Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 87

Hikmet Çetinkaya, Alev Gürsoy Cimin’e Konuştu

0
Charlie Hebdo’nun son sayısının kapağını köşesine taşıyan ve hakkında soruşturma başlatılan Cumhuriyet Gazetesi’nin hedefteki yazarı Hikmet Çetinkaya Medyaradar röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Korkmuyorum diyen Çetinkaya ‘nın eleştirilere yanıtı şu: Çalmadık, vurmadık sadece yazı yazdık…

“Cumhuriyet’te kimse kimseyi satmaz” diyor. Yaptığının da doğru olduğunu düşünüyor. “Yazmak suç mu” diye soruyor? Cumhuriyet Gazetesi’nin duayen yazarlarından Hikmet Çetinkaya!
Paris’te geçtiğimiz hafta yaşanan ve mizah dergisi “Charlie Hebdo” çalışanlarını hedef alan terör saldırısı sonrası tüm dünya ayağa kalktı, gösteriler düzenlendi, protesto gösterileri yapıldı. İşte o kanlı saldırının ardından dünyanın dört bir yanında gazeteler tepki manşetleri attı. Derginin son sayısına yer verdi. O gazetelerden biri de Cumhuriyet oldu. Charlie Hebdo dergisinin son sayısının bir bölümünü sayfalarında yayımlayan Cumhuriyet gazetesi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Hz. Muhammed karikatürünün yer aldığı Charlie Hebdo kapağını köşesinde yayınladığı gerekçesiyle ifadeye çağrılan Hikmet Çetinkaya ile konuştum. Bu yaptığınız risk almak değil mi, bunlar hassas konular dedim, yanıtları beklediğim gibiydi. Eleştirilere yanıtı hayli sertti. Çetinkaya, hırsızlık yapmanın suç olmadığı ülkede terörü lanetlemek suç mu oldu diye soruyor… İşte röportajımızın detayları… Mutlu bir hafta diliyorum sizlere…

Hikmet Bey, bir meslektaşınız olarak öncelikle geçmiş olsun diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Köşenizde Charlie Hebdo’ya yer verdiniz ama malumunuz hassas bir konuydu, ölüm tehditlerine varana kadar aldınız. Doğru bir karar mıydı sizce yaptığınız, şu an aldığınız tepkileri görünce pişmanlık duyuyor musunuz?
Teşekkür ederim ama burada yanlış olan şey nedir, neden pişman olayım. Terörü lanetlemek suç mu soruyorum size? Biz burada kanlı bir saldırıya, bir insanlık suçuna tepki gösterdik. Arkadaşım Ceyda Karan da bana destek için konuyu sayfasına taşıdı. “Hepimiz Charlie Hebdo’yuz” dedik. Terörün dili, dini, ırkı yok, inancı yok. Terör nereden gelirse gelsin bir insanlık suçudur. Ben böyle düşünüyorum ve hayatım boyunca da hep böyle algıladım. Biz ulus olarak terörden çok çektik ve hala terör ile iç içe yaşayan bir toplumuz. Dil, din, ırk inanç temelindeki siyasallaşmaya da karşıyım ben, her şeyden önce demokrasi, laik, demokratik bir hukuk devletinde temel özgürlükler gelir, bu da önce basın özgürlüğünden başlar. Bu bir dayanışmaydı. Dünyanın 53 ülkesi Charlie’yi yayınlıyordu, Cumhuriyet de bir seçki yaptı yönetim kararıyla. Bende bunu doğal olarak bir duyarlılık olarak köşeme taşıdım. Orada terörü lanetleyen bir Müslüman dindar var.

“ASLA DİNLE ALAY ETME, AŞAĞILAMA YOK”
Bunlar çok hassas konular, hele de çoğunluğun muhafazakâr olduğu bir ülkede, dini değerlerle ilgili bir eylemde bulunmak… Bu yaptığınız bir nevi risk almak değil miydi peki, aldığınız tepkiler ortada?

Neden risk olsun.  Ben ne yaptım ki? Burada dinle alay etmiyoruz, aşağılamıyoruz. Dine hakaret mi var orada? Asla yok. Öyle bir şey olsa zaten o köşeye konulmaz.
“YAZDIKLARIMIZDAN KORKARSAK YAŞAMAMIZIN ANLAMI KALMAZ”
Charlie Hebdo dergisinin Hz. Muhammed olduğu iddia edilen karikatürünü köşeniz de yayınlamak bence hem büyük cesaret hem de büyük risk!
Bakın biz 70 milyon nüfusu olan bir ülkede yaşıyoruz. İstanbul’da 15 milyon insan geziyor. 50-60 kişinin ya da bin-iki bin kişinin sosyal medyadaki yazdıklarını çizdiklerinden korkarsak bu ülkede yaşamanın anlamı ne?
Burada şu soruyu sormalıyız niye acaba Cumhuriyet, Birgün ve Evrensel Gazetesi dışında başka bir gazete tam anlamıyla dik durarak destek vermedi basın özgürlüğüne, neden niçin?
“SADECE CUMHURİYET DEĞİL TÜM GAZETELER BU İNSANLIK SUÇUNA DUYARSIZ KALMAMALIYDI”
Bazı gazeteler size destek olmayı bırakın, çok sert manşetlerle tepki gösterdi,  gazetenizin bu duruşunu ağır sözlerle eleştirdi. Buna ne diyorsunuz?
O sayfaları oraya koymanın neresi suç oluyor? Neyi eleştiriyorlar. Onlar da aynı tavrı takınmalı, basın özgürlüğüne sahip çıkıp, o büyük insanlık suçunu lanetlemelilerdi. Siz Anayasa’nın genel hükümlerindeki 160 ve 138. Maddelerinde ne diyor biliyor musunuz, ben size okuyayım (Okuyor)  “Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar;  Anayasa’ya, Kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ makam mevki ve kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunamaz. Bu Anayasamızın 138. maddesinde mahkemelerin bağımsızlığı A maddesinde yazar. (Okumaya devam ediyor Hikmet Bey maddeyi)
“ALNIMIZ AÇIK! ÇALMADIK, ÇIRPMADIK SADECE YAZI YAZDIK”
Siz bunları okudunuz ama… (Sözümü yarıda kesiyor sayın Çetinkaya, sorumu soramıyorum ve uyarıyor beni)
Ama ile cümle kurmayalım! Ama şöyle olur, ama böyle olur cümleleri hoş değil, ne olacak bizi mi öldürecekler? Alnımız açık, gider ifademizi veririz. Çalmadık, çırpmadık sadece yazı yazdık.
“O KATLİAM BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE DARBE”
Soruşturma kararını bekliyor muydunuz?
Köşemde yayınladığım karikatüre, insani duyguların bir çizimi olarak baktım. Yani bir katliamla basın özgürlüğüne indirilen bir darbe olarak gördüm. Yazımda hakaret suçu oluşturabilecek herhangi bir durum yok.
Sayın Cumhurbaşkanı da, Sayın Başbakan da çok ağır eleştirilerde bulundu size. “Tahrik kapısını açıyorsunuz” dedi her iki lider. Hatta Erdoğan, “Düşünce özgürlüğünün bile bir sınırı var, siz ne yapıyorsunuz” dedi. Bu eleştirilere ne diyorsunuz?
Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler.  Ben size az önce Anayasada ’da geçen maddeleri okudum. Ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne bakanlar; sözlü ya da yazılı bir takım açıklamalar ile hâkimleri, hukukçuları etkileyemezler bu bir suçtur hem de Anayasal suç. O açıklamalar da hoş değil. Tekrar söylüyorum; bizim alnımız açık… Sosyal medyadan binlerce ölüm tehdidi aldım. Ceyda Karan’ı ve beni ölümle tehdit ediyorlar. Siyasilerin bu açıklamaları yangına körükle gitmeye benziyor…
“YAZARLARIMIZIN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VAR”
Gazete içinde de bu durum sanki farklı tepkilere yol açmış gibi görünüyor. Mesela gazetenizin yazarlarından Işık Kansu, yayımladığınız Charlie Hebdo ekine katılmadığını belirtti ve yazılarına bir süre ara verdi?
Cumhuriyet’in vakıf sürecinde bir Anayasası var. O Anayasa’da belirlenmiş kurallar var. O yazının yayınlanmasında hiçbir sakınca görülmemiştir. Yazarlarımız, çalışanlarımız düşünce özgürlüğü kapsamında yazabilirler, çizebilirler. Bir yazarımız ara veriyor yazılarına, umarım geri döner ve yazmaya başlar.
“CUMHURİYET’TE KİMSE KİMSEYİ SATMAZ”
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Utku Bey size süreçte büyük destek vermiş, doğru mu?
Ben hayatıma kimseden destek beklemedim. Bütün gazetenin desteğinin bende olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet’te kimse kimseyi satmaz…
“Ceyda’yı ve beni ölümle tehdit ediyorlar”demiştiniz, koruma talebiniz olacak mı?
Ben 22 yıldır yakın koruma altındayım.
Çok teşekkür ediyorum beni kırmadığınız için. Geçmiş olsun tekrar.  Dilerim hiçbir zaman korunmaya ihtiyacınız olmaz. Güneşli güzel günler sizinle olsun.

Cengiz Çandar Köşe Yazarlığını Bırakıyor mu?

0
Radikal Gazetesi’nin usta yazarı Cengiz Çandar Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Çandar, son günlerin en çok merak edilen “gazeteciliği bırakıyor mu” sorusunun yanıtını da verdi. Medyanın bugünkü durumu konusunda da çarpıcı açıklamalar yaptı. İşte o bomba söyleşi…

Hiç kimse umutlanmasın… Ve hiç kimse de üzülmesin… Çünkü usta yazarın hiç niyeti yok bir yerlere gitmeye… Neden böyle başladım diye merak edenler için açıklayayım. Radikal Gazetesi köşe yazarı Cengiz Çandar geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir yazı ile tüm dikkatleri üzerine çekmişti.
Usta yazar, “Kendini gazetecisizleştirmek”… başlıklı yazısında, 2014 yılının gazetecilik muhasebesini yaparken, hayli karamsar bir tablo çizmişti. Bu yazıyı okuyan çoğu kişi “herhalde bırakıyor” diye düşünmüştü… Ama işin aslı hiç de öyle değilmiş. Bu konu ile ilgili bütün gelişmeleri röportajımızın içerisinde okuyacaksınız…

Gelelim bu röportajın benim açımdan önemine… Bu yazıyı yazdığı günden beri peşindeydim Çandar’ın… Ama ne telefonlarımı açıyor ne de attığım mesajlara dönüyordu. Röportaj yapacağım kişiye kafayı taktığım zaman ne kadar ısrarcı olduğumu bir ben, bir Fatih Altaylı bir de Allah bilir.  Ama açıkçası Usta yazara ulaşmak konusunda umudumu yitirmiştim. Ta ki Agos Gazetesi önündeki Hrant Dink’i anma törenine kadar. Çandar’ı tören alanında görür görmez bir derin oh çektim! Sonrası biraz karmaşık, biraz zor ama sonu güzeldi. Agos’un önü hınca hınç dolu bir halde tören devam ederken; bir baktım ki Çandar kayıp… Gazete binasına doğru girdiğini fark ettim, gazeteye girmeye çalıştım ama ne mümkün, içerideki yoğunluktan dolayı yukarı çıkışlar yasaklanmış. Tam o sırada imdadıma HDP’li Selahattin Demirtaş yetişti. Yukarı çıkmam için elinden geleni yaptı, Tabii ki Demirtaş’a da yardımları için teşekkürü borç biliyorum. Yukarı çıktığımda Cengiz Bey’i yakaladım ve benim açımdan zor olan bu röportaj nihayet gerçekleşti. Bir soru soracağım desem de bakmayın siz sordukça sordum… Aşağıda tören var biliyorum çok da tutmamam lazımdı, neyse merak ettiklerimi kısmen de olsa sordum ve üstat da sağ olsun kırmadı beni…
Agos’un merdivenlerinden inerken toprağı bol olsun bir yandan Hrant Dink için dua ediyor, bir yandan da bu meslekte tuttuğunu koparmanın haklı gururunu yaşıyordum. İçimde ise bir “güvercin tedirginliği” hâkimdi…
Ben sözü yine çok uzattım… Cengiz Çandar önemli şeyler anlattı… Şimdi sizi o keskin açıklamalarla baş başa bırakıyorum.
Mutlu güzel yarınlara uyanmanız dileğiyle…

Cengiz Bey, öncelikle böyle bir günde beni kırmadığınız için teşekkürü borç bilirim. Geçtiğimiz günlerde ilginç bir yazı kaleme aldınız, “Kendini ‘gazetecisizleştirmek’… O yazıyı okuyan ben dâhil herkes gazeteciliği bırakıyor mu acaba diye düşündük. Umarım yanlış düşünmüşüzdür, söz sizde?

Sanırım yanlış anladınız. O bir metafor.’gazetecisizleştirmek’ sözünü kullandığım o yazı  İtalo Calvino’nun yazısından bir aktarmaydı. Dikkatle okunursa mesleği bırakmadığım net bir şekilde anlaşılır aslında.

“TÜRKİYE’DE GAZETECİLİK ÇOKTAN ÖLDÜ”
Ama o yazıyı kaleme almanız öyle bir algı yarattı. Mesela ben tüm yazarları ve yazılarını çok dikkatli okurum… Medyanın geldiği durumu düşününce galiba bırakıyor Cengiz Çandar dedim…
Bakın Türkiye’de gazetecilik uzun zaman önce zaten öldü. Öyle ki gazetecilik ciddi bir iş olmaktan da çıktı, gayri ciddi bir hal aldı. Bizim ülkemizde şu an yapılan gazetecilik; dedikodu üzerine vur-kaç şeklinde yapılıyor. O nedenle benim başka bir şey anlatmak istediğim bir yazıyı bile insanlar hatta siz bile öyle yorumlamışsınız. Yani bırakıyorum gibi. Ben orada çok başka bir şey anlatıyorum, yarın bırakıyorum demiyorum ki!

“BIRAKSAM BAZILARI ÇOK SEVİNİRDİ”
İlk kez bir şeyi yanlış anladığıma sevindim. Meslek büyüğümüzsünüz ne de olsa…
Siz üzülürdüm diyorsunuz ama emin olun bazıları çok sevinirdi. Onları sevindirmeye de hiç niyetim yok.
Kimler onlar mesela, neden sevinsinler?
İktidar ve onun çevresi son derece sevinirdi.
Neden ama?
Çok açık değil mi? Yazılarımı okuyorsanız ve görüşlerime biraz vakıfsanız bu sorunun yanıtını da zaten bilirsiniz…

“GERÇEK GAZETECİLİK YAPILMIYOR, MESLEK CAN ÇEKİŞİYOR”
Pekâlâ, öyle olsun. Az önce Türkiye’de gazeteciliğin çoktan öldüğünü söylediniz. Öldü mü sahiden yoksa yoğun bakımda mı? Demem o ki belki hala umut vardır!
Bu benim şu an ayaküstü yanıt verebileceğim konu değil. Üzerine uzun uzun saatlerce konuşulabilir. Ama gerçek anlamda gazetecilik yapılmıyor, yapmak isteyenler de yapamıyor. Meslek can çekişiyor. Bunda da en büyük nedenlerden biri siyasi iktidar, siyasal iklim diyebilirim.

“GAZETECİLER HER DAİM OMURGASIZDI”
Sadece iktidara bağlamak ne denli doğru, mesela gazeteciler omurgalı durabildi mi bu sektörde, birazda çuvaldızı batırsak kendimize?
Gazeteciler hiçbir zaman omurgalı olmadı, durmadı. Ben 28 Şubat sürecinde andıçlanmış biriydim, o dönemde zaten kendi meslektaşlarıma ve meslek ortamıma olan bütün güvenimi saygımı yitirmiştim. O günden bugüne benim Türkiye’de gazetecilere ve basın camiasına sempati ve saygım bitmişti. Bu mesleği kendi ölçülerimce namuslu bir şekilde yapmaya özen gösteriyorum. Bilgi taşıma işlevi olarak bunu yapmaya çalışıyorum, onun dışında benim gazeteci camiası ve gazeteciler denen insanlarla özel bir ilişkim yok.

“28 ŞUBAT’TA MESLEKTAŞLARIMA GÜVENİ YİTİRDİM”
Hiç mi umudunuz kalmadı pek karamsarsınız?
Yoo her şey değiştiği gibi belki bir gün medya da değişir. Dünyada siyasi parametreler değişiyor, teknoloji gelişiyor, kavramlar farklılaşıyor. Dolayısıyla bu alanda da birtakım gelişmeler olabilir. Bir de ben artık 65 yaşını geçmiş bir herifim, kendim için meslek kariyeri vs. gibi bir meselem yok. Ama yeni gelen kuşakların da gazetecilik açısından çok iyi bir profil çizdiğini söyleyemeyeceğim. Ama söylediklerim sizi ürkütmesin, hayal kırıklığı yaratmasın. Siz yine heyecanla çalışmanıza devam edin.

“ÖZGÜRLÜKLER KISITLANIYOR”
Umudunuzu yitirmeyin ey genç gazeteciler diyorsunuz yani?
Umut bittiği anda hayat biter. Ülkenin hali ortada, özgürlüklerin kısıtlandığı, boğazlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu şartlar ortadan kalkıp yeni şartlar oluştuğu vakit normalleşir medya bile.
“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KISITLANMASI GAZETECİLERİ İŞSİZ BIRAKTI”
Onlarca işsiz kalan ya da bırakılan gazetecilere ne demeli?
O da dediğim gibi siyasal ortamla ilgili bir durum. Basın özgürlüğü ve onun olmazsa olmaz alt yapısı zemini olan ifade özgürlüğünün kısıtlanması, özgürlüklerin ihlali bu kadar gazeteciyi işsiz hale getirdi.
“YA İKTİDAR KONTROLÜNDELER YA DA DİZ ÇÖKER DURUMDA”
Medyanın en büyük sorunu da şu an bu mu?
Elbette bu. Medyanın bugün yarısından çoğu iktidarın kontrolünde geri kalan yarısı da diz çökme halinde.

“MEDYA SURİYE VE İRAN İLE AYNI LİGDE”
Korku mu hâkim? Ya da bertaraf olma endişesi mi?
En büyük nedenlerin başında bu geliyor. Tabii çıkarlar var. Son derece hoyratça kullanılan bir devlet gücü var. Kendisinden olmayan medya patronlarına yönelik tehditler, vergi müfettişlerini göndermeler ve daha bir sürü baskı yöntemleri var. Dijital medyaya internet alanında yasak getiriyor. Avrupa’da ve Batı dünyasında büyük tepki uyandıran ve Türkiye’deki rejimin bir rengi ve karakteri ile ilgili koca koca ciddi raporların hazırlanmasına neden olan durum özellikle sosyal medya ve dijital medya alanına uygulanan baskılar, müdahaleler. Dünyada biz Çin, Suriye, Suudi Arabistan, İran ile aynı ligin oyuncusuyuz medya alanında. Böyle bir medya alanı olan ülkeden bahsediyoruz, kötü durumdayız. Bu ülke medya alanında bu ligde oynuyorsa demokrasiden ve özgürlüklerden artık bahsetmemiz mümkün mü?

“28 ŞUBAT’TAN BİLE DAHA KÖTÜ BİR DÖNEM”
Siz ki 28 Şubat gibi kara bir süreci yaşamış, andıçlanmış bir gazetecisiniz. O dönemle bu dönemi kıyaslamak saçmalık mı olur yoksa tam isabet mi?
Şu dönemdeki kadar kötü bir dönemi hiç görmedim. Ben 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin idrakinde olan bir insanım. Çok siyasi bir ortamda büyüdüm, çocukluğum bile böyle geçtiği için sağımın solumun ayrımındaydım. Siyasi aktivist  de oldum, sanık da, iktidar paylaşan ortamlarda da yer aldım. Oldukça renkli bir CV’m var. Ben Türkiye’nin özgürlükler açısından, baskı açısından, havadaki ışığın kararması açısından bu kadar kötü bir dönemini hiç bilmiyorum. 28 Şubat ile falan kıyaslanmaz. O dönem bu dönemin yanında hiç kalır. Ama bu bulutlar dağılabilir de dağılmaz demiyorum.
Sayın Erdoğan’ın medya üzerinde büyük bir hâkimiyetinin olduğu hep söylenir, siz ne düşünüyoruz?
Tayyip Erdoğan, çok önemli bir şahsiyet. Fakat Tayyip Erdoğan’ı üreten bir durum var bir de. Erdoğan kendisini üretmesi için bu iklimi de her türlü suni gübre ile besledi. Ama bu bir dönem ve bu da geçecek.
“İKTİDARI HİÇ DESTEKLEMEDİM”
Sizin de Erdoğan’ı ve bu iktidarı desteklediğiniz pek çok anlar ve konular oldu ama değil mi?
İktidarı desteklemedim. Ben bu iktidarın belli hedeflere doğru gidişini izledim, o hedeflere gider gözüktüğü ölçüde de “devam” dedim.
“Yetmez ama evet”çilerden biri de sizdiniz. Ve şimdi bazıları yetmez ama evet konusunda pişmanlıklarını dile getiriyorlar ya siz?
(Kızıyor bu soruma) Yetmez ama evetçiler ne demek? Yetmez ama evetçiler her kim ise ve bugün pişmanlar ise o zaman zaten onlar ne yaptığını bilmeyen kişilermiş. Pişmanlıkla ne alakası var. Yetmez ama evet lafı bir hakaretvari sıfat olarak en çok ulusalcılar tarafından kullanılıyor. Ulusalcılar konusunda ise 2000’li yılların başından itibaren hangi kanaatteysem bugün yine aynı kanaatlere sahibim. Yetmez ama evet denen olay 2010 yılında Anayasa değişikliğine gidilecek referandum ile ilgiliydi. Zaten biz orada “yetmez” dedik! “Bu Anayasa olmaz toptan değişmesi gerekiyor” dedik. Ama bazı maddeler değişiyor, bunlar yararlı dediler biz de toptan karşı çıkmadan evet ama bizim için yeterli değil diye ekledik. Yani referandumda evet oyumuzu verdik ama bizim için yetmediğini de söyledik. Burada kabahatimiz ne? Sorunu çözmemiş olabilir fakat size daha kötü bir durumdan daha iyi bir durum önerildiği vakit olumlu düşünüyorsunuz. Üstelik yapılan değişiklikler Avrupa Konseyi’nin Venedik komisyonunun onayı ile yapıldıysa ki biz o parametreleri savunuyoruz yargıya ilişkin, ne yani hayır istemeyiz mi diyecektik?

“İKTİDARLA ARAMIZDA KATOLİK NİKÂHI YOKTU”
Pişman değilim diyorsunuz yani?
Tabii ki değilim, neyden pişman olacakmışım? Şunu da söyleyeyim; yetmez ama evet de hata yapılmadı. Bizim o dönem yetmez ama evet dediğimiz iktidar ile şimdiki iktidar arasında dağlar kadar fark var. Biz iktidarı da desteklemedik, önerdiğimiz konularda özendirdik. Bu yolda da gittikleri sürece aferin dedik. Aramızda Katolik nikâhı yoktu sonuçta. Ayrıca imam hatipten de yetişmedik. Refah Partisi’nin gençlik kollarında da çalışmadık. İktidarla organik bağımız hiçbir zaman olmadı.

“BİZİM DE HATALARIMIZ, GÜNAHLARIMIZ VAR”
Cengiz Çandar olarak hiç kendinizi sorguladınız mı, benim de hatalarım oldu bu meslekte diyebilir misiniz?
Olmaz olur mu? Siz 20 yıldır haftada en az 4 gün yazı yazarsanız, ki bu insan haklarına aykırı, bu şartlarda her şeyi doğru yazmanız mümkün mü? İnsanız bizim de elbette hatalarımız, günahlarımız var. Demokrasi ve özgürlükleri savunma pozisyonunda zulmü hiçbir zaman savunmadık, zalime de zulmü tespit ettiğimiz yerde var gücümüzle karşı çıktık.
Biliyorum sizi çok sıkboğaz ettim ve bu röportaj biraz emrivaki gibi oldu, ama Fransa’daki son yılların en büyük katliamını sormak isterdim. 12 kişinin kalemini kıran terörist saldırı ile ilgili neler söylersiniz?
Siz bana sadece yazım üzerine soru soracaktınız ama işi Fransa’ya kadar götürdünüz. Bu konu üzerine ben bir sürü yazılar yazdım zaten. Ama yine de ısrarla cevaplamamı isterseniz. Tüm dünyanın karşı çıktığı ve hatta çıkması gereken bu bir tür sapıklık. Büyük bir katliam. Benim bu konuda yazdığım “İslamcı sapıklık karşısında cihat zamanı” başlıklı köşe yazıma bakabilirsiniz.
Sizi çok kızdırmayacaksam. Cumhuriyet Gazetesi’nin başına gelenleri de sormak isterim. Zira Charlie Hedbo’ya destek için yayınladıkları ekler epeyce başlarını ağrıttı, hem soruşturma açıldı, hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan gün aşırı gazeteyi topa tutuyor. Sizce Cumhuriyet’in tavrı doğru muydu?
Bu konuda da zaten tweet atmıştım. Ben Cumhuriyet’i yönetiyor olsaydım yapmazdım. Ama bu saatten sonra ben yapmazdım, o yaptı konusunu tartışmak yerine Cumhuriyet’in yaşadıklarına bakmalıyız. Cumhuriyet bunu yayınladıktan sonra gazeteye yapılan müdahale asla kabul edilemez. Cumhuriyet’e siz daha dağıtım başlamadan kapıda müdahaleye başlıyorsanız en büyük yanlışa düşersiniz. İktidar devlet gücünü kendi değerleri dışındaki tüm konularda zorbalık ve güç kullanıyorsa o zaman fişi çekip gitmek lazım. Asla yapılan müdahaleleri kabul etmiyorum. Liderlerin gazeteye yönelik kışkırtıcı açıklamaları da son derece yanlış.
Çok teşekkür ediyorum size. Daha çok soru sormak vardı ama bir soru dedim uzattıkça uzattım, fırça yemeden noktalıyayım ve Agos’u yavaş yavaş terk edeyim…Dileğim kaleminizin hiç susmaması…

Alev Gürsoy Cimin 20.01.201

MEDYARADAR

Cengiz Çandar Köşe Yazarlığını Bırakıyor mu?

0
Radikal Gazetesi’nin usta yazarı Cengiz Çandar Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Çandar, son günlerin en çok merak edilen “gazeteciliği bırakıyor mu” sorusunun yanıtını da verdi. Medyanın bugünkü durumu konusunda da çarpıcı açıklamalar yaptı. İşte o bomba söyleşi…

Hiç kimse umutlanmasın… Ve hiç kimse de üzülmesin… Çünkü usta yazarın hiç niyeti yok bir yerlere gitmeye… Neden böyle başladım diye merak edenler için açıklayayım. Radikal Gazetesi köşe yazarı Cengiz Çandar geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir yazı ile tüm dikkatleri üzerine çekmişti.
Usta yazar, “Kendini gazetecisizleştirmek”… başlıklı yazısında, 2014 yılının gazetecilik muhasebesini yaparken, hayli karamsar bir tablo çizmişti. Bu yazıyı okuyan çoğu kişi “herhalde bırakıyor” diye düşünmüştü… Ama işin aslı hiç de öyle değilmiş. Bu konu ile ilgili bütün gelişmeleri röportajımızın içerisinde okuyacaksınız…

Gelelim bu röportajın benim açımdan önemine… Bu yazıyı yazdığı günden beri peşindeydim Çandar’ın… Ama ne telefonlarımı açıyor ne de attığım mesajlara dönüyordu. Röportaj yapacağım kişiye kafayı taktığım zaman ne kadar ısrarcı olduğumu bir ben, bir Fatih Altaylı bir de Allah bilir.  Ama açıkçası Usta yazara ulaşmak konusunda umudumu yitirmiştim. Ta ki Agos Gazetesi önündeki Hrant Dink’i anma törenine kadar. Çandar’ı tören alanında görür görmez bir derin oh çektim! Sonrası biraz karmaşık, biraz zor ama sonu güzeldi. Agos’un önü hınca hınç dolu bir halde tören devam ederken; bir baktım ki Çandar kayıp… Gazete binasına doğru girdiğini fark ettim, gazeteye girmeye çalıştım ama ne mümkün, içerideki yoğunluktan dolayı yukarı çıkışlar yasaklanmış. Tam o sırada imdadıma HDP’li Selahattin Demirtaş yetişti. Yukarı çıkmam için elinden geleni yaptı, Tabii ki Demirtaş’a da yardımları için teşekkürü borç biliyorum. Yukarı çıktığımda Cengiz Bey’i yakaladım ve benim açımdan zor olan bu röportaj nihayet gerçekleşti. Bir soru soracağım desem de bakmayın siz sordukça sordum… Aşağıda tören var biliyorum çok da tutmamam lazımdı, neyse merak ettiklerimi kısmen de olsa sordum ve üstat da sağ olsun kırmadı beni…
Agos’un merdivenlerinden inerken toprağı bol olsun bir yandan Hrant Dink için dua ediyor, bir yandan da bu meslekte tuttuğunu koparmanın haklı gururunu yaşıyordum. İçimde ise bir “güvercin tedirginliği” hâkimdi…
Ben sözü yine çok uzattım… Cengiz Çandar önemli şeyler anlattı… Şimdi sizi o keskin açıklamalarla baş başa bırakıyorum.
Mutlu güzel yarınlara uyanmanız dileğiyle…

Cengiz Bey, öncelikle böyle bir günde beni kırmadığınız için teşekkürü borç bilirim. Geçtiğimiz günlerde ilginç bir yazı kaleme aldınız, “Kendini ‘gazetecisizleştirmek’… O yazıyı okuyan ben dâhil herkes gazeteciliği bırakıyor mu acaba diye düşündük. Umarım yanlış düşünmüşüzdür, söz sizde?

Sanırım yanlış anladınız. O bir metafor.’gazetecisizleştirmek’ sözünü kullandığım o yazı  İtalo Calvino’nun yazısından bir aktarmaydı. Dikkatle okunursa mesleği bırakmadığım net bir şekilde anlaşılır aslında.

“TÜRKİYE’DE GAZETECİLİK ÇOKTAN ÖLDÜ”
Ama o yazıyı kaleme almanız öyle bir algı yarattı. Mesela ben tüm yazarları ve yazılarını çok dikkatli okurum… Medyanın geldiği durumu düşününce galiba bırakıyor Cengiz Çandar dedim…
Bakın Türkiye’de gazetecilik uzun zaman önce zaten öldü. Öyle ki gazetecilik ciddi bir iş olmaktan da çıktı, gayri ciddi bir hal aldı. Bizim ülkemizde şu an yapılan gazetecilik; dedikodu üzerine vur-kaç şeklinde yapılıyor. O nedenle benim başka bir şey anlatmak istediğim bir yazıyı bile insanlar hatta siz bile öyle yorumlamışsınız. Yani bırakıyorum gibi. Ben orada çok başka bir şey anlatıyorum, yarın bırakıyorum demiyorum ki!

“BIRAKSAM BAZILARI ÇOK SEVİNİRDİ”
İlk kez bir şeyi yanlış anladığıma sevindim. Meslek büyüğümüzsünüz ne de olsa…
Siz üzülürdüm diyorsunuz ama emin olun bazıları çok sevinirdi. Onları sevindirmeye de hiç niyetim yok.
Kimler onlar mesela, neden sevinsinler?
İktidar ve onun çevresi son derece sevinirdi.
Neden ama?
Çok açık değil mi? Yazılarımı okuyorsanız ve görüşlerime biraz vakıfsanız bu sorunun yanıtını da zaten bilirsiniz…

“GERÇEK GAZETECİLİK YAPILMIYOR, MESLEK CAN ÇEKİŞİYOR”
Pekâlâ, öyle olsun. Az önce Türkiye’de gazeteciliğin çoktan öldüğünü söylediniz. Öldü mü sahiden yoksa yoğun bakımda mı? Demem o ki belki hala umut vardır!
Bu benim şu an ayaküstü yanıt verebileceğim konu değil. Üzerine uzun uzun saatlerce konuşulabilir. Ama gerçek anlamda gazetecilik yapılmıyor, yapmak isteyenler de yapamıyor. Meslek can çekişiyor. Bunda da en büyük nedenlerden biri siyasi iktidar, siyasal iklim diyebilirim.

“GAZETECİLER HER DAİM OMURGASIZDI”
Sadece iktidara bağlamak ne denli doğru, mesela gazeteciler omurgalı durabildi mi bu sektörde, birazda çuvaldızı batırsak kendimize?
Gazeteciler hiçbir zaman omurgalı olmadı, durmadı. Ben 28 Şubat sürecinde andıçlanmış biriydim, o dönemde zaten kendi meslektaşlarıma ve meslek ortamıma olan bütün güvenimi saygımı yitirmiştim. O günden bugüne benim Türkiye’de gazetecilere ve basın camiasına sempati ve saygım bitmişti. Bu mesleği kendi ölçülerimce namuslu bir şekilde yapmaya özen gösteriyorum. Bilgi taşıma işlevi olarak bunu yapmaya çalışıyorum, onun dışında benim gazeteci camiası ve gazeteciler denen insanlarla özel bir ilişkim yok.

“28 ŞUBAT’TA MESLEKTAŞLARIMA GÜVENİ YİTİRDİM”
Hiç mi umudunuz kalmadı pek karamsarsınız?
Yoo her şey değiştiği gibi belki bir gün medya da değişir. Dünyada siyasi parametreler değişiyor, teknoloji gelişiyor, kavramlar farklılaşıyor. Dolayısıyla bu alanda da birtakım gelişmeler olabilir. Bir de ben artık 65 yaşını geçmiş bir herifim, kendim için meslek kariyeri vs. gibi bir meselem yok. Ama yeni gelen kuşakların da gazetecilik açısından çok iyi bir profil çizdiğini söyleyemeyeceğim. Ama söylediklerim sizi ürkütmesin, hayal kırıklığı yaratmasın. Siz yine heyecanla çalışmanıza devam edin.

