Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Doğal Şifa; Bitkiler ve Bitki çayları

0

Her gün başka bir bitki çayı dolaşıyor elden ele hızlı zayıflatıyor diye. ‘Yağ söken çay, Yağ yakan çay, Kilo verdiren çay ….’ 

Daha bir sürü. Ama size kötü bir haberim var. HİÇBİR ÇAY TEK BAŞINA KİMSEYİ ZAYIFLATMAZ, YAĞLARI DA ERİTMEZ veya YAKMAZ.!

Tazesi, kurusu, yaşı, kökü, sapı, tütsüsü, dumanı gibi farklı formülasyonlarda tarihin en eski zamanlarından beri; yemeklere tat vermek, karışımlarından ilaç yapmak, yaraları sarmak, kötü enerjiyi atmak, büyü yapmak, hastalıklara şifa bulmak, yorgunluğu gidermek veya sedasyon etkisi yani konuşma dilinde söylersek “kafa yapan” etkisi gibi bir çok ihtiyaç için kullanılan bitkilerin beslenmemizde de tabiki yeri olacaktı..

En yaygın ve bilinen kullanımı baharat ve çay olarak kullanımı.

Bugün sizinle ÇAY yani BİTKİ ÇAYLARINI konuşacağız.

Kimi zaman hastalık durumlarında, kimi zaman sindirimi rahatlatmak, kimi zaman sakinleşmek kimi zaman da metabolizmayı hızlandırıp kilo vermek için içiyoruz bitki çaylarını. İçmeliyiz de. Hasta olmadan düzenli tüketmeli ve hayatımıza kalıcı olarak katıp sağlığımızı hiç bozulmadan korumalıyız. Bitki çayları da bunun için çok etkili bir yardımcı.

Bitki çayları neden ve nasıl faydalıdır?

Bitki çayları, çeşitli sağlık yararlarına sahip olabilir ve şu nedenlerle faydalı kabul edilir:

  • Antioksidanlar: Birçok bitki çayı, antioksidanlar içerir. Antioksidanlar, vücuttaki serbest radikallerle savaşarak hücresel hasarı azaltabilir ve yaşlanmayı geciktirebilir.
  • Sakinleştirici ve Rahatlatıcı Etkiler: Bazı bitki çayları, özellikle papatya ve ıhlamur gibi çeşitler, sakinleştirici özelliklere sahiptir. Stresle başa çıkmak ve uyku düzenini düzenlemek için kullanılabilir.
  • Bağışıklık Sistemini Güçlendirme: Bazı bitki çayları, bağışıklık sistemini destekleyen vitamin, mineral ve antioksidanlar içerir. Bu, hastalıklara karşı direnci artırabilir.
  • Sindirim Sistemi Desteği: Bazı çaylar sindirim sistemini rahatlatıcı ve destekleyici etkilere sahiptir.
  • Doğal İçerikler: Bitki çayları genellikle doğal ve katkısızdır, bu da kimyasal içeriklerden kaçınmayı sağlar.

Peki her bitkinin çayı olur mu?

        Çoğu bitkinin çayı yapılabilir, ancak her bitkinin çay olarak tüketilmesi uygun veya güvenli olmayabilir. Bazı bitkilerin toksik olabileceği veya belirli sağlık koşullarını kötüleştirebileceği unutulmamalıdır.

Ayrıca, bazı bitkilerin sadece belirli kısımları (örneğin, çiçekler, yapraklar, kökler) kullanılabilir. Faydalı olmaları için her bitki kaynatılmaz ve her bitki demleme şeklinde tüketilmez.Bu çayların doğru miktarlarda ve uygun şekillerde tüketilmeleri önemlidir.

          Bitki çayları, içerdikleri aktif bileşenlerle bir dizi sağlık faydası sunabilir. Ancak, herkesin sağlık durumu farklı olduğu için her çay herkese olmaz. Bazı çaylar hamilelere, bazı çaylar kalp haftalarına, bazı çaylar da farklı hastalık veya sağlık durumuna uygun değil hatta yasak sınıfındadır.

Yani bilinçli olmazsak şifa derken zehir olabilirler bizlere.

Peki bitki çayları kilo vermemize yardım eder mi?

          Tek başına bitki çayları mucizevi kilo kaybı sağlamaz. Sağlıklı bir kilo kontrolü için dengeli beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı faktörleri de önemlidir. Ayrıca, herkesin vücut tepkileri farklıdır, bu nedenle bilinçli tüketmek ve sağlıklı beslenme ile beraber kilo kontrolü yöntemlerine eklenmelidir.

EĞER BİR BİTKİ ÇAYI, DİYET VE EGZERSİZ OLMAKSIZIN ZAYIFLATIYOR DENİYORSA: 

YA YALANDIR YA DA İÇİNE, METABOLİZMA ÜZERİNDE ETKİLİ VE SAĞLIK İÇİN RİSKLİ OLABİLECEK FARKLI BİR ETKEN EKLENMİŞTİR.

Bu nedenle bilinçsizce ticari amaçla satılan böyle zayıflama ilaçları ciddi kalp hastalığı, damar hasarı, böbrek hasarı, sindirim sistemi hastalıklarına neden olmaktadır.

Tüketmemiz gereken bilinen bitki çayları ve faydalarına bakalım öyleyse:

  • Yeşil Çay: Antioksidan bakımından zengin olup, metabolizmayı hızlandırabilir, kalp sağlığını destekleyebilir ve kanser riskini azaltabilir. Etkileri kanıtlanmış güçlü antioksidan bir çaydır. Herkesin hayatında kesin olmalıdır ama bazı insanlarda tansiyon ve kalp ritmini etkileyebilir. Bu durumlarda kullanılmamalıdır
  • Papatya Çayı: Sakinleştirici özellikleri ile stres ve uykusuzluğa karşı yardımcı olabilir.
  • Melisa çayı: Sakinleştirici etkisi ile kaliteli uyku ve dinlenme saglar. Uyumadan 1 saat önce ben herkese öneririm.
  • Ihlamur Çayı: Uykusuzluğa, grip ve soğuk algınlığına karşı doğal bir destek sağlayabilir. Uyku düzenini düzenleyebilir, bağışıklık sistemini destekleyebilir.
  • Zencefil Çayı: Anti-inflamatuar etkileri sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirebilir, sindirim sorunlarına karşı yardımcı olabilir. Antioksidan özelliklere sahiptir, soğuk algınlığına karşı yardımcı olabilir.
  • Adaçayı: Sindirim sistemini destekleyebilir, antioksidanlar içerir ve soğuk algınlığına karşı kullanılabilir.
  • Nane Çayı: Sindirim sistemini rahatlatır, mide bulantısını azaltabilir.

Bir diğer konu da tüketirken dikkat edilmesi gerekenler. Bitki çayları yaparken ve tüketirken dikkat edilmesi gereken bazı önemli faktörler şunlardır:

  • Toksik Bitkiler: Bazı bitkiler toksik olabilir ve bu nedenle içilmemelidir. Doğal olmaları, otomatik olarak güvenli oldukları anlamına gelmez.
  • İlaç Etkileşimleri: Bitki çayları, bazı ilaçlarla etkileşime girebilir. Bu nedenle, herhangi bir sağlık sorununuz veya düzenli olarak kullandığınız ilaçlar varsa, bir sağlık profesyoneliyle konuşmalısınız.
  • Hamilelik ve Emzirme: Hamilelik veya emzirme döneminde bitki çayları kullanmadan önce doktorunuzla konuşmalısınız. Bazı bitkiler, hamilelik veya emzirme sürecinde uygun olmayabilir.
  • Alerjik Reaksiyonlar: Bazı insanlar belirli bitkilere karşı alerjik olabilir, bu nedenle yeni bir bitki çayını denemeden önce dikkatli olunmalıdır.

PEKİ SAĞLIKLI BESLENME ve SAĞLIKLI YAŞAMLA birlikte tüketildiğinde hangi çayları kilo kontrolü üzerinde bize yardımcı olur bakalım:

  • Yeşil Çay: Metabolizmayı hızlandırarak yağ yakımını artırabilir. Ender de olsa kilo kaybını destekleyebilir.
  • Mate Çayı: Enerji seviyelerini yükselterek aktiviteyi artırabilir ve bu da kilo kontrolüne katkıda bulunabilir.
  • Zencefil Çayı: Metabolizmayı hızlandırabilir ve tokluk hissi sağlayarak aşırı yeme eğilimini azaltabilir.
  • Tarçın Çayı: Kan şekerini dengeleyebilir, bu da tatlı krizlerini önleyerek kilo kontrolüne yardımcı olabilir.
  • Oolong Çayı: Yağ emilimini azaltabilir ve metabolizmayı hızlandırabilir, bu da kilo kaybını destekleyebilir.

