Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Hayko Cepkin, Armağan Çağlayan’a Konuştu

Rock müziğin sevilen ismi Hayko Cepkin “Büyük kazanç hırsının içinde olmak istemiyorum” diyerek İstanbul’dan uzaklaştı. Selçuk’a yerleşme kararı alan müzisyenle müziği, hayran kitlesi, magazin dünyası, azınlık olma hali ve toplumun öfkeli halleri üzerine sohbetteydik…

Niye bırakıp gittiniz İstanbul’u?
Çünkü burası artık koskocaman bir şantiye bölgesiyle beraber, herkesin “Boğulacaksak büyükşehirde boğulalım” mantığıyla göç ettiği bir nokta oldu. Bu sebeple herkesin en seçilmiş, en tehlikeli adamı büyükşehirlere yerleşmeye başladı. Saf ve temiz olanlar hâlâ kendi yerlerinde kalmaya devam ediyor. Ama büyük başarı, büyük para, büyük kazanç, hırsı olanlar büyükşehirlerde daha çok tehlike yaratmaya başladı. Ben o hırsın içinde olmak istemiyorum. Yaşamsal olarak öyle bir hırsım yok çünkü. Küçük bir yerde büyüdüm. Küçük yerde sivri ve tanınmış bir insan olmak, büyük yerde kaybolmaktan daha zordur aslında.

Anlayamadım, küçük yerde sivri olmak?
Büyük yerde kaybolmaktan daha zordur.

Niye? Küçük bir yer olduğu için çok daha çabuk sivrilebiliyorsun.?
Ama işte o daha zordur. Çünkü küçük yerin insanı, o sivrilen insanı çok çabuk yargılar, infaz eder. Küçük yerin de derdi çok, büyük yerin de derdi bok. Ama sonuç itibariyle büyük yerde milyonlarca kavga etme potansiyelin var, milyonlarca adam var. Küçük yerde binlerce insan yaşıyor ve binlerce insan genel olarak akraba. Benim kendime eğittiğim nokta bu: Büyük yerde bir sürü adamla mücadele edeceğime, küçük yerde mücadele edeceğim adam birinin kesin tanıdığı çıkma ihtimali olmasından kelli, mücadele etmeden önce konuşmayı deniyorum. Çünkü kesin bir tanıdığımız var arada. Yani, kavga etmiyorum kimseyle. Burada kavga ediyordum.

Siz nereye yerleştiniz? Kuşadası’na mı?
Selçuk’a… Kuşadası’nda şimdi kiralık olarak oturuyorum. Ama yerimi Selçuk’tan aldım esasında. Orayı kendi evimi yaptım.

Çiftlik falan mı öyle hani, başka bir hayat?
Çiçek, böcek, ağaç… O kafayla yerleştim. Çünkü insandan çok hayvanla muhatap olmak istiyorum. Bir sürü insanla muhatap olacağıma, belirli tanıdığım sevdiğim insanla muhatap olup, daha fazla hayvanın yanımda olmasını tercih ediyorum.

Bu ‘Bebelere Balon’ projesi bir tepki projesi mi? Sanki ben biraz öyle algıladım…
Tepkisel değil, kültür merkezinde yapılması kolay bir iş değil o. Kültür merkezine sokmaya çalıştığın zaman oturma gruplu bir yer. Oturma grubu benim seyircime uygun bir hal değil. Millet kudurmak istiyor. Koltukların üzerinde zıpladıklarını, oraya zarar verdiklerini görüyorum. Bizim çaldığımız desibelden kesin o kültür merkezinden aplikler dökülüyor varsa, ki pıt pıt pıt indiğini görüyoruz. Ama önemli mi, yapılır. Bilmem ne mi, takılır falan filan ama. Bu çocuklar da şeyi merak ediyorlar, İstanbul’da garajistanbul nasıl bir mekân yani? Bu herifler buraya hiç giremiyor. Hakları yok, 18 yaş sınırı olduğu için. “Mekânda legal olarak alkolsüz bir gece yapılabilir mi?” diye konuştuk. Yapılabiliyormuş. Böylece onları o mekân içerisine davet edip oranın nasıl bir yer olduğunu göstermek istedik. Bu işin tepkisi şurada: Bu yeni nesil çok fazla asosyalleştirilmeye çalıştırıldığından kelli aslında bilgisayar manyağı oluyorlar. Ve herhangi bir marka adı altında insanlara, gruplara, yani müzisyenlere vesairelere belirli bir ücret karşılığında konser yaptırıp internet üzerinden yayımlanıyor. İşte “Şu grubu da misler gibi seyrettim” demeye başlayacak yeni nesil. Ben hiç yapmadım bunu. Ben zaten merak edilen bir projeyim ve beni canlı seyretmesi gerekiyor. Sosyalleşmek dediğin şey ne? Omuz omuza, terleyerek, beraber kudurarak, çarpıştığın adamla sosyalleşerek, tanışarak, “Merhaba” diyerek ya da kavga ederek tanışıyorsun. Sonuç itibariyle bu insan olmanın içerisinde var olan bir şey. Bu tamamen yok olacaksa artık ne konser kalır, ne festival alanı kalır! Ben o çocukları terlemeye davet ediyorum yani.

Ben bilmiyordum böyle evden konser olduğunu.
Ciddi misin?

İlk defa geçen hafta öğrendim. Onun sponsorları varmış.
Ne fark eder? Bu neye benziyor biliyor musun? Turistik bölgede turist geldi diye 3 liralık halıyı 40 liraya kakalayan, o gün mutlu olmaya çalışan var ya, o turist sonra gelip halı satın almıyor diye sonra da dert yanıyor! Buna benziyor. İleriyi görmüyor, anlık para kazanmaya çalışıyor. O sponsordan bir konser parası veya 10 konserlik bir ‘internet konserciliği’ anlaşması yapsan ne olacak ki?  10 konser yapsan zengin mi oluyorsun? Olmuyorsun. Günlük kazanç peşinde değilim ben. İleriye yatırım olması gerekiyor. Elimde bir tek seyircim kaldı. Albüm satışım yok. İşte televizyonda yayın şeylerin yok. Zamanla bunların hepsi kaybolacak!

Nasıl yayın şeylerin yok?
Televizyonculuk bitti. Klibi çekiyorsun. Yayınlayacak kanalın netice itibariyle yok sayılır. Zaten senin kitlen oturup da eskisi gibi “Ooo klibin ne zaman çıkacak” diye takip etmiyor. Televizyona ihtiyacın yok zaten. Kendi sosyal kanallarından istediğin herkese ulaşabilirsin. Şu anda zaten yaptığımız şey bu. Televizyonda çok gözüken bir herif olmamama rağmen, televizyonda çok gözüken bir adamı alt grubum olarak çıkaracak bir kapasitem var festivallerde. Bu da çok güçlü bir şey. Ama elimde bir tek karşımda terleyen seyirci kaldı. Bilet satın alıp bizi konser alanında seyredebilecek terli seyirciye ihtiyacımız var. Başka bir şeyimiz kalmadı. O da biterse, dediğim gibi kamera karşısında o sponsorla anlaşıp herkes sallanacak. Kim neyi tercih ediyorsa… Ben bunu tercih etmiyorum!

Belki de bir zaman gelecek, hepiniz onu tercih etmek zorunda kalacaksınız.
İşte mücadele edebildiğin kadar mücadele edeceksin! Ben en azından mücadele edenlerleyim. Ben seyircime diyorum ki, “Konsere gelmeden önce yedek tişört getirin.” Terleyeceksiniz, terlemeniz gerekiyor.

Başka bir seyirci mi var artık?
Benim mi?

Genel olarak.
Valla benim 10 senedir sürüklediğim seyirci aynı. 10 senedir benimle yola çıkıp da hâlâ vazgeçmeden o yolda benimle gelen bir 10 yıllık seyircim var. Ama rütbe değişiyor. Şimdi daha genç olanlar en önde, en vahşiler, en bağırıp çağıranlar. Sonra onun bir level arkaları, görmek isteyip ama o kadar kudurmak istemeyenler, ama katılımcı olanlar. Bir de daha da arkaları, rütbesi daha da büyüyüp yaşını alanlar.

Turistik geziye gelenler…
Yok, yaşını biraz daha almış, olgunlaşmış. “Önceliği gençlere bırakıyorum” diyenler. Ve en arkadakiler, “Ne oluyor orada”cılar var. Seyircinin bu manada değiştiğini gördüm. Şimdi önleri tekrardan tazelemek gerekiyor. Arkaları dolduralım beyler gibisinden.

Azınlık olarak Türkiye’de yaşamak çok mu zor?
Şu anda daha zor. Yani ne olarak zor. Şu anda ben artık azınlık değilim ya. Şu anda benimle beraber bir sürü insandan, daha az azınlık oldum. Eskiden ben azınlıktım, şimdi siz de azınlık oldunuz. Oh diyorum, artık benimle beraber aynı şeyleri paylaşabilirsiniz gibi bir durum. Ben o Ermenilik kısmını pek yaşamadım. Mahallede kimse sormadı bana kim olduğumu. İsmimim sadece garip olduğunu düşünüyorlardı. Ermeni dedim mi “Heaa” diyorlardı. Yani kimsenin üzerinde durduğu bir mesele değildi. Şimdi herkes birbirine soruyor: “Nerelisin? Mezhebin ne? Konun ne? Kolun ne? Bacağın ne? Nereye bağlısın? Musevi misin? Yahudi misin? İsmin niye öyle? Falan filan… Böyle bir sorgu durumu var. Bu getirilmeye çalışılan bir politikaydı zaten. Şimdi herkes birbirinin kütük bilgisini almadan muhabbete geçmiyor. Öyle saçma bir durum var. Ben şimdi kendimi daha da fazla azınlık olarak hissetmiyorum. Mevcut çoğalmış azınlık içerisindeki, onlarla beraber rolünü oynayan bir adamım.

Rolünü derken?
Azınlık rolünü. Eğer azınlık olarak bir rol verdilerse bana, şimdi o rolü başkalarına da yüklediler. Onlarla beraber, eskiden sadece bendim. Belki de sadece figürandım, belki de başrolüydüm azınlığın. Şimdi onlarla beraber kaynadım.

Siz Hayko Bağdat ile karışan Hayko’sunuz…
Evet, (gülüyor)

O yüzden çok küfür mü yiyorsunuz?
Geçen şey oldu, çok tepki geldi. Kanaldaki haber programı radyodan da yayınlanıyor büyük ihtimalle. CNN’de. Spiker de “Hayko, Hayko” diye konuşuyor. Hayko da yardırıyor böyle alevli alevli. Herhalde ben miyim diye haberler gelince, spiker “Şimdi Hayko Bağdat ile beraberiz, radyodan dinleyen sevgili dostlara” dedi. Geçen şey dedim geyiğine, “Birimizi vurmaya kalkacaklar, yanlışlıkla ya sen alta gideceksin, ya ben üste çıkacağım” dedim yani. Karıştıracaklar onun yüzünden, değiştirsinler yahu.

Değil mi, ismini değiştirsin… 
Birimiz değiştirsin. Hiç bulunmayan bir isim, ikisi de ünlü olur mu yahu. Anladın mı? Memlekette toplasan beş tane Hayko vardır, bir tanesi tavernacı o da tanınıyor, o da ünlü. Bir ben varım, bir de Hayko Bağdat. Ayıptır yahu. (gülüyor) Ama iyi biz ti’ye aldığımız için güzel makara dönüyor orada Hayko ile.

Belki size diye ona da yazıyorlardır.
Tabii canım. Ona bazen çok sevdiğini söylüyorlar. Kesin bana değildir diye bana paslıyormuş. Ben de sesimi çıkarmıyorum, kesin bana değildir ama hoşuma gidiyor diyor. Yine de gururum okşanıyor diyor.

BEN UMUTSUZ TARAFTANIM

Umutsuz musunuz gelecekten?
Ben umutsuz taraftanım, negatif bakanlardanım. Finale hazırlanmak isteyenlerdenim. Survivor’cılardanım; panik odası yaratıp, herhangi bir durum olduğunda kurtarabileceğim kadar adamı kurtarabilecek bir hayat planlıyorum.

Ben de umutlu değilim ama o kadar da değilim galiba…
Ben öyle bakıyorum. Burada çok kritik bir kilit noktasıyla karşılaşacağız. Kimsenin tahmin etmediği… Ve orada belki yepyeni bir  kapı açılabilir. O zaman belki kurtarabiliriz gidişatımızı. Ama pek sanmıyorum. Çünkü bu dünya geneli… Sadece memleketimiz üzerinden konuşmam yani. Bir adam Fransa’dan şikâyetçi, öbürü Almanya’dan… Dünya genelinde herkeste bir çöküş var. Ekonomik çöküş zaten dünya üzerinde genel mutsuzluk manasını taşır. Yaşadığın her şey tamamen ekonominin olmaması, insanların mutsuz olması, kazanamaması, o kâğıt parçasını elde edememesi üzerine kurulu yani. Tamamen mutsuzluk bunun üstüne kurulu.

Türkiye’deki mutsuzluk çok fazla ekonomik mutsuzluk üzerine kurulu değil ama bence…
Yüzde 90 bence öyle. Ekonomisi iyi olmayan bir adam mutsuz bir adam oluyor. Evini iyi geçindiremeyen bir adam mutsuz bir adam oluyor.

Sanki Türkiye’deki mutsuzluk daha çok baskıya karşı…
O politik kısmı. Yani maddeler maddeler sayabilirsin. Ben full genele bakıyorum, o zaman da ekonomi… Şu anda baskılara karşı olan, üzerime yürütülen rejime karşı olan, ne yapman, nasıl durman, nasıl hareket etmen, ne söylemen gerektiğinden bahseden o hükümet ayrı bir şey. Ama bunlarla mücadele eden adam bile gene ekonomisinden şikâyetçi. Refah o adamın işi değil. Ekonomisi yine rahatsız o adamın. Belki ekonomik refahı olsaydı bazı şeyleri daha çabuk kabul ettirebilirlerdi diye düşünüyorum.

Sizin şiddetli ve güçlü bir müziğiniz var. Başka bir kitleye hitap ediyorsunuz aslında. Bir ‘ayin’, bir ‘ritüel’ gibi… Belki onun altında biraz gençlerin kendini tatmin etme duygusu, belki içindeki şiddeti dışarı çıkartma duygusu falan var.
Biz bunu ilk günden dedik. Bu öfkeli bir müzik. Sözleri ne anlatıyorsa, tonlaması da o şekilde. Bu da aslında teatral bir dili var anlamına geliyor.

BİRLEŞTİRME DEDİĞİN ŞEYİ BEN BAŞARIYORUM BELKİ DE 

Peki toplumdaki bu öfkeyi neye bağlıyorsunuz? Çünkü siz aslında benim görmediğim, arkadaş olmadığım, dokunmadığım, duygularını bilmediğim bir nesle iş yapıyorsunuz.
Aslında dokunuyorsun. Sanki başka birilerinin müziği bir başkası tarafından dinleniyormuş gibi düşünüyorsun ama aslında öyle değil. Bendeki yelpaze harikulade.  Anadolu’nun her tarafına gittim. Oraya Hayko Cepkin adı altında adı başka, tipi başka, sahne hali başka, ırkı başka, belli ki Ermeni bir çocuk, Türkiye değerlerinde müzikal olarak başka bir şey sunmaya geliyor. Müzikle birleştirilmiş görsel sanat diyelim. Bunu izlemeye gelenler, gerçekten deşarj olmak isteyen bir kitle. Üniversite şehrine gittiysek üniversiteli gençler, hoşlansa ya da hoşlanmasa da bununla kudurmak isteyen gençler, türbanlı gençler, ülkücüler. Yaş sınırı var ve bazen 18 yaşından küçükler de gelebiliyor. Engellenmeye çalışılıyor ama bir kısmı da annesi babasıyla geliyor. Teyze var ya konserde. Esas birleştirme dediğin şeyi ben başarıyorum belki de.
Bir müzik kanalıyla toplantı yaptık. Kanala “Klipler neye göre yayınlanıyor?” diye sordum. “Mail yollarıyla, telefon yollarıyla, bu yayınlanan kliple ilgili düşünceleri öğrenmeye çalışıyoruz”. Kimi dinlersiniz gibi sorularla… “Bazı şeyler var ki onları baz alamayız” diyor. “Sezen Aksu, Ankaralı Turgut, Hayko Cepkin seviyorum diyen bir adama nasıl güvenelim, dalga geçiyor bu” dedi. Bu dedim “Dalga geçmiyor ki, sana doğru bir şey anlatıyor”. Sezen Aksu ve Ankaralı Turgut var bu memlekette uzunca yıllardır. Ben sonradan dahil oldum. Herif bunları dinler ve severken, sonradan böyle bir tipe onay verdi. Ben aslında bunları asla ve asla dinlemeyeceğini düşündüğün o seyirciden adam çaldım. Aslında bu senin bildiğin ve dokunduğun bir seyirci işte. Olmayan bir seyirci değildi, kimseyi yoktan var etmedim.

Kendinizi popüler kültürden ayrı bir yerde görüyorsunuz gibi bir tavır seziyorum.
Burası bir çember. Burası tam popülist noktası. Burada “Her yola gelirim hacı” diyenler var. Bir de çemberin tamamen dışında, hiçbir şeye bulaşmayanlar var. Genel olarak da bilinmiyorlar. Çok underground kalıyorlar. Ben tam bu çizgide, Satürn’ün haresi gibi oradan araya içeriye giriyorum. Bir aranje yapıyorum. Çok bilindik bir parçanın cover’ını yapıyorum. Ama kendi albümümün içinde olmuyor. Başka albümlerin içerisinde. Ama bunu gene kendi tarzımda yapıyorum. Mesela ‘Aşk Kitabı’ buna örnektir. Oradan girip, gene kendimi gösterip, sonra haremime dönmeye devam ediyorum. Bunun dışında hiçbir klibim bu popülist şeyin içinde yayınlanmadı. Mesela Serdar Ortaç klibinden sonra senin klibini koyunca çok abes oluyor diyor. Adam haklı, adama hak veriyorum.

Ayaküstü Serdar Ortaç’ı da harcadınız ama olsun.
Yok harcamadım da, öyle çalmak olmaz yani. Pop ritmiyle çalan bir şeyin üstüne sen bambaşka bir müzik türüyle girdiğin zaman, kanal için uyumsuzluk olarak gözüküyor. Biz pop ağırlıklı bir yayın yapıyorsak seni yayınlamam çok zor oluyor diyor. Ben de diyorum ki ben sana kızmıyorum, sorun değil.

10 yıl önceye göre bu tarz müzikten daha az insan mı hoşlanıyor? Yoksa bu tarz müzik de bir başkaldırı müziği olduğu için daha çok insan mı hoşlanıyor? Yani toplumun tutuculaşması bu müziğe olan ilgiyi azalttı mı çoğalttı mı?
Bence şu an müzik piyasası başarısız durumda olduğu için, neyin başarılı gidip neyin başarısız gittiği tartışılır. 10 sene evvel bu tip rock albümü diyebileceğin albümler daha çoktu. Sonra şu an hiç kalmadı.

Model var, Emre Aydın var, Can Bonomo var…
Rock kalıbı içinde değiller. Saydığın üç isim daha çok popüler kültürün içerisinde. Alternatif rock. Her gitarlı müzik rock müziği değil…

Rock soslu Türk pop müziği mi?
Evet. Pop müziğidir. Temiz bir müziktir. Gripin de böyledir mesela. Festivale çıkalım, rock müzikle nasıl dans ediliyor? Pogo.

Pogo ne?
Var ya, herkesin birbirine girdiği dans türü.

Ben baya köylüyüm gördüğünüz gibi.
Pogo’yu hangisi yaptırır? Pogo’yu hangi konserde yaparsınız? Milletin birbirine girdiği, sana o hareketi en fazla yaptırabilecek, o deşarjı sunabilecek müzik türü aynı zamanda. Seni deşarj etmesi lazım bu müziğin. O öfkeni boşaltması gerekiyor. Model sakin, temiz. Hatuncağız güzel güzel söylüyor. Gripin keza. Duman mesela yaptırır. Türkiye’deki sağlam rock gruplarından. Rock grubu olarak, özellikle grunge kökenli süper bir grup. Pentagram, Kurban’ı sayabilirsin rock grubu olarak. Unuttuklarımız olduysa kimse kızmasın ama adedimiz az. Eskiden daha çoktu. 10 sene evvel “Rock müzik patlıyor mu? Çok mu popüler oldu” falan diye konuşuluyordu. Sonra birçok rock grubu kayboldu gitti.

HAYALİNİ KAYBETMİŞ BİR TOPLUMUN GERİYE ÖFKESİ KALIYOR

Toplumdaki bu öfkeyi neye bağlıyorsunuz? Zavallı kızlar öldürülüyor, herkes birbirinin gırtlağını sıkmak için yer arıyor, hepimiz birbirimizden nefret ediyoruz.
Kimse istediği gibi yaşayamıyor. Hayalini kaybetmiş bir toplumun geriye sadece öfkesi kalıyor. Nerede deşarj olacak. Şu an başımızdaki birçok olayı değerlendirdiğimiz zaman herkes bir çözüm peşinde. Mesela ilk çözümlerden bir tanesi, minübüsler kaldırılsın. Bu çözümler insanlarla dalga geçmektir. Bu tür şeyler çözüm değil. Çözüm bunun ana kaynağına inmek, konu tamamen kadın ve erkek, insaniyet meselesi. Bakın bir gün bir kadın öldürülmüş ertesi gün kartopu yüzünden bir erkek öldürülmüş. Bu şiddeti sadece kadın olarak genellemeyelim. Bakın pitbull birini ısırdı diyelim. Hemen çözüm geliyor: Bütün pitbull’lar öldürülsün. Her pitbull gebermeli. Pitbull nedir köpektir. Köpekleri keselim… Böyle bir genelleme olur mu. Olayın merkez noktasına ineceksin. Nedir? Bu köpeği sahibi eğitememiş. Anne baba çocuğuna yeterli eğitimi verememiş. Ancak kendi bildiği kadar kadın-erkek ilişkilerini öğretebilmiş. Ekonomik sıkıntısı var. Borç alıp borç vermiş böyle yaşamış. Hayalleri kalmamış. Bir zevki keyfi kalmamış. Karısı ile aralarında konuştuğu tek şey kirayı nasıl veririz vs. düzeyine inmiş. Yani mutsuzluk çemberi oluşmuş. Bu parayla sadece ikisi geçinebilecekken iki de çocuk yapmışlar. Bu çember içinde yetişen iki tane de mutsuz çocuk oluyor.

Siz mutsuz musunuz?
Ben mutlu olmak için kaçtım işte.

Orada mutlu musunuz?
İstanbul insanları hasta ediyor. Benim de sıkıntılarım var. Burada çok mutsuz ve hastaydım orada mutlu olmaya çalışan bir hastayım. Kendimi tedavi sürecine soktum.

Bu ülke sınırları içinde yaşamak geriyor mu sizi?
Yurtdışında yaşabilecek bir adam değilim. Avrupa’da yapamam. Bana soğuk geliyor. Ben buradaki kavgadan da mutluyum da… Buradaki kavgaya alışmış adam Finlandiya’da mutlu olur mu?

Azınlık olarak yaşadığınızda bu ülkede bundan yıllar önce de aslında bir kavganın ortasında yaşadınız.
Nasıl bir kavga?

Hep bir koruma içgüdüsüyle yaşadınız. Şimdi de bu küçükken öğrendiğiniz şeyi yıllar geçse de hala öğrendiğiniz şeyi yapıyorsunuz.
Ben müdafaa konusunda sonradan azınlık olmuşlardan daha iyiyim. Bana sorabilirsiniz, nasıl müdafaa edilir diye… Ben kendimi müdafaa ederek büyüdüm, tetikte olmak ne demektir, diken üstünde yaşamak ne demektir bunları iyi bildiğimden o tip bir azınlıktım…

Anneniz mi babanız mı uyarırdı? Nasıl olurdu bu tetikte olmak?
“Kimseye Ermeni olduğunu söyleme, dışarıda Ermenice konuşma, annene  ‘mama’ deme ‘anne’ de” vs.

Yani hayatta kalmanın kuralları var?
Evet. Bu sadece Ermeniler için değil azınlık olan herkes için geçerli. İsimler değiştiriliyordu. Agop mesela Yakup oldu.

Ama siz değiştirmediniz.
Ben Hayko geldim, Hayko gidiyorum. Niye değiştireyim ki. O zaman daha büyük bir samimiyetsizlik oluyor. İsmim bu lan ben seçmedim ki. Seçmediğim bir şeyden niye çekineyim ki.

Yemek kültürünü yaşatıyor musunuz evde?
Annem mutfağı yıkılan bir kadındı. Ama şimdi o kadar güzel yapamıyor. Elinin ayarı kaçtı biraz…

‘Topik’ yapılmıyor artık sanki…
Yapan kalmadı ki ya. Yeni nesilden evlenenlerden bazılarının eşi ancak topik yapabiliyor.

Kurtuluş’ta bir geleneğiniz var. Yılbaşı gecesi herkes evden sokağa cam atıyor, o niye yapılıyor?
Evindeki kötülükleri atsın, kırsın, parçalasın diye…

TÜRK POP MÜZİĞİNİ EVİME SOKMAM

Popüler kültürden neyle ilgilenirsiniz? Kimi dinlersiniz mesela?
Müzik ayırt etmem. Ben müzisyenim. Güzel olsun yeter. Cazın her türlüsünü dinlerim, blues severim. Türk pop müziği hiç dinlemem, evime sokmam. Ama evime sokmama gerek yok, açtığım herhangi bir televizyonda, radyoda, yolda yürürken herhangi bir arabada, bindiğim takside, festivalde, bir kılda tüyde mutlaka dinliyorsun. Hepsini bilirim bu yüzden. Geçen gün şöyle bir örnek verdim. Bir araba geçerken içinde pop çalıyorsa sana acayip gelmez. Ama içinde ben çalarken geçiyorsa şaşırırsın. Çünkü 40 yılın başında bir rastlanır buna. Pek gözükmüyorum ortada.

Şunu mu anlıyorum. Magazin bana uzak olsun…
Magazine neredeyse hiç çıkan bir adam değilim. Genelde dışarı çıkan bir adam olmadığım için pek yakalanmıyorum. Kuşadası’nda daha çok yakalanıyorum (Gülüyor). Magazinciler bana çok sıcak davranıyor. Kırk yılın başı görünce ne soracağını bilemiyor, ben onun yüzünden bunu okuyorum, “Nasıl gidiyor sizin olaylar?” filan, ben de ‘İyi gidiyor, iyi’ diyorum… Seviyorlar beni.

JÜRİ ÜYELİĞİ PARA KAYNAĞI

Türkiye’de bir linç kültürü mü gelişti.
Evet, hemen paramparça edebiliriz herkesi. Anında yapıştırırız, yok edebiliriz.

Mesela Nihat Doğan meselesinde bir linç mi var?
Aynen. Orada linç edenleri de buna çanak tutanları da haksız buluyorum. Nihat Doğan’ın söylediklerini beğenen, kabul eden biri değilim. Bugüne kadar müzikal olarak hiçbir şey katmamış, sinemada katmamış biri söz konusu. Dilinize pelesenk olacak, on yıl sonra aklınıza gelecek bir şey yapmış mı bu adam. Hayatınıza arşiv olarak bir şey bırakmış mı? Öyle biri değilse karşınızdaki, onu kazanması gerekenden daha fazla kazandıracak bir duruma sokmamak lazım. Burada medya da zıkkımına kadar suçlu, tamam mı. Bu kişilere reklam şansı veriyorsan bu reklamlardan, katıldığı programlardan kazanacağı kazançlara izin veriyorsan, onu dalga geçmek için çağırdığın bir programda bile “Benim dostum arkadaşım geliyor” diye sunuyorsan, sen de suçlusun. Aslında olmaması gereken birini olmaması gereken bir yere ellerinle taşıyorsun ve bazı insanlar seyrede seyrede kabul ettiriyorsun, kabul gördürüyorsun. Hamurunda olmayacak bir şey patlattırıyorsun sonra da “Tuh Allah belanı versin” filan… Sen taşıdın bu adamı buralara. İstediğin gibi, bir insanın hayatıyla yukarı aşağı oynayamazsın. Mesela Ajdar’ın sabahtan akşama kadar televizyona çıkartılıp dalga geçilmesi bir kişiye yapılabilecek en büyük terbiyesizliktir. Bu adama bu saygısızlığı yaparken olması gerekenden daha yüksek bir yerde olduğunu hissettiriyorsan bu işte senin de parmağın var demektir.

Yani diyorsunuz ki “Siz televizyoncular boktansınız!”Aldım ben buradan üstüme düşeni. Bir de Ajdar benim jüri üyesi olduğum programdan çıktı biliyorsunuz…
Ya hepiniz çıkarttınız baba.

