Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 30

“Fotoğraf için akıl hastanesine yattım, ama Chaplin’i çekmedim”

İstanbul fotoğraflarıyla hafızalara kazınan, dünyaca ünlü birçok kişiyi fotoğraflayan efsanevi foto-muhabiri Ara Güler, 90 yaşında yaşama veda etti.

Dünyaca ünlü isimlerin fotoğraflarında imzası bulunan sanatçı, Charlie Chaplin’i felçli halde çekme fırsatı olduğu halde neden çekmedi? Fotoğrafını çektiği en güzel kadın kimdi? Sanatçının, 86 yaşındayken Hürriyet’ten İzzet Çapa’ya 2014 yılında anlattığı,Atatürk ile ‘tanışmasından’, 6-7 Eylül’e; Adnan Menderes’ten, PabloPicasso’nun evine kadar anılarını içeren röportajını sizlere sunuyoruz.
 

Ara Abi sen kim bilir şimdi neler anlatacaksın da, ben nereden başlayacağımı bilemiyorum…
– O zaman ne demeye gelip karşıma oturdun ulan!

Dakika 1 gol 1! Ne soracağımı da unuttum. Bari gazetecilik ezberinden gidelim; çocukluğunuzdan başlarsak efendim…
– Bir yaz günüymüş, 16 Ağustos Perşembe… Anamın sancıları tutmuş ve altıyı çeyrek geçe de ben doğmuşum. O günden bugüne kadar da yaşıyoruz işte.

Allah daha çok ömür versin. Anne babandan bahsedelim mi biraz?
– Babam aslen Şebinkarahisarlı, annemse İstanbullu. İkisi de Ermeni. Dedemin yalnız Kadıköy’de altı tane evi vardı, o yüzden annemlerin İstanbul’da tam nerede oturduğunu bilmiyorum.

Annen zengin bir ailenin kızı yani…
– Evet öyleydiler.

Peki ya baba tarafı?
– Baba tarafında kimse yoktu ki! 1915 Ermeni Tehciri sırasında sürüldükten sonra bir daha ailesinden haber alamamış. Kalmış mı adam yetim! Bizimkini yatılı Ermeni mektebine yollamışlar da o yüzden ölmemiş. O mektebe gitmese, bunu da öldüreceklerdi. Büyük facialar vardır bu memlekette! Allah’ın belası bir memleketti, ne zaman ne olacağı da belli değildi.

Neyse biz ülkeyi bırakıp babana geri dönelim…
– Eczane sahibi zengin bir herifti. Bakma o zamanlar zaten 4, bilemedin 5 eczane vardı İstanbul’da. Ayrıca öyle şimdiki gibi bakkaldan alışveriş eder misali, “Bana bilmem ne ilacını ver” falan yoktu. İlaçlar dükkanın arkasında yapılırdı. Büyük kimyacıydı benimki. Eczacıbaşı’nın kurucusu Süleyman Ferit Bey de sınıf arkadaşıydı.

Eczacıbaşı sonradan aldı yürüdü ama…
– Babamın yanında çoluk çocuk gibi kalıyordu aslında. Fakat 1956’da Adnan Menderes, kalkınma fonundan Türk sanayici ve eczacılarına büyük yardımlar etti. İşte ondan sonra Eczacıbaşı da Eczacıbaşı oldu.

Nasıl bir ortam vardı evde?
– O zamanlar buradaki Ermeniler, Fransız aileleri gibi yaşardı. Entelektüel bir yapımız vardı. Her birimiz en az 2-3 lisan konuşurduk. Beni de en iyi mekteplerde okuttular hep.

Sen kaç lisan biliyorsun peki?
– Türkçe, Fransızca, İngilizce, Ermenice biliyorum. Gerisini saymayayım, s*ktir et.

“Sınıfta kalmayan herif adam olmaz”

 

Seni sınıfta oturmuş öğretmeni dinleyen bir çocuk olarak hayal bile edemiyorum Ara Abi. Hakikaten nasıl bir öğrenciydin?
– Nasıl olacağım, haylazın tekiydim. 3 kere sınıfta kaldım. Zaten bana sorarsan, sınıfta kalmayan herif, adam olamaz. Hep bir korku vardır dersleri iyi olan öğrencilerde, o korkudan dolayı da sürekli çalışırlar.

