Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 80

Hayko Bağdat: Etyen Abi hep sağcı bir adamdı, soldan nefret ederdi

0
Hayko Bağdat: Etyen Abi hep sağcı bir adamdı

“Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı değil, ‘salyangoz olmayı’ anlattığı ‘Salyangoz’ adlı kitabı kısa süre önce çıkan Hayko Bağdat, “Başımıza gelebilecek herhangi bir adaletsizlik karşısında kapısını çalacağımız bir tane devlet kurumu yok. HSYK, MİT, polis, adliye, savcı… Parsellenmiş, parçalanmış ve vatandaşın hiçbir anlamda umudu kalmadığı adalete, eşitliğe, hakkını arayabileceğine hiçbir umudunun kalmadığı bir dönemden geçiyoruz” diyor.

Ben sizi ilk CNN Türk’te bir programda tanıdım. Hrant Dink öldürüldükten sonraydı. Şöyle düşünmüştüm açıkçası “Şimdi olsa böyle düşünür mü?” Evet milliyetçiliğe karşı, ben de karşıyım. Ama sizin yaptığınız da aslında bir nevi milliyetçilik değil mi?

Ben değil diye düşünüyorum. Böyle bir soru gelince refleks olarak savunma içindeyim. Ama samimiyetle de değil. Bu topraktaki bütün kimlikler yaralı. Alevi, Kürt, LGBT, kadın, Ermeni, Hristiyan, misyoner, ateist, muhafazakar… Hepsinde bir yara var. Bütün bu kimlikleri yaralayan cinayetler, katliamlar, baskı, ırkçılık adaletle sonuçlanmadı. Mesela Alevileri konuşalım. Madımak’ta benzin döküp yaktılar insanları. Ve arkasında adalet yok. Bir Alevi bugün hayata Madımak Oteli’nin camından bakıyor. Ona katilinin eşkalini tarif et deseler, çizdiği robot resim Sünni Müslümana benziyor. Sakallı, çarşaflı. Beyaz Toroslara bindirilmiş Kürtlere, annesinin yanından koparılmış ve işkenceyle öldürülmüş binlerce çocuğa katilin kimdir senin desem Türk’e benzetiyor. Anlatabiliyor muyum? Buna soykırıma uğramış Ermeni’yi koy, sokakta öldürülmüş seks işçisini koy, namus cinayeti adı altında öldürülmüş kadını koy. Hepsinin katili hepimize benziyor. Hepimiz biraz katiliz bu anlamda. Hepimizin suretleri birilerinin katilleri. Dolayısıyla ben kendi kimliğimle ortaya koyduğum sorunları Ermeni meselesi olarak görmüyorum.

Ama Twitter’da da hep Ermeni olmak üstünden espri yapıyorsunuz.

Yok, geçti o artık. Bunun üzerine inşa edilmiş bir algı var. Ermeni dediğin zaman tınlayan ses beni bile rahatsız ediyor bazen.

Ne önemi var ki bunun?

Ama böyle. Çocuklarımızı, birbirimizin çocuklarının katili haline getiren ideoloji var. Kimliklerimizi katil ilan etmektense içinde doğduğumuz kültürü, dini, mezhebi birilerinin katili gibi algılanmasından kendimizi kurtarmak için, çocuklarımızın üzerindeki kamburu almak için yapacağımız tek şey var. Hepimizin ortaklaşıp “Abi katil şudur” diyebileceğimiz ortak meseleler olması lazım.

Ama bu ortak meseleler için kökümüzün nereden geldiğinin ya da ırkımızın bir önemi yok.

Ben de bunu söylüyorum işte. Buraya getirmeye çalışıyorum insanları. Osmanbey’in ortasında bir gazeteci bütün devlet kurumlarının bilgisi ve katkısıyla öldürülüyorsa ve bunun peşine düşüyorsan bu Ermeni meselesi olmaz ki. Roboski’de 34 insanı savaş uçağı bombalıyorsa, Başbakan da “Biz yukarıdan Ahmet’i, Mehmet’i ayırt edemiyoruz” diyorsa… Aşağıdan baktığında katili görüyoruz biz. Katile katil diyebileceğimiz, katilin hafifletici sebeplerine aşık olmadığımız, katilin cinayeti işlemesindeki sebepleri anlamaya çalışmadığımız, ona empati kurmadığımız bir ortak kültür lazım bize. Mesela şimdi Ezidiler var Işid’ten kaçan. Korkunç fotoğraflar var, 4 yaşındaki çocuk kardeşini taşıyor. 2014 yılı insanlığın geldiği en medeni dönemde çöllerde susuzluktan ölmüş insanlar var. 1915 böyle bir şeydi. Yüzde 90’ı kadın ve çocuktu. Biz bunu film olarak seyretseydik eğer oradaki kadın ve çocuğun kurtulmasını isterdik. Ne oldu bize de onları dipçikle çöle itenleri tuttuk? Ne oldu da Roboski’de savaş uçağındaki “logoyu” tuttuk? Ne oldu Sivas’ta benzin dökenlerle empati kurduk. Ne oldu da namus adına çocuğunun gözü önünde 17 yerinden bıçaklanmış kadının kocasının hafifletici sebeplerini gazetelere manşet ettik? Herkes kendi yaralı olduğu yerden anlatıyor. Ben de diyorum ki hepimiz yaralı olduğumuz yerlerden tanışıyoruz zaten. Aynı şeyi söyleyebiliriz. Şimdi burada Ermeni meselesini gündeme getirmek vatana hizmettir. Bir havuzdur bu. Hep beraber oraya yığalım dertlerimizi. İnsanın vicdanı varsa bu kötü olan diyeceğiz işte. Bu havuza giren herkesin sonu kötü olmuş yani. Buna ulaşmaya çalışıyorum fakat şunu da söyleyeyim, eskiden bir Ermeni lazım olurdu. Medyaya, panele…

Evet, ben de okumuştum. Sizi arayıp bir Ermeni lazım deniyormuş…

Ben şimdi ulusal bir gazetede çalışıyorum, ulusal televizyonlara çıkıyorum. Lazım olmadıkça Ermenilikten bahsetmeyi ayıp buluyorum. Lazım olmadıkça bana Ermeniliğin hatırlatılmasını da ırkçılık olarak görüyorum. Hani bu benim tercih ettiğim bir şey değil de aslında o, o zamanların içerisindeki algıda bir Ermeni sandalyesine ihtiyaç olduğu…

Ama o sandalyeyi siz kendi kendinize yaratmadınız mı?

Başka şansım yok. Sen daha iyi bilirsin medyada programcı konuk bulmak için telefon rehberleri vardır. Orada ‘Ermeni’ diye klasör var. Toplasan 5 kişi. Dolayısıyla sistem seni oradan kabul ediyor. Bunu kırmak için ben çok mücadele verdim. Şimdi de başardım. Twitter’daki espiri düzeyi de…

Ben “denize girmeyin…” ile başlayan tweet’e çok gülmüştüm.

Bir sürü buna benzer var. “Kılıçdaroğlu 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkacağı zaman ben de İzmir’den denize döküleyim” diyorum. Ya da Ağrı için BDP ve AKP çekişip bir türlü belediye başkanı bulamadıkları zaman “Arkadaşlar karar veremediyseniz biz de talibiz” diyorum. Niye biliyor musun? Çünkü bunlar sanal durumlar. Kimliğine yapıştırılmış ve seni her daim tehdit unsuru yapan öğe haline getiren sanal durumlar. Çok komik değil mi? Ben her sabah kalkıp bu ülkeye nasıl bir hainlik yaparım diye üniformamı giyip sokağa çıkıp köşe başında pusu kuran insan gibi algılanıyorum. Dolayısıyla bunların mizahını yapıyorum ben. Çünkü ben her gün de öyle yaşamıyorum ki hayatımı. Bazen de çok komik. Bütün bunlara karşı mizah iyi bir üslup. Ruhban okulu esprisini hep yapıyorum. Dindar olduğum için falan değil ateistim. Üstelik yarı Rum’umdur. Annem Rumdur. Fakat şimdi 200-300 bin insan ruhban okulu açılsın istiyor.

Ben sizin annenizin kökenlerini niye bileyim mesela? Çok saçma değil mi? Anlatabiliyor muyum?

Çok iyi anlıyorum.

Hayko Bağdat diye bir adam var. Entelektüel bir köşe yazarı. Onun kökenlerinden bana ne? Niye ben onun Ermeni olduğunu, annesinin Rum olduğunu, babasının aslında Ermeni olduğunu niye biliyorum. Niye bütün bu bilgiler bende var mesela?

Çok doğru. Ben bir olay yaşadım mesela. Fransız Yahudi bir arkadaşımla İskoç kimliğinden bir arkadaşımı tanıştırdım bizim evde. Ve tanıştırırken dedim ki “David, İngiltere’dendir ama İskoç’tur. Stefan, Fransa’dandır ama Yahudi’dir”. Niye söyledim bilmiyorum. Belki o empatiyi daha iyi kurarlar zannettim. Döndü bir tanesi dedi ki “Çükümün boyunu da söyle istersen”. Orada fark ettim ki bu medeni dünyada çok ayıp. Bu sorgulanmaz. Türkiye gibi bir ülkede ben icat ettim. Ben durmadan etnik kökenlerden bahsediyorum dersem bana haksızlık olur. Daha iki gün önce Kılıçdaroğlu’na meydanlarda ‘Alevi olduğunu söylesene’ denilen, Demirtaş’a ‘Zaza olduğunu söylesene’ denilen bir seçim dönemi geçirdik biz.

Ne hissettiniz o söylendiğinde?

İlk defa duymuyorum elbette.

İkinci oldu değil mi?

Yok sadece Erdoğan’dan değil. Hayatta ilk defa duymuyorum. Taksici nerelisin diye sorduğunda, İstanbulluyum dediğinde, ısrar edip etnik kökenini sorduğunda, Ermeni’yim dediğinde ‘Estağfurullah’ cevabını çok duymuşumdur. Bu bir kalıp. Erdoğan orada bu mirastan, bu algıdan gelen bir hayatı olduğunun işaretini veriyor. İlk defa duymuyorum. Şuna daha çok kızgınım. Meslektaşlarımız sayfalarca yazı yazarak “Bir dakika kardeşim o öyle demek istemedi” şeklinde siyasetçilerin ağzından çıkanları temizlemeye çalıştılar. Erdoğan gibi birinin binlerce mecrası var ya ertesi gün çıkar der ki “Siz benden böyle bir şey bekler misiniz? Orada ben şunu demek istedim. Hatta kırılan varsa…” Niye demedin o zaman? Delikanlı çünkü gerçekten öyle söyledi. Düzeltmedi. Gazetecinin mesleği de tırnak içerisinde bu ülkede sabah çocuğunu okula gönderen insanların hayatını zorlaştıran bir cümleyi sarf etmiş. Ermenilerin yani. Başbakan’ın sözünü temizlemeye çalışmak mı? Ona kızdım. Onun arkasından ona biyad eden kültüre de… Benim hayatımı riske edecek tehlikeli gidişata dur demektense onu temizlemeye çalışan ve gazeteciyim diyenlere kızdım. Yoksa Erdoğan’a kızmadım. Erdoğan’ın neyi niye söylediğini iyi biliyorum ben bu anlamda.

Sizi Gezi olayları sırasında MİT ajanı olmakla suçladılar. Taraf’ta yazıyorsunuz diye cemaatçi diyorlar. Taraf hakikaten cemaatin gazetesi mi?

İlk önce Gezi’yi söyleyeyim o önemli. Şimdi Başbakan’ın Gezi temsilcileriyle görüşmek üzere tespit ettiği heyet içerisinde benim de adım geçti. Bunda Taksim Dayanışması da vardı. Çarşı da vardı. Bir sürü insan vardı. Ve biz o görüşme için dayanışmadan Mücella Hanım’la (Yapıcı) telefonda konuşup “Gidelim mi? Gitmeyelim mi? Gidersek ne söyleyelim?” dediğimiz bir dönemde sabah saat 6 gibi Taksim’e müdahale edildiği haberi geldi. Biz de kalktık her müdahalede yaptığımız gibi arkadaşlarımla beraber Taksim’e geldik. Ve Taksim’e geldiğimizde AKM’nin açıldığı yerde ben öne koşarak avukat Can Tayfun ve diğerlerinin yanına giderek onlara destek olmaya karar verdim. Şimdi buraya gitme kararı vermenin birkaç motivasyonu olabilir. Bir tanesi gerçekten sorumluluk almışsındır. O sözcü olan arkadaşlarıma destek olmak istedim. Başbakan’ın toplantısına çağrıldığım için kendimi bir şey zannetmiş olabilirim.

Daha toplantıya gitmemişsiniz…

Daha gitmemişiz. Yani o şeyin oradaki biraz sonra oluşacak şiddete mani olacağına kendimi bir şey zannetmiş olabilirim. Tam tersine zaten solcu olduğum için, eylemlerde her tarafa gittiğim için hepsi olabilir. Orada korkunç bir müdahale başladı. Ve bir grup insanla polis karşı karşıya geldi. Karşılıklı taş atma, gaz atma başladı. Dayanışma’daki arkadaşlarla Dayanışma’nın megafonundan polisin biraz arkasından çekilecek barikat oluşturma kararı verildi. O oradan söylenmeye başladı. Amaç karşı karşıya gelecek grupların arasına 5 metre mesafe koymak. Fakat polis bir araç getirmiş. Bas bas bağırıyordu. O kadar çok yüksek ses çıkarıyordu ki sürekli bir şeyler söylüyordu insanlara. Megafonun sesi duyulmamaya başlandı. Ve bir adam Toma’nın altına yattı. Kafasını da tekerleğin içine koydu. Toma çalışıyordu o sırada. Tomayı kullanan şoförün adamı görüp görmediğini bilmiyorum. Birileri çekmeye çalıştı. Birileri mani oldu. O sırada megafon benim elimdeydi. O yaptığımız anonsun aynısını polisin megafonundan söyledim. 10 metre geride barikat kuralım gibi bir şeyler söyledim. Korktum. Herif ezilecek diye koydum. Aynı şey yine olsa yine yaparım. Çok insani bir meziyet. Ama o aletleri kullanmayı bilmeyecek kadar amatör olan birinin orada olması kötü olabilir. Tam tersine o adamın hayatı kurtulmuş olabilir. Uyduruyorum şu an da kendime iyi bir şey söylemek için… En nihayetinde Gezi’de direnen çocukların moralini bozan bir şey oldu. Özür diledim. Ama hal bu. Hani istediğin kadar zorla mitçilik polisçilik gibi bir şey çıkmıyor. Bütün samimiyetimle anlatıyorum meseleyi. Sonrasında tabi şehir efsaneleri… Tomaya binmişim de Taksim Meydanı’nda tur atmışım… Bunlar şehir efsaneleri. Hemen birkaç gün sonra Enver Aysever’in programına çıktım ve anlattım. Ve böyle anlattım gerçekten. Kendime methiye yapmış gibi olmayayım ama ben her şeyi samimiyetle anlatıyorum. Yani arkada ikinci bir kaset olduğu için değil. Şimdi buna “Yuh sana” da diyebilirisin, “E anladım be abi” de diyebilirsin, “Bravo sana” da diyebilirsin.

Sonra toplantıya gittiniz mi?

Hayır. O günkü müdahalelerden sonra birkaç insanın gözü çıktı Taksim’de. Zaten Başbakan eylemcilerle yapacağı ilk toplantıda pazarlık eder gibi bir duruma düşmemek için kendi emir vererek o vahşeti yaşattı o gün. Dayanışma’dan arkadaşlar valiyle konuşurken ben de valiyle konuştum. Vali öbür kulaktan bakanlarla konuşuyordu zaten. Kararı Başbakan vermişti ki kendisi de söylüyordu. İnsanların gözünün çıkarıldığı bir yerde akşam neyi konuşacağız Başbakan’la. Zaten o toplantıların bir sonuç vermediği, o toplantılara katılanların tutuklandığı, daha sonra çıplak arandığı bir tablo çıktı karşımıza. Dolayısıyla ilk başlarda temas kurmak, görüşmek herkesin niyetiydi. Dayanışma’nın da taleplerinden bir tanesi buydu. Fakat bu mecrada oradan yürümedi. Tam tersine Başbakan oraları tüketmek için kullandı buraları. İkinci bir şey daha vardı.

