Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 91

Aziz Nesin’in 1992’de Verdiği Röportaj

0

Geçenlerde ‘enayi’ dediğiniz Türk halkına artık güveninizin kalmadığını söylediniz. Neden?

Zaten yoktu ki güvenim! Türk halkı yorumları hep yanlış yapılmıştır. En büyüğünü bilerek Mustafa Kemal yapmış, ‘Türk halkı zekidir, çalışkandır” demiştir. Bunlar o zamanlar önemliydi. Türk halkı ezikti, bitikti. Moral vermek istemiştir. Yoksa o da Türklerin tembel olduğunu, zeki olmadığını biliyordu.

Popülist bir yazarsınız. Sözleriniz bir bozgun yaşadığınızı düşündürüyor.

Bu demek değil ki halkı sevmiyorum, bütün Türkiye aptaldır. Ama Türk halkı zeki değildir. Zeki olmanın koşulları vardır. Örneğin bu halk iyi besleniyor mu? Yalan! Protein alıyor mu? Yalan! Domuz yiyor mu? Nasıl zeki olacak?

Zeki olmak için domuz yemek şart mı?

Et yemek şart. Ama domuz yerse akıllılık eder. Çocukluğumdan dinsel şeylerden etkilenmişim, ben yiyemiyorum. Zekânın kuşaktan kuşağa geçmesi için tarih bilinci olması, eğitilmesi gerekir. Bu millet eğitiliyor mu? Yalan!

Size ‘Bu halk enayi’ dedirten gerçek şey ne?

Şirketlerde yüzde 51 hisseyi elinde tutan egemendir. Toplumumuzun da yüzde 60’ı enayidir. Onun için toplum enayi diyorum.

Halkın desteğiyle yaşadığınızı söylerdiniz. Halk desteğini çekti mi sizden?

Halk desteğini çekti benden ama zaten desteği isteyerek vermedi ki. Yoksul bir ailenin çocuğuydum, halka gidip yardım isteseydim canıma okurlardı. Bu insanlar vergileriyle bana yardım ettiler. Bunu ödemenin yolu, halka sen iyisin demek değildir. Aptal, enayi olduğunu anlatmak gerekiyor.

Şimdiye kadar neden bu kadar net bir biçimde söylemediniz?

İnsanlar yaşlandıkça daha çok bilinçleniyorlar. Türk milleti kahramandır diye yalan söylüyorlar. Türk milleti kahraman değil yahu! İçinde kahramanlar var o başka. İstiklal Savaşında kaçanlar mı çoktur, katılanlar mı? Katılanların da kaçı zorla katılmıştır? Halk merkezi yönetim yüzünden aptallaştırılmıştır. Türk halkının yarattığı tek bir kavram yoktur. Türkler çağcıl uygarlığa ne kattı?

Bu ‘enayi halk’ karşısında kendinizi hangi konumda görüyorsunuz?

O enayi halka, tabii genellemiyorum; şirket örneğini verdim. Bu halka karşı görevlerimi yapmak, kendimce iyi sandığım nitelikleri paylaşmak istiyorum.

77 yaşındasınız. Bu duyguları taşımanızda nasıl bir mizah unsuru buluyorsunuz?

Bir annenin çocuğu geri zekâlı olsa ne yapar? Öyle anneler vardır, ömrünü o çocuk için verir. Ben de Türk milletini Allah tarafından zeki sanmıyorum. Kusurları var. Bunları bir anne gibi düzeltmeye çalışıyorum.

Siz bu toplumun bireyi olarak bu kusurlardan nasıl etkilendiniz?

Kusurların çoğunu yaşadım, yaşıyorum. Ben bulutlarda değilim. Kimse kendi kusurlarını söyleyemez. Bazıları kusurları diye meziyetlerini sıralar. Bende halka borçluluk duygusu aşırıdır. Bunu ödemek için ona doğruyu söylemeliyim. Halk iyi de niye durmadan aleyhine olan partileri iktidara getiriyor?

Yani böyle gelmiş böyle mi gidecek?

Eğitim böyle giderse evet. Çünkü sahtekârlık üzerine kurulmuş. Örneğin din eğitimi. Din nasıl başlamış, kaç türlü din vardır? Bunlar öğretilmeli.

Hayatınızı Marksizm’in yüceltilmesine adadınız. Bunu çocuklara da verdiniz mi?

Vermek istemiyorum. Onlara iyi insan olmanın bilincini vermeye çalışıyorum.

Bunun yolu Marksizm’den mi geçiyor?

Nereden geçerse geçsin, beni ilgilendirmiyor. Ben çocukları tanımam, annesini babasını tanımam. Burada yiyorlar içiyorlar.

Aileleri dindarsa onlara aptal olduklarını söylemiyorsunuz herhalde.

Söylüyorum, niye söylemeyeyim? Ama dindar oldukları için değil. Aptalsınız, akıllı olun diyorum. Örneğin kapı kapatmasını öğretemiyorum çocuklara. Türk aydınlarının bulunduğu bir yerde 15 gün tatil yaptım. Onlar da kapı kapatmasını bilmiyordu. Şimdi bu insanlara ne kadar iyisiniz mi diyeyim?

Siz hiç kendinizi hicvettiniz mi?

Etmez olur muyum? Bütün öykülerimdeki alt kişi benimdir.

Zaafları yüzünden eleştirmediğiniz yazar kalmadı. Sizde hangi zaaflar var?

Zaaflarım azalıyor. Arınmak için kendi kendime savaşım veriyorum. Zaaf diye bir meziyet söyleyeceğim size. Ben zamanımı çok boşa harcadım. Örneğin, dün 1,5 buçuk saat otobüs bekledim. Bu biraz cimriliğimden geliyor.

Genç ve güzel kadınlara düşkünlüğünüz de bir zaaf mı sizce?

Sadece kadınlar değil. Ben her konuda güzelliği seviyorum. İstanbul güzel olsun, evim olsun güzel olsun, kadın arkadaşım da güzel olsun.

Şu anda birlikte olduğunuz hanım kaç yaşında?

Yaşını söylemeyeyim. Söylenmeyecek kadar genç bir hanım.

Genç kadınlarla arkadaşlık ederken kalbinizden endişelenmiyor musunuz?

Kalbim durursa diye mi? Durursa durur ne yapalım? Adam uçağa binmeye korkuyormuş. Sormuşlar; babanız nerede öldü? Yatağında. Anneniz? Yatağında. Amcanız? Yatağında. Yatağa girmeye korkmuyor musunuz demişler.

Eskiden aklı başında herkes komünist partinin kurulmasına çalışmalıdır diyordunuz. Bugün de geçerli mi bu?

Tabii, ama bugün geçerliliği kendiliğinden kalmadı. Kimse komünist olmak istemiyor.

Ya siz?

Ben Marksistim. Her Marksistin komünist olması gerekmez.

Marksistlerin hataları ne oldu?

Çok… Ben o zamanda onlardan yana değildim. Ama bunu hiçbir zaman yazmadım. Her zaman kendime göre doğruyu söylüyordum. O doğrular bugün geçerli oldu. Bunları önceden görmek marifetti. Bu marifeti yapanlardan biriyim. Ama bunu ilan etmedim.

Keşke bunları o zaman söyleseydiniz.

Bu eleştirileri sosyalist ülkelerde ve kendi çevremde yaptım. Onun dışında yapsaydım işçi sınıfının aleyhine olurdu. Çünkü onlar inanmıştı. Bana kaç kişi inanırdı? Şeflerine inanıyorlardı. Şimdi şefler antikomünist oldu.

Yıllarca sol, sağın sosyalleşmesine kaynak oldu. Şimdi solun sağı besleyecek bir şeyi kaldı mı?

Kalmadı, tersine sağın solu besleyecek şeyleri var. Tabii bu gerçek sol değil, yürürlükteki sol. Örneğin Refah Partisi solun eski sloganlarını ele aldı.

Ölümden korkuyor musunuz?

Her insan korkar. Korkmam diyenler de korkar, belli etmezler. Fakat ben panik içinde değilim. Vasiyetimi yazdım. Yakılacak mektupları ayırdım.

Yakılacak mektuplarınız aşk mektupları mı?

Aşk mektupları ve başkasının işine yaramayacak mektuplar.

Sizin cimriliğiniz meşhur. Yaşamınızdaki en büyük lüks nedir?

Ben kendime pinti, başkalarına cömertim. En büyük cömertliğim bu vakıf. Benim çocuklar altın kaşıklarla yemek yerler belli günlerde. Bu bizim lüksümüzdür. Bununla yoksulluktan intikam alıyoruz.

Vakıftaki çocuklar hâlâ kullanılmış kâğıtlara mı burunlarını siliyorlar?

Ah onu bir türlü alıştıramadım. Sabah bizim yönetici dışarıya atılmış bir fanila bulmuş. Akşam konuşma yapacağız bu konuda. Ne kadar yoksulsak o kadar atan kişiler oluyoruz. O da aşağılık duygusundan ötürü.

Sizin yeniden çocuk sahibi olmak istediğiniz doğru mu?

(Kahkalar) Bunu enayiliğimi ortaya koyayım diye söyledim, gerçekleştirmek istemedim. Bu bütün erkeklerde galiba var. Bir erkeklik gösterisi.

Zaten yaşadığınız kadınlarla bunu gösteriyorsunuz.

Belki de böyle bir şeye kendim için gerek duydum. İnsana her türlü duygu gelir. Sapık duygu, kötü duygu gelir de, bunları yenmek önemlidir.

Hangi özelliklerinizle kadınları cezbettiğinizi düşünüyorsunuz?

Yakışıklı bir adam olmama dayanamıyorlar. (Kahkahalar)

Gençliğinizde duyduğunuz aşağılık duygusunun sizi çok çalışmaya ittiğini biliyoruz. 95 kitap yazmanızda bu duygunun yeri nedir?

Yalnız bu duygu ile yazmıyorum. Artık daha çok para kazanmam gerekiyor. Burada 32 çocuğumuz var. Onları yaşatmanın yolu kitaplarım. Başka marifetim yok.

Hâlâ bu duygunun etkisi altında kaldığınız söylenebilir mi?

Aşağılık duygusundan dolayı yazar olmadım. Gülmece yazarı oldum bu yüzden. Bütün gülmece yazarlarında bu duygu vardır.

Şimdi de korkuyorlar, özellikle meslektaşlarınız.

Türk halkı için düşüncelerimi söyledim demin. Bunları başkaları söylemez. Belki de bundan kızıyorlardır.

Bazı dergilerde fakirlik edebiyatı yaptığınız eski taşlamalarınız yer alıyor. Bunlara niye izin veriyorsunuz?

Hangi dergide haberim yok.

Haberiniz olsaydı yayınlanmasını ister miydiniz?

Para verselerdi isterdim. Bana düşünce yapısı olarak aykırı değilse. 30 yıldan beri benden çalıp çalıp basıyorlar. Adlarını vermeyeyim şimdi.

Siz Atatürk adına çok bozuluyormuşsunuz, öyle mi?

Evet, Atatürk çapında büyük bir adam bu adı almamalıydı. İnsan olduğu için tabii kusurları var. O kusurlar hep meziyet gibi gösterilmiş. İngiltere Kralı 8. Edward Türkiye’ye geldiğinde garson bir şey döker masaya. Atatürk ‘Ben bu millete her şeyi öğrettim, uşak olmasını öğretemedim’ der. Bu Atatürk’e yakışmayan bir şeydir. Bu söylenmez. Atatürk soyadını almak, yani Türk’ün atası olduğunu söylemek hoşuma gitmiyor. Atatürk soyadını alması ilginçtir. Etrafına insanları topluyor, onlara Atatürk’te karar kaldırıyor. Bu güzel değil. Onun için ben ona Mustafa Kemal demeyi tercih ederim. İkincisi, Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeninin imzasıdır, beş on tane imza örnekleri getirttirir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeninin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz senin yazın olsun.

Nuriye Akman 27.09.1992

Nuriyeakman.com

Rasih Nuri İleri’nin Yayınlanmayan Röportajı

0

Rasih Nuri İleri’nin yayımlanmamış röportajı: TKP’den TİP’e sosyalist hareket
Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz sosyalist hareketin önemli isimlerinden Rasih Nuri İleri Türk solunun tarihini canlı örneklerle anlatıyor ve muhasebesini yapıyor.

Yakında kitap olarak çıkacak olan “12 Mart’tan 12 Eylül’e Türkiye’de Sol Akımlar ve Kemalizm” konulu doktora tezi için Haziran 2011’de Rasih Nuri İleri ile yapılan görüşme metnini kısaltarak yayımlıyoruz. İleri’yi saygıyla anıyoruz.

“OSMANLI’DA TÜRK İŞÇİ YOK”

– Türkiye’de sol hareket nasıl başladı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda başlıyor. Meclis’te iki parti vardı: Hınçaklar ve Taşnaklar. Kendilerine sosyalist diyorlar. 2. Enternasyonal’e de üyeler. Fakat sosyalizmle bir alakaları yok. Milliyetçi Ermeni partileri. Osmanlı’da Türk işçi sınıfı yok. Çünkü Türkler sürekli askere alınmış. Yönetimle uğraştırılmamış. İşçi sınıfı, teknisyen, kapitalist gayrimüslim azınlıklarda.

Batı, Osmalı’da gayrimüslim bir burjuvazi, sanayi, sanayi patronu ve işçisi yaratıyor. Türkler aptal oldukları için değil. Özellikle yapılıyor. Aynı zamanda diğer işçi hareketleri, sendikacılar, İstanbul’da değil, Selanik’te. Yabancı devletler Selanik’i idare ediyor. Ve bütün Türk sendikacıları, işçi liderleri oradan yetişme. Hatta Bulgar, Yunan, Sırp işçileri, hatta İsrail işçi liderlerinin bir çoğu Selanik kökenlidir.

Türk sosyalizmi ne olduğu belirsiz bir İştirakçi Hilmi’ye, benim arkadaşım olan ressam Haşmet Akalın’ın babasına, marjinal hareketlere, Küçük Sait Paşa’nın oğluna kalıyor.

“MARKSİZMLE GEÇ TANIŞTILAR”

– Marksizmle nasıl tanışıyorlar?

Şefik Hüsnü kendisi söylüyor. 1912’de doktor olarak yurda dönüyor. Askere alınıyor. Mütarekeye kadar doktorluk yapıyor. 1919’da Marksizmi okumaya başlıyor. Sovyet Devrimi’nden değil, anca Rosa Luxemburg’un ölümünden sonra.

Fransa’da antikomünist olan Mustafa Suphi, İttihat Terakki’nin kongresine delege olarak katılmış 1911’de, Sinop’a iki defa sürülmüş, İfham gazetesi diye sağcı bir gazete çıkartmış ve oradan da Rusya’ya kaçmıştı. Bütün arkadaşları Avrupa’ya gidiyor. Bir tek o Rusya’ya. Amaç Turancılık. Gaspirinskiy’le Türk devletlerini birleştirmeye uğraşıyor. Türkiye savaşa girince Osmanlı vatandaşlarını Sibirya’ya sürüyorlar. Suphi, ancak Sovyet devriminden sonra sol doktrini öğrenmeye başlıyor.

Üçüncü grup Kurtuluş grubu. Osmanlı’nın Almanya’ya yolladığı talebeler, teknisyenlerden vs. oluşuyor. Onlar Spartakist yenilgisini yaşıyorlar. Kurtuluş’un ilk sayısı Berlin’de çıkıyor. Ve buraya geliyorlar. Nejat Yoldaş, Vedat Nedim hepsi o dergide. Bunların dışında bir de Sadrettin Celal var. Öğrenciliğini İsviçre’de yapıyor ve orada sol yayınlar okuyor. Toplantılara katılıyor. Hatta dayımı birkaç sefer kahvelere götürmüş, sakallı insanlar toplanıyormuş. Sakallı Ruslar dedikleri Plehanov ve Lenin! Sadrettin, sonradan “Ben bu işte yokum” dedi. Yazdığı broşürleri ona gösterdiğimde “Bunlar gençlik günahlarımdı” demişti. O zamanınaydınlık yayınları. Fikir mi değiştirdi peki? Hayır. Türkiye’de uygulanamayacağının farkına varmıştı. Sosyalist hareket o zaman geri bir noktada…

ŞEFİK HÜSNÜ’NÜN YANILGISI

– Sosyalist hareket ne zaman bir güç haline geldi?

1941-42’ye kadar ciddi bir parti söz konusu değil. Parti teşkilat lideri o zaman Reşat Fuat. Reşat Fuat, basın (Yeni Edebiyat Gazetesi) yoluyla mücadeleye giriyor. Ondan sonra 44 Tevkifatı. Savaştaki zaferden dolayı “Çok partili rejime uyacaksınız” gibi dışarıdan emir gelince 46 döneminin partileri 6 ay sürüyor. Müthiş başarılı oluyorlar. Savcıya göre sadece İstanbul’da 10 bin işçi sendikalı oluyor. Muazzam bir rakam…

O dönem için Şefik Hüsnü’nün büyük yanılgısı. İçindeydim işin. “Partiyi kapatacaklar” deniyor. “Büyük ittifak var, kapatamazlar” diyor. Soğuk Savaş’ın o kadar çabuk başlayacağını göremiyor. 50’ye kadar hapiste. Geniş bir af kanunu çıkıyor. Herkes serbest kalıyor. Onun üzerine 47’den 53’e kadar saçma bir macera dönemi: İllegal parti. İşi illegaliteye çevirten MİT’ti. Sonrası 51 Tevkifatı: Kök kazıma operasyonu. MİT’in organize ettiği ve Zeki Baştımar’ın yuttuğu bir kazık.

İNÖNÜ’YLE GÖRÜŞME

– TİP’e gelecek olursak…

TİP’in bölünmesi bize çok pahalıya mal oldu. Bölünmeseydi 12 Mart’ta partinin kapatılması dahi hareketi etkilemezdi.

O dönemde iki faktör var. Bir tanesi Mihri Belli faktörü. Reşat Fuat demiyorum. Ve Mehmet Ali Aybar. Parti başkanı olur olmaz Aybar, Reşat Fuat için  “Aman dikkatli olalım, fazla yakınlık göstermeyelim” diyor. O binada tesadüfen asansörde karşılaşıyorlar. Mehmet Ali, Reşat Fuat’a selam vermiyor.

Gitgide partiye tecavüzler başlıyor: Vedat Demircioğlu’nun katledilmesi, Aybar’ın mitinglerde hücuma uğraması, Bursa’da Adnan Cemgil’in çenesinin kırılması… TİP’in seçime girmemesi için hakim güçler operasyon yapıyor. Bu vesileyle biz, koalisyon Başbakanı İnönü’den randevu istiyoruz. Aybar’ın heyetinde ben de vardım. Çok sakin olarak “Bu tecavüzün ilk hedefleri biziz, ikinci hedef sizsiniz ve asıl hedef 61 Anayasası’dır” demişti. “Anayasa’yı ezdirecek misiniz, ezdirmeyecek misiniz?” deyince, İsmet Paşa net olarak “Ezdirmeyeceğiz” dedi. Hakikaten koalisyon devrilinceye dek hiçbir tecavüz yapılmadı partiye. Demek ki devlet isterse taarruz olur, istemezse olmaz.

TİP’E ALINMAYAN İSİMLER

Aybar bazı grupların partiye girip hakim olmasını kesinlikle istemiyordu. Mesela Celal Bayar’ı Çankaya’da tutuklayan Burhanettin Ulus Paşa partiye girmeyi talep etti, kabul edilmedi. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın mahkumiyeti yoktu, sabıkası yoktu, onu da kabul etmedi. Kasım Gülek bir sondaj yaptı, olmadı. Alpaslan Türkeş’le sürgün olan 4 Milli Birlik Komitesi üyesi randevu almak istedi Aybar’dan. Sonradan onlar da, Aybar da korktu. Aybar çok haklıydı. Ona göre bu adamlar emekli subaydı, yüksek maaş alıyorlardı ve partiyi ele geçirebilirlerdi. Bir dereceye kadar tedbirli olmak iyidir. Ama diğeri de daralttı.

Ve parti bir gökgürültüsü gibi Meclis’e girdi 1965’te. Bazı konularda başarı sağladı. En önemlisi 141-142. maddeler değiştirildi. Propaganda kapsamında olmayan sol bilimsel yayınlar serbestleşti. O Anayasa Mahkemesi kararından sonra memleket sol yayınlarla kaplandı. Velhasıl TİP’e karşı hınç arttı. Meclisteki 15 milletvekilinden koktular.

“KOVBOY MİHRİ BELLİ”

– Bu süreç nasıl atlatıldı?

Belli’nin büyük hatası, hareketlere hakim olma çabasıydı. Onun yöntemlerine Reşat Fuat “kovboyluk” ismini takmıştı. Bu hava içinde Aybar iki şeyden korktu: İstanbul, Ankara, İzmir’de partinin kongrelerde iktidarını kaybetmesi ve Mihri Belli çevresinden. Mehmet Ali, çok güzel konuşmalar yapardı. Çok iyi bir parti başkanıydı. Ama büyük bir kusuru vardı. Onun için örgüt bir hiçti, sadece uygulayıcıydı. Nitekim senatodaki iki üyemiz istifa etti. Onlara dayanarak Anayasa Mahkemesi’nde söz sahibiyken onu kaybettik.

Tüzükte yapılan bir değişiklikle 3 kişi evet derse her karar alınabilinir hale geldi. Behice Boran, Sadun Aren, Minetullah Haydaroğlu, Şaban Erik kendi kurdukları tuzağa düştü. Asıl partiyi tuzağa düşürdüler. O yüzden 69 seçimlerinde kaybettik, kanun değiştiği halde kazanabilirdik, oyumuz yüzde 5’e, 6’ya kadar çıkmıştı.

– Neticede parti bir bölünme sürecine girdi…

Yapay bir bölünme oldu. Önce ihraçlar, sonra bölünme olduğunu belirtmek lazım. Bence tamamen lüzumsuzdu. Aybar, bir hata daha yaptı. “Gitmediğimiz köylerden daha iyi oy aldık. Meclis konuşmalarımız ve radyo konuşmalarımız yeterlidir” anlayışı hakim oldu ve hayale kapılındı. 65 yılında meclise aşağı yukarı GYK’nın tamamı girdi. Yönetim kadrosu sabah akşam parlamentarizm yaptığı vakit partiyi yönetecek kadro kalmadı.

“27 MAYIS ANTİ-AMERİKANDI”

– Gençlerin ayrılması böyle bir sürece mi denk geldi?

Evet. Amerika, Gladyo vs. faktörünü iyi tahlil edemedik. Bugün oturup da ciddi düşünürsek çok bakımdan anti-Amerikan olan 27 Mayıs’ın yapılacağını hiç şüphem yok ki Amerika gayet iyi biliyordu. 27 Mayıs’a taraftar değillerdi ama hükümete haber vermediler.

Hakikaten Türk subayında bir tedirginlik vardı. Bir Amerikan çavuşu dahi kendini Türk genelkurmay başkanına eşit görmeye başlamıştı. Bir Sovyet taarruzu ihtimalinde savunmanın Türkiye’de değil de Suriye, Irak’ta başlaması Türk subayını son derece tedirgin etti. 27 Mayıs’ın anti-Amerikan bir yönü vardı. Fakat bu Amerikalıları fazla tedirgin etmedi.

Ancak TİP’in beklenmedik yükselişi sonrasında Amerikalılar Türkiye’de bir rejim değişikliği istiyorlar. İşte o Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesi ile başlayan süreçte büyük ölçüde Gladyo’nun rolü vardı. Kaldı ki Amerikalıların daha evvel “Barış Gönüllüleri” diye karış karış memleketi değerlendirmeleri önemlidir.

Sola karşı cinayetler işlendi. Tek bir sağcı ceza görmedi. Buna isyan eden öğrencilere de pek tepki göstermedi hükümet. Anlatabiliyor muyum? Yani ‘siz isyan edin, rahat rahat ezelim’ anlayışı hakimdi.

SOVYET BÜROKRASİSİ

1962’de kurulan TKP dış bürosu Zeki Baştımar, Nazım Hikmet, Aram Pehlivanyan vs. ile bir partiye dönüştü. Birçok Avrupa kentinde radyolar kurdular. Fakat bu radyo, örgüt vs. yabancı emrinde oldu. Biz komünizm yaptığımızı zannettiğimizde doğrudan Sovyet bürokrasisinin oyununu oynuyorduk. Sovyet devriminin değil, Sovyet bürokrasisinin uzantısıydık. Bunun eleştirisi yapılmadan işin içinden çıkılamaz.

