Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 71

Yılmaz Özdil’den Aydınlık Gazetesi’ne Önemli Açıklamalar

0

21 senedir belediyeleri, 13 yıldır ülkeyi yönetiyorlar. TÜSİAD’a karşılar ama bir sanayici yetiştiremediler. En akıllısı kanepe yapıyor hâlâ… Döndüler yine arazi kapatalım, apartman dikelim. Bu dayatmayla dikine sınıflar oluştu. Bunlar doğru okunamadığı için CHP ve MHP değil Perinçek, Bağdat Caddesi’nden oy alıyor’

Yılmaz Özdil’le Taksim’deki Kırmızı Kedi Yayınevi’nde buluştuk. Ergenekon tertibindeki tutuklu yıllara atıfla, tebessümle söylenen ‘geçmiş olsun’un ve kısa bir cezaevi sohbetinin ardından Özdil’in “Bunca senedir ilk defa Aydınlık’la söyleşi yapıyorum”vurgusuyla başladık konuşmaya…

– Böyle gelmiş böyle gitmesin diye yazılan, gün gün yolsuzluk takvimi, başlandı mı bitmeden bırakılmayan, Türkiye siyasi tarihine çok değerli bir armağan “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda”… 17-25 Aralıkta başlayan ve herkesin gözü önünde yaşanan süreci sizden okuyunca daha net anlıyoruz. İsterseniz kitabınızla başlayalım. Kitabın halktaki karşılığı ne oldu?

Birincisi, halktaki karşılığı tiraj ise satışı çok yüksek. Bunun yanı sıra köşemde mail adresi olduğu için kitabı okuyup dönen okurlardan aldığım tepki beklentimizin üstünde… Dolayısıyla memnunuz. Ben bu kitabı doğrusunu istersen, bu günleri yaşamayan ve bu günleri merak eden yeni nesiller için yazdım. Çünkü biz bugün Demokrat Parti zamanında ne oldu diye merak etsek okuyabileceğimiz referans kitap yok. Çünkü ya mağdurlar ya da mağdur edilmişler tarafından yazılmış kitaplar var. Aynı şekilde 12 Eylül’e dair referans kitap bulma konusunda da sıkıntı var, hep taraflı… Bu kitabın içeriği tamamen gazete arşivlerine dayandığı için yarın bir gün AKP’li ya da başka bir partiye gönül vermiş bir ailenin çocuğu merak ettiği zaman “Ne olmuştu” diye gazete arşivlerinde karşılığı olan referans bir kitap olsun istedim. Okurlardan gelen tepkiler de bunun doğru anlaşıldığını gösteriyor.

AKP KARŞITI HERKESE CEMAATÇİ DİYEMEYİZ

– Dikkatimi çeken, “Beraber yürüttüler” demenize ve kitabın girişinde Abdülkadir Selvi’nin Cemaate yönelik yazısına gönderme yaparak; “2004’ten önce kaç valiniz, milletvekiliniz, bakanınız, üniversiteniz vardı? Ticaret hacminiz neydi? Bugün ne oldu?” vurgusuna rağmen kitapta Cemaatin AKP ile yolsuzluklardaki ortaklığı yok?

“Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda” kitabım var. Bundan önceki 12 yılı anlatan. Geçen 12 yıl Gezi Parkı’nda biter. Gezi eylemlerinden itibaren de bu kitap var. Dolayısıyla birbirinin devamıdır. Dikkat edersen Ergenekon, Balyoz davaları var bu kitapta… Hatta imam nikâhı kıymış iki gruptan neticede sıranın AKP’ye geldiğini anlatır örnekleri var. Bana “17-25 Aralık sürecini yürüten polise, savcıya neden ‘cemaatçi’ demedin?” diye soruyorsan… Cemaatçi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Aydınlık öyle diyor. Mesela yolsuzluk operasyonunu yürüten polisler aynı zamanda Ergenekon, Balyoz operasyonlarını yürüten polisler… Elimizdeki somut bilgi bu… Temel problem ise şu; kimlerin AKP’li olduğunu biliyoruz, kimlerin Cemaatçi olduğunu bilmiyoruz. Balyoz, Ergenekon davalarında AKP karşıtı herkes Ergenekoncuydu. Halbuki hiç biri Ergenekoncu değildi. Şu anda da aynı şekilde yolsuzluklar sürecinde AKP karşıtı herkese ‘Cemaatçi’ deniyor. Biz AKP karşıtı olan herkese yine AKP ağzıyla ‘Cemaatçi diyemeyiz. Ama o soruşturmayı yürüten polisler aynı zamanda Ergenekon, Balyoz soruşturmasını yürüten polislerdir.

HÜKÜMETİN HABERİ OLMADAN OTOMOBİL TEYBİ ÇALINAMAZ

– Bir örgüt değiller mi?

Emniyet ve yargıda şüphesiz Cemaat örgütlenmesi var. O da kitapta var zaten. Benim anlatmaya çalıştığım ve yalnız kaldığım konu şu. Türkiye’de bir otomobil teybi bile çalamazsın hükümetin haberi olmadan… Velev ki, bunların hepsini paralel kabul edelim. Bu kumpasları nasıl yaptılar? TUSKON’a git, hükümetle iş tutmayan bir işadamı yok. Hangisi paralel?

– Daha çok birlikte kotardıkları usulsüz ihaleler ve yıllık birkaç milyar dolar olduğu söylenen sözüm ona ticaret hacminden bahsediliyor. Yani AKP ve Cemaat birlikte ‘yürütmedi’ mi? Kitapta olmadığını düşündüğüm kısım burası.

O zaman sen bir kitap yazacaksın! Bu kitap önyargısız bir şekilde yazıldı. Bir sene sonra belki daha iyi anlaşılır. Bir yarım akıllı imam gidecek ABD’de 200 okul açacak! Buna inanan varsa aramızda hiç konuşmayalım.

VATAN PARTİSİ’YLE SONUÇ DEĞİŞİR

– Kitabın son bölümünde Türkiye’nin türbülansa girdiğini söylüyorsunuz?

Evet. Bu şekilde artık Türkiye yönetilemez. Ama aynı şekilde iktidar da değiştirilemez. Seçim sonrasında da iktidarın değişmeyeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu türbülans süreci devam edecek.

– 2015 seçimlerine yönelik öngörünüz bu şekilde mi?

“Bugün seçim olsa” derler ya o anlamda söylüyorum; çok majör değişiklikler olmazsa, devam edeceği görünüyor. Tabii bunu söyleyebilmek için adaylar belli olunca seçimin ne olacağına dair karar verebiliriz. Çünkü bugün ana muhalefet partisi CHP, diğer muhalefet partisi de MHP. Bu iki partinin adayları AKP’nin alacağı oyu belirleyecek. Vatan Partisi’nin oyu ne kadar şu an bilmiyoruz. Ama bir oy ama yüzde 5 oy. CHP bunu kendisine dahil edebilirse başka bir sonuç alırsın. Etmezse başka… Veya CHP kuruluşundaki değerleri temsil eden adayları gösterirse başka sonuç alırsın. Yok monte edilmiş liboş, Kürtçü ve mezhepçi adayları gösterirsen başka sonuç alırsın.

KEŞKE BİR PARTİ DAHA GİRSE MECLİSE

– Meclise beşinci bir partinin girmesi iktidarı değiştirir mi?

CHP ve MHP toplamı da yüzde 45’i bulabilir. Bu şekilde de iktidar değişebilir. Ama keşke bir parti daha girse meclise. Sadece Sözcü, Aydınlık, Ulusal Kanal, Halk TV gibi izlenme oranları ve tirajları toplamın içinde düşük kuruluşlar dışında diğer muhalefet partilerine yer veren bir medya yok. Meclis aritmetiği içinde kelle çoğunluğuyla gensoru veya kanun kabul ettirebilmen mümkün değil. Tek parti iktidarı süre uzadıkça despotlaşmaya başlıyor. Yaşadığımız da bu…

AKP TRİLYONLAR DÖKÜYOR GAZETELERİ CİDDİYE ALINMIYOR

– AKP’nin oyunu yüzde 40’ın altında gösterdiği için araştırma şirketini polis basıyor ve bu önemsiz bir olay olarak gündemin alt sıralarında geçiştiriliyor? Yeni medya düzenini nasıl okumak gerekir?

Bahsettiğim medya bunu önemsiyor ve haber değeri veriyor. 12 Eylül’den sonra medyaya para pompalandı. Çok sayıda medya kuruluşunu yönetebilecek seviyede bizim insanımız yoktu. Bu kadar gazeteyi satmayı beceremediği için promosyon dönemine girildi. ‘Hangisi daha iyi haber veriyor’ yerine ‘hangisi daha iyi tencere veriyor’u arama tercih edildi. Sonra internet teknolojisi devreye girdi ve gazeteler haberle yarışamaz hale geldi. Bu sefer ne oldu. ‘Biz bir yazar tirajı yaratalım’ dediler. Bir Atatürkçü, bir liboş, bir gerizekalı böyle bir yazar formatı oluşturdular. Toplumdaki arabesk ruhu yakalayan bir unsurdu. Her telden çalan arabesk topluma iyi geldi. Gazeteciliği öldürdü ama egoları büyüttü. Bir vatandaşın ‘Memur olayım, devlete kapağı atayım’ demesi gibi ‘Aydın Doğan’a kapağı atayım’ diyeceğine ‘Adam gibi gazetecilik yapayım’ denseydi bunlar başımıza gelmezdi. Sadece kendi doğrusunu kabul eden veya versen hava durumu yazamayacak tipler, hayatı boyunca bir habere gitmemiş tipler yazar oldu. Türkiye’deki yazarların yüzde 95’i hayatı boyunca gazetecilik, muhabirlik yapmamıştır. Çeşitli holding ve çıkar çevrelerinin tetikçileri sekreter ve lüks arabalarla gezerken, gerçekten gazetecilik yapan arkadaşlar Akbil’le evine gitmeye çalışıyor. AKP trilyonlar döküyor ama gazeteleri satmıyor. Televizyonları izlenmiyor. Gazeteleri ciddiye alınmıyor.

BARAJDAN EN ÇOK CHP FAYDALANIYOR

Bir İzmir çocuğu olarak daha rahat gözlemliyorum. CHP’ye oy verenlerin ne kadarı CHP’li önemli bir araştırma konusudur. Mesela Aydın… Demokrat Parti’nin kalesi, CHP’li oldu. İnsanlar AKP olmasın diye oy veriyor. Barajdan en çok AKP değil CHP ve MHP faydalanıyor.

AKP, 13 milyon kişiye doğrudan para veriyor. Televizyon sokakta soruyor “12 Eylül ne zaman oldu?” Adam “Haziran” diyor. 12 Eylül’ün haziranda olduğunu söyleyen bir kitleyle karşı karşıyayız. Kaba bir hesapla AKP seçime girmese 35 oy alıyor. Herkes hesabını buna göre yapmalı.

ORAYA BAKARSAN İKTİDARSIN

– Bu tablodan çıkış yolu yok mu?

Önce kendi hücre evlerimizden çıkmalıyız. Doğu Perinçek’in mücadelesini çok saygıdeğer buluyorum. TGB’yi çok seviyorum. Böyle bir hareketten, böyle yürekli gençlerin çıkması hepimizi çok mutlu ediyor. Bodrum Mumcular’da Vatan Partisi teşkilatının açılışını gördüm gazeteden. Ben de o sıra Bodrum’daydım. Gittim. Kahvede öyle bir heyecan var, aklın durur. Bağdat Caddesi Vatan Partili olmuş… Oraya bakarsan iktidarsın… Yine Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin 3 devrim yasasıyla ilgili toplantısında salonu gör, CHP yüzde 55 alır… Asıl soru, her yer böyle mi?

HDP SOLU TEMSİL ETMİYOR

– Dolmabahçe’deki son açıklama… CHP de desteğini açıkladı. Hatta “İki taraf silah bırakırsa memnun oluruz” diye tuhaf bir açıklama yaptı. Türkiye’de sol, AKP-PKK ortaklığını seçimler açısından nasıl okumalı? HDP sol oylara talip olduğunu sıklıkla vurguluyor.

Bir kere HDP solu temsil etmiyor. PKK partisi ve etnik siyaset yapıyor. Kastettikleri Kürt de AKP, CHP veya Vatan Partili Kürt değil. Sadece PKK çizgisindekilerin partisi. Esas üzerinde durulması gereken konu, muhtemelen mayıs ayında Musul’a yapılacak operasyon… PKK, Kuzey Irak’taki personelini bu operasyona kaydıracak. Yani bu yaz istese de Türkiye’de eylem yapacak gücü ve koşulları yok. Dolmabahçe’de AKP bu gerçeğin üzerine biz çatışmayı durdurduk diye siyasi oy devşirmenin planını yapıyor. HDP ‘Biz ABD ile IŞİD’e karşı savaşacağız’ diyemediğinden ‘barış’ propagandası yapıyor.

VATAN PARTİSİ ÇEKİM ALANI OLABİLİR

21 senedir belediyeleri, 13 senedir ülkeyi yönetiyorlar ve tüm bu yıllarda TÜSİAD’a karşı olmalarına rağmen bir sanayici bile yetiştiremediler. En akıllısı kanepe yapıyor hâlâ… Döndüler yine arazi kapatalım, apartman dikelim. Başka bir şeye kafaları çalışmadı. Çünkü toplumsal karşılığı yok. Bu dayatma yüzünden belki de tarihte ilk kez dikine sınıflar oluştu. Bütün işçilerin aynı sınıftan olduğu varsayılır. Ya da işverenler aynı gruptandır. Ama Türkiye’de bugün bakıyorsun DİSK başkanıyla TÜSİAD başkanı aynı şeyleri söylüyor. Gezi’de kaybettiğimiz çocuklardan biri Mehmet Ayvalıtaş, garson. Ali İsmail’in babası inşaatlarda çalışarak çocuğunu okutuyor. Tekstil atölyelerinden atılmış insanların çocuklarıyla Cem Boyner’in kızı aynı direnişin içinde yer aldı. Bu bahsettiğim dikine sınıflar… Bunlar doğru okunamadığı için CHP ve MHP oy alamıyor. Ama Doğu Perinçek Bağdat Caddesi’nden oy alıyor. Yine bunu anlatabilen kitaplar ve köşe yazıları toplumda karşılık buluyor. Vatan Partisi bir çekim alanı olabilir. Ben şunu görüyorum; baraj olmasa Vatan Partisi’nin alacağı oyu kimse tahmin edemez.

AYAKKABI KUTUSUNDA KİTAP SERVİSİ

Söyleşiye devam ederken Kırmızı Kedi Yayınevi’nin sahibi Haluk Hepkon elinde bir kutuyla odaya girdi ve “Bunu size matbaadan gönderdiler” diyerek içinde Yılmaz Özdil’in kitabı ve dolarlar olan bir ayakkabı kutusunu sehpanın üzerine bıraktı. Önce ne olduğunu anlayamadık. Sonra gülmeye başladık. Matbaa çalışanları Yılmaz Özdil’e güzel bir gönderme yapmıştı.

Deniz Yıldırım 09.03.2015

Fotoğraf: Doğan Kemancı

AYDINLIK

CHP’li Aykan Erdemir Al Jazeera Türk’e Konuştu

CHP’nin genç yüzlerinden Bursa Milletvekili Aykan Erdemir yeniden adaylık için başvurmadı. Kararında çocuklarının etkili olduğunu belirten Erdemir “Meclis hem yaşlı hem erkek. Siyaset yaşlı erkeklere göre tasarlanmış bir uğraş” dedi.

CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir 1974 doğumlu. Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu. Yüksek Lisans ve doktorasını Harvard Üniversitesi’nde tamamladı. Harvard Üniversitesi’nde Antrolopoloji bölümünde ve ODTÜ Sosyoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2011 seçimlerinde CHP’den milletvekili seçildi.