“ÖZGÜRLÜKLER KISITLANIYOR”
Umudunuzu yitirmeyin ey genç gazeteciler diyorsunuz yani?
Umut bittiği anda hayat biter. Ülkenin hali ortada, özgürlüklerin kısıtlandığı, boğazlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu şartlar ortadan kalkıp yeni şartlar oluştuğu vakit normalleşir medya bile.
“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KISITLANMASI GAZETECİLERİ İŞSİZ BIRAKTI”
Onlarca işsiz kalan ya da bırakılan gazetecilere ne demeli?
O da dediğim gibi siyasal ortamla ilgili bir durum. Basın özgürlüğü ve onun olmazsa olmaz alt yapısı zemini olan ifade özgürlüğünün kısıtlanması, özgürlüklerin ihlali bu kadar gazeteciyi işsiz hale getirdi.
“YA İKTİDAR KONTROLÜNDELER YA DA DİZ ÇÖKER DURUMDA”
Medyanın en büyük sorunu da şu an bu mu?
Elbette bu. Medyanın bugün yarısından çoğu iktidarın kontrolünde geri kalan yarısı da diz çökme halinde.

“MEDYA SURİYE VE İRAN İLE AYNI LİGDE”
Korku mu hâkim? Ya da bertaraf olma endişesi mi?
En büyük nedenlerin başında bu geliyor. Tabii çıkarlar var. Son derece hoyratça kullanılan bir devlet gücü var. Kendisinden olmayan medya patronlarına yönelik tehditler, vergi müfettişlerini göndermeler ve daha bir sürü baskı yöntemleri var. Dijital medyaya internet alanında yasak getiriyor. Avrupa’da ve Batı dünyasında büyük tepki uyandıran ve Türkiye’deki rejimin bir rengi ve karakteri ile ilgili koca koca ciddi raporların hazırlanmasına neden olan durum özellikle sosyal medya ve dijital medya alanına uygulanan baskılar, müdahaleler. Dünyada biz Çin, Suriye, Suudi Arabistan, İran ile aynı ligin oyuncusuyuz medya alanında. Böyle bir medya alanı olan ülkeden bahsediyoruz, kötü durumdayız. Bu ülke medya alanında bu ligde oynuyorsa demokrasiden ve özgürlüklerden artık bahsetmemiz mümkün mü?

“28 ŞUBAT’TAN BİLE DAHA KÖTÜ BİR DÖNEM”
Siz ki 28 Şubat gibi kara bir süreci yaşamış, andıçlanmış bir gazetecisiniz. O dönemle bu dönemi kıyaslamak saçmalık mı olur yoksa tam isabet mi?
Şu dönemdeki kadar kötü bir dönemi hiç görmedim. Ben 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin idrakinde olan bir insanım. Çok siyasi bir ortamda büyüdüm, çocukluğum bile böyle geçtiği için sağımın solumun ayrımındaydım. Siyasi aktivist  de oldum, sanık da, iktidar paylaşan ortamlarda da yer aldım. Oldukça renkli bir CV’m var. Ben Türkiye’nin özgürlükler açısından, baskı açısından, havadaki ışığın kararması açısından bu kadar kötü bir dönemini hiç bilmiyorum. 28 Şubat ile falan kıyaslanmaz. O dönem bu dönemin yanında hiç kalır. Ama bu bulutlar dağılabilir de dağılmaz demiyorum.
Sayın Erdoğan’ın medya üzerinde büyük bir hâkimiyetinin olduğu hep söylenir, siz ne düşünüyoruz?
Tayyip Erdoğan, çok önemli bir şahsiyet. Fakat Tayyip Erdoğan’ı üreten bir durum var bir de. Erdoğan kendisini üretmesi için bu iklimi de her türlü suni gübre ile besledi. Ama bu bir dönem ve bu da geçecek.
“İKTİDARI HİÇ DESTEKLEMEDİM”
Sizin de Erdoğan’ı ve bu iktidarı desteklediğiniz pek çok anlar ve konular oldu ama değil mi?
İktidarı desteklemedim. Ben bu iktidarın belli hedeflere doğru gidişini izledim, o hedeflere gider gözüktüğü ölçüde de “devam” dedim.
“Yetmez ama evet”çilerden biri de sizdiniz. Ve şimdi bazıları yetmez ama evet konusunda pişmanlıklarını dile getiriyorlar ya siz?
(Kızıyor bu soruma) Yetmez ama evetçiler ne demek? Yetmez ama evetçiler her kim ise ve bugün pişmanlar ise o zaman zaten onlar ne yaptığını bilmeyen kişilermiş. Pişmanlıkla ne alakası var. Yetmez ama evet lafı bir hakaretvari sıfat olarak en çok ulusalcılar tarafından kullanılıyor. Ulusalcılar konusunda ise 2000’li yılların başından itibaren hangi kanaatteysem bugün yine aynı kanaatlere sahibim. Yetmez ama evet denen olay 2010 yılında Anayasa değişikliğine gidilecek referandum ile ilgiliydi. Zaten biz orada “yetmez” dedik! “Bu Anayasa olmaz toptan değişmesi gerekiyor” dedik. Ama bazı maddeler değişiyor, bunlar yararlı dediler biz de toptan karşı çıkmadan evet ama bizim için yeterli değil diye ekledik. Yani referandumda evet oyumuzu verdik ama bizim için yetmediğini de söyledik. Burada kabahatimiz ne? Sorunu çözmemiş olabilir fakat size daha kötü bir durumdan daha iyi bir durum önerildiği vakit olumlu düşünüyorsunuz. Üstelik yapılan değişiklikler Avrupa Konseyi’nin Venedik komisyonunun onayı ile yapıldıysa ki biz o parametreleri savunuyoruz yargıya ilişkin, ne yani hayır istemeyiz mi diyecektik?

“İKTİDARLA ARAMIZDA KATOLİK NİKÂHI YOKTU”
Pişman değilim diyorsunuz yani?
Tabii ki değilim, neyden pişman olacakmışım? Şunu da söyleyeyim; yetmez ama evet de hata yapılmadı. Bizim o dönem yetmez ama evet dediğimiz iktidar ile şimdiki iktidar arasında dağlar kadar fark var. Biz iktidarı da desteklemedik, önerdiğimiz konularda özendirdik. Bu yolda da gittikleri sürece aferin dedik. Aramızda Katolik nikâhı yoktu sonuçta. Ayrıca imam hatipten de yetişmedik. Refah Partisi’nin gençlik kollarında da çalışmadık. İktidarla organik bağımız hiçbir zaman olmadı.

“BİZİM DE HATALARIMIZ, GÜNAHLARIMIZ VAR”
Cengiz Çandar olarak hiç kendinizi sorguladınız mı, benim de hatalarım oldu bu meslekte diyebilir misiniz?
Olmaz olur mu? Siz 20 yıldır haftada en az 4 gün yazı yazarsanız, ki bu insan haklarına aykırı, bu şartlarda her şeyi doğru yazmanız mümkün mü? İnsanız bizim de elbette hatalarımız, günahlarımız var. Demokrasi ve özgürlükleri savunma pozisyonunda zulmü hiçbir zaman savunmadık, zalime de zulmü tespit ettiğimiz yerde var gücümüzle karşı çıktık.
Biliyorum sizi çok sıkboğaz ettim ve bu röportaj biraz emrivaki gibi oldu, ama Fransa’daki son yılların en büyük katliamını sormak isterdim. 12 kişinin kalemini kıran terörist saldırı ile ilgili neler söylersiniz?
Siz bana sadece yazım üzerine soru soracaktınız ama işi Fransa’ya kadar götürdünüz. Bu konu üzerine ben bir sürü yazılar yazdım zaten. Ama yine de ısrarla cevaplamamı isterseniz. Tüm dünyanın karşı çıktığı ve hatta çıkması gereken bu bir tür sapıklık. Büyük bir katliam. Benim bu konuda yazdığım “İslamcı sapıklık karşısında cihat zamanı” başlıklı köşe yazıma bakabilirsiniz.
Sizi çok kızdırmayacaksam. Cumhuriyet Gazetesi’nin başına gelenleri de sormak isterim. Zira Charlie Hedbo’ya destek için yayınladıkları ekler epeyce başlarını ağrıttı, hem soruşturma açıldı, hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan gün aşırı gazeteyi topa tutuyor. Sizce Cumhuriyet’in tavrı doğru muydu?
Bu konuda da zaten tweet atmıştım. Ben Cumhuriyet’i yönetiyor olsaydım yapmazdım. Ama bu saatten sonra ben yapmazdım, o yaptı konusunu tartışmak yerine Cumhuriyet’in yaşadıklarına bakmalıyız. Cumhuriyet bunu yayınladıktan sonra gazeteye yapılan müdahale asla kabul edilemez. Cumhuriyet’e siz daha dağıtım başlamadan kapıda müdahaleye başlıyorsanız en büyük yanlışa düşersiniz. İktidar devlet gücünü kendi değerleri dışındaki tüm konularda zorbalık ve güç kullanıyorsa o zaman fişi çekip gitmek lazım. Asla yapılan müdahaleleri kabul etmiyorum. Liderlerin gazeteye yönelik kışkırtıcı açıklamaları da son derece yanlış.
Çok teşekkür ediyorum size. Daha çok soru sormak vardı ama bir soru dedim uzattıkça uzattım, fırça yemeden noktalıyayım ve Agos’u yavaş yavaş terk edeyim…Dileğim kaleminizin hiç susmaması…

Alev Gürsoy Cimin 20.01.201

MEDYARADAR

Hrant Dink’in Verdiği Röportajlar

0

Bugün 19 Ocak 2017. Hrant Dink’in uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin 10.yılı. Hrant Dink davası hala çözülebilmiş değil.

RÖPORTAJLIK ekibi olarak Hrant Dink’in verdiği 3 yazılı röportajı toparladık ve sizlerin okumanıza sunduk. Hrant Dink’in geçmişte verdiği ve yeni ortaya çıkan yazılı röportajı olursa onları da yayınlayacağız..

Alin Ozinian’ın Hrant Dink’le Röportajı

“Ben kendi halkımın yaşadığı acının farkında olan ve bu yükü taşıyan biriyim”.
2006 yılı Ekim ayının ortalarıydı. Hrant ile sözleşip, Agos’daki ofisinde buluşmaya karar verdik. “Ermeni sorunu konusunda Türkiye’deki duygusal ve düşünsel iklim” projesi için yaklaşık 30 Türk akademisyen, gazeteci, siyasetçi ve düşünürle röportajlar yapmıştım, birçoğuyla beni Hrant tanıştırmıştı. Şimdi de sorulara cevap verme sırası ondaydı.

Odasına girdiğimde beni çok sıcak karşıladı, hemen konuşmaya başladık. Sohbet ederken bazen kayıt cihazını kapattık ve bana kuşkularından bahsetti. O zaman çok da ihtimal vermediğim bu aptal senaryonun alt tarafı 2 ay sonra gerçekleşeceğini nasıl düşünebilirdim ki. Röportajımız bittiğinde, ben sorduklarımdan o da cevaplarından, sanki durumun gidişatına olumlu yönde etki edeceğimizi düşünerek mutlu olmuştuk.

Hrant’la en son ben Yerevan’da iken Ocak 16’da telefonla konuştum. Projeyi kitap haline getirmek için fikirlerini soruyordum. Konuşmayı kısa kesti. Gel burada yüz yüze konuşuruz dedi. O tarihten sonra çok kez gittim İstanbul’a, ama bir daha hiç yüz yüze konuşamadık…

– Bize Agos’u, nasıl ve niye kurulduğunu, fikir babalarının kimler olduğunu, anlatır mısınız?

– Agos Türkiye’deki Ermeni grubunun içinde bulunduğu şartların zorladığı bir yayın oldu. Agos, cemaat içinden gelen bir takım olumsuz tepkilere rağmen çıktı. Cemaat içinde artık sadece Ermenice yayın yeterli olmuyordu, çünkü çok sayıda sadece Türkçe konuşan yazan Anadolu’dan gelmiş Ermeniler vardı. Dolayısıyla bu insanlar Ermenice basını izleyemiyorlardı ve ciddi bir iletişim kopukluğu söz konusuydu. Kapalı halde yaşayan bir toplumun, artık kendisin açmak istemesinin getirdiği bir zorunluluk vardı. Bir savunma yapmamız gerekiyordu. Toplum dışarı farklı anlatılıyordu. Ermeni kelimesi bir dönem küfre dönüşmüştü, kimi PKK ile ilintilendiriyordu, kimi ASALA ile ilişkilendiriyordu. Karabağ meselesi konuşulduğunda, içeride inanılmaz bir huzursuzluk oluşuyordu.

Ermeniler olarak, evin içine kapanmış bir solucan gibi, medyada bizim hakkımızda denenleri dinliyorduk ve hiçbir şey yapamıyorduk. İsyan ediyor, bağırıyor, yalan diyorduk ama bunu yüksek sesle dile getiremiyorduk. Bunu yırtmak gerekiyordu.

Dönemin Patriği Kazancıyan, bir gün beni arayıp yanına çağırdı. Yine böyle bir haber vardı Sabah gazetesinde. Bir Ermeni din adamıyla Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı basılmıştı, altında -İşte belge, Ermeni ve PKK işbirliği!- diyordu. Patrik hazretleri bana o zaman bunun bir yalan olduğunu ve bu din adamının Ermeni olmadığını söyledi, bana ve oradaki birkaç arkadaşa ne yapabileceğimizi sordu. Ben görüşlerimi söyledim, susmayın artık bir basın toplantısı yapın dedim. Riskli bir işti ama bütün yerli ve yabancı basın toplandı ve çok başarılı olundu. Bu toplantıdan sonra ben artık her durumda basın toplantısı yapmayalım, onun yerine bir gazete çıkaralım önerisini getirdim.

Öneriyi getirenler, ben ve birkaç arkadaşım soyunduk bu işe. Daha sonra kopan arkadaşlar oldular ve iş bana kaldı. Başka bir neden de gençler için entelektüel bir mutfak oluşturmaktı, bu toplum içinden sosyal bilimci, entelektüel yetiştirmekti.

– Kuruluş aşamasında ve daha sonra ne gibi problemlerle karşılaştınız?

– İlk karşılaştığımız problem, cemaat içerisindeki muhafazakâr basındı. Ermenice basının bize duyduğu antipatiydi. Bize 6 ay, 1 sene ömür biçenler oldular ama biz 10. yılı bitirdik. Düşünün ki, Agos’un çıktığı haber yapmayanlar bile oldu.

Biz Türkçe yayın yaptığımız için, geri adım atmış olduk bazı insanların gözünde. Oysa biz Türkçeyi de kullanarak, bu toplum için iyi şeyler yapılabileceğini anlatmaya çalıştık. Bence artık ikna olmaya başladılar.

– Gazeteyi çıkarmaya başlarken, Türklerin de Ermeni cemaatini ve basınını takip edebilmesi gibi bir hedefiniz var mıydı?

– Temel hedeflerimizden biri, bu toplumu büyük topluma açmaktı. Bir pencere, bir kapı olabilmekti, bunu başardığımızı sanıyorum, her iki toplum da daha entegre olabilmeye başladılar.

Biz kendi toplumsal sorunlarımızı, Türkiye’nin sorunları haline dönüştürebildik. Sorunlarımızı Türkiye’nin demokratikleşmesi üzerinden çözmenin doğru olabileceğini düşündük, böylece bu cemaati de toplumun temel sorunlarıyla ilgilenmeye ittik. Bunu dışında Ermeni toplumu Agos ile birlikte kendi kimliğini daha cesur savunur, sahiplenir hale geldi, korkmamaya başladı.

– Türkiye’de gazeteci olmayı, gazete çıkarmayı özellikle bir azınlığın gazetesini çıkarmayı anlatır mısınız? Türkiye’deki basın özgürlüğü hakkındaki görüşleriz nelerdir?

– Özel bir zorluğu yok azınlık gazetesi çıkarmanın. Türkiye’de iddialı bir gazeteci değilseniz, belirli bir siyasi argümanlarla hareket etmiyorsanız, magazin haberleri ile daha çok ilgileniyorsanız, zor bir meslek değil. Belirli ideolojileri olan bir gazeteciyseniz tabii zorlanırsınız.

Basın özgürlüğü ile ilgili olarak son senelerde bayağı zorluk çekiyoruz, yeni TCK ile Basın Yasası ile getirilen bazı kısıtlamalar var, bizde payımızı alıyoruz, gazetemiz toplatıldı birkaç kere… Bazen özellikle Ermeni meselesi karşısındaki duruşumuz sebebiyle hakkımıza düşenden fazlasını alıyoruz gibime geliyor. Bunu hissediyorum, ama katlanıyoruz, hala pes etmiş değilim.

– İçinde bulunduğumuz dönem itibarıyla Avrupa Birliği’nin Türkiye için önemi nedir? Türkiye mutlaka Avrupa Birliğine dâhil olmalı mıdır?

– AB Türkiye için vazgeçilmez bir süreç. Türkiye’yi AB’ye iten sebebi iyi görmek lazım. Bu sebep arzu değil, korku. Korku olduğu için de bu süreç yavaş ilerliyor, arzu olsaydı hızlı gerçekleşirdi. Bu korku tabii ki, belirsizliğin korkusu. AB tarafından bakarsanız da, Türkiye’yi kendi bünyesine almasının sebebi de almazsak Türkiye’nin hali ne olacak korkusu. Dolayısıyla bu korku ortadan kalkmadıkça ki bence kalkmasın, bu süreçten asla geriye dönülmez. AB demek, bir tür egemenliğini devretmek demektir, ama Türkiye’yi idare eden militarist yapı bugüne kadar AB’ye net bir hayır demiş olsaydı, bu süreç zaten bu hale gelmezdi. AB’ye üye olamazsak, bir gün NATO’dan da çıkmak zorunda kalabiliriz. Ben hiçbir gelişmenin bu süreci durdurabileceğini düşünmüyorum, belki yavaşlatabilir, hatta bazen dondurabilir, ama ortadan kaldıramaz.

Cumhuriyet tarihine bakarsak, Türkiye’nin iç dinamiklerini etkileyen üç temel dönem vardır. İlki soğuk savaş dönemi, devletin solcuları ezdiği dönem. İkincisi İran’daki molalar devrimi oldu. Bu devrim ile birlikte Türkiye’deki dindarların siyasete karışma talepleri gündeme geldi ve bu gün iktidara kadar geldiler. Üçüncü dinamik AB süreciydi. Türkiye’yi bu kadar etkileyen bir dönem daha olmamıştı. Bu süreç Türkiye’deki hiçbir grubu kendi içinde homojen bırakmadı. Bu gün asker içerisinde de AB’ye karşı olan var, bürokrasi içinde de, akademik kadrolarda da, medyada da…

– Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme sürecinde en büyük problemi nedir?

– Bence temel problem yukarının korkuları, kuralları ve aşağıdan gelen tepkilere direnmesi. Türkiye, Osmanlıdan daha küçük bir bölge üzerine kuruldu, dolayısı ile hala ülke belki daha da küçülebilir korkusu var. Buna “Sevr sendromu” da diyebiliriz. Bundan dolayı Türkiye her yeniliğe, her değişime, kuşkuyla, korkuyla yaklaşan bir politika geliştirdi. Bu yüzden de değişim dinamiği Türkiye’de yavaş ilerliyor.

Türkiye Batıyla Doğu arasında hem bir geçit, hem de duvar olabilecek bir konumda. Ben Türkiye’deki doğu ile batı arasındaki duvarı Malatya olarak görürüm. Malatya’nın doğusu ve batısı birbirinden ayrı dünyalar. Türkiye gerçekten stratejik anlamda önemli bir ülke, aman bunun yanında hem batıya hem doğuya bağımlılıkları olan bir ülke. Durum böyle olunca, Türkiye’den hızlı bir adaptasyon beklemek haksızlık diye düşünüyorum.

Değişimin kolay olmayışının en büyük sebeplerinden biri de, Türkiye’de inşa edilmiş olan o bina, yani yapay kimlik. Yeni bir tarih, yeni bir dil inşa edilip daha sonra topluma dikte edildi. Tarihle hesaplaşmanın getirdiği korku da bu yüzden. Farklı tarihi yorumların her biri, bu kimlik için bir depremdir. Bence bu Avrupa’yı da korkutuyor, çünkü bu bina eğer yıkılsa kendi dibine yıkılmaz, birilerinin üzerine de yıkılabilir…

– Avrupa birliğine uyum sürecinde, insan hakları ve demokrasi alanında reformlar yapılabileceği ve bunun olumlu sonuçlar doğurabileceği kanaatinde misiniz? Bu reformlar gerçekleştirilecek olursa, reformların uyum sürecine endeksli olması yani halk için istemli olarak değil de AB için yapılması sizi rahatsız eder mi?

– O konuda hiç kuşkum yok, ama zor bir süreç. Yasalar çıkar, uygulamalar zor olur. Uygulamalar olur, karşı çıkanlar olur… Zihniyetin değişmesi lazım, demokratikleşme oldukça zihniyet değişir, zihniyet değiştikçe de demokratikleşme hızlanır. Bu bir süreç.

– Bu reformlara gidilirken, bazı durumlarda halkın rahatsız olduğu gözlemleniyor. Örneğin düşünce özgürlüğü vatan hainliği(TCK-301), dini özgürlük-vicdan özgürlüğü (başörtü) irticaa gibi algılanabiliyor. Bunun sebebi nedir, gerçekte de halk bu reformlara hazır değil mi?

– Türkiye’de yükselen bir milliyetçiliğin var olduğu söyleniyor ama ben yükseltilen bir milliyetçiliğin var olduğuna inanıyorum. Son iki yıldır dikkat çekici hala geldi, bunun de sebebi derin mühendisler. Bu insanlar Türkiye’deki gelecek seçimleri dizayn etmeye çalışıyorlar.

AKP’yi ne ile devirebilirler bu hesabı yapıyorlar. İktidar nasıl devrilir? Ekonomi iyi değildir, demokratik haklar açısından baskıcı davranılır, ama AKP’de bu problemlerden hiç biri yoktu. O zaman başka argümanlar getirilir, ne olabilir bu, mesela milliyetçilik. Her şey üzerinden milliyetçilik yapılabilir, şehit cenazelerinden tutun da, papanın söylemlerine, AB’ye karşıtlığa kadar…

Bu tepkilerdeki bütün dert önümüzdeki seçimler bence, devletin en üst makamını dindarlara kaptırmamak, dindarların olmadığı bir koalisyon oluşturabilmek, ortalığı dindarlara bırakmamak, yapılan bunun mühendisliği, bakalım ne olacak…

– Size göre Türkiye’de etnik kökene dayanan ayrımcılık var mı? Bunu tetikleyen sebepleri ve getirdiği sonuçları söyleyebilir misiniz? Avrupa birliğine uyum sürecinde bu sorun da bir çözüme kavuşacak mı?

– Etnik kökene göre farklı muamele kuşkusuz ki var. Eğer böyle olmasaydı bugün Genel Kurmay’da, Bakanlıklarda, Askeriye’de, Polis’te ve farklı devlete kademelerinde, Gayrimüslimler, Ermeniler olurdu.

Bunu tetikleyen nedenlerin başında da güvenlik gelir. Türkiye azınlıkları hep güvenlik konsepti içinde değerlendirmiştir ve onlara bir güvenlik sorunu olarak bakmıştır.

Lozan’daki tutanaklarda 300 bin olan Ermeni nüfusu bugün 60 bine düştü. 13 milyon olan Türk nüfusu da 70’e çıktı. Biri çıkarken, diğeri neden düştü, çünkü azınlıklar azaltılmalıydı. Önemli kırılma noktaları yaşandı Varlık Vergisi, 6 Eylül gibi, bu dönemlerde olan oldu zaten. Ermeniler de kendi kendilerini Ekonomik, Psikolojik ve güvenlik nedenleriyle azalttılar zaten.

Başka bir veri de, Türkiye’de herhangi bir ders kitabında azınlıklarla, Ermeniler ile ilgili verilerin bulunmamasıdır. Bir tek Milli Güvenlik ders kitabında değinilir azınlıklara. İlkokul dilbilgisi kitaplarında bile yoktur Ermeniler, Ali topu Hagop’a at bulamazsın, Ali topu hep Veliye atar, buralara bakarsak biz yokuz…

Bir tek Milli Güvenlik kitabında bulabilirsiniz Ermenileri, o da Türkiye üzerine oynanan oyunlar bölümünde, zararlı örgütlerde…

– Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Olmayan ilişkisizlikten bahsedebiliriz, Ermenistan’ın bağımsızlığından sonraki tarihe baktığımızda bir ilişkilersizlik tarihi görüyorum. Çabalar var, ilkönce Amerika girdi olmadı, şimdi AB’nin bastırmaları, kilitlenmiş bir nokta var, ilerleme sağlanamıyor.

İlişkileri Türkiye kilitledi bence, çünkü Türkiye’deki devlet anlayışı kendini hala Ermenistan’a, Kafkasya’da bağımsız bir devletin varlığına alıştırmış değil. Ama orada böyle bir devlet var, komşu var bunun kabullenilmesi ve ilişkilere başlanması lazım. Devlet politikasının işlemediği yerde halk politikası işler, sivil alanda teşebbüsler var, ama çok az, cılız. Halk diplomasisi belki çok gelişirse aşağıdan baskıyla devlet diplomasisini de değiştirir…

– 1915 olayları sizin bakış açınıza göre nasıl adlandırılmalı?

– Benim için soykırımdır, hiç tereddüttüm yok.

– Bu sorunun çözümü nasıl olmalı, Ermenistan tarafından önerilen önkoşulsuz diplomatik ilişki önerisi ve Türkiye tarafından önerilen tarih komisyonu hakkındaki görüşleriniz neler? Üçüncü ülkelerin konuya yaklaşımları ve soykırım kabul eden yasaları parlamentolarında geçirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Türkiye’nin duruşunu hiç samimi bulmuyorum. Ermenistan’ınkini çok samimi buluyorum.

– Neden, tarih komisyonuyla bir sonuca varılamayacağını mı düşünüyorsunuz?

– Evet, herkes biliyor ki tarih komisyonu bir sonuca varamayacak. Sonuca varmayınca ilişkisizlik devam edecek, Türkiye’nin de seçtiği yol bu, ilişkisizlik. Herhalde Azerbaycan ona ilişkisizlik dayatıyor. Ermeni tarafı daha samimi ve daha arzulu.

– Üçüncü ülkelerin konuya yaklaşımları ve soykırım kabul eden yasaları parlamentolarında geçirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Benim bu konulardaki duruşum hayli romantik sayılabilir, ama duruşumdan taviz vermem. Ben, Ermeni soykırımının kabul sürecinde bugüne kadar dünyanın da Türkiye kadar ikiyüzlü davrandığını düşünüyorum. Dünya bu gerçeği çoktandır biliyor, o dönemde de bizzat içinde yer almışlardı, rolleri, etkileri vardı. Şimdi 85 sene sonra Fransa kabul ediyor, bence burada ahlaki bir duruş yok. Ahlaki duruş olmadığı gibi, bu işi Türkiye ile ilişkilerde koz, kart olarak kullanıyorlar.

Bir Ermeni olarak, benim trajedimin uluslar arası arenada, siyasi koz olarak kullanılması benim çok ağırıma gidiyor. Ben buna dayanamıyorum, isyan ediyorum. Bu açıdan ben önemsemiyorum üçüncü ülkeleri. Türkiye ile Ermenistan arasında çözülmesi gereken bir konu olarak görüyorum bu problemi. Bunun da ceza yasaları ile değil ahlakla çözülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ahlakta ceza yasalarına ihtiyacımız yok, vicdanımızın olması, empati kurabilmemiz yeterli. Ben bunu iki ülkenin aşabileceğine inanıyorum, bu aşma artık kabul mü olur, özür dileme mi olur bilemiyorum, şimdiden bir şey demek istemem…

– Siz de konu soykırım ve Ermeni sorunu olduğunda Ermenileri, Türkiyeli, Ermenistanlı ve Diaspora Ermenileri olmak üzere, farklı gruplar olarak mı görüyorsunuz, size göre düşünce ve eylem anlamında birbirlerinden çok farklı mı hareket ediyorlar? Konunun çözümünde muhatap alınması gereken grup hangisidir sizce?

– Sadece bu konuda değil, genel olarak öyle görüyorum. Diaspora için Türkiye uzak ve dayanılmaz bir ülke. Ermenistan için yakın, komşu ve mecburi bir ülke. Türkiyeli Ermeniler için ise Türkiye zaten kendileri. İçindeler bu ülkenin, dolayısı ile en yakın ve en sağlıklısı onlar.

Bunu söylerken, Türk söylemine de hak vermek, yani Ermenileri birbirinden ayırmak istemiyorum. Muhatap alınması gereken grup konusunda ise Türkiye hepsiyle iyi ilişkiler kurmalı, ama iki devlet tabii ki muhatap olmalı, bu sorunu onlar aralarında çözmeliler. Türkiyeli Ermenilerin zaten muhatap tutulması söz konusu değil çünkü onlar, bu ülkenin yurttaşları.

– Türk-Ermeni sınırın kapalı olması bir Türk vatandaşı olarak sizi rahatsız ediyor mu? Bu konuda Türkiye’nin Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunu, kendi sorunu imiş gibi gören ve öncelikle bu konunun halledilmesine endeksli Ermenistan politikasını nasıl eleştiriyorsunuz?

– Türkiye ile Azerbaycan Demirel döneminde birbirine kilitlenmiş, Ermenistan siyasetini de Azerbaycan’a bloke ettirmiş durumda. Türkiye Ermenistan’la ilişkilere girip Azerbaycan’ı küstürmek istemiyor işin açıkçası. Azerbaycan’ın tavrı, Karabağ sorununu bahane ederek Türkiye’ye Ermenistan’la ilişki kurdurmamak.

Türkiye’deki milliyetçilik belli, hiçbir iktidar Azerbaycansız bir çözüme gidemiyor. Bu siyasette Türkiye’de gönüllü, Ermenistan diye bir komşunun varlığı pek hoş değil.

Türkiye Ermeni sorununu kafasında bitirmişti, ama birden bire Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla sorun tekrar hortladı. Türkiye birden hortlak gördü, ne yapacak ne edecekti, bir dış politika yaratılması gerekliydi. Tam bu arayışların ortasında Karabağ sorunu gündeme geldi. Türkiye dört elle buna sarıldı, bir oh çekti. Bu imdadıma yetişti, beni uzun süre idare eder dedi. Şu andaki durum da, bu politikanın devamı işte…

– Bütün bu olaylar çerçevesinde sizce Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğunun bir devamı mıdır ve tarihinde olanlar için sorunlu tutulabilir mi?

– Yine bakışım çok romantik benim, kimseden mesuliyet ya da özür bekleyen bir insan değilim. Ben kendi halkımın yaşadığı acının farkında olan ve bu yükü taşıyan biriyim. Bu yükü taşırken de hiç kimseden yardım dilenen bir yapım yoktur. O tarihi bilmek, onunla yüzleşmek benim değil bizzat kendi sorunları. Demokratikleşmek adına bunu yapmalılar, bize olan olmuş zaten, onlar kendileri için yapmalılar bunu.

Benim kafamda ne toprak, ne tazminat böyle şeyler de yoktur. Ben daha ziyade geçmişte tüketilen ilişkilerin bu hale gelmesinde, nelerin ve kimlerin rol oynadığının bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ilişkilerde rollerinin farkında olan kesimlerin, Avrupa ülkelerinin, bu ilişkilerin tekrar üretilmesi için ne bedel varsa ödemeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu bedel de bence iki ülke arasında ortak çıkar alanları yaratmak, bu alanlar ekonomik veya kültürel olabilir. Tüketmeye yardım ettikleri ilişkileri tekrar üretmeye yardım etmeleri gerekir.

– Bu sorunda İttihat ve Terakki’nin rolü çok büyüktü diyebilir miyiz?

– Bu olay tek bir grubun eylemidir, bizi bağlamaz konusuna hiç girmem, bu bir tek o grubun günahı değildir, onu destekleyen, arkadan motorize eden, yaptıklarına göz yumanlar da vardı. Bugün hala su yüzüne çıkmamasını isteyenler var, sorumluluk ararsanız, sorumlular çoktur, herkesin kendi payına düşen vardır, ama bunu hatırlatmak benim görevim değil, çok romantik belki ama herkes kendi farkına varmalı…

– Bir analiz yapmamız gerekirse, iki tarafın da temel problemleri nelerdir sizce?

– Kırgınlıklar var, gönülsüzlükler, korkular, düşmanlıklar… Ermenistanlılarda da var bu korkular ve bunlara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ermenistanlılar kendilerini Azerbaycan ve Türkiye arasında sıkışmış olarak hissediyor ve güvenliklerinden şüphe duyuyorlar. Bu korku, bu güvensizlik önemli bir handikap, bunun aşılaması gerekiyor. Bunu aşmayı sağlayacak olan da Türkiye. Türkiye Ermenistan’ın dostu olduğunu artık samimi bir şekilde anlatmalı.

Ermeni dünyası da artık akılı davranmalı, mevcut fotoğrafı iyi okuyabilmeli. Bağımsız bir Ermenistan var, ama etrafında kendisine ambargo uygulayan 2 devlet de var. Kuzeyinde kendisine devamlı nankörlük yapan bir Gürcistan var. Sadece güneyden nefes alabiliyor orada da bir geleceği tehlikede olan bir mollalar rejimi var. Bu durum böyle nasıl sürebilir, Diaspora’nın bunu oturup düşünmesi lazım. Komşular ile iyi ilişkiler kurmak ve tabii ki AB üyesi olması gerekiyor. Bugün Ermenistan AB Üyesi olsaydı, Türkiye bugün ona değil Avrupa’ya ambargo uyguluyor, sınırını kapalı tutuyor olacaktı.

Diaspora bulunduğu ülkede parlamentolardan böyle yasa tasarıları geçirmeye çalışacağı yerde, kendi ülkelerini, Ermenistan’ı AB’ye kabul etmeleri için ikna etmeli. Onlara tarihi, sorumluluklarını hatırlatmalı, çünkü bugünkü duruma gelmemizde, onların da payı var. Onlara, bari bunu yapın diyebilmeli Diaspora. Bu benim geliştirdiğim bir formül ve biz bunu geçmiş adına talep edebiliriz Avrupalılardan. Bize pozitif ayrımcılık yapın diyebiliriz.

Alin Ozinian – Ekim 2006
Agos Gazetesi

Kaynak: hrantdink.biz

 

“YAŞAYANLARDAN KONUŞALIM”

Nouritza Matossian

Politikayla ilgilenmeye nasıl başladın?

(Gülümseyerek) Okulda hocaları döverek.

Niçin?