MUSTAFA KEMAL VE TKP

Mustafa Kemal, kendi kontrolünde olmayan bir komünist partisinin Rusya kontrolünde olacağı düşüncesindeydi. “Öyle bir parti de Türk partisi değildir” diyordu. O dönem Amerikan partisi, Fransız partisi, İngiliz partisi var. Fakat o ülkelerde işçi sınıfı var, Türkiye’de yok.

RESİM SERGİSİ

TİP’in kuruluşunda komünistlikten sabıkalılar üye olamıyordu. 63’te partinin mali vaziyetini düzeltmek için bir resim sergisi tertip ettim. Sergiden 25 bin lira gelir elde etmiştik. Bu gelir, partinin   1. büyük kongreye kadar 61-63 dönemindeki bütün borçlarını ödemesini sağladı. Sergide açılış günü resim satın alanların kartvizitlerini resimlere koymayı düşünmüştüm. Akşam olduğunda dehşete kapıldım. Alanların yüzde 90’ıı eski komünistlerdi. Ve derhal kaldırdık tabii isimleri…

ERMENİ MESELESİ

1 milyon Ermeni öldürüldü deniyor. Oysa bütün yabancı devlet kaynaklarına göre çok küçük miktarlarda ölümler yaşanıyor ve çoğu da hastalıktan ölüyor. Halbuki aynı dönemde ölen Türkler ve Kürtler Ermenilerden birkaç misli fazla. Fakat Ermeniler çok garip bir şekilde bunu açık açık söyleyemiyor. Komünist olsa dahi söylemiyor. Anadolu’da 1 milyon Ermeni yoktu.

Dr. Ali Şahin

AYDINLIK GAZETESİ

Rasih Nuri İleri’nin Yayınlanmayan Röportajı

0

Rasih Nuri İleri’nin yayımlanmamış röportajı: TKP’den TİP’e sosyalist hareket
Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz sosyalist hareketin önemli isimlerinden Rasih Nuri İleri Türk solunun tarihini canlı örneklerle anlatıyor ve muhasebesini yapıyor.

Yakında kitap olarak çıkacak olan “12 Mart’tan 12 Eylül’e Türkiye’de Sol Akımlar ve Kemalizm” konulu doktora tezi için Haziran 2011’de Rasih Nuri İleri ile yapılan görüşme metnini kısaltarak yayımlıyoruz. İleri’yi saygıyla anıyoruz.

“OSMANLI’DA TÜRK İŞÇİ YOK”

– Türkiye’de sol hareket nasıl başladı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda başlıyor. Meclis’te iki parti vardı: Hınçaklar ve Taşnaklar. Kendilerine sosyalist diyorlar. 2. Enternasyonal’e de üyeler. Fakat sosyalizmle bir alakaları yok. Milliyetçi Ermeni partileri. Osmanlı’da Türk işçi sınıfı yok. Çünkü Türkler sürekli askere alınmış. Yönetimle uğraştırılmamış. İşçi sınıfı, teknisyen, kapitalist gayrimüslim azınlıklarda.

Batı, Osmalı’da gayrimüslim bir burjuvazi, sanayi, sanayi patronu ve işçisi yaratıyor. Türkler aptal oldukları için değil. Özellikle yapılıyor. Aynı zamanda diğer işçi hareketleri, sendikacılar, İstanbul’da değil, Selanik’te. Yabancı devletler Selanik’i idare ediyor. Ve bütün Türk sendikacıları, işçi liderleri oradan yetişme. Hatta Bulgar, Yunan, Sırp işçileri, hatta İsrail işçi liderlerinin bir çoğu Selanik kökenlidir.

Türk sosyalizmi ne olduğu belirsiz bir İştirakçi Hilmi’ye, benim arkadaşım olan ressam Haşmet Akalın’ın babasına, marjinal hareketlere, Küçük Sait Paşa’nın oğluna kalıyor.

“MARKSİZMLE GEÇ TANIŞTILAR”

– Marksizmle nasıl tanışıyorlar?

Şefik Hüsnü kendisi söylüyor. 1912’de doktor olarak yurda dönüyor. Askere alınıyor. Mütarekeye kadar doktorluk yapıyor. 1919’da Marksizmi okumaya başlıyor. Sovyet Devrimi’nden değil, anca Rosa Luxemburg’un ölümünden sonra.

Fransa’da antikomünist olan Mustafa Suphi, İttihat Terakki’nin kongresine delege olarak katılmış 1911’de, Sinop’a iki defa sürülmüş, İfham gazetesi diye sağcı bir gazete çıkartmış ve oradan da Rusya’ya kaçmıştı. Bütün arkadaşları Avrupa’ya gidiyor. Bir tek o Rusya’ya. Amaç Turancılık. Gaspirinskiy’le Türk devletlerini birleştirmeye uğraşıyor. Türkiye savaşa girince Osmanlı vatandaşlarını Sibirya’ya sürüyorlar. Suphi, ancak Sovyet devriminden sonra sol doktrini öğrenmeye başlıyor.

Üçüncü grup Kurtuluş grubu. Osmanlı’nın Almanya’ya yolladığı talebeler, teknisyenlerden vs. oluşuyor. Onlar Spartakist yenilgisini yaşıyorlar. Kurtuluş’un ilk sayısı Berlin’de çıkıyor. Ve buraya geliyorlar. Nejat Yoldaş, Vedat Nedim hepsi o dergide. Bunların dışında bir de Sadrettin Celal var. Öğrenciliğini İsviçre’de yapıyor ve orada sol yayınlar okuyor. Toplantılara katılıyor. Hatta dayımı birkaç sefer kahvelere götürmüş, sakallı insanlar toplanıyormuş. Sakallı Ruslar dedikleri Plehanov ve Lenin! Sadrettin, sonradan “Ben bu işte yokum” dedi. Yazdığı broşürleri ona gösterdiğimde “Bunlar gençlik günahlarımdı” demişti. O zamanınaydınlık yayınları. Fikir mi değiştirdi peki? Hayır. Türkiye’de uygulanamayacağının farkına varmıştı. Sosyalist hareket o zaman geri bir noktada…

ŞEFİK HÜSNÜ’NÜN YANILGISI

– Sosyalist hareket ne zaman bir güç haline geldi?

1941-42’ye kadar ciddi bir parti söz konusu değil. Parti teşkilat lideri o zaman Reşat Fuat. Reşat Fuat, basın (Yeni Edebiyat Gazetesi) yoluyla mücadeleye giriyor. Ondan sonra 44 Tevkifatı. Savaştaki zaferden dolayı “Çok partili rejime uyacaksınız” gibi dışarıdan emir gelince 46 döneminin partileri 6 ay sürüyor. Müthiş başarılı oluyorlar. Savcıya göre sadece İstanbul’da 10 bin işçi sendikalı oluyor. Muazzam bir rakam…

O dönem için Şefik Hüsnü’nün büyük yanılgısı. İçindeydim işin. “Partiyi kapatacaklar” deniyor. “Büyük ittifak var, kapatamazlar” diyor. Soğuk Savaş’ın o kadar çabuk başlayacağını göremiyor. 50’ye kadar hapiste. Geniş bir af kanunu çıkıyor. Herkes serbest kalıyor. Onun üzerine 47’den 53’e kadar saçma bir macera dönemi: İllegal parti. İşi illegaliteye çevirten MİT’ti. Sonrası 51 Tevkifatı: Kök kazıma operasyonu. MİT’in organize ettiği ve Zeki Baştımar’ın yuttuğu bir kazık.

İNÖNÜ’YLE GÖRÜŞME

– TİP’e gelecek olursak…

TİP’in bölünmesi bize çok pahalıya mal oldu. Bölünmeseydi 12 Mart’ta partinin kapatılması dahi hareketi etkilemezdi.

O dönemde iki faktör var. Bir tanesi Mihri Belli faktörü. Reşat Fuat demiyorum. Ve Mehmet Ali Aybar. Parti başkanı olur olmaz Aybar, Reşat Fuat için  “Aman dikkatli olalım, fazla yakınlık göstermeyelim” diyor. O binada tesadüfen asansörde karşılaşıyorlar. Mehmet Ali, Reşat Fuat’a selam vermiyor.

Gitgide partiye tecavüzler başlıyor: Vedat Demircioğlu’nun katledilmesi, Aybar’ın mitinglerde hücuma uğraması, Bursa’da Adnan Cemgil’in çenesinin kırılması… TİP’in seçime girmemesi için hakim güçler operasyon yapıyor. Bu vesileyle biz, koalisyon Başbakanı İnönü’den randevu istiyoruz. Aybar’ın heyetinde ben de vardım. Çok sakin olarak “Bu tecavüzün ilk hedefleri biziz, ikinci hedef sizsiniz ve asıl hedef 61 Anayasası’dır” demişti. “Anayasa’yı ezdirecek misiniz, ezdirmeyecek misiniz?” deyince, İsmet Paşa net olarak “Ezdirmeyeceğiz” dedi. Hakikaten koalisyon devrilinceye dek hiçbir tecavüz yapılmadı partiye. Demek ki devlet isterse taarruz olur, istemezse olmaz.

TİP’E ALINMAYAN İSİMLER

Aybar bazı grupların partiye girip hakim olmasını kesinlikle istemiyordu. Mesela Celal Bayar’ı Çankaya’da tutuklayan Burhanettin Ulus Paşa partiye girmeyi talep etti, kabul edilmedi. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın mahkumiyeti yoktu, sabıkası yoktu, onu da kabul etmedi. Kasım Gülek bir sondaj yaptı, olmadı. Alpaslan Türkeş’le sürgün olan 4 Milli Birlik Komitesi üyesi randevu almak istedi Aybar’dan. Sonradan onlar da, Aybar da korktu. Aybar çok haklıydı. Ona göre bu adamlar emekli subaydı, yüksek maaş alıyorlardı ve partiyi ele geçirebilirlerdi. Bir dereceye kadar tedbirli olmak iyidir. Ama diğeri de daralttı.

Ve parti bir gökgürültüsü gibi Meclis’e girdi 1965’te. Bazı konularda başarı sağladı. En önemlisi 141-142. maddeler değiştirildi. Propaganda kapsamında olmayan sol bilimsel yayınlar serbestleşti. O Anayasa Mahkemesi kararından sonra memleket sol yayınlarla kaplandı. Velhasıl TİP’e karşı hınç arttı. Meclisteki 15 milletvekilinden koktular.

“KOVBOY MİHRİ BELLİ”

– Bu süreç nasıl atlatıldı?

Belli’nin büyük hatası, hareketlere hakim olma çabasıydı. Onun yöntemlerine Reşat Fuat “kovboyluk” ismini takmıştı. Bu hava içinde Aybar iki şeyden korktu: İstanbul, Ankara, İzmir’de partinin kongrelerde iktidarını kaybetmesi ve Mihri Belli çevresinden. Mehmet Ali, çok güzel konuşmalar yapardı. Çok iyi bir parti başkanıydı. Ama büyük bir kusuru vardı. Onun için örgüt bir hiçti, sadece uygulayıcıydı. Nitekim senatodaki iki üyemiz istifa etti. Onlara dayanarak Anayasa Mahkemesi’nde söz sahibiyken onu kaybettik.

Tüzükte yapılan bir değişiklikle 3 kişi evet derse her karar alınabilinir hale geldi. Behice Boran, Sadun Aren, Minetullah Haydaroğlu, Şaban Erik kendi kurdukları tuzağa düştü. Asıl partiyi tuzağa düşürdüler. O yüzden 69 seçimlerinde kaybettik, kanun değiştiği halde kazanabilirdik, oyumuz yüzde 5’e, 6’ya kadar çıkmıştı.

– Neticede parti bir bölünme sürecine girdi…

Yapay bir bölünme oldu. Önce ihraçlar, sonra bölünme olduğunu belirtmek lazım. Bence tamamen lüzumsuzdu. Aybar, bir hata daha yaptı. “Gitmediğimiz köylerden daha iyi oy aldık. Meclis konuşmalarımız ve radyo konuşmalarımız yeterlidir” anlayışı hakim oldu ve hayale kapılındı. 65 yılında meclise aşağı yukarı GYK’nın tamamı girdi. Yönetim kadrosu sabah akşam parlamentarizm yaptığı vakit partiyi yönetecek kadro kalmadı.

“27 MAYIS ANTİ-AMERİKANDI”

– Gençlerin ayrılması böyle bir sürece mi denk geldi?

Evet. Amerika, Gladyo vs. faktörünü iyi tahlil edemedik. Bugün oturup da ciddi düşünürsek çok bakımdan anti-Amerikan olan 27 Mayıs’ın yapılacağını hiç şüphem yok ki Amerika gayet iyi biliyordu. 27 Mayıs’a taraftar değillerdi ama hükümete haber vermediler.

Hakikaten Türk subayında bir tedirginlik vardı. Bir Amerikan çavuşu dahi kendini Türk genelkurmay başkanına eşit görmeye başlamıştı. Bir Sovyet taarruzu ihtimalinde savunmanın Türkiye’de değil de Suriye, Irak’ta başlaması Türk subayını son derece tedirgin etti. 27 Mayıs’ın anti-Amerikan bir yönü vardı. Fakat bu Amerikalıları fazla tedirgin etmedi.

Ancak TİP’in beklenmedik yükselişi sonrasında Amerikalılar Türkiye’de bir rejim değişikliği istiyorlar. İşte o Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesi ile başlayan süreçte büyük ölçüde Gladyo’nun rolü vardı. Kaldı ki Amerikalıların daha evvel “Barış Gönüllüleri” diye karış karış memleketi değerlendirmeleri önemlidir.

Sola karşı cinayetler işlendi. Tek bir sağcı ceza görmedi. Buna isyan eden öğrencilere de pek tepki göstermedi hükümet. Anlatabiliyor muyum? Yani ‘siz isyan edin, rahat rahat ezelim’ anlayışı hakimdi.

SOVYET BÜROKRASİSİ

1962’de kurulan TKP dış bürosu Zeki Baştımar, Nazım Hikmet, Aram Pehlivanyan vs. ile bir partiye dönüştü. Birçok Avrupa kentinde radyolar kurdular. Fakat bu radyo, örgüt vs. yabancı emrinde oldu. Biz komünizm yaptığımızı zannettiğimizde doğrudan Sovyet bürokrasisinin oyununu oynuyorduk. Sovyet devriminin değil, Sovyet bürokrasisinin uzantısıydık. Bunun eleştirisi yapılmadan işin içinden çıkılamaz.

MUSTAFA KEMAL VE TKP

Mustafa Kemal, kendi kontrolünde olmayan bir komünist partisinin Rusya kontrolünde olacağı düşüncesindeydi. “Öyle bir parti de Türk partisi değildir” diyordu. O dönem Amerikan partisi, Fransız partisi, İngiliz partisi var. Fakat o ülkelerde işçi sınıfı var, Türkiye’de yok.

RESİM SERGİSİ

TİP’in kuruluşunda komünistlikten sabıkalılar üye olamıyordu. 63’te partinin mali vaziyetini düzeltmek için bir resim sergisi tertip ettim. Sergiden 25 bin lira gelir elde etmiştik. Bu gelir, partinin   1. büyük kongreye kadar 61-63 dönemindeki bütün borçlarını ödemesini sağladı. Sergide açılış günü resim satın alanların kartvizitlerini resimlere koymayı düşünmüştüm. Akşam olduğunda dehşete kapıldım. Alanların yüzde 90’ıı eski komünistlerdi. Ve derhal kaldırdık tabii isimleri…

ERMENİ MESELESİ

1 milyon Ermeni öldürüldü deniyor. Oysa bütün yabancı devlet kaynaklarına göre çok küçük miktarlarda ölümler yaşanıyor ve çoğu da hastalıktan ölüyor. Halbuki aynı dönemde ölen Türkler ve Kürtler Ermenilerden birkaç misli fazla. Fakat Ermeniler çok garip bir şekilde bunu açık açık söyleyemiyor. Komünist olsa dahi söylemiyor. Anadolu’da 1 milyon Ermeni yoktu.

Dr. Ali Şahin

AYDINLIK GAZETESİ

TEK YUMRUK İle Röportaj: PassoLig Rakamlarında Manipülasyon mu Var?

0

Galatasaray’ın özellikle son dönemlerde yıldızı parlayan taraftar gruplarından birisi TEKYUMRUK. Daha çok sol siyasi söylemlerle tanınan bu taraftar grubu Galatasaray içinde de tartışmalara neden oldu. Ultraslan’ın hükümete yakın gözükmesiyle başlayan tartışmalarda hükümet muhalifi olan taraftarlar daha çok Tek Yumruk demeye başladılar. Biz de RÖPORTAJLIK olarak Galatasaray taraftar gruplarından TEK YUMRUK ile görüştük. Kadıköy’de Passo Lig’e karşı düzenlenen Faşşo Lig eylemi sonrasında TEK YUMRUK’tan Ahmet Arslan ile biraraya geldik.

TEK YUMRUK’un naısl bir ihtiyaçtan doğduğunu, tribünlerdeki şiddeti, Galatasaray’ın Passo Lig satışlarında zirvede yer almasını, tartışılan Galatasaray cemaatçi iddialarını, çArşı’nın yargılanması ve daha bir çok konuyu biz sorduk TEK YUMRUK yanıtladı.

Röportaj: Ercan Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

RÖPORTAJLIK : Öncelikle şöyle başlayalım. Sizce Galatasaraylı olmak nedir?

TEKYUMRUK : Bu soruya herkes farklı cevap verebilir. Özellikle İstanbul’da yaşamayan birisi için bu soruya cevap vermek gerçekten zor. Bir insan neden bir takım tutar? Neden kendi yaşadığı şehrin, doğduğu şehrin takımını tutmaz? Ben Mersinliyim. Gözümü açtığımda Galatasaray vardı. Babam Galatasaraylıydı. Ben öyle Galatasaraylı oldum. Ama zaman içerisinde bunun altını doldurdum. Sanırım Cemal Süreyya’nın yazısıydı, “Galatasaray taraftarı biraz kibirlidir.” Galatasaray taraftarı camiasını çok eleştirir. Galatasaray camiası zor beğenir. Bu açıdan bana çok uydu. O nedenle hiçbir zaman bu ortamdan uzaklaşmadım. O kibir aslında Galatasaray’ı ilerleten bir şey. Çünkü sürekli kendini eleştirebilme olgunluğuna sahipseniz gelişimin de önü açılır. Bu nedenle iyi ki Galatasaraylıyım. Öte taraftan gerçekten bir nedenini bulamıyorum. Ama babam Galatasaraylı olduğu için ben de Galatasaraylıyım. Birçok insan için bu böyledir. Ya babası ya amcası ya dayısı Galatasaraylıdır. O nedenle çocukluktan, henüz bir mantık silsilesi oluşmadan bir taraftarlık başladığı için bu soruya net bir cevap vermek gerçekten zor. Ben sırf Galatasaraylı olduğum için Galatasaray Üniversitesi’ni tek tercih yazıp orada okumuş bir insanım. 

RÖPORTAJLIK : Galatasaray içerisinde yeni bir taraftar grubu olarak ortaya çıktınız. TEKYUMRUK nasıl bir ihtiyaçtan dolayı doğdu? içerikküçük

TEKTUMRUK : TekYumruk’un kurulması, eğitim sektörünün çok gelişmesi, internetin dünyadaki diğer taraftar gruplarıyla iletişime geçme imkanı sağlaması paralelinde giden bir süreç oldu. Bütün dünyada değişik taraftar grupları var. Galatasaray tribün grubunda da soldan olan taraftarların bir arada maç izleme dürtüsünden gelişti. İlk adımı Livorno tribünlerinin Türkiye’de tanınmasıyla oldu. Livorno tribünlerini desteklemek için Türkiye’de Forza Livorno diye bir forum sitesi açılmıştı. Bir süre sonra buluşmalar oldu. Orada Galatasaraylılar bir araya geldi, iletişime geçti. Biz de bir grup kurabiliriz kendi tribünlerimizde dendi. Bu şekilde bir grup oluştu. Bugünlere kadar gelindi. Kendisi gibi düşünen insanları var olan tribünde, spordaki eşitsizliklere haksızlıklara karşı ses çıkartma amacıyla oluşturduğu bir grup haline geldi.

RÖPORTAJLIK : Neden TekYumruk?

TEKYUMRUK : Ne yapalım ne edelim?” Şeklinde bir beyin fırtınası oluştu. Solun çok kullandığı bir imge olan yumruk bizim grubun ismi olarak belirlendi. Bizim kulübün de çok kullandığı bir söylemdir aslında “Tek yumruk tek yürek olalım.” Oradan esinlenerektir. Yaklaşık 10 yıl oldu. Her ne kadar yeni gibi gözüksek de başlangıç aşaması 10 yılı buluyor. Tek yumruk tek yürek olalım şiarından etkilenerek ve soldaki yumruk imgesinden hareketle biz de TekYumruk yapmışızdır diyorum. İsim konusu o kadar belirleyici bir süreç olmadı.

“Tribünlerdeki Şiddet Sokaklardaki Şiddetten Fazla Değil”

RÖPORTAJLIK : Sporda şiddet çokça tartışılıyor. Hükümet yetkilileri bu konuda tedbirler almaya çalışıyor. Derbi maçlarda rakip takımın taraftarları stada alınmıyor. TekYumruk grubu olarak tribünlerde şiddetin bitirilmesi için sizin çözüm önerileriniz nelerdir?

TEKYUMRUK : Sporda, tribünlerdeki şiddet Türkiye’de sokaktaki şiddetten farklı değil. Okuldaki, hastanedeki, karakollardaki şiddetten hiç farklı değil. Hatta karakollardaki şiddetten çok daha düşük. Sadece tribünlerin kolay reyting malzemesi haline gelmesi, kolay trend halinde kullanılabilmesinden dolayı çok öne çıkartıldığını düşünüyoruz. 40 yılda bir taraftarın yaralandığı, öldüğü bir şiddet söz konusu. Trafikteki şiddetten çok mu kötü durumda tribünler? Ya da hastanede doktorların, hemşirelerin maruz kaldığı şiddetten çok daha bir kötü durum mu var? Tribünlerde kırk yılda bir şey oluyor. Medyanın kolayca kullanabildiği bir alan olduğu için hatta buradan beslendikleri için bunu öne çıkarttıklarını düşünüyoruz. Tribünlerin sokaktaki şiddetten farkı yok. Sokakta neler neler oluyor. Kırk yılda bir üzücü olaylar oluyor. En son bizim tribünlerde Kızılyıldız taraftarı öldü. Tersi de olabilirdi. Çünkü rakip de ona göre hazırlıklı gelmişti. Bu tür şeyler evet oluyor. Erkek egemen kültürle yetişmiş bir toplumda okadar biraraya gelen erkek taraftar şiddete meyilli oluyor söylemi doğru bir tanımlama olmuyor. Evet böyle bir ortam var ve bu ortam sokaktakinden çok farklı değil. Bunun karşısında TekYumruk olarak bizim ekstra bir mücadele vermemizin bir şeyi yok. Çünkü biz senelerdir maça gidiyoruz ve polis şiddeti dışında çok ciddi bir şiddetle karşılaşmadık. Tribün şiddeti, tribün terörü şişirilen bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir. Bu noktada TekYumruk şiddete karşı bir şey yapmalı mı? O tartışılmalıdır. Bence bir şiddet varsa yapmalıdır. Biz şunlara karşıyız. Kızılyıldız maçından sonra da açıklamalarda şunları kullandık: evet Ultras kültüründe bir kavga, karşı karşıya gelme vardır. Ama bu kendi gücüne dayanmalıdır. Herhangibir şekilde emanet kullanılmasına karşıyız. Arma, renkler korunacaksa taraftarın kendi gücü yeterlidir. Onla savunmalıdır. Onun dışında tribün şiddetine terörüne karşı bir mücadeleyi anlamsız buluyoruz. Çünkü tribünlerin böyle bir sorunu yok. Türkiye’deki günlük hayattaki şiddet bitmediği sürece tribünlerde de bitmeyecektir. Yani bu genel bir kültür sorunudur. O sorunu aşmak için neler yapmalıyız? O da TekYumruk’u çok aşan bir durumdur.

