Suriye’den çalıp hepsini Türkiye’ye götürüp sattılar.

Yağmacılık yapıyorlar?

Özgür Suriye Ordusu daha çok insanları öldürüyor. İslam Devleti öyle biliniyor ama Rakka’ya git, ‘selamünaleyküm ben Ceyşul Hür’rüm’ de, ‘vealeyküm selam’ derler. Sana karışmazlar.

Kimseyi öldürmüyor mu IŞİD?

Öldürürler. Nasıl? Diyelim ki, ben geldim tövbe etmeye ama biat falan etmeyeceğim, sadece tövbe edeceğim, başınızı öpeceğim, karışmazlar. Ya da ‘hakkınızı helal edin, ben artık gidiyorum, savaşmayacağım’ desem, ‘Hakkın helal olsun’ der. Bir şey yapmaz İslam Devleti. Bir dakikalık verirler sana. ‘Bu adama hiç kimse karışmasın’ derler. Kalkarsın gidersin ama kalkıp Türkiye’de ‘ben tövbe ettim’ diyorsun. Onlar nerden bilsinler. Bilmiyorlar senin tövbe yapıp yapmadığını. Zannedecekler bu daha Ceyşul Hür’la çalışıyor. O zaman öldürülür.

Tövbe nasıl?

Diyeceksin ya rabbi! ‘Biz, birbirimizle savaş istemiyoruz’.

El Nusra’nın durumu nasıl?

El Nusra’nın durumu biraz iyi. İdlip’te çatışıyorlar. Halep’te çatışıyorlar.

Şuanda El Nusra ile Esed askerleri arasında çatışma yok değil mi?

Şu anda durmuşlar. Ama İslam Devletini bekliyorlar. Diyorlar onlar tövbe yaptılar bize döndüler beraber çatışalım ama böyle kacaklar. Haseke’de bittiler. Gelecekler Halep’e, Halep’i de mahvedecekler.

Siz Esed’e karşı yeterli oranda savaşıyor musunuz?

Evet herkes bunu bize soruyor, ‘siz Esed’e karşı bir şey yapmadınız’ diye. Bekleyin şu anda PKK’yi hepsini bitirelim. Arkamızda deniz olsun. Hiç kimse bizi arkamızdan vurmasın. Sonra herkes bakacak nasıl Halep’i temizledik. Sonra Şam’a gideriz.

Peki, İslam Devleti PKK’nin derdine düştü, çok kayıp verdi. Gücü azalmadı mı? Kobani’yi bırakıp gidip Esed güçleriyle çatışsaydı İslam Devleti için daha iyi değil miydi?

Yok. Çünkü arkası temiz değildi. Niye Kobani’ye girildi? Kobani’de bir ay beklersin bu savaş başlamadan. Kobani devlet, diyorlar. Muhalifler gidiyorlar Kobani’de oturuyorlar. O zaman Türkiye’nin çok hoşuna geldi İslam Devleti oraya girince. Türkiye’de Kürtler nerede oturuyorlar? Diyarbakır, Mardin’dekiler bugünü bekliyor. Kobani kalksın desin ‘Kürt Devleti’ yaptık. Tüm Kürtler buna sevindi. İslam Devleti ne yaptı? Geldi onları mahvetti. Devletinin hepsini mahvetti.

Ama en fazla kaybeden İslam Devleti oldu. Çok sayıda kayıp verip çekilmek zorunda kaldı?

Tekrar gelecek. Haseki alındıktan sonra Kobani’ye gelip orayı PKK’lilere mezar yapacağız. Bu defa hiç acıma olmayacak.

İslam Devletinin politikasını öğrenmek için soruyorum. Kürtler Kobani’de devlet kurdu ama Kobani’nin dışında bir yere karışmadılar. ‘Kimse bize karışmasın, biz de kimseye karışmıyoruz’ dediler. İslam Devleti saldırmadan önce böyleydi. İslam Devleti geldi bunların devletine karıştı. İslam Devleti olmasaydı bu savaş olmayacaktı. Neden bunlar devletini kurduktan sonra IŞİD geldi bunlara saldırdı? Arkadan gelip saldırabilirdi diyorsunuz ama Kürtlere karışılmasaydı arkadan gelip vurmazdı bence. Bana göre, sanki birileri ‘IŞİD’e git bunlara saldır, bunları bitir, ondan sonra önün açılır’ gibi bir şey dedi.