İlk yapılan Pop star yarışmasından çıktı Ajdar.
İşte o doğru gelmiyor bana. Sonra o programlara giderken para istedi falan filan… Ben öyle tiplerle müzik yaparken çok karşılaştım. Herkes albüm yapabilir ya. Herkes albüm yapar, herkes futbolcu olsun, herkes sinemacı olsun herkes oyuncu olsun. Sen de gel rol al bu dizide, rolümü benimle paylaş. 3288’e bir şey yolla, bir şey senin olsun! Falan gibi her şey var. Sen kurmuşsun işin matematiğini.

Yani siz şarkı yarışmalarına da karşısınız…
Tabii canım. Sen kimsin ki çıkıp televizyona sen iyisin sen kötüsün diyorsun insanlara. Bazıları aşağılamalı oluyor hatta. Aşağılıyor, “Hacı sen kim oluyorsun da… patates” filan. İlk sen yaptın zaten bunu.

Bence doğru bir şey. Çünkü o adamdan ölse şarkıcı olmaz. Şimdi o adam niye bu uğurda para harcasın? Hayatta bir sürü meslek var, doktor, hemşire, öğretmen olabilirsin. O adam şarkıcı olmaya çalıştıkça boşa zaman harcayacak, yazık günah.
O, onun seçimi.

Ama yanlış, olamayacak.
Sen kimsin doğruyu yanlışı seçiyorsun adam adına.

Hayır ben ona şunu söyleyebilirim, “Senden olmaz.” Ama bana inanır, inanmaz.
Burada söyleyebilirsin, “Senden olmaz hacı, seni dinledim olmaz.” Ama sen televizyonda sms’lerin döndüğü paraların kazanıldığı bir ortamda herkesin içinde bunu söylemek artık aşağılamaya giriyor.

Ama ben o adamı elinden tutup getirmiyorum ki, o adam kendi geliyor!
Ama o adam bir noktadan sonra senin açtığın bu kapıdan itibaren girebileceği kapılar kazanıyor. Sen o kapıyı açmasan o adama o kapıların hiçbirinden giremez. Uğraşacak uğraşacak olmayacak. Herkes hak ettiği kadarını yaşıyor, hak ettiği kadarını kazanmak zorunda. Hak ediyorsam alırım, hak etmiyorsam olmasın, olmamalı.

Yani diyorsunuz ki jüri üyeliği kötü bir şey.
Aynen, para kaynağı. Bak ben birazdan çıkacağım iki saat kıçımı yırtacağım, ter akacak böyle, adrenalin vereceğim seyirciye, hep birlikte terleyeceğiz, yıkacağım edeceğim ama o jüride kazanılan paranın çeyreğini kazanacağım. Oradaki şeyler bana göre değil. Ben kimsenin kalbini kıramam, kimseye söyleyemem. “Sen defol git, seni görmek istemiyorum!” filan. Şiddet bu, bunlar aslında şiddet programı.

Armağan Çağlayan 15.03.2015

RADİKAL

‘Türkiye’de LGBTİ hakları değil, kadın hakları geriliyor’

0

Sedef Çakmak (33) Türkiye’nin lezbiyen olduğunu açıklayan ilk belediye meclis üyesi. Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun. Lambda İstanbul’da (LGBTİ Dayanışma Derneği) çalıştı ve Spod’un (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) kuruluşunda yer aldı. 2014’teki yerel seçim sonrası Beşiktaş Belediyesi Başkanı Murat Hazinedar’ın danışmanlığını yapıyordu, geçtiğimiz Pazartesi ise belediye meclis üyeliğine seçildi. Sedef Çakmak’la Türk siyasetinde LGBTİ bireylerin hakları için verdiği mücadeleyi ve Murat Hazinedar’la da CHP’nin LGBTİ açılımını konuştuk.

Lezbiyen olduğunuzun ne zaman farkına vardınız?

Kendime açılmam 2004 yılında Lambda İstanbul’a girerek oldu. Sosyoloji öğrencisiydim ve eşcinseller, translar nasıl yaşıyorlar diye sosyolojik bir merakla girdim. Ondan sonra durup düşünmeye başladım ve kendimi keşfettim.

Bunu keşfettiğinizde ailenize söyleyebildiniz mi?

Tabi ki hayır! Ama 2004’ten beri aileme, eşcinsel ve transların haklarını savunan bir derneğe gittiğimi söyledim. Başlarda kabullenmekte zorluk çektiler. CHP’li bir milletvekilin LGBTİ haklarından bahsetmesinden sora annemde bir aydınlanma oldu. O zamandan sonra bana desteğini açık bir şekilde verdi.

Lezbiyen olmanın ne zorluklarını yaşadınız? Daha doğrusu yaşadınız mı?

6 yıl iş bulamadım. CV’imde Lambda İstanbul’da çalıştığım yazıyordu.  “Haa, biz sizi sonra ararız” diyorlardı. Bir gün bir CV’mi sansürleyerek yazdım. Hemen “Tam aradığımız insansınız” diye geri döndüler. Görüşmede lezbiyen olduğumu söyleyince yine aynı tepki: “Biz sizi ararız”

Bir siyasetçi siyasete girerken ‘heteroseksüelim’ deme gereği duymuyorsa, siz niye lezbiyenim deme gereğini hissediyorsunuz?

Siyasetçiler nasıl Alevi, kadın ya da başka ezilen kimliklerini ifade ediyorlarsa LGBTİ olma hali de böyle bir durum. Fakat siyasette cinsel kimliklerini gizleyen kişiler olduğundan, biri Alevi olduğunu söylediğinde garip karşılamıyoruz ama eşcinsel olduğunu söylediğinde şaşırıyoruz.

Türkiye’nin diğer belediyelerinde de LGBTİ birey olduğunu söyleyebilenleri görecek miyiz?

Zaten var. Milletvekili aday adayı arkadaşlarımız var. Şişli Belediyesi’nde Başkan danışmanı olarak açık eşcinsel kimliğiyle çalışan arkadaşımız var, Boysan.

SEÇİMLERDEN SONRA SOKAKLARDAN HEPİMİZİ TOPLAYACAKLAR MI?

Kadınların ağzına bir parmak bal çalma düsturu siyasette hakimken, üstüne bir de lezbiyenlik girince ne oluyor?

Siyasette zaten bir kadın görünmezliği var, bundan eşcinsel ve biseksüel kadınlar da nasibini alıyor. Kadının kıyafetinden tutun da neyi nasıl yapacağına kadar siyasilerin demeçleri günden güne artıyor. Kadının aklını ve iradesini yok sayan zihniyet üzerimizde baskı oluşturuyor. Örnekle açıklayayım; yerel seçimler öncesi meclis üyesi adaylarında tek trans olmayan kadın bendim. 5 trans kadın adayımız da vardı. Ne yazık ki sadece ben seçildim. Trans bireylerin yakın bir zamanda seçilme ihtimalleri de yok.

Siyasette LGBTİ’lere pozitif ayrımcılık yapacak mısınız?

Pozitif ayrimcılıktan ziyade, önceliğim LGBTİ’lerin yasadışı ayrımcılık, dışlanma ve üzerlerindeki baskıyı önlemeye yönelik çözümler üretmek.

Peki 90’lar, 2000’ler, 2010’lar diye gidersek bu baskı yıllar geçtikçe artıyor mu?

LGBTİ’ler açısından konuşursan çok ciddi bir fark yok. 90’larda travesti terörü diye manşet atan gazetelerle, işkenceye uğrayan trans kadın arkadaşlarımızın hakkıyla uğraşıyorduk. İronik bir biçimde LGBTİ hakları açısından bir gerileme yok ama bariz şekilde kadın hakları açısından var.

Kaygı verici gelişmeler yok mu diyorsunuz yani?

Var tabi ki. İzmir’de LGBTİ bireylere özel hapishane kuruluyor. Bu beni inanılmaz ürkütüyor. Adalet Bakanlığı diyor ki; “LGBTİ’ler hapishanede çok ayrımcılığa uğruyor, o yüzden onlara özel yapıyoruz”. Eğer ayrımcılığa uğruyorsa bir zahmet anayasayı değiştir. Kapasitenin çok üzerinde bir hapishane kuruluyor burada. İç güvenlik yasasının ateşli bir şekilde tartışıldığı bir ortamda ben ister istemez şunu düşünüyorum: “Seçimlerden sonra sokaklardan, derneklerden hepimizi toplayacaklar mı?”

CHP’den size en çok desteği olanlar kimlerdi?

Başta Kemal Kılıçdaroğlu, kadın ve gençlik kolları ve İstanbul İl Başkanlığı ve parti içinde birçok vekilin desteğini aldık. LGBTİ açılımında Melda Onur, Binnaz Toprak çok mücadele verdi. Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, Gürsel Tekin… Bu insanların LGBTİ’ye sahip çıkması Melda Onur’un sayesinde olmuştur.

“EŞİM YOK KIZ ARKADAŞIM VAR”

Yerel seçim döneminde biri kimsiniz, nesiniz diye sorarken bir noktada “Eşinizin mesleği ne” dedi. Ben de “Benim eşim yok, kız arkadaşım var” dedim.  Donakaldı.  Sonra Ben belediyeye girdikten sonra Beşiktaş Belediyesi’nde 13 yıldır kimliğini gizleyerek çalışan bir gey arkadaşımız da cesaret bulup, kimliğini açıkladı. Bunlar bizim için önemli kırılma noktaları.

“LGBTİ’LERİN YAŞAMLARINA AYAR VERME HAKKIMIZ YOK”

Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, LGBTİ açılımını şu sözlerle anlattı:

Türkiye’deki LGBTİ tablosunu çizmekle başlasak, ortaya ne çıkıyor?
Artık sadece LGBTİ’ler dezavantajlı gruplar değil. Kadınlar da dezavantajlı gruplara girmeye başladılar. Kadın cinayetlerinin her geçen gün artacağını düşünüyorum.

Hiç mi kırılma yok bu tabloda?

Var tabi mesela. İktidarın desteklenmesi gereken en önemli uygulaması engellilere ilişkin maddi destektir. Başörtülü kadınlar dahil kadının sosyal ve ekonomik hayata girmesi fevkalade önemli.
Ben bir Müslüman olarak şunu ifade etmek istiyorum. Laikliği de hep yanlış değerlendirdik. Laiklik tüm inançlara özgürlüğü gerektirir. LGBTİ bireylerin yaşamlarına ayar verme hakkımız yok.

BİR VEKİL ‘BEN EŞCİNSELİM’ DERSE PARAMPARÇA EDERLER

Bizde bir vekil ‘Ben eşcinselim’ dese bu Türkiye siyasetinde nasıl karşılanır sizce?

Ciddi eleştiri alır. Paramparça ederler.

Özeleştiri yapacak olursak, CHP içinde LGBTİ bireylerin hakları için “Şöyle yapsaydık daha iyi olurdu” dediğiniz noktalar var mı?

Sana bir itirafta bulunayım. Benim dahi gündemime LGBTİ hukuku, meselesi çok yeni geldi. Belediye başkanlığına adaylığımla geldi. 1990’larda Beyazıt Meydanı’nda başörtülü kızların hukuk fakültesine girebilmek için düzenledikleri eylemlerine Cuma namazı çıkışı destek vermiş biri olarak, 28 Şubat’ta oluşan zihniyetin karşısında durmuş biri olarak, LGBTİ açılımında kendime bir özeleştiri içindeyim.

Öncesinde niye böyle bir mücadele içinde değildiniz?

Çevremde LGBTİ bireyler yoktu.  Doğrusunu isterseniz onlar da bize de ağır ağır, korkarak geliyorlar.

Neden korkuyorlar?

LGBTİ bireylerde yeterince karşılık bulamama duygusu yerleşmiş. Benim talebimi ciddiye almaz diye düşünüyorlar.

Onur Haftası’nda verilen Hormonlu Domates Ödülleri’nde LGBTİ’ler siyasette homofobinin sağ sol ayırt etmeden hala çok ciddi bir sıkıntı oluşturduğundan yakınıyorlardı. Siz ne diyeceksiniz?

Homofobi kurumsal olarak CHP’de yok. Bireysel olarak hala sosyal demokrasinin ne demek olduğunu anlamamış bir takım kişiler kurumlar içinde olabilir ama uygulamaya ilişkin eksikliklere gelirsek, bizde de, CHP’li diğer belediyelerde de vardır ve olabilir. Yani sağ elini kullanıyorsan, hadi kullan bakalım solu. Bunu bir sürece yaymak gerekiyor.

Ekşi sözlük yazarlarının Kılıçdaroğlu ile toplantısında “Yerel seçimlerde eşcinsel bir adayı gösterir misiniz” sorusuna Kılıçdaroğlu’nun cevabı “Hayır, toplum buna hazır değil” olmuştu. Sizce öyle mi?

Çok çalışır, halka kendini sevdirir olur ama oturup da emek vermemiş birini sırf LGBTİ bireyim dediği için belediye başkan adayı göstermeyiz.

Elvan Yarma 10.03.2015

HÜRRİYET

‘Türkiye’de LGBTİ hakları değil, kadın hakları geriliyor’

0

Sedef Çakmak (33) Türkiye’nin lezbiyen olduğunu açıklayan ilk belediye meclis üyesi. Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun. Lambda İstanbul’da (LGBTİ Dayanışma Derneği) çalıştı ve Spod’un (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) kuruluşunda yer aldı. 2014’teki yerel seçim sonrası Beşiktaş Belediyesi Başkanı Murat Hazinedar’ın danışmanlığını yapıyordu, geçtiğimiz Pazartesi ise belediye meclis üyeliğine seçildi. Sedef Çakmak’la Türk siyasetinde LGBTİ bireylerin hakları için verdiği mücadeleyi ve Murat Hazinedar’la da CHP’nin LGBTİ açılımını konuştuk.

Lezbiyen olduğunuzun ne zaman farkına vardınız?

Kendime açılmam 2004 yılında Lambda İstanbul’a girerek oldu. Sosyoloji öğrencisiydim ve eşcinseller, translar nasıl yaşıyorlar diye sosyolojik bir merakla girdim. Ondan sonra durup düşünmeye başladım ve kendimi keşfettim.

Bunu keşfettiğinizde ailenize söyleyebildiniz mi?

Tabi ki hayır! Ama 2004’ten beri aileme, eşcinsel ve transların haklarını savunan bir derneğe gittiğimi söyledim. Başlarda kabullenmekte zorluk çektiler. CHP’li bir milletvekilin LGBTİ haklarından bahsetmesinden sora annemde bir aydınlanma oldu. O zamandan sonra bana desteğini açık bir şekilde verdi.

Lezbiyen olmanın ne zorluklarını yaşadınız? Daha doğrusu yaşadınız mı?

6 yıl iş bulamadım. CV’imde Lambda İstanbul’da çalıştığım yazıyordu.  “Haa, biz sizi sonra ararız” diyorlardı. Bir gün bir CV’mi sansürleyerek yazdım. Hemen “Tam aradığımız insansınız” diye geri döndüler. Görüşmede lezbiyen olduğumu söyleyince yine aynı tepki: “Biz sizi ararız”

Bir siyasetçi siyasete girerken ‘heteroseksüelim’ deme gereği duymuyorsa, siz niye lezbiyenim deme gereğini hissediyorsunuz?

Siyasetçiler nasıl Alevi, kadın ya da başka ezilen kimliklerini ifade ediyorlarsa LGBTİ olma hali de böyle bir durum. Fakat siyasette cinsel kimliklerini gizleyen kişiler olduğundan, biri Alevi olduğunu söylediğinde garip karşılamıyoruz ama eşcinsel olduğunu söylediğinde şaşırıyoruz.

Türkiye’nin diğer belediyelerinde de LGBTİ birey olduğunu söyleyebilenleri görecek miyiz?

Zaten var. Milletvekili aday adayı arkadaşlarımız var. Şişli Belediyesi’nde Başkan danışmanı olarak açık eşcinsel kimliğiyle çalışan arkadaşımız var, Boysan.

SEÇİMLERDEN SONRA SOKAKLARDAN HEPİMİZİ TOPLAYACAKLAR MI?

Kadınların ağzına bir parmak bal çalma düsturu siyasette hakimken, üstüne bir de lezbiyenlik girince ne oluyor?

Siyasette zaten bir kadın görünmezliği var, bundan eşcinsel ve biseksüel kadınlar da nasibini alıyor. Kadının kıyafetinden tutun da neyi nasıl yapacağına kadar siyasilerin demeçleri günden güne artıyor. Kadının aklını ve iradesini yok sayan zihniyet üzerimizde baskı oluşturuyor. Örnekle açıklayayım; yerel seçimler öncesi meclis üyesi adaylarında tek trans olmayan kadın bendim. 5 trans kadın adayımız da vardı. Ne yazık ki sadece ben seçildim. Trans bireylerin yakın bir zamanda seçilme ihtimalleri de yok.

Siyasette LGBTİ’lere pozitif ayrımcılık yapacak mısınız?

Pozitif ayrimcılıktan ziyade, önceliğim LGBTİ’lerin yasadışı ayrımcılık, dışlanma ve üzerlerindeki baskıyı önlemeye yönelik çözümler üretmek.

Peki 90’lar, 2000’ler, 2010’lar diye gidersek bu baskı yıllar geçtikçe artıyor mu?

LGBTİ’ler açısından konuşursan çok ciddi bir fark yok. 90’larda travesti terörü diye manşet atan gazetelerle, işkenceye uğrayan trans kadın arkadaşlarımızın hakkıyla uğraşıyorduk. İronik bir biçimde LGBTİ hakları açısından bir gerileme yok ama bariz şekilde kadın hakları açısından var.

Kaygı verici gelişmeler yok mu diyorsunuz yani?

Var tabi ki. İzmir’de LGBTİ bireylere özel hapishane kuruluyor. Bu beni inanılmaz ürkütüyor. Adalet Bakanlığı diyor ki; “LGBTİ’ler hapishanede çok ayrımcılığa uğruyor, o yüzden onlara özel yapıyoruz”. Eğer ayrımcılığa uğruyorsa bir zahmet anayasayı değiştir. Kapasitenin çok üzerinde bir hapishane kuruluyor burada. İç güvenlik yasasının ateşli bir şekilde tartışıldığı bir ortamda ben ister istemez şunu düşünüyorum: “Seçimlerden sonra sokaklardan, derneklerden hepimizi toplayacaklar mı?”

CHP’den size en çok desteği olanlar kimlerdi?

Başta Kemal Kılıçdaroğlu, kadın ve gençlik kolları ve İstanbul İl Başkanlığı ve parti içinde birçok vekilin desteğini aldık. LGBTİ açılımında Melda Onur, Binnaz Toprak çok mücadele verdi. Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, Gürsel Tekin… Bu insanların LGBTİ’ye sahip çıkması Melda Onur’un sayesinde olmuştur.

“EŞİM YOK KIZ ARKADAŞIM VAR”

Yerel seçim döneminde biri kimsiniz, nesiniz diye sorarken bir noktada “Eşinizin mesleği ne” dedi. Ben de “Benim eşim yok, kız arkadaşım var” dedim.  Donakaldı.  Sonra Ben belediyeye girdikten sonra Beşiktaş Belediyesi’nde 13 yıldır kimliğini gizleyerek çalışan bir gey arkadaşımız da cesaret bulup, kimliğini açıkladı. Bunlar bizim için önemli kırılma noktaları.

“LGBTİ’LERİN YAŞAMLARINA AYAR VERME HAKKIMIZ YOK”

Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, LGBTİ açılımını şu sözlerle anlattı:

Türkiye’deki LGBTİ tablosunu çizmekle başlasak, ortaya ne çıkıyor?
Artık sadece LGBTİ’ler dezavantajlı gruplar değil. Kadınlar da dezavantajlı gruplara girmeye başladılar. Kadın cinayetlerinin her geçen gün artacağını düşünüyorum.

Hiç mi kırılma yok bu tabloda?

Var tabi mesela. İktidarın desteklenmesi gereken en önemli uygulaması engellilere ilişkin maddi destektir. Başörtülü kadınlar dahil kadının sosyal ve ekonomik hayata girmesi fevkalade önemli.
Ben bir Müslüman olarak şunu ifade etmek istiyorum. Laikliği de hep yanlış değerlendirdik. Laiklik tüm inançlara özgürlüğü gerektirir. LGBTİ bireylerin yaşamlarına ayar verme hakkımız yok.

BİR VEKİL ‘BEN EŞCİNSELİM’ DERSE PARAMPARÇA EDERLER

Bizde bir vekil ‘Ben eşcinselim’ dese bu Türkiye siyasetinde nasıl karşılanır sizce?

Ciddi eleştiri alır. Paramparça ederler.

Özeleştiri yapacak olursak, CHP içinde LGBTİ bireylerin hakları için “Şöyle yapsaydık daha iyi olurdu” dediğiniz noktalar var mı?

Sana bir itirafta bulunayım. Benim dahi gündemime LGBTİ hukuku, meselesi çok yeni geldi. Belediye başkanlığına adaylığımla geldi. 1990’larda Beyazıt Meydanı’nda başörtülü kızların hukuk fakültesine girebilmek için düzenledikleri eylemlerine Cuma namazı çıkışı destek vermiş biri olarak, 28 Şubat’ta oluşan zihniyetin karşısında durmuş biri olarak, LGBTİ açılımında kendime bir özeleştiri içindeyim.

Öncesinde niye böyle bir mücadele içinde değildiniz?

Çevremde LGBTİ bireyler yoktu.  Doğrusunu isterseniz onlar da bize de ağır ağır, korkarak geliyorlar.

Neden korkuyorlar?

LGBTİ bireylerde yeterince karşılık bulamama duygusu yerleşmiş. Benim talebimi ciddiye almaz diye düşünüyorlar.

Onur Haftası’nda verilen Hormonlu Domates Ödülleri’nde LGBTİ’ler siyasette homofobinin sağ sol ayırt etmeden hala çok ciddi bir sıkıntı oluşturduğundan yakınıyorlardı. Siz ne diyeceksiniz?

Homofobi kurumsal olarak CHP’de yok. Bireysel olarak hala sosyal demokrasinin ne demek olduğunu anlamamış bir takım kişiler kurumlar içinde olabilir ama uygulamaya ilişkin eksikliklere gelirsek, bizde de, CHP’li diğer belediyelerde de vardır ve olabilir. Yani sağ elini kullanıyorsan, hadi kullan bakalım solu. Bunu bir sürece yaymak gerekiyor.

Ekşi sözlük yazarlarının Kılıçdaroğlu ile toplantısında “Yerel seçimlerde eşcinsel bir adayı gösterir misiniz” sorusuna Kılıçdaroğlu’nun cevabı “Hayır, toplum buna hazır değil” olmuştu. Sizce öyle mi?

Çok çalışır, halka kendini sevdirir olur ama oturup da emek vermemiş birini sırf LGBTİ bireyim dediği için belediye başkan adayı göstermeyiz.

Elvan Yarma 10.03.2015

HÜRRİYET

Doğu Perinçek’in 1993’te Verdiği Röportaj

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, mahkûm olduğu takdirde yurt dışına kaçmayı düşünmediğini söyledi. Ancak, isterse Türkiye’de hapse girmeden de yaşayabileceğini iddia etti; şunları söyledi: “Henüz karar vermedim. Aslında cezaevinde çok rahat ederim ben. Kitap yazarım, zayıflarım, sağlığım yerine gelir..”

Demokrasimiz “Doğu” virajında…

1991 seçimlerinde yaptığı konuşmalar yüzünden önce iki yıl hapse mahkûm olan, ardından bu cezanın 13 kat artırılması talebiyle yeniden yargılanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, hakkında verilecek kararı bekliyor. Ankara DGM, ya Yargıtay’ın cezayı artırma kararına uyacak, ya da ilk verdiği kararda ısrar edecek. Perinçek, “Bir ihtimal daha var mı?” sorusuna “Var. Bir mucize olursa beraat kararı verebilirler” diyor. Bunun için, üç üyeden birinin daha önce verdiği beraat kararına birinin daha iştirak etmesi gerekiyor. Bu mucizenin gerçeğe dönüşmesi, “Türkiye’de düşünce suçu yoktur” diyenleri de haklı çıkaracak. Çünkü bireyleri hep aynı şeyleri söyleyen toplumlara “demokratik” denmiyor.”

Daha önce yargılanıp aklandığınız konulardan tekrar mahkûm oldunuz. Kararın kesinleşme ihtimaline karşı “içerisi” için hazırlık yapıyor musunuz?

Yapmıyorum. Ama istersem içeri girmem.

Yurt dışına mı çıkacaksınız?

Yurt dışına çok çıktım. Hem de izinsiz; kendi bildiğim yollardan. Mahkûm olduğumda yurtdışına gitmem. Ama onlar gitmemi ister./p>

Sizden kurtulmak için mi?

Tabii bu topraklardan ayağım kesilecek, hiçbir etkim kalmayacak. Bunu hiç düşünmedim, ama istersem Türkiye’de hapishanenin dışında yaşarım.

Kararınızı ne belirleyecek?

Halk için hangisi yararlıysa öyle davranacağım. Ben hapishanede çok rahat ederim. Kitap yazarım. Zayıflarım. Sağlığım yerine gelir.

Hapishanede sağlıklı olunduğunu ilk siz söylüyorsunuz herhalde…

Hapiste yatmış olmayı halkın önüne bir borç faturası gibi koymayan bütün hapishaneciler benim gibi düşünür. Ben yalnız yaşamayı becerebilen bir insanım.

Apo’yla aranız nasıl şimdi?

Tek kelimeyle yanıt vermek zor. Apo, Kürt halkının bir kesiminin temsilcisi. Onlara düşmanlık yoluyla sorunu çözebileceğimiz kanısında değilim..

PKK için “Apocu cinayet çeteleri” diye yayın yapıyordunuz. Sonra onlar “gerilla kardeşleriniz” oldu ve siz ‘PKK yasallaşsın” dediniz. Bununla Apo’nun “ehlileşmesini’ mi kastediyorsunuz?

Hayır. “Cinayet çeteleri” diye suçladığımda PKK gerçekten halka karşı cinayetler işliyordu.

Şimdi cinayetler halka karşı değil mi?

Zaman zaman halka karşı oluyor. Ama esas yönü halka karşı değil.

Bunları nasıl ayırıyorsunuz?

Eylemin karakterine bakıyoruz. Halkı maraba olmaktan çıkarıp, özgür yurttaş konumuna getiren eylemleri doğru buluyorum. Ama masum çocuk, vesaireyi hedefleyen eylemler yanlış.

Apo’nun SHP kontenjanından milletvekilliği önerisini niye kabul etmediniz?

Ben bağımsız işçi sınıfını temsilen politika yapıyorum. Bunu kabul etmem koalisyona kefalet olacaktı. (Siz halkı eziyorsunuz) deme hakkını kaybederdim.

HEP-SP koalisyonu üzerine

Bunun 23 yıllık liderlik iddianıza mezar olacağından mı korktunuz?

Yok. Hiçbir zaman liderlik kaygısına sahip değilim çünkü ben liderliği ortadan kaldırmak isteyen bir akımın mensubuyum.

Öyleyse neden Apo’nun dört milletvekili teklifine karşılık (Yüzde seksen istiyorum) dediniz?

Öyle demedim. Ben HEP ve SP’nin seçime birlikte girmesini istedim. Yüzde 50- 50 olacaktı.

12 Eylül öncesi yayınlarınızda Apo’nun marketlerden çikolata çaldığını yazdınız. Apo’yla yaşadığınız kısa flört döneminde bu konu gündeme geldi mi?

Geldi, şöyle geldi, çikolata filan şeklinde değil de geçmiş hatalarımızı açıkladım. Biz 1980 öncesinde PKK’nın halka karşı yönünü vurgulamıştık. Sonraki gelişmeler PKK’nın emekçilerle birleşen bir damarı olduğunu ortaya koydu.

Perinçek’in kusurları…

O damarı birdenbire nasıl keşfettiniz?

Pratik içerisinde PKK’nın yoksul köylülerle birleşen bir atılımı olmuştur. Bunu görmek gerekir. Çikolata filan, bunlar ilkel şeyler.

Bunu siz yaptınız ama…

Biz yaptık. Yayının başında değildim, ama sorumlusu benim.

Başka ne ilkellikler yaptınız?

Yunus Emre’nin bir dizesi var (her şeyim yanlış benim)… Çok dervişçe bir dize. Mesela ben bu röportajdan kalktığımız zaman da buna benzer bir şey söyleyeceğim.

Bu röportajı kastederek mi?

O manada değil. İnsan belli bir pratikten on dakika sonra, onda bir sürü yanlışlıklar görür. Benim de kişisel ve ideolojik düzeyde kusurlarım olmuştur.

Eski arkadaşlarınız, sizin için (Kendi dışında doğruya tahammül edemez) diyorlar. Doğru mu bu?

Yanlış. Ben bütün fikirlerimi arkadaşlarımla konuşarak oluşturdum. Çevremde hep kişilikli adamlar oldu. Bunlar (Dediğim dedik) bir adamla hiçbir şekilde çalışmazlar.