Erdemir, “Vekillik bize ara vermeden bizim vekilliğe ara verebileceğimizin bir örneği olmalı” diyerek yeniden adaylık başvurusunda bulunmadı. Bu tercihinde ise çocukları etkili oldu. Türkiye’de siyasetin ‘yaşlı erkeklere göre tasarlandığını’ söyleyen Erdemir, Meclis’in 14’te başlayan Genel Kurul mesailerinin bile yaşlılar için uygun olduğunu söylüyor. Türkiye nüfusunun yarısının 30 yaş altı olmasına rağmen Meclis’in yaş ortalamasının 52 olduğunu belirten Erdemir; ortalama 52 yaşında çoğu emeklilerden oluşan Meclis için 30-40 yaşlarındakilerin sorunları öncelik olmuyor diyor. Türkiye’de siyasetin zenginlerin işi olduğunu savunan, babalığı vekilliğe tercih eden Erdemir, kararını ve Meclis’te geçirdiği dört yıla ilişkin izlenimlerini Al Jazeera’ya anlattı.

Sosyal medyada yayınladığınız mektup ile çocuklarınız nedeniyle vekilliğe ‘virgül’ koyduğunuzu ve yeniden aday olmadığınızı duyurdunuz. Neden bu kararı aldınız?

Milletvekilliği ile babalığın anneliğin bağdaştığı ülkeler var. Bunlar gelişmiş demokrasiler. Türkiye anne ve baba olmanın sadece vekillikle değil çalışma hayatı ile bağdaşmadığı bir ülke. Kentlerimiz, çalışma koşullarımız, çocuk ve anne-baba dostu değil.  Dolayısıyla bir yorgunluk yok, siyasete devam edeceğim ama vekilliğe ara veriyorum.

 Hem vekil hem baba olunamıyor mu?

Kolay değil, bu sizin babalık ve annelikten beklentinizle de ilgili. En keyif aldığım aldığım  iki an çocuklarıma hikâye okuduğum hem de kahvaltı hazırlayıp karınlarını doyurduğum andır. Milletvekilliği buna pek imkân tanımadı. Kızlarım dört ve sekiz yaşında. Anne kadar babaya da ihtiyaç duydukları bir zaman. Anne de ODTÜ’de öğretim üyesi. Benim yokluğumu hiç aratmadı ama kızlarım kadar ben de ihtiyaç duyuyorum.  İyi bir baba olamazsam iyi bir siyasetçi de olamam. 

Türkiye’de siyaset ve Meclis buna izin vermiyor mu?

Yok, çünkü  Türkiye’de siyaset yaşlı erkeklere göre tasarlanmış bir uğraş . Örneğin çalışma saatleri.  Ben güne erken başlayan bir insanım, çalışma hayatımda da çocuklu hayatta da bu tempoda yaşadım. Bizim milletvekillerimiz  saat 2’de 3’de Genel Kurul’da başlayan, gece 11, 12 hatta gece yarısına kadar devam eden güne geç başlayan vekiller. Bu yaşlı erkekler için uygun bir takvim. Ama Türkiye’nin dörtte biri kırk yaş üstü erkekler. Ben Türkiye’nin dörtte üçü olan kadınlar ve kırk yaş altı erkekler adına talepte bulunuyorum. Dörtte üç güne erken başlar, mesai ile başlar akşam da belli bir saatte güne son verir.

Siz Meclis’in çalışma saatlerini bu şekilde düzenlerseniz  başta kadınları, anne ve babaları dışlarsınız. Yaşlı erkeklere de çok uygun bir yaşam tarzı sunmuş olursunuz. Batıya baktığınız zaman Meclis’lerin çalışma saatleri çok farklı, annelik babalık izinlerine ilişkin düzenlemeler var. Türkiye’de anne vekil olmak daha da zor.  Üç çocuk, beş çocuk talepleri de müthiş bir yalandan ibaret. Üç çocuk arzu eden bir toplum anneliği ve babalığı kolaylaştırır. Oysa Türkiye düzeni çocuk ve anne baba düşmanıdır.

Sizin bu kararınız ile birlikte siyaset iddiasından vazgeçmeyen isimlere yönelik eleştiriler de dile getirildi. Örneğin Sayın Deniz Baykal ve Önder Sav’ın milletvekilliği adaylığı iddiasını sürdürmesini ve onlara yöneltilen bu eleştiriler için ne diyorsunuz?

Meclis’teki temel çalışmalarımdan biri ayrımcılıkla mücadele. Yaş temelli ayrımcılık da benim için çok önemli bir mücadele alanı. Bir insanın genç veya yaşlı olması nedeniyle siyaset dışına itilmesini bir ayrımcılık olarak görüyorum. Meclis’e baktığımızda temsil edilmeyen kuşağın 40 yaş altı kuşak olduğunu görüyoruz.  40 yaş altı seçmenler Türkiye’nin yarısını oluşturuyor. Ama ne yazık ki Meclis’in yüzde 12’sini oluşturuyor, kadınlardan bile az temsil ediliyor. Kadınların temsil edilmediğinin farkındayız, ama 40 yaş altının yani  toplumun yarısının temsil edilmediğinin farkında bile değiliz. Bu da ne kadar güçlü bir gerontokratik dışlama mekanizmasının olduğunu gösteriyor. Meclis’in  mutlaka gençleşmesi gerek,  bu demek değil ki yaşlılar gitsin. Bu demektir ki,  sistematik olarak dışarıda bırakılan gençlere kapılar açılsın.

Peki CHP’yi  yeterince genç buluyor musunuz? CHP’nin kapıları gençlere açık mı?

Benim de Parti Meclisi’nde olduğum dönemde önemli bir adım atmıştık. 30 yaş altı kesime yüzde 10 kota getirdik parti kademelerinde. Bun bir başlangıç olarak görüyorum. Mesele yalnızca kota değil, bir zihniyet meselesidir. Türkiye’de tüm partilerin yönetim kademesinden başlayarak gençleşmesi büyük bir ihtiyaç. Çünkü  Türkiye çok genç bir toplum. Toplumun yarısı 30 yaşından genç, seçmenin yarısı 40 yaşından genç, Avrupa’nın en genç toplumu ama Avrupa’nın en genç siyaseti değil. Meclis’in yaş ortalaması 52. Otuz yaşından genç bir toplumu 52 yaş ortalamalı Meclis ile yönetirsek bir sıkıntı doğar. 22 yıllık makas var burada.  

Nasıl bir sıkıntı doğuyor? Gözleminiz nedir? 

Şöyle oluyor, Türkiye’nin sorunları, talepleri, beklentileri  30 yaşında. Nedir bunlar?  30 yaşında bir insanın hayattan beklentileri konuttur, iştir, çocukları için  kreştir, okuldur, toplu ulaşımdır, finansmandır ihtiyaçlarıdır. Ama 52 yaşındaki bir Meclis’in öncelikleri çok farklıdır. Hatta çoğu emeklilerden oluşan Meclis için bu sorunlar öncelik değildir.  Türkiye’nin bu makası kapatması gerekiyor.  Kadınların ve gençlerin ne yaşadığını anlamakta güçlük geçen bir Meclisimiz var, çünkü  Meclisimiz hem yaşlı hem erkek. Ben 41 yaşındayım ve 40 yaş üstü yaşlı erkekler grubu  Türkiye’nin dörtte üçünü yönetiyor.  2015  seçimlerinde gönül ister ki , 40 yaş altı seçmenlerin ve kadınların temsil edildiği bir Meclis olsun. Ama tahminimi söyleyeyim yine kadınlar ve 40 yaş altı erkekler yüzde 20 oranında bile temsil edilmeyecek.

Sosyal medyada yayınlanan mektubunuzda ‘ Orta halli birinin zenginler Meclisi’nde siyaset yapabileceğini gösterdik’ şeklinde ifadeniz vardı. Bunu biraz açar mısınız? Siyaset zenginlerin işi mi?

Türkiye’de siyaset ne yazık ki zengin işi. Meclis’e baktığımızda sadece erkekleri ve yaşlıları görmüyoruz, zenginleri de görüyoruz. Benim gibi orta halli milletvekillerinin sayısı son derece az.  Meclis pek mavi ve beyaz yakalı emekçiler için bir kurum değil. Siyasetin finansmanı yasasının olmadığı Türkiye’de emekçiler için siyaset yapmak çok zor. Hatta imkansız, dolayısıyla da geçim sıkıntısı çeken, kredi kartı borcuyla uğraşan bir toplumun  ‘Zenginler Meclisi’nden’ çözüm beklemesi kolay değil.

Vekillik masraflı bir iş mi? Orta halliler baş edemediği için mi siyasete girmiyor?

Aday adaylığı sürecinden tutun da seçim kampanyasına kadar milletvekilliği adaylığı son derece masraflı bir süreç. Türkiye’nin çoğunluğunun asgari ücretle çalıştığını düşünürsek zaten her şeyden önce büyük çoğunluğunun aday adayı olması bile mümkün değil. Partilerin aday adaylığı için başvuru ücretleri vardır, bu daha başlangıçtır ama seçim kampanyasının üst sınırı yok.

Vekilliğe ara verme kararınızı CHP lideri ile paylaştınız mı?  

İlk olarak Genel Başkanımızla paylaştım. Kendisi devam etme arzusunu dile getirdi ama ben Meclis dışında da aynı adanmışlıkla mücadele edeceğimi söyledim.

Bundan sonra ne yapacaksınız?

Kesinlikle bir ayağım gene akademide, sivil toplumda olur. Milletvekilliğimden önce de sosyal demokrat siyaset içindeydim, milletvekilliğimden sonra da sosyal demokrat siyasetin içinde olmaya devam edeceğim.  Yine ayrımcılıkla, dışlamayla mücadeleye devam edeceğim.

Peki milletvekilliğine koyduğunuz ‘virgülün’ süresi ne olacak?

Virgülün ne kadar uzun olacağına hem seçmenlerim hem de kızlarım karar verecek. İkisini de çok önemsiyorum. 

Sibel Demirci Erdem 04.03.2015

AL JAZEERA TURK

CHP’li Aykan Erdemir Al Jazeera Türk’e Konuştu

CHP’nin genç yüzlerinden Bursa Milletvekili Aykan Erdemir yeniden adaylık için başvurmadı. Kararında çocuklarının etkili olduğunu belirten Erdemir “Meclis hem yaşlı hem erkek. Siyaset yaşlı erkeklere göre tasarlanmış bir uğraş” dedi.

CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir 1974 doğumlu. Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu. Yüksek Lisans ve doktorasını Harvard Üniversitesi’nde tamamladı. Harvard Üniversitesi’nde Antrolopoloji bölümünde ve ODTÜ Sosyoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2011 seçimlerinde CHP’den milletvekili seçildi.

Erdemir, “Vekillik bize ara vermeden bizim vekilliğe ara verebileceğimizin bir örneği olmalı” diyerek yeniden adaylık başvurusunda bulunmadı. Bu tercihinde ise çocukları etkili oldu. Türkiye’de siyasetin ‘yaşlı erkeklere göre tasarlandığını’ söyleyen Erdemir, Meclis’in 14’te başlayan Genel Kurul mesailerinin bile yaşlılar için uygun olduğunu söylüyor. Türkiye nüfusunun yarısının 30 yaş altı olmasına rağmen Meclis’in yaş ortalamasının 52 olduğunu belirten Erdemir; ortalama 52 yaşında çoğu emeklilerden oluşan Meclis için 30-40 yaşlarındakilerin sorunları öncelik olmuyor diyor. Türkiye’de siyasetin zenginlerin işi olduğunu savunan, babalığı vekilliğe tercih eden Erdemir, kararını ve Meclis’te geçirdiği dört yıla ilişkin izlenimlerini Al Jazeera’ya anlattı.

Sosyal medyada yayınladığınız mektup ile çocuklarınız nedeniyle vekilliğe ‘virgül’ koyduğunuzu ve yeniden aday olmadığınızı duyurdunuz. Neden bu kararı aldınız?

Milletvekilliği ile babalığın anneliğin bağdaştığı ülkeler var. Bunlar gelişmiş demokrasiler. Türkiye anne ve baba olmanın sadece vekillikle değil çalışma hayatı ile bağdaşmadığı bir ülke. Kentlerimiz, çalışma koşullarımız, çocuk ve anne-baba dostu değil.  Dolayısıyla bir yorgunluk yok, siyasete devam edeceğim ama vekilliğe ara veriyorum.

 Hem vekil hem baba olunamıyor mu?

Kolay değil, bu sizin babalık ve annelikten beklentinizle de ilgili. En keyif aldığım aldığım  iki an çocuklarıma hikâye okuduğum hem de kahvaltı hazırlayıp karınlarını doyurduğum andır. Milletvekilliği buna pek imkân tanımadı. Kızlarım dört ve sekiz yaşında. Anne kadar babaya da ihtiyaç duydukları bir zaman. Anne de ODTÜ’de öğretim üyesi. Benim yokluğumu hiç aratmadı ama kızlarım kadar ben de ihtiyaç duyuyorum.  İyi bir baba olamazsam iyi bir siyasetçi de olamam. 

Türkiye’de siyaset ve Meclis buna izin vermiyor mu?

Yok, çünkü  Türkiye’de siyaset yaşlı erkeklere göre tasarlanmış bir uğraş . Örneğin çalışma saatleri.  Ben güne erken başlayan bir insanım, çalışma hayatımda da çocuklu hayatta da bu tempoda yaşadım. Bizim milletvekillerimiz  saat 2’de 3’de Genel Kurul’da başlayan, gece 11, 12 hatta gece yarısına kadar devam eden güne geç başlayan vekiller. Bu yaşlı erkekler için uygun bir takvim. Ama Türkiye’nin dörtte biri kırk yaş üstü erkekler. Ben Türkiye’nin dörtte üçü olan kadınlar ve kırk yaş altı erkekler adına talepte bulunuyorum. Dörtte üç güne erken başlar, mesai ile başlar akşam da belli bir saatte güne son verir.

Siz Meclis’in çalışma saatlerini bu şekilde düzenlerseniz  başta kadınları, anne ve babaları dışlarsınız. Yaşlı erkeklere de çok uygun bir yaşam tarzı sunmuş olursunuz. Batıya baktığınız zaman Meclis’lerin çalışma saatleri çok farklı, annelik babalık izinlerine ilişkin düzenlemeler var. Türkiye’de anne vekil olmak daha da zor.  Üç çocuk, beş çocuk talepleri de müthiş bir yalandan ibaret. Üç çocuk arzu eden bir toplum anneliği ve babalığı kolaylaştırır. Oysa Türkiye düzeni çocuk ve anne baba düşmanıdır.

Sizin bu kararınız ile birlikte siyaset iddiasından vazgeçmeyen isimlere yönelik eleştiriler de dile getirildi. Örneğin Sayın Deniz Baykal ve Önder Sav’ın milletvekilliği adaylığı iddiasını sürdürmesini ve onlara yöneltilen bu eleştiriler için ne diyorsunuz?

Meclis’teki temel çalışmalarımdan biri ayrımcılıkla mücadele. Yaş temelli ayrımcılık da benim için çok önemli bir mücadele alanı. Bir insanın genç veya yaşlı olması nedeniyle siyaset dışına itilmesini bir ayrımcılık olarak görüyorum. Meclis’e baktığımızda temsil edilmeyen kuşağın 40 yaş altı kuşak olduğunu görüyoruz.  40 yaş altı seçmenler Türkiye’nin yarısını oluşturuyor. Ama ne yazık ki Meclis’in yüzde 12’sini oluşturuyor, kadınlardan bile az temsil ediliyor. Kadınların temsil edilmediğinin farkındayız, ama 40 yaş altının yani  toplumun yarısının temsil edilmediğinin farkında bile değiliz. Bu da ne kadar güçlü bir gerontokratik dışlama mekanizmasının olduğunu gösteriyor. Meclis’in  mutlaka gençleşmesi gerek,  bu demek değil ki yaşlılar gitsin. Bu demektir ki,  sistematik olarak dışarıda bırakılan gençlere kapılar açılsın.

Peki CHP’yi  yeterince genç buluyor musunuz? CHP’nin kapıları gençlere açık mı?

Benim de Parti Meclisi’nde olduğum dönemde önemli bir adım atmıştık. 30 yaş altı kesime yüzde 10 kota getirdik parti kademelerinde. Bun bir başlangıç olarak görüyorum. Mesele yalnızca kota değil, bir zihniyet meselesidir. Türkiye’de tüm partilerin yönetim kademesinden başlayarak gençleşmesi büyük bir ihtiyaç. Çünkü  Türkiye çok genç bir toplum. Toplumun yarısı 30 yaşından genç, seçmenin yarısı 40 yaşından genç, Avrupa’nın en genç toplumu ama Avrupa’nın en genç siyaseti değil. Meclis’in yaş ortalaması 52. Otuz yaşından genç bir toplumu 52 yaş ortalamalı Meclis ile yönetirsek bir sıkıntı doğar. 22 yıllık makas var burada.  