RÖPORTAJLIK : Baktığımızda Galatasaray taraftarı sanki diğer takım taraftarlarından biraz daha agresif gibi. Leeds Unitedlı taraftarlar, Fenerbahçeli Burak Yıldırım, Beşiktaşlı Mühendis Oktay, en son olarak da Kızılyıldızlı taraftarın öldürülmesi olayları. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

TEKYUMRUK : Galatasaray taraftarı bu konuda, emanet kullanılması açısından daha agresif. Ultras kültürünün Galatasaray içinde çok daha yakıcı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ultras kültüründe batıda emanet kullanımı yoktur. Ama batıdan Balkanlara doğru geldikçe artar. Balkan takımlarındaki ultraslarda da silah, bıçak devreye girebilir. Galatasaray bu ultras kültürünü bence çok daha fazla canlı yaşıyor. Ama bazı olaylar var. Mesela Burak Yıldırım olayında tersi olacakken Burak Yıldırım’ın ölmesi söz konusu. Galatasaraylı bir genci sıkıştırmışlardı. Dayak yiyecekti. Dayak yemekten kurtulmak için yanındaki bıçağı çıkarttı vurdu. Bu tür şeyler ülkede olan hadiseler. Leeds ve Kızılyıldız olayıyla uluslar arası boyutu da var. Bunu neyle açıklayabiliriz? Bıçaklama hadiseleri toplumsal ya da grupsal hadiseler değil. Bu bıçaklayanlar daha sonra tribünde etkin hale gelebiliyorlar. Kötü olan taraf bu. Galatasaray için hapis yattı, adam öldürdü deyip bir süre sonra namı yürüyen birçok insan var. Elbetteki insanın hayatı söz konusu. Kötü olan şey o kişilerin tribünde yükselmeleri. Galatasaray tribünlerinde maalesef bu olay gerçekleşti. Ama bu tüm tribüne ne kadar maledilebilir? Onu bilmiyorum. Tribünler ülkedeki siyaset gibidir. Ülkedeki yapı nasılsa tribünlere de aynı şekilde yansımakta. Dolayısıyla 3-5 kişilik ya da 50 kişilik bir grubun yaptığı bir eylem bence bütün Galatasaray taraftarına mal edilmemeli. Evet maalesef İngiliz, Sırp taraftarlar öldürüldü. Ama bunlar İngiliz ya da Sırp olduğu için değil, rakip taraftarı olduğu için öldürülmedi, kavgada öldürüldü. Galatasaray taraftarının bir saldırısı da söz konusu değil. Bu elbetteki bu olayı hafifletmiyor, gerekçesi de değil. Ama sonuçta ultras kültürü batıdan doğuya doğru geldikçe maalesef işin içine silahlar bıçaklar giriyor. Ve üzücü sonuçlar yaratabiliyor.

Satılan PassoLig Sayısı 100 Bin, Maça Gelen Taraftar 10 Bin

RÖPORTAJLIK : Passolig tartışmalarına da girelim. Passo Lig varsa biz yokuz dediniz. Ama Galatasaray PassoLig satışlarında 1.sırada. Siz neden karşısınız? Ve Galatasaray’ın PassoLig satışlarında 1.sırada olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

RÖPORTAJLIK : Sadece biz değil Ultraslan da PassoLig’e karşı, boykot ediyor. Ona rağmen Galatasaray tribünleri en fazla PassoLig satışının olduğu tribünler. Tribün gruplarının elbette bir etkileri var ama bütün taraftarlar üzerinde çok etkili değil. PassoLig’e karşı FaşoLig eyleminde en kitlesel grup da Galatasaraylılardı. Herkes bizimle dalga geçiyor en fazla siz PassoLig almışsınız diye. Ama hem de bizim için deplasman sayılan Kadıköy’deki bu eylemde en kalabalık biz yürüdük. Bu biraz taraftar grupları içinde örgütlülükle ilgili. Taraftar grupları tribüne hakim yapılar değil. Bir önceki soruya verdiğim cevaptaki gibi günlük hayattaki her şey tribünlere de yansıyor. Taraftar gruplarının bütün tribünler üzerinde bir etkileri yok. Galatasaray’ın çok satış yapmasının en büyük nedeni Şampiyonlar Ligi. PassoLigi en çok alanlar kombine sahipleri. Zaten Galatasaray 30bine yakın kombine sattı. Kombinesi olanların birçoğu PassoLig aldı. 30 bin zaten kafadan satıldı. 5 Bini protesto etse 25 Bini zaten kombine sahipleri oluşturuyor. Galatasaray 2 yıldır zaten çok iyi kombine satıyor. Bir yıl kombineni yenilemediğin zaman bir sonraki seneye biletsiz kalma durumu da olabiliyor. Bu nedenle bir çok insan kombinesini yeniledi. Şampiyonlar Ligi olduğu sürece insanlar kombinesini yeniliyor. Galatasaray’ın bu sene 1.olmasının en büyük nedeni bu. Diğer neden de Fenerbahçe’nin sisteme geç dahil olması. Muhtemelen Fenerbahçe ilerleyen aşamalarda Galatasaray’ı geçecek. Bu verilere de çok güvenmemek lazım. Ortada yüzküsürbin Galatasaraylı PassoLig sahibi var. Ama tribüne bakıyorsunuz 10 bin kişi yok. Nerede bu 100 Bin kişi? Ya PassoLig şirketinin bir manipilasyonu söz konusu ya da olağanüstü şeyler yaşanıyor. 100 bin kişiden 10’da 1’i mi gidiyor maça? Bu sadece Galatasaray için geçerli bir şey değil. Beşiktaş’ın da 70 Bin PassoLig sattığı söyleniyor. Ama 4 bin kişiyle maç oynanıyor. 1 sene önce 50 bin 70 bin kişiyle maç oynayan bir takım bu sene 4 Bin kişiye oynuyor. Birden bire bu taraftar nereye kayboldu? Elbette birikmiş bir öfke bu seyirci sayısını biranda azalttı. Galatasaray geçen yıl da çok iyi değildi. Şampiyonlar Ligi’nde üst tura çıktı ama ligde kötüydü. Sezonu 2.sırada tamamladık. Böyle bir ortamda Galatasaray geçen yıl da kötüyken dolu tribünlere oynuyordu. Ama bu sene kötü futbolun da etkisiyle seyirci kalmadı. Bu PassoLig le birleşti. Yıllardır İstanbul’da yaşayıp İstanbul Kart almayan insanlara PassoLig dayatıyorsunuz. Hala fazla akbiliniz var mı diye soran binlerce insan var İstanbul’da. Bu biraz sistemsel bir sorun. İnsanların bu alışkanlıklarını değiştirmediğiniz sürece bu sistem ölü doğmuş bir sistem. Zaten Türkiye’de futbol seyircisi yok. 20 yaş Dünya Kupası Türkiye’de düzenlendi. 1970’lerde Cezayir’de düzenlenen turnuvadan sonra tarihindeki en düşük 2.seyirci ortalaması bizde. Türkiye’de futbol izleyicisi yokken PassoLig zorunluluğunu nasıl sağlayacaksınız? Hadi Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş taraftarları alır. içerik2küçük

Taraftarların en fazla karşı çıkma nedeni antikapitalist nedenlerdir. Bunun içine fişlenme, seçkinleştirme projesi olarak yoksulları dışlaması, ötekileştirme vs katabiliriz ama esas karşı çıkışın nedeni ranta, modern sisteme karşı olunmasıdır. Futbol izlenmeyen bir ülkede bu sistem işlemez, zarar verir. Sanıyorlarki bizim gibi taraftarlar tribünlerden ayıklanırsa gerçek futbol seyircisi ortaya çıkacak. Hayır çıkmayacak. Kayseri’de görüyoruz. Kayseri’de ne çapulcu seyirci olabilirki? Kayseri 1 TL’ye bilet satamıyor. Tribünleri boş. 2 tane takımları var. Birisi alt ligde şampiyonluğa oynamalarına rağmen bilet satamıyorlar. Başkanın açıklaması çok manidardı mesela. “3 liraya bilet satıyoruz, o 3 lira da kağıdın bedeli, sıfır kara bilet satıyoruz, yine de gelen yok” dedi. Bir de üstüne PassoLig dayatıyorsunuz. Nasıl yapabilirler? Antalya’da öğrencilere Milli Eğitim Müdürlüğü aracılığıyla bedava PassoLig dağıttılar. Önce insanların futbolu sevmesi lazım. elimde PassoLigim var diye ben sevmediğim sporu niye izleyeyim? Bu sistemi seçkimleştirmek istiyorlarsa, önce ona göre seçkin seyirci yaratmaları lazım. Bunun olmadığı ülkelerde bu sistem mevcut sistemi geriletir.

Futbolcular Hoca Seçiyor

RÖPORTAJLIK : Galatasaray Fatih Terim ile şampiyon oldu. Terim takımdan gönderildikten sonra biranda gerilemeye başladı. Mancini, Prandelli başarılı olamadı. Şimdi Hamza Hamzaoğlu göreve getirildi. Fatih Terim gittiğinde takım başarısız oluyor. Terim varken başarılı. İtalyan ekolü de tutmadı Galatasaray’da. siz bunu neye bağlyorsunuz? Hamza Hamzaoğlu başarılı olabilir mi sizce?

TEKYUMRUK : Hamza Hamzaoğlu geldiğinden beri futbolcuların hırs yaptığını görüyoruz. Henüz çok yeni ama bir tahmin yürütürsek futbolcular hoca seçiyor. Bariz bir sabotaj var. istemediği teknik direktörle oynamıyor, gerçek performansını sergilemiyor. Koşu mesafeleri değişmemiş. Galatasaray yine aynı km yi koşuyor. Ama ekstra bir hırs görüyoruz. O hırs bile kazanmak için yetiyor. Galatasaray’ın 0 averajla liderlik koltuğunda oturmuş olması ülkenin futbol seviyesini gösteriyor. Galatasaray bu şekilde liderken hocasını gönderiyor. Bu ülkedeki futbolun kalitesini gösteriyor. Fatih Terim ne kadar başarılıydı? Evet Fatih Terim ile şampiyon olundu. Fenerbahçe’nin 3 Temmuz şike sürecinden dolayı altüst oluş dönemiydi. O günlerde şampiyon olundu. Galatasaray Fatih Terim döneminde çok başarısız da oldu. Fatih Terim geçen yıl da takımda kalsaydı büyük ihtimal başarılı olamayacaktı. Çünkü gidişat kötüydü. Real Madrid’den kendi evinde 6 gol yemişsin. Bu skoru Mancini ya da Prandelli yemiş olsaydılar maçtan sonra gönderilmişlerdi. Fatih Terim’e hiçbir şey olmadı. Fatih Terim kendi egolarını dayattığı için Galatasaray Lisesi kökenlilerin hışmına uğradı, ‘Sen Galatasaray’dan büyük olamazsın’ denilerek gönderildi. Ama gönderilmeseydi de bence geçen yıl Mancini’den daha iyi bir sonuç elde edeceğimiz düşünmüyorum. Galatasaray tarihinde iki kere 6 gol yedi. İkisi de Fatih Terim dönemindedir. Bu açıdan Fatih Terim başarılıydı diyemiyoruz. Evet Türkiye’de yaşanılabilecek bütün başarıları yaşatmıştır Galatasaray’a. Avrupa Şampiyonu olmuştur, çeyrek final oynatmıştır. Bu onun eski başarılarını gölgelemez. Ama son sezonu başarılıydı denemez. Zaten kötü bir gidişat vardı. Yönetimle yaşadığı sorunlar nedeniyle gönderildi. O ortamda Mancini ne yapılabilirdi? Bu ülkede Hiddink’i, Del Bosque, Rijkaard beğenilmedi gönderildi. Böyle bir ülkede Mancini ne kadar başarılı olabilirdi?

“Galatasaray İçin Başarı Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğudur”

Türkiye’de 1990 öncesinde çok başarılı olan teknik direktörler var ama özellikle küreselleşme dönemi sürecinde yabancı teknik direktörlerin Türkiye’de çok büyük başarıları yok. Zico Fenerbahçe’ye geldi, şampiyon olduğu senenin ardından gönderildi. Lucescu Galatasaray’ı şampiyon yaptı ertesi sene beğenilmeyip gönderildi. Beşiktaş’ı şampiyon yaptı. Ertesi sene saha dışı faktörlerle bize göre Beşiktaş’ın şampiyonluğu alındı, Lucescu gitmek zorunda kaldı. Yabancı teknik direktörler açısından ülkemiz bir cehennem. Mancini ve Prandelli’nin başarılı olması için birkaç sene beklemek lazımdı. Ama Türkiye’de o iklim yok. Özellikle 3 büyüklerde sabır denilen bir şey yok. Dolayısıyla onlar nekadar başarılıydı? Fatih Terim ne kadar başarılı? Hamza Hamzaoğlu ne kadar başarılı olacak? Göreceğiz. UEFA, Süper Kupa’yı kazanmış Galatasaray için en büyük başarı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu olmalıdır. Bunu kim sağlarsa o teknik adam başarılıdır. Yoksa Galatasaray 4.yıldızı alsa ne almasa ne? Sanal bir 5 şampiyonluğa verilen bir yıldız ne anlam ifade edecek? Sanal bir kalıbın içine soktu yönetim oyuncu ve teknik adamları. Her Avrupa maçı sonrasında “ bizim asıl hedefimiz 4.yıldız” şeklinde açıklamalar yaptılar. Ya sen UEFA Kupası kazanmış bir takıma nasıl bunu söyletebilirsin? Hamit Altıntop röportajında çok güzel bir laf söylemişti. “evet 4.yıldız önemlidir ama siz bunu sistemli bir şekilde sağlarsanız belki 4.yıldızı birkaç sene geç alırsınız. Ama 5.yıldızı herkesten önce kazanmış olursunuz” demişti. Hamit Altıntop, Avrupa’da yetişmiş, Schalke, Bayern Münih, Real Madrid gibi takımlarda oynamış, futbol kültürüyle yetişmiş bir oyuncu. Bunu maalesef bizim futbol adamlarımız benimseyememiş durumda.

RÖPORTAJLIK : Şimdi siz söyleyince aklıma geldi. Hamit gibi Avrupa futbol kültürü almış Türk futbolcular daha fazla eleştiriliyor sanki. Futbolu bilmeyen isimler kadroda tutulurken, Hamit Altıntop gibi isimler en ufak bir hatada acımasızca eleştiriliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

TEKYUMRUK : Bu açık bir lobinin çalışması. Türkiye’de bu iklime biat etmeyen oyuncu dışlanıyor. Gökhan Töre’de Almanya’da yetişmiş bir oyuncu. İyi ilişkiler kurduğu için Milli Takımda. Ama sorun yaşadığı Almanya’da yetişmiş diğer oyuncular kadroya alınmıyor. Yıldıray Baştürk yıllarca dışlandı, yeteri kadar değer gösterilmedi. Nuri Şahin milli takıma alındı ama hiçbir zaman Türkiye’de yurtdışında gördükleri saygıyı göremedi. Bu bence ağabeycilik, reis kültürüyle ilgili. Bu futbolcular da abi kültürü yok. Bütün oyuncular eşit, son derece demokratik bir ortamda teknik direktörlerine eleştiriler sunabiliyorlar. Ama Fatih Terim’e eleştiri sunacak Türk futbolcu göremiyorum. Avrupa’da yetişmiş futbolcular dışlanıyorlar. Bunun mutlaka kültürel nedenleri de vardır. Sonuçta ayrı bir kültürde yetişiyorlar. Özellikle Almanya’da yetişen futbolcular tam Araftalar. Ne Türkler ne Almanlar. Türkiye’ye uyum sağlamaları da zor. Ama daha çok biat kültüründen dolayı olduğunu düşünüyorum.

Fatih Terim Galatasaray’ın Derin Devleti mi?

RÖPORTAJLIK : Fatih Terim’i biraz daha konuşalım. Bir görüş Fatih Terim’in başarı anlamında artık miadını doldurduğunu, diğer bir görüş Terim’in Türk futbolunun kurtarıcısı olduğunu söylüyor. Milli takımın durumu ve Fatih Terim’in aldığı para sorgulanıyor. Diğer hocalara Fatih Terim’e gösterilen sabır gösterilmiyor. 3.görüş olarak da Fatih Terim’in Galatasaray’ın derin devleti olduğu yönünde. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

TEKYUMRUK : Evet Fatih Terim’in belli bir ağırlığı var. O ağırlığını kullanarak kendisine getirilen eleştirilen uzağında kalabiliyor. Avrupa Şampiyonası elemelerindeki 4 maçlık performansı başka bir teknik direktör gösterse muhtemelen asılmıştı. Terim’in ciddi bir lobi gücü, ağırlığı var. Galatasaray’da UEFA Şampiyonluğu var, 15 yıl futbol oynamış. 20 yıllık üyelerin sahip olduğu Divan Kurulu üyeliği var. Belli bir ağırlığı var. Bu siyasi ağırlıkla da güçlenince daha da büyüyor. Fatih Terim’in derin güç olduğu söylemi henüz erken. Elbette bağlantıları vardır. Abdurrahim Albayrak, Ali Dürüst, Mehmet Ağar dostları. Ama Galatasaray’da derin yapılanmaların ne kadar başarılı olacağı tartışılır. Çünkü Galatasaray’da liselilerin ağırlığı var. Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okumuş bir kişi direk üye olabiliyor. Mezuniyet şartı yok. Böyle bir ortamda lisenin çok büyük bir ağırlığı var. Fatih Terim’in derin devletlik yapabilmesi için henüz erken diye düşünüyorum. Terim Galatasaray için çok önemli bir değer. Kenara atılacak bir isim değil ama henüz perde arkasından kulübü yönetecek güce erişmedi. Umarım da erişmez.

 

Ali Sami Yen – TT Arena

RÖPORTAJLIK : Ali Sami Yen Stadı’ndan sonra TT Arena’ya gittiniz. Sizce Ali Sami Yen’deki ruhu TTArena’da yakalayabildi mi?

TEKYUMRUK : O ruh hiçbir zaman yakalanmayacak. Ali Sami Yen’in başka bir havası vardı. Konum havası, şehir içi stadı havası vardı. Belki şimdiki stadın olduğu yerde de 5-10 yıl sonra şehir oluşacak. Ama Mecidiyeköy’ün yılların verdiği ortam bir daha yakalanacak bir ortam değil. belki yeni kuşak bilmeyecek ama eski kuşak o acıyı her zaman yüreğinde hissedecek. Her Mecidiyeköy’den geçerken stadın yerine yapılan gökdelenleri gördükçe o acısı artacak.

RÖPORTAJLIK : Türk futbolu milli takım ve kulüpler düzeyinde baktığımızda başarısız bir dönem geçiriyor. Size göre Türk futbolunun bugünlere gelmesi ve başarısızlığının sorumluları kimlerdir?

TEKYUMRUK : Bunun tek ya da birkaç sorumlusu yok. Bu sistemsizliğin sorunu. Galatasaray güzel bir başarı yakaladı. Ona 3 tane yabancı ekleyerek Avrupa şampiyonu olmayı başardı. Birkaç sene sonra Galatasaray alt yapısına yabancıların yerine Beşiktaş, Fenerbahçe’nin, Yıldıray’ın eklenmesiyle Dünya 3.sü olduk. O bir kuşaktı, o kuşağın devamı sağlanamadı. Türkiye’de bugün hala bir altyapı sistemi yok. Almanya’dan futbolcu ithal ediyoruz. Böyle bir ortamda başarı gelmez. Belli bir kuşak gelir, devamını yetiştiremezseniz kuşak devamlılığı sağlanamazsa başarı da olmaz. Belçika, Hollanda’ya bakıyoruz. İstanbul’un nüfusu kadar nüfusa sahipler. Ama sistemleri var, sürekli oyuncu yetiştiriyorlar. Türkiye’de o sistem kurulamadı. Dönem dönem bir kuşak geliyor. Basketbolda da durum böyle. Bsketbol biraz daha sistemalize etti. Hiç olmazsa ilk 10’da yer alıyoruz. Futbolda olay Galatasaray alt yapısına kalmış durumda. Galatasaray ne zaman başarılı olursa Milli Takım da başarılı oluyor. Bu garip bir durum. Beşiktaş iyiyken Milli Takımı iyi göremedik mesela. Bu dengeyi kırmak için altyapı sistemini geliştirmek lazım. Almanya’ya bağlı kaldığınızda yine kültür sorunu yaşanıyor. Bu ortamda nasıl başarılı olunacak? Hasan Şaş geçtiğimiz günlerde anlattı. Şırnak’a gidiyoruz stad yok dedi. Kim yapacak stadı taraftar mı? Şırnak’ta genç nüfus çok daha fazla. Altyapıyı geliştirecek olan devletin kendisidir. Devletin bu işe el atması lazım. Mesela Borussia Dortmund 10 yılda iflas noktasından Avrupa’da final oynama noktasına geldiler. Biz de o sistem olmadığı için başarı gelmiyor. Öncelikle Türkiye’de sıfırdan başlayarak alt yapı sistemi kurulması lazım.

Galatasaray Cemaatçi mi?

RÖPORTAJLIK : Galatasaray’da dönem dönem cemaatin ismi geçiyor. Futbolcuların cemaat bağlantısından bunalıp takımı terk ettiği, Hakan Şükür’ün cemaatçilerin başını çektiği, yöneticilerin cemaatle bağlantısı olduğu iddia edildi. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? tekyumruk

TEKYUMRUK : Bu tamamen toptancılıkla ilgili bir durum. Galatasaray’ın Hakan Şükür’den başka, cemaatle bağlantısı kurulabilir mi? Ben cemaatle arası iyi olan kimseyi hatırlamıyorum. Galatasaray Lisesi’nin cematle alakası olamaz. Ellerinden gelseler bir kaşık suda boğacak bir camia. Böyle bir camia Hakan Şükür’den hareketle toptan cemaatçi ilan edilebiliyor. Galatasaray’da Hakan Şükür ve çok genç yaşlarında Emre Belözoğlu’ndan başka cemaatçi yoktuki. Evet Hakan Şükür’ün yarattığı bir İslamcı ortam vardı. Hamzalar, Hakan Ünsallar vardı ama bu insanlar cemaatçi değildi. Zaten mevcut iktidarın yanında bu insanlar. Sanırım Fetullah Gülen bir açıklamasında Galatasaraylı olduğunu söyledi. Onun dışında hiçbir bağlantı yok. Hangi argümanla cemaatle birleştiriyorlar anlamış değilim. Hakan Şükür çok iyi futbolcu olduğu dönemlerde ağabeyliğinin de etkisiyle birkaç futbolcuyu etkilemiş, Gülen’i ziyarete götürmüş olabilir. Onun dışında yönetimin hiçbir bağı olamaz. Yönetim dediğimiz olay sermaye sahiplerinin olduğu bir ortam. Bu grupların Gülenle de arası iyi olur Erdoğanla da iyi olur.

RÖPORTAJLIK : TT Arena’nın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Galatasaray taraftarlarınca protesto edildi. Bu TekYumruk’un üstüne atılmaya çalışıldı. Siz futbolun siyasileşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

TEKYUMRUK : O gün TekYumruk’un üstünde olması imkansız. Biz bize ait olmayan bir şeyi üstümüze alma çiğliğinde bulunmayız. Biz o zamanlar daha da küçük bir gruptuk. Taş çatlasa 5000 kişiyi etkileyebilirdik. Ama o gün orada 50 Binden fazla taraftar vardı. Tek bir grubun orada tek başına yapabileceği bir şey değildi. İnsanların kendiliğinden geliştirdiği bir tepkiydi bu. Bunu Gezi’nin önceliği olarak düşünebiliriz. İstanbul’da dönemin Başbakanı maç izleyemiyor. Bir kere stada gelmeye kalktı onda da pişman oldu. O gün bugündür tribünlere adım atmıyor. Onun öncesinde de Hamburg maçında Başbakanımız diye anons yapıldı. Staddan acayip bir protesto yükseldi. Bu bir tepki olarak da değerlendirilmemeli. Galatasaray tribünlerinde bu isim sevilmiyor. Kimisi MHP’li olduğu için kimisi ulusalcı, kimisi solcu olduğu için sevmiyor. Aynı şekilde Beşiktaş tribünlerine de gidemez, Fenerbahçe tribünlerine de gidemez. Bu Galatasaray tribünlerini ne muhalif ne de iktidarcı yapar. O dönemin şartları bunu gerektirdi ve insanlar içlerinden geldiği için yuhaladı.

