Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Özge Borak’tan Çok Özel Açıklamalar

0

Özge Borak, başrolünü Engin Hepileri ile paylaştığı ‘Bana Adını Sor’ adlı filmde, yetimhanede birlikte büyüdüğü bir adama âşık olan ama hislerini açamayan bir kadını canlandırıyor. Borak “Aşk, nerede bulursan oradadır. Her şeyin içinde aşk olabilir” diyor.

Özge Borak, son dönemin yıldızı en çok parlayan oyuncularından biri. Şu sıralar sinema, tiyatro ve televizyonda başarıdan başarıya koşuyor. ‘Güldür Güldür Show’da güldürüyor, ‘Balım’ müzikalinde dans ettiriyor, yeni sinema filmi ‘Bana Adını Sor’daki rolüyle de izleyicileri ağlatıyor. Kendinden emin ve mağrur duruşunun yanı sıra neşeli halleri onu farklı kılıyor. İstanbul’da havanın buz gibi soğuk olduğu bir günde fotoğraf çekimimizi yaptık ama Özge’nin sıcacık sohbetiyle ısındık…

Başrolünü Engin Hepileri’yle paylaştığınız ‘Bana Adını Sor’ filmi vizyona girdi. Biraz konusundan bahseder misiniz?

Beraber yetimhanede büyümüş bir kız ve oğlan var. Kız aşçı, çocuk da piyanist olmuş. Kız çocuğa çok âşık ama çocuk onu arkadaşı ve kardeşi gibi görüyor. Başka bir kadın daha var. Sürprizlerle dolu ve duygusu çok yoğun bir aşk hikayesi.

Kız sevdiği adama aşkını bir türlü itiraf edemiyor yani.

Evet, söylemiyor ama arif olan anlar durumu var. Filmi çok anlatamıyorum çünkü sürprizi bozulsun istemiyorum. Sinemada filmi izleyenlerin, “Ben olsam ne yapardım?” sorusunu kendilerine soracakları bir konu var. Zaten yaşanmış ve gerçek bir hayat hikâyesi.

“Aşk mı, emek mi?” sorusu mu sorgulanacak?

Evet, sevgi ile emek iç içe geçiyor. İnsanların izledikten sonra, sinema salonundan çıkarkenki duygularını gerçekten merak ediyorum.

‘HER ŞEYİN İÇİNDE AŞK OLABİLİR’

Peki size göre “Aşk mı, emek mi?’ sorusunun yanıtı ne?

O yoğunluğu yaşamak gerekiyor. Yaşamadan yanıtlamak çok zor. Hani hep tartışılır ya, “Bir çocuğu büyüten mi yoksa doğuran mı annedir?’ diye. Bu da o tarz bir olay.

O zaman aşk ne demek?

Aşk nerede bulursan oradadır. Her şeyin içinde aşk olabilir. Bu bir kalemde de olabilir, bir elmanın içersinde de… Yıldız Kenter’in, ‘Hep Aşk Vardı’ diye bir oyunu vardı. Tıpkı onun gibi.

Filmin çekimleri ne kadar zamanda tamamlandı?

3 haftada bitirdik. Çekimler daha çok İstanbul’da, Anadolu Yakası’nda yapıldı.

Filmde yağmur altında çektiğiniz sahneler çok konuşuldu.

Zor koşullar da oldu sanırım. Yağmur sahnesi Anadoluhisarı’nda çekildi, orası güzel havada bile serin olan bir yer. Çok üşüdüm. Yönetmenimiz sahneyi hiç seyrettirmedi. Ben de herkesle birlikte galada izledim.

Kaç saatte çektiniz o sahneyi?

4 tekrar yaptık sanırım. Ekip çok hızlı hareket etti. Aynı kıyafetlerden bir tane daha vardı. Tamamen kuruyup, bir daha çektik. Islak ıslak, soğuk havada, çok zor bir çekim oldu. Hemen havlu ve polar battaniyeler getirdiler sağolsunlar.

‘SAHNE BİTİNCE ÇOK AĞLADIM’ 

Hastalandınız mı?

“Bugün hastalanmazsam bir daha hastalanmam” dedim ve hakikaten de hastalanmadım. Hasta oluyormuş gibi oldum ama olmadan atlattım.

Duygu olarak sizi yoran sahneler oldu mu?

Çok. Duygusu çok yüksek sahneler vardı. Hikâyenin gerçek olduğunu bildiğim için, kendimi o kişinin yerine koydum ve durduramadım. Sahne bittikten sonra çok ağladım.

‘Saçımda boya yok’ 

Sizi çok zayıflamış gördüm. 34 bedene mi düştünüz?

Bazı pantolonlarda evet. O kadar çok koşturuyorum ki evde bırakın yemek yemeyi, saçımı tarayacak zamanım yok. Öğün sayısı 2’ye düştü. Kim kolumdan çekerse oraya gidiyorum, o arada da biri bir şey verirse yiyorum.

Cildinizin güzelliği merak ediliyor. Sırrı ne?

Yüzüme nemlendirici olarak sürdüğüm kremlerin içeriğine bakıyorum. İçinde en az madde olanı alıyorum.

Hiç kısa saç kullandınız mı?

Küçük bir kız çocuğuyken kulağıma kadar, kısacık olmuştu. Şu anda aslında en kısa olan dönemlerden birindeyim. Katlı bir kesim var. Bu arada saçımda hiç boya yok. Bir kere bile boyamadım.

Gerçekten hiç mi boyatmadınız?

Dur yalan söylemeyeyim. Şakaklarımdaki beyazları saçımla aynı renge boyatıyorum. Yaşlanıyoruz artık. (Gülüyor) Onun dışında hiç boyatmıyorum.

‘GENEL OLARAK KENDİMİ SEVERİM’

Saçınızdaki ilk beyaz teli gördüğünüzde endişelendiniz mi?

Yok ya, nasılsa olacak. Bende çok yok zaten. Belli bir bölgede toplanıyor. Onun da üstünü kapattırıyorum.

Yaşlanmak sizi korkutuyor mu?

Anneme baktıkça her yaşın güzel olduğunu görüyorum ve korkmuyorum.

En beğendiğiniz yeriniz neresi?

Bilmem. (Kahkahalar) Ben genel olarak kendimi severim ama öyle ukalalık derecesinde değilimdir.

En iyi ve en kötü huylarınız nedir?

Pratiğimdir, hızlı çözüm bulurum. Kötü huyumsa kararsız olmak. Başkasına seçerim ama konu kendim olunca saatlerce giysilerime bakıp “Bugün ne giysem?” dediğim oluyor.

“ATA’YLA YENİ FİLMİ ÇOK ÖNCE KONUŞMUŞTUK”

Ata Demirer, önümüzdeki yıl çekimleri Bursa’da yapılacak olan yeni sinema filminde sizin de oynayacağınızı söyledi. Doğru mu bu?

Çok önce konuşulan bir şeydi. Olursa konuşuruz tabii. Net bir şey yok şu an.

Ata Demirer’in ‘Niyazi Gül Dört Nala’ adlı filminde Şebnem Bozoklu’nun oynadığı rolün sizin için yazıldığı iddia edilmişti. Bu doğru mu?

Ben o filmde yoktum.

Hayatta kendinize koyduğunuz hedef ne?

Her zaman yaptığımın üstüne bir tane daha koymak isterim. ‘Balım’ın provalarında “Başka hangi müzikali oynarız? Yurtdışına açılır mıyız?” sorularını kendime sormaya ve araştırmaya başladım.

Her rolü oynar mısınız?

Oyuncuyum, “Oynamam” diyeceğim rol yok.

Ömer Sabuncuoğlu 15.03.2015

HABERTÜRK

Mehmet Okur: Ülkemi temsil etmenin sorumluluğunu taşıdım

0

Türk basketbol tarihinin en unutulmaz isimlerinden Mehmet Okur’la ABD’de bayrak gibi taşıdığı Türk kimliği üzerine konuştuk…

Bizim Memo’muzdu o. Sakinliği, efendiliği, zekâsıyla attığı sayılarla gönlümüze taht kurmuştu. Özellikle 12 Dev Adam’ın devleştiği dönemlerde onu örnek alan milyonlarca çocuk vardı, “İleride Memo gibi olacağım” diyen. Sonra NBA macerası başladı, sakatlığı kalıcı olunca basketbol oynamayı bıraktı ama kendini o kadar sevdirdi ki, dünya basketbolunun kalbi olan ABD’de Utah Jazz gibi bir takımın elçisi oldu. Yakın zamana kadar nerede olduğumuzu bilmeyen Amerikalılar Memo sayesinde tatil için Türkiye’yi tercih eder oldu. O bizi dünyada en iyi temsil eden isimlerin başında geliyor. Memo’yla hem bu konuyu hem de ABD’deki hayatını konuştuk…

Hayat nasıl gidiyor? ABD ikinci ülkeniz gibi oldu…

Güzel gidiyor. San Diego’da yaşıyoruz ama eski takımım Utah Jazz’da basketbol elçisi ve genç oyuncu mentörü olarak çalışıyorum. Salt Lake City’de önemli süre geçiriyorum. Jazz ve basketbolu sevdirmek için projeler üretiyoruz, okulları, hastaneleri ziyaret ediyoruz. Basketbolu Salt Lake City sakinleri için vazgeçilmez hale getirmeye çalışıyoruz.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Ailemle birlikte olduğumda çocuklarla ilgileniyorum. Sporla aktif olmalarını, farklı sporları denemelerini istiyorum. Spor aktivitelerine ben götürüyorum. Büyük oğlum Yiğit basketbol, buz hokeyi, tenis, futbol ve golf oynuyor, kızım Melisa tenis ve basketbol… Küçük oğlum Mert henüz 4 aylık. Ailemle olmaktan çok mutlu olan birisiyim. Oyunculuk zamanımda da antrenman ve maçlar dışında hep ailemle birlikteydim.

Eski takımınız Utah Jazz’in basketbol elçisi görevine getirildiniz. Bu görevi bir yabancının yapması alışılmış bir şey mi?

Utah’da en güzel yıllarım geçti. Jazz taraftarıyla aramda inanılmaz bir bağ oluştu. Bu nedenle Jazz ailesi içinde hiçbir görevde yabancılık çekmem. Tabii oyunculuktan çok farklı ama onlar beni asla yabancı olarak görmedi. Ben onlar için hep “Memo”, “Money” veya “Moneyman” oldum. Ama tabii ki bir Türk olarak zengin tarihi olan bir kulüpte böyle bir görevin verilmesi gurur verici. Bu daha başlangıç. Oyunculukta olduğu gibi ikinci ligde başlayıp hedefleri doğru koyarak All-Star bile olabiliyorsun.

Basketbol oynamayı özlüyor musunuz?

Çok özlüyorum. Sakatlıklardan dolayı bırakmak zorunda kaldım. Benim özelliklerime sahip bir uzunun her zaman şampiyonluk iddiası olan takımlarda yeri var ama eskisi gibi olamayacağımı anlayınca bırakma kararı aldım. İnsanların beni “Money” olarak hatırlamaları, önemliydi. Şimdi arkadaşlarla oynuyoruz ama NBA seviyesinde değil.

‘BENİ TANIDIKÇA TÜRK ALGISI OLUMLU DEĞİŞTİ’

Türkiye’yi yurtdışında en iyi temsil eden isimlerin başında geliyorsunuz. Bu noktaya sizi getiren neydi sizce? Detroit Pistons’a gittiğim ilk günden itibaren her şeyimle Türkiye’yi temsil etmenin sorumluluğunu taşıdım. Bu noktaya çok çalışarak, planlı olarak geldim. Önümde büyük engeller olduğunu biliyordum ama aşabilecek her şeye de sahiptim. Özveride bulunmadan, herkesten daha çok çalışmadan, özel hayatına dikkat etmeden bu noktalara gelinemez zaten.

Sporcu olmanızın Türk tanıtımına katkısı ne?

Popüler, doğru insan ve sporcu olmak Türk tanıtımına olumlu katkı yapıyor mutlaka. NBA şampiyonluk yüzüğü sahibi olmak, All-Star formasını giymek, efsane bir coach olan Jerry Sloan için vazgeçilmez olmak bunlar zaten o kişinin tanınması için yeterli. O insan Türk olunca da Türk tanıtımına olumlu katkı yapıyordur. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” tarifi sana uyuyorsa zaten kalıcı olarak sevilmemen, saygı duyulmaman mümkün değil.

İlk gittiğiniz dönemden bu yana ABD’de Türk algısı nasıl değişti?

İlk yıllarımda “Çöl devesi” diyenler bile vardı. Bizim bugünlere nasıl geldiğimizi bilmiyorlardı ama oyuncu Memo’yu değil Mehmet Okur’u tanıdıkça Türk imajıyla ilgili görüşleri olumlu değişti. Gittiğim her yerde insanlar “Money geldi” diyor. Son saniye basketlerimle o kadar çok insanı mutlu etmişim ki bunun farkına şu anda varıyorum. Öte yandan Türk algısı sadece Mehmet Okur, Hido, Ömer Aşık ya da Enes Kanter’le değişmez. Birkaç yürekte ve beyinde olumlu yer edindiğinde “Acaba biz yanıldık mı? Türkler sanıldığı gibi değilmiş” sorgulamasına yol açar.

‘Birçok ABD’li arkadaşım Türkiye’ye geldi’

 Siz hangi önyargıları yıktınız?

Bir şeyi değiştireceğim diye yola çıkmadım. Ben Atatürk çocuğuyum. Ailem fakirdi ama rahmetli babam bize hep doğru insan olmanın önemini öğretti. Beni tanıyanlar Türkiye’yi ne kadar sevdiğimin ve sahiplendiğimin farkında. Türk aile değerlerine ne kadar bağlı olduğumuzu görmek de Amerikalıları etkiliyor. Birçok ABD’li arkadaşım Türkiye’ye geldi. Hem de 13 yıl önceden beri… Güzel ülkemizin farklı yerlerinde tatil yapıyorlar.

 Türk kültürünü daha iyi tanıtmak için daha neler yapılabilir?

Yemek olabilir. Türk yemeklerini yiyenler çok seviyor. İlk başta çekingen davranıyorlar ama sonra “Bu ne, içinde ne var?” gibi sorular soruyorlar. Şimdiye kadar kimseye kokoreç yediklerini söylemedim. Şaka tabii.

Dönmeyi düşünüyor musunuz?