“Soldan tecrit olamadım”

Solda kavga etmediğiniz insan kaldı mı?

Ben şahıslarla hiç kavga etmedim. Kavgam akımlarla oldu.

Aziz Nesin’le geçinebiliyor musunuz?

Tabii, benim hiçbir insanla kişisel bir geçimsizliğim yoktur.

Bu, gönüllü bir birlik mi yoksa sizin soldan “tecrit olmanın” yarattığı bir mecburiyet mi?

Soldan tecrit olduğumuz görüşü büyük bir yanlış. Şuradan çıkın, Kadıköy’e kadar her rastladığınıza sorun: (Türkiye’de sosyalizm denince hangi parti aklınıza geliyor?) Çıkacak rakam yüzde seksen İşçi Partisidir.

Neden oy vermeye gelince kimsenin aklına gelmiyor?

Siz “Soldan tecrit” dediğiniz için sosyalizmi kıstas aldım. (Kime oy verirsiniz?) diye sorun demedim. Türkiye’de sosyalizmi temsil eden en önemli örgüt İşçi Partisi. Soldan tecrit diye bir şey yok.

“MİT’i iki yıl pasifize ettik

Devlet tespit edemedi, biz açıklıyoruz” diye “devrimcileri” ifşa etmeniz solda sevinç mi yarattı yani?

Böyle bir ifşaat yok.

Nasıl yok?

Solun birbirini öldürmesi şeklinde cinayetler hat safhaya gelince “Protokol yapalım. Bir daha birbirimizi öldürmeyeceğimizi kabul edelim” dedik. “Biz oportünistlere şiddet uygularız” dediler. Onun üzerine “Sizi teşhir edeceğiz” dedik. Çünkü sol birbirini vurduğunda kuracağı düzen SSCB gibi olur o da fahişelikten, sefaletten başka bir şey getirmez.

Bugün de çok gizli pek çok şey ilk Aydınlık’ta açıklanıyor. Bu da “Muhbir” imajınızın sürmesine neden oluyor…

Halka yararlı bilgileri cesaretle ancak devrimciler yayınlayabilir. Düzen sahipleri bunlardan memnun olsalardı bize bu suçlamalar gelmezdi. Biz ne yapmışız? Onlara darbe indirmişiz. MİT’i iki sene pasifize etmişiz.

Nasıl başardınız bunu?

1972’de onların işkencehanelerinde 200 kişi işkence gördük ve topladığımız bilgileri savunmamızda açıkladık. Arkasından bunların peşine düştük. Yayına başlayınca yüzlerce kaynaktan bize bilgi aktı.

İstihbarat kaynaklarınızın hiç deşifre olmaması bunların devletinkilerden güçlü olduğu sonucunu çıkarıyor mu?

Hiç alakası yok. Devlet çok güçlüdür ama bizim istihbarat kaynağımız mesela kontrgerillada subaylık yapmış insanlardır.

Bunlar nasıl deşifre olmuyorlar?

Deşifre olan da var. Bu bizim kusurumuz ama biz çoluk çocuk örgütü değiliz. Böyle önemsiz bir başarıyı göstermemiz gerekir.

Size gelen dosyaların üzerinde “çok gizli” damgası varsa hiç araştırmadan yayımladığınız doğru mu?

Çok gizliyse yayınlarız. Çünkü onu doğrudur diye yayınlamıyoruz. Devletin elinde böyle çok gizli bir dosya var diye yayınlıyoruz.

Yani gizli olması, doğru olmasından önemli mi?

Tabii, bazen gizli olduğu, bazen de doğru olduğu için yayınlanır.

Kaynaklarınızın sizi yanılttığı olmaz mı?

Olur, çok… Bize 10 rapor geliyorsa, ikisini üçünü yayınlıyoruz. O yedisi bizi yanıltmak için gönderilen bilgilerdir.

Nasıl anlıyorsunuz?

Araştırıyoruz. (Gerçeklere uyuyor mu, yanlış yönlendirme mi var veya kendi iç çelişmelerinde mi kullanmak istiyorlar?) diye…

Mesela MİT raporu yayınınızda bunlar yok muydu?

Vardı. Ama biz o yönünü değil de MİT”in nasıl çürümüş bir komplo örgütü haline geldiğini teşhir etmeyi öne aldık.

Yılların eskimeyen marjinali olmak nasıl bir duygu?

Ben öyle hissetmedim kendimi. Emekçilerin davasını savunmak benim hayatımın amacı. Büyük mutlulukları bu sayede yaşadım. Bazı gerçekleri savunmanın bedelleri vardır. Bunları verirken kendimde bir eksilme duymadım.

1950 tarihli Türk Çocuğu dergisinde küçük Doğunun bir yazısı var. Öğretmen derste tek kulağını kapayan çocuğa bunun nedenini sorunca, (Anlattıklarınız bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkmasın diye) cevabını alıyor. Merak ettim, çocuğun kapattığı sağ kulağı mıymış?

O dergiyi mahalleden üç arkadaş kendi inisiyatifimizle çıkarıyorduk. Düşüncelerimi insanlarla paylaşma isteğimi gösteriyor.

Peki her şeyi sol kulağıyla dinleyen çocuk büyüyünce “marjinal’ mi olmuş?

(Kahkahalar) Olabilir…

Sizin sağ kulağınız, çok sonraları”Burjuvazinin yeni örgütü” diyeceğiniz Yeni Türkiye Partisi gençlik kollarında çalışırken açık mıydı?

Benim her zaman iki kulağım da açıktır. 1960″da 18 yaşında değildim. Yani resmen giremedim.

Pardon, 1960’da 18 yaşındaydınız; 1942 doğumlusunuz…

O zaman partilere girmek için 21 yaş gerekiyordu. Üye olamadım.

Ama çalıştınız…

Bir sene çalıştım ve güzel oldu çünkü orada 5 komünist tanıdım.

Dedenizin, torununun “beyaz atların üzerinde uçarak insanları kurtarmaya geldiği” düşleriyle büyüdünüz. Bu düşlere uygun bir lider oldunuz mu?

Dedemin üstümde çok derin etkileri var ama bir halk kurtarıcısı olmak da küçültücü bir şey. Yani halk kendisinin kurtarıcısı olabilir.

Liderlik kapasitenizin alt yapısını bu düşler mi beslemiştir?

Olabilir. Ama liderlerin olduğu bir dünya değil benim düşündüğüm.

Ama sizin için (Sıradan insanlarla diyalogunda mütevazidir, kendi çalışma arkadaşlarına karşı çok acımasızdır) diyorlar..

Doğru çünkü çalışma arkadaşlarımla bir anlaşmam, programım var. Bana bunu uygulatmak için görev vermişler.

Demek ki liderlik de gerekli..

Şu gün, sınıflı bir toplumda gerekli. Ama bir gün bunun ötesine geçeceğiz.

12 Mart’ta birlikte yargılandığınız 200 arkadaşınızı, hâkimin (Mesleğiniz nedir?) sorusuna (Devrimciyiz) demeye ikna ettiğiniz için içeriye girmekten kurtulamadığı eleştirisi yapılıyor.

Umurumda değil. Öyle bir kavga ki, insanları ölüme zamanında gönderebilecek cesaretiniz yoksa bu işe girmemeniz lazım. Orada topluma şu mesaj lazımdı: (Eğilmiyorlar, teslim olmuyorlar…) Üç kişinin çıkmasındansa 300 bin insanın canlanması daha akıllıca.

“Zafer”e yedi yıl mı kaldı?

İlk çocuğunuz doğduğunda siz “Devrim yapmakla” meşguldünüz, babalık sorumluluğunuz ikinci planda kalmıştı. İkinci evliliğinizde çocuklarınıza çok iyi bir baba oldunuz. Devrim umudunuzu yitirdiğimizden mi böyle oldu?

Alakası yok. Haksızlığa boyun eğmemek, emekçilerin yanında olmak gibi değerleri vermek bakımdan iyi bir baba oldum. Ama ilk çocuğum doğduktan sonra kaçak durumuna düştüm. Nasıl iyi baba olabilirdim? İkinci, üçüncü çocuğum da yalnız kaldılar. Ben hapse düştüm, anneleri de çalışıyordu. Çocuklar kendi kendilerini büyüttüler.

12 Eylül günlerinde diyordunuz ki (Zaferi bugün yaşayan nesiller görecek) Şimdi nesil sayısını kaça çıkardınız efendim?

2000’lerde Türkiye değişecek göreceksiniz.

Yedi yıl sonra zaferi görecekler mi?

Şimdi ben 31 Aralık diye bir gün vermiyorum ama 2000’lerin Türkiye’si bir emekçi Türkiye’si olacak.

Ama 20001er, 3000’lere kadar uzanan bir dönem…

Değil, 2000 ile 2010 arası diyelim.

Tanrıya hiç yakarmamış

Hiç Tanrı’ya yakardınız mı?

Hayır.

Ama Mao da anası hastalığında Buda’ya yalvarmıştı. Onu niye örnek almadınız?

Mao bunu, (Ben de bir zamanlar Buda’ya inanmıştım. İnsanlar değişebilir) mesajı vermek için söylüyor.

Peki, bugün inanmaz görünenler yarın inanabilir mi?

İnanmayan bir insanın dönüp inanması çok samimi olmaz”

“Var”, yok oluyorsa, “yok” da var olabilir mi acaba?

Olabilir belki. Ama bunu somut bir zeminde tartışmak lazım. Ama ben halka dürüst olmayı hiçbir şeye değişmem.

Tansu Çiller’in Amerikan vatandaşı olduğu konusunda sizi kim yanılttı?

Tansu Çiller Amerikan vatandaşıydı, DYP’ye girerken Amerikan vatandaşlığından çıktı.

Var mı bunun belgesi?

Belgesi yok. Amerika’nın gerekli belgeleri vermesi için Çiller’in izni gerekiyor. O da izni vermiyor.

Çiller’e referans verdiğini iddia ettiğiniz dernekler, o tarihten üç yıl sonra kurulmuşlar…

Bunlar üç yıl önce de vardı fakat adları değişikti. Bu, İngilizceden çeviri bir metin. Dernekler bugünkü adlarıyla çevrilmiş. Ama Tansu Çiller 1973’te Amerikan vatandaşı olmak için dilekçe verdi.

Ama o belgeyi çıkaramadınız ortaya…

Belgenin kendisini değil içini çıkardık.

Başbakan’a ağır suçlama

Bir parti genel başkanı bir şey söylüyorsa bunu belgeye dayandırması gerekmez mi?

Belge var, ama aslını kamuoyuna veremem. Ben daha fazlasını söylüyorum Tansu Çiller Amerika’ya istihbarat taşıyan bir insandır.

Belgelenmediği sürece bunlar sadece “itham”…

Hayır. (Bana vatandaşlık teklif edildi) diyor. Kim teklif etti, nasıl etti? Herhalde markette alışveriş yaparken teklif etmediler. Demek ki Tansu çiller Amerikan vatandaşlığı teklif edilecek bir insan.

Amerika’da nasıl araştırma yapıyorsunuz?

Önemli dostlarımız var. Bizim için araştırıyorlar.

Antiemperyalist dostlar

Bunlar “antiemperyalist Amerikalılar” mı?

Evet. Mesela eski Adalet Bakanı Ramsey Clark. Irak Savaşında olsun, Filistin meselesinde olsun, Vietnam Savaşında olsun Amerikan muhalefetinin lirleriydi.

Bu ilişkilerin getireceği bir “kullanılma” riski yok mu?

Ben kullanılmaya çok dikkat ederim. Amerika bizi niye kullansın? Bizi ancak Tansu Çiller’in DYP’deki rakipleri kullanabilirdi. Onlar da gizliyor ellerindeki bilgiyi. İsmet Sezgin bilmiyor mu bunu yani, Süleyman Demirel bilmiyor mu? Türk devletinin kasalarında bu belge var.

Türk devletinin kasasındaki özel bilgi nasıl sizde olabiliyor?

Niye olmasın? Emekçilere karşı savaş başlatan Çillere kim karşı? İşçi Partisi.

Nuriye Akman 27.11.1993

SABAH

Doğu Perinçek’in 1993’te Verdiği Röportaj

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, mahkûm olduğu takdirde yurt dışına kaçmayı düşünmediğini söyledi. Ancak, isterse Türkiye’de hapse girmeden de yaşayabileceğini iddia etti; şunları söyledi: “Henüz karar vermedim. Aslında cezaevinde çok rahat ederim ben. Kitap yazarım, zayıflarım, sağlığım yerine gelir..”

Demokrasimiz “Doğu” virajında…

1991 seçimlerinde yaptığı konuşmalar yüzünden önce iki yıl hapse mahkûm olan, ardından bu cezanın 13 kat artırılması talebiyle yeniden yargılanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, hakkında verilecek kararı bekliyor. Ankara DGM, ya Yargıtay’ın cezayı artırma kararına uyacak, ya da ilk verdiği kararda ısrar edecek. Perinçek, “Bir ihtimal daha var mı?” sorusuna “Var. Bir mucize olursa beraat kararı verebilirler” diyor. Bunun için, üç üyeden birinin daha önce verdiği beraat kararına birinin daha iştirak etmesi gerekiyor. Bu mucizenin gerçeğe dönüşmesi, “Türkiye’de düşünce suçu yoktur” diyenleri de haklı çıkaracak. Çünkü bireyleri hep aynı şeyleri söyleyen toplumlara “demokratik” denmiyor.”

Daha önce yargılanıp aklandığınız konulardan tekrar mahkûm oldunuz. Kararın kesinleşme ihtimaline karşı “içerisi” için hazırlık yapıyor musunuz?

Yapmıyorum. Ama istersem içeri girmem.

Yurt dışına mı çıkacaksınız?

Yurt dışına çok çıktım. Hem de izinsiz; kendi bildiğim yollardan. Mahkûm olduğumda yurtdışına gitmem. Ama onlar gitmemi ister./p>

Sizden kurtulmak için mi?

Tabii bu topraklardan ayağım kesilecek, hiçbir etkim kalmayacak. Bunu hiç düşünmedim, ama istersem Türkiye’de hapishanenin dışında yaşarım.

Kararınızı ne belirleyecek?

Halk için hangisi yararlıysa öyle davranacağım. Ben hapishanede çok rahat ederim. Kitap yazarım. Zayıflarım. Sağlığım yerine gelir.

Hapishanede sağlıklı olunduğunu ilk siz söylüyorsunuz herhalde…

Hapiste yatmış olmayı halkın önüne bir borç faturası gibi koymayan bütün hapishaneciler benim gibi düşünür. Ben yalnız yaşamayı becerebilen bir insanım.

Apo’yla aranız nasıl şimdi?

Tek kelimeyle yanıt vermek zor. Apo, Kürt halkının bir kesiminin temsilcisi. Onlara düşmanlık yoluyla sorunu çözebileceğimiz kanısında değilim..

PKK için “Apocu cinayet çeteleri” diye yayın yapıyordunuz. Sonra onlar “gerilla kardeşleriniz” oldu ve siz ‘PKK yasallaşsın” dediniz. Bununla Apo’nun “ehlileşmesini’ mi kastediyorsunuz?

Hayır. “Cinayet çeteleri” diye suçladığımda PKK gerçekten halka karşı cinayetler işliyordu.

Şimdi cinayetler halka karşı değil mi?

Zaman zaman halka karşı oluyor. Ama esas yönü halka karşı değil.

Bunları nasıl ayırıyorsunuz?

Eylemin karakterine bakıyoruz. Halkı maraba olmaktan çıkarıp, özgür yurttaş konumuna getiren eylemleri doğru buluyorum. Ama masum çocuk, vesaireyi hedefleyen eylemler yanlış.

Apo’nun SHP kontenjanından milletvekilliği önerisini niye kabul etmediniz?

Ben bağımsız işçi sınıfını temsilen politika yapıyorum. Bunu kabul etmem koalisyona kefalet olacaktı. (Siz halkı eziyorsunuz) deme hakkını kaybederdim.

HEP-SP koalisyonu üzerine

Bunun 23 yıllık liderlik iddianıza mezar olacağından mı korktunuz?

Yok. Hiçbir zaman liderlik kaygısına sahip değilim çünkü ben liderliği ortadan kaldırmak isteyen bir akımın mensubuyum.

Öyleyse neden Apo’nun dört milletvekili teklifine karşılık (Yüzde seksen istiyorum) dediniz?

Öyle demedim. Ben HEP ve SP’nin seçime birlikte girmesini istedim. Yüzde 50- 50 olacaktı.

12 Eylül öncesi yayınlarınızda Apo’nun marketlerden çikolata çaldığını yazdınız. Apo’yla yaşadığınız kısa flört döneminde bu konu gündeme geldi mi?

Geldi, şöyle geldi, çikolata filan şeklinde değil de geçmiş hatalarımızı açıkladım. Biz 1980 öncesinde PKK’nın halka karşı yönünü vurgulamıştık. Sonraki gelişmeler PKK’nın emekçilerle birleşen bir damarı olduğunu ortaya koydu.

Perinçek’in kusurları…

O damarı birdenbire nasıl keşfettiniz?

Pratik içerisinde PKK’nın yoksul köylülerle birleşen bir atılımı olmuştur. Bunu görmek gerekir. Çikolata filan, bunlar ilkel şeyler.

Bunu siz yaptınız ama…

Biz yaptık. Yayının başında değildim, ama sorumlusu benim.

Başka ne ilkellikler yaptınız?

Yunus Emre’nin bir dizesi var (her şeyim yanlış benim)… Çok dervişçe bir dize. Mesela ben bu röportajdan kalktığımız zaman da buna benzer bir şey söyleyeceğim.

Bu röportajı kastederek mi?

O manada değil. İnsan belli bir pratikten on dakika sonra, onda bir sürü yanlışlıklar görür. Benim de kişisel ve ideolojik düzeyde kusurlarım olmuştur.

Eski arkadaşlarınız, sizin için (Kendi dışında doğruya tahammül edemez) diyorlar. Doğru mu bu?

Yanlış. Ben bütün fikirlerimi arkadaşlarımla konuşarak oluşturdum. Çevremde hep kişilikli adamlar oldu. Bunlar (Dediğim dedik) bir adamla hiçbir şekilde çalışmazlar.

“Soldan tecrit olamadım”

Solda kavga etmediğiniz insan kaldı mı?

Ben şahıslarla hiç kavga etmedim. Kavgam akımlarla oldu.

Aziz Nesin’le geçinebiliyor musunuz?

Tabii, benim hiçbir insanla kişisel bir geçimsizliğim yoktur.

Bu, gönüllü bir birlik mi yoksa sizin soldan “tecrit olmanın” yarattığı bir mecburiyet mi?

Soldan tecrit olduğumuz görüşü büyük bir yanlış. Şuradan çıkın, Kadıköy’e kadar her rastladığınıza sorun: (Türkiye’de sosyalizm denince hangi parti aklınıza geliyor?) Çıkacak rakam yüzde seksen İşçi Partisidir.

Neden oy vermeye gelince kimsenin aklına gelmiyor?

Siz “Soldan tecrit” dediğiniz için sosyalizmi kıstas aldım. (Kime oy verirsiniz?) diye sorun demedim. Türkiye’de sosyalizmi temsil eden en önemli örgüt İşçi Partisi. Soldan tecrit diye bir şey yok.

“MİT’i iki yıl pasifize ettik

Devlet tespit edemedi, biz açıklıyoruz” diye “devrimcileri” ifşa etmeniz solda sevinç mi yarattı yani?

Böyle bir ifşaat yok.

Nasıl yok?

Solun birbirini öldürmesi şeklinde cinayetler hat safhaya gelince “Protokol yapalım. Bir daha birbirimizi öldürmeyeceğimizi kabul edelim” dedik. “Biz oportünistlere şiddet uygularız” dediler. Onun üzerine “Sizi teşhir edeceğiz” dedik. Çünkü sol birbirini vurduğunda kuracağı düzen SSCB gibi olur o da fahişelikten, sefaletten başka bir şey getirmez.

Bugün de çok gizli pek çok şey ilk Aydınlık’ta açıklanıyor. Bu da “Muhbir” imajınızın sürmesine neden oluyor…

Halka yararlı bilgileri cesaretle ancak devrimciler yayınlayabilir. Düzen sahipleri bunlardan memnun olsalardı bize bu suçlamalar gelmezdi. Biz ne yapmışız? Onlara darbe indirmişiz. MİT’i iki sene pasifize etmişiz.

Nasıl başardınız bunu?

1972’de onların işkencehanelerinde 200 kişi işkence gördük ve topladığımız bilgileri savunmamızda açıkladık. Arkasından bunların peşine düştük. Yayına başlayınca yüzlerce kaynaktan bize bilgi aktı.

İstihbarat kaynaklarınızın hiç deşifre olmaması bunların devletinkilerden güçlü olduğu sonucunu çıkarıyor mu?

Hiç alakası yok. Devlet çok güçlüdür ama bizim istihbarat kaynağımız mesela kontrgerillada subaylık yapmış insanlardır.

Bunlar nasıl deşifre olmuyorlar?

Deşifre olan da var. Bu bizim kusurumuz ama biz çoluk çocuk örgütü değiliz. Böyle önemsiz bir başarıyı göstermemiz gerekir.

Size gelen dosyaların üzerinde “çok gizli” damgası varsa hiç araştırmadan yayımladığınız doğru mu?

Çok gizliyse yayınlarız. Çünkü onu doğrudur diye yayınlamıyoruz. Devletin elinde böyle çok gizli bir dosya var diye yayınlıyoruz.

Yani gizli olması, doğru olmasından önemli mi?

Tabii, bazen gizli olduğu, bazen de doğru olduğu için yayınlanır.

Kaynaklarınızın sizi yanılttığı olmaz mı?

Olur, çok… Bize 10 rapor geliyorsa, ikisini üçünü yayınlıyoruz. O yedisi bizi yanıltmak için gönderilen bilgilerdir.

Nasıl anlıyorsunuz?

Araştırıyoruz. (Gerçeklere uyuyor mu, yanlış yönlendirme mi var veya kendi iç çelişmelerinde mi kullanmak istiyorlar?) diye…

Mesela MİT raporu yayınınızda bunlar yok muydu?

Vardı. Ama biz o yönünü değil de MİT”in nasıl çürümüş bir komplo örgütü haline geldiğini teşhir etmeyi öne aldık.

Yılların eskimeyen marjinali olmak nasıl bir duygu?

Ben öyle hissetmedim kendimi. Emekçilerin davasını savunmak benim hayatımın amacı. Büyük mutlulukları bu sayede yaşadım. Bazı gerçekleri savunmanın bedelleri vardır. Bunları verirken kendimde bir eksilme duymadım.

1950 tarihli Türk Çocuğu dergisinde küçük Doğunun bir yazısı var. Öğretmen derste tek kulağını kapayan çocuğa bunun nedenini sorunca, (Anlattıklarınız bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkmasın diye) cevabını alıyor. Merak ettim, çocuğun kapattığı sağ kulağı mıymış?

O dergiyi mahalleden üç arkadaş kendi inisiyatifimizle çıkarıyorduk. Düşüncelerimi insanlarla paylaşma isteğimi gösteriyor.

Peki her şeyi sol kulağıyla dinleyen çocuk büyüyünce “marjinal’ mi olmuş?

(Kahkahalar) Olabilir…

Sizin sağ kulağınız, çok sonraları”Burjuvazinin yeni örgütü” diyeceğiniz Yeni Türkiye Partisi gençlik kollarında çalışırken açık mıydı?

Benim her zaman iki kulağım da açıktır. 1960″da 18 yaşında değildim. Yani resmen giremedim.

Pardon, 1960’da 18 yaşındaydınız; 1942 doğumlusunuz…

O zaman partilere girmek için 21 yaş gerekiyordu. Üye olamadım.

Ama çalıştınız…

Bir sene çalıştım ve güzel oldu çünkü orada 5 komünist tanıdım.

Dedenizin, torununun “beyaz atların üzerinde uçarak insanları kurtarmaya geldiği” düşleriyle büyüdünüz. Bu düşlere uygun bir lider oldunuz mu?

Dedemin üstümde çok derin etkileri var ama bir halk kurtarıcısı olmak da küçültücü bir şey. Yani halk kendisinin kurtarıcısı olabilir.

Liderlik kapasitenizin alt yapısını bu düşler mi beslemiştir?

Olabilir. Ama liderlerin olduğu bir dünya değil benim düşündüğüm.

Ama sizin için (Sıradan insanlarla diyalogunda mütevazidir, kendi çalışma arkadaşlarına karşı çok acımasızdır) diyorlar..

Doğru çünkü çalışma arkadaşlarımla bir anlaşmam, programım var. Bana bunu uygulatmak için görev vermişler.

Demek ki liderlik de gerekli..

Şu gün, sınıflı bir toplumda gerekli. Ama bir gün bunun ötesine geçeceğiz.

12 Mart’ta birlikte yargılandığınız 200 arkadaşınızı, hâkimin (Mesleğiniz nedir?) sorusuna (Devrimciyiz) demeye ikna ettiğiniz için içeriye girmekten kurtulamadığı eleştirisi yapılıyor.

Umurumda değil. Öyle bir kavga ki, insanları ölüme zamanında gönderebilecek cesaretiniz yoksa bu işe girmemeniz lazım. Orada topluma şu mesaj lazımdı: (Eğilmiyorlar, teslim olmuyorlar…) Üç kişinin çıkmasındansa 300 bin insanın canlanması daha akıllıca.

“Zafer”e yedi yıl mı kaldı?

İlk çocuğunuz doğduğunda siz “Devrim yapmakla” meşguldünüz, babalık sorumluluğunuz ikinci planda kalmıştı. İkinci evliliğinizde çocuklarınıza çok iyi bir baba oldunuz. Devrim umudunuzu yitirdiğimizden mi böyle oldu?

Alakası yok. Haksızlığa boyun eğmemek, emekçilerin yanında olmak gibi değerleri vermek bakımdan iyi bir baba oldum. Ama ilk çocuğum doğduktan sonra kaçak durumuna düştüm. Nasıl iyi baba olabilirdim? İkinci, üçüncü çocuğum da yalnız kaldılar. Ben hapse düştüm, anneleri de çalışıyordu. Çocuklar kendi kendilerini büyüttüler.

12 Eylül günlerinde diyordunuz ki (Zaferi bugün yaşayan nesiller görecek) Şimdi nesil sayısını kaça çıkardınız efendim?

2000’lerde Türkiye değişecek göreceksiniz.

Yedi yıl sonra zaferi görecekler mi?

Şimdi ben 31 Aralık diye bir gün vermiyorum ama 2000’lerin Türkiye’si bir emekçi Türkiye’si olacak.

Ama 20001er, 3000’lere kadar uzanan bir dönem…

Değil, 2000 ile 2010 arası diyelim.

Tanrıya hiç yakarmamış

Hiç Tanrı’ya yakardınız mı?

Hayır.

Ama Mao da anası hastalığında Buda’ya yalvarmıştı. Onu niye örnek almadınız?

Mao bunu, (Ben de bir zamanlar Buda’ya inanmıştım. İnsanlar değişebilir) mesajı vermek için söylüyor.

Peki, bugün inanmaz görünenler yarın inanabilir mi?

İnanmayan bir insanın dönüp inanması çok samimi olmaz”

“Var”, yok oluyorsa, “yok” da var olabilir mi acaba?

Olabilir belki. Ama bunu somut bir zeminde tartışmak lazım. Ama ben halka dürüst olmayı hiçbir şeye değişmem.

Tansu Çiller’in Amerikan vatandaşı olduğu konusunda sizi kim yanılttı?

Tansu Çiller Amerikan vatandaşıydı, DYP’ye girerken Amerikan vatandaşlığından çıktı.

Var mı bunun belgesi?

Belgesi yok. Amerika’nın gerekli belgeleri vermesi için Çiller’in izni gerekiyor. O da izni vermiyor.

Çiller’e referans verdiğini iddia ettiğiniz dernekler, o tarihten üç yıl sonra kurulmuşlar…

Bunlar üç yıl önce de vardı fakat adları değişikti. Bu, İngilizceden çeviri bir metin. Dernekler bugünkü adlarıyla çevrilmiş. Ama Tansu Çiller 1973’te Amerikan vatandaşı olmak için dilekçe verdi.

Ama o belgeyi çıkaramadınız ortaya…

Belgenin kendisini değil içini çıkardık.

Başbakan’a ağır suçlama

Bir parti genel başkanı bir şey söylüyorsa bunu belgeye dayandırması gerekmez mi?

Belge var, ama aslını kamuoyuna veremem. Ben daha fazlasını söylüyorum Tansu Çiller Amerika’ya istihbarat taşıyan bir insandır.

Belgelenmediği sürece bunlar sadece “itham”…

Hayır. (Bana vatandaşlık teklif edildi) diyor. Kim teklif etti, nasıl etti? Herhalde markette alışveriş yaparken teklif etmediler. Demek ki Tansu çiller Amerikan vatandaşlığı teklif edilecek bir insan.

Amerika’da nasıl araştırma yapıyorsunuz?