Taraf… Size diyorlar ki “Aslında Hayko Bağdat cemaatin yazarıdır…”

Yani cemaatçi olmam için bir süreç lazım. İlk önce Müslüman olmam gerek. Sonra Sünni olmak. Onun bir tarikatını seçmem gerek. Milli Güvenlik Kurulu kararıyla bu ülkenin vatandaşlarından bir bölümünü vatan haini ilan edildiği takdirde, devletin nasıl çalıştığını ben biliyorum. Yani o vatan hainlerine alınacak tedbirler içerinde askeri istihbaratın, polisin, jandarmanın, bekçinin, bağlı medyanın, bağlı televizyonun insanların her yaptığını biliyorum. Bundan bir önceki MGK kararında Ermeniler ve misyonerler vatan haini ilan edildiğinde Malatya’da gırtlaklarını kestiler insanların. Hepimiz biliyoruz ki devlet yaptı bunu. Hrant Dink öldürüldü. Rahip Santoro öldürüldü. Daha öncesinde şeriatçılar, Kürtler, bölücüler, Ermeniler… İşte o Beyaz Toroslara insanların bindirilmesi hep bu kararlar doğrultusundaydı. Devletin kime yaptığına bakma, ne yaptığına bak. Hepimizin hemfikir olduğu o büyük günahlarının hesabını soralım, konuşalım. Bunların bir kısmını ben ellerimle pankartlarını taşıdım Hrant Dink duruşmalarından önce. Cemaate bağlı olduğu varsayılan bürokratların, savcıların, polis şeflerinin, istihbaratçıların…

Pankart derken?..

Yani soruşturulsun bu herifler diye. Şimdi bir öcü gösteriliyor bize ve devlet olağanüstü yetkiler elde ediyor. Polis yasası, MİT yasası, basına karşı yasalar… Ne yapacak, insanların okullarını kapatacak. O kurumlara giden çocukları hayatının sonuna kadar sakıncalı piyade ilan edecek. Medyalarına büyük baskı yapacak, kanallarını kapatacak. İşte MİT yasasıyla herkesin telefonunu dinleyecek. Bunu sadece cemaate mi yapacak bu devlet. Devrimci basın, Alevi basını güven içinde midir? Dolayısıyla benim etik olarak karşı çıktığım şey, bir toplumsal kesimi külliyen hain ilan ederek buradan ceberrutlaşan devletin zulmüne karşı çıkmaktır. Benimle ne ilgim olabilir cemaatle. Hangi moral, motivasyonlar, hangi maddi ilişkiler? Ben hayatımda beş kuruş para kazanmadım medyadan. Şimdi bir programa başladım evet, cemaatin kanalında. Bugün TV’de. 3-5 bir şey verecekler bana ayda. Benim zar zor aldığım bir yazlığım vardı, onu satıyorum şu anda. Kaç tane mecra var Türkiye’de benim gibi bir adamın yazıp konuşabileceği? Taraf Gazetesi, Bugün TV. Şuna bakıyorum ben, o tv’sine gittiğimde, bu tv’sine gittiğimde, Doğan Medya’nın CNN’ine çıktığımda, cemaatin Bugün TV’sinde konuştuğumda da aynı şeyi söylüyorum.

Biz her şeyin önüne bir şey koyuyoruz. Cemaat bilmem nesi, Kürt bilmem nesi…

Zaten ben Kürt halkının haklarını savunduğumda PKK’lıydım. Gezi’de iki tane Mustafa Kemal gördükleri zaman ulusalcıydım. Kemalistlere yaranıyordum. Şimdi ise cemaatin bilmem nesiyim. Hadi bir mecrada gidip yorumlarımı yaptığımda bilmem neci olmayacağım bir mecra söyleyin bana.

“Yetmez ama evetçiydiniz” değil mi? Pişman mısınız?

Hayır.

Bir de “Yetmez ama evet”in isim babası siz misiniz?

Ben buldum, evet. Gerçi Şenol Karakaş var. O da ben buldum diye iddia ediyor. Aramızda tatlı bir kavga var şu anda! Artık onu bulmak iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama. Şunu söyleyeyim hangi taraf bizdendi? O referandum orada bize sunulan 15-16 maddeyle ilgili değildi. Kim kimden daha çok korkuyorsa ondan uzaklaştı. Yani sağcı, muhafazakar, devletçi bir iktidar var. Ve bunlar eski devletten şikayet ediyorlar. Bu eski devletin zulmünden daha çok canı yanmış olanlar, eski devletinde savunduğu ‘Hayır’a mesafeli durdular. “Ya bir dakika bunlar sağcı heriflerdir, bunlar muhafazakardır, bunlar iki gün sonra devleti ele geçirirler. Bu muhafazakarlarıyla cumhuriyete saldırırlar” korkuları olanlar ‘Evet’e uzak durdu. İçerisinde bir tane ölçü vardı. Sivil siyaset medeniyettir. Sivil siyasetle kavga edebilirsin. Sivil siyasete karşı Türkiye’deki en büyük eylem olan Gezi’deki gibi 4 milyon insan sokağa çıkabilirsin. Fakat derin devletin, katillerin karşısında biraz daha korkarsın. Şimdi tanka karşı sokağa çıktığımız gibi aynı şekilde tomaya karşı sokağa çıkıyoruz. Bir şey değişmedi ki benim hayatımda. Ne olacaktı da orası ideal olacaktı ki zaten. Zaten böyle oluyor Türkiye’de bu işler. ‘Evet’ deyip de, iktidarın dümen suyuna gidip de orada o az önce kızdığım arkadaşlar gibi ben köşe kapmaca oynamaya çalışmadım ki herhangi bir gazetede, şurada burada. Karşındaki bir kötü. Devleti ele geçirdiği anda hepsi kötü. Hayır da kötüydü evet de kötüydü. Bunların karşısında her zaman senin pozisyonun aynı. Roboski eyleminde, 24 Nisan soykırımında ya da aklına ne geliyorsa orada buradayım hala hayatımda bir şey değişmedi.

Ama ‘evet’ dediğiniz her şey bir daha değişti. HSYK’nın yapısı değişti.

Çünkü o devleti eskilerden arındırmak için daha medeni olan öneri bugün yeni devlete sahip olmak için fazla large geliyor. Burada geriye dönen iktidarın kendisi, biz değiliz ki. Elbette devletin vesayeti sivil siyasetten elini çekmeliydi. Fakat sivil siyasette elini uzatmaması gereken her yere elini uzattı. Bir tane bağımsız kurum yok. Yani seni şimdi gözaltına alsalar, şurada konuşacağız hemen “kimi polis almış, hangi savcıya götürmüş, hangi cezaevi müdürü…” Başımıza gelebilecek herhangi bir adaletsizlik karşısında kapısını çalacağımız bir tane devlet kurumu yok. HSYK, TRT, MİT, polis, adliye, savcı… Köşe kapmaca. Parsellenmiş, parçalanmış ve vatandaşın hiçbir anlamda umudu kalmadığı adalete, eşitliğe, hakkını arayabileceğine hiçbir umudunun kalmadığı bir dönemden geçiyoruz. Ne yapacağız? Mücadele edeceğiz.

Yorulmadınız mı?

Yorulmadın mı derken bitmedi ki dert ne yapalım? Daha romantik bir cevap vereyim. Hayat Hollywood filmi gibi değil. Yani filmin başında iyiler belli, kötüler belli, suç ortada. Sonunda iyiler kötüleri alt edecek. Bruce Willis yürürken kötü adamların binası havaya uçmuş olacak. Hayat böyle bir şey değil. Ne olacakta biz tamam artık diyeceğiz bu ülkede? “Tamam artık bitti her şey, çoluğumuz, çocuğumuz güven altında” böyle bir şey yok. Hayat daha çok bir Fransız filmi gibi. Hani başı yok, kıçı yok!

Korumanız var mı?

Bir tane polis korumam var.

Eşiniz ürkmüyor mudur? “Çıkma Hayko yeter” gibi şeyler söylemiyor mu?

Annem söylüyor ama eşim söylemiyor.

Çok zor bir şey olsa gerek. Sizin gibi aktivist bir insanla aynı evde yaşamak da zor, aynı hayatı paylaşmak da zor. Ondan dinlemek isterdim ne hissettiğini…

Bana ne derse ben “Peki karıcım ben yarın sabahtan itibaren köşe yazmayayım, televizyona çıkmayayım, bu mücadelenin içerisinde yer almayayım”a ikna olacağım. Çok mümkün olan bir şey değil. O daha mantıklıca bakıp en azından bunun sohbetini yapmak, gerektiği kadar tedbirler almaya çalışmak üzerinden devam ediyor. Ama en iyi konuştuğum programdan, reyting alan programdan veya iddialı bir köşe yazısından sonra ilk telefon annemden gelir. Ağzıma eder!

Tebrik ederim diye aramıyor yani.

Olur mu öyle şey.

Öyle algıladım. Siz öyle bir giriş yapınca. “Oğlum seninle gurur duyuyorum” der sandım.

Haksız değil ama. Kitapta da hep anlatmaya çalıştım. Bu ülkede “bir şey olmaz” diyebilir miyiz hiçbirimiz hiçbirimize?

Gergin bir hayat ama. Ya da siz geriliyor musunuz?

Yok gerilmiyorum. Çünkü özellikle sosyal medyada bunu başardım ben. Ben ağır abi taklidi yapmıyorum. Ben o televizyonda gördüğümüz ve televizyona çıktığı için kendisini çok mühim sanan bir moda girmedim ki hiç. Ben aslında üniversite kantinlerinde konuşulana benzer üslupta yazıyor ve söylüyorum. Hiç ağır abi taklidi yapmadığım için, kendimi çok fazla bulunmaz görmediğim için hayatımı o alanda o kulvarda o sakinlikte yaşıyorum. Halı sahada maç yapıyorum. Okey oynuyorum. Akşam bira içip maç izliyorum. Hayatımda hiçbir şey değişmediki benim. Oradan birisi televizyona, gazetelere çok kabul edildiği için orada bir sorun var bence.

Ama bilinçaltınızda bir yerde hep tehdit unsuruyla yaşıyorsunuz. Yani bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu gergin bir şey.

Gerginim de şimdi bunu söyleyerek zalimi sevindirmeyeyim!

Bence zalimler sevinmesin, üzülsün.

Çok komik bir şey var. Niye öldürüleyim ki ben? Ne yapıyorum mesela? Ne yapabilirim ben bu ülkeye? Sokaktaki herhangi birinin çoluğuna çocuğuna nasıl bir zarar verebilirim. Neyin peşindeyim ben? Neyi hak ediyorum ben? Niye beni koca koca insanlar tehdit etsin? Niye benim hayatımı zorlaştırsın. Çok saçma. Hiçbir anlamı yok, bu kötülük. Kötülüğün olduğu yerde onunla mantıklı bir tartışmaya giremezsin ki. Bu ülkede hep olan kötülük. Demin anlattığım kimlikler meselesinde olduğu gibi “bu kötüdür ulan” diyemediğimiz için kötüleşmiş hayatımız. Son dönem iktidarda benim gördüğüm en büyük tespit artık “kötüler”. Metin Lokumcu’nun gazdan öldüğü gün Erdoğan, Ruşen Çakır’a hak ettiğini ima etti. Roboski olduğunda Genelkurmay’a teşekkür etti. Bocaladı. Çünkü o ana kadar AKP devlet ile halk arasında dururdu. Oradan bir yerden gelen kurşunlardan “bize karşıda sıkılmıştır” derdi. Bizi de hedef almışlardır derdi. Ne zaman ki 15 yaşında bir çocuk öldürüldü; Berkin. Çıktı onun ölümü hak ettiğini ima etti. Cebinde misket varmış. Ve normalde muhafazakârlar, Müslümanlar dualarında o çocuğa yer vermesi gerekenler, onun annesine sabır dilemesi gerekenler yuhaladılar. 6 bin zeytin ağacı kestiler mesela. Gezi’de 8 çocuğu öldürdüler. Soma’da olanlar… Gerçek emekçi halk için taşeron, köle dediler. Kötülük var artık. Ve kötülüğün mutlaklaştığı bu durum karşısında fiili olarak sadece seni, beni değil hayatımızı, algımızı, sevgilimize dokunuşumuzu etkiliyor iklimdeki bu kötülük. Şimdi bununla mantıklı bir tartışma yapamazsın. Bunu karşısına koyabileceğin yegâne bir güç var elinde; iyilik. Bana bununla ilgili siyasi bir şey söyle. Ne oldu Soma’dan sonra?

Dışarıdan bir gözlem. Aleviler de sanki gittikçe asimile olup siliniyor. Galiba ibadethane özgürlüğünün verilmemesinin en kötü sonucundan biri bu asimile oluyorlar.

13 yıllık AKP iktidarının yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi Alevi kimliğinin bu kadar tekrar farkına varılarak yaşanmaya başlanmasıdır. Tam tersine Sünni muhafazakâr bakış açısıyla yönetildiğimiz 12 yılın sonunda şu an en hak mücadelesi adına hevesli olan kesimlerden bir tanesi Aleviler haline geldi. Tam tersine yürüdü o iş.

Etyen Mahçupyan’ın başbakanlık danışmanı olmasında Ermeni diyasporasının hiç desteği oldu mu?

Ben diyasporayı filan çok bilmiyorum. Biz mahalle çocuklarıyız. Üstelik bir yerden gelmiş değil, tam tersine buradan gitmişiz. Yani buraların çocuklarıyız. Benim diyasporayla alakam yok. Senin dediğin diyaspora Arjantin’de yaşayan Yozgatlıdır, Paris’te yaşayan Kayserilidir. Dolayısıyla onların da bu travmayla başa çıkmak için geliştirdiği tüm yöntemler benim için anlaşılırdır. Ben Etyen abiyle bir tartışma yaşadım. Başka yerlerde de söyledim, burada da söyleyeyim Etyen abi hakkında fikrimi. Her zaman sağcı bir adamdı, her zaman devlete ve egemene yakın durarak onu etkilemeye çalışırdı. Her zaman soldan nefret ederdi. Refah Partisi’ne oy verirdi mesela, o kadar. Türkiye’nin hayırlı bir yere gideceğini ancak Türkiye’deki muhafazakârların ve Müslümanların dönüşümüyle olacağına inanırdı. Ve orada bir tutarsızlık yok. Fakat şöyle bir şey var. Bundan 10 sene sonrasında Türkiye’nin bütün bu yaşadıklarımıza rağmen daha iyi bir ülke olacağını, kafasındaki muhafazakârların dönüşümünün tamamlanacağını, hepimiz için daha iyi bir ülke olacağına çok inanıyor. Fakat o kadar âşık oldu ki o fikre, ‘Bir dakika, bu ne olacak’ diyen herkesi aşağılamaya ve itibarsızlaştırmaya başladı. Ve arada olanları da yol kazası saymaya başladı. Berkin’i, Hrant’ın potansiyel katilleriyle çalışan AKP hükümetini anlamaya başladı, egemeni anlamaya başladı. Dolayısıyla artık bizim kurduğumuz vicdan sofralarında, hak ve adalet arayışında o masadan kalkmasını rica ettim ben ondan. Hem o masada oturup hem de bunu yapamazsın çünkü. Eşyanın tabiatına aykırı. Tabii kalkası da vardı. Ben söyledim diye kalkmadı. Görevini yapıyor şu anda. Ama onun Ermeni olmasının ve bir başdanışman olmasının bana fazladan bir heyecan vermesinin hiçbir karşılığı yok. Ne karşılığı olabilir ki?

10 Kasım’da 9.05’te kalkıp saygı duruşunda bulundunuz mu?

Hayır. Ben Mustafa Kemal için bir sürü anlamlı şey söyleyebilirim. Bir sürü olumsuz şey de söyleyebilirim.

Ermeniler nefret mi ediyor Mustafa Kemal’den?

Hayır, tam tersine. Ermeniler laiklik ve eşit vatandaşlık ütopyasıyla kendini daha güvende hissediyor.

Niye bizde bu klişe bilgi var sizce?

Tek parti döneminde şurada, burada o Kemalist ideolojiyle bütün kimliklerin nasibini aldığı zulümlerden azınlıklarda çok fazla nasibini almıştır. Varlık vergisinden tut, 6-7 Eylül’ünden tut bütün o zihniyet. Yani millete fötr şapka giydirmeye çalışan bir ideoloji, bu ülkede zaten fötr şapka giyen herkesi kovdu memleketinden ya. Bu ülkenin kadim halkları nerede? Dünyada en az Hristiyan’ın yaşadığı Müslüman ülkeyiz biz. Senin laiklik projen ne oldu? Beğenmediğin İran, Suriye, Beyrut, Lübnan, Irak, Tunus, Fas, Mısır yüzde 10’lar falandır herhalde. 100 yıl önce 5’te 2 olan bu toprakların kadim halkları nereden gelmiş değil, medeniyeti burada olan. Dünyanın ilk kiliseleri burada. Dolayısıyla laiklik projesi, yani dinin devlete egemen olmaması, devletin dinsel anlamda kör olması, bütün vatandaşlarına eşit insan muamelesi yapması fikri bu ülkedeki azınlıkların varlığının silinmesine yol açtı. Kiliseleri ahır yapan Müslüman muhafazakâr siyaset değildi ki. Dolayısıyla bu çetrefilli bir soru. Tabii ki bu anlamda Ermeniler de halk kalıntısı olarak bugüne kadar gelse, Ermeniler aynı evde yaşayıp, aynı kararı alıp sabah ona göre görev yerlerine dağılmıyorlar. Sınıfsal anlamda Samatya’da tek odalı bir evde yaşayan Ermeni de var.