Biz Gezi’den sonraki süreçte Gezi sloganları attığımız için bize tepki gösterenler de oldu. Evet TT Arena‘da yarısından fazlası Tayyip Erdoğan’ı ıslıkladı ama bu bütün tribünleri bağlamıyor. Bir o kadar da destekleyen ama orada sesini çıkaramayan iktidar yanlısı kişiler de var. Sonuçta ülkede 2 kişiden biri oy verdiyse tribünlerde de AKP’ye oy verenler mutlaka vardır. Bu diğer takımlar için de geçerli. Fenerbahçe tribünlerinde Ali İsmail Korkmaz marşının söylenmesi ya da Mustafa Kemal’in Askerleriyiz sloganının atılması tribünü komple iktidar muhalifi yapmıyor. Arada mutlaka bir sürü iktidar partisine oy vermiş insan da var. Ama Türkiye’de kültür sanatla ilgilenenler iktidara muhalif. Sporda bunun bir parçası. Biraz onunla ilişkili. O çevre daha çok spor seviyor, sinemaya tiyatroya, konsere gidiyor. Evinde oturup televizyon izleyen kitle biraz daha AKP’den gibi bir sonuç çıkıyor.

çArşı’nın Yargılanması

RÖPORTAJLIK : Gezi döneminde taraftar grupları da sokaklara çıktı. Hatta İstanbul’da İstanbul United oluştu. çArşı grubuna dava açıldı. Siz çArşı’nın yargılanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

TEKYUMRUK : çArşı muhalif tribün grupları içerisinde daha köklü bir grup. O nedenle çArşı daha organize şekildeydi. Ama bugün Beşiktaşlı birkaç kişi birşey yapsa çArşı şurada şunu yaptı denebiliyor. Bu biraz basındaki algıyla da ilgili bir durum. Bir tane pankart açılsa tribünde çArşı şöyle yaptı deniliyor. çArşı fenomen olmuş durumda. Fenomen olduğunuz zaman sizin propagandasnız çok daha iyi yapılabiliyor. Beşiktaş çArşı grubu 80lere dayanır. Eski bir grup. Onların avantajıyla çok daha örgütlülerdi. Gezi’de de yürüdü. Ama hiçbir zaman çArşı adıyla, resmi hesaplardan haydi eyleme gidiyoruz denmedi, açıklama yapılmadı. Ama içindeki insanlar bu işin içinde oldu. En örgütlü en eski grup olmaları onlara dava olarak geri döndü. Medyada bu kadar yer almasaydı çArşı ya dava açılmazdı. çArşıyla hiç alakası olmamasına rağmen kepçenin hareket ettirilip polislere karşı yürütülmesi de çArşı’ya mal edildi. Halbuki ilgisi yok. Ama namınız bir kere yürüdü mü yürüyor. Ama tersine davalar da gelebiliyor. çArşı grubu hükümeti mi devirecek tek başına? çArşı grubunun amacı bu mu? Tabiî ki değil. çArşı grubu Beşiktaş taraftar grubudur. Beşiktaş’ı destekler. Sosyal mesajlar verebilir, sosyal sorumluluk projeleri yapabilir ama hükümeti devirmek gibi bir amacı yoktur. Ama basın medyatik şeyleri sevdiği için çArşı’nın ismini ön plana çıkardı ve çArşı’ya ceza geldi. Futbolun siyasileşmesi diyoruz ya, futbol zaten hep siyasi bir şey. Mesela Fenerbahçe Stadı’nın adına bakalım. Şükrü Saraçoğlu, 15 yıl Başbakanlık yapan bir isim. Tek parti döneminin en baskıcı olduğu dönemlerinin mimarlarından. Başbakanken Fenerbahçe Başkanlığı da yapmış. Siyaset direk sporun içinde. Hep anlatılır. Ankaragücü kupa şampiyonu olduğu için cunta kararıyla 1.Lig’e çıkartılır. Ve bunu o dönemin TFF Başkanı da çok rahat bir şekilde anlatıyor. “ne yapalım? Biz istifa etseydik bizden sonra gelen federasyon bu kararı uygulayacaktır. Biz uyguladık” diyor röportajında. Böyle bir ortamda futbol zaten siyasi, taraftarlar bunun en son halkası. çArşı’nın yaptığı, bizlerin tribünde yaptığımız siyaset bunların yaptıklarının yanında gerçekten çok komik kalıyor.

RÖPORTAJLIK : çArşı Beşiktaş ile özleşti, TekYumruk Galatasarayla. Özellikle Beşiktaş’ta tartışıldı. Beşiktaş yönetimi de çArşı’yı da zaman zaman eleştirdi. Mesela TekYumruk Galatasaray’ın ismini TekYumruk’u kullanmadan, çArşı Beşiktaş’ı Çarşı ismini kullanmadan Gezi’ye katılamaz mı?

TEKYUMRUK : Biz Gezi’de 2 yürüyüş yaptık. İkisinde de imza kullanmadık. Birkaç pankart yaptık imzamızı kullanmadık. Bizden de kaynaklanan nedenlerden dolayı biz siyasi grup olarak algılandık. Onu törpülemek için Gezi’deki yürüyüşlerde imza kullanmadık. Ama herkes biliyordu bizleri. Aslında çArşı grubu da kendi pankartını alıp yürümedi. Beşiktaşlı olup çArşı ile birlikte hareket edenler eyleme katıldı. çArşı grubunun zaten böyle bir çağrısı yok. O taraftarların doğal bir tepkisiydi.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istediklerinizialalım.

TEKYUMRUK : TekYumruk taraftar grubu olarak tribünlere siyaset sokuluyor söylemine karşıyız. Biz taraftar grubuyuz. Bizim yapacağımız en fazla şey sosyal durumlarda tepki vermek. Gezi olur, maden kazaları olur vs. Biz bir siyasi örgüt değiliz, siyaset yapma derdinde değiliz. Siyasi görüşümüz var, bu siyasi görüşümüzle tribündeyiz, tribünde siyaset yapmak için değil. Aynı zamanda çArşı’nın da öyle bir derdi yok. Tribünde siyaset yapmak değil bazı durumlarda sosyal tepkisini ortaya koyuyor.

TEK YUMRUK İle Röportaj: PassoLig Rakamlarında Manipülasyon mu Var?

0

Galatasaray’ın özellikle son dönemlerde yıldızı parlayan taraftar gruplarından birisi TEKYUMRUK. Daha çok sol siyasi söylemlerle tanınan bu taraftar grubu Galatasaray içinde de tartışmalara neden oldu. Ultraslan’ın hükümete yakın gözükmesiyle başlayan tartışmalarda hükümet muhalifi olan taraftarlar daha çok Tek Yumruk demeye başladılar. Biz de RÖPORTAJLIK olarak Galatasaray taraftar gruplarından TEK YUMRUK ile görüştük. Kadıköy’de Passo Lig’e karşı düzenlenen Faşşo Lig eylemi sonrasında TEK YUMRUK’tan Ahmet Arslan ile biraraya geldik.

TEK YUMRUK’un naısl bir ihtiyaçtan doğduğunu, tribünlerdeki şiddeti, Galatasaray’ın Passo Lig satışlarında zirvede yer almasını, tartışılan Galatasaray cemaatçi iddialarını, çArşı’nın yargılanması ve daha bir çok konuyu biz sorduk TEK YUMRUK yanıtladı.

Röportaj: Ercan Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

RÖPORTAJLIK : Öncelikle şöyle başlayalım. Sizce Galatasaraylı olmak nedir?

TEKYUMRUK : Bu soruya herkes farklı cevap verebilir. Özellikle İstanbul’da yaşamayan birisi için bu soruya cevap vermek gerçekten zor. Bir insan neden bir takım tutar? Neden kendi yaşadığı şehrin, doğduğu şehrin takımını tutmaz? Ben Mersinliyim. Gözümü açtığımda Galatasaray vardı. Babam Galatasaraylıydı. Ben öyle Galatasaraylı oldum. Ama zaman içerisinde bunun altını doldurdum. Sanırım Cemal Süreyya’nın yazısıydı, “Galatasaray taraftarı biraz kibirlidir.” Galatasaray taraftarı camiasını çok eleştirir. Galatasaray camiası zor beğenir. Bu açıdan bana çok uydu. O nedenle hiçbir zaman bu ortamdan uzaklaşmadım. O kibir aslında Galatasaray’ı ilerleten bir şey. Çünkü sürekli kendini eleştirebilme olgunluğuna sahipseniz gelişimin de önü açılır. Bu nedenle iyi ki Galatasaraylıyım. Öte taraftan gerçekten bir nedenini bulamıyorum. Ama babam Galatasaraylı olduğu için ben de Galatasaraylıyım. Birçok insan için bu böyledir. Ya babası ya amcası ya dayısı Galatasaraylıdır. O nedenle çocukluktan, henüz bir mantık silsilesi oluşmadan bir taraftarlık başladığı için bu soruya net bir cevap vermek gerçekten zor. Ben sırf Galatasaraylı olduğum için Galatasaray Üniversitesi’ni tek tercih yazıp orada okumuş bir insanım. 

RÖPORTAJLIK : Galatasaray içerisinde yeni bir taraftar grubu olarak ortaya çıktınız. TEKYUMRUK nasıl bir ihtiyaçtan dolayı doğdu? içerikküçük

TEKTUMRUK : TekYumruk’un kurulması, eğitim sektörünün çok gelişmesi, internetin dünyadaki diğer taraftar gruplarıyla iletişime geçme imkanı sağlaması paralelinde giden bir süreç oldu. Bütün dünyada değişik taraftar grupları var. Galatasaray tribün grubunda da soldan olan taraftarların bir arada maç izleme dürtüsünden gelişti. İlk adımı Livorno tribünlerinin Türkiye’de tanınmasıyla oldu. Livorno tribünlerini desteklemek için Türkiye’de Forza Livorno diye bir forum sitesi açılmıştı. Bir süre sonra buluşmalar oldu. Orada Galatasaraylılar bir araya geldi, iletişime geçti. Biz de bir grup kurabiliriz kendi tribünlerimizde dendi. Bu şekilde bir grup oluştu. Bugünlere kadar gelindi. Kendisi gibi düşünen insanları var olan tribünde, spordaki eşitsizliklere haksızlıklara karşı ses çıkartma amacıyla oluşturduğu bir grup haline geldi.

RÖPORTAJLIK : Neden TekYumruk?

TEKYUMRUK : Ne yapalım ne edelim?” Şeklinde bir beyin fırtınası oluştu. Solun çok kullandığı bir imge olan yumruk bizim grubun ismi olarak belirlendi. Bizim kulübün de çok kullandığı bir söylemdir aslında “Tek yumruk tek yürek olalım.” Oradan esinlenerektir. Yaklaşık 10 yıl oldu. Her ne kadar yeni gibi gözüksek de başlangıç aşaması 10 yılı buluyor. Tek yumruk tek yürek olalım şiarından etkilenerek ve soldaki yumruk imgesinden hareketle biz de TekYumruk yapmışızdır diyorum. İsim konusu o kadar belirleyici bir süreç olmadı.

“Tribünlerdeki Şiddet Sokaklardaki Şiddetten Fazla Değil”

RÖPORTAJLIK : Sporda şiddet çokça tartışılıyor. Hükümet yetkilileri bu konuda tedbirler almaya çalışıyor. Derbi maçlarda rakip takımın taraftarları stada alınmıyor. TekYumruk grubu olarak tribünlerde şiddetin bitirilmesi için sizin çözüm önerileriniz nelerdir?

TEKYUMRUK : Sporda, tribünlerdeki şiddet Türkiye’de sokaktaki şiddetten farklı değil. Okuldaki, hastanedeki, karakollardaki şiddetten hiç farklı değil. Hatta karakollardaki şiddetten çok daha düşük. Sadece tribünlerin kolay reyting malzemesi haline gelmesi, kolay trend halinde kullanılabilmesinden dolayı çok öne çıkartıldığını düşünüyoruz. 40 yılda bir taraftarın yaralandığı, öldüğü bir şiddet söz konusu. Trafikteki şiddetten çok mu kötü durumda tribünler? Ya da hastanede doktorların, hemşirelerin maruz kaldığı şiddetten çok daha bir kötü durum mu var? Tribünlerde kırk yılda bir şey oluyor. Medyanın kolayca kullanabildiği bir alan olduğu için hatta buradan beslendikleri için bunu öne çıkarttıklarını düşünüyoruz. Tribünlerin sokaktaki şiddetten farkı yok. Sokakta neler neler oluyor. Kırk yılda bir üzücü olaylar oluyor. En son bizim tribünlerde Kızılyıldız taraftarı öldü. Tersi de olabilirdi. Çünkü rakip de ona göre hazırlıklı gelmişti. Bu tür şeyler evet oluyor. Erkek egemen kültürle yetişmiş bir toplumda okadar biraraya gelen erkek taraftar şiddete meyilli oluyor söylemi doğru bir tanımlama olmuyor. Evet böyle bir ortam var ve bu ortam sokaktakinden çok farklı değil. Bunun karşısında TekYumruk olarak bizim ekstra bir mücadele vermemizin bir şeyi yok. Çünkü biz senelerdir maça gidiyoruz ve polis şiddeti dışında çok ciddi bir şiddetle karşılaşmadık. Tribün şiddeti, tribün terörü şişirilen bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir. Bu noktada TekYumruk şiddete karşı bir şey yapmalı mı? O tartışılmalıdır. Bence bir şiddet varsa yapmalıdır. Biz şunlara karşıyız. Kızılyıldız maçından sonra da açıklamalarda şunları kullandık: evet Ultras kültüründe bir kavga, karşı karşıya gelme vardır. Ama bu kendi gücüne dayanmalıdır. Herhangibir şekilde emanet kullanılmasına karşıyız. Arma, renkler korunacaksa taraftarın kendi gücü yeterlidir. Onla savunmalıdır. Onun dışında tribün şiddetine terörüne karşı bir mücadeleyi anlamsız buluyoruz. Çünkü tribünlerin böyle bir sorunu yok. Türkiye’deki günlük hayattaki şiddet bitmediği sürece tribünlerde de bitmeyecektir. Yani bu genel bir kültür sorunudur. O sorunu aşmak için neler yapmalıyız? O da TekYumruk’u çok aşan bir durumdur.

RÖPORTAJLIK : Baktığımızda Galatasaray taraftarı sanki diğer takım taraftarlarından biraz daha agresif gibi. Leeds Unitedlı taraftarlar, Fenerbahçeli Burak Yıldırım, Beşiktaşlı Mühendis Oktay, en son olarak da Kızılyıldızlı taraftarın öldürülmesi olayları. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

TEKYUMRUK : Galatasaray taraftarı bu konuda, emanet kullanılması açısından daha agresif. Ultras kültürünün Galatasaray içinde çok daha yakıcı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ultras kültüründe batıda emanet kullanımı yoktur. Ama batıdan Balkanlara doğru geldikçe artar. Balkan takımlarındaki ultraslarda da silah, bıçak devreye girebilir. Galatasaray bu ultras kültürünü bence çok daha fazla canlı yaşıyor. Ama bazı olaylar var. Mesela Burak Yıldırım olayında tersi olacakken Burak Yıldırım’ın ölmesi söz konusu. Galatasaraylı bir genci sıkıştırmışlardı. Dayak yiyecekti. Dayak yemekten kurtulmak için yanındaki bıçağı çıkarttı vurdu. Bu tür şeyler ülkede olan hadiseler. Leeds ve Kızılyıldız olayıyla uluslar arası boyutu da var. Bunu neyle açıklayabiliriz? Bıçaklama hadiseleri toplumsal ya da grupsal hadiseler değil. Bu bıçaklayanlar daha sonra tribünde etkin hale gelebiliyorlar. Kötü olan taraf bu. Galatasaray için hapis yattı, adam öldürdü deyip bir süre sonra namı yürüyen birçok insan var. Elbetteki insanın hayatı söz konusu. Kötü olan şey o kişilerin tribünde yükselmeleri. Galatasaray tribünlerinde maalesef bu olay gerçekleşti. Ama bu tüm tribüne ne kadar maledilebilir? Onu bilmiyorum. Tribünler ülkedeki siyaset gibidir. Ülkedeki yapı nasılsa tribünlere de aynı şekilde yansımakta. Dolayısıyla 3-5 kişilik ya da 50 kişilik bir grubun yaptığı bir eylem bence bütün Galatasaray taraftarına mal edilmemeli. Evet maalesef İngiliz, Sırp taraftarlar öldürüldü. Ama bunlar İngiliz ya da Sırp olduğu için değil, rakip taraftarı olduğu için öldürülmedi, kavgada öldürüldü. Galatasaray taraftarının bir saldırısı da söz konusu değil. Bu elbetteki bu olayı hafifletmiyor, gerekçesi de değil. Ama sonuçta ultras kültürü batıdan doğuya doğru geldikçe maalesef işin içine silahlar bıçaklar giriyor. Ve üzücü sonuçlar yaratabiliyor.

Satılan PassoLig Sayısı 100 Bin, Maça Gelen Taraftar 10 Bin

RÖPORTAJLIK : Passolig tartışmalarına da girelim. Passo Lig varsa biz yokuz dediniz. Ama Galatasaray PassoLig satışlarında 1.sırada. Siz neden karşısınız? Ve Galatasaray’ın PassoLig satışlarında 1.sırada olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

RÖPORTAJLIK : Sadece biz değil Ultraslan da PassoLig’e karşı, boykot ediyor. Ona rağmen Galatasaray tribünleri en fazla PassoLig satışının olduğu tribünler. Tribün gruplarının elbette bir etkileri var ama bütün taraftarlar üzerinde çok etkili değil. PassoLig’e karşı FaşoLig eyleminde en kitlesel grup da Galatasaraylılardı. Herkes bizimle dalga geçiyor en fazla siz PassoLig almışsınız diye. Ama hem de bizim için deplasman sayılan Kadıköy’deki bu eylemde en kalabalık biz yürüdük. Bu biraz taraftar grupları içinde örgütlülükle ilgili. Taraftar grupları tribüne hakim yapılar değil. Bir önceki soruya verdiğim cevaptaki gibi günlük hayattaki her şey tribünlere de yansıyor. Taraftar gruplarının bütün tribünler üzerinde bir etkileri yok. Galatasaray’ın çok satış yapmasının en büyük nedeni Şampiyonlar Ligi. PassoLigi en çok alanlar kombine sahipleri. Zaten Galatasaray 30bine yakın kombine sattı. Kombinesi olanların birçoğu PassoLig aldı. 30 bin zaten kafadan satıldı. 5 Bini protesto etse 25 Bini zaten kombine sahipleri oluşturuyor. Galatasaray 2 yıldır zaten çok iyi kombine satıyor. Bir yıl kombineni yenilemediğin zaman bir sonraki seneye biletsiz kalma durumu da olabiliyor. Bu nedenle bir çok insan kombinesini yeniledi. Şampiyonlar Ligi olduğu sürece insanlar kombinesini yeniliyor. Galatasaray’ın bu sene 1.olmasının en büyük nedeni bu. Diğer neden de Fenerbahçe’nin sisteme geç dahil olması. Muhtemelen Fenerbahçe ilerleyen aşamalarda Galatasaray’ı geçecek. Bu verilere de çok güvenmemek lazım. Ortada yüzküsürbin Galatasaraylı PassoLig sahibi var. Ama tribüne bakıyorsunuz 10 bin kişi yok. Nerede bu 100 Bin kişi? Ya PassoLig şirketinin bir manipilasyonu söz konusu ya da olağanüstü şeyler yaşanıyor. 100 bin kişiden 10’da 1’i mi gidiyor maça? Bu sadece Galatasaray için geçerli bir şey değil. Beşiktaş’ın da 70 Bin PassoLig sattığı söyleniyor. Ama 4 bin kişiyle maç oynanıyor. 1 sene önce 50 bin 70 bin kişiyle maç oynayan bir takım bu sene 4 Bin kişiye oynuyor. Birden bire bu taraftar nereye kayboldu? Elbette birikmiş bir öfke bu seyirci sayısını biranda azalttı. Galatasaray geçen yıl da çok iyi değildi. Şampiyonlar Ligi’nde üst tura çıktı ama ligde kötüydü. Sezonu 2.sırada tamamladık. Böyle bir ortamda Galatasaray geçen yıl da kötüyken dolu tribünlere oynuyordu. Ama bu sene kötü futbolun da etkisiyle seyirci kalmadı. Bu PassoLig le birleşti. Yıllardır İstanbul’da yaşayıp İstanbul Kart almayan insanlara PassoLig dayatıyorsunuz. Hala fazla akbiliniz var mı diye soran binlerce insan var İstanbul’da. Bu biraz sistemsel bir sorun. İnsanların bu alışkanlıklarını değiştirmediğiniz sürece bu sistem ölü doğmuş bir sistem. Zaten Türkiye’de futbol seyircisi yok. 20 yaş Dünya Kupası Türkiye’de düzenlendi. 1970’lerde Cezayir’de düzenlenen turnuvadan sonra tarihindeki en düşük 2.seyirci ortalaması bizde. Türkiye’de futbol izleyicisi yokken PassoLig zorunluluğunu nasıl sağlayacaksınız? Hadi Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş taraftarları alır. içerik2küçük

Taraftarların en fazla karşı çıkma nedeni antikapitalist nedenlerdir. Bunun içine fişlenme, seçkinleştirme projesi olarak yoksulları dışlaması, ötekileştirme vs katabiliriz ama esas karşı çıkışın nedeni ranta, modern sisteme karşı olunmasıdır. Futbol izlenmeyen bir ülkede bu sistem işlemez, zarar verir. Sanıyorlarki bizim gibi taraftarlar tribünlerden ayıklanırsa gerçek futbol seyircisi ortaya çıkacak. Hayır çıkmayacak. Kayseri’de görüyoruz. Kayseri’de ne çapulcu seyirci olabilirki? Kayseri 1 TL’ye bilet satamıyor. Tribünleri boş. 2 tane takımları var. Birisi alt ligde şampiyonluğa oynamalarına rağmen bilet satamıyorlar. Başkanın açıklaması çok manidardı mesela. “3 liraya bilet satıyoruz, o 3 lira da kağıdın bedeli, sıfır kara bilet satıyoruz, yine de gelen yok” dedi. Bir de üstüne PassoLig dayatıyorsunuz. Nasıl yapabilirler? Antalya’da öğrencilere Milli Eğitim Müdürlüğü aracılığıyla bedava PassoLig dağıttılar. Önce insanların futbolu sevmesi lazım. elimde PassoLigim var diye ben sevmediğim sporu niye izleyeyim? Bu sistemi seçkimleştirmek istiyorlarsa, önce ona göre seçkin seyirci yaratmaları lazım. Bunun olmadığı ülkelerde bu sistem mevcut sistemi geriletir.

Futbolcular Hoca Seçiyor

RÖPORTAJLIK : Galatasaray Fatih Terim ile şampiyon oldu. Terim takımdan gönderildikten sonra biranda gerilemeye başladı. Mancini, Prandelli başarılı olamadı. Şimdi Hamza Hamzaoğlu göreve getirildi. Fatih Terim gittiğinde takım başarısız oluyor. Terim varken başarılı. İtalyan ekolü de tutmadı Galatasaray’da. siz bunu neye bağlyorsunuz? Hamza Hamzaoğlu başarılı olabilir mi sizce?

TEKYUMRUK : Hamza Hamzaoğlu geldiğinden beri futbolcuların hırs yaptığını görüyoruz. Henüz çok yeni ama bir tahmin yürütürsek futbolcular hoca seçiyor. Bariz bir sabotaj var. istemediği teknik direktörle oynamıyor, gerçek performansını sergilemiyor. Koşu mesafeleri değişmemiş. Galatasaray yine aynı km yi koşuyor. Ama ekstra bir hırs görüyoruz. O hırs bile kazanmak için yetiyor. Galatasaray’ın 0 averajla liderlik koltuğunda oturmuş olması ülkenin futbol seviyesini gösteriyor. Galatasaray bu şekilde liderken hocasını gönderiyor. Bu ülkedeki futbolun kalitesini gösteriyor. Fatih Terim ne kadar başarılıydı? Evet Fatih Terim ile şampiyon olundu. Fenerbahçe’nin 3 Temmuz şike sürecinden dolayı altüst oluş dönemiydi. O günlerde şampiyon olundu. Galatasaray Fatih Terim döneminde çok başarısız da oldu. Fatih Terim geçen yıl da takımda kalsaydı büyük ihtimal başarılı olamayacaktı. Çünkü gidişat kötüydü. Real Madrid’den kendi evinde 6 gol yemişsin. Bu skoru Mancini ya da Prandelli yemiş olsaydılar maçtan sonra gönderilmişlerdi. Fatih Terim’e hiçbir şey olmadı. Fatih Terim kendi egolarını dayattığı için Galatasaray Lisesi kökenlilerin hışmına uğradı, ‘Sen Galatasaray’dan büyük olamazsın’ denilerek gönderildi. Ama gönderilmeseydi de bence geçen yıl Mancini’den daha iyi bir sonuç elde edeceğimiz düşünmüyorum. Galatasaray tarihinde iki kere 6 gol yedi. İkisi de Fatih Terim dönemindedir. Bu açıdan Fatih Terim başarılıydı diyemiyoruz. Evet Türkiye’de yaşanılabilecek bütün başarıları yaşatmıştır Galatasaray’a. Avrupa Şampiyonu olmuştur, çeyrek final oynatmıştır. Bu onun eski başarılarını gölgelemez. Ama son sezonu başarılıydı denemez. Zaten kötü bir gidişat vardı. Yönetimle yaşadığı sorunlar nedeniyle gönderildi. O ortamda Mancini ne yapılabilirdi? Bu ülkede Hiddink’i, Del Bosque, Rijkaard beğenilmedi gönderildi. Böyle bir ülkede Mancini ne kadar başarılı olabilirdi?