Nasıl bir sıkıntı doğuyor? Gözleminiz nedir? 

Şöyle oluyor, Türkiye’nin sorunları, talepleri, beklentileri  30 yaşında. Nedir bunlar?  30 yaşında bir insanın hayattan beklentileri konuttur, iştir, çocukları için  kreştir, okuldur, toplu ulaşımdır, finansmandır ihtiyaçlarıdır. Ama 52 yaşındaki bir Meclis’in öncelikleri çok farklıdır. Hatta çoğu emeklilerden oluşan Meclis için bu sorunlar öncelik değildir.  Türkiye’nin bu makası kapatması gerekiyor.  Kadınların ve gençlerin ne yaşadığını anlamakta güçlük geçen bir Meclisimiz var, çünkü  Meclisimiz hem yaşlı hem erkek. Ben 41 yaşındayım ve 40 yaş üstü yaşlı erkekler grubu  Türkiye’nin dörtte üçünü yönetiyor.  2015  seçimlerinde gönül ister ki , 40 yaş altı seçmenlerin ve kadınların temsil edildiği bir Meclis olsun. Ama tahminimi söyleyeyim yine kadınlar ve 40 yaş altı erkekler yüzde 20 oranında bile temsil edilmeyecek.

Sosyal medyada yayınlanan mektubunuzda ‘ Orta halli birinin zenginler Meclisi’nde siyaset yapabileceğini gösterdik’ şeklinde ifadeniz vardı. Bunu biraz açar mısınız? Siyaset zenginlerin işi mi?

Türkiye’de siyaset ne yazık ki zengin işi. Meclis’e baktığımızda sadece erkekleri ve yaşlıları görmüyoruz, zenginleri de görüyoruz. Benim gibi orta halli milletvekillerinin sayısı son derece az.  Meclis pek mavi ve beyaz yakalı emekçiler için bir kurum değil. Siyasetin finansmanı yasasının olmadığı Türkiye’de emekçiler için siyaset yapmak çok zor. Hatta imkansız, dolayısıyla da geçim sıkıntısı çeken, kredi kartı borcuyla uğraşan bir toplumun  ‘Zenginler Meclisi’nden’ çözüm beklemesi kolay değil.

Vekillik masraflı bir iş mi? Orta halliler baş edemediği için mi siyasete girmiyor?

Aday adaylığı sürecinden tutun da seçim kampanyasına kadar milletvekilliği adaylığı son derece masraflı bir süreç. Türkiye’nin çoğunluğunun asgari ücretle çalıştığını düşünürsek zaten her şeyden önce büyük çoğunluğunun aday adayı olması bile mümkün değil. Partilerin aday adaylığı için başvuru ücretleri vardır, bu daha başlangıçtır ama seçim kampanyasının üst sınırı yok.

Vekilliğe ara verme kararınızı CHP lideri ile paylaştınız mı?  

İlk olarak Genel Başkanımızla paylaştım. Kendisi devam etme arzusunu dile getirdi ama ben Meclis dışında da aynı adanmışlıkla mücadele edeceğimi söyledim.

Bundan sonra ne yapacaksınız?

Kesinlikle bir ayağım gene akademide, sivil toplumda olur. Milletvekilliğimden önce de sosyal demokrat siyaset içindeydim, milletvekilliğimden sonra da sosyal demokrat siyasetin içinde olmaya devam edeceğim.  Yine ayrımcılıkla, dışlamayla mücadeleye devam edeceğim.

Peki milletvekilliğine koyduğunuz ‘virgülün’ süresi ne olacak?

Virgülün ne kadar uzun olacağına hem seçmenlerim hem de kızlarım karar verecek. İkisini de çok önemsiyorum. 

Sibel Demirci Erdem 04.03.2015

AL JAZEERA TURK

Jose Sosa İle Röportaj

0

Burcu Kapu Men’s Health için Beşiktaş’ın yıldız futbolcusu Jose Sosa ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi.

Topun peşinde koştuğu her ülkeden izler taşıyan bir adam. Arjantinliler gibi sıcakkanlı, Almanlar kadar disiplinli, İtalyanlar kadar karizmatik, Uruguaylılar gibi devrimci, İspanyollar kadar cesur. Bakmayın yaşına, o hala doğduğu köy ve annesi için “Küçük Prens”. Bu yazının başlığını da göğsüne yaptırdığı dövmesiyle o attı. İşte Beşiktaş’ın yıldız orta saha oyuncusu Jose Sosa.

FUTBOLA NASIL BAŞLADIN?

Çocukken çok şanslıydım çünkü tam evimizin önünde büyük bir saha vardı. O bölgenin önemli maçları orada oynanıyordu. Futbola başlamamda en büyük etken o sahadır diyebilirim. Yani pek çok futbolcu gibi ben de futbola sokakta başladım. O dönem komşumuz olan, şu an halen görüştüğüm çok iyi bir arkadaşım, bizim kasabanın takımında oynuyordu. Beni sokakta oynarken görüp, bir takımın altyapısına girmem için teşvik etti. Onun da yönlendirmesiyle yedi yaşında sokaklardan Atletico Carcarana’ya transfer oldum.

AİLEDE BAŞKA FUTBOLLA YA DA SPORLA İLGİLENEN VAR MI?

Amcam atletizm ile uğraşıyordu. Babam da amatör olarak futbol oynardı. Ancak benim doğduğum şehirde kadınlar arası oynanan futbol meşhurdur. Normalde biz futbolcular için hep babasına çekmiş denir. Ama ben rahatlıkla anneme çekmişim diyebilirim.

PEKİ ANNEN NASIL FUTBOL OYNUYORDU?

Ben hatırlamıyorum ama annemi izlemiş olanlar çok iyi oynadığını söylüyorlar. Ön bölgede oynuyormuş, fark yapan ofansif bir oyuncuymuş.

SONRASINDA HAYATINDA ESTUDIANTES DE LA PLATA DÖNEMİ BAŞLIYOR.

Çocukluğumda beraber oynadığım antrenörlerimden birinin ön ayak olmasıyla, 14 yaşında Buenos Aires’e gidip bir antrenmana ve seçmelere katıldım. Bir haftalık bir deneme süreci oldu. Cesar Dardi beni beğendiklerini ve kulüpte kalmam gerektiğini söyledi. O yıl içinde de profesyonel olarak Estudiantes kariyerim başladı.

SİZDE DE AİLENİN TUTTUĞU TAKIMIN ALTYAPISINDA OYNAMA GİBİ BİR GELENEK VAR MI? AİLEN DE ESTUDIANTES TARAFTARI MIYDI?

Hayır, aslında değillerdi. Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk ve Arjantin’de eğer küçük bir yerde yaşıyorsanız ya Boca Juniors ya da River Plate’i tutarsınız. Babam da iyi bir Boca Juniors taraftarıdır. Annem ise River Plate’i destekliyordu. Estudiantes bize çok uzak olan La Plata şehrinin takımıydı ve orasıyla ilgili pek bir fikrimiz yoktu. Ama ben altyapıda oynamaya başladığım günden bu yana annem koyu bir Estudiantes taraftarı. Maalesef aynı şeyi babam için söyleyemeyeceğim; o Boca Juniors’ı desteklemeye devam ediyor.

ALTYAPIDA OYNARKEN 15 ÇOCUK BİR APARTMAN DAİRESİNDE KALIYORDUK

ESTUDIANTES’DE OYNAMAYA BAŞLAYINCA LA PLATA ŞEHRİNE TAŞINMAK ZORUNDA KALDIN VE HENÜZ 14 YAŞINDAYDIN. NEREDE KALIYORDUN?

Estudiantes’in benim gibi genç yaşta takıma katılan çocukları yerleştirdiği üç farklı tesisi vardı. İlk gittiğimde eski stadın altında bir yerleşim yeri vardı, orada kalıyordum. Sonra 15-17 yaş arasında bizi bir apartman dairesine yerleştirdiler. 15 çocuk o dairede beraber kalıyorduk. Profesyonel kontrata imza attıktan sonra da kendi evime çıktım.

HENÜZ ÇOCUK YAŞTA EVDEN AYRILIP TEK BAŞINA YAŞAMAK ZORUNDA KALDIĞIN O GÜNLERDE AĞLADIĞIN OLDU MU?

İlk sene gerçekten çok zor geçti, hem benim hem de annem için. Evet, ağladığım günler de oldu. İki günde bir iznimiz oluyordu, o zaman ailemi görebilmek için otobüse binip 7-8 saat yol gidiyordum.

ARJANTİN’DE EN ÇOK NEYİ ÖZLÜYORSUN?

Aile ve arkadaşlarımı çok özlüyorum ama bu da profesyonel futbolun bir parçası. 14 yaşında evimden ayrılmam belki bir bakıma zor oldu ama diğer yandan beni çabuk olgunlaştırdı. Bugün ülkemden uzakta kariyerimi sürdürebiliyor ve bu hasretlere dayanabiliyorsam, ufak yaşta yaşadığım deneyimler sayesindedir.

HEP JUAN SEBASTIAN VERON’U ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLÜYORSUN. BERABER OYNADIĞINIZ DÖNEMDE SENİ İDMANLARDAN SONRA ÖZEL ÇALIŞTIRDIĞI OLUYOR MUYDU?

O dönem Estudiantes’de oynayan arkadaşım Leandro Benitez ve beni çağırıp bizi çalıştırıyordu. O çalışmaların çoğu frikik atışı üzerineydi. Aynı zamanda bazen topu bırakıp, bizi motive edecek konuşmalar yaptığı da çok olmuştur.

FRİKİK ATIŞLARINDA ARKADAŞIN BENITEZ’DEN DAHA İYİYDİN DİYEBİLİR MİYİZ?

Teşekkür ederim. Futbolda hiçbir zaman “oldum” diyemiyorsunuz. Her zaman kendinizi geliştirmeniz lazım. Aslında bize de Veron’un öğrettiği buydu. O yaşına rağmen inanılmaz bir disiplinle çalışıyordu ve biz gençleri de çalışmamız için
motive ediyordu. Ben de bugün onun gibi çalışmak adına gerekli motivasyonu hep kendi içimde buluyorum.

SEN ŞİMDİ BEŞİKTAŞ’TA İDMANLARDAN SONRA GENÇ OYUNCULARA ZAMAN AYIRIP, TIPKI VERON’UN SANA YAPTIĞI GİBİ ONLARI ÇALIŞTIRIYOR MUSUN?

Henüz böyle bir şey olmadı. Takıma ben de yeni katıldım ve çok da genç oyuncumuz yok aramızda. Çoğu 21 yaşının üzerinde. Tecrübeli oyuncunun tecrübesini diğer oyunculara yansıtmasının değişik çeşitleri var. Saha içinde ya da davranışlarıyla saha dışında olur. Tabii ki dil bilmiyor olmam beni biraz kısıtlıyor ama en azından, grup içindeki davranışlarımla ben de gençlere örnek olmaya çalışıyorum.

SAHA İÇİNDE SENİ EN ÇOK NE KIZDIRIYOR?

Oynadığım mevki ve sorumluluğum gereğince benden oyunu çözmem bekleniyor. Bunu yapamadığımda ya da maçı kazanamadığımızda, kimseye değil ama kendime çok sinirleniyorum.

KULÜPLER MEDİKAL EKİPLERİNİ KUVVETLENDİRMELİ

BEŞİKTAŞ BU SEZON RAKİP TAKIMLARI ÇOK İYİ ÇÖZÜP BOZARKEN, YARATICI POZİSYON YARATMA KONUSUNDA SIKINTI YAŞAYABİLİYOR. BU NOKTADA SAHADA DAHA FAZLA İNİSİYATİF ALMAN GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUN?

Evet, haklısın. Futbol eskiye göre biraz değişti. Artık her oyuncunun top rakipte olduğu an topun peşinden koşması lazım; aynı zaman da defans yapması gerekiyor. Eskisi gibi 10 numaraların geniş özgürlük alanı kalmadı. Ben de o 11’in
içindeki oyunculardan biri olduğumdan, top bizde değilken öncelikle koşmam gerekiyor. Ondan sonra hücum olarak benden beklenenlerin farkındayım. Maçı çözecek pas ve goller üretmem gerekiyor. Bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, çok daha iyisini ortaya koyacağıma inanıyorum.

SANA ÜLKENDE “KÜÇÜK PRENS” ANLAMINA GELEN “EL PRINCIPITO” DİYORLAR. BU LAKABIN ANLAMI NE?

River Plate’de oynamış “Prens/ El Principe” lakaplı Enzo Francescoli’ye benzetiyordu. Ben de onun gibi zayıf, ince, uzun bir oyuncu olduğum ve oyun tekniğim de ona benzediği için, bana da Küçük Prens lakabını takmıştı. Tabii o zamanlar 16 yaşındaydım. Bu lakap daha çok “ufaklık” gibi bir anlama geldiği için yaşım ilerledikçe devam etmedi. Ancak La Plata’da hâlâ bana Küçük Prens demeye devam ediyorlar. Herhalde 50 yaşına da gelsem, eskileri anmak için beni öyle çağırmaya
devam edecekler. Bana da futbola başladığım o ilk yılları hatırlattığı için böyle çağırılmak hoşuma gidiyor.

BUGÜN DÜNYA FUTBOLUNA DAMGASINI VURAN BAYERN MÜNİH TAKIMINDA DA BİR DÖNEM OYNADIN. OLIVER KAHN DA KAPTANIYDI. O DÖNEME DAİR NELER SÖYLEMEK İSTERSİN?

Dediğin gibi, hem Alman futbolu hem de Bayern Münih için çok önemli bir isim Kahn. Ben de genç yaşımda hem o hem de onun gibi diğer önemli isimlerle beraber kavruldum diyebilirim. Profesyonellik adına benim gelişimimde kesinlikle çok büyük katkıları oldu. Bayern Münih o dönem bir geçiş sürecindeydi. O zamanın gençleri, bugün takımın en önemli oyuncuları konumunda.

JÜRGEN KLİNSMANN, JUPP HEYNCKES VE LOUIS VAN GAAL GİBİ ÖNEMLİ İSİMLER BAYERN MÜNİH’DE TEKNİK DİREKTÖRLÜK YAPTI. BU ÜÇLÜDEN HANGİSİ İLE DAHA  RAHAT ÇALIŞTIN?

Önce Ottmar Hitzfeld ile başladım, çok kısa bir süre çalıştık. Sonra Bayern Münih Klinsmann ile birlikte bir değişime gitti. Dışarıdan birçok oyuncu transfer ettiler. Luca Toni, Hamit Altıntop, Frank Ribery, Toni Kroos gibi. Klinsmann Alman
olmasına rağmen Avrupa’da pek çok değişik kulüpte oynamış bir oyuncuydu. Bu özelliğini teknik ekibine de yansıtmıştı. Meksika’dan tutun, dünyanın birçok farklı ülkesinden profesyonellerle birlikte çalışıyordu. Alman futbolunun kalıplaşmış ve artık işlemeyen yönlerini kendi tecrübeleri ve ekibiyle birlikte değiştirmeye çalıştı. Sonrasında Heynckes çok kısa bir dönem kaldı. Hemen ardından van Gaal dönemi başladı. Çok değişik, çok kaliteli, üst düzey bir hoca. Günümüzde pek sık rastlamadığımız bir yapıya sahip. 20 yaşındaki bir oyuncuyla da, 30 yaşındaki bir oyuncuyla da çok yakından ilgilenip, gelişmesini istiyor. Bunun için özel idmanlar yaptırıyor oyunculara. Kaç yaşında olursanız olun, oyuncular her zaman her şeyi bildiğini savunur. Ama muhakkak bilmediği şeyler vardır. Louis van Gaal bütün oyuncularla birebir uğraşıp, onları daha yukarı taşıyan bir hoca. Çok ısrarcı.

SENİN DE ORADA OLDUĞUN DÖNEMDE BAYERN MÜNİH CİDDİ BİR YENİDEN YAPILANMA SÜRECİNE GİRDİ. HEM KULÜP DÜZEYİNDE HEM DE ALMAN FUTBOLUNA BÜYÜK KATKI SAĞLAYIP, BUGÜN ALMANYA’NIN DÜNYA KUPASI’NI ALMASININ TEMELLERİNİ ATTILAR. ORADA NASIL BİR DEVRİM OLDU, ANLATSANA?