Siz milletvekili olmak istiyor musunuz?

Öyle ufak bir deneyim geçti ama şimdi şöyle düşünüyorum. Bunlar enstrümanlar ya benim için, vekillik de bir enstrüman. Tabii ki bunları yüzüne söylemek isterim ben insanların. Muhataplarına bir fiil, yazdıklarımı okuyordur belki ama yakasına yapışıp söylemek daha heyecanlı olur hepimize de iyi gelir üstelik. Ama 2 çocuk babası bir adamım ben şimdi. Bir aile kararı gerekir. Bu arada bir teklif de yok henüz. Kendi kendimize gelin güvey olacağımız bir durum da olmasın ama kolay bir şey değildir mutlaka o. Şey sıkıntısı vardır bir de. Buradan sonra hayatımı daim ettireceğim meslek nedir benim. Babadan kalma matbaacılık desen o potansiyelimin yarısını kaybettim o anlamda. Gazetecilik desen, dışarıdan bakanlar viskimi içerken tweet atıyorum zannediyorlar ama hiç öyle değil valla. Hani vekilin aynı zamanda bütün bu işleri yaparken, bütün bu mücadeleyi verirken, çocuğunun da en azından ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bir maaşı olması ihtimali de gerek. Çok sıkıldığım için ticaretten, bazen cezbedici. Tüm açıklığımla söylüyorum sana. Bir yandan da onun getireceği hayat filan, zor karar.

O ideolojinin insanı olacaksınız öyle ya da böyle.

Valla ben sığmam oraya buraya ya…

HDP yakın gelebilir size.

Elbette ben şimdiye kadar hep Kürt siyasi hareketinin Batı’daki siyasi güçleriyle olan ittifaklarına oy verdim. Selahattin’e (Demirtaş) de oy verdim. Bunu da yazdım açık açık. İyi bir fikirdi falan filan. Büyük konuşmayayım ama ben hangi projenin içinde olursam olayım sanki bu ele avuca sığmaz hali muhafaza etmeyi, oraya girmemeyi tercih ediyorum. Siyasette de bu başarılabilir. Biraz da bunu başardım. İçinde bulunduğum bütün mecralarda bir kalıbın adamı olmamayı, yani polisin ajanı, cemaatin kalemi, ulusalcının bayrakçısı… Siyasette olsa böyle bir adama olurum herhalde.

Fatih Altaylı ile olan röportajımı okunuz mu? Ne diyorsunuz?

Okudum. Söyleyeyim ona da cevabımı var. Fatih Altaylı bir programında Rober Koptaş’ı davet etti. Agos’un genel yayın yönetmeni olan Rober Koptaş’ı. Ve ona dedi ki ‘Ben bu ülkede soykırım vardır diyenin yüzüne tükürürüm’. Karşısındaki genç meslektaşının bu olan bitene soykırım dediğini biliyordu. Ve yılların o kurt gazeteciliğiyle karşısındaki insanı yüzüne tükürülecek adam durumuna düşürmeyi, onu yenmeye çalışmayı, onu hiçleştirmeye çalışmayı hak gördü kendisine, olabilir. Fakat bu adamın nüfus kaydında, tapu kaydında 2 gün sonra üzerine soykırım mirası çıkarsa…

Ama yok demiyor ki, vardır diyor.

Tamam, ama soykırım mirasıdır kilise. Satın mı aldın kiliseyi, sahiplerinden mi aldın? Kilise satın alınır mı?

Hayır, diyor ki ‘O topraklar dedemden bize kalmış ben bilmiyorum ve o toprakların üzerinde kilisenin kalıntısı var.’

Dedene nereden kaldı diyorum ben de. Gittim ben o köye. Koca bir köydür orası, dağın başında. Binlerce Ermeni’nin yaşadığı, sonra çoluk çocuk yaşlı demeden hepsinin ölüme gönderildiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kime hak o ya. Kime hak orası? Sen 3 gün önce genç bir meslektaşına “‘Soykırım vardır diyenin yüzüne tükürürüm’ deyip o olaylardan bir tapu sahibi olduğun ortaya çıktığında ben sana kızarım.

Armağan Çağlayan 07.12.2014 

RADİKAL

Güzel ve başarılı oyuncu Ezgi Sözüer ile röportaj

0
1)Röportajımıza ilk olarak biraz sizi tanıyarak başlayalım… Ezgi Sözüer kimdir?
20 Kasım 1988’de İstanbul’da doğdum. İstanbul Ticaret Üni.’de Uluslararası Lojistik okudum. Aynı zamanda İstanbul Üni. Devlet Konservatuarı Bale Bölümü mezunuyum.
2)Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?
Oyunculuğa dair aklımda bir şey yoktu aslında bir tv programına katıldım ve sonrasında dizilerden teklifler gelmeye başladı. Zaten sahne sanatlarının içinde yetiştiğim için kendimi yakın hissettim ve deneyeme karar verdim.
3)Hayal ve hedeflerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Kendimi henüz yolun başında görüyorum ve sürekli geliştirmek için uğraşıyorum. İleride sinema projelerinde de yer almak istiyorum.
4)Ezgi boş zamanlarında neler yapmaktan hoşlanır?
Dansa gidiyorum balenin yanında latin ve modern danslar da yapıyorum. Evde olduğum zamanlar mutfakta vakit geçirmeyi seviyorum. Tiyatroya ve sinemaya da sık sık giderim.
5)Medcezir’le birlikte ekranlarda sizi izliyoruz… Peki ya dizi hariç  başka bir proje var mı?
Görüştüğüm projeler var tabii ama henüz netlik kazanan bir durum yok.
6)Ezgi şu anda bulunduğu yerden memnun mu?
Evet bunların benim için güzel başlangıç olduğunu düşünüyorum. Hayatımdan çok memnunum.
7)2 sezondur Medcezir’de ‘Eda’ karakterine hayat veriyorsunuz…Peki nasıl bir set ortamınıza sahipsiniz?
Setimiz çok keyifli hem oyuncu arkadaşlarımla hem ekiple çok eğleniyoruz bunun ekrana yansıdığını düşünenelerdenim.
8)Dizide ki gibi rol arkadaşlarınla gerçek hayatta da sıkı bir dostluğunuz var. Hep bir araya geldiğinizde neler yaparak vakit geçiriyorsunuz?
Set dışında da sürekli bir aradayız altınköy kızları gibi olduk. Ruh halimize göre kimi zaman evde toplaşırız bol dedikodu yaparız kimi zaman da dışarda eğlenmeye çıkarız
9) Size göre bir oyuncunun en önemli kriterleri neler olabilir?
En önemli şey disiplinli ve sorumluluk sahibi olmasıdır.
10)Şans’a inanır mısınız?
İnanıyorum şanslı olduğumu da düşünenlerdenim. Bence insanın her sabah sağlıklı bir şekilde güne uyanması bile onu çok şanslı kılar.
11)Kendinizi geliştirmek adına neler yapıyorsunuz?
Kendimi geliştirmek için bol bol film izliyorum bana fayda sağlaması için oyunculuklara dikkat ediyorum. Çeşitli workshoplara katılarak kendi oyunculuğumu geliştirmek için çaba sarf ediyorum.
12)Bulunduğunuz sektör ciddi anlamda zor bir sektör.. Siz de bu sektör’ün içinde biri olarak, bu sektör için neler diyebilirsiniz?
Her sektörün kendine göre zorlukları muhakkak vardır. Bizim işlerde gün gece kavramı pek olmuyor. Zaman zaman ben nerdeyim şimdi napıyoruz gibi kavram karmaşalarına düşebiliyoruz. Bu süreçte insanın biraz içine dönmesi ve kendini dinlemesi gerekiyor
13)Aynı projede rol almayı hayal ettiğiniz kimler var?
O kadar çok isim var ki bu konuda hayallerim biraz geniş. Filmlerini izleyerek büyüdüğüm Şener Şen Türkan Şoray bu isimlerin başında gelir.
14)Oyuncu olmasaydınız ‘şu meslek sahibi olurdum’ dediğin bir meslek var mı? Varsa nedir?
Uluslararası lojistik okudum ama yapmayı hiç düşünmedim staj süresi benim için yeterli oldu.. Aslında  minik ballerinler yetiştirmek, bir dans okulu açmak hiç de fena olmazdı.. İlerleyen yıllarda bunu yapabilirim
15)Benim için çok keyifli bir röportaj oldu, umarım sizin için de öyle olmuştur.. Hayranlarınıza buradan ne iletmek istersiniz?
Çok teşekkürler benim için de çok keyifliydi. Onlar iyi ki varlar insanın sevildiğini hissetmesi çok güzel bana destekleri için teşekkür ediyorum hepsini öpüyorum.
06.02.2015

Güzel ve başarılı oyuncu Ezgi Sözüer ile röportaj

0
1)Röportajımıza ilk olarak biraz sizi tanıyarak başlayalım… Ezgi Sözüer kimdir?
20 Kasım 1988’de İstanbul’da doğdum. İstanbul Ticaret Üni.’de Uluslararası Lojistik okudum. Aynı zamanda İstanbul Üni. Devlet Konservatuarı Bale Bölümü mezunuyum.
2)Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?
Oyunculuğa dair aklımda bir şey yoktu aslında bir tv programına katıldım ve sonrasında dizilerden teklifler gelmeye başladı. Zaten sahne sanatlarının içinde yetiştiğim için kendimi yakın hissettim ve deneyeme karar verdim.
3)Hayal ve hedeflerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Kendimi henüz yolun başında görüyorum ve sürekli geliştirmek için uğraşıyorum. İleride sinema projelerinde de yer almak istiyorum.
4)Ezgi boş zamanlarında neler yapmaktan hoşlanır?
Dansa gidiyorum balenin yanında latin ve modern danslar da yapıyorum. Evde olduğum zamanlar mutfakta vakit geçirmeyi seviyorum. Tiyatroya ve sinemaya da sık sık giderim.
5)Medcezir’le birlikte ekranlarda sizi izliyoruz… Peki ya dizi hariç  başka bir proje var mı?
Görüştüğüm projeler var tabii ama henüz netlik kazanan bir durum yok.
6)Ezgi şu anda bulunduğu yerden memnun mu?
Evet bunların benim için güzel başlangıç olduğunu düşünüyorum. Hayatımdan çok memnunum.
7)2 sezondur Medcezir’de ‘Eda’ karakterine hayat veriyorsunuz…Peki nasıl bir set ortamınıza sahipsiniz?
Setimiz çok keyifli hem oyuncu arkadaşlarımla hem ekiple çok eğleniyoruz bunun ekrana yansıdığını düşünenelerdenim.
8)Dizide ki gibi rol arkadaşlarınla gerçek hayatta da sıkı bir dostluğunuz var. Hep bir araya geldiğinizde neler yaparak vakit geçiriyorsunuz?
Set dışında da sürekli bir aradayız altınköy kızları gibi olduk. Ruh halimize göre kimi zaman evde toplaşırız bol dedikodu yaparız kimi zaman da dışarda eğlenmeye çıkarız
9) Size göre bir oyuncunun en önemli kriterleri neler olabilir?
En önemli şey disiplinli ve sorumluluk sahibi olmasıdır.
10)Şans’a inanır mısınız?
İnanıyorum şanslı olduğumu da düşünenlerdenim. Bence insanın her sabah sağlıklı bir şekilde güne uyanması bile onu çok şanslı kılar.
11)Kendinizi geliştirmek adına neler yapıyorsunuz?
Kendimi geliştirmek için bol bol film izliyorum bana fayda sağlaması için oyunculuklara dikkat ediyorum. Çeşitli workshoplara katılarak kendi oyunculuğumu geliştirmek için çaba sarf ediyorum.
12)Bulunduğunuz sektör ciddi anlamda zor bir sektör.. Siz de bu sektör’ün içinde biri olarak, bu sektör için neler diyebilirsiniz?
Her sektörün kendine göre zorlukları muhakkak vardır. Bizim işlerde gün gece kavramı pek olmuyor. Zaman zaman ben nerdeyim şimdi napıyoruz gibi kavram karmaşalarına düşebiliyoruz. Bu süreçte insanın biraz içine dönmesi ve kendini dinlemesi gerekiyor
13)Aynı projede rol almayı hayal ettiğiniz kimler var?
O kadar çok isim var ki bu konuda hayallerim biraz geniş. Filmlerini izleyerek büyüdüğüm Şener Şen Türkan Şoray bu isimlerin başında gelir.
14)Oyuncu olmasaydınız ‘şu meslek sahibi olurdum’ dediğin bir meslek var mı? Varsa nedir?
Uluslararası lojistik okudum ama yapmayı hiç düşünmedim staj süresi benim için yeterli oldu.. Aslında  minik ballerinler yetiştirmek, bir dans okulu açmak hiç de fena olmazdı.. İlerleyen yıllarda bunu yapabilirim
15)Benim için çok keyifli bir röportaj oldu, umarım sizin için de öyle olmuştur.. Hayranlarınıza buradan ne iletmek istersiniz?
Çok teşekkürler benim için de çok keyifliydi. Onlar iyi ki varlar insanın sevildiğini hissetmesi çok güzel bana destekleri için teşekkür ediyorum hepsini öpüyorum.
06.02.2015

Bıçak boynuna dayanmadıkça kimse DOĞU’ya gitmiyor

0

Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nin (TÜSİAD) önceki dönem yönetim kurulu üyesi olan Sedat Şükrü Ünlütürk, geçen ay yapılan yeni dönemde derneğin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı seçildi.
Ünlütürk, “özellikle çözüm sürecinin iktisadi ayağına destek olmak için geliştirilen projenin başında bulunuyor. Ünlütürk, tam bir yıl önce TÜSİAD ile TÜRKONFED tarafından geliştirilen Bölgelerarası Ortak Girişim Projesi (BORGİP) projesinin fikir babası. Doğu ve güneydoğuya yatırım gitmesi oraların daha iyi anlaşılması için bölge illerini en az iki kere ziyaret etmiş, bölgedeki iş dünyasıyla sivil toplum örgütleriyle bir araya gelmiş. BORGİP’te başarı sağlanırsa önümüzdeki 10 yıl içinde tüm bölgeyi etkileyecek bir proje artaya çıkmış olacak” diyor Ünlütürk ve ekliyor, “Cumhuriyet tarihi boyunca bölgeyi kalkındırmak için sayısız destekler, teşvik çıkarıldı ama hiçbirinde istenilen başarı sağlanmadı”. Ünlütürk’e göre bölgede insanın yüreğini burkan bir tablo var. Doğu ve güneydoğudaki 14 ilde ortalama kişibaşı milli gelir ortalama 4 bin dolar. Ülkenin batısında 15-16 bin dolar civarında. Arada çok ciddi bir gelir uçurumu var. İşte bölgeler arasındaki bu gelir uçurumunun nasıl giderileceği, TÜSİAD’ın buradaki işlevi, BORGİP’in nasıl ilerleyeceği çözüm sürecinin eksik yanlarını Şükrü Ünlütürk ile konuştuk…

– Siz Doğu ve Güneydoğu bölgelerini yakından takip ediyorsunuz, bu bölgelerle tanışmanız nasıl başladı?
– 1990’ların başında Ege İhracatçılar Birliği başkanıydım. Bir Diyarbakır gezisi sırasında tesadüfen Diyarbakırlı bir aile olan Akyıl benden destek istedi. Bir entegre tesis kuruyorlarmış. Elimizden geldiği kadar onlara yardımcı olduk. Törenler açılışlar yapılırken Adıyaman Ticaret Sanayi Odası Başkanı Zafer vardı; illa da Adıyaman’a gelin dedi. Sözümü tutum ve gittim. Bir baktım ki bögeye gidip yatırım yapsam en fazla 100-200 kişiye istihdam sağlayabilirdim. Halbuki bölgeyi kenti etkileyebilmek için daha farklı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Sanayiciler yapılan toplantılarda bir amca dedi ki “Bizim aklımız gözümüzdedir beyim”. Aslıda projenin temelini bu söz oluşturdu. Biz gördüğümüze inanırız biz gördüğümüzü yaparız. 6 ay çalıştık. 3 tane firma kurdurduk. Şu anda çok büyük ihracat yapıyorlar. Bu firmalar bu işi yaparak başarılı oldular. Bu firmalar şu anda Adıyaman OSB’de faaliyet gesteriyor. Diğer firmalar da bu örnekleri görüp cesaretlendiler. Böylece orada bir konfeksiyon hazırgiyim kümesi oluştu. 5-6 yıl içinde 7-8 bin istihdam sağlayan bir proje haline geldi. 3 yıllık bir projeydi.

