Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 88

Mehmet Emin Altunses: Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, Rehberimiz Bursa Nutku!

0

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı TAYYİP Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanan lise öğrencisi Mehmet Emin Altunses, Türk Solu Gazetesi’nden Kaya Ataberk’e konuştu. İşte o röportaj:

Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, Rehberimiz Bursa Nutku!

Mustafa Kemal genci; faşizme, emperyalizme karşı duran bir gençliktir

TÜRKSOLU: Geçtiğimiz hafta Türkiye gündemine oturan bir olay yaşadın. Yaptığınız eylemde ve sonrasında verdiğin mesajlarda kendini “Mustafa Kemal’in askeri” olarak tanımladın. Türk gençliğinin sesi olmuş bir arkadaşımız olarak bize Türkiye’nin durumunu ve gençliğin buna bakış açısını nasıl gördüğünü anlatabilir misin?

Mehmet Emin ALTUNSES: Tabi… Biz kendimizi “Mustafa Kemal’in askeri” olarak tanımlıyoruz. Birçok insan da benim gibi. Fakat bunun yanında da apolitik bir gençlik kesimi olduğunu da söyleyebilirim. Bizim açımızdan olaya baktığımızda Türk genci, Mustafa Kemal genci; faşizme, emperyalizme karşı duran bu güçlere geçit vermeyecek bir gençliktir. Biz bugün politikaya gereken ilgiyi göstermeyen arkadaşlarımızla da bu çerçevede bir araya geliyoruz. Onlarla beraber bir şeyler yapmaya, onlara da “Mustafa Kemal’in genci” olma anlayışını taşımaya çalışıyoruz. Biz kendimiz ne kadar bilinçlenirsek, bu görevi de o kadar başarabileceğimizi düşünüyorum. Öncelikle bizim bu anlamda bilgiyle dolmamız gerekiyor…

TÜRKSOLU: Bir Kubilay Anması yaptınız. Yaşananların ardından basında bunun ne kadar planlı, örgütlü yapıldığına dair haberler çıktı. Gerçekten öyle miydi?

Mehmet Emin ALTUNSES: Kubilay etkinliğini üzerinde çok durulmuş, çalışılmış bir eylem; beni de kullanılan bir genç olarak göstermeye çalışanlar var. Etkinliğin tabii ki bir organizasyonu vardı ama nasıl bir organizasyon? Ben bunun tam bir acemi organizasyonu olduğunu söylemeliyim. Menemen Olayı’nı Konya’da şehir meydanında bir tiyatro olarak anacaktık. Bir arkadaş Kubilay, bir arkadaş da Derviş Mehmet olacaktı. Diğerleri de askerler, müritler vs. olacaktı. Bizim içinse maddî sıkıntı ön plandaydı. Derviş Mehmet için takma sakala ihtiyacımız vardı ve bu da para demekti. Biz de masraftan kaçınmak için zaten sakallı olan bir arkadaşımızı bu role getirmeye karar verdik. Fakat bu arkadaşımız ailesi izin vermediği için evden çıkamayınca bir şey yapamadık.

Yine çok organize bir iş de benim son on beş dakikada yazdığım metnin bilgisayardan çıktısını almamdı. Pankartın son anda yetişmesi de yine bu acemi organizasyonunun parçasıydı. İşin içerisinde böyle bir organizasyon vardı yani.

Kubilay’ı, 84 yıl önceki faşist, gerici baskıların bugünkü benzerlerine tepki göstermek için anıyoruz

TÜRKSOLU: Kubilay senin için ne ifade eder?

Mehmet Emin ALTUNSES: Kubilay’ı anmamızın sebebi, 84 yıl önceki faşist, gerici baskıların bugünkü benzerlerine tepki göstermek istememizdi. Pankartımızda da “Unutmayın ki her nerede gözü dönmüş bir Derviş Mehmet ortaya çıkarsa karşısında Türk Devrimi’nin bekçisi bir Kubilay bulacaktır” yazıyordu…

TÜRKSOLU: Atatürk Türkiye’si ile bugünleri kıyaslıyor musun? Sence gençlik neler yapabilir?

Mehmet Emin ALTUNSES: Şu an Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyete karşı bir yaşam biçimi var. Görüşlere saygılıyız, faşizme karşıyız diyoruz ama bu sözlerimizle ne kadar uyumlu bir ortam var, biz ne kadar antiemperyalist tavır alabiliyoruz bunlar tartışılması gereken konular arasında. Bence hiçbir dünya lideri bir Mustafa Kemal olamamıştır.

Tek lider Mustafa Kemal’dir, öyle de kalacaktır

TÜRKSOLU: Yani devrimciliğine referans olarak başka isimleri değil de Atatürk’ü mü alıyorsun?

Mehmet Emin ALTUNSES: Mesela bir Deniz Gezmiş benim açımdan lider değildir. Onu daha çok bir yol arkadaşı olarak görürüm. Şunu her zaman söylerim: Tek lider Mustafa Kemal’dir. Öyle de kalacaktır.

TÜRKSOLU: Olaydan sonra paylaşılan fotoğraflarınla beraber Che’nin ‘Gülmek devrimci bir eylemdir’ sözü gündeme geldi. Sence gerçekten öyle midir?

Mehmet Emin ALTUNSES: Bu sözü kendi arkadaşlarımdan da üniversiteli abilerim, ablalarımdan da, diğer illerdeki arkadaşlarımdan da kullananlar çok oluyordu. Açıkçası ben de bu sözün sürekli tekrarına biraz esprili yaklaşıyordum. Onlar da “twitter”da paylaştığım fotoğrafıma yine bu sözü uygun görmüşlerdi. Ben de yanlış hatırlamıyorsam orada fotoğrafın altına, arkadaşlarıma da gönderme yaparak “Gülmek devrimci bir eylem demişler…” yazmıştım sanırım. İşte bu son “tweet”le beraber de söz yerine oturmuş oldu.

TÜRKSOLU: Biz seni moralli ve keyifli gördük. Aklımıza ‘Gençliğe Hitabe’ ve ‘Bursa Nutku’ geldi. Kendini orada Atatürk’ün hitap ettiği genç olarak hissediyor musun?

Mehmet Emin ALTUNSES: “Yolumuz Mustafa Kemal’in yolu, rehberimiz Bursa Nutku!” Sloganımız bu…

Mustafa Kemal çizgisinde mücadelemi kesinlikle sürdüreceğim

TÜRKSOLU: Atatürk’ün geleceği emanet ettiği kurum gençlik ve gerçekten de gençlik ayakta diyebilir miyiz? Önünde üniversite yılları var. Mücadeleni sürdürecek misin?

Mehmet Emin ALTUNSES: Bence gençlik ayağa kalkma çabasında diyebiliriz. Kendi adıma Mustafa Kemal çizgisinde mücadelemi kesinlikle sürdüreceğim. Son yaşadığımız olaydan sonra da benim ilk sözüm bu olmuştu. Biz bu faşist, gerici baskılara boyun eğmeyeceğiz, bu daha başlangıç mücadeleye devam demiştik. Üniversitede yoluma daha geniş çaplı bir biçimde devam etmeyi düşünüyorum.

TÜRKSOLU:Gezi sürecinin gençliğin fikirlerinin gelişmesinde etkisi oldu mu?

Mehmet Emin ALTUNSES: Gezi’nin başlangıç olarak gençliğin ayağa kalkması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir aylık süre içinde birçok grup Gezi direnişine dâhil oldu. Tüm muhalifler bir araya geldi fakat bu da bazı yönleriyle ters yansıdı.

TÜRKSOLU: Atatürkçü gençliğe, Türk gençliğine vermek istediğin bir mesaj var mı?

Mehmet Emin ALTUNSES: Her Türk gencinin yolunun Mustafa Kemal yolu ve rehberinin Bursa Nutku olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye yeniden Atatürk devrimlerinin yoluna girecek

TÜRKSOLU: Konya devrimciliğin biraz daha zayıf göründüğü bir yer. Sizin mücadelenizle son günlerde bir anda ön plana çıktı. Bu konuda söyleyebileceğin bir şeyler var mı?

Mehmet Emin ALTUNSES: Konya’da gerçekten de muhafazakâr kesim ağırlıktadır. Ve Konya dışındaki arkadaşlarımın bakış açısında burası asla siyaset yapılabilecek bir değildi. Ama son bir sene içerisinde asla sokağa çıkmasını beklemediğimiz gençlik toplulukları bile sokağa çıkıyorlar. Mescid-i Aksa için nöbet tutanlar kadar farklı bir hareketlenme var. Geçen sene farklı illerden arkadaşlarımız buraya geldiğinde onlarla sohbet etmiştik. Biz de “Devrimin yeni kalesi Konya olacak” yazılı bir pankart hazırlamıştık. İnşallah öyle de olacak…

TÜRKSOLU: Türkiye’nin geleceğinden umutlu musun?

Mehmet Emin ALTUNSES: Gelecekten asla umutsuz değilim. Herkesin de öyle olması gerekir. Türkiye yeniden 1930’ların Türkiye’si olacak, Atatürk devrimlerinin yoluna girecek. Ben de Konya gençliği adına söz veriyorum.

TÜRKSOLU

MHP’li Ruhi Ersoy Ortadoğu Gazetesi’ne Konuştu

0

MHP MYK Üyesi Doç. Dr. Ruhi Ersoy, ”Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi altında bulunan ülke gerçekliğini unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir” dedi.

MHP MYK Üyesi Doç. Dr. Ruhi Ersoy, ”Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı  ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi  altında bulunan ülke gerçekliğini  unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir” dedi.

Ersoy,”Bugünkü Türkçemiz kesinleşmiş bir gerçektir. Osmanlıcaya, hatta elli yıl önceki Türkçeye dönüşü bile istesek de yapamayız. Çünkü dil tabii bir varlıktır ve kendine has kanunları vardır ama kökeni Arapça’ya, Farsça’ya ya da başka dillere giden birçok kelimeden Türk halkı vazgeçmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda gazetelerde, resmî yazılarda, kitaplarda Türkçe kelimeler yüzde yirmi oranının altındayken bugün yüzde seksenin üstünde… Biz dil devrimini gerçekleştirdik. Artık bunun tartışılması gerekmez. Yapmamız gereken dilimizin kapsamını genişletmek, kültür ufuklarımızı açmaktır” değerlendirmesi yaptı.

Yıldıray ÇİÇEK’in röportajı

MHP MYK Üyesi Doç.Dr. Ruhi Ersoy, ORTADOĞU’ya çok önemli açıklamalar yaptı. Ersoy, ”Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasındaki medya desteğiyle toplumsal algıda oluşturmaya çalıştığı sahte gerçekliklerin en son gördüğümüz Osmanlıca tartışmasında olduğu gibi zamansız çıkışlarla sürekli medyada kendine yer bulmasını bu açıdan değerlendirmek mümkündür. Medya yardımıyla kitlelerin yanılgıya sürüklenmesi, gerçeklerden kaçışı mümkün kıldığı ve iktidarın ömrünü uzattığı gerekçesiyle iktidar tarafından tutkuyla benimsenmiştir” dedi.

İşte sorular işte cevaplar:

Yıldıray Çiçek: Sayın hocam öncelikle değerli zamanınızdan bizlere ayırdığınız vakit için teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle 2015 yılının ilk röportajını da sizinle yapmış oluyorum. Türkiye siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan hassas bir sürecin içine girmiş bulunuyor. Size ilk sorum Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin gerçekleri göstermemek için yarattığı sanal gündemler hakkında olacak. Bu kritik dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini ve iktidarı ilgilendiren sorunlu alanlar söz konusu olduğunda gündem saptırma yoluna başvurarak gerçek problemlerin temeline inilerek bunların soruşturulmasını engelleme çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?   

Ruhi Ersoy: Gündem saptırma çabalarının arkasında yer alan gerçeklerin kamuoyuna doğru şekilde aktarılması hususunda sorumluluk alınmasını ve gerçekleri aktarma konusunda hassas olunması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı  ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi  altında bulunan ülke gerçekliğini  unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir. Fakat Sayın Devlet Bahçeli’nin sanal ve çarpıtılmış gündemlerle ülke gerçeklerini örtme girişiminde bulunan Erdoğan’a karşı tutumu çok dikkat çekici ve örnek olmalıdır. Sayın Bahçeli  oluşturulan sanal gündemlerin peşine takılmayıp ülkenin gerçek gündemini kararlı bir biçimde işlemeye devam edeceğini ifade ettikten sonra Osmanlıca ve felsefe tartışmalarına dair Erdoğan’dan pek bir ses çıkmadı sanırım. Osmanlıca ve felsefe tartışmalarında kendi karakterlerini daha çok sorgulattıklarına daha çok şahit olduk.

Yıldıray Çiçek: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda gördüğünüz tutarsızlıkları ve içinize düştüğü yanlışlıklar sizce nedir?

”ATANMIŞLAR BİLİM ADAMI DA OLSA BİR TÜRLÜ AYDIN OLAMIYORLAR”

Ruhi ERSOY: Geçen ay 19. Millî Eğitim Şurası kararlarından biri de Osmanlıca’nın liselerde seçmeli olarak okutulması idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan “isteseniz de istemeseniz de bunu öğreneceksiniz” ifadeleriyle ülkeyi despot bir rejime götürdüğünün de adeta haberini veriyordu. Geçen haftaki TÜBİTAK ödül töreninde “Türkçenin felsefe ve bilim yapmak için elverişsiz olduğundan bahisle “Türkçe ile felsefe yapılamaz. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım!” diyerek; iki sene önce “Türkçe ile felsefe yapılmaz diyen ırkçıdır”  cümlesini sanki başkası söylemiş gibi kendi kendini yalanlayan; dil, bilim ve felsefe konularında ne tür bir yetkinliğe sahip olduğu meçhul olan Erdoğan’a Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi: “Şunu da söylemeliyim: Türkçe bugün felsefe yapmaya çok elverişli bir dil. Biz Türkçe felsefe yapıyoruz, yayınlarımız da var. Ama belli ki kendisi (Cumhurbaşkanı Erdoğan) bunu bilmiyor.” sözleriyle cevap vermiştir. Osmanlıcanın Türkçenin tarihî dönemlerinden birinin adı olduğunu bilemeyecek kadar konunun uzağında olan birisine en azından TDK başkanı veya bilim kurulu üyelerinden birinin cevap vermesi gerekirdi ama olmadı. Neticede atanmışlar bilim adamı da olsa bir türlü aydın olamıyorlar.

Yıldıray Çiçek: Belli konuları gündem değiştirme malzemesi olarak seçip gündemin ajandasını belirlemek hırsıyla sürekli yersiz ve temelsiz çıkışlar yapan Erdoğan’ın tutumunu göz önünde bulundurarak, medya aracılığıyla kitle oluşturmaya yönelik uygulamaları nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Ruhi Ersoy: Amerikalı sosyolog C. Wright Mills’in İktidar Seçkinleri adlı eserinde belirttiği gibi medya kitle insanına kim olduğunu anlatarak ona kimlik kazandırır; medya kitle insanına ne olmak istediğini anlatır ve böylece ona hırs, beklenti ve tutkular kazandırır ve yine aynı medya, kitle insanına öyle olmadığı hâlde öyle olduğunu nasıl düşüneceğini anlatarak ona meselelerin özünden ve gerçeklerden kaçış imkanı  sunar.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasındaki medya desteğiyle toplumsal algıda oluşturmaya çalıştığı sahte gerçekliklerin en son gördüğümüz Osmanlıca tartışmasında olduğu gibi zamansız çıkışlarla sürekli medyada kendine yer bulmasını bu açıdan değerlendirmek mümkündür. Medya yardımıyla kitlelerin yanılgıya sürüklenmesi, gerçeklerden kaçışı mümkün kıldığı ve iktidarın ömrünü uzattığı gerekçesiyle iktidar tarafından tutkuyla benimsenmiştir.

Yıldıray Çiçek: Felsefe ile dil arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz?

 ”SÖZ VARLIĞIMIZ NE KADAR ZENGİNSE DÜŞÜNME ALANIMIZ DA O DERECE GENİŞ VE ZENGİNDİR”

Ruhi Ersoy: İnsanın yarattığı  kültürel varlık olan ve yalnızca bir iletişim aracı değil, insana özgü bir düşünme ve kültür kurumu olan dil, yalnızca bir iletişim aracı olmayıp, sanat, din, ahlak, felsefe, bilim ve hukukun vazgeçilmez bir unsurudur. Kültürel bir varlık ve değer olduğu için bir taraftan kültürün, bilimin taşıyıcılığı, aktarıcılığı görevini de üstlenmiştir. Büyük düşünür Wittgenstein,  “Düşüncenin sınırları dilin sınırları” sözüyle felsefe sorunlarının aynı zamanda dilin sorunları olduğunu da ifade etmiştir.

Bu görüş felsefeyi ve diğer alanları da etkilemiş, Einstein  da aynı görüşü “Dilin sınırı, beynin sınırıdır.” cümlesiyle dile getirmiştir. Dil ile varlıklar arasındaki iç içelik ilişkisi kabul gören bir düşünce olup, dünyadaki deneyimlerin de dilin betimlemesi yöntemiyle kavrandığı bilinen bir gerçekliktir. Söz varlığımız ne kadar zenginse düşünme alanımız da o derece geniş ve zengindir. Söz ve kavram alanı yetersiz dile sahip olan bireyler, bırakın karmaşık olayları, nesneleri ayırt etmeyi en sade düşünceleri bile ifade edemezler. Her sözcük bir mumsa, bin mumla aydınlatılan bir oda yüz bin mumla aydınlatılandan elbette farklı olacaktır. O halde sözcük belleğimiz, söz varlığımız ne denli zenginse, evreni anlamamız ve yorumlamamız da o denli zengindir.

Yıldıray Çiçek:Bu bağlamda konuyu Türkçe özelinde değerlendirecek olursak, zengin ve etkileşim temelli bir dil olarak Türkçenin dünya toplumları üzerindeki etkisi konusunda neler söylemek istersiniz?

Ruhi Ersoy: Türkçe tarihî derinliğe ve coğrafi genişliğe sahip bir dildir. Bu özelliğinden dolayıdır ki birçok dil ve kültürle temas kurmuş, alışverişte bulunmuştur.  Saf ırklar içe kapalı, gelişmemiş, ilkel toplumlar olup,  yalıtılmış olarak daha çok Afrika, Amerika ve Avustralya yerlilerinde rastlamaktadır. Bu toplumların dili de gelişmemiştir. Dil ve kültür temaslar sonucu zenginleşir. Türkçe birçok dilden kelime aldığı gibi (bir çok dile de kelimeler) vermiştir de. Sırpça en fazla Türkçe kelimenin (8-9 bin) bulunduğu dildir. Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Slavca ve Kafkas dillerinde binlerce Türkçe kelime yer alırken, Türkçede de bu dillerden alınan çok sayıda kelime kullanımdadır.

Diller arası etkileşimde verici dilleri konuşan toplumlar uygarlıkta, bilimde, kültürde üretken ve baskın durumdadırlar.  Dillerin etkisi, aslında kültürlerin, uygarlıkların etkisi olarak kendisini gösterir. Bilimde, teknolojide, uygarlıkta üretken olan, dünya siyasetinde bir güç olan toplumlar, verici dil olarak başka dillerin söz varlığını etkiler. Tüketici toplumların başka dillere katkısı zayıf olup, bunlar aynı zamanda bilim, teknoloji ve uygarlıkta  geri durumdadırlar. Türkler de bilimde, teknikte, uygarlıkta üretken; dünya siyasetinde egemen oldukları dönemlerde başka dillere kelimeler vermişlerdir.

Yıldıray Çiçek: Bugün konuştuğumuz Türkiye Türkçesine geçmeden önce, ilgili husustaki yanlış veya eksik yorumların önüne geçilebilmesi amacıyla Osmanlı Türkçesinin ve dolayısıyla Türkçe’nin tarihinden ve çeşitli dönemlerdeki gelişim aşamalarından bahseder misiniz? 

Ruhi Ersoy: Türkler 13. yüzyılda ana yurtta kullandıkları yazı dilinden farklı yeni dil oluşturmuşlardır.  13. yüzyıldan 15. yüzyıl sonuna dek Azerbaycan, Irak, Suriye, Anadolu ve Balkanlarda kullanılan bu edebî dile Eski Oğuz Türkçesi adı verilir. Türkçenin bu döneminden hem Azerbaycan Türkçesi,  hem de Osmanlı Türkçesi çıkmıştır.  16. yüzyıldan 20.yüzyıl başlarına dek Osmanlı coğrafyasında kullanılan Türkçe, “Osmanlıca” veya “Osmanlı Türkçesi” olarak adlandırılır.  Osmanlılar kendi kullandıkları dile “Türkçe, Türkî, zebân-ı Türkî, lisân-ı Türkî” demişlerdir. Tezkire yazarları “lisân-ı Türkî”de yazmış şairleri kitaplarında toplamışlardır. Türkçenin bu dönemi şairden şaire, eserden esere yüzyıllara göre sadelik bakımından değişiklik göstermektedir. Zâtî’nin Ah çok çok sevdügüm sanma ki az az aglaram//Nâle eyler dururum derd ile durmaz ağlaram beytinin sadeliği yanında Nef ‘î’nin

Meyhâne-i nâz olmuş o çeşm-i siyeh-i mest//Her kûşe-i pür-fitnesi bir hâb-geh-i mest beyti daha fazla Arapça-Farsça kelime ve terkip içermektedir. Tanzimat’la birlikte bütün dünyada olduğu gibi geniş halk kitlelerinin kullandığı dile dönüş hareketi başlamış 20. yüzyılın başlarında bu süreç tamamlanarak yerini bugün kullandığımız Türkiye Türkçesine bırakmıştır.

Yıldıray Çiçek: Osmanlı Türkçesinin zenginliğini vurgulayarak buradan sağlanacak katkıyla Türkçenin daha yetkin bir dil olabileceğini iddia eden görüşler seslendirilmeye başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

”YAPMAMIZ GEREKEN DİLİMİZİN KAPSAMINI GENİŞLETMEK, KÜLTÜR UFUKLARIMIZI AÇMAKTIR”

Ruhi Ersoy:Bugünkü Türkçemiz kesinleşmiş bir gerçektir. Osmanlıcaya, hatta elli yıl önceki Türkçeye dönüşü bile istesek de yapamayız. Çünkü dil tabii bir varlıktır ve kendine has kanunları vardır ama kökeni Arapçaya, Farsçaya ya da başka dillere giden birçok kelimeden Türk halkı vazgeçmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda gazetelerde, resmî yazılarda, kitaplarda Türkçe kelimeler yüzde yirmi oranının altındayken bugün yüzde seksenin üstünde… Biz dil devrimini gerçekleştirdik. Artık bunun tartışılması gerekmez. Yapmamız gereken dilimizin kapsamını genişletmek, kültür ufuklarımızı açmaktır.

Yeryüzündeki her dil gibi Türkçe de bilinen belirli sayıdaki yöntemle sonsuz sayıda sözcük, terim, deyim, kavram ve cümle üretebilecek yeteneğe sahiptir. Türk Dil Kurumunun 2008 yılında sanal ortamda kullanıma sunduğu Büyük Türkçe Sözlük’te yaklaşık beş yüz yetmiş ikibin söz varlığı bulunmaktadır. Aynı coğrafyadaki farklı kültürlerle etkileşim sonucunda Türkçenin tarihsel derinliğinden gelen söz varlığı renklenmiş, çeşitlenmiş ve zenginlik kazanmıştır. Bu söz varlığı, Türkçenin anlatım gücünü olumlu yönde etkilemiş, daha da geliştirmiştir. Bir dilin söz varlığı, aynı zamanda o dili konuşan toplumun kavramlar dünyasının, dünya görüşünün göstergesidir.

Yıldıray Çiçek: Özellikle iktidar açısından çok hassas ve sıkıntılı bir sürecin ortasında,Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilmek suretiyle fitili ateşlenen Osmanlıca tartışmasının ardında, gerçeklik boyutunda size göre neler yatmaktadır?

Ruhi Ersoy: Kültürümüzün aynası olan söz varlığımızı yeterince öğretemeyen başarısız siyasetçiler hatalarını dilin yetersizliğinde arayarak kendi çapsızlıklarını gizleme telaşı içine girerler. Bugün ülkemizde süre giden yapay Osmanlıca tartışması da iflas etmiş bir eğitim sistemini gizlemeye yöneliktir. Günümüzde ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde sekiz yıllık eğitim sisteminden geçen çocukların ders kitaplarında 70.000 kelime yer almaktadır. Bu rakam Japonya’da 44.000 dir. İtalya’da 32.000 dir.

