Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 92

Sait Faik’in Orhan Veli İle 1947’de Yaptığı Röportaj

“Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı kafama geçirerek sokağa fırladık.”

Adnan Veli Kanık tarafından hazırlanan “Orhan Veli İçin Bir Biyografi ve Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler” (1953) isimli kitaptan alıntıdır. Söyleşi 2 Şubat 1947 tarihli Yedi Gün’de yayınlanmıştır)

Söyleşi – Sait Faik

Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman da kendini kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi, hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse – ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli.
Şiirlerinin münakaşası bana düşmez. Seven mi haklı sevmeyen mi? Orası bize ait değil. Nurullah Ataç onu yeter derecede tanıtmıştır. Ama kendisi Orhan Veli’yi tanımazmış. Geçenlerde bir mülâkatta;
– Orhan Veli’mi? Tanımıyorum! Demiş.
Ben de Orhan Veli’ye sordum. O da onu tanımıyor.
Bari birisi lûtfetse de şairle münekkidi birbirine tanıştırıverse. Daha doğrusu barıştırıverse… Ama Nurullah Ataç dargınlığa pek dayanamıyor olmalı ki, bıyık altından gülümsüyor ve: “Hakkını inkar etmiyelim. İyi şairdir.” Diyor. Orhan Veli bıyık altından gülmüyordu. Gülmüyordu ama o da: “Hakkını inkâr etmiyelim, şiirden anlayan adamdır.” dedi.
İstanbul şehrini zaman zaman bir moda sarar. Bazan bir şarkı, bazan bir tek “voyvo!” kelimesi, bazı defa “…bilmem kime maşallah!” gibi. Orhan Veli’nin:
“Yazık oldu Süleyman Efendi’ye”
si de böyle meşhur olmuştu. Biz okuyucular, acaba şair bu mısranın meşhur olacağını bilerek mi bunu yazdı, diye kendi kendimize bir sual sormuştuk. Ben de şaire onu sordum.
O – Ben hayatı sadelik içinde geçmiş basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım. Şiiri neşretmeden evvel de bu kadar yadırganacağını tahmin etmiyordum.
Ben – Yadırganmamıştır. Meşhur olmuştur, dedim. Bir şey daha sevgili şair, ben sormak istemezdim ama sizden bahseden her adam bana bile şunu soruyor: Nasırı edebiyata sokmakla yani ne demek istiyor? Nasır pek mi mühim sanki? Anlıyorsunuz ya, bazı genç kızlar bunu pek merak ediyor da…
Orhan Veli muztarip bir hal aldı. Yerinden ayrılmış turnalar gibi uçtu:
– Hayatında büyük manevi ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telakki ediyorum, dedi.
İnsan bir şairle konuşurken şu suali sormak ayıp kaçar ama soracağım, dedim, kendi kendime:
– Sizde nasır var mıydı o zaman?
– Süleyman Efendi şiirinden sonra âhı tuttu. Bende de nasır çıktı.
– Peki, gelelim rakı şişesinde balık olmıya…-
-Yine mahsus yazmadım. O sırada yoksulluklar içinde yaşıyan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şeyler ister. Esvap ister, yemek içmek ister, bu arada rakı içmek de ister. Bu istek mübalâğalı bir şekilde anlatılmıştır.
– Rakıyı sever misiniz?
– Bayılırım.
– Bendeniz de… Ucuzlamasına ne dersiniz?
– Bir türlü inanamıyorum.
– Ya Fahrettin Kerim Bey’e?
– Allah derim.
– Neşredilmemiş yeni şiirlerinizden bir tane lâtfeder misiniz?
Tatlı tatlı okudu.
CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya.
Okur yazar hanımları küplere bindirecek bir şiir. Orhan Veli kızacak belki. Şiirini geçen akşamki Fikret Adil’in yaptığı bir azizlikte bir hanıma okudum. Fena içerledi. Elindeki voktayı masaya bıraktı. O da irticalen:
Ne elinde nasır
Ne başında çoluk çocuk
Bir elinde yirmi dokuzluk
İki ayağında nasır
Umurumda mı Orhan Veli?
Deyivermez mi?
Tam bu sırada yanımıza, şimdiye kadar yazdığı mısraların adedi bir milyonu bulan, tepe taklak olmayı göze alacak bir tâbi aramakla meşgul genç şair Süavi Koçer geldi. İki şair musafa ettiler.
– Süavi Koçer’i nasıl bulursunuz? dedim.
İki şair birbibirine bakıştılar.
Orhan Veli:
-Bir harikadır! dedi.
-En çok isimsiz şairleri severim. Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Mesela türküleri çıkaranları.
– Bir tane söyler misiniz?
Aldı şair bakalım ne dedi:
Akşam olur hapishane kilitlenir
Kimi kağıt oynar, kimi bitlenir
Kiminin Temyizden evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.
Kimin olursa olsun güzel şiir!
Güzel bir şiir okunduktan sonra insan bir zaman susuyor, konuşamıyor. Neden sonra:
– Şiire ne zaman başladınız?
– Bu hastalık bende 11-12 yaşlarında başlar. O zamanki yazdığım şiirler alışılmış tarzda şeylerdi. Daha doğrusu kötü şiirlerdi. Şairlerden kötülerinin bile tesiri altında yazardım. Bir gün geldi. Eski şiirlerden bıktık. İstedik ki, biraz daha farklı olsun.
“-Ama da biraz daha ha!… demedim.”
Devam etti:
– O sıralarda gavur şairlerini okuyorduk.
– 12 yaşında mı?
– Hayır. Daha çok sonraları. Bu arada Baudelaire’den sonraki nesillerin. Daha çok modern şairlerin kitaplarını. Bir de sürrealistleri. İşte herkesin acayiplik telakki ettiği şiirleri o zaman yazdık.
-Şimdi o şiirlerinizi beğenir misiniz?
– Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını o zaman bilmiyormuşuz demek. Bugün bu şairlerden ayrıldık. Halk edebiyatından istifade ediyoruz. Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lazımdı.
– En çok sevdiğiniz bir şiiri okur musunuz?
Hangisini okuyacağını bir müddet kestiremedi. Sonra şu şiiri okudu:
SERESERPE
Uzanıp yatıvermiş sere serpe
Entarisi sıyrılmış hafiften
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
Bir eliyle de göğsünü tutmuş
İçinde kötülüğü yok biliyorum
Yok, benim de yok amma
Olmaz ki
Böyle de yatılmaz ki…
Bu pek sevimli şiiri de dinledikten sonra şaire kafiyeye dönüp dönmemeye niyetli olup olmadığını sordum.
– Şimdilik vezne, kafiyeye bağlanmamak lâzım. Sonra faydalanılabilir.
– Niçin?
– Vezinsiz kafiyesiz şiir, şairi güçlüğü doğrudan doğruya şiirde aramak imkaniyle, daha doğrusu zaruretiyle karşılaştırıyor. Bu zaruret de şiirin çevresini genişletiyor. Günün birinde vezinli kafiyeli şiire dökülecek olursa o zamanın şairleri bugünkü nesillerin tecrübesinden istifade etmiş olacaklar.
Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı kafama geçirerek sokağa fırladık. Genç şair işte o zaman kendisinin en güzel mısralarını mırıldandı:
İstanbul’un mermer taşları
Başına da konuyor aman martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım
Senin yüzünden bu halim.
Artık ne okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak var, ne rakı şişesinde balık olmak meselesi:
İstanbul’un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşur, sevişirmiş bana ne
Sevdalım
Boynuna vebalim.
Ne sere serpe, ne cımbızlı şiir beni sarmıştı. Ne yapalım anlıyamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçimize bir gariplik çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile.
– Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
– Peki!…
Hapishane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.
Orhan Veli’yi pek sevdiği Rumeli hisarına gitmek üzere vapura bildirip dönerken yirmi sene evvel başka bir şairin yazdığı şu mısraları hatırladım:
‘Göllerde bu dem bir kamış olsam’
Şu şair istekleri bir çeyrek asırda aynı imkânsızlığı devam ettirmek şartiyle, ne kadar değişiyor. Şair değilim bereket! Göllerde kamış rakı şişesinde balık olmayı bir şişe siyah şarap karşısında alelâde bir beni âdem olmıya da değişmem doğrusu.

Sait Faik, 2 Şubat 1947

KAYNAK: AYKIRIAKADEMİ

Balbay: “Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım”

0

CHP İzmir Milletvekili, gazeteci Mustafa Balbay cezaevinden çıkışının yıldönümünde Çağdaş Ses’e özel açıklamalarda bulundu.

 

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay 6 Mart 2009 da hükümeti düşürmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklanmış 5 Ağustos 2013’te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Balbay 9 Aralık 2013 tarihinde tahliye edildi, akabinde 10 Aralık 2013 tarihinde milletvekili yemini ederek göreve başlamıştı. Mustafa Balbay tahliyesinin birinci yılında Çağdaş Ses’den Erman Çimen’e özel açıklamalarda bulundu.

Balbay demir parmaklar altındaki 1739 günün 520 gününün hücrede geçtiğini belirtirken;  “O hücredeki en karanlık anlarda bile ben umutsuzluğa düşmedim” diye konuştu. Bir ülkede hukuk güvenliği can güvenliği kadar önemlidir diyen Balbay, “hukuk bir zulme dönüşecekse , bir cop haline gelicekse işte o zaman bu felaket demektir.” dedi.

Balbay ayrıca, genel seçimlerde milletvekilliği adaylığını da tekrar düşündüğünü belirterek; “Zaten şuanda bu görevi bir anlamda çeyrek yapmış durumdayım. Dört yıllık Milletvekilliği süresinin 2,5 yılı demir parmaklıklar ardında geçti. O yüzden devletten iki buçuk yıl alacağım var. Ayrıca benim de 2.5 yıl seçmene borcum var.” diye konuştu.

İşte Mustafa Balbay’ın Çağdaş Ses’ye yaptığı önemli açıklamalar;

 

TÜRKİYE BÜYÜK BİR HAPİSHANE

“Bizler toplum önünde olan insanlarız, özgürlüğümüzü bu toplum içinde olabildiğince kazandık. Son bir yıl içinde tanık olarak yaşadımki, biz içerde demir parmaklarının arkasındaydık ama Türkiye’nin tümü büyük bir hapishane haline gelmiş durumda. Bu özellikle medyada hissediliyor. Şöyle bir çıkardım son bir yılda tam 149 konuya yayın yasağı gelmiş. Bu artık haberinde tutuklandığı anlamına geliyor doğrusu. Bu yanıyla da yıldömünde düşündüklerimi paylaşmak istedim. Ama kesinlikle umutsuzluğu, bir kahrı paylaşmak istemedim. Önce teşhisi iyi yapmak gerekirki ardından çözüm gelebilsin. Ben bu sürecide aşabileceğimize inanıyorum.  Sorunu masanın üzerine koymak çözümünde başlangıcıdır diye düşünüyorum.

 

HUKUK GÜVENLİĞİ CAN GÜVENLİĞİ KADAR ÖNEMLİ

Bana göre hukuk güvenliği can güvenliği kadar önemlidir. Hukukda bir söylem var “Bir kişi yaşamı boyunca hiç suç işlemiyeceğine dair bir söz verebilir. Ama Yargıç karşısına çıkmayacağının bir garantisini veremez.” Yani mahkemeye çıkmayacağım diyemezsiniz. Hiç beklemediğiniz anda kendinizi hakim önünde bulabilirsiniz. O yüzden herkesin hukuk güvenliğine, hukuka güvenmeye ihtiyacı var. Hukuk sizi hukuksuzluğa götürecekse,  hukuk bir zulme dönüşecekse , hukuk bir cop haline gelicekse o zaman bu felaket demektir.  Şuan bunu yaşamaktayız biz. Mesela dün eski bir AKP milletvekili Feyzi İşbaşaran’ı İstanbul’da adliyeye getirilirken, yani hukukun önüne çıkarılırken planlayarak dövdüler. Yani böyle bir Türkiye’de yaşıyoruz artık biz..

 

HİÇ UMUTSUZLUĞA KAPILMADIM

İnanın içerdeyken hiç umutsuzluğa kapılmadım. Demir parmaklar altındaki 1739 günün 520 günü hücrede geçti. O hücredeki en karanlık anlarda bile ben umutsuzluğa düşmedim. Sadece kafamda ne zaman biter, uzayabilir, uzamasına göre hazırlıklı olmak lazım. Ya da özgürlük gününe hazır olmak lazım, o güne hazır değilsen özgürlüğünde kıymeti yok. Hep bunları düşündüm. O günlerde elbet bir gün özgürlüğün geleceğine inandımsa bu AKP karanlığının biteceğine de o kadar inanıyorum. Adımın Mustafa Balbay olduğu kadar inanıyorum. Benim  özgürlüğümün asıl başlangıcını Silivri’deki yüzbini aşkın insanın mahkeme önüne gelmesinde görüyorum. Asıl ana duvarları o yıkmıştır diye düşünüyorum.