“Galatasaray İçin Başarı Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğudur”

Türkiye’de 1990 öncesinde çok başarılı olan teknik direktörler var ama özellikle küreselleşme dönemi sürecinde yabancı teknik direktörlerin Türkiye’de çok büyük başarıları yok. Zico Fenerbahçe’ye geldi, şampiyon olduğu senenin ardından gönderildi. Lucescu Galatasaray’ı şampiyon yaptı ertesi sene beğenilmeyip gönderildi. Beşiktaş’ı şampiyon yaptı. Ertesi sene saha dışı faktörlerle bize göre Beşiktaş’ın şampiyonluğu alındı, Lucescu gitmek zorunda kaldı. Yabancı teknik direktörler açısından ülkemiz bir cehennem. Mancini ve Prandelli’nin başarılı olması için birkaç sene beklemek lazımdı. Ama Türkiye’de o iklim yok. Özellikle 3 büyüklerde sabır denilen bir şey yok. Dolayısıyla onlar nekadar başarılıydı? Fatih Terim ne kadar başarılı? Hamza Hamzaoğlu ne kadar başarılı olacak? Göreceğiz. UEFA, Süper Kupa’yı kazanmış Galatasaray için en büyük başarı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu olmalıdır. Bunu kim sağlarsa o teknik adam başarılıdır. Yoksa Galatasaray 4.yıldızı alsa ne almasa ne? Sanal bir 5 şampiyonluğa verilen bir yıldız ne anlam ifade edecek? Sanal bir kalıbın içine soktu yönetim oyuncu ve teknik adamları. Her Avrupa maçı sonrasında “ bizim asıl hedefimiz 4.yıldız” şeklinde açıklamalar yaptılar. Ya sen UEFA Kupası kazanmış bir takıma nasıl bunu söyletebilirsin? Hamit Altıntop röportajında çok güzel bir laf söylemişti. “evet 4.yıldız önemlidir ama siz bunu sistemli bir şekilde sağlarsanız belki 4.yıldızı birkaç sene geç alırsınız. Ama 5.yıldızı herkesten önce kazanmış olursunuz” demişti. Hamit Altıntop, Avrupa’da yetişmiş, Schalke, Bayern Münih, Real Madrid gibi takımlarda oynamış, futbol kültürüyle yetişmiş bir oyuncu. Bunu maalesef bizim futbol adamlarımız benimseyememiş durumda.

RÖPORTAJLIK : Şimdi siz söyleyince aklıma geldi. Hamit gibi Avrupa futbol kültürü almış Türk futbolcular daha fazla eleştiriliyor sanki. Futbolu bilmeyen isimler kadroda tutulurken, Hamit Altıntop gibi isimler en ufak bir hatada acımasızca eleştiriliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

TEKYUMRUK : Bu açık bir lobinin çalışması. Türkiye’de bu iklime biat etmeyen oyuncu dışlanıyor. Gökhan Töre’de Almanya’da yetişmiş bir oyuncu. İyi ilişkiler kurduğu için Milli Takımda. Ama sorun yaşadığı Almanya’da yetişmiş diğer oyuncular kadroya alınmıyor. Yıldıray Baştürk yıllarca dışlandı, yeteri kadar değer gösterilmedi. Nuri Şahin milli takıma alındı ama hiçbir zaman Türkiye’de yurtdışında gördükleri saygıyı göremedi. Bu bence ağabeycilik, reis kültürüyle ilgili. Bu futbolcular da abi kültürü yok. Bütün oyuncular eşit, son derece demokratik bir ortamda teknik direktörlerine eleştiriler sunabiliyorlar. Ama Fatih Terim’e eleştiri sunacak Türk futbolcu göremiyorum. Avrupa’da yetişmiş futbolcular dışlanıyorlar. Bunun mutlaka kültürel nedenleri de vardır. Sonuçta ayrı bir kültürde yetişiyorlar. Özellikle Almanya’da yetişen futbolcular tam Araftalar. Ne Türkler ne Almanlar. Türkiye’ye uyum sağlamaları da zor. Ama daha çok biat kültüründen dolayı olduğunu düşünüyorum.

Fatih Terim Galatasaray’ın Derin Devleti mi?

RÖPORTAJLIK : Fatih Terim’i biraz daha konuşalım. Bir görüş Fatih Terim’in başarı anlamında artık miadını doldurduğunu, diğer bir görüş Terim’in Türk futbolunun kurtarıcısı olduğunu söylüyor. Milli takımın durumu ve Fatih Terim’in aldığı para sorgulanıyor. Diğer hocalara Fatih Terim’e gösterilen sabır gösterilmiyor. 3.görüş olarak da Fatih Terim’in Galatasaray’ın derin devleti olduğu yönünde. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

TEKYUMRUK : Evet Fatih Terim’in belli bir ağırlığı var. O ağırlığını kullanarak kendisine getirilen eleştirilen uzağında kalabiliyor. Avrupa Şampiyonası elemelerindeki 4 maçlık performansı başka bir teknik direktör gösterse muhtemelen asılmıştı. Terim’in ciddi bir lobi gücü, ağırlığı var. Galatasaray’da UEFA Şampiyonluğu var, 15 yıl futbol oynamış. 20 yıllık üyelerin sahip olduğu Divan Kurulu üyeliği var. Belli bir ağırlığı var. Bu siyasi ağırlıkla da güçlenince daha da büyüyor. Fatih Terim’in derin güç olduğu söylemi henüz erken. Elbette bağlantıları vardır. Abdurrahim Albayrak, Ali Dürüst, Mehmet Ağar dostları. Ama Galatasaray’da derin yapılanmaların ne kadar başarılı olacağı tartışılır. Çünkü Galatasaray’da liselilerin ağırlığı var. Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okumuş bir kişi direk üye olabiliyor. Mezuniyet şartı yok. Böyle bir ortamda lisenin çok büyük bir ağırlığı var. Fatih Terim’in derin devletlik yapabilmesi için henüz erken diye düşünüyorum. Terim Galatasaray için çok önemli bir değer. Kenara atılacak bir isim değil ama henüz perde arkasından kulübü yönetecek güce erişmedi. Umarım da erişmez.

 

Ali Sami Yen – TT Arena

RÖPORTAJLIK : Ali Sami Yen Stadı’ndan sonra TT Arena’ya gittiniz. Sizce Ali Sami Yen’deki ruhu TTArena’da yakalayabildi mi?

TEKYUMRUK : O ruh hiçbir zaman yakalanmayacak. Ali Sami Yen’in başka bir havası vardı. Konum havası, şehir içi stadı havası vardı. Belki şimdiki stadın olduğu yerde de 5-10 yıl sonra şehir oluşacak. Ama Mecidiyeköy’ün yılların verdiği ortam bir daha yakalanacak bir ortam değil. belki yeni kuşak bilmeyecek ama eski kuşak o acıyı her zaman yüreğinde hissedecek. Her Mecidiyeköy’den geçerken stadın yerine yapılan gökdelenleri gördükçe o acısı artacak.

RÖPORTAJLIK : Türk futbolu milli takım ve kulüpler düzeyinde baktığımızda başarısız bir dönem geçiriyor. Size göre Türk futbolunun bugünlere gelmesi ve başarısızlığının sorumluları kimlerdir?

TEKYUMRUK : Bunun tek ya da birkaç sorumlusu yok. Bu sistemsizliğin sorunu. Galatasaray güzel bir başarı yakaladı. Ona 3 tane yabancı ekleyerek Avrupa şampiyonu olmayı başardı. Birkaç sene sonra Galatasaray alt yapısına yabancıların yerine Beşiktaş, Fenerbahçe’nin, Yıldıray’ın eklenmesiyle Dünya 3.sü olduk. O bir kuşaktı, o kuşağın devamı sağlanamadı. Türkiye’de bugün hala bir altyapı sistemi yok. Almanya’dan futbolcu ithal ediyoruz. Böyle bir ortamda başarı gelmez. Belli bir kuşak gelir, devamını yetiştiremezseniz kuşak devamlılığı sağlanamazsa başarı da olmaz. Belçika, Hollanda’ya bakıyoruz. İstanbul’un nüfusu kadar nüfusa sahipler. Ama sistemleri var, sürekli oyuncu yetiştiriyorlar. Türkiye’de o sistem kurulamadı. Dönem dönem bir kuşak geliyor. Basketbolda da durum böyle. Bsketbol biraz daha sistemalize etti. Hiç olmazsa ilk 10’da yer alıyoruz. Futbolda olay Galatasaray alt yapısına kalmış durumda. Galatasaray ne zaman başarılı olursa Milli Takım da başarılı oluyor. Bu garip bir durum. Beşiktaş iyiyken Milli Takımı iyi göremedik mesela. Bu dengeyi kırmak için altyapı sistemini geliştirmek lazım. Almanya’ya bağlı kaldığınızda yine kültür sorunu yaşanıyor. Bu ortamda nasıl başarılı olunacak? Hasan Şaş geçtiğimiz günlerde anlattı. Şırnak’a gidiyoruz stad yok dedi. Kim yapacak stadı taraftar mı? Şırnak’ta genç nüfus çok daha fazla. Altyapıyı geliştirecek olan devletin kendisidir. Devletin bu işe el atması lazım. Mesela Borussia Dortmund 10 yılda iflas noktasından Avrupa’da final oynama noktasına geldiler. Biz de o sistem olmadığı için başarı gelmiyor. Öncelikle Türkiye’de sıfırdan başlayarak alt yapı sistemi kurulması lazım.

Galatasaray Cemaatçi mi?

RÖPORTAJLIK : Galatasaray’da dönem dönem cemaatin ismi geçiyor. Futbolcuların cemaat bağlantısından bunalıp takımı terk ettiği, Hakan Şükür’ün cemaatçilerin başını çektiği, yöneticilerin cemaatle bağlantısı olduğu iddia edildi. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? tekyumruk

TEKYUMRUK : Bu tamamen toptancılıkla ilgili bir durum. Galatasaray’ın Hakan Şükür’den başka, cemaatle bağlantısı kurulabilir mi? Ben cemaatle arası iyi olan kimseyi hatırlamıyorum. Galatasaray Lisesi’nin cematle alakası olamaz. Ellerinden gelseler bir kaşık suda boğacak bir camia. Böyle bir camia Hakan Şükür’den hareketle toptan cemaatçi ilan edilebiliyor. Galatasaray’da Hakan Şükür ve çok genç yaşlarında Emre Belözoğlu’ndan başka cemaatçi yoktuki. Evet Hakan Şükür’ün yarattığı bir İslamcı ortam vardı. Hamzalar, Hakan Ünsallar vardı ama bu insanlar cemaatçi değildi. Zaten mevcut iktidarın yanında bu insanlar. Sanırım Fetullah Gülen bir açıklamasında Galatasaraylı olduğunu söyledi. Onun dışında hiçbir bağlantı yok. Hangi argümanla cemaatle birleştiriyorlar anlamış değilim. Hakan Şükür çok iyi futbolcu olduğu dönemlerde ağabeyliğinin de etkisiyle birkaç futbolcuyu etkilemiş, Gülen’i ziyarete götürmüş olabilir. Onun dışında yönetimin hiçbir bağı olamaz. Yönetim dediğimiz olay sermaye sahiplerinin olduğu bir ortam. Bu grupların Gülenle de arası iyi olur Erdoğanla da iyi olur.

RÖPORTAJLIK : TT Arena’nın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Galatasaray taraftarlarınca protesto edildi. Bu TekYumruk’un üstüne atılmaya çalışıldı. Siz futbolun siyasileşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

TEKYUMRUK : O gün TekYumruk’un üstünde olması imkansız. Biz bize ait olmayan bir şeyi üstümüze alma çiğliğinde bulunmayız. Biz o zamanlar daha da küçük bir gruptuk. Taş çatlasa 5000 kişiyi etkileyebilirdik. Ama o gün orada 50 Binden fazla taraftar vardı. Tek bir grubun orada tek başına yapabileceği bir şey değildi. İnsanların kendiliğinden geliştirdiği bir tepkiydi bu. Bunu Gezi’nin önceliği olarak düşünebiliriz. İstanbul’da dönemin Başbakanı maç izleyemiyor. Bir kere stada gelmeye kalktı onda da pişman oldu. O gün bugündür tribünlere adım atmıyor. Onun öncesinde de Hamburg maçında Başbakanımız diye anons yapıldı. Staddan acayip bir protesto yükseldi. Bu bir tepki olarak da değerlendirilmemeli. Galatasaray tribünlerinde bu isim sevilmiyor. Kimisi MHP’li olduğu için kimisi ulusalcı, kimisi solcu olduğu için sevmiyor. Aynı şekilde Beşiktaş tribünlerine de gidemez, Fenerbahçe tribünlerine de gidemez. Bu Galatasaray tribünlerini ne muhalif ne de iktidarcı yapar. O dönemin şartları bunu gerektirdi ve insanlar içlerinden geldiği için yuhaladı.

Biz Gezi’den sonraki süreçte Gezi sloganları attığımız için bize tepki gösterenler de oldu. Evet TT Arena‘da yarısından fazlası Tayyip Erdoğan’ı ıslıkladı ama bu bütün tribünleri bağlamıyor. Bir o kadar da destekleyen ama orada sesini çıkaramayan iktidar yanlısı kişiler de var. Sonuçta ülkede 2 kişiden biri oy verdiyse tribünlerde de AKP’ye oy verenler mutlaka vardır. Bu diğer takımlar için de geçerli. Fenerbahçe tribünlerinde Ali İsmail Korkmaz marşının söylenmesi ya da Mustafa Kemal’in Askerleriyiz sloganının atılması tribünü komple iktidar muhalifi yapmıyor. Arada mutlaka bir sürü iktidar partisine oy vermiş insan da var. Ama Türkiye’de kültür sanatla ilgilenenler iktidara muhalif. Sporda bunun bir parçası. Biraz onunla ilişkili. O çevre daha çok spor seviyor, sinemaya tiyatroya, konsere gidiyor. Evinde oturup televizyon izleyen kitle biraz daha AKP’den gibi bir sonuç çıkıyor.

çArşı’nın Yargılanması

RÖPORTAJLIK : Gezi döneminde taraftar grupları da sokaklara çıktı. Hatta İstanbul’da İstanbul United oluştu. çArşı grubuna dava açıldı. Siz çArşı’nın yargılanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

TEKYUMRUK : çArşı muhalif tribün grupları içerisinde daha köklü bir grup. O nedenle çArşı daha organize şekildeydi. Ama bugün Beşiktaşlı birkaç kişi birşey yapsa çArşı şurada şunu yaptı denebiliyor. Bu biraz basındaki algıyla da ilgili bir durum. Bir tane pankart açılsa tribünde çArşı şöyle yaptı deniliyor. çArşı fenomen olmuş durumda. Fenomen olduğunuz zaman sizin propagandasnız çok daha iyi yapılabiliyor. Beşiktaş çArşı grubu 80lere dayanır. Eski bir grup. Onların avantajıyla çok daha örgütlülerdi. Gezi’de de yürüdü. Ama hiçbir zaman çArşı adıyla, resmi hesaplardan haydi eyleme gidiyoruz denmedi, açıklama yapılmadı. Ama içindeki insanlar bu işin içinde oldu. En örgütlü en eski grup olmaları onlara dava olarak geri döndü. Medyada bu kadar yer almasaydı çArşı ya dava açılmazdı. çArşıyla hiç alakası olmamasına rağmen kepçenin hareket ettirilip polislere karşı yürütülmesi de çArşı’ya mal edildi. Halbuki ilgisi yok. Ama namınız bir kere yürüdü mü yürüyor. Ama tersine davalar da gelebiliyor. çArşı grubu hükümeti mi devirecek tek başına? çArşı grubunun amacı bu mu? Tabiî ki değil. çArşı grubu Beşiktaş taraftar grubudur. Beşiktaş’ı destekler. Sosyal mesajlar verebilir, sosyal sorumluluk projeleri yapabilir ama hükümeti devirmek gibi bir amacı yoktur. Ama basın medyatik şeyleri sevdiği için çArşı’nın ismini ön plana çıkardı ve çArşı’ya ceza geldi. Futbolun siyasileşmesi diyoruz ya, futbol zaten hep siyasi bir şey. Mesela Fenerbahçe Stadı’nın adına bakalım. Şükrü Saraçoğlu, 15 yıl Başbakanlık yapan bir isim. Tek parti döneminin en baskıcı olduğu dönemlerinin mimarlarından. Başbakanken Fenerbahçe Başkanlığı da yapmış. Siyaset direk sporun içinde. Hep anlatılır. Ankaragücü kupa şampiyonu olduğu için cunta kararıyla 1.Lig’e çıkartılır. Ve bunu o dönemin TFF Başkanı da çok rahat bir şekilde anlatıyor. “ne yapalım? Biz istifa etseydik bizden sonra gelen federasyon bu kararı uygulayacaktır. Biz uyguladık” diyor röportajında. Böyle bir ortamda futbol zaten siyasi, taraftarlar bunun en son halkası. çArşı’nın yaptığı, bizlerin tribünde yaptığımız siyaset bunların yaptıklarının yanında gerçekten çok komik kalıyor.

RÖPORTAJLIK : çArşı Beşiktaş ile özleşti, TekYumruk Galatasarayla. Özellikle Beşiktaş’ta tartışıldı. Beşiktaş yönetimi de çArşı’yı da zaman zaman eleştirdi. Mesela TekYumruk Galatasaray’ın ismini TekYumruk’u kullanmadan, çArşı Beşiktaş’ı Çarşı ismini kullanmadan Gezi’ye katılamaz mı?

TEKYUMRUK : Biz Gezi’de 2 yürüyüş yaptık. İkisinde de imza kullanmadık. Birkaç pankart yaptık imzamızı kullanmadık. Bizden de kaynaklanan nedenlerden dolayı biz siyasi grup olarak algılandık. Onu törpülemek için Gezi’deki yürüyüşlerde imza kullanmadık. Ama herkes biliyordu bizleri. Aslında çArşı grubu da kendi pankartını alıp yürümedi. Beşiktaşlı olup çArşı ile birlikte hareket edenler eyleme katıldı. çArşı grubunun zaten böyle bir çağrısı yok. O taraftarların doğal bir tepkisiydi.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istediklerinizialalım.

TEKYUMRUK : TekYumruk taraftar grubu olarak tribünlere siyaset sokuluyor söylemine karşıyız. Biz taraftar grubuyuz. Bizim yapacağımız en fazla şey sosyal durumlarda tepki vermek. Gezi olur, maden kazaları olur vs. Biz bir siyasi örgüt değiliz, siyaset yapma derdinde değiliz. Siyasi görüşümüz var, bu siyasi görüşümüzle tribündeyiz, tribünde siyaset yapmak için değil. Aynı zamanda çArşı’nın da öyle bir derdi yok. Tribünde siyaset yapmak değil bazı durumlarda sosyal tepkisini ortaya koyuyor.

Başarılı Halk Müziği Sanatçısı Murat Hasgün İle Röportaj

0

Röportaj : Ercan KÜÇÜK

Siyasi gündemden biraz uzaklaşıp usta Halk Müziği yorumcusu başarılı sanatçı Sayın Murat Hasgün ile sanatı ve Türkiye’de sanatın durumu hakkında röportaj yaptık.

Kemalist Gençlik (K.G.)   : Murat Bey merhaba.  Genç yaşınıza rağmen sanatsal anlamda büyük bir geçmişe sahipsiniz.  Sürekli konserler veriyorsunuz. Biraz bize bahseder misiniz?

Murat Hasgün (M.H.)   : Merhabalar… Konserler çok coşkulu geçiyor. Her yaz doğu turnesine çıkıyorum. Oradaki halk, halk müziğine çok aşina. Bunun için alanlara sığmıyorlar, çoşkuyla dolduruyorlar alanları. Karşında seni anlayan bir kitle varsa yaptığın işe daha bir sarılıyorsun. İşte benim konserlerime gelen kitle de böyle. Gerçekten beni anlıyorlar, türküleri anlıyorlar ve bana sahip çıkıyorlar. Aslında bu büyük talep ve sevgi türkülerimize… Çünkü benim hitap ettiğim kitle halk müziğini benimsemiş, özümsemiş bir kitle. Böyle bir durumda, bir de doğru işler yapmaya uğraşıyorsanız sevilmeniz, desteklenmeniz kaçınılmazdır. Tabi bir de bu türküleri yakan ozanlarımız var. Bak şöyle bir örnek vereyim sana; konserlerimde insanlar türkülerin mahlas bölümünde, yani türkünün son kıtasında o türküyü yakan ozanın ismi geçtiğinde coşkuyla alkışlıyorlar. Yani ozanı alkışlıyorlar. Demek istediğim ben bir aracıyım ve insanlar bu aracının doğru işler yaptığını ve türkülerimizi doğru şekilde aktardığını biliyorlar. Bu yüzden seviyor ve destekliyorlar. Sevgilerini de konserleri hıncahınç doldurarak gösteriyorlar. Başarı dedin; eğer ortada bir başarı varsa bunu bana başarılı diyenlere borçluyum.

K.G.  : Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

M.H.  : Bu ilginin tek sebebi türkülerimiz. Halk müziğinin omuzlarıma yüklediği ciddi bir sorumluluk var ve ben bu sorumluluğu tam anlamıyla yerine getirmeye çalıştıkça, insanlar bunun farkına varıyor ve ilgilerini esirgemiyorlar.

K.G.  : Sanat hayatınızda kimlerle çalışıyorsunuz?

M.H.  : Aslında çalışmak demeyelim de feyz almak, etkilenmek diyelim.

Ben hep dinledim… Ustaları dinleyerek onlardan feyz aldım. Çünkü halk müziğinde usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Ben de bu önemi bildiğim için Arif Sağ, Ali Ekber Çiçek, Neşet Ertaş, Sabahat Akkiraz gibi daha ismini sayamadığım bir çok ustayı dinleyerek büyüdüm diyebilirim. Arif Sağ müzik merkezine gittiğim yıllarda Arif Sağ, Erdal Erzincan ve Tolga Sağ’la tanışmam, onları yakınen takip etmem bana çok şey kattı. Düşünebiliyor musun önceleri televizyon ve radyolardan dinlemek için can attığın Arif Sağ gibi bir idolü onun yanında oturup birebir dinleyebiliyor, birikimlerinden faydalanabiliyorsun. Harika bir şeydi bu benim için. Hepsinin de emeğine sağlık.

K.G.  : Okullardaki sanat eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce yeterli mi?

M.H.  : Özellikle ilk okullarda müzik eğitimini yeterli bulmuyorum. Nasıl yeterli olsun, çocuklar müziği doğru düzgün nota dahi bilmeden sadece flüt çalarak öğrenmeye çalışıyorlar. Onların eğilimli oldukları çalgı ve öğrenmeleri gereken nota bilgisi ikinci plana atılıyor, önemsenmiyor. Buda altyapıyı çürütüyor. Oysa köy enstitülerinde durum böyle miydi? Bağlamadan piyanoya, mandolinden kemana tüm çalgılar öğretiliyordu orada. Daha sonra bu eğitimler öğrencilerin sahneledikleri etkinliklerle teşvik kazanıyordu. Sadece bu da değil, değişik tiyatral etkinliklerde yapılıyordu. Örneğin Shakespeare’in, Gogol’un, Sofokles’in oyunları sergileniyordu. Böyle bir sistem hayal etmişimdir hep. Neden günümüz ilk okulu, günümüz lisesi böyle olmasın? Üniversiteler de de durum farklı değil. Örneğin çoğu konservatuar da halk müziği alanında ki çalışmalar yetersiz… Karamsar bir tablo çizdim ama durum bu, eğri oturup doğru konuşmak lazım.