Türkiye’de ise 6-7.000 dir. Bunun ancak yüzde onuyla düşünüp, konuşan ve yazan bir nesille bir yere varılamaz. Gelecek açısından kaygı veren bu durum sadece bir millî sorunu değil, aynı zamanda bir millî güvenlik sorunu olarak da hayati bir önem taşımaktadır. 600.000 kelimelik kadrosunun 200-300’ünü vererek ortaya bıraktığı kuşakları aynı zamanda oy deposu olarak da gören iktidar özellikle bu durumun sürmesini arzulamaktadır. Dil ile düşünce arasında doğrudan bir ilişki vardır. Söz kadrosu zengin olanlar daha geniş düşünme imkânı bularak olan biteni de anlayacaklardır. O yüzden de bilim kuruluşunun yöneticiliğine park ve bahçelerde görev yapmış insanlar getirilmektedir.

Yıldıray Çiçek: Eğitimin asıl sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin değil de Osmanlıcanın eğitim müfredatlarında yer alıp almamasının konuşulması sizde nasıl bir iktidar algısı yaratıyor? İktidar bu meseleyi doğru kavrayabiliyor mu?

Ruhi Ersoy: Osmanlıca ve tarihî Türk lehçeleri ortaöğretimde seçmeli ders olarak okutulabilir. Esasen bu dönemde verilen dil ve edebiyat derslerinin bir amacı da bireyin geçmişine ait kültürel ve edebi eserleri aktarmaktır. Bunu doğru dürüst yapamayanların Osmanlıcanın arkasına sığınmaları gülünç bir durumdur. “Yunus Emre’nin dili de Osmanlı Türkçesidir.” diyen eski Türk edebiyatı profesörlerinin olduğu bir ülkede cehaletin zirve yaptığını görüyoruz. 1240-1320 yılları arasında yaşayan Yunus Emre’nin eser verdiği dönemde Osmanlı Devleti Söğüt’te bir beylik olarak yeni kuruluyordu. Sanırım bunlar Kadı Burhanettin’i de, Şeyhi’yi de Osmanlıca yazanlar olarak değerlendiriyorlar. Bazı aydınların Osmanlıcanın temelini “Kur’an Arapçası” olarak görmeleri de körün fili tarifinden başka bir şey değildir. Bir ülkede, aydınlar harfle dili aynı şey sanıp günlerdir tartışılıyorsa, bu iş artık meleklerin cinsiyeti münakaşasına dönmüştür.  Alfabe değişimini dil değişimi şeklinde millete yutturmaya çalışan bir zihniyetin kurtuluşu Osmanlıcada araması garip bir durumdur. Tanzimat’a kadar eğitimde kullanılmayan Osmanlı Türkçesi resmi yazışmaların ve edebiyatın dilidir. Dil tek başına toplumu alıp bir yere taşımaz. Eğer öyle olsaydı bu dili kullanan Osmanlı devleti çökmezdi.

OICD tarafından 3 yılda bir yapılan uluslararası öğrenci değerlendirme testi PISA 15 yaş öğrencilerine dönük bir uygulamadır. PISA’da Türkiye 44. sırada yer alarak Avrupa’daki ülkelerden sadece Arnavutluk’u geçmiştir. 2006’da 30. sıralardan 2012’de sırayı 44’e çıkaran bir eğitim politikası. 19. Millî Eğitim Şurası’nda esas kanayan yaramızı ele almayıp, Osmanlıca, turizm meslek liselerinde içki servisi gibi konuları tartışanlar sahibinin sesi olan eğitimcilerdir.

Yıldıray Çiçek: Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın,Türkçenin felsefe yapmak için yetersiz olduğuna vurgu yapan çıkışını Erdoğan’ın tutumu ve Türkiye’deki felsefecilerin çalışmaları açısından nasıl okumak gerekiyor? 

 ”İLGİLİLERE  ÖNERİ…”

Ruhi Ersoy: Meslekten futbolcu ve muhasebeci olan bir Cumhurbaşkanımız “bugünkü Türkçe ile felsefe yapılmaz” diyor. Elbette bu sözde eleştirilecek çok yön var ama ironik olarak bakıldığında şöyle de düşünülebilir. Her şeyden önce felsefeyi kendisine dert edinen bir başımız var ve üstelik diplomasında “Phil.doktoru” yazan nice sosyal bilimci ve akademisyen ilahiyat fakültelerinden felsefe dersleri kalksın derken. Böyle başın böyle hocaları aslında (birkaçı hariç) felsefe yapamadıklarını kabullenmiş de oldular. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir. Ya Cumhurbaşkanının dediği gibi bu dille felsefe yapmak mümkün değil, o yüzden üniversitelerdeki onca felsefe bölümü bir şey yapamaz hâlde veya 80 yıldır bu ülkede felsefeciler bir şeyler üretiyor ancak Erdoğan bundan habersiz. Bu durumda taraflardan birisi yalan söylüyor.

Cumhuriyet döneminde Arap alfabesi ile yazılmış binlerce eser Latin alfabesine aktarılmış olarak kitapçı raflarında okuyucusunu beklemektedir. Üniversitelerin matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimler bölümlerine öğrenci gelmediği için kapanan bir devletin yöneticileri her gün bizi bir sabah kalktığımızda başka başka yalanlarla kandırmaktadır. “Bir sabah kalktık ki o dil yok” yalanını çok rahatlıkla söyleyebilen bir zihniyeti kitapçı vitrinlerinde Türkçeye çevrilmiş dünyanın dört bir tarafından filozofların kitapları da yalanlamaktadır. Bilim tarihçimiz ve felsefecimiz Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun konuyla ilgili pek çok dersi Youtube’da var,  Sevim Tekeli’nin “Bilim Dillerinin Tarihsel gelişimi ” isimli makalesine de bakılırsa konunun  mukayeseli ve örnekli olarak anlatıldığı görülecektir.  İlgililere  öneririz.

Yıldıray Çiçek: Sizce Cumhurbaşkanı bu konular hakkında yeterince bilgi sahibi mi? Yoksa önüne konulanları mı servis etmektedir?

”BİR SORUNLU DURUM VAR ORTADA …”

Ruhi Ersoy: Onu bilemem ama görünen  bir sorunlu durum var ortada o da sayın Cumhurbaşkanın dile yaklaşımında yatmaktadır. Dil bilincinden yoksun iseniz bu tür problemlerden zaten kaçamazsınız. Cumhurbaşkanı eğer günümüz Türkçesi ile felsefe yapılmaz derken Osmanlı Türkçesi ile felsefe yapılır gibi bir önerme kuruyorsa bu önermenin cidden çok sorunlu olduğunu fark etmemiş demektir.  Süreç dediğimiz zmanın ve tecrübelerin birikiminin dillerin üzerindeki etkisini muhtemelen bilmiyor. Bir defa Osmanlıcadan ne anladığı net değil. Hangi yüzyılın Osmanlıcası? Osmanlıca süreç içinde zenginleşmiş ve felsefe yapmaya imkan verir bir dil halini almıştır. Hiç bir dili  ilk haliyle felsefe yapmaya müsait değildir.

Bu noktayı çıkış noktası olarak ele alırsak günümüz Türkçesinin süreç içinde felsefe yapma imkanlarını yitirdiğini de kabul etmek zorunda kalırız. Durum öyleyse aşağı yukarı 90 yıllık genç Cumhuriyetin 12 uzun yılını tek başına yönetmiş bir iktidarın başı olarak, günümüz Türkçesinin felsefe yapabilme imkanlarını tekrar kazanması adına neler yapmıştır? Öğrenmek hakkımız.

Sayın Eski Başbakan ve Yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde Tarih alanında hangi önemli yayınlar yapıldı?, kaynak eserler çevrildi, çalışmalar yapıldı ve buradan hareketle  böyle bir sonuca varıldı.

Siyasi iradenin emrindeki TTK ve TDK, AKM bugüne kadar hangi araştırmaları yaptı. Türkologlar,tarihçiler,halkbilimciler  olarak rutinin ötesinde herhangi bir çalışma görmedik. Üstelik bu kurumlar uzun süredir siyasal iktidara yakın kadrolarca yürütülüyor.

Yayın yaparak bu karanlıklarımızı aydınlığa çıkarmamaları ne kötü! Karanlıkta kalmamız müstahak mı? Hadi buyrun  karanlıktan aydınlığa çıkmak için özgün çalışmalar yapmaya.

Siyasi irade fakında olmasa da; Türk tarihi, Türkoloji araştırmaları artık günümüzde Japonya’dan Amerika’ya kadar uluslararası bir bilimsel etkinlik alanı.

Artık bu konuda püsküllü fesli Kadir  Mısıroğlu Hoca’nın, Mustafa Armağan’ın yaklaşımları ile “sorunlu epistemik ufuk ile kavranamaz” bu çelişkili tutumla dünya bilim çevrelerinin önüne çıkmak Ülkemize itibar kazandırmaz,  sadece sorunlu bir görüntü arz eder

Dolayısıyla Türkçe ile felsefe yapılır ancak demagoji ile felsefe yapılmaz. Hayatı ve dili demagojiden ibaret zannederseniz bu tür yalan yanlış fikirler beyan etmekten kurtulamazsınız.

Yıldıray Çiçek: Sayın Ersoy sonuç olarak  bütün bu gerçekler ortadayken toplum olarak neden hala bu tarz  söylemlere ilgi gösterip sorgulamayı daha yüksek sesle yapamıyoruz?

Ruhi ERSOY: Elbette bu durumda iktidarın güç kullanımında çekince koymaması ve bir biçimde baskı kurması etkilidir. Söz konusu baskı psikolojik,ekonomik,ikbal,ekmek v.b unsurları içermektedir. Tüm bunların altındaki derin gerçeklik ise ülkemizin gecikmiş bir modernlik erken gelen  post modern dalga arasında kültürel bir şizofreni yaşamasıyla alakalıdır. Değişimin dinamiklerinin zamana yayılıp tedrici olarak devam edememesi ve çok hızlı sıkıştırılmış sosyal hadiseler yaşanmakta ve olayların peşinden koşmaktan fırsat bulup durup düşünmeye ve geri planındaki olguları sorgulamaya fırsat bulunamamaktadır.

DaryushShayegan’ı tanır mısınız? Bu konuda çok değerli analizler yapan  bir düşünürdür.

Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni (Metis, 1997) isimli eserini halimizi anlamak için meraklı  okuyuculara da tavsiye ederim.

Ünlü İranlı filozof DaryushShayegan,toplumsal şizofreniyi şöyle tarif eder:

“Kendilerini kaderin ellerine bırakan, bütün eylem hevesleri geçen, talihsizlik sonucu tüm değerlerin yer değiştirdiği heterojen bir dünyada yaşayan ezilen halkların sonunda yarı felçli bir bakış açısı edinmeye başladığını belirtir. Bu bakış hep yarı yarıya felçlidir: ötekini eleştirdiğinde kendisini ülküleştirir; bir şeye saldırdığında başka bir şeyi kutsar. Aynı anda iki sicil üzerinde kalamaz; hem soran hem de cevap veren olamaz, yani olumlu ve olumsuz nedenlerin üzerinde, her tür nesnelliğe bağlı eleştirel bir tutumu yoktur” diye değerlendirir.

Bilindiği gibi, İranlı düşünür, köklü bir medeniyete sahip olmakla beraber modernitenin ani atakları karşısında şaşkınlığa uğramış, gelişmelere ayak uydurabilmek için acele ederken üst üste yanlışlar yapan toplumlarda özellikle aydınların yaşadığı “kültürel şizofreni”yi işaret eder. Bu gibi toplumlarda, en moderninden en muhafazakârına kadar, bütün aydınların ayırıcı vasfı, duygu ve düşünce dünyalarında iki farklı kültürün sürekli itişip kakışmasından doğan zihin çarpıklıklarıdır. Bir yanda tarihin dışına düşme (anakronizm) kaygısı, diğer yanda “köksüzleşme” (yabancılaşma) korkusudur.

“Bu gibi toplumlarda bilinç bir hard diskin ikiye bölünmesi gibi birbirine zıt iki düzlemdedir. Tespitler tahliller tutarsız çelişkili, söylemler afakidir. Beynin bir tarafının iyi, dost dediğine öbür tarafı kötü, düşman der, özetle bir cinnet hali.”

“Eleştirellikten yoksunluk, ve bunu perçinleyen kutsallaştırma, dahası dikkatini sorulardan çok yanıtlara odaklayan bu yaralı bilincin var ettiği nesneler hemen her yanımızı kaplamış ve hatta benliğimizi dahi işgal etmiş durumdadır. Tuhaf denemeyecek kadar vahim, acınası düşünce yapıları var eden bu bilinç, olur olmaz verileri harmanlamada, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan tutumları birleştirmede, öncelik ve sonralık ilişkisini altüst etmede ve her şeyi birbirine karıştırmada derhal işe koşulur. Ve neticede anlamdan yoksun, çarpık ve hatta çarpık olmaktan öte kelimenin tam anlamıyla boş, bomboş fikirler birbirine kenetlenerek, sürekli bir melezlemenin sonucunda her şey birbiriyle ilişkilendirilmeye çalışıldığından ortaya darmadağınık fırça darbelerinden oluşan berbat bir tablo çıkar Shayegan ‘bunu gerçek-altı dünya” şeklinde tanımlar.

Yıldıray Çiçek: Sayın Hocam anlaşılan bu eser  bütün şark  gibi olarak sanki bizim  de hikâyemizi anlatıyor.

Ruhi ERSOY: Evet Sayın Çiçek. Mesele  birilerinin zannettiği gibi Osmanlıda bütün işler yolundaydı, Cumhuriyet geldiği için böyle olmadık yani.

Alfabesini hiç değiştirmeyen, çay ocağında bile Farsça  beyitler okunabilen bir kültür ülkesi olan İran’da da ve  diğer şark ülkelerinde de durum farklı değil. Mesele daha derinde ama doğaçlama yaparak anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu ısrarı Mustafa Kemal’i ve Türk rönesansı olan Cumhuriyeti anlamaya ve onu ötekileştirmeden kabullenip  tedrici olarak geliştirmeye talip olunduğu zaman normalleşmenin başlayacağını düşünüyorum. Bunun yolu da milli bir perspektife sahip iktidardan ve bu konuda derin bir birikime sahip lider ve kadrosundan geçer diye düşünüyorum.

Yıldıray Çiçek : Sayın Ruhi hocam , gündeme yahut sahte gündem oluşturma çabalarına büyük ışık tuttunuz, dil ve felsefe konusunda okuyucularımızı aydınlattınız. Size tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Ruhi Ersoy: Başta Ortadoğu Gazetesi olmak üzere sizlere böyle bir imkanı şahsıma verdiğiniz için ben çok teşekkür ederim.

Yıldıray Çiçek 03.01.2015

ORTADOĞU GAZETESİ

MHP’li Ruhi Ersoy Ortadoğu Gazetesi’ne Konuştu

0

MHP MYK Üyesi Doç. Dr. Ruhi Ersoy, ”Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi altında bulunan ülke gerçekliğini unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir” dedi.

MHP MYK Üyesi Doç. Dr. Ruhi Ersoy, ”Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı  ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi  altında bulunan ülke gerçekliğini  unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir” dedi.

Ersoy,”Bugünkü Türkçemiz kesinleşmiş bir gerçektir. Osmanlıcaya, hatta elli yıl önceki Türkçeye dönüşü bile istesek de yapamayız. Çünkü dil tabii bir varlıktır ve kendine has kanunları vardır ama kökeni Arapça’ya, Farsça’ya ya da başka dillere giden birçok kelimeden Türk halkı vazgeçmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda gazetelerde, resmî yazılarda, kitaplarda Türkçe kelimeler yüzde yirmi oranının altındayken bugün yüzde seksenin üstünde… Biz dil devrimini gerçekleştirdik. Artık bunun tartışılması gerekmez. Yapmamız gereken dilimizin kapsamını genişletmek, kültür ufuklarımızı açmaktır” değerlendirmesi yaptı.

Yıldıray ÇİÇEK’in röportajı

MHP MYK Üyesi Doç.Dr. Ruhi Ersoy, ORTADOĞU’ya çok önemli açıklamalar yaptı. Ersoy, ”Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasındaki medya desteğiyle toplumsal algıda oluşturmaya çalıştığı sahte gerçekliklerin en son gördüğümüz Osmanlıca tartışmasında olduğu gibi zamansız çıkışlarla sürekli medyada kendine yer bulmasını bu açıdan değerlendirmek mümkündür. Medya yardımıyla kitlelerin yanılgıya sürüklenmesi, gerçeklerden kaçışı mümkün kıldığı ve iktidarın ömrünü uzattığı gerekçesiyle iktidar tarafından tutkuyla benimsenmiştir” dedi.

İşte sorular işte cevaplar:

Yıldıray Çiçek: Sayın hocam öncelikle değerli zamanınızdan bizlere ayırdığınız vakit için teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle 2015 yılının ilk röportajını da sizinle yapmış oluyorum. Türkiye siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan hassas bir sürecin içine girmiş bulunuyor. Size ilk sorum Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin gerçekleri göstermemek için yarattığı sanal gündemler hakkında olacak. Bu kritik dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini ve iktidarı ilgilendiren sorunlu alanlar söz konusu olduğunda gündem saptırma yoluna başvurarak gerçek problemlerin temeline inilerek bunların soruşturulmasını engelleme çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?   

Ruhi Ersoy: Gündem saptırma çabalarının arkasında yer alan gerçeklerin kamuoyuna doğru şekilde aktarılması hususunda sorumluluk alınmasını ve gerçekleri aktarma konusunda hassas olunması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de gündem oluşturmada ve değiştirmede çok yetenekli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca liraya mal olan ve hukuksuz bir şekilde kaçak yapılan “Saray’ı  ve tarihinin en ciddi bölünme tehdidi  altında bulunan ülke gerçekliğini  unutturmak için Osmanlıca tartışmalarının içine bütün toplumu çekmeye gayret etmiştir. Fakat Sayın Devlet Bahçeli’nin sanal ve çarpıtılmış gündemlerle ülke gerçeklerini örtme girişiminde bulunan Erdoğan’a karşı tutumu çok dikkat çekici ve örnek olmalıdır. Sayın Bahçeli  oluşturulan sanal gündemlerin peşine takılmayıp ülkenin gerçek gündemini kararlı bir biçimde işlemeye devam edeceğini ifade ettikten sonra Osmanlıca ve felsefe tartışmalarına dair Erdoğan’dan pek bir ses çıkmadı sanırım. Osmanlıca ve felsefe tartışmalarında kendi karakterlerini daha çok sorgulattıklarına daha çok şahit olduk.

Yıldıray Çiçek: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda gördüğünüz tutarsızlıkları ve içinize düştüğü yanlışlıklar sizce nedir?

”ATANMIŞLAR BİLİM ADAMI DA OLSA BİR TÜRLÜ AYDIN OLAMIYORLAR”

Ruhi ERSOY: Geçen ay 19. Millî Eğitim Şurası kararlarından biri de Osmanlıca’nın liselerde seçmeli olarak okutulması idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan “isteseniz de istemeseniz de bunu öğreneceksiniz” ifadeleriyle ülkeyi despot bir rejime götürdüğünün de adeta haberini veriyordu. Geçen haftaki TÜBİTAK ödül töreninde “Türkçenin felsefe ve bilim yapmak için elverişsiz olduğundan bahisle “Türkçe ile felsefe yapılamaz. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım!” diyerek; iki sene önce “Türkçe ile felsefe yapılmaz diyen ırkçıdır”  cümlesini sanki başkası söylemiş gibi kendi kendini yalanlayan; dil, bilim ve felsefe konularında ne tür bir yetkinliğe sahip olduğu meçhul olan Erdoğan’a Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi: “Şunu da söylemeliyim: Türkçe bugün felsefe yapmaya çok elverişli bir dil. Biz Türkçe felsefe yapıyoruz, yayınlarımız da var. Ama belli ki kendisi (Cumhurbaşkanı Erdoğan) bunu bilmiyor.” sözleriyle cevap vermiştir. Osmanlıcanın Türkçenin tarihî dönemlerinden birinin adı olduğunu bilemeyecek kadar konunun uzağında olan birisine en azından TDK başkanı veya bilim kurulu üyelerinden birinin cevap vermesi gerekirdi ama olmadı. Neticede atanmışlar bilim adamı da olsa bir türlü aydın olamıyorlar.

Yıldıray Çiçek: Belli konuları gündem değiştirme malzemesi olarak seçip gündemin ajandasını belirlemek hırsıyla sürekli yersiz ve temelsiz çıkışlar yapan Erdoğan’ın tutumunu göz önünde bulundurarak, medya aracılığıyla kitle oluşturmaya yönelik uygulamaları nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Ruhi Ersoy: Amerikalı sosyolog C. Wright Mills’in İktidar Seçkinleri adlı eserinde belirttiği gibi medya kitle insanına kim olduğunu anlatarak ona kimlik kazandırır; medya kitle insanına ne olmak istediğini anlatır ve böylece ona hırs, beklenti ve tutkular kazandırır ve yine aynı medya, kitle insanına öyle olmadığı hâlde öyle olduğunu nasıl düşüneceğini anlatarak ona meselelerin özünden ve gerçeklerden kaçış imkanı  sunar.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasındaki medya desteğiyle toplumsal algıda oluşturmaya çalıştığı sahte gerçekliklerin en son gördüğümüz Osmanlıca tartışmasında olduğu gibi zamansız çıkışlarla sürekli medyada kendine yer bulmasını bu açıdan değerlendirmek mümkündür. Medya yardımıyla kitlelerin yanılgıya sürüklenmesi, gerçeklerden kaçışı mümkün kıldığı ve iktidarın ömrünü uzattığı gerekçesiyle iktidar tarafından tutkuyla benimsenmiştir.

Yıldıray Çiçek: Felsefe ile dil arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz?

 ”SÖZ VARLIĞIMIZ NE KADAR ZENGİNSE DÜŞÜNME ALANIMIZ DA O DERECE GENİŞ VE ZENGİNDİR”

Ruhi Ersoy: İnsanın yarattığı  kültürel varlık olan ve yalnızca bir iletişim aracı değil, insana özgü bir düşünme ve kültür kurumu olan dil, yalnızca bir iletişim aracı olmayıp, sanat, din, ahlak, felsefe, bilim ve hukukun vazgeçilmez bir unsurudur. Kültürel bir varlık ve değer olduğu için bir taraftan kültürün, bilimin taşıyıcılığı, aktarıcılığı görevini de üstlenmiştir. Büyük düşünür Wittgenstein,  “Düşüncenin sınırları dilin sınırları” sözüyle felsefe sorunlarının aynı zamanda dilin sorunları olduğunu da ifade etmiştir.

Bu görüş felsefeyi ve diğer alanları da etkilemiş, Einstein  da aynı görüşü “Dilin sınırı, beynin sınırıdır.” cümlesiyle dile getirmiştir. Dil ile varlıklar arasındaki iç içelik ilişkisi kabul gören bir düşünce olup, dünyadaki deneyimlerin de dilin betimlemesi yöntemiyle kavrandığı bilinen bir gerçekliktir. Söz varlığımız ne kadar zenginse düşünme alanımız da o derece geniş ve zengindir. Söz ve kavram alanı yetersiz dile sahip olan bireyler, bırakın karmaşık olayları, nesneleri ayırt etmeyi en sade düşünceleri bile ifade edemezler. Her sözcük bir mumsa, bin mumla aydınlatılan bir oda yüz bin mumla aydınlatılandan elbette farklı olacaktır. O halde sözcük belleğimiz, söz varlığımız ne denli zenginse, evreni anlamamız ve yorumlamamız da o denli zengindir.

Yıldıray Çiçek:Bu bağlamda konuyu Türkçe özelinde değerlendirecek olursak, zengin ve etkileşim temelli bir dil olarak Türkçenin dünya toplumları üzerindeki etkisi konusunda neler söylemek istersiniz?

Ruhi Ersoy: Türkçe tarihî derinliğe ve coğrafi genişliğe sahip bir dildir. Bu özelliğinden dolayıdır ki birçok dil ve kültürle temas kurmuş, alışverişte bulunmuştur.  Saf ırklar içe kapalı, gelişmemiş, ilkel toplumlar olup,  yalıtılmış olarak daha çok Afrika, Amerika ve Avustralya yerlilerinde rastlamaktadır. Bu toplumların dili de gelişmemiştir. Dil ve kültür temaslar sonucu zenginleşir. Türkçe birçok dilden kelime aldığı gibi (bir çok dile de kelimeler) vermiştir de. Sırpça en fazla Türkçe kelimenin (8-9 bin) bulunduğu dildir. Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Slavca ve Kafkas dillerinde binlerce Türkçe kelime yer alırken, Türkçede de bu dillerden alınan çok sayıda kelime kullanımdadır.