-Bu proje size neyi öğretti?
– Yerel insanlara iş yaptıralım. Onlara yardımcı olalım. Onlar başarılı olsunlar. Başarıları diğerleri tarafından kopyalanır oldu. Biz bu modeli daha geniş ölçekte tek sektöre bağlı kalmaksızın yaparsak o zaman yine bir başarı hikâyesi yaratır mıyız, diye baktık. TÜSİAD’ın TÜRKONFED ile bir yıl önce çözüm sürecinin iktisadi ekonomik ayağına sahip çıkarız kararlığı ve iradesi gösterdi. Bu nedenle geçen yıl TÜSİAD ve TÜRKONFED üyesi yüzlerce iş insanı ve sivil toplum örgütüyle Cizre ve Batman’a gittik. Oradaki büyümenin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu göstermek istedik. TÜSİAD’ın misyonu buna dikkat çekmek önemini vurgulamaktı. BORGİP’te çözüm süreci için somut projeler ortaya çıkarmak için düşünüldü ve hayal edildi. Cizre’de yaptığımız toplantıda kamuoyu ile paylaştığımız analizimiz, bölge ekonomisinin ülkemizin potansiyel ekonomik büyümesine yüzde 1 civarında bir katkı sağlamasının mümkün olduğunu gösteriyor. Bu ekonomik büyümenin çapraz refah etkisi de olacak ve sosyal kalkınmayı da olumlu etkileyecek.

– BORGİP için nasıl yola çıktınız?
TÜRKONFED’in hazırladığı bölgeye dönük Orta Gelir Tuzağı Raporu’nu tekrar çalıştık. Orada insanın yüreğini burkan bir tablo var. Doğu ve güneydoğudaki 14 ilde ortalama kişibaşı milli gelir ortalama 4 bin dolar. Ülkenin batısında da 15-16 bin dolar civarında. Dolaysıyla arada çok ciddi bir gelir uçurumu var.
Biz çok basit bir mantıkla yola çıktık. Bölgenin bir tarafındaki artılar ile diğer tarafındaki eksikler örtüşüyor. Ülkenin bir tarafında işçilik pahalı, bir tarafından işçilik ucuz. Bir tarafında işsizlik yüzde 10’lar seviyesindeyken doğu ve güneydoğuda yüzde 20’nin üzerinde. Ülkenin bu tarafından çok önemli bir teknoloji bilgi birikimi, orada yok. Biz bunları nasıl bir araya getirebiliriz diye hayal ettik ve yola çıktık.

– BORGİP’te Batı’da bir şirket bulunup Doğu’daki ile eşleştirilecekti var mı somut bir proje?
– Şu anda tartıştığımız masa üstünde olan projeler var. Konuştuğumuz konuşturacağımız insanlar var. Bir havuz oluşturuyoruz. Böyle bir arzuda olan firmalar var.
TÜSİAD ve TÜRKONFED üyelerinden oluşan proje heyeti, ön ihtiyaç analizlerini yapabilmek, bölge iş insanlarını dinlemek ve sorunları yerinde anlayabilmek amacıyla Diyarbakır, Mardin, Midyat, Batman, Şırnak, Siirt’de yerel iş insanları ve paydaşlarla kapsamlı toplantılar gerçekleştirdi. Bu toplantılarda, bölgedeki firmaların işlerini büyütmek, geliştirmek için karşılaştıkları güçlükler ve sorunlar konuşularak, temel ihtiyaçların neler olduğu belirlenmeye çalışıldı. Bütün bu insanlarla konuşmaya, proje ekibini oluşturmaya, omurgasını oluşturmaya çalıştık. En az 10 yıllık bir projeden bahsediyoruz. Projenin tüm bacaklarının iyi hesap etmemiz altyapısını çok iyi hesap etmemiz gerekiyor. Acelemiz yok. Bu projede genç emeklileri de devreye sokmak istiyoruz Türkiye’de 8 milyon genç emekli var. 6 ay sonra projede ilk örnekleri konuşmaya başlayacağız. Bu proje önümüzdeki 10 yıl içinde tüm bölgeyi etkileyecek bir proje olmasını hayal ediyoruz. Bu yıl en az 500 firmayla görüşmek istiyoruz. Bize başvuruyorlar. Oraya nitelikli yönetim danışmanı arkadaşımızı gönderiyoruz, ihtiyaç havuzunu oluşturmaya çalışıyoruz. Şu ana kadar 40 civarında başvuru aldık.

-Temel hedef ne?
– Çözüm sürecinin iktisadi boyutuna sahip çıkılmasına yönelik oluşturulan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Yatırımcı Danışma Konseyi tarafından yürütülen çalışmalara katkı sağlanması. Dışarıdan yatırım beklenmesi yerine bölgedeki yatırımcıların, girişimcilerin teşvik edilmesi, desteklenmesi, yerel iş insanlarının başarılı örnekler oluşturması. Ülkemizin doğu ve batısındaki iş dünyası insanlarını bir araya getirerek sinerji yaratmak, (işbirliği/güç birliği yoluyla kazan-kazan yaklaşımı). Başarılı uygulamaların artırılması yoluyla çarpan etkisi yaratmak.

– Firmalara ne tür destekler sunulacak?
– Vergi ve SSK danışmanlığı. Teknoloji kullanımını artırmaya yönelik danışmanlık ve destekler. Mentorluk, danışmanlık hizmetleri, (yetkin, deneyimli iş insanları aracılığı ile). Nitelikli insan kaynaklarına erişim desteği. Pazarlama/ihracat konularında destek. Hukuk danışmanlığı, (Özellikle sözleşme yapma teknikleri ve sorunlu tahsilatlarla ilgili olarak).

– BORGİP’e kimler nasıl katılabilecek?
– TÜRKONFED iş dünyası örgütü içinde yer alan ve anlatılan desteklerden yararlanmak isteyen; Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yatırım yapmak veya bu bölgelerdeki benzer işkollarındaki firmalarla işbirliği olanaklarını araştırmak arzusundaki/düşüncesindeki tüm firmalarımızın ve mevcut durumda, Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yatırım yapmayı veya o bölgelerdeki firmalarla işbirliğini düşünmeyen, imalat sanayiinde faaliyet gösteren firmalarımızın üye oldukları dernek yönetimlerine başvurarak proje içinde yer almak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.

Çözüm süreci daha şeffaf olmalı

– Çözüm sürecinde neler eksik gidiyor?
– Çözüm sürecinin çok daha şeffaf ve paylaşılabilir olması gerekiyor. Genel çizgilerin ve görüşmelerin dışında bildiğimiz bir şey yok. Ama bir takvim var mı, bir yol haritası var mı? hedefler nedir, ne şekilde olacak? Biz bunları bilmiyoruz. Her şeyin de kamuoyu önünde paylaşılması çok mantıklı değil. Ama süreç hakkında daha fazla bilgi verip o sürece sahip çıkılmasını sağlamak önemlidir. Süreçte neyin olup bittiğini, nasıl yürüdüğü, kimlerin nasıl yürüttüğünü, konuyu çok yakından takip etmeme rağmen bilmiyorum. Biz olabildiğince bu sürece yardımcı olmak istiyoruz. Çabalıyoruz. Kendi bilgim, becerim doğrultusunda bir grup arkadaş yola çıktık bir şey yaratmaya çalışıyoruz.
Bu bizim tek başımıza sonuca ulaştıramayacağımız bir proje. Hem devletin kurumlarıyla, hem bakanlıklarla, hem diğer sivil toplum örgütleriyle çok yakın işbirliğine ihtiyacım var. Bizim BORGİP de çok mütevazı bir proje değil. Adıyaman’da sıfırdan 7 yılda 80 firma ve 8 bin istihdam sağlayabiliyorsanız burada çok önemli bir değişiklik yaratabiliyorsunuz. Aynı değişikliği burada da hayal ediyoruz.

Andara’nın batısı bölgeyi tanımıyor

– İş insanlarının bölgeye olan bakışları zaman içinde nasıl değişti?
– İnsanlar özellikle barış sürecinin bu anlamda katkısı oldu. Daha çok sayıda insan bölgeyi merak etmeye başladı. Bölgeyi düşünmeye başladı. Maalesef Ankara’nın batısındaki birçok iş insanı bölgeyi yeterince tanımıyor. Oraya gittikleri zaman da son derece etkileniyorlar. Oraya gitmek, etkilenmek, oraya yatırım yapmaya yeterli olmuyor. Birçok sanayi ticaret odası oraya gitti ama şimdiye kadar arzu edilen şeyler ve yatırımlar olmadı.

– TÜSİAD’ın geçen eylülde Van’a yapacağı bir ziyaret vardı neden ertelendi gidilecek mi?
– Ertelendi ama olacak. Hemen peşinden Türkiye’nin gündemi değişti. Üst üste birkaç şanssız olay oldu. Biz de o dönemde gidip gitmemeyi çok tartıştık. Biz kendi güvenliğimizden hiç korkmadık. Bu işi yaparken vermemiz gereken mesaj o ortamda gürültüye gidebilirdi. O bölgede silahlar susmuştur. Bunun ekonomik olarak desteklenmesi gerekiyor. Bunun aksine bir durumda gidip bunu söyleyemezdik. TÜSİAD’ın yeni yönetim kurulu Van gezisini mutlaka gündemine alacak. Bu asla gündemimizde çıkmadı.

Teşvikler işe yaramadı

– Doğu ve güneydoğu için çıkarılan teşvikler var bunlar işe yaramadı mı?
– Asında bizim de çıkış noktalarımızdan biri de bu oldu. Bu son çıkarılan teşvik yasası en akıllıca teşvik yasası oldu. Ama bugün geldiğimizde elimizde şu var: Doğu ve güneydoğuyu kapsayan 6.  bölgede alınan teşvik sayısı belgesi 1. bölgeden alınan teşvik belgesi sayısının 4’te 1’i. Hedeflenen yatırım tutarı da 7 katı. Yani aslında teşviklerle arzu edilen beklenen yatırımlar bölgeye gitmemiş. Alınan teşvik belgeleri de yatırıma geçirilmemiş. Mevcut teşvik siteminin istenilen faydayı sağlaması zor görünüyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca o bölgeyi kalkındırmak için çok yol denenmiş. Defalarca teşvikler çıkarılmış. Bölgeyi gezenler bilir, sayısız iskelet binalar var o teşviklerin hatırası olarak. Bölgede şu bölge insanının da tek beklentisi o bölgeye yatırımların gitmesi, istihdamın yaratılması. Bölge refahının artmasına yönelik tek umut da özel sektörün oraya gidip yatırım yapmasıdır. Eee, bu da olmuyor. Teşviklere rağmen olmuyor. Bölgenin kaderini değiştirecek bir yapıda olmuyor yatırımlar. Türk iş insanı Sibirya’da, çöllerde, Afrika’da yatırım yapıyor, orada yapmıyor. Çünkü yatırım yapmanın bir mantığı vardır. Kimseden parasını oraya yönlendirmelerini isteyemezsiniz. Orada yatırım yapma koşulları cazip değil teşviklere rağmen değil.

– Peki, gitmeme nedeni güvenlik mi?
– 2 yıl önceye kadar terördü. Yatırımcı gidiyor nasıl gidiyor mecbur odukları için. Oradaki can güvenliği sağlanmamış olsa dahi. Çünkü başka türlü rekabet etme şansları kalmayınca mecburen deyip işçilik maliyeti için gidiyorlar. Diğer taraftan bakınca bıçak boynuna dayanmadıkça güvenlik olmadığı yere gitmez. Mecbur kalmadıkça gitmiyor yatırımcı. Güvenlik önemli bir sorun. Biz de zaten göreli olarak projemize silahlar susmaya başlayınca başladık. Bölgenin refahının artmasında bizim de payımız olmalı. O yüzden yola çıktık. BORGİP’te bölge insanını merkeze alan o insanların kendi bölgelerinde yatırm yapmalarını sağlamak istiyoruz. Onlara fikir vermek. Bilgileri eksik. Biz bu anlamda yardımcı olabilir miyiz diye de yola çıktık.

-Sun’un anayasası değişebilir

Şükrü Ünlütürk aynı zamanda dünyanın ende gelen moda devlerine üretim yapan Sun Tekstil’in de yönetim kurulu başkanı. Sun Tekstil İngiltere’de iki İsspanya’da bir tane tasarım ofisi açtı. Grubun geçen yılki konsolide cirosu 155 milyon Avro oldu. İzmir’deki fabrikada 1000 kişiyi istihdam ediyor. Gelecek dönemde teknik tekstiller ve kopmazitlerde büyüme hedeflediklerini vurgulayan Ünlütürk, “Şu anda teknik tekstiller konusunda Almanya, İtalya ve Hollanda’da görüştüğümüz firmalar var satın alma olabilir. Otomobiller için 3 boyutlu kumaş üretiyoruz. Bunu  Mercedes’e satıyoruz. BMW ve Volkswagen ile el sıkışmak üzereyiz. Otomobilin iç döşemesiyle ilgili fabrikamızda bu yıl 6 milyon Avro ciro hedefliyoruz” dedi.
Sun Tekstil’in bir aile şirketi olduğunu vurgulayan Ünlütürk, “Bizim şirketle ilgili bir aile anayasamız var. Çocuklar 5 yıl dışarıda çalışmadığı sürece şirkete giremiyor. Oğlum o nedenle 5 yıl  yurtdışında çalıştı. Kızım hâlâ aile dışında çalışıyor. Oğlan bu yıl gelecek. Çocuklar büyüyünce onları aile meclisine aldık. Dedik ki ebebeyinleriniz olarak bu anayasayı biz yazdık ama artık herbirinizin bir oy hakkı var. Sizi dinlemeye hazırız dedik. Aile meclisinin bir sonraki toplantısında aile anayasasını gözden geçireceğiz. Bakalım fikirler öneriler ne olacak. Ama çocuklar başlangıçta hoşlarına gitmese de dışarıda çalışmaktan memnunlar” açıklamasını yaptı.

FİNANS CADDESİ

Bıçak boynuna dayanmadıkça kimse DOĞU’ya gitmiyor

0

Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nin (TÜSİAD) önceki dönem yönetim kurulu üyesi olan Sedat Şükrü Ünlütürk, geçen ay yapılan yeni dönemde derneğin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı seçildi.
Ünlütürk, “özellikle çözüm sürecinin iktisadi ayağına destek olmak için geliştirilen projenin başında bulunuyor. Ünlütürk, tam bir yıl önce TÜSİAD ile TÜRKONFED tarafından geliştirilen Bölgelerarası Ortak Girişim Projesi (BORGİP) projesinin fikir babası. Doğu ve güneydoğuya yatırım gitmesi oraların daha iyi anlaşılması için bölge illerini en az iki kere ziyaret etmiş, bölgedeki iş dünyasıyla sivil toplum örgütleriyle bir araya gelmiş. BORGİP’te başarı sağlanırsa önümüzdeki 10 yıl içinde tüm bölgeyi etkileyecek bir proje artaya çıkmış olacak” diyor Ünlütürk ve ekliyor, “Cumhuriyet tarihi boyunca bölgeyi kalkındırmak için sayısız destekler, teşvik çıkarıldı ama hiçbirinde istenilen başarı sağlanmadı”. Ünlütürk’e göre bölgede insanın yüreğini burkan bir tablo var. Doğu ve güneydoğudaki 14 ilde ortalama kişibaşı milli gelir ortalama 4 bin dolar. Ülkenin batısında 15-16 bin dolar civarında. Arada çok ciddi bir gelir uçurumu var. İşte bölgeler arasındaki bu gelir uçurumunun nasıl giderileceği, TÜSİAD’ın buradaki işlevi, BORGİP’in nasıl ilerleyeceği çözüm sürecinin eksik yanlarını Şükrü Ünlütürk ile konuştuk…

– Siz Doğu ve Güneydoğu bölgelerini yakından takip ediyorsunuz, bu bölgelerle tanışmanız nasıl başladı?
– 1990’ların başında Ege İhracatçılar Birliği başkanıydım. Bir Diyarbakır gezisi sırasında tesadüfen Diyarbakırlı bir aile olan Akyıl benden destek istedi. Bir entegre tesis kuruyorlarmış. Elimizden geldiği kadar onlara yardımcı olduk. Törenler açılışlar yapılırken Adıyaman Ticaret Sanayi Odası Başkanı Zafer vardı; illa da Adıyaman’a gelin dedi. Sözümü tutum ve gittim. Bir baktım ki bögeye gidip yatırım yapsam en fazla 100-200 kişiye istihdam sağlayabilirdim. Halbuki bölgeyi kenti etkileyebilmek için daha farklı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Sanayiciler yapılan toplantılarda bir amca dedi ki “Bizim aklımız gözümüzdedir beyim”. Aslıda projenin temelini bu söz oluşturdu. Biz gördüğümüze inanırız biz gördüğümüzü yaparız. 6 ay çalıştık. 3 tane firma kurdurduk. Şu anda çok büyük ihracat yapıyorlar. Bu firmalar bu işi yaparak başarılı oldular. Bu firmalar şu anda Adıyaman OSB’de faaliyet gesteriyor. Diğer firmalar da bu örnekleri görüp cesaretlendiler. Böylece orada bir konfeksiyon hazırgiyim kümesi oluştu. 5-6 yıl içinde 7-8 bin istihdam sağlayan bir proje haline geldi. 3 yıllık bir projeydi.