 

AKP OSMANLI DÖNEMİNİN ÇÜRÜYEN TARAFINI TEMSİL ETMEKTEDİR

Biz bu süreci kesinlikle aşacağız. En son yapılan Osmanlıca dayatmasıda AKP’nin kendi sonunu hazırlamaktır. Böyle dayatmalar en büyük zararı kendisine verir. Böyle bir dönemin içindeyiz. Çile dolu, hüzün verici ama böyle. Keşke o şurada “biz bu çağı nasıl yakalarız, bilimsel çalışmalar neden az neden çok, öğretmenlerin niteliği nedir” bunları konuşsaydık. Ama onun yerine dinin bu iktidarın kalmasında tutkal etkisi yaratacak şekilde nasıl kullanırız tartışması yapıldı.  Bu kadar Osmanlı tartışması yapılıyor ama bana göre AKP Osmanlı’nın çürüyen tarafını temsil etmektedir. Osmanlının son 300 yılı Batıyı yakalamaya mücadelesi içinde geçmiştir. AKP’de bu mücadele içinde tutucu tarafı, herşeğiyle kulaklarını gözlerini kapayan bağnaz tarafı temsil etmektedir.

 

YAKIN ZAMANDA CHP’NİN VAADLERİ GÜNDEM OLACAK

Benim bütün bu anlattıklarımın umudu doğrucak ana etken bu iktidarın ülkeyi ne kadar kötü yönettiğini anlatmak değil,bu iktidarın karşına bir seçenek koymaktır. Bu seçeneğe en büyük aday CHP’dir. CHP’ninde bunu bir an önce ortaya koyması gerekmektedir. Ben bunu her yerde söylüyorum.  Ben kendimi eli kalem tutan bir milletvekili olarak sorumlu hissediyorum. CHP bu doğuma gebedir şuan. Ben iddia ile söylüyorum;  bir,bir buçuk ay içersinde CHP iktidarında yapılacakları, CHP’nin vaad ettiklerini konuşuyor olacağız.

 

SEÇMENE BORCUM VAR, MİLLETVEKİLLİĞİNE ADAY OLACAĞIM

Bir siyasetçinin görevi topluma doğruları anlatmak, toplumun daha iyi yönetilmesi için çaba harcamaksa ben bu görevi yapıyorum zaten. Ancak milletvekilliği adaylığı konusunda sorarsanı evet düşünüyorum. Zaten şuanda bunu bir anlamda çeyrek yapmış durumdayım. Dört yıllık Milletvekilliği süresinin 2,5 yılı demir parmaklıklar ardında geçti. O yüzden devletten iki buçuk yıl alacağım var. Ayrıca benim de 2.5 yıl seçmene borcum var.”

Erman Çimen

ÇAĞDAŞSES

Balbay: “Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım”

0

CHP İzmir Milletvekili, gazeteci Mustafa Balbay cezaevinden çıkışının yıldönümünde Çağdaş Ses’e özel açıklamalarda bulundu.

 

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay 6 Mart 2009 da hükümeti düşürmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklanmış 5 Ağustos 2013’te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Balbay 9 Aralık 2013 tarihinde tahliye edildi, akabinde 10 Aralık 2013 tarihinde milletvekili yemini ederek göreve başlamıştı. Mustafa Balbay tahliyesinin birinci yılında Çağdaş Ses’den Erman Çimen’e özel açıklamalarda bulundu.

Balbay demir parmaklar altındaki 1739 günün 520 gününün hücrede geçtiğini belirtirken;  “O hücredeki en karanlık anlarda bile ben umutsuzluğa düşmedim” diye konuştu. Bir ülkede hukuk güvenliği can güvenliği kadar önemlidir diyen Balbay, “hukuk bir zulme dönüşecekse , bir cop haline gelicekse işte o zaman bu felaket demektir.” dedi.

Balbay ayrıca, genel seçimlerde milletvekilliği adaylığını da tekrar düşündüğünü belirterek; “Zaten şuanda bu görevi bir anlamda çeyrek yapmış durumdayım. Dört yıllık Milletvekilliği süresinin 2,5 yılı demir parmaklıklar ardında geçti. O yüzden devletten iki buçuk yıl alacağım var. Ayrıca benim de 2.5 yıl seçmene borcum var.” diye konuştu.

İşte Mustafa Balbay’ın Çağdaş Ses’ye yaptığı önemli açıklamalar;

 

TÜRKİYE BÜYÜK BİR HAPİSHANE

“Bizler toplum önünde olan insanlarız, özgürlüğümüzü bu toplum içinde olabildiğince kazandık. Son bir yıl içinde tanık olarak yaşadımki, biz içerde demir parmaklarının arkasındaydık ama Türkiye’nin tümü büyük bir hapishane haline gelmiş durumda. Bu özellikle medyada hissediliyor. Şöyle bir çıkardım son bir yılda tam 149 konuya yayın yasağı gelmiş. Bu artık haberinde tutuklandığı anlamına geliyor doğrusu. Bu yanıyla da yıldömünde düşündüklerimi paylaşmak istedim. Ama kesinlikle umutsuzluğu, bir kahrı paylaşmak istemedim. Önce teşhisi iyi yapmak gerekirki ardından çözüm gelebilsin. Ben bu sürecide aşabileceğimize inanıyorum.  Sorunu masanın üzerine koymak çözümünde başlangıcıdır diye düşünüyorum.

 

HUKUK GÜVENLİĞİ CAN GÜVENLİĞİ KADAR ÖNEMLİ

Bana göre hukuk güvenliği can güvenliği kadar önemlidir. Hukukda bir söylem var “Bir kişi yaşamı boyunca hiç suç işlemiyeceğine dair bir söz verebilir. Ama Yargıç karşısına çıkmayacağının bir garantisini veremez.” Yani mahkemeye çıkmayacağım diyemezsiniz. Hiç beklemediğiniz anda kendinizi hakim önünde bulabilirsiniz. O yüzden herkesin hukuk güvenliğine, hukuka güvenmeye ihtiyacı var. Hukuk sizi hukuksuzluğa götürecekse,  hukuk bir zulme dönüşecekse , hukuk bir cop haline gelicekse o zaman bu felaket demektir.  Şuan bunu yaşamaktayız biz. Mesela dün eski bir AKP milletvekili Feyzi İşbaşaran’ı İstanbul’da adliyeye getirilirken, yani hukukun önüne çıkarılırken planlayarak dövdüler. Yani böyle bir Türkiye’de yaşıyoruz artık biz..

 

HİÇ UMUTSUZLUĞA KAPILMADIM

İnanın içerdeyken hiç umutsuzluğa kapılmadım. Demir parmaklar altındaki 1739 günün 520 günü hücrede geçti. O hücredeki en karanlık anlarda bile ben umutsuzluğa düşmedim. Sadece kafamda ne zaman biter, uzayabilir, uzamasına göre hazırlıklı olmak lazım. Ya da özgürlük gününe hazır olmak lazım, o güne hazır değilsen özgürlüğünde kıymeti yok. Hep bunları düşündüm. O günlerde elbet bir gün özgürlüğün geleceğine inandımsa bu AKP karanlığının biteceğine de o kadar inanıyorum. Adımın Mustafa Balbay olduğu kadar inanıyorum. Benim  özgürlüğümün asıl başlangıcını Silivri’deki yüzbini aşkın insanın mahkeme önüne gelmesinde görüyorum. Asıl ana duvarları o yıkmıştır diye düşünüyorum.

 

AKP OSMANLI DÖNEMİNİN ÇÜRÜYEN TARAFINI TEMSİL ETMEKTEDİR

Biz bu süreci kesinlikle aşacağız. En son yapılan Osmanlıca dayatmasıda AKP’nin kendi sonunu hazırlamaktır. Böyle dayatmalar en büyük zararı kendisine verir. Böyle bir dönemin içindeyiz. Çile dolu, hüzün verici ama böyle. Keşke o şurada “biz bu çağı nasıl yakalarız, bilimsel çalışmalar neden az neden çok, öğretmenlerin niteliği nedir” bunları konuşsaydık. Ama onun yerine dinin bu iktidarın kalmasında tutkal etkisi yaratacak şekilde nasıl kullanırız tartışması yapıldı.  Bu kadar Osmanlı tartışması yapılıyor ama bana göre AKP Osmanlı’nın çürüyen tarafını temsil etmektedir. Osmanlının son 300 yılı Batıyı yakalamaya mücadelesi içinde geçmiştir. AKP’de bu mücadele içinde tutucu tarafı, herşeğiyle kulaklarını gözlerini kapayan bağnaz tarafı temsil etmektedir.

 

YAKIN ZAMANDA CHP’NİN VAADLERİ GÜNDEM OLACAK

Benim bütün bu anlattıklarımın umudu doğrucak ana etken bu iktidarın ülkeyi ne kadar kötü yönettiğini anlatmak değil,bu iktidarın karşına bir seçenek koymaktır. Bu seçeneğe en büyük aday CHP’dir. CHP’ninde bunu bir an önce ortaya koyması gerekmektedir. Ben bunu her yerde söylüyorum.  Ben kendimi eli kalem tutan bir milletvekili olarak sorumlu hissediyorum. CHP bu doğuma gebedir şuan. Ben iddia ile söylüyorum;  bir,bir buçuk ay içersinde CHP iktidarında yapılacakları, CHP’nin vaad ettiklerini konuşuyor olacağız.

 

SEÇMENE BORCUM VAR, MİLLETVEKİLLİĞİNE ADAY OLACAĞIM

Bir siyasetçinin görevi topluma doğruları anlatmak, toplumun daha iyi yönetilmesi için çaba harcamaksa ben bu görevi yapıyorum zaten. Ancak milletvekilliği adaylığı konusunda sorarsanı evet düşünüyorum. Zaten şuanda bunu bir anlamda çeyrek yapmış durumdayım. Dört yıllık Milletvekilliği süresinin 2,5 yılı demir parmaklıklar ardında geçti. O yüzden devletten iki buçuk yıl alacağım var. Ayrıca benim de 2.5 yıl seçmene borcum var.”

Erman Çimen

ÇAĞDAŞSES

İşten çıkarılan Ülker işçileri Konuştu

İşten çıkarılan Ülker işçileri İslami Analiz’e anlattı: Düne kadar arkamızda namaz kılıp bize ‘hocam’ diyenler şimdi bizi gavur yaptılar

İslami Analiz’den Meryem Büşra Dağ sendika değiştirdiklerinden dolayı işten çıkarılan Ülker işçileriyle bir röportaj gerçekleştirdi. Fazla mesaiye zorlandıklarını, çocuklarını görecek vakit bulamadıklarını ve işverenin gözünde makineden bir farklarının olmadığını söyleyen işçiler, “çikolatalar erimesin diye hepimiz fıtık olduk” dedi. Çalışma arkadaşlarını kendilerine katılmaya davet eden işçilerden Bilal Cansu, “Çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır.” ifadelerini kullandı.

İslâmî Analiz/Haber Merkezi

İslami Analiz’den Meryem Büşra Dağ, direnişlerinin 43. gününde işten çıkarılan Ülker işçileri ile bir röportaj gerçekleştirdi. İşçiler röportajda Ülker’deki çalışma koşullarından ve işten çıkarılma sebeplerinden bahsederken, direniş sürecinde yaşadıklarını da anlattı.

Çalıştıkları süre boyunca geçinmek için fazla mesai yapmak zorunda olduklarını belirten işçiler, cenaze veya düğünlere katılacak fırsat bulamadıklarını, çocuklarını bile hakkıyla göremediklerini anlattı. “Çikolatalar erimesin diye bütün işçilerin fıtık olduğunu” söyleyen ve amaçlarının iş koşullarının iyileştirilmesi ve işlerine geri dönmek olduğunu belirten işçilerden Bilal Cansu, “Buradan Müslümanlara Allah-ı Teala’nın ayetlerle bildirdiği, Peygamber Efendimiz’in de hadislerle desteklemiş olduğu “hakkınızı arayın” mesajını hatırlatıyoruz.” şeklinde konuştu. Cansu çalışma arkadaşlarını kendilerine katılmaya davet ederken, “Çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır.” dedi.

İşte Ülker’de çalışırken sendika değiştirdiğinden dolayı işten çıkarılan Murat TopalBilal Cansu ve Mustafa Çakır ile İslami Analiz’in gerçekleştirdiği röportaj:

Ankara’ya bu gün geldiniz. Sizin için de yoğun bir gündü. Sizi çok meşgul etmek de istemiyorum. Bize öncelikle direnişinizin nasıl başladığı hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Murat Topal: Bizler Ülker’in İstanbul’da yer alan çikolata fabrikasında, Topkapı Şubesi’nde çalışıyoruz. Hepimiz uzun yıllardır düşük ücretlerle orada çalışıyoruz. Tüm işçiler Öz-Gıda İş Sendika’ya bağlı ve o da zaten Ülker’in kendi kurduğu bir sendika. Sendika bizim aidatımızı kesiyor fakat biz sendikaya hesap soramıyoruz. Yani ben işe gelemediğim zaman, nasıl işveren  bana para ödediği için ‘neden gelmedin, ne yaptın’ gibi sorular soruyorsa ben de sendikaya para ödediğimden dolayı sendikaya bunları sorabilmeliyim. Fakat sendikaya hesap soramıyoruz. Aksine bir mağduriyetimiz olduğunda sendika bize tepkisel davranıyor yahut da savsaklıyor. Aslında sendikanın bir yaptırım gücü yok, sendika sadece isimde var. Bir de üstüne üstlük işverene işçiden laf taşıyor. Ama biz sabrettik belki düzelir diye fakat bir şey değişmedi. 30 yıldır orada çalışan işçilerle konuştuk 2004’e kadar bir şekilde idare etmişler. Ben 2002’de girdiğimde iki yıllık sözleşmeli çalıştım. 2004’de bir çıkış oldu. Eski kadroları çıkardılar. Onlar 800 TL’ ye yakın maaş alıyorlardı. Sendikanın oyunuyla o işçiler işten çıkarıldı. Bir ay sonra isteyen 350 Tl’ye geri gelsin dendi. Verilmiş hakkı ellerinden aldılar ve sonra çok daha düşük bir ücretle daha kötü şartlarda çalıştırdılar.