Unutmayın, herkesin sağlık durumu, genetik yapısı, herseyi farklıdır. Bu nedenle bitki çaylarını kullanmadan önce, özellikle bilmediğimiz bir bitki ise bir sağlık profesyoneliyle konuşmak önemlidir.

Doğa daima bize şifa ve hayat vermek için var. Bitkilerin gücü de burdan geliyor. Çay veya farklı şekillerde doğanın hediyesi bitkilerden faydalanın. Fabrikalarda üretilen besinlerin çoğu besin bile değil. 

Unutmayın sağlığımızdan degerli hiçbir sey yok.

Sağlıcakla kalın

Diyetisyen KARANFİL ÖZDEMİR

Sağlıklı olmak için sağlıklı beslenmek yeterli mi?

0

Deprem, savaş, havalar derken; bağışıklık sistemimiz ruh halimizle beraber doğal olarak çöküşe geçiyor bazen…

Günümüzün  tarım politikalarına, biten kaliteli ve kalıcı çiftçilik faaliyetlerine, hızla yayılan saglıksız beslenme alışkanlıklarına bakarsak da zaten; ne yediğimiz ne içtiğimiz belli değil..

Kimyasallar, hormonlar, ilaçlar… Besinlerin içinde yok yok .. Haliyle besin kalitesi sağlıklı da beslensek cok düşük kalıyor. 

Besinler üzerinde yapılan laboratuvar araştırmaları ve incelemeler; besinlerin her geçen gün içinin boşaldığı ve faydasının giderek azaldığı ve içeriğinde olması gereken besin öğelerinin çok az oldugunu gösteriyor. 

Yani sağlıklı da beslensek, besinler artık bize vermesi gerekenleri vermiyor.

Bağışıklık sistemimizi geliştirmek ve sağlıklı beslenmek için; İklim krizleri, küresel ısınmalar derken zaten kafası karışık havalar da eklenince hayat bizi beslenmenin üstüne destek almaya itiyor.

Çünkü günlük almamız gereken besin öğesi miktarı artıyor ve besinlerle sağlamak her geçen gün zorlaşıyor.

PEKİ İLAÇ GİBİ TAKVİYE VİTAMİN-MİNAREL KULLANALIM MI❓HANGİSİNİ KULLANALIM❓

Kullanalım kullanmamız gerekiyor ve artık hayatın gündelik rutin parçası olmak durumda kaldılar bile. 

İleride ilaç kullanmaktan da iyidir aslına bakarsanız.

Peki ne durumda bu MULTİVİTAMİN Ç/SUPLEMENT sektörü?

Yaşamın her yerinde, panolarda, reklamlarda, radyolarda, kanallarda, internette durmaksızın karşımıza çıkan ve bize bolca saglık ve şifa vaadeden takviye edici gıdalar, vitamin minarel destekleri, besinsel SUPLEMENTler aldı başını gitti.

Öyle çoklar ki kullanacak olsak hangisini kullanacağımızı şaşırıyoruz 

Hepsi çok iyi hepsi gerekli hepsi iyi geliyor bize.

Farkettiyseniz pandemi ile birlikte daha da arttı böyle markalar da reklamlar da..

Oysa ilginin artması ile bu alanda da güvenilmez sahte ürünler cok arttı.

Çünkü covid salgını bize cok sert bir şekilde bağışıklık sistemimiz ve hücresel gücümüzün önemini hatırlattı. Haliyle acilen eksikleri tamamlama, güçlenme ve güçlü kalma telaşına girdik.

Destek takviye seviminde markayı size bırakmakla beraber; kışın koruyucu amaclı kullanabileceğiniz kendinize uygun bir destek kullanmakta fayda var. Bir sağlık profesyonelinden ve doktorunuzdan öneri alarak kullanmalısınız. 

Hem bir hemşire hem bir diyetisyen olarak bilinçsiz ilaç-suplement kullanımına ciddi anlamda KARŞIYIM!

Önce doğal besin, önce sağlıklı dengeli beslenme, önce bitkisel ürünler sonra takviye, sonra ilaç.

Hastalık durumunda da, hastalıklardan korunmada da, sağlığı geliştirmede de bu böyle.

Lakin hastalıklar, sigara alkol kullanımı, riskli durumlar, yetersiz beslenme geçmişi, düşük vitamin değerleri, zayıf bağışıklık sistemi, zayıf mikrobiyata vb. gibi durumlarda tam sağlık için takviyeler yardımcı olabiliyor.

Bunu belirlemek için hekiminizle görüşmeniz, gerekli tahlilleri yaptırmanız gerekmektedir. Çünkü bazı vitaminler (suda çözünen dediğimiz) vücutta depolanmaz atılır. Bazı vitaminler (yağda eriyenler) ise deposu vardır ve fazlasının toksik etkisi olmaktadır.

•Zararlı etki yaratmaktadır

•ADEK dediğimiz bu vitamin grubu dikkatli kullanılmalıdır

•Bilinçsiz tercih her zaman tehlike arz eder.

Vitamin ve mineral destekleri, vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi, enerji üretimi, bağışıklık sistemi güçlendirmesi gibi işlevlere katkı sağlayan önemli besin maddelerini içerir. İşlevleri şöyle sayılabilir 

  • Metabolizmayı Destekleme: B vitaminleri gibi vitaminler, enerji üretim süreçlerine katılarak metabolizmayı destekler.
  • Bağışıklık Sistemini Güçlendirme: C vitamini, D vitamini ve çinko gibi besinler, bağışıklık sistemini güçlendirebilir, enfeksiyonlara karşı direnci artırabilir.
  • Dokuların Onarımı ve Büyümesi: A vitamini, C vitamini ve çinko gibi besinler, dokuların onarımı ve büyümesinde rol oynar.
  • Kemik Sağlığını Destekleme: Kalsiyum, D vitamini ve K vitamini gibi besinler, kemik sağlığını korumak ve güçlendirmek için önemlidir.
  • Antioksidan Etki: A, C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar, hücreleri serbest radikallerin zararlı etkilerinden koruyarak yaşlanma sürecini yavaşlatabilir.
  • Nörolojik Fonksiyonları Destekleme: B vitaminleri, omega-3 yağ asitleri ve demir gibi besinler, nörolojik fonksiyonları destekleyebilir ve zihinsel sağlığı iyileştirebilir.

Bu destekleri kullanırken de dikkat edilmesi gereken bazı önemli faktörler şunlardır:

  • Sağlık Profesyoneli İle Danışma: Herhangi bir besin takviyesi kullanmadan önce bir sağlık profesyoneli ile konuşmak önemlidir. Kişisel sağlık durumunuz, alerjileriniz ve ilaçlarınız göz önüne alınmalıdır.
  • Dozaj Talimatlarına Uygunluk: Ürün etiketinde belirtilen dozaj talimatlarına uymak önemlidir. Aşırı miktarda vitamin veya mineral alımı zararlı olabilir.
  • Dengeli Beslenme: Takviyeler, dengeli bir diyetin yerine geçmez. Temel besinleri yeterli miktarlarda almaya devam etmek önemlidir.
  • Kaliteli Ürün Seçimi: Güvenilir markaların ürettiği kaliteli ürünleri tercih etmek, takviyelerin içeriğinin doğruluğunu sağlar.
  • Eksikliklere Karşı Kontrol: Vitamin veya mineral eksikliği belirtileri görüldüğünde, takviye kullanımı düşünülebilir. Ancak, eksiklik belirtileri bir sağlık profesyoneli tarafından değerlendirilmelidir.
  • Bütün Takviyeleri Bir Arada Kullanma: Birden fazla takviye kullanılıyorsa, aşırı miktarda alımı önlemek için bütün içerdikleri vitamin ve minerallerin toplamını kontrol etmek önemlidir.
  • Yan Etkilere Dikkat: Bazı kişiler belirli vitamin ve minerallere karşı hassas olabilir. Kullanım sırasında herhangi bir yan etki fark edildiğinde, hemen bir sağlık profesyoneli ile iletişime geçmek önemlidir.
  • Gebelik ve Emzirme Durumları: Gebelik veya emzirme döneminde olanlar özellikle dikkatli olmalı ve takviye kullanımı konusunda doktorlarına danışmalıdır.

Temel düzeyde, sağlıklı kalmak ve güçlenmek için her durumda herkes tarafından kullanması gereken ve hepimizin ihtiyacı olan en temel destekleri söylemeden de bitirmeyelim.