Evdekiler ne diyordu senin bu adam olma “stratejine”?
– Sokaklarda serserilik yapmayayım diye babam ortaokulun sonunda İpek Film’de işe koydu. Sinema şirketlerinin patronu, İsmail Cem’in babası İhsan Bey eczaneden arkadaşıydı.

Ne iş yapıyordun film şirketinde?
– Ne yapacağım ulan? Verdikleri her işe koşuyordum.

Çekirdekten sinemacısın yani…
– Benden başka orada çalışan herkes sinemacı oldu, ama benim macera yarım kaldı.

O niye?
– Yeni bir filmin fragmanını göstermek için onlarca insanı şirkete davet etmişlerdi. Gösterim sırasında odanın kapısını bir açtım, baktım her taraf yanıyor. Ama öyle böyle değil, çok büyük bir yangın çıkmıştı binada. İtfaiyenin damdan en son kurtardığı adam bendim. Anam üzüntüden şeker hastası oldu o gün. Babam da bir daha izin vermedi sinema yapmama.

Sen de, “sinema olmazsa tiyatro yaparım” mı dedin?
– Muhsin Ertuğrul babamın arkadaşıydı zaten. Oyunlar için gerekli bütün makyaj malzemeleri bizim eczanede yapılırdı. Tiyatroyla hep ayrı bir bağım vardı. Her akşam piyesleri sahne arkasından izlerdim. Tahsilim de tiyatro üzerinedir zaten.

Oyun da yazmışsın duyduğum kadarıyla…
– Dokuz tane bir boka yaramaz piyes yazdım. Her şiir yazan kendini şair zanneder ya… Çocukça bir hevesti benimkisi, öyle çıkıp da oyun yazarıyım diyemem. Hikayeler falan da yazıyordum ayrıca. Hatta Ali İhsan Aygün takma adıyla, Yeni İstanbul gazetesinin öykü yarışmasına katılmışlığım bile var.

Neden takma isim kullandın Ara Abi?
– Ermeni olduğumdan işin içine kamış koymasınlar diye, neden olacak? Ama kazandıktan sonra gittim dedim ki benim adım Ara Güler’dir.

 

“Atatürk geldiğinde biz de bütün veletler toplanırdık”

 

Küçükken Atatürk’le tanıştığın doğru mu?
Florya Köşkü’nün yanındaki halk plajının üstünde evimiz vardı. Atatürk de zaman zaman oraya gelir denize girerdi. Atatürk’ü görmüşümdür. Çünkü hep orada otururdu, çizgili mayosuyla. Öyle barikat falan da yoktu. O geldiğinde biz de bütün veletler toplanırdık. Daha küçüğüz tabii, Atatürk’ün kim olduğunu bilmezdik bile.

Sonra tanıştın mı bari?
Ulan ne tanışması? Küçüğüz diyorum, kafan mı basmıyor? Arkası kesik bir sandalı vardı. İşte ben o sandalın arkasına takılıp yüzen veletlerden biriydim. Olay bundan ibaret.

Gelelim o zaman muhabirlik “virüsünü” kapmana!
Sinema şirketi yanınca, babam beni hikaye yazıyorum diye Yeni İstanbul Gazetesi’nde işe soktu. 1950’de muhabir oldum. Ondan sonra da b*ku yedim; işte bugüne kadar geldim.

6-7 Eylül olayları sırasında muhabirdin öyleyse?

Tabii, o günleri çok iyi hatırlıyorum. Yıl 1955. “Halk Oyunlarını Yayma ve Yaşatma Kurumu” vardı. Açıkhava Tiyatrosu’nda bir gösteri olacaktı. Benim vazifem de gidip fotoğraf çekmekti. Neyse ben çıktım yola, İstiklal Caddesi’nde yürüyorum. Bir de ne göreyim? Camı çerçeveyi indiriyorlar her yerde.

Ne yaptın peki?

Taksim Sineması’nın karşısında balkonu olan bir kahvehane vardı. Hemen oraya sığındım. Dışarıda o ona bağırıyor, camlar kırılıyor, tüm dükkanlar yağmalanıyor; anlayacağın tam bir kaos. Millet dükkanların vitrinlerinden içeri dalıp yeni elbiselerle çıkıyordu. Kocaman herifler 3 paltoyu birden üstlerine giyiyorlardı. Soygun oldu, resmen soygun!