Onlar da bizi dövüyordu. Biz dışarıda olup bitenden etkileniyorduk. 68 olayları başlamıştı; sol hareket. Öğrenciler üniversitede aktif olmaya başlamıştı. Komünizm. Ben sol aktivitelere ve illegal gruplara öğrenciyken katıldım. Bu arada evlendim ve evlilik beni daha derin politikaya girmekten kurtardı.

O zaman hapisteyken, neden hapiste olduğunu sormuyorum, Ermeni sorunu ile meşgul oldun mu?

Hayır. Yani, ben olmadım. Ermeni sorununun kendisi benimle meşgul oldu. 1980 yılında Tuzla çocuk kampının müdürü Hrant Güzelyan Ermeni milliyetçiliği öğrettiği gerekçesiyle tutuklanıp hapse atılınca başkanlığı devraldım. Okulumuzun yaz kampıydı. Biz çocuklar, orayı ellerimizle inşa etmiştik. Onu hapisten kurtarmak için çok çalıştım. O uzaktayken kampı eşimle birlikte yönettim. Otoritelerin dikkatini çektik. Hedef oldum. Devletin gözünde şüpheli olduk. Soruşturmalar açıldı. Askeri hükümet yetkililerinin yürüttüğü çapraz sorgulamalar çok ama çok zordu. Daha fazlasını söylemeyeyim. Çok acı çektik. Bunları yazmaya gerek yok.

Gerek yok mu? Peki ne yazmamı istiyorsunuz?

Bunu yazmanızı istemiyorum.

Fakat sizin gibi biri bu noktaya bir anda, bir süreç olmadan gelemez.

Evet, haklısın. İşte sol politikaya dahil oldum. Hrant Dink tecrübesini komünizmden aldı ve Ermeni kimliğini savunarak devam etti. Kendi halkını savunarak.

Başka bir şey söylemek istemiyor musunuz?

Hayır. Kimseyi öldürmedim. Ellerim temiz. Başım dertten hiç kurtulmadı.

Adaletsizlik duygusuna sahip misiniz? Sizi harekete geçiren bu mu?

Kuşkusuz. Adaletsizliğe karşı hep ayağa kalktım. Bağırdım. Çocuk kampında müdür olarak çalıştım. Okumaya ve para kazanmaya çalıştım; ev boyayarak, fotoğrafçılık yaparak, kitap ticareti ve matbaacılık yaparak. Kardeşlerimle birlikte çalıştığımız matbaamız hala duruyor. On yıl önce de AGOS’u yayınlamaya başladık.

Niçin Agos?

Ermeni cemaati politik değildi. Çok önemli konular vardı. Türkçe bir gazeteye ihtiyacımız vardı. Neden? Çünkü kendimizi savunmamız gerekiyordu. Çok kötü bir görüntümüz vardı.

Ermenilere karşı gayri meşru suçlamalar vardı. Bizi, hiç bir alakamızın olmadığı Lübnan merkezli terör örgütü ASALA ile hareket etmekle suçluyorlardı. Bizi Kürt hareketiyle bağdaştırmaya çalışıyorlardı. Bir hükümet bakanı Öcalan’ın Ermeni olduğunu bile savundu. Nagorno, Karabağ’da savaş vardı. Peşi peşine karalama ve suçlamalar oluyordu. ‘Ermeni’ bir küfüre dönüştü. Bunu kabul edemezdik. Gidip insanlara ‘Hayır, Ermeniler sizin düşündüğünüz gibi değil. Kürt sorunu, Kürt sorunudur, siz bize yapıştırmaya çalışıyorsunuz ama bizimle bir alakası yok’ diye anlatmalıydık. Bizim hükümetle, Ermenilerin hayatını zorlaştıran başka sorunlarımız vardı; azınlık sorunları. Bunlar çoğunlukla bilinmiyordu. Bizi evlerimizden çıkardılar, toprağımızı aldılar ve okullarımız birçok sıkıntıyla karşılaştı. Bunu insanlara anlatmamız lazımdı. Bilgilendirilmeleri gerekiyordu.

Türk halkına mı Ermeni halkına mı?

Ermenice okuma ve yazmayı bilmeyen Ermenilere ve bilgi almak isteyen Türklere. Herkese. Herkese. Herkese.

Gettodan dışarı çıkmak

Bir gettodaymış gibi gizli yaşamak, bizi yıpratmaktan, zayıflatmaktan, sayı olarak azalmaktan ve gençlerimizi göçe kaybetmekten koruyamadı. Biz dedik ki, ‘Saklanmak yerine bırakın açık yaşayalım. Otorite önünde kendimizi kimliğimizle tanıtalım ve mücadeleye başlayalım.”

Ondan önce hep dikkatli miydiniz?

Cemaat hep dikkatliydi. Sesini ilk yükselten, AGOS oldu. Etrafınıza bakın. Bu ülkede hiç Ermenilerin sesini duydunuz mu? Zorluklarla karşılaşınca ülkeyi terk ettiler. Biz terk etmedik. Biz dedik ki “Kapılarımızı açıp sesimizi yükselteceğiz. Açık bir şekilde yazıp, konuşacağız”

Biz dediğinizde,bir gruptan mı bahsediyorsunuz?

Hayır, çok fazla kişiden bahsetmiyorum, bir grup değil. Sadece bir kaç kişi.

Fikir buydu. Pencereleri açmak.

Evet, pencereleri açmak. Kendimizi, haklarımızı, tarihimizi; şimdiki ve gelecekteki haklarımızı savunmak. Cemaatte Ermenice konuşanların; okuyup yazabilenlerin sayısı azalmıştı.

Neden?

Bir yandan devlet baskısı, bir yandan da içsel psikolojik baskı vardı. Bu kadarı zaten yeter sebepti.

Devlet baskısı derken, Ermenice dili ve tarihinin öğrenimini mi zorlaştırıyorlardı?

Eğer yaşamınızı zorlaştırırlarsa, mülkünüzü elinizden alırlarsa –okullar mülklerinin geliri ile işliyorsa- bunu elinizden alırlarsa, nasıl gelir elde edilir? Eğer gelir olmazsa okullar çalışamaz. Okul iyi olmazsa öğrenciler oraya gitmezler. Öğrenciler gitmeyince, cemaat zayıflar. Bizim yaşamımız bu. Böyle.

Gizli Ermeniler

Medyada bazı Türklerin öne çıkıp Ermeni olduklarını söyledikleri bir kaç olay yaşandı. Avukatınız Fethiye Çetin (Anneannem’in yazarı) ile konuştum. Bana bir çok insanın ofisini ziyaret ettiğini ve kapısını kitlemesini isteyerek Ermeni olduğunu itiraf ettiklerini söylediklerini fakat bunu gizli tutmasını istediklerini söyledi. Bu insanlar neden korkuyor? Ermeniyim diye ortaya çıkmaktan neden korkuyorlar?

Eğer ‘Ermeni’ istihza ve küfrün nesnesiyse öne çıkmak istememeleri gayet anlaşılır bir durum. Bu psikolojik bir şey. Yüzleşmeleri lazım. Bir gün Türkiye’de Ermeni olmanın onur kırıcı bir şey olmadığını görürlerse o zaman öne çıkabilirler. Ermenilere bazı meslekler yasaktır; yüksek kademelerde olan bazı insanlar bunu kaybetmek istemiyorlar.

Bir çok kişi ‘Ben Ermeniyim’ dedi. 2005 Ermeni konferansından sonra (Eylül 2005) 40 yıldır ana akım gazetelerde yazan Bekir Coşkun bir anda ‘benim anneannem Ermeniydi’ dedi. Bunu söyleme cesaretini buldu. Bu benim için önemliydi. Bazen diyasporadan Ermeni yazarlar bu politik nokta üzerine vurgu yapıyor. Bana göre, şunu söyleyeyim bir Ermeni bu şekilde ortaya çıkar ve kendi kültürünü açıkça ve cesaretle anlatırsa bu, yüzlerce parlamentonun soykırımı kabulünden daha önemli bir şey olur. İncil’de en önemli hikayelerden biri İsa’nın son sözleriydi: ‘Kayboldu ve bulundu, öldü ve hayata döndü’. Bu hikayeyi tekrar anlatmak istemiyorum. Bu son mesaj benim için önemli. Burada Ermeniliğini itiraf edebilen biri, yüzlerce konferanstan daha etkileyici, daha insanidir. Bu yüzden sadece ölülerin tarihi hakkında konuşmayalım diyorum, yaşayanların hikayelerini de konuşalım. Bakalım bundan ne çıkacak. Bakalım ortaya başka neler çıkacak.

Düzmece Tarih

Peki Hrant, şimdi Ermeni olmayanlara seslenebilir misin? Eğer Türkler soykırımın gerçekleşmediğine inanıyorsa neden Ermeniden nefret ediliyor? Bu neden kötü bir kelime?

Ermeniden düşman olarak da nefret ediliyor. O bu ülkenin en kötü düşmanı.

Ermenilerin nasıl bir gücü var?

Çok güçlüler, en güçlü düşmanlar onlar. Türk kimliği Ermeni soykırımından doğuyor. Bu kimliğin altında hep soykırımcı olaylar var. Türk’ün bilincinde Ermeni hep ‘öteki’ durumda.

Oysa binlerce, milyonlarca genç insanın bu tarihi bilmediğini söylüyorsun.

Fakat onlar Ermenilerin onların düşmanı olduğunu düşünüyor, öyle eğitiliyor. Mesela soykırım. Hikaye gerçeğin tersine, Ermenilerin Türkleri katlettiği şeklinde öğretiliyor. Böyle eğitilen gençler tabi ki Ermenilerden nefret eder. Böyle büyüyen gençlerin kimliği buna dayanır. Ben o yüzden şöyle diyorum: “Sizce Türkler gerçeği biliyor ve reddediyor mu?” Hayır. İnkar kelimesini kullanmak için çok erken. Sıradan insanlar sadece bildikleri şeyi savunurlar. Bu insanlara dışarıdan bir baskı ile ‘kabul et’ demek çok yanlış diyorum. Bu Türkiye devletinin ‘inkar et’ demesi ile aynı şey. İkisi de yanlış yönlendirilniş hareketler, insanlara baskı uyguluyorlar. İnsanların inkar etmesi ya da kabul etmesi gerekmiyor. İnsanların gerçekleri bilmesi gerekiyor.

Memlekette kalmak

Bunı söylerken gerçekten Ermenilerin burada bir geleceği olacağına inanıyor musunuz?

Ermenilerin burada bir geleceğinin olması ne demek?

Sizi bu ülkeye bağlayan şey ne?

Burası benim ülkem, büyükanne/babalarımın ülkesi, bizim köklerimiz burada. Diaspora neden hep buraya bakıyor? Köklerimiz burada. Burası büyükannelerimiz, büyükbabalarımızın yeri değil mi?

Ama biz büyüklerimizin memleketinde değiliz. Siz Malatya’da değilsiniz. Ben Antep’te değilim.

Ben de mi gitmeliyim? Siz yurtdışındasınız.

İstanbuldasınız. Kendi toprağınızda yaşamıyorsunuz.

Yani, İstanbul da bizim–– 15 yüzyıldır burada yaşıyoruz.

Bunu korumak için mi burada kalıyorsunuz?

Ne yapmamı istiyorsunuz? Gidelim mi?

Ben sadece sizi anlamaya çalışıyorum.

Biz buradayız. Burada okullarımız ve kiliselerimiz var.

Haberlerde Diyarbakır’da bir kilisenin daha yok edildiği söyleniyor, değil mi?

Evet. Onlar yok edecek biz de yeniden inşa edeceğiz. Birbirimizi anlamayı öğrenmeliyiz. Sadece bekleyin. Tarihte kaybedilen yerler ve yeniden elde edilen yerler tek bir cümlede geçer. Tarihte bir yüzyıl bir cümleyle geçer. Biz ne yaşayacağımızı bilmiyoruz. (Yukarı bakarak) Tanrım. Ben ülkemde yaşamaktan mutluyum. Van’a gidiyorum, Kars’a gidiyorum, Diyarbakır’a gidiyorum [Yerli Ermenilerin sürüldüğü Ermeni şehirleri]. Her yere gidiyorum.

Fakat oralara gittiğinizde Ermenileri, tek bir Ermeniyi bile görmüyorsunuz

Görüyorum onları, görüyorum. Ermenileri görüyorum.

Hayalet gibi.

Hayal ya da gerçek, onları görüyorum.

Zulümle Tanımlama

Burda olmanın verdiği mutluluğun, sadece büyükanne/babamla konuşabildiğim dili konuşmanın acı bir yönü de var. Bizim olmadığını biliyorum, ben burada istenmeyen bir misafirim.

Hatalısınız. Siz yüzyıllarca burada insanlarla birlikte yaşadınız ve onlar da sizinle yaşadı. Bizim değil diyorsunuz ama onların olan şey bizim, bizim olan şey onların. Onlarla yaşadığınızda ve Türkçe’yi duyduğunuzda Ermeni olduğunuzu fark ediyorsunuz. Burada yaşayıp günde beş kez ezan sesini duyarsam, Hristiyan olduğumu hatırlarım.

Diyalektik olduğunu kastediyorsunuz.

Çok diyalektik. Çok diyalektik.

Yani sizi uyanık tutuyor.

Çokça. Ve siz yurtdışındaki gerçekliğinizde, asimilasyonun yüksek düzeyde olduğu, yaşadığınız o lüks özgürlük içerisinde, kimliğinizi kaybetmek için mi yaşıyorsunuz? Burada Ermeni kalmak istemeseniz bile diğerlerinin baskısı sizi Ermeni olmaya zorluyor. Eğer her gün birileri size lanet okuyup hakaret ediyorsa, nasıl Ermeni kalmazsınız? Kalbiniz dayanmaz. Ötekinin baskısı sizi Ermeni kalmaya zorluyor. Dünyanın böyle olması gerektiğini söylemiyorum (sandalyeyi yumrukluyor).

Ön Saflar

Ne diyorsunuz?

Ben burada, ön saflarda olmak istiyorum. Önceden denedim ve bir daha yaparım. Türkiye’de ilk teşebbüs eden insan benim. Atatürk’ün kızı Sabiha Gökçen’in hikayesini yazdım, onun Ermeni bir yetim olduğunu söyledim ve ülke sarsıldı. 15 gün sürekli bir saldırı oldu; köşe yazıları, atışmalar, saldırılar. Savunma bakanlığı bile beni aradı ve ülkede problem yarattığımı söyledi. Milliyetçiler ofisin önünde eylem yaptılar ve beni hedef gösterdiler. Türklerin arasında açık davranmanın ne kadar zor olduğunu gördüm. Ölüler hakkında konuşmanın zor olduğunu düşünmüştüm fakat bu ülkede yaşayanlar hakkında konuşmak daha zordu. Gerçeği öğrenmek için bilimsel bilgiye ve eğitim özgürlüğüne sahip olmak lazım. Öğrenmeliyiz. Bu insanlar öğrenmeli. Gerçeği öğrenince kendi vicdanlarını dinleyecekler. Bugün acı çekiyorsak bu, Türkiye’deki değişimlerin yüzyıllar boyunca hep yukarıdan empoze edilmesinden dolayı.

Neden bu ülkeyi terk edeceğinizi söylediniz?

Bunu söyledim çünkü kendi yurttaşlarıma hakaret ettiğim için altı ay hapis ile cezalandırıldım. İhanetten. İhanet benim için dünyadaki en büyük suçlardan biri. Irkçılık demek. Kabul etmedim. Bu benim asla yapmayacağım bir şey. Ne yapılmasına izin veririm ne de kendim yaparım. Asla kendi yurttaşlarımı karalamam, Ermenilerin onlara hakaret etmesine de izin vermem. Yargıcın sağduyulu davranıp beraatime karar vereceğini düşündüm. Şimdi anlıyorum ki ben sadece yargıçla değil, derin devlet ile de karşı karşıyayım. Yıllar boyunca karşılıklı saygı için çabaladım. Eğer yasal süreçler sonucu adımın yanına Türklere hakaret ettiğim yazılacaksa, bu benim alnıma kazınacaksa, ben bu yüzkarası arkadaşlarla yaşamayı yanlış buluyorum. Yapmam; yapamam. Giderim. Giderek onlara da bir ders vermiş olurum, eğer başkaları ile yaşayamıyorsanız, eğer bizi karalıyorsanız, beraber yaşamamamız daha iyi. Bu ülkede Türklerin aşağılanmasına karşı yasalar var. Fakat Ermenileri ve Kürtlere hakarete karşı bir yasa yok. Belki onlar için bir ders olur.

Bu önemli bir nokta.

Bu ülkede her gün Ermenilere hakaret ediliyor, Kürtlere hakaret ediliyor ve buna karşı bir suçlama ve cezalandırma gerçekleşmiyor. Belki yaptıklarının utanç verici olduğunu düşünürler. Göreceğiz. Belki de benim gidişim bir protesto. Bir çok Ermeni ülkeyi benden önce terk etti, fakat sessizce ve iz bırakmadan. Eğer ben gidersem sessiz gitmeyeceğim.

Farklı Bir Ermeni

Sesini bastırdılar. Dilini kestiler.

Sesim onları rahatsız etti. Onların alıştığı, kafasını eğen Türkiyeli Ermeniden farklı bir Ermeni çıktı karşılarına. Bir adam karşılarına çıktı, farklı konuştu ve iki tarafın da fikirlerine karşı çıktı, hem Türklerin hem Ermenilerin. ‘Evet, bu soykırım’. Ama bu adamın söyleme şekliyle, kimse ona karşı çıkamıyor. İnsanları etkiliyor. Böyle bir şeye alışık değiller. Bir Ermeni ‘Hadi, sadece kendi halkımız hakkında konuşmayalım, yaşayanlar hakkında konuşalım’ diyor. Ve ülkeyi altüst ediyor. Ben Hrant Dink’in 10 yılda ülkede neler başardığını biliyorum. Tarih bunu hala yazmadı. Ne zaman ve nasıl yazdığını göreceğiz.

Ama bu mesele Ermeni meselesiyle birlikte çözülecek değil. Tam tersine.

Hayır.

Siz kendinizi bir ayna yaptınız ve her şeyi o aynada görmelerini sağladınız.

Elbette. .

İnsan hakları,azınlık hakları.

Elbette, elbette! Bu kadar kolay aslında. Ben aynı zamanda çok iyi bir Türk vatandaşıyım, çok iyi bir Türküm. Onları etkileyen de bu. Bakalım nefesim sonuna kadar dayanacak mı.

Hukuğun senin davan ve hükmün hakkında konuşmayı yasaklamasına rağmen, konuşmaya devam edecek misin?

Tabii ki konuşmaya devam ediyorum. Şu an sana ne anlatıyorum?

Şaşırdın mı, Hrant?

Elbette ki şaşırdım.

Bunu beklemiyordun.

Evet beklemiyordum. Bu doğru. Mahkemeden sonra yaşlı bir adam bana e-mail yolladı, Müslümandı. ‘Oğlum, Ramazan başladı ve ben hergün, günde beş kere namaza gidiyorum. Ben, senin uzaklara gitmemen için de dua ediyorum’ dedi. Bu yazıdan o kadar etkilendim ki 24. Mezmuru Türkçe’ye çevirip yazımda yayımladım. Ben yaramaz bir çocuktum ve beni durdurmak için mezmurlar ezberletirlerdi. Hala yaramazım ama mezmurlar bende bir alışkanlık oldu herhalde. Onları tekrar ediyorum.

Bunları sesli olarak söylüyor musun?

Evet, sesli söylüyorum. Bütün sol görüşlü arkadaşlarıma itiraf ediyorum (gülümsüyor). Güzeldi.

Mezmur: Seni koruması için melekleri yolluyorum diyor. Yılanın kafasına basıp, geçiceksin. Senin düşmanlarının önünde sana sofra hazırlayacağım. Kafana yağ meshedilicek. Benim bardağım dolu. İyilik, adalet ve merhamet seni günlerinde takip edecek. Tanrının evinde bir çok gün kalacağım.

Mezmurlar bana güç veriyorlar, sen biliyorsun. Bunu bulup şimdi sana okumak istiyorum. (İncili alıyor ve Ermenice okumaya başlıyor. Kitabı bırakıyor. Kameraya bakıyor.) Bitti mi? (Ayağa kalkıyor. Islık çalıyor.) Gidelim mi?

Evet, Hrant, hadi gidelim.

(Gülümser) Teşekkürler.

 * Bu söyleşi www.indexoncensorship.org/2010/01/hrant-dink-turkey-armenia-agos adresinden Begüm Zorlu tarafından çevrilmiştir.

Kaynak: sosyalistisci.org

 

10 YILDIR BEKLEYEN RÖPORTAJ: “HRANT ÖDEVİMDİ UMUDUM OLDU”

“Belki Hrant Dink’in başına gelen onca şeyden sonra bu kadar umutlu konuşması sizi şaşırtıyordur. Ama ben geleceğe hep umutla bakıyorum. Türkiye’nin gençlerinin demokratikleşme açısından büyük bir potansiyel taşıdığına inanıyorum. Ancak tüm bu güzel şeyler olurken ben Türkiye’de olur muyum işte onu bilemiyorum…”​

Bu, yayınlanmamış bir Hrant Dink röportajı. Yaklaşık 10 yıldır ara ara hatırlanan bir röportaj ancak hiç unutulmayan bir ortak kedere dâhil… Gazeteci adayı bir üniversite öğrencisinin, o günlerde ülkenin en çok konuşulan isimlerinden biri olan bir gazeteciyle gerçekleştirdiği heyecanlı ve acemi söyleşinin kaydı. Bugüne kadar bir yerlerde saklanan, ses kaydı, ara ara açılan tozlu kutulardaki küçücük ses kasetlerinde sonsuzluğa emanet edilen, kimi zaman neden bilmem “bir tek bende kalsın” dediğim kısa bir sohbetin harflerde hayat bulan, ancak yine de o sohbet anının havasını, heyecanını, samimiyetini yansıtmaktan uzak sureti…

Şimdi tekrar baktığımda, “Ne kadar eksik? Neler neler sorardım şimdiki aklım olsa…” dediğim, bir yanıyla güzel, dopdolu, gurur verici; diğer yanıyla içimi acı ve öfke dolduran bir anı…

2005 yılının Kasım ayıydı. Şu kadarcık bir şey yazmıştım:

“Merhaba Hrant Bey;

Adım Mahmut; Anadolu Üniversitesi’nde Basın-Yayın okuyorum. Sizinle bir röportaj yapmak; geçtiğimiz günlerde neticelenen davayı, Agos’u, Türkiye Ermeni halkını, geleceği konuşmak istiyorum. Kabul eder ve uygun olduğunuz bir tarih bildirirseniz çok mutlu olacağım.

Saygılarımla…”

Umutsuzdum.

Ülkenin milliyetçi irini her adımında Hrant’ın ayaklarının önüne dökülüyordu o günlerde. Davalar, tehditler, karanlık bakışlı kalabalıklar, saldırılar, birkaç koldan işe girişen sadık devlet medyası… Bu karmaşada bir üniversite öğrencisiyle görüşmeyi neden kabul etsindi Hrant? Üstelik hemen her gün tehdit alan bir gazeteci, ne idüğü belirsiz bir üniversiteliyi ofisinde öylece kabul edemezdi herhalde.

Bir gün sonra şu cevabı aldım:

“Sevgili Mahmut;

Seninle görüşmek benim görevim. Yolun İstanbul’a ne zaman düşecekse o zaman konuşuruz. Agos’un adresi aşağıda. Telefon numarasını da yazıyorum. Gelmeden önce ararsan saati de kesinleştiririz.

Sevgiler,

Hrant”

Mutlu, heyecanlı ama hepsinden çok şaşkındım.

Birkaç gün sonra bu heybetli adamın sakin gülümsemesiyle içeriye davet edildiğim Agos’un kapısındaydım. Geniş sayılabilecek ancak tıkabasa kitap, gazete, dergi dolu ofisinde havadan sudan sohbet ettik önce. Eskişehir’den bahsettiğini, özellikle bir Ermeni kilisesini detaylı biçimde anlattığını hatırlıyorum. Bense hemen sorular sormak, oraya gelme nedenim olan röportajı hemen gerçekleştirmek ve belki biraz da verdiğim rahatsızlığı ve meşguliyeti hemen sona erdirmek istiyordum.

O çabamın kifayetsiz neticesi aşağıda. Bense o ofisten, her soruya heyecanla ve gözlerinden okunan bir samimiyetle cevap veren mühim biriyle röportaj yapmış olmanın gururunun yanı sıra gerçekten özel bir adamı tanımış olmanın tuhaf mutluluğuyla çıktım.

O an, kapısını her çaldığımda açacağını bildiğim bir arkadaş, bir ağabey edinmiş olduğuma o kadar emindim ki…

Öyle de oldu aslında. Çok sonra yolum Hrant Dink Vakfı’yla kesiştiğinde hissettim bunu. Hrant’ın adını taşıyan vakfın projelerinde üstlenmeye çalıştığım ufak görevler için o ofise her girdiğimde, oradan yıllar önce çıkarken hissettiğim her şeyi güzellikle ve açıklıkla hatırladım. Bu yüzden mi, yoksa hayatın acıyla örülü tesadüfler zincirinin bir halkasında bulunduğum için mi bilmem, editörlüğünü yaptığım ilk kitap “Hrant Dink Vakfı Yayınları”ndan çıkınca kendimi o acemi üniversite öğrencisiyle aynı şeyleri hissederken buldum.

On yıla yakın bir süredir Türkçe ve Ermenice yayınlanan bir gazetenin başındasınız. Yanılmıyorsam Agos, Türkçe yayınlanan ilk Ermeni gazetesi. Bu yapıda bir gazete çıkarma fikri nasıl doğdu?

Agos birden fazla toplumsal ihtiyaçtan doğdu. Bu nedenleri şöyle sıralayabiliriz: İlk olarak Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendi aralarındaki iletişimin sağlanabilmesi için bir araç gerekiyordu. Ermeni dilinin kullanılmamaya başlamasıyla birlikte cemaat içindeki iletişim de kopmaya başlamıştı. Cemaat, Anadolu’daki Ermenilerin de gelmesiyle birlikte İstanbul’da kümeleşti. Bu Anadolu’dan gelen Ermeni çocukları Ermenice bilmiyor. Öğrenmeye başladılar ama öğrenmekle de bitmiyor çünkü Ermenicenin kullanım alanları kısıtlı. Bizler sokakta, işte yüzde 99 oranında Türkçenin içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla kullanılmayan dil özelliklerini kaybediyor ve kullanılmadıkça da kullanılmasından utanılan bir şeye dönüşüyor. Dili kullanamadıkça bir zaman sonra artık o dili iyi bilmediğiniz için de kullanmamaya başlarsınız. Ancak dediğim gibi bir yandan da iletişimi sağlamak zorundasınız çünkü cemaat kendi ekonomik gelirleriyle kendini, kiliselerini, okullarını idame ettiren bir yapı. İletişim olmayınca cemaatten kopmalar, cemaatten kopmalar olunca da ekonomik kopmalar meydana geliyor. E bu durumda ne yapacağız, iletişimi nasıl sağlayacağız? Ermeniler Türkçeyi kullanıyorsa biz de Türkçeyi kullanacağız ve kimlik üzerinden bir iletişim sağlayacağız.

İkinci neden de büyük topluma açılma isteği. Bu da iki nedenden ötürü gerekliydi. Bir kere büyük topluma karşı kapalı bir alandık bizler, kapalı bir yaşam biçimiydik. Kendi okullarımız, kendi gazetelerimiz vesaire. Büyük toplum bizi tanımıyordu. Tanımadığı için de başkaları bizi başka şekillerde tanıtıyordu. Giderek artan bu yanlış tanıtım öyle bir noktaya gelmişti ki ‘Ermeni’ kelimesi bu ülkede artık neredeyse küfür olarak kullanılıyordu. Biz buna isyan ediyorduk ve “Bizler tanıtılan o Ermeni değiliz” diyorduk. Asala sorunu, Kürt sorunu, ardından Karabağ sorunu… Her birinde televizyonlarda, gazetelerde “katil Ermeni”, “terörist Ermeni” gibi laflar dolaşıyordu. Çıkıp kendimizi savunmamız gerekiyordu. “Yeter” dedik, en azından kendimizi kendi irademizle tanıtmaya karar verdik. Kendimizi büyük topluma yalnız böyle bir savunma mekanizması olarak tanıtmak da istemedik. Ayrıca var olan toplum içi sorunlarımızı büyük topluma açmak istedik. Ermeni toplumunun kurumlarıyla Ankara arasında halkın hiç haberdar olmadığı sorunlar süregeliyordu. Bu tür konularda da toplumun desteğini kazanmak istedik.

Bunların yanında gençler için, istedikleri zaman gelip gidebilecekleri entelektüel bir ortam yaratmaya çalıştık. Çünkü diğer Ermeni gazeteleri daha kapalı, seçkinci alanlar. Şimdi bakıyorum da başarılı da olduk. Bin 800 tirajla başladık, bugün 6 bin civarında bir tirajımız var.

Gerçekten de Türkiye’deki Ermeni toplumu bir şekilde sesini geniş kitlelere duyuramıyor. Örneğin sizin ‘büyük toplum’ dediğiniz kitle Ermenilerle ilgili olarak, süregelen soykırım tartışmaları dışında pek de bilgi ya da haber edinemiyor. Bu soykırım tartışmaları bir kenara bırakılırsa, Ermeni toplumunun gündelik yaşama dair sorunları nelerdir?

Ermenilerin aslında çok güncel sorunları var. Kendi içlerinde toplumsal psikolojileriyle ilgili sorunları var, kendi kültürel varlıklarını devam ettirme sorunları var. Şimdi bakın bir şeyi çoğunluğun anlaması çok zor. Bir insan düşünün, günlük sıradan işleriyle uğraşan. Bu adamın aklında “ben biteceğim, yok olacağım, benim kültürüm yok olacak, kültürümü yaşatmalıyım, varlığımı devam ettirmeliyim” gibi bir kaygı yoktur. Bir de bir adam düşünün ki bu tür kaygılarla yaşar. İşte günlük yaşantılarının önemli bir kısmını Ermeniler bu kaygılarla geçiriyor. Kimliğimizi nasıl koruyacağız, nasıl devam ettireceğiz diye düşünüyoruz. Böyle bir derdimiz var ve yaşantımızın önemli bir kısmını bu kaygıyla geçiriyoruz. Tabii bu kaygı başka sonuçlara da neden olabiliyor. Varlığımızı korumaya çalışırken içinde yaşadığımız toplumun da kelaynak kuşlarına dönüşüyoruz. Bizi anlayanlar da en fazla şöyle anlıyorlar, “Ya bunlar bir renk olarak devam etmeli, yazık”. Çevreci, korumacı anlayış yani… Oysa başka bir şey var düşünülmesi gereken. Hayat sadece koruma, kollamayla yaşanacak bir şey değil. Hayat yaşanması gereken şey. Hayat kimliğini yaşamak, çoğalmak demek. Ama kimse sizin çoğalmanızı istemiyor ki. Cumhuriyetin kuruluşunda 300 bin olan Ermeni nüfusu bugün 60 bin, neden? 13 milyon Türk nüfusu neden 70 milyon oluyor da Ermeni nüfusu neden giderek azalıyor? Biz istemediğimiz için mi, yoksa birileri bizim çoğalmamızı istemediği için mi? Bakın, azınlıkların nüfusunun artmaması için yıllarca birçok politika uygulanmış, çünkü bizler güvenlik sorunu, tehdit olarak algılanmışız. Siz azınlıkları, Türkiye’deki farklılıkları ilkokulda, ortaokulda ya da lisede ders kitaplarında gördünüz mü?  Örneğin hayat bilgisi, sosyal bilgiler ders kitaplarında ne bileyim komşularımız, sokağımız ünitesinde köşedeki bakkal Markos Amca’ya rastladınız mı? Ya da okuma yazma derslerinde “Ali topu Ayşe’ye at”ın yanında “Ali topu Agop’a at” gibi bir cümleye denk geldiniz mi? Türkiye’de farklılıklar eğitim sürecinde yok sayılan şeyler. Yurttaşlık derslerinde olmayan azınlıklar bir tek ders kapsamında işlenir, bir tek ders kitabında. Lise Milli Güvenlik ders kitabının 97. sayfasında, ‘Türkiye üzerinde oynanan oyunlar’ ünitesinde.

Azınlıklara yönelik bu tutumda, azınlıklara yaklaşımda bir değişim sezmiyor musunuz?

Türkiye Avrupa Birliği sürecine girmeye başladığı zaman hatırlandı azınlıklar. O da vitrinde bulunması gereken bir çeşitlilik olarak. Ticari, araçsal bir bakış açısı ama buna da şükür. Daha önce azınlıkların farkında olan yoktu ki. Vardı ama ne şekilde vardı? “Sen azınlıksın, hakların doğuştan sınırlı. Kendi sürecin içerisinde azal, yoksa belli süreçler yaratırız azalman için.” Gerçekten de böyle kırılma noktaları vardır tarihimizde. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları kırılma noktalarıdır. Dönelim başa; nedir azınlıkların günlük kaygıları? Sıradan, anayasal yurttaş olarak görülmek ve bunun içselleştirilmiş olması. Devlet bunu içselleştirmediği için azınlık da kendini anayasal yurttaş olarak görmemeye başlıyor. Kendisi bir güvenlik sorunu olduğu için kendisi de geleceğe güvenle bakamıyor. Bakınız, “Ne kadar daha bu ülkede yaşayabilirim” meselesi bir soru olarak hep durur akıllarda.

Az önceki soruda şunu kastetmiştim: Türkiye’nin asıl gündemini oluşturan Avrupa Birliği sürecinde azınlıkların kültürel ve maddi hakları önemli bir yeri işgal ediyor. Çok kapsamlı olmasa da bu konularda çalışmalar, en azından çabalar var.

Evet ama bu süreçte azınlıklar vitrin aksesuarı olarak kullanılıyorsa bu kötü.

Peki, siz bunu demokratikleşme ve haklar konusunda yararlanılabilecek bir fırsat olarak görmüyor musunuz?

Bizim için en önemli kavram ‘Türkiyelilik’ kavramı. Yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olma kavramı. Bakmayın siz bana, benim gibi birkaç kişi vardır Ermeni toplumunda ‘Türkiyelilik’ kavramından hareket eden. Ermeni toplumunun büyük çoğunluğuna sorarsanız Türkiyeli demezler kendilerine ‘Türk’ derler. Yani o kadar bu ülkenin yurttaşlarıdır Ermeniler. Ancak buna rağmen unutulurlar, haklarından edilirler. İşte Avrupa Birliği süreci gibi bazı durumlarda akıllara gelirler. Keşke bizler bu demokratikleşme, azınlıkların kültürel varlıkları, hakları gibi konuları dışarıdan yapılan zorlamalarla konuşmasak da kendi kendimize tartışarak, birbirimizi anlamaya çalışarak gerçekleştirsek. Bakın bu Ermenilerin ya da bir başkasının, bir grubun sorunu değildir. Bu topyekun Türkiye’nin sorunudur. Çözecek olan da bizleriz.