Bunları ister karışım, ister tek tek ürün olarak kullanabilirsiniz 

  1. Magnezyum: vücudun calıstığı tüm sistemlerde yer alır ve önemli görevleri vardır. Kas fonksiyonları, enerji üretimi, kemik sağlığı ve sinir iletimi gibi süreçlerde kilit bir rolü vardır. Ayrıca, kalp sağlığını destekler ve bağışıklık sistemini güllendirir. Regl ağrılarını, spor ağrılarını giderir.
  2. Omega3: Vücut için hayati öneme sahiptir. Kalp sağlığını destekler, kan basıncını düzenler, iltihaplanmayı azaltabilir, beyin fonksiyonlarını geliştirir ve göz sağlığını korur. Ayrıca, genel olarak vücutta antioksidan etkileri bulunarak bağışıklık sistemini güçlendirir.
  3. D vitamini (mümkünse D3K2 formu): Toplumsal olarak neredeyse herkeste eksik olan en temel kaynağı güneş olan bir yağ vitamindir. Güçlü bağışıklık için şarttır. Kemik sağlığını destekleyerek kalsiyum emilimini artırır. Bağışıklık sistemini güçlendirebilir, hücrelerin normal fonksiyonlarını sürdürmesine yardımcı olur. Ayrıca ruh halini düzenlemede de önemli bir rol vardır.

Süper besinler gercekten süper mi?

0

BAĞIRSAKLARI ÇALIŞTIRAN ve BAGIŞIKLIK GÜÇLENDİREN BESİNLER NELER? 

Sağlık durumumuz kan degerlerimizin daha da çok hücrelerimizin saglıklı ve güçlü olmasına bağlıdır. Beslenememiş, zayıf, içi boş, güçsüz, yıpranmış; hücreler, organlar ve dokular yarınların hastalıklarına dair ilk işaretlerdir bizim için. 

Tam bu noktada sağlıklı beslenme ile hastalıklar olmadan, ilaçlara muhtaç olmadan kendimizi korumamız ve güçlendirmemiz öne çıkıyor. Unutmayın NE YİYORSANIZ O’SUNUZ!

-Çünkü yedikleriniz, midenizi doyurmaktan çok sindirilip emilip hücrelerinizi beslemek ve onların yapısına katılmak için kullanılıyor.

Doğru beslenirken güçlü ve sağlıklı hücreler için besinlerin iyi emilip kana karışması çok önemli,

Bu noktada yine bağırsaklar yani vücudumuzun ve bağışıklık sistemimizin merkezi devreye giriyor. Ki artık günümüzde;  2.BEYİN =BAĞIRSAKLAR oldu.

Öyleyse bağışıklık sistemimizi güçlendirmek, bağırsak sağlığını korumak ve bağırsak hastalıkları arasında yaygın olan irritabl bağırsak sendromu (IBS), ülseratif kolit, Crohn hastalığı ve divertikül hastalığı gibi hastalıkların etkilerini en aza indirmek ve tedavisine yardımcı olmak için ne yapılabilir?

Hemen en etkili en kolay olanlarını yazıyorum sizlere:

  • Sağlıklı Beslenme: Lifli gıdaları (sebzeler, meyveler, tam tahıllar) tüketmek, bağırsak sağlığını destekler.
  • Su İçme: Yeterli su tüketmek, bağırsak fonksiyonlarını düzenler.
  • Stres Yönetimi: Stres, bağırsak sorunlarına neden olabilir. Rahatlatıcı aktiviteler ve stresle başa çıkma yöntemleri önemlidir.
  • Probiyotik Gıdalar: Yoğurt ve fermente gıdalar gibi probiyotikler, bağırsak florasını iyileştirebilir.
  • Fiziksel Aktivite: Düzenli egzersiz, bağırsak hareketliliğini artırabilir.
  • Dengeli Diyet: Çeşitli besinleri içeren dengeli bir diyet, bağırsak sağlığını destekler. 

Pekiiii, tüm genel sağlık durumumuzun iyi olması için bu kadar önemli bağırsaklar için nasıl beslenmeliyiz?

Tabiki onları güçlendiren ve iyi çalıştıran besinlerle beslemeliyiz.

Bunlar da genellikle lif içerikli gıdalardır.

Lif, bağırsak hareketliliğini artırarak sindirim sistemini düzenler.

Lif açısından zengin besinler, dışkının oluşumunu destekler, bağırsaklardaki atıkların düzenli olarak atılmasını sağlar ve kabızlık riskini azaltır.

Ayrıca, bağırsak florasının sağlıklı olmasını destekleyerek bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkilere sahiptir.

Bu nedenle, lif içeren sebzeler, meyveler, tam tahıllar ve baklagiller gibi besinleri içeren bir diyet, bağırsak sağlığını korumak için önemlidir.

O zaman hemen, hem içeriği zengin olup çok faydalı olan hem de mükemmel bağırsak çalıştıran “SÜPER BESİNLER” den bahsedelim

Bunlar genellikle besin içerikleri açısından çok kaliteli, yoğun ve sağlık üzerinde olumlu etkileri olan gıdalardır.

  • Yaban Mersini: Yüksek antioksidan içeriği sayesinde hücresel hasarı azaltabilir, beyin fonksiyonlarını destekleyebilir ve kalp sağlığını iyileştirebilir.
  • Brokoli: İçerdiği sulforafan sayesinde anti-kanserojen etkilere sahiptir, bağışıklık sistemini güçlendirebilir ve iltihaplanmayı azaltabilir.
  • Balık: Omega-3 yağ asitleri içerir, kalp sağlığını destekler, beyin fonksiyonlarını iyileştirebilir ve iltihaplanmayı azaltabilir.
  • Kırmızı Biber: Yüksek C vitamini içeriği, bağışıklık sistemini güçlendirebilir, cilt sağlığını destekleyebilir ve antioksidan aktivite sağlayabilir.
  • Kuşkonmaz: Lif içeriği sindirim sağlığını destekler, antioksidanlar içerir ve bağışıklık sistemini güçlendirebilir.
  • Quinoa: Protein, lif ve vitamin-mineral içeriği açısından zengindir; kan şekerini dengeleyebilir, sindirimi iyileştirebilir ve enerji seviyelerini artırabilir.
  • Yeşil Çay: Kateşin içeriği sayesinde antioksidan etkileri vardır, kilo kontrolüne yardımcı olabilir ve kalp sağlığını destekleyebilir.
  • Chia tohumları: Küçük boyutlarına rağmen yoğun besin içeriğine sahip olan bir süper besindir. Omega-3 Yağ Asitleri, yüksek oranda lif ve bitkisel kaynaklı protein içerir. Özellikle vejetaryen ve vegan beslenenler için önemlidir. Bunun yanında güçlü bir antioksidan, vitamin mineral kaynağıdır. Magnezyum, kalsiyum, fosfor, manganez, ve B vitaminlerinden zengindir. Lif içeriği sayesinde kan şekerini kontrol altında tutar. Bağırsak sağlığını güçlendirir.

Unutulmamalıdır ki, süper besinlerin ve diğer sağlıklı besinlerin tıbbi etkileri kişiden kişiye değişebilir ve tek başına bir besinin mucizevi sonuçlar sağlaması beklenmemelidir. Düzenli tüketimleri ve buna ek sağlıklı yasam ile sizi korur güçlendirir ve sağlık verir. Genel sağlık durumunuza uygun bir diyet size yeterli gelecektir.

Sevgiyle ve booolca sağlıkla kalın:)

Sosyalistler yine bölündü!