Şu an değil. Çocuklarımın eşim Yeliz’le kafamıza uygun eğitim almasını istiyoruz. Tabii sonunda geleceğimiz yer vatanımız. Çocukların mutlu olacağı bir Türkiye’de yaşamaları, Türk kimliklerini unutmamaları için Yeliz de ben de gayret sarf ediyoruz. ‘

Nazenin Tokuşoğlu 15.03.2015

HABERTÜRK

Mehmet Okur: Ülkemi temsil etmenin sorumluluğunu taşıdım

0

Türk basketbol tarihinin en unutulmaz isimlerinden Mehmet Okur’la ABD’de bayrak gibi taşıdığı Türk kimliği üzerine konuştuk…

Bizim Memo’muzdu o. Sakinliği, efendiliği, zekâsıyla attığı sayılarla gönlümüze taht kurmuştu. Özellikle 12 Dev Adam’ın devleştiği dönemlerde onu örnek alan milyonlarca çocuk vardı, “İleride Memo gibi olacağım” diyen. Sonra NBA macerası başladı, sakatlığı kalıcı olunca basketbol oynamayı bıraktı ama kendini o kadar sevdirdi ki, dünya basketbolunun kalbi olan ABD’de Utah Jazz gibi bir takımın elçisi oldu. Yakın zamana kadar nerede olduğumuzu bilmeyen Amerikalılar Memo sayesinde tatil için Türkiye’yi tercih eder oldu. O bizi dünyada en iyi temsil eden isimlerin başında geliyor. Memo’yla hem bu konuyu hem de ABD’deki hayatını konuştuk…

Hayat nasıl gidiyor? ABD ikinci ülkeniz gibi oldu…

Güzel gidiyor. San Diego’da yaşıyoruz ama eski takımım Utah Jazz’da basketbol elçisi ve genç oyuncu mentörü olarak çalışıyorum. Salt Lake City’de önemli süre geçiriyorum. Jazz ve basketbolu sevdirmek için projeler üretiyoruz, okulları, hastaneleri ziyaret ediyoruz. Basketbolu Salt Lake City sakinleri için vazgeçilmez hale getirmeye çalışıyoruz.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Ailemle birlikte olduğumda çocuklarla ilgileniyorum. Sporla aktif olmalarını, farklı sporları denemelerini istiyorum. Spor aktivitelerine ben götürüyorum. Büyük oğlum Yiğit basketbol, buz hokeyi, tenis, futbol ve golf oynuyor, kızım Melisa tenis ve basketbol… Küçük oğlum Mert henüz 4 aylık. Ailemle olmaktan çok mutlu olan birisiyim. Oyunculuk zamanımda da antrenman ve maçlar dışında hep ailemle birlikteydim.

Eski takımınız Utah Jazz’in basketbol elçisi görevine getirildiniz. Bu görevi bir yabancının yapması alışılmış bir şey mi?

Utah’da en güzel yıllarım geçti. Jazz taraftarıyla aramda inanılmaz bir bağ oluştu. Bu nedenle Jazz ailesi içinde hiçbir görevde yabancılık çekmem. Tabii oyunculuktan çok farklı ama onlar beni asla yabancı olarak görmedi. Ben onlar için hep “Memo”, “Money” veya “Moneyman” oldum. Ama tabii ki bir Türk olarak zengin tarihi olan bir kulüpte böyle bir görevin verilmesi gurur verici. Bu daha başlangıç. Oyunculukta olduğu gibi ikinci ligde başlayıp hedefleri doğru koyarak All-Star bile olabiliyorsun.

Basketbol oynamayı özlüyor musunuz?

Çok özlüyorum. Sakatlıklardan dolayı bırakmak zorunda kaldım. Benim özelliklerime sahip bir uzunun her zaman şampiyonluk iddiası olan takımlarda yeri var ama eskisi gibi olamayacağımı anlayınca bırakma kararı aldım. İnsanların beni “Money” olarak hatırlamaları, önemliydi. Şimdi arkadaşlarla oynuyoruz ama NBA seviyesinde değil.

‘BENİ TANIDIKÇA TÜRK ALGISI OLUMLU DEĞİŞTİ’

Türkiye’yi yurtdışında en iyi temsil eden isimlerin başında geliyorsunuz. Bu noktaya sizi getiren neydi sizce? Detroit Pistons’a gittiğim ilk günden itibaren her şeyimle Türkiye’yi temsil etmenin sorumluluğunu taşıdım. Bu noktaya çok çalışarak, planlı olarak geldim. Önümde büyük engeller olduğunu biliyordum ama aşabilecek her şeye de sahiptim. Özveride bulunmadan, herkesten daha çok çalışmadan, özel hayatına dikkat etmeden bu noktalara gelinemez zaten.

Sporcu olmanızın Türk tanıtımına katkısı ne?

Popüler, doğru insan ve sporcu olmak Türk tanıtımına olumlu katkı yapıyor mutlaka. NBA şampiyonluk yüzüğü sahibi olmak, All-Star formasını giymek, efsane bir coach olan Jerry Sloan için vazgeçilmez olmak bunlar zaten o kişinin tanınması için yeterli. O insan Türk olunca da Türk tanıtımına olumlu katkı yapıyordur. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” tarifi sana uyuyorsa zaten kalıcı olarak sevilmemen, saygı duyulmaman mümkün değil.

İlk gittiğiniz dönemden bu yana ABD’de Türk algısı nasıl değişti?

İlk yıllarımda “Çöl devesi” diyenler bile vardı. Bizim bugünlere nasıl geldiğimizi bilmiyorlardı ama oyuncu Memo’yu değil Mehmet Okur’u tanıdıkça Türk imajıyla ilgili görüşleri olumlu değişti. Gittiğim her yerde insanlar “Money geldi” diyor. Son saniye basketlerimle o kadar çok insanı mutlu etmişim ki bunun farkına şu anda varıyorum. Öte yandan Türk algısı sadece Mehmet Okur, Hido, Ömer Aşık ya da Enes Kanter’le değişmez. Birkaç yürekte ve beyinde olumlu yer edindiğinde “Acaba biz yanıldık mı? Türkler sanıldığı gibi değilmiş” sorgulamasına yol açar.

‘Birçok ABD’li arkadaşım Türkiye’ye geldi’

 Siz hangi önyargıları yıktınız?

Bir şeyi değiştireceğim diye yola çıkmadım. Ben Atatürk çocuğuyum. Ailem fakirdi ama rahmetli babam bize hep doğru insan olmanın önemini öğretti. Beni tanıyanlar Türkiye’yi ne kadar sevdiğimin ve sahiplendiğimin farkında. Türk aile değerlerine ne kadar bağlı olduğumuzu görmek de Amerikalıları etkiliyor. Birçok ABD’li arkadaşım Türkiye’ye geldi. Hem de 13 yıl önceden beri… Güzel ülkemizin farklı yerlerinde tatil yapıyorlar.

 Türk kültürünü daha iyi tanıtmak için daha neler yapılabilir?

Yemek olabilir. Türk yemeklerini yiyenler çok seviyor. İlk başta çekingen davranıyorlar ama sonra “Bu ne, içinde ne var?” gibi sorular soruyorlar. Şimdiye kadar kimseye kokoreç yediklerini söylemedim. Şaka tabii.

Dönmeyi düşünüyor musunuz?

Şu an değil. Çocuklarımın eşim Yeliz’le kafamıza uygun eğitim almasını istiyoruz. Tabii sonunda geleceğimiz yer vatanımız. Çocukların mutlu olacağı bir Türkiye’de yaşamaları, Türk kimliklerini unutmamaları için Yeliz de ben de gayret sarf ediyoruz. ‘

Nazenin Tokuşoğlu 15.03.2015

HABERTÜRK

Hazal Kaya Milliyet’e Konuştu

0

16 yaşından beri saçmalama şansım olmadı”

Hazal Kaya yeni dizisi “Maral”da üçüncü kez başrolde. Lise yıllarından beri dizilerde rol alan 24 yaşındaki ünlü oyuncu: “Benim hiç saçmalama şansım olmadı, 16 yaşından beri. Ben istedim ama annem hep ‘üniversiteyi bitir, tadını çıkar, sonra’ demişti. Ama ben sekiz aylık olduğum için…”

Bir süredir ekranlardan uzak olan Hazal Kaya, Acun Ilıcalı’lı TV8’in ilk dizisi “Maral: En Güzel Hikayem” ile döndü. Kendisine çok yakışan bir rol ve partnerle hem de… Bu vesileyle dizideki Luna mağazasında bir araya geliyoruz Kaya ile. Onu son gördüğümden beri epey zayıflamış. Şöyle anlatayım, hanımlar avuç içinize bir bakın, işte o kadar kalmış yüzü. O minik yüzündeki güzel gözleriyle gerçekten bir ceylanı andırıyor. Sanki ceylan anlamına gelen ismini, hakkını verebileceğini bilmişler de koymuşlar gibi.

Kaya ile yeni dizisini, feminist bir anne tarafından yetiştirilmenin nasıl olduğunu ve aşçılık tutkusunu konuştuk.

Maral’ı bir de sizden dinleyelim. Sizce nasıl bir kız?

Maral benim çok ilham aldığım bir karakter. Beş yaşında bir kaza sonucu anne-babasını kaybediyor. Yine de yaşama pozitif enerjisiyle tutunmuş, hayatın hep iyi yanını görmeye çalışmış. O yüzden ben Maral’ın hiç düşmeyişini, düştüğünde hemen kalkıp devam edişini çok ilham verici buluyorum. Maral’ı oynamak çok mutlu ediyor beni. Çok seviyorum onu, tanışsak iyi arkadaş olurduk bence.

 Küçüklükten beri bir hayali var Maral’ın, o da bu Luna mağazası. Sizin var mıydı öyle bir hayaliniz?

Evet, kazadan sonra onu hayata bağlayan, mutlu eden yer. Burada bir iş yapsın istiyor, seviyor… Bende hep değişti o. Hep savruldum. Küçüklükten beri oyuncu olacağım diye bir şey yoktu. Bale yapıyordum, sakatlandım ve bırakmak zorunda kaldım. Keman çalıyordum, kendi isteğimle bıraktım… Sonra fark ettim ki sanatla ilgili bir şey yapmak istiyorum, buna yatkınım.

“Kendimi o çukura düşürmek istemedim”

 Aras Bulut İynemli’yle tanışıyormuşsunuz ama ilk defa birlikte çalışıyorsunuz. Nereden tanışıklığınız?

“Öyle Bir Geçer Zaman ki”den. Yıldız Çağrı Atiksoy en yakın arkadaşlarımdan biri. O vesileyle tanıştık. Oyuncu koçumuz da aynı, Ümit Çırak. Birlikte çalışsak diyorduk hep, ikimizin de çok sevdiği hikayede denk geldi bu şans.

 Oyuncular nasıl belirlenmiş? İlk bölümü birlikte izlediğinizde Acun Ilıcalı, “Survivor” adasından bağlanıp “Yıllardır hastasıydım Hazal’ın, bu işle kısmet oldu çalışmak” demiş. O mu bizzat bu dizide Hazal olsun demiş?

TV8 ilk dizi yapmaya karar verdiğinde Hazal olsun denmiş. Çok onore oldum tabii. Bu arada başta Aras’ın karakterinin adı da Aras’tı, o oynayacağı için Sarp olarak değişti. Maral zaten aynı Hazal gibi ceylan demek. Çok uğurlu bir iş, tatlı tatlı tesadüfleri var.

 Hayran kitleniz ne düşünüyor yeni karakteriniz ve partneriniz hakkında?

Çok şükür, çok mutlular.

Zordur onları mutlu etmek, kimseyi yakıştırmazlar Hazallarına…

Evet, onlar çok tatlılar. Gerçekten takip ediyorlar. Bir magazin haberi çıkıyor mesela benimle ilgili. Hemen çıkıp yalan diyorlar. Yalan da oluyor gerçekten. Ben çok şanslı hissediyorum kendimi. Onların o yakıştırmaması da hoşuma gidiyor. Sahiplendikleri için yapıyorlar bunu. Eleştiriyorlar da; “Olmamış bu karakter sana” ya da “Onu giymeseydin” gibi şeyler söylüyorlar.

 “Bir dizinin tutmama ihtimali beni hep çok korkuttu. Şimdi başıma geldi ya, o kadar da kötü bir şey değilmiş, hepsi deneyim oluyor” demiştiniz.
O rahatlığınız sürüyor mu?

Evet. haberler çıkıyor ya “dizisi tutmadı” diye. Bir kere bu benim dizim değil, bizim dizimiz. Beni ortaya sürmek en kolayı ki genelde de o oluyor. Ama tutmasa bile dizi, günün sonunda benim elimde tanıştığım insanlar, yaptığım işten aldığım zevk kalıyor. Yoruma yönelik bir iş yapıyoruz. Bu kadar takılırsak gerçekten biteriz. Ben hiçbir zaman kendimi o çukura düşürmek istemedim.

 Bu başrolünde olduğunuz üçüncü dizi. 24 yaşında biri için büyük başarı. Bununla birlikte gelen şöhret, bunun stresi… Nasıl başa çıktınız bunlarla? Yaşıtlarınız saçma şeyler yapabilirken sizin o kadar da şansınız yok buna…

Benim hiç öyle bir şansım olmadı,
16 yaşından beri. Ben istedim ama bunu. Annem hep “Üniversiteyi bitir, tadını çıkar sonra ne istersen yap” demişti.
Ama ben 8 aylık olduğum için… Biraz çevrenin beklentisinden ileri geliyor, şımarma, insanlara kötü davranmaya başlama… Bunlar önyargılar, “Avukat kesin çok serttir”. Ben kimseyi böyle değerlendirmek istemem. Bana böyle yaklaşıldığında üzülüyorum ama alıştım.

 Bu diziden önce bir ara verdiniz. Amerika’ya gittiniz eğitim almak için. Milliyet Pazar’ın “Sofrada Baş Başa” sayfalarında Selçuk Yöntem’e heyecanla anlatıyordunuz gitmeden…

Oradan da biz Selçuk Abi ile çok konuştuk, saat farkına rağmen yakaladık birbirimizi. Orada Edgemar Acting Studio’da Michelle Danner’dan ders aldım. Oraya çok kilolu gitmiştim şeker hastalığından dolayı.

 Çok zayıflamışsınız bu arada.

Teşekkür ederim. Benim Amerika’yla ilgili planım şuydu. Ben orada yemeklerde kullanılan kanola yağını tüketemiyorum o yüzden kafadan az yiyeceğim zaten, yemeklerimi de kendim yapacağım… Kamp gibi düşündüm orayı. Oyunculuk eğitimi alacağım, sağlığıma kavuşacağım. Zaten yurt dışına çıkmayı, yeni insanlar tanımayı çok seviyorum. Çok güzel geçti benim için, çok mutlu döndüm.