-Bu proje size neyi öğretti?
– Yerel insanlara iş yaptıralım. Onlara yardımcı olalım. Onlar başarılı olsunlar. Başarıları diğerleri tarafından kopyalanır oldu. Biz bu modeli daha geniş ölçekte tek sektöre bağlı kalmaksızın yaparsak o zaman yine bir başarı hikâyesi yaratır mıyız, diye baktık. TÜSİAD’ın TÜRKONFED ile bir yıl önce çözüm sürecinin iktisadi ekonomik ayağına sahip çıkarız kararlığı ve iradesi gösterdi. Bu nedenle geçen yıl TÜSİAD ve TÜRKONFED üyesi yüzlerce iş insanı ve sivil toplum örgütüyle Cizre ve Batman’a gittik. Oradaki büyümenin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu göstermek istedik. TÜSİAD’ın misyonu buna dikkat çekmek önemini vurgulamaktı. BORGİP’te çözüm süreci için somut projeler ortaya çıkarmak için düşünüldü ve hayal edildi. Cizre’de yaptığımız toplantıda kamuoyu ile paylaştığımız analizimiz, bölge ekonomisinin ülkemizin potansiyel ekonomik büyümesine yüzde 1 civarında bir katkı sağlamasının mümkün olduğunu gösteriyor. Bu ekonomik büyümenin çapraz refah etkisi de olacak ve sosyal kalkınmayı da olumlu etkileyecek.

– BORGİP için nasıl yola çıktınız?
TÜRKONFED’in hazırladığı bölgeye dönük Orta Gelir Tuzağı Raporu’nu tekrar çalıştık. Orada insanın yüreğini burkan bir tablo var. Doğu ve güneydoğudaki 14 ilde ortalama kişibaşı milli gelir ortalama 4 bin dolar. Ülkenin batısında da 15-16 bin dolar civarında. Dolaysıyla arada çok ciddi bir gelir uçurumu var.
Biz çok basit bir mantıkla yola çıktık. Bölgenin bir tarafındaki artılar ile diğer tarafındaki eksikler örtüşüyor. Ülkenin bir tarafında işçilik pahalı, bir tarafından işçilik ucuz. Bir tarafında işsizlik yüzde 10’lar seviyesindeyken doğu ve güneydoğuda yüzde 20’nin üzerinde. Ülkenin bu tarafından çok önemli bir teknoloji bilgi birikimi, orada yok. Biz bunları nasıl bir araya getirebiliriz diye hayal ettik ve yola çıktık.

– BORGİP’te Batı’da bir şirket bulunup Doğu’daki ile eşleştirilecekti var mı somut bir proje?
– Şu anda tartıştığımız masa üstünde olan projeler var. Konuştuğumuz konuşturacağımız insanlar var. Bir havuz oluşturuyoruz. Böyle bir arzuda olan firmalar var.
TÜSİAD ve TÜRKONFED üyelerinden oluşan proje heyeti, ön ihtiyaç analizlerini yapabilmek, bölge iş insanlarını dinlemek ve sorunları yerinde anlayabilmek amacıyla Diyarbakır, Mardin, Midyat, Batman, Şırnak, Siirt’de yerel iş insanları ve paydaşlarla kapsamlı toplantılar gerçekleştirdi. Bu toplantılarda, bölgedeki firmaların işlerini büyütmek, geliştirmek için karşılaştıkları güçlükler ve sorunlar konuşularak, temel ihtiyaçların neler olduğu belirlenmeye çalışıldı. Bütün bu insanlarla konuşmaya, proje ekibini oluşturmaya, omurgasını oluşturmaya çalıştık. En az 10 yıllık bir projeden bahsediyoruz. Projenin tüm bacaklarının iyi hesap etmemiz altyapısını çok iyi hesap etmemiz gerekiyor. Acelemiz yok. Bu projede genç emeklileri de devreye sokmak istiyoruz Türkiye’de 8 milyon genç emekli var. 6 ay sonra projede ilk örnekleri konuşmaya başlayacağız. Bu proje önümüzdeki 10 yıl içinde tüm bölgeyi etkileyecek bir proje olmasını hayal ediyoruz. Bu yıl en az 500 firmayla görüşmek istiyoruz. Bize başvuruyorlar. Oraya nitelikli yönetim danışmanı arkadaşımızı gönderiyoruz, ihtiyaç havuzunu oluşturmaya çalışıyoruz. Şu ana kadar 40 civarında başvuru aldık.

-Temel hedef ne?
– Çözüm sürecinin iktisadi boyutuna sahip çıkılmasına yönelik oluşturulan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Yatırımcı Danışma Konseyi tarafından yürütülen çalışmalara katkı sağlanması. Dışarıdan yatırım beklenmesi yerine bölgedeki yatırımcıların, girişimcilerin teşvik edilmesi, desteklenmesi, yerel iş insanlarının başarılı örnekler oluşturması. Ülkemizin doğu ve batısındaki iş dünyası insanlarını bir araya getirerek sinerji yaratmak, (işbirliği/güç birliği yoluyla kazan-kazan yaklaşımı). Başarılı uygulamaların artırılması yoluyla çarpan etkisi yaratmak.

– Firmalara ne tür destekler sunulacak?
– Vergi ve SSK danışmanlığı. Teknoloji kullanımını artırmaya yönelik danışmanlık ve destekler. Mentorluk, danışmanlık hizmetleri, (yetkin, deneyimli iş insanları aracılığı ile). Nitelikli insan kaynaklarına erişim desteği. Pazarlama/ihracat konularında destek. Hukuk danışmanlığı, (Özellikle sözleşme yapma teknikleri ve sorunlu tahsilatlarla ilgili olarak).

– BORGİP’e kimler nasıl katılabilecek?
– TÜRKONFED iş dünyası örgütü içinde yer alan ve anlatılan desteklerden yararlanmak isteyen; Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yatırım yapmak veya bu bölgelerdeki benzer işkollarındaki firmalarla işbirliği olanaklarını araştırmak arzusundaki/düşüncesindeki tüm firmalarımızın ve mevcut durumda, Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yatırım yapmayı veya o bölgelerdeki firmalarla işbirliğini düşünmeyen, imalat sanayiinde faaliyet gösteren firmalarımızın üye oldukları dernek yönetimlerine başvurarak proje içinde yer almak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.

Çözüm süreci daha şeffaf olmalı

– Çözüm sürecinde neler eksik gidiyor?
– Çözüm sürecinin çok daha şeffaf ve paylaşılabilir olması gerekiyor. Genel çizgilerin ve görüşmelerin dışında bildiğimiz bir şey yok. Ama bir takvim var mı, bir yol haritası var mı? hedefler nedir, ne şekilde olacak? Biz bunları bilmiyoruz. Her şeyin de kamuoyu önünde paylaşılması çok mantıklı değil. Ama süreç hakkında daha fazla bilgi verip o sürece sahip çıkılmasını sağlamak önemlidir. Süreçte neyin olup bittiğini, nasıl yürüdüğü, kimlerin nasıl yürüttüğünü, konuyu çok yakından takip etmeme rağmen bilmiyorum. Biz olabildiğince bu sürece yardımcı olmak istiyoruz. Çabalıyoruz. Kendi bilgim, becerim doğrultusunda bir grup arkadaş yola çıktık bir şey yaratmaya çalışıyoruz.
Bu bizim tek başımıza sonuca ulaştıramayacağımız bir proje. Hem devletin kurumlarıyla, hem bakanlıklarla, hem diğer sivil toplum örgütleriyle çok yakın işbirliğine ihtiyacım var. Bizim BORGİP de çok mütevazı bir proje değil. Adıyaman’da sıfırdan 7 yılda 80 firma ve 8 bin istihdam sağlayabiliyorsanız burada çok önemli bir değişiklik yaratabiliyorsunuz. Aynı değişikliği burada da hayal ediyoruz.

Andara’nın batısı bölgeyi tanımıyor

– İş insanlarının bölgeye olan bakışları zaman içinde nasıl değişti?
– İnsanlar özellikle barış sürecinin bu anlamda katkısı oldu. Daha çok sayıda insan bölgeyi merak etmeye başladı. Bölgeyi düşünmeye başladı. Maalesef Ankara’nın batısındaki birçok iş insanı bölgeyi yeterince tanımıyor. Oraya gittikleri zaman da son derece etkileniyorlar. Oraya gitmek, etkilenmek, oraya yatırım yapmaya yeterli olmuyor. Birçok sanayi ticaret odası oraya gitti ama şimdiye kadar arzu edilen şeyler ve yatırımlar olmadı.

– TÜSİAD’ın geçen eylülde Van’a yapacağı bir ziyaret vardı neden ertelendi gidilecek mi?
– Ertelendi ama olacak. Hemen peşinden Türkiye’nin gündemi değişti. Üst üste birkaç şanssız olay oldu. Biz de o dönemde gidip gitmemeyi çok tartıştık. Biz kendi güvenliğimizden hiç korkmadık. Bu işi yaparken vermemiz gereken mesaj o ortamda gürültüye gidebilirdi. O bölgede silahlar susmuştur. Bunun ekonomik olarak desteklenmesi gerekiyor. Bunun aksine bir durumda gidip bunu söyleyemezdik. TÜSİAD’ın yeni yönetim kurulu Van gezisini mutlaka gündemine alacak. Bu asla gündemimizde çıkmadı.

Teşvikler işe yaramadı

– Doğu ve güneydoğu için çıkarılan teşvikler var bunlar işe yaramadı mı?
– Asında bizim de çıkış noktalarımızdan biri de bu oldu. Bu son çıkarılan teşvik yasası en akıllıca teşvik yasası oldu. Ama bugün geldiğimizde elimizde şu var: Doğu ve güneydoğuyu kapsayan 6.  bölgede alınan teşvik sayısı belgesi 1. bölgeden alınan teşvik belgesi sayısının 4’te 1’i. Hedeflenen yatırım tutarı da 7 katı. Yani aslında teşviklerle arzu edilen beklenen yatırımlar bölgeye gitmemiş. Alınan teşvik belgeleri de yatırıma geçirilmemiş. Mevcut teşvik siteminin istenilen faydayı sağlaması zor görünüyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca o bölgeyi kalkındırmak için çok yol denenmiş. Defalarca teşvikler çıkarılmış. Bölgeyi gezenler bilir, sayısız iskelet binalar var o teşviklerin hatırası olarak. Bölgede şu bölge insanının da tek beklentisi o bölgeye yatırımların gitmesi, istihdamın yaratılması. Bölge refahının artmasına yönelik tek umut da özel sektörün oraya gidip yatırım yapmasıdır. Eee, bu da olmuyor. Teşviklere rağmen olmuyor. Bölgenin kaderini değiştirecek bir yapıda olmuyor yatırımlar. Türk iş insanı Sibirya’da, çöllerde, Afrika’da yatırım yapıyor, orada yapmıyor. Çünkü yatırım yapmanın bir mantığı vardır. Kimseden parasını oraya yönlendirmelerini isteyemezsiniz. Orada yatırım yapma koşulları cazip değil teşviklere rağmen değil.

– Peki, gitmeme nedeni güvenlik mi?
– 2 yıl önceye kadar terördü. Yatırımcı gidiyor nasıl gidiyor mecbur odukları için. Oradaki can güvenliği sağlanmamış olsa dahi. Çünkü başka türlü rekabet etme şansları kalmayınca mecburen deyip işçilik maliyeti için gidiyorlar. Diğer taraftan bakınca bıçak boynuna dayanmadıkça güvenlik olmadığı yere gitmez. Mecbur kalmadıkça gitmiyor yatırımcı. Güvenlik önemli bir sorun. Biz de zaten göreli olarak projemize silahlar susmaya başlayınca başladık. Bölgenin refahının artmasında bizim de payımız olmalı. O yüzden yola çıktık. BORGİP’te bölge insanını merkeze alan o insanların kendi bölgelerinde yatırm yapmalarını sağlamak istiyoruz. Onlara fikir vermek. Bilgileri eksik. Biz bu anlamda yardımcı olabilir miyiz diye de yola çıktık.

-Sun’un anayasası değişebilir

Şükrü Ünlütürk aynı zamanda dünyanın ende gelen moda devlerine üretim yapan Sun Tekstil’in de yönetim kurulu başkanı. Sun Tekstil İngiltere’de iki İsspanya’da bir tane tasarım ofisi açtı. Grubun geçen yılki konsolide cirosu 155 milyon Avro oldu. İzmir’deki fabrikada 1000 kişiyi istihdam ediyor. Gelecek dönemde teknik tekstiller ve kopmazitlerde büyüme hedeflediklerini vurgulayan Ünlütürk, “Şu anda teknik tekstiller konusunda Almanya, İtalya ve Hollanda’da görüştüğümüz firmalar var satın alma olabilir. Otomobiller için 3 boyutlu kumaş üretiyoruz. Bunu  Mercedes’e satıyoruz. BMW ve Volkswagen ile el sıkışmak üzereyiz. Otomobilin iç döşemesiyle ilgili fabrikamızda bu yıl 6 milyon Avro ciro hedefliyoruz” dedi.
Sun Tekstil’in bir aile şirketi olduğunu vurgulayan Ünlütürk, “Bizim şirketle ilgili bir aile anayasamız var. Çocuklar 5 yıl dışarıda çalışmadığı sürece şirkete giremiyor. Oğlum o nedenle 5 yıl  yurtdışında çalıştı. Kızım hâlâ aile dışında çalışıyor. Oğlan bu yıl gelecek. Çocuklar büyüyünce onları aile meclisine aldık. Dedik ki ebebeyinleriniz olarak bu anayasayı biz yazdık ama artık herbirinizin bir oy hakkı var. Sizi dinlemeye hazırız dedik. Aile meclisinin bir sonraki toplantısında aile anayasasını gözden geçireceğiz. Bakalım fikirler öneriler ne olacak. Ama çocuklar başlangıçta hoşlarına gitmese de dışarıda çalışmaktan memnunlar” açıklamasını yaptı.

FİNANS CADDESİ

Yapışık Kardeşler Ekibiyle Röportaj

Öncelikle Hayırlı olsun filminiz.  İlk olarak şunu söylemek istiyorum. Dünyanın en güzel kadını Suzan Kardeş’le ve bunun yanında İvana Sert ile birlikte oynamak nasıl bir his? (Kahkahalar)

İlker Ayrık:  Bir kere başta 10 puanı kaptın onu söyleyeyim.  Kurduğum ekibimin kalbi çok güzel. Harikulade, olağan üstü mütevazi bir ekip. Bu kadro hayal edebileceğimin çok üzerinde bir kadro. Suzan’la münasebetimizi anlatmaya imkân yok. Dil tarif etmez. İvana’yı davet ettik. Vahşi Cazibe deyince aklımıza İvana geldi.  Bu kadar profesyonel, bu kadar kaprissiz çalışacağımızı hiç tahmin etmiyordum. Süper bir arkadaşlığımız oldu. Filme de olağan üstü katkısı var. Filmde izleyip göreceksiniz zaten. Vahşi Cazibe rolü için bir başkası olamazmış. Orası kesin.

İvana, ilk filminde bir komedi filmi tercih ettin. Çekimler nasıl geçti? Neler yaşadınız?