0
Türkiye’de yıllardır sosyalist hareket farklı fraksiyonlara bölünmesiyle, sürekli yeni partilerin kurulmasıyla biliniyor. Bu algıyı 9 Eylül günü Ankara’da Türkiye Sosyalist Partisi çatısı altında birleşen Sosyalist Cumhuriyet Partisi (SCP) ve 1920 TKP yıkmıştı. Ancak bu birliktelik uzun sürmedi. 2 parti dün yollarını tekrar ayırdı.
Aydınlık geleneğinden kopan isimlerin önderliğinde kurulan Sosyalist Cumhuriyet Partisi ile TKP geleneğinden gelen isimlerin önderlik ettiği TKP 1920 9 Eylül günü Türkiye Sosyalist Partisi çatısı altında birleştiklerini ilan etmişlerdi. Fakat bu birleşme hareketi uzun sürmedi.
BERAT KARAASLAN
TKP 1920 X hesabından yapılan açıklamada “Birliğimizi maalesef örgütlenme ilkeleri ve kitle içinde parti çalışması alanlarında bir türlü tamamlayamadık. Sizlerden özür diliyoruz.” İfadeleri ile ayrılığı duyurdu.
Bölünmenin detaylarını Türkiye Sosyalist Partisi Genel Başkanı Yılmaz Ersezer’e sorduk.
“ÖRGÜTLENME İLKE VE ESASLARINDA UZLAŞAMADIK”
“Sosyalist Cumhuriyet Partisi Aydınlık geleneğinden gelen bir parti. TKP ise başka bir siyasi gelenekten geliyordu. Süreç içerisinde örgütlenme ilke ve kitle içerisinde çalışma tarzı noktasındaki farklılıklarımızı öngöremedik ve uzlaşamadığımız için böyle bir karar aldık.”
“SİYASİ VE İDEOLOJİK ANLAMDA DOSTLUĞUMUZ DEVAM EDECEK”
“Ayrılığın sebebi kesinlikle siyasi ve ideolojik farklılıklardan kaynaklanmıyor. Biz zaten kuruluşumuzu ilan ettiğimiz 9 Eylül tarihinden önce de ortak eylemlerle Türkiye’nin sorunlarına çözüm aramıştık ve önümüzdeki süreçte bu durum devam edecek. Tabi üzgünüz fakat bu ayrılığı dostça bir şekilde başardığımız için de mutluyuz.”
“BİRLEŞME ÖNCESİNE DÖNDÜK”
Son bir buçuk yıldır hemen hemen her eylemde ortak hareket ediyorduk. Şimdi tekrardan aynı şekilde birleşme öncesine döndük. Örgütlenmede uzlaşamadık ama Sosyalistlerin, Kemalistlerin birleşmesi hedefinde ısrarcıyız ve aramızdaki bu beraberlik çabamız devam edecek.”

Bilişsel çelişki kuramı ışığında başarısız siyasetçiler

0

Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin üzerinden aylar geçti.

Muhalefet partilerinden sorumluluk alan bu yenilgi üzerine muhasebe yapanı göremedik. Hepsi görevlerine bıraktıkları yerden devam ediyor hatta son seçim yenilgisinin baş sorumlusu Kemal Kılıçdaroğlu Meclis konuşmalarını ‘Halkın umudu Kılıçdaroğlu’ sloganları eşliğinde yapıyor.

**

Peki, ülkenin bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar orta yerde dururken bunun müsebbibi siyasetçilerin siyasal yaşamlarını sürdürebiliyor olmaları nasıl izah edilebilir?

Bu durumu Bilişsel Çelişki Kuramı ile açıklamaya çalışmak mümkün.

Bilişsel Çelişki Kuramı insanların tutum ve davranışlarında tutarsızlıklar yaşandığında ortaya çıkan uyumsuzluğu ve bu uyumsuzluğu gidermek için gösterdiği gayret ve davranışları inceleyen bir teori.

Teoriye göre tutarsızlık içindeki insan zihni bu durumu dengelemeye çalışıyor. Meşrulaştırma eğilimi gösteriyor.

Tutarsızlıklar sebebiyle yaşadığı psikolojik gerilimi dengelemeye çalışan ve meşrulaştırma arayışına giren insan yaşadığı çelişkileri azaltmak için çelişkileri bastırmaya çalışıyor.

Siyasetteki tutarsızlıkları Bilişsel Çelişki Kuramı ışığında ele aldığımızda;

Birey, desteklediği siyasetçinin geçmişte savunduğu değerler ile çelişen davranışları karşısında bu davranışı eleştirmek ve sorgulamak yerine,

O davranışa anlam yükleyerek meşrulaştırma çabasına girişiyor ve o siyasetçilerin çelişkileri üzerinde düşünmek yerine yeni tutum ve davranışlarına anlamlar yükleyerek savunuyor.

Kurama göre birey önce bu davranışları destekleyecek, tutarsızlıkları gerekçelendirecek sebepler arayarak meşrulaştırma eğilimi göstermektedir.

Sonra inanç ve düşüncelerini bu yeni tutuma göre ayarlamaya,

Yeni tutum ve davranışları destekleyecek bilgi elde etmeye çalışarak karşılaştığı tutarsızlıkları ve yaşadığı çelişkiyi azaltma yoluna gitmektedir.

Yani birey zihninde uyumsuzluk yapan önceki davranışı yok saymakta, yeni davranışı meşru kılacak bilgiler ekleyerek davranışını değiştirmektedir.

**

Günümüzde ülkenin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşulları uygulayanı başarısız politikalar ile ilişkilendirmek yerine  “ülke dışından operasyon” gerekçesi ile açıklama gayreti,

Ya da siyasi başarısızlıkları hayali düşmanlara bağlama ve başarısızlıkları örtme eğilimi güncel örnekler olarak kuramın anlaşılmasını kolaylaştırıyor.

Dün söylediklerini inkâr derecesinde zıt davranışlar gösteren siyasetçilere verilen kitlesel desteğin sürmesini de bu kuram ışığında daha iyi anlamak mümkün.

Özellikle gerçek ve hakikatin önemini kaybettiği, doğru ile yanlış arasındaki sınırların kalktığı siyasal süreçte tutarsızlıkları sorgulanmak yerine bu çelişkiler bilişsel davranışlarla görmezden gelindiğinde siyasetçiler geçmişe sünger çekerek yoluna hiçbir şey olmamışçasına hesap vermeden devam ediyor.

Mevcut başarısız siyasetçileri ve özellikle CHP kurultayını bu yaklaşımla izlemek öğretici olabilir.

Müjdat ÖZTÜRK

 

 

TKG: Gençlere ‘yurtdışına kaçmak’ pazarlaması yapılıyor

Dönem başından beri üniversitelerde yapılan zam haberlerini yazdık. Gençlik Cumhuriyet’in ikinci yüz yılına yemekhane ve yurt ücretlerine yapılan fahiş zamlar, barınma sorunu, yurt kalite ve kapasitesinin yetersizliği ve geçinmeye yetmeyen burs ve krediler ile baş başa kalmış bir şekilde girdi.

Gençler mücadele ettikleri sorunların yanında şimdi de can güvenliği kaygısı yaşamaya başladı. KYK yurdunda bir öğrencinin asansörde sıkışarak can vermesi ile kampüslerde, yurtlarda öğrenciler ayağa kalktı. Türkiye’de mayıs seçimleri ile muhalefet geri çekilmiş ve kendi iç kavgasına tutuşmuşken gençlik hareketlerinde son günlerde gözle görülür bir hareketlilik fark ediliyor.

Tüm bu süreçleri ve gençlik hareketinin durumunu Ankara Üniversitesi Arkeoloji öğrencisi ve Türkiye Komünist Gençliği Üniversite Büro Üyesi Zekican Demirçelen ile konuştuk.

YURT BULAMAYAN GERİ DÖNDÜ

Gençlik hareketinde bir geri çekilme duraklama gözleniyordu. Fakat son zamanlardaki yaşanan gelişmelerde bir hareketlenme var. Bu anlamda gençlik hareketinin genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üniversiteler uzun bir aradan sonra açıldı. Açıldığından bugüne kadar geçen kısa süre içinde öğrencilerin bir kısmının barınma sorunu nedeniyle kaydını sildirip geldiği şehre geri döndüğünü biliyoruz. Önemli bir bölümü ise KYK yurtlarındaki kutu gibi odalarda yan yana yığılmış ranzalarda kalıyor. Ayrıca KYK yurtlarının yemekhanelerinde birçok kez zehirlenmeler yaşandı ya da yemeklerden böceklerin çıktığı görüntülere şahit olduk. Bu zehirlenmelerin ve hijyen şartlarının kötüleşmesinin arkasında öğrencilerin beslenme hakkının özel şirketlere teslim edilmesi olduğunu düşünüyoruz. Bu şirketlerin umursadığı tek şey daha fazla kâr etmek. Halkın çocuklarına reva görülen ise insani olmayan barınma koşulları ve böcekli yemekler.

İnsan hayatına yakışan biçimde eğitim almak, barınmak ve beslenmek en temel haklar arasında. Patronlar kârına kâr katarken en temel hakları gasp edilen üniversite öğrencilerinin hakkını aramayacağı, hesap sormayacağı sanılıyordu. Geçtiğimiz hafta bizim de içerisinde olduğumuz eylemler bu hesabın tutmadığını göstermiş oldu.

TKG olarak Eskişehir’de, Çanakkale’de, Aydın’da, Ankara’da ve Türkiye’nin başka birçok kentinde ihmaller ve bu düzenin yarattığı umutsuzluk sonucunda hayatını kaybeden arkadaşlarımız için yurtlarda, kampüslerde ve kent merkezlerinde eylemler düzenledik.

 

TKG’nin dönem başlarken oluşturduğu yurt ve yemekhane koordinasyonları bu eylemlerin birçoğunun öncü rolündeydi ya da doğrudan parçasıydı.