Tam bir rezillik…

– Mehmet Cemal’in anasının Gilda diye bir dükkanı var, süs eşyaları satılıyordu. Gittiğimizde, “Cemal Paşa’nın dükkanıdır burası” diye engel olmaya çalışıyorlardı. “Gilda Türk değildir. Gilda ne demek?” diye başladılar yıkmaya. O zihniyet bugün olsa bütün Türkiye yıkılır, bir tane dükkan kalmaz çünkü gavur isminden geçilmiyor.

Aklın sizin eczanede kalmıştır…

– 6 Eylül öğleden sonra başlayıp 7 Eylül sabahına kadar süren olaylarda 73 kilise, 7 ayazma, 2 manastır, bir fabrika ile 5538 gayrimenkul tahrip edildi, ama bu olayda Beyoğlu’nda tek dokunulmayan dükkan babamın dükkanıdır.

Şanslı adammış baban…
– Ne şanslısı ulan? Bizim eczaneyi ilk yardım kliniğine çevirmişlerdi de ondan yıkmamışlar. Yaralananların hepsi oradaymış. Bu da işlerine geldiği için dokunmamışlar. Yoksa etraftaki tüm dükkanları talan etmişler. İptidai bir memleketti burası, iptidai!

Dönemin başbakanı Adnan Menderes’le çok vakit geçirmişsin…

– Sorma, Adnan Menderes benim canıma okumuştur o dönem.

Hayrola niye?

– İstimlaklar yapılırken devamlı yanında olmamı isterdi de ondan.

Sen pek istemediğin yerde duracak bir adama benzemiyorsun halbuki…

– O zamanlar Hayat Dergisi’nde çalışıyordum. Mecmua ilk çıkacağı zaman, 100 bin satar diye hesap etmiştik. Ona göre kağıt stoğu yaptık, fakat 400 bin satınca boku yedik. Düşün bir, kağıt da Macaristan’dan geliyor.

Yeni kağıt siparişi verseydiniz siz de…

– Ulan sen hangi dönemden bahsettiğimin farkında mısın? Matbaada baskı yapılacak kağıdın dağıtımı hükümete bağlıydı. İstedikleri haberleri basmayanlara kağıt mağıt vermiyorlardı. Biz de mecbur kalıyorduk bu p*zevenkin suyuna gitmeye. Beni sevdiği için Adnan Menderes’e yağ çekme görevi de bana verilmişti. O yüzden her gittiği yerde peşindeydim.

 

“Sen istediğin kadar ihtilal yap, ben o resimleri göndermezsem dünyanın hiç bir şeyden haberi olmaz”

 

O çalkantılı dönemde meslektaşların çoğu ya gözaltına alındı ya da hapse girdi. Senin var mı böyle bir tecrüben?

– Bu memleketin çalkantısız dönemi mi var? 27 Mayıs İhtilali olduğunda gittim çektim, tankları falan… O sırada Time Life, Stem ve Paris Match’ın buradaki temsilcisiydim.

Hemen içeri aldılar tabii..
– Sorduğun suale cevap mı vereyim, yoksa sen mi anlatırsın?

Tamam sustum dinliyorum?
– Neyse ihtilal oldu, fotoğrafları çektim, filmleri yıkamadan beş rulo hazırladım; yurt dışına göndermek için üzerine etiketlerini yapıştırmıştım. Filmleri gören gümrükçü, “Abi her gün buradasın. Seni tanıyoruz. Ama bu tank resimlerini nasıl göndeririz? Bizim ağzımıza s*çarlar” dedi.

Sen ne yaptın peki?
– Ne yapacağım? Resimleri tasdik ettirmek için Radyoevi’ne gittim. Sonuçta her şey orada bitiyor. Kenan diye bir albay resimlere bakıp, “Bunlar ne?” diye sordu. UIan sanki p*ezevenk bu memlekette yaşamıyor. Başladı beğenmediklerini atmaya. Aklı sıra bana sansür uyguluyor. “Hepsini atıyorsun, ben Time muhabiriyim. Adamlara kartpostal mı göndereyim? Sen istediğin kadar ihtilal yap, ben o resimleri göndermezsem dünyanın hiç bir şeyden haberi olmaz” dedim. O da yanındakilere “Çok konuşuyor, alın şu i*bneyi” diye bağırdı.