ÜÇ KİŞİLİK İŞİ BİR KİŞİYE YAPTIRIYORLAR”

Ve buna rağmen zorunlu mesai, üç kişilik işi bir kişiye yaptırmaları, sağlık problemlerinin dikkate alınmaması, makinelerin çok seri üretime geçilip işçilerin üzerinde sürekli baskı uygulanması gibi uygulamalarla tam anlamıyla modern kölelik diyebileceğimiz bir sistemle çalıştırılıyoruz. Gece 12,5 saat, gündüz 11 saat… Bedenimiz yıpranıyor, evimizde ailemize zaman ayıramıyoruz, davetlere icabet edemiyoruz, bakıyoruz cebimizde paramız da kalmıyor. Bunlar birike birike bıçak kemiğe dayandı. Anayasal bir hakkımız doğdu. İkinci bir sendika hakkı çıktı. Bu hakkımızı kullanmaya karar verdik ve fabrikada örgütlü hareket etmek için çalışmalar başlattık. 74’de Ülker’de bir grev oluyor ve DİSK işçilere yardım ediyor. Bu gerçeği öğrenince biz de DİSK’e gitmeye karar verdik. Grup grup görüşmeye başladık. İçerde bir akraba topluluğu olduğu için de çok görünür bir şekilde değil de gizli bir biçimde arkadaşlarımıza anlattık.

ATILMA SEBEBİMİZ SENDİKA DEĞİŞTİRMEK Mİ, AHLAK VE İYİ NİYET KURALLARINA UYMAYAN HAL Mİ?

80-100 kişiyi örgütledik buna rağmen 27 Ekim’de biz 8 kişi olarak DİSK’e geçtik, öncülük ettik. Biz Öz-Gıda’dan DİSK’e geçtiğimiz gün işveren insan hakları müdürü tarafından İş Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca işimize son verildi. Eğer bu maddeyi kabul edip imzalarsanız tazminatınız yatırılacaktır dendi. Biz de imza atamayacağımızı, bu madde ile bize iftira atıldığını söyledik. Ve sendikanın görevini yapmadığı için başka bir sendikaya geçtiğimizi, bunun da Anayasal hakkımız olduğunu belirttik ama dinlemediler. Biz de imzalamadan çıktık. Ve 28 Ekim günü işe alınmadık. 43 gündür direnişteyiz.

FAZLA MESAİ YAPMAK ZORUNDA OLDUĞUMUZU BİLİYORLAR”

Çalışma koşullarınızdan biraz bahseder misiniz? 12 saat çalışıyorduk dediniz. Peki ücretler buna göre fazla mıydı?

Bilal Cansu: Çalışma saatleri 8 saat normalde. Yalnız sekiz saat çalıştığımızda aldığımız ücret asgari ücret. İşveren insanların fazla mesai yapmaya muhtaç olduğunu bildiği için herkesi fazla mesaili şekilde çalıştırıyor. Fazla mesaili çalışmak zorunlu. Yani istesek de istemesek de çalışmak zorundayız. Fazla mesaili bir şekilde az da olsa geçinebilecek kadar bir maaş alabiliyoruz. 1400-1600 TL arasında. Sürekli mesai yaptığın zaman sağlığından sıhhatinden gidiyor, ailene, çevrene ve kendine vakit ayıramıyorsun. Mesaisiz çalıştığında cebinde para olmuyor.

ÇOCUĞUMA HEDİYESİNİ BİLE VERECEK KADAR GÖREMİYORUM”

Mesaili çalışınca az da olsa elimde bir şeyle gidebiliyorum, çocuğuma, aileme hediye götürebiliyorum ama ben giderken çocuğum uyuyor, ben geldiğimde de uyumuş oluyor. Birbirimizi göremiyoruz yani o kadar çok çalıştığım için irtibat kopuyor. Oyuncağını alıyorum ama ben çocuğuma veremiyorum. Başucuna koyuyorum o uyandığında alıyor. Yani aileler birbirinden kopuk, çevreden kopuğuz. Bayramda seyranda, hafta sonunda sürekli çalışıyoruz. Sözde işçi bayramı olan 1 Mayıs’ta bile çalışıyoruz. 1 Mayıs’ta biz değil memurlar çalışmıyor. Zaruri durumda bile izin vermiyorlar.

ÇİKOLATALAR ERİMESİN DİYE HEPİMİZ FITIK OLDUK”

Ayrıca aşırı soğuk bir ortamda çalışıyoruz. Çünkü çikolataların erimemesi için soğuk ortam gerekli. Merkezi sistemli soğutma yerine bizim çalıştığımız alana tepeden fanlı soğutmayla bu gerçekleştiriliyor. Soğutma sistemi tamamen ikinci sınıf. Bir yandan çalıştığımız için terliyoruz bir yandan tepeden fanlı sistemle soğutma vuruyor. Ve bu da bel fıtığı, boyun fıtığı gibi sağlık problemlerine sebep oluyor. Hemen hemen herkeste bu sorun var. Aynı zamanda çok gürültülü ortamda çalışıldığı için de işitme problemleri de meydana geliyor. Monoton bir şekilde insan makinalarla çalışınca psikolojik rahatsızlıklar da oluşuyor. Bir cenaze olduğunda bile ben bugün çalışmak istemiyorum gibi bir şey deme imkanımız yok. Köle gibi çalıştırılıyoruz.

MAKİNENİN BİR PARÇASINDAN FARKIMIZ YOK İŞVERENİN GÖZÜNDE”

Sanki makinenin bir parçasıymış, bir dişlisiymişsiniz gibi.

Bilal Cansu: Aynen, makinenin bir parçası dedin de aynı makine dişlisi gibiyiz. Çalışan işçiyi olduğu yerden kaldırsanız; sistem çöküyor. Mesela izin istediğimiz zaman sen gidersen iş durur deniyor. Yani makinenin bir parçası gibi bakıyorlar bize. Hal böyleyken insanların hepsi mutsuz. Bir çoğu kiracı olduğundan, borcu olduğundan, -çoğusu kredi çekmiş, ev almış- çıkıp da hakkını aramaya çekiniyor. E, biz çıktık hakkımızı aradık doğal yollarla. Kanuni haklarımızı kullandık, Anayasa’da var olan hakkımızı kullandık. Ama buna müsaade etmediler.

ÇEKİNECEK BİR ŞEY YOK, NETİCEDE RIZKI VEREN ALLAHTIR”

On işçiyi aynı gün işten attılar. Şimdi diğer arkadaşlar da bizimle beraber olmak istiyor aslında. Gönülleri bizden yana. Sözlü olarak da bunu söylüyorlar. Fakat fiili olarak yanımızda bulunamıyorlar, çekiniyorlar.

Aslında çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır. Ama insanımız böyle yani, bu sistem bizi bu şekilde yetiştirmiş. Pısırık, korkak, zayıf imanlı insanlar olarak bizi yetiştirdiler ne yazık ki… İşte onlar da çekindikleri için bırakamıyorlar işi. Ama onlar da anlayacaklar ki burada çalışmanın sonu yok. Burada kaldıkça hem sağlığımızdan hem sıhhatimizden hem de çevremizden kopuyoruz. Onlar da bizim yanımızda olacaklar inşallah.

TÜM STK’LARDAN DESTEK BEKLİYORUZ”

Aileden de bahsetmişken ben size de sorayım. 43 gündür direniyorsunuz. Herhangi bir kazancınız da yok. Ailelerinizin geçimini nasıl sağlayabiliyorsunuz?

Mustafa Çakır: Şu anda idare ediyoruz. Ama yavaş yavaş sıkıntılar başlıyor. Tabi evden, çocuklardan, aileden destek var. Bununla ilgili artık STK’lar olsun, özellikle DİSK’e bağlı Gıda-İş sendikası ve DİSK’e bağlı bütün sendika örgütleri destek vereceklerini söylediler.

Şu anda bir atılım yok ama bekliyoruz. Tabi biz bu desteği sadece DİSK’e bağlı sendikalardan değil, inancı ne olursa olsun bütün sivil toplum kuruluşlarından herkesten bekliyoruz.

Bilal Cansu: Gelir konusunda biz sendika seçtiğimiz için işten atıldık. Tabi işveren bunu bu şekilde söylemiyor. Bizim sicilimizde atılma sebebi olarak 25/2, yani ahlaki kurallara uymadığımız için atıldığımızı iddia edildi. Bundan dolayı yıllardır SSK’ya ödemiş olduğumuz primler bize işsizlik maaşı olarak dönmesi gerekirken şu an işsizlik maaşı da alamıyoruz. Devlet işverenle birlikte hareket ediyor ve işçiyi de bu şekilde mağdur ediyor. Bizim orada maddi anlamda direnme gücümüz yok. Sonuna kadar hakkımızı arayacağız, direneceğiz. Fakat maddi anlamda sıkıntılarımız var.

İŞİMİZE İYİLEŞTİRİLMİŞ KOŞULLARDA GERİ DÖNMEK İSTİYORUZ”

Bu direnişle neyi amaçlıyorsunuz peki?

Murat Topal: Direnişle işe DİSK’li olarak geri dönmek istiyoruz. Zaten Murat Ülker’le üçüncü gün bir görüşme oldu. Görüşmeden bir hafta sonra danışmanıyla görüştük. Onlara da bildirdik. İçeriden talep ve şikayetlerimiz var. Taleplerimiz arasında senelik iznimizi istediğimiz zaman kullanmak bulunuyor. Fazla mesailer zorunlu olmasın. 8 saat üzerinden geçinebileceğimiz bir ücret alalım. Sendika temsilcilerini biz seçelim. Sözleşmeler bizimle beraber yapılsın. İyi şartlarda emeğimizin karşılığını alarak çalışmak istiyoruz. İnsanca çalışmak istiyoruz. Düğünümüze, cenazemize vaktinde gitmek istiyoruz. Şimdiye kadar hükümetlerden görüyoruz, oylarımızı almışlar ama hiçbir zaman da işçilerin yanında olmamışlar.

ÜLKER HAKKIMIZI VERSE DAHA ÇOK BÜYÜRDÜ, KAZANCI BEREKETLENİRDİ”

Ülker’de de aynı durum söz konusu. Biz Ülker’i 70 sene mutlu etmişiz. Onlar bizi 70 yıldır mutlu edememişler. Ben girerken 3-4 tane makinesi olan şirketin şimdi 50 bin tane çalışanı var. Acaba bizim hakkımızı tam olarak verseydi bu kadar büyüyebilecek miydi?

Bilal Cansu: Verse daha çok büyürdü. Daha çok bereketlenirdi.

Murat Topal: Bizi memnun edemedi, bizi mutlu edemedi. Hadis-i şerifte “komşusu açken tok yatan bizden değildir” deniyor. “Kendin için istediğini başkası için istemedikçe gerçek mümin olamazsın” deniyor…

Siz de bahsettiniz. Ülker yönetimiyle de görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerde ne gibi sonuçlar elde ettiniz?

Murat Topal: Murat Ülker bize sendika değiştirmek sizin hakkınızdır dedi. Onların kafasındaki en büyük soru işareti DİSK…

Bilal Cansu: Oradan bir sonuç çıkmadı anlayacağınız. Bizim anlayabildiğimiz kadarıyla Murat Bey bizi oyalıyor.

70. YIL KUTLAMALARINA GÖLGE DÜŞMESİN DİYE BİZİ OYALADILAR”

Murat Topal: Yakın zaman önce Ülker’in 70. yıl kutlamaları vardı. Ona gölge düşmesin diye bizi oyalamış olabilirler. İşte o gün bize yemek ısmarlama teklifinde bulundular. Biz onu tabi kabul etmedik. Bizim çocuklarımız evde ekmek beklerken bizim orada kebap yememiz yakışık almaz diye düşündük.

50-100 KİŞİ OLSAK SIKINTI ÇÖZÜLÜR”

Peki bu süreçte çalışma arkadaşlarınız size destek oluyor mu? Ya da şöyle de sorabiliriz, toplu bir direnişe geçseydiniz sizce işler nasıl ilerlerdi?

Mustafa Çakır: Şimdi içeriden destek var. Var ama… Yani dışarıda bekleyen bir 50 -100 kişi olsak eylemin çok daha fazla ses getireceğine inanıyorum. Sonuçta imalat aksayacak. Piyasa sıkıntıya girecek. Ülker’in malı satılmayacak. Buradan sizin aracılığınızla da seslenmiş olalım. Ülker’de çalışan arkadaşlar bize katılsalar bütün sıkıntı çözülecek diye düşünüyoruz.

Murat Topal: Arkadaşlarımızı bizim için onlar şucu bucu diyerek engelliyorlar.