Uzun bir süre sonra ortaya çıkan bu hareketliliğin bir öfke patlamasını aşarak temel haklara sahip çıkmaya dayanan ve bu düzeni tamamen değiştirmeyi hedefleyen örgütlü mücadeleyle birleşmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hayatını kaybeden arkadaşlarımıza, geleceğimize, barınma ve beslenme hakkımıza sahip çıkmanın yolu buradan geçiyor.

GENÇER ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLDİ

Türkiye’de her geçen gün ortaya çıkan zamlar, ekonomik zorluklarla boğulan Üniversite Gençliği hala örgütlü bir mücadele tarzına rağbet göstermemekte. Bunun sebebini nerede görüyorsunuz?

Üniversite öğrencileri her geçen gün artan hayat pahalılığın ve diğer sorunların kaynağının farkında. Ancak bu farkındalık kendiliğinden bir mücadele etme iradesi doğurmuyor. Çünkü öğrenciler aynı zamanda yalnız ve yalnız başınıza olduğunuzda bu iradenin ortaya çıkması mümkün olmuyor. TKG olarak duruma bu gözle bakıyor ve arkadaşlarımızı yalnızlıktan kurtarmak için el uzatıyoruz.

Mevcut düzenle ve iktidarla bağı kopan üniversite öğrencilerinin sayısı artsa da bunlarla hesaplaşmaya dair bir irade örgütsüzlük nedeniyle henüz kendini göstermedi. Bunun arkasında üniversitelerin uzun bir süredir maruz kaldığı saldırılar var. Buradaki toplumsal dinamik yani gençler örgütsüzleştirildi. Aslında Türkiye toplumunun genel tablosuyla paralel bir durumdan söz ediyoruz. Çünkü aynı süreç toplumsal hayatın diğer alanlarında da yaşandı.

Hala her yerde örgütsüzlük propaganda ediliyor. Toplumsal kurtuluşun karşısına bireysel kurtuluşun, dayanışmanın karşısına bencilliğin konulduğu ve mevcut düzenden kurtulmanın mümkün olmadığı yönündeki siyasi ve ideolojik kuşatma gençliği sarmış durumda.

Çözüm olarak ise yurt dışına kaçmak ya da köşe dönmeci bireysel kurtuluş hikayeleri pazarlanıyor. Ancak artan hayat pahalılığı ve yoksullaşmayla birlikte bu sahte çözümlerin öğrencilerin gözünde gerçekliğini yitirdiğini görüyoruz. TKG, bu duruma karşı bulunduğu her alanda toplumsal kurtuluş fikrini güçlendirmek için çalışıyor.

DEVRİMCİLER VE MİLLİYETÇİLER YANYANA GELEMEZ

Türkiye’de son zamanlarda milliyetçi bir dalga yükseliyor. Özellikle gençlik içerisinde yayılan seküler milliyetçi tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz? Devrimci ve Milliyetçi gençler yan yana gelebilir mi?

Milliyetçilik değil bizim için esas olan yurtseverliktir. Biz milliyetçi değiliz. Ülkemize ve dünyaya sadece bir etnik kimliğin çıkarları gözünden bakmıyoruz.

Milliyetçilik, özünde patronlar ve emekçiler arasındaki çıkar çatışmasının üstünü örtüyor ve hedef saptırıyor. Şu anda yükselen milliyetçi dalganın anti emperyalizmle ya da bağımsızlıkçılıkla hiçbir alakası yok. Her ne kadar seküler olduğu söylense de ortada tutarlı bir laiklik savunusu da yok.

Bu anlamıyla devrimcilik ve milliyetçilik yan yana gelebilecek şeyler değil. Birbirine zıt iki farklı dünya görüşü söz konusu. Sermaye sınıfına karşı emeğin yanında olmak, devletçilik, laiklik, antiemperyalizm birbirinden ayrılamayacak ilkeler. Birinin yaşadığı toprakları sevmesi içinse milliyetçi olması gerekmiyor. Hatta tam tersi geçerli…

Üniversitelerde yemekhane ve yurt zamlarına yapılan fahiş artışlar dönem başında gündeme gelmişti. Geçtiğimiz günde de Antalya’da yaşanan ve bir öğrencinin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan bir hadise yaşandı. Bu durumlara karşı TKG’nin sistematik çözümü nedir?

Üniversite yemekhanelerine dönem başında yüzde yüzden fazla zamlar yapıldı aynı şekilde Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK)’na bağlı yurtlarda zam haberleri aldık ve kalınmayan ayın ücretlerini de öğrencilerden istendiğini gördük. Bu tablo aslında gençlerin ilk defa yaşadığı bir durum değil. Dönem başında ülkemizin birçok yerinde yurt ve yemekhane koordinasyonları aracılığı ile üniversiteli gençlerin yaşadığı sorunları birer mücadele başlığı haline getirmek, dayanışma kültürünü arttırmak ve kazanımlar elde etmek için bu ağları oluşturduk. Bu ağları daha fazla genişletmek için adımlar atıyoruz. Aynı zamanda yaşadığımız bu sorunların temel nedeni olan barınma ve insanca beslenme haklarımız için de daha geniş örgütlenme kanalları oluşturuyoruz.

TKG ve benzeri gençlik örgütlerini sadece üniversite ve liseler gibi eğitim kurumlarında görüyoruz. Okumayan semt gençliğine yönelik faaliyetleriniz var mı?

TKG olarak üniversitelerde, yurtlarda yaşadığımız sorunlara karşı mücadele ediyor bir çıkış yolu arıyoruz. Bu çıkışın kendisi düzenin iktidarıyla ve bütün organlarıyla ondan kurtulmakla olacaktır. Toplumsal kurtuluşumuz için olabildiğince fazla arkadaşımızla aynı saflarla buluşmak için semtlerde bulunan semt evleri aracılığıyla arkadaşımızla bir araya geliyoruz.

Bir Şehir, Bir Deprem, Bir Festival ve Bir Gazeteci

0

Bu yıl 5 şubatı 6 şubata bağlayan gece hepimiz bir haberle yatağımızdan kalktık. Kahramanmaraş merkezli bir deprem hem Maraş’ı hem de çevresindeki 9 ili daha etkilemiş, binlerce bina yıkılmış, onbinler hayatını kaybetmiş bir o kadar insan yaralanmış milyonlar evsiz kalmıştı. Aylarca enkazlar kazıldı, insanlar kurtarıldı ya da kurtulamadı. Hükümet eleştirildi, yardımlar yetersiz kaldı, insanlar mağdur oldu eleştirildi ya da eleştirdi. Bugünlerde bu elim olayın üzerinden tam 8 ay geçti ve neredeyse 9 ay olacak. Bütün Türkiye bu afete topyekün cevap verdi yardıma koştu. Peki 2023 geride kalmaya başladığı şu günlerde deprem bölgesi hakkında ne kadar haber gördünüz? Ya da bölgeyi ne kadar takip ettiniz? İnsanlar iyileşebildi mi sorguladınız mı?

SANATLA İYİLEŞME…,

Bu yıl 11. düzenlenen ve 13-19 Ekim’de bizi Antakya’ya davet eden Uluslararası Antakya Film Festivali hem sanatı hem Antakya’yı bize göstermek için bu sene bu kadar zorluk ve imkansızlığa rağmen ertelenmedi ya da iptal edilmedi. Depreme rağmen yapılma kararı alındı. Ben de davet edildim ve gideceğim için çok heyecanlandım. “Antakya Varsa Bizde Varız” mottosu ile düzenlenen festival için Antakya’ya giderken Genel Koordinatör Atakan Metin bize sürekli konfor beklemeyin diye uyarılarda bulundu. Depremde neredeyse tamamen yıkılan koca bir şehirde konfor beklemek zaten Antakyalılara haksızlıktı.,

Antakya’ya vardığımda fark ettim ki Antakya gerçekten dümdüz. 10 binadan 8’i yıkılmış ayakta kalan 2 binadan biri de zaten ağır hasarlı. Kaldığımız yer NATO’nun depremzedeler için açtığı bir çadırkent idi. Bütün muhabirler depremzedeler gibi çadırdaki ranzalarda kaldı, karavana yemeklerden yedi. İnternet yoktu, kahve bulsan sıcak su, sıcak su bulsan kahve yoktu ama festivalde çabalayan insanları ya da etkinliklere gelen halkı gördükçe bu kadar zorluğa değdiğini oradaki insanları anlamak için bu şekilde kalmamız gerektiğini daha iyi anladım. Festival sürekli aksilikler ya da eksikler ile ilerliyordu fakat herkes ana temayı anlamış, gösterilen filmleri, yapılan etkinlikleri takip etmiş ve konteyner kentlerin durumunu yakından görmüştü. 2. gün yapılan kukla tiyatrosunda çocukların kahkahalarını görmüş onlarla konuşmuş biz de onlarla beraber gülmüştük. Ünlü Arpist Zeynep Öykü büyük amfi tiyatrolarda smokinler eşliğinde dinlenen konserlerinden farklı olarak ufak bir çadırda insanlara moral olmak için buradayız diyerek 50 kişiye belki de en güzel konserlerinden birini vermişti. Çocukların etrafta koşturması, gülümsemesi bize, “abi tiyatro saat kaçta?” diye sorması bile festivalin amacına ulaştığının bir kanıtıydı.