Nereye götürdüler seni?
– Daha bir gün önce makineli tüfekle o radyoevini basan herifler, tutup kolumdan beni genel müdürün boş odasına götürdü. Kapının önüne de kaçmayayım diye bir er koydular. Arada gidip çocuğa, “Bana sigara ver ulan!” falan diyordum. Sabaha karşı aşağıdaki beni çağırdı, resimleri verdi, “S*ktir git” dedi.

Sonuçta yurtdışına yollayabildin fotoğrafları..
– Yolladım yollamasına da, bu olay yüzünden Türkiye’deki ihtilal dünyada 24 saat “rötarlı” çıktı.

“Sophia Loren beni arkadaşı sanıp poz verdi”

Biraz havayı yumuşatalım… Fotoğrafını çektiğin en güzel kadın kimdi?

– Kesinlikle Antonella Rinaldi! Müthiş bir İtalyan hatundu.

Sophia Loren’den de mi güzeldi?
– Yahu bırak onu bunu, Antonella muazzamdı.

Sophia’yı da çektin ama değil mi?
– Hem de ne çekmek! 11 kere gittim Cannes Film Festivali’ne. Bir keresinde Sophia, kocası Carlo Ponti’yle gelecekmiş. Otelin önünde müthiş bir kalabalık, her taraf fotoğrafçı kaynıyor. Hiç ipimde değil, ben milyon kere çekmişim Sophia Loren’i… Ben o fotoğrafçıların arasına girmiyorum, lüks muhabirim randevuyla çalışıyorum anladın mı? Neyse “Kim bekler bunları?” deyip asansöre doğru yürüdüm. Arkamdan kim geldi dersin?

Albay Kenan mı?
– Zevzeklik etme. Bir baktım Sophia ve Carlo da asansöre doğru yürüyor. Hop, ben de otel müşterisi gibi bindim arkalarından. Suratımı tanıyorlar, ama kim olduğumu bilmiyorlar. Gazeteci olduğumu bilseler anında atarlar. Dokuzuncu katta indiler. Takibe devam ettim. Hep birlikte yürüyoruz, zannedersin aynı ailedeniz. Neyse süitlerine geldik, “Oh be patırtıdan kurtulduk” dediler. Makinemi bir kenara bıraktım, bunlarla sohbet etmeye başladım.

Sen, Carlo ve Sophia mı var sadece odada?
– Birkaç kişi daha vardı canım. Ben de aralarında kaynayıverdim işte. Baktım Sophia yatak odasına geçti. Ayakkabılarını çıkarttı rahat etmek için, yatağın üzerine oturdu. Hemen, “Böyle birkaç kare resmini çekeyim mi senin?” dedim; o da, “Çeeek” dedi. Beni hâlâ arkadaşlarından biri zannediyor (gülüyor).

Ara istedi bir göz, Sophia verdi badem göz…
– Fotoğrafları çektim, İstanbul’a yolladım. Rezalete bakar mısın, gazete, “Muhabirimiz Sophia Loren’in yatak odasında” diye manşet yapmış. Karıyı düzmüş gibi olduk iyi mi?

 

“Resim çekmek uğruna akıl hastanesine yattım”

 

Her ünlü kolay kolay ‘çeek’ dememiştir herhalde?

– Ne kolayı, resim çekmek uğruna akıl hastanesine yattım

Neden yaşadıkların yüzünden sinirin mi bozuldu?

– Yok ulan o kadar da değil Ürdün Kralı Talal akıl hastanesinde yatıyordu. Adamın öyle bir karısı vardi ki, kafayı üşütmemesi işten bile değildi. Tüm dünya basını devrik kralın bir kare fotoğrafını çekmek için yarış halindeydi, ama başaran yoktu. Neyse ben bunun resmini çekmek için hastaneye gittim. Tabii, almıyorlar içeri. Başladım garip garip hareketler yapmaya, ‘hastayım’ falan demeye. Maksat hastaneye deli olarak girip fotoğraf çekebilmek!

Çekebilsin mi bari?
– Gittiğimin ilk günü bana bir iğne yapmazlar mı feleğim şaştı. Fotoğraf çekmeye teşebbüs edince Talal’ın korumaları, “Bir daha seni görürsek vururuz” dediler. O gece hastaneden kaçtım.

İçende ukte kalmış fotoğrafını çekemediğin başka kimler var?