Önemli dostlarımız var. Bizim için araştırıyorlar.

Antiemperyalist dostlar

Bunlar “antiemperyalist Amerikalılar” mı?

Evet. Mesela eski Adalet Bakanı Ramsey Clark. Irak Savaşında olsun, Filistin meselesinde olsun, Vietnam Savaşında olsun Amerikan muhalefetinin lirleriydi.

Bu ilişkilerin getireceği bir “kullanılma” riski yok mu?

Ben kullanılmaya çok dikkat ederim. Amerika bizi niye kullansın? Bizi ancak Tansu Çiller’in DYP’deki rakipleri kullanabilirdi. Onlar da gizliyor ellerindeki bilgiyi. İsmet Sezgin bilmiyor mu bunu yani, Süleyman Demirel bilmiyor mu? Türk devletinin kasalarında bu belge var.

Türk devletinin kasasındaki özel bilgi nasıl sizde olabiliyor?

Niye olmasın? Emekçilere karşı savaş başlatan Çillere kim karşı? İşçi Partisi.

Nuriye Akman 27.11.1993

SABAH

Türk Popu’nun Süpermeni: The Erol Büyükburç

Türk Pop Müziğinin efsane isimlerinden Erol Büyükburç 12 Mart 2015 günü aramızdan ayrıldı. Sanatı, renkli ve hareketli kişiliğiyle kültür ve sanat hayatında önemli bir yer edinen Erol Büyükburç, İstanbul Etiler’deki evinde ölü bulundu.

Efsane sanatçı Erol Büyükburç’un aramızdan ayrılmasının acısı içerisindeyiz. RÖPORTAJLIK Ekibi olarak Efsane Sanatçı Erol Büyükburç’un geçmişte verdiği 3 röportajı yayınlıyoruz.

Erol Büyükburç’un ailesine ve sevenlerine başsağlığı dileriz..

 

1950’li yıllarda başlaya bir müzik hayatı. Her daim genç ve yenilikçi. Anadolu müziğini batı müziği ile harmanlayan ve bunu layığı ile yapan ender sanatçılardan birisi. Asya’dan Avrupa’ya yayılmış bir ün ve bu ünün altında ezilmeyen, kendini sürekli geliştiren bir sanatçı. Şüphesiz ki bu isim Erol Büyükburç’tan başkası olamaz. Kendisi Türk Pop Müziğinin temellerini oluşturan, orijinal fikirleri ve marjinal kişiliğiyle Dünya insanın sevgisini kazanmış bir sanatçı.

Kendisini 2008 yılında Star Tv stüdyolarında tanımıştım. Menajeri sevgili Osman (Nuri Yazıcı) Ağabey sayesinde olmuştu tanışmam. Şans eseri aynı anda aynı yerde olduğumuzu duyunca Osman Ağabey’i aramıştım ve hemen yanımıza gel demişti. Odasına gittiğimde Osman Ağabey’le selamlaştık ardından Erol Bey bahsettiğim Muzaffer dediği an Erol Bey’le göz göze gelmiştik. O an kilitlenip kalmıştım neticesinde karşımda Türk Pop Müziğinin temel taşlarından birisi duruyordu. Yaptığı işlere, başarılarına, sesine ve sanatına hayran olduğum bu güzel insan karşımdaydı. Erol Bey yerinden kalktı yanıma geldi ve selamlaştık ve sarıldık birbirimize. O an sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Kendisi bu hissi çok güzel veriyor karşısına. Bütün komplekslerden sıyrılmış, egosu sıfıra inmiş bir dev vardı karşımda. Kendisinin bu rahat tavırları kuliste müthiş bir enerji yayıyordu. Herhalde kuliste o zaman bir yarım saat müzik hakkında konuştuk. Erol Bey müthiş bir heyecan ve sevgiyle projelerinden bahsediyordu. O an hayat enerjisinin ne olduğunu anladım şüphesiz ki Erol Büyükburç’un hayat enerjisi müzikti, yaptığı işti kısaca sanattı. Zaten böyle bir enerji olmasa yarım asırlık müzik kariyeri nasıl olabilirdi ki? İşini sevmesi ve saygı duyması elli küsur yıldır Erol Büyükburç’u insanların yüreklerinde taşımasına neden olmuştu. İşte böyle bir isimle röportaj yapmaktan dolayı kendimle de gurur duymuyor değilim.

M.K: İlk başta benimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İlk taş plak albüm kaydınızı ne zaman yaptınız? Bu kararı nasıl aldınız ve yanınızda kimler vardı ?

EB: İlk taş plağımı Odeon Plak’ta kendi kurmuş olduğum “Erol Büyükburç Vokal Grubu” ile doldurmuştum. Bu taş plaklarda ilk olarak İngilizce sözlü bestelerimi seslendirmiştim. Bu dört taş plağın bir tarafında dünyaca ünlü bir eseri öbür tarafında kendi İngilizce sözlü bestelerimi koymuştum. Bu eserleri 1958 de Odeon Plak Şirketi’nin Yeşilköy’deki tren istasyonuna yakın olan ses kayıt stüdyosunda doldurmuştuk. Her 15 dakikada bir geçen treni hesap ederek kayıtları tek mikrofonla bin bir zorlukla gerçekleştirmeye çalıştık. Bu taş plakları ilk olarak Ankara Radyosu yayınladı. Türk Pop Müziği’nin miladını oluşturan bu eserler ülkemizin yanı sıra  Avrupa, Asya ve Afrika’da da etki yarattı. En çok Little Lucy, Kiss Me, Lovers Wish tanındı. Bu olay etkili bir şöhretin başlangıcı oldu. Türk pop müziğinin oluşması için bir karar almıştım. Bu konuyu oluşturmak için kurduğum vokal grubu ve orkestramla sürekli çalışıyorduk. Bu arkadaşlarım İngilizce sözlü şarkılar konusunda bana tam destek verdiler. İspanyol gitar ve vokalde Cüret Işıközlü, kontrbas ve vokalde Nüceyim Fener, elektro  gitar ve vokalde Kadri Ünalan, bateride Aykan, piyanoda üstat Altan İlter, tenor saksafonda Mustafa Toroslu ve üstat Alaattin Dal vardı.

M.K: Müzik hayatınızın ilk zamanlarında yaptığınız 45’likler hep başka dillerde söylenmiş şarkılar. İlk Türkçe 45’liğiniz 65 yılında “Kayadan İndir Beni”  ve “Gel Kaçma” şarkılarına yapıyorsunuz. Bu 4 yıllık zamandan sonra gelen Türkçe kırkbeşlik nasıl bir ilgi uyandırdı?

EB: Şahsen her zaman plan üzere hareket ettim. Sıra ikinci aşamaya gelmişti. Türkçe özgün bestelerdi bunlar. Özetle söz, ezgi, orkestrasyon, vokal ve solist konularını içerir. Her şeyiyle bizden olan bir yapıta yönelmekti asıl amacım. Hiçbir ülkeden alıntı yapmadan bir tür icat etmekti. Planım, halk türkülerimizin klasik Türk musikisinin dışında yeni  dünya gençliğinin sevebileceği başka bir boyutun arayışıydı. Bu işin aromasını oluşturabilecek en ince ayrıntılara ulaşmak isteyişimin tahminleri üzerine kurulmuş bir yörüngeydi bu. Tahminlerimin iyi olması konusunda çevremdeki bilgili arkadaşlarıma araştırmalarımı sürdürüyordum. 1960’ların başlarındaydık. “Gel Kaçma” adlı bir bestemle ve yanında “Kapı Önünde Durdum” “Kayadan İndir Beni” gibi iki halk türküsü, iki İngilizce sözlü Meksika şarkısıyla ilk 45’lik plağımı doldurdum. Böylelikle risk faktörümü azaltmış oldum. Dış kaynaklı şarkıları benden dinlemeye alışmış gençliğe, halk türkülerini halka, ayrıca “Gel Kaçma” bestemi bu buketin içinde sunmayı da uygun gördüm. 45’lik plak serüvenim  bu şekilde başlamış oldu. Sonuç çok başarılı olmuştu.

M.K: Anadolu müziğini batı müziğiyle harmanlayarak söyleyen birkaç sanatçımızdan birisiniz. Günümüzde bunu uygulayan sanatçı neredeyse yok. O zamanlar sizin yaptığınız bu Anadolu ve Avrupa karışımı müzik nasıl karşılanıyordu?

EB: Türk popuna getirmek istediğim yeniliklerden biri de halk türkülerimizi aranje etmek isteyişim olmuştur. Bu aynı zamanda Anadolu rock’ın temelini oluşturmak gibi bir şeydi. İlk halk türküsü arajmanım “Çakır Eminem” , “Kara Tren”, “Kara Kaş Gözlerin Elmas” ve “Turnalar” olup, sonrasında 254 türküyü aranje ettim. Böylece Türk popunun gelişmesi ve genleşmesi için bu konuyu ilk ele alan bir sanatçı olarak Türk Popunun ilk öncü sanatçısı payesine ulaştım. Bu girişimim olağanüstü tanınmama ve Anadolu turnelerimin onlarca kere tekrarına neden olmuştur. Gittiğim Anadolu konserlerinde konser salonları olağanüstü dolup taşmıştır.

M.K: Türkiye’nin yurt dışında en çok konser vermiş sanatçılarından birisiniz. Gittiğiniz yerlerde sizi çok etkilemiş ve aynısını Türkiye’de ben de yapmalıyım dediğiniz bir şey oldu mu?

E.B: Pop müziğindeki en son aşamalarımdan biri de dış ülkelerdeki konserlerimdir. Balkanlardaki birinci, ikinci ve üçüncü Balkan Festivalleri’nin üçüne de milli orkestra ile milli solist olarak katıldım. Ülkemizin yenilikçi yüzünün tanıtımı açısından çok önemli girişimlerdi bunlar. London Palladium konserim İngiltere’de bu salonda konser veren ilk Türk olarak bana gurur veren bir olaydı. Hala bu rekorumu kimse kıramadı. Daha onlarca Hollanda, Almanya, Fransa gibi dış ülkelerde sayısını hatırlamadığım kadar konserler verdim. Bizim kuşağın bu hamleleri Türkiye’de gençliğin ve halkın uyanmasına neden olmuştur. Bütün dokunuşlarımızda gelişim ve değişim rüzgârları esmiştir. Avrupa’daki beğendiğim konuları ülkemin insanları hızlı bir şekilde aşmıştır. Mutluluğum sonsuzdur.

M.K: Müzikte etkin olduğunuz kadar sinemada da etkin oldunuz ve yanlış bilmiyorsam 28 tane de filminiz var. Sinemaya nasıl başladınız?

EB: Bir pop star için sinema önemli bir dönemeçti. Pop müziğinin üç önemli işlevini tamamlamıştım.

 

–  İngilizce sözlü besteler

– Türkçe sözlü özgün besteler

–  Halk türkülerinin aranje edilmesi

Şimdi iş bu konuları Anadolu insanına derinlemesine sevdirmeye ve benimsetmeye kalmıştı. Bu evrede sinemanın devreye girmesi gerekiyordu. Tam bu konuyu kafama takmışken, bir gün Fatih’teki Mukavemet Sokak’taki evimin kapısı çalındı. Kapıyı açtığımda aktör, rejisör Orhan Elmas ile karşılaştım. Bana tam da istediğim gibi bir film teklifi getirmişti. Oturduk, konuştuk ve anlaştık. Birkaç gün içinde film setine, Villa Zarif’e çağrıldım ve filme başladık.

Sonrası üst üste gelen film teklifleriydi.  Sayın Hulki Saner, Oğuz Gözen ve daha birçok kişi ve firmayla 28 film çevirdim. Her filmimde en az 10 şarkım ün kazandı. Şöhretim büyüdü ve konserlerim, gazino programların doldu taştı.

M.K: Oynadığınız filmlerde müzikler olmazsa olmazlardan. Filmlere müzikal bir hava katmayı siz mi istediniz, yoksa yönetmenin, yapımcının isteği mi oldu?

EB: Filmlerimin çoğu komedi müzikaldi. Rahmetli Hulki Saner filmlerimin müzikli olmasından yanaydı. Amerika’da Elvis, Avrupa’da e Life örneklerinde olduğu gibi. Birkaç Oğuz Gözen filmlerinde konular değişik tutulmuştur.Filmlerimin çoğunun müzikal olması sahne hayatıma büyük destek sağlamıştır. Çoğu şarkım bir klip gibi çekilmiştir. Sinema hayatımda bir pop star olarak başarısını sürdüren tek oyuncu oldum.

M.K: Yurt dışından konser teklifleri aldığınızı biliyoruz. Peki, yurt dışından film teklifleri aldınız mı?

EB: Yurt dışından konser teklifleri aldım. Ama o zamanki organizatörler dış ülkelerle film konusunda irtibatlı değillerdi. Eğer irtibatı olan organizatörler olsaydı, bu konuda da bir yol alışımız olurdu.

M.K: Türkiye’nin her yerinde konserler verip müziğinizi paylaştınız. Anadolu insanının yaptığınız müziğe olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?

EB: Anadolu insanı müziğe karşı muhafazakâr olmakla beraber yeniliklere de duyarlıdır. Yoksa benim bu yenilikçi kişiliğime, konserlerime karşı böylesine duyarlı olmazdı. Halk en büyük jüridir. Gelişimci, değişimci olarak atılan her adımı halk duyumsar.

M.K: Şu ana kadar kaç ödül aldınız? Sayısını biliyor musunuz?

EB: Öğünmek olarak kabul etmeyin lütfen ama büyük bir depoyu dolduran kutular dolusu ödülüm var. Bugüne kadar saymadım. Saysam da durum her gün değişiyor. Gelen yeni ödülleri salonuma koyuyorum. Her boşluk dolmuş durumda. Tahmin ederim ki ödüllerimin sayısı bini çoktan aşmıştır.

M.K: Nasrettin Hoca ile ilgili bir projeniz var. Biraz bahsedebilir misiniz ?

EB: Nasrettin Hoca konusu çocukluğumdan kalan bir duyarlılıktır. Çocukluğumda elime geçen bir çocuk dergisinde Orhan Veli Kanık’ın Hoca’nın fıkralarını şiirleştirdiği sevimli resimler vardı. O fıkraları ezberler, rahmetli annemin kabul günlerinde arkadaşlarına, dostlarına okur, o meclise neşe vermeye çalışırdım.

Gel zaman, git zaman yine rahmetli sanatçı tiyatrocu, kuklacı Nevzat Açıkgöz dostum için bir çalışma yaptım. Suteks oyuncak fabrikasında kukla tiyatrosu mensuplarını ve Nasrettin Hoca’nın çevresindeki kişilikleri oluşturan kuklalar yaptım. Bütün bu tiyatro kadrosu Gülhane Etkinlikleri’nde 5 yıl gösterime devam etti.

Menajerim Osman Nuri Yazıcı’nın Akşehir Belediye Başkanı sayın Abdülkadir Oğul Bey ile yaptığı anlaşma sonucunda Nasrettin Hoca’nın on fıkrasını şiirleştirdim ve besteledim. Bu çalışma CD olarak basıldı. Ayrıca sekiz fıkrası muhtelif dillerde bir  çok sanatçı arkadaşım tarafından okundu. Bu arkadaşlarla Hoca Konserleri’ni beraberce seslendireceğiz. Her şeyin hayırlısı…

M.K: Niksar’da bir sokağa isminizin verildiğini duydum. Bu nasıl gerçekleşti ve bu sokakla ilgili detay verebilir misiniz?

EB: Ben bir Niksar sevdalısı olarak, 50 yıldır Niksar’ın yanındayım. “Niksar’ın Fidanları” türküsünü yıllar önce aranje etmiştim. O zamandan beri Niksar’dan gördüğüm ilgi ve kişisel sevgim bizi bugünlere getirdi. Niksar’ımın Belediye Başkanı Sayın Duran Yadigar’ın aktif ve samimi kişiliği ve Niksar halkının temiz ve candan ilgisi benim Niksar’ın hep yanında olmama ve ölünceye kadar tanıtımına kendimi adamama neden oldu. Uzun süredir, yaklaşık 150 programda görsel medyada Niksar’ın tanıtımına değindim. Bütün bunlar Niksar halkının takdirine neden oldu ve Başkan ve Belediye mensuplarının onayıyla Niksar’da bir sokağa adımın verilmesi istendi. Bu beni çok derinden etkiledi. Türkiye’de bir ilki oluşturmak adına bu sokak çok özel hazırlanacak. Bir heykelim ve birçok eserimin sokağı süslemesi söz konusu. İşin organizasyonunda çok önemli katkıları bulunan menajerim Osman Nuri Yazıcı’ya candan teşekkür ederim.

M.K: Türkiye’nin en çok albüm yapmış sanatçılarından birisiniz. Üretkenliğinizi neye borçlusunuz?

EB: Bu eser çokluğu hiperaktif kişiliğimin üretkenliğidir. Bugüne kadar Türk Pop’unun zeminini güçlendirmek için yaptığım çalışmaların sonucudur;

Kişisel repertuarımı zenginleştirmek,  28 filmim için gerekli eserleri üretmek, Aydın Gün zamanında İstanbul Festivali’nde yeni Genar Tiyatrosunun 3 yıl peş peşe oynadığı 3 müzikal için gerekli 35 civarında müzikal şarkısının üretilmesi, ayrıca kukla tiyatrosuna gereken onlarca şarkı, Bemol Yayınlarının çıkardığı “Büyükburç Çocuk Şarkıları” kitabındaki 100’e yakın eserin kaset ve CD’leri, yazdığım 76 masalın onlarca şarkıları ve şimdi de hazırlamakta olduğum 15 yeni ekolün örnek şarkıları…

Bütün bunlar benim eser sayımı tetiklemiştir. Özetle, dünyaya gelme nedenimin hakkını vermek için çalışıyorum.

M.K: Kaç besteniz var?

EB: Bugün için MESAM’da 1000’i aşkın bestem var. Şu anda kaydını yaptıracağım 500’e yakın eserde hazır. MÜYOR ve MESAM’a kaydını yaptıracağım.

M.K: Okullardaki müzik eğitimini nasıl buluyorsunuz?

EB: Toplumca boş zamanlarımızda, arabada, evde müzik dinleme alışkanlığımız çok az. Hem monofonik hem polifonik türde eser dinlemek kişiyi olumlu yönde geliştirir. Evrensel yönden çok gelişmiş sonat, sonatin, prelüt, etüt, konçerto, senfoni gibi klasik eserleri dinlemek zekâyı açar. Soyut matematik baskısı yapar. Bilimsel açılıma neden olur. Bu konuyu bir kitap dolusu yazabilirim.

M.K: Günümüz müziğini nasıl buluyorsunuz?

EB: Müzik şirketleri bu işin pazarını koklayarak bir şeyler üretmekten yanadır. Bu arada radyolar tematikleşmeye başladı. Böylece her dinleyicinin zevkine uygun müzik dinleme alanı oluştu. Ülkesel ezgiler dinleyenler gelişme tırmanışları gösteren yapıtlara yavaş yavaş alışıyorlar. Olay, geniş bir müzikal alanda yol alıyor. Kimi insan ‘ben alaturka dinlerim, nostaljik takılırım’ diyor,  kimi insan türkü dinlemekten yana. Gençlerin çoğu güncel poptan yana. Kimileri rock müzik ve grupların peşinde. Kimileri Flamenko dinliyor. Kimi  ‘caz’ diyor, caz topluluklarını takip ediyor. Neo klasikçiler ve klasikçiler ayrı bir koloni.

Bu arada güncel popumuz fabrikasyonlaştı. Kısır döngüye girdi diyebiliriz. Şahsi çabalarım 15 yeni ekolün temellerini atmaktan yana. Derince bir yol alış bu. Büyük bir devrimin rayına oturtulması anlamına geliyor. Allahın izniyle bu işin oluşacağına inanıyorum.

M.K: Pekiyi, beğendiğiniz sanatçılar kimler?

EB: Bu konuda star belirleme işi müzik şirketlerinin elinde. Ancak zengin prodüksiyonlar birilerini bir yerlere getiriyor. Zekâsı, kurnazlığı olanlar bu konularda daha hızlı ve tutarlı yol alıyorlar.  Bugün Laydi Gaga yarın Rihanna… Bu işler artık görselleşti. Dans, kostüm, dekor, ışık reji işin kolektif özünü oluşturuyor. Her şey mekanikleşiyor. Bu boyut ne kadar sürecek, yeni boyutlar ne olabilir, bunları zaman gösterecek.

M.K: 2012 Koyutürk Tangoları isimli bir albüm çalışmanız oldu. 2013’te bizi bekleyen bir albüm veya bir single çalışmanız var mı?

EB: Tangolar Cumhuriyet tarihimizin önemli hamlelerindendir. Necip Celal Andel, Fehmi Ege, İbrahim Özgür, Necdet Koyutürk, Celal İnce tangomuzun öncü bestekârlarıdır. Secaattin Tanyerli gibi onlarca solist tangoyu ülkemize sevdirmiştir. Bundan 40 sene önce 10 tango besteledim. Engin Ege ve Erdener Koyutürk Orkestralarıyla üç yıl İstanbul Radyo ve TRT televizyonlarında onlarca tangoyu seslendirdim. Erdener Koyutürk ile bugüne kadar muhtelif CD’ler çıkardık. En son Necdet Koyutürk Tangoları’nın en önemli eserlerini içeren bir CD yaptık. Bu çalışmalarım gelişen tango kültürümüzü yaşatmak adınadır.

M.K: Sorularıma cevap verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Tekrar söylüyorum sizinle röportaj yapmak benim için bir gururdur. İçini olduğunuz daha nice güzel projeler olur ve bizlerde takip ederiz.

EB: Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

Muzaffer Karaaslan 

Kaynak: http://kirkbeslikdunyasi.blogspot.com.tr/2013/02/erol-buyukburc-ile-roportaj.html

 

Kafayı yemedim çılgınlıklarım bilinçli

Erol Büyükburç… O, Türk popunun kralı. Kıyafet devriminin kahramanı. Ama son yıllarda dikkat çekmeye çalışmakla itham ediliyor. Sahiden öyle mi? Büyükburç cephesinde manzara epey farklı

Vefasızlığın girdabına kapılmak! Bazen kapılıyoruz işte… Unutuyoruz insanları! Bize kattıklarını düşünmeden. Bu, en yakınımızdakiler de olabiliyor, bir dönemin şöhretlisi de… Böyle bir bayram günü karamsar girdik yazıya ama sebebim de var… Nasreddin Hoca olarak Taksim’de eşekle dolaşmasının akabinde Erol Büyükburç’la röportaj yapmaya niyetlendim. Çevremdeki insanların nabzını yoklamak için onunla ilgili cümleler kurunca, beklemediğim tepkiler geldi: “Yine çılgınlık yapıyor, takılma peşine,” veya “Onun devri bitti, vaktini boşa harcama,” gibi… Oysa Erol Büyükburç’tan bahsediyoruz. O değil mi Türk pop müziğinin kral unvanlı kurucusu, 60’lı 70’li yılların büyük starı? Giydiği renkli kıyafetlerle devrim yaratan… Saksı değil nihayetinde! Bir de vefa var serde. Ulaşması zor oldu Büyükburç’a. Levent’teki evinde bizi karşıladığında hiç de ilgi çekmeye çalışan eski şöhretli portresi çizmedi. Temkinliydi, hal hatır sohbeti sırasında çaktırmadan birkaç testten geçirdi. Rahmetli sinemacı Metin Erksan’ın ismi anahtar oldu. Yakın arkadaşım dediği Erksan’ı tanıdığımı anlayınca, daha samimi davranır oldu. Salonda, kütüphanesinin üzerinde yüzlerce ödül duruyor, bir köşede piyanosu ve gitarı… Aile fotoğraflarınıysa piyanonun üzerine koymuş. Çalışma masasının üzerinde yeni projelerinin taslakları var. Duvardaki panoda aldığı notlar… Belli ki bu adamın bir köşeye çekilme gibi bir niyeti yok. O da zaten son nefesime kadar çalışacağını söylüyor.

YENİ NESLE ULAŞMAYA ÇALIŞIYORUM
Yekten konuya giriyorum, “Ne yapsanız dikkat çekmeye çalışmakla itham ediliyorsunuz,” diyorum. Gülüyor. “Ben nasıl Erol Büyükburç oldum biliyor musun?” diyor: “Ezberleri bozarak. Şöhretin üç hali vardır. Sıcak, ılık ve soğuk. Bir önemli hadise yaparsınız, şöhretiniz soğukken ılık olur, ılıkken sıcak olur. Bu yaşına gelip hâlâ şöhretini sıcak tutan kaç sanatçı var?” Şöhret yönetimi konusundaki bu kısa dersten sonra, yeni nesillere ulaşma adına, ilginç çıkışlarıyla kendini hatırlattığını anlatıyor. “Yani o ilginç, çılgın çıkışlarınız bilinçli, öyle mi?” diye sorunca cevap geliyor: “Hepsi bilinçli. Yoksa ben kafayı yemedim herhalde.”

PROJELERİM ÇOK
Büyük projeleri var Büyükburç’un, “Ömrüm yeterse hepsini hayata geçirmek istiyorum,” dediği. Bu projelerin muhatabı da aslında gençler. Peki nedir derseniz bu projeler, ikisini söylüyor. İlki, türkülerle ilgili. Türkülerin yabancı dillerde söylenmesi için müzikal bir altyapı kurmak istiyor “Şimdilerde dünyadaki müzik sound’larını, ekollerini derinlemesine inceliyorum. Modern bir sound’un peşindeyim. Bu sound’un içinde hip-hop, R&B, rap gibi modern formlar var. Gayem dünyanın anlayacağı ve türkülerimizi sevebileceği bir zemin oluşturmak,” diyor. İkinci projeyse orkestralar için neo-klasikler bestelemek: “Dünyada tenorlar, sopranolar eskiden arya söylerdi, bugün neo-klasikler söylüyorlar. Ülkemizdeki tenor ve sopranolar hâlâ arya söylüyor. Çünkü bizim neo-klasiklerimiz yok. Böyle olunca, halkın bu müziği sevebileceği bir zemin oluşmuyor. Ne bu sanatçıların değeri biliniyor, ne de müzik sektörü birkaçı dışında onlara kıymet veriyor. Ben şu sıralar neo-klasikleri besteliyorum.”

BUGÜNKÜ TÜRK POPU ÇOK SIĞ
Yerinden kalkıp, bir CD bulup getiriyor. Bir neo-klasik bestesinin kayıtları, birlikte dinliyoruz. O, 77 yaşında ve hâlâ ruhu genç… Tebessüm ediyor besteyi beğendiğimi görünce. “Bak,” diyor, “Anla beni. Bugün Türk popu çok sığ. Yıllarca ticari kaygılarla, tuttuğu düşünülen tarzlarda şarkı yapıldı. Böyle olunca da müzisyenler kendilerini tekrar etmeye başladı. Bu tekrar da, halkı bezdiren benzer şarkıların ortaya çıkmasına neden oldu. Oysa öyle olmaz. Müziğin kodlarını, yani müzikal olarak gittiğiniz ana yolu değiştirmek gerek. Ama kimse buna yeltenmiyor. Sorumluluğum var. Türk popunu ben kurdum, bu sığlıktan kurtarmak da bana düşüyor.”

NASREDDİN HOCA’YA VEFA
Ya Nasreddin Hoca? Büyükburç’un dünyasında ayrı bir yeri varmış: “Orhan Veli’nin şiirsel olarak yazdığı Nasreddin Hoca fıkraları vardı, küçükken onları ezberlemiştim, annemin kabul günlerinde okurdum. Burada içime nakşoldu Nasreddin Hoca.” Yıllar sonra Nasreddin Hoca’nın bu fıkralarından yola çıkarak bir kukla gösterisi yapmak istemiş. Muppet Show gibi görkemli bir gösteri hem de. Kuklaları kendi yapmış, ama bu projeyi istediği gibi hayata geçirememiş. Yine de işin ucunu bırakmamış. Akşehir Belediye Başkanı durumdan haberdar olunca Nasreddin Hoca Şarkılarıalbümü ortaya çıkmış. İstiklal Caddesi’nde Nasreddin Hoca kılığında dolaşması da bu yüzdenmiş.