Diller arası etkileşimde verici dilleri konuşan toplumlar uygarlıkta, bilimde, kültürde üretken ve baskın durumdadırlar.  Dillerin etkisi, aslında kültürlerin, uygarlıkların etkisi olarak kendisini gösterir. Bilimde, teknolojide, uygarlıkta üretken olan, dünya siyasetinde bir güç olan toplumlar, verici dil olarak başka dillerin söz varlığını etkiler. Tüketici toplumların başka dillere katkısı zayıf olup, bunlar aynı zamanda bilim, teknoloji ve uygarlıkta  geri durumdadırlar. Türkler de bilimde, teknikte, uygarlıkta üretken; dünya siyasetinde egemen oldukları dönemlerde başka dillere kelimeler vermişlerdir.

Yıldıray Çiçek: Bugün konuştuğumuz Türkiye Türkçesine geçmeden önce, ilgili husustaki yanlış veya eksik yorumların önüne geçilebilmesi amacıyla Osmanlı Türkçesinin ve dolayısıyla Türkçe’nin tarihinden ve çeşitli dönemlerdeki gelişim aşamalarından bahseder misiniz? 

Ruhi Ersoy: Türkler 13. yüzyılda ana yurtta kullandıkları yazı dilinden farklı yeni dil oluşturmuşlardır.  13. yüzyıldan 15. yüzyıl sonuna dek Azerbaycan, Irak, Suriye, Anadolu ve Balkanlarda kullanılan bu edebî dile Eski Oğuz Türkçesi adı verilir. Türkçenin bu döneminden hem Azerbaycan Türkçesi,  hem de Osmanlı Türkçesi çıkmıştır.  16. yüzyıldan 20.yüzyıl başlarına dek Osmanlı coğrafyasında kullanılan Türkçe, “Osmanlıca” veya “Osmanlı Türkçesi” olarak adlandırılır.  Osmanlılar kendi kullandıkları dile “Türkçe, Türkî, zebân-ı Türkî, lisân-ı Türkî” demişlerdir. Tezkire yazarları “lisân-ı Türkî”de yazmış şairleri kitaplarında toplamışlardır. Türkçenin bu dönemi şairden şaire, eserden esere yüzyıllara göre sadelik bakımından değişiklik göstermektedir. Zâtî’nin Ah çok çok sevdügüm sanma ki az az aglaram//Nâle eyler dururum derd ile durmaz ağlaram beytinin sadeliği yanında Nef ‘î’nin

Meyhâne-i nâz olmuş o çeşm-i siyeh-i mest//Her kûşe-i pür-fitnesi bir hâb-geh-i mest beyti daha fazla Arapça-Farsça kelime ve terkip içermektedir. Tanzimat’la birlikte bütün dünyada olduğu gibi geniş halk kitlelerinin kullandığı dile dönüş hareketi başlamış 20. yüzyılın başlarında bu süreç tamamlanarak yerini bugün kullandığımız Türkiye Türkçesine bırakmıştır.

Yıldıray Çiçek: Osmanlı Türkçesinin zenginliğini vurgulayarak buradan sağlanacak katkıyla Türkçenin daha yetkin bir dil olabileceğini iddia eden görüşler seslendirilmeye başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

”YAPMAMIZ GEREKEN DİLİMİZİN KAPSAMINI GENİŞLETMEK, KÜLTÜR UFUKLARIMIZI AÇMAKTIR”

Ruhi Ersoy:Bugünkü Türkçemiz kesinleşmiş bir gerçektir. Osmanlıcaya, hatta elli yıl önceki Türkçeye dönüşü bile istesek de yapamayız. Çünkü dil tabii bir varlıktır ve kendine has kanunları vardır ama kökeni Arapçaya, Farsçaya ya da başka dillere giden birçok kelimeden Türk halkı vazgeçmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda gazetelerde, resmî yazılarda, kitaplarda Türkçe kelimeler yüzde yirmi oranının altındayken bugün yüzde seksenin üstünde… Biz dil devrimini gerçekleştirdik. Artık bunun tartışılması gerekmez. Yapmamız gereken dilimizin kapsamını genişletmek, kültür ufuklarımızı açmaktır.

Yeryüzündeki her dil gibi Türkçe de bilinen belirli sayıdaki yöntemle sonsuz sayıda sözcük, terim, deyim, kavram ve cümle üretebilecek yeteneğe sahiptir. Türk Dil Kurumunun 2008 yılında sanal ortamda kullanıma sunduğu Büyük Türkçe Sözlük’te yaklaşık beş yüz yetmiş ikibin söz varlığı bulunmaktadır. Aynı coğrafyadaki farklı kültürlerle etkileşim sonucunda Türkçenin tarihsel derinliğinden gelen söz varlığı renklenmiş, çeşitlenmiş ve zenginlik kazanmıştır. Bu söz varlığı, Türkçenin anlatım gücünü olumlu yönde etkilemiş, daha da geliştirmiştir. Bir dilin söz varlığı, aynı zamanda o dili konuşan toplumun kavramlar dünyasının, dünya görüşünün göstergesidir.

Yıldıray Çiçek: Özellikle iktidar açısından çok hassas ve sıkıntılı bir sürecin ortasında,Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilmek suretiyle fitili ateşlenen Osmanlıca tartışmasının ardında, gerçeklik boyutunda size göre neler yatmaktadır?

Ruhi Ersoy: Kültürümüzün aynası olan söz varlığımızı yeterince öğretemeyen başarısız siyasetçiler hatalarını dilin yetersizliğinde arayarak kendi çapsızlıklarını gizleme telaşı içine girerler. Bugün ülkemizde süre giden yapay Osmanlıca tartışması da iflas etmiş bir eğitim sistemini gizlemeye yöneliktir. Günümüzde ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde sekiz yıllık eğitim sisteminden geçen çocukların ders kitaplarında 70.000 kelime yer almaktadır. Bu rakam Japonya’da 44.000 dir. İtalya’da 32.000 dir.

Türkiye’de ise 6-7.000 dir. Bunun ancak yüzde onuyla düşünüp, konuşan ve yazan bir nesille bir yere varılamaz. Gelecek açısından kaygı veren bu durum sadece bir millî sorunu değil, aynı zamanda bir millî güvenlik sorunu olarak da hayati bir önem taşımaktadır. 600.000 kelimelik kadrosunun 200-300’ünü vererek ortaya bıraktığı kuşakları aynı zamanda oy deposu olarak da gören iktidar özellikle bu durumun sürmesini arzulamaktadır. Dil ile düşünce arasında doğrudan bir ilişki vardır. Söz kadrosu zengin olanlar daha geniş düşünme imkânı bularak olan biteni de anlayacaklardır. O yüzden de bilim kuruluşunun yöneticiliğine park ve bahçelerde görev yapmış insanlar getirilmektedir.

Yıldıray Çiçek: Eğitimin asıl sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin değil de Osmanlıcanın eğitim müfredatlarında yer alıp almamasının konuşulması sizde nasıl bir iktidar algısı yaratıyor? İktidar bu meseleyi doğru kavrayabiliyor mu?

Ruhi Ersoy: Osmanlıca ve tarihî Türk lehçeleri ortaöğretimde seçmeli ders olarak okutulabilir. Esasen bu dönemde verilen dil ve edebiyat derslerinin bir amacı da bireyin geçmişine ait kültürel ve edebi eserleri aktarmaktır. Bunu doğru dürüst yapamayanların Osmanlıcanın arkasına sığınmaları gülünç bir durumdur. “Yunus Emre’nin dili de Osmanlı Türkçesidir.” diyen eski Türk edebiyatı profesörlerinin olduğu bir ülkede cehaletin zirve yaptığını görüyoruz. 1240-1320 yılları arasında yaşayan Yunus Emre’nin eser verdiği dönemde Osmanlı Devleti Söğüt’te bir beylik olarak yeni kuruluyordu. Sanırım bunlar Kadı Burhanettin’i de, Şeyhi’yi de Osmanlıca yazanlar olarak değerlendiriyorlar. Bazı aydınların Osmanlıcanın temelini “Kur’an Arapçası” olarak görmeleri de körün fili tarifinden başka bir şey değildir. Bir ülkede, aydınlar harfle dili aynı şey sanıp günlerdir tartışılıyorsa, bu iş artık meleklerin cinsiyeti münakaşasına dönmüştür.  Alfabe değişimini dil değişimi şeklinde millete yutturmaya çalışan bir zihniyetin kurtuluşu Osmanlıcada araması garip bir durumdur. Tanzimat’a kadar eğitimde kullanılmayan Osmanlı Türkçesi resmi yazışmaların ve edebiyatın dilidir. Dil tek başına toplumu alıp bir yere taşımaz. Eğer öyle olsaydı bu dili kullanan Osmanlı devleti çökmezdi.

OICD tarafından 3 yılda bir yapılan uluslararası öğrenci değerlendirme testi PISA 15 yaş öğrencilerine dönük bir uygulamadır. PISA’da Türkiye 44. sırada yer alarak Avrupa’daki ülkelerden sadece Arnavutluk’u geçmiştir. 2006’da 30. sıralardan 2012’de sırayı 44’e çıkaran bir eğitim politikası. 19. Millî Eğitim Şurası’nda esas kanayan yaramızı ele almayıp, Osmanlıca, turizm meslek liselerinde içki servisi gibi konuları tartışanlar sahibinin sesi olan eğitimcilerdir.

Yıldıray Çiçek: Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın,Türkçenin felsefe yapmak için yetersiz olduğuna vurgu yapan çıkışını Erdoğan’ın tutumu ve Türkiye’deki felsefecilerin çalışmaları açısından nasıl okumak gerekiyor? 

 ”İLGİLİLERE  ÖNERİ…”

Ruhi Ersoy: Meslekten futbolcu ve muhasebeci olan bir Cumhurbaşkanımız “bugünkü Türkçe ile felsefe yapılmaz” diyor. Elbette bu sözde eleştirilecek çok yön var ama ironik olarak bakıldığında şöyle de düşünülebilir. Her şeyden önce felsefeyi kendisine dert edinen bir başımız var ve üstelik diplomasında “Phil.doktoru” yazan nice sosyal bilimci ve akademisyen ilahiyat fakültelerinden felsefe dersleri kalksın derken. Böyle başın böyle hocaları aslında (birkaçı hariç) felsefe yapamadıklarını kabullenmiş de oldular. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir. Ya Cumhurbaşkanının dediği gibi bu dille felsefe yapmak mümkün değil, o yüzden üniversitelerdeki onca felsefe bölümü bir şey yapamaz hâlde veya 80 yıldır bu ülkede felsefeciler bir şeyler üretiyor ancak Erdoğan bundan habersiz. Bu durumda taraflardan birisi yalan söylüyor.

Cumhuriyet döneminde Arap alfabesi ile yazılmış binlerce eser Latin alfabesine aktarılmış olarak kitapçı raflarında okuyucusunu beklemektedir. Üniversitelerin matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimler bölümlerine öğrenci gelmediği için kapanan bir devletin yöneticileri her gün bizi bir sabah kalktığımızda başka başka yalanlarla kandırmaktadır. “Bir sabah kalktık ki o dil yok” yalanını çok rahatlıkla söyleyebilen bir zihniyeti kitapçı vitrinlerinde Türkçeye çevrilmiş dünyanın dört bir tarafından filozofların kitapları da yalanlamaktadır. Bilim tarihçimiz ve felsefecimiz Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun konuyla ilgili pek çok dersi Youtube’da var,  Sevim Tekeli’nin “Bilim Dillerinin Tarihsel gelişimi ” isimli makalesine de bakılırsa konunun  mukayeseli ve örnekli olarak anlatıldığı görülecektir.  İlgililere  öneririz.

Yıldıray Çiçek: Sizce Cumhurbaşkanı bu konular hakkında yeterince bilgi sahibi mi? Yoksa önüne konulanları mı servis etmektedir?

”BİR SORUNLU DURUM VAR ORTADA …”

Ruhi Ersoy: Onu bilemem ama görünen  bir sorunlu durum var ortada o da sayın Cumhurbaşkanın dile yaklaşımında yatmaktadır. Dil bilincinden yoksun iseniz bu tür problemlerden zaten kaçamazsınız. Cumhurbaşkanı eğer günümüz Türkçesi ile felsefe yapılmaz derken Osmanlı Türkçesi ile felsefe yapılır gibi bir önerme kuruyorsa bu önermenin cidden çok sorunlu olduğunu fark etmemiş demektir.  Süreç dediğimiz zmanın ve tecrübelerin birikiminin dillerin üzerindeki etkisini muhtemelen bilmiyor. Bir defa Osmanlıcadan ne anladığı net değil. Hangi yüzyılın Osmanlıcası? Osmanlıca süreç içinde zenginleşmiş ve felsefe yapmaya imkan verir bir dil halini almıştır. Hiç bir dili  ilk haliyle felsefe yapmaya müsait değildir.

Bu noktayı çıkış noktası olarak ele alırsak günümüz Türkçesinin süreç içinde felsefe yapma imkanlarını yitirdiğini de kabul etmek zorunda kalırız. Durum öyleyse aşağı yukarı 90 yıllık genç Cumhuriyetin 12 uzun yılını tek başına yönetmiş bir iktidarın başı olarak, günümüz Türkçesinin felsefe yapabilme imkanlarını tekrar kazanması adına neler yapmıştır? Öğrenmek hakkımız.

Sayın Eski Başbakan ve Yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde Tarih alanında hangi önemli yayınlar yapıldı?, kaynak eserler çevrildi, çalışmalar yapıldı ve buradan hareketle  böyle bir sonuca varıldı.

Siyasi iradenin emrindeki TTK ve TDK, AKM bugüne kadar hangi araştırmaları yaptı. Türkologlar,tarihçiler,halkbilimciler  olarak rutinin ötesinde herhangi bir çalışma görmedik. Üstelik bu kurumlar uzun süredir siyasal iktidara yakın kadrolarca yürütülüyor.

Yayın yaparak bu karanlıklarımızı aydınlığa çıkarmamaları ne kötü! Karanlıkta kalmamız müstahak mı? Hadi buyrun  karanlıktan aydınlığa çıkmak için özgün çalışmalar yapmaya.

Siyasi irade fakında olmasa da; Türk tarihi, Türkoloji araştırmaları artık günümüzde Japonya’dan Amerika’ya kadar uluslararası bir bilimsel etkinlik alanı.

Artık bu konuda püsküllü fesli Kadir  Mısıroğlu Hoca’nın, Mustafa Armağan’ın yaklaşımları ile “sorunlu epistemik ufuk ile kavranamaz” bu çelişkili tutumla dünya bilim çevrelerinin önüne çıkmak Ülkemize itibar kazandırmaz,  sadece sorunlu bir görüntü arz eder

Dolayısıyla Türkçe ile felsefe yapılır ancak demagoji ile felsefe yapılmaz. Hayatı ve dili demagojiden ibaret zannederseniz bu tür yalan yanlış fikirler beyan etmekten kurtulamazsınız.

Yıldıray Çiçek: Sayın Ersoy sonuç olarak  bütün bu gerçekler ortadayken toplum olarak neden hala bu tarz  söylemlere ilgi gösterip sorgulamayı daha yüksek sesle yapamıyoruz?

Ruhi ERSOY: Elbette bu durumda iktidarın güç kullanımında çekince koymaması ve bir biçimde baskı kurması etkilidir. Söz konusu baskı psikolojik,ekonomik,ikbal,ekmek v.b unsurları içermektedir. Tüm bunların altındaki derin gerçeklik ise ülkemizin gecikmiş bir modernlik erken gelen  post modern dalga arasında kültürel bir şizofreni yaşamasıyla alakalıdır. Değişimin dinamiklerinin zamana yayılıp tedrici olarak devam edememesi ve çok hızlı sıkıştırılmış sosyal hadiseler yaşanmakta ve olayların peşinden koşmaktan fırsat bulup durup düşünmeye ve geri planındaki olguları sorgulamaya fırsat bulunamamaktadır.

DaryushShayegan’ı tanır mısınız? Bu konuda çok değerli analizler yapan  bir düşünürdür.

Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni (Metis, 1997) isimli eserini halimizi anlamak için meraklı  okuyuculara da tavsiye ederim.

Ünlü İranlı filozof DaryushShayegan,toplumsal şizofreniyi şöyle tarif eder:

“Kendilerini kaderin ellerine bırakan, bütün eylem hevesleri geçen, talihsizlik sonucu tüm değerlerin yer değiştirdiği heterojen bir dünyada yaşayan ezilen halkların sonunda yarı felçli bir bakış açısı edinmeye başladığını belirtir. Bu bakış hep yarı yarıya felçlidir: ötekini eleştirdiğinde kendisini ülküleştirir; bir şeye saldırdığında başka bir şeyi kutsar. Aynı anda iki sicil üzerinde kalamaz; hem soran hem de cevap veren olamaz, yani olumlu ve olumsuz nedenlerin üzerinde, her tür nesnelliğe bağlı eleştirel bir tutumu yoktur” diye değerlendirir.

Bilindiği gibi, İranlı düşünür, köklü bir medeniyete sahip olmakla beraber modernitenin ani atakları karşısında şaşkınlığa uğramış, gelişmelere ayak uydurabilmek için acele ederken üst üste yanlışlar yapan toplumlarda özellikle aydınların yaşadığı “kültürel şizofreni”yi işaret eder. Bu gibi toplumlarda, en moderninden en muhafazakârına kadar, bütün aydınların ayırıcı vasfı, duygu ve düşünce dünyalarında iki farklı kültürün sürekli itişip kakışmasından doğan zihin çarpıklıklarıdır. Bir yanda tarihin dışına düşme (anakronizm) kaygısı, diğer yanda “köksüzleşme” (yabancılaşma) korkusudur.

“Bu gibi toplumlarda bilinç bir hard diskin ikiye bölünmesi gibi birbirine zıt iki düzlemdedir. Tespitler tahliller tutarsız çelişkili, söylemler afakidir. Beynin bir tarafının iyi, dost dediğine öbür tarafı kötü, düşman der, özetle bir cinnet hali.”

“Eleştirellikten yoksunluk, ve bunu perçinleyen kutsallaştırma, dahası dikkatini sorulardan çok yanıtlara odaklayan bu yaralı bilincin var ettiği nesneler hemen her yanımızı kaplamış ve hatta benliğimizi dahi işgal etmiş durumdadır. Tuhaf denemeyecek kadar vahim, acınası düşünce yapıları var eden bu bilinç, olur olmaz verileri harmanlamada, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan tutumları birleştirmede, öncelik ve sonralık ilişkisini altüst etmede ve her şeyi birbirine karıştırmada derhal işe koşulur. Ve neticede anlamdan yoksun, çarpık ve hatta çarpık olmaktan öte kelimenin tam anlamıyla boş, bomboş fikirler birbirine kenetlenerek, sürekli bir melezlemenin sonucunda her şey birbiriyle ilişkilendirilmeye çalışıldığından ortaya darmadağınık fırça darbelerinden oluşan berbat bir tablo çıkar Shayegan ‘bunu gerçek-altı dünya” şeklinde tanımlar.

Yıldıray Çiçek: Sayın Hocam anlaşılan bu eser  bütün şark  gibi olarak sanki bizim  de hikâyemizi anlatıyor.

Ruhi ERSOY: Evet Sayın Çiçek. Mesele  birilerinin zannettiği gibi Osmanlıda bütün işler yolundaydı, Cumhuriyet geldiği için böyle olmadık yani.

Alfabesini hiç değiştirmeyen, çay ocağında bile Farsça  beyitler okunabilen bir kültür ülkesi olan İran’da da ve  diğer şark ülkelerinde de durum farklı değil. Mesele daha derinde ama doğaçlama yaparak anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu ısrarı Mustafa Kemal’i ve Türk rönesansı olan Cumhuriyeti anlamaya ve onu ötekileştirmeden kabullenip  tedrici olarak geliştirmeye talip olunduğu zaman normalleşmenin başlayacağını düşünüyorum. Bunun yolu da milli bir perspektife sahip iktidardan ve bu konuda derin bir birikime sahip lider ve kadrosundan geçer diye düşünüyorum.

Yıldıray Çiçek : Sayın Ruhi hocam , gündeme yahut sahte gündem oluşturma çabalarına büyük ışık tuttunuz, dil ve felsefe konusunda okuyucularımızı aydınlattınız. Size tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Ruhi Ersoy: Başta Ortadoğu Gazetesi olmak üzere sizlere böyle bir imkanı şahsıma verdiğiniz için ben çok teşekkür ederim.

Yıldıray Çiçek 03.01.2015

ORTADOĞU GAZETESİ

BHH Genel Yürütme Kurulu Üyesi Tarkan Konar’la Haziran Hareketi Üzerine..

0

Gezi mücadelesinin ardından tüm muhalif kesimde “peki nasıl yeniden bu bütünlüğü yakalayıp devam edebiliriz?” sorusu doğmuştu. Forumlar ile kendi yerelinde biraraya gelen insanlar pek çok toplumsal meselenin çözümünde dayanışma içinde oldular. Dayanışmanın her alana yayılması ve kısa vadeli değil temelli ve çok perdeli çalışmalar içermesi ‘Gezi Ruhu’nun sönümlenmediğini göstererek umutları hep diri tutmuştu.
Uzun süren hazırlıkların ardından, umudu ve emeği birleştirerek muhalefeti tek yumruk hale getirmek için çalışmalar Birleşik Haziran Hareketi adı altında başlamıştı. Hareketin Ankara toplantısı 27-28 Aralıkta gerçekleştirildi.
Hareketin genel yürütme kuruluna dahil olan Tarkan Konar ile Birleşik Haziran Hareketi’ni konuştuk.

Birleşik Haziran Hareketi nasıl doğdu ve hareketin esas aldığı noktalar nelerdir?
Birleşik Haziran Hareketi bir ihtiyacın kendini siyasete dayatması ile doğdu diyebiliriz. Aklı, eylemi ve pratiği örgütlü siyasetten daha ileride olan “sokak”, örgütlü siyasete “beni anla ve siyasete tercüme et” diye dayattı. O kadar.
Hareketin esas aldığı nokta, şu an kendi örgütlü tarihi ve teorik birikimi ile “Gezi Ruhu”nu buluşturmak şeklinde tarif edilebilir. Bunu başarabilirse ilerler. Ama kati olan bir gerçek var ki; kendi perspektifini, alışkanlıklarını veya ezberini o ruha dayatırsa kendini “gerçekleştiremez” ve yine bizzat Haziranın kendisi tarafından kusulur.

Hareketin bileşenleri arasında pek çok farklı siyasetten fraksiyonlar var. Bu durum da, Gezi öncesi benzer bir bütünlüğü siyaset alanında hiç tecrübe etmemiş sol kesimi “acaba hareket nasıl yürüyecek?” sorusuna götürüyor. Sizin bu konuda görüşleriniz nelerdir? Tam bir bütünlük süreklilik kazanabilir mi?
Tam bir bütünlük süreklilik kazanamaz! Ve kazanmaması da gerekir…
Kolektivist bir anlayış, birbirine giderek benzeme ve aynılaşmayı değil farklılıkların biraradalığını, zenginliğini doğru kullanabilmeyi becerebilmelidir. Tam da bu yüzden kimse bu harekette şu an kendine yakın bir nokta bulmaya çalışmadan katkı yapmalı, emek vermeli, rengini çalmalı. Bu girişim en azından bunu hak ediyor. Ve ben tam olarak bu yüzden buradayım. Gezi’de ve Türkiye’nin muhtelif yerlerinde, parklarda ve forumlarda yaşananlar bizim hareket metnimiz oldu. Halk ne istediğini açık ve net olarak kağıt üstünde değil bizzat pratiği ile tarif etti. Evet, orada bırakın solu kolay kolay yan yana gelmeyecek yüzlerce kare ortaya çıktı. Bazılarımız Müslüman gruplara, bazılarımız LGBTİ örgütlerine, bazılarımız taraftar gruplarına veya ulusalcı-etnik-mezhepçi camialara o alan içinde bile ön yargımızı veya antipatimizi beslemeye devam ettik. Oysa herkes eş zamanlı olarak bir şeyi anlamaya başladı; o tasvip etmediği kimlik veya örgüt ile beraber olunduğu için Gezi’nin “sahiciliği” sorgulanamıyor. Ve aynı anlama gelmek üzere “halk” diye bir şeyden bahsediyorsak aslında halk; “işte buradayım, işçilerim, öğrencilerimle, taraftarımla, kadınlarımla, Alevilerimle, Atatürkçülerimle, Kürtlerimle, LGBTİ bireylerim ve sair tüm eğilimlerim, renklerim hatta sınıflarımla buradayım ben” dedi..
Bunların içinden bir kısmını eleştirebilir veya sevmeyebiliriz her birimiz. Ama yine o Gezi Ruhu, onlardan herhangi birini yok saymaya haddimiz olmadığını tüm çıplaklığı ile ve dahi barikatta yan yana iken gözümüze soktu. Bakın çok basit bir şey diyeyim; bir keki güzel yapan içindeki üzümlerdir ama bir paket üzüm kekten daha güzel bir şey değildir…
Biz hareket olarak, bu halkın içindeki üzümler olmayı başarabilirsek seçim, başarı, zafer her şey doğal sonuç olur artık..