İslam Devleti Irak’ta savaştı. Kiminle savaştı? Peşmergeyle. Peşmergeye en son zor durumda kalınca kim yardımcı olacak? PKK. Biz Peşmergenin elinden birkaç yer aldık. PKK hemen Peşmergeye yardımcı oldu. Çünkü aynısını Suriye’de de yapacaklardı. Benzer bir durum da oldu zaten. İslam Devleti ‘Biz Kobani’ye bir girelim, bakalım ne olacak’ dedi. Girip milleti öldürmeye başladılar. Millet dediğim PKK. Peşmerge ne yaptı? Hemen Türkiye’den Kobani’ye yetişti. İşte anlaşıldı ki arkamız temiz değil daha. Bizi vurmak için arkamızdan işbirliği yapabiliyorlar.

Sırada kim var? Yani İslam Devleti’nin bundan sonraki hedefi nedir?

Esed’den önce arkamızı temiz etmek için Ceyşul İslam’a da sıra gelecek. O da gavur. Zahra Amuş kimden emir alıyor? Esed’den. Şam’ı vuruyorsun? Şam’da kim var? Esed’in adamları. Tamam, doğrudur ama senin adamların nerede oturuyor? Burada misal emniyet var. Sen burayı vuracaksın. Ama bunlar ne yapıyor? Emniyetin yanındaki evleri, yani Müslümanları vuruyor. Bir bakıyorsun 10 evi vurmuşlar. Hepsi de Müslüman. Sen onları öldürüyorsun. Görmüyor mü Ceyşul İslam, görüyor ama böyle istiyor Esed. Bir de para kaynağına da bakmak lazım. İslam Devletine herkes biliyor para nereden geliyor. Ham petrol Irak’tan, Suriye’den hepsi İslam Devletinin elinde.

İslam Devletinin tüm desteği, kaynağı sadece petrol mü?

Evet sadece petrol var İslam Devletinin elinde. Bu petrolü hepsini satıp gelir elde ediliyor.

Silah petrol geliriyle mi elde ediliyor? Başka bir yerden gelmiyor mu?

Evet bir de silah konusu var. Mesela Irak’taki mücahidler, geçenlerde Peşmergelerin bir ambarını ele geçirdi. Ne kadar araba, ne kadar silah aldılar Peşmergeden. Öldürmüşler onları hepsini almışlar. Böyle silahı getiriyorlar mücahidlere.

Ceyşul İslam şu anda kiminle savaşıyor?

Gidip Cephetun Nusra’yı vuruyorlar.

Rejimden başka herkesle savaşıyorlar yani.

Kim temizse onları vuruyor.

İslam Devleti’ne sadece ganimetten gelen silahlar mı yetiyor?

Bir de parayla satın alınıyor.

Para nereden?

Para çok. Ham petrolden çok gelir elde ediliyor.

Ham petrolden önce de para geliyordu, o neredendi?

Şu anda çok kazanıyor. Niye? Çünkü ham petrolün hepsi elinde. Eskiden Ceyşul Hür vardı. Her grup bir kuyu tutmuşlardı. Alıp ham petrolü satıyorlardı. Şu anda bu kuyuların hepsi İslam Devletinin elinde. Her gün hemen hemen 1,5 milyar Suriye parası gelir geliyor. Başka kimseye ihtiyacı yok. Bu sadece Suriye’den. Irak’takini daha söylemedim. Bir de orada satılıyor ham petrol. Bağdat falan öyle.

Kime satılıyor?

Herkese alıyor. Kim gelip isterse alıyor.

Toptan alan yok mu, azar azar mı satılıyor?

Evet herkes kime satıyorsa parasını getirip hazineye teslim ediyor.

O zaman kimse parayı cebine atmıyor, para belli bir yerde toplanıyor?

Meclis var. Şura meclisi. Bugün misal ne kadar para geldi, 1 milyar Suriye parası. Hesap yapılır. ‘Biz silah için bu kadar kaldırdık, mücahidlerin ihtiyacı için, elbise için, mermi için, araba için, benzin için, mazot için’ şeklinde para ayrılır. Misal bir yerden bir şey satın alınacak, teklifler alınır, 5 milyon dolar sadece mermiye ayrılır. Elbise, ayakkabı en iyisini almak için yırtılmasın diye para ayrılır. Yemek için ayrılır. Devlet, bildiğiniz devlettir. Bu devlet, 5 gün Türkiye’ye girsin en büyük devlet olur

İslam Devleti Türkiye’yi istiyor mu?