“İlk bölüm sivilcem vardır”

 Sadece kendi yemeğinizi pişirerek, sağlıklı yiyerek mi kilo verdiniz?

Haftada bir gün serbest, ben de insanım! Şimdi de öyle devam ediyorum.

 Başka türlü olmazdı değil mi zaten?

Yok. Ben öyle biri değilim. Yemek yemeyi çok seviyorum. Zaten ufacık bir evim vardı. Bir tane dambıl, bir tane mat aldım. Youtube vidoları izleyerek spor yaptım. Her şeyi ben ayarladım, yemeklerimi de spor saatlerimi de… Kimseden yardım almayıp kendin yaptığında bunu, inanılmaz bir özgüven duyuyorsun. Boş zamanımda bunu yapmak çok değerliydi benim için,
kendimi kendime kanıtladım.

 Bu mevzulara girmişken sormak isterim. Şu an yüzünüzde hiç makyaj yok ama cildiniz çok güzel görünüyor…

Teşekkür ederim. Genetik o. Bir tek bir ilk bölüm sivilcem vardır benim hep. Her dizimin ilk bölümüne açın bakın, mutlaka vardır o. Uğurum o benim. Ama onun dışında genetik. Annem de öyledir. 52 yaşında ama cilt yaşı 28’miş.

“Bende bir tuhaflık var herhalde”

 Mutfak Sanatları Akademisi’nde ne eğitimi alıyorsunuz?

Profesyonel aşçılık. Şu an bırakmak zorundayım set yoğunluğundan ama devam edeceğim. Yürütebilirim sandım ama çok ağır geldi bana. İlk boşluğumda sadece buna odaklanacağım. Bir de ben bu işle vakit geçirmek istiyorum. MSA’nın çok güzel bir kütüphanesi var; orada okumak istiyorum, şeflerle konuşayım, orada bol bol vakit geçireyim, eve gelip denemeler yapayım istiyorum. Acayip
bir dünya gastronomi.

Amerika günlerinden kalma mı yemek merakı?

Yok, ben Antepliyim, bizde hep yemek pişer evde. Boş zamanımda sekiz haftalık kursa gitmiştim MSA’ya, yarı profesyonel bir eğitimdi. Sonuna doğru bir baktım, yemeğin rengi tutmadı diye araya çıkmıyorum falan… Şeflerle konuşarak profesyonel eğitime geçtim.

“Ufak bir yerim olsun, geleni gideni belli…”

Yemek yapmak iyi gelir insana, terapi gibi derler.

Profesyonel mutfak öyle terapi gibi falan değil ve çok acımasız. Ama çok büyük keyif. Yemek yapmayı çok seviyorum, birileri gelsin de ben yemek yapayım. Anneme de yaparım ama yaparken o müdahil oluyor biraz, ufak tartışmalar çıkabiliyor.

 Hangi mutfak akımına yakınsınız?

Füzyon seviyorum galiba. Bilmiyorum henüz. Ama peşini bırakmayacağım bu işin. O boşluğum olsun, ben mutfakta bir sene geçireyim, tekrar konuşalım.

 Bir kere de sırf yemek üzerine röportaj yapalım. Hem yiyelim hem konuşalım.

O röportaj bitmez!

 Kendi mekanınızı açmak ister misiniz?

İsterim. Ufak bir yer olsun, gelen gideni belli… Biz çok özel ürünler seçip alalım. Mutfak zor bir yer ama sen müşteriye yanlış yemek veremezsin.

 Aslında oyunculukla benzer değil mi? O da hiç hata kaldırmaz…

Aynen öyle. Yayında altyazı geçip “Bu sahne çekilirken saat Sabah altıydı ve çok uykum vardı” diyemezsin. “Izgarada fazla bıraktık eti, kusura bakmayın” diyemezsin. Bende bir tuhaflık var herhalde gidip gidip böyle zor alanları seçiyorum.

“Kadına şiddet nedir, taciz nedir daha yeni öğreniliyor”

 Daha önceki röportajınızda “Feminist bir kadın tarafından, anaerkil ortamda büyütüldüm” dediniz. Bu büyük bir şans.

Feminist bir anne tarafından büyütülmenin dezavantajları da var tabii. Kadına şiddet olayı bugüngazetelerde evet, buna karşı eylemler yapılıyor, herkes ayakta. Ama 90’ların başından beri annemin içinde olduğu Mor Çatı kadın hareketi sayesinde ben çocukluğumdan beri şahidim zaten kadına şiddete. Şu an çok görünür ama hep vardı, hep çok ağırdı. Evet çok kayıp verdik, çok kadın şiddet gördü, onların çocukları şiddet gördü. Şimdi insanların bilinçlenmesi çok iyi bir şey ama keşke bu bilince daha önceden sahip olsaydı bu ülke, bu kadar kayıp verilmeseydi. Kadına şiddet nedir, taciz nedir daha yeni öğreniliyor. Pek çoğu bizim kanıksadığımız, zaten göz ardı ettiğimiz şeyler: “Ara sokağa girme kızım”, “Başkasının verdiği açık meyve suyunu içme kızım”… Bunların hepsi bir müdahaleydi zaten o tacizlere karşı. Biz bunu günlük, olağan bir şey gibi yaşamaya devam ediyorduk.

“Tacize karşı önlem hayat biçimimiz”

 Yaşam biçimimize dönüşmüştü değil mi?

Aynen öyle. Bu tacize karşı durmak değil, tacize karşı önlem almak bizim hayat biçimimiz. Dolayısıyla şu an insanların ayakta olması iyi bir şey… Keşke Ayşe Paşalı cinayetinde verilen tepkiler bugün Özgecan’ın başına bir şey gelmesine engel olabilecek bir sonuca ulaştırabilseydi bizi…

 Sizin de dediğiniz gibi erkek şiddeti son zamanlarda bu kadar görünür oldu ama siz bu gerçekle büyüdünüz. Bu, erkeklere bakış açınızı etkilemiş midir, ilişkilerinizi?

Erkeğe bakıştan ziyade hayata karşı bir duruştan söz ediyoruz. Evet bir duruşum gelişti. Duruştan kastım şu; bana kimse “Mini etek giymeyeceksin” diyemez mesela ya da sadece kadın olduğum için kimse bana bir şey söyleyemez. Çünkü bazen, bazı cümleler sadece kadın olduğunuz için kurulur size.

 Anneniz de memnundur böyle bir çocuk yetiştirdiği için değil mi?

Tabii mutlu oluyor. Bizim ilişkimiz şöyle; biz bir evi birlikte yürüttük, sorumluluğunu paylaştık. Biz aynı zamanda bir evin içinde yaşayan iki bireyiz. Annem onu hiç es geçmedi, çok saygılıyız birbirimize. Annem benden özür dilemeyi bilir mesela. Annemin mutlu olduğu şey arkadaş olabileceği bir birey yetiştirmiş olması. Kızı olmasam da sever o beni yani, aynı şekilde ben de onu.

Aydil Durgun 15.03.2015

MİLLİYET

 

Hazal Kaya Milliyet’e Konuştu

0

16 yaşından beri saçmalama şansım olmadı”

Hazal Kaya yeni dizisi “Maral”da üçüncü kez başrolde. Lise yıllarından beri dizilerde rol alan 24 yaşındaki ünlü oyuncu: “Benim hiç saçmalama şansım olmadı, 16 yaşından beri. Ben istedim ama annem hep ‘üniversiteyi bitir, tadını çıkar, sonra’ demişti. Ama ben sekiz aylık olduğum için…”

Bir süredir ekranlardan uzak olan Hazal Kaya, Acun Ilıcalı’lı TV8’in ilk dizisi “Maral: En Güzel Hikayem” ile döndü. Kendisine çok yakışan bir rol ve partnerle hem de… Bu vesileyle dizideki Luna mağazasında bir araya geliyoruz Kaya ile. Onu son gördüğümden beri epey zayıflamış. Şöyle anlatayım, hanımlar avuç içinize bir bakın, işte o kadar kalmış yüzü. O minik yüzündeki güzel gözleriyle gerçekten bir ceylanı andırıyor. Sanki ceylan anlamına gelen ismini, hakkını verebileceğini bilmişler de koymuşlar gibi.

Kaya ile yeni dizisini, feminist bir anne tarafından yetiştirilmenin nasıl olduğunu ve aşçılık tutkusunu konuştuk.

Maral’ı bir de sizden dinleyelim. Sizce nasıl bir kız?

Maral benim çok ilham aldığım bir karakter. Beş yaşında bir kaza sonucu anne-babasını kaybediyor. Yine de yaşama pozitif enerjisiyle tutunmuş, hayatın hep iyi yanını görmeye çalışmış. O yüzden ben Maral’ın hiç düşmeyişini, düştüğünde hemen kalkıp devam edişini çok ilham verici buluyorum. Maral’ı oynamak çok mutlu ediyor beni. Çok seviyorum onu, tanışsak iyi arkadaş olurduk bence.

 Küçüklükten beri bir hayali var Maral’ın, o da bu Luna mağazası. Sizin var mıydı öyle bir hayaliniz?

Evet, kazadan sonra onu hayata bağlayan, mutlu eden yer. Burada bir iş yapsın istiyor, seviyor… Bende hep değişti o. Hep savruldum. Küçüklükten beri oyuncu olacağım diye bir şey yoktu. Bale yapıyordum, sakatlandım ve bırakmak zorunda kaldım. Keman çalıyordum, kendi isteğimle bıraktım… Sonra fark ettim ki sanatla ilgili bir şey yapmak istiyorum, buna yatkınım.

“Kendimi o çukura düşürmek istemedim”

 Aras Bulut İynemli’yle tanışıyormuşsunuz ama ilk defa birlikte çalışıyorsunuz. Nereden tanışıklığınız?

“Öyle Bir Geçer Zaman ki”den. Yıldız Çağrı Atiksoy en yakın arkadaşlarımdan biri. O vesileyle tanıştık. Oyuncu koçumuz da aynı, Ümit Çırak. Birlikte çalışsak diyorduk hep, ikimizin de çok sevdiği hikayede denk geldi bu şans.

 Oyuncular nasıl belirlenmiş? İlk bölümü birlikte izlediğinizde Acun Ilıcalı, “Survivor” adasından bağlanıp “Yıllardır hastasıydım Hazal’ın, bu işle kısmet oldu çalışmak” demiş. O mu bizzat bu dizide Hazal olsun demiş?

TV8 ilk dizi yapmaya karar verdiğinde Hazal olsun denmiş. Çok onore oldum tabii. Bu arada başta Aras’ın karakterinin adı da Aras’tı, o oynayacağı için Sarp olarak değişti. Maral zaten aynı Hazal gibi ceylan demek. Çok uğurlu bir iş, tatlı tatlı tesadüfleri var.

 Hayran kitleniz ne düşünüyor yeni karakteriniz ve partneriniz hakkında?

Çok şükür, çok mutlular.

Zordur onları mutlu etmek, kimseyi yakıştırmazlar Hazallarına…

Evet, onlar çok tatlılar. Gerçekten takip ediyorlar. Bir magazin haberi çıkıyor mesela benimle ilgili. Hemen çıkıp yalan diyorlar. Yalan da oluyor gerçekten. Ben çok şanslı hissediyorum kendimi. Onların o yakıştırmaması da hoşuma gidiyor. Sahiplendikleri için yapıyorlar bunu. Eleştiriyorlar da; “Olmamış bu karakter sana” ya da “Onu giymeseydin” gibi şeyler söylüyorlar.

 “Bir dizinin tutmama ihtimali beni hep çok korkuttu. Şimdi başıma geldi ya, o kadar da kötü bir şey değilmiş, hepsi deneyim oluyor” demiştiniz.
O rahatlığınız sürüyor mu?

Evet. haberler çıkıyor ya “dizisi tutmadı” diye. Bir kere bu benim dizim değil, bizim dizimiz. Beni ortaya sürmek en kolayı ki genelde de o oluyor. Ama tutmasa bile dizi, günün sonunda benim elimde tanıştığım insanlar, yaptığım işten aldığım zevk kalıyor. Yoruma yönelik bir iş yapıyoruz. Bu kadar takılırsak gerçekten biteriz. Ben hiçbir zaman kendimi o çukura düşürmek istemedim.

 Bu başrolünde olduğunuz üçüncü dizi. 24 yaşında biri için büyük başarı. Bununla birlikte gelen şöhret, bunun stresi… Nasıl başa çıktınız bunlarla? Yaşıtlarınız saçma şeyler yapabilirken sizin o kadar da şansınız yok buna…

Benim hiç öyle bir şansım olmadı,
16 yaşından beri. Ben istedim ama bunu. Annem hep “Üniversiteyi bitir, tadını çıkar sonra ne istersen yap” demişti.
Ama ben 8 aylık olduğum için… Biraz çevrenin beklentisinden ileri geliyor, şımarma, insanlara kötü davranmaya başlama… Bunlar önyargılar, “Avukat kesin çok serttir”. Ben kimseyi böyle değerlendirmek istemem. Bana böyle yaklaşıldığında üzülüyorum ama alıştım.

 Bu diziden önce bir ara verdiniz. Amerika’ya gittiniz eğitim almak için. Milliyet Pazar’ın “Sofrada Baş Başa” sayfalarında Selçuk Yöntem’e heyecanla anlatıyordunuz gitmeden…

Oradan da biz Selçuk Abi ile çok konuştuk, saat farkına rağmen yakaladık birbirimizi. Orada Edgemar Acting Studio’da Michelle Danner’dan ders aldım. Oraya çok kilolu gitmiştim şeker hastalığından dolayı.

 Çok zayıflamışsınız bu arada.

Teşekkür ederim. Benim Amerika’yla ilgili planım şuydu. Ben orada yemeklerde kullanılan kanola yağını tüketemiyorum o yüzden kafadan az yiyeceğim zaten, yemeklerimi de kendim yapacağım… Kamp gibi düşündüm orayı. Oyunculuk eğitimi alacağım, sağlığıma kavuşacağım. Zaten yurt dışına çıkmayı, yeni insanlar tanımayı çok seviyorum. Çok güzel geçti benim için, çok mutlu döndüm.

“İlk bölüm sivilcem vardır”

 Sadece kendi yemeğinizi pişirerek, sağlıklı yiyerek mi kilo verdiniz?

Haftada bir gün serbest, ben de insanım! Şimdi de öyle devam ediyorum.

 Başka türlü olmazdı değil mi zaten?