Şuan mecliste bulunan CHP ve HDP resmi olarak harekete dahil değiller. Bu iki partiyle nasıl bir bağlantı kurulacak?
Şu an hareketin içinde olan partiler de prensipte, kurumsal olarak harekette değiller. Bundan sonra da Haziran Hareketi, bireysel katılım prensibiyle ilerlemeye devam edecek. Ha tabi bir kurumsal çağrı/kurumsal katılım ihtiyacı kendini dayatırsa o zaman onun işleyişi planlanır…
Bağlantı kurmak konusuna gelince; bağlantı/ilişki var zaten. Siyasi, kurumsal, beşeri her irtibat var. Ama asla meclisteki o partilerden biri veya ikisine endeksli bir yola çıkış söz konusu değil. Haziran Hareketi yola çıkış noktası olan “Türkiye Meclisi” buluşması itibariyle zaten ciddi bir şeyi başarmış durumda. Bu başarı da, HDP ve CHP’de toplanmış iki “sol ana akım” dışında 3. ana akım siyaset odağını bağımsız bir kimlikle tesis etmiş olmasıdır. Elbette diğer ikisine alternatif veya rakip gibi değil, kendi sosyalist/devrimci kulvarında bu odağı kurdu..

CHP resmi olarak bileşen olmasa da vekillerinin ve gençlerinin harekete büyük sempati beslediği gözlemlenebiliyor. Özellikle Gezi sonrası CHP’nin daha solda olmasını isteyen üyeleri BHH’yi önemsiyor. CHP’de siyaset yapan biri olarak siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biliyorsunuz, CHP bir genel kanı olarak kendini topluma “merkez solda” kabul ettirmiş bir parti. ”Siyasetin merkezi tam merkezde midir, yoksa sağa veya sola biraz daha yakın mıdır?” diye düşününce elbette kapitalist bir ekonomide siyasetin her şeyden muaf bir hakem pozisyonu olacağını düşünmek en iyimser olasılıkla “saflık” olabilir. Ama bu merkezin ne kadar sola doğru kaydırılabileceği bir mücadele konusudur ve “en soldaki unsurun toplumsallığı” ile belirlenir. Bu itibarla, Türkiye siyaseti merkezinin sola doğru milimetrik hareketi tam bir domino etkisi yaratacaktır. O durumda, CHP de HDP de yeni duruma göre yeniden pozisyon alacaktır.
Politika aynı zamanda bir “ittifaklar sanatı” olduğuna göre ve yine politika “iktidar için” yapıldığına göre Birleşik Haziran Hareketi de kendi içinde bu durumu değerlendirecek ve zaten büyük bir toplumsal basınç ona yol açacaktır.
Zaten devrimci mücadele tarihin hiçbir döneminde kitlelerin devrim ve sosyalizm istemesi sonucu başarıya ulaşılmış değil. Bir hareket vardır, hak talebi vardır, halk sokaktadır… Devrimci siyaset ancak bu harekete doğru söylem geliştirir ve etkili müdahalelerle rengini çalıp, karakterini belirlemeye çalışır. Bunu yapamadığında zaten hayat boşluk tanımaz, başka siyasetler sokağa yön verir..
Bugün bulunduğum yerde kişisel olarak “CHP sol değil zaten canım, HDP ile iş yapılmaz pragmatisttir” gibi tespitleri, doğruluk ihtiva etse de, önemli bulmuyorum. Önceliği AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmadığı bir Haziran 2015 seçimine veriyorum.

O zaman bir seçim planı da var yani BHH’nin…
AKP’nin yeniden iktidarından daha kötü bir senaryo yok bence.
Hali hazırda tartışmaya açtığı ve kararlaştırdığı bir seçim stratejisi yok Haziran Hareketi’nin. Ama ben birey olarak konuştuğumuz, karşı çıktığımız eğitim, kadın, sağlık, kentsel dönüşüm, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar gibi tüm sorunların çözüm kaynağı olarak, siyasi iktidarın el değiştirmesi hedefini birinci sıraya yazıyorum.
CHP veya HDP tek başına böylesi bir iktidarı veya koalisyonu tesis edemeyeceği için 3. ana akım olarak toplum, “sol siyasette bir buluşturucu olma” görevini Haziran Hareketi’ne -kendi istemese bile- yükleyecektir.
Örneğin; 2015′in ilk eylemi olarak 11 Ocak’ta “bilimsel ve laik eğitim için sokağa çıkacağız”. Bu ciddi bir gündemdir, ihtiyaçtır. Lakin eylemlerinizle umut verdiğiniz toplum seçimlere doğru size “hadi ne yapıyoruz?” diye sorduğunda “biz seçimleri önemsemiyoruz” veya “planımız yok” dediğinizde geçmiş olsun. Bu, ölü doğum olacaktır. Erken bir seçim tartışmasının hareketi çok zorlayabileceği gerçeğini unutmadan ısınmamız gerektiğini düşünüyorum. Muhalefete değil iktidara ısınmaktan bahsediyorum!
Teşekkür ederim.

KOZMOPOLİTİK

BHH Genel Yürütme Kurulu Üyesi Tarkan Konar’la Haziran Hareketi Üzerine..

0

Gezi mücadelesinin ardından tüm muhalif kesimde “peki nasıl yeniden bu bütünlüğü yakalayıp devam edebiliriz?” sorusu doğmuştu. Forumlar ile kendi yerelinde biraraya gelen insanlar pek çok toplumsal meselenin çözümünde dayanışma içinde oldular. Dayanışmanın her alana yayılması ve kısa vadeli değil temelli ve çok perdeli çalışmalar içermesi ‘Gezi Ruhu’nun sönümlenmediğini göstererek umutları hep diri tutmuştu.
Uzun süren hazırlıkların ardından, umudu ve emeği birleştirerek muhalefeti tek yumruk hale getirmek için çalışmalar Birleşik Haziran Hareketi adı altında başlamıştı. Hareketin Ankara toplantısı 27-28 Aralıkta gerçekleştirildi.
Hareketin genel yürütme kuruluna dahil olan Tarkan Konar ile Birleşik Haziran Hareketi’ni konuştuk.

Birleşik Haziran Hareketi nasıl doğdu ve hareketin esas aldığı noktalar nelerdir?
Birleşik Haziran Hareketi bir ihtiyacın kendini siyasete dayatması ile doğdu diyebiliriz. Aklı, eylemi ve pratiği örgütlü siyasetten daha ileride olan “sokak”, örgütlü siyasete “beni anla ve siyasete tercüme et” diye dayattı. O kadar.
Hareketin esas aldığı nokta, şu an kendi örgütlü tarihi ve teorik birikimi ile “Gezi Ruhu”nu buluşturmak şeklinde tarif edilebilir. Bunu başarabilirse ilerler. Ama kati olan bir gerçek var ki; kendi perspektifini, alışkanlıklarını veya ezberini o ruha dayatırsa kendini “gerçekleştiremez” ve yine bizzat Haziranın kendisi tarafından kusulur.

Hareketin bileşenleri arasında pek çok farklı siyasetten fraksiyonlar var. Bu durum da, Gezi öncesi benzer bir bütünlüğü siyaset alanında hiç tecrübe etmemiş sol kesimi “acaba hareket nasıl yürüyecek?” sorusuna götürüyor. Sizin bu konuda görüşleriniz nelerdir? Tam bir bütünlük süreklilik kazanabilir mi?
Tam bir bütünlük süreklilik kazanamaz! Ve kazanmaması da gerekir…
Kolektivist bir anlayış, birbirine giderek benzeme ve aynılaşmayı değil farklılıkların biraradalığını, zenginliğini doğru kullanabilmeyi becerebilmelidir. Tam da bu yüzden kimse bu harekette şu an kendine yakın bir nokta bulmaya çalışmadan katkı yapmalı, emek vermeli, rengini çalmalı. Bu girişim en azından bunu hak ediyor. Ve ben tam olarak bu yüzden buradayım. Gezi’de ve Türkiye’nin muhtelif yerlerinde, parklarda ve forumlarda yaşananlar bizim hareket metnimiz oldu. Halk ne istediğini açık ve net olarak kağıt üstünde değil bizzat pratiği ile tarif etti. Evet, orada bırakın solu kolay kolay yan yana gelmeyecek yüzlerce kare ortaya çıktı. Bazılarımız Müslüman gruplara, bazılarımız LGBTİ örgütlerine, bazılarımız taraftar gruplarına veya ulusalcı-etnik-mezhepçi camialara o alan içinde bile ön yargımızı veya antipatimizi beslemeye devam ettik. Oysa herkes eş zamanlı olarak bir şeyi anlamaya başladı; o tasvip etmediği kimlik veya örgüt ile beraber olunduğu için Gezi’nin “sahiciliği” sorgulanamıyor. Ve aynı anlama gelmek üzere “halk” diye bir şeyden bahsediyorsak aslında halk; “işte buradayım, işçilerim, öğrencilerimle, taraftarımla, kadınlarımla, Alevilerimle, Atatürkçülerimle, Kürtlerimle, LGBTİ bireylerim ve sair tüm eğilimlerim, renklerim hatta sınıflarımla buradayım ben” dedi..
Bunların içinden bir kısmını eleştirebilir veya sevmeyebiliriz her birimiz. Ama yine o Gezi Ruhu, onlardan herhangi birini yok saymaya haddimiz olmadığını tüm çıplaklığı ile ve dahi barikatta yan yana iken gözümüze soktu. Bakın çok basit bir şey diyeyim; bir keki güzel yapan içindeki üzümlerdir ama bir paket üzüm kekten daha güzel bir şey değildir…
Biz hareket olarak, bu halkın içindeki üzümler olmayı başarabilirsek seçim, başarı, zafer her şey doğal sonuç olur artık..

Şuan mecliste bulunan CHP ve HDP resmi olarak harekete dahil değiller. Bu iki partiyle nasıl bir bağlantı kurulacak?
Şu an hareketin içinde olan partiler de prensipte, kurumsal olarak harekette değiller. Bundan sonra da Haziran Hareketi, bireysel katılım prensibiyle ilerlemeye devam edecek. Ha tabi bir kurumsal çağrı/kurumsal katılım ihtiyacı kendini dayatırsa o zaman onun işleyişi planlanır…
Bağlantı kurmak konusuna gelince; bağlantı/ilişki var zaten. Siyasi, kurumsal, beşeri her irtibat var. Ama asla meclisteki o partilerden biri veya ikisine endeksli bir yola çıkış söz konusu değil. Haziran Hareketi yola çıkış noktası olan “Türkiye Meclisi” buluşması itibariyle zaten ciddi bir şeyi başarmış durumda. Bu başarı da, HDP ve CHP’de toplanmış iki “sol ana akım” dışında 3. ana akım siyaset odağını bağımsız bir kimlikle tesis etmiş olmasıdır. Elbette diğer ikisine alternatif veya rakip gibi değil, kendi sosyalist/devrimci kulvarında bu odağı kurdu..

CHP resmi olarak bileşen olmasa da vekillerinin ve gençlerinin harekete büyük sempati beslediği gözlemlenebiliyor. Özellikle Gezi sonrası CHP’nin daha solda olmasını isteyen üyeleri BHH’yi önemsiyor. CHP’de siyaset yapan biri olarak siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biliyorsunuz, CHP bir genel kanı olarak kendini topluma “merkez solda” kabul ettirmiş bir parti. ”Siyasetin merkezi tam merkezde midir, yoksa sağa veya sola biraz daha yakın mıdır?” diye düşününce elbette kapitalist bir ekonomide siyasetin her şeyden muaf bir hakem pozisyonu olacağını düşünmek en iyimser olasılıkla “saflık” olabilir. Ama bu merkezin ne kadar sola doğru kaydırılabileceği bir mücadele konusudur ve “en soldaki unsurun toplumsallığı” ile belirlenir. Bu itibarla, Türkiye siyaseti merkezinin sola doğru milimetrik hareketi tam bir domino etkisi yaratacaktır. O durumda, CHP de HDP de yeni duruma göre yeniden pozisyon alacaktır.
Politika aynı zamanda bir “ittifaklar sanatı” olduğuna göre ve yine politika “iktidar için” yapıldığına göre Birleşik Haziran Hareketi de kendi içinde bu durumu değerlendirecek ve zaten büyük bir toplumsal basınç ona yol açacaktır.
Zaten devrimci mücadele tarihin hiçbir döneminde kitlelerin devrim ve sosyalizm istemesi sonucu başarıya ulaşılmış değil. Bir hareket vardır, hak talebi vardır, halk sokaktadır… Devrimci siyaset ancak bu harekete doğru söylem geliştirir ve etkili müdahalelerle rengini çalıp, karakterini belirlemeye çalışır. Bunu yapamadığında zaten hayat boşluk tanımaz, başka siyasetler sokağa yön verir..
Bugün bulunduğum yerde kişisel olarak “CHP sol değil zaten canım, HDP ile iş yapılmaz pragmatisttir” gibi tespitleri, doğruluk ihtiva etse de, önemli bulmuyorum. Önceliği AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmadığı bir Haziran 2015 seçimine veriyorum.

O zaman bir seçim planı da var yani BHH’nin…
AKP’nin yeniden iktidarından daha kötü bir senaryo yok bence.
Hali hazırda tartışmaya açtığı ve kararlaştırdığı bir seçim stratejisi yok Haziran Hareketi’nin. Ama ben birey olarak konuştuğumuz, karşı çıktığımız eğitim, kadın, sağlık, kentsel dönüşüm, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar gibi tüm sorunların çözüm kaynağı olarak, siyasi iktidarın el değiştirmesi hedefini birinci sıraya yazıyorum.
CHP veya HDP tek başına böylesi bir iktidarı veya koalisyonu tesis edemeyeceği için 3. ana akım olarak toplum, “sol siyasette bir buluşturucu olma” görevini Haziran Hareketi’ne -kendi istemese bile- yükleyecektir.
Örneğin; 2015′in ilk eylemi olarak 11 Ocak’ta “bilimsel ve laik eğitim için sokağa çıkacağız”. Bu ciddi bir gündemdir, ihtiyaçtır. Lakin eylemlerinizle umut verdiğiniz toplum seçimlere doğru size “hadi ne yapıyoruz?” diye sorduğunda “biz seçimleri önemsemiyoruz” veya “planımız yok” dediğinizde geçmiş olsun. Bu, ölü doğum olacaktır. Erken bir seçim tartışmasının hareketi çok zorlayabileceği gerçeğini unutmadan ısınmamız gerektiğini düşünüyorum. Muhalefete değil iktidara ısınmaktan bahsediyorum!
Teşekkür ederim.

KOZMOPOLİTİK

Barış Manço’nun 1995’te Verdiği Röportaj

Barış Manço: Sanatçı olduğumu iddia etmiyorum

Japonya niye, Türkiye nire! Sen bütün Türkiyeye malolmıq koskoca Barış Manço yu Japonyalar’da bul ve röportaj yap. Olacak iş değil. Ama elden ne gelir? Bu röportajı İstanbul’da değil de Japonya’da yapmak kısmetmiş.

Puslu bir Tokyo akşamıydı. Biz de biraz hüzünlü gibiydik, çünkü Tokyo’daki son saatlerimizi yaşıyorduk. Manço’nun Shinjuku’da kaldığı Keizo Plaza Hotel’de onu tanımayan yoktu. Odası 27. kaııa imiş. Bizi kapıda karşıladı. Barış Manço bizi görünce bir sevindi bir sevindi sormayın. Bizde de ayrı bir sevinç. Kucaklaştık.

“Beni buralarda nasıl buldunuz çocuklar yahu?” diye sordu. Biz buluruz abi!” dedik. “Peki siz buralarda ne arıyorsunuz bakalım?” dedi anlak. Bizimle. gurur duymıqıu. Eski şarkılarından konuştuk; “Dağlar dağlar”, “İşte hendek işte deve” gibi zamanın çok sevilen şarkılarını kelimesi kelimesine ha tırladığımızı görünce duygulandı, gözleri doldu. Rüyasında “Seyahat ya Resulallah” diye dua etmişolması pek muhtemel bu “Çağdaş Evliya Çelebi” ile Tokyo’dayaptığımız konuşınayı sunuyoruz sizlere.

– “Domates, biber, patlıcan” adlı şar. kınız, içinde bazı eleştiriler taşısa da, özellikle zerzevatçılann çok hoşı1na gitti, sınıf atlamalarını ve kendilerini “uğurlarına şarkı bile yazılan insanlar” zannetmelerini sağladı. Bir anda cümle manav ve zerzevatçılann sevgilisi oldunuz.

” Sağolsun manav ve zerzevatçı kardeşlerimiz bu şarkıdan kendilerine epey pay çıkardılar ama, aslma bakarsanız onlarla pek ilgisi yoktu. Daha ziyade ses kirliliğini eleştiriyordum bu şarkıda ben. Şarkı yapmak anlık bir olay ve şar.1 kı yapılırken “Aman şu grubun hoşuna gitsin” diye düşünülmüyor. Bu şarkı Japonya’da da çok tuttu.”Tomato, pi. man, nassu nassu” diye söyleyeceğiz buradaki konserlerimizde. Nane, limon i kabuğu var. O da Japonca “Minto minto remonno kava” demek.

-Sizin melodilerinizle Japon melodi arasında bir yakınlıktan, iki ülke arasında da bir benzerlikten söz edilebilir mi? Japonların müziklerinize ilgi göstermesini neye bağlıyorsunuz?

Bir genellerne yapmak istemiyorum. Eğer iki ülke kültürleri arasında benzerlikler varsa, bu ülke sanatçılarının birbirlerine yakın şeyler yapması gerekiyordu. Oysa durum böyle değiL. Öyle olsaydı, bunca yıl içinde sanat ve sanatçılar arasındaki ilişkiler daha fazla olurdu. Olmadı. İnsanın kendinden bahsetmesi biraz acaip oluyor ama, benim yaptığım müzik Japonlar’a cazip geliyor. Ben bunu Türkiye’de kimseye anlatamadım biliyor musunuz?

-,Japonlar için “Kafasını teknolojiden’V’!ıramayan insanların sanatsal duyarlılığı da zayıfıır” deniliyor. Doğru mu?

Ben öyle düşünmüyorum. Japonlar kafalarını teknolojiden kaldıramıyorlar, bu doğru. Pazar günleri bile çalışıyorlar, bu da doğru. Ama eskiye ait değerlerini de bugüne kadar pekala korumuşlar. Bundan sonra da koruyabilirler mi, bunu bilmiyorum. Hoş, bunu kendileri de bilmiyorlar. Genç kuşak Japonlar’la konuştuğunuzda geleneklerinin gelecek asırlara taşınmasının kolayolmayacağını söylüyorlar.

Babaları gibi düşünmüyorlar. Mesela çay seramonisi yapacak geyşa arasanız, yok denecek kadar az. Onlar da büyük ot~llerde çalışıyorlar. Japon gençlerin 2000’li yıllara daha fazla bakmaktan ötürü geçmişle olan bağlarınıbir miktar askıya almış gibi bir halleri var. Ama bunun bilincinde olmaları gü Alil Bir problemin bilincinde iseniz, onu bilirsiniz. Japon gençler bunun biiıncinde, bu iyi. Her pazar günü onbinlerce Japon, Kyoto’yu (eski başkent) gezmeye gidiyor. Bizde onbinlerce insan Süleymaniye’yi yahut Anıtkabir’i ne zaman ziyarete gidiyor?

Japonlar’ın tarih ve geleneklerine olan bağlılıklarını Avrupa, Afrika ve Asya’da yaşayan topluluklarda görmedim. Genç Japonlar bazı değerlerinin kaybolmakta olduğunun farkındalar. Kendilerini teknolojiye fazlaca kaptırdıklarınıve ekonomiye fazlaca daldıklarını biliyor ve “Bazı değerlerimizi yitiriyoruz galiba” diye de düşünüyorlar. Bu, problemin farkedilmesi bakımından önemli. Problemi tesbit ettiklerine göre, çözmenin de bir yolunu bulacaklardır.

– Japonlar Barış Mançoyu neden bu kadar seviyor?

İlk defa 1990 yılında Japonya’ya geldim.O yıl Ertuğrul gemisi nin Japonya’yı ziyareti ve Japonya açıklarında batmasının 100. yılı idi. Japonlar bunu Türk-‘-Japon dostluğunun 100. yılı başlığı ile kutluyorlardı. Bunu farkettik, Türkiye’deki yetkilileri uyardık ve Türkiye kutlamalara geniş katılım gösterdi. Sonra, Japonya’da bir konser verdim. Bu konser Tokyo Emperial Hotel ‘deydi ve Veliahd Prens de konseri izledi. İlk şarkılarımı orada söylemiş ve büyük ilgi görm.Y.§!!Lm. Şarkılarım hemen Japonca’ya tercüme edildi. G-konserde “Nane limon kabuğu” ve “Domates, biber, patlıcan” ı söylemiştim. Bana “Sebzelerden şarkı yapan adam” demişlerdi. Bu turnemde de yine aynı şarkıları söylememi istediler. 1991’de konser vermek için tekrar geldim ve gerçekten muhteşem bir konser olmuştu. Hatta Türkiye’de de çok yankılanmı ştı bu konser.

– Hatırlıyoruz efendim. Japonlar şarkılarımza eşlik etmişlerdi.

-Neyse, bu konserin kararı da 1992 yazında Türkiye’ye gelen Japonların teklifi üzerine alındı. lki-ikibuçuk sene süren çalışmalar sonunda beklenen gün geldi, çattı. Şimdi Japonya’nın 16 yerinde 16 konser vereceğim. Konserlerde satılmak üzere, Japon’a benzetilmiş, çeki k gözlü Barış karikatürlerinin basıldığı telefon kartları hazırlamışlar, bunlar piyasaya çıkıyor. Ayrıca bugünlerde plaklarım da piyasaya çıkmış olacak.

Kendi ülkernin dışında bir ülkenin sanatıma gösterdiği bu ilgiden dolayı hissettiklerimi anlatmam mümkün değiL. Dünyanın öbür ucundaki bir dev, diğer ucundaki bir ülkenin önde gelen sanatçılarından birine ilgi duyuyor. Bu öyle üç-beş kelime ile geçişlirilecek bir hadise değiL. Gelgelelim, ben bunun boyutlarını İstanbul’da hiç kimseye anlatamadım. Herkes bana, herhangi bir yere konsere gidiyormuşum gibi davrandı. Tabii ki ben konserlerimin hiçbirini di~ ğerinden ayırmıyorum, hepsi çok önemli ama, buradaki konserin ayrı bir önemi var. Onlar için ben ve Türkiye ayrıbir öneme sahibiz. Hazırladıkları broşürler bir harika. Aslında benimle beraber Türkiye buraya geliyor. Ben Türkiye’yi tanıtacak konuşmalar yapacağım. Bu konserler Türk-Japon ilişkilerine olumlu yansıyor, daha çok sayıda J apon’un Türkiye’ye gelmesini sağlıyor. İşin boyutları çok büyük ama, bunları söyleyince sanki kendi kendime konuşmuş gibi oluyorum.

– Önceki konserinizde de buna benzerşeyler yaşamıştınız. .

Evet, aynı şeyleri yaşadım. Ben o konsere gelirken yetkililere durumu anlattım. “İyi” dediler. Geldim, konseri verdim. Konser televizyonda defalarca yayınlandı. Aslııida bu durum şöyle bir kompleksten kaynaklanıyor: Biz Türk halkı olarak böyle uluslararası bir iş yapamayız. Buna inanmıyoruz. Ben buna alıştığım için önemsemiyorum. İlk defa bir Türk sanatçısı bir başka ülkeye ve o ülke halkına konser vermek için bu kadar uzun turneye çıkıyor. Bizim tarihimizde benzeri yok bunun. Dünyanın bütün büyük müzik yıldızları Japonya’ya gelip konser vermişler. Bu konser, benim de onlar gibi “uluslararası” olmamın tescil edilmesi anlamına geliyor.