Şu anda akla böyle bir şey gelmiyor. Hiç istemiyoruz şu an. Şu an Suriye’yi bitirelim, Filistin’e gideceğiz. İslam Devleti böyle istiyor. Hedefi Filistin. Suriye, Irak bir devlet olacak, büyük bir İslam Devleti. Belki Suriye 3-5 sene daha temiz olmaz. Belki de 5-6-7 sene sonra Muhammed Mehdi çıkar. Gelir, ‘sen temizsin’ der ben sıkılmam yada ‘değilsin’ der öldürür. Hiç kızmam. ‘Bu temiz kalsın’ der. ‘Bu temiz, bu temiz, bu temiz’ şeklinde. Bekliyoruz. Bakalım ne olacak.

PKK Talebyad’ı almak istiyor. Demese de köyleri İslam Devletinden aldıktan sonra gelip Telabyad’ı almak isteyecek. Çünkü Telabyad ve Akçakale sınır kapısı alınmadığı sürece Kobani’de Kürtlere rahat verilmeyeceği düşünülüyor. IŞİD’in de fazla gücü yok gibi Telabyad’da?

Biliyoruz gelecekler, gelsinler. Biz bekliyoruz. Bin, 2 bin, 3 bin kişiyle gelsinler… Biz sadece 200 kişi kalacağız burada. Çıksınlar Kobani’den bize gelsinler. Telabyad’ı mı istiyorlar gelsinler alsınlar. Türkiye izin vermez onlara.

Niye izin vermez?

Türkiye biliyor. Şu anda Ceyşul Hür hem Telabyad’da hem Türkiye’de. Onlar da hazır. ‘Biz de Talebyad’ı istiyoruz’ dediler. İslam Devleti, Türkiye’ye şunu dedi; ‘bir köpek sizden bize girsin, Urfa’yı mahvedeceğiz’. Hemen 5 dakikada hem de. Say 1, 2, 3, 4, 5. 5’inci dakikada Urfa yerle bir olur. Türkiye bu yüzden İslam Devleti karşısında titriyor. İslam Devleti hazır buna. Bu yüzden kimse Telabyad’a gelemez.

İstanbul’da bir kadın canlı bomba eylemi yaptı. Bir polis hayatını kaybetti. Urfa’da, Antep’te canlı bomba eylemcileri olduğu söyleniyor. Bazıları diyor ki, ‘Türkiye IŞİD’e yardım ediyor.’ Türkiye IŞİD’e yardım ediyor mu etmiyor mu, bilmiyorum ama IŞİD’in buraya saldırma ihtimali her zaman var demek ki?

Evet Türkiye bu yüzden korkuyor.

IŞİD neden bu kadar kolay insan öldürüyor?

Bizde çok hata var. Çok yanlış şeyler yapılıyor, çok. Ama kötülerin hepsine barbar diyoruz. Yavaş yavaş kötülerin hepsi gidecek, temizleri kalacak İslam Devletinde. Dünya da böyle olacak inşallah. Hazreti Muhammed ne dedi? Mücahidler İstanbul’a girecek. O zamanki adı Konstantin tabi.

IŞİD’i mi işaret ediyor?

Mücahidler demiş. Ve mücahidler Konstantin’e girince herkes korkusundan, ‘Allahü Ekber’, ‘Allahü Ekber’ diyerek teslim olup Müslüman olur. Demişler, ‘Ya Resulullah ama niye?’. ‘Bu millet dünyayı çok sevip, ahiretten korktuğu için’ demiş. Şu anda Türkiye’nin yarısı ‘IŞİD gelirse bizim başımızın üstüne’ diyorlar. Korkmuyorlar, böyle istiyorlar. Zannediyorlar ki kolay.

IŞİD insanlara çok müdahale ediyor değil mi?

Şu anda gidin Suriye’ye bakın. Orada yaşayacaksan eğer dünyayı unutacaksın. Sigara yok misal. ‘Lanet olsun’ derseniz hemen sorguya alınırsınız misal. ‘Sen kimsin, bu adama lanet olsun diyorsun’ derler. Lanet edilen kişiye sorulur, ‘bu adama hakkını helal ettin mi?’ diye. ‘Helal etmiyorum’ derse kırbaç cezası alır lanet eden. İlk seferinde 20 kez dayak yer. Bir daha böyle yaparsa 40 olur, sonra 80, sonra da öldürülür. Hırsızlığın cezası el kesmedir. Bu Kur’an-ı Kerim’de vardır. IŞİD’e mahsus bir şey değil bu. Cenab-ı Allah böyle söylemiş.

İslam Devleti’nin yaptığı şeyler Allah’ın istediği şeyler diyorsun. Peki ama o Ürdünlü pilotu diri diri yakması… Allah yasaklamıyor mu diri diri yakmayı? IŞİD Kur’an-ı nasıl yorumluyor, niye adamı canlı canlı yaktı?