KENDİMİ YALNIZ HİSEDİYORUM
Erol Büyükburç 77 yıllık bir ömrün muhasebesini yaptı mı derseniz; işin açıkçası onun öyle dertleri yok. Kendiyle barışık. Acılarını kendi içinde yaşamış, yaşıyor. “Ama kendimi yalnız hissediyorum,” diyor. Bu, yalnızlık duygusunun yaşlılıkla ilgisi yok, donanımıyla ilgiliymiş. “İnsana genleriyle gelen mesajlar vardır. Bu mesajları içinizde hissettiğiniz, iyi okuduğunuz zaman, hayatta nasıl davranılması gerektiği konusunda bir arayış ortaya çıkıyor. O arayışta bir yalnızlık hissediyorsun. Sevgili ya da arkadaş ararken hep bu yalnızlığı hissettim. Metin Erksan’la neden iyi anlaşırdık biliyor musun? O da benim gibi yalnızdı. Zaten yaratıcı bütün sanatçılar bu yalnızlığı yaşamıştır.” “Çığır açan sanatçıların durumunu özetlediniz,” diyorum. “Anlaştık seninle genç,” deyip elimi sıkıyor. “Ama anlamayanlar çok oldu hayatta beni,” diye de ekliyor, hayatı boyunca yenilikçi yaklaşımları karşısında zaman zaman nasıl örselendiğini anlatıyor. Röportajın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Final cümlesi istiyorum: “Hayatta cesur olmak gerek. İşim hayal, vizyonerlik. Doğru düşünülmüş, doğru hayal edilmiş bir konu mutlaka kendi zeminini buluyor. Sanatın belli bir şerbeti var. Hayat o şerbeti sana içirmişse, çılgınlık yaparsınız. Hangi sanatçı çılgın değil ki!” Ayrılırken sarılıyoruz. “İyi ki varsınız,” diyorum. Tebessüm ediyor, “Görüşürüz genç, beni takip et,” diyor. Takibe devam Kral!

ERKEKLER RENGARENK GİYİNİYORSA BUNDA BENİM PAYIM VAR
“Şarkı söylemek, beste ve aranjman yapmanın yanı sıra işimin bir de görsel yönü var. Eskiden erkekler smokin ya da frank giyerdi sahnede. Erkek adam renkli giymez diye bir algı vardı. Kıyafette renk devrimi yaptım. Hayatın içinde cesur olmanız gerek. Ben kıyafet devrimi yaptığım zaman modacı falan yoktu. Çılgınca ortaya çıktım. Galatasaray’da terzi Sabahattin Bey vardı. Ona modeller ve kumaşlar götürdüm. Modelleri görünce ‘Bunları mı giyeceksiniz?’ diye sordu. ‘Evet,’ dedim. ‘Ne derler size?’ dedi. ‘Deli,’ derler dedim. Zorlanarak dikti. Sonra ben o elbiseleri giydim. Aradan bir yıl geçti, tekrar gittim kıyafet diktirmek için. Beni görünce ‘Siz ne yaptınız evladım?’ dedi; ‘Herkes bu elbiselerden istiyor!’ Şimdi bakın sokağa, erkekler rengarenk giyiniyor. Cesaret ve delilik iyidir genç!”

YARIM KALAN BİR SÜPERMEN HİKAYESİ
Yerli Elvis, Nasreddin Hoca, arada bir de Süpermen macerası var, bilenler bilir. “Sahi, afişi olup da filmi bulunmayan o Süpermenfilmine ne oldu?” diyorum. Anlatıyor: “Filmi çekecektik, olmadı. Afişi yapıldı, hatta birkaç sahnesi çekildi, ama nihayete ermedi proje. İyi bir film olabilirdi, bir kara mizah örneği olacaktı.” 

Olkan Özyurt 10.08.2013

SABAH

 

 

Türk Popu’nun Süpermeni: THE EROL BÜYÜKBURÇ

25 yıl önce eşi ve kızıyla birlikte oynaması planlanan Süpermen Gangsterlere Karşı filminde Superman olacaktı. O yarım asırı aşkın bir süredir kostümleriyle, başardıklarıyla, en önemlisi de ölümsüz olduğunu düşündüren imajıyla Türk Popu’nun da Süpermen’i. Üstelik bu kez rol yapmıyor, kendini oynuyor. Hayatlar kurtarmıyor belki, ama onları değiştiriyor, renklendiriyor. Ve der ki: Mustafa Topaloğlunu Uzaylı yapan da o, Fecri Ebcioğluna yol gösterip Türkçe sözlü yabancı şarkıları hayatımıza sokan da, Türk popunun mimarı da. Popüler tarihimizin kült ikonu Erol Büyükburçun bugünlerdeki en büyük hedefi ise bir adet Erol Büyükburç Jr. imal etmek. Yani muhtaç olduğu kudret damarlarında hala mevcut.

Beş yaşında bir çocuk. Dadısı onu yıkamış, kurulamış, sonra her zamanki gibi kocaman yastığının üstüne oturtmuş. Burası çocuğun cenneti. Yastığın hemen önünde bir gramofon, onun yanında da çocuğun müzik sevdalısı babasının türlü çeşit plakları var. Küçük çocuk, yaşından beklenmeyecek ustalıkla kullanıyor gramofonu. Plakları koyuyor, p gramofonu kuruyor… Bu sıradışı durumu daha da ilginçleştiren gramofonun hunisinden dışarı süzülerek, hapsedildikleri taş plaklardan firar eden melodiler. Bir veledin büyük bir adam gibi huşu içinde klasik müzik dinlediği nerede görülmüş!

Halep’te Cenup Hattı Başveznedarı olarak görev yapan Sufi Bey’in oğlu böyle enterasandı işte. Büyüdüğünde de bu enteresanlığını muhafaza etti üstelik. Sanat yaşamında hep ilklere, yeniliklere imza attı. Ardından uzunca bir süre unutulduğu bir dönem geldi, yalnızca ailevi “özelleriyle” gündeme geldi. Ama sonra modern ve kirlenmiş zamanlarda – onun enteresanlığından rant sağlanabileceğini keşfedenler sağolsun – yeniden hatırlandı. Reklamlarda, filmlerde, tv şovlarında boy gösterdi, rating ve imaj umutlarını ona bağlayanları hiç mi hiç mahçup etmedi. Kafasını bozdular, şöyle dedi.

Karşınızda saksı yok sizin, Erol Büyükburç’um ben.”

Bugün yetmiş yılı devirmiş bir çınar o. Ama her adımında hala dikkat çekmeyi beceriyor. Bazen bilinçli (bknz. Petek Dinçöz’ün program ekibince icat edilmiş tüp bebek meselesi) bazen de bilinçsiz (bknz. Küpe meselesi. Canlı yayında sunucu kızımızın küpesi şarkısını icra etmekte olan Büyükburç’un mikrofununa takılır. Büyükburç farkında olmadığından mı, yoksa şarkısını kesmeye gerek görmediğinden bilinmez, hanım kızımızın suratı göğsüne yapışık şekilde şarkısını tamamlar. )

Kartal’daki evinin salonunda duran koşu bandı ve bisiklet Büyükburç’un kendine nasıl baktığı konusunda önemli ipuçları. Yetmiş yaşında ama Uluç’tan da, benden de dinç görünüyor. Üstelik tüp bebekle ilgili kontroller sırasında kendisinden sperm alındığını söylediğinde Süpermen’liği bir kez daha tasdik ediliyor. Karizma derseniz: National Geographic’in kaşif/fotorafçılarına benzemek adına saç/sakal fora dolaşan Uluç’un ulaşmaya çalıştığı karizmaya, Büyükburç bir iki defa gidip gelmiş görüntüsü çiziyor. Hem de sanırım, perukla.

Buraya kadar mevzu bahis ettiklerimiz onun imajıyla, dış görüntüsüyle, şov yönüyle ilgili şeyler. Ama bunların yanı sıra daha az bilinen bir Erol Büyükburç var: üretken ve sanatçı Büyükburç. Zamanında kendi giysilerini tasarlayan Büyükburç bugün pek çok kulvarda koşuyor: Büyükburç the besteci, Büyükburç the yorumcu, Büyükburç the ressam (dört sene resim eğitim almış), Büyükburç the kuklacı, Büyükburç the yazar…

Erol Büyükburç hala müzikler üretiyor. Elinin altında “hadi” dediniz mi albüm olacak bir sürü çalışma var. Yunus Emre yorumları, İstanbul semt güzellemeleri, Türkü-pop denemeleri gibi, Türk popuna eklemlendirmek istediği 15 ekol.

Bize yaptığı resimleri gösteriyor Büyükburç. Kuklalarının yalnızca fotoğrafını görüyoruz ama resimlerinden (en azından gördüklerimden) daha usta işi oldukları hemen belli oluyor. Önümüzdeki sehpada kalınca bir kitap dosyası var. İçinde Büyükburç’a ait binlerce vecizeler, özdeyiş, atasözü var.

Sizinki farklı, sıradışı bir sanat yaşamı. Sırrınız neydi?

Öngörüleriniz ve sezgilerinizle yolunuzu çizmek çok önemli. Bütün dünyadaki kurguları, her türlü melaneti ve iyiliği o şekilde daha iyi sezebiliyorsunuz. Ben bütün işlerimi bu öngörü sistemi üstüne inşa ettim. Bu yüzden hep başım derde girdi. Arkadaşlarımın statükocu, durağan duruşlarının faylarını yerinden oynatan adam olmuşumdur hep. “Mecbur muyuz bu kadar Amerikan, İtalyan, Fransız şarkıları söylemeye? Kendimiz bizden bir şeyler yapamaz mıyız?” diye sorduğumda Şerif Yüzbaşıoğlu’na bana, ‘Onlardan iyi mi yapacaksın,’ diye karşılık vermişti. Hemen İngilizce sözlü şarkılar yaptım. Türk Pop Müziği’ni yaratan açılımların ilkiydi bu. Üç yerli elementi bir arada kullanmıştım: ezgi, yorumcu, orkestra. Sıra ikinci açılıma, yani dördüncü elementi de eklemeye gelmişti: Türkçe söz. Bunları hepsini önce gözümün önünde canlandırıyordum. Bilinçsiz, el yordamıyla bir gidişin ürünü değildiler.”

Spritüel mi yoksa bilimsel bir süreç miydi bu?

Spritüel ama sonra bilimsele dönüştürüyordum. Düşünceleri elle tutulur hale getirmek onları yapıt halinde ortaya koymak anlamına geliyordu çünkü. Tasarımları trans halinde bir duruşla gerçekleştiriyordum ama.

Sıradışı kostümlerinizle bir devrim yaratmıştınız…

Yaşadığım dönemde siyah bir zemin vardı. Ben o siyah zeminde çok sıkıldım. Buna bir tepki olarak bütün renkleri kullanmayı ve özgürce kullanmayı öne çıkartmak istedim. Ve şaşırtıcı eylemime başladım. Arkadaşlarımın uyarısı olmuştur, “Erolcum bu kadar değişik, absürd şeylere girme, aklı başında sınırlarda kalmaya çalış.” Hiçbirine kulak asmadım. Aklıma esen her şeyi yaptım. Yirmi tane elbise yapıp İstanbul’dan önce Anadolu turnelerinde deniyordum, seyircinin reaksiyonuna göre hangi elbisenin tutacağını, ne zaman, nasıl, ne kadar kullanılacağını belirliyordum. Hiç unutmam uzaylı bir elbise yapmıştım. Fethiye’de bir konserde deneyeyim dedim. Halk dona kaldı, ağızlarını açmış garip garip bakıyorlardı ne oluyor diye. Böyle olduğunda mesela geri çekiyordum kostümü. Kullanmayacağım demek değildi bu tabi. Daha uygun bir zamanda ve ortamda giyilmek üzere diye not alıyordum. Giyilen kostümlerin toplumun ruhsal kabullenişini kazanmış, onayını almış olması gerekiyordu.

Her sezona en aşağı otuz kırk tane elbise yapıyordum. Aldığım parayı oraya veriyordum. Sırf insanların çeşitlilik anlayışını geliştirmek, sahneleri daha renklendirmek için yapıyordum bunu. Yalnızca sesleri değil, renkleri ve çizimleri de çoğaltarak polifonik anlayışı zenginleştirmek istiyordum. Çok da etkili oldu bu. Birçok modacının etkilendiğini düşünüyorum. Bunlar da modern Türkiye’nin adımları sayılırlar.

Sizin kendinize örnek aldığınız birileri var mıydı?

Yurtdışındaki sanatçıların ne giydiğini, yabancı moda dergilerini takip ediyordum ama “özde ulusal, biçimde evrensel” sloganıyla hareket ederek kendi özgün sentezimi yaratıyordum ben. Çok derinlikli çalıştım. İmaj maker’lar uğraşıp bir şeyler yapıyorlar ama benim durumunda olay bir insanın kendi özgün kimliğinin her yönden dışavurumuydu. Vücut dilimi, mimiklerimi, sahne konuşmalarımın hepsini tasarlardım. Başlı başına bir ortaya çıkış, başlı başına fenomendi benimki. Abartılı geliyordu bazılarına belki ama ne olursa olsun bir değişimin düğmesine basmıştım.

Anlattıklarınız bir başka ismi çağrıştırdı bana: Zeki Müren. Onun da sizin gibi devrimci bir misyonu vardı değil mi? Akıl almaz kostümleri vardı onun da…

Bu konuda onunla birlikte atbaşı gidişimiz olmuştur. Kendimce ölçmüşümdür, Zeki beyin olağanüstü bir zekası vardı. Bursa’da yetişmesi, İstanbul’daki akademik eğitimi onda daha farklı bir refleks geliştirmişti. Ama dünyanın genel geçer sınırına değil de, daha çok içbükey, Türkiye’nin bizzatihi kendisine yönelik bir duruştu onunki. Benim kıyafetlerimde ise daha evrensele açılma teyamülü ve dürtüsü vardı. Müziğimizden de anlaşılıyor zaten. O klasik Türk müziği icra ediyordu, bense birçok dilde şarkılar söylüyordum. Ve dünya bugün neredeyse orada olmak isteyen bir Türk birey olarak hareket ediyordum.

Ama onun kostümleri sizinkine göre daha feminen çizgiler içeriyordu sanırım. Maskulen imajınız yüzünden sizin böyle bir özgürlüğünüz yoktu. Yanılıyor muyum?

Tabi, tabi. Ama benim de bazı giysilerim feminen çizgiler içerdiğini gördüm. Bazı arkadaşlardan bu konuda uyarı da aldım. Senin erkeksi çizgilerini ihlal ediyor, sana göre değil, fazla frapan şeklinde. O uyarıları dikkate aldım tabi. Almasaydım belki hanımlar tarafından bu kadar sevilmeyebilirdim.

Zeki Müren’in o feminen duruşunun o zaman da farkındaydınız değil mi?

A, tabi gramı gramına. Kendisiyle dostluğum vardı beni sever, benim olduğum yerlere severek gelirdi. Benim evrensel tavrımdan bazı alıntılar yapmak için gözlem yaptığını biliyorum. Çünkü onda olmayan bir şeydi bu. Ben de ondan yararlandım aynı şekilde. Zeki bey de elbiselerini kendi tasarlardı. Çok zengin bir ruhu vardı. Belki şiirleri aman aman şiirler değildir ama şiirler dokunuşlar içerir, bir şiiriyet vardır. Prozidi, diksiyon harikaydı. Belki biraz abartık söylerdi ama o abartısında bir hoşluk vardı, kendine mal etmişti.

Büyükburç perdesiz olan cümbüşe gitar sapı taktırarak bu klasik çalgıyı nasıl perdeli hale getirdiğini anlatırken bir noktayı “şöyle şöyledir,” diye açıklıyor, kibarlığından da sonuna “malum aliniz” diye eklemeyi ihmal etmiyor. (Oysa elbette böyle bir malumatım yok benim.) Ama bu iki kelime ağzından dökülür dökülmez gülmeye başlıyor. “Fevkaladenin fevkinde, der gibi ben de,” diyor. “Son zamanlarda böyle şeyler söyleyince gırgır geçiyormuşuz gibi oluyor,” diye ekliyor. Bülent Sultan’ı ve ona has Osmanlı edasını anıp birlikte gülüyoruz. Arkasından kaldığı yerden devam ediyor ama ilk cümlesi gayet bilinçli bir şekilde, “Beyefendi muvafakat ettiler,” oluyor. Yine basıyoruz kahkahayı. “Böyle anlatmaya devam edeyim istersen”, diyor, “bir diferans olur.” Ve diferans’ı espri niyetine kullanmıyor.

Devrim yapma konusunda kendi üstüne kimseyi tanımıyor Büyükburç. Oturmuş hesaplamış, tam 27 devrim yapmış bugüne kadar. Yapılmayı bekleyen bir çok devrim projesi de hali hazırda kafasında hazır. Bunları sıralı olarak yazdığı bir kağıt veriyor bana. Bakıyorum devrimlerin sayısı 27 değil, 32 orada. E, bir yerden sonra devrimler devrimleri doğuruyor demek ki…

27 devrim, 15 ekol, 3000 kadın… Yaptıklarınızı rakamlarla ifade etme gibi bir titzliğiniz var. Nereden kaynaklanıyor bu?

Kendimi şevklendirmek açısından bunun üstünde önemle duruyorum. Çünkü hepsinin üstünde yoğun düşünceler sarf ettiğim için es geçilmelerini istemiyorum. Sadece bir şeyler yapılmış değil, kaç şey yapılmış, gerekçeleri nelerdir, bilinmeli. Bu vurgular önemli. Yaptığınızı sayısal olarak belirlemediğinizde yaptıklarınız güme gidiyor. Bakın bana bir ara popstar diyorlardı. Hayır, efendim, ben popstar değilim, ben Türk Popu’nun mimarıyım. Kralmış, imparatormuş, süpermiş, megaymış, insanlar bu laflarla birbini aldatmasın. Süper demek için hangi vasıflara haiz olunması gerektiğini bana sorsunlar. İki estetik ameliyat geçirerek, üç tane de şarkıyı doğru söylediğinde süper olmaz insan yani. Başkalarının bestelerini söyleyerek megastar olunmaz. Onun için bir sürü özelliğe sahip olmak gerekir. Birçok şeyi bir arada yapabilmeli. Mesela Kayahan kendince güzel söz beste yapıyor, ama sahne performansı, görüntü ayrı bir olaydır.

Türk Popu’nun mimarıyım diyorsunuz ama buna kızacak, kırılacak, kendisine haksızlık yaptığınızı düşünecek isimler olmayacak mıdır?

1951-52 galiba, Fecri Ebcioğlu bana geldi. Yeni yeni şarkı söylemeye başladığım dönem. Ben bir takım ön hazırlıklar içindeydim. Nat King Cole’un Fascination’ına ve Johnny Mathis’in Starbright’ına Türkçe sözler yazmıştım. Gitarımı aldım onları Fecri’ye çaldım. Fecri bir köşede oturup sessizce dinledi beni, sonra “Tamam, ben yolumu buldum. Bunu yapacağım,” dedi. Ben de döndüm, “Fecri ben bunu yapmak istemiyorum, bu senin branşın olsun. Ben sözü, ezgisi, yorumcusu ve orkestrasyonu bize ait olan şarkılar yapmak istiyorum,” dedim. O bu konuda başarılı olunca, Sezen Cumhur Önal da bu işe girdi. Türkçe sözlü yabancı şarkılar Türk Popu’nu insanımıza alıştıran olumlu bir yörüngedir. Ama onun da ilk mucidi benimdir. Bu hadisenin böyle gerçekleştiğine sizi şerefim üzerine temin ederim. Aynıyla vaki.

Büyükburç’un popüler tarihin akışına yön veren kritik dokunuşlarının bununla sınırlı olmadığını öğreniyoruz. Özay Gönlüm’ün ünlü üçlü sazı Yaren’in de fikir babası olduğunu söylüyor Büyükburç. Recep Kaymak’ın eşinin doğum gününde mutfak masasına çizmiş Yaren’in planını. Kendisi de çift saplı gitar peşindeymiş o zamanlar, o arayışın ilham verdiği bir proje olmuş Yaren. Asıl bomba arkadan geliyor ama.

Gülhane Etkinlikleri sırasında Mustafa Topaloğlu, Erol Abi’sinin yanına yaklaşıp sorar:(buradan sonrasını okumayın, bırakın Mustafa Topaloğlu kareleri bir film şeridi gibi geçsin gözünüzün önünden ve alıştığımız üslubuyla dile gelsin!) “Ya, Erol Abi şöhret biraz zor taşınıyor, bunu ayakta tutmak için ne yapmamız lazım?” Büyükburç tüm bilgeliğiyle , yanıt verir: “Uzaylıyım de, çık!” Hikayenin gerisini biliyorsunuz.

Onun gibi yüz elli tanesini daha yaptım yani. Türk Popu’nun mimarıyım dememin bir nedeni var. Bazı şeyleri de söylemek zorunda bırakıldım. Aslında tevazu çizgisini daima yaşatmak üzerine eğitim almış, tevazu insana daha çok yakışır düşüncesinde bir insandım ama hal böyle olunca hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır deyip saldırıya geçtim. Ama ben tevazu göstermiş olmasaydım, Türk Popu’nun mimarı olduğum gerçeği güme gidecekti. Bunları söylemediğiniz taktirde hakkaten sizi yiyorlar. David Carradine’ın Sessiz Flüt filmi geliyor aklıma. Oradaki mağara sınavında olduğu gibi: Hepimiz birer maymunuz ve birbirimizi kuşatırız. Güçlü olanın sözünü dinleriz. Ama daha az güçlü olanlar onu alaşağı etmek, onun sırtına binmek için uğraşır. Hikaye bu.” (Yine bir kahkaha patlatıyor.Hatırlayıp araya kattığı bu anekdot onu çok memnun etti sanırım.)

Sinemayla haşır neşir olduğunu anlamak için böyle bir ipucu vermesine gerek yoktu aslında. Evin içinde iki ayrı yerde DVD tomarları çarpmıştı zaten gözüme. Bir ara sordum sinemayla aranız nasıl diye. Çok severmiş. Günde en az iki üç film seyrederim, diyor. Filmlere baktım, içlerinde Hong Kong aksiyon sinemasından örnekler ve önümüzdeki günlerde vizyona girecek bazı yeni filmler vardı. İnşallah, ispiyoncu durumuna düşmüyorum ama gazetecilik misyonumu yerine getirmek için söylüyorum: evet, filmler korsandı. Bir de genel kültür adına malumatfuruşluk yapayım. Büyükburç 20’den fazla filmde boy göstermiş bugüne kadar. Hele kendisinin Süpermen olduğu bir afiş var ki tadından yenmez. Rahmetli eşi Emel Büyükburç ve kızı Emel ile 25 yıl önce oynadığı bu filin adı ise Süpermen Gangsterlere Karşı.

Sanatçı olarak notunuzu tahmin edebiliyoruz, ama baba olarak kendinize not verseniz… (Büyükburç bütün kızlarına aynı yakınlığı göstermediği konusunda eleştirilmiştir hep. Rahmetli Ajlan’la dargın oldukları, evlilik dışı bir kızına da gereken alakayı göstermediği bizim de magazinden okuyup öğrendiğimiz şeylerdi. Ajlan’ın kardeşi Jeyan’ın Uluç’un ilkokul arkadaşı olduğu ortaya çıkıyor bu arada. Uluç, Büyükburç’tan Jeyan’ın numarasını alıp röportaj çıkışında telefon ediyor. Uluç, “Babandan aldım telefonunu,” deyince, Jeyan, “Aa, benim telefonun var mıymış onda,” diyor.)

Dünyaya gelmiş en iyi babayım aslında. Ama benim ölçütlerim var. Babaya gereken yakınlığı, saygıyı, ahlakı gösterişteki kusurları affetmeyen bir babayım. Misyon sahibi insanları diğer insanlarla aynı kefeye koymamanız lazım. Misyon taşımak ağır bir yüktür, bu kişileri normal baba değerlerini kıstas alarak yargılayamazsınız. Misyonun ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Şimdi bir Beethooven’ı, bir Mozart’ı babalık konusunda, yaşayışı konusunda yargılayamazsınız. Yaratıcı insanın yaratırken gözü hiçbir şey görmez. O derin bir boyuttadır. Ben sıradan adam değilim ve sıradan adam kriterleriyle değerlendirilmeyi kabul etmiyorum. Onun için beni yargılayanlar yanılırlar. Ben yine de elimden geldiğince insansı iklimimi hep yaşatan bir insanımdır. Ama genelde sanatçıları hep suçlamak, aşağılamak isterler. Çünkü onun normal insanları aşan yanlarını yok etmek, onu alt etmek istiyorlardır.

Bir ara 3 bin kadınla birlikte olduğunuzu söylemiştiniz, rakam arttım mı o günden bu yana?

(Gülüyor.) Yok, artmadı.

Evlilikte sadakati savunuyorsunuz o zaman. Peki evlilik konusunda Esquire okurlarına önerileriniz olacak mı?

Bence evlilik yaşı erkek için 35 ile 40 arasıdır. Erkek oraya kadar tecrübe edinmelidir diye düşünüyorum erkek.

Bu durum kadınların evlenmesini zorlaştırmaz mı? O yaşa kadar “tecrübe” kazanan erkeklerin evlenmek için bakireliği şart koşması görülmedik bir şey değil çünkü.

Kadın evleneceğim dedikten sonra koca bulur. Erkeklerin o hareketini de son derece yanlış buluyorum. Mazide yaşananlar tamamen kişinin kendisine aittir. Hem eskileri düşünüp niye kendime eziyet edeyim ben? Bana karşı sorumlulukları evlilikten sonra başlar kadının. Eski defterler kapanmıştır benim için. Modern dünya böyle olmalıdır bence.

Fotoğraf çekimine geçiyoruz. Uluç “müthiş” bir fikirle çıkageliyor. Büyükburç’u televizyondaki kendi görüntüsüsünün yanında çekmek. Büyükburç’un konuk olduğu Petek Dinçöz sabah programının kayıtlarını oynatıyoruz DVD’den. Büyükburç huşu içinde poz veriyor bize. Onu gençliğinde sahnede izleme fırsatı bulamadık ama biraz hayalgücüyle bunn nasıl bir deneyim olduğunu tasavvur etmemiz artık mümkün. Çekimler arasında birkaç soru daha sormayı düşünüyorum ama beni duymuyor bile Büyükburç. Bakıyorum, tüm dikkatini vermiş televizyondaki Erol Büyükburç’u izliyor. Sanki televizyondaki adamı ilk kez görmüş gibi inceliyor. En sevdiği programın karşısına geçmiş bir çocuk gibi o anda. Daha doğru bir benzetmeyle hayranı olduğu bir insanın hipnotik etkisi altındaki bir mürit gibi…

TERSNİNJA

 

Erol Büyükburç Kimdir?

Erol Büyükburç, 22 Mart 1936 tarihinde Adana’da doğdu.

Müzik hayatına 1961′de ‘‘Little Lucy’’ adlı bestesini plak yaparak başladı. Balkan Festivali’nde ‘‘En İyi Şarkıcı’’ ödülünü aldı. Uzun yıllar Efsaneler Orkestrası ile çalıştı. 1975′de Emel Büyükburç ile evlendi. İki yıl sonra Evren adını verdiği bir kızı oldu. İlk defa Türk Hafif Müziğine müzikal film çevirdi.

28 film, 20 fotoroman, 6 taş plak, 5 long play, 75 tane 45′lik, 9 kaset, 200′e yakın ödül, 1800 beste, sayısız gazino çalışması ve bir o kadar da turneye katıldı.

75 kadar 45′lik ve beş adet LP’si olan sanatçının çevirdiği filmlerden bazıları: Berduş, Kızılcıklar Oldu mu?, Yasemin, Kurban Olayım ve Oldu Olacak.

Türk Popu’nun Süpermeni: The Erol Büyükburç

Türk Pop Müziğinin efsane isimlerinden Erol Büyükburç 12 Mart 2015 günü aramızdan ayrıldı. Sanatı, renkli ve hareketli kişiliğiyle kültür ve sanat hayatında önemli bir yer edinen Erol Büyükburç, İstanbul Etiler’deki evinde ölü bulundu.

Efsane sanatçı Erol Büyükburç’un aramızdan ayrılmasının acısı içerisindeyiz. RÖPORTAJLIK Ekibi olarak Efsane Sanatçı Erol Büyükburç’un geçmişte verdiği 3 röportajı yayınlıyoruz.

Erol Büyükburç’un ailesine ve sevenlerine başsağlığı dileriz..

 

1950’li yıllarda başlaya bir müzik hayatı. Her daim genç ve yenilikçi. Anadolu müziğini batı müziği ile harmanlayan ve bunu layığı ile yapan ender sanatçılardan birisi. Asya’dan Avrupa’ya yayılmış bir ün ve bu ünün altında ezilmeyen, kendini sürekli geliştiren bir sanatçı. Şüphesiz ki bu isim Erol Büyükburç’tan başkası olamaz. Kendisi Türk Pop Müziğinin temellerini oluşturan, orijinal fikirleri ve marjinal kişiliğiyle Dünya insanın sevgisini kazanmış bir sanatçı.