– Bir tane çok zorlamama rağmen çekemediğim, bir de fırsat olmasına rağmen bile bile çekmediğim var.

 

“Charlie Chaplin’i felçli halde çekmek bana yakışmazdı”

 

Senin gibi adam fırsatını bulup deklanşöre basmaz mı?

– Pire gibi dolanarak dünyanın en cevval tipini yaratmış Charlie Chaplin’i felçli halde çekmek bana yakışmazdı da ondan. Chaplin benim dünyamı kuran, bana vizyonu veren, hayata bakmayı öğreten adam… O zamanlar İsviçre’de bir satoda yaşıyordu.. Karısı da Amerikalı ünlü yazar Eugene O’Neill’in kızı Oona’ydı. Bunların şatosunun önünde 3 gün kar kıyamet demedim bekledim. Sonunda Oona donmamdan korkup, “Konuşursan konuş, ama resim çekme” dedi.

E yine çaktırmadan çekseydin, son fotoğrafı olurdu…
– Adam yürüyen iskemlede, felçli resimlerini çektirip akıllarda böyle bir imaj bırakmak istemiyordu. Çünkü o da benim gibi elimdeki fotoğraf makinesinin acımasız olduğunu biliyordu.

Objektifinden kaçan isim kimdi?

– Jean Paul Sartre! Tam ayağının altına alıp dövmelik, şımarık, Fransız Rosif diye bir sekreteri vardı herifin. Gece sokakta görsem de karanlıktra benzetsem şu p*zevengi diye içimden çok geçirdim, ama yapamadım. Aslında kazığı şuradan yiyorsun; Türk olduğun için… Türk gazeteci olduğunu duyduklarında yarı yarıya kaybediyorsun. Bir de o it araya kamış koydu. Sonunda birkaç resmini çektim Sartre’nin, ama kendisiyle konuşma fırsatım olmadı.

Sağlık olsun sen de gidip koskoca Picasso çektin!

– Ulan çektim, ama çekene kadar neler çektim, sen gel onu bana sor. Herkes adamı tanımak istiyor, fakat bir o kadar da çekiniyor. Oğlu benim arkadaşımdı. Bir gün yemeğe davet etti, gittim. Masada muhabbet ederken, “Babamla seni bir araya getirmemi istiyorsun, ama o beni hiç sevmez” dedi.

Neden sevmezmiş?

– Yahu Picasso kaç çocuğu olduğunu bile bilmezdi. Mahallede atlamış durmuş işte. Antika bir herif…

 

“Çağın en büyük ressamı Picasso beni çizecekti”

 

Sonunda nasıl kesişti peki yollarınız?

– Fotoğrafçılığını yaptığım Skira Yayınevi, Picasso’nun kitabını basacaktı. Patron da arkadaşım. “Beni yanında götürmezsen senin için ne bir fotoğraf çekerim ne de bir daha seninle konuşurum” dedim. Ev atmosferindeki fotoğrafları çekme görevini yaptım.

Tehditle ulaştın Picasso’ya yani…

– Gittim, üç gün evinde kaldım. Bir ara bana dönüp, “Sen benim bu kadar fotoğrafımı çekiyorsun, ben de senin remini çizeyim” demez mi! Düşünsene çağın en büyük ressamı Picasso beni çizecekti, ama herif 90 küsur yaşında ulan. Verdiği sözü beş dakika sonra unutur diye, başladım etrafında boş kağıt aramaya. Her yere baktım, bir temiz sayfa bulamadım. En sonunda çektim kütüphanesinden bir kitap, açtım kapağını, uzattım Picasso’ya. İçimden de, “Nasıl olsa sayfayı yırtıp alırım” diye geçiriyorum.

Sözünü unutmadan çizdi mi resmini?
– Çizdi tabii. İmzasını da attı. Türkiye’de bir tane orjinal Picasso vardır, o da benim evimde.

Kitabını geri verseydin adamın?

– Ulan sonra baktım, kitap da antika. Sayfasını yırtmam imkansız. Onu da öylece alıp, yanımda getirdim.