Yok. Ben öyle biri değilim. Yemek yemeyi çok seviyorum. Zaten ufacık bir evim vardı. Bir tane dambıl, bir tane mat aldım. Youtube vidoları izleyerek spor yaptım. Her şeyi ben ayarladım, yemeklerimi de spor saatlerimi de… Kimseden yardım almayıp kendin yaptığında bunu, inanılmaz bir özgüven duyuyorsun. Boş zamanımda bunu yapmak çok değerliydi benim için,
kendimi kendime kanıtladım.

 Bu mevzulara girmişken sormak isterim. Şu an yüzünüzde hiç makyaj yok ama cildiniz çok güzel görünüyor…

Teşekkür ederim. Genetik o. Bir tek bir ilk bölüm sivilcem vardır benim hep. Her dizimin ilk bölümüne açın bakın, mutlaka vardır o. Uğurum o benim. Ama onun dışında genetik. Annem de öyledir. 52 yaşında ama cilt yaşı 28’miş.

“Bende bir tuhaflık var herhalde”

 Mutfak Sanatları Akademisi’nde ne eğitimi alıyorsunuz?

Profesyonel aşçılık. Şu an bırakmak zorundayım set yoğunluğundan ama devam edeceğim. Yürütebilirim sandım ama çok ağır geldi bana. İlk boşluğumda sadece buna odaklanacağım. Bir de ben bu işle vakit geçirmek istiyorum. MSA’nın çok güzel bir kütüphanesi var; orada okumak istiyorum, şeflerle konuşayım, orada bol bol vakit geçireyim, eve gelip denemeler yapayım istiyorum. Acayip
bir dünya gastronomi.

Amerika günlerinden kalma mı yemek merakı?

Yok, ben Antepliyim, bizde hep yemek pişer evde. Boş zamanımda sekiz haftalık kursa gitmiştim MSA’ya, yarı profesyonel bir eğitimdi. Sonuna doğru bir baktım, yemeğin rengi tutmadı diye araya çıkmıyorum falan… Şeflerle konuşarak profesyonel eğitime geçtim.

“Ufak bir yerim olsun, geleni gideni belli…”

Yemek yapmak iyi gelir insana, terapi gibi derler.

Profesyonel mutfak öyle terapi gibi falan değil ve çok acımasız. Ama çok büyük keyif. Yemek yapmayı çok seviyorum, birileri gelsin de ben yemek yapayım. Anneme de yaparım ama yaparken o müdahil oluyor biraz, ufak tartışmalar çıkabiliyor.

 Hangi mutfak akımına yakınsınız?

Füzyon seviyorum galiba. Bilmiyorum henüz. Ama peşini bırakmayacağım bu işin. O boşluğum olsun, ben mutfakta bir sene geçireyim, tekrar konuşalım.

 Bir kere de sırf yemek üzerine röportaj yapalım. Hem yiyelim hem konuşalım.

O röportaj bitmez!

 Kendi mekanınızı açmak ister misiniz?

İsterim. Ufak bir yer olsun, gelen gideni belli… Biz çok özel ürünler seçip alalım. Mutfak zor bir yer ama sen müşteriye yanlış yemek veremezsin.

 Aslında oyunculukla benzer değil mi? O da hiç hata kaldırmaz…

Aynen öyle. Yayında altyazı geçip “Bu sahne çekilirken saat Sabah altıydı ve çok uykum vardı” diyemezsin. “Izgarada fazla bıraktık eti, kusura bakmayın” diyemezsin. Bende bir tuhaflık var herhalde gidip gidip böyle zor alanları seçiyorum.

“Kadına şiddet nedir, taciz nedir daha yeni öğreniliyor”

 Daha önceki röportajınızda “Feminist bir kadın tarafından, anaerkil ortamda büyütüldüm” dediniz. Bu büyük bir şans.

Feminist bir anne tarafından büyütülmenin dezavantajları da var tabii. Kadına şiddet olayı bugüngazetelerde evet, buna karşı eylemler yapılıyor, herkes ayakta. Ama 90’ların başından beri annemin içinde olduğu Mor Çatı kadın hareketi sayesinde ben çocukluğumdan beri şahidim zaten kadına şiddete. Şu an çok görünür ama hep vardı, hep çok ağırdı. Evet çok kayıp verdik, çok kadın şiddet gördü, onların çocukları şiddet gördü. Şimdi insanların bilinçlenmesi çok iyi bir şey ama keşke bu bilince daha önceden sahip olsaydı bu ülke, bu kadar kayıp verilmeseydi. Kadına şiddet nedir, taciz nedir daha yeni öğreniliyor. Pek çoğu bizim kanıksadığımız, zaten göz ardı ettiğimiz şeyler: “Ara sokağa girme kızım”, “Başkasının verdiği açık meyve suyunu içme kızım”… Bunların hepsi bir müdahaleydi zaten o tacizlere karşı. Biz bunu günlük, olağan bir şey gibi yaşamaya devam ediyorduk.

“Tacize karşı önlem hayat biçimimiz”

 Yaşam biçimimize dönüşmüştü değil mi?

Aynen öyle. Bu tacize karşı durmak değil, tacize karşı önlem almak bizim hayat biçimimiz. Dolayısıyla şu an insanların ayakta olması iyi bir şey… Keşke Ayşe Paşalı cinayetinde verilen tepkiler bugün Özgecan’ın başına bir şey gelmesine engel olabilecek bir sonuca ulaştırabilseydi bizi…

 Sizin de dediğiniz gibi erkek şiddeti son zamanlarda bu kadar görünür oldu ama siz bu gerçekle büyüdünüz. Bu, erkeklere bakış açınızı etkilemiş midir, ilişkilerinizi?

Erkeğe bakıştan ziyade hayata karşı bir duruştan söz ediyoruz. Evet bir duruşum gelişti. Duruştan kastım şu; bana kimse “Mini etek giymeyeceksin” diyemez mesela ya da sadece kadın olduğum için kimse bana bir şey söyleyemez. Çünkü bazen, bazı cümleler sadece kadın olduğunuz için kurulur size.

 Anneniz de memnundur böyle bir çocuk yetiştirdiği için değil mi?

Tabii mutlu oluyor. Bizim ilişkimiz şöyle; biz bir evi birlikte yürüttük, sorumluluğunu paylaştık. Biz aynı zamanda bir evin içinde yaşayan iki bireyiz. Annem onu hiç es geçmedi, çok saygılıyız birbirimize. Annem benden özür dilemeyi bilir mesela. Annemin mutlu olduğu şey arkadaş olabileceği bir birey yetiştirmiş olması. Kızı olmasam da sever o beni yani, aynı şekilde ben de onu.

Aydil Durgun 15.03.2015

MİLLİYET

 

Tansel Öngel: Çanakkale, kibre karşı kazanılan en büyük zafer

Çanakkale Savaşı günlerinde yazılan bir mektubun hikayesini konu edinen Son Mektup filminin başrol oyuncusu Tansel Öngel, Çanakkale’nin kibre karşı kazanılmış bir zafer olduğunu söylüyor. Filmle kendini bu topraklara ait olduğunu daha çok hissettiğini belirten Öngel, “Çanakkale’den duygulanmıyor ve bir şey hissetmiyorsan, bu topraklarda oksijen tüketme, gerek yok” diyor

Özhan Eren’in Çanakkale Savaşı’nı ve savaşın yürekleri acıtan perde arkasını anlattığı Son Mektup filmi 18 Mart’ta gösterime giriyor. İlk sinema deneyiminde Tayyareci Yüzbaşı Salih Ekrem’i canlandıran genç oyuncu Tansel Öngel, filmin senaryosunu okuyup Çanakkale’yi gezince lise tarih bilgisinden utandığını söylüyor. Bu rolüyle kendisini daha çok bu coğrafyaya ait hissettiğini belirten Öngel her sahnesine dua ile çıktığı filmin gişe başarısından ziyade, orada bir şehidin ruhunun film çalışmaları sırasında incinip incinmediği ile daha çok ilgileniyor. Tansel Öngel ile Çanakkale coğrafyasından başlayıp kendi ruh coğrafyasına kadar sıkı bir muhabbet gerçekleştirdik.

– İlk kez bir sinema filminde başroldesiniz. Oyunculuğunuz için tarihi bir sıçrama mı bu film?
– İnşallah öyledir. Hopa’da Benim İçin Üzülme dizisini çekerken senaryoyu okuduğumda hissettim bunu. ‘Kibar bir adam bize senaryo yollamış gidip reddedelim’ diyerek İstanbul’a geldim. (Gülüşmeler) Özhan Eren ile oturduk ve ona ‘Yapmayalım, siz de yapmayın. Bunu çekemezsiniz. Uçak takip sahneleri falan rezil oluruz, gerek yok’ dedim. Bana, ‘Çok haklısın, ben de oyuncu olsam aynen senin gibi derdim’ dedi. Sonra başka bir odaya davet etti. Ekranlarda animasyon board vardı. Normalde storyboard hazırlanır. Her sahneyi çizgi film gibi animasyon karakterlerle çekmiş ve bunu da seslendirtmiş. Şimdi o filmi reddetmek ne demek biliyor musun? Bir de seni düşünmüş.

– İlk aklına gelen oyuncu siz mi olmuşsunuz?
– Evet. ‘Ya bu adam olacak ya bu adam olacak’ demiş. Çok büyük bir gurur benim için. Adam dört yıl dersine çalışmış, reddetmek ayıp yani. Türkiye’de yönetmenler ‘Altı yıldır bu filme çalışıyorum’ filan diyorlar da, izlediğim filmler öyle altı yıllık çalışmanın filmleri değiller pek.

– Filmden önce Çanakkale Savaşı’na dair ne biliyordunuz?
– Valla lise tarih kitabını kim yazdı bilmiyorum ama hakkımı bir öğrenci olarak helal etmiyorum. Utandım ya! Tarihi öyle anlatamazsın. Ben Çanakkale’yi İngiltere’de gördüm. Okumaya gittiğimde Hyde Park’ın çarprazında bir anıt gördüm. Gelibolu heykel dizisi yapmışlar. Bir İngiliz’e ‘Bu ne?’ dedim. ‘Gelibolu anıtı’ dedi. ‘İyi de savaşı siz kaybetmediniz mi? En son hatırladığım biz kazandık yani o savaşı’ deyince (Gülüşmeler) dedi ki, ‘Siz savaşı kazandınız ama biz o boğazdan geçtik.’ Onlar tarihi çok iyi biliyorlar. Birini çevir haritada sana Gelibolu’nun yerini gösterir. Bizim çocuklar yerini bilmez. Biz oradaki şehitlerin vebali altındayız. Şu an adımız John, Joe, Myke değilse orada kan dökmüş herkesin yüzü suyu hürmetinedir. Tarihi değiştirmişsin ya!

SETE HEP DUA İLE ÇIKTIM

– Ne çarptı sizi Çanakkale’de?
– Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Nusret Mayın Gemisi’nin bir örneğini yapmış. Orada 32 dakikalık bir belgesel var. O belgeselin bütün okullarda gösterilmesi lazım. Karşında dönemin en büyük askeri gücü İngilizler var. Queen Elizabeth diye kraliçelerinin ismini verdikleri bir gemi ile ve ‘Akşam çayımızı İstanbul’da içeceğiz’ ukalalığı ile geliyorlar. 1915-1920 arasını düşünürken empati kurdum. Ben o dönemdeki rütbeli askerlerin psikolojik olarak çok sinirli olduklarını düşünüyorum. Niye? Çünkü İstanbul’da şunu görüyor adam: Yüzbaşısı İngiliz teğmene selam vermek zorunda. Askeri hiyerarşide bu ne demek biliyor musunuz? Tecavüze uğramakla aynı şey. Biz hâlâ bir ülkeysek Çanakkale’den başlayan mücadele nedeniyledir. Yani şimdi lazer silahlarla gelene karşı kırma tüfeklerle karşı koymak gibi bir kahramanlık o.

EN BÜYÜK GÜNAH KİBİRDİR

– Nasıl hazırlandınız bu role?
– İstanbul’da hazırlandığımı düşünüyordum. Ama Çanakkale’deki tabyaları, cepheleri dolaştığım zaman kendimi hazır hissettim. Ve hep dua ile çıktım sete. Tek isteğim var benim: Umarım orada şehit olmuş herhangi birinin ruhu bizim çalışmamızdan incinmemiştir. Onun dışında filmin gişe yapıp yapması umrumda değil. O ruhaniyet karşısında biz hiçiz, sıfırız. Sen eğer bundan duygulanmıyor ve bir şey hissetmiyorsan, bu topraklarda boş yere yaşıyorsun. Oksijen tüketme, gerek yok yani. Çanakkale’ye yalnız gitmeli. Tabyaları teker teker dolaşın. Ruhun varsa, o ruh etkileniyor.

– Sizin hayatınızda Çanakkale gibi karışık ve kozmopolit aslında. Babaanneniz Selanik göçmeni, anneanne Mısırlı, dede Lübnanlı. Siz Antep’te doğup, Ankara’da büyüdünüz ve Trabzon’da yaşadınız. Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?
– Irksal köken olarak hiçbir yere ait hissetmiyorum. Bunun da bir zırvalık olduğunu beynimde yaşadım. Bir yere ait olma duygusu kültür ve inançla birlikteyse kıymetlidir. Kendimi Çanakkale’den Musul ve Filistin’e, oradan da Avrupa’nın giriş kapısına kadar ki coğrafyaya ait hissediyorum.

– Film bu coğrafyaya aitlik hissini artırdı mı?
– Tabii ki. Canın pahasına bir şeyi savunmak kadar değerli bir şey var mı? Canın bu, dünya sen kadar. Bunu İbni Haldunlar ve İbni Rüşdler söylüyor. Enel hak yani! Bence Çanakkale zaferi kibre karşı verilmiş savaştır. Dünyada insanın işleyebileceği en büyük günah kibirdir. Bunu toplumsal olarak yapıyorsanız Çanakkale’deki gibi yenilirsiniz. O yüzden de kendimi bu topraklara daha çok ait hissediyorum. Çünkü kibir karşısında bu tür olanaksızlıklarla mücadele etmiş çok az halk vardır.

– Oyuncularda kibir çok fazladır. Siz nasıl dengeliyorsunuz bunu?
-Allah affetsin oyuncularda kibir var. (Gülüşmeler) Bende olmuyordur sanırım. Böyle bir hayatın içinde yalan söylemek zorunda kalıyoruz maalesef. Yalan söylediğim zaman af dilerim hep. Kibrin kibir olduğunu fark ederseniz onunla mücadele edebilirsiniz. Ama bunun bedeli ne olur? Çok göz önünde olmazsınız, herkes sizi tanımaz, fiyatınız biraz düşük olur, ama kafayı yastığa koyduğun zamanda rahat uyursun yani.