K.G.  : Günümüzde sesi güzel olsun olmasın birçok kişinin albüm yaptığını görüyoruz. Sizce başarı için yetenek mi daha önemlidir eğitim mi?

M.H.  : Yetenek olmadan eğitim olmaz… Tabi müzik için söylüyorum bunu. Eğer belli bir yeteneğin varsa bu işe profesyonel anlamda yönlenmelisin. Yoksa ne bu işe gir, ne de bu işi layığıyla yapanların önünü kes. Yetenek önemli yani.

K.G.  : Peki Murat Hasgün ne zaman albüm çıkartmayı düşünüyor?

M.H.  : Bu konuda hiç aceleci olmadım. Apar topar bir şeyler çıkarıp yanlışını doğrusunu ölçmeden işe kalkışmak istemiyorum. Daha önümde uzun yıllar olduğunu düşünüyorum. Elbette böyle bir çalışmam olacak. Ancak doğru zamanı bekliyorum ki yaptığım iş de doğru olsun.

K.G.  : Bir de kültür emperyalizmi konusu var. Sizce popüler kültür Anadolu Kültürünü öldürüyor mu?

M.H.  : Evet kültür emperyalizmi günümüzün önemli sorunlarından biri. Bunu yıkmakta biz genç kuşağın elinde. Çünkü kendi kültürünü bilmesi, tanıması gereken kuşak gençlerdir. Bilinçli bir oyun oynanıyor bu konuda. Bu oyunun farkına varmak gerek. İnsanlar kendi müziklerinden, kendi giyim kuşamlarından, kendi dillerinden hatta kendi yaşamlarından uzaklaştırılıyorlar. Bilinçli olmak gerek diye düşünüyorum. Kültür bir ülkenin hayat damarıdır. Bu damar koparsa ortada ülke diye bir şey kalmaz…

Anadolu kültürü konusuna gelince; uygarlıklar bütünü Anadolu kolay kurulmadı ki kolay yok olsun. Binlerce yıllık köklü bir gelenek bu. Bağrından Yunus Emre’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Hacı Bektaş Veli’ler, Mevlana’lar ve daha nicelerini çıkarmış bir geleneği kim öldürebilir, kim susturabilir…

K.G.  : Sanatınızdaki başarılarınızın yanında muhalif kişiliğinizle de tanınıyorsunuz. Diğer aydınlarımıza baktığımızda sanatçıların muhalifliğini görüyoruz. Sanatçı neden muhaliftir?

M.H.  : Aslında her sanatçı muhalif olacak diye bir kural yok. Ancak her sanatçı ülkesinin sorunlarına duyarlı olmalı, bu sorunlara eğilmeli, söz sahibi olmalı, eleştirmeli. Tabi bu eleştiriler yıkıcı değil yapıcı olmalı. Ben böyle düşünüyorum ve böyle olmaya çalışıyorum; Eleştiriyorum, ülkemde ki sorunlara sessiz kalmamaya çalışıyorum, düşüncelerimi dile getiriyorum… Tabi tüm bunları yaparken de yapıcı olmaya çalışıyorum.

K.G.  : Baktığımızda Kars’ta İnsanlık Anıtı’nın “ucube” denilerek yıkılmasını, Can Yücel’in mezarına saldırılmasını, Topkapı Sarayı’nda piyano resitalinde alkol tüketildiği gerekçesiyle bir grubun konseri basmasını görüyoruz. Bu saldırıların sebebi sizce ne olabilir?

M.H.  : Sanata ve sanatçıya verilen tırnak içinde değerin açık bir göstergesi bu. Öyle fazla söze gerek yok, sorunda yaşanan çirkinlikleri açıkça söyledin zaten. Şimdi o anıtın ne günahı vardı orda? Doğuda, en doğuda bir sanat abidesi olarak ayakta durması mıydı günahı? Ucubeymiş, ne ucubeler var aslında yerle bir edilmesi gereken… Neyse…

Beni en çok yaralayanda Can Yücel’in ki ben ona Can baba diyorum, anıtına yapılan çirkin saldırıydı. Ben bu saldırıyı Sivas’ın, Maraş’ın ve Çorum’un günümüz hali olarak yorumluyorum. Bir zulümdü Sivas, Maraş ve Çorum’da yaşananlar. İşte buda aynı zulüm, aynı işkence. Kaldı ki yaşarken de saygı görmedi Can baba; Hasım görülüyordu çünkü, sesi çıkıyordu, haksızlığa tahammülü yoktu. Ancak bu mudur insanlık ki yaşarken saygı göstermediğin birine öldükten sonra da saygı göstermiyorsun. Birde konseri basmak var tabi… Çok çirkin şeyler bunlar. Mide bulandırıcı… Ama oluyor işte.

K.G.  : Çeşitli site ve dergilerde yazılarınızın yayınlandığını da öğrendik?

M.H.  : Ben sanatın çok yönlü olması gerektiğini düşünüyorum. Yani kendi konunuzun eksenini bozmamak koşuluyla başka dallarda da söz sahibi olabilmelisiniz. Yazmak benim için farklı bir tutku. Kendimi ifade konusunda önemsiyorum yazı yazmayı.

K.G.  : Müziğin yanında ilgilendiğiniz başka sanat dalları da var mı?

M.H.  : Fotoğraf’a ilgim var. Amatör çekimler yapıyorum ve halada öyleyim. Çünkü alanım olmayan bir konuda profesyonelim demem doğru değil. Ancak çevrem çektiğim fotoğrafları böyle yorumluyor. Güzel bir tutku, güzel bir uğraş fotoğraf çekmek. Tavsiye ederim.

K.G.  : Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına söylemek istedikleriniz nelerdir?

M.H.  : Ben bu tür çalışmaları önemsiyorum. Özellikle gençliğin bu tür çalışmalar içinde bilinçli uğraşlar vermesini önemsiyorum. Savunulan düşünce, eğer üstüne gidiliyorsa düşüncedir. Ne olursa olsun site ekibine savundukları düşüncenin üstüne gitmelerini öneriyorum. Yerinde bilgi için takip edilmesi gereken bir site ve ben sürekli büyüyeceğine inanıyorum. Bu söyleşi keyif verdi bana. Bunun için sana ve senin nezdinde tüm site emekçilerine teşekkür ediyorum. Başarılar.

MURAT HASGÜN KİMDİR?

– – –

Murat HASGÜN 16.05.1990 yılında İstanbul’da doğdu. İlk Öğrenimini Faruk Timurtaş İlk Öğretim okulunda, lise öğrenimini Bahçelievler Erkan Avcı Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamlayan HASGÜN, lisans eğitimini Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı’nda sürdürmektedir.

Müziğe olan ilgisi küçük yaşlarda başlayan HASGÜN, yeteneği ve sesinin güzelliğiyle daha ilkokul sıralarında kendini belli etmiş,birçok okul içi etkinlikte görev almıştır. Halk Müziği’ne büyük ilgi duyan HASGÜN, müziğe ilk profesyonel adımı 1999 yılında Vural Müzik Kursu’nda Vural ÖDEMİŞ’ten bağlama dersleri alarak atmıştır. Murat HASGÜN burada iki yıl eğitim aldıktan sonra 2002 yılında Şişli ASM Arif Sağ Müzik Merkezi’ne geçti. Bu kursta Arif SAĞ, Tolga SAĞ ve Pınar SAĞ yönetiminde üç yıl şan ve solfej (ses ve nota) eğitimi alan HASGÜN, daha sonra kendi kendisini geliştirerek yurtiçinde bir çok proje ve konsere katıldı. 2004 yılında bir dershanenin Türkiye çapında düzenlediği ilgi yetenek yarışmasında “Halk Müziği Türkiye Üçüncüsü”seçildi. Zeytinburnu Anadolu Teknik Lisesi Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi’nde okuduğu dönemlerde bu okulda Halk Müziği Müzik Kulübü korosunun kuruculuğunu üslendi.

Murat HASGÜN aynı zamanda Yücel PAŞMAKÇI, Prof. Dr. Alaeddin YAVAŞÇA, Yrd Doç. Çetin KÖRÜKÇÜ gibi usta isimlerin birikimlerinden yararlanma imkanı bulmuştur.

Murat HASGÜN bütün bunların yanında söz yazarlığı kimliğiyle de tanınmaktadır. Ortaokul dönemlerinden bu yana bir çok şiire imza atmış olup, şiirlerini okul çapında düzenlenen müsamerelerde okumuş,büyük beğeni toplamıştır. HASGÜN halen şiirsel çalışmalarına devam etmektedir.

HASGÜN ayrıca fotoğraf sanatıylada yakından ilgilenmektedir. Fotoğrafa ilgiside şiire olduğu gibi ortaokul dönemlerinde başlayan HASGÜN, fotoğraflarında belli bir konu takip etmemekte olup genel konulu fotoğraflarla ilgilenmektedir.

Makale yazarı da olan HASGÜN’ün çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Yazı ve makaleleri murathasgun.com.tr ‘ de, Milliyet Blog’ta, Kemalist Gençlik’te ve facebook sayfasında yayınlanmaktadır.

Murat HASGÜN kültürümüz adına doğru uğraşlar vermenin mutluluğu içerisinde olduğunu,ileri dönük yaşantısında da Halk Müziği alanında doğru çalışmalar verebilecek öğrenciler yetiştireceğini ve bunun ana ilkesi olduğunu açıkladı.

Murat HASGÜN’ün Halk Müziği çalışmaları sürüyor..

KEMALİST GENÇLİK

Başarılı Halk Müziği Sanatçısı Murat Hasgün İle Röportaj

0

Röportaj : Ercan KÜÇÜK

Siyasi gündemden biraz uzaklaşıp usta Halk Müziği yorumcusu başarılı sanatçı Sayın Murat Hasgün ile sanatı ve Türkiye’de sanatın durumu hakkında röportaj yaptık.

Kemalist Gençlik (K.G.)   : Murat Bey merhaba.  Genç yaşınıza rağmen sanatsal anlamda büyük bir geçmişe sahipsiniz.  Sürekli konserler veriyorsunuz. Biraz bize bahseder misiniz?

Murat Hasgün (M.H.)   : Merhabalar… Konserler çok coşkulu geçiyor. Her yaz doğu turnesine çıkıyorum. Oradaki halk, halk müziğine çok aşina. Bunun için alanlara sığmıyorlar, çoşkuyla dolduruyorlar alanları. Karşında seni anlayan bir kitle varsa yaptığın işe daha bir sarılıyorsun. İşte benim konserlerime gelen kitle de böyle. Gerçekten beni anlıyorlar, türküleri anlıyorlar ve bana sahip çıkıyorlar. Aslında bu büyük talep ve sevgi türkülerimize… Çünkü benim hitap ettiğim kitle halk müziğini benimsemiş, özümsemiş bir kitle. Böyle bir durumda, bir de doğru işler yapmaya uğraşıyorsanız sevilmeniz, desteklenmeniz kaçınılmazdır. Tabi bir de bu türküleri yakan ozanlarımız var. Bak şöyle bir örnek vereyim sana; konserlerimde insanlar türkülerin mahlas bölümünde, yani türkünün son kıtasında o türküyü yakan ozanın ismi geçtiğinde coşkuyla alkışlıyorlar. Yani ozanı alkışlıyorlar. Demek istediğim ben bir aracıyım ve insanlar bu aracının doğru işler yaptığını ve türkülerimizi doğru şekilde aktardığını biliyorlar. Bu yüzden seviyor ve destekliyorlar. Sevgilerini de konserleri hıncahınç doldurarak gösteriyorlar. Başarı dedin; eğer ortada bir başarı varsa bunu bana başarılı diyenlere borçluyum.

K.G.  : Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

M.H.  : Bu ilginin tek sebebi türkülerimiz. Halk müziğinin omuzlarıma yüklediği ciddi bir sorumluluk var ve ben bu sorumluluğu tam anlamıyla yerine getirmeye çalıştıkça, insanlar bunun farkına varıyor ve ilgilerini esirgemiyorlar.

K.G.  : Sanat hayatınızda kimlerle çalışıyorsunuz?

M.H.  : Aslında çalışmak demeyelim de feyz almak, etkilenmek diyelim.

Ben hep dinledim… Ustaları dinleyerek onlardan feyz aldım. Çünkü halk müziğinde usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Ben de bu önemi bildiğim için Arif Sağ, Ali Ekber Çiçek, Neşet Ertaş, Sabahat Akkiraz gibi daha ismini sayamadığım bir çok ustayı dinleyerek büyüdüm diyebilirim. Arif Sağ müzik merkezine gittiğim yıllarda Arif Sağ, Erdal Erzincan ve Tolga Sağ’la tanışmam, onları yakınen takip etmem bana çok şey kattı. Düşünebiliyor musun önceleri televizyon ve radyolardan dinlemek için can attığın Arif Sağ gibi bir idolü onun yanında oturup birebir dinleyebiliyor, birikimlerinden faydalanabiliyorsun. Harika bir şeydi bu benim için. Hepsinin de emeğine sağlık.

K.G.  : Okullardaki sanat eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce yeterli mi?

M.H.  : Özellikle ilk okullarda müzik eğitimini yeterli bulmuyorum. Nasıl yeterli olsun, çocuklar müziği doğru düzgün nota dahi bilmeden sadece flüt çalarak öğrenmeye çalışıyorlar. Onların eğilimli oldukları çalgı ve öğrenmeleri gereken nota bilgisi ikinci plana atılıyor, önemsenmiyor. Buda altyapıyı çürütüyor. Oysa köy enstitülerinde durum böyle miydi? Bağlamadan piyanoya, mandolinden kemana tüm çalgılar öğretiliyordu orada. Daha sonra bu eğitimler öğrencilerin sahneledikleri etkinliklerle teşvik kazanıyordu. Sadece bu da değil, değişik tiyatral etkinliklerde yapılıyordu. Örneğin Shakespeare’in, Gogol’un, Sofokles’in oyunları sergileniyordu. Böyle bir sistem hayal etmişimdir hep. Neden günümüz ilk okulu, günümüz lisesi böyle olmasın? Üniversiteler de de durum farklı değil. Örneğin çoğu konservatuar da halk müziği alanında ki çalışmalar yetersiz… Karamsar bir tablo çizdim ama durum bu, eğri oturup doğru konuşmak lazım.

K.G.  : Günümüzde sesi güzel olsun olmasın birçok kişinin albüm yaptığını görüyoruz. Sizce başarı için yetenek mi daha önemlidir eğitim mi?

M.H.  : Yetenek olmadan eğitim olmaz… Tabi müzik için söylüyorum bunu. Eğer belli bir yeteneğin varsa bu işe profesyonel anlamda yönlenmelisin. Yoksa ne bu işe gir, ne de bu işi layığıyla yapanların önünü kes. Yetenek önemli yani.

K.G.  : Peki Murat Hasgün ne zaman albüm çıkartmayı düşünüyor?

M.H.  : Bu konuda hiç aceleci olmadım. Apar topar bir şeyler çıkarıp yanlışını doğrusunu ölçmeden işe kalkışmak istemiyorum. Daha önümde uzun yıllar olduğunu düşünüyorum. Elbette böyle bir çalışmam olacak. Ancak doğru zamanı bekliyorum ki yaptığım iş de doğru olsun.

K.G.  : Bir de kültür emperyalizmi konusu var. Sizce popüler kültür Anadolu Kültürünü öldürüyor mu?

M.H.  : Evet kültür emperyalizmi günümüzün önemli sorunlarından biri. Bunu yıkmakta biz genç kuşağın elinde. Çünkü kendi kültürünü bilmesi, tanıması gereken kuşak gençlerdir. Bilinçli bir oyun oynanıyor bu konuda. Bu oyunun farkına varmak gerek. İnsanlar kendi müziklerinden, kendi giyim kuşamlarından, kendi dillerinden hatta kendi yaşamlarından uzaklaştırılıyorlar. Bilinçli olmak gerek diye düşünüyorum. Kültür bir ülkenin hayat damarıdır. Bu damar koparsa ortada ülke diye bir şey kalmaz…

Anadolu kültürü konusuna gelince; uygarlıklar bütünü Anadolu kolay kurulmadı ki kolay yok olsun. Binlerce yıllık köklü bir gelenek bu. Bağrından Yunus Emre’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Hacı Bektaş Veli’ler, Mevlana’lar ve daha nicelerini çıkarmış bir geleneği kim öldürebilir, kim susturabilir…

K.G.  : Sanatınızdaki başarılarınızın yanında muhalif kişiliğinizle de tanınıyorsunuz. Diğer aydınlarımıza baktığımızda sanatçıların muhalifliğini görüyoruz. Sanatçı neden muhaliftir?

M.H.  : Aslında her sanatçı muhalif olacak diye bir kural yok. Ancak her sanatçı ülkesinin sorunlarına duyarlı olmalı, bu sorunlara eğilmeli, söz sahibi olmalı, eleştirmeli. Tabi bu eleştiriler yıkıcı değil yapıcı olmalı. Ben böyle düşünüyorum ve böyle olmaya çalışıyorum; Eleştiriyorum, ülkemde ki sorunlara sessiz kalmamaya çalışıyorum, düşüncelerimi dile getiriyorum… Tabi tüm bunları yaparken de yapıcı olmaya çalışıyorum.

K.G.  : Baktığımızda Kars’ta İnsanlık Anıtı’nın “ucube” denilerek yıkılmasını, Can Yücel’in mezarına saldırılmasını, Topkapı Sarayı’nda piyano resitalinde alkol tüketildiği gerekçesiyle bir grubun konseri basmasını görüyoruz. Bu saldırıların sebebi sizce ne olabilir?

M.H.  : Sanata ve sanatçıya verilen tırnak içinde değerin açık bir göstergesi bu. Öyle fazla söze gerek yok, sorunda yaşanan çirkinlikleri açıkça söyledin zaten. Şimdi o anıtın ne günahı vardı orda? Doğuda, en doğuda bir sanat abidesi olarak ayakta durması mıydı günahı? Ucubeymiş, ne ucubeler var aslında yerle bir edilmesi gereken… Neyse…

Beni en çok yaralayanda Can Yücel’in ki ben ona Can baba diyorum, anıtına yapılan çirkin saldırıydı. Ben bu saldırıyı Sivas’ın, Maraş’ın ve Çorum’un günümüz hali olarak yorumluyorum. Bir zulümdü Sivas, Maraş ve Çorum’da yaşananlar. İşte buda aynı zulüm, aynı işkence. Kaldı ki yaşarken de saygı görmedi Can baba; Hasım görülüyordu çünkü, sesi çıkıyordu, haksızlığa tahammülü yoktu. Ancak bu mudur insanlık ki yaşarken saygı göstermediğin birine öldükten sonra da saygı göstermiyorsun. Birde konseri basmak var tabi… Çok çirkin şeyler bunlar. Mide bulandırıcı… Ama oluyor işte.

K.G.  : Çeşitli site ve dergilerde yazılarınızın yayınlandığını da öğrendik?

M.H.  : Ben sanatın çok yönlü olması gerektiğini düşünüyorum. Yani kendi konunuzun eksenini bozmamak koşuluyla başka dallarda da söz sahibi olabilmelisiniz. Yazmak benim için farklı bir tutku. Kendimi ifade konusunda önemsiyorum yazı yazmayı.

K.G.  : Müziğin yanında ilgilendiğiniz başka sanat dalları da var mı?

M.H.  : Fotoğraf’a ilgim var. Amatör çekimler yapıyorum ve halada öyleyim. Çünkü alanım olmayan bir konuda profesyonelim demem doğru değil. Ancak çevrem çektiğim fotoğrafları böyle yorumluyor. Güzel bir tutku, güzel bir uğraş fotoğraf çekmek. Tavsiye ederim.

K.G.  : Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına söylemek istedikleriniz nelerdir?

M.H.  : Ben bu tür çalışmaları önemsiyorum. Özellikle gençliğin bu tür çalışmalar içinde bilinçli uğraşlar vermesini önemsiyorum. Savunulan düşünce, eğer üstüne gidiliyorsa düşüncedir. Ne olursa olsun site ekibine savundukları düşüncenin üstüne gitmelerini öneriyorum. Yerinde bilgi için takip edilmesi gereken bir site ve ben sürekli büyüyeceğine inanıyorum. Bu söyleşi keyif verdi bana. Bunun için sana ve senin nezdinde tüm site emekçilerine teşekkür ediyorum. Başarılar.

MURAT HASGÜN KİMDİR?

– – –

Murat HASGÜN 16.05.1990 yılında İstanbul’da doğdu. İlk Öğrenimini Faruk Timurtaş İlk Öğretim okulunda, lise öğrenimini Bahçelievler Erkan Avcı Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamlayan HASGÜN, lisans eğitimini Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı’nda sürdürmektedir.

Müziğe olan ilgisi küçük yaşlarda başlayan HASGÜN, yeteneği ve sesinin güzelliğiyle daha ilkokul sıralarında kendini belli etmiş,birçok okul içi etkinlikte görev almıştır. Halk Müziği’ne büyük ilgi duyan HASGÜN, müziğe ilk profesyonel adımı 1999 yılında Vural Müzik Kursu’nda Vural ÖDEMİŞ’ten bağlama dersleri alarak atmıştır. Murat HASGÜN burada iki yıl eğitim aldıktan sonra 2002 yılında Şişli ASM Arif Sağ Müzik Merkezi’ne geçti. Bu kursta Arif SAĞ, Tolga SAĞ ve Pınar SAĞ yönetiminde üç yıl şan ve solfej (ses ve nota) eğitimi alan HASGÜN, daha sonra kendi kendisini geliştirerek yurtiçinde bir çok proje ve konsere katıldı. 2004 yılında bir dershanenin Türkiye çapında düzenlediği ilgi yetenek yarışmasında “Halk Müziği Türkiye Üçüncüsü”seçildi. Zeytinburnu Anadolu Teknik Lisesi Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi’nde okuduğu dönemlerde bu okulda Halk Müziği Müzik Kulübü korosunun kuruculuğunu üslendi.

Murat HASGÜN aynı zamanda Yücel PAŞMAKÇI, Prof. Dr. Alaeddin YAVAŞÇA, Yrd Doç. Çetin KÖRÜKÇÜ gibi usta isimlerin birikimlerinden yararlanma imkanı bulmuştur.

Murat HASGÜN bütün bunların yanında söz yazarlığı kimliğiyle de tanınmaktadır. Ortaokul dönemlerinden bu yana bir çok şiire imza atmış olup, şiirlerini okul çapında düzenlenen müsamerelerde okumuş,büyük beğeni toplamıştır. HASGÜN halen şiirsel çalışmalarına devam etmektedir.

HASGÜN ayrıca fotoğraf sanatıylada yakından ilgilenmektedir. Fotoğrafa ilgiside şiire olduğu gibi ortaokul dönemlerinde başlayan HASGÜN, fotoğraflarında belli bir konu takip etmemekte olup genel konulu fotoğraflarla ilgilenmektedir.

Makale yazarı da olan HASGÜN’ün çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Yazı ve makaleleri murathasgun.com.tr ‘ de, Milliyet Blog’ta, Kemalist Gençlik’te ve facebook sayfasında yayınlanmaktadır.

Murat HASGÜN kültürümüz adına doğru uğraşlar vermenin mutluluğu içerisinde olduğunu,ileri dönük yaşantısında da Halk Müziği alanında doğru çalışmalar verebilecek öğrenciler yetiştireceğini ve bunun ana ilkesi olduğunu açıkladı.

Murat HASGÜN’ün Halk Müziği çalışmaları sürüyor..

KEMALİST GENÇLİK

Cemal Süreya’nın 1983’te Sanat Dergisi’ne Verdiği Röportaj

Cemal Süreya Röportajı – “Aşk Meşru Bir Şey Olamaz. O Da Şiir Gibi Meşrulaşınca Ölür.”