PEKİ HALK ?

Antakya’ya ilk indiğim itibaren hem festivali takip ederken hem de sürekli halk konuşmaya çalıştım ve konuştum da.

Hiçbir röportajda isim vermeyeceğim ama dediklerine kulak vermekte fayda var:

“TOPLANAN TEK ŞEY MOLOZLAR”

“Toparlanan tek şey etrafta gördüğünüz molozlar başka toparlanan bir şey olduğunu düşünüyorum. Ekonomik durumumuza değinmeden söylüyorum, hafriyat araçlarının gürültüsünü duymaktan bile psikolojimiz bozuldu. Burada kalıcı bir çözüm yok. İyileştirilen hiç birşey yok.

YIKILAN ÇARŞI YIKILAN EKONOMİ

Antakya aynı Adana gibi çarşıları ile ünlü şehirlerden bir tanesi bu kadar yıkımın ardından dağılan çarşıda dükkanı sağlam kalanlar müşteri sayısının düşmesi, çarşıda hala yıkıntıların olması sebebiyle kimsenin gelmediğinden dert yanarken dükkanı yıkılanlar ise uzak köşelerde yapılan prefabrik dükkanlarda geçinmeye çalışıyor.

“Çarşı yıkık dökük, çarşının yolları da hala yıkık dökük kimse girmiyor elektrikler kesiliyor. Yollar bozuk, Ancak masraflarımızı karşılayacak kadar kazanabiliyoruz. Yeteri kadar yardım görmüyoruz ilk zamanlarda yardımlar ve destekler geliyordu ama aylar geçtikçe günden güne azaldı. Molozların toplanması, binaların, çarşının yeniden tamiri bizim eski günlerimize dönmemiz en az 5 yılımızı alacak”

“Şimdi havalar güzel evet her zamankinden daha az müşteri geliyor ama geliyor. Yağmurlar başladığında burada biz çamur içinde kaldığımız zaman işte o zaman kimse gelmeyecek. Burada herkes bir arada çalışırdık depremden sonra burada o eski hava da kalmadı kimsenin yüzü gülmüyor herkesin derdi başından aşkın. Nasıl toparlanacağız bilemiyorum”

“Burada gelirimiz büyük oranda düştü. Elektrikler sık sık kesiliyor gelen müşteri azaldı. Kendi kendimizi zor idare ediyoruz ancak masraflarımızı karşılayabiliyoruz. Ürünlerimizi malzemelerimizi getirmekte de büyük sorunlarla karşı karşıyayız.

“HEP DAMAR HEP DAMAR”

Röportaj veren bu isimlerin yanı sıra kiminle konuşsam yardımların azaldığından dert yanarken bir yandan da sosyal hayatlarını toparlamaya çalışıyorlar. İnsanlar gülmeye çalışıyor ve sizin de kendileri ile konuşurken gülmenizi istiyorlar. Bir yerde dertli bir müzik çaldığında “Yeter kardeşim damar da damar biraz hareketli müzikler çalın da derdimizi unutalım” dediklerini her zaman duyarsınız.

ÇOCUKLAR?

Burası Umut Konteyner Kenti. Antakya’daki belki en iyi ve en düzenli konteyner kentlerden biri. Özel bir şirketin girişimleri sonucu açılmış. Kente ilk girdiğinizde sizi etrafta koşturan çocuklar karşılıyor. Ben tek başıma yürürken bir tanesi arkamdan bağırdı. 11 yaşındaki Fatmanur bana, “Abi biz kaç aydır buradayız biliyor musun?” dedi. Dönüp, “Anlat bakalım” dediğimde başladı. “Bende bilmiyorum çok aydır buradayız. Herşey güzel ama arkadaşlarımızdan ayrıldık, ailelerimizden ayrıldık. Bir amcam burada fakat bir amcam Kilis’de aylardır görmedik birbirimizi. Bazı komşularım burada ama bazılarından hiç haberim yok. Sular çok sık kesiliyor belki 2 günde bir. Elektrikler de kesiliyor.Küçük kardeşimin oyuncakları yıkılan evimizin altında kaldı çok fazla ağladı. Önceden yiyecek, çikolata çok dağıtılırdı ama artık dağıtılmıyor.

 

İşte Antakya bu halde bir yandan iyileşmeye çalışırken bir yandan da hayattan kopmamaya çalışan bir kent. İnsanlar çok cana yakın ve bu kadar zorluğun içinde bile çok mİsafirperver kiminle konuşsam artık depremi arkasında bırakmak istediğini söyledi ve elini kalbine koyarak bir kelime ile bana veda etti. “Baş tacısın”

 

 

Abide-i Hürriyet Tepesinin Kripto Mezarları

Meslek hayatımın başında henüz sanat tarihi eğitimi almaya yeni başladığımda, hep bilinmeyenlerin peşinde koşmak isterdim. Mezuniyetimle beraber çok sayıda belgesel senaryosunu bu hayallerin ışığında hazırladım ve çektim. Önce meşhur Bitinya galerilerine girmeyi başardım, sonra mumyalanmış şekilde duran Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmed’in pek bilinmeyen bilinse de girilmeyen mezar odasına girmeyi başardım.

Osmanlı İmparatorluğu Osmangazi, Orhangazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid devrine kadar saltanat birliğini başarılar kazana kazana ilerletiyor. Anakara Savaşı ile birlikte Yıldırım Timur’a yeniliyor ve 1402 yazından itibaren şehzadeler imparatorluğun farklı bölgelerinde ayrı ayrı hükümdarlığını ilan ediyor. Bu süreç sonunda Çelebi Mehmed tüm kardeşlerini bertaraf ederek tahtın sahibi oluyor. Erken dönem Osmanlısında Türkistan’dan gelen ve devlet işlerine müdahil olabilen kıymetli şahsiyetler var. Yahut Hacı İvaz Paşa gibi olağanüstü yetenekli devlet adamları da var. Velhasıl Çelebi Mehmed beklenmedik bir şekilde ölüyor. Bunun üzerine devlet ricali yeniden bir fetret devri yaşamamak için sultanın ölümünü gizleyip 2. Murad’a haber veriyor. Dönemin ulaşım imkanları zorludur. Sultanın cesedi bozulmaması için tahnit ediliyor, yani mumyalanıyor. Bu süreçte de askerler farklı numaralar ile oyalanıyor. Hatta sultanın na’şındaki ölüm beyazlığını saklamak için bir çeşit makyaj yapılıp uzaktan askerlere gösterildiği dahi bazı kaynaklarda aktarılıyor. Gerçek olsun olmasın bir kargaşayı önlemek için devlet adamlarının ne denli çabaladığını tahmin etmek güç değil. Benzer hatıralar cumhuriyet döneminde de aktarılmıştır. Hatta Atatürk’ün hastalığının zorlu günlerinde Bursa’da katılacağı son baloya katılanlar da onun sabaha göre çok daha sağlıklı göründüğünü yüzüne renk geldiğini ifade eder. Gene bu hikâyenin devamında Çelik Palas’ın lavabosunda pembe pudralı havlular bulunur. 

Böylelikle devlet adamları bazı sağlık ve ölüm olaylarını itina ile gizler. Fakat anlaşılmayan nokta Çelebi Mehmet’in neden defnedilmediğidir. İlginçtir, yalnıza bu sultanın türbesinde bir mezar odası bulunmaktadır. Şimdileri iyi korunsa da yıllar içinde mumyalanmış na’şı çürüyerek un ufak olmuştur. Türbenin mimarı Hacı İvaz Paşa erken Osmanlı Devri’nin en büyük mimarıdır. Veziriazam olup sonrasında sözlerine mil çekilerek yani kör edilerek Bursa’ya geri gönderilmiştir. 

Bu hikâyeyi neden anlattım?