‘Türkiyelilik’ kavramına uzun yıllardır vurgu yapıyorsunuz. Sürekli gündeme getirmeye çalıştığınız diğer bir konu da soykırım tartışmalarına yönelik. Ermeni diasporasının Türkiye’ye bu konuda dış baskılar uygulamasını ve soykırım meselesini Ermeni toplumunun yegâne sorunu haline getirmesini eleştirdiğiniz için diasporadan da epeyce tepki aldığınızı biliyoruz. Ancak aynı görüşü savunduğunuz bir yazı yüzünden Türkiye’de de 6 ay hapis cezasına çarptırıldınız.

Bakınız ben her şeyden önce iyi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğumu düşünüyorum. Belli konularda her iki taraftan da gösterilen milliyetçi tutumun bu ülkeye ve bu yurttaşlık meselesine sekte vuracağı görüşündeyim. Evet, bir ceza aldım ancak bunun bilinçli olarak verilen bir ceza, bir gözdağı olduğunu düşünüyorum. Zira resmi söylem milliyetçi bir temele oturuyor ve karşısında da milliyetçi Ermeniler istiyor. Hrant Dink bu konuda farklı, milliyetçi olmayan bir yorumla çıkınca karşılarına bir anda her iki tarafın da akılları karıştı. Dikkat ediniz bana devleti küçük düşürmekten ceza verilmedi, bana ırkçılıktan yani ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten ceza verildi. “Madem sen milliyetçi değilsin, biz de seni toplumun karşısında böyle küçük düşürürüz” denildi. Sizin de belirttiğiniz gibi ben o yazımda bu soykırımı kabul ettirme meselesinin Ermeni toplumunda bir takıntı, bir travma, bir rahatsızlık olduğunu, bu rahatsızlıktan dolayı da ‘Türk’ kavramının Ermeni kimliğinin içinde belirleyici bir unsur olarak yerleştiğini ve Ermenilerin bu Türk kavramından kurtulmadan sağlıklı bir kimliğe kavuşamayacaklarını anlatmaya çalışıyorum. Bilirkişi raporu da bunu destekler nitelikte olmasına rağmen bana bu ceza verildi.

O cümlenin ne anlamda söylendiğini anlatmaya çalışıyorum, anlamamakta ısrar ediyorlar. “Bütününe bakın” diyorum, hayır bakmıyorlar. Onların derdi muhakkak Dink’i suçlamak. Çünkü Dink ezber bozdu, her iki tarafın da ezberini bozdu. Siz biliyor musunuz ki diaspora çalkalanıyor. Diaspora birkaç yıldan beri çalkalanıyor. Geçen hafta Fransa’daydım 400 Ermeni aktivistiyle birlikte. Hepsiyle birebir kapıştım orada. İçlerindeki eski Asala militanları bile bizim yıllardır savunduğumuz noktanın doğruluğuna inanmaya başladılar artık. Nedir o nokta? Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi gerekiyor, buna sekte vurmayalım. Türkiye’yle diyalog kurmak lazım. Onlara “Soykırımla ilgili sorunun çözülmesini istiyorsanız Türkiye’ye dışarıdan baskı yapmak yerine Türkiye toplumuyla diyaloga girmemiz lazım. Bunun için de gidip Türkiye’deki tartışmalara katılmanız gerekiyor” diyorum. Çünkü gelmiyorlar tartışmalara, katılmıyorlar. Düşünün, ben onları tartışmalara, diyaloga çağıran kişiyim. Benim gibi adamı Türkiye bulmuş, yapılan işe bak. Ben diasporanın kafasını karıştırıyorum ama öte yandan Türklerin de kafasını karıştırıyorum. Türklerin resmi söylemi de çöküyor, Ermenilerin resmi söylemi de. Tabi resmi söylemler çöktükçe benim gibilere saldırılmaya devam edilecek.

Bu noktada en başından beri aklıma takılan bir şeyi paylaşmak isterim. Kişisel olarak cümlenin anlamı konusunda sizle hemfikirim ancak kullandığınız ifadelerin biraz sert olduğunu düşünmüyor musunuz? Dahası, o cümlenin başınıza dert açabileceği aklınıza hiç gelmedi mi?

Hiç düşünmedim, düşünseydim yazmazdım, düzeltirdim. O cümle aslında o yazının başındaki ilk cümle değil, bir önceki yazının son cümlesiydi. Dizi yazı olduğu için sayfada yer kalmayınca öbür haftaya sarktı. Onun için de biraz anlam kopukluğu oldu.

Mahkemenin gerekçeli kararında o cümlenin Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’deki son cümlesi bozularak Türklüğü aşağılamak için yeniden kurulduğu söylenmiş. Oysa ben yazdıktan sonra fark ettim Atatürk’ün cümlesine benzediğini. O cümle de hoşuma giden bir cümledir. Demek ki içselleştirmişim cümleyi, idrak etmişim. Ama bilinmesini isterim ki Atatürk’ün cümlesinden yola çıkmadım.

Bana da eleştiriler geliyor, “Hrant Dink’in ne işi var ‘kan’la, ‘zehir’le, niye böyle kelimeler kullanıyor” diye. Belki haklısınız. Eğer o yazı Türklere yönelik olsaydı zaten kullanmazdım o ifadeleri. Ama o yazı Ermenilere hitaben yazıldı. Kendi içimde eleştiri yaparken bu tür kelimelere eğer ihtiyacım olursa kullanırım. Ben çünkü Ermeni kimliğinin zehirlenmesinden bahsediyorum. Ama şimdi sorarsanız bir daha olsa o şekilde bir cümle yazar mıydınız, ‘kan’ kelimesini, ‘zehir’ kelimesini kullanır mıydınız diye, “Hayır” derdim. Toplumun hoşuna gitmiyor çünkü. Bunu derim çünkü ders aldım, ancak ders almak başka, bundan dolayı ceza almak başka. Ben suç işlemedim ki ceza alayım.

Sonra şunu söyledim kendi kendime, “Belki de bu cümleyi başka türlü de yazabilirdim”. Ama bu başka bir şey. Bu eleştirilecek bir durum, ceza verilecek değil.

Peki, tüm bu olanlardan sonra sorsak size: Gelecek günleri hem kendiniz, hem Ermeni toplumu hem de Türkiye açısından nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin geleceği açısından çok umutluyum. Türkiye’nin önünün açılacağını, demokrasimizin gelişeceğini düşünüyorum. Türkiye dünyada doğu-batı zıtlaşmasını ortadan kaldıracak bir örnek olacak. Kıraç, sığ tartışmaların ortadan kalkacağına inanıyorum. Kültürel kimliklerin özgürce yaşanacağı, barış içinde bir toplum olacağız. Belki Hrant Dink’in, başına gelen onca şeyden sonra bu kadar umutlu konuşması sizi şaşırtıyordur. Ama ben geleceğe hep umutla bakıyorum. Türkiye’nin gençlerinin demokratikleşme açısından büyük bir potansiyel taşıdığına inanıyorum çünkü. Ancak tüm bu güzel şeyler olurken ben Türkiye’de olur muyum işte onu bilemiyorum…

Mahmut Çınar

Fotoğraflar: Onur Sönmez, Kasım 2005

Kaynak: BİANET

Hrant Dink’in Verdiği Röportajlar

0

Bugün 19 Ocak 2017. Hrant Dink’in uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin 10.yılı. Hrant Dink davası hala çözülebilmiş değil.

RÖPORTAJLIK ekibi olarak Hrant Dink’in verdiği 3 yazılı röportajı toparladık ve sizlerin okumanıza sunduk. Hrant Dink’in geçmişte verdiği ve yeni ortaya çıkan yazılı röportajı olursa onları da yayınlayacağız..

Alin Ozinian’ın Hrant Dink’le Röportajı

“Ben kendi halkımın yaşadığı acının farkında olan ve bu yükü taşıyan biriyim”.
2006 yılı Ekim ayının ortalarıydı. Hrant ile sözleşip, Agos’daki ofisinde buluşmaya karar verdik. “Ermeni sorunu konusunda Türkiye’deki duygusal ve düşünsel iklim” projesi için yaklaşık 30 Türk akademisyen, gazeteci, siyasetçi ve düşünürle röportajlar yapmıştım, birçoğuyla beni Hrant tanıştırmıştı. Şimdi de sorulara cevap verme sırası ondaydı.

Odasına girdiğimde beni çok sıcak karşıladı, hemen konuşmaya başladık. Sohbet ederken bazen kayıt cihazını kapattık ve bana kuşkularından bahsetti. O zaman çok da ihtimal vermediğim bu aptal senaryonun alt tarafı 2 ay sonra gerçekleşeceğini nasıl düşünebilirdim ki. Röportajımız bittiğinde, ben sorduklarımdan o da cevaplarından, sanki durumun gidişatına olumlu yönde etki edeceğimizi düşünerek mutlu olmuştuk.

Hrant’la en son ben Yerevan’da iken Ocak 16’da telefonla konuştum. Projeyi kitap haline getirmek için fikirlerini soruyordum. Konuşmayı kısa kesti. Gel burada yüz yüze konuşuruz dedi. O tarihten sonra çok kez gittim İstanbul’a, ama bir daha hiç yüz yüze konuşamadık…

– Bize Agos’u, nasıl ve niye kurulduğunu, fikir babalarının kimler olduğunu, anlatır mısınız?

– Agos Türkiye’deki Ermeni grubunun içinde bulunduğu şartların zorladığı bir yayın oldu. Agos, cemaat içinden gelen bir takım olumsuz tepkilere rağmen çıktı. Cemaat içinde artık sadece Ermenice yayın yeterli olmuyordu, çünkü çok sayıda sadece Türkçe konuşan yazan Anadolu’dan gelmiş Ermeniler vardı. Dolayısıyla bu insanlar Ermenice basını izleyemiyorlardı ve ciddi bir iletişim kopukluğu söz konusuydu. Kapalı halde yaşayan bir toplumun, artık kendisin açmak istemesinin getirdiği bir zorunluluk vardı. Bir savunma yapmamız gerekiyordu. Toplum dışarı farklı anlatılıyordu. Ermeni kelimesi bir dönem küfre dönüşmüştü, kimi PKK ile ilintilendiriyordu, kimi ASALA ile ilişkilendiriyordu. Karabağ meselesi konuşulduğunda, içeride inanılmaz bir huzursuzluk oluşuyordu.

Ermeniler olarak, evin içine kapanmış bir solucan gibi, medyada bizim hakkımızda denenleri dinliyorduk ve hiçbir şey yapamıyorduk. İsyan ediyor, bağırıyor, yalan diyorduk ama bunu yüksek sesle dile getiremiyorduk. Bunu yırtmak gerekiyordu.

Dönemin Patriği Kazancıyan, bir gün beni arayıp yanına çağırdı. Yine böyle bir haber vardı Sabah gazetesinde. Bir Ermeni din adamıyla Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı basılmıştı, altında -İşte belge, Ermeni ve PKK işbirliği!- diyordu. Patrik hazretleri bana o zaman bunun bir yalan olduğunu ve bu din adamının Ermeni olmadığını söyledi, bana ve oradaki birkaç arkadaşa ne yapabileceğimizi sordu. Ben görüşlerimi söyledim, susmayın artık bir basın toplantısı yapın dedim. Riskli bir işti ama bütün yerli ve yabancı basın toplandı ve çok başarılı olundu. Bu toplantıdan sonra ben artık her durumda basın toplantısı yapmayalım, onun yerine bir gazete çıkaralım önerisini getirdim.

Öneriyi getirenler, ben ve birkaç arkadaşım soyunduk bu işe. Daha sonra kopan arkadaşlar oldular ve iş bana kaldı. Başka bir neden de gençler için entelektüel bir mutfak oluşturmaktı, bu toplum içinden sosyal bilimci, entelektüel yetiştirmekti.

– Kuruluş aşamasında ve daha sonra ne gibi problemlerle karşılaştınız?

– İlk karşılaştığımız problem, cemaat içerisindeki muhafazakâr basındı. Ermenice basının bize duyduğu antipatiydi. Bize 6 ay, 1 sene ömür biçenler oldular ama biz 10. yılı bitirdik. Düşünün ki, Agos’un çıktığı haber yapmayanlar bile oldu.

Biz Türkçe yayın yaptığımız için, geri adım atmış olduk bazı insanların gözünde. Oysa biz Türkçeyi de kullanarak, bu toplum için iyi şeyler yapılabileceğini anlatmaya çalıştık. Bence artık ikna olmaya başladılar.

– Gazeteyi çıkarmaya başlarken, Türklerin de Ermeni cemaatini ve basınını takip edebilmesi gibi bir hedefiniz var mıydı?

– Temel hedeflerimizden biri, bu toplumu büyük topluma açmaktı. Bir pencere, bir kapı olabilmekti, bunu başardığımızı sanıyorum, her iki toplum da daha entegre olabilmeye başladılar.

Biz kendi toplumsal sorunlarımızı, Türkiye’nin sorunları haline dönüştürebildik. Sorunlarımızı Türkiye’nin demokratikleşmesi üzerinden çözmenin doğru olabileceğini düşündük, böylece bu cemaati de toplumun temel sorunlarıyla ilgilenmeye ittik. Bunu dışında Ermeni toplumu Agos ile birlikte kendi kimliğini daha cesur savunur, sahiplenir hale geldi, korkmamaya başladı.

– Türkiye’de gazeteci olmayı, gazete çıkarmayı özellikle bir azınlığın gazetesini çıkarmayı anlatır mısınız? Türkiye’deki basın özgürlüğü hakkındaki görüşleriz nelerdir?

– Özel bir zorluğu yok azınlık gazetesi çıkarmanın. Türkiye’de iddialı bir gazeteci değilseniz, belirli bir siyasi argümanlarla hareket etmiyorsanız, magazin haberleri ile daha çok ilgileniyorsanız, zor bir meslek değil. Belirli ideolojileri olan bir gazeteciyseniz tabii zorlanırsınız.

Basın özgürlüğü ile ilgili olarak son senelerde bayağı zorluk çekiyoruz, yeni TCK ile Basın Yasası ile getirilen bazı kısıtlamalar var, bizde payımızı alıyoruz, gazetemiz toplatıldı birkaç kere… Bazen özellikle Ermeni meselesi karşısındaki duruşumuz sebebiyle hakkımıza düşenden fazlasını alıyoruz gibime geliyor. Bunu hissediyorum, ama katlanıyoruz, hala pes etmiş değilim.

– İçinde bulunduğumuz dönem itibarıyla Avrupa Birliği’nin Türkiye için önemi nedir? Türkiye mutlaka Avrupa Birliğine dâhil olmalı mıdır?

– AB Türkiye için vazgeçilmez bir süreç. Türkiye’yi AB’ye iten sebebi iyi görmek lazım. Bu sebep arzu değil, korku. Korku olduğu için de bu süreç yavaş ilerliyor, arzu olsaydı hızlı gerçekleşirdi. Bu korku tabii ki, belirsizliğin korkusu. AB tarafından bakarsanız da, Türkiye’yi kendi bünyesine almasının sebebi de almazsak Türkiye’nin hali ne olacak korkusu. Dolayısıyla bu korku ortadan kalkmadıkça ki bence kalkmasın, bu süreçten asla geriye dönülmez. AB demek, bir tür egemenliğini devretmek demektir, ama Türkiye’yi idare eden militarist yapı bugüne kadar AB’ye net bir hayır demiş olsaydı, bu süreç zaten bu hale gelmezdi. AB’ye üye olamazsak, bir gün NATO’dan da çıkmak zorunda kalabiliriz. Ben hiçbir gelişmenin bu süreci durdurabileceğini düşünmüyorum, belki yavaşlatabilir, hatta bazen dondurabilir, ama ortadan kaldıramaz.

Cumhuriyet tarihine bakarsak, Türkiye’nin iç dinamiklerini etkileyen üç temel dönem vardır. İlki soğuk savaş dönemi, devletin solcuları ezdiği dönem. İkincisi İran’daki molalar devrimi oldu. Bu devrim ile birlikte Türkiye’deki dindarların siyasete karışma talepleri gündeme geldi ve bu gün iktidara kadar geldiler. Üçüncü dinamik AB süreciydi. Türkiye’yi bu kadar etkileyen bir dönem daha olmamıştı. Bu süreç Türkiye’deki hiçbir grubu kendi içinde homojen bırakmadı. Bu gün asker içerisinde de AB’ye karşı olan var, bürokrasi içinde de, akademik kadrolarda da, medyada da…

– Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme sürecinde en büyük problemi nedir?

– Bence temel problem yukarının korkuları, kuralları ve aşağıdan gelen tepkilere direnmesi. Türkiye, Osmanlıdan daha küçük bir bölge üzerine kuruldu, dolayısı ile hala ülke belki daha da küçülebilir korkusu var. Buna “Sevr sendromu” da diyebiliriz. Bundan dolayı Türkiye her yeniliğe, her değişime, kuşkuyla, korkuyla yaklaşan bir politika geliştirdi. Bu yüzden de değişim dinamiği Türkiye’de yavaş ilerliyor.

Türkiye Batıyla Doğu arasında hem bir geçit, hem de duvar olabilecek bir konumda. Ben Türkiye’deki doğu ile batı arasındaki duvarı Malatya olarak görürüm. Malatya’nın doğusu ve batısı birbirinden ayrı dünyalar. Türkiye gerçekten stratejik anlamda önemli bir ülke, aman bunun yanında hem batıya hem doğuya bağımlılıkları olan bir ülke. Durum böyle olunca, Türkiye’den hızlı bir adaptasyon beklemek haksızlık diye düşünüyorum.

Değişimin kolay olmayışının en büyük sebeplerinden biri de, Türkiye’de inşa edilmiş olan o bina, yani yapay kimlik. Yeni bir tarih, yeni bir dil inşa edilip daha sonra topluma dikte edildi. Tarihle hesaplaşmanın getirdiği korku da bu yüzden. Farklı tarihi yorumların her biri, bu kimlik için bir depremdir. Bence bu Avrupa’yı da korkutuyor, çünkü bu bina eğer yıkılsa kendi dibine yıkılmaz, birilerinin üzerine de yıkılabilir…

– Avrupa birliğine uyum sürecinde, insan hakları ve demokrasi alanında reformlar yapılabileceği ve bunun olumlu sonuçlar doğurabileceği kanaatinde misiniz? Bu reformlar gerçekleştirilecek olursa, reformların uyum sürecine endeksli olması yani halk için istemli olarak değil de AB için yapılması sizi rahatsız eder mi?

– O konuda hiç kuşkum yok, ama zor bir süreç. Yasalar çıkar, uygulamalar zor olur. Uygulamalar olur, karşı çıkanlar olur… Zihniyetin değişmesi lazım, demokratikleşme oldukça zihniyet değişir, zihniyet değiştikçe de demokratikleşme hızlanır. Bu bir süreç.

– Bu reformlara gidilirken, bazı durumlarda halkın rahatsız olduğu gözlemleniyor. Örneğin düşünce özgürlüğü vatan hainliği(TCK-301), dini özgürlük-vicdan özgürlüğü (başörtü) irticaa gibi algılanabiliyor. Bunun sebebi nedir, gerçekte de halk bu reformlara hazır değil mi?

– Türkiye’de yükselen bir milliyetçiliğin var olduğu söyleniyor ama ben yükseltilen bir milliyetçiliğin var olduğuna inanıyorum. Son iki yıldır dikkat çekici hala geldi, bunun de sebebi derin mühendisler. Bu insanlar Türkiye’deki gelecek seçimleri dizayn etmeye çalışıyorlar.

AKP’yi ne ile devirebilirler bu hesabı yapıyorlar. İktidar nasıl devrilir? Ekonomi iyi değildir, demokratik haklar açısından baskıcı davranılır, ama AKP’de bu problemlerden hiç biri yoktu. O zaman başka argümanlar getirilir, ne olabilir bu, mesela milliyetçilik. Her şey üzerinden milliyetçilik yapılabilir, şehit cenazelerinden tutun da, papanın söylemlerine, AB’ye karşıtlığa kadar…

Bu tepkilerdeki bütün dert önümüzdeki seçimler bence, devletin en üst makamını dindarlara kaptırmamak, dindarların olmadığı bir koalisyon oluşturabilmek, ortalığı dindarlara bırakmamak, yapılan bunun mühendisliği, bakalım ne olacak…

– Size göre Türkiye’de etnik kökene dayanan ayrımcılık var mı? Bunu tetikleyen sebepleri ve getirdiği sonuçları söyleyebilir misiniz? Avrupa birliğine uyum sürecinde bu sorun da bir çözüme kavuşacak mı?

– Etnik kökene göre farklı muamele kuşkusuz ki var. Eğer böyle olmasaydı bugün Genel Kurmay’da, Bakanlıklarda, Askeriye’de, Polis’te ve farklı devlete kademelerinde, Gayrimüslimler, Ermeniler olurdu.

Bunu tetikleyen nedenlerin başında da güvenlik gelir. Türkiye azınlıkları hep güvenlik konsepti içinde değerlendirmiştir ve onlara bir güvenlik sorunu olarak bakmıştır.

Lozan’daki tutanaklarda 300 bin olan Ermeni nüfusu bugün 60 bine düştü. 13 milyon olan Türk nüfusu da 70’e çıktı. Biri çıkarken, diğeri neden düştü, çünkü azınlıklar azaltılmalıydı. Önemli kırılma noktaları yaşandı Varlık Vergisi, 6 Eylül gibi, bu dönemlerde olan oldu zaten. Ermeniler de kendi kendilerini Ekonomik, Psikolojik ve güvenlik nedenleriyle azalttılar zaten.

Başka bir veri de, Türkiye’de herhangi bir ders kitabında azınlıklarla, Ermeniler ile ilgili verilerin bulunmamasıdır. Bir tek Milli Güvenlik ders kitabında değinilir azınlıklara. İlkokul dilbilgisi kitaplarında bile yoktur Ermeniler, Ali topu Hagop’a at bulamazsın, Ali topu hep Veliye atar, buralara bakarsak biz yokuz…

Bir tek Milli Güvenlik kitabında bulabilirsiniz Ermenileri, o da Türkiye üzerine oynanan oyunlar bölümünde, zararlı örgütlerde…

– Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Olmayan ilişkisizlikten bahsedebiliriz, Ermenistan’ın bağımsızlığından sonraki tarihe baktığımızda bir ilişkilersizlik tarihi görüyorum. Çabalar var, ilkönce Amerika girdi olmadı, şimdi AB’nin bastırmaları, kilitlenmiş bir nokta var, ilerleme sağlanamıyor.

İlişkileri Türkiye kilitledi bence, çünkü Türkiye’deki devlet anlayışı kendini hala Ermenistan’a, Kafkasya’da bağımsız bir devletin varlığına alıştırmış değil. Ama orada böyle bir devlet var, komşu var bunun kabullenilmesi ve ilişkilere başlanması lazım. Devlet politikasının işlemediği yerde halk politikası işler, sivil alanda teşebbüsler var, ama çok az, cılız. Halk diplomasisi belki çok gelişirse aşağıdan baskıyla devlet diplomasisini de değiştirir…

– 1915 olayları sizin bakış açınıza göre nasıl adlandırılmalı?

– Benim için soykırımdır, hiç tereddüttüm yok.

– Bu sorunun çözümü nasıl olmalı, Ermenistan tarafından önerilen önkoşulsuz diplomatik ilişki önerisi ve Türkiye tarafından önerilen tarih komisyonu hakkındaki görüşleriniz neler? Üçüncü ülkelerin konuya yaklaşımları ve soykırım kabul eden yasaları parlamentolarında geçirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Türkiye’nin duruşunu hiç samimi bulmuyorum. Ermenistan’ınkini çok samimi buluyorum.

– Neden, tarih komisyonuyla bir sonuca varılamayacağını mı düşünüyorsunuz?

– Evet, herkes biliyor ki tarih komisyonu bir sonuca varamayacak. Sonuca varmayınca ilişkisizlik devam edecek, Türkiye’nin de seçtiği yol bu, ilişkisizlik. Herhalde Azerbaycan ona ilişkisizlik dayatıyor. Ermeni tarafı daha samimi ve daha arzulu.

– Üçüncü ülkelerin konuya yaklaşımları ve soykırım kabul eden yasaları parlamentolarında geçirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Benim bu konulardaki duruşum hayli romantik sayılabilir, ama duruşumdan taviz vermem. Ben, Ermeni soykırımının kabul sürecinde bugüne kadar dünyanın da Türkiye kadar ikiyüzlü davrandığını düşünüyorum. Dünya bu gerçeği çoktandır biliyor, o dönemde de bizzat içinde yer almışlardı, rolleri, etkileri vardı. Şimdi 85 sene sonra Fransa kabul ediyor, bence burada ahlaki bir duruş yok. Ahlaki duruş olmadığı gibi, bu işi Türkiye ile ilişkilerde koz, kart olarak kullanıyorlar.

Bir Ermeni olarak, benim trajedimin uluslar arası arenada, siyasi koz olarak kullanılması benim çok ağırıma gidiyor. Ben buna dayanamıyorum, isyan ediyorum. Bu açıdan ben önemsemiyorum üçüncü ülkeleri. Türkiye ile Ermenistan arasında çözülmesi gereken bir konu olarak görüyorum bu problemi. Bunun da ceza yasaları ile değil ahlakla çözülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ahlakta ceza yasalarına ihtiyacımız yok, vicdanımızın olması, empati kurabilmemiz yeterli. Ben bunu iki ülkenin aşabileceğine inanıyorum, bu aşma artık kabul mü olur, özür dileme mi olur bilemiyorum, şimdiden bir şey demek istemem…

– Siz de konu soykırım ve Ermeni sorunu olduğunda Ermenileri, Türkiyeli, Ermenistanlı ve Diaspora Ermenileri olmak üzere, farklı gruplar olarak mı görüyorsunuz, size göre düşünce ve eylem anlamında birbirlerinden çok farklı mı hareket ediyorlar? Konunun çözümünde muhatap alınması gereken grup hangisidir sizce?

– Sadece bu konuda değil, genel olarak öyle görüyorum. Diaspora için Türkiye uzak ve dayanılmaz bir ülke. Ermenistan için yakın, komşu ve mecburi bir ülke. Türkiyeli Ermeniler için ise Türkiye zaten kendileri. İçindeler bu ülkenin, dolayısı ile en yakın ve en sağlıklısı onlar.

Bunu söylerken, Türk söylemine de hak vermek, yani Ermenileri birbirinden ayırmak istemiyorum. Muhatap alınması gereken grup konusunda ise Türkiye hepsiyle iyi ilişkiler kurmalı, ama iki devlet tabii ki muhatap olmalı, bu sorunu onlar aralarında çözmeliler. Türkiyeli Ermenilerin zaten muhatap tutulması söz konusu değil çünkü onlar, bu ülkenin yurttaşları.

– Türk-Ermeni sınırın kapalı olması bir Türk vatandaşı olarak sizi rahatsız ediyor mu? Bu konuda Türkiye’nin Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunu, kendi sorunu imiş gibi gören ve öncelikle bu konunun halledilmesine endeksli Ermenistan politikasını nasıl eleştiriyorsunuz?

– Türkiye ile Azerbaycan Demirel döneminde birbirine kilitlenmiş, Ermenistan siyasetini de Azerbaycan’a bloke ettirmiş durumda. Türkiye Ermenistan’la ilişkilere girip Azerbaycan’ı küstürmek istemiyor işin açıkçası. Azerbaycan’ın tavrı, Karabağ sorununu bahane ederek Türkiye’ye Ermenistan’la ilişki kurdurmamak.

Türkiye’deki milliyetçilik belli, hiçbir iktidar Azerbaycansız bir çözüme gidemiyor. Bu siyasette Türkiye’de gönüllü, Ermenistan diye bir komşunun varlığı pek hoş değil.

Türkiye Ermeni sorununu kafasında bitirmişti, ama birden bire Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla sorun tekrar hortladı. Türkiye birden hortlak gördü, ne yapacak ne edecekti, bir dış politika yaratılması gerekliydi. Tam bu arayışların ortasında Karabağ sorunu gündeme geldi. Türkiye dört elle buna sarıldı, bir oh çekti. Bu imdadıma yetişti, beni uzun süre idare eder dedi. Şu andaki durum da, bu politikanın devamı işte…

– Bütün bu olaylar çerçevesinde sizce Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğunun bir devamı mıdır ve tarihinde olanlar için sorunlu tutulabilir mi?

– Yine bakışım çok romantik benim, kimseden mesuliyet ya da özür bekleyen bir insan değilim. Ben kendi halkımın yaşadığı acının farkında olan ve bu yükü taşıyan biriyim. Bu yükü taşırken de hiç kimseden yardım dilenen bir yapım yoktur. O tarihi bilmek, onunla yüzleşmek benim değil bizzat kendi sorunları. Demokratikleşmek adına bunu yapmalılar, bize olan olmuş zaten, onlar kendileri için yapmalılar bunu.

Benim kafamda ne toprak, ne tazminat böyle şeyler de yoktur. Ben daha ziyade geçmişte tüketilen ilişkilerin bu hale gelmesinde, nelerin ve kimlerin rol oynadığının bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ilişkilerde rollerinin farkında olan kesimlerin, Avrupa ülkelerinin, bu ilişkilerin tekrar üretilmesi için ne bedel varsa ödemeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu bedel de bence iki ülke arasında ortak çıkar alanları yaratmak, bu alanlar ekonomik veya kültürel olabilir. Tüketmeye yardım ettikleri ilişkileri tekrar üretmeye yardım etmeleri gerekir.

– Bu sorunda İttihat ve Terakki’nin rolü çok büyüktü diyebilir miyiz?

– Bu olay tek bir grubun eylemidir, bizi bağlamaz konusuna hiç girmem, bu bir tek o grubun günahı değildir, onu destekleyen, arkadan motorize eden, yaptıklarına göz yumanlar da vardı. Bugün hala su yüzüne çıkmamasını isteyenler var, sorumluluk ararsanız, sorumlular çoktur, herkesin kendi payına düşen vardır, ama bunu hatırlatmak benim görevim değil, çok romantik belki ama herkes kendi farkına varmalı…

– Bir analiz yapmamız gerekirse, iki tarafın da temel problemleri nelerdir sizce?

– Kırgınlıklar var, gönülsüzlükler, korkular, düşmanlıklar… Ermenistanlılarda da var bu korkular ve bunlara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ermenistanlılar kendilerini Azerbaycan ve Türkiye arasında sıkışmış olarak hissediyor ve güvenliklerinden şüphe duyuyorlar. Bu korku, bu güvensizlik önemli bir handikap, bunun aşılaması gerekiyor. Bunu aşmayı sağlayacak olan da Türkiye. Türkiye Ermenistan’ın dostu olduğunu artık samimi bir şekilde anlatmalı.

Ermeni dünyası da artık akılı davranmalı, mevcut fotoğrafı iyi okuyabilmeli. Bağımsız bir Ermenistan var, ama etrafında kendisine ambargo uygulayan 2 devlet de var. Kuzeyinde kendisine devamlı nankörlük yapan bir Gürcistan var. Sadece güneyden nefes alabiliyor orada da bir geleceği tehlikede olan bir mollalar rejimi var. Bu durum böyle nasıl sürebilir, Diaspora’nın bunu oturup düşünmesi lazım. Komşular ile iyi ilişkiler kurmak ve tabii ki AB üyesi olması gerekiyor. Bugün Ermenistan AB Üyesi olsaydı, Türkiye bugün ona değil Avrupa’ya ambargo uyguluyor, sınırını kapalı tutuyor olacaktı.

Diaspora bulunduğu ülkede parlamentolardan böyle yasa tasarıları geçirmeye çalışacağı yerde, kendi ülkelerini, Ermenistan’ı AB’ye kabul etmeleri için ikna etmeli. Onlara tarihi, sorumluluklarını hatırlatmalı, çünkü bugünkü duruma gelmemizde, onların da payı var. Onlara, bari bunu yapın diyebilmeli Diaspora. Bu benim geliştirdiğim bir formül ve biz bunu geçmiş adına talep edebiliriz Avrupalılardan. Bize pozitif ayrımcılık yapın diyebiliriz.

Alin Ozinian – Ekim 2006
Agos Gazetesi

Kaynak: hrantdink.biz

 

“YAŞAYANLARDAN KONUŞALIM”

Nouritza Matossian

Politikayla ilgilenmeye nasıl başladın?

(Gülümseyerek) Okulda hocaları döverek.

Niçin?

Onlar da bizi dövüyordu. Biz dışarıda olup bitenden etkileniyorduk. 68 olayları başlamıştı; sol hareket. Öğrenciler üniversitede aktif olmaya başlamıştı. Komünizm. Ben sol aktivitelere ve illegal gruplara öğrenciyken katıldım. Bu arada evlendim ve evlilik beni daha derin politikaya girmekten kurtardı.

O zaman hapisteyken, neden hapiste olduğunu sormuyorum, Ermeni sorunu ile meşgul oldun mu?

Hayır. Yani, ben olmadım. Ermeni sorununun kendisi benimle meşgul oldu. 1980 yılında Tuzla çocuk kampının müdürü Hrant Güzelyan Ermeni milliyetçiliği öğrettiği gerekçesiyle tutuklanıp hapse atılınca başkanlığı devraldım. Okulumuzun yaz kampıydı. Biz çocuklar, orayı ellerimizle inşa etmiştik. Onu hapisten kurtarmak için çok çalıştım. O uzaktayken kampı eşimle birlikte yönettim. Otoritelerin dikkatini çektik. Hedef oldum. Devletin gözünde şüpheli olduk. Soruşturmalar açıldı. Askeri hükümet yetkililerinin yürüttüğü çapraz sorgulamalar çok ama çok zordu. Daha fazlasını söylemeyeyim. Çok acı çektik. Bunları yazmaya gerek yok.

Gerek yok mu? Peki ne yazmamı istiyorsunuz?

Bunu yazmanızı istemiyorum.

Fakat sizin gibi biri bu noktaya bir anda, bir süreç olmadan gelemez.