BİZE GELMEYENLERİN AYAĞINA BİZ GELDİK”

Peki Ankara’ya geliş amacınızdan da bahsedebilir misiniz?

Murat Topal: Ankara’ya “bize gelmeyenlere biz gelmek için” geldik. Basına, milletvekillerine, bizim yanımıza gelmeyenlere hesap sormaya geldik. Adalet Bakanı yerinde yokmuş. Çalışma Bakanı’na yine ulaşamadık. HDP milletvekilleri oy vermememize rağmen bize başından beri destek verdi. İnşallah sesimizi duyarlar.

HAKKINIZI ARAMAZSANIZ ONURUNUZU DA KAYBEDERSİNİZ”

Son olarak bu direnişinizde özel olarak Müslümanlara ve İslami kesime mesajınız nedir?

Bilal Cansu: Biz inanmış insanlar olarak hiçbir şekilde işten atılacağız, işsiz kalacağız diye korkmadık. Hakkımızı aradık. Şu anda işten atıldık ama bu hayatın sonu değil. Bir kapı kapayan başka bir kapı açar. Sonuçta bir işe girer, evimizi de geçindiririz. Kimse aç kalmış değil. Buradan Müslümanlara Allah-ı Teala’nın ayetlerle bildirdiği Peygamber Efendimiz’in de hadislerle desteklemiş olduğu “hakkınızı arayın” mesajını hatırlatıyoruz. Hz. Ali’nin bir sözü var. “Hakkınızı arayın, hakkınızı aramazsanız onurunuzu da kaybedersiniz.” şeklinde. Yani Müslümanlar haklarını arasınlar. Sonu ne olursa olsun hiçbir zaman haklarını başkasına yedirmesinler. Ne kimsenin hakkını alsınlar, ne de kendi haklarını başkalarına bıraksınlar. İmanın gereği de budur.

Murat Topal: Haksızlığa boyun eğen haksızlığı yapan gibidir. Haksızlığa sessiz kalan dilsiz şeytandır. “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” sözü çok yanlış bir söz. Bugün sana değmiyorsa yarın o yılan büyüyecek, senin çocuklarına zarar verecek, ümmet-i Müslümana zarar verecek.

ÜLKER PATRONLARI HER GRUPLA İŞ BİRLİĞİ YAPIYOR BİZ DİSK’LE YAPINCA ÖTEKİLEŞTİRİLİYORUZ

Şucu bucu diyerek kimseyi bölmesinler. Ülker patronu her kesimle işbirliği yapıyor. Ecnebilerle, Yahudilerle işbirliği yapıyor. Ben ikinci bir sendikayla işbirliği yapınca neden beni işten atıyorlar?

Bilal Cansu: Yani alınan maaş bir lira. Onu bırakmamak için çırpınmak durumundayız. Ya, neye dileniyorsun? Çık hakkını ara. Biz 8 kişiyle çıktık, hakkımızı aradık. İçeride de bunun yansımaları oldu. İmalatta çalışan arkadaşlarımız bunu bize söylüyorlar. Yenilen yemeklerden yapılan davranışlara kadar birçok güzellikler oluyor. 8 kişiyle böyle oluyor. 80 kişi olsa… İnanın 80 kişiyle biz bu işi çözeriz. Sadece arkadaşların bize destek olmalarını istiyoruz. İnşallah olacaklar.

DÜNE KADAR ARKAMIZDA NAMAZ KILIP BİZE HOCAM DİYENLER ŞİMDİ BİZİ ‘GAVUR’ YAPTILAR”

Yani düne kadar arkamızda 50-100 kişi namaz kılardı, bize hocam derlerdi. Şimdi “neden DİSK’e gittiniz, onlar solcu, din düşmanı, Allah korkusu yok onlarda” deyip bizi gavur yaptılar. Bu şekilde konuşan arkadaşlara biz şunu da söyledik: Bakın arkadaşlar, DİSK şart değil, başka bir sendika da olur. Siz yeter ki gelin, biz DİSK’le ilişkimizi keseriz. Gerekirse yeni sendika kurar, yolumuza devam ederiz. Böyle deyince ses çıkmıyor. O yüzden kimse korkmasın, hakkını arasın. Bizim göstermiş olduğumuz şu cesareti kendileri de göstersinler. İnanın herkes kazanacak. Türk Milleti kazanacak.

HÜKÜMET OLSAM İŞÇİYE %1 BİLE ZAM YAPMAM”

Bugün asgari ücrete %5 zam geleceği konuşuluyor. Sunmuş oldukları rakam aylık 30 liraya tekabül ediyor. O da günlük 1 lira zam anlamına geliyor. Ben hükümetin yerinde olsam %1 bile zam vermem. Niye vermem? Çünkü kimsenin sesi çıkmıyor ki…

SEÇTİĞİMİZ İNSANLAR BİZİ DÜŞÜNMÜYOR”

Kimse çıkıp hakkını aramıyor ki… Hakkını aramazsan hükümet vermez tabi. Senin seçtiğin insanlar seni düşünmüyor. Sen çıkıp sokaklarda, meydanlarda, çok aşırılığa kaçmadan çıkıp sesini duyuracaksın. Hakkını arayacaksın. Hakkını aramazsan yarın bir gün çocuğun senden hesap soracak. Bana nasıl memleket bıraktın, sefillik çekiyorum. Diyecek sana. Mustafa Çakır: Bu röportajı gören arkadaşlar. Onlar da artık ellerinden ne geliyorsa… Herkesin elini taşın altına koyması gerekir. Bu sonuçta hepimizin kavgası: Ekmek kavgası

Meryem Büşra Dağ 09.12.2014

İSLAMİ ANALİZ

İşten çıkarılan Ülker işçileri Konuştu

İşten çıkarılan Ülker işçileri İslami Analiz’e anlattı: Düne kadar arkamızda namaz kılıp bize ‘hocam’ diyenler şimdi bizi gavur yaptılar

İslami Analiz’den Meryem Büşra Dağ sendika değiştirdiklerinden dolayı işten çıkarılan Ülker işçileriyle bir röportaj gerçekleştirdi. Fazla mesaiye zorlandıklarını, çocuklarını görecek vakit bulamadıklarını ve işverenin gözünde makineden bir farklarının olmadığını söyleyen işçiler, “çikolatalar erimesin diye hepimiz fıtık olduk” dedi. Çalışma arkadaşlarını kendilerine katılmaya davet eden işçilerden Bilal Cansu, “Çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır.” ifadelerini kullandı.

İslâmî Analiz/Haber Merkezi

İslami Analiz’den Meryem Büşra Dağ, direnişlerinin 43. gününde işten çıkarılan Ülker işçileri ile bir röportaj gerçekleştirdi. İşçiler röportajda Ülker’deki çalışma koşullarından ve işten çıkarılma sebeplerinden bahsederken, direniş sürecinde yaşadıklarını da anlattı.

Çalıştıkları süre boyunca geçinmek için fazla mesai yapmak zorunda olduklarını belirten işçiler, cenaze veya düğünlere katılacak fırsat bulamadıklarını, çocuklarını bile hakkıyla göremediklerini anlattı. “Çikolatalar erimesin diye bütün işçilerin fıtık olduğunu” söyleyen ve amaçlarının iş koşullarının iyileştirilmesi ve işlerine geri dönmek olduğunu belirten işçilerden Bilal Cansu, “Buradan Müslümanlara Allah-ı Teala’nın ayetlerle bildirdiği, Peygamber Efendimiz’in de hadislerle desteklemiş olduğu “hakkınızı arayın” mesajını hatırlatıyoruz.” şeklinde konuştu. Cansu çalışma arkadaşlarını kendilerine katılmaya davet ederken, “Çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır.” dedi.

İşte Ülker’de çalışırken sendika değiştirdiğinden dolayı işten çıkarılan Murat TopalBilal Cansu ve Mustafa Çakır ile İslami Analiz’in gerçekleştirdiği röportaj:

Ankara’ya bu gün geldiniz. Sizin için de yoğun bir gündü. Sizi çok meşgul etmek de istemiyorum. Bize öncelikle direnişinizin nasıl başladığı hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Murat Topal: Bizler Ülker’in İstanbul’da yer alan çikolata fabrikasında, Topkapı Şubesi’nde çalışıyoruz. Hepimiz uzun yıllardır düşük ücretlerle orada çalışıyoruz. Tüm işçiler Öz-Gıda İş Sendika’ya bağlı ve o da zaten Ülker’in kendi kurduğu bir sendika. Sendika bizim aidatımızı kesiyor fakat biz sendikaya hesap soramıyoruz. Yani ben işe gelemediğim zaman, nasıl işveren  bana para ödediği için ‘neden gelmedin, ne yaptın’ gibi sorular soruyorsa ben de sendikaya para ödediğimden dolayı sendikaya bunları sorabilmeliyim. Fakat sendikaya hesap soramıyoruz. Aksine bir mağduriyetimiz olduğunda sendika bize tepkisel davranıyor yahut da savsaklıyor. Aslında sendikanın bir yaptırım gücü yok, sendika sadece isimde var. Bir de üstüne üstlük işverene işçiden laf taşıyor. Ama biz sabrettik belki düzelir diye fakat bir şey değişmedi. 30 yıldır orada çalışan işçilerle konuştuk 2004’e kadar bir şekilde idare etmişler. Ben 2002’de girdiğimde iki yıllık sözleşmeli çalıştım. 2004’de bir çıkış oldu. Eski kadroları çıkardılar. Onlar 800 TL’ ye yakın maaş alıyorlardı. Sendikanın oyunuyla o işçiler işten çıkarıldı. Bir ay sonra isteyen 350 Tl’ye geri gelsin dendi. Verilmiş hakkı ellerinden aldılar ve sonra çok daha düşük bir ücretle daha kötü şartlarda çalıştırdılar.

ÜÇ KİŞİLİK İŞİ BİR KİŞİYE YAPTIRIYORLAR”

Ve buna rağmen zorunlu mesai, üç kişilik işi bir kişiye yaptırmaları, sağlık problemlerinin dikkate alınmaması, makinelerin çok seri üretime geçilip işçilerin üzerinde sürekli baskı uygulanması gibi uygulamalarla tam anlamıyla modern kölelik diyebileceğimiz bir sistemle çalıştırılıyoruz. Gece 12,5 saat, gündüz 11 saat… Bedenimiz yıpranıyor, evimizde ailemize zaman ayıramıyoruz, davetlere icabet edemiyoruz, bakıyoruz cebimizde paramız da kalmıyor. Bunlar birike birike bıçak kemiğe dayandı. Anayasal bir hakkımız doğdu. İkinci bir sendika hakkı çıktı. Bu hakkımızı kullanmaya karar verdik ve fabrikada örgütlü hareket etmek için çalışmalar başlattık. 74’de Ülker’de bir grev oluyor ve DİSK işçilere yardım ediyor. Bu gerçeği öğrenince biz de DİSK’e gitmeye karar verdik. Grup grup görüşmeye başladık. İçerde bir akraba topluluğu olduğu için de çok görünür bir şekilde değil de gizli bir biçimde arkadaşlarımıza anlattık.

ATILMA SEBEBİMİZ SENDİKA DEĞİŞTİRMEK Mİ, AHLAK VE İYİ NİYET KURALLARINA UYMAYAN HAL Mİ?

80-100 kişiyi örgütledik buna rağmen 27 Ekim’de biz 8 kişi olarak DİSK’e geçtik, öncülük ettik. Biz Öz-Gıda’dan DİSK’e geçtiğimiz gün işveren insan hakları müdürü tarafından İş Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca işimize son verildi. Eğer bu maddeyi kabul edip imzalarsanız tazminatınız yatırılacaktır dendi. Biz de imza atamayacağımızı, bu madde ile bize iftira atıldığını söyledik. Ve sendikanın görevini yapmadığı için başka bir sendikaya geçtiğimizi, bunun da Anayasal hakkımız olduğunu belirttik ama dinlemediler. Biz de imzalamadan çıktık. Ve 28 Ekim günü işe alınmadık. 43 gündür direnişteyiz.

FAZLA MESAİ YAPMAK ZORUNDA OLDUĞUMUZU BİLİYORLAR”

Çalışma koşullarınızdan biraz bahseder misiniz? 12 saat çalışıyorduk dediniz. Peki ücretler buna göre fazla mıydı?

Bilal Cansu: Çalışma saatleri 8 saat normalde. Yalnız sekiz saat çalıştığımızda aldığımız ücret asgari ücret. İşveren insanların fazla mesai yapmaya muhtaç olduğunu bildiği için herkesi fazla mesaili şekilde çalıştırıyor. Fazla mesaili çalışmak zorunlu. Yani istesek de istemesek de çalışmak zorundayız. Fazla mesaili bir şekilde az da olsa geçinebilecek kadar bir maaş alabiliyoruz. 1400-1600 TL arasında. Sürekli mesai yaptığın zaman sağlığından sıhhatinden gidiyor, ailene, çevrene ve kendine vakit ayıramıyorsun. Mesaisiz çalıştığında cebinde para olmuyor.