– Bazı şarkılarınızı dinlediğimizde “kahramanlık türküleri” dinlemiş gibi oluyoruz. Bazı şarkılarınız çok duygusal, içimizdeki romantizmi besliyor. Bazıları çok çocukça. Adamına göre şarkı yapıyor olmalısınız. Toplumun bütün kesimlerine ayrıayrı seslenen şarkılarınız var. Hepsi de hoşşeyler. Sıkıntılı, yüzü ne yazık ki pek gülme yen halkımız Barış Manço’yu dinleyince tebessüm ediyor. Sanatınızla Türkiye’nin çehresini değiştiriyorsunuz. . Ama sanatın böyle bir işlevi olduğuna da inanmıyorum açıkçası. Ayrıca sanatçı olduğumu da iddia etmiyorum. Ben. öldükten sonra torunlarım ansiklopedilerde Barış Manço’yu “sanatçı” diye okurlarsa, galiba sanatçı olduğum da tescil edilmiş olacak. Geleceğe ne bıraktığınız önemli. Yoksa insan yaşarken kendi kendine “Ben sanatçıyım” dememeli. Ürettiğim birşeyler var, bunları sunuyorum ve beğenen varsa alıyor. ürün pazarlıyorum sonuçta.

Yaptığınız o güzel sanatçı tanımından sonra, birden işinizi çok ticarileştirmiş bir görüntü verdiniz sanki.

Ama böyle. Dediğim gibi, ürün pazarlıyorum. Bu ürünler giderek bir anlam taşıyorsa, giderek sanat eserine dönüşebilirler. Buna ben karar veremem. Ama ürettiği m şey iyi gitsin diye çıkarıyorum piyasaya. “Dağlar dağlar” adlışarkım 25 sene sonra hatırlanıyorsa, 25 sene boyunca bir kuşağı sırtınızda taşıdınız demektir ve bu da anlamlıdır. Eserler kendi kendine sanat haline gelebilir, yaptığınız işin sanat olup olmadığına tarih karar verebilir ancak. Ben yaşarken kendime “sanatçı” dememeye özen gösteriyorum.

Adam olacak çocuk” adlı bir televizyon programı yaptınız. Bir anda Türkiye’nin bütün çocukları Barış amcalarını daha çok sevmeye başladılar. Büyükler de tabii. Neden bir çocuk programı?

Yaptığım müzikle toplumun çok sesliliğine katkıda bulunmaktan başka bir şey düşünmedim. Türkiye’nin karamsar bir tablosu var ve ben o tabloyu görüyorum. Bütün bu karanlık ve karamsar görüntüye rağmen ben kararımı verdim ve işimi gücümü bırakıp, belki çocuklarımızın daha iyi yetişmelerine katkıda bulunurum diye düşünerek, çocuklara yönelik programlar yapıyorum.. Böylece bir kuşağı daha taşımak istiyorum. Sizler benim şarkılarımla büyüdünüz, şimdiki çocuklar da benim onlar için hazırladığı m programlarla büyüyorlar. Bir gün “Bu adam bize program yapardı” diye hatırlayacaklar. Kan gövdeyi götürürken, hırsızın uğursuzun bollaştığı bir ortamda, çocuklarımız için iyi şeyler yaparak bir kuşağı taşımak konusunda iddialıyım. Bu kuşak büyüyüp kemale erdiklerinde, ülkenin kaderini değiştirmek ve bazı yerlerde bulunmak için ortaya çıkacağım zaten. Allah sağlık, sıhha t verirse.

– Cumhurbaşkanlığı gibi mi mesela?

O sadece formüle edilmiş bir istektir. Ama sadece benim istememle olmaz tabii. O kuşak oraya gelsin, benim de aldım başımda olsun, ayakta kalabilelim ondan sonra. İşte o zaman birşeyler yapmak için ortaya çıkabilirim. Birtakım vazifeler için hazırım. Fakat sanatla değiL. Bu, bana doğarken verilmiş bir yetenek ve bunu başka amaçlar için kullanmak niyetinde değilim. Ama yaşarken doğru bildiğim şeyleri söylemeye devam edeceğim.

– Bir sanatçının Türkiye Cumhurbaşkanı olması Türkiye için de değişiklik olur. İyi bir tecrübe olur en azından.

– Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’i bilirsiniz. Aynı zamanda bir yazardır da. Örnekler çok. Leh Valesa bir işçi lideri idi sonuçta. Amerika’ya bakın, kovboyundan artistine kadar değişik in. sanlar başkan olmuş. Şu “Bizim Bill” mesela. İyi saksafon çalıyor. Sonra Reagan. Adamartistti. Bir örneği de Türki. ye’de yaşanabilir. Ama gerçekten çok sonraki bir iş. Belki ben erken konuştuğum için çok gündeme geldi.

Barış Manço: insan yaşarken kendi kendine “Ben sanatçıyım” dememeli. . ye’nin bütün çocukları Barış amcalarını daha çok sevmeye başladılar. Büyükler de tabii. Neden bir çocuk programı?

Yaptığım müzikle toplumun çok sesliliğine katkıda bulunmaktan başka bir şey düşünmedim. Türkiye’nin karamsar bir tablosu var ve ben o tabloyu görüyorum. Bütün bu karanlık ve karamsar görüntüye rağmen ben kararımı verdim ve işimi gücümü bırakıp, belki çocuklarımızın daha iyi yetişmelerine katkıda bulunurum diye düşünerek, çocuklara yönelik programlar yapıyorum.. Böylece bir kuşağı daha taşımak istiyorum. Sizler benim şarkılarımla büyüdünüz, şimdiki çocuklar da benim onlar için hazırladığı m programlarla büyüyorlar. Bir gün “Bu adam bize program yapardı” diye hatırlayacaklar. Kan gövdeyi götürürken, hırsızın uğursuzun bollaştığı bir ortamda, çocuklarımız için iyi şeyler yaparak bir kuşağı taşımak konusunda iddialıyım. Bu kuşak büyüyüp kemale erdiklerinde, ülkenin kaderini değiştirmek ve bazı yerlerde bulunmak için ortaya çıkacağım zaten. Allah sağlık, sıhha t verirse.

– Cumhurbaşkanlığı gibi mi mesela?

O sadece formüle edilmiş bir istektir. Ama sadece benim istememle olmaz tabii. O kuşak oraya gelsin, benim de aldım başımda olsun, ayakta kalabilelim ondan sonra. İşte o zaman birşeyler yapmak için ortaya çıkabilirim. Birtakım vazifeler için hazırım. Fakat sanatla değiL. Bu, bana doğarken verilmiş bir yetenek ve bunu başka amaçlar için2000’den sonra düşünülen bir progr. i.

-Kadıköy’den adayolduğunuz va lı bir kalp rahatsızlığı geçirmiştiniz. Ya kalbi niz politikaya dayanamazsa? .

O bir uyarıydı. “Kendine gel” diye.

Kendinize geldiniz mi?

Elbette. Çok şükür kendime geldim.

-Bir TV programınızda, Afrika’dan gelen IYir ağacın gövdesindeki “Besmele” yazısını tanıtmıştınız. Türkiye’de çok tartışıldı bu. Özel bir soru olacak ama, bu olay sizi nasıl etkiledi?

Her şey nasıl etkiliyorsa o da öyle etkiledi. Ama neden başkasına değil de bana geldi bu ağaç diye düşünüyorum. Bu ağaçlar 16 ve 14’er metre uzunluğunda kesiliyor ve gemilere öyle konuluyor. Dörde bölünmüş ağacın üç parçası Danimarka’ya, bir parçası da Türkiye’ye geliyor. O dört metrelik ağaç öyle kesilmiş ki besmelenin “be’sinden başlıyor, son harf te bitiyor.son Ankara’da kaplama atelyesina hızara giriyor ve kesiliyor.Yazının tam çıkması için 360’ta bir ihtimal var. Bu kadar tesadüfün karşısında insan soru işaretleri üretiyor. Hepsi oldu ve bu ağacı ben buldum. Niçin ben? Biz ilgilenince kıyamet koptu, hocalar birbirine girdi.

– Bizim Ku Klux KZanlar kapınıza kırmızı çarpı işareti bile koymuştu. O kadar olmadı ama, bundan rahatsız olanlar vardı. Sadece bu programdan değil, Zigetvar’a gidip Kanuni’nin mezarını bulmamızdan da rahatsız Qlanlar oldu. Öküzün altında buzağı anyorlar. Kimsenin dümen suyuna girmem ben, kendi kafama uygun işler yaparım. Beğenen beğenir,beğenmeyen beğenmez. Bizim olaylara objektif bakma huyumuz var ve akl-ı selim sahiplerinin hoşuna gidiyor. Mazallah insan bir şaşırmaya görsün.

– Teşekkür ediyor ve konserlerinizde başarılar diliyoruz

27 Mayıs 1995

AKSİYON

Barış Manço’nun 1995’te Verdiği Röportaj

Barış Manço: Sanatçı olduğumu iddia etmiyorum

Japonya niye, Türkiye nire! Sen bütün Türkiyeye malolmıq koskoca Barış Manço yu Japonyalar’da bul ve röportaj yap. Olacak iş değil. Ama elden ne gelir? Bu röportajı İstanbul’da değil de Japonya’da yapmak kısmetmiş.

Puslu bir Tokyo akşamıydı. Biz de biraz hüzünlü gibiydik, çünkü Tokyo’daki son saatlerimizi yaşıyorduk. Manço’nun Shinjuku’da kaldığı Keizo Plaza Hotel’de onu tanımayan yoktu. Odası 27. kaııa imiş. Bizi kapıda karşıladı. Barış Manço bizi görünce bir sevindi bir sevindi sormayın. Bizde de ayrı bir sevinç. Kucaklaştık.

“Beni buralarda nasıl buldunuz çocuklar yahu?” diye sordu. Biz buluruz abi!” dedik. “Peki siz buralarda ne arıyorsunuz bakalım?” dedi anlak. Bizimle. gurur duymıqıu. Eski şarkılarından konuştuk; “Dağlar dağlar”, “İşte hendek işte deve” gibi zamanın çok sevilen şarkılarını kelimesi kelimesine ha tırladığımızı görünce duygulandı, gözleri doldu. Rüyasında “Seyahat ya Resulallah” diye dua etmişolması pek muhtemel bu “Çağdaş Evliya Çelebi” ile Tokyo’dayaptığımız konuşınayı sunuyoruz sizlere.

– “Domates, biber, patlıcan” adlı şar. kınız, içinde bazı eleştiriler taşısa da, özellikle zerzevatçılann çok hoşı1na gitti, sınıf atlamalarını ve kendilerini “uğurlarına şarkı bile yazılan insanlar” zannetmelerini sağladı. Bir anda cümle manav ve zerzevatçılann sevgilisi oldunuz.

” Sağolsun manav ve zerzevatçı kardeşlerimiz bu şarkıdan kendilerine epey pay çıkardılar ama, aslma bakarsanız onlarla pek ilgisi yoktu. Daha ziyade ses kirliliğini eleştiriyordum bu şarkıda ben. Şarkı yapmak anlık bir olay ve şar.1 kı yapılırken “Aman şu grubun hoşuna gitsin” diye düşünülmüyor. Bu şarkı Japonya’da da çok tuttu.”Tomato, pi. man, nassu nassu” diye söyleyeceğiz buradaki konserlerimizde. Nane, limon i kabuğu var. O da Japonca “Minto minto remonno kava” demek.

-Sizin melodilerinizle Japon melodi arasında bir yakınlıktan, iki ülke arasında da bir benzerlikten söz edilebilir mi? Japonların müziklerinize ilgi göstermesini neye bağlıyorsunuz?

Bir genellerne yapmak istemiyorum. Eğer iki ülke kültürleri arasında benzerlikler varsa, bu ülke sanatçılarının birbirlerine yakın şeyler yapması gerekiyordu. Oysa durum böyle değiL. Öyle olsaydı, bunca yıl içinde sanat ve sanatçılar arasındaki ilişkiler daha fazla olurdu. Olmadı. İnsanın kendinden bahsetmesi biraz acaip oluyor ama, benim yaptığım müzik Japonlar’a cazip geliyor. Ben bunu Türkiye’de kimseye anlatamadım biliyor musunuz?

-,Japonlar için “Kafasını teknolojiden’V’!ıramayan insanların sanatsal duyarlılığı da zayıfıır” deniliyor. Doğru mu?

Ben öyle düşünmüyorum. Japonlar kafalarını teknolojiden kaldıramıyorlar, bu doğru. Pazar günleri bile çalışıyorlar, bu da doğru. Ama eskiye ait değerlerini de bugüne kadar pekala korumuşlar. Bundan sonra da koruyabilirler mi, bunu bilmiyorum. Hoş, bunu kendileri de bilmiyorlar. Genç kuşak Japonlar’la konuştuğunuzda geleneklerinin gelecek asırlara taşınmasının kolayolmayacağını söylüyorlar.

Babaları gibi düşünmüyorlar. Mesela çay seramonisi yapacak geyşa arasanız, yok denecek kadar az. Onlar da büyük ot~llerde çalışıyorlar. Japon gençlerin 2000’li yıllara daha fazla bakmaktan ötürü geçmişle olan bağlarınıbir miktar askıya almış gibi bir halleri var. Ama bunun bilincinde olmaları gü Alil Bir problemin bilincinde iseniz, onu bilirsiniz. Japon gençler bunun biiıncinde, bu iyi. Her pazar günü onbinlerce Japon, Kyoto’yu (eski başkent) gezmeye gidiyor. Bizde onbinlerce insan Süleymaniye’yi yahut Anıtkabir’i ne zaman ziyarete gidiyor?

Japonlar’ın tarih ve geleneklerine olan bağlılıklarını Avrupa, Afrika ve Asya’da yaşayan topluluklarda görmedim. Genç Japonlar bazı değerlerinin kaybolmakta olduğunun farkındalar. Kendilerini teknolojiye fazlaca kaptırdıklarınıve ekonomiye fazlaca daldıklarını biliyor ve “Bazı değerlerimizi yitiriyoruz galiba” diye de düşünüyorlar. Bu, problemin farkedilmesi bakımından önemli. Problemi tesbit ettiklerine göre, çözmenin de bir yolunu bulacaklardır.

– Japonlar Barış Mançoyu neden bu kadar seviyor?

İlk defa 1990 yılında Japonya’ya geldim.O yıl Ertuğrul gemisi nin Japonya’yı ziyareti ve Japonya açıklarında batmasının 100. yılı idi. Japonlar bunu Türk-‘-Japon dostluğunun 100. yılı başlığı ile kutluyorlardı. Bunu farkettik, Türkiye’deki yetkilileri uyardık ve Türkiye kutlamalara geniş katılım gösterdi. Sonra, Japonya’da bir konser verdim. Bu konser Tokyo Emperial Hotel ‘deydi ve Veliahd Prens de konseri izledi. İlk şarkılarımı orada söylemiş ve büyük ilgi görm.Y.§!!Lm. Şarkılarım hemen Japonca’ya tercüme edildi. G-konserde “Nane limon kabuğu” ve “Domates, biber, patlıcan” ı söylemiştim. Bana “Sebzelerden şarkı yapan adam” demişlerdi. Bu turnemde de yine aynı şarkıları söylememi istediler. 1991’de konser vermek için tekrar geldim ve gerçekten muhteşem bir konser olmuştu. Hatta Türkiye’de de çok yankılanmı ştı bu konser.

– Hatırlıyoruz efendim. Japonlar şarkılarımza eşlik etmişlerdi.

-Neyse, bu konserin kararı da 1992 yazında Türkiye’ye gelen Japonların teklifi üzerine alındı. lki-ikibuçuk sene süren çalışmalar sonunda beklenen gün geldi, çattı. Şimdi Japonya’nın 16 yerinde 16 konser vereceğim. Konserlerde satılmak üzere, Japon’a benzetilmiş, çeki k gözlü Barış karikatürlerinin basıldığı telefon kartları hazırlamışlar, bunlar piyasaya çıkıyor. Ayrıca bugünlerde plaklarım da piyasaya çıkmış olacak.

Kendi ülkernin dışında bir ülkenin sanatıma gösterdiği bu ilgiden dolayı hissettiklerimi anlatmam mümkün değiL. Dünyanın öbür ucundaki bir dev, diğer ucundaki bir ülkenin önde gelen sanatçılarından birine ilgi duyuyor. Bu öyle üç-beş kelime ile geçişlirilecek bir hadise değiL. Gelgelelim, ben bunun boyutlarını İstanbul’da hiç kimseye anlatamadım. Herkes bana, herhangi bir yere konsere gidiyormuşum gibi davrandı. Tabii ki ben konserlerimin hiçbirini di~ ğerinden ayırmıyorum, hepsi çok önemli ama, buradaki konserin ayrı bir önemi var. Onlar için ben ve Türkiye ayrıbir öneme sahibiz. Hazırladıkları broşürler bir harika. Aslında benimle beraber Türkiye buraya geliyor. Ben Türkiye’yi tanıtacak konuşmalar yapacağım. Bu konserler Türk-Japon ilişkilerine olumlu yansıyor, daha çok sayıda J apon’un Türkiye’ye gelmesini sağlıyor. İşin boyutları çok büyük ama, bunları söyleyince sanki kendi kendime konuşmuş gibi oluyorum.

– Önceki konserinizde de buna benzerşeyler yaşamıştınız. .

Evet, aynı şeyleri yaşadım. Ben o konsere gelirken yetkililere durumu anlattım. “İyi” dediler. Geldim, konseri verdim. Konser televizyonda defalarca yayınlandı. Aslııida bu durum şöyle bir kompleksten kaynaklanıyor: Biz Türk halkı olarak böyle uluslararası bir iş yapamayız. Buna inanmıyoruz. Ben buna alıştığım için önemsemiyorum. İlk defa bir Türk sanatçısı bir başka ülkeye ve o ülke halkına konser vermek için bu kadar uzun turneye çıkıyor. Bizim tarihimizde benzeri yok bunun. Dünyanın bütün büyük müzik yıldızları Japonya’ya gelip konser vermişler. Bu konser, benim de onlar gibi “uluslararası” olmamın tescil edilmesi anlamına geliyor.

– Bazı şarkılarınızı dinlediğimizde “kahramanlık türküleri” dinlemiş gibi oluyoruz. Bazı şarkılarınız çok duygusal, içimizdeki romantizmi besliyor. Bazıları çok çocukça. Adamına göre şarkı yapıyor olmalısınız. Toplumun bütün kesimlerine ayrıayrı seslenen şarkılarınız var. Hepsi de hoşşeyler. Sıkıntılı, yüzü ne yazık ki pek gülme yen halkımız Barış Manço’yu dinleyince tebessüm ediyor. Sanatınızla Türkiye’nin çehresini değiştiriyorsunuz. . Ama sanatın böyle bir işlevi olduğuna da inanmıyorum açıkçası. Ayrıca sanatçı olduğumu da iddia etmiyorum. Ben. öldükten sonra torunlarım ansiklopedilerde Barış Manço’yu “sanatçı” diye okurlarsa, galiba sanatçı olduğum da tescil edilmiş olacak. Geleceğe ne bıraktığınız önemli. Yoksa insan yaşarken kendi kendine “Ben sanatçıyım” dememeli. Ürettiğim birşeyler var, bunları sunuyorum ve beğenen varsa alıyor. ürün pazarlıyorum sonuçta.

Yaptığınız o güzel sanatçı tanımından sonra, birden işinizi çok ticarileştirmiş bir görüntü verdiniz sanki.

Ama böyle. Dediğim gibi, ürün pazarlıyorum. Bu ürünler giderek bir anlam taşıyorsa, giderek sanat eserine dönüşebilirler. Buna ben karar veremem. Ama ürettiği m şey iyi gitsin diye çıkarıyorum piyasaya. “Dağlar dağlar” adlışarkım 25 sene sonra hatırlanıyorsa, 25 sene boyunca bir kuşağı sırtınızda taşıdınız demektir ve bu da anlamlıdır. Eserler kendi kendine sanat haline gelebilir, yaptığınız işin sanat olup olmadığına tarih karar verebilir ancak. Ben yaşarken kendime “sanatçı” dememeye özen gösteriyorum.

Adam olacak çocuk” adlı bir televizyon programı yaptınız. Bir anda Türkiye’nin bütün çocukları Barış amcalarını daha çok sevmeye başladılar. Büyükler de tabii. Neden bir çocuk programı?

Yaptığım müzikle toplumun çok sesliliğine katkıda bulunmaktan başka bir şey düşünmedim. Türkiye’nin karamsar bir tablosu var ve ben o tabloyu görüyorum. Bütün bu karanlık ve karamsar görüntüye rağmen ben kararımı verdim ve işimi gücümü bırakıp, belki çocuklarımızın daha iyi yetişmelerine katkıda bulunurum diye düşünerek, çocuklara yönelik programlar yapıyorum.. Böylece bir kuşağı daha taşımak istiyorum. Sizler benim şarkılarımla büyüdünüz, şimdiki çocuklar da benim onlar için hazırladığı m programlarla büyüyorlar. Bir gün “Bu adam bize program yapardı” diye hatırlayacaklar. Kan gövdeyi götürürken, hırsızın uğursuzun bollaştığı bir ortamda, çocuklarımız için iyi şeyler yaparak bir kuşağı taşımak konusunda iddialıyım. Bu kuşak büyüyüp kemale erdiklerinde, ülkenin kaderini değiştirmek ve bazı yerlerde bulunmak için ortaya çıkacağım zaten. Allah sağlık, sıhha t verirse.

– Cumhurbaşkanlığı gibi mi mesela?

O sadece formüle edilmiş bir istektir. Ama sadece benim istememle olmaz tabii. O kuşak oraya gelsin, benim de aldım başımda olsun, ayakta kalabilelim ondan sonra. İşte o zaman birşeyler yapmak için ortaya çıkabilirim. Birtakım vazifeler için hazırım. Fakat sanatla değiL. Bu, bana doğarken verilmiş bir yetenek ve bunu başka amaçlar için kullanmak niyetinde değilim. Ama yaşarken doğru bildiğim şeyleri söylemeye devam edeceğim.

– Bir sanatçının Türkiye Cumhurbaşkanı olması Türkiye için de değişiklik olur. İyi bir tecrübe olur en azından.

– Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’i bilirsiniz. Aynı zamanda bir yazardır da. Örnekler çok. Leh Valesa bir işçi lideri idi sonuçta. Amerika’ya bakın, kovboyundan artistine kadar değişik in. sanlar başkan olmuş. Şu “Bizim Bill” mesela. İyi saksafon çalıyor. Sonra Reagan. Adamartistti. Bir örneği de Türki. ye’de yaşanabilir. Ama gerçekten çok sonraki bir iş. Belki ben erken konuştuğum için çok gündeme geldi.

Barış Manço: insan yaşarken kendi kendine “Ben sanatçıyım” dememeli. . ye’nin bütün çocukları Barış amcalarını daha çok sevmeye başladılar. Büyükler de tabii. Neden bir çocuk programı?

Yaptığım müzikle toplumun çok sesliliğine katkıda bulunmaktan başka bir şey düşünmedim. Türkiye’nin karamsar bir tablosu var ve ben o tabloyu görüyorum. Bütün bu karanlık ve karamsar görüntüye rağmen ben kararımı verdim ve işimi gücümü bırakıp, belki çocuklarımızın daha iyi yetişmelerine katkıda bulunurum diye düşünerek, çocuklara yönelik programlar yapıyorum.. Böylece bir kuşağı daha taşımak istiyorum. Sizler benim şarkılarımla büyüdünüz, şimdiki çocuklar da benim onlar için hazırladığı m programlarla büyüyorlar. Bir gün “Bu adam bize program yapardı” diye hatırlayacaklar. Kan gövdeyi götürürken, hırsızın uğursuzun bollaştığı bir ortamda, çocuklarımız için iyi şeyler yaparak bir kuşağı taşımak konusunda iddialıyım. Bu kuşak büyüyüp kemale erdiklerinde, ülkenin kaderini değiştirmek ve bazı yerlerde bulunmak için ortaya çıkacağım zaten. Allah sağlık, sıhha t verirse.

– Cumhurbaşkanlığı gibi mi mesela?

O sadece formüle edilmiş bir istektir. Ama sadece benim istememle olmaz tabii. O kuşak oraya gelsin, benim de aldım başımda olsun, ayakta kalabilelim ondan sonra. İşte o zaman birşeyler yapmak için ortaya çıkabilirim. Birtakım vazifeler için hazırım. Fakat sanatla değiL. Bu, bana doğarken verilmiş bir yetenek ve bunu başka amaçlar için2000’den sonra düşünülen bir progr. i.

-Kadıköy’den adayolduğunuz va lı bir kalp rahatsızlığı geçirmiştiniz. Ya kalbi niz politikaya dayanamazsa? .

O bir uyarıydı. “Kendine gel” diye.

Kendinize geldiniz mi?

Elbette. Çok şükür kendime geldim.