Evet, haklısın. İşte sol politikaya dahil oldum. Hrant Dink tecrübesini komünizmden aldı ve Ermeni kimliğini savunarak devam etti. Kendi halkını savunarak.

Başka bir şey söylemek istemiyor musunuz?

Hayır. Kimseyi öldürmedim. Ellerim temiz. Başım dertten hiç kurtulmadı.

Adaletsizlik duygusuna sahip misiniz? Sizi harekete geçiren bu mu?

Kuşkusuz. Adaletsizliğe karşı hep ayağa kalktım. Bağırdım. Çocuk kampında müdür olarak çalıştım. Okumaya ve para kazanmaya çalıştım; ev boyayarak, fotoğrafçılık yaparak, kitap ticareti ve matbaacılık yaparak. Kardeşlerimle birlikte çalıştığımız matbaamız hala duruyor. On yıl önce de AGOS’u yayınlamaya başladık.

Niçin Agos?

Ermeni cemaati politik değildi. Çok önemli konular vardı. Türkçe bir gazeteye ihtiyacımız vardı. Neden? Çünkü kendimizi savunmamız gerekiyordu. Çok kötü bir görüntümüz vardı.

Ermenilere karşı gayri meşru suçlamalar vardı. Bizi, hiç bir alakamızın olmadığı Lübnan merkezli terör örgütü ASALA ile hareket etmekle suçluyorlardı. Bizi Kürt hareketiyle bağdaştırmaya çalışıyorlardı. Bir hükümet bakanı Öcalan’ın Ermeni olduğunu bile savundu. Nagorno, Karabağ’da savaş vardı. Peşi peşine karalama ve suçlamalar oluyordu. ‘Ermeni’ bir küfüre dönüştü. Bunu kabul edemezdik. Gidip insanlara ‘Hayır, Ermeniler sizin düşündüğünüz gibi değil. Kürt sorunu, Kürt sorunudur, siz bize yapıştırmaya çalışıyorsunuz ama bizimle bir alakası yok’ diye anlatmalıydık. Bizim hükümetle, Ermenilerin hayatını zorlaştıran başka sorunlarımız vardı; azınlık sorunları. Bunlar çoğunlukla bilinmiyordu. Bizi evlerimizden çıkardılar, toprağımızı aldılar ve okullarımız birçok sıkıntıyla karşılaştı. Bunu insanlara anlatmamız lazımdı. Bilgilendirilmeleri gerekiyordu.

Türk halkına mı Ermeni halkına mı?

Ermenice okuma ve yazmayı bilmeyen Ermenilere ve bilgi almak isteyen Türklere. Herkese. Herkese. Herkese.

Gettodan dışarı çıkmak

Bir gettodaymış gibi gizli yaşamak, bizi yıpratmaktan, zayıflatmaktan, sayı olarak azalmaktan ve gençlerimizi göçe kaybetmekten koruyamadı. Biz dedik ki, ‘Saklanmak yerine bırakın açık yaşayalım. Otorite önünde kendimizi kimliğimizle tanıtalım ve mücadeleye başlayalım.”

Ondan önce hep dikkatli miydiniz?

Cemaat hep dikkatliydi. Sesini ilk yükselten, AGOS oldu. Etrafınıza bakın. Bu ülkede hiç Ermenilerin sesini duydunuz mu? Zorluklarla karşılaşınca ülkeyi terk ettiler. Biz terk etmedik. Biz dedik ki “Kapılarımızı açıp sesimizi yükselteceğiz. Açık bir şekilde yazıp, konuşacağız”

Biz dediğinizde,bir gruptan mı bahsediyorsunuz?

Hayır, çok fazla kişiden bahsetmiyorum, bir grup değil. Sadece bir kaç kişi.

Fikir buydu. Pencereleri açmak.

Evet, pencereleri açmak. Kendimizi, haklarımızı, tarihimizi; şimdiki ve gelecekteki haklarımızı savunmak. Cemaatte Ermenice konuşanların; okuyup yazabilenlerin sayısı azalmıştı.

Neden?

Bir yandan devlet baskısı, bir yandan da içsel psikolojik baskı vardı. Bu kadarı zaten yeter sebepti.

Devlet baskısı derken, Ermenice dili ve tarihinin öğrenimini mi zorlaştırıyorlardı?

Eğer yaşamınızı zorlaştırırlarsa, mülkünüzü elinizden alırlarsa –okullar mülklerinin geliri ile işliyorsa- bunu elinizden alırlarsa, nasıl gelir elde edilir? Eğer gelir olmazsa okullar çalışamaz. Okul iyi olmazsa öğrenciler oraya gitmezler. Öğrenciler gitmeyince, cemaat zayıflar. Bizim yaşamımız bu. Böyle.

Gizli Ermeniler

Medyada bazı Türklerin öne çıkıp Ermeni olduklarını söyledikleri bir kaç olay yaşandı. Avukatınız Fethiye Çetin (Anneannem’in yazarı) ile konuştum. Bana bir çok insanın ofisini ziyaret ettiğini ve kapısını kitlemesini isteyerek Ermeni olduğunu itiraf ettiklerini söylediklerini fakat bunu gizli tutmasını istediklerini söyledi. Bu insanlar neden korkuyor? Ermeniyim diye ortaya çıkmaktan neden korkuyorlar?

Eğer ‘Ermeni’ istihza ve küfrün nesnesiyse öne çıkmak istememeleri gayet anlaşılır bir durum. Bu psikolojik bir şey. Yüzleşmeleri lazım. Bir gün Türkiye’de Ermeni olmanın onur kırıcı bir şey olmadığını görürlerse o zaman öne çıkabilirler. Ermenilere bazı meslekler yasaktır; yüksek kademelerde olan bazı insanlar bunu kaybetmek istemiyorlar.

Bir çok kişi ‘Ben Ermeniyim’ dedi. 2005 Ermeni konferansından sonra (Eylül 2005) 40 yıldır ana akım gazetelerde yazan Bekir Coşkun bir anda ‘benim anneannem Ermeniydi’ dedi. Bunu söyleme cesaretini buldu. Bu benim için önemliydi. Bazen diyasporadan Ermeni yazarlar bu politik nokta üzerine vurgu yapıyor. Bana göre, şunu söyleyeyim bir Ermeni bu şekilde ortaya çıkar ve kendi kültürünü açıkça ve cesaretle anlatırsa bu, yüzlerce parlamentonun soykırımı kabulünden daha önemli bir şey olur. İncil’de en önemli hikayelerden biri İsa’nın son sözleriydi: ‘Kayboldu ve bulundu, öldü ve hayata döndü’. Bu hikayeyi tekrar anlatmak istemiyorum. Bu son mesaj benim için önemli. Burada Ermeniliğini itiraf edebilen biri, yüzlerce konferanstan daha etkileyici, daha insanidir. Bu yüzden sadece ölülerin tarihi hakkında konuşmayalım diyorum, yaşayanların hikayelerini de konuşalım. Bakalım bundan ne çıkacak. Bakalım ortaya başka neler çıkacak.

Düzmece Tarih

Peki Hrant, şimdi Ermeni olmayanlara seslenebilir misin? Eğer Türkler soykırımın gerçekleşmediğine inanıyorsa neden Ermeniden nefret ediliyor? Bu neden kötü bir kelime?

Ermeniden düşman olarak da nefret ediliyor. O bu ülkenin en kötü düşmanı.

Ermenilerin nasıl bir gücü var?

Çok güçlüler, en güçlü düşmanlar onlar. Türk kimliği Ermeni soykırımından doğuyor. Bu kimliğin altında hep soykırımcı olaylar var. Türk’ün bilincinde Ermeni hep ‘öteki’ durumda.

Oysa binlerce, milyonlarca genç insanın bu tarihi bilmediğini söylüyorsun.

Fakat onlar Ermenilerin onların düşmanı olduğunu düşünüyor, öyle eğitiliyor. Mesela soykırım. Hikaye gerçeğin tersine, Ermenilerin Türkleri katlettiği şeklinde öğretiliyor. Böyle eğitilen gençler tabi ki Ermenilerden nefret eder. Böyle büyüyen gençlerin kimliği buna dayanır. Ben o yüzden şöyle diyorum: “Sizce Türkler gerçeği biliyor ve reddediyor mu?” Hayır. İnkar kelimesini kullanmak için çok erken. Sıradan insanlar sadece bildikleri şeyi savunurlar. Bu insanlara dışarıdan bir baskı ile ‘kabul et’ demek çok yanlış diyorum. Bu Türkiye devletinin ‘inkar et’ demesi ile aynı şey. İkisi de yanlış yönlendirilniş hareketler, insanlara baskı uyguluyorlar. İnsanların inkar etmesi ya da kabul etmesi gerekmiyor. İnsanların gerçekleri bilmesi gerekiyor.

Memlekette kalmak

Bunı söylerken gerçekten Ermenilerin burada bir geleceği olacağına inanıyor musunuz?

Ermenilerin burada bir geleceğinin olması ne demek?

Sizi bu ülkeye bağlayan şey ne?

Burası benim ülkem, büyükanne/babalarımın ülkesi, bizim köklerimiz burada. Diaspora neden hep buraya bakıyor? Köklerimiz burada. Burası büyükannelerimiz, büyükbabalarımızın yeri değil mi?

Ama biz büyüklerimizin memleketinde değiliz. Siz Malatya’da değilsiniz. Ben Antep’te değilim.

Ben de mi gitmeliyim? Siz yurtdışındasınız.

İstanbuldasınız. Kendi toprağınızda yaşamıyorsunuz.

Yani, İstanbul da bizim–– 15 yüzyıldır burada yaşıyoruz.

Bunu korumak için mi burada kalıyorsunuz?

Ne yapmamı istiyorsunuz? Gidelim mi?

Ben sadece sizi anlamaya çalışıyorum.

Biz buradayız. Burada okullarımız ve kiliselerimiz var.

Haberlerde Diyarbakır’da bir kilisenin daha yok edildiği söyleniyor, değil mi?

Evet. Onlar yok edecek biz de yeniden inşa edeceğiz. Birbirimizi anlamayı öğrenmeliyiz. Sadece bekleyin. Tarihte kaybedilen yerler ve yeniden elde edilen yerler tek bir cümlede geçer. Tarihte bir yüzyıl bir cümleyle geçer. Biz ne yaşayacağımızı bilmiyoruz. (Yukarı bakarak) Tanrım. Ben ülkemde yaşamaktan mutluyum. Van’a gidiyorum, Kars’a gidiyorum, Diyarbakır’a gidiyorum [Yerli Ermenilerin sürüldüğü Ermeni şehirleri]. Her yere gidiyorum.

Fakat oralara gittiğinizde Ermenileri, tek bir Ermeniyi bile görmüyorsunuz

Görüyorum onları, görüyorum. Ermenileri görüyorum.

Hayalet gibi.

Hayal ya da gerçek, onları görüyorum.

Zulümle Tanımlama

Burda olmanın verdiği mutluluğun, sadece büyükanne/babamla konuşabildiğim dili konuşmanın acı bir yönü de var. Bizim olmadığını biliyorum, ben burada istenmeyen bir misafirim.

Hatalısınız. Siz yüzyıllarca burada insanlarla birlikte yaşadınız ve onlar da sizinle yaşadı. Bizim değil diyorsunuz ama onların olan şey bizim, bizim olan şey onların. Onlarla yaşadığınızda ve Türkçe’yi duyduğunuzda Ermeni olduğunuzu fark ediyorsunuz. Burada yaşayıp günde beş kez ezan sesini duyarsam, Hristiyan olduğumu hatırlarım.

Diyalektik olduğunu kastediyorsunuz.

Çok diyalektik. Çok diyalektik.

Yani sizi uyanık tutuyor.

Çokça. Ve siz yurtdışındaki gerçekliğinizde, asimilasyonun yüksek düzeyde olduğu, yaşadığınız o lüks özgürlük içerisinde, kimliğinizi kaybetmek için mi yaşıyorsunuz? Burada Ermeni kalmak istemeseniz bile diğerlerinin baskısı sizi Ermeni olmaya zorluyor. Eğer her gün birileri size lanet okuyup hakaret ediyorsa, nasıl Ermeni kalmazsınız? Kalbiniz dayanmaz. Ötekinin baskısı sizi Ermeni kalmaya zorluyor. Dünyanın böyle olması gerektiğini söylemiyorum (sandalyeyi yumrukluyor).

Ön Saflar

Ne diyorsunuz?

Ben burada, ön saflarda olmak istiyorum. Önceden denedim ve bir daha yaparım. Türkiye’de ilk teşebbüs eden insan benim. Atatürk’ün kızı Sabiha Gökçen’in hikayesini yazdım, onun Ermeni bir yetim olduğunu söyledim ve ülke sarsıldı. 15 gün sürekli bir saldırı oldu; köşe yazıları, atışmalar, saldırılar. Savunma bakanlığı bile beni aradı ve ülkede problem yarattığımı söyledi. Milliyetçiler ofisin önünde eylem yaptılar ve beni hedef gösterdiler. Türklerin arasında açık davranmanın ne kadar zor olduğunu gördüm. Ölüler hakkında konuşmanın zor olduğunu düşünmüştüm fakat bu ülkede yaşayanlar hakkında konuşmak daha zordu. Gerçeği öğrenmek için bilimsel bilgiye ve eğitim özgürlüğüne sahip olmak lazım. Öğrenmeliyiz. Bu insanlar öğrenmeli. Gerçeği öğrenince kendi vicdanlarını dinleyecekler. Bugün acı çekiyorsak bu, Türkiye’deki değişimlerin yüzyıllar boyunca hep yukarıdan empoze edilmesinden dolayı.

Neden bu ülkeyi terk edeceğinizi söylediniz?

Bunu söyledim çünkü kendi yurttaşlarıma hakaret ettiğim için altı ay hapis ile cezalandırıldım. İhanetten. İhanet benim için dünyadaki en büyük suçlardan biri. Irkçılık demek. Kabul etmedim. Bu benim asla yapmayacağım bir şey. Ne yapılmasına izin veririm ne de kendim yaparım. Asla kendi yurttaşlarımı karalamam, Ermenilerin onlara hakaret etmesine de izin vermem. Yargıcın sağduyulu davranıp beraatime karar vereceğini düşündüm. Şimdi anlıyorum ki ben sadece yargıçla değil, derin devlet ile de karşı karşıyayım. Yıllar boyunca karşılıklı saygı için çabaladım. Eğer yasal süreçler sonucu adımın yanına Türklere hakaret ettiğim yazılacaksa, bu benim alnıma kazınacaksa, ben bu yüzkarası arkadaşlarla yaşamayı yanlış buluyorum. Yapmam; yapamam. Giderim. Giderek onlara da bir ders vermiş olurum, eğer başkaları ile yaşayamıyorsanız, eğer bizi karalıyorsanız, beraber yaşamamamız daha iyi. Bu ülkede Türklerin aşağılanmasına karşı yasalar var. Fakat Ermenileri ve Kürtlere hakarete karşı bir yasa yok. Belki onlar için bir ders olur.

Bu önemli bir nokta.

Bu ülkede her gün Ermenilere hakaret ediliyor, Kürtlere hakaret ediliyor ve buna karşı bir suçlama ve cezalandırma gerçekleşmiyor. Belki yaptıklarının utanç verici olduğunu düşünürler. Göreceğiz. Belki de benim gidişim bir protesto. Bir çok Ermeni ülkeyi benden önce terk etti, fakat sessizce ve iz bırakmadan. Eğer ben gidersem sessiz gitmeyeceğim.

Farklı Bir Ermeni

Sesini bastırdılar. Dilini kestiler.

Sesim onları rahatsız etti. Onların alıştığı, kafasını eğen Türkiyeli Ermeniden farklı bir Ermeni çıktı karşılarına. Bir adam karşılarına çıktı, farklı konuştu ve iki tarafın da fikirlerine karşı çıktı, hem Türklerin hem Ermenilerin. ‘Evet, bu soykırım’. Ama bu adamın söyleme şekliyle, kimse ona karşı çıkamıyor. İnsanları etkiliyor. Böyle bir şeye alışık değiller. Bir Ermeni ‘Hadi, sadece kendi halkımız hakkında konuşmayalım, yaşayanlar hakkında konuşalım’ diyor. Ve ülkeyi altüst ediyor. Ben Hrant Dink’in 10 yılda ülkede neler başardığını biliyorum. Tarih bunu hala yazmadı. Ne zaman ve nasıl yazdığını göreceğiz.

Ama bu mesele Ermeni meselesiyle birlikte çözülecek değil. Tam tersine.

Hayır.

Siz kendinizi bir ayna yaptınız ve her şeyi o aynada görmelerini sağladınız.

Elbette. .

İnsan hakları,azınlık hakları.

Elbette, elbette! Bu kadar kolay aslında. Ben aynı zamanda çok iyi bir Türk vatandaşıyım, çok iyi bir Türküm. Onları etkileyen de bu. Bakalım nefesim sonuna kadar dayanacak mı.

Hukuğun senin davan ve hükmün hakkında konuşmayı yasaklamasına rağmen, konuşmaya devam edecek misin?

Tabii ki konuşmaya devam ediyorum. Şu an sana ne anlatıyorum?

Şaşırdın mı, Hrant?

Elbette ki şaşırdım.

Bunu beklemiyordun.

Evet beklemiyordum. Bu doğru. Mahkemeden sonra yaşlı bir adam bana e-mail yolladı, Müslümandı. ‘Oğlum, Ramazan başladı ve ben hergün, günde beş kere namaza gidiyorum. Ben, senin uzaklara gitmemen için de dua ediyorum’ dedi. Bu yazıdan o kadar etkilendim ki 24. Mezmuru Türkçe’ye çevirip yazımda yayımladım. Ben yaramaz bir çocuktum ve beni durdurmak için mezmurlar ezberletirlerdi. Hala yaramazım ama mezmurlar bende bir alışkanlık oldu herhalde. Onları tekrar ediyorum.

Bunları sesli olarak söylüyor musun?

Evet, sesli söylüyorum. Bütün sol görüşlü arkadaşlarıma itiraf ediyorum (gülümsüyor). Güzeldi.

Mezmur: Seni koruması için melekleri yolluyorum diyor. Yılanın kafasına basıp, geçiceksin. Senin düşmanlarının önünde sana sofra hazırlayacağım. Kafana yağ meshedilicek. Benim bardağım dolu. İyilik, adalet ve merhamet seni günlerinde takip edecek. Tanrının evinde bir çok gün kalacağım.

Mezmurlar bana güç veriyorlar, sen biliyorsun. Bunu bulup şimdi sana okumak istiyorum. (İncili alıyor ve Ermenice okumaya başlıyor. Kitabı bırakıyor. Kameraya bakıyor.) Bitti mi? (Ayağa kalkıyor. Islık çalıyor.) Gidelim mi?

Evet, Hrant, hadi gidelim.

(Gülümser) Teşekkürler.

 * Bu söyleşi www.indexoncensorship.org/2010/01/hrant-dink-turkey-armenia-agos adresinden Begüm Zorlu tarafından çevrilmiştir.

Kaynak: sosyalistisci.org

 

10 YILDIR BEKLEYEN RÖPORTAJ: “HRANT ÖDEVİMDİ UMUDUM OLDU”

“Belki Hrant Dink’in başına gelen onca şeyden sonra bu kadar umutlu konuşması sizi şaşırtıyordur. Ama ben geleceğe hep umutla bakıyorum. Türkiye’nin gençlerinin demokratikleşme açısından büyük bir potansiyel taşıdığına inanıyorum. Ancak tüm bu güzel şeyler olurken ben Türkiye’de olur muyum işte onu bilemiyorum…”​

Bu, yayınlanmamış bir Hrant Dink röportajı. Yaklaşık 10 yıldır ara ara hatırlanan bir röportaj ancak hiç unutulmayan bir ortak kedere dâhil… Gazeteci adayı bir üniversite öğrencisinin, o günlerde ülkenin en çok konuşulan isimlerinden biri olan bir gazeteciyle gerçekleştirdiği heyecanlı ve acemi söyleşinin kaydı. Bugüne kadar bir yerlerde saklanan, ses kaydı, ara ara açılan tozlu kutulardaki küçücük ses kasetlerinde sonsuzluğa emanet edilen, kimi zaman neden bilmem “bir tek bende kalsın” dediğim kısa bir sohbetin harflerde hayat bulan, ancak yine de o sohbet anının havasını, heyecanını, samimiyetini yansıtmaktan uzak sureti…

Şimdi tekrar baktığımda, “Ne kadar eksik? Neler neler sorardım şimdiki aklım olsa…” dediğim, bir yanıyla güzel, dopdolu, gurur verici; diğer yanıyla içimi acı ve öfke dolduran bir anı…

2005 yılının Kasım ayıydı. Şu kadarcık bir şey yazmıştım:

“Merhaba Hrant Bey;

Adım Mahmut; Anadolu Üniversitesi’nde Basın-Yayın okuyorum. Sizinle bir röportaj yapmak; geçtiğimiz günlerde neticelenen davayı, Agos’u, Türkiye Ermeni halkını, geleceği konuşmak istiyorum. Kabul eder ve uygun olduğunuz bir tarih bildirirseniz çok mutlu olacağım.

Saygılarımla…”

Umutsuzdum.

Ülkenin milliyetçi irini her adımında Hrant’ın ayaklarının önüne dökülüyordu o günlerde. Davalar, tehditler, karanlık bakışlı kalabalıklar, saldırılar, birkaç koldan işe girişen sadık devlet medyası… Bu karmaşada bir üniversite öğrencisiyle görüşmeyi neden kabul etsindi Hrant? Üstelik hemen her gün tehdit alan bir gazeteci, ne idüğü belirsiz bir üniversiteliyi ofisinde öylece kabul edemezdi herhalde.

Bir gün sonra şu cevabı aldım:

“Sevgili Mahmut;

Seninle görüşmek benim görevim. Yolun İstanbul’a ne zaman düşecekse o zaman konuşuruz. Agos’un adresi aşağıda. Telefon numarasını da yazıyorum. Gelmeden önce ararsan saati de kesinleştiririz.

Sevgiler,

Hrant”

Mutlu, heyecanlı ama hepsinden çok şaşkındım.

Birkaç gün sonra bu heybetli adamın sakin gülümsemesiyle içeriye davet edildiğim Agos’un kapısındaydım. Geniş sayılabilecek ancak tıkabasa kitap, gazete, dergi dolu ofisinde havadan sudan sohbet ettik önce. Eskişehir’den bahsettiğini, özellikle bir Ermeni kilisesini detaylı biçimde anlattığını hatırlıyorum. Bense hemen sorular sormak, oraya gelme nedenim olan röportajı hemen gerçekleştirmek ve belki biraz da verdiğim rahatsızlığı ve meşguliyeti hemen sona erdirmek istiyordum.

O çabamın kifayetsiz neticesi aşağıda. Bense o ofisten, her soruya heyecanla ve gözlerinden okunan bir samimiyetle cevap veren mühim biriyle röportaj yapmış olmanın gururunun yanı sıra gerçekten özel bir adamı tanımış olmanın tuhaf mutluluğuyla çıktım.

O an, kapısını her çaldığımda açacağını bildiğim bir arkadaş, bir ağabey edinmiş olduğuma o kadar emindim ki…

Öyle de oldu aslında. Çok sonra yolum Hrant Dink Vakfı’yla kesiştiğinde hissettim bunu. Hrant’ın adını taşıyan vakfın projelerinde üstlenmeye çalıştığım ufak görevler için o ofise her girdiğimde, oradan yıllar önce çıkarken hissettiğim her şeyi güzellikle ve açıklıkla hatırladım. Bu yüzden mi, yoksa hayatın acıyla örülü tesadüfler zincirinin bir halkasında bulunduğum için mi bilmem, editörlüğünü yaptığım ilk kitap “Hrant Dink Vakfı Yayınları”ndan çıkınca kendimi o acemi üniversite öğrencisiyle aynı şeyleri hissederken buldum.

On yıla yakın bir süredir Türkçe ve Ermenice yayınlanan bir gazetenin başındasınız. Yanılmıyorsam Agos, Türkçe yayınlanan ilk Ermeni gazetesi. Bu yapıda bir gazete çıkarma fikri nasıl doğdu?

Agos birden fazla toplumsal ihtiyaçtan doğdu. Bu nedenleri şöyle sıralayabiliriz: İlk olarak Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendi aralarındaki iletişimin sağlanabilmesi için bir araç gerekiyordu. Ermeni dilinin kullanılmamaya başlamasıyla birlikte cemaat içindeki iletişim de kopmaya başlamıştı. Cemaat, Anadolu’daki Ermenilerin de gelmesiyle birlikte İstanbul’da kümeleşti. Bu Anadolu’dan gelen Ermeni çocukları Ermenice bilmiyor. Öğrenmeye başladılar ama öğrenmekle de bitmiyor çünkü Ermenicenin kullanım alanları kısıtlı. Bizler sokakta, işte yüzde 99 oranında Türkçenin içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla kullanılmayan dil özelliklerini kaybediyor ve kullanılmadıkça da kullanılmasından utanılan bir şeye dönüşüyor. Dili kullanamadıkça bir zaman sonra artık o dili iyi bilmediğiniz için de kullanmamaya başlarsınız. Ancak dediğim gibi bir yandan da iletişimi sağlamak zorundasınız çünkü cemaat kendi ekonomik gelirleriyle kendini, kiliselerini, okullarını idame ettiren bir yapı. İletişim olmayınca cemaatten kopmalar, cemaatten kopmalar olunca da ekonomik kopmalar meydana geliyor. E bu durumda ne yapacağız, iletişimi nasıl sağlayacağız? Ermeniler Türkçeyi kullanıyorsa biz de Türkçeyi kullanacağız ve kimlik üzerinden bir iletişim sağlayacağız.

İkinci neden de büyük topluma açılma isteği. Bu da iki nedenden ötürü gerekliydi. Bir kere büyük topluma karşı kapalı bir alandık bizler, kapalı bir yaşam biçimiydik. Kendi okullarımız, kendi gazetelerimiz vesaire. Büyük toplum bizi tanımıyordu. Tanımadığı için de başkaları bizi başka şekillerde tanıtıyordu. Giderek artan bu yanlış tanıtım öyle bir noktaya gelmişti ki ‘Ermeni’ kelimesi bu ülkede artık neredeyse küfür olarak kullanılıyordu. Biz buna isyan ediyorduk ve “Bizler tanıtılan o Ermeni değiliz” diyorduk. Asala sorunu, Kürt sorunu, ardından Karabağ sorunu… Her birinde televizyonlarda, gazetelerde “katil Ermeni”, “terörist Ermeni” gibi laflar dolaşıyordu. Çıkıp kendimizi savunmamız gerekiyordu. “Yeter” dedik, en azından kendimizi kendi irademizle tanıtmaya karar verdik. Kendimizi büyük topluma yalnız böyle bir savunma mekanizması olarak tanıtmak da istemedik. Ayrıca var olan toplum içi sorunlarımızı büyük topluma açmak istedik. Ermeni toplumunun kurumlarıyla Ankara arasında halkın hiç haberdar olmadığı sorunlar süregeliyordu. Bu tür konularda da toplumun desteğini kazanmak istedik.

Bunların yanında gençler için, istedikleri zaman gelip gidebilecekleri entelektüel bir ortam yaratmaya çalıştık. Çünkü diğer Ermeni gazeteleri daha kapalı, seçkinci alanlar. Şimdi bakıyorum da başarılı da olduk. Bin 800 tirajla başladık, bugün 6 bin civarında bir tirajımız var.

Gerçekten de Türkiye’deki Ermeni toplumu bir şekilde sesini geniş kitlelere duyuramıyor. Örneğin sizin ‘büyük toplum’ dediğiniz kitle Ermenilerle ilgili olarak, süregelen soykırım tartışmaları dışında pek de bilgi ya da haber edinemiyor. Bu soykırım tartışmaları bir kenara bırakılırsa, Ermeni toplumunun gündelik yaşama dair sorunları nelerdir?

Ermenilerin aslında çok güncel sorunları var. Kendi içlerinde toplumsal psikolojileriyle ilgili sorunları var, kendi kültürel varlıklarını devam ettirme sorunları var. Şimdi bakın bir şeyi çoğunluğun anlaması çok zor. Bir insan düşünün, günlük sıradan işleriyle uğraşan. Bu adamın aklında “ben biteceğim, yok olacağım, benim kültürüm yok olacak, kültürümü yaşatmalıyım, varlığımı devam ettirmeliyim” gibi bir kaygı yoktur. Bir de bir adam düşünün ki bu tür kaygılarla yaşar. İşte günlük yaşantılarının önemli bir kısmını Ermeniler bu kaygılarla geçiriyor. Kimliğimizi nasıl koruyacağız, nasıl devam ettireceğiz diye düşünüyoruz. Böyle bir derdimiz var ve yaşantımızın önemli bir kısmını bu kaygıyla geçiriyoruz. Tabii bu kaygı başka sonuçlara da neden olabiliyor. Varlığımızı korumaya çalışırken içinde yaşadığımız toplumun da kelaynak kuşlarına dönüşüyoruz. Bizi anlayanlar da en fazla şöyle anlıyorlar, “Ya bunlar bir renk olarak devam etmeli, yazık”. Çevreci, korumacı anlayış yani… Oysa başka bir şey var düşünülmesi gereken. Hayat sadece koruma, kollamayla yaşanacak bir şey değil. Hayat yaşanması gereken şey. Hayat kimliğini yaşamak, çoğalmak demek. Ama kimse sizin çoğalmanızı istemiyor ki. Cumhuriyetin kuruluşunda 300 bin olan Ermeni nüfusu bugün 60 bin, neden? 13 milyon Türk nüfusu neden 70 milyon oluyor da Ermeni nüfusu neden giderek azalıyor? Biz istemediğimiz için mi, yoksa birileri bizim çoğalmamızı istemediği için mi? Bakın, azınlıkların nüfusunun artmaması için yıllarca birçok politika uygulanmış, çünkü bizler güvenlik sorunu, tehdit olarak algılanmışız. Siz azınlıkları, Türkiye’deki farklılıkları ilkokulda, ortaokulda ya da lisede ders kitaplarında gördünüz mü?  Örneğin hayat bilgisi, sosyal bilgiler ders kitaplarında ne bileyim komşularımız, sokağımız ünitesinde köşedeki bakkal Markos Amca’ya rastladınız mı? Ya da okuma yazma derslerinde “Ali topu Ayşe’ye at”ın yanında “Ali topu Agop’a at” gibi bir cümleye denk geldiniz mi? Türkiye’de farklılıklar eğitim sürecinde yok sayılan şeyler. Yurttaşlık derslerinde olmayan azınlıklar bir tek ders kapsamında işlenir, bir tek ders kitabında. Lise Milli Güvenlik ders kitabının 97. sayfasında, ‘Türkiye üzerinde oynanan oyunlar’ ünitesinde.

Azınlıklara yönelik bu tutumda, azınlıklara yaklaşımda bir değişim sezmiyor musunuz?

Türkiye Avrupa Birliği sürecine girmeye başladığı zaman hatırlandı azınlıklar. O da vitrinde bulunması gereken bir çeşitlilik olarak. Ticari, araçsal bir bakış açısı ama buna da şükür. Daha önce azınlıkların farkında olan yoktu ki. Vardı ama ne şekilde vardı? “Sen azınlıksın, hakların doğuştan sınırlı. Kendi sürecin içerisinde azal, yoksa belli süreçler yaratırız azalman için.” Gerçekten de böyle kırılma noktaları vardır tarihimizde. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları kırılma noktalarıdır. Dönelim başa; nedir azınlıkların günlük kaygıları? Sıradan, anayasal yurttaş olarak görülmek ve bunun içselleştirilmiş olması. Devlet bunu içselleştirmediği için azınlık da kendini anayasal yurttaş olarak görmemeye başlıyor. Kendisi bir güvenlik sorunu olduğu için kendisi de geleceğe güvenle bakamıyor. Bakınız, “Ne kadar daha bu ülkede yaşayabilirim” meselesi bir soru olarak hep durur akıllarda.

Az önceki soruda şunu kastetmiştim: Türkiye’nin asıl gündemini oluşturan Avrupa Birliği sürecinde azınlıkların kültürel ve maddi hakları önemli bir yeri işgal ediyor. Çok kapsamlı olmasa da bu konularda çalışmalar, en azından çabalar var.

Evet ama bu süreçte azınlıklar vitrin aksesuarı olarak kullanılıyorsa bu kötü.

Peki, siz bunu demokratikleşme ve haklar konusunda yararlanılabilecek bir fırsat olarak görmüyor musunuz?

Bizim için en önemli kavram ‘Türkiyelilik’ kavramı. Yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olma kavramı. Bakmayın siz bana, benim gibi birkaç kişi vardır Ermeni toplumunda ‘Türkiyelilik’ kavramından hareket eden. Ermeni toplumunun büyük çoğunluğuna sorarsanız Türkiyeli demezler kendilerine ‘Türk’ derler. Yani o kadar bu ülkenin yurttaşlarıdır Ermeniler. Ancak buna rağmen unutulurlar, haklarından edilirler. İşte Avrupa Birliği süreci gibi bazı durumlarda akıllara gelirler. Keşke bizler bu demokratikleşme, azınlıkların kültürel varlıkları, hakları gibi konuları dışarıdan yapılan zorlamalarla konuşmasak da kendi kendimize tartışarak, birbirimizi anlamaya çalışarak gerçekleştirsek. Bakın bu Ermenilerin ya da bir başkasının, bir grubun sorunu değildir. Bu topyekun Türkiye’nin sorunudur. Çözecek olan da bizleriz.

‘Türkiyelilik’ kavramına uzun yıllardır vurgu yapıyorsunuz. Sürekli gündeme getirmeye çalıştığınız diğer bir konu da soykırım tartışmalarına yönelik. Ermeni diasporasının Türkiye’ye bu konuda dış baskılar uygulamasını ve soykırım meselesini Ermeni toplumunun yegâne sorunu haline getirmesini eleştirdiğiniz için diasporadan da epeyce tepki aldığınızı biliyoruz. Ancak aynı görüşü savunduğunuz bir yazı yüzünden Türkiye’de de 6 ay hapis cezasına çarptırıldınız.