Benim en çok dikkatimi çeken, medikal ve fiziki anlamdaki hazırlıkları oldu. Almanya bu iki alanda dünyanın kesinlikle bir adım ilerisinde. Ben de orada oynadığım sürece bunu yakından izledim. Tabii ki bunu gerçekleştirmek kolay değil. Alanlarında çok uzman ve yenilikleri takip eden büyük bir ekip işinden bahsediyoruz. Bir kulübün başarıyı yakalayabilmesi için en temel şart, iyi bir teknik ekiple bu saydığım alanların ön plana çıkarılması olmalı.

Burcu Kapu 

Men’s Health

Jose Sosa İle Röportaj

0

Burcu Kapu Men’s Health için Beşiktaş’ın yıldız futbolcusu Jose Sosa ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi.

Topun peşinde koştuğu her ülkeden izler taşıyan bir adam. Arjantinliler gibi sıcakkanlı, Almanlar kadar disiplinli, İtalyanlar kadar karizmatik, Uruguaylılar gibi devrimci, İspanyollar kadar cesur. Bakmayın yaşına, o hala doğduğu köy ve annesi için “Küçük Prens”. Bu yazının başlığını da göğsüne yaptırdığı dövmesiyle o attı. İşte Beşiktaş’ın yıldız orta saha oyuncusu Jose Sosa.

FUTBOLA NASIL BAŞLADIN?

Çocukken çok şanslıydım çünkü tam evimizin önünde büyük bir saha vardı. O bölgenin önemli maçları orada oynanıyordu. Futbola başlamamda en büyük etken o sahadır diyebilirim. Yani pek çok futbolcu gibi ben de futbola sokakta başladım. O dönem komşumuz olan, şu an halen görüştüğüm çok iyi bir arkadaşım, bizim kasabanın takımında oynuyordu. Beni sokakta oynarken görüp, bir takımın altyapısına girmem için teşvik etti. Onun da yönlendirmesiyle yedi yaşında sokaklardan Atletico Carcarana’ya transfer oldum.

AİLEDE BAŞKA FUTBOLLA YA DA SPORLA İLGİLENEN VAR MI?

Amcam atletizm ile uğraşıyordu. Babam da amatör olarak futbol oynardı. Ancak benim doğduğum şehirde kadınlar arası oynanan futbol meşhurdur. Normalde biz futbolcular için hep babasına çekmiş denir. Ama ben rahatlıkla anneme çekmişim diyebilirim.

PEKİ ANNEN NASIL FUTBOL OYNUYORDU?

Ben hatırlamıyorum ama annemi izlemiş olanlar çok iyi oynadığını söylüyorlar. Ön bölgede oynuyormuş, fark yapan ofansif bir oyuncuymuş.

SONRASINDA HAYATINDA ESTUDIANTES DE LA PLATA DÖNEMİ BAŞLIYOR.

Çocukluğumda beraber oynadığım antrenörlerimden birinin ön ayak olmasıyla, 14 yaşında Buenos Aires’e gidip bir antrenmana ve seçmelere katıldım. Bir haftalık bir deneme süreci oldu. Cesar Dardi beni beğendiklerini ve kulüpte kalmam gerektiğini söyledi. O yıl içinde de profesyonel olarak Estudiantes kariyerim başladı.

SİZDE DE AİLENİN TUTTUĞU TAKIMIN ALTYAPISINDA OYNAMA GİBİ BİR GELENEK VAR MI? AİLEN DE ESTUDIANTES TARAFTARI MIYDI?

Hayır, aslında değillerdi. Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk ve Arjantin’de eğer küçük bir yerde yaşıyorsanız ya Boca Juniors ya da River Plate’i tutarsınız. Babam da iyi bir Boca Juniors taraftarıdır. Annem ise River Plate’i destekliyordu. Estudiantes bize çok uzak olan La Plata şehrinin takımıydı ve orasıyla ilgili pek bir fikrimiz yoktu. Ama ben altyapıda oynamaya başladığım günden bu yana annem koyu bir Estudiantes taraftarı. Maalesef aynı şeyi babam için söyleyemeyeceğim; o Boca Juniors’ı desteklemeye devam ediyor.

ALTYAPIDA OYNARKEN 15 ÇOCUK BİR APARTMAN DAİRESİNDE KALIYORDUK

ESTUDIANTES’DE OYNAMAYA BAŞLAYINCA LA PLATA ŞEHRİNE TAŞINMAK ZORUNDA KALDIN VE HENÜZ 14 YAŞINDAYDIN. NEREDE KALIYORDUN?

Estudiantes’in benim gibi genç yaşta takıma katılan çocukları yerleştirdiği üç farklı tesisi vardı. İlk gittiğimde eski stadın altında bir yerleşim yeri vardı, orada kalıyordum. Sonra 15-17 yaş arasında bizi bir apartman dairesine yerleştirdiler. 15 çocuk o dairede beraber kalıyorduk. Profesyonel kontrata imza attıktan sonra da kendi evime çıktım.

HENÜZ ÇOCUK YAŞTA EVDEN AYRILIP TEK BAŞINA YAŞAMAK ZORUNDA KALDIĞIN O GÜNLERDE AĞLADIĞIN OLDU MU?

İlk sene gerçekten çok zor geçti, hem benim hem de annem için. Evet, ağladığım günler de oldu. İki günde bir iznimiz oluyordu, o zaman ailemi görebilmek için otobüse binip 7-8 saat yol gidiyordum.

ARJANTİN’DE EN ÇOK NEYİ ÖZLÜYORSUN?

Aile ve arkadaşlarımı çok özlüyorum ama bu da profesyonel futbolun bir parçası. 14 yaşında evimden ayrılmam belki bir bakıma zor oldu ama diğer yandan beni çabuk olgunlaştırdı. Bugün ülkemden uzakta kariyerimi sürdürebiliyor ve bu hasretlere dayanabiliyorsam, ufak yaşta yaşadığım deneyimler sayesindedir.

HEP JUAN SEBASTIAN VERON’U ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLÜYORSUN. BERABER OYNADIĞINIZ DÖNEMDE SENİ İDMANLARDAN SONRA ÖZEL ÇALIŞTIRDIĞI OLUYOR MUYDU?

O dönem Estudiantes’de oynayan arkadaşım Leandro Benitez ve beni çağırıp bizi çalıştırıyordu. O çalışmaların çoğu frikik atışı üzerineydi. Aynı zamanda bazen topu bırakıp, bizi motive edecek konuşmalar yaptığı da çok olmuştur.

FRİKİK ATIŞLARINDA ARKADAŞIN BENITEZ’DEN DAHA İYİYDİN DİYEBİLİR MİYİZ?

Teşekkür ederim. Futbolda hiçbir zaman “oldum” diyemiyorsunuz. Her zaman kendinizi geliştirmeniz lazım. Aslında bize de Veron’un öğrettiği buydu. O yaşına rağmen inanılmaz bir disiplinle çalışıyordu ve biz gençleri de çalışmamız için
motive ediyordu. Ben de bugün onun gibi çalışmak adına gerekli motivasyonu hep kendi içimde buluyorum.

SEN ŞİMDİ BEŞİKTAŞ’TA İDMANLARDAN SONRA GENÇ OYUNCULARA ZAMAN AYIRIP, TIPKI VERON’UN SANA YAPTIĞI GİBİ ONLARI ÇALIŞTIRIYOR MUSUN?

Henüz böyle bir şey olmadı. Takıma ben de yeni katıldım ve çok da genç oyuncumuz yok aramızda. Çoğu 21 yaşının üzerinde. Tecrübeli oyuncunun tecrübesini diğer oyunculara yansıtmasının değişik çeşitleri var. Saha içinde ya da davranışlarıyla saha dışında olur. Tabii ki dil bilmiyor olmam beni biraz kısıtlıyor ama en azından, grup içindeki davranışlarımla ben de gençlere örnek olmaya çalışıyorum.

SAHA İÇİNDE SENİ EN ÇOK NE KIZDIRIYOR?

Oynadığım mevki ve sorumluluğum gereğince benden oyunu çözmem bekleniyor. Bunu yapamadığımda ya da maçı kazanamadığımızda, kimseye değil ama kendime çok sinirleniyorum.

KULÜPLER MEDİKAL EKİPLERİNİ KUVVETLENDİRMELİ

BEŞİKTAŞ BU SEZON RAKİP TAKIMLARI ÇOK İYİ ÇÖZÜP BOZARKEN, YARATICI POZİSYON YARATMA KONUSUNDA SIKINTI YAŞAYABİLİYOR. BU NOKTADA SAHADA DAHA FAZLA İNİSİYATİF ALMAN GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUN?

Evet, haklısın. Futbol eskiye göre biraz değişti. Artık her oyuncunun top rakipte olduğu an topun peşinden koşması lazım; aynı zaman da defans yapması gerekiyor. Eskisi gibi 10 numaraların geniş özgürlük alanı kalmadı. Ben de o 11’in
içindeki oyunculardan biri olduğumdan, top bizde değilken öncelikle koşmam gerekiyor. Ondan sonra hücum olarak benden beklenenlerin farkındayım. Maçı çözecek pas ve goller üretmem gerekiyor. Bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, çok daha iyisini ortaya koyacağıma inanıyorum.

SANA ÜLKENDE “KÜÇÜK PRENS” ANLAMINA GELEN “EL PRINCIPITO” DİYORLAR. BU LAKABIN ANLAMI NE?

River Plate’de oynamış “Prens/ El Principe” lakaplı Enzo Francescoli’ye benzetiyordu. Ben de onun gibi zayıf, ince, uzun bir oyuncu olduğum ve oyun tekniğim de ona benzediği için, bana da Küçük Prens lakabını takmıştı. Tabii o zamanlar 16 yaşındaydım. Bu lakap daha çok “ufaklık” gibi bir anlama geldiği için yaşım ilerledikçe devam etmedi. Ancak La Plata’da hâlâ bana Küçük Prens demeye devam ediyorlar. Herhalde 50 yaşına da gelsem, eskileri anmak için beni öyle çağırmaya
devam edecekler. Bana da futbola başladığım o ilk yılları hatırlattığı için böyle çağırılmak hoşuma gidiyor.

BUGÜN DÜNYA FUTBOLUNA DAMGASINI VURAN BAYERN MÜNİH TAKIMINDA DA BİR DÖNEM OYNADIN. OLIVER KAHN DA KAPTANIYDI. O DÖNEME DAİR NELER SÖYLEMEK İSTERSİN?

Dediğin gibi, hem Alman futbolu hem de Bayern Münih için çok önemli bir isim Kahn. Ben de genç yaşımda hem o hem de onun gibi diğer önemli isimlerle beraber kavruldum diyebilirim. Profesyonellik adına benim gelişimimde kesinlikle çok büyük katkıları oldu. Bayern Münih o dönem bir geçiş sürecindeydi. O zamanın gençleri, bugün takımın en önemli oyuncuları konumunda.

JÜRGEN KLİNSMANN, JUPP HEYNCKES VE LOUIS VAN GAAL GİBİ ÖNEMLİ İSİMLER BAYERN MÜNİH’DE TEKNİK DİREKTÖRLÜK YAPTI. BU ÜÇLÜDEN HANGİSİ İLE DAHA  RAHAT ÇALIŞTIN?

Önce Ottmar Hitzfeld ile başladım, çok kısa bir süre çalıştık. Sonra Bayern Münih Klinsmann ile birlikte bir değişime gitti. Dışarıdan birçok oyuncu transfer ettiler. Luca Toni, Hamit Altıntop, Frank Ribery, Toni Kroos gibi. Klinsmann Alman
olmasına rağmen Avrupa’da pek çok değişik kulüpte oynamış bir oyuncuydu. Bu özelliğini teknik ekibine de yansıtmıştı. Meksika’dan tutun, dünyanın birçok farklı ülkesinden profesyonellerle birlikte çalışıyordu. Alman futbolunun kalıplaşmış ve artık işlemeyen yönlerini kendi tecrübeleri ve ekibiyle birlikte değiştirmeye çalıştı. Sonrasında Heynckes çok kısa bir dönem kaldı. Hemen ardından van Gaal dönemi başladı. Çok değişik, çok kaliteli, üst düzey bir hoca. Günümüzde pek sık rastlamadığımız bir yapıya sahip. 20 yaşındaki bir oyuncuyla da, 30 yaşındaki bir oyuncuyla da çok yakından ilgilenip, gelişmesini istiyor. Bunun için özel idmanlar yaptırıyor oyunculara. Kaç yaşında olursanız olun, oyuncular her zaman her şeyi bildiğini savunur. Ama muhakkak bilmediği şeyler vardır. Louis van Gaal bütün oyuncularla birebir uğraşıp, onları daha yukarı taşıyan bir hoca. Çok ısrarcı.

SENİN DE ORADA OLDUĞUN DÖNEMDE BAYERN MÜNİH CİDDİ BİR YENİDEN YAPILANMA SÜRECİNE GİRDİ. HEM KULÜP DÜZEYİNDE HEM DE ALMAN FUTBOLUNA BÜYÜK KATKI SAĞLAYIP, BUGÜN ALMANYA’NIN DÜNYA KUPASI’NI ALMASININ TEMELLERİNİ ATTILAR. ORADA NASIL BİR DEVRİM OLDU, ANLATSANA?

Benim en çok dikkatimi çeken, medikal ve fiziki anlamdaki hazırlıkları oldu. Almanya bu iki alanda dünyanın kesinlikle bir adım ilerisinde. Ben de orada oynadığım sürece bunu yakından izledim. Tabii ki bunu gerçekleştirmek kolay değil. Alanlarında çok uzman ve yenilikleri takip eden büyük bir ekip işinden bahsediyoruz. Bir kulübün başarıyı yakalayabilmesi için en temel şart, iyi bir teknik ekiple bu saydığım alanların ön plana çıkarılması olmalı.

Burcu Kapu 

Men’s Health

Huriye Saraç İle Acının Koyaklarında Kanaviçe Desenli Sohbetler

Sayın Huriye Saraç, söyleşimize ilk başlangıcımız sizin o nadide güzel cümleleriniz ile olsun istiyorum. Gözlerindeki kuyuya ancak, insan insan bakabilenlerin inmesine izin veren özel bir ruhunuz var. Hem gerçek hayat hikâyenizi anlattığınız kitaplarınızdan hem de şahsen tanışmış olmamdan kaynaklı bir görüştür bu. O kuyuda neler var? Bize bildiğimiz ve bilmediğimiz Huriye Saraç’tan bahsedebilir misiniz?

1933 da Afyon-Emirdağ Arslanlı köyünde (koyun ağılı) doğdum. Yedi kardeşin üçüncüsüydüm. 1941 de İlkokula başladım. 1.2.3. Sınıfa kadar eğitmende okurken; 9 Mayıs.1944’te Çifteler Köy (Eskişehir) Enstitüsü’nün hazırlık sınıfına alındım. İlkokulun 4. ve 5.sınıfı ile enstitünün 1.2.3.sınıflarını, Mahmudiye köyündeki Enstitünün 1. bölümünde bitirince: 10. km. aralı, Hamidiye köyündeki 2. bölümüne gönderildim.

1949-1950 öğretim yılında köy öğretmeni oldum. Afyon-Emirdağ’ın Ekizce (kitaptaki adı: Leblebici) köyüne atandım. İkinci yılında da kendi köyüme 2 km. aralı, Arkaç köyüne atandım. Genç kızdım… Hayallerimi gerçekleştirmeyi düşledim. Mesleğini sürdürürken, üvey anamın tuzağıyla mesleğim elimden alındı. (24.Ağustos.1952) Yaşamım karardı. Yılını doldurmadan o esaretten kurtuldum. Ancak; Sicilime olumsuz işlem yapıldığından, mesleğime dönemediğim gibi başka işlere de alınmayınca, üvey anası olan bir gençle evlendim. Üç yıl sonra kucağımda oğlumla ayrıldım.