ÇOCUĞUMA HEDİYESİNİ BİLE VERECEK KADAR GÖREMİYORUM”

Mesaili çalışınca az da olsa elimde bir şeyle gidebiliyorum, çocuğuma, aileme hediye götürebiliyorum ama ben giderken çocuğum uyuyor, ben geldiğimde de uyumuş oluyor. Birbirimizi göremiyoruz yani o kadar çok çalıştığım için irtibat kopuyor. Oyuncağını alıyorum ama ben çocuğuma veremiyorum. Başucuna koyuyorum o uyandığında alıyor. Yani aileler birbirinden kopuk, çevreden kopuğuz. Bayramda seyranda, hafta sonunda sürekli çalışıyoruz. Sözde işçi bayramı olan 1 Mayıs’ta bile çalışıyoruz. 1 Mayıs’ta biz değil memurlar çalışmıyor. Zaruri durumda bile izin vermiyorlar.

ÇİKOLATALAR ERİMESİN DİYE HEPİMİZ FITIK OLDUK”

Ayrıca aşırı soğuk bir ortamda çalışıyoruz. Çünkü çikolataların erimemesi için soğuk ortam gerekli. Merkezi sistemli soğutma yerine bizim çalıştığımız alana tepeden fanlı soğutmayla bu gerçekleştiriliyor. Soğutma sistemi tamamen ikinci sınıf. Bir yandan çalıştığımız için terliyoruz bir yandan tepeden fanlı sistemle soğutma vuruyor. Ve bu da bel fıtığı, boyun fıtığı gibi sağlık problemlerine sebep oluyor. Hemen hemen herkeste bu sorun var. Aynı zamanda çok gürültülü ortamda çalışıldığı için de işitme problemleri de meydana geliyor. Monoton bir şekilde insan makinalarla çalışınca psikolojik rahatsızlıklar da oluşuyor. Bir cenaze olduğunda bile ben bugün çalışmak istemiyorum gibi bir şey deme imkanımız yok. Köle gibi çalıştırılıyoruz.

MAKİNENİN BİR PARÇASINDAN FARKIMIZ YOK İŞVERENİN GÖZÜNDE”

Sanki makinenin bir parçasıymış, bir dişlisiymişsiniz gibi.

Bilal Cansu: Aynen, makinenin bir parçası dedin de aynı makine dişlisi gibiyiz. Çalışan işçiyi olduğu yerden kaldırsanız; sistem çöküyor. Mesela izin istediğimiz zaman sen gidersen iş durur deniyor. Yani makinenin bir parçası gibi bakıyorlar bize. Hal böyleyken insanların hepsi mutsuz. Bir çoğu kiracı olduğundan, borcu olduğundan, -çoğusu kredi çekmiş, ev almış- çıkıp da hakkını aramaya çekiniyor. E, biz çıktık hakkımızı aradık doğal yollarla. Kanuni haklarımızı kullandık, Anayasa’da var olan hakkımızı kullandık. Ama buna müsaade etmediler.

ÇEKİNECEK BİR ŞEY YOK, NETİCEDE RIZKI VEREN ALLAHTIR”

On işçiyi aynı gün işten attılar. Şimdi diğer arkadaşlar da bizimle beraber olmak istiyor aslında. Gönülleri bizden yana. Sözlü olarak da bunu söylüyorlar. Fakat fiili olarak yanımızda bulunamıyorlar, çekiniyorlar.

Aslında çekinecek bir şey yok. Neticede rızkı veren Allah’tır. Ama insanımız böyle yani, bu sistem bizi bu şekilde yetiştirmiş. Pısırık, korkak, zayıf imanlı insanlar olarak bizi yetiştirdiler ne yazık ki… İşte onlar da çekindikleri için bırakamıyorlar işi. Ama onlar da anlayacaklar ki burada çalışmanın sonu yok. Burada kaldıkça hem sağlığımızdan hem sıhhatimizden hem de çevremizden kopuyoruz. Onlar da bizim yanımızda olacaklar inşallah.

TÜM STK’LARDAN DESTEK BEKLİYORUZ”

Aileden de bahsetmişken ben size de sorayım. 43 gündür direniyorsunuz. Herhangi bir kazancınız da yok. Ailelerinizin geçimini nasıl sağlayabiliyorsunuz?

Mustafa Çakır: Şu anda idare ediyoruz. Ama yavaş yavaş sıkıntılar başlıyor. Tabi evden, çocuklardan, aileden destek var. Bununla ilgili artık STK’lar olsun, özellikle DİSK’e bağlı Gıda-İş sendikası ve DİSK’e bağlı bütün sendika örgütleri destek vereceklerini söylediler.

Şu anda bir atılım yok ama bekliyoruz. Tabi biz bu desteği sadece DİSK’e bağlı sendikalardan değil, inancı ne olursa olsun bütün sivil toplum kuruluşlarından herkesten bekliyoruz.

Bilal Cansu: Gelir konusunda biz sendika seçtiğimiz için işten atıldık. Tabi işveren bunu bu şekilde söylemiyor. Bizim sicilimizde atılma sebebi olarak 25/2, yani ahlaki kurallara uymadığımız için atıldığımızı iddia edildi. Bundan dolayı yıllardır SSK’ya ödemiş olduğumuz primler bize işsizlik maaşı olarak dönmesi gerekirken şu an işsizlik maaşı da alamıyoruz. Devlet işverenle birlikte hareket ediyor ve işçiyi de bu şekilde mağdur ediyor. Bizim orada maddi anlamda direnme gücümüz yok. Sonuna kadar hakkımızı arayacağız, direneceğiz. Fakat maddi anlamda sıkıntılarımız var.

İŞİMİZE İYİLEŞTİRİLMİŞ KOŞULLARDA GERİ DÖNMEK İSTİYORUZ”

Bu direnişle neyi amaçlıyorsunuz peki?

Murat Topal: Direnişle işe DİSK’li olarak geri dönmek istiyoruz. Zaten Murat Ülker’le üçüncü gün bir görüşme oldu. Görüşmeden bir hafta sonra danışmanıyla görüştük. Onlara da bildirdik. İçeriden talep ve şikayetlerimiz var. Taleplerimiz arasında senelik iznimizi istediğimiz zaman kullanmak bulunuyor. Fazla mesailer zorunlu olmasın. 8 saat üzerinden geçinebileceğimiz bir ücret alalım. Sendika temsilcilerini biz seçelim. Sözleşmeler bizimle beraber yapılsın. İyi şartlarda emeğimizin karşılığını alarak çalışmak istiyoruz. İnsanca çalışmak istiyoruz. Düğünümüze, cenazemize vaktinde gitmek istiyoruz. Şimdiye kadar hükümetlerden görüyoruz, oylarımızı almışlar ama hiçbir zaman da işçilerin yanında olmamışlar.

ÜLKER HAKKIMIZI VERSE DAHA ÇOK BÜYÜRDÜ, KAZANCI BEREKETLENİRDİ”

Ülker’de de aynı durum söz konusu. Biz Ülker’i 70 sene mutlu etmişiz. Onlar bizi 70 yıldır mutlu edememişler. Ben girerken 3-4 tane makinesi olan şirketin şimdi 50 bin tane çalışanı var. Acaba bizim hakkımızı tam olarak verseydi bu kadar büyüyebilecek miydi?

Bilal Cansu: Verse daha çok büyürdü. Daha çok bereketlenirdi.

Murat Topal: Bizi memnun edemedi, bizi mutlu edemedi. Hadis-i şerifte “komşusu açken tok yatan bizden değildir” deniyor. “Kendin için istediğini başkası için istemedikçe gerçek mümin olamazsın” deniyor…

Siz de bahsettiniz. Ülker yönetimiyle de görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerde ne gibi sonuçlar elde ettiniz?

Murat Topal: Murat Ülker bize sendika değiştirmek sizin hakkınızdır dedi. Onların kafasındaki en büyük soru işareti DİSK…

Bilal Cansu: Oradan bir sonuç çıkmadı anlayacağınız. Bizim anlayabildiğimiz kadarıyla Murat Bey bizi oyalıyor.

70. YIL KUTLAMALARINA GÖLGE DÜŞMESİN DİYE BİZİ OYALADILAR”

Murat Topal: Yakın zaman önce Ülker’in 70. yıl kutlamaları vardı. Ona gölge düşmesin diye bizi oyalamış olabilirler. İşte o gün bize yemek ısmarlama teklifinde bulundular. Biz onu tabi kabul etmedik. Bizim çocuklarımız evde ekmek beklerken bizim orada kebap yememiz yakışık almaz diye düşündük.

50-100 KİŞİ OLSAK SIKINTI ÇÖZÜLÜR”

Peki bu süreçte çalışma arkadaşlarınız size destek oluyor mu? Ya da şöyle de sorabiliriz, toplu bir direnişe geçseydiniz sizce işler nasıl ilerlerdi?

Mustafa Çakır: Şimdi içeriden destek var. Var ama… Yani dışarıda bekleyen bir 50 -100 kişi olsak eylemin çok daha fazla ses getireceğine inanıyorum. Sonuçta imalat aksayacak. Piyasa sıkıntıya girecek. Ülker’in malı satılmayacak. Buradan sizin aracılığınızla da seslenmiş olalım. Ülker’de çalışan arkadaşlar bize katılsalar bütün sıkıntı çözülecek diye düşünüyoruz.

Murat Topal: Arkadaşlarımızı bizim için onlar şucu bucu diyerek engelliyorlar.

BİZE GELMEYENLERİN AYAĞINA BİZ GELDİK”

Peki Ankara’ya geliş amacınızdan da bahsedebilir misiniz?

Murat Topal: Ankara’ya “bize gelmeyenlere biz gelmek için” geldik. Basına, milletvekillerine, bizim yanımıza gelmeyenlere hesap sormaya geldik. Adalet Bakanı yerinde yokmuş. Çalışma Bakanı’na yine ulaşamadık. HDP milletvekilleri oy vermememize rağmen bize başından beri destek verdi. İnşallah sesimizi duyarlar.

HAKKINIZI ARAMAZSANIZ ONURUNUZU DA KAYBEDERSİNİZ”

Son olarak bu direnişinizde özel olarak Müslümanlara ve İslami kesime mesajınız nedir?

Bilal Cansu: Biz inanmış insanlar olarak hiçbir şekilde işten atılacağız, işsiz kalacağız diye korkmadık. Hakkımızı aradık. Şu anda işten atıldık ama bu hayatın sonu değil. Bir kapı kapayan başka bir kapı açar. Sonuçta bir işe girer, evimizi de geçindiririz. Kimse aç kalmış değil. Buradan Müslümanlara Allah-ı Teala’nın ayetlerle bildirdiği Peygamber Efendimiz’in de hadislerle desteklemiş olduğu “hakkınızı arayın” mesajını hatırlatıyoruz. Hz. Ali’nin bir sözü var. “Hakkınızı arayın, hakkınızı aramazsanız onurunuzu da kaybedersiniz.” şeklinde. Yani Müslümanlar haklarını arasınlar. Sonu ne olursa olsun hiçbir zaman haklarını başkasına yedirmesinler. Ne kimsenin hakkını alsınlar, ne de kendi haklarını başkalarına bıraksınlar. İmanın gereği de budur.

Murat Topal: Haksızlığa boyun eğen haksızlığı yapan gibidir. Haksızlığa sessiz kalan dilsiz şeytandır. “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” sözü çok yanlış bir söz. Bugün sana değmiyorsa yarın o yılan büyüyecek, senin çocuklarına zarar verecek, ümmet-i Müslümana zarar verecek.

ÜLKER PATRONLARI HER GRUPLA İŞ BİRLİĞİ YAPIYOR BİZ DİSK’LE YAPINCA ÖTEKİLEŞTİRİLİYORUZ

Şucu bucu diyerek kimseyi bölmesinler. Ülker patronu her kesimle işbirliği yapıyor. Ecnebilerle, Yahudilerle işbirliği yapıyor. Ben ikinci bir sendikayla işbirliği yapınca neden beni işten atıyorlar?

Bilal Cansu: Yani alınan maaş bir lira. Onu bırakmamak için çırpınmak durumundayız. Ya, neye dileniyorsun? Çık hakkını ara. Biz 8 kişiyle çıktık, hakkımızı aradık. İçeride de bunun yansımaları oldu. İmalatta çalışan arkadaşlarımız bunu bize söylüyorlar. Yenilen yemeklerden yapılan davranışlara kadar birçok güzellikler oluyor. 8 kişiyle böyle oluyor. 80 kişi olsa… İnanın 80 kişiyle biz bu işi çözeriz. Sadece arkadaşların bize destek olmalarını istiyoruz. İnşallah olacaklar.

DÜNE KADAR ARKAMIZDA NAMAZ KILIP BİZE HOCAM DİYENLER ŞİMDİ BİZİ ‘GAVUR’ YAPTILAR”

Yani düne kadar arkamızda 50-100 kişi namaz kılardı, bize hocam derlerdi. Şimdi “neden DİSK’e gittiniz, onlar solcu, din düşmanı, Allah korkusu yok onlarda” deyip bizi gavur yaptılar. Bu şekilde konuşan arkadaşlara biz şunu da söyledik: Bakın arkadaşlar, DİSK şart değil, başka bir sendika da olur. Siz yeter ki gelin, biz DİSK’le ilişkimizi keseriz. Gerekirse yeni sendika kurar, yolumuza devam ederiz. Böyle deyince ses çıkmıyor. O yüzden kimse korkmasın, hakkını arasın. Bizim göstermiş olduğumuz şu cesareti kendileri de göstersinler. İnanın herkes kazanacak. Türk Milleti kazanacak.