İmparatorluğun son yıllarında patlak veren 31 Mart Vakası sonrasında bugün hala varlığını sürdüren bir anıt yapılır. Anıt gökyüzüne nişan almış bir top şeklindedir. Belki isyan eden bir top olarak da yorumlanabilir. Garip olan şudur ki, anıtın altında basamaklardan inilen bir mezar odası vardır. Duvarlarda çok sayıda na’şın konulduğu bir mezar odası bu anıt ile planlanmıştır. Devletin olağanüstü günlerini yaşadığı bu dönemin akabinde gene bir mezar odası inşa edilmiştir. İttihat ve Terakki mezarlığına çevrilen bu yerin adı Abide-i Hürriyet Tepesi’dir anıtın da keza adı budur.

Aynı Selçukilerde olduğu gibi İttihatçılar da mezar odası bulunan adeta dönemin moderni bir türbe inşa ettirmişlerdir. Sonraları İttihat ve Terakki’nin şehit liderleri farklı zamanlarda ülkemize getirilerek bu tepeye defnedilmiştir. 

Ülkemizdeki üçüncü önemli mezar odası ise Mustafa Kemal Atatürk’e ait olup Anıtkabir’in altındadır. Atatürk’te tıpkı Kanuni ve diğer bazı sultanlar gibi bir süreliğine tahnit edilmiş halde ebedi istirahatgâhının inşasını beklemiştir. 

Bu üç mezar odasının belki de hiçbir alakası yok. Fakat üçü de bin yıllık Anadolu tarihimizin en çetin dönemlerinde inşa edildi. Bu üç devirden birini milletçe ne kabul ediyoruz, ne de reddediyoruz. Tarih kitapları İttihat ve Terakki’den bahsederken sanki yabancıdan bahsedermişçesine soğuk sayfalarla dolu. Günlerdir dinlediğim bir şarkıyı araştırma ihtiyacı hissettim. Araştırınca hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Sanatsal değeri tartışılmaz derece yüksek olan bu şarkının albüm başlığının “Oratorıum ın memory of the vıctıms of the Armenian genocide of 1915” olduğunu öğrendim. Devamında da 1915 olayları üzerine dikilen anıtlar, bestelenen eserle ve nicelerini öğrendim. Sözde Ermeni soykırımı için yapılmış onlarca eser…

Maalesef biz 1915 olaylarına karşı savunan yahut cevap veren bir konumdayız. Bu yüzden de hep bu pozisyonda kalıp şikâyet edeceğiz. 

Mesele, 1915’i olay olarak görmek değildir. Biz kahramanlarımıza sahip çıkmadan neyi savunacağız? Bizim meydanlarımızda Talat Paşa’nın heykelleri yoksa, sinemalarımız Cemal Paşa’nın Halil Kut Paşa’nın Arap çöllerindeki mücadelesini anlatmıyorsa, diplomatik konuşmalarla neye cevap verebiliriz? Ermenilerin ayaklar altına aldığı İttihatçıları biz nereye koyuyoruz? Enver Paşa’nın anlatıldığı bir operamız var mı? Meşrutiyetin bir senfonisi var mı?

Çocuklar Talat Paşa için yazılmış hangi şarkıyı söylüyor, bandolar hangi marşı çalıyor? İttihatçıların Hürriyet Devrimi artık sahiplenilmelidir. Biz bile değer vermiyorsak Ermenistan’dan bu kahramanlara nasıl değer vermesini bekleyebiliriz? Biz maalesef cihan harbinin kahramanlarını Beşiktaş’ta bir mezar odasına hapsetmişiz. Ama onlar hala Ermenistan’ı rahatsız etmeye devam ediyor.

Bir asrın sonunda cumhuriyetin önünü açan meşrutiyet hala tartışma konusu. Mecliste bulunan hiçbir parti ne bu dönemi ne de bu liderleri savunmuyor. Sanatçılarımız ise bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmıyor. Herkesin unutmak için adeta iş birliği yaptığı bu kahramanlar için hangi sanatçı ne yapabilir ki?

Burhan Kurtulmuş Aytoslu

Dünya Gıda Günü

Geçtiğimiz günlerde DÜNYA GIDA GÜNÜ’nü geride bıraktık

Dünyada genelikle gıda dağılımının hala adil olmadığı zamanlardayız.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki teknolojide çığır açtığımız bu çağda bile dünyada hala yeterli besine, sağlıklı ve temiz besine, temiz içme suyuna ulaşamayan insanlar var…

Hala her gün açlıktan kaybettiğimiz insanlar, susuzlukla mücadele eden halklar var..

Gelin bir insanın günlük alması  gereken temel besin öğesi dağılımına bakalım

•Bir insan öncelikle günde kilosu basına 33-35 ml arası su içmeli. 

***Çok Hareketli ise yoğun çalışıyorsa spor yapıyorsa bu oran değişebiliyor ve artıyor.

•Makro besin öğelerine gelirsek

**Hastalık, yaş, cinsiyet, spor yapma durumuna göre değişmekle beraber genel standart bir insanın;

• sağlıklı olabilmesi, ideal kiloya gelmesi, sağlıklı gelişim, sağlıklı yaş almak, organların-hücreleri gerekli besin ihtiyacını karşılamak, yeterli enerji ve günlük yaşamsal faaliyetleri için günlük yediği yemeğin:

-%50-55 i karbonhidrat

(sağlıklı yoğun posa lif içeren kompleks karbonhidratlar ağırlıklı olmalı),

-%13-16’sı protein

 (Doymuş yağ ve kolesterol dengeli olmalı),

-%30-35’i yağdan

(doymuş yağ oranı %10’un altında olup, omega 3 ve omega 6 yağları içermeli – *EPA* DHA gibi) oluşması gerekiyor.

Ne yazık ki bu oranları karşılayabilen; yeterli, kaliteli ve temiz besin tüketebilir insanların ve ne yazık ki çocukların sayısı giderek azalıyor.

Her gün; yumurta, peynir, süt ürünü gibi temel gıdaların her çocuk tarafından tüketilmesi gerekirken birçok eve bu besinler giremiyor.

Çocukların bedensel ve zihinsel gelişimi olması gerekenin altında kalıyor. Daha az başarılı daha az sağlıklı bir gelecek yetişiyor.

Özellikle maliyeti ve ücreti giderek artan protein bazlı gıdaların tüketimi giderek azalmakta; sağlıksız ucuz karbonhidrat içeren besinlerin tüketimi ise her geçen gün artmaktadır.

Yüksek karbonhidrat tüketimi de peşinden sağlığın bozulmasını ve hastalıkları getirmektedir. 

Buna bir de sağlıklı beslenme bilincinin olmaması, fastfood gibi kötü besinlerin tüketiminin de artması eklenince hızla kalp damar hastalıkları, endokrin sistem bozuklukları, metabolik hastalıklar hızla artmaktadır.

! OBEZİTE her geçen gün arttığı gibi erken yaşların hastalığı haline gelmiştir.

! Diyabet son 10 yılın en çok sağlık bozan ve can alan salgını olmaktadır.

Sağlıksız ve yetersiz beslenme böylesine yaygınken, hala yeterli gıda bulamayan insanlar ve açlıktan ölen insanlar varken; dünya genelinde üretilen besinlerin ¼ ünden fazlası hatta neredeyse ⅓ ü israf ediliyor. 

Türkiye’de yıllık israf 27 tonu geçiyor. Hem boşa giden gıda hem de ciddi bir mali yük demek bu.

Dünyanın bu dengesizliği ve çarpıklığı en çok çocukları ve geleceğimizi mahvediyor.

Bunun yanında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki israf miktarının, eğitim ve gelişimle doğru orantılı artması, bize besinlerin kullanımı ve dağılımı için ülkeler düzeyinde daha doğru ve bilinçlendirici politikalar geliştirmeyi gerekli kılıyor.

Böylece; iklim değişikliğine rağmen %0 yetersiz beslenme ve tüm insanların yeterli dengeli beslenmeleri için tarımın ve tarımsal faaliyetlerin yeterli oranda desteklenmesi hedefine ulaşılabilir.

Aslında tabiatın bize ait olmadığını, bizim onun bir parçası olduğumuzu, ona muhtaç olduğumuzu hatta doğadan zayıf olduğumuzu kabullenmemiz gerek.

Zarar vermeye devam ettiğimizde doğa bizi yok ederken kendisi varoluşunu tüm gücüyle devam ettirir.

-Evrene uyum sağlayıp, doğaya gücünün ve mucizesinin hakkı olan saygı göstermeliyiz.

-Ona zarar vermekten vazgeçmemiz, geri dönüşümü daha etkili politikalarla desteklememiz, toprağa ve tarıma yatırım yapmamız; en çok bize güzel bir dünya verecek.