İstifa ettirilişimin dördüncü yılında dönebildim öğretmenliğe. Bilecik, Afyon, Aydın, İzmir Eskişehir illerinde çalıştım. Köy Enstitüsünün kazandırdığı kitap okuma alışkanlığı, en zor günlerimde yol gösterici oldu. 1972’nin Şubat’ında da malulen emekliye ayrılınca Belçika’ya gittim. Kısa sürede işçi oldum. Çalışırken (dokuz yıl) Hollanda da ki Türk işçilerinin çocuklarına: (1979-1980) Türkçe-Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine alındım. Hollanda’dan emekli (1985) olunca; Gönüllü Eğitimci olarak İlkokul, liseler, üniversiteler, derneklerle çağrılan yerlere gittim, gidiyorum da…

Sayın Saraç, biraz Köy Enstitüleri’nden bahsedelim istiyorum. O dönemlerde savaştan yeni çıkmış ve nüfuzunun büyük bir bölümü köyde yaşayan ülkemiz için en önemli sorunlardan biri eğitim ve öğretimdi. İşte bu yüzden Köy Enstitüleri’nin ülkemiz eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Siz bir Köy Enstitülü olarak bize neler söylemek istersiniz?

Yoksulluğun, bilgisizliğin, ilkelliğin kör karanlıklarına terkedilmiş köylerde yaşıyorduk. Geleceğimiz yoktu. Eğitmenli, üç sınıflı İlkokulda okuyordum. İki adam geldi okulumuza. Sınıfın hepsine okutup yazdırdılar. On çocuk seçtiler. İki erkek, bir ben gidebildik enstitüye. Ana-babalar “Gumunist=Kominist okuluymuş” diye göndermediler. Beni göndermiş diye ağır tepkiler aldı babam. Köy Enstitülerinin kuruluşu 17 Nisan 1940 biz köy çocuklarının yeniden doğduğumuz gündür. Okullarımızda her şeyi kendimiz yetiştiriyorduk. İnek, at, koyun, kümes hayvanları vardı. Sebze-meyve bahçemiz, kavun-karpuz, mercimek-nohut tarlalarımız vardı. Devlete hiç masrafımız olmuyordu. Hem öğreniyor hem de yetiştiriyor, yiyorduk.

Ulusalcı, Cumhuriyetçi, ülkesi için adanmış öğretmenler olarak eğitildik. Köylerimize bilgi, ışık götürecektik. Yatılı olmanın yararı içinde okuduk… Okuduk… Okuduk… Bilgilendik. Ezberci değil, öğrenmeyi-öğretme sevdalısıydık. Hepimiz, ağabey-abla-kardeştik. Demokrasi derslerini yaşayarak aldık. Geleceğe güveni olan gençler olarak yetiştirildik.

Yanlış bilmiyorsam Köy Enstitülü tek bayan yazarsınız. Bu size büyük bir sorumluluk yüklemedi mi? Köy Enstitüleri’nin edebiyata katkısı nelerdir?

Benden önce; öyküler, anılar yazanlar olmuş. Köy Enstitüsünden anlatmışlar. Pakize Türkoğlu ablamızın, “Tonguç’un Köy Enstitüleri” adıyla kitabı var. Benisa’ların 1. cildinde enstitü yaşamımı anlatmıştım. Çok merak ettikleri Köy Enstitünün iç yaşamını öğrenince, okurlarım telefon ederek: Böyle okulda okuyamadıklarından çok üzüldüklerini söylüyorlar. Enstitüde kitap ekmek gibiydi diyebilirim. Sabahları bir saat… Akşamları iki saat okuma (muteala) yapıyorduk. (Gorki, Balzac, Tolstoy, Daniel Defoe, Turgenyev v.b) yazarların Tercüme edilmiş dünya klasiklerini okuyorduk.

Elbette üzerimde büyük bir sorumluluk var; bunu katıldığım her programda ve sosyal sorumluluk projelerinde yüreğimden, elimden gelenin en fazlasını yaparak göstermeye çalışıyorum.

Türkçe dersinde; öykü (tahrir), masal, hikâye, yazardık. Konu, köyümüz, yaşamlarımızdı. ‘Aylık. ‘Duvar Gazetesi’ çıkarıyorduk. Beğenilen yazı, resim, şiirler asılıyordu. Günü dolan gazetenin değişmesini heyecanla bekliyorduk; Kim ne yazmış? Biz köy çocukları, kaderine terk edilmiş köylerde yaşananları gerçek yüzüyle yazarak, anlatarak, edebiyata katıldık…

Yaşam öykünüzü anlattığınız “Öğretmen Benisa” adlı üç kitap çıkardınız. Bize bu süreçten bahseder misiniz? Kitap çıkarma fikri ilk nerede ve hangi zamanda göverdi? Devamı gelecek mi?

Yapılan haksızlıklara, çektiğim cezalara razı olmadığım için yazmak istedim. Yitirdiklerimin, acılarının derinliklerini az da olsa azaltmak için yazmak istedim. Kadınlarımız, kızlarımızın daha çok bilinçlenmesi dileğimle yazmak istedim!.. Olayları yaşarken de yazmak istedim. .Ancak; ekmek bulunca zaman bulamadım, zaman olunca ekmek bulamadım. Yazacağımda da yazmamı istemedi babam!.. Devamı elbette gelecek.

“Öğretmen Benisa” yakın tarihimizin en sancılı ve tartışmalı dönemine de tanıklık eden bir eser. Sayın Saraç, gerçek bir hayat hikâyesini işleyen bu kitabın kahramanı kim? O acı dolu anları yaşatanlar mı yoksa “Kayayı Delen Tohum” diye özetlenen o küçük köylü kızı mı?

Kitabın kahramanı; yaşamı elinden alınıp acının, çaresizliğin içine atılan o küçük Türkmen kızıdır.

Sayın Saraç, geç kalmamanın felsefesini sizin hayat hikâyenizde birebir görmek mümkün. Yetmiş yaşından sonra, kalemi ile hemhal olan siz, yaşın değil; birikimin, vaktin ve sabrın insan hayatındaki olumlu geri dönüşünü gösterdiniz. Bize yazmadığınız dönem ile yazmaya başladığınız dönem arasındaki farklardan bahseder misiniz? Yazmak, çile ile örülmüş hayatınıza neler kattı? Ve neden daha önce yazmadınız desem? Neydi beklediğiniz?

Yazamadığım dönemde çalışıp para kazanmayı düşünüyordum. Yazmak, beni yeniden yaşama döndürdü. Okuyucularımın beni kucaklaması, eleştirileri, maneviyatımı zenginleştirdi. Oğullarım-kızlarım oldu. Yalnızlığım silindi.

Otuz beş yaşlarındaydım, babamı ziyarete gittik oğlumla. Üvey anamın bana kurduğu tuzağı öğrenince boşamış. Babama;

“Bir gün, yaşadıklarımı, çektiklerimi anlatacağım. Olayları unutamıyorum…” deyince:

“Yaz! Ben öldükten on beş yıl sonra yaz!” dedi. Ona,

“ Neden on beş yıl sonra?” deyince:

“Beni tanıyan kimse kalmamış olur. Çünkü yerdeki karınca, gökteki kuşlar bile taşladı beni… Yaşananlardan büyük bir acı ve keder duyuyorum. Bana söz ver!” dedi. “Söz” verdim.

1985 yılında, ölüm döşeğindeyken, yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının ağırlığı altında ağlıyordu. Ölmeden önce ellerimi tutarak;

“Bana verdiğin sözü tuttun, yazabilirsin, yolun açık olsun!” deyişini unutamıyorum. O yılın Ramazan ayının, Kadir gecesinde kollarımda öldü babam ve gördüğüm ilk ölüydü. İki binli yıllarda kâğıtlara dökmeye başladım. Yaşamımın anlamı oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını biliyor, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuşlardı.

O günlerde yurtdışından yeni dönüş yapmıştım. Eski arkadaşlarımın nerelerde olduklarını bilmiyordum. Çifteler Köy Enstitüsü Mezunları Günü’ne katıldığım bir gün de, birkaçını görebildim. Orada benden öncekilerden Mehmet Cimi’ yi tanıdım. “Tonguç Baba- O Yıllar Dile Gelse” gibi kitaplar yazmış. Yazma düşüncemi anlattım. Yardımcı oldu. Yakın arkadaşı Yetkin Aröz’le tanıştırdı.

Gelelim sizin yurtdışı seyahatlerinize. Azerbaycan, Hollanda ve Belçika’ya ve Türkiye’nin her bir şehrine davet edildiniz. Bu davetlerden hiçbirini geri çevirmiyor gidiyorsunuz. Ben biliyorum ki bu koşturma sizin için manevi bir amaca dönmüş. Siz Hem Köy Enstitüleri’nin aykırı öğretmeni, hem de şimdi ki yazarlarımızda çok da fazla görmediğimiz birçok farklılığın mütevazı askeriniz bence. Peki, Huriye Saraç’ın yazım hayatındaki amacı nedir desem?

Davetler beni daha çok yazmaya itiyor. Birilerine bilmediğini öğretince çok seviniyorum. İnsan ne kadar bilgili olursa; başaramadığı, yapamadığı hiçbir şey olamaz diyorum… Parayı harcayınca bitiveriyor. Ama bilgi öyle değil! Öğrendikçe yığılıyor, mayalanıyor kabarıyor… Bilgili kişinin yapamayacağı bir şey yoktur. Yani zor kolay olur…

Yaşayamadan elimden alınan gençliğim acı kırbacım oldu. Köy Enstitüsünde okumasaydım, olaylara dolanacak kaybolup gidecektim. Kadınlarımız ve kızlarımızın bilgilenmesi, biraz olsun kitap okumaları isteğimle yazıyorum…

Aslında bu soru biraz özele girecek ama yazdığınız kitapta her şeyi birebir anlattığınız için bu konuya değinmek istiyorum. Ülkem toprakları, şiddetin anavatanı olmak yolunda iyi ilerliyor diye düşünüyorum! Üvey anne şiddeti görmüş bir çocukluluğunuz geçti. Şiddetin bir de manevi rengi var. Siz her iki anlamda da şiddet görmüş bir çocukluk geçirdiniz! Bu büyük toplumsal yaranın kıyılarında büyüyen yüreğinizden, birkaç cümle almak isteriz. Nedir şiddeti azaltacak olan ve nedir şiddeti besleyen?

Anamızın sıcaklığını-sevgisini tadamadan, üvey anaların kucaklarına itildik. Katıksız ekmeğe bile karnımız doyamadı. Vücudumuz, uzun örgülü saçlarımız, giysilerimiz, yılda kaç kere yıkanırdı acaba? Üvey anamızdan çok korkardık! Bir şey kırsak zayıf bedenlerimiz morarana kadar dövülürdük ama babamıza söyleyemezdik. Üvey anamızın bizi dövdüğünü söylersek; babamda onu döverdi, dahası evden kovardı ama o gitmezdi. Birbirilerine küserlerdi. Bu kere de babamıza söylediğimiz için sopa yerdik. Hele çimdikleri pek ağılıydı. Babamızla barışana kadar sürerdi. Tadımız tuzumuz kalmazdı. Hepimizin vücutlarında üvey ananın izleri vardır.

Enstitüye gittiğim ilk yılında izine gelmiştim. Babam evde yoktu. O sabah ayağıyla dürterek:

Okuduğu kendini sokasıca!” diye azarladı. Üstümden yorganı çekerken, “Çabuk ol! Çık yataktan! İneği sağ!” diye söyleniyordu. Süt helkesini (kova) alıp girdim ahıra. İneğin bakışından ürktüm. İnekte benden ürktü. Yakınında bağlı buzağısını çözdüm az emince dizlerine bağladım ineğin. Helkeyi memelerinin altına koyup başladım sağmaya. Beni yadırgadığından bir türlü sütünü salıvermedi. Süt ince iplik iplik geliyordu. Zor zar üç bardak kadar sağabildim. İnek birden yürüdü, ipi çözüldü. Kaşla göz arası yumuldu anasını emmeye buzağı. İnek kulaklarını dikip, gözlerini belertti. Beni süzmeye durunca kendimi yana zor attım. Kendimi kurtarayım derken helkeyi kurtaramadım devrildi. İnek yemliğe tak tak boynuzların vuruyordu. Korkumdan ağlamaya yetti gücüm.

Anneciğim! Neredesin, gel gel!” sesimin yettiğince bağırdım. Üvey anam geldi. ”Vay elleri kırılası vay! Devletin yağını yoğurdunu yiyorsun da bir ineği sağamıyorsun Ha!” Hışımla üstüme yürüdü. Sağ kulağımdan yapıştığı gibi hızla itti sol kulağımın üstüne indirdiği tokatla yere yuvarlandım… Babama söyleyemeden bitti izin. Böylece; genç kızlığıma eremeden sol kulağımı kaybettim. sonra İşitme cihazıyla tanıştım!..

Bizim üvey anamız bir başkaydı. Öz anadan daha, yüreği sevgi şefkat dolu üvey analar vardı. Bunu söylediğim için tüm üvey analara sevgiler sunuyorum…

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı okulsuz ve öğretmensiz köy kalmayacak, bu da, eğitimsiz kimse kalmayacak demekti. Şiddeti besleyen eğitimsizliktir. Analarla-kızlarımızın daha bilinçli hareket etmelerini diliyorum.

Çok önemli bir anının canlı şahidi babanıza gelmek istiyorum. Babanızın askerdeyken “Ulu Önder Atatürk’e verdiği söz” demek istiyorum. Ve bu söz sayesinde siz, okutulan şanslı kız çocuklarından biriydiniz o dönem. Bizimle bu kıymetli anıyı paylaşır mısınız?

Babam, Edirne (1930) da askerlik yaparken Atatürk askeri ziyaret eder. Okuma-yazma bilen bir askerden; harfleri öğrenmeye çalışan babamı görünce Atatürk, yanına gelerek, omzundan hafifçe tutmasıyla birden ayağa kalkıp selama durur:

Nerelisin yağız delikanlı?”

Afyon’luyum.”

Evli misin?”

Evet, bir oğlum var,”

Kızın olursa okutacak mısın?”

Evet!”

Söz mü?”

Söz paşam,” der.

Kızlarımızı okutmazsak cehaletten kurtulamayız asker!” der Atatürk de…

Asker, düşünür, Atatürk kimdir, nasıl birisidir? Bilgiler alır komutanlarından. Atatürk hayranı, dahası sevdalısıdır. Askerden gelince yılına varmadan kız babası olur. Yaşını doldurmadan ikinci kızı olur. Nüfusa kayıt ettirmek için Emirdağ’ına gider. Büyük kızına Rukiye anasının adını) yazdırır. Küçük kızına da CUMHURİYET yazmasını ister. Nüfus memuru,

Kolay söylenecek ad olsun.” der,

İstediğimi yaz! Ata’ma söz verdim. Onu okutacağım!” dediyse de babam:

İnsanlar doğru söyleyemezler Ayşe=Ayşa… Emine-İmine v.b. Bu ‘CUMHURİYET!’ Büyük ad! Deyince düşünür babam, haklı bulur memuru. CUMHURİYET’in ilk hecesi CUM ile son harfi T’ yi çıkarıp ‘HURİYE ‘sini yazdırır. iki kızının adları Rukiye-Huriye diye uyumlu olacaktır… Köy çocuklarının okuyacağa bir okul açıldığını duyar ve gönderir. Ancak; adının anlamını, son günlerinde anlatır kızına… O da neden önceden söylemediğini sorunca; nüfustan değiştirip. ‘Cumhuriyet’ yazdırırdın. Doğru söylenemeyince üzülürdüm.”

Evinizde ilk dikkatimi çeken şey; üzerine tarih işlenen raf örtüleri, kanaviçeler, nakışlar ve danteller oldu. “Öğretmen Benisa’da da çileyi, umudu ve sabrı bir dantel gibi işlemişsiniz. An olmuş sökülmüş umutlarınız, an olmuş teyellemişsiniz onları sabrınızla. An olmuş, en yorulduğunuz bir vakitte çıkarmışsınız sakladığınız en güzel renkleri, işlemişsiniz sanki çilenin işgal ettiği ömrünüze. İşlemeler, danteller ve nakışlar sanki hayatınızı özetleyen lisan olmuş. Ne dersiniz?