-Bir TV programınızda, Afrika’dan gelen IYir ağacın gövdesindeki “Besmele” yazısını tanıtmıştınız. Türkiye’de çok tartışıldı bu. Özel bir soru olacak ama, bu olay sizi nasıl etkiledi?

Her şey nasıl etkiliyorsa o da öyle etkiledi. Ama neden başkasına değil de bana geldi bu ağaç diye düşünüyorum. Bu ağaçlar 16 ve 14’er metre uzunluğunda kesiliyor ve gemilere öyle konuluyor. Dörde bölünmüş ağacın üç parçası Danimarka’ya, bir parçası da Türkiye’ye geliyor. O dört metrelik ağaç öyle kesilmiş ki besmelenin “be’sinden başlıyor, son harf te bitiyor.son Ankara’da kaplama atelyesina hızara giriyor ve kesiliyor.Yazının tam çıkması için 360’ta bir ihtimal var. Bu kadar tesadüfün karşısında insan soru işaretleri üretiyor. Hepsi oldu ve bu ağacı ben buldum. Niçin ben? Biz ilgilenince kıyamet koptu, hocalar birbirine girdi.

– Bizim Ku Klux KZanlar kapınıza kırmızı çarpı işareti bile koymuştu. O kadar olmadı ama, bundan rahatsız olanlar vardı. Sadece bu programdan değil, Zigetvar’a gidip Kanuni’nin mezarını bulmamızdan da rahatsız Qlanlar oldu. Öküzün altında buzağı anyorlar. Kimsenin dümen suyuna girmem ben, kendi kafama uygun işler yaparım. Beğenen beğenir,beğenmeyen beğenmez. Bizim olaylara objektif bakma huyumuz var ve akl-ı selim sahiplerinin hoşuna gidiyor. Mazallah insan bir şaşırmaya görsün.

– Teşekkür ediyor ve konserlerinizde başarılar diliyoruz

27 Mayıs 1995

AKSİYON

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin Son Röportajı

0

Ali HIŞIROĞLU

 

 

-Efendim, eserlerinizde sık sık rastladığımız bir adlandırma var; “Türk – İslam ülküsü, Türk – İslam Ülkücüsü” gibi… Türk- İslam ülküsü kendi başına bir hareketin ismi mi? Yoksa…

 

Arvasi: Ben bu memleket gençliğinin çeşitli oyunlara gelerek Türkçü ve İslamcı kamplara bölünmesine karşıyım. Türk’ün İslam’dan ayrılması ve İslam’ın Türklükten tecrit edilmesi beni tedirgin ve rahatsız eder. Türk ve İslam şuurunun bir bütünlük içinde bulunmasını savundum hep. Türkiye de Müslüman gençliğin iki kampa bölünmesini istemiyorum. Bütün maksadım bunu önlemek… Önce “sentez” dedik, sonra bizi tatmin etmedi. Çünkü haklı olarak denildi ki; sentez: tez ile antitez arasında üçüncü bir buluşma noktasıdır.  Ve haklıydılar şüphesiz bunu söyleyenler. Çünkü Türklük ile İslamcılık arasında bir zıddiyet yoktu ki; bunun sentezini yapalım. Ama bir kelimeye ihtiyacımız olduğu kesindi. İster buna Türk – İslam davası, ister Büyük Doğu, ister İBDA deyin… Biz Türk’ün İslam ile yeniden kurtuluşuna ve kültür ve medeniyetinin ihyasına çalışıyoruz…

 

Türk – İslam ülküsü, en azından bin yıldan beri süregelen, A.Kerim Satuk Buğra Han’dan süre gelen davanın, yani Türk’ün İslamlaşması ve İslam’la yücelme davasının bir devamından başka bir şey değildir.  Bir yeni ideoloji değildir. Tarihi bir oluşumun günümüzdeki devamıdır, Türk – İslam ülküsü… Yani Türk’ün İslam’la ebedi kaynaşması, bütünleşmesi, kültür ve medeniyetinin bununla yoğrulması demektir.

 

– Türk – İslam ülküsü, ülkücü camiâ içinde zuhur etti ve aynı camia içinde tesir sahası bulup günümüze kadar geldi. T.İslam Ülküsü’nün söz konusu camianın tabanında tesir sahası bulmasına rağmen, aynı tesir sahasını tavanda, yani “öncü kadro”da bulamayışını neye bağlıyorsunuz?

Arvasi: Şimdi efendim, yaşlı nesille genç nesil arasında bilinen bir farklılık var. Biliyorsunuz genç nesiller eğitilmeye daha müsait. Yaşlı nesiller 10 – 15 yıl önce ele geçselerdi onlarda herhalde farklı olurlardı. Her şeye rağmen, samimiyetle söyleyeyim, onlarda etkilenmişlerdir. Bundan on yıl önceki falan beyefendi ile bugünkü falan beyefendi çok farklıdır. İsim vermiyorum… Yani biz Türk – İslam Ülküsü ile Türk – İslam Medeniyetinin yeniden ihyası davasını savunur. Bu davanın içinde birçok gencin yanında lider kadroyu da eğitmişizdir; epey mesafe almışlardır. Ama gençlerin aldığı mesafe daha iyidir.

 

-Efendim, hareketin teşkilatından diğer alanlarına kadar yöneliş olarak, daha uygun bir ifade ile icraat olarak Türk – İslam Ülküsü çizgisine mutabıkla bulmak epey zorca geliyor bana. Yani, söz konusu camianın yönlendirici kesiminde Türk – İslam Ülküsünün bünyeleşemediğine şahit oluyoruz.

Arvasi: Evvela fikrin kavranması sonra müesseseleşmesi söz konusu olabilir. Fikir müesseseleşmeden önce gönülleri ve kafaları fetheder ve sonra müesseseleşir. Evvela fikir gücüyle mevcut olacaksınız, sonra da o fikir müşahhas biçimde ortaya çıkacak. Türk – İslam Ülküsü davasının her geçen gün biraz daha güçlenerek yürüyeceğine ve Türk’ü ihya davası olduğuna inandığım için bu müesseseleşmenin durdurulamayacağı kanaatindeyim. Evet, durdurulamaz çünkü tarihi bir kökü var. Türk kesin olarak görmüştür ki İslam’ın dışında mahvolmaktadır. Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler. Ancak müslümanlaşarak Türklük kendini kurtarabilmiştir. Ve böylece İslam’a hizmet etmiştir. Türk, İslam’ın dışında büyük tehlikelere maruz kalacaktır. Biz, İslam’la kaynaşıp bütünleşen kültür ve medeniyetini İslam’la yoğuran bin küsur senelik bir Türklük varlığına dayanarak konuşuyoruz. Gelecek yine bu tarihi temele oturarak sürecektir. Yani Geleceğin Türkiyesi, İslami ve milli karakterini koruyan muasır bir Türkiye olacaktır.

 

Kültür ve medeniyet planında konuşuyorum, yani siyasi planda değil.

 

– Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül müslümanlar açısından yararlı mı oldu?

Arvasi: Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimai vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izah ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yani, tarihteki falan hadise olmamalıydı, falan hadise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hadiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hal ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hal üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayallerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabii bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hataları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var.

 

12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lazımdır.

 

– Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslami hareketin hedefine ulaşması açısından menfi mi, yoksa müspet mi etki etti?

Arvasi:  Biz Müslümanlar olarak evvela ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lazım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik manada hürriyet nizamına kavuşmaktır. Yani, bugün bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Belçikalı, İsveçli kendi ülkesinde dini yaşama ve yaşatma öğrenme ve öğretme hususunda ne kadar hürse bende o kadar hürriyet istiyorum. Şu şartlar içinde. Hem de ayaklarımı yere basarak söylüyorum. Müslüman Türk çocuğu da, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yazılı olan haklarını kullanabilmelidir. Fert ve cemiyet kendi inançlarını ortaya koyabilmeli, eğitim öğretimini rahatlıkla yapabilmelidir. Müslümanların şu anda istediği budur. Bilmek gerekir ki cemiyetlerin istekleri şartlar değiştikçe değişir. Bugünkü şartlarda biz Müslümanlar daha fazla bir şey isteyemeyiz. İstememeliyiz de… Ben bu bakımdan 12 Eylül’ün 1960’ın 27 Mayısından daha iyi zemin hazırladığına kaniyim.

 

-12 Eylül etkilenme açısından sizin de içinde bulunduğunuz Ülkücü Harekette “ilginç” değişiklikler meydana getirdi. Bu değişiklikler de Üstadın daha önce tespit ettiği fikir boşluğundan kaynaklandı sanırım. Dolayısıyla Ülkücüler 80 öncesi bir reaksiyon olarak vardı. Bu reaksiyonun sebebi ortadan kalkınca…

Arvasi: Neydi bu sebep?

 

-Komünizm… Bu sebep ortadan kalkınca kendi kendilerini sorgulama süreci başlattılar. Bu da bazı yol ayrımlarına gelindiğinin işaretlerini verdi bize… Sizce gerçekten birtakım yol ayrımlarına geldi mi Ülkücüler?

Arvasi: Efendim Üstaddan bahsettiniz. Necip Fazıl Bey’den… O da Ülkücülerdeki dinamizme, motor gücüne inanıyordu. Bence Ülkücüler bu dinamizmi kaybetmiş değillerdir. O dinamizm o günkü şartlarda öyle tecelli etmiştir.

 

Kanunlar ve nizam cemiyete hâkim olunca o dinamizm kültür planına yönelmiştir. 12 Eylül öncesi gençler okumaktan çok canlarını korumak zorundaydılar. Komünist teşkilat ve anarşi Üniversitelerde Sokak ve caddelerde bir istila hareketi haline dönüşmüştü. Mektebe gidip gelmek, bakkala gidip gelmek ve hatta dükkânını açmak bile büyük bir meseleydi. Çocuklar bırakın okumayı, yazmayı ve düşünmeyi; canlarını korumak zorundaydılar. Yalnız onlar değil, millet o duruma düşmüştü. Bu bakımdan 12 Eylül müdahalesi faydalı olmuştur. Yani cemiyet üzerindeki bu belayı kaldırmak bakımından… Sizin bahsettiğiniz fikir boşluğu bu terör kalktıktan sonra gençlerin, kültür ve fikir ihtiyacını görmelerine vesile olmuştur.

 

Müthiş bir okuma ve araştırma safhasına girilmiştir. İslami teşkilat ve kültürünü araştırma, lisan öğrenme ve yabancı kültürleri tetkik ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bu noktada Ülkücüler bir reaksiyon hareketi değildir. Komünizm Ülkücülerin antitezlerinden sadece biridir. Ülkücülerin karşısına dikildiği hareket pek çoktur. Bunların içinde komünistler apayrı bir yer tutar. Türkiye için komünizm bir tehlike olmaktan çıkmış mıdır? Dünyada da komünizm tehlikesi bir Sovyet emperyalizmi olarak devam etmektedir. Mesela Afganistan bunun çilesini çekmektedir hala. Sovyet ülkesinde milyonlarca Müslüman ıstırap içindedir. Ve Türkiye’nin dış siyasetine etki eden en önemli unsurlardan biridir Sovyetlerle komşuluğumuz. Mesela biz İspanya’nın yerinde olsaydık, Fransa bizim yerimizde olsaydı, Rusya ile ilişkilerimiz farklı olurdu.

 

Bizim için komünizm tehlikesi bitmiş değildir. En azından emperyalizm olarak, bir kızıl emperyalizm olarak… Komünizm fikir olarak bitmiş olabilir. Dün Ortodoks kilisesinin hamisi olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği, bugün sosyalist hareketin merkezi olmak iddiasıyla sürdürdüğü istila hareketi ile Romanya’yı, Macaristan’ı ve Çekoslovakya’yı istila etmiştir. Kaldı ki Rusların Anadolu üzerindeki emellerini biliyoruz. Yani Komünizm ölse bile Rusya mevcut olduğu müddetçe bu tehlike devam edecektir. Boğazlar, İskenderun Körfezi, D.Anadolu’dan Petrol sahasına inme arzuları ve hırsları bitmez. Yani bizi yok edecek tehlike bu değildir.

 

Ülkücü Hareket bir siyasi hareket olarak ortaya çıktığı zaman rahatsızlık doğacaktır. Bizim hareketimiz siyasi olmaktan ziyade bir kültür hareketidir. Daha doğrusu olması gereken budur. Zaten tartışmada buradan kaynaklanıyor. Yani Ülkücü hareket bir parti hareketine dönüşsün mü, yoksa bir kültür hareketi olarak mı yürüsün? Bu bir bölünme değil, tartışmadır.

 

Arkadaşlarımızın bir kısmı hareketi bir siyasi hareket olarak sürdürmek istiyorlar. Yani bir parti hareketi olarak. Ben şahsen bir kültür hareketi olarak kalmasını istiyorum. Yani partiler üstü bir hareket… Hiçbir partiye ram olmadan, bir kültür ve medeniyet hareketi içinde yayılmasını istiyorum. Çünkü mesele Türk milletinin bütünlüğünü koruma meselesidir. Belki bizi savunan 10 tane parti olabilir. Benim için önemli olan bu değildir. Benim davamı savunan belki yirmi dergi çıkabilir… Hepsini savunurum. Yani beni destekleyen, bu davayı destekleyen herkesi destekleyeceğim. Ve beni köstekleyen herkesi rakip bileceğim. Bu yüzden partiler içinde bizi destekleyen olursa teşekkür ederiz.

 

Biz siyaseti küçümsemiyoruz. Siyaset olmadan bir memleket idare edilemez. Memleketin siyasi kadrolara ihtiyacı vardır. Ama memlekette siyasi hareketin dışında ona yön veren onlardan bağımsız fikir hareketlerine de ihtiyaç vardır. Yani fikri bir siyasi partiye mal ettiğimiz zaman fikir kaybeder.

 

Ben her zaman sağı destekledim. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada. Fransa’da Mitterand’a karşı Jan Juak’ı destekledim. Yine İngiltere de Muhafazakâr Parti’nin İşçi Partisi’ne galebe çalmasını istedim. Yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada solun bir alternatif olarak gelişmesini istemem. Türkiye’de de tavrım budur. Sağın güçlü olmasını isterim. Sola karşı her zaman olumsuz tavır almışımsa, onu destekleriz. Ama bugün böyle bir hareket görmüyoruz.

 

-Efendim, benim görebildiğim kadarıyla, Ülkücü camiada sözünü ettiğiniz tartışmaların dışında başka tartışmalarında olduğunu düşünüyorum. Mesela birkaç yıl önce bir grup gencin Ülkücü camiadan ayrıldıklarını ilan ettiler. Hatta “Yazı” adında bir de dergi çıkarttılar. Bunun gibi daha birçok ferdi ve grup kopuşlarına, saf değiştirmelerine şahit olduk. Bunun devamı da gelecek gibi geliyor bana.

Öte yandan işin sevindirici yanı Ülkücü camiadan, Büyük Doğu’ya doğru büyük bir yönelişin başlaması… Şimdi bu büyük yönelişe bakarak Üstadın 79 da Ülkücüler hakkındaki dileği gerçekleşiyor diyebilir miyiz?

Arvasi: Ülkücü Harekette her hareket gibi statik değildir. Donmuş bir hareket değildir. O da kendi ülkesindeki fikri ve siyasi cereyanlarla ister istemez bir etkileşim halindedir. Ve bunlar her insan ve kitle gibi çeşitli telkinlere maruz kaldığı için, şu anda bir merkezde organize edilmedikleri için ister istemez çeşitli varyasyonlar şeklinde görünüyor. Bu bir noktaya kadar normaldir ve hareketin gelişmesini sağlar.

 

Biliyorsunuz sosyolojide bir kaide vardır; bir kültür hareketinin güçlenmesi, temaslarla mümkündür. Kapatın bir havzaya bir insan grubunu orada ilkel kalır. Ama salın cemiyet kendi özünü kaybetmeden, temaslarla beslenir. Bence Ülkücü hareket şu anda kendini beslemektedir. Okuyup araştırmaktadır. Kendini sorgulamaktadır; Kritik etmektedir. Dününü bugününü ve yarınını o temel üzerine oturtmak istemektedir. Kimileri henüz bu kritiği yapmaksızın dergi ve gazeteler çıkartmakta 2 -3 sayı sonra pişman olmaktadır. Sonra yeni bir dergi çıkartmaktadır. Bu, hareketin dinamizmidir. Burada hedef olarak gaye birdir. Türk – İslam medeniyetinin ihya davasıdır. Nereye giderseniz gidiniz budur. Ama bu sadece Türkiye’ye mahsus bir hareket olarak kalmaktan da öte, bir gün Allah dilerse İslam âleminin, bir gün Allah dilerse beşeriyetin kurtuluşu için halka halka büyüyen bir harekete dönüşebilir. Yani dün düşük bir hareket olarak başladı, halka halka temas kurarak geniş kitlelere doğru açılıyor. Yarın nerede nasıl bir şekil alacağını bilemiyoruz. Ama bu hareketin durmayacağı, önlenemeyeceği kesindir. Çünkü ben şuna iman etmişim; Türk ayağa kalktığı zaman İslam dünyası ayağa kalkacaktır. Selçuklu çöktü İslam dünyası köleleşti, Osmanlı çöktü İslam dünyası sömürgeleşti. Biz ayağa kalkacağız ve İslam dünyası ayağa kalkacak. İslam dünyasının ayağa kalkması demek beşeriyetin büyük kurtuluşa adım atması demektir. Böyle bir ümit ve haz içinde bulununca, Ülkücü hareket bir fetih hareketi halinde, şu anda birçok noktayla temas halindedir. Bu temasla bir şeyler almakta ve bir şeyler vermektedir. Ama işin temelinde bir ihya hareketi vardır.

 

Bunun için Türk – İslam Ülküsü, Büyük Doğu İdeolocyası’nın bir parçasından başka bir şey değildir. Hatta bir devamından başka bir şey değildir. Biz Necip Fazıl’ı kendi şairimiz, kendi edibimiz, kendi mütefekkirimiz ve kendi bayraktarımız kabul ederiz. Hatta bana göre Necip Fazıl 20. yüzyılda Resulullah’ın şairidir, edibidir. Bizim dehasına inandığımız, sevgisini kazanmak için çırpındığımız sevgisini kazandığımız ve kendisini çok sevdiğimiz Necip Fazıl Bey bizim hayatımızda ve hareketimizde etkili olacaktır. Bu etkiyi her geçen gün biraz daha fark edeceksiniz.

 

– Efendim, daha kestirme bir ifadeyle Ülkücüler yakın gelecekte Büyük Doğu bayrağının altında olacaktır.

Arvasi: Altındadır zaten.

 

-12 Eylül öncesi Ülkücüler aksiyon ve hareketiyle rejimi savunma ve himaye etme durumuna geldi. 12 Eylül müdahalesi ise onlara büyük zayiatlar verdirdi. Son açıklamalarında ise, 80 öncesi düştükleri hataya düşmeyeceklerini ifade ettiklerini görüyoruz. Şimdi bu gerçekleşirse, yani komünizm karşısında bir reaksiyon olma durumuna ve hatasına düşülmezse, bu haliyle Ülkücüler eski dinamizmlerini koruyabilirler mi? 

Arvasi:  Öncelikle şunu ifade edeyim; Ülkücü camia devleti savunmuştur. Türkiye’yi bölmek yıkmak ve parçalamak isteyenlere karşı dişini tırnağına takmıştır. Ve 12 Eylül harekâtı sırasında komünistlerle beraber tutuklanmasını yargılanmasını hazmedememiştir. Buna hayret etmiştir.  Yani sukût-u hayale uğramıştır. İşte bu  sukût-u hayal içinde bazı şeyler söylenmiş olabilir. Ama ben şuna eminim ki, yarın devlet tehlikeye girerse Ülkücü camia yine devletin yanındadır. Yani devletin, milletin yanındadır. Bu  sukût-u hayal içinde söylenmiş sözlerin, hissi karakterini de unutmamak lazımdır. Ben de gördüm ben de işittim… “Bundan sonra bu devleti destekleyenin, bu vatanı bilmem ne edenin” falan diye… Diyen arkadaşlarımız olmuştur. Fakat onlar hapishaneden çıkarken söylenmiş sözlerdir. Hapisten tahliye edildiği gün, kelepçeleri söküldüğü gün söylenen sözlerdir. Bu bir hissi reaksiyondur.

 

Bizim işimiz devletle değildir. Bizim işimiz Anayasa ve düzenle de değildir. Bakınız çok yanlış bir teşhistir; bazıları bozuk düzenle dövüşüyoruz diyorlar. Bizim için düzeni sağlayan ne anayasadır, ne kanunlardır, ne de yönetmeliklerdir. Düzeni sağlayan insandır. Siz bana bu Anayasayı verin, hatta beğenmediğiniz bir Anayasayı verin, yalnız kadromu kurmam şartıyla devleti ben idare edeyim. Önemli olan insan ve kadrolardır, anayasalar değil. Bir Fransız hukukçusunun dediği gibi, anayasalar maalesef mevcut rejimi gizlemeye yarayana paravanlardan ibarettir. Sovyet anayasasını okuyun, bilmem Bulgar anayasasını okuyun içlerinde pekâlâ enteresan ve güzel şeyler vardır. Ama tatbik sahası bulamaz. Ben Rus anayasasının 72. maddesini gördüm. İsteyen Sovyet Cumhuriyeti’nden ayrılabilir. Bu kadar hürdür. Mesela orada Türkistan, Özbekistan isterlerse müstakil bir Cumhuriyet haline dönüşebilir. Ama buna imkân vermiyor. Yalan söylüyor. Din hürriyeti vardır diyor. Ama bunu vermiyor. Camiyi kapatıyor, bilmem ne yapıyor. Evet, anayasalar değil memleketi idare eden kadrolardır. Bilmem hangi ülke şu anda İslam devletiyim diyor. Ama İslam’ın zerresi yoktur. Şu an anayasa İslam’dır, Kur’andır. Oysa İslam da yoktur, Kur’anda yoktur. Yalan söylüyorlar. Anayasa bir paravana, kanunlar bir paravana haline gelirse ülke için tehlikeli olur. Benim için önemli olan devleti idare edecek fert ve kadroların vicdanlarında yatan değerlerdir. Siz neye inanıyorsanız anayasanız odur. Kadrolar neye inanıyorsa anayasa odur. Bana anayasa değiştirmek, kanunları değiştirmek rejimi değiştirmek hiç te isabetli bir hedef seçimi gibi gözükmüyor. Bana insanı değiştirmek, kadroyu değiştirmek mühim geliyor.

 

-Affedersiniz, sözünüzün arasına giriyorum. İnsanımızı ve kadromuzu değiştirmenin yolu da anayasadan geçmiyor mu?

Arvasi: Eğitim ve kültür yoludur. Bakınız biz insanı istenilen biçimde yetiştirebilirsek, özlediğimiz değerlere sahip olursak, netice almamamız mümkün değildir. Cemiyet özleyecekte elde edemeyecek, mümkün değildir. Peygamberimizin buyurdukları gibi, “Herkes layık olduğu idareye kavuşur.” Kitleler neyse idare odur. Kanaatime göre mesela insan yetiştirme meselesidir.

 

Bir maarifçiyim ben. İnsanı olmadan en güzel anayasaları ve kanunları verin bir netice alamazsınız. Öğretmenliğimde müşahede ettim; “Şu ders çok güzel fakat hocası berbat. Hiç bir şey öğretemedi. Şu dersin adı bir şeye benzemiyor ama hocası yaman. İyi öğretmen.” İyi bir öğretmen kötü bir ders programını çok başarılı birim kanunlar ve nizamlar insanların yapısına göre mahiyet değiştirirler. Ben 1982 Anayasası ile iktidar olayım, yani kadromla iş başına geleyim herhalde muvaffak olduğumu görürsünüz. Zaten anayasalarda kanunların değişebileceklerini söylüyorlar, kadro değişirse ona paralel çok şey değişir.

 

– Benim görebildiğim kadarıyla sizin bahsettiğiniz anayasalar sizin ve kadronuz iş başına gelebilmesi için anayasaların tahrif edilmesi gerekiyor.

Arvasi: Anayasalar ve kanunlar hayatı düzenler. Görüyoruz ki Türkiye’de anayasaların değişmesi anayasalara göre olmuyor. Bütün dünyada aşağı yukarı anayasaların nasıl değiştiğini biliyoruz. Anayasalar zamanı gelince değişiyorlar. Bu bir kaderdir. Buda ayrı bir mesele. Anayasalar değişmeye meyyal.