HÜKÜMET OLSAM İŞÇİYE %1 BİLE ZAM YAPMAM”

Bugün asgari ücrete %5 zam geleceği konuşuluyor. Sunmuş oldukları rakam aylık 30 liraya tekabül ediyor. O da günlük 1 lira zam anlamına geliyor. Ben hükümetin yerinde olsam %1 bile zam vermem. Niye vermem? Çünkü kimsenin sesi çıkmıyor ki…

SEÇTİĞİMİZ İNSANLAR BİZİ DÜŞÜNMÜYOR”

Kimse çıkıp hakkını aramıyor ki… Hakkını aramazsan hükümet vermez tabi. Senin seçtiğin insanlar seni düşünmüyor. Sen çıkıp sokaklarda, meydanlarda, çok aşırılığa kaçmadan çıkıp sesini duyuracaksın. Hakkını arayacaksın. Hakkını aramazsan yarın bir gün çocuğun senden hesap soracak. Bana nasıl memleket bıraktın, sefillik çekiyorum. Diyecek sana. Mustafa Çakır: Bu röportajı gören arkadaşlar. Onlar da artık ellerinden ne geliyorsa… Herkesin elini taşın altına koyması gerekir. Bu sonuçta hepimizin kavgası: Ekmek kavgası

Meryem Büşra Dağ 09.12.2014

İSLAMİ ANALİZ

“Medyada en iyi direnci gösteren mizah dergileri”

0

Türkiye’de mizah medyasının durumu, mizah sektöründekilerin yaşadıklarını, halktan veya siyasetçilerden gelen tepkileri, Gezi döneminde neler yaşandığını sektörün en önde gelen isimlerinden ikisiyle konuştuk; Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem.

Yayına ilk olarak ne zaman başladınız? Başladığınızdan bu yana ne kadar değişti dergi sizin gözünüzde?

E.Y.: 2002’de başladık yayına işte tam 12 sene oldu ve tabii ki ekip biraz değişti.

S.E.: Yani bazen değişimler çok hızlı olabiliyor tabii ki değişiklikler var.

Peki neden bu değişiklikler? İnsanlar sıkılıyorlar mı, sıkıntıya mı giriyorlar, veya parasızlık mı çekiyorlar?

E.Y.: Parayla ilgili bir konu değil bu. Mesela arada bir dergi kuruldu; Uykusuz. Bizden 7 kişi birden ona katıldılar. E niye öyle oldu dersen biz de aynısını sorduk onlara “Niye ayrılmak istiyorsunuz?” diye, kendi dergimizi kurmak istiyoruz dediler, tabii ki biz de doğal olarak sarıldık ve eyvallah dedik. Onun dışında tabii ki bir de kendileri vazgeçenler oluyor bir şekilde bu işten veya kan uyuşmazlığı oluyor. Bazen tarz olarak da tat olarak da kan olarak da uyuşmadığın zaman yollarını ayırmak zorunda kalabiliyorsun. Ama şöyle de bir şey var; kemik ekiple aslında çoğunlukta 12 senedir birlikte çalışıyoruz.

S.E.: Son 6 yıldır aslında daha az değişiklik oldu. Son 6 yıldır daha kemik bir kadroyla yola devam ediyoruz.

Peki geçtiğimiz haftalarda yazılı medya istatistikleri açıklandı. Bu istatistiklere göre de Türkiye’de en çok kapanan yazılı medya organlarından bir tanesi mizah dergileri. Tabii magazin dergileri ve gazetelerinin sayısı artıyor ama o ayrı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

S.E.: Aslına bakarsanız bize dağıtım şirketlerinden gelen raporlara göre en iyi direnç gösterenlerden bir tanesi mizah dergileri. Yani gazeteler, dergiler, moda dergileri vs. düşerken bizde en iyi direnci gösteren mizah dergileridir. Yani tabii ki biz de biraz kaybediyoruz ama diğerleriyle karşılaştırıldığında çok daha yavaş.

E.Y.: Tiraj konusundan bahsediyoruz tabii. Fakat kapanma derseniz bizim kulağımıza gelen çok fazla yok, belki ara ara çıkan amatör dergi denemeleri oluyor, onlar etkili olmuştur rakamlarda. Ama bu bütün sektörde olan bir şey; sadece mizah dergilerinde görmemek lazım.

Peki Türkiye’de hangi daldan olursa olsun gazeteciler bazı zorluklarla karşılaşabiliyor. Toplumsal baskı olsun, kendi yakın çevresinden gelen baskı olsun. Belki başlarda biraz yansıdı medyaya ama son dönemlerde “Penguen’e şöyle veya böyle baskı yapılıyor” diye görmüyoruz. Baskı altında hissediyor musunuz kendinizi? Var mı yaşadığınız zorluklar?

E.Y.: Yok hayır. Hükümetten veya o şekilde bir mecradan diyorsanız şimdiye kadar pek bir şey yok.

S.E.: Aslında şöyle bir şey; bizim çok fazla bir diyaloğumuz yok. Hani bazen şu gazeteye şöyle haber gitmiş gibi dedikodular oluyor ya, mizah dergilerinde böyle bir şey yok. Herhangi bir iletişimimiz yok. Biz biraz da tepkilere bakmadan kendi bildiğimizce ilerleyen bir dergiyiz. Belirli bir okuyucu profilimiz var, onlar bizi anlıyor, biz onları anlıyoruz ve o şekilde de ilerliyoruz. Çok iş yapan yani ihale alması gereken veya bankası falan olan bir patronumuz da olmadığı için siyasi mecralarla çok fazla bir ilişkimiz yok. Biz öyle kendi kendimize dergi çıkartıyoruz.

Yani şundan soruyorum. Birkaç yıl önce hatırladığım kadarıyla “Tayyipler Alemi” isimli bir karikatürünüzden dolayı Recep Tayyip Erdoğan size dava açmıştı yanılmıyorsam. Benzeri şeylerle “devlet büyüklerine hakaret etmek”ten davalar açılmıyor mu size?

E.Y.: 2 tane hakaret davası açıldı. Bir tanesi Erdoğan Başbakan’ken “Tayyipler Alemi” davası, diğeri de eski Kültür Bakanı Atilla Koç açmıştı yine o zamanlarda. Fakat ondan sonra herhangi bir politikacıdan veya devlet büyüğünden bir hakaret davası gelmedi. Ama yine de bir sürü davamız devam ediyor bütün klasik basın yayın organlarının yaşayacağı sorunlardan dolayı.

Ne gibi mesela?

E.Y.: Yani ne bileyim atıyorum mesela karikatürlerden bir tanesinde bir isim kullanmışız, Adana’dan aynı ismi taşıyan bir kişi “Niye benim adımı kullanıyorsunuz?” diyerek dava açabiliyor. Üzerine alınanlar, dernekler, kanarya derneği vs.

Peki size gelen tehditler, sert eleştiriler, sokağa çıktığınızda size laf söyleyenler, size gelen telefonlar gibi şeyler oluyor mu?

S.E.: Var evet, var. Tabii internet üzerinden daha çok yani Twitter TWTR -1,89% ‘da adresimizden bir şey paylaşılıyor, bizi düzenli takip etmeyen, ne yaptığımızı pek bilmeyen insanlar bir şeyler diyebiliyorlar. Yani mesela “kimden para alıyorsunuz” veya “kimden emir alıyorsunuz” gibi şeyler var.

E.Y.: Yani mesela bizi Doğan Grubu’nun bir parçası sanıyor bir kısım. Halbuki alakamız yok. Biz bağımsızız. Ama bunlar internet eleştirilerinin dışına da çıkabiliyor yani telefonla aramalarmış, tehditlermiş. Hatta hatırlarsanız bir saldırı bile olmuştu. Zaman ayarlı bir alev bombasıyla yakmaya çalıştılar dergiyi yani böyle şeyler de oluyor. Bunlar korkunç şeyler tabii bir yerden bakınca. Biz o platformlarda mücadele edecek kişiler değiliz. Bizim işimiz mizahla.

Peki 2002’den bu yana arttı mı yoksa azaldı mı size gelen tehditler?

S.E.: Artış oluyor. Çünkü internet yine vardı o zaman ama şimdi sosyal medya da güçlendi. Yani oralarda yayılıyor bazen ve bizi bilmeyen tanımayan insanlar yanlış anlayabiliyorlar.

E.Y.: Mesela şöyle bir şey var. Tavşanlı bir karikatür koyalım Penguen’in karikatür sayfasına. “İki tavşan havuç üzerine sohbet ediyorlar” diye bir espri mesela. Emin ol böyle 15 entryden sonra olay ya sağcı solcu kavgasına dönüyor, ya İsrail-Filistin kavgasına dönüyor, ya Kürt-Türk kavgasına dönüyor, bir yere çekip kavga çıkarmayı başarıyorlar. Ondan sonra sayfalarca yorumlar, kavgalar…

En son derginin fiyatını artırdığınızda ufak bir açıklama yapmıştınız neden artırdığınıza dair. Bu fiyat artışının içerisinde davalardan kaynaklanan maliyetler de rol oynuyor mu?

S.E.: Orada davalardan bahsetmemiştik ama ülkenin içinde bulunduğu durum, malum elektriğe, suya, doğalgaza gelen zamlar ve bizim reklam almadan hayatta kalmaya çalışan bir dergi olmamız rol oynuyor. Yani derginin ayakta durması tiraja bağlı.

E.Y.: Diğer yandan da klasik dergilere baktığınız zaman 5 kişi ya da 7-8 kişi dergi hazırlıyorlar, biz 30-35 kişi dergiyi çıkarmaya çalışıyoruz. Sonuçta zengin, ağır içerikli, bir sürü yazının çizginin olduğu bir dergiden bahsediyoruz ve geniş geniş fotoğraflardan bahsediyoruz yani sonuç olarak derginin her milimetresi çok değerli bizim için. Öyle olunca tabii en büyük maliyet telif maliyeti oluyor. O yüzden reklam da almayınca satmak zorundayız dergiyi. Fakat reklam almayınca da daha bağımsız bir kuruluş oluyoruz.

Prensip olarak mı reklam almıyorsunuz yoksa ihtiyacınız olduğunda alır mısınız?

S.E.: Yani tamamen reklam dünyasına falan karşı olduğumuzdan değil. Bizim dergi zaten 16 sayfalık bir dergi. Bunun neresine reklam koyacaksınız?

E.Y.: Ya bir de okuyucuyla biz arkadaş gibiyiz, öyle sohbet ediyoruz. Yani biz onları öyle görüyoruz onlar da bizi öyle görüyorlar. O yüzden düşünsene iki arkadaş çok güzel sohbet ediyor sonra birisi diyor ki “Benim kolam çok güzel! Benim kolamı içmelisin…” Tuhaf olur yani. Fakat basın dünyasında gelir modelleri vs. çok değişiklik gösterebiliyor. O yüzden tamamen de karşıyız diyemeyiz.

Peki. Gezi döneminde şüphesiz Penguen’in popülaritesi çok arttı. Hatta bir TV kanalında olaylar sırasında Penguen belgeselinin oynatılması da iyice katkı yaptı bu popülariteye.

E.Y.: (Şakayla) Evet, aslında o bizim planımızdı. Birkaç tane kanala çok yüksek ücretler ödeyerek penguen belgeselleri yayınlattık.

Anladım. “Yani reklam vermiyoruz, prensibimiz bu” deyip turnayı gözünden vuruyorsunuz sonra. Neyse, Gezi’de mizah çok öne çıktı ve birçok insanı şaşırttı. Bu mizah patlamasını görmek dergide nasıl bir etki yarattı? Yeni denemelere götürdü mü sizi?

S.E.: Yani yeni yeni denemeler yapmak her zaman işimizin bir parçası bizim. O yüzden çok farkında olduğumuz bir değişim yaşamadık ama sürekli bunu yapıyoruz zaten.

E.Y.: Bir tek şu oldu; gündem çok hızlı değiştiği için, ülkede her gün sezon finali gibi yaşanmaya başlandığı için biz artık o dönemde kapakları internette Çarşamba günü yayınlamak yerine ya Pazartesi akşamına ya da hazır olduğu anda çıkartmaya başladık. Çünkü her türlü espri yapılıyor. Yani biz bir anda geç kalmış olabiliriz. Yani Pazartesi’den Çarşamba’ya 2 gün içerisinde espri bir anda bayatlayabilir diye önceden vermeye başladık. Ya aslında o Gezi’nin mizahı denen şey zaten internette vardı. Yani sokak mizahı, sözlük mizahı, internetteki kaosta birbirine çarparak oluşan mizah; aslında bunların hepsinin birleşerek oluşturduğu bir kültür o Gezi mizahı dediğimiz şey. Bu sadece o sokaklara çıkan birçok akıllı insanla beraber sokağa taştı. Yani aslında o var olan, 15-20 senedir yoğrulan bir kültürün sokağa dökülmesiydi.

Peki davalar konusuna geri dönmek gerekirse bugüne kadar davalar için ne kadar para harcadınız?