Kendisini 2008 yılında Star Tv stüdyolarında tanımıştım. Menajeri sevgili Osman (Nuri Yazıcı) Ağabey sayesinde olmuştu tanışmam. Şans eseri aynı anda aynı yerde olduğumuzu duyunca Osman Ağabey’i aramıştım ve hemen yanımıza gel demişti. Odasına gittiğimde Osman Ağabey’le selamlaştık ardından Erol Bey bahsettiğim Muzaffer dediği an Erol Bey’le göz göze gelmiştik. O an kilitlenip kalmıştım neticesinde karşımda Türk Pop Müziğinin temel taşlarından birisi duruyordu. Yaptığı işlere, başarılarına, sesine ve sanatına hayran olduğum bu güzel insan karşımdaydı. Erol Bey yerinden kalktı yanıma geldi ve selamlaştık ve sarıldık birbirimize. O an sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Kendisi bu hissi çok güzel veriyor karşısına. Bütün komplekslerden sıyrılmış, egosu sıfıra inmiş bir dev vardı karşımda. Kendisinin bu rahat tavırları kuliste müthiş bir enerji yayıyordu. Herhalde kuliste o zaman bir yarım saat müzik hakkında konuştuk. Erol Bey müthiş bir heyecan ve sevgiyle projelerinden bahsediyordu. O an hayat enerjisinin ne olduğunu anladım şüphesiz ki Erol Büyükburç’un hayat enerjisi müzikti, yaptığı işti kısaca sanattı. Zaten böyle bir enerji olmasa yarım asırlık müzik kariyeri nasıl olabilirdi ki? İşini sevmesi ve saygı duyması elli küsur yıldır Erol Büyükburç’u insanların yüreklerinde taşımasına neden olmuştu. İşte böyle bir isimle röportaj yapmaktan dolayı kendimle de gurur duymuyor değilim.

M.K: İlk başta benimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İlk taş plak albüm kaydınızı ne zaman yaptınız? Bu kararı nasıl aldınız ve yanınızda kimler vardı ?

EB: İlk taş plağımı Odeon Plak’ta kendi kurmuş olduğum “Erol Büyükburç Vokal Grubu” ile doldurmuştum. Bu taş plaklarda ilk olarak İngilizce sözlü bestelerimi seslendirmiştim. Bu dört taş plağın bir tarafında dünyaca ünlü bir eseri öbür tarafında kendi İngilizce sözlü bestelerimi koymuştum. Bu eserleri 1958 de Odeon Plak Şirketi’nin Yeşilköy’deki tren istasyonuna yakın olan ses kayıt stüdyosunda doldurmuştuk. Her 15 dakikada bir geçen treni hesap ederek kayıtları tek mikrofonla bin bir zorlukla gerçekleştirmeye çalıştık. Bu taş plakları ilk olarak Ankara Radyosu yayınladı. Türk Pop Müziği’nin miladını oluşturan bu eserler ülkemizin yanı sıra  Avrupa, Asya ve Afrika’da da etki yarattı. En çok Little Lucy, Kiss Me, Lovers Wish tanındı. Bu olay etkili bir şöhretin başlangıcı oldu. Türk pop müziğinin oluşması için bir karar almıştım. Bu konuyu oluşturmak için kurduğum vokal grubu ve orkestramla sürekli çalışıyorduk. Bu arkadaşlarım İngilizce sözlü şarkılar konusunda bana tam destek verdiler. İspanyol gitar ve vokalde Cüret Işıközlü, kontrbas ve vokalde Nüceyim Fener, elektro  gitar ve vokalde Kadri Ünalan, bateride Aykan, piyanoda üstat Altan İlter, tenor saksafonda Mustafa Toroslu ve üstat Alaattin Dal vardı.

M.K: Müzik hayatınızın ilk zamanlarında yaptığınız 45’likler hep başka dillerde söylenmiş şarkılar. İlk Türkçe 45’liğiniz 65 yılında “Kayadan İndir Beni”  ve “Gel Kaçma” şarkılarına yapıyorsunuz. Bu 4 yıllık zamandan sonra gelen Türkçe kırkbeşlik nasıl bir ilgi uyandırdı?

EB: Şahsen her zaman plan üzere hareket ettim. Sıra ikinci aşamaya gelmişti. Türkçe özgün bestelerdi bunlar. Özetle söz, ezgi, orkestrasyon, vokal ve solist konularını içerir. Her şeyiyle bizden olan bir yapıta yönelmekti asıl amacım. Hiçbir ülkeden alıntı yapmadan bir tür icat etmekti. Planım, halk türkülerimizin klasik Türk musikisinin dışında yeni  dünya gençliğinin sevebileceği başka bir boyutun arayışıydı. Bu işin aromasını oluşturabilecek en ince ayrıntılara ulaşmak isteyişimin tahminleri üzerine kurulmuş bir yörüngeydi bu. Tahminlerimin iyi olması konusunda çevremdeki bilgili arkadaşlarıma araştırmalarımı sürdürüyordum. 1960’ların başlarındaydık. “Gel Kaçma” adlı bir bestemle ve yanında “Kapı Önünde Durdum” “Kayadan İndir Beni” gibi iki halk türküsü, iki İngilizce sözlü Meksika şarkısıyla ilk 45’lik plağımı doldurdum. Böylelikle risk faktörümü azaltmış oldum. Dış kaynaklı şarkıları benden dinlemeye alışmış gençliğe, halk türkülerini halka, ayrıca “Gel Kaçma” bestemi bu buketin içinde sunmayı da uygun gördüm. 45’lik plak serüvenim  bu şekilde başlamış oldu. Sonuç çok başarılı olmuştu.

M.K: Anadolu müziğini batı müziğiyle harmanlayarak söyleyen birkaç sanatçımızdan birisiniz. Günümüzde bunu uygulayan sanatçı neredeyse yok. O zamanlar sizin yaptığınız bu Anadolu ve Avrupa karışımı müzik nasıl karşılanıyordu?

EB: Türk popuna getirmek istediğim yeniliklerden biri de halk türkülerimizi aranje etmek isteyişim olmuştur. Bu aynı zamanda Anadolu rock’ın temelini oluşturmak gibi bir şeydi. İlk halk türküsü arajmanım “Çakır Eminem” , “Kara Tren”, “Kara Kaş Gözlerin Elmas” ve “Turnalar” olup, sonrasında 254 türküyü aranje ettim. Böylece Türk popunun gelişmesi ve genleşmesi için bu konuyu ilk ele alan bir sanatçı olarak Türk Popunun ilk öncü sanatçısı payesine ulaştım. Bu girişimim olağanüstü tanınmama ve Anadolu turnelerimin onlarca kere tekrarına neden olmuştur. Gittiğim Anadolu konserlerinde konser salonları olağanüstü dolup taşmıştır.

M.K: Türkiye’nin yurt dışında en çok konser vermiş sanatçılarından birisiniz. Gittiğiniz yerlerde sizi çok etkilemiş ve aynısını Türkiye’de ben de yapmalıyım dediğiniz bir şey oldu mu?

E.B: Pop müziğindeki en son aşamalarımdan biri de dış ülkelerdeki konserlerimdir. Balkanlardaki birinci, ikinci ve üçüncü Balkan Festivalleri’nin üçüne de milli orkestra ile milli solist olarak katıldım. Ülkemizin yenilikçi yüzünün tanıtımı açısından çok önemli girişimlerdi bunlar. London Palladium konserim İngiltere’de bu salonda konser veren ilk Türk olarak bana gurur veren bir olaydı. Hala bu rekorumu kimse kıramadı. Daha onlarca Hollanda, Almanya, Fransa gibi dış ülkelerde sayısını hatırlamadığım kadar konserler verdim. Bizim kuşağın bu hamleleri Türkiye’de gençliğin ve halkın uyanmasına neden olmuştur. Bütün dokunuşlarımızda gelişim ve değişim rüzgârları esmiştir. Avrupa’daki beğendiğim konuları ülkemin insanları hızlı bir şekilde aşmıştır. Mutluluğum sonsuzdur.

M.K: Müzikte etkin olduğunuz kadar sinemada da etkin oldunuz ve yanlış bilmiyorsam 28 tane de filminiz var. Sinemaya nasıl başladınız?

EB: Bir pop star için sinema önemli bir dönemeçti. Pop müziğinin üç önemli işlevini tamamlamıştım.

 

–  İngilizce sözlü besteler

– Türkçe sözlü özgün besteler

–  Halk türkülerinin aranje edilmesi

Şimdi iş bu konuları Anadolu insanına derinlemesine sevdirmeye ve benimsetmeye kalmıştı. Bu evrede sinemanın devreye girmesi gerekiyordu. Tam bu konuyu kafama takmışken, bir gün Fatih’teki Mukavemet Sokak’taki evimin kapısı çalındı. Kapıyı açtığımda aktör, rejisör Orhan Elmas ile karşılaştım. Bana tam da istediğim gibi bir film teklifi getirmişti. Oturduk, konuştuk ve anlaştık. Birkaç gün içinde film setine, Villa Zarif’e çağrıldım ve filme başladık.

Sonrası üst üste gelen film teklifleriydi.  Sayın Hulki Saner, Oğuz Gözen ve daha birçok kişi ve firmayla 28 film çevirdim. Her filmimde en az 10 şarkım ün kazandı. Şöhretim büyüdü ve konserlerim, gazino programların doldu taştı.

M.K: Oynadığınız filmlerde müzikler olmazsa olmazlardan. Filmlere müzikal bir hava katmayı siz mi istediniz, yoksa yönetmenin, yapımcının isteği mi oldu?

EB: Filmlerimin çoğu komedi müzikaldi. Rahmetli Hulki Saner filmlerimin müzikli olmasından yanaydı. Amerika’da Elvis, Avrupa’da e Life örneklerinde olduğu gibi. Birkaç Oğuz Gözen filmlerinde konular değişik tutulmuştur.Filmlerimin çoğunun müzikal olması sahne hayatıma büyük destek sağlamıştır. Çoğu şarkım bir klip gibi çekilmiştir. Sinema hayatımda bir pop star olarak başarısını sürdüren tek oyuncu oldum.

M.K: Yurt dışından konser teklifleri aldığınızı biliyoruz. Peki, yurt dışından film teklifleri aldınız mı?

EB: Yurt dışından konser teklifleri aldım. Ama o zamanki organizatörler dış ülkelerle film konusunda irtibatlı değillerdi. Eğer irtibatı olan organizatörler olsaydı, bu konuda da bir yol alışımız olurdu.

M.K: Türkiye’nin her yerinde konserler verip müziğinizi paylaştınız. Anadolu insanının yaptığınız müziğe olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?

EB: Anadolu insanı müziğe karşı muhafazakâr olmakla beraber yeniliklere de duyarlıdır. Yoksa benim bu yenilikçi kişiliğime, konserlerime karşı böylesine duyarlı olmazdı. Halk en büyük jüridir. Gelişimci, değişimci olarak atılan her adımı halk duyumsar.

M.K: Şu ana kadar kaç ödül aldınız? Sayısını biliyor musunuz?

EB: Öğünmek olarak kabul etmeyin lütfen ama büyük bir depoyu dolduran kutular dolusu ödülüm var. Bugüne kadar saymadım. Saysam da durum her gün değişiyor. Gelen yeni ödülleri salonuma koyuyorum. Her boşluk dolmuş durumda. Tahmin ederim ki ödüllerimin sayısı bini çoktan aşmıştır.

M.K: Nasrettin Hoca ile ilgili bir projeniz var. Biraz bahsedebilir misiniz ?

EB: Nasrettin Hoca konusu çocukluğumdan kalan bir duyarlılıktır. Çocukluğumda elime geçen bir çocuk dergisinde Orhan Veli Kanık’ın Hoca’nın fıkralarını şiirleştirdiği sevimli resimler vardı. O fıkraları ezberler, rahmetli annemin kabul günlerinde arkadaşlarına, dostlarına okur, o meclise neşe vermeye çalışırdım.

Gel zaman, git zaman yine rahmetli sanatçı tiyatrocu, kuklacı Nevzat Açıkgöz dostum için bir çalışma yaptım. Suteks oyuncak fabrikasında kukla tiyatrosu mensuplarını ve Nasrettin Hoca’nın çevresindeki kişilikleri oluşturan kuklalar yaptım. Bütün bu tiyatro kadrosu Gülhane Etkinlikleri’nde 5 yıl gösterime devam etti.

Menajerim Osman Nuri Yazıcı’nın Akşehir Belediye Başkanı sayın Abdülkadir Oğul Bey ile yaptığı anlaşma sonucunda Nasrettin Hoca’nın on fıkrasını şiirleştirdim ve besteledim. Bu çalışma CD olarak basıldı. Ayrıca sekiz fıkrası muhtelif dillerde bir  çok sanatçı arkadaşım tarafından okundu. Bu arkadaşlarla Hoca Konserleri’ni beraberce seslendireceğiz. Her şeyin hayırlısı…

M.K: Niksar’da bir sokağa isminizin verildiğini duydum. Bu nasıl gerçekleşti ve bu sokakla ilgili detay verebilir misiniz?

EB: Ben bir Niksar sevdalısı olarak, 50 yıldır Niksar’ın yanındayım. “Niksar’ın Fidanları” türküsünü yıllar önce aranje etmiştim. O zamandan beri Niksar’dan gördüğüm ilgi ve kişisel sevgim bizi bugünlere getirdi. Niksar’ımın Belediye Başkanı Sayın Duran Yadigar’ın aktif ve samimi kişiliği ve Niksar halkının temiz ve candan ilgisi benim Niksar’ın hep yanında olmama ve ölünceye kadar tanıtımına kendimi adamama neden oldu. Uzun süredir, yaklaşık 150 programda görsel medyada Niksar’ın tanıtımına değindim. Bütün bunlar Niksar halkının takdirine neden oldu ve Başkan ve Belediye mensuplarının onayıyla Niksar’da bir sokağa adımın verilmesi istendi. Bu beni çok derinden etkiledi. Türkiye’de bir ilki oluşturmak adına bu sokak çok özel hazırlanacak. Bir heykelim ve birçok eserimin sokağı süslemesi söz konusu. İşin organizasyonunda çok önemli katkıları bulunan menajerim Osman Nuri Yazıcı’ya candan teşekkür ederim.

M.K: Türkiye’nin en çok albüm yapmış sanatçılarından birisiniz. Üretkenliğinizi neye borçlusunuz?

EB: Bu eser çokluğu hiperaktif kişiliğimin üretkenliğidir. Bugüne kadar Türk Pop’unun zeminini güçlendirmek için yaptığım çalışmaların sonucudur;

Kişisel repertuarımı zenginleştirmek,  28 filmim için gerekli eserleri üretmek, Aydın Gün zamanında İstanbul Festivali’nde yeni Genar Tiyatrosunun 3 yıl peş peşe oynadığı 3 müzikal için gerekli 35 civarında müzikal şarkısının üretilmesi, ayrıca kukla tiyatrosuna gereken onlarca şarkı, Bemol Yayınlarının çıkardığı “Büyükburç Çocuk Şarkıları” kitabındaki 100’e yakın eserin kaset ve CD’leri, yazdığım 76 masalın onlarca şarkıları ve şimdi de hazırlamakta olduğum 15 yeni ekolün örnek şarkıları…

Bütün bunlar benim eser sayımı tetiklemiştir. Özetle, dünyaya gelme nedenimin hakkını vermek için çalışıyorum.

M.K: Kaç besteniz var?

EB: Bugün için MESAM’da 1000’i aşkın bestem var. Şu anda kaydını yaptıracağım 500’e yakın eserde hazır. MÜYOR ve MESAM’a kaydını yaptıracağım.

M.K: Okullardaki müzik eğitimini nasıl buluyorsunuz?

EB: Toplumca boş zamanlarımızda, arabada, evde müzik dinleme alışkanlığımız çok az. Hem monofonik hem polifonik türde eser dinlemek kişiyi olumlu yönde geliştirir. Evrensel yönden çok gelişmiş sonat, sonatin, prelüt, etüt, konçerto, senfoni gibi klasik eserleri dinlemek zekâyı açar. Soyut matematik baskısı yapar. Bilimsel açılıma neden olur. Bu konuyu bir kitap dolusu yazabilirim.

M.K: Günümüz müziğini nasıl buluyorsunuz?

EB: Müzik şirketleri bu işin pazarını koklayarak bir şeyler üretmekten yanadır. Bu arada radyolar tematikleşmeye başladı. Böylece her dinleyicinin zevkine uygun müzik dinleme alanı oluştu. Ülkesel ezgiler dinleyenler gelişme tırmanışları gösteren yapıtlara yavaş yavaş alışıyorlar. Olay, geniş bir müzikal alanda yol alıyor. Kimi insan ‘ben alaturka dinlerim, nostaljik takılırım’ diyor,  kimi insan türkü dinlemekten yana. Gençlerin çoğu güncel poptan yana. Kimileri rock müzik ve grupların peşinde. Kimileri Flamenko dinliyor. Kimi  ‘caz’ diyor, caz topluluklarını takip ediyor. Neo klasikçiler ve klasikçiler ayrı bir koloni.

Bu arada güncel popumuz fabrikasyonlaştı. Kısır döngüye girdi diyebiliriz. Şahsi çabalarım 15 yeni ekolün temellerini atmaktan yana. Derince bir yol alış bu. Büyük bir devrimin rayına oturtulması anlamına geliyor. Allahın izniyle bu işin oluşacağına inanıyorum.

M.K: Pekiyi, beğendiğiniz sanatçılar kimler?

EB: Bu konuda star belirleme işi müzik şirketlerinin elinde. Ancak zengin prodüksiyonlar birilerini bir yerlere getiriyor. Zekâsı, kurnazlığı olanlar bu konularda daha hızlı ve tutarlı yol alıyorlar.  Bugün Laydi Gaga yarın Rihanna… Bu işler artık görselleşti. Dans, kostüm, dekor, ışık reji işin kolektif özünü oluşturuyor. Her şey mekanikleşiyor. Bu boyut ne kadar sürecek, yeni boyutlar ne olabilir, bunları zaman gösterecek.

M.K: 2012 Koyutürk Tangoları isimli bir albüm çalışmanız oldu. 2013’te bizi bekleyen bir albüm veya bir single çalışmanız var mı?

EB: Tangolar Cumhuriyet tarihimizin önemli hamlelerindendir. Necip Celal Andel, Fehmi Ege, İbrahim Özgür, Necdet Koyutürk, Celal İnce tangomuzun öncü bestekârlarıdır. Secaattin Tanyerli gibi onlarca solist tangoyu ülkemize sevdirmiştir. Bundan 40 sene önce 10 tango besteledim. Engin Ege ve Erdener Koyutürk Orkestralarıyla üç yıl İstanbul Radyo ve TRT televizyonlarında onlarca tangoyu seslendirdim. Erdener Koyutürk ile bugüne kadar muhtelif CD’ler çıkardık. En son Necdet Koyutürk Tangoları’nın en önemli eserlerini içeren bir CD yaptık. Bu çalışmalarım gelişen tango kültürümüzü yaşatmak adınadır.

M.K: Sorularıma cevap verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Tekrar söylüyorum sizinle röportaj yapmak benim için bir gururdur. İçini olduğunuz daha nice güzel projeler olur ve bizlerde takip ederiz.

EB: Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

Muzaffer Karaaslan 

Kaynak: http://kirkbeslikdunyasi.blogspot.com.tr/2013/02/erol-buyukburc-ile-roportaj.html

 

Kafayı yemedim çılgınlıklarım bilinçli

Erol Büyükburç… O, Türk popunun kralı. Kıyafet devriminin kahramanı. Ama son yıllarda dikkat çekmeye çalışmakla itham ediliyor. Sahiden öyle mi? Büyükburç cephesinde manzara epey farklı

Vefasızlığın girdabına kapılmak! Bazen kapılıyoruz işte… Unutuyoruz insanları! Bize kattıklarını düşünmeden. Bu, en yakınımızdakiler de olabiliyor, bir dönemin şöhretlisi de… Böyle bir bayram günü karamsar girdik yazıya ama sebebim de var… Nasreddin Hoca olarak Taksim’de eşekle dolaşmasının akabinde Erol Büyükburç’la röportaj yapmaya niyetlendim. Çevremdeki insanların nabzını yoklamak için onunla ilgili cümleler kurunca, beklemediğim tepkiler geldi: “Yine çılgınlık yapıyor, takılma peşine,” veya “Onun devri bitti, vaktini boşa harcama,” gibi… Oysa Erol Büyükburç’tan bahsediyoruz. O değil mi Türk pop müziğinin kral unvanlı kurucusu, 60’lı 70’li yılların büyük starı? Giydiği renkli kıyafetlerle devrim yaratan… Saksı değil nihayetinde! Bir de vefa var serde. Ulaşması zor oldu Büyükburç’a. Levent’teki evinde bizi karşıladığında hiç de ilgi çekmeye çalışan eski şöhretli portresi çizmedi. Temkinliydi, hal hatır sohbeti sırasında çaktırmadan birkaç testten geçirdi. Rahmetli sinemacı Metin Erksan’ın ismi anahtar oldu. Yakın arkadaşım dediği Erksan’ı tanıdığımı anlayınca, daha samimi davranır oldu. Salonda, kütüphanesinin üzerinde yüzlerce ödül duruyor, bir köşede piyanosu ve gitarı… Aile fotoğraflarınıysa piyanonun üzerine koymuş. Çalışma masasının üzerinde yeni projelerinin taslakları var. Duvardaki panoda aldığı notlar… Belli ki bu adamın bir köşeye çekilme gibi bir niyeti yok. O da zaten son nefesime kadar çalışacağını söylüyor.

YENİ NESLE ULAŞMAYA ÇALIŞIYORUM
Yekten konuya giriyorum, “Ne yapsanız dikkat çekmeye çalışmakla itham ediliyorsunuz,” diyorum. Gülüyor. “Ben nasıl Erol Büyükburç oldum biliyor musun?” diyor: “Ezberleri bozarak. Şöhretin üç hali vardır. Sıcak, ılık ve soğuk. Bir önemli hadise yaparsınız, şöhretiniz soğukken ılık olur, ılıkken sıcak olur. Bu yaşına gelip hâlâ şöhretini sıcak tutan kaç sanatçı var?” Şöhret yönetimi konusundaki bu kısa dersten sonra, yeni nesillere ulaşma adına, ilginç çıkışlarıyla kendini hatırlattığını anlatıyor. “Yani o ilginç, çılgın çıkışlarınız bilinçli, öyle mi?” diye sorunca cevap geliyor: “Hepsi bilinçli. Yoksa ben kafayı yemedim herhalde.”

PROJELERİM ÇOK
Büyük projeleri var Büyükburç’un, “Ömrüm yeterse hepsini hayata geçirmek istiyorum,” dediği. Bu projelerin muhatabı da aslında gençler. Peki nedir derseniz bu projeler, ikisini söylüyor. İlki, türkülerle ilgili. Türkülerin yabancı dillerde söylenmesi için müzikal bir altyapı kurmak istiyor “Şimdilerde dünyadaki müzik sound’larını, ekollerini derinlemesine inceliyorum. Modern bir sound’un peşindeyim. Bu sound’un içinde hip-hop, R&B, rap gibi modern formlar var. Gayem dünyanın anlayacağı ve türkülerimizi sevebileceği bir zemin oluşturmak,” diyor. İkinci projeyse orkestralar için neo-klasikler bestelemek: “Dünyada tenorlar, sopranolar eskiden arya söylerdi, bugün neo-klasikler söylüyorlar. Ülkemizdeki tenor ve sopranolar hâlâ arya söylüyor. Çünkü bizim neo-klasiklerimiz yok. Böyle olunca, halkın bu müziği sevebileceği bir zemin oluşmuyor. Ne bu sanatçıların değeri biliniyor, ne de müzik sektörü birkaçı dışında onlara kıymet veriyor. Ben şu sıralar neo-klasikleri besteliyorum.”

BUGÜNKÜ TÜRK POPU ÇOK SIĞ
Yerinden kalkıp, bir CD bulup getiriyor. Bir neo-klasik bestesinin kayıtları, birlikte dinliyoruz. O, 77 yaşında ve hâlâ ruhu genç… Tebessüm ediyor besteyi beğendiğimi görünce. “Bak,” diyor, “Anla beni. Bugün Türk popu çok sığ. Yıllarca ticari kaygılarla, tuttuğu düşünülen tarzlarda şarkı yapıldı. Böyle olunca da müzisyenler kendilerini tekrar etmeye başladı. Bu tekrar da, halkı bezdiren benzer şarkıların ortaya çıkmasına neden oldu. Oysa öyle olmaz. Müziğin kodlarını, yani müzikal olarak gittiğiniz ana yolu değiştirmek gerek. Ama kimse buna yeltenmiyor. Sorumluluğum var. Türk popunu ben kurdum, bu sığlıktan kurtarmak da bana düşüyor.”

NASREDDİN HOCA’YA VEFA
Ya Nasreddin Hoca? Büyükburç’un dünyasında ayrı bir yeri varmış: “Orhan Veli’nin şiirsel olarak yazdığı Nasreddin Hoca fıkraları vardı, küçükken onları ezberlemiştim, annemin kabul günlerinde okurdum. Burada içime nakşoldu Nasreddin Hoca.” Yıllar sonra Nasreddin Hoca’nın bu fıkralarından yola çıkarak bir kukla gösterisi yapmak istemiş. Muppet Show gibi görkemli bir gösteri hem de. Kuklaları kendi yapmış, ama bu projeyi istediği gibi hayata geçirememiş. Yine de işin ucunu bırakmamış. Akşehir Belediye Başkanı durumdan haberdar olunca Nasreddin Hoca Şarkılarıalbümü ortaya çıkmış. İstiklal Caddesi’nde Nasreddin Hoca kılığında dolaşması da bu yüzdenmiş.

KENDİMİ YALNIZ HİSEDİYORUM
Erol Büyükburç 77 yıllık bir ömrün muhasebesini yaptı mı derseniz; işin açıkçası onun öyle dertleri yok. Kendiyle barışık. Acılarını kendi içinde yaşamış, yaşıyor. “Ama kendimi yalnız hissediyorum,” diyor. Bu, yalnızlık duygusunun yaşlılıkla ilgisi yok, donanımıyla ilgiliymiş. “İnsana genleriyle gelen mesajlar vardır. Bu mesajları içinizde hissettiğiniz, iyi okuduğunuz zaman, hayatta nasıl davranılması gerektiği konusunda bir arayış ortaya çıkıyor. O arayışta bir yalnızlık hissediyorsun. Sevgili ya da arkadaş ararken hep bu yalnızlığı hissettim. Metin Erksan’la neden iyi anlaşırdık biliyor musun? O da benim gibi yalnızdı. Zaten yaratıcı bütün sanatçılar bu yalnızlığı yaşamıştır.” “Çığır açan sanatçıların durumunu özetlediniz,” diyorum. “Anlaştık seninle genç,” deyip elimi sıkıyor. “Ama anlamayanlar çok oldu hayatta beni,” diye de ekliyor, hayatı boyunca yenilikçi yaklaşımları karşısında zaman zaman nasıl örselendiğini anlatıyor. Röportajın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Final cümlesi istiyorum: “Hayatta cesur olmak gerek. İşim hayal, vizyonerlik. Doğru düşünülmüş, doğru hayal edilmiş bir konu mutlaka kendi zeminini buluyor. Sanatın belli bir şerbeti var. Hayat o şerbeti sana içirmişse, çılgınlık yaparsınız. Hangi sanatçı çılgın değil ki!” Ayrılırken sarılıyoruz. “İyi ki varsınız,” diyorum. Tebessüm ediyor, “Görüşürüz genç, beni takip et,” diyor. Takibe devam Kral!

ERKEKLER RENGARENK GİYİNİYORSA BUNDA BENİM PAYIM VAR
“Şarkı söylemek, beste ve aranjman yapmanın yanı sıra işimin bir de görsel yönü var. Eskiden erkekler smokin ya da frank giyerdi sahnede. Erkek adam renkli giymez diye bir algı vardı. Kıyafette renk devrimi yaptım. Hayatın içinde cesur olmanız gerek. Ben kıyafet devrimi yaptığım zaman modacı falan yoktu. Çılgınca ortaya çıktım. Galatasaray’da terzi Sabahattin Bey vardı. Ona modeller ve kumaşlar götürdüm. Modelleri görünce ‘Bunları mı giyeceksiniz?’ diye sordu. ‘Evet,’ dedim. ‘Ne derler size?’ dedi. ‘Deli,’ derler dedim. Zorlanarak dikti. Sonra ben o elbiseleri giydim. Aradan bir yıl geçti, tekrar gittim kıyafet diktirmek için. Beni görünce ‘Siz ne yaptınız evladım?’ dedi; ‘Herkes bu elbiselerden istiyor!’ Şimdi bakın sokağa, erkekler rengarenk giyiniyor. Cesaret ve delilik iyidir genç!”

YARIM KALAN BİR SÜPERMEN HİKAYESİ
Yerli Elvis, Nasreddin Hoca, arada bir de Süpermen macerası var, bilenler bilir. “Sahi, afişi olup da filmi bulunmayan o Süpermenfilmine ne oldu?” diyorum. Anlatıyor: “Filmi çekecektik, olmadı. Afişi yapıldı, hatta birkaç sahnesi çekildi, ama nihayete ermedi proje. İyi bir film olabilirdi, bir kara mizah örneği olacaktı.” 