 

Biz şimdi anayasalarla kanunlarla boğuşmuyoruz. Anayasa ve kanunların düzenlediği sınırlar içinde; kanunları ve sınırları elimizden geldiği kadarıyla,(Üstadın tabiriyle) gererek netice almaya çalışıyoruz. Yoksa kanunsuzluk zemininde dolaşmayacağız. Ülkücülerin daha önce kanunsuz zeminlerde dolaştırılırsa bundan sonra dolaşmayacağız demeleri tabidir. Fakat ben dolaştıklarını sanmıyorum. Bazı çocuklar dolaşmışsa ve bazı kanallar tarafından buna itilmişlerse bir daha bu hale düşmeyeceklerdir. Gördük; bazı kuvvetler ülkücülerle suç işletmişlerdir. Mahkemelerde gördük; suç işletmek için özel tuzaklar kurulmuş

 

– Bir de şu var… Sol’un toparlanma çabası…

Arvasi: Tabii sol toparlanmaya çalışıyor. Bu arada cemiyetteki yaraları kanatıyor. Bu yaralarda maalesef bölge problemleri, etnik problemler ve mezhep problemleridir. Bir partiden başka bir partiye bu yüzden kayanlar bile var. Sol ideolojik zeminden çok içtimai zemindeki yaraları kanatarak mesafe almaya çalışmaktadır. Oysa bu yaraların kanaması hiçbir tarafa kâr sağlamaz. Bu memlekette ancak bütünlük şuurunu yıkmadan bir netice alınabilir.

 

Sonra sol kendini tashih etmek zorundadır. Bütün dünyada sol kendini tashihe yönelmiştir. Rusya’da da öyle. Bizim hala 19.yy Marksizm’i ve 20.yy in devrimci Leninizm’i ile oyalamanız saçmadır. Her şeyi ekonomiye bağlayan tek faktörcü düşünüşü bırakmaları gerekmektedir. Sosyoloji artık sosyal hayatın tek faktörcü yorumundan kaçıyor, çok faktörlü yorumuna gidiyor. Bütün sosyal hayatı tek bir modelle izah etmek mümkün değil. Yok efendim Asya Türü üretemedi, köleci düzendi, feodal düzendi, modern burjuvadaydı, sonra kapitalizmdi, sonra sosyalizmdi, sonra komünizmdi.. Bu aşamalarda geçme zorunluluğu vardır gibi laflar artık tarihe gömülmüştür. Bugün milletlerin gelişimi çok biçimlidir;

 

İlke sorunu, insanın hak ve hürriyetlerinin savunmasında maddi bir değerdir.

 

Tarih diyor ki: İlkesiz yığınlar çabuk ve kolay köleleştirilirler. Hâlbuki zengin ve güçlü fert ve cemiyetler daha başarılı olabilmektedirler. Komünizm her bakımdan kendilerini tashih etmeleri, ihtilali bir metot olarak benimsemekten vazgeçmeleri millet idaresiyle gelip- gitmeye razı olmaları gibi bazı tavsiyelerde bulunabilir. Böyle bir solda sol olmaktan çıkar. Zaten sol bu hale gelmedikçe başarıya ulaşamaz.

 

– Ülkücülerin bir daha 12 Eylül öncesinde olduğu gibi devleti himaye hatasına düşmeyeceğini söyledik.

Arvasi: Mahkemelerde ülkücü hareket şöyle itham edildi: Devlet varken siz niçin bu işleri yaptınız? Bu iş devletin sorumluluğundaydı, siz memleketin düzenini sağlamaya kalktınız. Bu soru çok müşkül duruma soktu işi. Devlet yoktu diyeceksiniz suç, devlet vardı diyeceksiniz suç. Şimdi ülkücü hareket haklı olarak kendini toparlamıştır. Devletin yapacağı görevlere bilhassa asayiş görevlerine girmeyecektir, girmemelidir de. Böyle hareket etmesi uygundur.

 

Devlet vazifesini yapmalıdır. Ülkücüler sadece bir kültür hareketi olarak çemberini genişletmelidir. O bir polis, jandarma hareketi değildir. Üniversitede anarşi varsa, sokakta anarşi varsa bu devletin sorunudur. Ülkücünün can ve mal varlığı tehlikeye giriyorsa bunu devlet önleyecektir. Ülkücüler, 12 Eylül öncesi boşlukta yaptığı hatayı tekrarlamak istememektedir. Ve inşallah o boşluk bir daha doğmaz. Gerçekten de 12 Eylül öncesi bir boşluk vardı.

 

-12 Eylül öncesi ülkücülere bir misyon verilerek bir denge oluşturmak gayesi güdüldü. Şayet ülkücüler şimdi böyle bir denge oyununa gelmeyecek olurlarsa…

Arvasi: Ama şimdi devlet daha güçlü.

 

-Fakat yeniden olayların hızlandığını görüyoruz…

Arvasi: Bu daha çok solun. Öyleyse devlet tedbirini alsın.

-Bizi ilgilendirmiyor mu diyorsunuz?

Arvasi: Biz ne yapabiliriz? Devletin silahlı kuvvetleri, güvenlik güçleri onları ezeceğini sanıyorum. 12 Eylül öncesi boşluğun doğacağını sanmıyorum. Böyle bir boşluk doğarsa şayet o zaman kimin ne yapacağı bilinmez. Allah korusun. Orasını kimse kestiremez. Devletin gücünün işlemediği yerde anarşizm vardır. Şu anda o zemin yoktur ve kolay kolay kurulacağa benzemiyor. Ama bu solun bir tehlike olmadığı manasına gelmez. İlerde dengelerin sarsıldığı bir dönem olur mu bunu bilmiyorum.

-12 Eylül öncesi ülkücü camianın bir sloganı vardı: “Yaşasın devlet yıkılsın düzen”

Arvasi: Yaşasın devlet…  Milli devlet…

– Yıkılsın düzen… Şimdi burada ben bir…

Arvasi: Ben hiç duymadım. Böyle bir şey hatırlamıyorum.

-Şimdi burada bir çelişki buluyorum ben… Düzenle…

Arvasi: Yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum… Şüphesiz sloganların hareketlerin hayatında önemli bir yeri vardır. Politikaların bir bakıma sloganlar tayin ediyor.

Ülkücülerin yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum. Milli devlet güçlü iktidar vardı. Düzenden ziyade iktidarın güçlü olması isteniyor. Devlet düzenine karşı dağıldı. O iktidarlardan şikâyetçiydi. Biz de şikâyetçiyiz. Yani iktidarlar “iktidar” olamayınca… Mesela bizde, üzülerek söyleyeyim. Türkiye hiçbir zaman ümit ve arzularını gerçekleştirecek bir iktidar kuramadı. Tavizkâr davrandılar… Milletin oylarını alıncaya kadar çalıştılar. Millete güzel şeyler vadettiler, daha sonra bu vaatlerinin çoğunu unuttular; ülkücüler bu yüzden hep güçlü bir iktidar istemişlerdir; yani vaatlerini tutacak bir iktidar. Düzene karşı olanlar vardı ama ülkücüler değildi onlar. İşimiz düzenlerle değil, insanlarla, kadrolarla.

-Efendim kadronuzun karşısına da düzen…

Arvasi: Çıkarsın efendim kadrosunu… Çok seslilik olur.

-Efendim kadronuza dâhil edeceğiniz insanlara hem tesir ediyor hem de ortamı elverişsizleştiriyor.

Arvasi: Şimdi efendim kadrolaşma faal bir şeydir. İnananların bir araya gelmesi lazım. Neye inanıyorlarsa… İnanan kadrolar samimi kadrolar… Çekirdek kadro önemlidir. Peygamber efendimiz Erkan’ın evinde topladığı 45 kişiyi hiç kaybetmemiş, hep onlarla beraber olmuştur. Hareketimizin muvaffak olabilmesi için evvela samimi insanlara ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekir.

-Efendim, son olarak ülkücülerin içinde bulunduğu malum şartlara bakarak onlara, dinamizmini yitirmemiş parlak bir gelecek tayin edebiliyor musunuz?

Arvasi: İnanmış olarak, dava adamı olarak iyimserim… Hep bunu telkin ettim… Bunu kendime de yaparım. Ben, Türk- İslam Ülküsünün yani Türk- İslam kültür ve medeniyetinin ihyası davasının, ülkücü hareketin her geçen gün biraz daha güçlenerek ilerlediğine inanıyorum. Büyük Doğu mektebinden yetişen ben; Necip Fazıl Bey’i bu davanın önemli hem çok önemli bayraktarlarından biri olarak görüyorum. Ülkücü camia Necip Fazıl Bey’i her gün biraz daha benimseyerek ilerleyecektir. Hareket bir kültür hareketi olarak gelişecek, zamanlara ve şartlara göre müesseseleşecektir.

Aceleci değiliz. Hiç acelemiz yoktur. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır. Bize düşen sabırlı bıkmadan çalışmaktır. Arkadaşlarımda öyledir. Yorulmadan çalışırız. Ve neticesini de mükâfatını da Allah’tan bekleriz.

Üstadın dediği gibi yarın elbet bizimdir. Yarın mutlaka bizimdir ve bizim olacaktır. Bizim zaferimiz Türk devlet ve milletinin zaferi olacaktır. Bununla da kalmayacak esir Türklüğün ve İslam âleminin kurtuluşuna ışık tutacaktır. Kim bilir belki de beşeriyetin kurtuluşuna öncü olacaktır. Beynelmilel bir karakter bile kazanabilecektir.

Biz, bütün sahte mabutların yıkılacağı bir gün geleceğine inanıyoruz. Bütün bu sahte mabutlar tarihin çöplüğüne dökülecek ve Allah’tan başka ilah olmadığı anlaşılacaktır. Mukaddes kitabım da sevgili Peygamberimizde haber vermektedir.

-Teşekkür ederim.

Ali Hışıroğlu

Gaye Genc Adam

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin Son Röportajı

0

Ali HIŞIROĞLU

 

 

-Efendim, eserlerinizde sık sık rastladığımız bir adlandırma var; “Türk – İslam ülküsü, Türk – İslam Ülkücüsü” gibi… Türk- İslam ülküsü kendi başına bir hareketin ismi mi? Yoksa…

 

Arvasi: Ben bu memleket gençliğinin çeşitli oyunlara gelerek Türkçü ve İslamcı kamplara bölünmesine karşıyım. Türk’ün İslam’dan ayrılması ve İslam’ın Türklükten tecrit edilmesi beni tedirgin ve rahatsız eder. Türk ve İslam şuurunun bir bütünlük içinde bulunmasını savundum hep. Türkiye de Müslüman gençliğin iki kampa bölünmesini istemiyorum. Bütün maksadım bunu önlemek… Önce “sentez” dedik, sonra bizi tatmin etmedi. Çünkü haklı olarak denildi ki; sentez: tez ile antitez arasında üçüncü bir buluşma noktasıdır.  Ve haklıydılar şüphesiz bunu söyleyenler. Çünkü Türklük ile İslamcılık arasında bir zıddiyet yoktu ki; bunun sentezini yapalım. Ama bir kelimeye ihtiyacımız olduğu kesindi. İster buna Türk – İslam davası, ister Büyük Doğu, ister İBDA deyin… Biz Türk’ün İslam ile yeniden kurtuluşuna ve kültür ve medeniyetinin ihyasına çalışıyoruz…

 

Türk – İslam ülküsü, en azından bin yıldan beri süregelen, A.Kerim Satuk Buğra Han’dan süre gelen davanın, yani Türk’ün İslamlaşması ve İslam’la yücelme davasının bir devamından başka bir şey değildir.  Bir yeni ideoloji değildir. Tarihi bir oluşumun günümüzdeki devamıdır, Türk – İslam ülküsü… Yani Türk’ün İslam’la ebedi kaynaşması, bütünleşmesi, kültür ve medeniyetinin bununla yoğrulması demektir.

 

– Türk – İslam ülküsü, ülkücü camiâ içinde zuhur etti ve aynı camia içinde tesir sahası bulup günümüze kadar geldi. T.İslam Ülküsü’nün söz konusu camianın tabanında tesir sahası bulmasına rağmen, aynı tesir sahasını tavanda, yani “öncü kadro”da bulamayışını neye bağlıyorsunuz?

Arvasi: Şimdi efendim, yaşlı nesille genç nesil arasında bilinen bir farklılık var. Biliyorsunuz genç nesiller eğitilmeye daha müsait. Yaşlı nesiller 10 – 15 yıl önce ele geçselerdi onlarda herhalde farklı olurlardı. Her şeye rağmen, samimiyetle söyleyeyim, onlarda etkilenmişlerdir. Bundan on yıl önceki falan beyefendi ile bugünkü falan beyefendi çok farklıdır. İsim vermiyorum… Yani biz Türk – İslam Ülküsü ile Türk – İslam Medeniyetinin yeniden ihyası davasını savunur. Bu davanın içinde birçok gencin yanında lider kadroyu da eğitmişizdir; epey mesafe almışlardır. Ama gençlerin aldığı mesafe daha iyidir.

 

-Efendim, hareketin teşkilatından diğer alanlarına kadar yöneliş olarak, daha uygun bir ifade ile icraat olarak Türk – İslam Ülküsü çizgisine mutabıkla bulmak epey zorca geliyor bana. Yani, söz konusu camianın yönlendirici kesiminde Türk – İslam Ülküsünün bünyeleşemediğine şahit oluyoruz.

Arvasi: Evvela fikrin kavranması sonra müesseseleşmesi söz konusu olabilir. Fikir müesseseleşmeden önce gönülleri ve kafaları fetheder ve sonra müesseseleşir. Evvela fikir gücüyle mevcut olacaksınız, sonra da o fikir müşahhas biçimde ortaya çıkacak. Türk – İslam Ülküsü davasının her geçen gün biraz daha güçlenerek yürüyeceğine ve Türk’ü ihya davası olduğuna inandığım için bu müesseseleşmenin durdurulamayacağı kanaatindeyim. Evet, durdurulamaz çünkü tarihi bir kökü var. Türk kesin olarak görmüştür ki İslam’ın dışında mahvolmaktadır. Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler. Ancak müslümanlaşarak Türklük kendini kurtarabilmiştir. Ve böylece İslam’a hizmet etmiştir. Türk, İslam’ın dışında büyük tehlikelere maruz kalacaktır. Biz, İslam’la kaynaşıp bütünleşen kültür ve medeniyetini İslam’la yoğuran bin küsur senelik bir Türklük varlığına dayanarak konuşuyoruz. Gelecek yine bu tarihi temele oturarak sürecektir. Yani Geleceğin Türkiyesi, İslami ve milli karakterini koruyan muasır bir Türkiye olacaktır.

 

Kültür ve medeniyet planında konuşuyorum, yani siyasi planda değil.

 

– Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül müslümanlar açısından yararlı mı oldu?

Arvasi: Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimai vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izah ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yani, tarihteki falan hadise olmamalıydı, falan hadise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hadiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hal ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hal üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayallerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabii bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hataları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var.

 

12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lazımdır.

 

– Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslami hareketin hedefine ulaşması açısından menfi mi, yoksa müspet mi etki etti?

Arvasi:  Biz Müslümanlar olarak evvela ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lazım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik manada hürriyet nizamına kavuşmaktır. Yani, bugün bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Belçikalı, İsveçli kendi ülkesinde dini yaşama ve yaşatma öğrenme ve öğretme hususunda ne kadar hürse bende o kadar hürriyet istiyorum. Şu şartlar içinde. Hem de ayaklarımı yere basarak söylüyorum. Müslüman Türk çocuğu da, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yazılı olan haklarını kullanabilmelidir. Fert ve cemiyet kendi inançlarını ortaya koyabilmeli, eğitim öğretimini rahatlıkla yapabilmelidir. Müslümanların şu anda istediği budur. Bilmek gerekir ki cemiyetlerin istekleri şartlar değiştikçe değişir. Bugünkü şartlarda biz Müslümanlar daha fazla bir şey isteyemeyiz. İstememeliyiz de… Ben bu bakımdan 12 Eylül’ün 1960’ın 27 Mayısından daha iyi zemin hazırladığına kaniyim.

 

-12 Eylül etkilenme açısından sizin de içinde bulunduğunuz Ülkücü Harekette “ilginç” değişiklikler meydana getirdi. Bu değişiklikler de Üstadın daha önce tespit ettiği fikir boşluğundan kaynaklandı sanırım. Dolayısıyla Ülkücüler 80 öncesi bir reaksiyon olarak vardı. Bu reaksiyonun sebebi ortadan kalkınca…

Arvasi: Neydi bu sebep?

 

-Komünizm… Bu sebep ortadan kalkınca kendi kendilerini sorgulama süreci başlattılar. Bu da bazı yol ayrımlarına gelindiğinin işaretlerini verdi bize… Sizce gerçekten birtakım yol ayrımlarına geldi mi Ülkücüler?

Arvasi: Efendim Üstaddan bahsettiniz. Necip Fazıl Bey’den… O da Ülkücülerdeki dinamizme, motor gücüne inanıyordu. Bence Ülkücüler bu dinamizmi kaybetmiş değillerdir. O dinamizm o günkü şartlarda öyle tecelli etmiştir.

 

Kanunlar ve nizam cemiyete hâkim olunca o dinamizm kültür planına yönelmiştir. 12 Eylül öncesi gençler okumaktan çok canlarını korumak zorundaydılar. Komünist teşkilat ve anarşi Üniversitelerde Sokak ve caddelerde bir istila hareketi haline dönüşmüştü. Mektebe gidip gelmek, bakkala gidip gelmek ve hatta dükkânını açmak bile büyük bir meseleydi. Çocuklar bırakın okumayı, yazmayı ve düşünmeyi; canlarını korumak zorundaydılar. Yalnız onlar değil, millet o duruma düşmüştü. Bu bakımdan 12 Eylül müdahalesi faydalı olmuştur. Yani cemiyet üzerindeki bu belayı kaldırmak bakımından… Sizin bahsettiğiniz fikir boşluğu bu terör kalktıktan sonra gençlerin, kültür ve fikir ihtiyacını görmelerine vesile olmuştur.

 

Müthiş bir okuma ve araştırma safhasına girilmiştir. İslami teşkilat ve kültürünü araştırma, lisan öğrenme ve yabancı kültürleri tetkik ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bu noktada Ülkücüler bir reaksiyon hareketi değildir. Komünizm Ülkücülerin antitezlerinden sadece biridir. Ülkücülerin karşısına dikildiği hareket pek çoktur. Bunların içinde komünistler apayrı bir yer tutar. Türkiye için komünizm bir tehlike olmaktan çıkmış mıdır? Dünyada da komünizm tehlikesi bir Sovyet emperyalizmi olarak devam etmektedir. Mesela Afganistan bunun çilesini çekmektedir hala. Sovyet ülkesinde milyonlarca Müslüman ıstırap içindedir. Ve Türkiye’nin dış siyasetine etki eden en önemli unsurlardan biridir Sovyetlerle komşuluğumuz. Mesela biz İspanya’nın yerinde olsaydık, Fransa bizim yerimizde olsaydı, Rusya ile ilişkilerimiz farklı olurdu.

 

Bizim için komünizm tehlikesi bitmiş değildir. En azından emperyalizm olarak, bir kızıl emperyalizm olarak… Komünizm fikir olarak bitmiş olabilir. Dün Ortodoks kilisesinin hamisi olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği, bugün sosyalist hareketin merkezi olmak iddiasıyla sürdürdüğü istila hareketi ile Romanya’yı, Macaristan’ı ve Çekoslovakya’yı istila etmiştir. Kaldı ki Rusların Anadolu üzerindeki emellerini biliyoruz. Yani Komünizm ölse bile Rusya mevcut olduğu müddetçe bu tehlike devam edecektir. Boğazlar, İskenderun Körfezi, D.Anadolu’dan Petrol sahasına inme arzuları ve hırsları bitmez. Yani bizi yok edecek tehlike bu değildir.

 

Ülkücü Hareket bir siyasi hareket olarak ortaya çıktığı zaman rahatsızlık doğacaktır. Bizim hareketimiz siyasi olmaktan ziyade bir kültür hareketidir. Daha doğrusu olması gereken budur. Zaten tartışmada buradan kaynaklanıyor. Yani Ülkücü hareket bir parti hareketine dönüşsün mü, yoksa bir kültür hareketi olarak mı yürüsün? Bu bir bölünme değil, tartışmadır.

 

Arkadaşlarımızın bir kısmı hareketi bir siyasi hareket olarak sürdürmek istiyorlar. Yani bir parti hareketi olarak. Ben şahsen bir kültür hareketi olarak kalmasını istiyorum. Yani partiler üstü bir hareket… Hiçbir partiye ram olmadan, bir kültür ve medeniyet hareketi içinde yayılmasını istiyorum. Çünkü mesele Türk milletinin bütünlüğünü koruma meselesidir. Belki bizi savunan 10 tane parti olabilir. Benim için önemli olan bu değildir. Benim davamı savunan belki yirmi dergi çıkabilir… Hepsini savunurum. Yani beni destekleyen, bu davayı destekleyen herkesi destekleyeceğim. Ve beni köstekleyen herkesi rakip bileceğim. Bu yüzden partiler içinde bizi destekleyen olursa teşekkür ederiz.

 

Biz siyaseti küçümsemiyoruz. Siyaset olmadan bir memleket idare edilemez. Memleketin siyasi kadrolara ihtiyacı vardır. Ama memlekette siyasi hareketin dışında ona yön veren onlardan bağımsız fikir hareketlerine de ihtiyaç vardır. Yani fikri bir siyasi partiye mal ettiğimiz zaman fikir kaybeder.

 

Ben her zaman sağı destekledim. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada. Fransa’da Mitterand’a karşı Jan Juak’ı destekledim. Yine İngiltere de Muhafazakâr Parti’nin İşçi Partisi’ne galebe çalmasını istedim. Yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada solun bir alternatif olarak gelişmesini istemem. Türkiye’de de tavrım budur. Sağın güçlü olmasını isterim. Sola karşı her zaman olumsuz tavır almışımsa, onu destekleriz. Ama bugün böyle bir hareket görmüyoruz.

 

-Efendim, benim görebildiğim kadarıyla, Ülkücü camiada sözünü ettiğiniz tartışmaların dışında başka tartışmalarında olduğunu düşünüyorum. Mesela birkaç yıl önce bir grup gencin Ülkücü camiadan ayrıldıklarını ilan ettiler. Hatta “Yazı” adında bir de dergi çıkarttılar. Bunun gibi daha birçok ferdi ve grup kopuşlarına, saf değiştirmelerine şahit olduk. Bunun devamı da gelecek gibi geliyor bana.

Öte yandan işin sevindirici yanı Ülkücü camiadan, Büyük Doğu’ya doğru büyük bir yönelişin başlaması… Şimdi bu büyük yönelişe bakarak Üstadın 79 da Ülkücüler hakkındaki dileği gerçekleşiyor diyebilir miyiz?

Arvasi: Ülkücü Harekette her hareket gibi statik değildir. Donmuş bir hareket değildir. O da kendi ülkesindeki fikri ve siyasi cereyanlarla ister istemez bir etkileşim halindedir. Ve bunlar her insan ve kitle gibi çeşitli telkinlere maruz kaldığı için, şu anda bir merkezde organize edilmedikleri için ister istemez çeşitli varyasyonlar şeklinde görünüyor. Bu bir noktaya kadar normaldir ve hareketin gelişmesini sağlar.

 

Biliyorsunuz sosyolojide bir kaide vardır; bir kültür hareketinin güçlenmesi, temaslarla mümkündür. Kapatın bir havzaya bir insan grubunu orada ilkel kalır. Ama salın cemiyet kendi özünü kaybetmeden, temaslarla beslenir. Bence Ülkücü hareket şu anda kendini beslemektedir. Okuyup araştırmaktadır. Kendini sorgulamaktadır; Kritik etmektedir. Dününü bugününü ve yarınını o temel üzerine oturtmak istemektedir. Kimileri henüz bu kritiği yapmaksızın dergi ve gazeteler çıkartmakta 2 -3 sayı sonra pişman olmaktadır. Sonra yeni bir dergi çıkartmaktadır. Bu, hareketin dinamizmidir. Burada hedef olarak gaye birdir. Türk – İslam medeniyetinin ihya davasıdır. Nereye giderseniz gidiniz budur. Ama bu sadece Türkiye’ye mahsus bir hareket olarak kalmaktan da öte, bir gün Allah dilerse İslam âleminin, bir gün Allah dilerse beşeriyetin kurtuluşu için halka halka büyüyen bir harekete dönüşebilir. Yani dün düşük bir hareket olarak başladı, halka halka temas kurarak geniş kitlelere doğru açılıyor. Yarın nerede nasıl bir şekil alacağını bilemiyoruz. Ama bu hareketin durmayacağı, önlenemeyeceği kesindir. Çünkü ben şuna iman etmişim; Türk ayağa kalktığı zaman İslam dünyası ayağa kalkacaktır. Selçuklu çöktü İslam dünyası köleleşti, Osmanlı çöktü İslam dünyası sömürgeleşti. Biz ayağa kalkacağız ve İslam dünyası ayağa kalkacak. İslam dünyasının ayağa kalkması demek beşeriyetin büyük kurtuluşa adım atması demektir. Böyle bir ümit ve haz içinde bulununca, Ülkücü hareket bir fetih hareketi halinde, şu anda birçok noktayla temas halindedir. Bu temasla bir şeyler almakta ve bir şeyler vermektedir. Ama işin temelinde bir ihya hareketi vardır.