Ben de çok görüyorum, çok yanlışlar yapılıyor. Niye? Çünkü bir millet toplanıyor. Oturup bir mektup yazıyor. Altını imzalıyor. Mektupta El halifeye, Ebubekir El Bağdadi’ye deniliyor ki, biz bu adamı emir olarak istiyoruz.

Mektupla mı seçiliyor?

Evet mektupla. Bu mektupta ne yazılıyor? Falanca kişi bizim burada, memleketimizin emiri olsun. Çünkü bu adamı seviyoruz. Bu sebeple emir seçilen zalim davranabiliyor. Bunlardan kaynaklanıyor.

Kimi istiyorlarsa onu mu emir yapıyorlar?

Zorla yapıyorlar. Böyle günah, çok oluyor. ‘Ama bu adam geldi, hoş konuştu bizimle’ diyorlar. Allah için bu dünyada ne yaptın? Hazreti Muhammed ne için bu dünyaya geldi? Ne istiyor Allah bizden. Niçin bize namaz koydu? Niçin oruç tutmamızı istiyor bizden? ‘Her şeyi hoş hoş anlatıyor bize, başkası gelip bizi vuruyor’ diyorlar. Böyle olmaz, günah. Siz yanlış yapıyorsunuz. Zorla bir şey yapınca millet korkuyor bizden. Birisi yanlış yapınca hemen getirip başını kesiyor. Millet korkuyor. Ama başlayın davet yapın. Bu adamın kalbine bir şey koyun. Cenab-ı Allah’ın muhabbetini koyun. Onun için Allah’a sığınacaksın. Allah size ne verecek? Hazreti Muhammed şefaati size nasıl olacak? Bunu anlatın. Bak bu millet sizi nasıl beğenir, sizinle çalışmak isteyecektir. Ama çok yerler var vuruyorlar milleti. Böyle günah, böyle yapmayın, diyoruz. Bugün kimin adını konuşacağız? Misal Mussab bin Umeyr, Huzeyfe bin Yeman, bunların hepsi sahabe. Hazreti Ayşe, Hazreti Hatice bunların yaptıklarını anlatmak lazım. Yavaş yavaş insanların hoşuna gider.

Ebubekir El Bağdadi’nin videoları eskisi kadar yayınlanmıyor, yaşıyor mu?

Kobani’ye ilk kim girdi? Kobani’de savaş başladığında. Halife girdi. Kendisi ‘Allahü Ekber’ dedi ve mücahidlerin en önünde kendisi girdi. Askerleri arkada girdi. Uçak vurdu bir ara yaralandı. Ama çok şükür yaşıyor.

Türkiye’ye gelip gidiyorsunuz. Saçınızdan, sakalınızdan, giyiminizden IŞİD’li olduğunuz belli. Kimse size bir şey demiyor mu, karışmıyor mu?

Kim karışacak?

Mesela PKK’liler? Düşmanlarısınız…

Hiç kimse karışamaz. Bizi Allah koruyor.

Röportaj: Mustafa ARISÜT 22.03.2015

İPEKYOL

Tuna Kiremitçi Ayşe Arman’a Konuştu

O, ruhu dalgalı bir adam… Maceracı, serseri, hep genç, hep yeniden başlamaya hazır… Öykülerin ve müziğin peşinden giden biri… Ve zeki… Ben seviyorum Tuna Kiremitçi’yi… Donanımlı, iyi eğitimli, bilen ve her daim öğrenmeye çalışan, bu yüzden de savrulan biri. Her röportajda cesur şeyler anlatır, bu röportajda da öyle yaptı. “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları”, April Yayınları’ndan çıktı. Elinize aldığınızda bir daha zor bırakacağınız kitaplardan… Yolu açık olsun, Tuna’nın da romanın da

Yeni romanın, “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları” su gibi akıyor, bir çırpıda okunuyor. Ben çok eğlenerek okudum. Yazması da böyle eğlenceli miydi?

Hem de nasıl! Sonuçta gönlünün sultanına ulaşmak için diyar diyar dolaşan bir insanın öyküsünü anlattım. Bu uğurda, dünyayı fethedecek bir kitap yazmaya kalkışan Abidin’in öyküsü. Mizah, romans ve polisiyenin deli bir karışımı oldu. Hele işin içine Natalie Portman da girince iyice çığırından çıktı!

Aklına nasıl geldi?