 

“Babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi”
Cemal Süreya ile “konuşa konuşa”ya başlamak güç. Nereden başlamalı? On küsur yıldır girip çıktığı, oturup konuştuğu, çay içtiği, sohbet ettiği, yazı verdiği, tartıştığı şu gazete odasında, yeryüzünün en utangaç, en içine kapalı inşam gibi görünen birine “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/Dört nala sevişmek lâzım” diyen şiirlerinden nasıl söz açılır? Düzyazıyla, şiir üzerine, şairler üzerine yaptığı saptamalarla, denemeleriyle başlayacak olsam, alacağım yanıtı biliyorum: “Ama bu konuda öyle çok yazdım ki. Şimdi tekrarı olur.”
öyleyse en iyisi taa baştan, başlayalım… Dedim ve başladı anlatmaya:

1931′de doğduğu Erzincan’da altı yaşına dek  “çocuk”luğu tattı Cemal Süreya.“Bugün anılarda Erzincan’dan büyük bir bahçenin içinde büyük bir ev kaldı. Hepsi o kadar… Bir de annemin gözlük taktığım anımsıyorum.” (Baba ticaretle uğraşıyor, anne evde, varlıklı, ataerkil aile düzeni.)

Başka? Çocukluğun ilk anılarından başka bir şeyler olmalı. “Hepsi bu kadar” olamaz…

“Başka… Bir de bizim evin karşısında büyük bir ev vardı. O evde Perihan diye bir kız vardı… Zaten, onun yüzünden kızkardeşime Perihan adını koydum. Evet, ben koydum, ailede tek erkek çocuktum. Prens gibiydim. El üstünde tutulurdum, Ailede bütün küçüklerin adlarını hep ben verdim. Perihan’la başladık, sonra geleneği sürdürdüm. Komşu Perihan mı? Herhalde çok güzeldi. Kızkardeşim onun gibi olsun istedimdi.“

YÜZ YILLIK YOLCULUK
Sonra bir gün Erzincan’dan kalkan trenin yük vagonunda buldu kendini. Anası, babası ve iki küçük kızkardeşiyle, Bilecik’e giden yollar uzadıkça, çocukluğu da uzaklarda kaldı, ailenin düzeni de, mutluluğu da… “Sanki yüzyıllık bir yolculuğa çıkmış” gibiydi. Ama bunu sonra söyleyecek Cemal Süreya. Henüz erken.
1938′de Dersim isyanı sonrasıydı. Aile Erzincan’dan göçüp, Bilecik’te oturmaya mecbur edildi.
“Bilecik’e geldik, altı ay sonra annem öldü. Dördüncü çocuğunu doğururken. Ağlamadım, sızlamadım, acısı içime oturdu.”‘
Çocuklara babaenne baktı. Cemal Süreya, Beyoğlu 37. İlkokula gitmek üzere İstanbul’a amcalarının yanıa yollandı.
“Birden yoksullaştık. Babam şoförlük yapıyordu. Bu arada belirteyim, Türkiye’de en genç yaşta Sansaryan Han’a düşen yazar benim. 9-10 yaşlarındaydım. Babam istanbul’a gelmişti. Oysa Bilecik’ten ayrılması yasaktı. Bir gece yakalandı, önce karakola sonra geri Bilecik’e yollandık.”
“Altı yıl evlenmeyen babam, sonunda evlenmek zorunda kaldı. Babaanne, bize bakamaz olmuştu, istanbul’a yazıp, bir kız istedi. Cevapta Refika hanım önerildi. Babam ‘O çok şişman çamaşır yıkayamaz. Esma’nım olsa’ dedi. — Anlaşılan gözü ondaydı. Amcalardan yanıt geldi ‘O size uygun değildir’ diye. Yine de bir gün yenge Esma’yı getirdi. Esma ilk gün çamaşır yıkadı, ikinci gün babamla kavga etti, üçüncü gün eve yerleşti. Ben babam evlensin isterdim hep. Evde bir kadın dolansın, anne diyelim. Ama bütün bunları babaya söyleyemezdim. Babama hiçbir şey söyleyemezdim, beş kuruş para isteyemezdim… Sonunda babam iki kez evlendi, önce Esma, sonra Refika’yla. Esma çok kötü çıktı. Kardeşlerime işkenceli bir çocukluk yaşattı, örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kız kardeşlerimin saçları gür değildir.”
“Ben mi? Ben, evden kaçmak için, gizlice parasız yatılı sınavına girdim. Bilecik Ortaokulu için. Gizlice, çünkü babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi. Sınavı kazandım. Zaten ömrümce parasız yatılı okudum. Ben oradan, o evden kaçtım ama, kardeşlerimin derdi hep içimdeydi. Bir gün —lisede, Haydarpaşa’daydım— Bilecik’e kardeşlerimi görmeye gittim. Gece vardım. Eve gitmeye çekindim. Cebimde bir lira vardı. Bir barda kaldım. Yorganın üzerine kar yağıyordu. Sabahı bekledim. .. Sabah, eve vardığımda kardeşlerim pencerenin parmaklıklarına tutunmuş içeride ağlıyorlardı, ben dışarıda. Ve beni içeri atamıyorlardı. Çünkü onlara eve kimseyi sokmayacaksınız, ağabeyinizi bile denmişti, öyle bir baskı vardı üzerlerinde. Hayır eve giremezdim geri döndüm.”
“Esma deliydi. Bir fırıncıyla kavga edip adama vurup, adamın yerinden kalkamayınca öldü sanıp ve Bilecik’ten kaçtı. Esma kaçınca, babam Refika’yı aldı. O iyi çıktı. Kardeşlerim onu, anne bildiler.”
OKUL SIĞINAĞI
Bütün bunları Cemal Süreya, her zamanki yumuşak sesiyle, tane tane, ağır ağır, en sakin haliyle, en doğal ya da en olağan şeyleri söylermiş gibi anlatıyor. Ben, nasıl olur, isyan etmediniz mi diye haykıracağım anda o, yavaşça, “parasız yatılı sınavına girdim” diyor. “Kahrolmadınız mı, çıldırmadınız mı” diyeceğim anda, “acısını içimde taşıdım” diyor. Çocukluk ve ilk gençlikteki bu amansız fırtınaları dindirecek, dengeleyecek bir şey olmalıydı bir yerde. Vardı: Okul yaşamı.
“ilkokula bir yıl geç başladım, İstanbul’da. Ama amcam evde bana her şeyi öğretmişti. Bunun iki temel etkisi oldu. Bir: O hızla sınıflarda hep en önde gittim, iki: Tembel oldum. Hiç ödev yapmadım. O vakti okumaya verdin. Ve hep örnek öğrenci olarak gösterildim. Çok okudum. Ama iyi kitaplarla beslendim. Elime ne gelirse okurdum. Alevi çevrede din kitapları, Hazreti Ali üzerine kitaplar çoğunluktaydı, okudum. Çocuk dergilerini okudum. Aynı şeyleri yüz kere okurdum. Okumam gerekenleri okuyamadığım gibi, okumamam gerekenleri de okudum. Bilecik Ortaokulu’nda kütüphane elimdeydi. Oburca ama sistemsiz okudum.”

Peki ya yazma duygusu?
“Yazma duygusu ilkokulda başladı. Ama bunun bilincine şimdi varıyorum. Amca oğluyla birlikte defterler alıp, ödev olmadan hep yazdığımı biliyorum.”

Cemal Süreya ilkokulda, o deftere neler yazdığını şimdi anımsamıyor. Ama yazarken duyduğu sevinci hiç unutmadı.
“Yazma ve okuma mahkûmiyetini besleyen kırılma duygusuydu. Çok varlıklı bir ailenin el üstünde tutulan çocuğuyken, bir hayvan vagonunda yüzyıllık bir yolculuğa çıkmıştım. Sonra annesizlik. Temel kırgınlık bundandı. Yine de Bilecik Ortaokulu’nda mutlu oldum.”

Nasıl olmaz ki? Şiir yazıyordu. Halk şiiri tarzında, heceyle şiir yazıyordu, öğretmenler onu “şair” diye gösteriyorlardı ama o şiiri bilmiyordu.
“Şiiri bilmiyordum. 1947′de bitirdim ortayı. Ancak son sınıf kitabına Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Fazil Hüsnü, Necati Cumalı gibi yeniler girdi.”
Şiiri bilmiyordu ama yazıyordu. İşte ilk şiir defteri: Adı: “Kızıl Mısralar”. Kızıl, çünkü kırmızı mürekkeple yazmıştı. Kırmızı mürekkeple, çünkü sevdiği kızın saçları kızıldı. İlk dizeler şöyleydi: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu/Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Defter elden ele dolaşıyordu ki, büyük sınıftakilerden biri, “Sen ne yaptın! Sana komünist derler” diye uyarınca Cemal Süreya “Kızıl Mısralar”ı derhal “Yeşil Mısralar’” yaptı. “Seni sevdiğim anda her şeyim yeşil oldu/Masmavi defterime yeşil satırlar doldu.” Defteri yeniden yazmak gerekti. Elbet bu kez yeşil mürekkeple…
Lise yıllarında aruzla şiir yazdı. Aruzu iyi biliyordu. Kendi kendine eski yazıyı öğrenmişti eski metinleri okuyabilmek için. Divan edebiyatı temalarını işliyordu. (“Yeni şiir duyarlılığının dışındaydım. Lise sonda Orhan Veli’yi, yeni şiiri tanımaya başlayacaktım.“) 1950′de Haydarpaşa Lisesi’ni bitirince Mülkiye’ye mi girsem, Siyasal’a mı, diye çok düşündü Cemal Süreya. Sonunda Siyasal’ı seçti. Ankara’ya gitti. Ve ikisinin bir olduğunu öğrenince çok şaşırdı.
EDEBİYAT TUTKUSU
Neden Ankara?
“Bir neden… Ortada bir kız vardı. Ankara Tıp’ı kazandığını duymuştum. Belki görürüm diye… Yoo yeni değildi, gönül ağrıları ilkokul birinci sınıftan beri vardı. Ama Siyasal’dayken hiç kız arkadaşım olmadı. Her gün, her an kızları düşünmekten, şiiri düşünmekten, ileriye yönelik hayaller kurmaktan, kız arkadaşlara vakit ayıramadık. Şiir yazmaktan, dans etmeyi öğrenemedim.”
Mutlu yıllardı o yıllar.
“En güzel zamanımdı. Özgürdük. Bir tuhaftık. Sanat çevresinde yoğrulurduk. Şiir günleri yapılırdı. Ben şiirimi kimseye göstermezdim. Şiir günlerinde okunanları beğenmezdim. Fransızca’yı kendi kendime öğrendim. Çeviriler yapardık. Cebimizden şiir kitapları eksik olmazdı… Sabah Cebeci’den çıkar, sokakta okuya okuya yürüyerek Sıhhiye’ye, oradan Ulus’a, soma Samanpazarı’ndan çember çizip tekrar Cebeci’ye dönerdim. Yürürken, okumadığım zaman yüksek sesle konuşurdum, önceleri delilik sandım. Meğer değilmiş.”
İlk şiiri Mülkiye Dergisinde (1953′de) yayınlandığında sevinci sonsuzdu. İşte, “Şarkısı Beyaz”ın ilk dizeleri:
Ayıcılar geçti, mağlûp insanlar geçti
Şehirler, taş yürekliydi, şarkısı beyaz.
Şiir ünlendi. İlk şiriyle “değişik” olduğu vurgulandı. Sonea bir öykü: “Lalettayin Bir Hikâye’.’ Çabuk vazgeçti öyküden. Takma isimle eleştiriler… “O dönem, hep edebiyatla yaşadık. Gülten Akın, Orhan Duru, Muzaffer Erdost, Tevfik Akdag, Ece Ayhan, Ülker Koksal, Yılmaz Gruda… Ankara’daki tek sanatçılar biziz gibiydik. Şiirlerimiz ‘Yeditepe’, ’20. Asır’ dergilerinde yayınlanmaya başladı.”
“Edebiyatla yaşarken”, şiir yazarken Cemal Süreya, hangi o “kızıl mısralar”ın kahramanı, kızıl saçlıya mektup yazmayı da ihmal etmedi. “O sırada modaydı, herkes nişanlanırdı. Ben bir adım daha attım. Evlendim. Evden habersiz.”
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirince (1954) ucuz yaşayacak bir yer aradı. Eskişehir vergi memurluğuna atandı. Altı ay sonra müfettişlik sınavım kazanıp İstanbul’a taşıyacaktı evi. Artık genç şair olarak biliniyordu.
Vergi memurluğu, şiir ve evlilik… Ne menem iştir bu?
“Şiir önde geliyordu. Mesleğimi saygın buluyordum, zamanımı tasarruf edebiliyordum. Evlilik ise şanssız oldu. Ayrıldık.”

ilk evliliği ötekiler izledi. Üç mü desem, beş mi desem.

“Beş evlilik.”
Acaba çok değil mi?
“Evet, ÇOK. Beş evlilik çok, ama iki de çok! İnsan bir kez evlenmeli. Ama evlilik şanssız çıkınca…”
Şanssız? Şansla ne ilgisi var? Neyse…
4′ Evlilik ilişkiyi kurumlaştırmak demek. Türkiye’de kötü işleyen bir müessese. Bir insan arkadaşınızken, karşılıklı davranışlarınız çok saf, katıksız ve doğaldır. Evlendiğiniz zaman hatta evlenebilir duruma geldiğiniz zaman, iki yönden de davranışlar değişiyor: Toplumdaki ortalama erkeğin tavrı erkeğe, toplumdaki ortalama kadının tavrı kadına geçiyor.” (Bugüne dek bu konuda çok şey söylendi ama şu son cümle gibi yerinde bir saptamaya az rastladım. Vurgulamadan, geçemezdim.)
“… Toplumdan gelen bir şey bu. İnsan eşine yalan söylemek zorunda kalıyor. Rodaj dönemi geçmişse eğer, birlikten başka değerler çıkabiliyor: Kardeşlik, dostluk gibi şeyler… Her seferinde, sonuna dek gitsin diye evlenir insan… Hem benim evliliklerim hep aşk evliliği oldu.”
Şanssızlık kelimesinden sonra yeni sözcük eklenmiş oldu “evlilik” kelimesine: Evlilik ve aşk…
“Evliliğin aşkı kesin öldürdüğü kanısındayım… Kendi deneyim için söylüyorum: Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. Aşk da, şiir de uzlaşıcı olunca ölür. Genel olarak sanat böyledir… Masallar da çobanın prensese kavuştuğu an bitmiyor mu.”
Ya aşk? Evliliksiz. Yasal olmayanı, uzlaşmacı olmayanı?
“Aşk, kadınla erkeğin… hayır, hayır… iki insanın birbirini ya da bir insanın birini önüne geçilmez bir biçimde istemesidir. Ve bunun sevilme gereksinimiyle birleşmesidir.”
Baştaki düzeltmesi dikkatimi çekti.

“Hayır, aşkı, mutlak iki ayrı cins arasında tanımlamıyorum. Toplum öyle tanımlıyor, görüyor, ama ben değil.”
Cemal Süreya’mn şiirlerini okuduysanız, sık sık satırlardan, daha çok da satır aralarından yayılan erotizmi duymamış olmazsınız.
“Hayatımda da, yazdıklarımda da cinsel duygu ağır basar. Bunun, böyle olmasını istediğim için değil. Zaten öyle olduğu için. İnsan hayatının binlerce yıllık serüveninde iki temel öğe olmuş: Açlık ve aşk. Kenarda bir konu değil aşk ya da cinsellik… Bir de rastlantılar var. Bilir misiniz, Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesinde benim rolüm olmuştur, içişleri Bakanlığı filmi yasaklayınca, Danıştay’a başvuruldu. Danıştay’da bilirkişiydim. Ben olmasaydım o film serbest bırakılmazdı… Rastlantılar… Galiba rastlantılara uygun bir adamım ben.”
Rastlantılara uygun, ya da rastlantılara açık bir kişinin, ne olursa olsun da utangaç olmaması gerekmez mi?
“Utangaçlık… Evet, özel hayatımda var. Kimi çevrelerde utangacım, kimi çevrelerde cüretkâr bile sayılırım, işte şiirim, benim cüretkâr tarafım.”
Yeniden şiire dönmüşken, üretkenlik konusuna geçtik:
“Hayır, çok üretken bir şair değilim… Çok üretken olmayışım, çok şiir yazmayışım değil, çok şey yazmayışımdır… Çok yönlü biçimde yetiştim, ama neden roman yazmadım? Ayrıca, çok üretken olmadığımı yineleyerek, diyebilirim ki insan on bin sayfa şiir yazamaz. Yazarsa, deşifre olur. Çok yazanlarda bu nokta hemen ortaya çıkıyor. Yine de daha fazla yazmak isterdim… Bir de şu var: Hayatımda hiç, mutlak başarı kazanmak için yazmadım. Başkalarına beğendirmek için yapmadım… Çevrenin beni gördüğü önemli değil. Zaten çevrenin bizi nasıl gördüğü tam olarak bilinemez ki…“
MUTLULUK
Cemal Süreya bugün 52 yaşında. Kendini hep 52 yaşındaymış gibi hissediyor. Tıpkı bütün öteki yaşlarda da olduğu gibi. Ve 52 yılın sonunda belli sürelerde sonsuz mutsuz olduysa da, kendini mutlu bir insan olarak görüyor…
Üniversite sonrası yılların özeti: 10 yıl maliye müfettişliği, istifa. 6 yıl Babıali (“Bir maceraya gireyim dedim, kalemimle geçineyim dedim – dergiler, gazeteler -Papirüs, 47 sayı… 12 Mart yayın hayatını durdurunca, aç kaldım, yeniden memuriyete döndüm“). Toplam dört yıl Tetkik Kurulu.
1.5 yıl Darphane Müdürlüğü. Yeniden 4.5 yıl maliye müfettişliği. Ve geçen yıl emekli oldu.
Şiirler, sevgiler, acılar, korkular, dehşete kapılmalar hep araya girdi. Hiç unutmayacak. 1957′deydi. Babası trafik kazasında öldü. “Beynini mezara kâğıt içinde koydular. Başı dağıldığı için. Bunun dehşetini hiç unutamam.” Acılar, korkular, dehşete düşmeler karşısında yenik düşmemek için bir yol buldu. “Böyle anlarda, bir köşeye çekilip hiçbir şey düşünmeden içime kapanırım. Neden sonra kendimi şöyle avuturum: Üç yıl, beş yıl sonra bu da bir anı olacak. Sanırım acılara, sevinçlerden daha dayanıklıyım. …Şansa güvenmek gibi bir duygum var. Kanser olduğumu söyleseler, bir gün iyileşecekmiş gibi gelir…“
Acılar ve sevinçler üzerinde dolanmayı sürdürüyoruz:
“Hayatımdaki temel duygu nedir bilir misiniz? Yanlışlığın giderilmesi… Filmlerde hep o anda ağlarım. Diyelim oğlanla kız karşılaşır, birbirlerini itentrükler olur. Birleşirler, bir yanlışlık yüzünden ayrılırlar, sonunda yanlışlık anlaşılır birbirlerine koşarlar. Orda ağlarım. Yanlışlığın düzeltildiği anda ağlarım. Her ilişkide, çevremdeki tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi önemlidir benim için, Aşklarda, dostluklarda… Dostluklar… Mutluluğumda onların da önemli yeri var. Düş kırıklığına uğradığım çok oldu, ama hep birine, birilerine bağlandım. Belki de fazla bir şey beklemedim… Dostluk ilişkilerinde, sevgi ilişkilerinde, her ilişkide, aradığım, istediğim… Nasıl demeli… mertlik diyebiliriz… tam karşılamıyor ama mertlik, ödün vermemek… başkaları adına kendini bir ölçüde riske edebilmek… Fedakârlıktan söz etmiyorum. Fedakârlık güzel bir şey değil bence. Zaten fedakârlığın gerekmeyeceği bir ortam olmak, bir durum olmalı hayatta…”
“Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
Bir bir denemişim bütün kelimeleri”
diyordu. Cemal Süreya. “Aslan Heykelleri” şiirinde. Nerden çakıldı şimdi bu dizeler kafama? Belki de “konuşa-konuşa”nın sonuna geldiğimizden. Ben bu dizeleri aklımdan çıkarmaya çalışırken o şöyle diyordu:
“Hayatımı başka hiçbir hayatla değiştirmek istemediğime göre, demek ki mutsuz değilim.”
Zaman: 1983
Söyleşi: Zeynep Oral
Kaynak: Sanat Dergisi 

Cemal Süreya’nın 1983’te Sanat Dergisi’ne Verdiği Röportaj

Cemal Süreya Röportajı – “Aşk Meşru Bir Şey Olamaz. O Da Şiir Gibi Meşrulaşınca Ölür.”

 

“Babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi”
Cemal Süreya ile “konuşa konuşa”ya başlamak güç. Nereden başlamalı? On küsur yıldır girip çıktığı, oturup konuştuğu, çay içtiği, sohbet ettiği, yazı verdiği, tartıştığı şu gazete odasında, yeryüzünün en utangaç, en içine kapalı inşam gibi görünen birine “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/Dört nala sevişmek lâzım” diyen şiirlerinden nasıl söz açılır? Düzyazıyla, şiir üzerine, şairler üzerine yaptığı saptamalarla, denemeleriyle başlayacak olsam, alacağım yanıtı biliyorum: “Ama bu konuda öyle çok yazdım ki. Şimdi tekrarı olur.”
öyleyse en iyisi taa baştan, başlayalım… Dedim ve başladı anlatmaya:

1931′de doğduğu Erzincan’da altı yaşına dek  “çocuk”luğu tattı Cemal Süreya.“Bugün anılarda Erzincan’dan büyük bir bahçenin içinde büyük bir ev kaldı. Hepsi o kadar… Bir de annemin gözlük taktığım anımsıyorum.” (Baba ticaretle uğraşıyor, anne evde, varlıklı, ataerkil aile düzeni.)

Başka? Çocukluğun ilk anılarından başka bir şeyler olmalı. “Hepsi bu kadar” olamaz…

“Başka… Bir de bizim evin karşısında büyük bir ev vardı. O evde Perihan diye bir kız vardı… Zaten, onun yüzünden kızkardeşime Perihan adını koydum. Evet, ben koydum, ailede tek erkek çocuktum. Prens gibiydim. El üstünde tutulurdum, Ailede bütün küçüklerin adlarını hep ben verdim. Perihan’la başladık, sonra geleneği sürdürdüm. Komşu Perihan mı? Herhalde çok güzeldi. Kızkardeşim onun gibi olsun istedimdi.“

YÜZ YILLIK YOLCULUK
Sonra bir gün Erzincan’dan kalkan trenin yük vagonunda buldu kendini. Anası, babası ve iki küçük kızkardeşiyle, Bilecik’e giden yollar uzadıkça, çocukluğu da uzaklarda kaldı, ailenin düzeni de, mutluluğu da… “Sanki yüzyıllık bir yolculuğa çıkmış” gibiydi. Ama bunu sonra söyleyecek Cemal Süreya. Henüz erken.
1938′de Dersim isyanı sonrasıydı. Aile Erzincan’dan göçüp, Bilecik’te oturmaya mecbur edildi.
“Bilecik’e geldik, altı ay sonra annem öldü. Dördüncü çocuğunu doğururken. Ağlamadım, sızlamadım, acısı içime oturdu.”‘
Çocuklara babaenne baktı. Cemal Süreya, Beyoğlu 37. İlkokula gitmek üzere İstanbul’a amcalarının yanıa yollandı.
“Birden yoksullaştık. Babam şoförlük yapıyordu. Bu arada belirteyim, Türkiye’de en genç yaşta Sansaryan Han’a düşen yazar benim. 9-10 yaşlarındaydım. Babam istanbul’a gelmişti. Oysa Bilecik’ten ayrılması yasaktı. Bir gece yakalandı, önce karakola sonra geri Bilecik’e yollandık.”
“Altı yıl evlenmeyen babam, sonunda evlenmek zorunda kaldı. Babaanne, bize bakamaz olmuştu, istanbul’a yazıp, bir kız istedi. Cevapta Refika hanım önerildi. Babam ‘O çok şişman çamaşır yıkayamaz. Esma’nım olsa’ dedi. — Anlaşılan gözü ondaydı. Amcalardan yanıt geldi ‘O size uygun değildir’ diye. Yine de bir gün yenge Esma’yı getirdi. Esma ilk gün çamaşır yıkadı, ikinci gün babamla kavga etti, üçüncü gün eve yerleşti. Ben babam evlensin isterdim hep. Evde bir kadın dolansın, anne diyelim. Ama bütün bunları babaya söyleyemezdim. Babama hiçbir şey söyleyemezdim, beş kuruş para isteyemezdim… Sonunda babam iki kez evlendi, önce Esma, sonra Refika’yla. Esma çok kötü çıktı. Kardeşlerime işkenceli bir çocukluk yaşattı, örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kız kardeşlerimin saçları gür değildir.”
“Ben mi? Ben, evden kaçmak için, gizlice parasız yatılı sınavına girdim. Bilecik Ortaokulu için. Gizlice, çünkü babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi. Sınavı kazandım. Zaten ömrümce parasız yatılı okudum. Ben oradan, o evden kaçtım ama, kardeşlerimin derdi hep içimdeydi. Bir gün —lisede, Haydarpaşa’daydım— Bilecik’e kardeşlerimi görmeye gittim. Gece vardım. Eve gitmeye çekindim. Cebimde bir lira vardı. Bir barda kaldım. Yorganın üzerine kar yağıyordu. Sabahı bekledim. .. Sabah, eve vardığımda kardeşlerim pencerenin parmaklıklarına tutunmuş içeride ağlıyorlardı, ben dışarıda. Ve beni içeri atamıyorlardı. Çünkü onlara eve kimseyi sokmayacaksınız, ağabeyinizi bile denmişti, öyle bir baskı vardı üzerlerinde. Hayır eve giremezdim geri döndüm.”
“Esma deliydi. Bir fırıncıyla kavga edip adama vurup, adamın yerinden kalkamayınca öldü sanıp ve Bilecik’ten kaçtı. Esma kaçınca, babam Refika’yı aldı. O iyi çıktı. Kardeşlerim onu, anne bildiler.”
OKUL SIĞINAĞI
Bütün bunları Cemal Süreya, her zamanki yumuşak sesiyle, tane tane, ağır ağır, en sakin haliyle, en doğal ya da en olağan şeyleri söylermiş gibi anlatıyor. Ben, nasıl olur, isyan etmediniz mi diye haykıracağım anda o, yavaşça, “parasız yatılı sınavına girdim” diyor. “Kahrolmadınız mı, çıldırmadınız mı” diyeceğim anda, “acısını içimde taşıdım” diyor. Çocukluk ve ilk gençlikteki bu amansız fırtınaları dindirecek, dengeleyecek bir şey olmalıydı bir yerde. Vardı: Okul yaşamı.
“ilkokula bir yıl geç başladım, İstanbul’da. Ama amcam evde bana her şeyi öğretmişti. Bunun iki temel etkisi oldu. Bir: O hızla sınıflarda hep en önde gittim, iki: Tembel oldum. Hiç ödev yapmadım. O vakti okumaya verdin. Ve hep örnek öğrenci olarak gösterildim. Çok okudum. Ama iyi kitaplarla beslendim. Elime ne gelirse okurdum. Alevi çevrede din kitapları, Hazreti Ali üzerine kitaplar çoğunluktaydı, okudum. Çocuk dergilerini okudum. Aynı şeyleri yüz kere okurdum. Okumam gerekenleri okuyamadığım gibi, okumamam gerekenleri de okudum. Bilecik Ortaokulu’nda kütüphane elimdeydi. Oburca ama sistemsiz okudum.”