Kanaviçelere kaderimi işledim!.. Üzüntülerimi koyu renk ile belli ettim, sevinçlerimi açık renk ile belli ettim. Daha çok gül simgesi işledim. Çünkü baharımı yaşamadan bitirdiğimden pembe, sarı, kırmızı tomurcuklarını başımdaki gelinlik tacım gibi dizeledim… İşlerken yılın tarihini unutmadım. İşlemeye, 1944 Köy Enstitüsün de başladım. Gözüm gibi korurum. Genç kızlık hayallerimi ararım onlarda. Sabah kalkınca gülümserim onlara. Rengârenk çiçekleri, tomurcukları, yeşil, kahverengi sapları, kara kara gözleri, ak pak dantelleriyle onlar da bana gülümserler…

Evinizdeki bir diğer güzellik zengin bir kütüphanenizin olmasıydı. Kitaplar, döşümüzdeki süt kokusunu bilginin şefkatiyle buluşturan anaç kalelerdir! Güçlü bir kaleniz var. Sormak isterim, kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Kitap okumanın bir adabı var mıdır?

Kitap alacağımda önce eskilerini ararım. Ön ya da arka sayfalarının yerinden çıkmışlığı, kapağının köşelerinin kopuşmuşluğuna bakmam. İyi kitap ki; çok okunmuş der alırım. Kıyısını köşesini onarırım. Kaplar adını, yılın, yazarını yazar, Kütüphanemdeki yerine koyarım. Okuyacağımda kitabımla baş başa olmalıyım. Çantamda azığım olmasın ama kitabım olsun! Kitap dosttur. Verdiğini geri almaz! Aynen ana göğsü gibi…

Sayın Saraç, katıldığınız imza programlarında kitaplarınızı maddi karşılık beklemeden armağan ediyorsunuz okuyucularınıza. Günümüzde çok da alışık olmadığımız bir durum! Bu davranışınızda kutsal bir amaca hizmet edişin kokusu geliyor yüreklerimize. Biraz da bu konu üzerine konuşalım mı?

Benisa’ları yazarken maddiyat, ünlenme gibi şeyler düşünemedim. Çağrıldığım Derneklere, okullara, Köy Kütüphanelerine, Üni- Eğitim Fakültelerine. Huzur evi v.b. yerlere okunması isteğiyle veriyorum. Çünkü Köy Enstitüsünde okuduğum kitaplardan, öğretmenlerimden, bilgilenmeseydim, olaylara yenilir yiterdim. Yaşam savaşını kazanamazdım. Çocuğumu geleceğe hazırlayamazdım. Kitap okuyan kişi cesaretlidir. Analarımız, kızlarımızın az da olsa kitap okumalarını çok istiyorum…

Şimdi ilköğretimden tutun da üniversitelere kadar öğrencilerin birçok şair ve yazarı, siyaset adamını görme, dinleme şansı oluyor. Sizin öğrencilik yıllarınızda okulunuza ziyarete gelen oldu mu?

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Rahmetli H:Ali Yücel, Köy Enstitülerinin fikir ve biz köy çocuklarının babası; İsmail Hakkı Tonguç. Rauf İnan. Bakanlar, Milletvekilleri, yüksekokul müdürleri gelirler, bizimle yemek yerlerdi. Sınıflarımıza girerler, derslerimizi dinlerler, giderlerken de: “Yarınımızın çalışkan öğretmenleri!” derlerdi.

Enstitüye çok ziyaretçiler gelirdi. Amerika’dan Almanya’dan Romanya’dan, Hele bir keresinde Yunanistan’dan büyük bir gurup gelmiş. Tercüman aracılığıyla: Köy Enstitüsü sisteminin dünyada bulunmaz çok yüksek olduğunu, öğrencilerin her bakımdan çok bilgili, bir programla yetiştirildiğini anlatmıştı. Önce Ankara’daki Hasanoğlan/Yüksek Köy Enstitüsüne geliyor, sonra diğer Enstitülere gidiyorlardı. Derslerimize giriyor, dinliyor, defter kitaplarımıza bakıyor, okuduğumuz dünya klasiklerinden Ana. Suç ve Ceza; Gazap Üzümleri vb. sorular soruyorlardı. Giderken de tek tek elimizi sıkıyor, teşekkür ederken yüzleri gülüyordu. Okul müdürümüz öğretmenlerimiz başarımıza sevinirlerdi. O hızla daha çok çalışıyor, okuyor, her şeyimizi düzgün yapıyor; yapamayan kardeşlerimize yardım ediyorduk. Ve unutamadığımız, bal kovanlarımızı içindeki arılarıyla hiç acımadan yaktılar.

Kitap Haber “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Yineliyorum kıyısına köşesine kitap kokusu sinmiş her ortam, insanlığa hizmetin cesur askeridir. Sizin deyiminizle kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlayan bu sitenin paylaşımlarını daha sık takip etmeye çalışacağım. Kitap Haber ve bu gibi sitelerin çok okunması dileği ile.

Dramatik bir hayatın tüm ağırlığına rağmen; güzele bakan penceresini her daim temiz tutan güzel insan, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Evime kadar gelip ziyaret etmenize ana yüreğimle teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

Not: Bu söyleşi Dîvanyolu Dergisi’nde yayınlanmıştır…

Söyleşi: Mehtap Altan

 

Huriye Saraç İle Acının Koyaklarında Kanaviçe Desenli Sohbetler

Sayın Huriye Saraç, söyleşimize ilk başlangıcımız sizin o nadide güzel cümleleriniz ile olsun istiyorum. Gözlerindeki kuyuya ancak, insan insan bakabilenlerin inmesine izin veren özel bir ruhunuz var. Hem gerçek hayat hikâyenizi anlattığınız kitaplarınızdan hem de şahsen tanışmış olmamdan kaynaklı bir görüştür bu. O kuyuda neler var? Bize bildiğimiz ve bilmediğimiz Huriye Saraç’tan bahsedebilir misiniz?

1933 da Afyon-Emirdağ Arslanlı köyünde (koyun ağılı) doğdum. Yedi kardeşin üçüncüsüydüm. 1941 de İlkokula başladım. 1.2.3. Sınıfa kadar eğitmende okurken; 9 Mayıs.1944’te Çifteler Köy (Eskişehir) Enstitüsü’nün hazırlık sınıfına alındım. İlkokulun 4. ve 5.sınıfı ile enstitünün 1.2.3.sınıflarını, Mahmudiye köyündeki Enstitünün 1. bölümünde bitirince: 10. km. aralı, Hamidiye köyündeki 2. bölümüne gönderildim.

1949-1950 öğretim yılında köy öğretmeni oldum. Afyon-Emirdağ’ın Ekizce (kitaptaki adı: Leblebici) köyüne atandım. İkinci yılında da kendi köyüme 2 km. aralı, Arkaç köyüne atandım. Genç kızdım… Hayallerimi gerçekleştirmeyi düşledim. Mesleğini sürdürürken, üvey anamın tuzağıyla mesleğim elimden alındı. (24.Ağustos.1952) Yaşamım karardı. Yılını doldurmadan o esaretten kurtuldum. Ancak; Sicilime olumsuz işlem yapıldığından, mesleğime dönemediğim gibi başka işlere de alınmayınca, üvey anası olan bir gençle evlendim. Üç yıl sonra kucağımda oğlumla ayrıldım.

İstifa ettirilişimin dördüncü yılında dönebildim öğretmenliğe. Bilecik, Afyon, Aydın, İzmir Eskişehir illerinde çalıştım. Köy Enstitüsünün kazandırdığı kitap okuma alışkanlığı, en zor günlerimde yol gösterici oldu. 1972’nin Şubat’ında da malulen emekliye ayrılınca Belçika’ya gittim. Kısa sürede işçi oldum. Çalışırken (dokuz yıl) Hollanda da ki Türk işçilerinin çocuklarına: (1979-1980) Türkçe-Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine alındım. Hollanda’dan emekli (1985) olunca; Gönüllü Eğitimci olarak İlkokul, liseler, üniversiteler, derneklerle çağrılan yerlere gittim, gidiyorum da…

Sayın Saraç, biraz Köy Enstitüleri’nden bahsedelim istiyorum. O dönemlerde savaştan yeni çıkmış ve nüfuzunun büyük bir bölümü köyde yaşayan ülkemiz için en önemli sorunlardan biri eğitim ve öğretimdi. İşte bu yüzden Köy Enstitüleri’nin ülkemiz eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Siz bir Köy Enstitülü olarak bize neler söylemek istersiniz?

Yoksulluğun, bilgisizliğin, ilkelliğin kör karanlıklarına terkedilmiş köylerde yaşıyorduk. Geleceğimiz yoktu. Eğitmenli, üç sınıflı İlkokulda okuyordum. İki adam geldi okulumuza. Sınıfın hepsine okutup yazdırdılar. On çocuk seçtiler. İki erkek, bir ben gidebildik enstitüye. Ana-babalar “Gumunist=Kominist okuluymuş” diye göndermediler. Beni göndermiş diye ağır tepkiler aldı babam. Köy Enstitülerinin kuruluşu 17 Nisan 1940 biz köy çocuklarının yeniden doğduğumuz gündür. Okullarımızda her şeyi kendimiz yetiştiriyorduk. İnek, at, koyun, kümes hayvanları vardı. Sebze-meyve bahçemiz, kavun-karpuz, mercimek-nohut tarlalarımız vardı. Devlete hiç masrafımız olmuyordu. Hem öğreniyor hem de yetiştiriyor, yiyorduk.

Ulusalcı, Cumhuriyetçi, ülkesi için adanmış öğretmenler olarak eğitildik. Köylerimize bilgi, ışık götürecektik. Yatılı olmanın yararı içinde okuduk… Okuduk… Okuduk… Bilgilendik. Ezberci değil, öğrenmeyi-öğretme sevdalısıydık. Hepimiz, ağabey-abla-kardeştik. Demokrasi derslerini yaşayarak aldık. Geleceğe güveni olan gençler olarak yetiştirildik.

Yanlış bilmiyorsam Köy Enstitülü tek bayan yazarsınız. Bu size büyük bir sorumluluk yüklemedi mi? Köy Enstitüleri’nin edebiyata katkısı nelerdir?

Benden önce; öyküler, anılar yazanlar olmuş. Köy Enstitüsünden anlatmışlar. Pakize Türkoğlu ablamızın, “Tonguç’un Köy Enstitüleri” adıyla kitabı var. Benisa’ların 1. cildinde enstitü yaşamımı anlatmıştım. Çok merak ettikleri Köy Enstitünün iç yaşamını öğrenince, okurlarım telefon ederek: Böyle okulda okuyamadıklarından çok üzüldüklerini söylüyorlar. Enstitüde kitap ekmek gibiydi diyebilirim. Sabahları bir saat… Akşamları iki saat okuma (muteala) yapıyorduk. (Gorki, Balzac, Tolstoy, Daniel Defoe, Turgenyev v.b) yazarların Tercüme edilmiş dünya klasiklerini okuyorduk.

Elbette üzerimde büyük bir sorumluluk var; bunu katıldığım her programda ve sosyal sorumluluk projelerinde yüreğimden, elimden gelenin en fazlasını yaparak göstermeye çalışıyorum.

Türkçe dersinde; öykü (tahrir), masal, hikâye, yazardık. Konu, köyümüz, yaşamlarımızdı. ‘Aylık. ‘Duvar Gazetesi’ çıkarıyorduk. Beğenilen yazı, resim, şiirler asılıyordu. Günü dolan gazetenin değişmesini heyecanla bekliyorduk; Kim ne yazmış? Biz köy çocukları, kaderine terk edilmiş köylerde yaşananları gerçek yüzüyle yazarak, anlatarak, edebiyata katıldık…

Yaşam öykünüzü anlattığınız “Öğretmen Benisa” adlı üç kitap çıkardınız. Bize bu süreçten bahseder misiniz? Kitap çıkarma fikri ilk nerede ve hangi zamanda göverdi? Devamı gelecek mi?

Yapılan haksızlıklara, çektiğim cezalara razı olmadığım için yazmak istedim. Yitirdiklerimin, acılarının derinliklerini az da olsa azaltmak için yazmak istedim. Kadınlarımız, kızlarımızın daha çok bilinçlenmesi dileğimle yazmak istedim!.. Olayları yaşarken de yazmak istedim. .Ancak; ekmek bulunca zaman bulamadım, zaman olunca ekmek bulamadım. Yazacağımda da yazmamı istemedi babam!.. Devamı elbette gelecek.

“Öğretmen Benisa” yakın tarihimizin en sancılı ve tartışmalı dönemine de tanıklık eden bir eser. Sayın Saraç, gerçek bir hayat hikâyesini işleyen bu kitabın kahramanı kim? O acı dolu anları yaşatanlar mı yoksa “Kayayı Delen Tohum” diye özetlenen o küçük köylü kızı mı?

Kitabın kahramanı; yaşamı elinden alınıp acının, çaresizliğin içine atılan o küçük Türkmen kızıdır.

Sayın Saraç, geç kalmamanın felsefesini sizin hayat hikâyenizde birebir görmek mümkün. Yetmiş yaşından sonra, kalemi ile hemhal olan siz, yaşın değil; birikimin, vaktin ve sabrın insan hayatındaki olumlu geri dönüşünü gösterdiniz. Bize yazmadığınız dönem ile yazmaya başladığınız dönem arasındaki farklardan bahseder misiniz? Yazmak, çile ile örülmüş hayatınıza neler kattı? Ve neden daha önce yazmadınız desem? Neydi beklediğiniz?

Yazamadığım dönemde çalışıp para kazanmayı düşünüyordum. Yazmak, beni yeniden yaşama döndürdü. Okuyucularımın beni kucaklaması, eleştirileri, maneviyatımı zenginleştirdi. Oğullarım-kızlarım oldu. Yalnızlığım silindi.

Otuz beş yaşlarındaydım, babamı ziyarete gittik oğlumla. Üvey anamın bana kurduğu tuzağı öğrenince boşamış. Babama;

“Bir gün, yaşadıklarımı, çektiklerimi anlatacağım. Olayları unutamıyorum…” deyince:

“Yaz! Ben öldükten on beş yıl sonra yaz!” dedi. Ona,

“ Neden on beş yıl sonra?” deyince:

“Beni tanıyan kimse kalmamış olur. Çünkü yerdeki karınca, gökteki kuşlar bile taşladı beni… Yaşananlardan büyük bir acı ve keder duyuyorum. Bana söz ver!” dedi. “Söz” verdim.

1985 yılında, ölüm döşeğindeyken, yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının ağırlığı altında ağlıyordu. Ölmeden önce ellerimi tutarak;

“Bana verdiğin sözü tuttun, yazabilirsin, yolun açık olsun!” deyişini unutamıyorum. O yılın Ramazan ayının, Kadir gecesinde kollarımda öldü babam ve gördüğüm ilk ölüydü. İki binli yıllarda kâğıtlara dökmeye başladım. Yaşamımın anlamı oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını biliyor, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuşlardı.

O günlerde yurtdışından yeni dönüş yapmıştım. Eski arkadaşlarımın nerelerde olduklarını bilmiyordum. Çifteler Köy Enstitüsü Mezunları Günü’ne katıldığım bir gün de, birkaçını görebildim. Orada benden öncekilerden Mehmet Cimi’ yi tanıdım. “Tonguç Baba- O Yıllar Dile Gelse” gibi kitaplar yazmış. Yazma düşüncemi anlattım. Yardımcı oldu. Yakın arkadaşı Yetkin Aröz’le tanıştırdı.

Gelelim sizin yurtdışı seyahatlerinize. Azerbaycan, Hollanda ve Belçika’ya ve Türkiye’nin her bir şehrine davet edildiniz. Bu davetlerden hiçbirini geri çevirmiyor gidiyorsunuz. Ben biliyorum ki bu koşturma sizin için manevi bir amaca dönmüş. Siz Hem Köy Enstitüleri’nin aykırı öğretmeni, hem de şimdi ki yazarlarımızda çok da fazla görmediğimiz birçok farklılığın mütevazı askeriniz bence. Peki, Huriye Saraç’ın yazım hayatındaki amacı nedir desem?