İvana Sert: Çekimler su gibi aktı.  İlk rol aldığım filmde bu kadar profesyonel ve her şeyin dört dörtlük olacağını tahmin etmiyordum. Bu tarz işlerde her zaman bir eksiklik yada bir aksilik olur. Ama bizim setimizde olmadı. Enerjimiz çok iyi tuttu. Birbirimizi çok sevdik.  İşler o kadar düzenli ve iyi gitti ki çoğunlukla sahne çekimlerinde ikinci tekrara bile ihtiyaç duyulmadı. Allah bize yardım etti.  Bizlerde birbirimize inandığımız için her şey çok iyi oldu.

Hakan bu sorum da sana olsun. Çekimler boyunca İlker ile yapışık olarak yaşamak nasıl bir duyguydu?

Hakan Bulut: Muhteşem bir duygu. Şaka bir yana, çok sıcak aylarda çektik filmi. Ağustos ayıydı. Çok yorulduk. İlker bir yandan filmi çekerken bir yandan da oynuyordu.  Haliyle devamlı bizi birbirimize bağlayan korseyi çıkartmamız kolay olmuyordu. Birde İlker her çekimden sonra monitörün yanına gidiyordu. Bende onunla birlikte İlker nereye ben oraya durumundaydım. Bu anlamda tabiki zordu ama muhteşem eğlenceli bir çekimdi.  Gerçekten çalışırken çok eğlendik.  Bu ufak tefek zorluklar bizi hiç etkilemedi.

Suzan Hanım size sormadan önce şunu söylemek istiyorum. Yıllar önce Star TV de çalışıyorken, Bir Demet Tiyatro’nun kasetleri ilk bize gelirdi ve herkesten önce izlerdim. Orada en sevdiğim karakterlerden biri Pencereden bakan kadındı.  Yıllardır sizi keyifle takip ediyorum.

Suzan Kardeş: Ay ne güzel ne mutlu bana.

İlker ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

İlker bu yaşa gelene kadar öyle güzel beslenmiş ki, ne yapmasını yada ne yapmaması gerektiğini çok bilen bir adam çıkmış ortaya.  Setiyle, arkadaşlığıyla, yönetimiyle.  Sonuçta parayı harcayan o. Yanlış şeyler de yapabilirdi. Ama hiç öyle olmadı. Bir sinemacı gibi kalmış hayatımızda. Öyle gelmiş ve Allah yolunu açık etsin diyorum ben. Başka sözde gerek yok bence.

İlker filmin yapımcısı da sensin değil mi?

İlker Ayrık: Evet

İlk işinde böyle bir riske girmekten çekinmedin mi?

Ben bir risk görmüyorum.  Bence sadece paraya yatırım yapılmaz.  Kendi kariyerimize,  geleceğimize, kendi sinemamıza, dostluğumuza, arkadaşlıklarımıza da yatırım yapmış oluyoruz. Bu ölçülebilir bir şey değil. Şu kadar para yatırdın, karşılığında şu kadar para aldın. Bu mu yani ölçü. Bu muhteşem ortam, şu afişteki insanlar, bunlar ölçülebilir şeyler değil.  Ben harcadığım her şeyi gani gani geri almış durumdayım.

Suat abi, İlker nasıl bir yönetmendi? Ama burada yokmuş gibi cevapla lütfen bu sorumu.

Suat Sungur: Harika, pamuk gibi. Yumuşaklığıyla, güler yüzüyle her şeyiyle çok iyi bir yönetmen kendisi.  Daha ne diyebilirim onun için.

İlker Ayrık: Suat abiye yönetmenlik yapamazsınız. Allah taş yapar.  Böyle bir aktör, benim ustamdır kendisi.

İlker son sorum şu, filde çok sayıda ünlü konuk oyuncu var. Nasıl ikna ettin bu isimleri filminde olmaları için?

İlker Ayrık: Neredeyse tamamı sadece bir telefonla geldiler. Demek ki hayatımda bu kadar güzel dostluklar biriktirmişim. Bir telefonla herkes katıldı.  Bir enerji attık ortaya, bütün dostlarım, abilerim hocalarımda bu enerjiye doğru yaklaştılar.

Hakan Bulut: Suat abi oltaya geldik diyor.

Suat Sungur. Çok güzel çapari oldu (Kahkahalar)

Filminle ilgili son olarak ne söylemek istersin?

İlker Ayrık: Ailecek seyir edilebilecek, küfürsüz tatlı bir komedi çektik. Umarım izleyenlerimiz beğenirler.

Ellerinize sağlık. Umarım bol kahkahalı ve bol gişesi olur.

30.01.2015

RATİNGKURDU

Yapışık Kardeşler Ekibiyle Röportaj

Öncelikle Hayırlı olsun filminiz.  İlk olarak şunu söylemek istiyorum. Dünyanın en güzel kadını Suzan Kardeş’le ve bunun yanında İvana Sert ile birlikte oynamak nasıl bir his? (Kahkahalar)

İlker Ayrık:  Bir kere başta 10 puanı kaptın onu söyleyeyim.  Kurduğum ekibimin kalbi çok güzel. Harikulade, olağan üstü mütevazi bir ekip. Bu kadro hayal edebileceğimin çok üzerinde bir kadro. Suzan’la münasebetimizi anlatmaya imkân yok. Dil tarif etmez. İvana’yı davet ettik. Vahşi Cazibe deyince aklımıza İvana geldi.  Bu kadar profesyonel, bu kadar kaprissiz çalışacağımızı hiç tahmin etmiyordum. Süper bir arkadaşlığımız oldu. Filme de olağan üstü katkısı var. Filmde izleyip göreceksiniz zaten. Vahşi Cazibe rolü için bir başkası olamazmış. Orası kesin.

İvana, ilk filminde bir komedi filmi tercih ettin. Çekimler nasıl geçti? Neler yaşadınız?

İvana Sert: Çekimler su gibi aktı.  İlk rol aldığım filmde bu kadar profesyonel ve her şeyin dört dörtlük olacağını tahmin etmiyordum. Bu tarz işlerde her zaman bir eksiklik yada bir aksilik olur. Ama bizim setimizde olmadı. Enerjimiz çok iyi tuttu. Birbirimizi çok sevdik.  İşler o kadar düzenli ve iyi gitti ki çoğunlukla sahne çekimlerinde ikinci tekrara bile ihtiyaç duyulmadı. Allah bize yardım etti.  Bizlerde birbirimize inandığımız için her şey çok iyi oldu.

Hakan bu sorum da sana olsun. Çekimler boyunca İlker ile yapışık olarak yaşamak nasıl bir duyguydu?

Hakan Bulut: Muhteşem bir duygu. Şaka bir yana, çok sıcak aylarda çektik filmi. Ağustos ayıydı. Çok yorulduk. İlker bir yandan filmi çekerken bir yandan da oynuyordu.  Haliyle devamlı bizi birbirimize bağlayan korseyi çıkartmamız kolay olmuyordu. Birde İlker her çekimden sonra monitörün yanına gidiyordu. Bende onunla birlikte İlker nereye ben oraya durumundaydım. Bu anlamda tabiki zordu ama muhteşem eğlenceli bir çekimdi.  Gerçekten çalışırken çok eğlendik.  Bu ufak tefek zorluklar bizi hiç etkilemedi.

Suzan Hanım size sormadan önce şunu söylemek istiyorum. Yıllar önce Star TV de çalışıyorken, Bir Demet Tiyatro’nun kasetleri ilk bize gelirdi ve herkesten önce izlerdim. Orada en sevdiğim karakterlerden biri Pencereden bakan kadındı.  Yıllardır sizi keyifle takip ediyorum.

Suzan Kardeş: Ay ne güzel ne mutlu bana.

İlker ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

İlker bu yaşa gelene kadar öyle güzel beslenmiş ki, ne yapmasını yada ne yapmaması gerektiğini çok bilen bir adam çıkmış ortaya.  Setiyle, arkadaşlığıyla, yönetimiyle.  Sonuçta parayı harcayan o. Yanlış şeyler de yapabilirdi. Ama hiç öyle olmadı. Bir sinemacı gibi kalmış hayatımızda. Öyle gelmiş ve Allah yolunu açık etsin diyorum ben. Başka sözde gerek yok bence.

İlker filmin yapımcısı da sensin değil mi?

İlker Ayrık: Evet

İlk işinde böyle bir riske girmekten çekinmedin mi?

Ben bir risk görmüyorum.  Bence sadece paraya yatırım yapılmaz.  Kendi kariyerimize,  geleceğimize, kendi sinemamıza, dostluğumuza, arkadaşlıklarımıza da yatırım yapmış oluyoruz. Bu ölçülebilir bir şey değil. Şu kadar para yatırdın, karşılığında şu kadar para aldın. Bu mu yani ölçü. Bu muhteşem ortam, şu afişteki insanlar, bunlar ölçülebilir şeyler değil.  Ben harcadığım her şeyi gani gani geri almış durumdayım.

Suat abi, İlker nasıl bir yönetmendi? Ama burada yokmuş gibi cevapla lütfen bu sorumu.

Suat Sungur: Harika, pamuk gibi. Yumuşaklığıyla, güler yüzüyle her şeyiyle çok iyi bir yönetmen kendisi.  Daha ne diyebilirim onun için.

İlker Ayrık: Suat abiye yönetmenlik yapamazsınız. Allah taş yapar.  Böyle bir aktör, benim ustamdır kendisi.

İlker son sorum şu, filde çok sayıda ünlü konuk oyuncu var. Nasıl ikna ettin bu isimleri filminde olmaları için?

İlker Ayrık: Neredeyse tamamı sadece bir telefonla geldiler. Demek ki hayatımda bu kadar güzel dostluklar biriktirmişim. Bir telefonla herkes katıldı.  Bir enerji attık ortaya, bütün dostlarım, abilerim hocalarımda bu enerjiye doğru yaklaştılar.

Hakan Bulut: Suat abi oltaya geldik diyor.

Suat Sungur. Çok güzel çapari oldu (Kahkahalar)

Filminle ilgili son olarak ne söylemek istersin?

İlker Ayrık: Ailecek seyir edilebilecek, küfürsüz tatlı bir komedi çektik. Umarım izleyenlerimiz beğenirler.

Ellerinize sağlık. Umarım bol kahkahalı ve bol gişesi olur.

30.01.2015

RATİNGKURDU

Mustafa Uçurum ile Çocuk Edebiyatına Umut Renkli Uçurtmalar

Sayın Mustafa Uçurum şair, öykücü, denemeci ve çocuk şairi kimliğiniz sizi tanımamız için cömert ışıklar sunsa da bunların toplamındaki sizi merak ediyoruz. Birkaç cümle ile bize kendinizden bahseder misiniz?

Memleketi Tokat olan ama kendini Tokat kadar Sakarya’ya da ait hisseden biriyim. Ömrümün büyük bölümü Sakarya’da geçti. Üniversiteyi Sivas’ta Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamladım. Sivas’ta edebiyat dünyası ile münasebetim artarak devam etti. Martı, Polemik, Yitik Düşler arkadaşlarım ile çıkardığım dergiler. Dergilerin yanına vakti geldikçe kitaplarım da katıldı. Hayatın ortasında bir koşuşturma ile dergilerde edebiyata, okulda öğrencilerle Türkçenin inceliklerine olan yolculuğum devam ediyor.

En son çıkan kitabınız ile “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” dediniz. “Sular çekilince/Durunca bomba sesleri/Babalar dönünce evlerine/Anneler saracak yavrularını/Açılacak çıkmaz sokaklar/Bütün düşler gerçek olacak…/Uçaklar geçerken üzerimizden/Çiçek atsınlar bize/Çocuklar çocukluğunu bilsin.” Savaşlarda, kargaşalarda ve kan akıtılacak her sofrada önce çocukların soluğu kesilir! Dizeler ve yazılanlar, bir dua olup dökülür mü gözleri kançanağı olmuş vahşetin bağrına bilinmez ama durup seyretmekten yeğdir diye düşünüyorum. Siz neler söylemek istersiniz derdi olan şairler için?

Dünyanın hangi köşesi olursa olsun çocuklar hep acıyla yüz yüze yaşıyor. Ezilmenin, yok edilmenin en somut örneğini biz hep çocukların yüzünde görüyoruz. Savaş, açlık, hastalıklar ve tüm ıstıraplar çocukların minik yüreklerine uğruyor. Böyle bir ortamda “çocuklar”  demeli sesini yükselten herkes. Çünkü dünyanın gözbebeğidir çocuklar. Çocuklar iyi olursa dünya iyi olur. Geleceğimiz ışıldar. Nasıl ki evimizde çocuklarımızın gözlerinin içi gülünce evimiz aydınlık oluyor, dünyada da çocuklar gülerse dünya daha güzel olacak. Ben bu yüzden “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” dedim. Onlar yaşarsa çocukluğunu, dünya bir gül bahçesi olacak.

Çocukları anlatmak gerek. Bomba sesleri altında yaşayan, kurşunlardan sakınarak okuluna giden, uçurtmaları askerler tarafından vurulan çocukların mahzun yüzünü satır satır, dize dize yazmak gerek. Belki de yazdığımız bu satırlar dua yerine geçer. Zalime karşı elimizdeki en büyük silahımız duamız çünkü.

“Dua Denizinin Mehtabı” “Ailesinin Biriciği” “Barışın Güvercini” kitabınızdaki bazı bölüm başlıkları. Sayın Uçurum, yazdığınız şiir ve yazılarda ki konu çocuksa, özellikle dikkat ettiğiniz şeyler var mı? Bir çocuk edebiyatçısının asla yapmaması gereken şey nedir?

Çocukların kalpleri o kadar hassas ki. İncinmeye çok müsait onların minik yürekleri. Bu yüzden onların dünyanın biricikleri olduklarını unutmamak gerek. Çocuklar için yaşarken de yazarken de en hassas halimizi kuşanmalıyız. Her harfi özenle seçip öyle yolcu etmeliyiz onların kalbine. Çocukların algıları tarifi zor bir inceliğe sahiptir. En özenli halimizle yazmamız gerek onlar için yazarken. Bir kalbi inşa edecekse sözlerimiz en duyarlı halimizle yola düşmeliyiz.

Çocuk edebiyatıyla meşgul olanların dikkat etmeleri gereken en hassas nokta, muhataplarının çocuklar olduğunu unutmamaları. “Hayattaki her şeyi öğrenmeleri gerek.” diyerek yaşananları bütün çıplaklığıyla anlatırsa yazar, kötü örneklerin çocuklar üzerindeki etkisini hesap etmemiş olur. Çocukların nereden, nasıl etkilenecekleri hiç belli olmuyor. Bu yüzden, iyi olmasını istediğimiz bir dünyanın resmiyle çocukları buluşturmamız gerek.

Söyleşimizi çocuk edebiyatı üzerinden çoğaltmak istiyorum. Kitap ile karşı karşıya getirilen çocuk genelde kitaba cephe almayı seçer! Onları kitap ile başbaşa bırakmak aslında en sağlıklı çözüm.  Çocukları ve gençleri kitap ile sağlıklı bir şekilde buluşturmak için kimlere nasıl sorumluluklar düşüyor?

Merkezde olan çocuksa o zaman herkese bir görev düşüyor. Çocuğu dijital ve sanal bir ortamdan koparıp kitaba çağırıyorsak, onların gözlerine ve kalplerine hitap edecek bir özene ihtiyacımız var. Yazar, şair, yayınevi, ressam… Bütün bunlar çocuğun kalbini fethetmek için birlik olmalı. “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” kitabım bu birlikteliği başarmış görünüyor. Kitabın baskısı çocuklar düşünülerek özenle hazırlandı. Çocuğu kitapla karşılaştırdığımızda il intiba olan albeni hemen çocuğu kuşatıyor. Yaşadığımız hayat teknolojiden destek alarak nasıl rengârenkse çocuklar için hazırlanan kitaplarda da buna daha çok dikkat edilirse çocukla kitabın mesafesi daha da azaltacaktır.

Çocuklar için yazanlar da çocukların hayal dünyalarına inmeye çalışmalı, onların dünyalarına renk olacak konularla çocukların kalbinde uçsuz bir bucaksız bir pencere açmalı. Böylelikle çocuklar bir nebze de olsa çağın akıl çelicilerden sıyrılarak kitapların kapısını aralamaya çalışabilirler.

Çocuk, avuç içlerinden öpülmemiş hayatın kirletilmemiş tek resmidir belki de. Zira hayatın içinde her şey bir şekilde masumiyetini kaybetmiştir! Onları bu karmaşanın içinde sağlıklı gövertecek olan ise onların kalbine dokunacak kitaplardır. Çocuk edebiyatının daha öğretmenlerce tam bilinmediği bir dönemde iken bunu çocuklara yansıtmak için nasıl bir yol güzergâhı izlemek gerekir?