– Film seti savaş gibi zorlu mu geçti peki?
– 41 derece sıcaklıkta, keçe üzerine giyilmiş bir montla çekim yaptık. O dönemde uçakların üst camı yok. Pilot eliyle ateş ediyor. Bomba uçaktaki teğmen tarafından atılıyor aşağıya. Gerçekçi olsun diye üç metre yukarıdaki bir uçağın içinde simülasyonla çektik o sahneleri. Günde bazen 15-16 saat çalıştık. Tuvalete gitme sayısı belliydi. Uçaktan inmemek için sıvı tüketmemeye başladım. Çünkü o uçağın tepesinden inmek festival yani. İki kişi gelecek, merdiven tutacak, ineceksin filan. Bebeklikten sonra ilk kez pişik oldum. (Gülüşmeler) Prodüksiyon masrafları arasına bebe pudrası da girdi yani. O sahneleri pişik pişik oynadım.

ATEİST İKEN DİNİMİ SEÇTİM

– Gelecek için planınız var mı?
– Ne planı ya? Kadere inanıyorsan plan yapamazsın. Kariyer planı diyorlar ya, hayatımda duyduğum en komik laf bu. Dünyada tek kariyer vardır, sen insansın. Güzellik yapacaksın, kariyer o.

– Arkanızdan birilerinin ‘Tansel iyi adamdır’ demeleri yeterli mi?
– Yok be hocam, benim o da umrumda değil. Tek bir duam var: Bu hayatta küçük bir iyilik cümlesi olmak istiyorum. Küçük bir iyilik cümlesinin içinde virgül olayım yeterli. Ben dinimi kendim seçtim. Babamdan miras kalan bir şey değil din. Ateist iken Kelime-i Şehadet’in anlamını öğrenerek seçtim. Kur’an-ı Kerim’i sekiz yılda okudum. Bunları yazmayın ama…

– Bunları yazmak istiyorum. Bu söyledikleriniz değerli bir arayış insan için.
– Kafam aydınlıkken okumaya çalıştım. Özel vakit ayırdım. ‘Acaba ne var bunda? Bir hikmet olmalı’ dedim. Ben çok etkilendim. Benim tek düsturum var: Hamım, pişiyorum ve inşallah ölmeden önce olurum. Duam budur, bundan gayrısı hikaye.

– Son bir mektup yazsanız bu kime olurdu?
– En kazık yerden sordun be abi! (Gülüşmeler) Dünyadaki çocuklara yazardım. Dünya için başka bir umut göremiyorum çünkü.

BABAM ÖLECEK DİYE 6,5 YAŞINDA TIRAŞ OLDUM

– Babanız 12 Eylül döneminde yargılanmış. ‘Deniz Ulaş’ olan isminizi bir gecede Tansel olarak değiştirmişler. İsminizi tekrar yazdırdınız mı kimliğinize?
– Mahkeme ile üç hafta önce aldım. Tekrar Deniz Ulaş Tansel olarak yazdıracağım kimliğime.

– Metin-Ali-Feyyaz gibi bir şey yani… (Gülüşmeler)
– 6,5 yaşındaydım ve annem bana ‘Adın Mutlu mu olsun Tansel mi?’ diye isim önerdi. Babam yargılanıyor, idamını bekliyoruz, ‘Mutlu ne!’ dedim ya! Tansel’i seçtim, anlamı ‘sabaha ait’ demek. Babamın tıraş takımını aldım, paslı jiletle suratıma sabun sürüp ‘Babam ölecek, artık evin erkeği benim’ diye tıraş oldum. Ağlayan halamı ‘Benim babam hırsız değil, defol git’ diye evden kovdum. 6,5 yaşında o bilinçte olmak şu an tuhaf geliyor. Bu nevroz hali, oyuncular nevrotiktir.

– Hakikatan ne travma ama!
– Daha büyük travmayı ilkokula başlayınca yaşadım. Zannediyordum ki, Türkiye’deki bütün Deniz ve Ulaş isimleri değişti. Okulda birisiyle tanıştım, adının Deniz olduğunu öğrenince kahroldum. İsmimin değişmesinin nedeni ne? İdam edilen Deniz Gezmiş. İsmimi geri aldığım için mutluyum, vermese de kullanırdım. 2005 yılında babamı mezara koyunca fark ettim ki mezar taşına onun babasının verdiği ismi yazdıracağız. Benim ismimi de babam koydu, kimin ne hakkı var değiştirmeye? Ölürken insan gururlanır mı bilmiyorum, ama öyle bir şey varsa gururlanacağım işte. Babam idam edilmediği için utanırdı. Delil yetersizliğinden beraat etti. Bir insanın ölemediği için ne kadar utanç duyduğuna şahit oldunuz mu? Ben çocukluğum boyunca oldum.

H.Salih Zengin 15.03.2015

SABAH

Tansel Öngel: Çanakkale, kibre karşı kazanılan en büyük zafer

Çanakkale Savaşı günlerinde yazılan bir mektubun hikayesini konu edinen Son Mektup filminin başrol oyuncusu Tansel Öngel, Çanakkale’nin kibre karşı kazanılmış bir zafer olduğunu söylüyor. Filmle kendini bu topraklara ait olduğunu daha çok hissettiğini belirten Öngel, “Çanakkale’den duygulanmıyor ve bir şey hissetmiyorsan, bu topraklarda oksijen tüketme, gerek yok” diyor

Özhan Eren’in Çanakkale Savaşı’nı ve savaşın yürekleri acıtan perde arkasını anlattığı Son Mektup filmi 18 Mart’ta gösterime giriyor. İlk sinema deneyiminde Tayyareci Yüzbaşı Salih Ekrem’i canlandıran genç oyuncu Tansel Öngel, filmin senaryosunu okuyup Çanakkale’yi gezince lise tarih bilgisinden utandığını söylüyor. Bu rolüyle kendisini daha çok bu coğrafyaya ait hissettiğini belirten Öngel her sahnesine dua ile çıktığı filmin gişe başarısından ziyade, orada bir şehidin ruhunun film çalışmaları sırasında incinip incinmediği ile daha çok ilgileniyor. Tansel Öngel ile Çanakkale coğrafyasından başlayıp kendi ruh coğrafyasına kadar sıkı bir muhabbet gerçekleştirdik.

– İlk kez bir sinema filminde başroldesiniz. Oyunculuğunuz için tarihi bir sıçrama mı bu film?
– İnşallah öyledir. Hopa’da Benim İçin Üzülme dizisini çekerken senaryoyu okuduğumda hissettim bunu. ‘Kibar bir adam bize senaryo yollamış gidip reddedelim’ diyerek İstanbul’a geldim. (Gülüşmeler) Özhan Eren ile oturduk ve ona ‘Yapmayalım, siz de yapmayın. Bunu çekemezsiniz. Uçak takip sahneleri falan rezil oluruz, gerek yok’ dedim. Bana, ‘Çok haklısın, ben de oyuncu olsam aynen senin gibi derdim’ dedi. Sonra başka bir odaya davet etti. Ekranlarda animasyon board vardı. Normalde storyboard hazırlanır. Her sahneyi çizgi film gibi animasyon karakterlerle çekmiş ve bunu da seslendirtmiş. Şimdi o filmi reddetmek ne demek biliyor musun? Bir de seni düşünmüş.

– İlk aklına gelen oyuncu siz mi olmuşsunuz?
– Evet. ‘Ya bu adam olacak ya bu adam olacak’ demiş. Çok büyük bir gurur benim için. Adam dört yıl dersine çalışmış, reddetmek ayıp yani. Türkiye’de yönetmenler ‘Altı yıldır bu filme çalışıyorum’ filan diyorlar da, izlediğim filmler öyle altı yıllık çalışmanın filmleri değiller pek.

– Filmden önce Çanakkale Savaşı’na dair ne biliyordunuz?
– Valla lise tarih kitabını kim yazdı bilmiyorum ama hakkımı bir öğrenci olarak helal etmiyorum. Utandım ya! Tarihi öyle anlatamazsın. Ben Çanakkale’yi İngiltere’de gördüm. Okumaya gittiğimde Hyde Park’ın çarprazında bir anıt gördüm. Gelibolu heykel dizisi yapmışlar. Bir İngiliz’e ‘Bu ne?’ dedim. ‘Gelibolu anıtı’ dedi. ‘İyi de savaşı siz kaybetmediniz mi? En son hatırladığım biz kazandık yani o savaşı’ deyince (Gülüşmeler) dedi ki, ‘Siz savaşı kazandınız ama biz o boğazdan geçtik.’ Onlar tarihi çok iyi biliyorlar. Birini çevir haritada sana Gelibolu’nun yerini gösterir. Bizim çocuklar yerini bilmez. Biz oradaki şehitlerin vebali altındayız. Şu an adımız John, Joe, Myke değilse orada kan dökmüş herkesin yüzü suyu hürmetinedir. Tarihi değiştirmişsin ya!

SETE HEP DUA İLE ÇIKTIM

– Ne çarptı sizi Çanakkale’de?
– Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Nusret Mayın Gemisi’nin bir örneğini yapmış. Orada 32 dakikalık bir belgesel var. O belgeselin bütün okullarda gösterilmesi lazım. Karşında dönemin en büyük askeri gücü İngilizler var. Queen Elizabeth diye kraliçelerinin ismini verdikleri bir gemi ile ve ‘Akşam çayımızı İstanbul’da içeceğiz’ ukalalığı ile geliyorlar. 1915-1920 arasını düşünürken empati kurdum. Ben o dönemdeki rütbeli askerlerin psikolojik olarak çok sinirli olduklarını düşünüyorum. Niye? Çünkü İstanbul’da şunu görüyor adam: Yüzbaşısı İngiliz teğmene selam vermek zorunda. Askeri hiyerarşide bu ne demek biliyor musunuz? Tecavüze uğramakla aynı şey. Biz hâlâ bir ülkeysek Çanakkale’den başlayan mücadele nedeniyledir. Yani şimdi lazer silahlarla gelene karşı kırma tüfeklerle karşı koymak gibi bir kahramanlık o.

EN BÜYÜK GÜNAH KİBİRDİR

– Nasıl hazırlandınız bu role?
– İstanbul’da hazırlandığımı düşünüyordum. Ama Çanakkale’deki tabyaları, cepheleri dolaştığım zaman kendimi hazır hissettim. Ve hep dua ile çıktım sete. Tek isteğim var benim: Umarım orada şehit olmuş herhangi birinin ruhu bizim çalışmamızdan incinmemiştir. Onun dışında filmin gişe yapıp yapması umrumda değil. O ruhaniyet karşısında biz hiçiz, sıfırız. Sen eğer bundan duygulanmıyor ve bir şey hissetmiyorsan, bu topraklarda boş yere yaşıyorsun. Oksijen tüketme, gerek yok yani. Çanakkale’ye yalnız gitmeli. Tabyaları teker teker dolaşın. Ruhun varsa, o ruh etkileniyor.

– Sizin hayatınızda Çanakkale gibi karışık ve kozmopolit aslında. Babaanneniz Selanik göçmeni, anneanne Mısırlı, dede Lübnanlı. Siz Antep’te doğup, Ankara’da büyüdünüz ve Trabzon’da yaşadınız. Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?
– Irksal köken olarak hiçbir yere ait hissetmiyorum. Bunun da bir zırvalık olduğunu beynimde yaşadım. Bir yere ait olma duygusu kültür ve inançla birlikteyse kıymetlidir. Kendimi Çanakkale’den Musul ve Filistin’e, oradan da Avrupa’nın giriş kapısına kadar ki coğrafyaya ait hissediyorum.

– Film bu coğrafyaya aitlik hissini artırdı mı?
– Tabii ki. Canın pahasına bir şeyi savunmak kadar değerli bir şey var mı? Canın bu, dünya sen kadar. Bunu İbni Haldunlar ve İbni Rüşdler söylüyor. Enel hak yani! Bence Çanakkale zaferi kibre karşı verilmiş savaştır. Dünyada insanın işleyebileceği en büyük günah kibirdir. Bunu toplumsal olarak yapıyorsanız Çanakkale’deki gibi yenilirsiniz. O yüzden de kendimi bu topraklara daha çok ait hissediyorum. Çünkü kibir karşısında bu tür olanaksızlıklarla mücadele etmiş çok az halk vardır.

– Oyuncularda kibir çok fazladır. Siz nasıl dengeliyorsunuz bunu?
-Allah affetsin oyuncularda kibir var. (Gülüşmeler) Bende olmuyordur sanırım. Böyle bir hayatın içinde yalan söylemek zorunda kalıyoruz maalesef. Yalan söylediğim zaman af dilerim hep. Kibrin kibir olduğunu fark ederseniz onunla mücadele edebilirsiniz. Ama bunun bedeli ne olur? Çok göz önünde olmazsınız, herkes sizi tanımaz, fiyatınız biraz düşük olur, ama kafayı yastığa koyduğun zamanda rahat uyursun yani.

– Film seti savaş gibi zorlu mu geçti peki?
– 41 derece sıcaklıkta, keçe üzerine giyilmiş bir montla çekim yaptık. O dönemde uçakların üst camı yok. Pilot eliyle ateş ediyor. Bomba uçaktaki teğmen tarafından atılıyor aşağıya. Gerçekçi olsun diye üç metre yukarıdaki bir uçağın içinde simülasyonla çektik o sahneleri. Günde bazen 15-16 saat çalıştık. Tuvalete gitme sayısı belliydi. Uçaktan inmemek için sıvı tüketmemeye başladım. Çünkü o uçağın tepesinden inmek festival yani. İki kişi gelecek, merdiven tutacak, ineceksin filan. Bebeklikten sonra ilk kez pişik oldum. (Gülüşmeler) Prodüksiyon masrafları arasına bebe pudrası da girdi yani. O sahneleri pişik pişik oynadım.

ATEİST İKEN DİNİMİ SEÇTİM

– Gelecek için planınız var mı?
– Ne planı ya? Kadere inanıyorsan plan yapamazsın. Kariyer planı diyorlar ya, hayatımda duyduğum en komik laf bu. Dünyada tek kariyer vardır, sen insansın. Güzellik yapacaksın, kariyer o.

– Arkanızdan birilerinin ‘Tansel iyi adamdır’ demeleri yeterli mi?
– Yok be hocam, benim o da umrumda değil. Tek bir duam var: Bu hayatta küçük bir iyilik cümlesi olmak istiyorum. Küçük bir iyilik cümlesinin içinde virgül olayım yeterli. Ben dinimi kendim seçtim. Babamdan miras kalan bir şey değil din. Ateist iken Kelime-i Şehadet’in anlamını öğrenerek seçtim. Kur’an-ı Kerim’i sekiz yılda okudum. Bunları yazmayın ama…

– Bunları yazmak istiyorum. Bu söyledikleriniz değerli bir arayış insan için.
– Kafam aydınlıkken okumaya çalıştım. Özel vakit ayırdım. ‘Acaba ne var bunda? Bir hikmet olmalı’ dedim. Ben çok etkilendim. Benim tek düsturum var: Hamım, pişiyorum ve inşallah ölmeden önce olurum. Duam budur, bundan gayrısı hikaye.