Davetler beni daha çok yazmaya itiyor. Birilerine bilmediğini öğretince çok seviniyorum. İnsan ne kadar bilgili olursa; başaramadığı, yapamadığı hiçbir şey olamaz diyorum… Parayı harcayınca bitiveriyor. Ama bilgi öyle değil! Öğrendikçe yığılıyor, mayalanıyor kabarıyor… Bilgili kişinin yapamayacağı bir şey yoktur. Yani zor kolay olur…

Yaşayamadan elimden alınan gençliğim acı kırbacım oldu. Köy Enstitüsünde okumasaydım, olaylara dolanacak kaybolup gidecektim. Kadınlarımız ve kızlarımızın bilgilenmesi, biraz olsun kitap okumaları isteğimle yazıyorum…

Aslında bu soru biraz özele girecek ama yazdığınız kitapta her şeyi birebir anlattığınız için bu konuya değinmek istiyorum. Ülkem toprakları, şiddetin anavatanı olmak yolunda iyi ilerliyor diye düşünüyorum! Üvey anne şiddeti görmüş bir çocukluluğunuz geçti. Şiddetin bir de manevi rengi var. Siz her iki anlamda da şiddet görmüş bir çocukluk geçirdiniz! Bu büyük toplumsal yaranın kıyılarında büyüyen yüreğinizden, birkaç cümle almak isteriz. Nedir şiddeti azaltacak olan ve nedir şiddeti besleyen?

Anamızın sıcaklığını-sevgisini tadamadan, üvey anaların kucaklarına itildik. Katıksız ekmeğe bile karnımız doyamadı. Vücudumuz, uzun örgülü saçlarımız, giysilerimiz, yılda kaç kere yıkanırdı acaba? Üvey anamızdan çok korkardık! Bir şey kırsak zayıf bedenlerimiz morarana kadar dövülürdük ama babamıza söyleyemezdik. Üvey anamızın bizi dövdüğünü söylersek; babamda onu döverdi, dahası evden kovardı ama o gitmezdi. Birbirilerine küserlerdi. Bu kere de babamıza söylediğimiz için sopa yerdik. Hele çimdikleri pek ağılıydı. Babamızla barışana kadar sürerdi. Tadımız tuzumuz kalmazdı. Hepimizin vücutlarında üvey ananın izleri vardır.

Enstitüye gittiğim ilk yılında izine gelmiştim. Babam evde yoktu. O sabah ayağıyla dürterek:

Okuduğu kendini sokasıca!” diye azarladı. Üstümden yorganı çekerken, “Çabuk ol! Çık yataktan! İneği sağ!” diye söyleniyordu. Süt helkesini (kova) alıp girdim ahıra. İneğin bakışından ürktüm. İnekte benden ürktü. Yakınında bağlı buzağısını çözdüm az emince dizlerine bağladım ineğin. Helkeyi memelerinin altına koyup başladım sağmaya. Beni yadırgadığından bir türlü sütünü salıvermedi. Süt ince iplik iplik geliyordu. Zor zar üç bardak kadar sağabildim. İnek birden yürüdü, ipi çözüldü. Kaşla göz arası yumuldu anasını emmeye buzağı. İnek kulaklarını dikip, gözlerini belertti. Beni süzmeye durunca kendimi yana zor attım. Kendimi kurtarayım derken helkeyi kurtaramadım devrildi. İnek yemliğe tak tak boynuzların vuruyordu. Korkumdan ağlamaya yetti gücüm.

Anneciğim! Neredesin, gel gel!” sesimin yettiğince bağırdım. Üvey anam geldi. ”Vay elleri kırılası vay! Devletin yağını yoğurdunu yiyorsun da bir ineği sağamıyorsun Ha!” Hışımla üstüme yürüdü. Sağ kulağımdan yapıştığı gibi hızla itti sol kulağımın üstüne indirdiği tokatla yere yuvarlandım… Babama söyleyemeden bitti izin. Böylece; genç kızlığıma eremeden sol kulağımı kaybettim. sonra İşitme cihazıyla tanıştım!..

Bizim üvey anamız bir başkaydı. Öz anadan daha, yüreği sevgi şefkat dolu üvey analar vardı. Bunu söylediğim için tüm üvey analara sevgiler sunuyorum…

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı okulsuz ve öğretmensiz köy kalmayacak, bu da, eğitimsiz kimse kalmayacak demekti. Şiddeti besleyen eğitimsizliktir. Analarla-kızlarımızın daha bilinçli hareket etmelerini diliyorum.

Çok önemli bir anının canlı şahidi babanıza gelmek istiyorum. Babanızın askerdeyken “Ulu Önder Atatürk’e verdiği söz” demek istiyorum. Ve bu söz sayesinde siz, okutulan şanslı kız çocuklarından biriydiniz o dönem. Bizimle bu kıymetli anıyı paylaşır mısınız?

Babam, Edirne (1930) da askerlik yaparken Atatürk askeri ziyaret eder. Okuma-yazma bilen bir askerden; harfleri öğrenmeye çalışan babamı görünce Atatürk, yanına gelerek, omzundan hafifçe tutmasıyla birden ayağa kalkıp selama durur:

Nerelisin yağız delikanlı?”

Afyon’luyum.”

Evli misin?”

Evet, bir oğlum var,”

Kızın olursa okutacak mısın?”

Evet!”

Söz mü?”

Söz paşam,” der.

Kızlarımızı okutmazsak cehaletten kurtulamayız asker!” der Atatürk de…

Asker, düşünür, Atatürk kimdir, nasıl birisidir? Bilgiler alır komutanlarından. Atatürk hayranı, dahası sevdalısıdır. Askerden gelince yılına varmadan kız babası olur. Yaşını doldurmadan ikinci kızı olur. Nüfusa kayıt ettirmek için Emirdağ’ına gider. Büyük kızına Rukiye anasının adını) yazdırır. Küçük kızına da CUMHURİYET yazmasını ister. Nüfus memuru,

Kolay söylenecek ad olsun.” der,

İstediğimi yaz! Ata’ma söz verdim. Onu okutacağım!” dediyse de babam:

İnsanlar doğru söyleyemezler Ayşe=Ayşa… Emine-İmine v.b. Bu ‘CUMHURİYET!’ Büyük ad! Deyince düşünür babam, haklı bulur memuru. CUMHURİYET’in ilk hecesi CUM ile son harfi T’ yi çıkarıp ‘HURİYE ‘sini yazdırır. iki kızının adları Rukiye-Huriye diye uyumlu olacaktır… Köy çocuklarının okuyacağa bir okul açıldığını duyar ve gönderir. Ancak; adının anlamını, son günlerinde anlatır kızına… O da neden önceden söylemediğini sorunca; nüfustan değiştirip. ‘Cumhuriyet’ yazdırırdın. Doğru söylenemeyince üzülürdüm.”

Evinizde ilk dikkatimi çeken şey; üzerine tarih işlenen raf örtüleri, kanaviçeler, nakışlar ve danteller oldu. “Öğretmen Benisa’da da çileyi, umudu ve sabrı bir dantel gibi işlemişsiniz. An olmuş sökülmüş umutlarınız, an olmuş teyellemişsiniz onları sabrınızla. An olmuş, en yorulduğunuz bir vakitte çıkarmışsınız sakladığınız en güzel renkleri, işlemişsiniz sanki çilenin işgal ettiği ömrünüze. İşlemeler, danteller ve nakışlar sanki hayatınızı özetleyen lisan olmuş. Ne dersiniz?

Kanaviçelere kaderimi işledim!.. Üzüntülerimi koyu renk ile belli ettim, sevinçlerimi açık renk ile belli ettim. Daha çok gül simgesi işledim. Çünkü baharımı yaşamadan bitirdiğimden pembe, sarı, kırmızı tomurcuklarını başımdaki gelinlik tacım gibi dizeledim… İşlerken yılın tarihini unutmadım. İşlemeye, 1944 Köy Enstitüsün de başladım. Gözüm gibi korurum. Genç kızlık hayallerimi ararım onlarda. Sabah kalkınca gülümserim onlara. Rengârenk çiçekleri, tomurcukları, yeşil, kahverengi sapları, kara kara gözleri, ak pak dantelleriyle onlar da bana gülümserler…

Evinizdeki bir diğer güzellik zengin bir kütüphanenizin olmasıydı. Kitaplar, döşümüzdeki süt kokusunu bilginin şefkatiyle buluşturan anaç kalelerdir! Güçlü bir kaleniz var. Sormak isterim, kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Kitap okumanın bir adabı var mıdır?

Kitap alacağımda önce eskilerini ararım. Ön ya da arka sayfalarının yerinden çıkmışlığı, kapağının köşelerinin kopuşmuşluğuna bakmam. İyi kitap ki; çok okunmuş der alırım. Kıyısını köşesini onarırım. Kaplar adını, yılın, yazarını yazar, Kütüphanemdeki yerine koyarım. Okuyacağımda kitabımla baş başa olmalıyım. Çantamda azığım olmasın ama kitabım olsun! Kitap dosttur. Verdiğini geri almaz! Aynen ana göğsü gibi…

Sayın Saraç, katıldığınız imza programlarında kitaplarınızı maddi karşılık beklemeden armağan ediyorsunuz okuyucularınıza. Günümüzde çok da alışık olmadığımız bir durum! Bu davranışınızda kutsal bir amaca hizmet edişin kokusu geliyor yüreklerimize. Biraz da bu konu üzerine konuşalım mı?

Benisa’ları yazarken maddiyat, ünlenme gibi şeyler düşünemedim. Çağrıldığım Derneklere, okullara, Köy Kütüphanelerine, Üni- Eğitim Fakültelerine. Huzur evi v.b. yerlere okunması isteğiyle veriyorum. Çünkü Köy Enstitüsünde okuduğum kitaplardan, öğretmenlerimden, bilgilenmeseydim, olaylara yenilir yiterdim. Yaşam savaşını kazanamazdım. Çocuğumu geleceğe hazırlayamazdım. Kitap okuyan kişi cesaretlidir. Analarımız, kızlarımızın az da olsa kitap okumalarını çok istiyorum…

Şimdi ilköğretimden tutun da üniversitelere kadar öğrencilerin birçok şair ve yazarı, siyaset adamını görme, dinleme şansı oluyor. Sizin öğrencilik yıllarınızda okulunuza ziyarete gelen oldu mu?

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Rahmetli H:Ali Yücel, Köy Enstitülerinin fikir ve biz köy çocuklarının babası; İsmail Hakkı Tonguç. Rauf İnan. Bakanlar, Milletvekilleri, yüksekokul müdürleri gelirler, bizimle yemek yerlerdi. Sınıflarımıza girerler, derslerimizi dinlerler, giderlerken de: “Yarınımızın çalışkan öğretmenleri!” derlerdi.

Enstitüye çok ziyaretçiler gelirdi. Amerika’dan Almanya’dan Romanya’dan, Hele bir keresinde Yunanistan’dan büyük bir gurup gelmiş. Tercüman aracılığıyla: Köy Enstitüsü sisteminin dünyada bulunmaz çok yüksek olduğunu, öğrencilerin her bakımdan çok bilgili, bir programla yetiştirildiğini anlatmıştı. Önce Ankara’daki Hasanoğlan/Yüksek Köy Enstitüsüne geliyor, sonra diğer Enstitülere gidiyorlardı. Derslerimize giriyor, dinliyor, defter kitaplarımıza bakıyor, okuduğumuz dünya klasiklerinden Ana. Suç ve Ceza; Gazap Üzümleri vb. sorular soruyorlardı. Giderken de tek tek elimizi sıkıyor, teşekkür ederken yüzleri gülüyordu. Okul müdürümüz öğretmenlerimiz başarımıza sevinirlerdi. O hızla daha çok çalışıyor, okuyor, her şeyimizi düzgün yapıyor; yapamayan kardeşlerimize yardım ediyorduk. Ve unutamadığımız, bal kovanlarımızı içindeki arılarıyla hiç acımadan yaktılar.

Kitap Haber “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Yineliyorum kıyısına köşesine kitap kokusu sinmiş her ortam, insanlığa hizmetin cesur askeridir. Sizin deyiminizle kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlayan bu sitenin paylaşımlarını daha sık takip etmeye çalışacağım. Kitap Haber ve bu gibi sitelerin çok okunması dileği ile.

Dramatik bir hayatın tüm ağırlığına rağmen; güzele bakan penceresini her daim temiz tutan güzel insan, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Evime kadar gelip ziyaret etmenize ana yüreğimle teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

Not: Bu söyleşi Dîvanyolu Dergisi’nde yayınlanmıştır…

Söyleşi: Mehtap Altan

 

Gökçe Özcan, MÜZRAD’a Konuştu

Başarılı Radyo Programcısı, Web Tasarımcısı ve Sosyal Medya üzerine yazıları bulunan Gökçe Özcan ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Erhan Yiğitcan: Gökçe Hanım öncelikle merhabalar!.. Nasılsınız? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Gökçe Özcan: Merhaba, valla iyi diyelim iyi olalım. 1991 yılının Temmuz ayında dünyaya gelmişim.  Nereli olduğum çok mühim değil lakin tam bir Edirne kızıyım, kısaca Edirneliyim diyelim. Okulu sevmeyen bir çocuktum daha ziyade dersleri. Aklım ders dışında her şeye çalışırdı, hala da öyledir. Bitmek bilmeyen okul yılları, bir bıkkınlık, bir buhran çağı diyebilirim o dönemlere. Müzikle tanıştığımda henüz 4 yaşındaydım. Bu şakaydı elbette çünkü müzik benim hayatımda hep vardı, o yüzden tanışmam dünyaya merhaba dememle birdi belkide. Okul yıllarımda Flütü en iyi çalan öğrenciydim ben. İstiklal Marşı’nı dahi çaldığımı biliyorum ve daha niceleri. Garip olan o dersi dahi sevemedim bi türlü. Hayvanları çok seviyorum sokaklarda sayısızca kedi, köpek besledim şimdiye kadar. Şimdi de 2011’den bu yana baktığım muhabbet kuşum Çiko var, evin küçük neşesidir bizim için. Spor yapmayı severim diyemem ama mecburiyetten yapıyoruz ne yapalım, insanın kendini anlatması çok zor valla ;)

Erhan Yiğitcan: Radyo sektörü neden ilginizi çekti ve neden bu sektörde ilerlemek istediniz?

Gökçe Özcan: Küçüklüğümden bu yana radyo dinlerdim ben. O kanal senin bu kanal benim gezerdim sevdiğim şarkıları duymak için. Hoş artık anında erişebiliyorum bir zamanlar arkasından koştuğum şarkılara. Babam çocukken bize bir mikrofon almıştı hala durur evde. O zamanlar kasetler yaygındı tabi. Babam boş kasetlerden almıştı kayıt yapardım, o zamanlar mikrofon ayrı bir büyülemişti beni. Ben dinlemeyi çok sevdiğim için çok istedim radyoda duyduğum o seslerden biri olabilmeyi. O büyüye bir kez kapılmanız yetiyor zaten. Bırakmak istemiyorsunuz hep ileriye dönük hayaller düşünüyorsunuz ama bazen hayat şartları buna mecbur bırakıyor.

Erhan Yiğitcan: İlk yaptığınız programı hatırlıyor musunuz? Hangi şarkıyı çaldınız ve nasıl bir anons yaptınız?

Gökçe Özcan: Elbette hatırlamam mı? Yine radyo dinlerken radyonun kendi reklamını duymuştum programcılar aranıyor diye. Mayıs ayı olmalı sanırım başvurdum ve aynı gün sıfır bilgi ile yayına girdim. 1 saatlik deneme programıydı çok heyecanlanmıştım. İlk anonsum sevdiğim bir şarkıydı Ayna – Anlatmalıymış Meğer. Neler söylediğim çok hatırımda değil aslında büyük ihtimal standart bir anons olmuştur. Sonra sesim beğenildi ve işe başladım direkt.

 

Erhan Yiğitcan: Peki, sizce ülkemizde radyolara neden önem verilmiyor? İnsanlar da ki bu düşünceyi oluşturan etken nedir? Sizce bu sektörde ki eksiklik nedir?

Gökçe Özcan: Çoğu radyonun frekans sıkıntısı var. Olanı da her yerde çekmiyor zaten. Belki de çoğu kişi programcının şarkıyı yemesine, şarkı ortasında pat diye yayına girmesine sinir oluyor. Onlardan biride benim, bende sevmem şahsen. Şimdi çoğu radyo dijital platform üzerinde. Eee insan da ordan açıp dakikalarca reklamı kim dinleyecek deyip direkt şarkıyı açabiliyor. Doğal olarak önem düşüyor ama bu kişisel bence. Şahsen ben radyoya çok önem verenlerdenim. Radyonun büyüsü başka… Radyoların eksikliği ise dinleyicinin isteklerine çok önem vermiyorlar bence, ama her radyo için aynı şeyi söyleyemem. Bazı kanallar ise sabahtan akşama aynı paketi yayına veriyorlar. Müzik direktörleri şarkıları harmanlayabilmeli. Ansızın eskilerden bi şarkı çalabilmeli.