E.Y.: Ödemedik ki! Kazandık. Ama şöyle bir dert var, mesele kazanıp kazanmamak değil, mesele dava açılması. Yani bağımsız bir dergi olarak çalışırken dava açılınca üzerine yük biniyor. Yani bizim neden 8 tane avukatımız var? Yani bağımsız bir derginin neden bu kadar çok avukatı olmak zorunda? Sürekli o davalarla boğuşup duruyoruz. Yorucu bir şey; hem vakitten çalıyor, hem enerjinden çalıyor, hem davanın sürecinde bir maliyetin oluyor… Bunlar bizim için üzücü şeyler tabii. Sonuç olarak mizah yapıyorsun, ben o platformda iletişim kurmak istemiyorum ki! Benimle niye davalarla iletişim kuruyorsun? Yani Kültür Bakanı’nın mizah dergisine dava açması çok komik bir şey değil mi ya?

Son sorumu sanırım birçok kişi merak ediyordur. Penguen’de çalışmak için ne yapmak lazım?

S.E.: Şöyle şimdi insanlar biraz daha amatörken getirmeye başlıyorlar. Yani biz de zamanında öyle gittik dergilere. Biz de bakıyoruz, yavaş yavaş takip ediyoruz ve amatör sayfamızda bazen yayınlıyoruz bu işleri. Oradan birisi ileri çıkıyor. Orada hem kendi dünyası var hem çizgisi iyi hem de bunların dışında “Bu çocuk bir yere gidiyor” hissi de vermesi lazım.

E.Y.: Süreklilik önemli bir de orada. Yani dergi çıkarıyorsun sonuçta. Dünyanın en komik esprisini bul, ayda 1 tane veya 3 tane buluyorsa hiçbir değeri yok. Haftada 5 tane o komik esprilerden bulması lazım ve düzenli olarak bulması lazım. Bu esprileri 5 sene sonra da yapabileceğini hissettiğimiz anda dergide köşe veriyoruz.

Akın Aytekin 28.09.2014

WALL STREET JOURNAL

“Medyada en iyi direnci gösteren mizah dergileri”

0

Türkiye’de mizah medyasının durumu, mizah sektöründekilerin yaşadıklarını, halktan veya siyasetçilerden gelen tepkileri, Gezi döneminde neler yaşandığını sektörün en önde gelen isimlerinden ikisiyle konuştuk; Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem.

Yayına ilk olarak ne zaman başladınız? Başladığınızdan bu yana ne kadar değişti dergi sizin gözünüzde?

E.Y.: 2002’de başladık yayına işte tam 12 sene oldu ve tabii ki ekip biraz değişti.

S.E.: Yani bazen değişimler çok hızlı olabiliyor tabii ki değişiklikler var.

Peki neden bu değişiklikler? İnsanlar sıkılıyorlar mı, sıkıntıya mı giriyorlar, veya parasızlık mı çekiyorlar?

E.Y.: Parayla ilgili bir konu değil bu. Mesela arada bir dergi kuruldu; Uykusuz. Bizden 7 kişi birden ona katıldılar. E niye öyle oldu dersen biz de aynısını sorduk onlara “Niye ayrılmak istiyorsunuz?” diye, kendi dergimizi kurmak istiyoruz dediler, tabii ki biz de doğal olarak sarıldık ve eyvallah dedik. Onun dışında tabii ki bir de kendileri vazgeçenler oluyor bir şekilde bu işten veya kan uyuşmazlığı oluyor. Bazen tarz olarak da tat olarak da kan olarak da uyuşmadığın zaman yollarını ayırmak zorunda kalabiliyorsun. Ama şöyle de bir şey var; kemik ekiple aslında çoğunlukta 12 senedir birlikte çalışıyoruz.

S.E.: Son 6 yıldır aslında daha az değişiklik oldu. Son 6 yıldır daha kemik bir kadroyla yola devam ediyoruz.

Peki geçtiğimiz haftalarda yazılı medya istatistikleri açıklandı. Bu istatistiklere göre de Türkiye’de en çok kapanan yazılı medya organlarından bir tanesi mizah dergileri. Tabii magazin dergileri ve gazetelerinin sayısı artıyor ama o ayrı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

S.E.: Aslına bakarsanız bize dağıtım şirketlerinden gelen raporlara göre en iyi direnç gösterenlerden bir tanesi mizah dergileri. Yani gazeteler, dergiler, moda dergileri vs. düşerken bizde en iyi direnci gösteren mizah dergileridir. Yani tabii ki biz de biraz kaybediyoruz ama diğerleriyle karşılaştırıldığında çok daha yavaş.

E.Y.: Tiraj konusundan bahsediyoruz tabii. Fakat kapanma derseniz bizim kulağımıza gelen çok fazla yok, belki ara ara çıkan amatör dergi denemeleri oluyor, onlar etkili olmuştur rakamlarda. Ama bu bütün sektörde olan bir şey; sadece mizah dergilerinde görmemek lazım.

Peki Türkiye’de hangi daldan olursa olsun gazeteciler bazı zorluklarla karşılaşabiliyor. Toplumsal baskı olsun, kendi yakın çevresinden gelen baskı olsun. Belki başlarda biraz yansıdı medyaya ama son dönemlerde “Penguen’e şöyle veya böyle baskı yapılıyor” diye görmüyoruz. Baskı altında hissediyor musunuz kendinizi? Var mı yaşadığınız zorluklar?

E.Y.: Yok hayır. Hükümetten veya o şekilde bir mecradan diyorsanız şimdiye kadar pek bir şey yok.

S.E.: Aslında şöyle bir şey; bizim çok fazla bir diyaloğumuz yok. Hani bazen şu gazeteye şöyle haber gitmiş gibi dedikodular oluyor ya, mizah dergilerinde böyle bir şey yok. Herhangi bir iletişimimiz yok. Biz biraz da tepkilere bakmadan kendi bildiğimizce ilerleyen bir dergiyiz. Belirli bir okuyucu profilimiz var, onlar bizi anlıyor, biz onları anlıyoruz ve o şekilde de ilerliyoruz. Çok iş yapan yani ihale alması gereken veya bankası falan olan bir patronumuz da olmadığı için siyasi mecralarla çok fazla bir ilişkimiz yok. Biz öyle kendi kendimize dergi çıkartıyoruz.

Yani şundan soruyorum. Birkaç yıl önce hatırladığım kadarıyla “Tayyipler Alemi” isimli bir karikatürünüzden dolayı Recep Tayyip Erdoğan size dava açmıştı yanılmıyorsam. Benzeri şeylerle “devlet büyüklerine hakaret etmek”ten davalar açılmıyor mu size?

E.Y.: 2 tane hakaret davası açıldı. Bir tanesi Erdoğan Başbakan’ken “Tayyipler Alemi” davası, diğeri de eski Kültür Bakanı Atilla Koç açmıştı yine o zamanlarda. Fakat ondan sonra herhangi bir politikacıdan veya devlet büyüğünden bir hakaret davası gelmedi. Ama yine de bir sürü davamız devam ediyor bütün klasik basın yayın organlarının yaşayacağı sorunlardan dolayı.

Ne gibi mesela?

E.Y.: Yani ne bileyim atıyorum mesela karikatürlerden bir tanesinde bir isim kullanmışız, Adana’dan aynı ismi taşıyan bir kişi “Niye benim adımı kullanıyorsunuz?” diyerek dava açabiliyor. Üzerine alınanlar, dernekler, kanarya derneği vs.

Peki size gelen tehditler, sert eleştiriler, sokağa çıktığınızda size laf söyleyenler, size gelen telefonlar gibi şeyler oluyor mu?

S.E.: Var evet, var. Tabii internet üzerinden daha çok yani Twitter TWTR -1,89% ‘da adresimizden bir şey paylaşılıyor, bizi düzenli takip etmeyen, ne yaptığımızı pek bilmeyen insanlar bir şeyler diyebiliyorlar. Yani mesela “kimden para alıyorsunuz” veya “kimden emir alıyorsunuz” gibi şeyler var.

E.Y.: Yani mesela bizi Doğan Grubu’nun bir parçası sanıyor bir kısım. Halbuki alakamız yok. Biz bağımsızız. Ama bunlar internet eleştirilerinin dışına da çıkabiliyor yani telefonla aramalarmış, tehditlermiş. Hatta hatırlarsanız bir saldırı bile olmuştu. Zaman ayarlı bir alev bombasıyla yakmaya çalıştılar dergiyi yani böyle şeyler de oluyor. Bunlar korkunç şeyler tabii bir yerden bakınca. Biz o platformlarda mücadele edecek kişiler değiliz. Bizim işimiz mizahla.

Peki 2002’den bu yana arttı mı yoksa azaldı mı size gelen tehditler?

S.E.: Artış oluyor. Çünkü internet yine vardı o zaman ama şimdi sosyal medya da güçlendi. Yani oralarda yayılıyor bazen ve bizi bilmeyen tanımayan insanlar yanlış anlayabiliyorlar.

E.Y.: Mesela şöyle bir şey var. Tavşanlı bir karikatür koyalım Penguen’in karikatür sayfasına. “İki tavşan havuç üzerine sohbet ediyorlar” diye bir espri mesela. Emin ol böyle 15 entryden sonra olay ya sağcı solcu kavgasına dönüyor, ya İsrail-Filistin kavgasına dönüyor, ya Kürt-Türk kavgasına dönüyor, bir yere çekip kavga çıkarmayı başarıyorlar. Ondan sonra sayfalarca yorumlar, kavgalar…

En son derginin fiyatını artırdığınızda ufak bir açıklama yapmıştınız neden artırdığınıza dair. Bu fiyat artışının içerisinde davalardan kaynaklanan maliyetler de rol oynuyor mu?

S.E.: Orada davalardan bahsetmemiştik ama ülkenin içinde bulunduğu durum, malum elektriğe, suya, doğalgaza gelen zamlar ve bizim reklam almadan hayatta kalmaya çalışan bir dergi olmamız rol oynuyor. Yani derginin ayakta durması tiraja bağlı.

E.Y.: Diğer yandan da klasik dergilere baktığınız zaman 5 kişi ya da 7-8 kişi dergi hazırlıyorlar, biz 30-35 kişi dergiyi çıkarmaya çalışıyoruz. Sonuçta zengin, ağır içerikli, bir sürü yazının çizginin olduğu bir dergiden bahsediyoruz ve geniş geniş fotoğraflardan bahsediyoruz yani sonuç olarak derginin her milimetresi çok değerli bizim için. Öyle olunca tabii en büyük maliyet telif maliyeti oluyor. O yüzden reklam da almayınca satmak zorundayız dergiyi. Fakat reklam almayınca da daha bağımsız bir kuruluş oluyoruz.

Prensip olarak mı reklam almıyorsunuz yoksa ihtiyacınız olduğunda alır mısınız?

S.E.: Yani tamamen reklam dünyasına falan karşı olduğumuzdan değil. Bizim dergi zaten 16 sayfalık bir dergi. Bunun neresine reklam koyacaksınız?

E.Y.: Ya bir de okuyucuyla biz arkadaş gibiyiz, öyle sohbet ediyoruz. Yani biz onları öyle görüyoruz onlar da bizi öyle görüyorlar. O yüzden düşünsene iki arkadaş çok güzel sohbet ediyor sonra birisi diyor ki “Benim kolam çok güzel! Benim kolamı içmelisin…” Tuhaf olur yani. Fakat basın dünyasında gelir modelleri vs. çok değişiklik gösterebiliyor. O yüzden tamamen de karşıyız diyemeyiz.

Peki. Gezi döneminde şüphesiz Penguen’in popülaritesi çok arttı. Hatta bir TV kanalında olaylar sırasında Penguen belgeselinin oynatılması da iyice katkı yaptı bu popülariteye.

E.Y.: (Şakayla) Evet, aslında o bizim planımızdı. Birkaç tane kanala çok yüksek ücretler ödeyerek penguen belgeselleri yayınlattık.

Anladım. “Yani reklam vermiyoruz, prensibimiz bu” deyip turnayı gözünden vuruyorsunuz sonra. Neyse, Gezi’de mizah çok öne çıktı ve birçok insanı şaşırttı. Bu mizah patlamasını görmek dergide nasıl bir etki yarattı? Yeni denemelere götürdü mü sizi?

S.E.: Yani yeni yeni denemeler yapmak her zaman işimizin bir parçası bizim. O yüzden çok farkında olduğumuz bir değişim yaşamadık ama sürekli bunu yapıyoruz zaten.

E.Y.: Bir tek şu oldu; gündem çok hızlı değiştiği için, ülkede her gün sezon finali gibi yaşanmaya başlandığı için biz artık o dönemde kapakları internette Çarşamba günü yayınlamak yerine ya Pazartesi akşamına ya da hazır olduğu anda çıkartmaya başladık. Çünkü her türlü espri yapılıyor. Yani biz bir anda geç kalmış olabiliriz. Yani Pazartesi’den Çarşamba’ya 2 gün içerisinde espri bir anda bayatlayabilir diye önceden vermeye başladık. Ya aslında o Gezi’nin mizahı denen şey zaten internette vardı. Yani sokak mizahı, sözlük mizahı, internetteki kaosta birbirine çarparak oluşan mizah; aslında bunların hepsinin birleşerek oluşturduğu bir kültür o Gezi mizahı dediğimiz şey. Bu sadece o sokaklara çıkan birçok akıllı insanla beraber sokağa taştı. Yani aslında o var olan, 15-20 senedir yoğrulan bir kültürün sokağa dökülmesiydi.