Bakınız ben her şeyden önce iyi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğumu düşünüyorum. Belli konularda her iki taraftan da gösterilen milliyetçi tutumun bu ülkeye ve bu yurttaşlık meselesine sekte vuracağı görüşündeyim. Evet, bir ceza aldım ancak bunun bilinçli olarak verilen bir ceza, bir gözdağı olduğunu düşünüyorum. Zira resmi söylem milliyetçi bir temele oturuyor ve karşısında da milliyetçi Ermeniler istiyor. Hrant Dink bu konuda farklı, milliyetçi olmayan bir yorumla çıkınca karşılarına bir anda her iki tarafın da akılları karıştı. Dikkat ediniz bana devleti küçük düşürmekten ceza verilmedi, bana ırkçılıktan yani ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten ceza verildi. “Madem sen milliyetçi değilsin, biz de seni toplumun karşısında böyle küçük düşürürüz” denildi. Sizin de belirttiğiniz gibi ben o yazımda bu soykırımı kabul ettirme meselesinin Ermeni toplumunda bir takıntı, bir travma, bir rahatsızlık olduğunu, bu rahatsızlıktan dolayı da ‘Türk’ kavramının Ermeni kimliğinin içinde belirleyici bir unsur olarak yerleştiğini ve Ermenilerin bu Türk kavramından kurtulmadan sağlıklı bir kimliğe kavuşamayacaklarını anlatmaya çalışıyorum. Bilirkişi raporu da bunu destekler nitelikte olmasına rağmen bana bu ceza verildi.

O cümlenin ne anlamda söylendiğini anlatmaya çalışıyorum, anlamamakta ısrar ediyorlar. “Bütününe bakın” diyorum, hayır bakmıyorlar. Onların derdi muhakkak Dink’i suçlamak. Çünkü Dink ezber bozdu, her iki tarafın da ezberini bozdu. Siz biliyor musunuz ki diaspora çalkalanıyor. Diaspora birkaç yıldan beri çalkalanıyor. Geçen hafta Fransa’daydım 400 Ermeni aktivistiyle birlikte. Hepsiyle birebir kapıştım orada. İçlerindeki eski Asala militanları bile bizim yıllardır savunduğumuz noktanın doğruluğuna inanmaya başladılar artık. Nedir o nokta? Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi gerekiyor, buna sekte vurmayalım. Türkiye’yle diyalog kurmak lazım. Onlara “Soykırımla ilgili sorunun çözülmesini istiyorsanız Türkiye’ye dışarıdan baskı yapmak yerine Türkiye toplumuyla diyaloga girmemiz lazım. Bunun için de gidip Türkiye’deki tartışmalara katılmanız gerekiyor” diyorum. Çünkü gelmiyorlar tartışmalara, katılmıyorlar. Düşünün, ben onları tartışmalara, diyaloga çağıran kişiyim. Benim gibi adamı Türkiye bulmuş, yapılan işe bak. Ben diasporanın kafasını karıştırıyorum ama öte yandan Türklerin de kafasını karıştırıyorum. Türklerin resmi söylemi de çöküyor, Ermenilerin resmi söylemi de. Tabi resmi söylemler çöktükçe benim gibilere saldırılmaya devam edilecek.

Bu noktada en başından beri aklıma takılan bir şeyi paylaşmak isterim. Kişisel olarak cümlenin anlamı konusunda sizle hemfikirim ancak kullandığınız ifadelerin biraz sert olduğunu düşünmüyor musunuz? Dahası, o cümlenin başınıza dert açabileceği aklınıza hiç gelmedi mi?

Hiç düşünmedim, düşünseydim yazmazdım, düzeltirdim. O cümle aslında o yazının başındaki ilk cümle değil, bir önceki yazının son cümlesiydi. Dizi yazı olduğu için sayfada yer kalmayınca öbür haftaya sarktı. Onun için de biraz anlam kopukluğu oldu.

Mahkemenin gerekçeli kararında o cümlenin Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’deki son cümlesi bozularak Türklüğü aşağılamak için yeniden kurulduğu söylenmiş. Oysa ben yazdıktan sonra fark ettim Atatürk’ün cümlesine benzediğini. O cümle de hoşuma giden bir cümledir. Demek ki içselleştirmişim cümleyi, idrak etmişim. Ama bilinmesini isterim ki Atatürk’ün cümlesinden yola çıkmadım.

Bana da eleştiriler geliyor, “Hrant Dink’in ne işi var ‘kan’la, ‘zehir’le, niye böyle kelimeler kullanıyor” diye. Belki haklısınız. Eğer o yazı Türklere yönelik olsaydı zaten kullanmazdım o ifadeleri. Ama o yazı Ermenilere hitaben yazıldı. Kendi içimde eleştiri yaparken bu tür kelimelere eğer ihtiyacım olursa kullanırım. Ben çünkü Ermeni kimliğinin zehirlenmesinden bahsediyorum. Ama şimdi sorarsanız bir daha olsa o şekilde bir cümle yazar mıydınız, ‘kan’ kelimesini, ‘zehir’ kelimesini kullanır mıydınız diye, “Hayır” derdim. Toplumun hoşuna gitmiyor çünkü. Bunu derim çünkü ders aldım, ancak ders almak başka, bundan dolayı ceza almak başka. Ben suç işlemedim ki ceza alayım.

Sonra şunu söyledim kendi kendime, “Belki de bu cümleyi başka türlü de yazabilirdim”. Ama bu başka bir şey. Bu eleştirilecek bir durum, ceza verilecek değil.

Peki, tüm bu olanlardan sonra sorsak size: Gelecek günleri hem kendiniz, hem Ermeni toplumu hem de Türkiye açısından nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin geleceği açısından çok umutluyum. Türkiye’nin önünün açılacağını, demokrasimizin gelişeceğini düşünüyorum. Türkiye dünyada doğu-batı zıtlaşmasını ortadan kaldıracak bir örnek olacak. Kıraç, sığ tartışmaların ortadan kalkacağına inanıyorum. Kültürel kimliklerin özgürce yaşanacağı, barış içinde bir toplum olacağız. Belki Hrant Dink’in, başına gelen onca şeyden sonra bu kadar umutlu konuşması sizi şaşırtıyordur. Ama ben geleceğe hep umutla bakıyorum. Türkiye’nin gençlerinin demokratikleşme açısından büyük bir potansiyel taşıdığına inanıyorum çünkü. Ancak tüm bu güzel şeyler olurken ben Türkiye’de olur muyum işte onu bilemiyorum…

Mahmut Çınar

Fotoğraflar: Onur Sönmez, Kasım 2005

Kaynak: BİANET

Rauf DENKTAŞ Röportajı – Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 35. Yıl Dönümü

Barış Harekâtının 35’İNCİ Yıl Dönümünde KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R. DENKTAŞ TÜRKSAM’ın Sorularını Yanıtlıyor

Prof. Dr. M. Özcan ÜLTANIR: 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile Türk Ordusu’nun adaya barış getiren adımının üzerinden tam 35 yıl geçti ve KKTC’de kutlamalar yapıldı. 14 Ağustos 1974’de harekâtın olması gereken biçimde ikinci adımıyla bu barış ortamı perçinlenmişti. Aslında Barış Harekâtı’nı yapmış olmamızdan ötürü, Helenizm yanlılarının Türkiye’ye teşekkür borcu var. O sayede Yunanistan’da faşist Albaylar Cuntası’nın Kıbrıs ayağı kırılmakla kalmadı, Yunanistan’daki Cunta’nın çöküş ortamı da hazırlanmış oldu ve Yunanistan demokrasi’ye kavuştu. Demokrasi ortamında Yunanistan’a ve ardından Kıbrıs Rumlarına AB kapısının açılması bu sürecin sonucudur. 35 yıldır Ada’da barış ortamı sürüyor ve her iki taraf da bunun getirdiği refahtan yararlanıyor. 20 Temmuz kutlamaları nedeniyle Sayın Talat’ın eski görüşleri ile çelişkili biçimde, “Türk askeri çekilirse kan dökülür” ve “Türkiye’nin güvencesi bizim için kaçınılmazdır” demesi ilginç çıkış gibi görünüyor. 20 Temmuz törenleri için Ada’ya giden Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “İki Devletli, İki Halklı ve İki Demokrasili” çözümden söz etmesi de önemli, ama tabii ki bunun Türkiye’nin filli ve etkin garantörlüğü ile ne ölçüde ve nasıl destekleneceği önem kazanıyor. 35 yıllık süreci yoğun biçimde yaşamış bir insan olarak, bu 20 Temmuz’da yapılan açıklamalardan saptadığınız artılar ve eksiler nelerdir? Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğü için mücadele etmiş bir mücahit olarak da, saptadığınız artılar ve eksilerle Barış Harekâtı’nın 35’inci yılı kutlama gününü buruk duygular içinde mi, yoksa her şeye rağmen umut dolu olarak mı yaşadınız?

Rauf Raif DENKTAŞ: 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı kutlamaları ayni zamanda Kıbrıslı Türklerin yeniden doğum günlerini kutlama anlamına gelir. Çünkü, (Yunan Birliklerinin karargâhlarından elde ettiğimiz belgelerden de gördüğümüz gibi) Yunan Darbesi başarı ile sonuçlanmış olsaydı Muratağa, Sandallar, Atlılar, Taşkent gibi köylerde yaptıkları toplu katliâmları kısa bir süre içinde ada sathında da yapacaklardı. Sayın Büyükelçi Karahan bu belgelerin bir kısmını Efesos Belgeleri adı altında İngilizce bir kitapçık olarak yayınlamıştı. Kıbrıs’ta Türk halkının varlığını millî hedefleri olan Kıbrıs’ı Yunan adası yapma konusunda engel bir düşman olarak gören bu insanlar, yeniden yapılacak bir anlaşma ile barış güvercini olacak değildirler. Üç ülke tarafından garantilenmiş bir ortaklık devletini yıkmış olanların çocukları ve torunları “Yunan toprağı” addettikleri Kıbrıs’tan Türkleri temizlemek düşüncesi okulda, kilisede kalplerine işlenmektedir. “Unutmayacağız” diyorlar. Neyi unutmayacaklarmış? Bu insanlar “1974’de barbar Türklerin yaptıklarını; kahpe Türk işgalini; evlerinden yerlerinden olduklarını” unutmama andı ile büyütülmektedirler. 1963-74 yılları tarih kitaplarından ve hafızalardan silinmiştir. 20 Temmuzda biz kurtuluşumuzun, yeniden doğuşumuzun 35. yıl dönümü nedeniyle bayram yaparken, Rum tarafında “işgale son verilmeden, adada tek bir Türk askeri kalmadan, göçmenler eski yerlerine dönmeden, Garanti Anlaşması gibi anlaşmalar ortadan kalkmadan uzlaşma olamaz” mesajları verilmekte ve Barış Harekâtında ölenler için matem tutulmaktaydı. Yüzlerce Rum genci ellerinde “en iyi Türk ölü Türk’tür; Kıbrıs Yunandır; Unutmadık-unutmayacağız; işgale son” pankartları taşıyarak sınırlarımızda gösteri yapıyorlardı. Kıbrıs’ı birleştirmek için çaba harcayanların ellerindeki malzeme budur. Bu gerçeği gözardı ederek, yeniden 1960 misali veya Annan planı modeli bir anlaşma yapıldığı takdirde, bunun ömrü de kısa sürecek ve bu kez çok daha feci bir şekilde neticelenecektir. Bunu Kıbrıs’ta yıllarca BM Sekreterini temsil etmiş olan uzmanlar da söylemekte ve yazmaktadırlar.

20 Temmuz günü halkın coşkusu zirvedeydi çünkü Türkiye’den gelen mesajlar kalplere su serpmekte, var olan kuşkuları yok eder mahiyetteydi. Halk hem burada hem de Anavatanda KKTC’ye, egemenliğe, eşitliğe, Türkiye’nin haklarının devamına sahip çıkmaktaydı. Ankara’dan Sayın Toptan, Lefkoşe’de Sayın Çiçek bu gerçeklerin altını çizmekteydiler. Sayın Talat da Garantiler konusunda halka güven vermekteydi. Konuşmasında “KKTC kalacaktır, egemenlikten vazgeçilemez” gibi sözler söylemesini bekleyemezdik, çünkü görüşmeleri “tek halk, tek devlet, tek egemenlik” formülüne dayalı olarak başlatmıştı. Ancak, yaptığı konuşmadan Rum tarafının görüşme yolu ile iki tarafın eşitliğine dayalı yeni bir ortaklık yapmak niyetinde olmadığını görmekte olduğu anlaşılıyordu.

Gelen heyetlerle yapmış olduğum temaslardan çıkardığım sonuç şudur: Kıbrıs konusunda sağlam, kalıcı, Türkiye’nin de Garantörlükten kaynaklanan haklarını da koruyan yeni bir ortaklık devleti kurulması esastır; bunun tahakkuk edebilmesi için Kıbrıs’ın gerçekleri kabul edilmelidir. Bu gerçekler iki eşit egemen halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki ayrı devletin kabulü anlamına gelmektedir. Rum tarafı bunları kabul etmiyorsa, sorumluluk Rum tarafına aittir. Türkiye’yi “ya Kıbrıs, ya AB üyeliği” seçenekleri ile karşı karşıya bırakmak tehdidi boşunadır.Türkiye böyle bir seçenek karşısında bırakılırsa, kuşkusuz Kıbrıs’ı seçecek ve Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçmeyecektir. Halkımızın anladığı budur. Millî çizgimiz bunlardır. O hâlde halka bu gerçekler telkin edilmeli ve sık sık gündeme gelmeğe başlayan “yıl sonunda referandum” vaadleri halkı yanıltmamalıdır. Referanduma gidecek bir metin ortaya çıkarsa halk, bu metinde “iki devlet, iki eşit egemen halk ve Türk Garantisi var mı, yok mu?” konularına bakmalıdır. Şimdiden halkı referandumda (ortaya çıkacak metinin ne olduğu bilinmeden) “evet” demesi için beyin yıkamaları başlamıştır. Bunun karşısına şimdiden “Devletimiz, egemenliğimiz yoksa, iki kesimlilik adı altında yüz bin Rum içimize gelip yerleşecekse, Türk garantisi fiili ve etkin bir garanti olmaktan çıkacaksa, AB, bize ayrı halk statümüz nedeniyle verilen özel hak ve yetkileri birincil yasa haline getirmeyecekse cevabımız hayır olacaktır” demeğe alıştırılmalıdır.

Rum tarafı bunlar üzerinde durmaktadır. “Nasıl olsa Rum tarafı referandumda yine hayır diyecek” inancı ile Annan Planındaki tuzağa yeniden düşmemeliyiz. Hristofyas açıkça “ben federasyon sevdalısı değilim, ancak Türk askerini adadan çıkarmak için federasyonu kabul etmeliyiz” diyen ve millî yolda olduğu konusunda Başpapaz ile EOKA derneklerini de tatmin etmiş olan bir hokkabazdır. Askerimizi adadan çıkarmak ve Garantilerden kurtulmak için hiç beklenmedik bir anda referandumda evet değişebilir. Şimdiden Rum halkına “Annan Planındaki hatayı tekrarlama, neticeden korkma, yeni bir referandumda evet” dedirtmek için yeni bir düzenlemeye gittiklerini gazete haberlerinde görüyoruz. “Tek devlet, tek egemenlik, tek halk” formülü üzerinde devam eden görüşmeleri desteklemenin içerdiği tehlike budur.

Sayın Çiçek’in konuşması bizce milli çizgimizdir. Burada, 20 Temmuz kutlamaları için gelmiş olan temsilcilerden aldığım mesaj Türkiye’de hiç bir hükümetin KKTC’den vazgeçme lüksü olmadığı yönündedir. “Türk halkı KKTC’den vazgeçen herhangi bir hükümeti hazmedemez, kabul edemez görüşü hakimdir” denilmektedir, ben de buna inanmaktayım. Ancak yabancılar Türk ulusunun, Anadolu halkının Kıbrıs konusunda bu kadar hassas ve duyarlı olduğunu bilmiyor, çünkü büyük basın bu konuda suskun. Basının bu konudaki suskunluğuna rağmen Anadolu Kıbrıs meselesini büyük bir hassasiyet içinde izlemektedir. Anadolu Basınını temsilen gelen ve 20 Temmuz 1974’de savaş muhabirliği yapan kardeşlerimizi de içeren heyet de bunu doğrulamıştır. Asker adına yapılan açıklamalar da iç açıcı, güven verici olmuştur.

Garantiler konusunda Türk Hükümeti ile Sayın Talat’ın söyledikleri, UBP Hükümeti adına söylenenleri teyit etmektedir. Ancak bu konuda dikkatli olmamız gerekmektedir. Biz, Sayın Talat ile Hristofyas’ın “tekli” formülüne dayalı bir uzlaşmaya varıldığı takdirde sonucun Garanti Anlaşmasının kâğıt üzerinde kalacağını, Türkiye’nin AB üyesi bir ülkede fiilî ve etkin garantörlüğü kalmayacağını iyice bilmemiz gerekmektedir. Annan Planı da bizi Rum ile birleştirip AB üyeliğini meşru hale getirecekti. Anlaşmada “Garantiler devam edecektir” beyanı AB normlarına uymuyor diye uygulanamayacaktı. Bugün AB Garantiler konusunda Rum ile Yunan’ın söylediğini söylemektedir: “AB üyesi bir ülkenin garantiye ve garantörlere ihtiyacı yoktur”. Mayınlı bir yoldayız. Her adımda çok dikkatli olmamız gerekmektedir.

Benim görevim gördüğüm tehlikeleri halka duyurmaktır. Bundan kimse gocunmamalıdır.

SON MGK KARARINDA İKİ EGEMEN EŞİTLİKLİKTEN VE İKİ EGEMEN HALKTAN BAHSEDİLMELİYDİ

ÜLTANIR: Bildiğiniz gibi 30 Haziran 2009 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Kıbrıs konusu gündem maddesiydi ve toplantı sonucu yapılan açıklamada şöyle deniliyor: “Kıbrıs sorununun âdil ve kalıcı biçimde çözüme kavuşturulmasının bölgede güvenlik, istikrar ve refahın sağlanabilmesi açısından önem arz ettiği; Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülmekte olan kapsamlı çözüm müzakerelerini ve bu bağlamda Kıbrıs Türk tarafının yapıcı çabalarını desteklediği, çözümün; siyasi eşitlilik, iki kesimlilik ve eşit statüde iki kurucu devleti haiz yeni bir ortaklık çerçevesinde bulunması, garanti ve ittifak anlaşmalarının devamı, çözümün hukukî güvenlik ve kesinliğinin teminat altına alınması, ilgili tüm tarafların sürece zarar verecek yaklaşımlardan kaçınmaları ve Birleşmiş Milletler süreci ile parametrelerine sahip çıkmaları gerektiği vurgulanmıştır”. Açıklamada altı çizilecek olan “siyasi eşitlilik, iki kesimlilik ve eşit statüde iki kurucu devleti haiz yeni bir ortaklık çerçevesinde bulunması, garanti ve ittifak anlaşmalarının devamı” ilkesini temel alınca ve Türkiye’nin daha önceki Kıbrıs’a ilişkin kırmızı çizgileri ile karşılaştırınca, nasıl değerlendiriyorsunuz, bir değişiklik var mı? Ayrıca, açıklamanın, “Birleşmiş Milletler süreci ile parametrelerine sahip çıkma” ilkesi, gelecek için ortaya çıkabilecek Annan Planı benzeri yeni bir Birleşmiş Milletler planına ve halk oylamasına sizce yeşil ışık yakar nitelikte mi?

DENKTAŞ: Sayın Çiçek’in 20 Temmuzda Lefkoşe’de yapmış olduğu açıklamanın MGK’nın açıklamasında daha genel şekilde ele alınmış olan konulara açıklık getirmekte olduğuna inanmak istiyorum. MGK’nın açıklamasında sadece eşitlikten değil, daima bahsedildiği gibi “egemen eşitlikten”, iki egemen ve kendi kaderini tayin hakkı olan halkın varlığından bahsedilmesini beklerdik. İki ayrı referandum bunun kanıtıydı. Bunu soğutmamak, unutturmamak gerekir. İki ayrı referandum konusunu Vasiliyu ile yaptığım ilk görüşmede kabul ettirmiştik. Bu, BM’nin hazırladığı Fikirler Dizisine de girdi. Annan Planı’nda da yerini aldı ve fiilen ayrı referanduma gidilmiş oldu. Bu gerçeklere rağmen Türk tarafının göğsünü gere gere “Kıbrıs’ta iki eşit egemen, kendi kaderini tayin hakkı olan iki halk vardır” deyimini devamlı surette kullanıp gündemde tutması, gündemden hiç bir zaman düşürmemesi gerekmektedir. Şunu bilmekte yarar vardır: temelde ayrı egemenliğimiz yoksa “eşitlik” de “hudutlar” ve diğer haklar da kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. 1960 Antlaşmalarında Kıbrıs’ın bağımsızlığında ve egemenliğinde Rumlarla eşit şartlarda hak sahibiydik. Ne oldu? Rum tarafı bu hakkımızı gasp etmek için silâha sarılıp bize azınlık hakkı önerince dam başımıza yıkıldı. Türkiye’nin garantörlüğü sayesinde kurtulduk çünkü Anayasayı yırtıp atmakla ortadan yok edemedikleri somut bir şey daha vardı: TÜRK ALAYI ! Şimdi, “ayrı egemenlik, ayrı bağımsızlık istemiyoruz; tek egemenlik, tek devlet, tek halk, tek vatandaşlık” formülüne dayalı olarak yürütülen görüşmeler 1960’ın düzenini, Rumların lehine tadil ederek ve Garantileri de neticede sıfırlayarak tekrarlamak anlamına gelecektir. MGK’nın açıklamasında, bunu önleyici deyimler olsa da “görüşmelerin desteklenmesi” ve “iki kurucu devletin” egemen devletler olacağının açıklanmaması bence göze batan eksikliklerdir.Bilindiği gibi Hristofyas “iki kurucu eyaletten” bahsetmektedir ve Sayın Talat da ayrı egemenlik istemediğini açıkladığına göre, kurucu devletin vilâyetten başka bir şey olmayacağı açıktır. Hristofyas, kurucu vilayetlerin hudutlarını zaman zaman gözden geçirecek mekanizma da önermektedir. Garantiler hakkındaki görüşlerimi yukarıda da açıkladığım için bunları tekrarlamayacağım, ancak kendi kendimizi aldatmayalım: Hristofyas “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ve Onun Anayasası vardır ve biz Rumlar bu Cumhuriyetin dünyaca tanınmış meşru hükümetiyiz ve bu unvanla Kıbrıs’ın bütününü AB üyesi yapmış bulunuyoruz. Kıbrıs’ın idaresinde değişikliğe gidilecektir. Üniter Kıbrıs devletinin Anayasasını tadil ederek iki vilâyetli bir durum yaratılacaktır. AB ülkesi olarak halkımız (TEK HALK) AB normları ve yasaları çerçevesinde insan haklarını serbestçe kullanabilecektir. Yani yerleşim ve mülk edinme hakkı kısıtlanamaz. Kıbrıslılar istedikleri yerde yerleşebileceklerdir. BM kararları ve AB normları uygulanacaktır” diyor. Bunlarda var mıyız, yok muyuz?

MGK açıklamalarından, Sayın Çiçek’in beyanlarından bunlara “yokuz” dediğimiz anlaşılıyor. Rum da böyle anlıyor ki “Türk tarafı uzlaşmazdır” propagandasına hız vermiş bulunuyor. Ancak “görüşmelere devam” siyaseti veya taktiği, Kıbrıs’a güya yardımcı olan ve gerçekte Rum’un meşruiyetini savunan “dostlar” tarafından gün gele aleyhimize kullanılacaktır. Annan Planı’na evet dedirttikten sonra bizi ayrı devlet ve ayrı egemenlik istemeyen taraf olarak hangi çizgiye bağladıklarını unutmayalım. Türkiye’de ve Kıbrıs’ta yapılan açıklamalardan, tarafların yeni bir sürpriz BM planına karşı çıkmayacakları sonucuna varılmaktadır. Bunu açıkça görmekteyiz. Şimdiki durumda KKTC halkının büyük bir çoğunluğu böyle bir planı kabul etmeyeceğini açıklamış bulunmaktadır.

SAYIN TALAT İZLENEN YOLUN ÇIKAR YOL OLMADIĞINI GÖRMEYE BAŞLAMIŞ GİBİ

ÜLTANIR: Sayın Talat’ın rahmetli Dr. Fazıl Küçük’ün kurduğu “Halkın Sesi” gazetesi yazar ve yöneticilerini ağırladığı sabah kahvaltısında, krize ve hatta skandala dönüşen konuşmasında söylediği ve Rum Politis gazetesine yansıyan, çözüm sonrası ulaşılacak durum için, “Yüzde elli KKTC, yüzde elli Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak, çoğunluk Kıbrıs Cumhuriyeti olacak” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sözü ve 20 Temmuz törenleri nedeniyle yaptığı konuşmalar birlikte değerlendirilince, Sayın Talat şu anda nasıl bir tutum ve davranış sergiliyor?

DENKTAŞ: Sayın Talat Halkın Sesi gazetesi yazarlarına görüşmelerin seyri hakkında, Türk tarafına şirin görünecek deyimler kullanmıştır. Rum tarafı KKTC’yi kabul etmiyor, Sayın Talat da “ayrı devlet, ayrı egemenlik istemediğini” söylemektedir. Bu nedenle “çözüm sonrası ulaşılacak durum yüzde elli KKTC, yüzde elli Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak, çoğunluk Kıbrıs Cumhuriyeti olacak” sözleri halkımıza şirin görünürken, bir açıdan da halkı çözümün gerçeklerine alıştırmayı öngörmektedir diye düşünmekteyim. “Yani çoğunluk idaresine hazırlanınız. Ortaklık, eşitlik diyoruz ama bu yüzde elli üzerinden olmayacak. Hele KKTC hiç olmayacak” demiş olsaydı daha gerçekçi olacaktı. Unutmayalım TEK HALK, TEK DEVLET, TEK EGEMENLİK, TEK VATANDAŞLIK KABUL EDİLMİŞTİR. Bu deli gömleğinden süratle kurtulmamız gerekmektedir. Sayın Talat 20 Temmuzda yaptığı konuşmada güzel bir tarihi çerçeve çizerek halka bazı teminatlarda bulundu, ama “devletim, egemenliğim” diyemedi. Bunları da söyleyeceği günü beklemekteyiz. Akıllı adamdır. Takip edilen yolun çıkar yol olmadığını görmeğe başladığını zannederim.

KADAYIFIN ALTINI YAKARSAK İŞ İŞTEN GEÇMİŞ OLACAK

ÜLTANIR: Sayın Talat bir heyetle birlikte Cumhurbaşkanı Gül’ü 13 Temmuz’da Ankara’da ziyaret etti. Ancak heyete KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün’ün, Talat-Hristofyas görüşmelerine katılmasına olanak tanınmadığı için katılmadığı, gazetelere yansıdı. Talat ve UBP İktidarı arasında ayrılıklar giderek sürtüşme ve gerginliklere neden olsa da, UBP iktidarı Türkiye’deki AKP iktidarının desteğini alan Talat’a karşı sert çıkmakta zorlanarak bu tür pasif karşı çıkışlarla mı tepkisini ortaya koyuyor? Gül ve Talat görüşmesi sonrasında yapılan ortak açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu açıklamada “Garanti ve İttifak Anlaşmaları Türkiye’yi, Yunanistan’ı ve İngiltere’yi ilgilendirmektedir ve uluslararası bir anlaşmadır. O açıdan bu Garanti ve İttifak Anlaşmalarının devamına da biz Türkiye olarak önem vermekteyiz. Çözüm ortaya çıkarken unutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Bu şüphesiz ki Kıbrıs Türklerinin ve Kıbrıs Rumlarının arasında halledilecek bir meseledir, ama Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan dengesinin muhafaza edilmesi ve bütün bu büyük coğrafyada huzurun, barışın, karşılıklı saygı çerçevesi içerisinde ilişkilerin devam etmesine ortam hazırlayacak bir çözümün de ortaya çıkması çok önemlidir denilmesi sizce yeterli mi?”

DENKTAŞ: UBP’nin Dış İşleri Bakanı ve Meclis Üyelerinden Zorlu Töre bizim “milli kırmızı çizgimiz” olarak bildiğimiz kriterleri açıklamaya devam etmektedirler. Sayın Eroğlu da son zamanlarda Kıbrıs konusunda, Partisinin seçim beyannamesinde olduğu gibi, bu kırmızı çizgileri vurgulamaya başlamıştır, çünkü halkın arzusu açıkça bu yöndedir ve yeniden aldatılmak istememektedir. Hristofyas’ın “EOKA’dan ilham alıyoruz; Makarios’un yolundayız; uzlaşma olacaksa 1960 Anayasasının tadili ile olacaktır” gibi beyanları da bu konuda “uzlaşma olsun da nasıl olursa olsun” düşüncesinde olanları, yani imâma kızıp da oruç bozma niyetinde olanları uyarıcı olmaktadır. Dolayısı ile davanın hâlli konusunda, UBP ile Sayın Talat arasındaki görüş ayrılığı devam ederken ve Türk hükümeti de Talat’ı desteklediğini dünyaya açıklayıp diğer yanda “iki halk, iki devlet” derken, Sayın Eroğlu da “görüşmelerin sonucunu bekler bir durum içinde olmak” zorunda kalmaktadır. Hristofyas–Talat görüşmeleri referanduma götürülecek bir sonuca varırsa bu, Türk tarafının halk tarafından kabul edilmeyecek şekilde taviz verdiğini gösterecektir. Hristofyas buna bile “hayır” diyecek inancı ile bu çıkmaza girilmişse ve Hristofyas “yeter ki asker çıksın, biz gereğini yaparız” diyerek halkına “evet” dedirtirse, işte o zaman, Sayın Erbakan’ın deyimi ile “kadayıfın altını yakmış” olacağız ve kendimizi, içinden çıkılmaz bir durumda bulacağız.

Sayın Talat geçenlerde hükümete bilgi vermiş. Bakanlar Kurulunda yapılmış olan bu toplantıdan henüz bir sızıntı olmamıştır. Türkiye’yi ziyaret konusunda meydana gelen durumun arkada kaldığı anlaşılmaktadır. Sayın Talat’ın Ankara ziyaretinden sonra yapılmış olan açıklamaların tümünde ben “egemenliğe, eşit egemenliğe, KKTC’nin kurucu devletlerden biri olacağına” açıkça temas edilmemesini büyük bir eksiklik olarak gördüm. “Görüşmeleri destekleriz; Talat’a sonsuz güven” gibi sözlerin ise, gidilen yol bilindiği halde, tekrarlanmasını da, dış dünya açısından aldatıcı, halkımız açısından da şaşırtıcı bulmaktayım. Kıbrıs’ı babalarının çiftliği, Kıbrıs Türklerini de “tek halk içinde %20 bir azınlık” olarak gören, Kıbrıs meselesini dünyaya 1974’de başlamış bir istilâ meselesi olarak takdime devam eden, mal-mülk konularını bireysel hak gibi yargı tarafından halletmeğe çalışan, 1963-74 yıllarını hafızasından silen, 1960 Ortaklık Devletinin üniter bir devlet olduğunu söyleyip bunun anayasasını tâdil suretiyle iki vilayetli federal bir yapıya dönüştürüleceği üzerinde ısrarla duran ve “Garantiler yoktur ve olmayacaktır” demekten vazgeçmeyen bir taraf karşısında millî kriterlerimizi, kırmızı çizgimizi, Kıbrıs meselesinin Türkiye açısından vazgeçilmez millî bir dava olduğunu daha net bir şekilde söylemek gerekir görüşündeyim.

ATATÜRK HEYKELİNE KARŞI OLANLAR UZLAŞMA YANLISI MALûM KİŞİLER

ÜLTANIR: KKTC’de Temmuz ayında Lefkoşa Metehan sınır kapısına bir kilometre uzaklıkta dikilen yüzü Rum kesimine dönük Atatürk heykeli ile Lefkoşa terminal bölgesine yapılmaya çalışılan Câmi gibi tartışmaların yaşandığı basında yer aldı. Bu tartışmalar Kıbrıs Türk toplumunda dinci-ulusalcı gibi iç kutuplaşmaların sonucu mu yoksa, Rumlarla birleşme yanlısı olanlar ve olmayanlar arasındaki tartışmalar mı?

DENKTAŞ: Bu konularda seslerini yükseltenlerin büyük bir kısmı ulusal davada daima “uzlaşmadan yana” olduklarını söyleyen ve bu nedenle devamlı surette millî çizgiyi savunanlar karşısında görev almış malûm kişilerdir. Din dersleri konusunda son zamanlarda ulusalcı olmakla beraber gençlerin tamamen din bilgisinden yoksun bir hâlde yetişmelerinden endişe duyanların sesleri de gelmeye başlamıştır. Din-ahlâk derslerine ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Genç ve aklı başında, Atatürkçülüğünden kuşku duymadığımız bir müftümüz ve eğitimde Atatürkçü genç bir bakanımız vardır. Bu konuyu dinci-ulusalcı çatışmasına sürüklemeden halletmeleri beklenmektedir.

DAVUTOĞLUNUN DAVETİNİ HRISTOFYAS’IN KABUL ETMESİ ENDİŞESİ

ÜLTANIR: Bu ay Kıbrıs görüşmeleri için Türkiye’de “son şans” lâfı telaffuz edilmeye başlandı. Yukarıda sözünü ettiğimiz Gül-Talat ortak açıklamasında, “müzakerelerin neticeye varması ve neticede bir kapsamlı çözümün ortaya çıkması ve bu kapsamlı çözüm çerçevesi içerisinde de bu sene sonunda bir referandum yapılması” dileğinden söz edildi. Ancak, Hristofyas’ın böyle bir takvimi benimsemediği biliniyor. “Türk tarafının tutumu değişmezse, ne Aralık ne de Aralık sonrası bir tarihte anlaşma olur” diyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, TRT Televizyonu’nda görüşlerini açılarken, “Rum yönetiminin pozisyonlarına bakınca gerçekten barışı mı, yoksa taktik manevralarla Ada’da kendi istedikleri bir çözümü mü adım adım gerçekleştirmenin peşinde olduğundan emin olunamıyor, ama biz her ne şekilde olursa olsun, Kıbrıs’taki statükonun bu şekilde sürmesi taraftarı değiliz. Ya karşılıklı müzakerelerle statüko değişir, ya da alternatif yollar düşünmek zorunda kalırız. Bir şekilde bu müzakerelerin son şans olduğunun herkes tarafından algılanması lâzım” dedi. Aralık’ta bir anlaşmaya varılamayacağı çok büyük bir ihtimal olarak ortada. Aralık’ta takvim durur mu yoksa devam mı eder, bilinmez, ama son şans söylemleri yeniden başlangıca dönüleceğinin ifadesi mi, yoksa müzakerelerden sonuç çıkmıyor diye Birleşmiş Milletler’in Annan Planının yeni versiyonuna davetiyenin diplomatik ifadesi mi, ya da bir başka plan mı, nedir acaba, nasıl değerlendiriyorsunuz?