Batılıların hoşuna gidecek bir roman yazmaya çalışan Doğulu kahraman fikri, yıllar önce aklıma düştü. Bir yazar arkadaşım, yurtdışında bir festivale katılıyor. Orada onu takdim ederken, “Bakalım Türkiye’den gelen romancı, bize uçan halısında neler getirmiş? Sihirli lambasından neler çıkacak?” diyorlar. Haliyle arkadaşım çok bozuluyor. Çünkü yazdıklarının uçan halıyla, lambayla falan alakası yok.

Yani sence mesele n’aparsak yapalım Batılıların gözünde Doğulu olarak kalmamız mı?

Mesele; gönlümüzü, klişelerin içine hapsetmeleri ve bizim buna razı olmamız. Hem hayatta hem de sanatta. Batılı olmayan bütün yazarlar aynı kaderi paylaşıyor.

Nedir o?

Eğer romancıysan, Batı icadı bir sanatı icra ediyorsun. Onların sahasında oynuyorsun. Mütemadiyen deplasmandasın. Onların seni görmek istediği gibi, yani az gelişmiş, depresif ve turistik olmak zorundasın! Heyecan yaratmaya hakkın yok. Bu hiç “cool” değil!

Bu, seni neden rahatsız ediyor?

Onların gözündeki adam değilim çünkü! Benim bambaşka dertlerim var. Burada hem Descartes hem de İbni Arabi ile uğraşıyorum. Yazarken hem türkülerden hem Iron Maiden’dan feyz alıyorum. Manyak gibi heyecanlıyım. Ama izin vermezlerse, gücüm bunu dünyaya anlatmaya yetmiyor.

Romanda sık sık adları geçiyor. Elif Şafak ve Orhan Pamuk’la ne alıp veremediğin var?

Allah için, hiçbir alıp veremediğim yok! Kitaplarını severek okumuşumdur. Romanımdaki mesele, Orhan Pamuk’tan şu an odasında ilk romanını yazan gence kadar, Batılı olmayan her yazarın başının belası… Dünyaya seslenmek istiyorsan, Batı’nın kuralıyla oynayacaksın! Felsefe yapmaya kalkmayacak ve folklorik şeyler anlatacaksın.

Batı’nın kurallarıyla oynamanın nesi suç?

Samimiyetsiz olmaya zorlanıyorsun. “Ne uçan halısı kardeşim, siz Bağdat’ı yakıp yıktınız çoktan!” diyemiyorsun. Mesela Russell Crowe’un “Son Umut” filmini sevdim. Namuslu bir hikâye anlattığı için. Ama o bile gitmiş ‘uçan halı klişesi’ne hapsolmuş. Akıl alır gibi değil!

Yani “Elif Şafak ve Orhan Pamuk, basit bir formül kullanıyorlar, hiçbir derinlikleri yok” mu demek istiyorsun… Bu formülü uygulayan herkes Batılılar tarafından çok okunan yazar olabilir mi?

Yok canım, bir sürü başarısız örnek de var! Zaten sorun da en yetenekli sanatçıların dünyaya açılmak için bu yolu seçmek zorunda kalması.

Yoksa yoksa… Sen onların uluslararası ününü kıskanıyor musun?

Kıskansam herhalde disiplinlerini ve çalışkanlıklarını kıskanırım! Ben hiçbir zaman o kadar disiplinli olamadım.

Genel olarak romancılar birbirlerini kıskanır mı?

Yazarlar illaki birbirlerinin bir şeylerini kıskanır. Bu her meslekte böyle değil mi? “Benim Adım Kırmızı”daki minyatürcüler gibi. Ama Batı tarafından kabul görmek bizde aşırı önemsenen bir şey ya, o yüzden voltaj artıyor herhalde.

Kahramanın “aşk romanlarının unutulmaz yazarı Berkay” namı diğer Abidin, dünya çapında bir roman yazmak istiyor. “Elif Şafak ve Orhan Pamuk yaptıysa, ben de yaparım!” deyip oryantalist bir konu bulmak için Anadolu yolculuğuna çıkıyor. Sence böyle bir formül var mı gerçekten?

Batı’nın, Doğulu sanatçıları onaylama konusunda bazı formülleri var. Evet, bu bilinen bir şey. Buna uyana vizesini veriyorlar. Bu da giderek duygu dünyamızın daralmasına yol açıyor. Batı’da takdir gören sanatçılara hayranlık duyuyor ve onlar gibi olmak istiyoruz çünkü.

Bunları gerçekleştiren herkes uluslararası bestseller’lar yazabilir mi? İşi Nobel’e kadar uzatabilir mi?