-Besin tüketiminde bilinçli olmalı ve karbon ayak izimizi azaltmalıyız.

-Betona değil yeşile ormana yatırım yapmalıyız.

Dünya ve doğa bize ne büyük hediye

Adil dağılım ve doğru tarım politikaları ile hala açlığın yaşandığı dünya daha iyi bir yer olabilir

Yeme içme sektörüne dair düzenlemelerle israfların önüne geçilebilir.

Avrupa’da artan besinler değerlendirilmeye başlandı bile.

Kalan yemekler paketlenip götürülerek ve ya hayvanlara verilerek değerlendirilmeye başlandı bile.

Unutmayın önce sağlıklı dengeli ve yeterli beslenme sonra saglık gelir

Dünyada tüm insanlığa yetecek kadar besin var. Yeterki adil ve adaletli tüketim ve dağılım sağlansın

100. Yılda Klasik Döneme mi Girdik?

Cumhuriyetimizin 100. Yılına dair geç de olsa çoğu kurum ve kişi farklı ölçeklerde işler ortaya koymaya başladı. Geç de olsa diyoruz çünkü Cumhuriyetin bir asrı dolduracağı yıl kurulduğu zamandan itibaren biliniyordu. Buna rağmen bu özel yıl için hazırlıklar bürokratik düzen içinde kaldı. Böyle olunca da çoğu 100.yıl çalışması zaten bildiğimiz gördüğümüz şeylerin bu asra ithaf edilmesi olarak karşımıza çıktı.

100.yıl, özlemlerin, yarım kalmışlıkların, tahribatların, sorunların olduğu bir döneme geldiyse de aslında Türk cumhuriyetinin ne kadar kuvvetli ve insanımıza uygun olduğunu da gördüğümüz bir burhan oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında sanat Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün özel çabaları ile ilerlemekteydi. Türk gençleri ülkesini ihya etmek için yurt dışına gönderiliyor ve geri dönüp mütevazi yaşamlarla misyonunu gerçekleştiriyordu. İlk Türk operası olmasa da cumhuriyetin ilk operası Özsoy gene bu dönemde hazırlanmıştı. Bu eser de yüz yıl sonra olduğu gibi çok kısa bir sürede Gazi’nin emriyle hazırlanmıştır. Türk Milleti kısa sürede olağanüstü işler yapmaya alışmış anlaşılan. Fakat değişen bir şey var ki o da gençlerin artık ülke ve ulusa dair hedefleri yerine kendi kariyerleri için ülke dışında eğitimi tercih etmesidir. Sebepleri uzunca konuşulur ancak bugün yetenekli gençlerin başkasına ait bir vatanda yabancı olarak yaşamayı göze alması onların sorunlu olduğunu göstermez. Demek ki bu toplum bu düzen ülkenin gelecek nesillerini böyle yetiştiriyor. 

Velhasıl yüzüncü yıl için herkes elinden geleni gönüllü olarak yapıyor. Marşlarımız artık yalnızca devlet tarafından yaptırılmıyor, artık cumhuriyet sayesinde milletin fertleri de marşlar da yazıp besteliyor. Cumhuriyet demek ki bu milletin yeteneklerini ortaya çıkartmayı başarmış. Bir asırlık bir kazanım sonucunda şimdi bir sürü yüzüncü yıl marşımız var.

Ülkemizin sayılı kurumlarından biri olan Bursa Devlet Bölge Senfoni Orkestrası dönem konserlerini yüzüncü yıl için planladı. İkinci konserinde ise Korolar Maratonu açılışı yapıldı. Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nin Osmangazi Salonu’nun dört bir yanına yerleşen onlarca korist dinleyicilere muhteşem bir gece yaşattı. Gecenin ilerleyen saatlerinde binden fazla dinleyici de koronun bir parçası oldu ve Şef Cem’i Can Deliorman bageti ile dört bir yanını yöneterek herkese yüzüncü yıla yakışır bir gece yaşattı.

Gece büyük Türk bestecei Muammer Sun’un Karadeniz, Biz Atatürk Gençleriyiz, Sakarya, İzmir’in Dağlarında marşları ile şenlendi. Cumhuriyete dair duygularımızı yaşatan bu eserler ile kurtuluşu ve kuruluşu iliklerimize kadar yaşadık.

Konserde bandolardan dinlemeye alışkın olduğumuz Musa Süreyya’nın Vatan Marşı ve Faik Canselen İleri Marşı coşku ile söylendi. Marşların bir özelliği de tüm sorunlarına rağmen insanların vatanın sevgisi ve ulusuna bağlılığını hatırlatmasıdır. Zannediyorum salonda dinlenen her marş aynı zamanda söylendi. Hatta İlker Kömürcü’nün 100. Yıl Marşı, Hasan Uçarsu’nun 100. Yıl Türküsü ve Utar Artun’un 100. Yıl Marşı dahi kâğıttan okuyarak dahi olsa söylenmeye çalışıldı. Son dönemde marşlar nasıl olmalı diye çok tartışılıyor. Elbette her marş kolay söylenmelidir diye bir kaide yok. Ancak bir asırlık gururu yaşatacak marş kesinlikle kolay ezberlenmeli, beğenilmeli ve söylenmelidir. Millet marşı bayrak yapmıyorsa hiçbir anlamı yoktur. Çok güzel olan ama sizin olmayan bir şey olarak kalır. Örneğin Felix Körling bestesi olan Gençlik Marşı bizim için en milli marşlardan biridir. Çünkü “dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar” derken hepimiz eşlik ederiz. Bu marşı dinlerken milli bir azim için güç buluruz. Yabancı bir melodi olması değil bizim ne hissettiğimiz önemlidir. Maratonun final parçası da bir uyarlama olan Memleketim şarkısıydı. Bestecisi kim olursa olsun bu şarkı da ulusal birliği sağlayan gönül taşlarını döşeyebiliyor. Yahut Eski İzmir Marşı çok keyiflidir, ancak hepimizin bildiği İzmir Marşı artık bizim için cumhuriyet bayrağıdır. Hiçbirimiz bu marşın önceleri Enver Paşa için söylenmesini düşünmeyiz. 

Korolar maratonu samimi bir marşlar konseri le başladı. Yüzüncü yılında dahi konserlerimizde 10.yıl Marşı’ndan daha başarılı bir bayrağımız yok. Tüm salonun ayakta coşkuyla ve gururla söylediği 90 yıllık bir marş. Her yıl daha da değeri artıyor daha da önemi artıyor. Yurtdışında eğitim alıp gelen Cemal Reşit Rey’in hazırladığı marş olması da belki tüm bu mefkureyi yansıtmaya faydalı oluyor. Gerçek bir milli özgüven marşı olduğu için hala nesilden nesile sevilerek söyleniyor. Asırlar önce Süleyman Çelebi’nin yazdığı Vesiletün Necat yani Mevlidi Şerif uhrevi anlamda nasıl eşsizse milli anlamda da 10.yıl marşı da eşsizdir. Her dizesi ile günümüzden ileri ve cesurdur. 

Necil Kazım Akses’in 50. Yıl Marşı’nı salonda belli bir yaşın üstündeki dinleyiciler mırıldanarak söyledi. Bu marşın da bestecisi de Türk Beşlilerinden biri. Ama neden bu marş dinleyicide aynı tesiri yaratmıyor? Cumhuriyetin 50. Yılındaki ulusal vaziyetten dolayı olabilir mi? Peki bugün de melodik olarak da söz olarak da çok güzel olsa da 100. Yıl marşları bu yüzden beklentimizi karşılamıyor olabilir mi? Konser programına dahi alınmayan 75.yıl marşını bu soruya ortak etmek içi gayret göstermeyeceğim. 

Koro Şefi Burak Onur Erdem Nilüfer Çoksesli Korosu Şefi Göknur Yıldız ve Orkestra Şefi Cem’i Can Deliorman uzun uzun sahnede alkışlandı. Herkes elinden gelenin en iyisini yaptı. Beklentilerimizin karşılanmamasının sebebi gene bizleriz. Türkiye Cumhuriyeti bir asrın sonunda hala tarikat mensupluğu, kız çocuklarını kafese koyma projeleri, etnik-dini bölücülük ve kültürel mefkure yaratma ve diğer bir sürü konuda kendi içinde mücadele ediyor. Cumhuriyet hala yaşıyor, ancak biz cumhuriyeti nereye nasıl ilerleteceğiz bunu bilmiyoruz.

Bu kadar belirleyici bir bilinmezliğin içinde hangi marşı nasıl yazılabilir ki?

İşte bu yüzden bir asır önceki ruha 10. Yıl Marşı ile tutunuyoruz. 

Burhan Kurtulmuş Aytoslu