DENKTAŞ: Yukarıda da izah etmeğe çalıştığım gibi, Talat-Hristofyas görüşmelerinden sene sonuna kadar kapsamlı bir çözüm çıkmasını ve bunun referanduma giderek halkımız tarafından kabul görmesini temenni etmenin gerçekçilikle bir ilişkisi yoktur. Talat-Hristofyas görüşmelerinin başlatılmış olduğu TEK halk, Tek devlet, Tek egemenlik görüşmelerinin kapsamlı bir çözümle sonuçlanabilmesi için bizim Hristofyas’ın çizgisine inmiş olmamız gerekecektir. Sayın Davutoğlu diplomatik lisanla Hristofyas’ı makûl olmaya davet ediyor ve “bu süreç son denemedir, netice alınmazsa başka seçenekler vardır” diyor. Ben Hristofyas’ın bu davete icabet ederek yola gelmesinden, yani önüne ardına bakmaksızın, “askerden, garantilerden kurtuluyoruz ya; Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını da kabul ettirdik ve AB normları etkin olacak ya, o halde ben bu davete evet diyorum” demesinden endişe etmekteyim. O zaman bir alternatifimiz var mı? Dünyaya “bu süreç, bu statüko devam edemez” demek güzel de, devam ettiği takdirde iki devlet esası üzerinde duracağımızı, ve KKTC ayrı bir devlet olarak kabul görmediği takdirde rahmetli Ecevit zamanında duyurulmuş olan formüle geçileceğini söylemek gerekmez mi? “AB Kıbrıs Rum idaresini ‘Kıbrıs’ olarak üye yapmışsa, Türkiye ile KKTC arasında aynı seviyede bir birlik kurulur ve Türkiye ile KKTC tanınma yolunda sabırla yürümeğe başlar” denemez mi? Kıbrıs’ın gerçekleri bu değil mi? Yabancılar “Kıbrıs’ta iki ayrı halkı birleştirerek bir Kıbrıs milleti yaratmak teşebbüsü hayaldir. Gerçekçi olunmalı, iki devlet esası üzerinde bir birleşmeden başka kalıcı bir hâl çaresi yoktur. Zorla bir birleşmenin sonucu 1963’den daha feci olacaktır” diyebiliyorlar; biz bunu söylemektense “uzlaşıcı görünmek için” edebiyatla meşgulüz gibi geliyor bana.

Rauf DENKTAŞ Röportajı – Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 35. Yıl Dönümü

Barış Harekâtının 35’İNCİ Yıl Dönümünde KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R. DENKTAŞ TÜRKSAM’ın Sorularını Yanıtlıyor

Prof. Dr. M. Özcan ÜLTANIR: 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile Türk Ordusu’nun adaya barış getiren adımının üzerinden tam 35 yıl geçti ve KKTC’de kutlamalar yapıldı. 14 Ağustos 1974’de harekâtın olması gereken biçimde ikinci adımıyla bu barış ortamı perçinlenmişti. Aslında Barış Harekâtı’nı yapmış olmamızdan ötürü, Helenizm yanlılarının Türkiye’ye teşekkür borcu var. O sayede Yunanistan’da faşist Albaylar Cuntası’nın Kıbrıs ayağı kırılmakla kalmadı, Yunanistan’daki Cunta’nın çöküş ortamı da hazırlanmış oldu ve Yunanistan demokrasi’ye kavuştu. Demokrasi ortamında Yunanistan’a ve ardından Kıbrıs Rumlarına AB kapısının açılması bu sürecin sonucudur. 35 yıldır Ada’da barış ortamı sürüyor ve her iki taraf da bunun getirdiği refahtan yararlanıyor. 20 Temmuz kutlamaları nedeniyle Sayın Talat’ın eski görüşleri ile çelişkili biçimde, “Türk askeri çekilirse kan dökülür” ve “Türkiye’nin güvencesi bizim için kaçınılmazdır” demesi ilginç çıkış gibi görünüyor. 20 Temmuz törenleri için Ada’ya giden Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “İki Devletli, İki Halklı ve İki Demokrasili” çözümden söz etmesi de önemli, ama tabii ki bunun Türkiye’nin filli ve etkin garantörlüğü ile ne ölçüde ve nasıl destekleneceği önem kazanıyor. 35 yıllık süreci yoğun biçimde yaşamış bir insan olarak, bu 20 Temmuz’da yapılan açıklamalardan saptadığınız artılar ve eksiler nelerdir? Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğü için mücadele etmiş bir mücahit olarak da, saptadığınız artılar ve eksilerle Barış Harekâtı’nın 35’inci yılı kutlama gününü buruk duygular içinde mi, yoksa her şeye rağmen umut dolu olarak mı yaşadınız?

Rauf Raif DENKTAŞ: 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı kutlamaları ayni zamanda Kıbrıslı Türklerin yeniden doğum günlerini kutlama anlamına gelir. Çünkü, (Yunan Birliklerinin karargâhlarından elde ettiğimiz belgelerden de gördüğümüz gibi) Yunan Darbesi başarı ile sonuçlanmış olsaydı Muratağa, Sandallar, Atlılar, Taşkent gibi köylerde yaptıkları toplu katliâmları kısa bir süre içinde ada sathında da yapacaklardı. Sayın Büyükelçi Karahan bu belgelerin bir kısmını Efesos Belgeleri adı altında İngilizce bir kitapçık olarak yayınlamıştı. Kıbrıs’ta Türk halkının varlığını millî hedefleri olan Kıbrıs’ı Yunan adası yapma konusunda engel bir düşman olarak gören bu insanlar, yeniden yapılacak bir anlaşma ile barış güvercini olacak değildirler. Üç ülke tarafından garantilenmiş bir ortaklık devletini yıkmış olanların çocukları ve torunları “Yunan toprağı” addettikleri Kıbrıs’tan Türkleri temizlemek düşüncesi okulda, kilisede kalplerine işlenmektedir. “Unutmayacağız” diyorlar. Neyi unutmayacaklarmış? Bu insanlar “1974’de barbar Türklerin yaptıklarını; kahpe Türk işgalini; evlerinden yerlerinden olduklarını” unutmama andı ile büyütülmektedirler. 1963-74 yılları tarih kitaplarından ve hafızalardan silinmiştir. 20 Temmuzda biz kurtuluşumuzun, yeniden doğuşumuzun 35. yıl dönümü nedeniyle bayram yaparken, Rum tarafında “işgale son verilmeden, adada tek bir Türk askeri kalmadan, göçmenler eski yerlerine dönmeden, Garanti Anlaşması gibi anlaşmalar ortadan kalkmadan uzlaşma olamaz” mesajları verilmekte ve Barış Harekâtında ölenler için matem tutulmaktaydı. Yüzlerce Rum genci ellerinde “en iyi Türk ölü Türk’tür; Kıbrıs Yunandır; Unutmadık-unutmayacağız; işgale son” pankartları taşıyarak sınırlarımızda gösteri yapıyorlardı. Kıbrıs’ı birleştirmek için çaba harcayanların ellerindeki malzeme budur. Bu gerçeği gözardı ederek, yeniden 1960 misali veya Annan planı modeli bir anlaşma yapıldığı takdirde, bunun ömrü de kısa sürecek ve bu kez çok daha feci bir şekilde neticelenecektir. Bunu Kıbrıs’ta yıllarca BM Sekreterini temsil etmiş olan uzmanlar da söylemekte ve yazmaktadırlar.

20 Temmuz günü halkın coşkusu zirvedeydi çünkü Türkiye’den gelen mesajlar kalplere su serpmekte, var olan kuşkuları yok eder mahiyetteydi. Halk hem burada hem de Anavatanda KKTC’ye, egemenliğe, eşitliğe, Türkiye’nin haklarının devamına sahip çıkmaktaydı. Ankara’dan Sayın Toptan, Lefkoşe’de Sayın Çiçek bu gerçeklerin altını çizmekteydiler. Sayın Talat da Garantiler konusunda halka güven vermekteydi. Konuşmasında “KKTC kalacaktır, egemenlikten vazgeçilemez” gibi sözler söylemesini bekleyemezdik, çünkü görüşmeleri “tek halk, tek devlet, tek egemenlik” formülüne dayalı olarak başlatmıştı. Ancak, yaptığı konuşmadan Rum tarafının görüşme yolu ile iki tarafın eşitliğine dayalı yeni bir ortaklık yapmak niyetinde olmadığını görmekte olduğu anlaşılıyordu.

Gelen heyetlerle yapmış olduğum temaslardan çıkardığım sonuç şudur: Kıbrıs konusunda sağlam, kalıcı, Türkiye’nin de Garantörlükten kaynaklanan haklarını da koruyan yeni bir ortaklık devleti kurulması esastır; bunun tahakkuk edebilmesi için Kıbrıs’ın gerçekleri kabul edilmelidir. Bu gerçekler iki eşit egemen halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki ayrı devletin kabulü anlamına gelmektedir. Rum tarafı bunları kabul etmiyorsa, sorumluluk Rum tarafına aittir. Türkiye’yi “ya Kıbrıs, ya AB üyeliği” seçenekleri ile karşı karşıya bırakmak tehdidi boşunadır.Türkiye böyle bir seçenek karşısında bırakılırsa, kuşkusuz Kıbrıs’ı seçecek ve Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçmeyecektir. Halkımızın anladığı budur. Millî çizgimiz bunlardır. O hâlde halka bu gerçekler telkin edilmeli ve sık sık gündeme gelmeğe başlayan “yıl sonunda referandum” vaadleri halkı yanıltmamalıdır. Referanduma gidecek bir metin ortaya çıkarsa halk, bu metinde “iki devlet, iki eşit egemen halk ve Türk Garantisi var mı, yok mu?” konularına bakmalıdır. Şimdiden halkı referandumda (ortaya çıkacak metinin ne olduğu bilinmeden) “evet” demesi için beyin yıkamaları başlamıştır. Bunun karşısına şimdiden “Devletimiz, egemenliğimiz yoksa, iki kesimlilik adı altında yüz bin Rum içimize gelip yerleşecekse, Türk garantisi fiili ve etkin bir garanti olmaktan çıkacaksa, AB, bize ayrı halk statümüz nedeniyle verilen özel hak ve yetkileri birincil yasa haline getirmeyecekse cevabımız hayır olacaktır” demeğe alıştırılmalıdır.

Rum tarafı bunlar üzerinde durmaktadır. “Nasıl olsa Rum tarafı referandumda yine hayır diyecek” inancı ile Annan Planındaki tuzağa yeniden düşmemeliyiz. Hristofyas açıkça “ben federasyon sevdalısı değilim, ancak Türk askerini adadan çıkarmak için federasyonu kabul etmeliyiz” diyen ve millî yolda olduğu konusunda Başpapaz ile EOKA derneklerini de tatmin etmiş olan bir hokkabazdır. Askerimizi adadan çıkarmak ve Garantilerden kurtulmak için hiç beklenmedik bir anda referandumda evet değişebilir. Şimdiden Rum halkına “Annan Planındaki hatayı tekrarlama, neticeden korkma, yeni bir referandumda evet” dedirtmek için yeni bir düzenlemeye gittiklerini gazete haberlerinde görüyoruz. “Tek devlet, tek egemenlik, tek halk” formülü üzerinde devam eden görüşmeleri desteklemenin içerdiği tehlike budur.

Sayın Çiçek’in konuşması bizce milli çizgimizdir. Burada, 20 Temmuz kutlamaları için gelmiş olan temsilcilerden aldığım mesaj Türkiye’de hiç bir hükümetin KKTC’den vazgeçme lüksü olmadığı yönündedir. “Türk halkı KKTC’den vazgeçen herhangi bir hükümeti hazmedemez, kabul edemez görüşü hakimdir” denilmektedir, ben de buna inanmaktayım. Ancak yabancılar Türk ulusunun, Anadolu halkının Kıbrıs konusunda bu kadar hassas ve duyarlı olduğunu bilmiyor, çünkü büyük basın bu konuda suskun. Basının bu konudaki suskunluğuna rağmen Anadolu Kıbrıs meselesini büyük bir hassasiyet içinde izlemektedir. Anadolu Basınını temsilen gelen ve 20 Temmuz 1974’de savaş muhabirliği yapan kardeşlerimizi de içeren heyet de bunu doğrulamıştır. Asker adına yapılan açıklamalar da iç açıcı, güven verici olmuştur.

Garantiler konusunda Türk Hükümeti ile Sayın Talat’ın söyledikleri, UBP Hükümeti adına söylenenleri teyit etmektedir. Ancak bu konuda dikkatli olmamız gerekmektedir. Biz, Sayın Talat ile Hristofyas’ın “tekli” formülüne dayalı bir uzlaşmaya varıldığı takdirde sonucun Garanti Anlaşmasının kâğıt üzerinde kalacağını, Türkiye’nin AB üyesi bir ülkede fiilî ve etkin garantörlüğü kalmayacağını iyice bilmemiz gerekmektedir. Annan Planı da bizi Rum ile birleştirip AB üyeliğini meşru hale getirecekti. Anlaşmada “Garantiler devam edecektir” beyanı AB normlarına uymuyor diye uygulanamayacaktı. Bugün AB Garantiler konusunda Rum ile Yunan’ın söylediğini söylemektedir: “AB üyesi bir ülkenin garantiye ve garantörlere ihtiyacı yoktur”. Mayınlı bir yoldayız. Her adımda çok dikkatli olmamız gerekmektedir.

Benim görevim gördüğüm tehlikeleri halka duyurmaktır. Bundan kimse gocunmamalıdır.

SON MGK KARARINDA İKİ EGEMEN EŞİTLİKLİKTEN VE İKİ EGEMEN HALKTAN BAHSEDİLMELİYDİ

ÜLTANIR: Bildiğiniz gibi 30 Haziran 2009 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Kıbrıs konusu gündem maddesiydi ve toplantı sonucu yapılan açıklamada şöyle deniliyor: “Kıbrıs sorununun âdil ve kalıcı biçimde çözüme kavuşturulmasının bölgede güvenlik, istikrar ve refahın sağlanabilmesi açısından önem arz ettiği; Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülmekte olan kapsamlı çözüm müzakerelerini ve bu bağlamda Kıbrıs Türk tarafının yapıcı çabalarını desteklediği, çözümün; siyasi eşitlilik, iki kesimlilik ve eşit statüde iki kurucu devleti haiz yeni bir ortaklık çerçevesinde bulunması, garanti ve ittifak anlaşmalarının devamı, çözümün hukukî güvenlik ve kesinliğinin teminat altına alınması, ilgili tüm tarafların sürece zarar verecek yaklaşımlardan kaçınmaları ve Birleşmiş Milletler süreci ile parametrelerine sahip çıkmaları gerektiği vurgulanmıştır”. Açıklamada altı çizilecek olan “siyasi eşitlilik, iki kesimlilik ve eşit statüde iki kurucu devleti haiz yeni bir ortaklık çerçevesinde bulunması, garanti ve ittifak anlaşmalarının devamı” ilkesini temel alınca ve Türkiye’nin daha önceki Kıbrıs’a ilişkin kırmızı çizgileri ile karşılaştırınca, nasıl değerlendiriyorsunuz, bir değişiklik var mı? Ayrıca, açıklamanın, “Birleşmiş Milletler süreci ile parametrelerine sahip çıkma” ilkesi, gelecek için ortaya çıkabilecek Annan Planı benzeri yeni bir Birleşmiş Milletler planına ve halk oylamasına sizce yeşil ışık yakar nitelikte mi?

DENKTAŞ: Sayın Çiçek’in 20 Temmuzda Lefkoşe’de yapmış olduğu açıklamanın MGK’nın açıklamasında daha genel şekilde ele alınmış olan konulara açıklık getirmekte olduğuna inanmak istiyorum. MGK’nın açıklamasında sadece eşitlikten değil, daima bahsedildiği gibi “egemen eşitlikten”, iki egemen ve kendi kaderini tayin hakkı olan halkın varlığından bahsedilmesini beklerdik. İki ayrı referandum bunun kanıtıydı. Bunu soğutmamak, unutturmamak gerekir. İki ayrı referandum konusunu Vasiliyu ile yaptığım ilk görüşmede kabul ettirmiştik. Bu, BM’nin hazırladığı Fikirler Dizisine de girdi. Annan Planı’nda da yerini aldı ve fiilen ayrı referanduma gidilmiş oldu. Bu gerçeklere rağmen Türk tarafının göğsünü gere gere “Kıbrıs’ta iki eşit egemen, kendi kaderini tayin hakkı olan iki halk vardır” deyimini devamlı surette kullanıp gündemde tutması, gündemden hiç bir zaman düşürmemesi gerekmektedir. Şunu bilmekte yarar vardır: temelde ayrı egemenliğimiz yoksa “eşitlik” de “hudutlar” ve diğer haklar da kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. 1960 Antlaşmalarında Kıbrıs’ın bağımsızlığında ve egemenliğinde Rumlarla eşit şartlarda hak sahibiydik. Ne oldu? Rum tarafı bu hakkımızı gasp etmek için silâha sarılıp bize azınlık hakkı önerince dam başımıza yıkıldı. Türkiye’nin garantörlüğü sayesinde kurtulduk çünkü Anayasayı yırtıp atmakla ortadan yok edemedikleri somut bir şey daha vardı: TÜRK ALAYI ! Şimdi, “ayrı egemenlik, ayrı bağımsızlık istemiyoruz; tek egemenlik, tek devlet, tek halk, tek vatandaşlık” formülüne dayalı olarak yürütülen görüşmeler 1960’ın düzenini, Rumların lehine tadil ederek ve Garantileri de neticede sıfırlayarak tekrarlamak anlamına gelecektir. MGK’nın açıklamasında, bunu önleyici deyimler olsa da “görüşmelerin desteklenmesi” ve “iki kurucu devletin” egemen devletler olacağının açıklanmaması bence göze batan eksikliklerdir.Bilindiği gibi Hristofyas “iki kurucu eyaletten” bahsetmektedir ve Sayın Talat da ayrı egemenlik istemediğini açıkladığına göre, kurucu devletin vilâyetten başka bir şey olmayacağı açıktır. Hristofyas, kurucu vilayetlerin hudutlarını zaman zaman gözden geçirecek mekanizma da önermektedir. Garantiler hakkındaki görüşlerimi yukarıda da açıkladığım için bunları tekrarlamayacağım, ancak kendi kendimizi aldatmayalım: Hristofyas “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ve Onun Anayasası vardır ve biz Rumlar bu Cumhuriyetin dünyaca tanınmış meşru hükümetiyiz ve bu unvanla Kıbrıs’ın bütününü AB üyesi yapmış bulunuyoruz. Kıbrıs’ın idaresinde değişikliğe gidilecektir. Üniter Kıbrıs devletinin Anayasasını tadil ederek iki vilâyetli bir durum yaratılacaktır. AB ülkesi olarak halkımız (TEK HALK) AB normları ve yasaları çerçevesinde insan haklarını serbestçe kullanabilecektir. Yani yerleşim ve mülk edinme hakkı kısıtlanamaz. Kıbrıslılar istedikleri yerde yerleşebileceklerdir. BM kararları ve AB normları uygulanacaktır” diyor. Bunlarda var mıyız, yok muyuz?

MGK açıklamalarından, Sayın Çiçek’in beyanlarından bunlara “yokuz” dediğimiz anlaşılıyor. Rum da böyle anlıyor ki “Türk tarafı uzlaşmazdır” propagandasına hız vermiş bulunuyor. Ancak “görüşmelere devam” siyaseti veya taktiği, Kıbrıs’a güya yardımcı olan ve gerçekte Rum’un meşruiyetini savunan “dostlar” tarafından gün gele aleyhimize kullanılacaktır. Annan Planı’na evet dedirttikten sonra bizi ayrı devlet ve ayrı egemenlik istemeyen taraf olarak hangi çizgiye bağladıklarını unutmayalım. Türkiye’de ve Kıbrıs’ta yapılan açıklamalardan, tarafların yeni bir sürpriz BM planına karşı çıkmayacakları sonucuna varılmaktadır. Bunu açıkça görmekteyiz. Şimdiki durumda KKTC halkının büyük bir çoğunluğu böyle bir planı kabul etmeyeceğini açıklamış bulunmaktadır.

SAYIN TALAT İZLENEN YOLUN ÇIKAR YOL OLMADIĞINI GÖRMEYE BAŞLAMIŞ GİBİ

ÜLTANIR: Sayın Talat’ın rahmetli Dr. Fazıl Küçük’ün kurduğu “Halkın Sesi” gazetesi yazar ve yöneticilerini ağırladığı sabah kahvaltısında, krize ve hatta skandala dönüşen konuşmasında söylediği ve Rum Politis gazetesine yansıyan, çözüm sonrası ulaşılacak durum için, “Yüzde elli KKTC, yüzde elli Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak, çoğunluk Kıbrıs Cumhuriyeti olacak” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sözü ve 20 Temmuz törenleri nedeniyle yaptığı konuşmalar birlikte değerlendirilince, Sayın Talat şu anda nasıl bir tutum ve davranış sergiliyor?

DENKTAŞ: Sayın Talat Halkın Sesi gazetesi yazarlarına görüşmelerin seyri hakkında, Türk tarafına şirin görünecek deyimler kullanmıştır. Rum tarafı KKTC’yi kabul etmiyor, Sayın Talat da “ayrı devlet, ayrı egemenlik istemediğini” söylemektedir. Bu nedenle “çözüm sonrası ulaşılacak durum yüzde elli KKTC, yüzde elli Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak, çoğunluk Kıbrıs Cumhuriyeti olacak” sözleri halkımıza şirin görünürken, bir açıdan da halkı çözümün gerçeklerine alıştırmayı öngörmektedir diye düşünmekteyim. “Yani çoğunluk idaresine hazırlanınız. Ortaklık, eşitlik diyoruz ama bu yüzde elli üzerinden olmayacak. Hele KKTC hiç olmayacak” demiş olsaydı daha gerçekçi olacaktı. Unutmayalım TEK HALK, TEK DEVLET, TEK EGEMENLİK, TEK VATANDAŞLIK KABUL EDİLMİŞTİR. Bu deli gömleğinden süratle kurtulmamız gerekmektedir. Sayın Talat 20 Temmuzda yaptığı konuşmada güzel bir tarihi çerçeve çizerek halka bazı teminatlarda bulundu, ama “devletim, egemenliğim” diyemedi. Bunları da söyleyeceği günü beklemekteyiz. Akıllı adamdır. Takip edilen yolun çıkar yol olmadığını görmeğe başladığını zannederim.

KADAYIFIN ALTINI YAKARSAK İŞ İŞTEN GEÇMİŞ OLACAK

ÜLTANIR: Sayın Talat bir heyetle birlikte Cumhurbaşkanı Gül’ü 13 Temmuz’da Ankara’da ziyaret etti. Ancak heyete KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün’ün, Talat-Hristofyas görüşmelerine katılmasına olanak tanınmadığı için katılmadığı, gazetelere yansıdı. Talat ve UBP İktidarı arasında ayrılıklar giderek sürtüşme ve gerginliklere neden olsa da, UBP iktidarı Türkiye’deki AKP iktidarının desteğini alan Talat’a karşı sert çıkmakta zorlanarak bu tür pasif karşı çıkışlarla mı tepkisini ortaya koyuyor? Gül ve Talat görüşmesi sonrasında yapılan ortak açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu açıklamada “Garanti ve İttifak Anlaşmaları Türkiye’yi, Yunanistan’ı ve İngiltere’yi ilgilendirmektedir ve uluslararası bir anlaşmadır. O açıdan bu Garanti ve İttifak Anlaşmalarının devamına da biz Türkiye olarak önem vermekteyiz. Çözüm ortaya çıkarken unutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Bu şüphesiz ki Kıbrıs Türklerinin ve Kıbrıs Rumlarının arasında halledilecek bir meseledir, ama Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan dengesinin muhafaza edilmesi ve bütün bu büyük coğrafyada huzurun, barışın, karşılıklı saygı çerçevesi içerisinde ilişkilerin devam etmesine ortam hazırlayacak bir çözümün de ortaya çıkması çok önemlidir denilmesi sizce yeterli mi?”

DENKTAŞ: UBP’nin Dış İşleri Bakanı ve Meclis Üyelerinden Zorlu Töre bizim “milli kırmızı çizgimiz” olarak bildiğimiz kriterleri açıklamaya devam etmektedirler. Sayın Eroğlu da son zamanlarda Kıbrıs konusunda, Partisinin seçim beyannamesinde olduğu gibi, bu kırmızı çizgileri vurgulamaya başlamıştır, çünkü halkın arzusu açıkça bu yöndedir ve yeniden aldatılmak istememektedir. Hristofyas’ın “EOKA’dan ilham alıyoruz; Makarios’un yolundayız; uzlaşma olacaksa 1960 Anayasasının tadili ile olacaktır” gibi beyanları da bu konuda “uzlaşma olsun da nasıl olursa olsun” düşüncesinde olanları, yani imâma kızıp da oruç bozma niyetinde olanları uyarıcı olmaktadır. Dolayısı ile davanın hâlli konusunda, UBP ile Sayın Talat arasındaki görüş ayrılığı devam ederken ve Türk hükümeti de Talat’ı desteklediğini dünyaya açıklayıp diğer yanda “iki halk, iki devlet” derken, Sayın Eroğlu da “görüşmelerin sonucunu bekler bir durum içinde olmak” zorunda kalmaktadır. Hristofyas–Talat görüşmeleri referanduma götürülecek bir sonuca varırsa bu, Türk tarafının halk tarafından kabul edilmeyecek şekilde taviz verdiğini gösterecektir. Hristofyas buna bile “hayır” diyecek inancı ile bu çıkmaza girilmişse ve Hristofyas “yeter ki asker çıksın, biz gereğini yaparız” diyerek halkına “evet” dedirtirse, işte o zaman, Sayın Erbakan’ın deyimi ile “kadayıfın altını yakmış” olacağız ve kendimizi, içinden çıkılmaz bir durumda bulacağız.

Sayın Talat geçenlerde hükümete bilgi vermiş. Bakanlar Kurulunda yapılmış olan bu toplantıdan henüz bir sızıntı olmamıştır. Türkiye’yi ziyaret konusunda meydana gelen durumun arkada kaldığı anlaşılmaktadır. Sayın Talat’ın Ankara ziyaretinden sonra yapılmış olan açıklamaların tümünde ben “egemenliğe, eşit egemenliğe, KKTC’nin kurucu devletlerden biri olacağına” açıkça temas edilmemesini büyük bir eksiklik olarak gördüm. “Görüşmeleri destekleriz; Talat’a sonsuz güven” gibi sözlerin ise, gidilen yol bilindiği halde, tekrarlanmasını da, dış dünya açısından aldatıcı, halkımız açısından da şaşırtıcı bulmaktayım. Kıbrıs’ı babalarının çiftliği, Kıbrıs Türklerini de “tek halk içinde %20 bir azınlık” olarak gören, Kıbrıs meselesini dünyaya 1974’de başlamış bir istilâ meselesi olarak takdime devam eden, mal-mülk konularını bireysel hak gibi yargı tarafından halletmeğe çalışan, 1963-74 yıllarını hafızasından silen, 1960 Ortaklık Devletinin üniter bir devlet olduğunu söyleyip bunun anayasasını tâdil suretiyle iki vilayetli federal bir yapıya dönüştürüleceği üzerinde ısrarla duran ve “Garantiler yoktur ve olmayacaktır” demekten vazgeçmeyen bir taraf karşısında millî kriterlerimizi, kırmızı çizgimizi, Kıbrıs meselesinin Türkiye açısından vazgeçilmez millî bir dava olduğunu daha net bir şekilde söylemek gerekir görüşündeyim.

ATATÜRK HEYKELİNE KARŞI OLANLAR UZLAŞMA YANLISI MALûM KİŞİLER

ÜLTANIR: KKTC’de Temmuz ayında Lefkoşa Metehan sınır kapısına bir kilometre uzaklıkta dikilen yüzü Rum kesimine dönük Atatürk heykeli ile Lefkoşa terminal bölgesine yapılmaya çalışılan Câmi gibi tartışmaların yaşandığı basında yer aldı. Bu tartışmalar Kıbrıs Türk toplumunda dinci-ulusalcı gibi iç kutuplaşmaların sonucu mu yoksa, Rumlarla birleşme yanlısı olanlar ve olmayanlar arasındaki tartışmalar mı?

DENKTAŞ: Bu konularda seslerini yükseltenlerin büyük bir kısmı ulusal davada daima “uzlaşmadan yana” olduklarını söyleyen ve bu nedenle devamlı surette millî çizgiyi savunanlar karşısında görev almış malûm kişilerdir. Din dersleri konusunda son zamanlarda ulusalcı olmakla beraber gençlerin tamamen din bilgisinden yoksun bir hâlde yetişmelerinden endişe duyanların sesleri de gelmeye başlamıştır. Din-ahlâk derslerine ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Genç ve aklı başında, Atatürkçülüğünden kuşku duymadığımız bir müftümüz ve eğitimde Atatürkçü genç bir bakanımız vardır. Bu konuyu dinci-ulusalcı çatışmasına sürüklemeden halletmeleri beklenmektedir.

DAVUTOĞLUNUN DAVETİNİ HRISTOFYAS’IN KABUL ETMESİ ENDİŞESİ

ÜLTANIR: Bu ay Kıbrıs görüşmeleri için Türkiye’de “son şans” lâfı telaffuz edilmeye başlandı. Yukarıda sözünü ettiğimiz Gül-Talat ortak açıklamasında, “müzakerelerin neticeye varması ve neticede bir kapsamlı çözümün ortaya çıkması ve bu kapsamlı çözüm çerçevesi içerisinde de bu sene sonunda bir referandum yapılması” dileğinden söz edildi. Ancak, Hristofyas’ın böyle bir takvimi benimsemediği biliniyor. “Türk tarafının tutumu değişmezse, ne Aralık ne de Aralık sonrası bir tarihte anlaşma olur” diyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, TRT Televizyonu’nda görüşlerini açılarken, “Rum yönetiminin pozisyonlarına bakınca gerçekten barışı mı, yoksa taktik manevralarla Ada’da kendi istedikleri bir çözümü mü adım adım gerçekleştirmenin peşinde olduğundan emin olunamıyor, ama biz her ne şekilde olursa olsun, Kıbrıs’taki statükonun bu şekilde sürmesi taraftarı değiliz. Ya karşılıklı müzakerelerle statüko değişir, ya da alternatif yollar düşünmek zorunda kalırız. Bir şekilde bu müzakerelerin son şans olduğunun herkes tarafından algılanması lâzım” dedi. Aralık’ta bir anlaşmaya varılamayacağı çok büyük bir ihtimal olarak ortada. Aralık’ta takvim durur mu yoksa devam mı eder, bilinmez, ama son şans söylemleri yeniden başlangıca dönüleceğinin ifadesi mi, yoksa müzakerelerden sonuç çıkmıyor diye Birleşmiş Milletler’in Annan Planının yeni versiyonuna davetiyenin diplomatik ifadesi mi, ya da bir başka plan mı, nedir acaba, nasıl değerlendiriyorsunuz?

DENKTAŞ: Yukarıda da izah etmeğe çalıştığım gibi, Talat-Hristofyas görüşmelerinden sene sonuna kadar kapsamlı bir çözüm çıkmasını ve bunun referanduma giderek halkımız tarafından kabul görmesini temenni etmenin gerçekçilikle bir ilişkisi yoktur. Talat-Hristofyas görüşmelerinin başlatılmış olduğu TEK halk, Tek devlet, Tek egemenlik görüşmelerinin kapsamlı bir çözümle sonuçlanabilmesi için bizim Hristofyas’ın çizgisine inmiş olmamız gerekecektir. Sayın Davutoğlu diplomatik lisanla Hristofyas’ı makûl olmaya davet ediyor ve “bu süreç son denemedir, netice alınmazsa başka seçenekler vardır” diyor. Ben Hristofyas’ın bu davete icabet ederek yola gelmesinden, yani önüne ardına bakmaksızın, “askerden, garantilerden kurtuluyoruz ya; Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını da kabul ettirdik ve AB normları etkin olacak ya, o halde ben bu davete evet diyorum” demesinden endişe etmekteyim. O zaman bir alternatifimiz var mı? Dünyaya “bu süreç, bu statüko devam edemez” demek güzel de, devam ettiği takdirde iki devlet esası üzerinde duracağımızı, ve KKTC ayrı bir devlet olarak kabul görmediği takdirde rahmetli Ecevit zamanında duyurulmuş olan formüle geçileceğini söylemek gerekmez mi? “AB Kıbrıs Rum idaresini ‘Kıbrıs’ olarak üye yapmışsa, Türkiye ile KKTC arasında aynı seviyede bir birlik kurulur ve Türkiye ile KKTC tanınma yolunda sabırla yürümeğe başlar” denemez mi? Kıbrıs’ın gerçekleri bu değil mi? Yabancılar “Kıbrıs’ta iki ayrı halkı birleştirerek bir Kıbrıs milleti yaratmak teşebbüsü hayaldir. Gerçekçi olunmalı, iki devlet esası üzerinde bir birleşmeden başka kalıcı bir hâl çaresi yoktur. Zorla bir birleşmenin sonucu 1963’den daha feci olacaktır” diyebiliyorlar; biz bunu söylemektense “uzlaşıcı görünmek için” edebiyatla meşgulüz gibi geliyor bana.

Alper Taş, Ahmet Hakan’a Konuştu

0

ÖDP’nin İmam Hatip Mezunu Eş Genel Başkanı Alper Taş, İmam Hatip Mezunu Ahmet Hakan’a konuştu.

İşte o röportaj:

Devrimci sosyalist oldum

Nasıl oldu da imam hatibe gittiniz?

ALPER TAŞ: Biz beş erkek kardeşiz. Babam çocuklarından birinin hoca, birinin de asker olmasını isterdi. Ortalama Anadolu insanı işte… İki tarafı da garantiye almak istedi. Ama olmadı. Beşimiz de onun istediği tipler olamadık.

Babanız hangi partidendi?

ALPER TAŞ: Adalet Partisi çizgisinden. O çizgiyi savundu hep.