– Son bir mektup yazsanız bu kime olurdu?
– En kazık yerden sordun be abi! (Gülüşmeler) Dünyadaki çocuklara yazardım. Dünya için başka bir umut göremiyorum çünkü.

BABAM ÖLECEK DİYE 6,5 YAŞINDA TIRAŞ OLDUM

– Babanız 12 Eylül döneminde yargılanmış. ‘Deniz Ulaş’ olan isminizi bir gecede Tansel olarak değiştirmişler. İsminizi tekrar yazdırdınız mı kimliğinize?
– Mahkeme ile üç hafta önce aldım. Tekrar Deniz Ulaş Tansel olarak yazdıracağım kimliğime.

– Metin-Ali-Feyyaz gibi bir şey yani… (Gülüşmeler)
– 6,5 yaşındaydım ve annem bana ‘Adın Mutlu mu olsun Tansel mi?’ diye isim önerdi. Babam yargılanıyor, idamını bekliyoruz, ‘Mutlu ne!’ dedim ya! Tansel’i seçtim, anlamı ‘sabaha ait’ demek. Babamın tıraş takımını aldım, paslı jiletle suratıma sabun sürüp ‘Babam ölecek, artık evin erkeği benim’ diye tıraş oldum. Ağlayan halamı ‘Benim babam hırsız değil, defol git’ diye evden kovdum. 6,5 yaşında o bilinçte olmak şu an tuhaf geliyor. Bu nevroz hali, oyuncular nevrotiktir.

– Hakikatan ne travma ama!
– Daha büyük travmayı ilkokula başlayınca yaşadım. Zannediyordum ki, Türkiye’deki bütün Deniz ve Ulaş isimleri değişti. Okulda birisiyle tanıştım, adının Deniz olduğunu öğrenince kahroldum. İsmimin değişmesinin nedeni ne? İdam edilen Deniz Gezmiş. İsmimi geri aldığım için mutluyum, vermese de kullanırdım. 2005 yılında babamı mezara koyunca fark ettim ki mezar taşına onun babasının verdiği ismi yazdıracağız. Benim ismimi de babam koydu, kimin ne hakkı var değiştirmeye? Ölürken insan gururlanır mı bilmiyorum, ama öyle bir şey varsa gururlanacağım işte. Babam idam edilmediği için utanırdı. Delil yetersizliğinden beraat etti. Bir insanın ölemediği için ne kadar utanç duyduğuna şahit oldunuz mu? Ben çocukluğum boyunca oldum.

H.Salih Zengin 15.03.2015

SABAH

Elif Şafak, Güliz Arslan’a Konuştu

Önemli olan kardeşliğe inananların sesinin daha gür çıkması”

Elif Şafak son romanı “Ustam ve Ben”den sonra “Sakız Sardunya” isminde bir çocuk kitabı çıkardı. 2006’da yayımlandığında büyük ses getiren romanı “Baba ve Piç” de 1915’in 100’üncü yılında İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahnelenmeye başladı. Şafak: “Tarihlere değil hikayelere odaklanıyorum ben. Oyun teklifi iki sene önce gelmişti, pat diye gelişmedi.Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inananların seslerinin daha gür çıkması”

Bugün 14 kitabı 40’tan fazla dilde, önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro Oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazar o.  2014’te çıkan son romanı “Ustam ve Ben” de diğer bütün Kitapları gibi uzun süredir çok satanlar listelerinde üst sıralarda. Okurları “Yeni romanı ne üzerine olacak acaba? Yakın zamanda bir ipucu verir mi?” derken o birkaç ay önce çocuk kitabıyla çıktı sevenlerinin karşısına. “Sakız Sardunya”yla Elif Şafak okuru olma yaşı epey düştü. Babasını kaybettikten sonra kaleme aldığı yazıdan bu yana pek sesi soluğu çıkmıyordu Şafak’ın. Geçtiğimiz günlerde, 2006’da yayımlanan romanı “Baba ve Piç”in İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahneye taşındığı, oyunun başrolünde de başarılı oyuncu Serra Yılmaz’ın yer aldığı haberi geldi.

“Baba ve Piç” yayımlandığı günlerde büyük ses getirmiş, Şafak romanın Ermeni kahramanının söylediği sözler nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine göre, “Türklüğü aşağılamak” suçundan yargılanmış ve beraat etmişti. 1915’in 100’üncü yılında bu romanın yeniden gündeme gelmesi, bir tiyatro oyunu olarak ele alınması ona ne hissettiriyor? Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra şimdi o günleri nasıl hatırlıyor? Her fırsatta kadınların özgürlüğünün önemine dikkat çeken biri olarak siyasetteki erkeklerin kadını konu alan açıklamaları karşısında ne hissediyor? Yaşar Kemal’in vefatıyla alevlenen Nobel tartışmaları hakkında ne düşünüyor? Çocuk kitaplarının devamı gelecek mi? Kendisine yöneltilen sert eleştiriler ona ne hissettiriyor? Ve elbette bugünlerde ne yazıyor? Elif Şafak sorularımızı yanıtladı…

“Baba ve Piç” romanınızdan uyarlanan oyun İtalya’da sahneleniyor. Oyunu izlediniz mi?

Oyunu henüz izlemedim ama izleyeceğim. İtalya’da kapalı gişe oynuyor. Sanata gönül vermiş, edebiyatı seven çok güzel bir tiyatro ekibinin eseri bu. Basında çıkanları da okuyorum, izleyicilerin yorumlarını da… Seyircilerden gelen tepkiler gerçekten harika. Çok da duygusal ve samimi tepkiler.

 Kitaplarınızdan film ve oyun uyarlaması için kapınızı çalan çok oluyordur değil mi? Nasıl yaklaşıyorsunuz bu taleplere? Bu oyun için sizi ikna etmeleri iki yıl sürmüş, oyunda önemli bir rolü olan Serra Hanım’ın (Yılmaz) girişimleriyle olumlu sonuç alabilmişler. Doğru mu? Biraz o süreci anlatır mısınız?

Hem film hem tiyatro
hem de sergi önerileri geliyor
epeyce. Bizden ve dünyanın farklı yerlerinden… Bunlara sıcak bakmakla beraber seçici davranıyorum açıkçası. Doğru ekiple, doğru ve güzel bir enerjiyle yola koyulmak önemli.

 “Baba ve Piç” yayımlandığında büyük ses getirmişti. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinden yargılanmanıza neden olmuştu. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra dönüp o günlere bakınca
ne hissediyorsunuz? 

Çok zor günlerdi benim için. Hamileyken mahkemelik olmak kolay bir şey değil. Kitabı daha okumadan, anlamadan, sırf kulaktan dolma bilgilerle hakkımda ileri geri konuşan insanları görmek çok üzücüydü. Bu Türkiye’nin gerçeği. Yazan, çizen, eli kalem tutan herkes hırpalanıyor bu memlekette. Öte yandan bizde çok güzel ve içten bir okur kitlesi de var. Onlardan gelen enerji ve ilham muhteşem.

 “Baba ve Piç”in 1915’in 100’üncü yılında yeniden ele alınmasını, ilgi görmesini önemli buluyor musunuz? 

Tarihlere değil, hikayelere odaklanıyorum ben. Tiyatro oyunu teklifi iki sene önce gelmişti, bugün pat diye gelişen bir durum değil. Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inanan insanların seslerinin daha gür çıkması.

“Yazarken hayali bir dünyada yaşıyorum”

 Bugün 14 kitabıyla 40’tan fazla dilde okunan, kitapları önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazara artık ne kendini başarılı hissettirir? Satış rakamı, ödül, övgü… Bunların ne kadar bir anlamı var artık sizin için? Birinin, çocuklarınızın belki, bir cümlesi hepsine bedel bir zafer hissi yaşatabiliyor mu zaman zaman?

Yazarlık özünde çok yalnız bir dünya. Tabii ki başarılar güzel, elbette farklı dillere çevrilmek insanı duygulandırıyor. Ama son tahlilde yazarken kendi kabuğuma çekiliyorum. Bir hayali dünyanın içinde yaşıyorum. O dünyadan çıkıyor tüm öyküler. O yüzden övgü de alsak, sövgü de bizim için aslolan edebiyat, aslolan hikayelerin, kitapların ve masalların büyülü dünyası.

 Hayatta yaptığınız şeylerden size kendinizi en çok “başarılı” hissettiren şey neydi? Hayatınıza bakınca en çok neyle gurur duyarsınız?

Ben pek gururlanan bir tip değilim galiba. Aklım fikrim hep henüz yapamadıklarımda. Bu bir yanıyla güzel bir özellik. Bir yanıyla yorucu.

“Hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum”

 Yolun başındaki Elif Şafak’ın gözlerinin içine bakma şansınız olsaydı şimdi, ne söylerdiniz? Bir röportajda ilk kitabınızın yayımlanacağı günlerde oldukça endişeli olduğunuzu anlatıyorsunuz. O günleri yaşayan
Elif’i sakinleştirecek cümleleriniz
var mı şimdi? 

Evet, var. Hem de çok cümlem var. Ama mesele şu ki o endişeli ve zor günleri yaşamadan insan bugünkü cümlelere varamıyor. O yüzden genç Elif’e ben bugün nasihatler versem bile açıkçası o anlar mı emin değilim.

 Hâlâ kitaplarınızın yazım aşamasında çok sancılı günler geçirdiğinizi, sosyal hayattan tamamen koptuğunuzu, yakınlarınızı aylarca ihmal ettiğinizi ve tamamen yazıya konsantre olduğunuzu biliyoruz. Başarıyı getiren biraz da bu adanmışlık mıdır?

Sanatta yetenek işin sadece küçük bir kısmı. Geriye kalan daha büyük bir payda ise disiplin, emek, adanmışlık… Ben şöyle görüyorum: Yüzde 35 emek. Yüzde 65 aşk ve inanç işi.

 2015’te Türkiye’den bir yazarın yurt dışında karşılaştığı önyargılar neler? Yoksa bunu sormakla biz mi önyargılı davranmış oluyoruz?

Türkiye’den gelen bir yazarın apolitik olmak gibi bir lüksü yok bence. Her edebiyat festivalinde sadece edebi
ya da sanatsal değil, politik sorularla da karşılaşıyoruz. Türkiye’nin ekonomik gidişatından Ortadoğu’nun siyasi geleceğine kadar pek çok soruya yanıt vermek durumda Türk romancılar.
Bir konuşmada verdiğimiz bir cevabı Türk basını alıyor, büyütüyor bazen. Böyle bir ortamda birey olmak ve birey kalmak en zoru. Ben kendimi hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum. Yazarın yalnızlığına inanıyorum. Buna inandığım için, ilginçtir, her kesimden okurlarım var, her kesimden okurla diyaloğum var.

“Türk ve Kürt kadınları özgürce karar vermeli”

 Türkiye’de kadının başarısı “ne kadar kadın, ne kadar anne” olduğuyla ölçülüyor son yıllarda. İktidar partili erkeklerin bu anlama gelen demeçlerini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? Siz kendinizi “kadınlıktan sınıfta bıraktığınızı” söylersiniz sık sık. Ama bunun sizi başarısız kılmadığı ortada…  

İktidar partili erkek politikacıların, biz kadınların nasıl yaşamamız gerektiğine dair peş peşe beyanlarını çok büyük bir kaygıyla izliyorum. Tasvip etmiyorum. Kaç çocuk doğurmamız gerektiğinden toplum içinde gülüp gülemeyeceğimize kadar pek çok açıklama yapıldı. Kadın ve erkeğin eşit olmadığı ifade edildi. Kadınlar için en önemli kariyerin annelik olduğu söylendi. Bunları son derece sorunlu buluyorum ve tepkimi her defasında dile getiriyorum. Türk ve Kürt kadınları nasıl yaşayacaklarına kendileri özgürce karar vermeli. Ayrıca çoğulculuğa ve farklılıklara saygı gösterilmeli. Tek tipleşen bir toplum istemiyorum. Tarihe bakarsak tek tipleşmenin çok büyük sakıncaları olduğunu görebiliriz.

“Yaşar Kemal , Nobel’i defalarca hak etmişti”

 Yaşar Kemal’in ölümünden sonra alevlenen Nobel tartışmalarını takip etmişsinizdir. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yaşar Kemal’i çok sever ve sayardım. O benim için sadece edebiyat ve yaratıcılıkta ve evrensel hikaye anlatma sanatında bir üstat değil, aynı zamanda vicdan ve toplumsal sorumluluk açısından da bir rehberdi. Bugün arkasından yazıp çizenlerin çoğu şunu unutuyor: Bu topraklar Yaşar Kemal’e çok haksızlık etti zamanında. Kaç kez Türk basınında hakkında ileri geri yazılar çıktı, manşetler atıldı. Yargılandı, hapse atıldı, Vatan hainliğiyle suçlandı. Ama o her zaman sanatından ve vicdanından ödün vermeden yolunda yürüdü. Nobel’i defalarca hak etmişti.

“İşin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var”

 Kitaplarınızın tanıtım kampanyaları, vejetaryenliği bıraktığınızı elinizde bir parça etle çekilmiş fotoğrafla duyurmak, Reklam filmlerinde rol almanız, intihal iddiaları… Bunlara gelen eleştirilere sakin yaklaşıyorsunuz. Kendi kendinizeykende bu kadar sakin misiniz? Yoksa sizin de çok sinirlendiğiniz, gözyaşı dökecek kadar üzüldüğünüz, telefon açıp bir yakınınıza dert yandığınız oluyor mu?

Türkiye’de eleştiri ile hakaret birbirine çok kolay karıştırılıyor. Sanat eserini eleştirmekten ziyade şahsa yönelik hakaret, iftira ve dedikodu maalesef çok fazla. Üstelik bunların çoğu gene edebiyat çevreleri tarafından üretiliyor. Yani işin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var. Neyse ki edebiyat okuru olgun ve sağduyulu. Bu ortamdan biz sanatçılar tabii ki zarar görüyoruz, tabii ki duruma üzülüyoruz. Ama açıkçası toplum daha çok zarar görüyor. Sağlıklı ve iyi niyetli eleştiri geleneğinin olmadığı bir toplum hızla kuraklaşan bir toplum demek.