Olkan Özyurt 10.08.2013

SABAH

 

 

Türk Popu’nun Süpermeni: THE EROL BÜYÜKBURÇ

25 yıl önce eşi ve kızıyla birlikte oynaması planlanan Süpermen Gangsterlere Karşı filminde Superman olacaktı. O yarım asırı aşkın bir süredir kostümleriyle, başardıklarıyla, en önemlisi de ölümsüz olduğunu düşündüren imajıyla Türk Popu’nun da Süpermen’i. Üstelik bu kez rol yapmıyor, kendini oynuyor. Hayatlar kurtarmıyor belki, ama onları değiştiriyor, renklendiriyor. Ve der ki: Mustafa Topaloğlunu Uzaylı yapan da o, Fecri Ebcioğluna yol gösterip Türkçe sözlü yabancı şarkıları hayatımıza sokan da, Türk popunun mimarı da. Popüler tarihimizin kült ikonu Erol Büyükburçun bugünlerdeki en büyük hedefi ise bir adet Erol Büyükburç Jr. imal etmek. Yani muhtaç olduğu kudret damarlarında hala mevcut.

Beş yaşında bir çocuk. Dadısı onu yıkamış, kurulamış, sonra her zamanki gibi kocaman yastığının üstüne oturtmuş. Burası çocuğun cenneti. Yastığın hemen önünde bir gramofon, onun yanında da çocuğun müzik sevdalısı babasının türlü çeşit plakları var. Küçük çocuk, yaşından beklenmeyecek ustalıkla kullanıyor gramofonu. Plakları koyuyor, p gramofonu kuruyor… Bu sıradışı durumu daha da ilginçleştiren gramofonun hunisinden dışarı süzülerek, hapsedildikleri taş plaklardan firar eden melodiler. Bir veledin büyük bir adam gibi huşu içinde klasik müzik dinlediği nerede görülmüş!

Halep’te Cenup Hattı Başveznedarı olarak görev yapan Sufi Bey’in oğlu böyle enterasandı işte. Büyüdüğünde de bu enteresanlığını muhafaza etti üstelik. Sanat yaşamında hep ilklere, yeniliklere imza attı. Ardından uzunca bir süre unutulduğu bir dönem geldi, yalnızca ailevi “özelleriyle” gündeme geldi. Ama sonra modern ve kirlenmiş zamanlarda – onun enteresanlığından rant sağlanabileceğini keşfedenler sağolsun – yeniden hatırlandı. Reklamlarda, filmlerde, tv şovlarında boy gösterdi, rating ve imaj umutlarını ona bağlayanları hiç mi hiç mahçup etmedi. Kafasını bozdular, şöyle dedi.

Karşınızda saksı yok sizin, Erol Büyükburç’um ben.”

Bugün yetmiş yılı devirmiş bir çınar o. Ama her adımında hala dikkat çekmeyi beceriyor. Bazen bilinçli (bknz. Petek Dinçöz’ün program ekibince icat edilmiş tüp bebek meselesi) bazen de bilinçsiz (bknz. Küpe meselesi. Canlı yayında sunucu kızımızın küpesi şarkısını icra etmekte olan Büyükburç’un mikrofununa takılır. Büyükburç farkında olmadığından mı, yoksa şarkısını kesmeye gerek görmediğinden bilinmez, hanım kızımızın suratı göğsüne yapışık şekilde şarkısını tamamlar. )

Kartal’daki evinin salonunda duran koşu bandı ve bisiklet Büyükburç’un kendine nasıl baktığı konusunda önemli ipuçları. Yetmiş yaşında ama Uluç’tan da, benden de dinç görünüyor. Üstelik tüp bebekle ilgili kontroller sırasında kendisinden sperm alındığını söylediğinde Süpermen’liği bir kez daha tasdik ediliyor. Karizma derseniz: National Geographic’in kaşif/fotorafçılarına benzemek adına saç/sakal fora dolaşan Uluç’un ulaşmaya çalıştığı karizmaya, Büyükburç bir iki defa gidip gelmiş görüntüsü çiziyor. Hem de sanırım, perukla.

Buraya kadar mevzu bahis ettiklerimiz onun imajıyla, dış görüntüsüyle, şov yönüyle ilgili şeyler. Ama bunların yanı sıra daha az bilinen bir Erol Büyükburç var: üretken ve sanatçı Büyükburç. Zamanında kendi giysilerini tasarlayan Büyükburç bugün pek çok kulvarda koşuyor: Büyükburç the besteci, Büyükburç the yorumcu, Büyükburç the ressam (dört sene resim eğitim almış), Büyükburç the kuklacı, Büyükburç the yazar…

Erol Büyükburç hala müzikler üretiyor. Elinin altında “hadi” dediniz mi albüm olacak bir sürü çalışma var. Yunus Emre yorumları, İstanbul semt güzellemeleri, Türkü-pop denemeleri gibi, Türk popuna eklemlendirmek istediği 15 ekol.

Bize yaptığı resimleri gösteriyor Büyükburç. Kuklalarının yalnızca fotoğrafını görüyoruz ama resimlerinden (en azından gördüklerimden) daha usta işi oldukları hemen belli oluyor. Önümüzdeki sehpada kalınca bir kitap dosyası var. İçinde Büyükburç’a ait binlerce vecizeler, özdeyiş, atasözü var.

Sizinki farklı, sıradışı bir sanat yaşamı. Sırrınız neydi?

Öngörüleriniz ve sezgilerinizle yolunuzu çizmek çok önemli. Bütün dünyadaki kurguları, her türlü melaneti ve iyiliği o şekilde daha iyi sezebiliyorsunuz. Ben bütün işlerimi bu öngörü sistemi üstüne inşa ettim. Bu yüzden hep başım derde girdi. Arkadaşlarımın statükocu, durağan duruşlarının faylarını yerinden oynatan adam olmuşumdur hep. “Mecbur muyuz bu kadar Amerikan, İtalyan, Fransız şarkıları söylemeye? Kendimiz bizden bir şeyler yapamaz mıyız?” diye sorduğumda Şerif Yüzbaşıoğlu’na bana, ‘Onlardan iyi mi yapacaksın,’ diye karşılık vermişti. Hemen İngilizce sözlü şarkılar yaptım. Türk Pop Müziği’ni yaratan açılımların ilkiydi bu. Üç yerli elementi bir arada kullanmıştım: ezgi, yorumcu, orkestra. Sıra ikinci açılıma, yani dördüncü elementi de eklemeye gelmişti: Türkçe söz. Bunları hepsini önce gözümün önünde canlandırıyordum. Bilinçsiz, el yordamıyla bir gidişin ürünü değildiler.”

Spritüel mi yoksa bilimsel bir süreç miydi bu?

Spritüel ama sonra bilimsele dönüştürüyordum. Düşünceleri elle tutulur hale getirmek onları yapıt halinde ortaya koymak anlamına geliyordu çünkü. Tasarımları trans halinde bir duruşla gerçekleştiriyordum ama.

Sıradışı kostümlerinizle bir devrim yaratmıştınız…

Yaşadığım dönemde siyah bir zemin vardı. Ben o siyah zeminde çok sıkıldım. Buna bir tepki olarak bütün renkleri kullanmayı ve özgürce kullanmayı öne çıkartmak istedim. Ve şaşırtıcı eylemime başladım. Arkadaşlarımın uyarısı olmuştur, “Erolcum bu kadar değişik, absürd şeylere girme, aklı başında sınırlarda kalmaya çalış.” Hiçbirine kulak asmadım. Aklıma esen her şeyi yaptım. Yirmi tane elbise yapıp İstanbul’dan önce Anadolu turnelerinde deniyordum, seyircinin reaksiyonuna göre hangi elbisenin tutacağını, ne zaman, nasıl, ne kadar kullanılacağını belirliyordum. Hiç unutmam uzaylı bir elbise yapmıştım. Fethiye’de bir konserde deneyeyim dedim. Halk dona kaldı, ağızlarını açmış garip garip bakıyorlardı ne oluyor diye. Böyle olduğunda mesela geri çekiyordum kostümü. Kullanmayacağım demek değildi bu tabi. Daha uygun bir zamanda ve ortamda giyilmek üzere diye not alıyordum. Giyilen kostümlerin toplumun ruhsal kabullenişini kazanmış, onayını almış olması gerekiyordu.

Her sezona en aşağı otuz kırk tane elbise yapıyordum. Aldığım parayı oraya veriyordum. Sırf insanların çeşitlilik anlayışını geliştirmek, sahneleri daha renklendirmek için yapıyordum bunu. Yalnızca sesleri değil, renkleri ve çizimleri de çoğaltarak polifonik anlayışı zenginleştirmek istiyordum. Çok da etkili oldu bu. Birçok modacının etkilendiğini düşünüyorum. Bunlar da modern Türkiye’nin adımları sayılırlar.

Sizin kendinize örnek aldığınız birileri var mıydı?

Yurtdışındaki sanatçıların ne giydiğini, yabancı moda dergilerini takip ediyordum ama “özde ulusal, biçimde evrensel” sloganıyla hareket ederek kendi özgün sentezimi yaratıyordum ben. Çok derinlikli çalıştım. İmaj maker’lar uğraşıp bir şeyler yapıyorlar ama benim durumunda olay bir insanın kendi özgün kimliğinin her yönden dışavurumuydu. Vücut dilimi, mimiklerimi, sahne konuşmalarımın hepsini tasarlardım. Başlı başına bir ortaya çıkış, başlı başına fenomendi benimki. Abartılı geliyordu bazılarına belki ama ne olursa olsun bir değişimin düğmesine basmıştım.

Anlattıklarınız bir başka ismi çağrıştırdı bana: Zeki Müren. Onun da sizin gibi devrimci bir misyonu vardı değil mi? Akıl almaz kostümleri vardı onun da…

Bu konuda onunla birlikte atbaşı gidişimiz olmuştur. Kendimce ölçmüşümdür, Zeki beyin olağanüstü bir zekası vardı. Bursa’da yetişmesi, İstanbul’daki akademik eğitimi onda daha farklı bir refleks geliştirmişti. Ama dünyanın genel geçer sınırına değil de, daha çok içbükey, Türkiye’nin bizzatihi kendisine yönelik bir duruştu onunki. Benim kıyafetlerimde ise daha evrensele açılma teyamülü ve dürtüsü vardı. Müziğimizden de anlaşılıyor zaten. O klasik Türk müziği icra ediyordu, bense birçok dilde şarkılar söylüyordum. Ve dünya bugün neredeyse orada olmak isteyen bir Türk birey olarak hareket ediyordum.

Ama onun kostümleri sizinkine göre daha feminen çizgiler içeriyordu sanırım. Maskulen imajınız yüzünden sizin böyle bir özgürlüğünüz yoktu. Yanılıyor muyum?

Tabi, tabi. Ama benim de bazı giysilerim feminen çizgiler içerdiğini gördüm. Bazı arkadaşlardan bu konuda uyarı da aldım. Senin erkeksi çizgilerini ihlal ediyor, sana göre değil, fazla frapan şeklinde. O uyarıları dikkate aldım tabi. Almasaydım belki hanımlar tarafından bu kadar sevilmeyebilirdim.

Zeki Müren’in o feminen duruşunun o zaman da farkındaydınız değil mi?

A, tabi gramı gramına. Kendisiyle dostluğum vardı beni sever, benim olduğum yerlere severek gelirdi. Benim evrensel tavrımdan bazı alıntılar yapmak için gözlem yaptığını biliyorum. Çünkü onda olmayan bir şeydi bu. Ben de ondan yararlandım aynı şekilde. Zeki bey de elbiselerini kendi tasarlardı. Çok zengin bir ruhu vardı. Belki şiirleri aman aman şiirler değildir ama şiirler dokunuşlar içerir, bir şiiriyet vardır. Prozidi, diksiyon harikaydı. Belki biraz abartık söylerdi ama o abartısında bir hoşluk vardı, kendine mal etmişti.

Büyükburç perdesiz olan cümbüşe gitar sapı taktırarak bu klasik çalgıyı nasıl perdeli hale getirdiğini anlatırken bir noktayı “şöyle şöyledir,” diye açıklıyor, kibarlığından da sonuna “malum aliniz” diye eklemeyi ihmal etmiyor. (Oysa elbette böyle bir malumatım yok benim.) Ama bu iki kelime ağzından dökülür dökülmez gülmeye başlıyor. “Fevkaladenin fevkinde, der gibi ben de,” diyor. “Son zamanlarda böyle şeyler söyleyince gırgır geçiyormuşuz gibi oluyor,” diye ekliyor. Bülent Sultan’ı ve ona has Osmanlı edasını anıp birlikte gülüyoruz. Arkasından kaldığı yerden devam ediyor ama ilk cümlesi gayet bilinçli bir şekilde, “Beyefendi muvafakat ettiler,” oluyor. Yine basıyoruz kahkahayı. “Böyle anlatmaya devam edeyim istersen”, diyor, “bir diferans olur.” Ve diferans’ı espri niyetine kullanmıyor.

Devrim yapma konusunda kendi üstüne kimseyi tanımıyor Büyükburç. Oturmuş hesaplamış, tam 27 devrim yapmış bugüne kadar. Yapılmayı bekleyen bir çok devrim projesi de hali hazırda kafasında hazır. Bunları sıralı olarak yazdığı bir kağıt veriyor bana. Bakıyorum devrimlerin sayısı 27 değil, 32 orada. E, bir yerden sonra devrimler devrimleri doğuruyor demek ki…

27 devrim, 15 ekol, 3000 kadın… Yaptıklarınızı rakamlarla ifade etme gibi bir titzliğiniz var. Nereden kaynaklanıyor bu?

Kendimi şevklendirmek açısından bunun üstünde önemle duruyorum. Çünkü hepsinin üstünde yoğun düşünceler sarf ettiğim için es geçilmelerini istemiyorum. Sadece bir şeyler yapılmış değil, kaç şey yapılmış, gerekçeleri nelerdir, bilinmeli. Bu vurgular önemli. Yaptığınızı sayısal olarak belirlemediğinizde yaptıklarınız güme gidiyor. Bakın bana bir ara popstar diyorlardı. Hayır, efendim, ben popstar değilim, ben Türk Popu’nun mimarıyım. Kralmış, imparatormuş, süpermiş, megaymış, insanlar bu laflarla birbini aldatmasın. Süper demek için hangi vasıflara haiz olunması gerektiğini bana sorsunlar. İki estetik ameliyat geçirerek, üç tane de şarkıyı doğru söylediğinde süper olmaz insan yani. Başkalarının bestelerini söyleyerek megastar olunmaz. Onun için bir sürü özelliğe sahip olmak gerekir. Birçok şeyi bir arada yapabilmeli. Mesela Kayahan kendince güzel söz beste yapıyor, ama sahne performansı, görüntü ayrı bir olaydır.

Türk Popu’nun mimarıyım diyorsunuz ama buna kızacak, kırılacak, kendisine haksızlık yaptığınızı düşünecek isimler olmayacak mıdır?

1951-52 galiba, Fecri Ebcioğlu bana geldi. Yeni yeni şarkı söylemeye başladığım dönem. Ben bir takım ön hazırlıklar içindeydim. Nat King Cole’un Fascination’ına ve Johnny Mathis’in Starbright’ına Türkçe sözler yazmıştım. Gitarımı aldım onları Fecri’ye çaldım. Fecri bir köşede oturup sessizce dinledi beni, sonra “Tamam, ben yolumu buldum. Bunu yapacağım,” dedi. Ben de döndüm, “Fecri ben bunu yapmak istemiyorum, bu senin branşın olsun. Ben sözü, ezgisi, yorumcusu ve orkestrasyonu bize ait olan şarkılar yapmak istiyorum,” dedim. O bu konuda başarılı olunca, Sezen Cumhur Önal da bu işe girdi. Türkçe sözlü yabancı şarkılar Türk Popu’nu insanımıza alıştıran olumlu bir yörüngedir. Ama onun da ilk mucidi benimdir. Bu hadisenin böyle gerçekleştiğine sizi şerefim üzerine temin ederim. Aynıyla vaki.

Büyükburç’un popüler tarihin akışına yön veren kritik dokunuşlarının bununla sınırlı olmadığını öğreniyoruz. Özay Gönlüm’ün ünlü üçlü sazı Yaren’in de fikir babası olduğunu söylüyor Büyükburç. Recep Kaymak’ın eşinin doğum gününde mutfak masasına çizmiş Yaren’in planını. Kendisi de çift saplı gitar peşindeymiş o zamanlar, o arayışın ilham verdiği bir proje olmuş Yaren. Asıl bomba arkadan geliyor ama.

Gülhane Etkinlikleri sırasında Mustafa Topaloğlu, Erol Abi’sinin yanına yaklaşıp sorar:(buradan sonrasını okumayın, bırakın Mustafa Topaloğlu kareleri bir film şeridi gibi geçsin gözünüzün önünden ve alıştığımız üslubuyla dile gelsin!) “Ya, Erol Abi şöhret biraz zor taşınıyor, bunu ayakta tutmak için ne yapmamız lazım?” Büyükburç tüm bilgeliğiyle , yanıt verir: “Uzaylıyım de, çık!” Hikayenin gerisini biliyorsunuz.

Onun gibi yüz elli tanesini daha yaptım yani. Türk Popu’nun mimarıyım dememin bir nedeni var. Bazı şeyleri de söylemek zorunda bırakıldım. Aslında tevazu çizgisini daima yaşatmak üzerine eğitim almış, tevazu insana daha çok yakışır düşüncesinde bir insandım ama hal böyle olunca hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır deyip saldırıya geçtim. Ama ben tevazu göstermiş olmasaydım, Türk Popu’nun mimarı olduğum gerçeği güme gidecekti. Bunları söylemediğiniz taktirde hakkaten sizi yiyorlar. David Carradine’ın Sessiz Flüt filmi geliyor aklıma. Oradaki mağara sınavında olduğu gibi: Hepimiz birer maymunuz ve birbirimizi kuşatırız. Güçlü olanın sözünü dinleriz. Ama daha az güçlü olanlar onu alaşağı etmek, onun sırtına binmek için uğraşır. Hikaye bu.” (Yine bir kahkaha patlatıyor.Hatırlayıp araya kattığı bu anekdot onu çok memnun etti sanırım.)

Sinemayla haşır neşir olduğunu anlamak için böyle bir ipucu vermesine gerek yoktu aslında. Evin içinde iki ayrı yerde DVD tomarları çarpmıştı zaten gözüme. Bir ara sordum sinemayla aranız nasıl diye. Çok severmiş. Günde en az iki üç film seyrederim, diyor. Filmlere baktım, içlerinde Hong Kong aksiyon sinemasından örnekler ve önümüzdeki günlerde vizyona girecek bazı yeni filmler vardı. İnşallah, ispiyoncu durumuna düşmüyorum ama gazetecilik misyonumu yerine getirmek için söylüyorum: evet, filmler korsandı. Bir de genel kültür adına malumatfuruşluk yapayım. Büyükburç 20’den fazla filmde boy göstermiş bugüne kadar. Hele kendisinin Süpermen olduğu bir afiş var ki tadından yenmez. Rahmetli eşi Emel Büyükburç ve kızı Emel ile 25 yıl önce oynadığı bu filin adı ise Süpermen Gangsterlere Karşı.

Sanatçı olarak notunuzu tahmin edebiliyoruz, ama baba olarak kendinize not verseniz… (Büyükburç bütün kızlarına aynı yakınlığı göstermediği konusunda eleştirilmiştir hep. Rahmetli Ajlan’la dargın oldukları, evlilik dışı bir kızına da gereken alakayı göstermediği bizim de magazinden okuyup öğrendiğimiz şeylerdi. Ajlan’ın kardeşi Jeyan’ın Uluç’un ilkokul arkadaşı olduğu ortaya çıkıyor bu arada. Uluç, Büyükburç’tan Jeyan’ın numarasını alıp röportaj çıkışında telefon ediyor. Uluç, “Babandan aldım telefonunu,” deyince, Jeyan, “Aa, benim telefonun var mıymış onda,” diyor.)

Dünyaya gelmiş en iyi babayım aslında. Ama benim ölçütlerim var. Babaya gereken yakınlığı, saygıyı, ahlakı gösterişteki kusurları affetmeyen bir babayım. Misyon sahibi insanları diğer insanlarla aynı kefeye koymamanız lazım. Misyon taşımak ağır bir yüktür, bu kişileri normal baba değerlerini kıstas alarak yargılayamazsınız. Misyonun ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Şimdi bir Beethooven’ı, bir Mozart’ı babalık konusunda, yaşayışı konusunda yargılayamazsınız. Yaratıcı insanın yaratırken gözü hiçbir şey görmez. O derin bir boyuttadır. Ben sıradan adam değilim ve sıradan adam kriterleriyle değerlendirilmeyi kabul etmiyorum. Onun için beni yargılayanlar yanılırlar. Ben yine de elimden geldiğince insansı iklimimi hep yaşatan bir insanımdır. Ama genelde sanatçıları hep suçlamak, aşağılamak isterler. Çünkü onun normal insanları aşan yanlarını yok etmek, onu alt etmek istiyorlardır.

Bir ara 3 bin kadınla birlikte olduğunuzu söylemiştiniz, rakam arttım mı o günden bu yana?

(Gülüyor.) Yok, artmadı.

Evlilikte sadakati savunuyorsunuz o zaman. Peki evlilik konusunda Esquire okurlarına önerileriniz olacak mı?

Bence evlilik yaşı erkek için 35 ile 40 arasıdır. Erkek oraya kadar tecrübe edinmelidir diye düşünüyorum erkek.

Bu durum kadınların evlenmesini zorlaştırmaz mı? O yaşa kadar “tecrübe” kazanan erkeklerin evlenmek için bakireliği şart koşması görülmedik bir şey değil çünkü.

Kadın evleneceğim dedikten sonra koca bulur. Erkeklerin o hareketini de son derece yanlış buluyorum. Mazide yaşananlar tamamen kişinin kendisine aittir. Hem eskileri düşünüp niye kendime eziyet edeyim ben? Bana karşı sorumlulukları evlilikten sonra başlar kadının. Eski defterler kapanmıştır benim için. Modern dünya böyle olmalıdır bence.

Fotoğraf çekimine geçiyoruz. Uluç “müthiş” bir fikirle çıkageliyor. Büyükburç’u televizyondaki kendi görüntüsüsünün yanında çekmek. Büyükburç’un konuk olduğu Petek Dinçöz sabah programının kayıtlarını oynatıyoruz DVD’den. Büyükburç huşu içinde poz veriyor bize. Onu gençliğinde sahnede izleme fırsatı bulamadık ama biraz hayalgücüyle bunn nasıl bir deneyim olduğunu tasavvur etmemiz artık mümkün. Çekimler arasında birkaç soru daha sormayı düşünüyorum ama beni duymuyor bile Büyükburç. Bakıyorum, tüm dikkatini vermiş televizyondaki Erol Büyükburç’u izliyor. Sanki televizyondaki adamı ilk kez görmüş gibi inceliyor. En sevdiği programın karşısına geçmiş bir çocuk gibi o anda. Daha doğru bir benzetmeyle hayranı olduğu bir insanın hipnotik etkisi altındaki bir mürit gibi…

TERSNİNJA

 

Erol Büyükburç Kimdir?

Erol Büyükburç, 22 Mart 1936 tarihinde Adana’da doğdu.

Müzik hayatına 1961′de ‘‘Little Lucy’’ adlı bestesini plak yaparak başladı. Balkan Festivali’nde ‘‘En İyi Şarkıcı’’ ödülünü aldı. Uzun yıllar Efsaneler Orkestrası ile çalıştı. 1975′de Emel Büyükburç ile evlendi. İki yıl sonra Evren adını verdiği bir kızı oldu. İlk defa Türk Hafif Müziğine müzikal film çevirdi.

28 film, 20 fotoroman, 6 taş plak, 5 long play, 75 tane 45′lik, 9 kaset, 200′e yakın ödül, 1800 beste, sayısız gazino çalışması ve bir o kadar da turneye katıldı.

75 kadar 45′lik ve beş adet LP’si olan sanatçının çevirdiği filmlerden bazıları: Berduş, Kızılcıklar Oldu mu?, Yasemin, Kurban Olayım ve Oldu Olacak.

Yaşar Kemal’in ‘Röportaj Üstüne’ Yazısı

Bir insanın kendi işi üzerine konuşması epey zor. Yaşamım boyunca röportaj benim ana işlerimden birisi oldu. Koşullar bana yardım etseydi röportaj yazarlığımı bugüne kadar sürdürürdüm. Koşulların bana yardım etmemesi, benim işimi sürdürememem çok acı oldu. Gazeteciliğimiz olağan yaşamını sürdürseydi, şimdiye kadar benim bir sürü röportaj kitabım olurdu. İşimi çok seviyordum ama 12 sürdürebildim. O da zor bela. Çok ağır koşullar altında. Benim röportaj yaptığım sıralarda bizim gazeteciliğimizde röportajcılık pek öyle anlaşılmış değildi ama bugünkünden çok iyiydi. Ortada daha Hürriyetler, Günaydınlar,  gazete olmayan parti gazeteleri henüz fink atmıyorlardı. Makas gazeteciliği pek öyle azıtmamıştı. Patronlar öyle pek gazeteyi gazete yapan adlara düşman değildiler ve öyle tepeden bakmıyorlardı onlara. Bu karşın benim röportaj yazarlığım inanılmaz ağır koşullar altında geçti. On iki yılda, o çok ağır koşullar altında yaptığım röportajlar karşılığında ne kazandığımı söylesem şaşılır. Gerçekten, şu anda o rakamı ben size vermeye utanırım. Ama ben gene de, az kazanmama karşın, işimi sürdürmeye seve seve razıydım. 1963 yılında gazetemin sahiplerinden birisiyle birlikte birçok arkadaşımla işimle oldum. O gün bugün de bir Allahın kulu kalkıp da, “Yahu sen bir zamanlar iyice röportajlar yapardın, benim gazetemde de yapar mısın?” diye sormadı.

“Makasçı gazetecilik”

Makasçı gazetecilik röportaja gerek duymuyordu, bütün sorun buydu.

Röportaj gazeteciliğin başlıca, ana kollarından biridir. Hele sinemadan, televizyondan, radyodan sonra önemi gittikçe artıyor. Şu andaki Batı gazeteciliği bir tür röportaj gazeteciliğine dönüştü. Haber bir soyutlama, geniş bir çerçevedir. Haber bir yaşam değildir, belki de yaşamın geniş bir gölgesidir. Gazetecilikte haber, radyodan, televizyondan önce de okuyucuyu doyurmuyordu. Ancak röportaj çıkıncadır ki, okuyucu yaşamla, yaşamın, olayların özüyle karşı karşıya gelebildi. Haber gerçeğin kaba yansıması, röportajsa yaşamın özüne, gerçeğin özüne doğru bir iniştir.

Örneğin bir Vietnam savaşını ne haberlerden, ne de bilimsel araştırmalardan öğrenebildim, daha da ileri gidersem, televizyon filmlerinden de öğrenemedim, ancak Vietnam savaşı üstüne birkaç röportaj okuyuncadır ki bu korkunç savaşın dehşetine varabildim.

“Röportaj bal gibi edebiyattır”

Röportaj bir edebiyat sayılabilir mi? Bu soruyla çok karşılaştım. Röportaj bir edebiyat dalı sayılmak ne, röportaj bal gibi edebiyattır. Onu haberden ayıran nitelik onun edebiyat gücüdür. Haber bir yaratma değildir, bir taşımadır. Aslında röportaj, taşına anlamına geliyor ya yanlış, o taşıma olan haberdir, hem de en gerçek anlamıyla. Röportaj bir yaratmadır. Gerçeğe, gerçeğin, yaşamın özüne yaratılmadan varılamaz. Yaratmadan hiç kimse hiçbir şekilde gerçeği yakalayamaz, yakalasa da karşısındakine anlatamaz. Haber gerçek değil mi, bence haber gerçeğin simgesidir. Haberin arkasında neler var, neler dönüyor, ne yaşamlar, ne dramlar, sevinçler var, haber bunu bize veremez. Röportaj haberin varamadığı yere varandır, nasıl, yaratarak, gerçeği değiştirerek değil, yaratarak.

Dünyadan çok röportajcı geldi geçti, çoğu röportajını haberin ilerisine götüremedi ve bize anlatmaya çalıştığı gerçeği söylemedi. Kendisi de, anlatmaya çalıştığı gerçek de güme gitti. Dünya gazeteciliği röportaja haber kadar önem vermiş olsaydı dünyamızın yüzü, yüzyılımızın yüzü şimdiye kadar bambaşka olurdu. Dünyamızı röportaj başka, daha mutlu, daha umutlu bir yere götürebilirdi. İnsanlığın kirlerini biraz daha dökmesi, yanlışlarını biraz daha düzeltmesi demektir. Yanlışlıklarımızın, ahmaklıklarımızın çoğu kendimizi ve dünyamızın gerçeklerini bilmememizden dolayıdır. Dünyayı, insanı ne kadar çok öğrenirsek, ne kadar çabuk gerçek yaşama varırsak o kadar çabuk mutluluğa kavuşuruz. Haber, bize dünyayı çok az vermekte. Gerçeğin kabuğuna bile varamıyoruz haberle. Dünyanın yaşamı uzun süredir haberin kalıplaşması yüzünden çok gizli kalıyor. Üstelik, çağımızın birçok haberi de gerçekleri gizleme ödevi görüyor ki, bu, dünyamızın mutsuzluğu oluyor. Röportaja kişi ister istemez damgasını vurmak zorunda, haberse bireyin işi olmaktan çoktan çıktı. Haberden bir takım çıkar toplulukları sorumlu, röportajdansa ister istemez bir kişi sorumlu oluyor. Röportaj ajanslarını katmıyorum buna. Onlar nitelik değiştirmiş bir çeşit haber ajanslarıdırlar gene.