Peki ya yazma duygusu?
“Yazma duygusu ilkokulda başladı. Ama bunun bilincine şimdi varıyorum. Amca oğluyla birlikte defterler alıp, ödev olmadan hep yazdığımı biliyorum.”

Cemal Süreya ilkokulda, o deftere neler yazdığını şimdi anımsamıyor. Ama yazarken duyduğu sevinci hiç unutmadı.
“Yazma ve okuma mahkûmiyetini besleyen kırılma duygusuydu. Çok varlıklı bir ailenin el üstünde tutulan çocuğuyken, bir hayvan vagonunda yüzyıllık bir yolculuğa çıkmıştım. Sonra annesizlik. Temel kırgınlık bundandı. Yine de Bilecik Ortaokulu’nda mutlu oldum.”

Nasıl olmaz ki? Şiir yazıyordu. Halk şiiri tarzında, heceyle şiir yazıyordu, öğretmenler onu “şair” diye gösteriyorlardı ama o şiiri bilmiyordu.
“Şiiri bilmiyordum. 1947′de bitirdim ortayı. Ancak son sınıf kitabına Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Fazil Hüsnü, Necati Cumalı gibi yeniler girdi.”
Şiiri bilmiyordu ama yazıyordu. İşte ilk şiir defteri: Adı: “Kızıl Mısralar”. Kızıl, çünkü kırmızı mürekkeple yazmıştı. Kırmızı mürekkeple, çünkü sevdiği kızın saçları kızıldı. İlk dizeler şöyleydi: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu/Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Defter elden ele dolaşıyordu ki, büyük sınıftakilerden biri, “Sen ne yaptın! Sana komünist derler” diye uyarınca Cemal Süreya “Kızıl Mısralar”ı derhal “Yeşil Mısralar’” yaptı. “Seni sevdiğim anda her şeyim yeşil oldu/Masmavi defterime yeşil satırlar doldu.” Defteri yeniden yazmak gerekti. Elbet bu kez yeşil mürekkeple…
Lise yıllarında aruzla şiir yazdı. Aruzu iyi biliyordu. Kendi kendine eski yazıyı öğrenmişti eski metinleri okuyabilmek için. Divan edebiyatı temalarını işliyordu. (“Yeni şiir duyarlılığının dışındaydım. Lise sonda Orhan Veli’yi, yeni şiiri tanımaya başlayacaktım.“) 1950′de Haydarpaşa Lisesi’ni bitirince Mülkiye’ye mi girsem, Siyasal’a mı, diye çok düşündü Cemal Süreya. Sonunda Siyasal’ı seçti. Ankara’ya gitti. Ve ikisinin bir olduğunu öğrenince çok şaşırdı.
EDEBİYAT TUTKUSU
Neden Ankara?
“Bir neden… Ortada bir kız vardı. Ankara Tıp’ı kazandığını duymuştum. Belki görürüm diye… Yoo yeni değildi, gönül ağrıları ilkokul birinci sınıftan beri vardı. Ama Siyasal’dayken hiç kız arkadaşım olmadı. Her gün, her an kızları düşünmekten, şiiri düşünmekten, ileriye yönelik hayaller kurmaktan, kız arkadaşlara vakit ayıramadık. Şiir yazmaktan, dans etmeyi öğrenemedim.”
Mutlu yıllardı o yıllar.
“En güzel zamanımdı. Özgürdük. Bir tuhaftık. Sanat çevresinde yoğrulurduk. Şiir günleri yapılırdı. Ben şiirimi kimseye göstermezdim. Şiir günlerinde okunanları beğenmezdim. Fransızca’yı kendi kendime öğrendim. Çeviriler yapardık. Cebimizden şiir kitapları eksik olmazdı… Sabah Cebeci’den çıkar, sokakta okuya okuya yürüyerek Sıhhiye’ye, oradan Ulus’a, soma Samanpazarı’ndan çember çizip tekrar Cebeci’ye dönerdim. Yürürken, okumadığım zaman yüksek sesle konuşurdum, önceleri delilik sandım. Meğer değilmiş.”
İlk şiiri Mülkiye Dergisinde (1953′de) yayınlandığında sevinci sonsuzdu. İşte, “Şarkısı Beyaz”ın ilk dizeleri:
Ayıcılar geçti, mağlûp insanlar geçti
Şehirler, taş yürekliydi, şarkısı beyaz.
Şiir ünlendi. İlk şiriyle “değişik” olduğu vurgulandı. Sonea bir öykü: “Lalettayin Bir Hikâye’.’ Çabuk vazgeçti öyküden. Takma isimle eleştiriler… “O dönem, hep edebiyatla yaşadık. Gülten Akın, Orhan Duru, Muzaffer Erdost, Tevfik Akdag, Ece Ayhan, Ülker Koksal, Yılmaz Gruda… Ankara’daki tek sanatçılar biziz gibiydik. Şiirlerimiz ‘Yeditepe’, ’20. Asır’ dergilerinde yayınlanmaya başladı.”
“Edebiyatla yaşarken”, şiir yazarken Cemal Süreya, hangi o “kızıl mısralar”ın kahramanı, kızıl saçlıya mektup yazmayı da ihmal etmedi. “O sırada modaydı, herkes nişanlanırdı. Ben bir adım daha attım. Evlendim. Evden habersiz.”
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirince (1954) ucuz yaşayacak bir yer aradı. Eskişehir vergi memurluğuna atandı. Altı ay sonra müfettişlik sınavım kazanıp İstanbul’a taşıyacaktı evi. Artık genç şair olarak biliniyordu.
Vergi memurluğu, şiir ve evlilik… Ne menem iştir bu?
“Şiir önde geliyordu. Mesleğimi saygın buluyordum, zamanımı tasarruf edebiliyordum. Evlilik ise şanssız oldu. Ayrıldık.”

ilk evliliği ötekiler izledi. Üç mü desem, beş mi desem.

“Beş evlilik.”
Acaba çok değil mi?
“Evet, ÇOK. Beş evlilik çok, ama iki de çok! İnsan bir kez evlenmeli. Ama evlilik şanssız çıkınca…”
Şanssız? Şansla ne ilgisi var? Neyse…
4′ Evlilik ilişkiyi kurumlaştırmak demek. Türkiye’de kötü işleyen bir müessese. Bir insan arkadaşınızken, karşılıklı davranışlarınız çok saf, katıksız ve doğaldır. Evlendiğiniz zaman hatta evlenebilir duruma geldiğiniz zaman, iki yönden de davranışlar değişiyor: Toplumdaki ortalama erkeğin tavrı erkeğe, toplumdaki ortalama kadının tavrı kadına geçiyor.” (Bugüne dek bu konuda çok şey söylendi ama şu son cümle gibi yerinde bir saptamaya az rastladım. Vurgulamadan, geçemezdim.)
“… Toplumdan gelen bir şey bu. İnsan eşine yalan söylemek zorunda kalıyor. Rodaj dönemi geçmişse eğer, birlikten başka değerler çıkabiliyor: Kardeşlik, dostluk gibi şeyler… Her seferinde, sonuna dek gitsin diye evlenir insan… Hem benim evliliklerim hep aşk evliliği oldu.”
Şanssızlık kelimesinden sonra yeni sözcük eklenmiş oldu “evlilik” kelimesine: Evlilik ve aşk…
“Evliliğin aşkı kesin öldürdüğü kanısındayım… Kendi deneyim için söylüyorum: Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. Aşk da, şiir de uzlaşıcı olunca ölür. Genel olarak sanat böyledir… Masallar da çobanın prensese kavuştuğu an bitmiyor mu.”
Ya aşk? Evliliksiz. Yasal olmayanı, uzlaşmacı olmayanı?
“Aşk, kadınla erkeğin… hayır, hayır… iki insanın birbirini ya da bir insanın birini önüne geçilmez bir biçimde istemesidir. Ve bunun sevilme gereksinimiyle birleşmesidir.”
Baştaki düzeltmesi dikkatimi çekti.

“Hayır, aşkı, mutlak iki ayrı cins arasında tanımlamıyorum. Toplum öyle tanımlıyor, görüyor, ama ben değil.”
Cemal Süreya’mn şiirlerini okuduysanız, sık sık satırlardan, daha çok da satır aralarından yayılan erotizmi duymamış olmazsınız.
“Hayatımda da, yazdıklarımda da cinsel duygu ağır basar. Bunun, böyle olmasını istediğim için değil. Zaten öyle olduğu için. İnsan hayatının binlerce yıllık serüveninde iki temel öğe olmuş: Açlık ve aşk. Kenarda bir konu değil aşk ya da cinsellik… Bir de rastlantılar var. Bilir misiniz, Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesinde benim rolüm olmuştur, içişleri Bakanlığı filmi yasaklayınca, Danıştay’a başvuruldu. Danıştay’da bilirkişiydim. Ben olmasaydım o film serbest bırakılmazdı… Rastlantılar… Galiba rastlantılara uygun bir adamım ben.”
Rastlantılara uygun, ya da rastlantılara açık bir kişinin, ne olursa olsun da utangaç olmaması gerekmez mi?
“Utangaçlık… Evet, özel hayatımda var. Kimi çevrelerde utangacım, kimi çevrelerde cüretkâr bile sayılırım, işte şiirim, benim cüretkâr tarafım.”
Yeniden şiire dönmüşken, üretkenlik konusuna geçtik:
“Hayır, çok üretken bir şair değilim… Çok üretken olmayışım, çok şiir yazmayışım değil, çok şey yazmayışımdır… Çok yönlü biçimde yetiştim, ama neden roman yazmadım? Ayrıca, çok üretken olmadığımı yineleyerek, diyebilirim ki insan on bin sayfa şiir yazamaz. Yazarsa, deşifre olur. Çok yazanlarda bu nokta hemen ortaya çıkıyor. Yine de daha fazla yazmak isterdim… Bir de şu var: Hayatımda hiç, mutlak başarı kazanmak için yazmadım. Başkalarına beğendirmek için yapmadım… Çevrenin beni gördüğü önemli değil. Zaten çevrenin bizi nasıl gördüğü tam olarak bilinemez ki…“
MUTLULUK
Cemal Süreya bugün 52 yaşında. Kendini hep 52 yaşındaymış gibi hissediyor. Tıpkı bütün öteki yaşlarda da olduğu gibi. Ve 52 yılın sonunda belli sürelerde sonsuz mutsuz olduysa da, kendini mutlu bir insan olarak görüyor…
Üniversite sonrası yılların özeti: 10 yıl maliye müfettişliği, istifa. 6 yıl Babıali (“Bir maceraya gireyim dedim, kalemimle geçineyim dedim – dergiler, gazeteler -Papirüs, 47 sayı… 12 Mart yayın hayatını durdurunca, aç kaldım, yeniden memuriyete döndüm“). Toplam dört yıl Tetkik Kurulu.
1.5 yıl Darphane Müdürlüğü. Yeniden 4.5 yıl maliye müfettişliği. Ve geçen yıl emekli oldu.
Şiirler, sevgiler, acılar, korkular, dehşete kapılmalar hep araya girdi. Hiç unutmayacak. 1957′deydi. Babası trafik kazasında öldü. “Beynini mezara kâğıt içinde koydular. Başı dağıldığı için. Bunun dehşetini hiç unutamam.” Acılar, korkular, dehşete düşmeler karşısında yenik düşmemek için bir yol buldu. “Böyle anlarda, bir köşeye çekilip hiçbir şey düşünmeden içime kapanırım. Neden sonra kendimi şöyle avuturum: Üç yıl, beş yıl sonra bu da bir anı olacak. Sanırım acılara, sevinçlerden daha dayanıklıyım. …Şansa güvenmek gibi bir duygum var. Kanser olduğumu söyleseler, bir gün iyileşecekmiş gibi gelir…“
Acılar ve sevinçler üzerinde dolanmayı sürdürüyoruz:
“Hayatımdaki temel duygu nedir bilir misiniz? Yanlışlığın giderilmesi… Filmlerde hep o anda ağlarım. Diyelim oğlanla kız karşılaşır, birbirlerini itentrükler olur. Birleşirler, bir yanlışlık yüzünden ayrılırlar, sonunda yanlışlık anlaşılır birbirlerine koşarlar. Orda ağlarım. Yanlışlığın düzeltildiği anda ağlarım. Her ilişkide, çevremdeki tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi önemlidir benim için, Aşklarda, dostluklarda… Dostluklar… Mutluluğumda onların da önemli yeri var. Düş kırıklığına uğradığım çok oldu, ama hep birine, birilerine bağlandım. Belki de fazla bir şey beklemedim… Dostluk ilişkilerinde, sevgi ilişkilerinde, her ilişkide, aradığım, istediğim… Nasıl demeli… mertlik diyebiliriz… tam karşılamıyor ama mertlik, ödün vermemek… başkaları adına kendini bir ölçüde riske edebilmek… Fedakârlıktan söz etmiyorum. Fedakârlık güzel bir şey değil bence. Zaten fedakârlığın gerekmeyeceği bir ortam olmak, bir durum olmalı hayatta…”
“Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
Bir bir denemişim bütün kelimeleri”
diyordu. Cemal Süreya. “Aslan Heykelleri” şiirinde. Nerden çakıldı şimdi bu dizeler kafama? Belki de “konuşa-konuşa”nın sonuna geldiğimizden. Ben bu dizeleri aklımdan çıkarmaya çalışırken o şöyle diyordu:
“Hayatımı başka hiçbir hayatla değiştirmek istemediğime göre, demek ki mutsuz değilim.”
Zaman: 1983
Söyleşi: Zeynep Oral
Kaynak: Sanat Dergisi 

Sait Faik’in Orhan Veli İle 1947’de Yaptığı Röportaj

“Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı kafama geçirerek sokağa fırladık.”

Adnan Veli Kanık tarafından hazırlanan “Orhan Veli İçin Bir Biyografi ve Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler” (1953) isimli kitaptan alıntıdır. Söyleşi 2 Şubat 1947 tarihli Yedi Gün’de yayınlanmıştır)

Söyleşi – Sait Faik

Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman da kendini kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi, hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse – ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli.
Şiirlerinin münakaşası bana düşmez. Seven mi haklı sevmeyen mi? Orası bize ait değil. Nurullah Ataç onu yeter derecede tanıtmıştır. Ama kendisi Orhan Veli’yi tanımazmış. Geçenlerde bir mülâkatta;
– Orhan Veli’mi? Tanımıyorum! Demiş.
Ben de Orhan Veli’ye sordum. O da onu tanımıyor.
Bari birisi lûtfetse de şairle münekkidi birbirine tanıştırıverse. Daha doğrusu barıştırıverse… Ama Nurullah Ataç dargınlığa pek dayanamıyor olmalı ki, bıyık altından gülümsüyor ve: “Hakkını inkar etmiyelim. İyi şairdir.” Diyor. Orhan Veli bıyık altından gülmüyordu. Gülmüyordu ama o da: “Hakkını inkâr etmiyelim, şiirden anlayan adamdır.” dedi.
İstanbul şehrini zaman zaman bir moda sarar. Bazan bir şarkı, bazan bir tek “voyvo!” kelimesi, bazı defa “…bilmem kime maşallah!” gibi. Orhan Veli’nin:
“Yazık oldu Süleyman Efendi’ye”
si de böyle meşhur olmuştu. Biz okuyucular, acaba şair bu mısranın meşhur olacağını bilerek mi bunu yazdı, diye kendi kendimize bir sual sormuştuk. Ben de şaire onu sordum.
O – Ben hayatı sadelik içinde geçmiş basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım. Şiiri neşretmeden evvel de bu kadar yadırganacağını tahmin etmiyordum.
Ben – Yadırganmamıştır. Meşhur olmuştur, dedim. Bir şey daha sevgili şair, ben sormak istemezdim ama sizden bahseden her adam bana bile şunu soruyor: Nasırı edebiyata sokmakla yani ne demek istiyor? Nasır pek mi mühim sanki? Anlıyorsunuz ya, bazı genç kızlar bunu pek merak ediyor da…
Orhan Veli muztarip bir hal aldı. Yerinden ayrılmış turnalar gibi uçtu:
– Hayatında büyük manevi ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telakki ediyorum, dedi.
İnsan bir şairle konuşurken şu suali sormak ayıp kaçar ama soracağım, dedim, kendi kendime:
– Sizde nasır var mıydı o zaman?
– Süleyman Efendi şiirinden sonra âhı tuttu. Bende de nasır çıktı.
– Peki, gelelim rakı şişesinde balık olmıya…-
-Yine mahsus yazmadım. O sırada yoksulluklar içinde yaşıyan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şeyler ister. Esvap ister, yemek içmek ister, bu arada rakı içmek de ister. Bu istek mübalâğalı bir şekilde anlatılmıştır.
– Rakıyı sever misiniz?
– Bayılırım.
– Bendeniz de… Ucuzlamasına ne dersiniz?
– Bir türlü inanamıyorum.
– Ya Fahrettin Kerim Bey’e?
– Allah derim.
– Neşredilmemiş yeni şiirlerinizden bir tane lâtfeder misiniz?
Tatlı tatlı okudu.
CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya.
Okur yazar hanımları küplere bindirecek bir şiir. Orhan Veli kızacak belki. Şiirini geçen akşamki Fikret Adil’in yaptığı bir azizlikte bir hanıma okudum. Fena içerledi. Elindeki voktayı masaya bıraktı. O da irticalen:
Ne elinde nasır
Ne başında çoluk çocuk
Bir elinde yirmi dokuzluk
İki ayağında nasır
Umurumda mı Orhan Veli?
Deyivermez mi?
Tam bu sırada yanımıza, şimdiye kadar yazdığı mısraların adedi bir milyonu bulan, tepe taklak olmayı göze alacak bir tâbi aramakla meşgul genç şair Süavi Koçer geldi. İki şair musafa ettiler.
– Süavi Koçer’i nasıl bulursunuz? dedim.
İki şair birbibirine bakıştılar.
Orhan Veli:
-Bir harikadır! dedi.
-En çok isimsiz şairleri severim. Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Mesela türküleri çıkaranları.
– Bir tane söyler misiniz?
Aldı şair bakalım ne dedi:
Akşam olur hapishane kilitlenir
Kimi kağıt oynar, kimi bitlenir
Kiminin Temyizden evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.
Kimin olursa olsun güzel şiir!
Güzel bir şiir okunduktan sonra insan bir zaman susuyor, konuşamıyor. Neden sonra:
– Şiire ne zaman başladınız?
– Bu hastalık bende 11-12 yaşlarında başlar. O zamanki yazdığım şiirler alışılmış tarzda şeylerdi. Daha doğrusu kötü şiirlerdi. Şairlerden kötülerinin bile tesiri altında yazardım. Bir gün geldi. Eski şiirlerden bıktık. İstedik ki, biraz daha farklı olsun.
“-Ama da biraz daha ha!… demedim.”
Devam etti:
– O sıralarda gavur şairlerini okuyorduk.
– 12 yaşında mı?
– Hayır. Daha çok sonraları. Bu arada Baudelaire’den sonraki nesillerin. Daha çok modern şairlerin kitaplarını. Bir de sürrealistleri. İşte herkesin acayiplik telakki ettiği şiirleri o zaman yazdık.
-Şimdi o şiirlerinizi beğenir misiniz?
– Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını o zaman bilmiyormuşuz demek. Bugün bu şairlerden ayrıldık. Halk edebiyatından istifade ediyoruz. Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lazımdı.
– En çok sevdiğiniz bir şiiri okur musunuz?
Hangisini okuyacağını bir müddet kestiremedi. Sonra şu şiiri okudu:
SERESERPE
Uzanıp yatıvermiş sere serpe
Entarisi sıyrılmış hafiften
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
Bir eliyle de göğsünü tutmuş
İçinde kötülüğü yok biliyorum
Yok, benim de yok amma
Olmaz ki
Böyle de yatılmaz ki…
Bu pek sevimli şiiri de dinledikten sonra şaire kafiyeye dönüp dönmemeye niyetli olup olmadığını sordum.
– Şimdilik vezne, kafiyeye bağlanmamak lâzım. Sonra faydalanılabilir.
– Niçin?
– Vezinsiz kafiyesiz şiir, şairi güçlüğü doğrudan doğruya şiirde aramak imkaniyle, daha doğrusu zaruretiyle karşılaştırıyor. Bu zaruret de şiirin çevresini genişletiyor. Günün birinde vezinli kafiyeli şiire dökülecek olursa o zamanın şairleri bugünkü nesillerin tecrübesinden istifade etmiş olacaklar.
Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı kafama geçirerek sokağa fırladık. Genç şair işte o zaman kendisinin en güzel mısralarını mırıldandı:
İstanbul’un mermer taşları
Başına da konuyor aman martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım
Senin yüzünden bu halim.
Artık ne okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak var, ne rakı şişesinde balık olmak meselesi:
İstanbul’un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşur, sevişirmiş bana ne
Sevdalım
Boynuna vebalim.
Ne sere serpe, ne cımbızlı şiir beni sarmıştı. Ne yapalım anlıyamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçimize bir gariplik çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile.
– Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
– Peki!…
Hapishane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.
Orhan Veli’yi pek sevdiği Rumeli hisarına gitmek üzere vapura bildirip dönerken yirmi sene evvel başka bir şairin yazdığı şu mısraları hatırladım:
‘Göllerde bu dem bir kamış olsam’
Şu şair istekleri bir çeyrek asırda aynı imkânsızlığı devam ettirmek şartiyle, ne kadar değişiyor. Şair değilim bereket! Göllerde kamış rakı şişesinde balık olmayı bir şişe siyah şarap karşısında alelâde bir beni âdem olmıya da değişmem doğrusu.

Sait Faik, 2 Şubat 1947

KAYNAK: AYKIRIAKADEMİ