“Her kitap için iki kat emek sarf ediyorum, bu düpedüz delilik”

 Gençlerin size en çok sorduğu sorular neler? Onlara ilk tavsiyeniz
ne oluyor? 

Gençler arasında yazar olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyor.
Bu çok güzel bir şey. Ancak “okur” olmak isteyenlerin sayısı aynı hızla artıyor mu emin değilim. Halbuki
her yazar öncelikle iyi bir okur olmalı
ve hep öyle kalmalı.

 Yazılarınızı önce İngilizce yazacak kadar bu dile bu kadar hakim olmanın başarınızdaki yeri nedir sizce? Farklı dillere ve kültürlere kolay uyum sağlayabiliyor olmak bilinçli bir çabanın sonucu ortaya çıkan bir şey mi? Şans mı? 

Her romanın arkasında o kadar çok emek var ki… İngilizce yazıyorum, sonra her kitap Türkçeye profesyonel çevirmenler tarafından çevriliyor. Sonra ben o çeviriyi alıp en baştan en sona kadar yeniden şekillendiriyorum. Kendi ritmim, kendi kelimelerimle… Bu da demek ki her kitap için aslında iki kat emek sarf ediyorum. Bu düpedüz delilik. Zaten edebiyat delilik demek.

 Çocuklarınız da sizin gibi çokdilli bir ortamda büyüyorlar değil mi? Böyle olması için özen de gösteriyor musunuz?

Çokdillilik ve çokkültürlülük önemli değerler. Birden fazla dilde insanın kendini ifade etmesi hem zihinsel hem ruhsal bir egzersiz aslında. İlla da İngilizce ya da Fransızca konuşmaktan bahsetmiyorum. Keşke hem Türkçe hem Kürtçe, yahut hem Lazca hem Türkçe hem başka dillerde yazabilen yazarlarımız, şairlerimiz çoğalsa!

“Babamın vefatı beni çok sarstı, epey durdum”

 Şimdilerde ne üzerinde çalışıyorsunuz?

Yeni bir roman var mutfakta. Ama ağır ateşte, usul usul pişmesi lazım, biraz zaman alabilir. Çünkü kocaman bir kazan bu seferki.

 Yakın zamanda bir de çocuk kitabınız çıktı. Devamı gelecek mi? 

Evet, çocuk kitabı yazmayı çok sevdim. Okurlardan da harikulade tepkiler geldi, geliyor. Çocuklar “Sakız Sardunya”yı okurken çekilmiş fotoğraflarını gönderiyorlar. Bana kitap kapakları tasarlayıp yolluyorlar. Onların dünyasına ulaşabilmek ve çocuk okurlarla diyalog kurabilmek çok güzel ve kıymetli.

“Sert müzik dinlerim”

 Bugünlerde çalışma rutininiz nasıl? O kapanma evresinde misiniz? 

Babamın vefatı beni çok sarstı. Epey bir süre durdum, kendime çekildim. Bu hafta sonu ilk defa babamın ikinci evliliğinden dünyaya gelen erkek kardeşimle uzun uzun sohbet ettik. Bu aralar yazmaktan ziyade düşünüyorum galiba.

 Kafelerde, pastanelerde, kalabalıklar içinde çalıştığınızı anlattığınızı hatırlıyorum. Hâlâ böylemi? Bir yazı odanız yok mu hiç? 

Yazı odam yok. Düzenli bir yazı odasına inanmıyorum. 19’uncu ve 20’nci yüzyılın kavramları daha ziyade bunlar. Hele manzaralı bir odam hiç olmadı. Gerek de yok, bu yeni yüzyılda bilgisayar bizim odamız, çalışma masamız olabilir pekala.

 Günün ne kadarını çalışarak geçiriyorsunuz? 

Günden güne değişiyor. Ama yazsam da yazmasam da hep okuyorum. Sadece roman değil, bilimsel ve tarihi kitaplar da çok ilgimi çekiyor. İlk defa bu ay gözlük takmaya başladım.

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?

Yürürüm, yemek kitabı okurum, sokaklardan duvar yazıları toplarım, cinsiyet eşitliği için uğraşan sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerini desteklerim, meditasyon yaparım, bangır bangır sert ve hızlı müzik dinlerim.

Güliz Arslan 15.03.2015

MİLLİYET

Elif Şafak, Güliz Arslan’a Konuştu

Önemli olan kardeşliğe inananların sesinin daha gür çıkması”

Elif Şafak son romanı “Ustam ve Ben”den sonra “Sakız Sardunya” isminde bir çocuk kitabı çıkardı. 2006’da yayımlandığında büyük ses getiren romanı “Baba ve Piç” de 1915’in 100’üncü yılında İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahnelenmeye başladı. Şafak: “Tarihlere değil hikayelere odaklanıyorum ben. Oyun teklifi iki sene önce gelmişti, pat diye gelişmedi.Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inananların seslerinin daha gür çıkması”

Bugün 14 kitabı 40’tan fazla dilde, önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro Oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazar o.  2014’te çıkan son romanı “Ustam ve Ben” de diğer bütün Kitapları gibi uzun süredir çok satanlar listelerinde üst sıralarda. Okurları “Yeni romanı ne üzerine olacak acaba? Yakın zamanda bir ipucu verir mi?” derken o birkaç ay önce çocuk kitabıyla çıktı sevenlerinin karşısına. “Sakız Sardunya”yla Elif Şafak okuru olma yaşı epey düştü. Babasını kaybettikten sonra kaleme aldığı yazıdan bu yana pek sesi soluğu çıkmıyordu Şafak’ın. Geçtiğimiz günlerde, 2006’da yayımlanan romanı “Baba ve Piç”in İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahneye taşındığı, oyunun başrolünde de başarılı oyuncu Serra Yılmaz’ın yer aldığı haberi geldi.

“Baba ve Piç” yayımlandığı günlerde büyük ses getirmiş, Şafak romanın Ermeni kahramanının söylediği sözler nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine göre, “Türklüğü aşağılamak” suçundan yargılanmış ve beraat etmişti. 1915’in 100’üncü yılında bu romanın yeniden gündeme gelmesi, bir tiyatro oyunu olarak ele alınması ona ne hissettiriyor? Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra şimdi o günleri nasıl hatırlıyor? Her fırsatta kadınların özgürlüğünün önemine dikkat çeken biri olarak siyasetteki erkeklerin kadını konu alan açıklamaları karşısında ne hissediyor? Yaşar Kemal’in vefatıyla alevlenen Nobel tartışmaları hakkında ne düşünüyor? Çocuk kitaplarının devamı gelecek mi? Kendisine yöneltilen sert eleştiriler ona ne hissettiriyor? Ve elbette bugünlerde ne yazıyor? Elif Şafak sorularımızı yanıtladı…

“Baba ve Piç” romanınızdan uyarlanan oyun İtalya’da sahneleniyor. Oyunu izlediniz mi?

Oyunu henüz izlemedim ama izleyeceğim. İtalya’da kapalı gişe oynuyor. Sanata gönül vermiş, edebiyatı seven çok güzel bir tiyatro ekibinin eseri bu. Basında çıkanları da okuyorum, izleyicilerin yorumlarını da… Seyircilerden gelen tepkiler gerçekten harika. Çok da duygusal ve samimi tepkiler.

 Kitaplarınızdan film ve oyun uyarlaması için kapınızı çalan çok oluyordur değil mi? Nasıl yaklaşıyorsunuz bu taleplere? Bu oyun için sizi ikna etmeleri iki yıl sürmüş, oyunda önemli bir rolü olan Serra Hanım’ın (Yılmaz) girişimleriyle olumlu sonuç alabilmişler. Doğru mu? Biraz o süreci anlatır mısınız?

Hem film hem tiyatro
hem de sergi önerileri geliyor
epeyce. Bizden ve dünyanın farklı yerlerinden… Bunlara sıcak bakmakla beraber seçici davranıyorum açıkçası. Doğru ekiple, doğru ve güzel bir enerjiyle yola koyulmak önemli.

 “Baba ve Piç” yayımlandığında büyük ses getirmişti. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinden yargılanmanıza neden olmuştu. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra dönüp o günlere bakınca
ne hissediyorsunuz? 

Çok zor günlerdi benim için. Hamileyken mahkemelik olmak kolay bir şey değil. Kitabı daha okumadan, anlamadan, sırf kulaktan dolma bilgilerle hakkımda ileri geri konuşan insanları görmek çok üzücüydü. Bu Türkiye’nin gerçeği. Yazan, çizen, eli kalem tutan herkes hırpalanıyor bu memlekette. Öte yandan bizde çok güzel ve içten bir okur kitlesi de var. Onlardan gelen enerji ve ilham muhteşem.

 “Baba ve Piç”in 1915’in 100’üncü yılında yeniden ele alınmasını, ilgi görmesini önemli buluyor musunuz? 

Tarihlere değil, hikayelere odaklanıyorum ben. Tiyatro oyunu teklifi iki sene önce gelmişti, bugün pat diye gelişen bir durum değil. Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inanan insanların seslerinin daha gür çıkması.

“Yazarken hayali bir dünyada yaşıyorum”

 Bugün 14 kitabıyla 40’tan fazla dilde okunan, kitapları önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazara artık ne kendini başarılı hissettirir? Satış rakamı, ödül, övgü… Bunların ne kadar bir anlamı var artık sizin için? Birinin, çocuklarınızın belki, bir cümlesi hepsine bedel bir zafer hissi yaşatabiliyor mu zaman zaman?

Yazarlık özünde çok yalnız bir dünya. Tabii ki başarılar güzel, elbette farklı dillere çevrilmek insanı duygulandırıyor. Ama son tahlilde yazarken kendi kabuğuma çekiliyorum. Bir hayali dünyanın içinde yaşıyorum. O dünyadan çıkıyor tüm öyküler. O yüzden övgü de alsak, sövgü de bizim için aslolan edebiyat, aslolan hikayelerin, kitapların ve masalların büyülü dünyası.

 Hayatta yaptığınız şeylerden size kendinizi en çok “başarılı” hissettiren şey neydi? Hayatınıza bakınca en çok neyle gurur duyarsınız?

Ben pek gururlanan bir tip değilim galiba. Aklım fikrim hep henüz yapamadıklarımda. Bu bir yanıyla güzel bir özellik. Bir yanıyla yorucu.

“Hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum”

 Yolun başındaki Elif Şafak’ın gözlerinin içine bakma şansınız olsaydı şimdi, ne söylerdiniz? Bir röportajda ilk kitabınızın yayımlanacağı günlerde oldukça endişeli olduğunuzu anlatıyorsunuz. O günleri yaşayan
Elif’i sakinleştirecek cümleleriniz
var mı şimdi? 

Evet, var. Hem de çok cümlem var. Ama mesele şu ki o endişeli ve zor günleri yaşamadan insan bugünkü cümlelere varamıyor. O yüzden genç Elif’e ben bugün nasihatler versem bile açıkçası o anlar mı emin değilim.

 Hâlâ kitaplarınızın yazım aşamasında çok sancılı günler geçirdiğinizi, sosyal hayattan tamamen koptuğunuzu, yakınlarınızı aylarca ihmal ettiğinizi ve tamamen yazıya konsantre olduğunuzu biliyoruz. Başarıyı getiren biraz da bu adanmışlık mıdır?

Sanatta yetenek işin sadece küçük bir kısmı. Geriye kalan daha büyük bir payda ise disiplin, emek, adanmışlık… Ben şöyle görüyorum: Yüzde 35 emek. Yüzde 65 aşk ve inanç işi.

 2015’te Türkiye’den bir yazarın yurt dışında karşılaştığı önyargılar neler? Yoksa bunu sormakla biz mi önyargılı davranmış oluyoruz?

Türkiye’den gelen bir yazarın apolitik olmak gibi bir lüksü yok bence. Her edebiyat festivalinde sadece edebi
ya da sanatsal değil, politik sorularla da karşılaşıyoruz. Türkiye’nin ekonomik gidişatından Ortadoğu’nun siyasi geleceğine kadar pek çok soruya yanıt vermek durumda Türk romancılar.
Bir konuşmada verdiğimiz bir cevabı Türk basını alıyor, büyütüyor bazen. Böyle bir ortamda birey olmak ve birey kalmak en zoru. Ben kendimi hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum. Yazarın yalnızlığına inanıyorum. Buna inandığım için, ilginçtir, her kesimden okurlarım var, her kesimden okurla diyaloğum var.

“Türk ve Kürt kadınları özgürce karar vermeli”

 Türkiye’de kadının başarısı “ne kadar kadın, ne kadar anne” olduğuyla ölçülüyor son yıllarda. İktidar partili erkeklerin bu anlama gelen demeçlerini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? Siz kendinizi “kadınlıktan sınıfta bıraktığınızı” söylersiniz sık sık. Ama bunun sizi başarısız kılmadığı ortada…  

İktidar partili erkek politikacıların, biz kadınların nasıl yaşamamız gerektiğine dair peş peşe beyanlarını çok büyük bir kaygıyla izliyorum. Tasvip etmiyorum. Kaç çocuk doğurmamız gerektiğinden toplum içinde gülüp gülemeyeceğimize kadar pek çok açıklama yapıldı. Kadın ve erkeğin eşit olmadığı ifade edildi. Kadınlar için en önemli kariyerin annelik olduğu söylendi. Bunları son derece sorunlu buluyorum ve tepkimi her defasında dile getiriyorum. Türk ve Kürt kadınları nasıl yaşayacaklarına kendileri özgürce karar vermeli. Ayrıca çoğulculuğa ve farklılıklara saygı gösterilmeli. Tek tipleşen bir toplum istemiyorum. Tarihe bakarsak tek tipleşmenin çok büyük sakıncaları olduğunu görebiliriz.

“Yaşar Kemal , Nobel’i defalarca hak etmişti”

 Yaşar Kemal’in ölümünden sonra alevlenen Nobel tartışmalarını takip etmişsinizdir. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yaşar Kemal’i çok sever ve sayardım. O benim için sadece edebiyat ve yaratıcılıkta ve evrensel hikaye anlatma sanatında bir üstat değil, aynı zamanda vicdan ve toplumsal sorumluluk açısından da bir rehberdi. Bugün arkasından yazıp çizenlerin çoğu şunu unutuyor: Bu topraklar Yaşar Kemal’e çok haksızlık etti zamanında. Kaç kez Türk basınında hakkında ileri geri yazılar çıktı, manşetler atıldı. Yargılandı, hapse atıldı, Vatan hainliğiyle suçlandı. Ama o her zaman sanatından ve vicdanından ödün vermeden yolunda yürüdü. Nobel’i defalarca hak etmişti.