Baba zoruyla mı imam hatibe gittiniz?
ALPER TAŞ: Babam benim hoca olmamı istiyordu, onun isteğiyle gittim. Ama ben de gönülsüz değildim.

Hangi imam hatip?
ALPER TAŞ: Rize’ye bağlı Pazar ilçesindeki imam hatip.

Benim bildiğim, özellikle taşra imam hatiplerde Erbakan’ın Milli Görüş çizgisi egemendir. Belki biraz da MHP… Siz nasıl oldu da solcu oldunuz?
ALPER TAŞ:
 Benim politikleşmemde babamın katkısı çoktur. Babamın gözleri iyi görmezdi. Eve Tercüman gazetesi alırdı. Gazetenin köşe yazarlarını bana okutur, dinlerdi. Nazlı Ilıcak, Rauf Tamer, Ergun Göze, Ahmet Kabaklı gibi yazarların sola ve solculara saldırı dili ve tarzı, benim o küçük yaşta sola meyletmemde önemli bir katkı sundu. Beni politikleştirdi.

İmam hatipte solcu olmak… Bu nasıl gerçekleşti?

ALPER TAŞ: Rize’nin Pazar ilçesi küçük ama politik açıdan çok hareketli bir yerdi. “Ülkücüler” vardı, “Akıncılar” vardı, bir de “Devrimciler”… İmam hatipte “Hz. Ömer ve adalet” meselesinin üzerinde çok durulurdu. Ben bu ilke açısından bu üçünü kıyasladığımda “Devrimciler”i ilkeye daha uygun bulmaya başladım. Hayat tarzlarında adalet ilkesini gözetiyorlardı. Çayını toplayamayan yoksulun çayını topluyorlar, komün kurup ev yapımına yardımcı oluyorlardı. Öğretmenlere bakıyorsun imam hatipteki… Sağcı öğretmen tam otoriter ve hiyerarşiye müthiş önem veriyor, buna karşılık solcu öğretmen arkadaş gibi… Bunlar etkiledi beni ilk etapta.

Ama aynı zamanda sol aleyhtarı yoğun bir propaganda altındasınız okulda. Antikomünist bir söylem var. Solculuğun din karşıtlığı olarak algılandığı bir ortam… Bunu nasıl aşabildiniz?

ALPER TAŞ: Devrimcileri tanıdıkça aştım. Ben onlarda din karşıtlığı, dine karşı bir mücadele falan görmedim. Hatta bir kısmı bayram namazlarına gelirdi. İnsanların inançlarıyla uğraşmazlardı. Din ya da dinsizlik üzerinden tartışma yapmazlardı.

O dönemlerde sizi etkileyen solcu, devrimci abiler var mıydı?

ALPER TAŞ: Tabii vardı. Muhteşem insanlar… Ne mutlu ki ben bugün onlarla birlikte ÖDP’de siyaset yapıyorum.

Onlar “imam hatipli Alper”i yadırgamazlar mıydı?

ALPER TAŞ: Hayır, yadırgamazlardı.

Sizden başka sola meyletmiş arkadaşınız var mıydı okulda?

ALPER TAŞ: Vardı ama onlar benim gibi politik çizgilerini pek sürdürmediler. Ama hâlâ kendilerini solda gören ve ÖDP’ye oy veren arkadaşlar da var tabii.

İmam hatipte solcu olarak kalabildiniz mi? Mezun olabildiniz mi okuldan?

ALPER TAŞ: Hayır. Olamadım. Lise ikiye kadar okuyabildim. Lise döneminde çelişkiler artmaya başladı. Ben giderek politikleştim, okul idaresiyle aramda sorunlar çıkmaya başladı. Hocalarla tartışmaya başladım. Sorunlar babama yansıtıldı. Hocalardan biri babama “Senin oğlan altyapı/üstyapı diyor, komünist oldu” demiş. Babam Adalet Partili ve sıkı bir antikomünist… Bir süre üzerimde baskılar oldu. Hem okulda hem ailede… Babam da anladı benim hoca falan olmayacağımı… Lise ikide imam hatibi bırakıp düz liseye geçmek durumunda kaldım.

Sizin imam hatipte okuduğunuz dönem İslami hareketlerin de uyanış zamanları… Ali Şeriati, Seyid Kutup çok popüler… Onların kitaplarını okumadınız mı?

ALPER TAŞ: Seyid Kutup’un “Yoldaki İşaretler” adlı kitabını okumuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse beni pek etkilememişti.

Ali Şeriati’nin çok etkileyici kitapları vardır, “Dine Karşı Din” mesela… Onu okudunuz mu?

ALPER TAŞ: Ali Şeriati’yi o dönem okumamıştım. Sonradan okudum. Kendimi “sosyalist” olarak tarif etmeye başladıktan sonra. Ali Şeriati’den etkilendim.

CHP’nin sağı  bırakıp sola yönelmesi gerekir

ÖNÜMÜZDEKİ seçimde CHP ile ÖDP arasında bir ittifak söz konusu olacak mı?
ALPER TAŞ: İttifak önerisiyle gelmiyor CHP. “Partiye gelin, aday olun, size yer açalım” önerisiyle geliyor.

Ne diyorsunuz bu öneriye?

ALPER TAŞ: CHP’nin önünde iki seçenek var: Ya sağ eksende öteden beri geliştirdiği arayışını sürdürecek ya da radikal bir karar alıp kendini sol eksene atacak. Bizim gibi sosyalistleri, AKP’nin pazarlığına mahkûm olmuş Kürt siyasi hareketini yanına alacak ve tarihsel bir ittifakı oluşturacak. Biz ikincisi olsun istiyoruz.

Bu olabilir mi?

ALPER TAŞ: Tam zamanı. Artık CHP’nin kurduğu cumhuriyet yok. Bir AKP cumhuriyeti var. CHP, yeniden tarihi bir işlev görmek istiyorsa yeni bir cumhuriyet kurma iradesiyle ortaya çıkmalı. Kürtlerle Türklerin eşit olarak bir arada yaşadığı bir Türkiye idealinin savunucusu olmalı.

CHP’nin sola yönelmesindeki en büyük engel şu: Türkiye’de sağın oranı yüzde 75… Büyük pasta sağda yani.
ALPER TAŞ: Doğrudur ama bu veriye teslim olarak siyaset yapılmaz ki… Siyaset biraz da bu tabloyu değiştirme iddiasıdır. Türkiye sağcılaştı diye sürekli sağa oynuyorsan sen zaten sağın hegemonyasına girmişsin demektir.

Ne yapmak gerekir?

ALPER TAŞ: Türkiye’de kimlik siyaseti egemen. Kimlik siyasetini esas aldığınız anda emekçileri, egemen siyasetten ayrıştıramıyorsanız. Bu ayrıştırmayı gerçekleştirmemiz lazım. Üretim araçları içinde aldığı pozisyon itibariyle solda olması gereken kişi, kültürel değerleri itibariyle sağı tercih ediyor. Sol siyaset işte bu çelişkiyi aşabilmeli. Bunun yolu sağa ait değerleri esas almaktan geçmez. Eşitlik ve özgürlük taleplerini içeren sol siyaseti esas almaktan geçer.

‘İmam hatipliler ÖDP’yi de ele geçiriyor’ diyenler oldu

ALPER Taş‘a soruyorum:

“Bir imam hatipli olarak ÖDP’ye genel başkan olmanız yadırgandı mı?”
İşte cevabı:

“İlk seçildiğimde bizim partinin dışındaki kesimlerden “ÖDP’nin başına da bir imam hatipli geldi, bunlar her yeri ele geçiriyorlar” falan diye kuşkuyla bakanlar oldu. Ama televizyon programlarında fikirlerimiz tanındıkça bu sorun aşıldı.”

İmam hatipliler daha devrimcidir

ALPER Taş‘ın imam hatipliler konusunda solculara tavsiyeleri var.
Söyledikleri şunlar:

-Sola ve solculara tavsiyem şudur: Bütün okulların imam hatiplileştirilmesine karşı çıkalım ama imam hatipte öğrenim gören çocukları ayrı bir yere koyalım. İmam hatip öğrencilerini “kaybedilmiş çocuklar” olarak görmeyelim.
-Tecrübelerimle söylüyorum: İmam hatip öğrencileri belirli kalıplar içinde davranmazlar. Kalıpların dışına çıkarlar. Gündelik hayat içinde yaşadıkları çelişkiler, normal liselerdeki öğrencilerin yaşadıkları çelişkilerden daha fazladır. Bu nedenle imam hatip öğrencileri daha fazla devrimci ruh ve potansiyel taşırlar.
-Bu gençleri mücadelenin dışına itmemek, “Bunlar imam hatip öğrencisidir” diyerek bir tarafa atmamak lazım. İmam hatiplilerin yaşadıkları çelişkiler, onları devrimci bir tarzla yenileyebilir. Buna açık olmamız lazım.

Babam ‘İyisiniz, hoşsunuz, bir de  namaz kılsanız’ der

Antikomünist, Adalet Partili babanız ne diyor sizin ÖDP Genel Başkanı olmanıza?

ALPER TAŞ: Geçmişte babamla büyük çelişkiler, çatışmalar yaşadık. Ama babam şu anda oyunu ÖDP’ye veriyor.

Razı mı sizden?
ALPER TAŞ: Arkadaşlarımı, çevremi tanıyor babam… Kendisinin bize dair bakışı şudur: “İyisiniz, hoşsunuz… Ama ah bir de şu namazlarınızı kılsanız… Bu iş olacak… Namazla niyazla işiniz olmadığı için eksik kalıyor” der. Onun dışında bir eleştirisi yoktur ama meseleye hep oradan bakar.

Bize Latin Amerika’daki ‘devrimci ilahiyat’ lazım

“SOLCU İslam” ya da “Devrimci İslam”…

Alper Taş’a bu konudaki görüşlerini sordum.
İşte anlattıkları:

-Bazı solcu arkadaşlar İslam’ın soldan yorumlanmasını yadırgıyorlar. Ben bunu yanlış buluyorum. Biz bu memlekette devrim yapacaksak “sağ eşittir dindarlık” algısını yıkmalıyız. Solun dindarlık karşıtı olmadığını anlatmalıyız.

– Son dönemlerde Türkiye’de İslam’ı soldan yorumlayan çabalar var. Mesela İhsan Eliaçık‘ın çıkışı… Tabii bunlar henüz çok küçük çapta çabalar… Ama bu çabalara olumlu bakmalıyız. Bunlar önemlidir. Bunların büyümesi lazım…
-Latin Amerika’da “devrimci ilahiyat” hareketi çıktı. Marksist İncil okumaları yaptılar. Sosyalistler, yoksul Latin Amerika’da Allah’ı tanıyan, kitaba inanan insanlarla böyle bir bakış açısı geliştirmeyi başardılar. Bunun bizde de olması gerekir.
-Her din, ilk başta yoksulların sırtında yükselmiştir. Sonra yoksulların elinden alınmıştır. Sadece öteki dünya yoksullara bırakılmıştır. Engels‘in bir sözü var, çok severim. Şöyle diyor: “Ne mutlu o yoksullara! Öteki dünya zaten
onların, bu dünya
da er ya da geç onların olacak.”

Cemaat’e sosyalist bakış

ALPER Taş, Cemaat’e bakış açısını şu iki noktada açıklıyor:

-BİR: AKP, Cemaat’i bir maşa olarak kullandı. Cemaat de AKP’yi kaldıraç olarak kullandı. Bütün suçları beraber işlediler. Şimdi AKP, günahları Cemaat’e yıkıp kendini pirüpak hale dönüştürmeye çalışıyor. Biz bu siyasetin yanında olamayız.

-İKİ: Bizim siyasi kültürümüzde düşene vurmak olmaz. Bir siyasi hareket düşüyorsa… “Bir tekme de biz vuralım” demeyiz. Bizim kitapta yazmaz böyle bir şey. Cemaat’i eleştiririz ama Cemaat’e yönelen linç kampanyasının parçası olmayız.

Alper Taş kimdir?

-RİZELİ… Pazar ilçesinden.
-1967 doğumlu.
-Babası çay fabrikasından işçi emeklisi…
-Annesi okuma-yazma bilmeyen bir Karadeniz kadını.
-Beş erkek kardeşin en büyüğü…
-Evli. Eşiyle üniversitede tanışmış…
-Eşi de sosyalist hareketin içinden. ÖDP örgütlerinde görev yapmış.
-Arabası yok. Anadolu yakasında küçük bir evi var.
-İletişim fakültesi mezunu.

KAYNAK: HÜRRİYET

Alper Taş, Ahmet Hakan’a Konuştu

0

ÖDP’nin İmam Hatip Mezunu Eş Genel Başkanı Alper Taş, İmam Hatip Mezunu Ahmet Hakan’a konuştu.

İşte o röportaj:

Devrimci sosyalist oldum

Nasıl oldu da imam hatibe gittiniz?

ALPER TAŞ: Biz beş erkek kardeşiz. Babam çocuklarından birinin hoca, birinin de asker olmasını isterdi. Ortalama Anadolu insanı işte… İki tarafı da garantiye almak istedi. Ama olmadı. Beşimiz de onun istediği tipler olamadık.

Babanız hangi partidendi?

ALPER TAŞ: Adalet Partisi çizgisinden. O çizgiyi savundu hep.

Baba zoruyla mı imam hatibe gittiniz?
ALPER TAŞ: Babam benim hoca olmamı istiyordu, onun isteğiyle gittim. Ama ben de gönülsüz değildim.

Hangi imam hatip?
ALPER TAŞ: Rize’ye bağlı Pazar ilçesindeki imam hatip.

Benim bildiğim, özellikle taşra imam hatiplerde Erbakan’ın Milli Görüş çizgisi egemendir. Belki biraz da MHP… Siz nasıl oldu da solcu oldunuz?
ALPER TAŞ:
 Benim politikleşmemde babamın katkısı çoktur. Babamın gözleri iyi görmezdi. Eve Tercüman gazetesi alırdı. Gazetenin köşe yazarlarını bana okutur, dinlerdi. Nazlı Ilıcak, Rauf Tamer, Ergun Göze, Ahmet Kabaklı gibi yazarların sola ve solculara saldırı dili ve tarzı, benim o küçük yaşta sola meyletmemde önemli bir katkı sundu. Beni politikleştirdi.

İmam hatipte solcu olmak… Bu nasıl gerçekleşti?

ALPER TAŞ: Rize’nin Pazar ilçesi küçük ama politik açıdan çok hareketli bir yerdi. “Ülkücüler” vardı, “Akıncılar” vardı, bir de “Devrimciler”… İmam hatipte “Hz. Ömer ve adalet” meselesinin üzerinde çok durulurdu. Ben bu ilke açısından bu üçünü kıyasladığımda “Devrimciler”i ilkeye daha uygun bulmaya başladım. Hayat tarzlarında adalet ilkesini gözetiyorlardı. Çayını toplayamayan yoksulun çayını topluyorlar, komün kurup ev yapımına yardımcı oluyorlardı. Öğretmenlere bakıyorsun imam hatipteki… Sağcı öğretmen tam otoriter ve hiyerarşiye müthiş önem veriyor, buna karşılık solcu öğretmen arkadaş gibi… Bunlar etkiledi beni ilk etapta.

Ama aynı zamanda sol aleyhtarı yoğun bir propaganda altındasınız okulda. Antikomünist bir söylem var. Solculuğun din karşıtlığı olarak algılandığı bir ortam… Bunu nasıl aşabildiniz?

ALPER TAŞ: Devrimcileri tanıdıkça aştım. Ben onlarda din karşıtlığı, dine karşı bir mücadele falan görmedim. Hatta bir kısmı bayram namazlarına gelirdi. İnsanların inançlarıyla uğraşmazlardı. Din ya da dinsizlik üzerinden tartışma yapmazlardı.

O dönemlerde sizi etkileyen solcu, devrimci abiler var mıydı?

ALPER TAŞ: Tabii vardı. Muhteşem insanlar… Ne mutlu ki ben bugün onlarla birlikte ÖDP’de siyaset yapıyorum.

Onlar “imam hatipli Alper”i yadırgamazlar mıydı?

ALPER TAŞ: Hayır, yadırgamazlardı.

Sizden başka sola meyletmiş arkadaşınız var mıydı okulda?

ALPER TAŞ: Vardı ama onlar benim gibi politik çizgilerini pek sürdürmediler. Ama hâlâ kendilerini solda gören ve ÖDP’ye oy veren arkadaşlar da var tabii.

İmam hatipte solcu olarak kalabildiniz mi? Mezun olabildiniz mi okuldan?

ALPER TAŞ: Hayır. Olamadım. Lise ikiye kadar okuyabildim. Lise döneminde çelişkiler artmaya başladı. Ben giderek politikleştim, okul idaresiyle aramda sorunlar çıkmaya başladı. Hocalarla tartışmaya başladım. Sorunlar babama yansıtıldı. Hocalardan biri babama “Senin oğlan altyapı/üstyapı diyor, komünist oldu” demiş. Babam Adalet Partili ve sıkı bir antikomünist… Bir süre üzerimde baskılar oldu. Hem okulda hem ailede… Babam da anladı benim hoca falan olmayacağımı… Lise ikide imam hatibi bırakıp düz liseye geçmek durumunda kaldım.

Sizin imam hatipte okuduğunuz dönem İslami hareketlerin de uyanış zamanları… Ali Şeriati, Seyid Kutup çok popüler… Onların kitaplarını okumadınız mı?

ALPER TAŞ: Seyid Kutup’un “Yoldaki İşaretler” adlı kitabını okumuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse beni pek etkilememişti.

Ali Şeriati’nin çok etkileyici kitapları vardır, “Dine Karşı Din” mesela… Onu okudunuz mu?

ALPER TAŞ: Ali Şeriati’yi o dönem okumamıştım. Sonradan okudum. Kendimi “sosyalist” olarak tarif etmeye başladıktan sonra. Ali Şeriati’den etkilendim.

CHP’nin sağı  bırakıp sola yönelmesi gerekir

ÖNÜMÜZDEKİ seçimde CHP ile ÖDP arasında bir ittifak söz konusu olacak mı?
ALPER TAŞ: İttifak önerisiyle gelmiyor CHP. “Partiye gelin, aday olun, size yer açalım” önerisiyle geliyor.

Ne diyorsunuz bu öneriye?

ALPER TAŞ: CHP’nin önünde iki seçenek var: Ya sağ eksende öteden beri geliştirdiği arayışını sürdürecek ya da radikal bir karar alıp kendini sol eksene atacak. Bizim gibi sosyalistleri, AKP’nin pazarlığına mahkûm olmuş Kürt siyasi hareketini yanına alacak ve tarihsel bir ittifakı oluşturacak. Biz ikincisi olsun istiyoruz.

Bu olabilir mi?

ALPER TAŞ: Tam zamanı. Artık CHP’nin kurduğu cumhuriyet yok. Bir AKP cumhuriyeti var. CHP, yeniden tarihi bir işlev görmek istiyorsa yeni bir cumhuriyet kurma iradesiyle ortaya çıkmalı. Kürtlerle Türklerin eşit olarak bir arada yaşadığı bir Türkiye idealinin savunucusu olmalı.

CHP’nin sola yönelmesindeki en büyük engel şu: Türkiye’de sağın oranı yüzde 75… Büyük pasta sağda yani.
ALPER TAŞ: Doğrudur ama bu veriye teslim olarak siyaset yapılmaz ki… Siyaset biraz da bu tabloyu değiştirme iddiasıdır. Türkiye sağcılaştı diye sürekli sağa oynuyorsan sen zaten sağın hegemonyasına girmişsin demektir.

Ne yapmak gerekir?

ALPER TAŞ: Türkiye’de kimlik siyaseti egemen. Kimlik siyasetini esas aldığınız anda emekçileri, egemen siyasetten ayrıştıramıyorsanız. Bu ayrıştırmayı gerçekleştirmemiz lazım. Üretim araçları içinde aldığı pozisyon itibariyle solda olması gereken kişi, kültürel değerleri itibariyle sağı tercih ediyor. Sol siyaset işte bu çelişkiyi aşabilmeli. Bunun yolu sağa ait değerleri esas almaktan geçmez. Eşitlik ve özgürlük taleplerini içeren sol siyaseti esas almaktan geçer.

‘İmam hatipliler ÖDP’yi de ele geçiriyor’ diyenler oldu

ALPER Taş‘a soruyorum:

“Bir imam hatipli olarak ÖDP’ye genel başkan olmanız yadırgandı mı?”
İşte cevabı:

“İlk seçildiğimde bizim partinin dışındaki kesimlerden “ÖDP’nin başına da bir imam hatipli geldi, bunlar her yeri ele geçiriyorlar” falan diye kuşkuyla bakanlar oldu. Ama televizyon programlarında fikirlerimiz tanındıkça bu sorun aşıldı.”

İmam hatipliler daha devrimcidir

ALPER Taş‘ın imam hatipliler konusunda solculara tavsiyeleri var.
Söyledikleri şunlar:

-Sola ve solculara tavsiyem şudur: Bütün okulların imam hatiplileştirilmesine karşı çıkalım ama imam hatipte öğrenim gören çocukları ayrı bir yere koyalım. İmam hatip öğrencilerini “kaybedilmiş çocuklar” olarak görmeyelim.
-Tecrübelerimle söylüyorum: İmam hatip öğrencileri belirli kalıplar içinde davranmazlar. Kalıpların dışına çıkarlar. Gündelik hayat içinde yaşadıkları çelişkiler, normal liselerdeki öğrencilerin yaşadıkları çelişkilerden daha fazladır. Bu nedenle imam hatip öğrencileri daha fazla devrimci ruh ve potansiyel taşırlar.
-Bu gençleri mücadelenin dışına itmemek, “Bunlar imam hatip öğrencisidir” diyerek bir tarafa atmamak lazım. İmam hatiplilerin yaşadıkları çelişkiler, onları devrimci bir tarzla yenileyebilir. Buna açık olmamız lazım.

Babam ‘İyisiniz, hoşsunuz, bir de  namaz kılsanız’ der

Antikomünist, Adalet Partili babanız ne diyor sizin ÖDP Genel Başkanı olmanıza?

ALPER TAŞ: Geçmişte babamla büyük çelişkiler, çatışmalar yaşadık. Ama babam şu anda oyunu ÖDP’ye veriyor.

Razı mı sizden?
ALPER TAŞ: Arkadaşlarımı, çevremi tanıyor babam… Kendisinin bize dair bakışı şudur: “İyisiniz, hoşsunuz… Ama ah bir de şu namazlarınızı kılsanız… Bu iş olacak… Namazla niyazla işiniz olmadığı için eksik kalıyor” der. Onun dışında bir eleştirisi yoktur ama meseleye hep oradan bakar.

Bize Latin Amerika’daki ‘devrimci ilahiyat’ lazım

“SOLCU İslam” ya da “Devrimci İslam”…

Alper Taş’a bu konudaki görüşlerini sordum.
İşte anlattıkları:

-Bazı solcu arkadaşlar İslam’ın soldan yorumlanmasını yadırgıyorlar. Ben bunu yanlış buluyorum. Biz bu memlekette devrim yapacaksak “sağ eşittir dindarlık” algısını yıkmalıyız. Solun dindarlık karşıtı olmadığını anlatmalıyız.

– Son dönemlerde Türkiye’de İslam’ı soldan yorumlayan çabalar var. Mesela İhsan Eliaçık‘ın çıkışı… Tabii bunlar henüz çok küçük çapta çabalar… Ama bu çabalara olumlu bakmalıyız. Bunlar önemlidir. Bunların büyümesi lazım…
-Latin Amerika’da “devrimci ilahiyat” hareketi çıktı. Marksist İncil okumaları yaptılar. Sosyalistler, yoksul Latin Amerika’da Allah’ı tanıyan, kitaba inanan insanlarla böyle bir bakış açısı geliştirmeyi başardılar. Bunun bizde de olması gerekir.
-Her din, ilk başta yoksulların sırtında yükselmiştir. Sonra yoksulların elinden alınmıştır. Sadece öteki dünya yoksullara bırakılmıştır. Engels‘in bir sözü var, çok severim. Şöyle diyor: “Ne mutlu o yoksullara! Öteki dünya zaten
onların, bu dünya
da er ya da geç onların olacak.”

Cemaat’e sosyalist bakış

ALPER Taş, Cemaat’e bakış açısını şu iki noktada açıklıyor:

-BİR: AKP, Cemaat’i bir maşa olarak kullandı. Cemaat de AKP’yi kaldıraç olarak kullandı. Bütün suçları beraber işlediler. Şimdi AKP, günahları Cemaat’e yıkıp kendini pirüpak hale dönüştürmeye çalışıyor. Biz bu siyasetin yanında olamayız.

-İKİ: Bizim siyasi kültürümüzde düşene vurmak olmaz. Bir siyasi hareket düşüyorsa… “Bir tekme de biz vuralım” demeyiz. Bizim kitapta yazmaz böyle bir şey. Cemaat’i eleştiririz ama Cemaat’e yönelen linç kampanyasının parçası olmayız.

Alper Taş kimdir?

-RİZELİ… Pazar ilçesinden.
-1967 doğumlu.
-Babası çay fabrikasından işçi emeklisi…
-Annesi okuma-yazma bilmeyen bir Karadeniz kadını.
-Beş erkek kardeşin en büyüğü…
-Evli. Eşiyle üniversitede tanışmış…
-Eşi de sosyalist hareketin içinden. ÖDP örgütlerinde görev yapmış.
-Arabası yok. Anadolu yakasında küçük bir evi var.
-İletişim fakültesi mezunu.

KAYNAK: HÜRRİYET

Mehmet Emin Altunses: Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, Rehberimiz Bursa Nutku!

0

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı TAYYİP Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanan lise öğrencisi Mehmet Emin Altunses, Türk Solu Gazetesi’nden Kaya Ataberk’e konuştu. İşte o röportaj:

Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, Rehberimiz Bursa Nutku!

Mustafa Kemal genci; faşizme, emperyalizme karşı duran bir gençliktir

TÜRKSOLU: Geçtiğimiz hafta Türkiye gündemine oturan bir olay yaşadın. Yaptığınız eylemde ve sonrasında verdiğin mesajlarda kendini “Mustafa Kemal’in askeri” olarak tanımladın. Türk gençliğinin sesi olmuş bir arkadaşımız olarak bize Türkiye’nin durumunu ve gençliğin buna bakış açısını nasıl gördüğünü anlatabilir misin?

Mehmet Emin ALTUNSES: Tabi… Biz kendimizi “Mustafa Kemal’in askeri” olarak tanımlıyoruz. Birçok insan da benim gibi. Fakat bunun yanında da apolitik bir gençlik kesimi olduğunu da söyleyebilirim. Bizim açımızdan olaya baktığımızda Türk genci, Mustafa Kemal genci; faşizme, emperyalizme karşı duran bu güçlere geçit vermeyecek bir gençliktir. Biz bugün politikaya gereken ilgiyi göstermeyen arkadaşlarımızla da bu çerçevede bir araya geliyoruz. Onlarla beraber bir şeyler yapmaya, onlara da “Mustafa Kemal’in genci” olma anlayışını taşımaya çalışıyoruz. Biz kendimiz ne kadar bilinçlenirsek, bu görevi de o kadar başarabileceğimizi düşünüyorum. Öncelikle bizim bu anlamda bilgiyle dolmamız gerekiyor…

TÜRKSOLU: Bir Kubilay Anması yaptınız. Yaşananların ardından basında bunun ne kadar planlı, örgütlü yapıldığına dair haberler çıktı. Gerçekten öyle miydi?

Mehmet Emin ALTUNSES: Kubilay etkinliğini üzerinde çok durulmuş, çalışılmış bir eylem; beni de kullanılan bir genç olarak göstermeye çalışanlar var. Etkinliğin tabii ki bir organizasyonu vardı ama nasıl bir organizasyon? Ben bunun tam bir acemi organizasyonu olduğunu söylemeliyim. Menemen Olayı’nı Konya’da şehir meydanında bir tiyatro olarak anacaktık. Bir arkadaş Kubilay, bir arkadaş da Derviş Mehmet olacaktı. Diğerleri de askerler, müritler vs. olacaktı. Bizim içinse maddî sıkıntı ön plandaydı. Derviş Mehmet için takma sakala ihtiyacımız vardı ve bu da para demekti. Biz de masraftan kaçınmak için zaten sakallı olan bir arkadaşımızı bu role getirmeye karar verdik. Fakat bu arkadaşımız ailesi izin vermediği için evden çıkamayınca bir şey yapamadık.

Yine çok organize bir iş de benim son on beş dakikada yazdığım metnin bilgisayardan çıktısını almamdı. Pankartın son anda yetişmesi de yine bu acemi organizasyonunun parçasıydı. İşin içerisinde böyle bir organizasyon vardı yani.

Kubilay’ı, 84 yıl önceki faşist, gerici baskıların bugünkü benzerlerine tepki göstermek için anıyoruz

TÜRKSOLU: Kubilay senin için ne ifade eder?

Mehmet Emin ALTUNSES: Kubilay’ı anmamızın sebebi, 84 yıl önceki faşist, gerici baskıların bugünkü benzerlerine tepki göstermek istememizdi. Pankartımızda da “Unutmayın ki her nerede gözü dönmüş bir Derviş Mehmet ortaya çıkarsa karşısında Türk Devrimi’nin bekçisi bir Kubilay bulacaktır” yazıyordu…

TÜRKSOLU: Atatürk Türkiye’si ile bugünleri kıyaslıyor musun? Sence gençlik neler yapabilir?

Mehmet Emin ALTUNSES: Şu an Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyete karşı bir yaşam biçimi var. Görüşlere saygılıyız, faşizme karşıyız diyoruz ama bu sözlerimizle ne kadar uyumlu bir ortam var, biz ne kadar antiemperyalist tavır alabiliyoruz bunlar tartışılması gereken konular arasında. Bence hiçbir dünya lideri bir Mustafa Kemal olamamıştır.

Tek lider Mustafa Kemal’dir, öyle de kalacaktır

TÜRKSOLU: Yani devrimciliğine referans olarak başka isimleri değil de Atatürk’ü mü alıyorsun?

Mehmet Emin ALTUNSES: Mesela bir Deniz Gezmiş benim açımdan lider değildir. Onu daha çok bir yol arkadaşı olarak görürüm. Şunu her zaman söylerim: Tek lider Mustafa Kemal’dir. Öyle de kalacaktır.

TÜRKSOLU: Olaydan sonra paylaşılan fotoğraflarınla beraber Che’nin ‘Gülmek devrimci bir eylemdir’ sözü gündeme geldi. Sence gerçekten öyle midir?

Mehmet Emin ALTUNSES: Bu sözü kendi arkadaşlarımdan da üniversiteli abilerim, ablalarımdan da, diğer illerdeki arkadaşlarımdan da kullananlar çok oluyordu. Açıkçası ben de bu sözün sürekli tekrarına biraz esprili yaklaşıyordum. Onlar da “twitter”da paylaştığım fotoğrafıma yine bu sözü uygun görmüşlerdi. Ben de yanlış hatırlamıyorsam orada fotoğrafın altına, arkadaşlarıma da gönderme yaparak “Gülmek devrimci bir eylem demişler…” yazmıştım sanırım. İşte bu son “tweet”le beraber de söz yerine oturmuş oldu.

TÜRKSOLU: Biz seni moralli ve keyifli gördük. Aklımıza ‘Gençliğe Hitabe’ ve ‘Bursa Nutku’ geldi. Kendini orada Atatürk’ün hitap ettiği genç olarak hissediyor musun?

Mehmet Emin ALTUNSES: “Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, rehberimiz Bursa Nutku!” Sloganımız bu…

Mustafa Kemal çizgisinde mücadelemi kesinlikle sürdüreceğim

TÜRKSOLU: Atatürk’ün geleceği emanet ettiği kurum gençlik ve gerçekten de gençlik ayakta diyebilir miyiz? Önünde üniversite yılları var. Mücadeleni sürdürecek misin?

Mehmet Emin ALTUNSES: Bence gençlik ayağa kalkma çabasında diyebiliriz. Kendi adıma Mustafa Kemal çizgisinde mücadelemi kesinlikle sürdüreceğim. Son yaşadığımız olaydan sonra da benim ilk sözüm bu olmuştu. Biz bu faşist, gerici baskılara boyun eğmeyeceğiz, bu daha başlangıç mücadeleye devam demiştik. Üniversitede yoluma daha geniş çaplı bir biçimde devam etmeyi düşünüyorum.

TÜRKSOLU:Gezi sürecinin gençliğin fikirlerinin gelişmesinde etkisi oldu mu?

Mehmet Emin ALTUNSES: Gezi’nin başlangıç olarak gençliğin ayağa kalkması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir aylık süre içinde birçok grup Gezi direnişine dâhil oldu. Tüm muhalifler bir araya geldi fakat bu da bazı yönleriyle ters yansıdı.

TÜRKSOLU: Atatürkçü gençliğe, Türk gençliğine vermek istediğin bir mesaj var mı?

Mehmet Emin ALTUNSES: Her Türk gencinin yolunun Mustafa Kemal yolu ve rehberinin Bursa Nutku olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye yeniden Atatürk devrimlerinin yoluna girecek

TÜRKSOLU: Konya devrimciliğin biraz daha zayıf göründüğü bir yer. Sizin mücadelenizle son günlerde bir anda ön plana çıktı. Bu konuda söyleyebileceğin bir şeyler var mı?

Mehmet Emin ALTUNSES: Konya’da gerçekten de muhafazakâr kesim ağırlıktadır. Ve Konya dışındaki arkadaşlarımın bakış açısında burası asla siyaset yapılabilecek bir değildi. Ama son bir sene içerisinde asla sokağa çıkmasını beklemediğimiz gençlik toplulukları bile sokağa çıkıyorlar. Mescid-i Aksa için nöbet tutanlar kadar farklı bir hareketlenme var. Geçen sene farklı illerden arkadaşlarımız buraya geldiğinde onlarla sohbet etmiştik. Biz de “Devrimin yeni kalesi Konya olacak” yazılı bir pankart hazırlamıştık. İnşallah öyle de olacak…

TÜRKSOLU: Türkiye’nin geleceğinden umutlu musun?

Mehmet Emin ALTUNSES: Gelecekten asla umutsuz değilim. Herkesin de öyle olması gerekir. Türkiye yeniden 1930’ların Türkiye’si olacak, Atatürk devrimlerinin yoluna girecek. Ben de Konya gençliği adına söz veriyorum.

TÜRKSOLU