Orasını bilmem ama kuralına göre oynayanlar garbın afakını daha kolay aşıyor, o kesin!

Elif Şafak’ın Mevlana’sı, Orhan Pamuk’un Kars’ı bir tesadüf değil mi yani? 

“İlk dize Tanrı’dan gelir, geri kalanı matematiktir” der Eluard. Ama o ilk dize yok mu, bütün iş orada! Pamuk, Şafak ya da dünyaca başarılı olmuş diğer yazarların dehaları kıymetlidir. Gönül isterdi ki Batı’nın ilgisine mazhar olmak için ne yazmaları gerektiğini düşünmek zorunda kalmasınlar. Batılı bir yazar böyle şeyler düşünmüyor çünkü.

Peki sen, bunu eleştiriyor musun?

“En azından tartışalım bari” diyorum!

BİR ÜLKE ANCAK BÖYLE YOK OLUR

Memlekette tartışmalar hiçbir zemine oturmuyor. Fikirler boşa gidiyor. Çünkü maalesef, Türkiye’nin bir bağlamı kalmadı. Yani ortak bir paydası, ruhu, zemini… Bu yüzden herkes, birbirinin kaşıyla-gözüyle, nasıl yaşadığıyla, giyim-kuşamıyla uğraşıyor. Bir ülke, ancak böyle yok olur. Bu yüzden yazarlara düşen, elle tutulur bağlamlar yaratmak olmalı. Hangi mahalleden ve dünya görüşünden olurlarsa olsunlar!

En büyük felaket özgüven sorunu yaşayan erkek

Romanının kahramanı, Natalie Portman’dan gizli mesajlar aldığına inanıyor. Sırf bu yüzden uluslararası ün kazanan bir roman yazmak istiyor ki onunla tanışabilsin…

Evet, Natalie ile Abidin arasındaki ilişki, hikâyenin gizemini oluşturuyor.

Sen de hayran mısın Natalie’ye?

Natalie Portman’ı seçme sebebim hayranlık değil. Onun Ortadoğulu ve entelektüel olması. Hem de Ortadoğu sorunu üzerine akademik çalışma yapacak kadar! Tabii çocukluğundan beri hayatımıza eşlik etmesi de mühim.

Erkek romancılar, esas olarak kadınları etkilemek için mi yazar?

İnan bana, kadınları etkilemek için yapılacak çok daha iyi işler var. İşadamlığı, rock yıldızlığı, sporculuk gibi. Üstelik hepsi de bu topraklarda, yazarlıktan daha az belalı.

Edebiyatçılar, uluslararası nam salınca bütün kadınları tavlayabiliyor mu?

Özgüvenli erkek her zaman çekicidir. Fiziksel görünüşü nasıl olursa olsun. Başarı da beraberinde özgüven getiriyor sanırım.

Bir partide Orhan Pamuk, Natalie Portman’la bir araya gelip, onunla flört edebilir mi sence?

Orhan Pamuk herhalde flört etmeden de onun başını döndürür. Sonuçta karizmatik bir sima. Ama Natalie Portman’ı da hafife alma bence!

Pamuk’un karizması diğer yazarlarımızı huylandırıyor mudur acaba?

Kıskançlık özgüven eksikliğiyle ilgili, malum. Gerçek özgüvense alkış ya da başarıyla gelmez, içten gelir. Kişinin içsel gücüyle. Ama doğada özgüven sorunu yaşayan bir erkek kadar çekilmez bir varlık da yoktur!

Türk erkeklerinin en büyük sorunu özgüven eksikliği mi sence?

Hani, “Kadın güçlü erkek sever” diye bir laf var ya, aslında o gücü veren para-pul değil. Erkeğin hayatla özgüvenli bir şekilde baş edebilmesi. Baskı altındayken bile müşfik olabilmesi. Bunları yapsın da isterse parası az olsun! Bunu anlayamıyoruz maalesef. Sonuçta para gelse de özgüven gelmiyor. Olan kadına oluyor.

Sendeki şeytan tüyü nedir?

Galiba köyün delisi oluşum!

Kadınlar seni yakışıklı ve çekici buluyor, bu hoşuna gidiyor mu?

Ne kadar naziksin, yaşlanmakta olan bir babayı mutlu ediyorsun!

Sihrin, hiç büyümeyen bir çocuk olman mı? Yoksa güzel hikâyeler anlatabiliyor olman mı?

Güzel hikâye anlatanı kim sevmez? Tanrı bile kutsal kitaplarda bize hikâyeler anlatıyor. Niye? Sözleri kalbimize yerleşsin diye. Kitaplarının okunma oranlarına bakarsak da gayet başarılı!