Çocuk edebiyatı aslında hayatımızın her alanında var. Hem de yüzyıllar boyu. Kadim geçmişimizin en sağlam eserleri çocuklar için söylenmiş. Masallar, tekerlemeler, maniler ve kalbe nice serinlik veren dizeler. Bu iş öğretmenlere düşer, doğru ama hangi öğretmene? Çocuklarımızın talihsizliği biraz da bundan kaynaklanıyor. Öğretmen bilmiyor ki öğretsin, okumuyor ki okutsun. Tevfik Fikret’ten, Ziya Osman Saba’dan, Cahit Zarifoğlu’ndan bîhaber olan öğretmen, nasıl olacak da çocuk edebiyatından bahsedecek? Öncelikle öğretmenlere öğretmek gerek diyeceğim ama bunun imkânsızlığını bildiğim için başka çıkar yollara ihtiyaç var. Çocukları çocuk yazarlarla buluşturmak için etkinlikler yapmalı, günümüz çocuk edebiyatı yazarlarını onlarla buluşturmalı. Günümüzde bu tür programlara destek olabilecek birçok sivil toplum kuruluşu ve belediyeler var. Çocuklar birebir karşılaşırsa kendisi için yazanlarla, kitaplarla kuracağı dostluğu da hızlandırmış olur.

Sayın Uçurum, çocuklar için bayram yapan bir milletin evlatlarıyız bizler. Çocuğa verilen önem bu kadar büyük iken, ülkemizin çocuk edebiyatında sesi neden kısık çıkıyor? Bunun nedeni çocuk kitabı yazan ya da yazacak yazarların, çocuk yanlarının hemen büyümek uçurumuna düşmesi ile ilgili olabilir mi? Çünkü siz de biliyorsunuz ki bir çocuğun gönlüne girebilmek için içimizdeki çocuk ile ona el sallamak gerekir…

Aslına bakarsanız çocuklar için yazan yazarlarımız çok fazla. Ömrünü buna adamış Mustafa Ruhi Şirin gibi değerli isimler var. Mevlana İdris, Gökhan Akçiçek, Bestami Yazgan ve daha nice isimler çocukların kalbine çocukça tebessümler gönderiyor. Bu sesin kısık çıkmasının sebebi, diğer soruda konuştuğumuz sorunlarda yatıyor. Büyükler çocuklar için yazanları tanımayınca ortaya böyle bir sessiz koro çıkıyor. Eserler veriliyor ama birçoğu ilgisizlikten yalnızlığa terk ediliyor.

Büyükler çocuklar için yazanları tanımayınca ortaya böyle bir sessiz koro çıkıyor.” Dediniz. O vakit asıl ağrının sebebi büyükler! Çünkü çocukları çocuk kitapları ve yazarlarıyla buluşturacak olan köprü büyükler. Peki Sayın Uçurum, Türk edebiyatında çok ciddi bir çocuk şiiri eksikliğin de olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için yazılmış, çocuklara özel birçok nesir varken çocuk şiirinin ihmal edilmesini neye bağlıyorsunuz?

Çocuklar için yazmak. Bu biraz farklı bir bakış açısı, ses ve his istiyor. Çocuk şiirlerinin çok fazla yazılmaması, konunun önemsenmemesi anlamına gelmiyor elbette. Şiir, çok özel bir alandır. Çocuklara şiirle seslenmek de daha bir özel. O sesi kendinde hissedemeyen şairler çocuk şiirleri yazmaya pek yanaşmıyorlar. Durum böyle olunca da çocuk şiirleri çok fazla yer tutmuyor edebiyat dünyamızda.

Bu söyleşiden faydalanmak isteyen gençlerimize ve minik okurlarımıza önereceğiniz; “bu çocuk kitabını şu nedenden dolayı mutlaka okumalı” dediğiniz bir kitap var mı ya da kitaplar? Ve ki siz yazarların dışında çocuk edebiyatına katkı amaçlı büyüklere düşen görev nedir desem?

Çocukların hayal dünyaları bizim tahmin edemeyeceğimiz bir zenginliğe sahip. Onların dünyalarına girmek için de zengin içerikli eserleri seçmekte fayda var. Mesela masallar. Özellikle modern masallar çocukları çok cezp etmekte. Yani geçmişin masal formatıyla geleceğin imkânlarını kullanarak kaleme alınmış eserler çocukları çok çabuk kuşatabiliyor. Harry Potter serisi gibi. Bunun yanında Şeker Portakalı’nı, Küçük Kemancı’yı çocuklar mutlaka okumalı. Ömer Seyfettin eserlerini bir çocuk ortaokuldan ayrılmadan bitirebilmeli. Cahit Zarifoğlu’nun çocuklar için yazdığı eserlerini çocuklar ortaokul sıralarında okumalı. Mustafa Ruhi Şirin, Mevlana İdris eserleri çocuklarla mutlaka buluşturulmalı.

Büyüklere düşen göreve gelince, saydığım bu eserleri önce büyükler eğer çocuk yaşlardayken okumadılarsa kendileri de okumalı. Çocukların en sevmediği şey, telkindir. Onlar kendilerine örnek olacak büyükleri yanlarında görmek istiyor. Çocuklara sürekli kitap oku diyerek kendisi televizyon başından ayrılmayan bir anne babanın evladından da büyük başarılar bekleyemeyiz. Çocuklarıyla birlikte kitapların sayfasına dönebilmeli büyükler. Çocuk, çevresinde kitap okuyan öğretmen, anne, baba görürse kitaplara daha kolay kendini kaptırabilecektir.

Kitap Haber sitesi “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutlu birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Çok önemsediğim bir tavırdır bu. Kitap en dolu zamanlarımızın yoldaşı olmalı. Gece uyku getirici amaçlı kitap okunmalar yerine zihnin en rahat olduğu zamanlar kitaplarla doldurulmalı. Çocuklarımıza yapacağımız en büyük iyilik, onlara iyi bir örnek olarak önce büyükler iyi bir okur olmanın telaşına düşmeli. Evde oluşturulacak bir okuma kültürü, çocuğun gelişimine yapacağımız en önemli katkıdır. Önce büyükler kitaplarla dünyalarını zenginleştirecekler, sonra da çocuklarını bu dünyanın gizemli bahçesine davet edecekler. Çocuklar, büyüklerle birlikte bir şeyler yapmayı çok seviyorlar. Bunu denemeli, çocuklarla anlam katmalı hayata.

Çocuk kokusunun sindiği her ortam, duru bir anlama gebe bırakır paylaşılan her şeyi. Dupduru, özel bir sohbetti. Bize zaman ayırdınız teşekkür ediyorum…

Asıl ben teşekkür ederim, bana çocuklar çocukluğunu bilsin deme fırsatını tanıdığınız için.

Mehtap Altan 26.01.2015

KİTAPHABER

Mustafa Uçurum ile Çocuk Edebiyatına Umut Renkli Uçurtmalar

Sayın Mustafa Uçurum şair, öykücü, denemeci ve çocuk şairi kimliğiniz sizi tanımamız için cömert ışıklar sunsa da bunların toplamındaki sizi merak ediyoruz. Birkaç cümle ile bize kendinizden bahseder misiniz?

Memleketi Tokat olan ama kendini Tokat kadar Sakarya’ya da ait hisseden biriyim. Ömrümün büyük bölümü Sakarya’da geçti. Üniversiteyi Sivas’ta Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamladım. Sivas’ta edebiyat dünyası ile münasebetim artarak devam etti. Martı, Polemik, Yitik Düşler arkadaşlarım ile çıkardığım dergiler. Dergilerin yanına vakti geldikçe kitaplarım da katıldı. Hayatın ortasında bir koşuşturma ile dergilerde edebiyata, okulda öğrencilerle Türkçenin inceliklerine olan yolculuğum devam ediyor.

En son çıkan kitabınız ile “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” dediniz. “Sular çekilince/Durunca bomba sesleri/Babalar dönünce evlerine/Anneler saracak yavrularını/Açılacak çıkmaz sokaklar/Bütün düşler gerçek olacak…/Uçaklar geçerken üzerimizden/Çiçek atsınlar bize/Çocuklar çocukluğunu bilsin.” Savaşlarda, kargaşalarda ve kan akıtılacak her sofrada önce çocukların soluğu kesilir! Dizeler ve yazılanlar, bir dua olup dökülür mü gözleri kançanağı olmuş vahşetin bağrına bilinmez ama durup seyretmekten yeğdir diye düşünüyorum. Siz neler söylemek istersiniz derdi olan şairler için?

Dünyanın hangi köşesi olursa olsun çocuklar hep acıyla yüz yüze yaşıyor. Ezilmenin, yok edilmenin en somut örneğini biz hep çocukların yüzünde görüyoruz. Savaş, açlık, hastalıklar ve tüm ıstıraplar çocukların minik yüreklerine uğruyor. Böyle bir ortamda “çocuklar”  demeli sesini yükselten herkes. Çünkü dünyanın gözbebeğidir çocuklar. Çocuklar iyi olursa dünya iyi olur. Geleceğimiz ışıldar. Nasıl ki evimizde çocuklarımızın gözlerinin içi gülünce evimiz aydınlık oluyor, dünyada da çocuklar gülerse dünya daha güzel olacak. Ben bu yüzden “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” dedim. Onlar yaşarsa çocukluğunu, dünya bir gül bahçesi olacak.

Çocukları anlatmak gerek. Bomba sesleri altında yaşayan, kurşunlardan sakınarak okuluna giden, uçurtmaları askerler tarafından vurulan çocukların mahzun yüzünü satır satır, dize dize yazmak gerek. Belki de yazdığımız bu satırlar dua yerine geçer. Zalime karşı elimizdeki en büyük silahımız duamız çünkü.

“Dua Denizinin Mehtabı” “Ailesinin Biriciği” “Barışın Güvercini” kitabınızdaki bazı bölüm başlıkları. Sayın Uçurum, yazdığınız şiir ve yazılarda ki konu çocuksa, özellikle dikkat ettiğiniz şeyler var mı? Bir çocuk edebiyatçısının asla yapmaması gereken şey nedir?

Çocukların kalpleri o kadar hassas ki. İncinmeye çok müsait onların minik yürekleri. Bu yüzden onların dünyanın biricikleri olduklarını unutmamak gerek. Çocuklar için yaşarken de yazarken de en hassas halimizi kuşanmalıyız. Her harfi özenle seçip öyle yolcu etmeliyiz onların kalbine. Çocukların algıları tarifi zor bir inceliğe sahiptir. En özenli halimizle yazmamız gerek onlar için yazarken. Bir kalbi inşa edecekse sözlerimiz en duyarlı halimizle yola düşmeliyiz.

Çocuk edebiyatıyla meşgul olanların dikkat etmeleri gereken en hassas nokta, muhataplarının çocuklar olduğunu unutmamaları. “Hayattaki her şeyi öğrenmeleri gerek.” diyerek yaşananları bütün çıplaklığıyla anlatırsa yazar, kötü örneklerin çocuklar üzerindeki etkisini hesap etmemiş olur. Çocukların nereden, nasıl etkilenecekleri hiç belli olmuyor. Bu yüzden, iyi olmasını istediğimiz bir dünyanın resmiyle çocukları buluşturmamız gerek.

Söyleşimizi çocuk edebiyatı üzerinden çoğaltmak istiyorum. Kitap ile karşı karşıya getirilen çocuk genelde kitaba cephe almayı seçer! Onları kitap ile başbaşa bırakmak aslında en sağlıklı çözüm.  Çocukları ve gençleri kitap ile sağlıklı bir şekilde buluşturmak için kimlere nasıl sorumluluklar düşüyor?

Merkezde olan çocuksa o zaman herkese bir görev düşüyor. Çocuğu dijital ve sanal bir ortamdan koparıp kitaba çağırıyorsak, onların gözlerine ve kalplerine hitap edecek bir özene ihtiyacımız var. Yazar, şair, yayınevi, ressam… Bütün bunlar çocuğun kalbini fethetmek için birlik olmalı. “Çocuklar Çocukluğunu Bilsin” kitabım bu birlikteliği başarmış görünüyor. Kitabın baskısı çocuklar düşünülerek özenle hazırlandı. Çocuğu kitapla karşılaştırdığımızda il intiba olan albeni hemen çocuğu kuşatıyor. Yaşadığımız hayat teknolojiden destek alarak nasıl rengârenkse çocuklar için hazırlanan kitaplarda da buna daha çok dikkat edilirse çocukla kitabın mesafesi daha da azaltacaktır.

Çocuklar için yazanlar da çocukların hayal dünyalarına inmeye çalışmalı, onların dünyalarına renk olacak konularla çocukların kalbinde uçsuz bir bucaksız bir pencere açmalı. Böylelikle çocuklar bir nebze de olsa çağın akıl çelicilerden sıyrılarak kitapların kapısını aralamaya çalışabilirler.

Çocuk, avuç içlerinden öpülmemiş hayatın kirletilmemiş tek resmidir belki de. Zira hayatın içinde her şey bir şekilde masumiyetini kaybetmiştir! Onları bu karmaşanın içinde sağlıklı gövertecek olan ise onların kalbine dokunacak kitaplardır. Çocuk edebiyatının daha öğretmenlerce tam bilinmediği bir dönemde iken bunu çocuklara yansıtmak için nasıl bir yol güzergâhı izlemek gerekir?

Çocuk edebiyatı aslında hayatımızın her alanında var. Hem de yüzyıllar boyu. Kadim geçmişimizin en sağlam eserleri çocuklar için söylenmiş. Masallar, tekerlemeler, maniler ve kalbe nice serinlik veren dizeler. Bu iş öğretmenlere düşer, doğru ama hangi öğretmene? Çocuklarımızın talihsizliği biraz da bundan kaynaklanıyor. Öğretmen bilmiyor ki öğretsin, okumuyor ki okutsun. Tevfik Fikret’ten, Ziya Osman Saba’dan, Cahit Zarifoğlu’ndan bîhaber olan öğretmen, nasıl olacak da çocuk edebiyatından bahsedecek? Öncelikle öğretmenlere öğretmek gerek diyeceğim ama bunun imkânsızlığını bildiğim için başka çıkar yollara ihtiyaç var. Çocukları çocuk yazarlarla buluşturmak için etkinlikler yapmalı, günümüz çocuk edebiyatı yazarlarını onlarla buluşturmalı. Günümüzde bu tür programlara destek olabilecek birçok sivil toplum kuruluşu ve belediyeler var. Çocuklar birebir karşılaşırsa kendisi için yazanlarla, kitaplarla kuracağı dostluğu da hızlandırmış olur.

Sayın Uçurum, çocuklar için bayram yapan bir milletin evlatlarıyız bizler. Çocuğa verilen önem bu kadar büyük iken, ülkemizin çocuk edebiyatında sesi neden kısık çıkıyor? Bunun nedeni çocuk kitabı yazan ya da yazacak yazarların, çocuk yanlarının hemen büyümek uçurumuna düşmesi ile ilgili olabilir mi? Çünkü siz de biliyorsunuz ki bir çocuğun gönlüne girebilmek için içimizdeki çocuk ile ona el sallamak gerekir…

Aslına bakarsanız çocuklar için yazan yazarlarımız çok fazla. Ömrünü buna adamış Mustafa Ruhi Şirin gibi değerli isimler var. Mevlana İdris, Gökhan Akçiçek, Bestami Yazgan ve daha nice isimler çocukların kalbine çocukça tebessümler gönderiyor. Bu sesin kısık çıkmasının sebebi, diğer soruda konuştuğumuz sorunlarda yatıyor. Büyükler çocuklar için yazanları tanımayınca ortaya böyle bir sessiz koro çıkıyor. Eserler veriliyor ama birçoğu ilgisizlikten yalnızlığa terk ediliyor.

Büyükler çocuklar için yazanları tanımayınca ortaya böyle bir sessiz koro çıkıyor.” Dediniz. O vakit asıl ağrının sebebi büyükler! Çünkü çocukları çocuk kitapları ve yazarlarıyla buluşturacak olan köprü büyükler. Peki Sayın Uçurum, Türk edebiyatında çok ciddi bir çocuk şiiri eksikliğin de olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için yazılmış, çocuklara özel birçok nesir varken çocuk şiirinin ihmal edilmesini neye bağlıyorsunuz?

Çocuklar için yazmak. Bu biraz farklı bir bakış açısı, ses ve his istiyor. Çocuk şiirlerinin çok fazla yazılmaması, konunun önemsenmemesi anlamına gelmiyor elbette. Şiir, çok özel bir alandır. Çocuklara şiirle seslenmek de daha bir özel. O sesi kendinde hissedemeyen şairler çocuk şiirleri yazmaya pek yanaşmıyorlar. Durum böyle olunca da çocuk şiirleri çok fazla yer tutmuyor edebiyat dünyamızda.