“İşin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var”

 Kitaplarınızın tanıtım kampanyaları, vejetaryenliği bıraktığınızı elinizde bir parça etle çekilmiş fotoğrafla duyurmak, Reklam filmlerinde rol almanız, intihal iddiaları… Bunlara gelen eleştirilere sakin yaklaşıyorsunuz. Kendi kendinizeykende bu kadar sakin misiniz? Yoksa sizin de çok sinirlendiğiniz, gözyaşı dökecek kadar üzüldüğünüz, telefon açıp bir yakınınıza dert yandığınız oluyor mu?

Türkiye’de eleştiri ile hakaret birbirine çok kolay karıştırılıyor. Sanat eserini eleştirmekten ziyade şahsa yönelik hakaret, iftira ve dedikodu maalesef çok fazla. Üstelik bunların çoğu gene edebiyat çevreleri tarafından üretiliyor. Yani işin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var. Neyse ki edebiyat okuru olgun ve sağduyulu. Bu ortamdan biz sanatçılar tabii ki zarar görüyoruz, tabii ki duruma üzülüyoruz. Ama açıkçası toplum daha çok zarar görüyor. Sağlıklı ve iyi niyetli eleştiri geleneğinin olmadığı bir toplum hızla kuraklaşan bir toplum demek.

“Her kitap için iki kat emek sarf ediyorum, bu düpedüz delilik”

 Gençlerin size en çok sorduğu sorular neler? Onlara ilk tavsiyeniz
ne oluyor? 

Gençler arasında yazar olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyor.
Bu çok güzel bir şey. Ancak “okur” olmak isteyenlerin sayısı aynı hızla artıyor mu emin değilim. Halbuki
her yazar öncelikle iyi bir okur olmalı
ve hep öyle kalmalı.

 Yazılarınızı önce İngilizce yazacak kadar bu dile bu kadar hakim olmanın başarınızdaki yeri nedir sizce? Farklı dillere ve kültürlere kolay uyum sağlayabiliyor olmak bilinçli bir çabanın sonucu ortaya çıkan bir şey mi? Şans mı? 

Her romanın arkasında o kadar çok emek var ki… İngilizce yazıyorum, sonra her kitap Türkçeye profesyonel çevirmenler tarafından çevriliyor. Sonra ben o çeviriyi alıp en baştan en sona kadar yeniden şekillendiriyorum. Kendi ritmim, kendi kelimelerimle… Bu da demek ki her kitap için aslında iki kat emek sarf ediyorum. Bu düpedüz delilik. Zaten edebiyat delilik demek.

 Çocuklarınız da sizin gibi çokdilli bir ortamda büyüyorlar değil mi? Böyle olması için özen de gösteriyor musunuz?

Çokdillilik ve çokkültürlülük önemli değerler. Birden fazla dilde insanın kendini ifade etmesi hem zihinsel hem ruhsal bir egzersiz aslında. İlla da İngilizce ya da Fransızca konuşmaktan bahsetmiyorum. Keşke hem Türkçe hem Kürtçe, yahut hem Lazca hem Türkçe hem başka dillerde yazabilen yazarlarımız, şairlerimiz çoğalsa!

“Babamın vefatı beni çok sarstı, epey durdum”

 Şimdilerde ne üzerinde çalışıyorsunuz?

Yeni bir roman var mutfakta. Ama ağır ateşte, usul usul pişmesi lazım, biraz zaman alabilir. Çünkü kocaman bir kazan bu seferki.

 Yakın zamanda bir de çocuk kitabınız çıktı. Devamı gelecek mi? 

Evet, çocuk kitabı yazmayı çok sevdim. Okurlardan da harikulade tepkiler geldi, geliyor. Çocuklar “Sakız Sardunya”yı okurken çekilmiş fotoğraflarını gönderiyorlar. Bana kitap kapakları tasarlayıp yolluyorlar. Onların dünyasına ulaşabilmek ve çocuk okurlarla diyalog kurabilmek çok güzel ve kıymetli.

“Sert müzik dinlerim”

 Bugünlerde çalışma rutininiz nasıl? O kapanma evresinde misiniz? 

Babamın vefatı beni çok sarstı. Epey bir süre durdum, kendime çekildim. Bu hafta sonu ilk defa babamın ikinci evliliğinden dünyaya gelen erkek kardeşimle uzun uzun sohbet ettik. Bu aralar yazmaktan ziyade düşünüyorum galiba.

 Kafelerde, pastanelerde, kalabalıklar içinde çalıştığınızı anlattığınızı hatırlıyorum. Hâlâ böylemi? Bir yazı odanız yok mu hiç? 

Yazı odam yok. Düzenli bir yazı odasına inanmıyorum. 19’uncu ve 20’nci yüzyılın kavramları daha ziyade bunlar. Hele manzaralı bir odam hiç olmadı. Gerek de yok, bu yeni yüzyılda bilgisayar bizim odamız, çalışma masamız olabilir pekala.

 Günün ne kadarını çalışarak geçiriyorsunuz? 

Günden güne değişiyor. Ama yazsam da yazmasam da hep okuyorum. Sadece roman değil, bilimsel ve tarihi kitaplar da çok ilgimi çekiyor. İlk defa bu ay gözlük takmaya başladım.

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?

Yürürüm, yemek kitabı okurum, sokaklardan duvar yazıları toplarım, cinsiyet eşitliği için uğraşan sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerini desteklerim, meditasyon yaparım, bangır bangır sert ve hızlı müzik dinlerim.

Güliz Arslan 15.03.2015

MİLLİYET

Türk Modasının Yeni Süperstarı Gülçin Çengel’in Umut Veren Hikayesi

Gülçin Çengel Türk modasının son dönemdeki en heyecan verici ismi. 28 yaşında, markasını kuralı sadece 1.5 yıl oldu. Ama yeni süperstar olarak anılıyor. Üç ay önce göğüs ve lenf bezi kanseri olduğunu öğrendi. Şimdi pazartesi başlayacak moda haftasındaki en önemli defilelerden birini hazırlarken, hastalığıyla da mücadele ediyor. Pes etmeye de hiç niyeti yok. İşte cesur yürek Gülçin’in umut veren hikâyesi.

Bu kadar genç bir yaşta, böyle bir rahatsızlık yaşıyorsunuz. Nasıl şüphelendiniz?
– Bir önceki moda haftası döneminde, defileye hazırlanırken göğsümde bir ağrım oldu. Bu belki de benim şansım çünkü normalde kanserli kitlede hiç ağrı olmazmış. Tamamen refleks olarak bir el muayenesi yaptım. Kitle elime geldikten sonra, 2-3 hafta küçülmesini bekledim. Kanseri hiç aklıma bile getirmedim çünkü ailemde kanserli kimse yok. Bir değişiklik olmayınca hiç ihtimal vermememe rağmen doktora kontrole gittim. Meme kanseri ve lenfoma (lenf bezi  kanseri) olduğumu öğrendim. Doktorum “Bunun lenfe dokunmamış olması sürpriz olurdu, bizim aslında kitlenin yeri nedeniyle çok metastaz olarak gördüğümüz bir durum değil” dedi. Şimdi kemoterapiye başladım. Üç ayı bitirdim, üç ayı kaldı.

Görüyorum ki hâlâ tam gaz çalışıyorsunuz. Günlük yaşantınıza etkisi ne oldu bu hastalığın?
– Ne ailemde, ne akrabalarımda, ne yakın çevremde kanser var. Onun için kemoterapi nedir, insanı nasıl etkiler bilmiyordum. İlk önce ciddi anlamda ilaçlar beni uyutur diye bekliyordum. Ama öyle değilmiş; her yere yetişebiliyorum. Koleksiyonumu tamamladım, cuma günü de Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul kapsamında defilemiz var. O yüzden tempo yoğun. Kemoterapiye göre programımı dengeliyorum. İlk üç haftada bir alıyordum ilacı. İlk başlarda bulantı ve halsizlik oldu. Ama aldığım hiçbir gün işe gelmemezlik yapmadım. Hatta düşünüyorum “İşim olmasaydı ne yapardım?” diye.  Bir kez yarım gün yattım, hemen kurmaya başladım. Çalışarak kafam dağılıyor.

FÖN DERDİM BİTTİ

Ne kadar sürecek tedavi süreci ve ameliyatlar?
– Kemoterapi 3 ay sonra bitecek, haziranda da ameliyat var. Kanserli hücreleri temizleyecekler. BRCA testlerini yaptırdım, genetik taramamda ailemde hiç yatkınlık çıkmadığı için önlem olarak göğüslerimin içini boşaltmayacaklar.

Ameliyattan sonra sizi nasıl bir hayat bekliyor?
– Diyabetli gibi bir hayat belki: Şekere dikkat ediyorsun, spor yapman gerekiyor. Her gün yürüyüş mutlaka yapıyorum. Tedavi süreciyle birlikte zaten bütün diyetim değişti. Bu belki çok olumlu bir şey çünkü kendi kendime asla böyle sağlıklı yaşayamazdım, hastalık mecbur etti beni bu yönde yaşamaya. Beni tek düşündüren sağ kolumla 1.5/ 2 kilodan daha fazla ağırlık kaldıramıyorum. “Defile sırasında askıları, giysileri nasıl taşıyacağım” diye hayıflandığım oluyor.
Ama bunun beş senelik bir metastaz dönemi var, ne olur bilmiyorum. Ama herkes “Olacaksan meme kanseri ol” diyor. O yüzden çok takmamaya çalışıyorum.

“Bu kadar gencim, ailem de de hastalık yok, peki bu neden benim başıma geldi?” diye isyan ettiğiniz oluyor mu?
– Ben hayatımda hep çok şanslı bir insan oldum. Şansımı sorgulamıyorsam “Neden ben hep dört ayağımın üstüne düştüm?” demiyorsam “Bu neden başıma geldi” diye sorgulamak da bana ukalalık gibi geliyor. Sadece insanların acıklı bakışlarıyla karşılaşmak zor gelir diye düşündüm.  Gerçi ben de olsa belki ben de aynı tepkiyi verirdim herhalde.  Sadece bu tepkiyi yaşamamak, bu ifadeyi görmemek için yakın çevremdeki herkesi aradım, olabildiğince pozitif bir şekilde olanı biteni anlattım.  O zaman sakinleştiler, ben de rahatladım.

Aileniz bu olayı nasıl karşılıyor?
– İlk öğrendiğimde “Şimdi onlara nasıl söyleyeceğim?” diye panikledim. Çünkü onlar burada değil, Denizli’de yaşıyorlar. İlk başta şok geçirdiler ama şimdi çok destek oluyorlar. Çoğu zaman unutuyoruz kanser olduğumu.

Saçlarınızı kazındınız ve peruk takıyorsunuz. Özellikle bir kadın için bir hayli zorlu bir süreç bu…
– Zaten kanserli olduğumu ilk saçlarımı kazıttığım zaman hissettim.  O zamana kadar ‘Lay lay lom’dum. İlk tedaviye başladıktan 2-3 hafta sonra dökülmeye başlıyor. İlk başlarda çok kısa kestirdim, her türlü aykırı modeli denedim. Saçlarım o zamana kadar çok uzundu, hiçbir zaman denemeyi göze alamayacağım modelleri denedim.  Daha sonra kazıtma zamanı gelince, sağ olsunlar yakın dört arkadaşım benimle birlikte saçlarını kazıttılar. Birlikte erkek berberine gittik, yan yana beş kişi oturup tıraş olduk. Beş dakika o şoku yaşadım ama benim beklediğim kadar zorlanmadım. Sadece peruk biraz zorlayıcı. Kışın rahat geçiyor ama yazın o sıcaklarda nasıl başa çıkacağım bilmiyorum. Ama ona da çok takılmıyorum. Annem bile unutuyor “Eyvah, defile var, sonrasında da konuşman var saçını ne zaman yaptıracaksın?” diye panik oldu geçenlerde. Sonra hatırladı, fön sorunum yok ki benim…. Neyse ki kuaför sıkıntısı bitti.

Ben ailemde hiç şeker hastası olmamasına rağmen bu rahatsızlıktan mustaribim. İlk başlarda da hep kendimi suçladım, beslenme tarzımı sorguladım. Siz hiç “Stresli yaşadım, doğru beslenmedim, o yüzden oldu” ruh haline kapıldınız mı?
– Defile döneminde ortaya çıkmasından dolayı ilk başlarda strese bağladım. Ama mamografide böyle bir hastalığın çıkması 4-5 seneyi buluyormuş. Belki defile döneminde fark etmeseydim, karaciğere, lenflere iyice metastaz yapmış olacaktı. Yani şanslıyım. Ayrıca markamı kuralı 1.5 sene oldu, 5 sene önce de böyle bir stresim yoktu. Doktorlar da asla stresten kaynaklamadığını söyledi bu hastalığın. Çevresel faktörler, beslenme ya da vücudun kendi yarattığı bir şeymiş.

Metastaz yaparsa diye stres oluyor musunuz?
– Hiç bunları düşünmüyorum. Onu beklersem zaten hayatı kaçırırım. Kanseri hayatın merkezine oturtmadım, yine gelirse yine yaşarım ne yapalım.

Defile hazırlıkları, atölye ve kemoterapi arasında bir gününüz nasıl geçiyor?
– Üç haftada bir alıyorum kemoterapiyi. Üç saatte bitiyor. O gün biraz uyku yapıyor, akşam 10 gibi yatıyorum. Ama birkaç güne topluyorum. Onun dışında sabah 08.30’da başlayıp  akşam 12’ye kadar atölyedeyim. Eskiden bu süreç 03.00’e 04.00’e kadar sürerdi, şimdi uyku düzenime daha çok dikkat etmeye çalışıyorum. Onun dışında doktor önerdiği için yürüyüşe çıkıyorum. Defile sonrasında meditasyona başlamayı da düşünüyorum.

Kanseri yendikten sonraki hedefler ne?
-Öncesi ve sonrası diye bir şey yok, çalışmaya devam ediyorum. Ameliyat bittikten sonra 1.5 ay her gün gidip radyoterapi olacağım. Bu sırada koleksiyonlarımı yaratmaya da devam edeceğim. Bu sezon Mercedes-Benz şovuma destek veriyor. Bir yıl sonra da ya Berlin’de ya da Tokyo Moda Haftası kapsamında defilemi sergileyeceğim, daha hangisi saptamadık. Bir mağazada koleksiyonum sergilenecek, yaz için de 13 parçalık bir couture koleksiyonum piyasaya sürülecek.

Aslı BARIŞ/ Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 16 Mart 2015

HÜRRİYET