İSTİKLAL CADDESİ MEZUNUYUM

Kendisinden çok şey beklenen ama karşılığını veremeyen bir yazar olduğun duygusuna kapıldın mı hiç?

Geride, bazısı 12 dile çevrilmiş dokuz roman var. Üstelik hepsi Batı dilleri de değil. Eh, bir şeyler yapmışız işte…

Kendini acımasızca suçladığın, “loser” olarak gördüğün olmuyor yani…

Yeni Türkiye’ye göre pek “winner” sayılmayacağım aşikâr! Ama kimsenin adamı olmadan, fikirlerimi saklamadan bu günlere geldim. Arkamda bir iktidar, tarikat ya da holding de yok. Sadece yazdıklarımdan ve okurlardan aldığım güç var. Bu da bir nevi başarıdır belki.

Bir sürü şeyi aynı anda yapabilen bir adam, aslında hiçbir şeyi tam yapamıyor mudur? 

Odaklanmak önemli tabii… Ama 21’inci yüzyıl yazarının disiplinler arası olması da gerekiyor. Yani artık “İşim edebiyat, gerisi beni bağlamaz!” deme lüksü yok. Resimden, müzikten, sinemadan, tiyatrodan, modadan, mimariden anlayacağız. İstiklal Caddesi mezunuyum ben. Beyoğlu’nda büyüdüm. 90’ların İstiklal Caddesi bir kültür merkeziydi. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kemancı’da gencecik Teoman şarkı söyler, Emek’te müthiş filmler oynardı. Bu bizi, bütün sanatlarla iç içe olmaya götürdü.

İyi de müzik yapıyorsun, film çekiyorsun, roman yazıyorsun, senaryo yazıyorsun, bin türlü iş yapıyorsun… Neyin kafası bu?

Oğlum da geçenlerde aynı şeyi sordu. “Baban ne iş yapıyor diye soranlara ben ne diyeyim baba?” dedi. Ona, “Babam romancı ve şarkı yazarıdır!” diyebilirsin dedim. Hayatımın ekseni edebiyat ve müzik. İlk- gençliğimden beri. Ama sinema okulunda çok şey öğrendim. Sinemacılar sayesinde romancı oldum.

Biraz Murat Menteş oyunları ve hınzırlığı sezdim. Nedir, Afili Filintalar olduğunuz için birbirinizden mi etkileniyorsunuz?

Yazma ateşimi tazeleyen April’de yarattığımız ortam oldu. Alper Canıgüz, Murat Menteş, Algan Sezgintüredi, Sinem Sal, Melida Tüzünoğlu, Sezgin Kaymaz, Bahadır Cüneyt Yalçın, Nihat Genç… Harika müzisyenler, sinemacılar ve tasarımcılar da var. Beyinleri alev alev… Tabii etkileşim halindeyiz.

Biraz da mizahi bir kitap, neden mizaha kaydın?

İnanır mısın, 10  yıl önce yazdığım ‘Yolda Üç Kişi’ hakkında Le Monde’un kitap ekinde “Mizah ve ironiyle yüklü bir roman” deniyordu. Ama nedense bunun kendi köyümde fark edilmesi yıllar aldı. İşte ironi diye buna denir! Şaka bir yana, o kadar delirmiş bir dünyada yaşıyoruz ki mizah tek çıkış yolu gibi. Bu roman da Aziz Nesin ile Kurt Vonnegut arası bir muhabbet.

HAYAT HEPİMİZDEN DAHA İYİ BİR EDEBİYATÇI

Can’a öğretmek istediğin en önemli şey?

O zaten her şeyi bilerek doğdu, bütün çocuklar gibi. Ben sadece unutmamasını sağlamaya çalışabilirim. Son nefesime kadar bunu yapacağım.

Kadınlardan öğrendiğin en önemli şey?

Gamze, bir gün ilk eşimin benimle evlenirken kaç yaşında olduğunu sordu. Sonra ikinci eşimin benimle evlenirken kaç yaşında olduğunu sordu. İkisi de aynı yaşlarında benimle evlenmişlerdi. İşin ilginci, Gamze de evlendiğimizde o yaştaydı. Sonra da “Peki annen seni yatılı okula bıraktığında kaç yaşındaydı?” diye sordu. Ve evet, annem beni tam da o yaştayken bırakmıştı… Meğer yıllarca beni anamın bıraktığı yerden büyütecek birini aramışım! Şu öyküdeki karamizaha bak. Hayat hepimizden daha iyi bir edebiyatçı!