Bu söyleşiden faydalanmak isteyen gençlerimize ve minik okurlarımıza önereceğiniz; “bu çocuk kitabını şu nedenden dolayı mutlaka okumalı” dediğiniz bir kitap var mı ya da kitaplar? Ve ki siz yazarların dışında çocuk edebiyatına katkı amaçlı büyüklere düşen görev nedir desem?

Çocukların hayal dünyaları bizim tahmin edemeyeceğimiz bir zenginliğe sahip. Onların dünyalarına girmek için de zengin içerikli eserleri seçmekte fayda var. Mesela masallar. Özellikle modern masallar çocukları çok cezp etmekte. Yani geçmişin masal formatıyla geleceğin imkânlarını kullanarak kaleme alınmış eserler çocukları çok çabuk kuşatabiliyor. Harry Potter serisi gibi. Bunun yanında Şeker Portakalı’nı, Küçük Kemancı’yı çocuklar mutlaka okumalı. Ömer Seyfettin eserlerini bir çocuk ortaokuldan ayrılmadan bitirebilmeli. Cahit Zarifoğlu’nun çocuklar için yazdığı eserlerini çocuklar ortaokul sıralarında okumalı. Mustafa Ruhi Şirin, Mevlana İdris eserleri çocuklarla mutlaka buluşturulmalı.

Büyüklere düşen göreve gelince, saydığım bu eserleri önce büyükler eğer çocuk yaşlardayken okumadılarsa kendileri de okumalı. Çocukların en sevmediği şey, telkindir. Onlar kendilerine örnek olacak büyükleri yanlarında görmek istiyor. Çocuklara sürekli kitap oku diyerek kendisi televizyon başından ayrılmayan bir anne babanın evladından da büyük başarılar bekleyemeyiz. Çocuklarıyla birlikte kitapların sayfasına dönebilmeli büyükler. Çocuk, çevresinde kitap okuyan öğretmen, anne, baba görürse kitaplara daha kolay kendini kaptırabilecektir.

Kitap Haber sitesi “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutlu birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Çok önemsediğim bir tavırdır bu. Kitap en dolu zamanlarımızın yoldaşı olmalı. Gece uyku getirici amaçlı kitap okunmalar yerine zihnin en rahat olduğu zamanlar kitaplarla doldurulmalı. Çocuklarımıza yapacağımız en büyük iyilik, onlara iyi bir örnek olarak önce büyükler iyi bir okur olmanın telaşına düşmeli. Evde oluşturulacak bir okuma kültürü, çocuğun gelişimine yapacağımız en önemli katkıdır. Önce büyükler kitaplarla dünyalarını zenginleştirecekler, sonra da çocuklarını bu dünyanın gizemli bahçesine davet edecekler. Çocuklar, büyüklerle birlikte bir şeyler yapmayı çok seviyorlar. Bunu denemeli, çocuklarla anlam katmalı hayata.

Çocuk kokusunun sindiği her ortam, duru bir anlama gebe bırakır paylaşılan her şeyi. Dupduru, özel bir sohbetti. Bize zaman ayırdınız teşekkür ediyorum…

Asıl ben teşekkür ederim, bana çocuklar çocukluğunu bilsin deme fırsatını tanıdığınız için.

Mehtap Altan 26.01.2015

KİTAPHABER

Faruk Bilir İle Başkanlık Sistemi Üzerine

0

Başkanlık Sistemi nedir? Başkanlık sisteminin eksik yönleri var mı? Bu sistemin en belirgin özelliği ne? İşte bu soruların cevabı ve fazlası..

Başkanlık sistemini kuvvetler ayrılığı ilkesinin kesin ve sert bir biçimde uygulandığı, başkanın doğrudan halk tarafından seçildiği ve görevini sürdürmek için parlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duymadığı hükümet sistemi olarak tanımlayan Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Bilir, başkanlık sistemiyle ilgili olarak ‘ders’ niteliğinde bilgiler verdi.

LATİN AMERİKA’DA ‘BAŞKANCI’ SİSTEM VAR

Başkanlık sistemine muhalif olanların dile getirdiği, ‘Eğer başkanlık sistemi Türkiye’de uygulanırsa Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi diktatörlük gelir’anlayışa açıklık getiren Prof. Dr. Bilir, bu ülkelerde başkanlık sisteminden çok “başkancı” sistemlerin olduğunun altını çizdi.  Prof. Dr. Bilir, bu ülkelerden bazıları başkana parlamentoyu fesih yetkisi vermiştir halbuki tek taraflı fesih bu sistemin doğasına aykırıdır. Başkanın yürütmenin başındaki tek kişi olması dolayısıyla diktatörlüğü getireceğini iddia etmek doğru ve haklı bir bakış değildir, açıklamasında bulundu.

BİLİR: TÜRK HALKI VE TÜRKİYE’YE YAPILAN BİR HAKSIZLIK

Prof. Dr. Bilir, ülkemizin pek de kısa sayılmayacak bir demokrasi deneyimine sahip olması Latin Amerika ülkeleri örnek gösterilerek Türkiye’de de başkanlık hükümeti sisteminin diktatörlüğe yol açacağını ileri sürmenin ülkemiz ve halkına haksızlık olacağını söylemek mümkündür, sözleriyle serzenişte bulunmayı da ihmal etmedi.

TÜRKİYE İÇİN SÜPER OLACAK

Prof. Dr. Faruk Bilir’in anlattığına göre, milletvekili çok daha güçlü olacak; hem bütçeyi hem kanunları hem de denetimi Meclis yapacak; başkanlık sisteminin en belirgin özelliği olan kuvvetler ayrılığı ilkesi gerçek anlamda uygulanacak; sistemin en güçlü ayağı parlamento olduğu için de Türkiye ‘diktatörleşir’ eleştirisi de boşa çıkacak. Kısacası Başkanlık sistemi gelirse Türkiye için süper olacak.

Başkanlık sisteminin avantaj ve dezavantajlarından da bahseden Prof. Dr. Bilir, bu sistem ile parlamenter sistem arasındaki farkları da paylaştı. İşte Prof. Dr. Faruk Bilir’in başkanlık sistemiyle ilgili olarak verdiği röportaj:

BAŞKANIN GÖREV SÜRESİ DOLMAK ZORUNDA

-Başkanlık sisteminde başkan nasıl seçilir yetkileri nelerdir?

ABD Başkanlık sisteminde başkan halk tarafından en fazla iki defa seçilir ve görev süresi dört yıldır. Görev süresi dolmadan görevinden alınması mümkün değildir. Ancak ABD Başkanlık sisteminde olduğu gibi bazı istisnai durumlarda örneğin suçlama (impeachment) gibi görevinden alınabilir. ABD başkanlık sisteminde başkan iki dereceli bir seçimle seçilmektedir. İki dereceli seçim başkanlık sisteminin zorunlu bir unsuru değildir. ABD’de de başkanın kanunları onaylama veya veto etme yetkisi, kanunların yürütülmesi yetkisi, başkomutanlık yetkisi dış ilişkileri yürütmek, üst düzey görevlileri atama yetkisi var. Ancak atama yetkilerinde daha çok senatonun görüş ve onayını almak zorunda.

-Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Başkanlık sisteminde başkan tarafından seçilen ve Meclisçe onaylanan yardımcıları vardır. Senatonun başkanın atamalarını onaylamama gibi bir yetkisi vardır. Ancak bu sistemin bir kontrol ve dengeler sistemi olmasının sonucu olarak başkan atamalarda senatonun da uygun bulacağı bir kişiyi atamaya özen gösterecektir.

SİSTEMİN EN BÜYÜK DEZAVANTAJI NE?

-Başkanlık sisteminin dezavantajları nelerdir?

Başkanlık sisteminin dezavantajlarından en önemlisi yasama yürütme organlarına farklı siyasi görüşlerin hakim olması durumunda bu iki organ arasında yaşanacak olan çatışmadır. Bu sistemdeki değer bir dezavantajda her ikisi de halk tarafından seçilen yasama ve yürütme organlarının  birbirlerine karşı ileri sürdükleri çifte meşruiyet sorunudur. Bu sorun daha çok yürütme ile yasama çoğunluğuna farklı siyasi görüşlerin hakim olması durumunda görülebilir. Buna bağlı olarak ancak yasama yürütme organlarına aynı siyasi eğilimlerin hakim olması durumunda herhangi bir çatışma yaşanmayacaktır.

BAŞKANLIK SİSTEMİNDE MİLLETVEKİLİ DAHA RAHAT VE ÖZGÜR

-Başkanlık sisteminde parlamento etkin midir?

Başkanlık sisteminde parlamento daha etkilidir. Bu sistemde parlamento kanun ve bütçe gibi çok önemli yetkilere sahiptir. Parlamento bu yetkiler aracılığıyla başkanı kendine muhtaç kılmakta ve parlamento ile uyumlu olmaya zorlamaktadır. Bu sistemde başkan ve bakanlar parlamento çalışmalarına katılamazlar. Parlamenter sistemlerde her ne kadar kanun yapma yetkisi parlamentoya ait olmakla birlikte kanun yapımında yürütmenin ağırlığı daha fazladır. Bu ağırlığı kanunlaşan tekliflerin büyük bir çoğunluğunun kanun tasarısı olmasında da görmekteyiz. Ayrıca bu sistemde milletvekillerinin bakan olamaması da parlamentoları daha etkili kılmaktadır.

-Nasıl Peki?

Çünkü milletvekillerinin bakanlık beklentisi olmaması onları daha rahat hareket etmeye yöneltebilir.  Yani aynı kişi aynı zamanda yasama ve yürütmede görev alamazlar.

FEDERAL YAPI OLACAK DİYE BİR KAİDE YOK

-Başkanlık sistemi federal devlete yol açar mı?

Başkanlık sisteminde federal bir yapıya sahip olmak, sistemin temel  ve zorunlu bir unsuru değildir. Federal yapı başkanlık sisteminin zorunlu bir sonucu değildir. Başkanlık sistemini sadece ABD ile özdeşleştirmek ve ABD devlet şeklinin bu sisteminin kurucu unsuru olduğunu savunmak doğru değildir. Aslında başkanlık sisteminden çok“başkanlık sistemleri”nden bahsetmek daha doğrudur. Fransa’daki bir başkanlık modelidir.

-Başkanlık sisteminin avantajları nelerdir?

Başkanlık sistemi istikrarlı etkili ve güçlü bir yönetim sağlar. Bu sistemde başkan, parlamenter sistemdeki başbakana göre, karar alırken daha fazla insiyatif kullanabileceğinden etkin bir yönetimin sağlar. Başkanlık sistemi gücü başkanın elinde topladığı için yürütme daha güçlüdür. Parlamenter sistemlerde yürütme gücü cumhurbaşkanı ile başbakan arasında paylaştırdığından, yürütmenin gücü azalmaktadır.

BİLİR: BAŞKANLIK SİSTEMİNDE KİMDEN HESAP SORACAĞINIZ BELLİ

-O zaman gücün bu şekilde bölünmesi bir zaaf değil mi?

Tabi ki öyle… Başkanlık sisteminde önemli kararların daha hızlı alınır. Bu sistemde başkan, parlamenter sistemdeki başbakan gibi, yasama organı tarafından güvensizlik oyuyla düşürülemeyeceği için, görev süresinin sonuna kadar bu görevde kalır ve böylece istikrarlı bir yönetim sağlanır. Bu istikrar başkanın görev süresinin sabit olmasından da kaynaklanır. Bu sistemde öngörülebilirlik ve hesap sorulabilirlik daha belirgindir. Seçmenlerin tercih ettiği parti seçimi kazanırsa tek başına hükümet olacaktır. Parlamenter sistemlerde koalisyon ihtimali seçmenin arzu etmediği bir siyasi partinin koalisyon yoluyla hükümette yer alması sonucunu doğurabilir. Başkanlık sisteminde hesap sorulacak kişi bellidir, o da başkandır. Parlamenter sistemlerde koalisyon dönemlerinde hesap sorulabilirlik çok zayıftır.

LATİN AMERİKA’DA YANLIŞ UYGULAMALAR VAR

-Başkanlık Sistemi diktatörlüğe ve padişahlığa yol açar mı?

Başkanlık sistemi hakkındaki eleştirilerin en yoğun olduğu alan bu alandır. Bu eleştiri daha çok Latin Amerika ülkelerindeki kötü uygulamalar gösterilerek yapılmaktadır. Ama Latin Amerika’daki eski ya da geçmiş uygulamalar ve bu ülkelerdeki sistem başkanlık sisteminden çok “başkancı” sistemlerdir. Bu ülkelerden bazıları başkana parlamentoyu fesih yetkisi vermiştir halbuki tek taraflı fesih bu sistemin doğasına aykırıdır. Başkanın yürütmenin başındaki tek kişi olması dolayısıyla diktatörlüğü getireceğini iddia etmek doğru ve haklı bir bakış değildir. Aslında başkanlık sistemi gerçek manada kuvvetler ayrılığını öngördüğü için totaliter bir sistemin oluşmasını daha çok engelleyen bir sistemdir. Çünkü bu sistem bir frenler ve dengeler sistemidir. ABD başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organlarına tanınan yetkiler bu organları karşılıklı olarak birbirlerine muhtaç kılmaktadır. Bu durum fren ve denge mekanizması olarak nitelendirilmektedir. Yani bu organlar karşılıklı yetkileri aracılığıyla birbirlerini frenlemekte ve dengelemekteler.Başkanlık hükümeti sisteminde aynı kişinin yasama organına da hakim olması zordur.

-Başkanlık sisteminde yasama ile yürütme arasındaki ilişkiler nasıldır?

Başkanlık sisteminin en temel özelliği yasama ile yürütme kuvvetlerinin hem fonksyonel hem de organik açıdan birbirinden ayrılmasıdır. Fonksiyonel ayrılıkla kastedilen yasama ile yürütmenin yerine getirdikleri görevlerin farklı olmasıdır. Yani yasama yasa yapma, yürütme ise hükümet etme görevlerini yerine getirmektedir. Bu sistemde her organ sadece kendi görevini yerine getirmekte organlar birbirine müdahale etmemektedir. Organik ayrılık ise yasama ile yürütme fonksiyonlarının ayrı ayrı organlar tarafından yerine getirilmesi ve bu organların birbirinden bağımsız olmasıdır. Yani bu organlar ayrı ayrı oylamalarla göreve geldikleri gibi görevlerini yerine getirme açısından birbirinden bağımsızdır. Başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayandığı için yasama ve yürütme organlarının birbirinden bağımsız olması sisteminin gereğidir.

BİLİR: FRANSA MODELİ BİR ALTERNATİFTİR

-Türkiye’de Başkanlık sistemi uygulanabilir mi? Diğer ülkelerdeki başkanlık sistemi Türkiye’ye adapte edildiğinde nelere dikkat edilmeli? Açıkçası Türk tipi bir başkanlık sistemi mümkün olabilir mi?

Klasik bir başkanlık sistemi yerine Türkiye için ülkenin içinde bulunduğu şartlarda daha demokratik olduğuna inanılan bir başkanlık sistem önerisi tercih edilmeli. Yani ülkemiz için ABD başkanlık sistemini benimseme gibi bir zorunluluk yoktur.ABD başkanlık sisteminin de bazı kusurları vardır. ABD başkanlık sisteminin temel eksikliği yasama ve yürütme organları arasındaki uyuşmazlıkların zamana zaman çatışmaya yol açmasıdır. Önemli olan bu çatışmaları çözecek mekanizmaları barındıran bir sistem oluşturmaktır. Örneğin meclis bütçeyi onaylamadığı zaman ya da başkan kanunları veto ettiği zaman sistemi etkin kılacak çözüm ve mekanizmaların olması gerekir. Uzlaşmazlığı ortadan kaldıracak mekanizmalar ama bunu başkanlık sisteminin zorunlu unsurlarını koruyarak yapmak gerekir. Örneğin başkan ve parlamento seçimlerinin aynı tarihlerde yapılması durumunda her iki organa da aynı görüşler hakim olacağı için çatışma ihtimali zayıftır. ABD de başkanlık ve parlamento seçimleri farklı tarihlerde yapılmakta ve bazı dönemlerde başkan ve parlamento çoğunluğu farklı partilerden oluşmaktadır. Ayrıca Fransa’da uygulanan yarı başkanlık sistemi de bir alternatiftir. Aslında bugünkü sistemimiz yarı başkanlık sistemine oldukça yakındır.

Ömer Süt 05.02.2015

HABER 7