 

Bunun için Türk – İslam Ülküsü, Büyük Doğu İdeolocyası’nın bir parçasından başka bir şey değildir. Hatta bir devamından başka bir şey değildir. Biz Necip Fazıl’ı kendi şairimiz, kendi edibimiz, kendi mütefekkirimiz ve kendi bayraktarımız kabul ederiz. Hatta bana göre Necip Fazıl 20. yüzyılda Resulullah’ın şairidir, edibidir. Bizim dehasına inandığımız, sevgisini kazanmak için çırpındığımız sevgisini kazandığımız ve kendisini çok sevdiğimiz Necip Fazıl Bey bizim hayatımızda ve hareketimizde etkili olacaktır. Bu etkiyi her geçen gün biraz daha fark edeceksiniz.

 

– Efendim, daha kestirme bir ifadeyle Ülkücüler yakın gelecekte Büyük Doğu bayrağının altında olacaktır.

Arvasi: Altındadır zaten.

 

-12 Eylül öncesi Ülkücüler aksiyon ve hareketiyle rejimi savunma ve himaye etme durumuna geldi. 12 Eylül müdahalesi ise onlara büyük zayiatlar verdirdi. Son açıklamalarında ise, 80 öncesi düştükleri hataya düşmeyeceklerini ifade ettiklerini görüyoruz. Şimdi bu gerçekleşirse, yani komünizm karşısında bir reaksiyon olma durumuna ve hatasına düşülmezse, bu haliyle Ülkücüler eski dinamizmlerini koruyabilirler mi? 

Arvasi:  Öncelikle şunu ifade edeyim; Ülkücü camia devleti savunmuştur. Türkiye’yi bölmek yıkmak ve parçalamak isteyenlere karşı dişini tırnağına takmıştır. Ve 12 Eylül harekâtı sırasında komünistlerle beraber tutuklanmasını yargılanmasını hazmedememiştir. Buna hayret etmiştir.  Yani sukût-u hayale uğramıştır. İşte bu  sukût-u hayal içinde bazı şeyler söylenmiş olabilir. Ama ben şuna eminim ki, yarın devlet tehlikeye girerse Ülkücü camia yine devletin yanındadır. Yani devletin, milletin yanındadır. Bu  sukût-u hayal içinde söylenmiş sözlerin, hissi karakterini de unutmamak lazımdır. Ben de gördüm ben de işittim… “Bundan sonra bu devleti destekleyenin, bu vatanı bilmem ne edenin” falan diye… Diyen arkadaşlarımız olmuştur. Fakat onlar hapishaneden çıkarken söylenmiş sözlerdir. Hapisten tahliye edildiği gün, kelepçeleri söküldüğü gün söylenen sözlerdir. Bu bir hissi reaksiyondur.

 

Bizim işimiz devletle değildir. Bizim işimiz Anayasa ve düzenle de değildir. Bakınız çok yanlış bir teşhistir; bazıları bozuk düzenle dövüşüyoruz diyorlar. Bizim için düzeni sağlayan ne anayasadır, ne kanunlardır, ne de yönetmeliklerdir. Düzeni sağlayan insandır. Siz bana bu Anayasayı verin, hatta beğenmediğiniz bir Anayasayı verin, yalnız kadromu kurmam şartıyla devleti ben idare edeyim. Önemli olan insan ve kadrolardır, anayasalar değil. Bir Fransız hukukçusunun dediği gibi, anayasalar maalesef mevcut rejimi gizlemeye yarayana paravanlardan ibarettir. Sovyet anayasasını okuyun, bilmem Bulgar anayasasını okuyun içlerinde pekâlâ enteresan ve güzel şeyler vardır. Ama tatbik sahası bulamaz. Ben Rus anayasasının 72. maddesini gördüm. İsteyen Sovyet Cumhuriyeti’nden ayrılabilir. Bu kadar hürdür. Mesela orada Türkistan, Özbekistan isterlerse müstakil bir Cumhuriyet haline dönüşebilir. Ama buna imkân vermiyor. Yalan söylüyor. Din hürriyeti vardır diyor. Ama bunu vermiyor. Camiyi kapatıyor, bilmem ne yapıyor. Evet, anayasalar değil memleketi idare eden kadrolardır. Bilmem hangi ülke şu anda İslam devletiyim diyor. Ama İslam’ın zerresi yoktur. Şu an anayasa İslam’dır, Kur’andır. Oysa İslam da yoktur, Kur’anda yoktur. Yalan söylüyorlar. Anayasa bir paravana, kanunlar bir paravana haline gelirse ülke için tehlikeli olur. Benim için önemli olan devleti idare edecek fert ve kadroların vicdanlarında yatan değerlerdir. Siz neye inanıyorsanız anayasanız odur. Kadrolar neye inanıyorsa anayasa odur. Bana anayasa değiştirmek, kanunları değiştirmek rejimi değiştirmek hiç te isabetli bir hedef seçimi gibi gözükmüyor. Bana insanı değiştirmek, kadroyu değiştirmek mühim geliyor.

 

-Affedersiniz, sözünüzün arasına giriyorum. İnsanımızı ve kadromuzu değiştirmenin yolu da anayasadan geçmiyor mu?

Arvasi: Eğitim ve kültür yoludur. Bakınız biz insanı istenilen biçimde yetiştirebilirsek, özlediğimiz değerlere sahip olursak, netice almamamız mümkün değildir. Cemiyet özleyecekte elde edemeyecek, mümkün değildir. Peygamberimizin buyurdukları gibi, “Herkes layık olduğu idareye kavuşur.” Kitleler neyse idare odur. Kanaatime göre mesela insan yetiştirme meselesidir.

 

Bir maarifçiyim ben. İnsanı olmadan en güzel anayasaları ve kanunları verin bir netice alamazsınız. Öğretmenliğimde müşahede ettim; “Şu ders çok güzel fakat hocası berbat. Hiç bir şey öğretemedi. Şu dersin adı bir şeye benzemiyor ama hocası yaman. İyi öğretmen.” İyi bir öğretmen kötü bir ders programını çok başarılı birim kanunlar ve nizamlar insanların yapısına göre mahiyet değiştirirler. Ben 1982 Anayasası ile iktidar olayım, yani kadromla iş başına geleyim herhalde muvaffak olduğumu görürsünüz. Zaten anayasalarda kanunların değişebileceklerini söylüyorlar, kadro değişirse ona paralel çok şey değişir.

 

– Benim görebildiğim kadarıyla sizin bahsettiğiniz anayasalar sizin ve kadronuz iş başına gelebilmesi için anayasaların tahrif edilmesi gerekiyor.

Arvasi: Anayasalar ve kanunlar hayatı düzenler. Görüyoruz ki Türkiye’de anayasaların değişmesi anayasalara göre olmuyor. Bütün dünyada aşağı yukarı anayasaların nasıl değiştiğini biliyoruz. Anayasalar zamanı gelince değişiyorlar. Bu bir kaderdir. Buda ayrı bir mesele. Anayasalar değişmeye meyyal.

 

Biz şimdi anayasalarla kanunlarla boğuşmuyoruz. Anayasa ve kanunların düzenlediği sınırlar içinde; kanunları ve sınırları elimizden geldiği kadarıyla,(Üstadın tabiriyle) gererek netice almaya çalışıyoruz. Yoksa kanunsuzluk zemininde dolaşmayacağız. Ülkücülerin daha önce kanunsuz zeminlerde dolaştırılırsa bundan sonra dolaşmayacağız demeleri tabidir. Fakat ben dolaştıklarını sanmıyorum. Bazı çocuklar dolaşmışsa ve bazı kanallar tarafından buna itilmişlerse bir daha bu hale düşmeyeceklerdir. Gördük; bazı kuvvetler ülkücülerle suç işletmişlerdir. Mahkemelerde gördük; suç işletmek için özel tuzaklar kurulmuş

 

– Bir de şu var… Sol’un toparlanma çabası…

Arvasi: Tabii sol toparlanmaya çalışıyor. Bu arada cemiyetteki yaraları kanatıyor. Bu yaralarda maalesef bölge problemleri, etnik problemler ve mezhep problemleridir. Bir partiden başka bir partiye bu yüzden kayanlar bile var. Sol ideolojik zeminden çok içtimai zemindeki yaraları kanatarak mesafe almaya çalışmaktadır. Oysa bu yaraların kanaması hiçbir tarafa kâr sağlamaz. Bu memlekette ancak bütünlük şuurunu yıkmadan bir netice alınabilir.

 

Sonra sol kendini tashih etmek zorundadır. Bütün dünyada sol kendini tashihe yönelmiştir. Rusya’da da öyle. Bizim hala 19.yy Marksizm’i ve 20.yy in devrimci Leninizm’i ile oyalamanız saçmadır. Her şeyi ekonomiye bağlayan tek faktörcü düşünüşü bırakmaları gerekmektedir. Sosyoloji artık sosyal hayatın tek faktörcü yorumundan kaçıyor, çok faktörlü yorumuna gidiyor. Bütün sosyal hayatı tek bir modelle izah etmek mümkün değil. Yok efendim Asya Türü üretemedi, köleci düzendi, feodal düzendi, modern burjuvadaydı, sonra kapitalizmdi, sonra sosyalizmdi, sonra komünizmdi.. Bu aşamalarda geçme zorunluluğu vardır gibi laflar artık tarihe gömülmüştür. Bugün milletlerin gelişimi çok biçimlidir;

 

İlke sorunu, insanın hak ve hürriyetlerinin savunmasında maddi bir değerdir.

 

Tarih diyor ki: İlkesiz yığınlar çabuk ve kolay köleleştirilirler. Hâlbuki zengin ve güçlü fert ve cemiyetler daha başarılı olabilmektedirler. Komünizm her bakımdan kendilerini tashih etmeleri, ihtilali bir metot olarak benimsemekten vazgeçmeleri millet idaresiyle gelip- gitmeye razı olmaları gibi bazı tavsiyelerde bulunabilir. Böyle bir solda sol olmaktan çıkar. Zaten sol bu hale gelmedikçe başarıya ulaşamaz.

 

– Ülkücülerin bir daha 12 Eylül öncesinde olduğu gibi devleti himaye hatasına düşmeyeceğini söyledik.

Arvasi: Mahkemelerde ülkücü hareket şöyle itham edildi: Devlet varken siz niçin bu işleri yaptınız? Bu iş devletin sorumluluğundaydı, siz memleketin düzenini sağlamaya kalktınız. Bu soru çok müşkül duruma soktu işi. Devlet yoktu diyeceksiniz suç, devlet vardı diyeceksiniz suç. Şimdi ülkücü hareket haklı olarak kendini toparlamıştır. Devletin yapacağı görevlere bilhassa asayiş görevlerine girmeyecektir, girmemelidir de. Böyle hareket etmesi uygundur.

 

Devlet vazifesini yapmalıdır. Ülkücüler sadece bir kültür hareketi olarak çemberini genişletmelidir. O bir polis, jandarma hareketi değildir. Üniversitede anarşi varsa, sokakta anarşi varsa bu devletin sorunudur. Ülkücünün can ve mal varlığı tehlikeye giriyorsa bunu devlet önleyecektir. Ülkücüler, 12 Eylül öncesi boşlukta yaptığı hatayı tekrarlamak istememektedir. Ve inşallah o boşluk bir daha doğmaz. Gerçekten de 12 Eylül öncesi bir boşluk vardı.

 

-12 Eylül öncesi ülkücülere bir misyon verilerek bir denge oluşturmak gayesi güdüldü. Şayet ülkücüler şimdi böyle bir denge oyununa gelmeyecek olurlarsa…

Arvasi: Ama şimdi devlet daha güçlü.

 

-Fakat yeniden olayların hızlandığını görüyoruz…

Arvasi: Bu daha çok solun. Öyleyse devlet tedbirini alsın.

-Bizi ilgilendirmiyor mu diyorsunuz?

Arvasi: Biz ne yapabiliriz? Devletin silahlı kuvvetleri, güvenlik güçleri onları ezeceğini sanıyorum. 12 Eylül öncesi boşluğun doğacağını sanmıyorum. Böyle bir boşluk doğarsa şayet o zaman kimin ne yapacağı bilinmez. Allah korusun. Orasını kimse kestiremez. Devletin gücünün işlemediği yerde anarşizm vardır. Şu anda o zemin yoktur ve kolay kolay kurulacağa benzemiyor. Ama bu solun bir tehlike olmadığı manasına gelmez. İlerde dengelerin sarsıldığı bir dönem olur mu bunu bilmiyorum.

-12 Eylül öncesi ülkücü camianın bir sloganı vardı: “Yaşasın devlet yıkılsın düzen”

Arvasi: Yaşasın devlet…  Milli devlet…

– Yıkılsın düzen… Şimdi burada ben bir…

Arvasi: Ben hiç duymadım. Böyle bir şey hatırlamıyorum.

-Şimdi burada bir çelişki buluyorum ben… Düzenle…

Arvasi: Yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum… Şüphesiz sloganların hareketlerin hayatında önemli bir yeri vardır. Politikaların bir bakıma sloganlar tayin ediyor.

Ülkücülerin yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum. Milli devlet güçlü iktidar vardı. Düzenden ziyade iktidarın güçlü olması isteniyor. Devlet düzenine karşı dağıldı. O iktidarlardan şikâyetçiydi. Biz de şikâyetçiyiz. Yani iktidarlar “iktidar” olamayınca… Mesela bizde, üzülerek söyleyeyim. Türkiye hiçbir zaman ümit ve arzularını gerçekleştirecek bir iktidar kuramadı. Tavizkâr davrandılar… Milletin oylarını alıncaya kadar çalıştılar. Millete güzel şeyler vadettiler, daha sonra bu vaatlerinin çoğunu unuttular; ülkücüler bu yüzden hep güçlü bir iktidar istemişlerdir; yani vaatlerini tutacak bir iktidar. Düzene karşı olanlar vardı ama ülkücüler değildi onlar. İşimiz düzenlerle değil, insanlarla, kadrolarla.

-Efendim kadronuzun karşısına da düzen…

Arvasi: Çıkarsın efendim kadrosunu… Çok seslilik olur.

-Efendim kadronuza dâhil edeceğiniz insanlara hem tesir ediyor hem de ortamı elverişsizleştiriyor.

Arvasi: Şimdi efendim kadrolaşma faal bir şeydir. İnananların bir araya gelmesi lazım. Neye inanıyorlarsa… İnanan kadrolar samimi kadrolar… Çekirdek kadro önemlidir. Peygamber efendimiz Erkan’ın evinde topladığı 45 kişiyi hiç kaybetmemiş, hep onlarla beraber olmuştur. Hareketimizin muvaffak olabilmesi için evvela samimi insanlara ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekir.

-Efendim, son olarak ülkücülerin içinde bulunduğu malum şartlara bakarak onlara, dinamizmini yitirmemiş parlak bir gelecek tayin edebiliyor musunuz?

Arvasi: İnanmış olarak, dava adamı olarak iyimserim… Hep bunu telkin ettim… Bunu kendime de yaparım. Ben, Türk- İslam Ülküsünün yani Türk- İslam kültür ve medeniyetinin ihyası davasının, ülkücü hareketin her geçen gün biraz daha güçlenerek ilerlediğine inanıyorum. Büyük Doğu mektebinden yetişen ben; Necip Fazıl Bey’i bu davanın önemli hem çok önemli bayraktarlarından biri olarak görüyorum. Ülkücü camia Necip Fazıl Bey’i her gün biraz daha benimseyerek ilerleyecektir. Hareket bir kültür hareketi olarak gelişecek, zamanlara ve şartlara göre müesseseleşecektir.

Aceleci değiliz. Hiç acelemiz yoktur. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır. Bize düşen sabırlı bıkmadan çalışmaktır. Arkadaşlarımda öyledir. Yorulmadan çalışırız. Ve neticesini de mükâfatını da Allah’tan bekleriz.

Üstadın dediği gibi yarın elbet bizimdir. Yarın mutlaka bizimdir ve bizim olacaktır. Bizim zaferimiz Türk devlet ve milletinin zaferi olacaktır. Bununla da kalmayacak esir Türklüğün ve İslam âleminin kurtuluşuna ışık tutacaktır. Kim bilir belki de beşeriyetin kurtuluşuna öncü olacaktır. Beynelmilel bir karakter bile kazanabilecektir.

Biz, bütün sahte mabutların yıkılacağı bir gün geleceğine inanıyoruz. Bütün bu sahte mabutlar tarihin çöplüğüne dökülecek ve Allah’tan başka ilah olmadığı anlaşılacaktır. Mukaddes kitabım da sevgili Peygamberimizde haber vermektedir.

-Teşekkür ederim.

Ali Hışıroğlu

Gaye Genc Adam

Mehmet Bağlı İle Röportaj

0

Profesyonel olduğu yıl, 3. Lig karmasından oluşan Milli Takımlar kampına davet edilen Sandıklıspor’un genç sol beki Mehmet Bağlı ile hedeflerini ve takımının durumunu konuştuk.

Mehmet Bağlı’nın futbola nasıl başladığını kendisinden dinleyelim.

12 yaşında Konya’da amatör bir takımda futbola başladım. Yaklaşık 3-4 sene orada oynadıktan sonra Konyaspor’dan teklif geldi. Bunu değerlendirerek Konyaspor’a transfer oldum. Konyaspor’da 5-6 sene futbol oynadım ve U19 Türkiye Şampiyonluğu yaşadım. Burada geçirdiğim 5-6 sene sonrasında profesyonel olma vaktimin geldiğini düşündüm. Daha sonra da Sandıklıspor’a transfer oldum.

Profesyonelliğe adım attığın Sandıklıspor’a transferin nasıl gerçekleşti?

3. Lig’den transfer teklifi aldığım birkaç tane takım vardı. Hocalarım en uygun olanının Sandıklıspor olduğunu söylediler. Ben de hocalarımın düşüncelerine güvenerek Sandıklıspor’u tercih ettim ve burada profesyonel oldum. Sandıklıspor kariyerime umduğumdan daha güzel başladım. Ligin 3. haftasından itibaren oynamaya başladım ve bir daha da formayı kaptırmadım.

Milli Takımlar izleme heyeti tarafından oluşturulan Spor Toto 3. Lig Karması’nda sen de yer aldın. Bu sende nasıl bir etki yarattı? Karmaya seçildiğinde neler hissettin?

Profesyonelliğe geçtiğim ilk sene böyle bir şey yaşamam benim için gurur vericiydi. En azından Milli Takımlar’da ismim geçmiş oldu. Bu benim için bir başlangıç. Bunu göz ardı etmemek lazım.

Katıldığın bu karma sayesinde sana bir şekilde Milli Takımlar yolu açılmış oldu. Hedeflerin arasında Milli Takımlar’da oynamak var mı?

Daha çok çalıştığım takdirde, kademe kademe üst liglere gitmenin ve sonradan da Milli Takımlar’a seçilmenin uzak olmadığını düşünüyorum. Sonuçta futbol oynuyoruz ve futbolun dili birdir. Çalışıp azimli olduktan sonra neden olmasın.

Biraz da Sandıklıspor’un durumuyla ilgili konuşalım. Sandıklıspor bu sene ligde çok kötü performans sergiliyor. Sence bunun sebepleri neler?

Bunun birçok sebebi olabilir; yönetim, teknik heyet ve futbolcular… Burada çalışma şartlarımız belli. Antrenman tesislerimizde şartların iyi olmamasından dolayı maçlara yüzde yüzümüzü vererek hazırlanamıyoruz. Geçen sene takımın başarılı olmasında, yönetimin sağladığı maddi destek önemli faktördü. Bu sene de yönetim elinden geleni yapıyor ama maddi durumumuz geçen seneye göre kötü olunca futbolcular bundan olumsuz etkileniyor. Yönetim bu takıma sahip çıkarak, maddi sıkıntılarımızı giderirse, kafa olarak rahatlayacağız ve maçlara daha iyi hazırlanacağız. Futbolcu psikolojisi çok önemlidir. Kaldığımız tesislerde sosyal aktivitelerimiz az. Bu da futbolcuları olumsuz anlamda etkiliyor. Bu takımın düşmemesi gerekiyor. Takımın buralara kadar gelmesinde emeği geçen insanlar var.

Sandıklıspor’un ligde üst sıralara yükselebilmesi için neler yapılmalı?

Kale ve savunma hattında sıkıntı yaşamıyoruz. Bu bölgede üst liglerde oynamış tecrübeli abilerimiz var. İyi top oynuyoruz fakat üçüncü bölgede istediğimiz verimi alamıyoruz. Buna artık beceriksizlik mi diyelim, talihsizlik mi diyelim gerçekten bilmiyoruz. Kendi kalemizde çok enteresan goller yerken, hücum hattında altı pastan gol kaçırıyoruz. Bu da ister istemez moralimizi bozuyor. Ligin başından beri böyle devam eden bir süreç var. Bu takım, gerçekten kaliteli bir takım. Bu talihsizliğimizi de üzerimizden atıp, üst sıralara tırmanacağız.

Sandıklıspor’un bu sene şimdiye kadar tek olumlu tarafı Ziraat Türkiye Kupası’nda 3. tura kadar yükselmiş olması. 3. turdaki rakibi Adana Demirspor’du. O maçla ilgili neler söylemek istersin?

Adana Demirspor maçı öncesi Erzinspor maçını kazandık ve Adana’ya moralli gittik. Takımın havası çok iyiydi. Moral ve motivasyonumuz çok yüksekti. Tabi maçı PTT 1. Lig takımı, köklü geçmişi olan Adana Demirspor’la oynuyorsun. İki takım arasında güç ve seviye farkı vardı ancak her şeye rağmen maçta iyi mücadele ettiğimizi düşünüyorum.

Adana Demirspor maçına çıkmadan önce “Zaten Adana Demirspor’u yenemeyiz” diye takımın ortak bir düşüncesi var mıydı? Çünkü ben maçı izlerken öyle bir düşüncenin takım üzerinde hâkim olduğu izlenimini edindim. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Böyle bir düşünce kesinlikle yoktu. Maça çıkmadan önce takımda herkes birbirini “bu maçı alacağız” diye motive ediyordu. Ama olmadı, buraya kadar gelmek de güzeldi. Sandıklıspor’a ilkleri yaşattık. Önümüzdeki senelerde umarım gruplara kalırız.

Mehmet Bağlı’nın bundan sonraki kariyer planlamasında neler var?

Profesyonel olmakta geciktiğimi düşünüyorum. 20 yaşımda profesyonel oldum. Geçen sezonu çok iyi geçirdim. Bu sezon biraz daha üzerine koymam gerekiyor. Adım adım üst liglere gitme ve her futbolcunun olduğu gibi benim de Süper Lig’de oynama hedefim var. Umarım hedeflerime ulaşırım.

Süper Lig’de hangi takımın formasını giymek istersin?

Kesinlikle Galatasaray.

Maçlarda çok iyi performans gösteriyorsun. Takımın en kuvvetli ismisin diyebilirim. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Profesyonel olmadan önce hayatımda hiç bek oynamamıştım. Hep sol ve sağ açıkta oynuyordum. Sandıklıspor’da hocalarım beni sol bekte oynattı. Ben de bunu iyi değerlendirdim. Kendime çok iyi bakıyorum. Çabukluğumun da katkısıyla ileri çıkışlarda ve geri dönüşlerde sorun yaşamıyorum.

Takımda mevkin için rekabete girdiğin biri var mı?

1995 doğumlu bir arkadaşımız var. O da iyi bir sol bek ve gelecek vaat ediyor. Formayı kaptık diye çalışmamak olmaz. Takım içinde tatlı bir rekabet var. Saha dışında arkadaşız ama saha içinde rakibiz.

Vakit ayırdığın için teşekkür ederim Mehmet. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Yönetim ve taraftar desteklemeye devam ederse bu takım daha iyi yerlere gelecektir diye düşünüyorum. Ne kadar çok taraftar olursa, maçtan o kadar çok keyif alıyoruz. Sandıklı halkı maçlarda tribünlerde olmaya devam etsin. Sandıklıspor’u iyi yerlere taşıyacağız.

Röportaj :Orhan Onur Gemici

Fotoğraflar: Önder Tanrıverdi

https://dokuz15.wordpress.com/2014/12/30/mehmet-bagli-roportaji/