KIÇINI KALDIR HAYATINA SAHİP ÇIK

Daha önce neden bıçak sırtındaydın da şimdi öyle değilsin, kendini güvende mi hissediyorsun?

Çünkü şunu öğrendim: Güven duygusunun dışarıdan gelmesini beklersen, er-geç şapa oturuyorsun. Güven dediğin, alkışla, ödülle falan gelmiyor. Kıçını kaldırıp hayatına sahip çıkmanla geliyor. Kendin ve sevdiklerin için savaşmanla

HIRSLI VE KİBİRLİ BİR HERİFTİM

Bitmez tükenmez aşk hikâyelerin var… Çapkın mısın nesin?

Aşkla yanmış ilk insan olduğumu sanmıyorum. Sonuncu da değilimdir herhalde. Haliyle, istisnai sayılmam.

Bir kere daha evlenmişsin! Tebrikler. Biz seni Bulgar edebiyatçı sevgili Ludmilla’da bırakmıştık. Hayırdır, sınır soruları mı çıktı?

2009’da ata toprağı Bulgaristan’a, deyim yerindeyse sığındım. Yoksa sonum iyi görünmüyordu. Hakkımda çılgınca haberler çıkıyordu. Ülke, çalkantı içindeydi ve her kamp, beni karşı tarafın adamı sanıyordu. Baktım ayak altında kalıyorum, yazmayı bırakıp Sofya’ya gittim. Üç yıla yakın oralardaydım. Hayırlı bir içe dönüş oldu. Bulgaristan’da tanıdığım insanlara minnettarım.

Yeni eşin Gamze GS’li… Daha önce arkadaşın olan birine nasıl âşık oldun?

Sofya’dan döndüğümde ne yapacağımı bilmiyordum. Aşk defterini de kapatmıştım. Bir yerlerde Gamze’yle karşılaştık, sonra eski arkadaşlarım arayıp grup projesini söylediler. Kendimizi, Ömerli’deki bir evin garajında demo kaydederken bulduk. Gamze de ben de müzik âşığıyız. Aynı eski rock şarkılarını hiç sıkılmadan saatlerce dinleyebiliyoruz. Bir sürü ortak özelliğimiz var…

42’nin bu kadar güzel olacağını bilseydim 10 yıl önce girerdim!

Eşin Gamze pilates hocası… Sana da pilates öğretiyor mu?

Evet hem pilates öğretiyor hem de Atlas’a destek veriyor. Kendisi, Radyo ODTÜ’nün efsane DJ’lerinden. Onun yaptığı radyo programı Ankara’da hâlâ hatırlanır.

Zayıflamış ve güzelleşmişsin, sebebi aşk mı?

Daha iyi bir savaşçı olmamdır belki. 42 yaşındayım ve çok memnunum. 42 yaşın böyle olduğunu bilsem, 10 yıl önce girerdim!

Nasıl yani? Ne değişti sende yani?

Kendimi anladım, daha ne olsun?

Eskiden yaptığın hıyarlıkların hangilerini yapmıyorsun da bu yaş iyi geliyor sana?

Bencil herifin tekiydim! Yeteneğim var diye bencil olmaya hakkım var sanıyordum.

Can’ın annesi Yasemin’le de aran iyi. Bunu nasıl başardın?

Yasemin’in olgunluğu sayesinde. Bunlar erkeklerin başarabileceği şeyler değil.

İclal dışında herkes seni affetti anladığım kadarıyla… Ona haksızlık ettiğini düşündüğün oluyor mu?

O yıllarda beni dövmek isteyenler, onu da hırpaladı maalesef. Aramızda helalleşmemiz yıllar aldı. İnternet çağında, yazar yasaklamanın tek yolu, onu bağlamından koparıp yaftalamak. Kitapları artık yok edemezsin çünkü. Ama özel yaşamına falan saldırarak fikirleri gölgeleyebilirsin.

Peki senin hiç mi hatan yoktu o dönem yaşananlarda… Her şey, sadece seni itibarsızlaştırmak için miydi? Bütün suç düşmanlarında mıydı yani?

Hırslı ve kibirli bir heriftim! Öyle olmasam, üzerime gelen dalgayı fark eder ve efendice kenara çekilirdim. Bunu yapmadığım için kemiklerim kırıldı. O toz-duman içinde sevdiklerime de sahip çıkamadım. Bahaneye gerek yok. Ahmed Amiş Efendi’nin ağır bir sözü var: “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.”

Ayşe Arman 

HÜRRİYET