 

Erhan Yiğitcan: Günümüz radyo sektörüyle ilgili olarak yapılan ödül törenleri ve radyo dinleme platformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gökçe Özcan: Çoğu ödüllerin gerçekten hak edene ulaştığını düşünmüyorum. Samimi olmak gerekiyor bence. Eğer seni severlerse ödül alamaman için hiç bir sebep yok ne kadar oy aldığının da bi önemi yok.  Çünkü bir tarafta ödül alan kişiyi başka bir oylamada yine aynı kişilerle yarışırken (herkese açık oy sonuçlarında) çok alt kademelerde görüyorsunuz. Değişen ne? Sadece ödülün adı…

Platformlara gelince aslında bir yönden iyi lakin bir yönden de kötü diyebilirim. Mesela 3 radyo kanalınız var ve siz tarzlara göre yeni radyolar kuruyorsunuz normalde o 3 radyonuzdan birini dinleyen ona yöneliyor ama bu seferde büyük radyonun dinlenme oranı düşüyor. Dinleyici yine sizin platformunuzda olsa da bir platformda çok fazla radyoyu iyi bulmuyorum ben.

 

Erhan Yiğitcan: Biraz da farklı konulara yönelelim. Elde ettiğimiz bilgilere göre Web alanında yeni çalışmalarınız var. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz? Web Programcılığı ilginizi çekiyor mu?

Gökçe Özcan: Evet arasıra Web’e yöneliyorum fakat bu işler gerçekten zor yani emek istiyor biraz. Ben birazda takıntılı bir insanım her şey istediğim gibi olmalı, olmayınca soğuyorum o işten. Aslında tam anlamıyla tasarım yapabilsem hiç de fena olmaz ara sıra kurcalıyorum, ilgimi de çekiyor gerçekten. Ama o işlerde çok daha tecrübeli arkadaşım var o kendini biliyor :) Ara sıra bilgi alışverişi de yapıyoruz tabii burada alan taraf genelde ben oluyorum:))

 

Erhan Yiğitcan Peki, bir hedefiniz gerçekleştirmek istediğiniz bir düşünceniz var mı?

Gökçe Özcan: Gerçekleştirmek istediğim çok şey var hani şu da olsun da artık ölsem de gam yemem dediklerim… Yayın hayatıma tam hız devam etmek istiyorum, güzel yerlere gelmek gerçekten iyi olurdu. Ama önce adımı atabilmeli ki gerisi gelsin.

 

Erhan Yiğitcan: Günlük hayatınızda genellikle neler yaparsınız? Sosyal medya uygulamalarından (Facebook, Twitter, Instagram) hangisini daha sık takip ediyorsunuz?

Gökçe Özcan: En yoğun olarak Twitter kullanıyorum. Orada her şey anlık oluyor ve bence en iyisi o… 2 hesabım var Twitter’da www.twitter.com/gokceofficial ve www.twitter.com/djgokceozcan 1 tane neyine yetmiyor dediklerini duyar gibiyim lakin bir tanesi askıya alınmıştı ve o zaman diğerini açtım tabii askı 4 ay sonra kalktı baktım yeni hesapta 20 bin kişi olmuş ehh onu da kullanalım bari dedim. Yedek her zaman iyidir. Facebook daha ziyade mesajlaşma için kullandığım bir yer çok nadiren paylaşım yaparım. Instagram’a gelince ben şahsen kullanmam kullananlar için oradayım demek doğru olur. :) Günlük hayatımda monoton bir insanım. Pazar ve Pazartesi sendromu arasında dahi bir fark olmuyor. Erken yatar erken kalkarım. Erken kalkan yol alır sonuçta :) Hala bitmeyen bir okul maceram var dersler sınavlar vakit kalınca internet ve TV…

 

Erhan Yiğitcan: Son olarak yeni sitemiz Müzrad hakkında ki düşüncelerinizi ve önerilerinizi öğrenebilir miyim?

Gökçe Özcan: Harika şekilde ilerliyorsunuz. İyi bir ekiple en çok tıklanan, okunan siteler arasına girer yakında diye düşünüyorum. Bu arada ilk röportajı bana ayırdığınız için tüm Müzrad ekibine teşekkür eder bu yolda başarılarınızı dilerim. :)

Erhan Yiğitcan 03.03.2015

MÜZRAD

Gökçe Özcan, MÜZRAD’a Konuştu

Başarılı Radyo Programcısı, Web Tasarımcısı ve Sosyal Medya üzerine yazıları bulunan Gökçe Özcan ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Erhan Yiğitcan: Gökçe Hanım öncelikle merhabalar!.. Nasılsınız? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Gökçe Özcan: Merhaba, valla iyi diyelim iyi olalım. 1991 yılının Temmuz ayında dünyaya gelmişim.  Nereli olduğum çok mühim değil lakin tam bir Edirne kızıyım, kısaca Edirneliyim diyelim. Okulu sevmeyen bir çocuktum daha ziyade dersleri. Aklım ders dışında her şeye çalışırdı, hala da öyledir. Bitmek bilmeyen okul yılları, bir bıkkınlık, bir buhran çağı diyebilirim o dönemlere. Müzikle tanıştığımda henüz 4 yaşındaydım. Bu şakaydı elbette çünkü müzik benim hayatımda hep vardı, o yüzden tanışmam dünyaya merhaba dememle birdi belkide. Okul yıllarımda Flütü en iyi çalan öğrenciydim ben. İstiklal Marşı’nı dahi çaldığımı biliyorum ve daha niceleri. Garip olan o dersi dahi sevemedim bi türlü. Hayvanları çok seviyorum sokaklarda sayısızca kedi, köpek besledim şimdiye kadar. Şimdi de 2011’den bu yana baktığım muhabbet kuşum Çiko var, evin küçük neşesidir bizim için. Spor yapmayı severim diyemem ama mecburiyetten yapıyoruz ne yapalım, insanın kendini anlatması çok zor valla ;)

Erhan Yiğitcan: Radyo sektörü neden ilginizi çekti ve neden bu sektörde ilerlemek istediniz?

Gökçe Özcan: Küçüklüğümden bu yana radyo dinlerdim ben. O kanal senin bu kanal benim gezerdim sevdiğim şarkıları duymak için. Hoş artık anında erişebiliyorum bir zamanlar arkasından koştuğum şarkılara. Babam çocukken bize bir mikrofon almıştı hala durur evde. O zamanlar kasetler yaygındı tabi. Babam boş kasetlerden almıştı kayıt yapardım, o zamanlar mikrofon ayrı bir büyülemişti beni. Ben dinlemeyi çok sevdiğim için çok istedim radyoda duyduğum o seslerden biri olabilmeyi. O büyüye bir kez kapılmanız yetiyor zaten. Bırakmak istemiyorsunuz hep ileriye dönük hayaller düşünüyorsunuz ama bazen hayat şartları buna mecbur bırakıyor.

Erhan Yiğitcan: İlk yaptığınız programı hatırlıyor musunuz? Hangi şarkıyı çaldınız ve nasıl bir anons yaptınız?

Gökçe Özcan: Elbette hatırlamam mı? Yine radyo dinlerken radyonun kendi reklamını duymuştum programcılar aranıyor diye. Mayıs ayı olmalı sanırım başvurdum ve aynı gün sıfır bilgi ile yayına girdim. 1 saatlik deneme programıydı çok heyecanlanmıştım. İlk anonsum sevdiğim bir şarkıydı Ayna – Anlatmalıymış Meğer. Neler söylediğim çok hatırımda değil aslında büyük ihtimal standart bir anons olmuştur. Sonra sesim beğenildi ve işe başladım direkt.

 

Erhan Yiğitcan: Peki, sizce ülkemizde radyolara neden önem verilmiyor? İnsanlar da ki bu düşünceyi oluşturan etken nedir? Sizce bu sektörde ki eksiklik nedir?

Gökçe Özcan: Çoğu radyonun frekans sıkıntısı var. Olanı da her yerde çekmiyor zaten. Belki de çoğu kişi programcının şarkıyı yemesine, şarkı ortasında pat diye yayına girmesine sinir oluyor. Onlardan biride benim, bende sevmem şahsen. Şimdi çoğu radyo dijital platform üzerinde. Eee insan da ordan açıp dakikalarca reklamı kim dinleyecek deyip direkt şarkıyı açabiliyor. Doğal olarak önem düşüyor ama bu kişisel bence. Şahsen ben radyoya çok önem verenlerdenim. Radyonun büyüsü başka… Radyoların eksikliği ise dinleyicinin isteklerine çok önem vermiyorlar bence, ama her radyo için aynı şeyi söyleyemem. Bazı kanallar ise sabahtan akşama aynı paketi yayına veriyorlar. Müzik direktörleri şarkıları harmanlayabilmeli. Ansızın eskilerden bi şarkı çalabilmeli.

 

Erhan Yiğitcan: Günümüz radyo sektörüyle ilgili olarak yapılan ödül törenleri ve radyo dinleme platformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gökçe Özcan: Çoğu ödüllerin gerçekten hak edene ulaştığını düşünmüyorum. Samimi olmak gerekiyor bence. Eğer seni severlerse ödül alamaman için hiç bir sebep yok ne kadar oy aldığının da bi önemi yok.  Çünkü bir tarafta ödül alan kişiyi başka bir oylamada yine aynı kişilerle yarışırken (herkese açık oy sonuçlarında) çok alt kademelerde görüyorsunuz. Değişen ne? Sadece ödülün adı…

Platformlara gelince aslında bir yönden iyi lakin bir yönden de kötü diyebilirim. Mesela 3 radyo kanalınız var ve siz tarzlara göre yeni radyolar kuruyorsunuz normalde o 3 radyonuzdan birini dinleyen ona yöneliyor ama bu seferde büyük radyonun dinlenme oranı düşüyor. Dinleyici yine sizin platformunuzda olsa da bir platformda çok fazla radyoyu iyi bulmuyorum ben.

 

Erhan Yiğitcan: Biraz da farklı konulara yönelelim. Elde ettiğimiz bilgilere göre Web alanında yeni çalışmalarınız var. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz? Web Programcılığı ilginizi çekiyor mu?

Gökçe Özcan: Evet arasıra Web’e yöneliyorum fakat bu işler gerçekten zor yani emek istiyor biraz. Ben birazda takıntılı bir insanım her şey istediğim gibi olmalı, olmayınca soğuyorum o işten. Aslında tam anlamıyla tasarım yapabilsem hiç de fena olmaz ara sıra kurcalıyorum, ilgimi de çekiyor gerçekten. Ama o işlerde çok daha tecrübeli arkadaşım var o kendini biliyor :) Ara sıra bilgi alışverişi de yapıyoruz tabii burada alan taraf genelde ben oluyorum:))

 

Erhan Yiğitcan Peki, bir hedefiniz gerçekleştirmek istediğiniz bir düşünceniz var mı?

Gökçe Özcan: Gerçekleştirmek istediğim çok şey var hani şu da olsun da artık ölsem de gam yemem dediklerim… Yayın hayatıma tam hız devam etmek istiyorum, güzel yerlere gelmek gerçekten iyi olurdu. Ama önce adımı atabilmeli ki gerisi gelsin.

 

Erhan Yiğitcan: Günlük hayatınızda genellikle neler yaparsınız? Sosyal medya uygulamalarından (Facebook, Twitter, Instagram) hangisini daha sık takip ediyorsunuz?

Gökçe Özcan: En yoğun olarak Twitter kullanıyorum. Orada her şey anlık oluyor ve bence en iyisi o… 2 hesabım var Twitter’da www.twitter.com/gokceofficial ve www.twitter.com/djgokceozcan 1 tane neyine yetmiyor dediklerini duyar gibiyim lakin bir tanesi askıya alınmıştı ve o zaman diğerini açtım tabii askı 4 ay sonra kalktı baktım yeni hesapta 20 bin kişi olmuş ehh onu da kullanalım bari dedim. Yedek her zaman iyidir. Facebook daha ziyade mesajlaşma için kullandığım bir yer çok nadiren paylaşım yaparım. Instagram’a gelince ben şahsen kullanmam kullananlar için oradayım demek doğru olur. :) Günlük hayatımda monoton bir insanım. Pazar ve Pazartesi sendromu arasında dahi bir fark olmuyor. Erken yatar erken kalkarım. Erken kalkan yol alır sonuçta :) Hala bitmeyen bir okul maceram var dersler sınavlar vakit kalınca internet ve TV…

 

Erhan Yiğitcan: Son olarak yeni sitemiz Müzrad hakkında ki düşüncelerinizi ve önerilerinizi öğrenebilir miyim?

Gökçe Özcan: Harika şekilde ilerliyorsunuz. İyi bir ekiple en çok tıklanan, okunan siteler arasına girer yakında diye düşünüyorum. Bu arada ilk röportajı bana ayırdığınız için tüm Müzrad ekibine teşekkür eder bu yolda başarılarınızı dilerim. :)

Erhan Yiğitcan 03.03.2015

MÜZRAD

Yaşar Kemal ve röportaj

Van depreminden döndükten ve üç gün kaldığımız Bayram Oteli ayrılığımızın birinci haftasında yıkıldıktan, lobide tanıştığımız gazeteci arkadaşlarımız enkazın altında kaldıktan bir süre sonraydı. Yaşar Kemal‘in Röportaj Yazarlığında 60 Yıl kitabı geçti elime. Birkaç kez okudum. Hasankale Yerle Bir bahsini her okuyuşumda, “Vay benim emeklerim” dediğimi hatırlıyorum.
Usta kalemlerin elinde röportaj, edebiyat ile gazeteciliği harmanlıyor. Gerçeklik sihir kazanıyor. Yaşar Kemal muharrir gazeteci tipinin en velud ve başarılı örneklerinden biri. Modern röportajcılığın Türkiye’deki kurucu babası ve aradan geçen 64 yıla rağmen aşılamamış bir zirvesi.
Bilmediği, derinlemesine araştırmadığı, tecrübe etmediği hiçbir konuda yazmamış.Üstünkörü bir bilgiyle, yarım yamalak duyumlarla haber yapmamış. Üç beş kişiden görüş alıp ‘dosya’ hazırlamamış. Yaşamış. Kaçakçılar arasında 25 gün, yanan ormanlarda 50 gün geçirmiş.
Üstünkörü bir merakla fikir yürütmemiş, emin olmadığı hiçbir bilgiyi kamuoyuyla paylaşmamış.

Okumak önemli
Günümüzün, bir sanatçıyla görüşmeye gittiklerinde söze “Bize kendinizden söz eder misiniz” ya da “Kitabınız ne hakkında” diyerek başlayan ve soru-cevapları alt alta yığan söyleşi katipleri onun Sait Faikle Görüşme röportajını mutlaka okusunlar. Mekan ve kent yazarlarına da Yaşar Kemal’in Sahaflar Çarşısı röportajını okumalarını öneriyorum.
Ölümünden tam iki yıl önce Sabah gazetesinden Damla Kayayerli‘ye verdiği mülakatta bakın ne demiş:
Bize insan yaşamının ve doğanın gerçeğini en güzel veren bir daldır röportaj. Röportaj bir sanat, bir edebiyat türü, bir yaratma eylemidir. En az romanlarım kadar röportajlarıma emek verdim.”
İyi bir röportajcı olmanın sırrını açıklamış:
“Hayatımda yazdığım en iyi röportajım Yanan Ormanlarda Elli Gün. O röportajı yazmak için İstanbul Üniversitesi’ndeki Orman Fakültesi’ne gittim; aylarca adam gibi çalıştım; ne kadar kitap varsa okudum.
Ve yakınmış:
Eskiden olduğu gibi çalışmıyor gazeteciler, okumuyorlar da.”
Mesleğimiz baş döndürücü bir başkalaşım içindeyken ‘hikaye‘nin yeniden önem kazanmasına ve gazeteciliğin ‘insanileşmesine‘ bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Yaşar Kemal’in bedeni bugün toprağa sırlanacak. Hepimizin başı sağ olsun. Onun röportajcılığı yetişen ve çalışan gazetecilere örnek olsun.

 

İbrahim Altay 

SABAH