Peki davalar konusuna geri dönmek gerekirse bugüne kadar davalar için ne kadar para harcadınız?

E.Y.: Ödemedik ki! Kazandık. Ama şöyle bir dert var, mesele kazanıp kazanmamak değil, mesele dava açılması. Yani bağımsız bir dergi olarak çalışırken dava açılınca üzerine yük biniyor. Yani bizim neden 8 tane avukatımız var? Yani bağımsız bir derginin neden bu kadar çok avukatı olmak zorunda? Sürekli o davalarla boğuşup duruyoruz. Yorucu bir şey; hem vakitten çalıyor, hem enerjinden çalıyor, hem davanın sürecinde bir maliyetin oluyor… Bunlar bizim için üzücü şeyler tabii. Sonuç olarak mizah yapıyorsun, ben o platformda iletişim kurmak istemiyorum ki! Benimle niye davalarla iletişim kuruyorsun? Yani Kültür Bakanı’nın mizah dergisine dava açması çok komik bir şey değil mi ya?

Son sorumu sanırım birçok kişi merak ediyordur. Penguen’de çalışmak için ne yapmak lazım?

S.E.: Şöyle şimdi insanlar biraz daha amatörken getirmeye başlıyorlar. Yani biz de zamanında öyle gittik dergilere. Biz de bakıyoruz, yavaş yavaş takip ediyoruz ve amatör sayfamızda bazen yayınlıyoruz bu işleri. Oradan birisi ileri çıkıyor. Orada hem kendi dünyası var hem çizgisi iyi hem de bunların dışında “Bu çocuk bir yere gidiyor” hissi de vermesi lazım.

E.Y.: Süreklilik önemli bir de orada. Yani dergi çıkarıyorsun sonuçta. Dünyanın en komik esprisini bul, ayda 1 tane veya 3 tane buluyorsa hiçbir değeri yok. Haftada 5 tane o komik esprilerden bulması lazım ve düzenli olarak bulması lazım. Bu esprileri 5 sene sonra da yapabileceğini hissettiğimiz anda dergide köşe veriyoruz.

Akın Aytekin 28.09.2014

WALL STREET JOURNAL

Nazım Hikmet’in 1931’de Verdiği Röportaj

0

– Merhaba üstat!
Nazım Hikmet’i iki aydır görmemiştim. Uzun bir hastalık geçirmişti. Rengi biraz uçuk, çehresi biraz zayıftı.
Savurduğu iltifata aldırış etmedim. Babıali caddesinde ne kadar tanıdığı varsa hepsini ayni şekilde taltif ettiğini, üstatlığı ucuzlata ucuzlata Japon pamuklusu, mecidiye nişanı haline getirdiğini bilmez değildim.

– Geçmiş olsun!
– Eyvallah üstat!
Sualleri önüne koydum. Tek kelime söylemeden yazmağa başladı.

Nazım Hikmet Beyin cevapları:

– Son zamanlardaki yenilik cereyanları?
– Her şeyden evvel sade ve keskin hatların terkibi ile bol güneş ve bol hava veren yeni evlerin; yeni proleter şiirinin yüzde yüz taraftarıyım.
Serbest izdivaca taraftarım!
Sovyet’lerdeki izdivaç yani iki tarafın rızasile derhal aktolunan ve bir tarafın arzusu ile derhal bozulan ve ancak cemiyet karşısında sıhhat ve çocuk mes’elelerinde mes’ul olan izdivaç en mükemmel izdivaç şeklidir…Bu izdivaç müessesesinin tahakkuku; ancak, kadın ile erkek arasında siyasi, iktisadi ve ahlaki müsavatın tahakkuku ile mümkündür.

Kel Hasan büyük bir aktördü!

– Hangi muharriri, hangi aktörü, hangi şairi, hangi ressamı seversiniz? Hoşlandığınız renk, mevsim, yemek hangileridir?
– Ertuğrul Muhsin başta olmak üzere Darülbedayi aktörlerinin bir çoklarını, eskilerden Vahram Papazvan’ı severim.
Tuluatçılardan Kel Hasan’ı beğenirim. Eğer Kel Hasan, yüksek kültürü olsaydı beynelmilel bir san’atkar olabilirdi.
Yeni ressamlardan, Dino kardeşleri, Fikret Mualla’yı seviyorum.
Hoşlandığım renk kırmızı, mevsim kış ve yazdır.
Fransız filimlerinden nefret ederim.

– Sinema mı, tiyatro mu, sesli filim mi?
– Amerikan, Fransız filimlerinden ve sinemacılığından nefret ediyorum.
Yüzde yüz sözlü filimler sökmiyecektir. Temaşa san’atinin istikbali, bence tiyatro ve sinema unsurlarını, sinemanın hakimiyeti altında, terkip edecek olan yeni bir temaşa şeklindedir.
En çok beğendiğim filimlerden ikisi:
1- Şarlo’nun ”Şehir ışıkları.
2- Eyzenştayn’in ”Potemkin Kruvazörü”
Boyasız kadın!

– Kadın yazıhanede mi, evinde mi çalışmalı? Boyalı kadın mı, boyasız kadın mı, kısa saçlı kadın mı, uzun saçlı kadın mı, çok okumuş kadın mı, az okumuş kadın mı?
– Boyasız kadın..İşte çalışan kadın..Kadının saçının uzun veya kısa olmasının ehemmiyeti yok..Kadın kısrak değildir ki, kuyruğunun uzun veya kısalığı mevzuu bahsolsun!

Hiç yese kapılmadım!

– Hayatınızın en mes’ut, en yeisli, en heyecanlı zamanları hangileridir?
– Hayatımın muayyen bir devresinden sonra, yese kapılmadım.

  En heyecanlı dakikam dünya imperyalizminin kökünden yıkıldığı zaman olacaktır”

Yazısını bitirdi ve:
– Eyvallah üstat!
Dedi, ben de:
– Eyvallah üstat!
Diye tekrar ettim ve ayrıldık.

Cevat Fehmi – 28 Kasım 1931 / CUMHURİYET


Kaynak: Geçmiş Gazete

nazımhikmetröportaj

Nazım Hikmet’in 1931’de Verdiği Röportaj

0

– Merhaba üstat!
Nazım Hikmet’i iki aydır görmemiştim. Uzun bir hastalık geçirmişti. Rengi biraz uçuk, çehresi biraz zayıftı.
Savurduğu iltifata aldırış etmedim. Babıali caddesinde ne kadar tanıdığı varsa hepsini ayni şekilde taltif ettiğini, üstatlığı ucuzlata ucuzlata Japon pamuklusu, mecidiye nişanı haline getirdiğini bilmez değildim.

– Geçmiş olsun!
– Eyvallah üstat!
Sualleri önüne koydum. Tek kelime söylemeden yazmağa başladı.

Nazım Hikmet Beyin cevapları:

– Son zamanlardaki yenilik cereyanları?
– Her şeyden evvel sade ve keskin hatların terkibi ile bol güneş ve bol hava veren yeni evlerin; yeni proleter şiirinin yüzde yüz taraftarıyım.
Serbest izdivaca taraftarım!
Sovyet’lerdeki izdivaç yani iki tarafın rızasile derhal aktolunan ve bir tarafın arzusu ile derhal bozulan ve ancak cemiyet karşısında sıhhat ve çocuk mes’elelerinde mes’ul olan izdivaç en mükemmel izdivaç şeklidir…Bu izdivaç müessesesinin tahakkuku; ancak, kadın ile erkek arasında siyasi, iktisadi ve ahlaki müsavatın tahakkuku ile mümkündür.

Kel Hasan büyük bir aktördü!

– Hangi muharriri, hangi aktörü, hangi şairi, hangi ressamı seversiniz? Hoşlandığınız renk, mevsim, yemek hangileridir?
– Ertuğrul Muhsin başta olmak üzere Darülbedayi aktörlerinin bir çoklarını, eskilerden Vahram Papazvan’ı severim.
Tuluatçılardan Kel Hasan’ı beğenirim. Eğer Kel Hasan, yüksek kültürü olsaydı beynelmilel bir san’atkar olabilirdi.
Yeni ressamlardan, Dino kardeşleri, Fikret Mualla’yı seviyorum.
Hoşlandığım renk kırmızı, mevsim kış ve yazdır.
Fransız filimlerinden nefret ederim.

– Sinema mı, tiyatro mu, sesli filim mi?
– Amerikan, Fransız filimlerinden ve sinemacılığından nefret ediyorum.
Yüzde yüz sözlü filimler sökmiyecektir. Temaşa san’atinin istikbali, bence tiyatro ve sinema unsurlarını, sinemanın hakimiyeti altında, terkip edecek olan yeni bir temaşa şeklindedir.
En çok beğendiğim filimlerden ikisi:
1- Şarlo’nun ”Şehir ışıkları.
2- Eyzenştayn’in ”Potemkin Kruvazörü”
Boyasız kadın!

– Kadın yazıhanede mi, evinde mi çalışmalı? Boyalı kadın mı, boyasız kadın mı, kısa saçlı kadın mı, uzun saçlı kadın mı, çok okumuş kadın mı, az okumuş kadın mı?
– Boyasız kadın..İşte çalışan kadın..Kadının saçının uzun veya kısa olmasının ehemmiyeti yok..Kadın kısrak değildir ki, kuyruğunun uzun veya kısalığı mevzuu bahsolsun!

Hiç yese kapılmadım!

– Hayatınızın en mes’ut, en yeisli, en heyecanlı zamanları hangileridir?
– Hayatımın muayyen bir devresinden sonra, yese kapılmadım.

  En heyecanlı dakikam dünya imperyalizminin kökünden yıkıldığı zaman olacaktır”

Yazısını bitirdi ve:
– Eyvallah üstat!
Dedi, ben de:
– Eyvallah üstat!
Diye tekrar ettim ve ayrıldık.

Cevat Fehmi – 28 Kasım 1931 / CUMHURİYET


Kaynak: Geçmiş Gazete

nazımhikmetröportaj

Ses kayıt cihazı bir gazeteci için ne kadar önemlidir?

0

Ahmet Hakan ve Yavuz Bingöl arasındaki malum durumu biliyorsunuz. Bilmeyenler de Google amcaya yazdığında sayfalarca bilgiye ulaşacaklar. Burada beni düşündüren ve aklıma takılan ses kayıt cihazı oldu.

10 yıl önce gazetecilik yapanlar bir fotoğraf makinesi bir de ses kayıt cihazının önemini çok iyi bilirler. İkisi de herkeste olmayan pahalı aletlerdi. Haber veya röportaj yapmaya gidecek olan muhabir kurum içinde ya önceden sıraya girer ya da bir boşluğu kollardı. Çünkü biliyoruz cümleler eğer kayıt altına alınmazsa uçar giderdi.

Özellikle siyasi ve magazinsel kişilikler röportaj sırasında şevke gelip her şeyi söyledikten sonra. Yayınladıkları an bunları ben söylemedim demeleri alışkanlık haline gelmişti. Sıkça “ben öyle demedim çarpıtılmış ya da kesip biçmişler cümleyi ne hale getirmişler” gibi lafları çok sık duyarız.

Staj için gelenlere de, söyleşilerimizde de hep aynı şeyi söylerim. Yazarak not alın ama sesleri kayıt altına almayı hiç unutmayın.

Geçenlerde bilgisayarda düzenleme yaparken yıllar önce yaptığım röportajların ses kayıtlarına ulaştım. Kimisi bu dünyadan göç etmiş kimisinin de bugün fikirleri 360 derece değişmiş.

Diğer bir konu sesi kayıt altına almak kadar, gazetecilerin duyduğunda tüylerini diken diken eden “deşifre”dir. Ahmet Hakan deşifre yapılmamış halini bugün köşesinde yayınlamış. Fark edenleriniz olmuştur, cümleler ne kadar devrik ve tutarsız. Konuşurken her zaman güzel cümleler kuramayız. Ama gazetecinin diğer bir işi de o devrik cümleleri toparlayıp anlaşılır hale getirmektir. İşte yukarıda az önce yazdığım “kesip biçmişler cümleyi ne hale getirmişler” serzenişinin çıkış noktası burada yatıyor.

Çoğu gazeteci röportaj yaptığı kişinin sözlerine sadık kalır ama bazıları hafiften istediği yöne çeker. İşte röportaj verenin sözünü ettiği an o andır….

Artık dönem değişti, teknoloji ulaşılabilir hale geldi. Yani cep telefonları 13 megapiksel’den aşağı fotoğraf çekmiyor. Bir de ses kaydını da yapıyor. Böyle olunca herkes bir bakıma muhabir adayı oldu. Ama yine de deşifreleme, derleme ve toplama işi gazeteciyi, iyi bir gazeteci yapıyor.

Off the record (kayıt dışı) olmadığı sürece gazeteci için her kelime önemlidir. Bir kişi yayınlanmamasını istediği şeyleri söylediyse bu cihazlar onun da arşivini güzelce yapıyor. Muhabirin ileride haksız duruma düşmesini engelliyor.

Ses kayıt cihazı sayesinde söz uçar, yazı kalır sözü değişiyor. Ses de kalır yazı da oluyor…

OZAN İLGİNOĞLU