“Bizde birçok ünlü yazar röportaj yaptı, ha yapmışlar ha yapmamışlar”

Dünyadaki en iyi röportaj yazarları da büyük romancıdırlar. Bunların arasında Hemingway, Ehrenburg, Şolohof, Simonov, Kessler var. Salt gazetecilikten gelen usta, büyük bir röportaj yazarı daha tanıyoruz, o da Malaparte’dir. Şu saydığım adlar da gösteriyor ki röportaj bir yaratmadır. Bu yaratmada da gene önde gelenler büyük yaratıcılardır. İyi röportaj orta adamın işi değildir. Bu arada çağımızın en büyük düşünürü Sartre’nin röportajlarını da sayabiliriz. Nazım Hikmet’in unutulmaz Küba röportajları erişilmez bir güzelliktir.

Bizde birçok ünlü yazar röportaj yaptı, şimdi hiçbirisi aklımda değil, ha yapmışlar ha yapmamışlar. Ama Sait Faikin, Orhan Kemalin, Aziz Nesinin röportajlarını kim unutabilir?

Röportaj bir edebiyat türüdür, onun için bize insan yaşamını, gerçeğini en güzel veren bir daldır.

Bizde röportaj gelişemezdi. Bizim politikamız uzun yıllar gerçeğe varmak değil, gerçeği örtmek oldu. Ben doğudaki mağaralarda yaşayan insanları yazdığım zaman [Mağara İnsanları”, 5 Ocak 1954,Cumhuriyet] kıyametler koptu. Az daha gazeteden kovduruyordu beni o çağın hükümeti. Bereket versin Nadir Nadiyle Cevat Fehmi dayattılar. Örneğin Cumhuriyetin başında Nadir Nadi gibi, Cevat Fehmi gibi anlayışlı, özgürlük yanlısı kişiler olmasaydı ben Cumhuriyette değil on iki yıl, on iki dakika kalamazdım. Onlar Cumhuriyetin başından uzaklaştırılınca bana da hemen o anda yol göründü.

“Gazetelerimiz örtülü faşizmin birer çığırtkanı”

Türkiye uzun yıllardır demokrasi uydurması, perdesi altında bal gibi faşizmi yaşıyor. Demokrasi demokrasi diye kendimizi aldatıyoruz. Çoğunlukla gazetelerimiz bu örtülü faşizmin birer çığırtkanı. Gelen ağam, giden paşam gazeteleri bunlar. Bunlar yurdun, insanın gerçeğine varmak için kişilikli kimseleri bulacaklar, yetiştirecekler de insan ve yurt gerçeğine varacaklar, öyle mi? Faşizmin yoğunlaşması Türkiyede röportajın ölümüyle sonuçlanmıştır. Bu bir orantı sorunudur.

Türkiye’de bugünkü faşizm çözülürse basınımızda da değişiklikler olacaktır. Şu günlerde tirajları tepe aşağı giden gazetelerimiz bir çıkar yol arayacaklardır. Onları kurtaracak, onları halkın, okuyucunun gözünde sevimli kılacak, gerçek insan yaşamını, olayların, haberlerin ardındaki gerçeği verecek olan tek yol röportajdır.

Güçlü bir şiirimiz, hikayemiz, romanımız var. Buna karşın röportajlarımız sıfırda denecek kadar cılız. Neden? Bu gerçeğe aykırı değil mi? Çünkü röportaj gazetelerin tutumların yüzde yüz bağlıdır. Gazeteler isterse röportaj dalı çabuk gelişir. Röportaj dali birkaç yıl içinde kendi Sait Faikini, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Dağlarcasını, daha ileri gidersek Nazım Hikmetini yaratabilir. Yeter ki gazeteler tutumlarını değiştirmek, gerçek gazeteciliğe yönelmek zorunluluğu duysunlar. Daha da gereklisi Türkiyede demokrasi gerçekleşsin.

“Röportajlarımı nasıl yaptım?”

Başka bir sorunuza karşılık vermeliyim. Ben röportajlarımı nasıl yaptım? Hemen söylemeliyim ki, herhangi bir röportajıma herhangi bir romanım kadar çalıştım. Çoğunlukla dizi röportajlar yaptım. İkinci yaptığım röportaj kaçakçılardır [Kaçakçılar Arasında 25 Gün”, 22 Ağustos – 2Eylül 1951,Cumhuriyet]. Güney sınırlarımızdaki kaçakçılığı konu almıştım. Gittim, üç aydan bir fazla süre kaçakçılar arasında bir kaçakçı gibi yaşadım. Onların korkularına, acılarına, sevinçlerine, varlıklarına, yokluklarına katıldım. Bunca yıl geçti, 1951 yılında tanıdığım birçok kaçakçıyla yakın dostluğum sürer gider. Benim kaçakçı değil de gazeteci olduğumu öğrendikten sonra bile benimle ilişkilerini kesmediler. Şimdi bir geceyi anımsıyorum, kilometrelerce bir kayalık yolu aşarak, sırtımda ağzına kadar doldurulmuş bir çuvalla canım çıkarak, korkarak, ödüm koparak, kaçakçılarla sırtımızdaki çuvalları taş yığınlarına saklayışımızı… anımsıyorum. Bunca yıl nasıl unutmamışım. Bunun önemli bir sebebi olacak. Hiçbir röportajımda bir tek not almadım. Ne bir sözcük, ne bir çizgi. Hiçbir zaman yanımda kalemim olmaz ki.. Adres yazmak için bile. Son iki röportajımı banda aldım. Niye acaba? Çok düşündüm, belki makineyi kullanmak hoşuma gitti.Ama bir kere olsun, yazmak için teybi açıp da dinlemedim. Dinlemek gerekliğini duymadım. “Denizler Kurdu” röportajım [11 Eylül – 20 Ekim 1972, Cumhuriyet], uzun yıllar yaşadığımdı zaten. Laf olsun diye teybe aldım. Biri de son röportajım “Çocuklar İnsandır”. Onu da teybe aldım ama bakmadım bile. Yakında çıkacak.  [Yaşar Kemal’in bu röportajı 1975 yılında Cumhuriyet gazetesinde Ara Güler’in fotoğrafları ve Turhan Selçuk’un çizimleriyle yayınlandı.]

“Notlar, gerçeğe varmak için tuzaktır”

Bu davranışımın sebebi ne? Çok bilinçli olduğumu sanmıyorum burada. İnsan ancak gerçeğe, o gerçeği, o insanı, insanları yaşayarak varır. Bence not almak, çizgi çizmek, saptamak hava. Bana öyle geliyor ki notlar çizgiler, sözler, gerçeğe varmak için tuzaktır. İnsan onlara güvenip yaşamayı unutur. Yaşamayı önemsemez. Yazıcı olduğunu, salt onların yaşama yazıcı olarak katıldığını unutamaz. Unutmazsa da işte o zaman hapı yutar. Yaratması engellenir, kısıtlanır. Ne kadar röportaj yapmışşam, onu sunan kadar yaşadım diyebilirim. Konumu, insanlarımı gereğince yaşayamamışsam röportajlarım da olmadı. Uydurma oldu. Ya da ben öyle sandım. Nasıl roman yazmışsam, hangi biçimle, hangi davranışla, öyle röportaj yaptım.

Türkiye’de demokrasiyle birlikte röportajcılık da gelişecektir. Gazeteler ne kadar diretirlerse diretsinler, ayakta kalmak, okuyucuya insanca varmak için, televizyon, radyo, sinema furyasında, röportaj başvurmak zorunda kalacaklardır. Dünya gazeteciliğinin bugünlerde girdiği çaresiz yola bizimkiler de gereceklerdir. (GT)

* Milliyet Sanat dergisinin röportaj soruşturmasına yanıtlar, Ağustos 1975

Kaynak: HABER VESAİRE

Yaşar Kemal’in ‘Röportaj Üstüne’ Yazısı

Bir insanın kendi işi üzerine konuşması epey zor. Yaşamım boyunca röportaj benim ana işlerimden birisi oldu. Koşullar bana yardım etseydi röportaj yazarlığımı bugüne kadar sürdürürdüm. Koşulların bana yardım etmemesi, benim işimi sürdürememem çok acı oldu. Gazeteciliğimiz olağan yaşamını sürdürseydi, şimdiye kadar benim bir sürü röportaj kitabım olurdu. İşimi çok seviyordum ama 12 sürdürebildim. O da zor bela. Çok ağır koşullar altında. Benim röportaj yaptığım sıralarda bizim gazeteciliğimizde röportajcılık pek öyle anlaşılmış değildi ama bugünkünden çok iyiydi. Ortada daha Hürriyetler, Günaydınlar,  gazete olmayan parti gazeteleri henüz fink atmıyorlardı. Makas gazeteciliği pek öyle azıtmamıştı. Patronlar öyle pek gazeteyi gazete yapan adlara düşman değildiler ve öyle tepeden bakmıyorlardı onlara. Bu karşın benim röportaj yazarlığım inanılmaz ağır koşullar altında geçti. On iki yılda, o çok ağır koşullar altında yaptığım röportajlar karşılığında ne kazandığımı söylesem şaşılır. Gerçekten, şu anda o rakamı ben size vermeye utanırım. Ama ben gene de, az kazanmama karşın, işimi sürdürmeye seve seve razıydım. 1963 yılında gazetemin sahiplerinden birisiyle birlikte birçok arkadaşımla işimle oldum. O gün bugün de bir Allahın kulu kalkıp da, “Yahu sen bir zamanlar iyice röportajlar yapardın, benim gazetemde de yapar mısın?” diye sormadı.

“Makasçı gazetecilik”

Makasçı gazetecilik röportaja gerek duymuyordu, bütün sorun buydu.

Röportaj gazeteciliğin başlıca, ana kollarından biridir. Hele sinemadan, televizyondan, radyodan sonra önemi gittikçe artıyor. Şu andaki Batı gazeteciliği bir tür röportaj gazeteciliğine dönüştü. Haber bir soyutlama, geniş bir çerçevedir. Haber bir yaşam değildir, belki de yaşamın geniş bir gölgesidir. Gazetecilikte haber, radyodan, televizyondan önce de okuyucuyu doyurmuyordu. Ancak röportaj çıkıncadır ki, okuyucu yaşamla, yaşamın, olayların özüyle karşı karşıya gelebildi. Haber gerçeğin kaba yansıması, röportajsa yaşamın özüne, gerçeğin özüne doğru bir iniştir.

Örneğin bir Vietnam savaşını ne haberlerden, ne de bilimsel araştırmalardan öğrenebildim, daha da ileri gidersem, televizyon filmlerinden de öğrenemedim, ancak Vietnam savaşı üstüne birkaç röportaj okuyuncadır ki bu korkunç savaşın dehşetine varabildim.

“Röportaj bal gibi edebiyattır”

Röportaj bir edebiyat sayılabilir mi? Bu soruyla çok karşılaştım. Röportaj bir edebiyat dalı sayılmak ne, röportaj bal gibi edebiyattır. Onu haberden ayıran nitelik onun edebiyat gücüdür. Haber bir yaratma değildir, bir taşımadır. Aslında röportaj, taşına anlamına geliyor ya yanlış, o taşıma olan haberdir, hem de en gerçek anlamıyla. Röportaj bir yaratmadır. Gerçeğe, gerçeğin, yaşamın özüne yaratılmadan varılamaz. Yaratmadan hiç kimse hiçbir şekilde gerçeği yakalayamaz, yakalasa da karşısındakine anlatamaz. Haber gerçek değil mi, bence haber gerçeğin simgesidir. Haberin arkasında neler var, neler dönüyor, ne yaşamlar, ne dramlar, sevinçler var, haber bunu bize veremez. Röportaj haberin varamadığı yere varandır, nasıl, yaratarak, gerçeği değiştirerek değil, yaratarak.

Dünyadan çok röportajcı geldi geçti, çoğu röportajını haberin ilerisine götüremedi ve bize anlatmaya çalıştığı gerçeği söylemedi. Kendisi de, anlatmaya çalıştığı gerçek de güme gitti. Dünya gazeteciliği röportaja haber kadar önem vermiş olsaydı dünyamızın yüzü, yüzyılımızın yüzü şimdiye kadar bambaşka olurdu. Dünyamızı röportaj başka, daha mutlu, daha umutlu bir yere götürebilirdi. İnsanlığın kirlerini biraz daha dökmesi, yanlışlarını biraz daha düzeltmesi demektir. Yanlışlıklarımızın, ahmaklıklarımızın çoğu kendimizi ve dünyamızın gerçeklerini bilmememizden dolayıdır. Dünyayı, insanı ne kadar çok öğrenirsek, ne kadar çabuk gerçek yaşama varırsak o kadar çabuk mutluluğa kavuşuruz. Haber, bize dünyayı çok az vermekte. Gerçeğin kabuğuna bile varamıyoruz haberle. Dünyanın yaşamı uzun süredir haberin kalıplaşması yüzünden çok gizli kalıyor. Üstelik, çağımızın birçok haberi de gerçekleri gizleme ödevi görüyor ki, bu, dünyamızın mutsuzluğu oluyor. Röportaja kişi ister istemez damgasını vurmak zorunda, haberse bireyin işi olmaktan çoktan çıktı. Haberden bir takım çıkar toplulukları sorumlu, röportajdansa ister istemez bir kişi sorumlu oluyor. Röportaj ajanslarını katmıyorum buna. Onlar nitelik değiştirmiş bir çeşit haber ajanslarıdırlar gene.

“Bizde birçok ünlü yazar röportaj yaptı, ha yapmışlar ha yapmamışlar”

Dünyadaki en iyi röportaj yazarları da büyük romancıdırlar. Bunların arasında Hemingway, Ehrenburg, Şolohof, Simonov, Kessler var. Salt gazetecilikten gelen usta, büyük bir röportaj yazarı daha tanıyoruz, o da Malaparte’dir. Şu saydığım adlar da gösteriyor ki röportaj bir yaratmadır. Bu yaratmada da gene önde gelenler büyük yaratıcılardır. İyi röportaj orta adamın işi değildir. Bu arada çağımızın en büyük düşünürü Sartre’nin röportajlarını da sayabiliriz. Nazım Hikmet’in unutulmaz Küba röportajları erişilmez bir güzelliktir.

Bizde birçok ünlü yazar röportaj yaptı, şimdi hiçbirisi aklımda değil, ha yapmışlar ha yapmamışlar. Ama Sait Faikin, Orhan Kemalin, Aziz Nesinin röportajlarını kim unutabilir?

Röportaj bir edebiyat türüdür, onun için bize insan yaşamını, gerçeğini en güzel veren bir daldır.

Bizde röportaj gelişemezdi. Bizim politikamız uzun yıllar gerçeğe varmak değil, gerçeği örtmek oldu. Ben doğudaki mağaralarda yaşayan insanları yazdığım zaman [Mağara İnsanları”, 5 Ocak 1954,Cumhuriyet] kıyametler koptu. Az daha gazeteden kovduruyordu beni o çağın hükümeti. Bereket versin Nadir Nadiyle Cevat Fehmi dayattılar. Örneğin Cumhuriyetin başında Nadir Nadi gibi, Cevat Fehmi gibi anlayışlı, özgürlük yanlısı kişiler olmasaydı ben Cumhuriyette değil on iki yıl, on iki dakika kalamazdım. Onlar Cumhuriyetin başından uzaklaştırılınca bana da hemen o anda yol göründü.

“Gazetelerimiz örtülü faşizmin birer çığırtkanı”

Türkiye uzun yıllardır demokrasi uydurması, perdesi altında bal gibi faşizmi yaşıyor. Demokrasi demokrasi diye kendimizi aldatıyoruz. Çoğunlukla gazetelerimiz bu örtülü faşizmin birer çığırtkanı. Gelen ağam, giden paşam gazeteleri bunlar. Bunlar yurdun, insanın gerçeğine varmak için kişilikli kimseleri bulacaklar, yetiştirecekler de insan ve yurt gerçeğine varacaklar, öyle mi? Faşizmin yoğunlaşması Türkiyede röportajın ölümüyle sonuçlanmıştır. Bu bir orantı sorunudur.

Türkiye’de bugünkü faşizm çözülürse basınımızda da değişiklikler olacaktır. Şu günlerde tirajları tepe aşağı giden gazetelerimiz bir çıkar yol arayacaklardır. Onları kurtaracak, onları halkın, okuyucunun gözünde sevimli kılacak, gerçek insan yaşamını, olayların, haberlerin ardındaki gerçeği verecek olan tek yol röportajdır.

Güçlü bir şiirimiz, hikayemiz, romanımız var. Buna karşın röportajlarımız sıfırda denecek kadar cılız. Neden? Bu gerçeğe aykırı değil mi? Çünkü röportaj gazetelerin tutumların yüzde yüz bağlıdır. Gazeteler isterse röportaj dalı çabuk gelişir. Röportaj dali birkaç yıl içinde kendi Sait Faikini, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Dağlarcasını, daha ileri gidersek Nazım Hikmetini yaratabilir. Yeter ki gazeteler tutumlarını değiştirmek, gerçek gazeteciliğe yönelmek zorunluluğu duysunlar. Daha da gereklisi Türkiyede demokrasi gerçekleşsin.

“Röportajlarımı nasıl yaptım?”

Başka bir sorunuza karşılık vermeliyim. Ben röportajlarımı nasıl yaptım? Hemen söylemeliyim ki, herhangi bir röportajıma herhangi bir romanım kadar çalıştım. Çoğunlukla dizi röportajlar yaptım. İkinci yaptığım röportaj kaçakçılardır [Kaçakçılar Arasında 25 Gün”, 22 Ağustos – 2Eylül 1951,Cumhuriyet]. Güney sınırlarımızdaki kaçakçılığı konu almıştım. Gittim, üç aydan bir fazla süre kaçakçılar arasında bir kaçakçı gibi yaşadım. Onların korkularına, acılarına, sevinçlerine, varlıklarına, yokluklarına katıldım. Bunca yıl geçti, 1951 yılında tanıdığım birçok kaçakçıyla yakın dostluğum sürer gider. Benim kaçakçı değil de gazeteci olduğumu öğrendikten sonra bile benimle ilişkilerini kesmediler. Şimdi bir geceyi anımsıyorum, kilometrelerce bir kayalık yolu aşarak, sırtımda ağzına kadar doldurulmuş bir çuvalla canım çıkarak, korkarak, ödüm koparak, kaçakçılarla sırtımızdaki çuvalları taş yığınlarına saklayışımızı… anımsıyorum. Bunca yıl nasıl unutmamışım. Bunun önemli bir sebebi olacak. Hiçbir röportajımda bir tek not almadım. Ne bir sözcük, ne bir çizgi. Hiçbir zaman yanımda kalemim olmaz ki.. Adres yazmak için bile. Son iki röportajımı banda aldım. Niye acaba? Çok düşündüm, belki makineyi kullanmak hoşuma gitti.Ama bir kere olsun, yazmak için teybi açıp da dinlemedim. Dinlemek gerekliğini duymadım. “Denizler Kurdu” röportajım [11 Eylül – 20 Ekim 1972, Cumhuriyet], uzun yıllar yaşadığımdı zaten. Laf olsun diye teybe aldım. Biri de son röportajım “Çocuklar İnsandır”. Onu da teybe aldım ama bakmadım bile. Yakında çıkacak.  [Yaşar Kemal’in bu röportajı 1975 yılında Cumhuriyet gazetesinde Ara Güler’in fotoğrafları ve Turhan Selçuk’un çizimleriyle yayınlandı.]

“Notlar, gerçeğe varmak için tuzaktır”

Bu davranışımın sebebi ne? Çok bilinçli olduğumu sanmıyorum burada. İnsan ancak gerçeğe, o gerçeği, o insanı, insanları yaşayarak varır. Bence not almak, çizgi çizmek, saptamak hava. Bana öyle geliyor ki notlar çizgiler, sözler, gerçeğe varmak için tuzaktır. İnsan onlara güvenip yaşamayı unutur. Yaşamayı önemsemez. Yazıcı olduğunu, salt onların yaşama yazıcı olarak katıldığını unutamaz. Unutmazsa da işte o zaman hapı yutar. Yaratması engellenir, kısıtlanır. Ne kadar röportaj yapmışşam, onu sunan kadar yaşadım diyebilirim. Konumu, insanlarımı gereğince yaşayamamışsam röportajlarım da olmadı. Uydurma oldu. Ya da ben öyle sandım. Nasıl roman yazmışsam, hangi biçimle, hangi davranışla, öyle röportaj yaptım.

Türkiye’de demokrasiyle birlikte röportajcılık da gelişecektir. Gazeteler ne kadar diretirlerse diretsinler, ayakta kalmak, okuyucuya insanca varmak için, televizyon, radyo, sinema furyasında, röportaj başvurmak zorunda kalacaklardır. Dünya gazeteciliğinin bugünlerde girdiği çaresiz yola bizimkiler de gereceklerdir. (GT)

* Milliyet Sanat dergisinin röportaj soruşturmasına yanıtlar, Ağustos 1975

Kaynak: HABER VESAİRE

Canan Ergüder İle Çok Özel Röportaj

0
1)Röportajımıza ilk olarak biraz sizi tanıyarak başlayalım…Canan Ergüder kimdir?
Her zaman safllığı ve samimiyeti ön planda tutmaya özen gösteren, çocuk ruhunu ayakta tutmaya çalışan bir kişi.
2)Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?
Bu serüven benim için dansla başladı. 14 yaşımda vücudumu baleye uygun görmeyip ilgi alanımı tiyatroya kaydırmam gerektiğini anladım.Tabi bu, bu kadar kesin çizgiler içinde olmadı. Baleyi bıraktıktan sonra okulumda başka öğrencilerin tiyatrosunu izlemiştim ve ‘ben neden bunu yapmıyorum’ diye sormuştum kendime. Sonraki sene bir müzikalin mülakatlarına katıldım ve oyuna girdim. Sonrası benim için bitmek bilmeyen bir aşk.
3)Hayal ve hedeflerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Sanırım benim hayal ve hedeflerim hep iş odaklı oldu. Dediğim gibi oyunculuk benim için bitmek tükenmek bilmeyen bir aşk. Ne kadar yorucu olsa da ancak yaptığımda kendimi tamamıyla işlevsel ve bir amaç uğruna yaşar hissediyorum. Şimdiki zamanın hayal ve hedefleri ise  daha geniş spektrumlu ve ruhani yönüme hitap ediyor. Sağlığıma dikkat edip önce kendime bakmak, kendimi sevmek, sonra en yakınımdakilerle saygı çerçevesi içinde sevgimi paylaşmak; işimi kullanıp insanlar arası bir çeşit köprü olmak.
4)Canan şu anda bulunduğu yerden memnun mu?
Evet memnunum. Kendimi ve bedenimi dinlemekle meşguldum uzun süre. Sigarayı bıraktım. Şartlar ne kadar zor olursa olsun insan kendi nefsine yenilmediğini görünce motive oluyor.
5)Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?
Şu an çok çalıştığım için evimde olmayı, evimde yapmam gereken şeylere odaklanmayı seviyorum. Genele vurursak at binmeyi, spor yapmayı, kitap okumayı, yemek yapmayı seviyorum.
6)Kanal D ekranlarında yayınlanan Güllerin Savaşı’nda ‘Gülfem’ karakterine hayat veriyorsunuz… Bu role sizi evet dedirten şey ne oldu?
Gülfem bol boyutlu, bol katmanlı, rengarenk ve kompleks bir karakter. Bence her oyuncunun oynamak için can atacağı bir rol. Onu oynamaktan sıkılmayacağım için kabul ettim.
7)Güllerin Savaşı’nda nasıl bir set ortamı var? 
İyi kaynaşmış bir setiz biz. Sadece oyuncularıyla değil bütün birimleriyle güzel kaynaşan, paslaşan bir ekibiz.
8)Özellikle sosyal medyada geniş bir fan kitlesine sahip Güllerin Savaşı.. Canlandırdığınız ‘Gülfem’ karakteri için nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Genelde Gülfem’e ayrı, bana ayrı mesajlar geliyor. Gülfem’i destekleyen de var, izlemesi ilginç bulan da, ondan nefret eden de. Oyunculuğum adına atılmış yorumlar ise son derece onore edici. Şikayetim yok. Son derece muthiş yorumlar görüyorum. Buradan izleyicilerimize teşekkür ediyorum.
9)Oyuncu olmasaydınız ‘şu meslek sahibi olurdum’ dediğiniz bir meslek var mı?
 Aşçı ya da gastronomi ile ilgili bir meslek olabilirmiş.
10)Dizi hariç, yakın bır zamanda başka bir proje var mı?
Dizinin dışında zaten Haluk Bilginer ve Ayça Bingöl ile beraber oynadığım Nehir oyunu var. Oyunumuz şu an 2. Sezonunda ve sanırım 180. oyunumuza doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Gelecek seneye bir tiyatro projem var ama henüz hakkında konuşmak istemiyorum çünkü hiçbir şey netleşmedi.
11)Hayat felsefeniz nedir?
Yaşamak herşeye rağmen çok güzel. Kendimiz için hayatı zorlaştırdığımız anlar bol. Çoğu deneyimde tereddütlerimiz ve beynimizdeki binbir sesli koro yapabileceklerimizin önünü kesiyor. Sanırım genelde böyle durumlar için sorduğum bir soru var: ‘kaybedecek neyim var?’ Genelde cevap ise ‘hiçbir şey’ oluyor. O zaman daha cesaretli oluyorum hayata karşı.
12)Hayatınızda sizi en iyi tanıyan kişi veya kişilerin olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabi ki. Kendimi çok saklayabilen bir insan değilimdir en azından hayatıma soktuğum insanlardan. Gözümden okunur ne düşündüğüm. Çok çok iyi tanıma ise çekirdek aileme, eski dostlarıma ve hayatımı paylaştığım insana özgü bir durum.
13)Bugüne kadar -canlandırdığınız film karakterleri de dahil- hayat verdiğiniz karakterlerde sizi zorlayan oldu mu hiç?
 Ben genelde beni zorlayabilecek rolleri tercih ediyorum. Beynimin çeşitli bölgelerini çalıştırmasını istiyorum kabul ettiğim karakterlerin. İnsan olarak ben bir işten çıktıktan sonra ‘bana ne kattı?’ sorusunu cevaplayabilmek isterim prensip olarak.
14)Hayalinizde nasıl bir karakteri canlandırmak istiyorsunuz?
Hayalimde kurduğum belli başlı bir karakter yok. Sadece kağıt üstünde gördüğümde yüreğimin bir hoplaması gerek. Sadece mantıklı ve pratik sebeplerden kabul ettiğim, özellikle uzun soluklu işlerde, mutsuz olabiliyorum. Bu yüzden yüreğimin de evet demiş olması lazım.
15)Hayatta hepimizin korktuğu şeyler vardır mutlaka.. Peki sizin korkularınız neler?
Sağlığımın kötü anlamda bozulmasi, yakınlarıma zarar gelmesi, acı çekerek ölmek korkularım arasında.
16)Oyunculuğunu beğendiğiniz günümüz oyuncularından kimler var?
Zerrin Tekindor, Ayça Bingöl, Erdal Beşikçioğlu, Haluk Bilginer, Fikret Kuşkan, Ebru Özkan, Tomris İncer, Okan Yalabık ve daha nicesi..
17) Aynı projede rol almayı hayal ettiğiniz bir isim var mı?
Tekrar Erdal Beşikçioğlu ve Fikret Kuşkan’la çalışmayı çok isterim.
18)Benim için çok keyifli bir röportaj oldu, umarım sizin için de öyle olmuştur… Sizi seven hayranlarınıza buradan ne iletmek istersiniz?
Ben de çok teşekkür ederim röportaj için. Hayranlarıma: sosyal medyada veya bana kişisel olarak gelip beni bir şekilde kalplerinde yüksek bir yere yerleştiren ve bunu göstermekten hiç çekinmeyen gönlü geniş güzel insanlara, beni izlemeye devam ettikleri için çok teşekkür ederim. Yaptığım işler siz izliyorsunuz diye var. Bunun için müteşekkirim. Bir şekilde birbirlerimizin hayatına dokunabilmişsek ne mutlu bana. Daha fazla projelerde tekrar tekrar karşılaşmak dileğiyle…
08.03.2015