“Dali 10 dakikalık poz için 25 bin dolar istedi”

Ressamlarla devam edelim… Salvador Dali desem…
– Herif Dali değil, bildiğin deli. O da az uğraştırmadı beni. İlk tanışmamız Paris Meurice Otel’de kaldığı süitte oldu. Kapısını çaldım, içeri girdim. Burun burunayız herifle. Öfkeli gözlerle bana baktı, “Niye fotoğrafımı çekmek istiyorsun?” diye sordu. Benden “Ünlü bir kişisiniz de ondan” cevabını aldıktan sonra şöyle bir baktı, “Peki. 10 dakika poz veririm ve 25 bin dolar isterim” dedi.

Pamuk eller cebe…
– “Yanımda nakit yok gidip alayım” diye ayrıldım otelden. Parayı bırak, istediğim gibi çekim yapmam için en az bir saat lazım. Neyse biz hem vakit hem de nakit konusunda pazarlığımızı yaptık. Tekrar gittim bunun yanına. Fakat herif yerinde durmuyor, zannedersin makineyle eskrim yapıyor.

Neymiş derdi?
– Dali günlük yaşamında da gerçeküstü öğelerin peşinde bir adamdı. Öyle bir hava yaratıyordu işte. Bir ay boyunca böyle uğraştırdı beni, sonunda, “Ya dosdoğru çekeriz fotoğrafları ya da çeker giderim” dedim.

Dali’ye resti çektikten sonra ne oldu?
– Ertesi gün için söz verdi. Bir gittim, bu sefer odada üç Fransız gazeteci var. “Bunların gözü önünde çalışamam” dedim. Onları göndereceğine söz verdi.

Fotoğraf değil rest çekiyorsun adama…
– Bu aldı gazetecileri karşısına, “Katranın kimyasal formülünü bilir misiniz?” diye sordu. Ulan nereden bilsin adamlar? Neyse baktı hiçbirinden ses yok, Dali kendisi verdi formülü. Sonra da “Ben bastonumu bir kazan katranın içine soksam, o baston 25 bin dolar eder. Siz aynısını yapsanız, hepinize aptal derler. Anladınız mı?” dedi. Gazeteciler başlarını sallayınca da, “İyi o zaman gidip yazın ne anladıysanız” diye adamları gönderdi. İşte ben de o gün Salvador Dali’nin fotoğraflarını çektim. Resimlerden birini de imzalattım. Herif ne kullandıysa 24 saat kurumadı attığı imza. Ee haydi artık keselim, yoruldum ulan!

Tamam tamam son bir soru… Genelde huysuz ve aksi bir izlenimin var. 
– Enayiliğe kızıyorum da ondan. Herif enayi bir şey soruyor, azarlıyorum. O zaman da aksi olmuş oluyorum. Anladın mı? Bitti mi şimdi?

‘’Günümüz şarkılarının ruhu yok’’

Otuzlu yaşlarına merdiven dayamış nesil onu ‘’Çokemel’’ ismiyle tanıyor. Erkek egemen medya dünyasında radyonun en yoğun saatlerinde yıllarca program yapan, erkeklerin içinde çabalayan ve ayakta kalan Emel Yalçın ile kurduğu PR ajansını, albümünün hikayesini, radyoya olan aşkını ve ülkemizde radyonun durumunu konuştuk. Bize açık sözlülükle her şeyi anlattı. Bu erkeklerin arasında, hayalinden vazgeçmeyen bir kadının hikayesi.

ENİS DERDİMENTOGLU (ED): 20 yıldır radyoculuk yapıyorsunuz. Türkiye’de radyoculuk şu anda ne durumda ve siz başladığınızda ne durumdaydı?

EMEL YALÇIN (EY): Kötü durumda, şu an çok iç açıcı bir durumda olduğu söylenemez radyoculuğun. Bizim başladığımız dönemlerle bu dönem bir değil. O zamanlarda müziği insanlara biz iletiyorduk dolayısıyla sanatçıları biz tanıtıyorduk. Şimdi artık dijital platformlar ile insanların müziğe daha kolay ulaşabilmesi ile beraber dinlenilme oranları düştü. Üniversitelerde yaptığımız panellerde de bunu görüyoruz, ‘’Radyo dinleyen kimler?’’ diye sorduğumuzda 10 kişi falan el kaldırıyor. Radyo artık daha çok bir müzik kutusu görülüyor. İlk başladığım dönemlerden, 5-6 sene öncesine kadar radyo sadece bir müzik kutusu değil bir yol arkadaşıydı. Öğrenciler yurtta, ders çalışırken, taksiciler yolda, ev hanımları yemek yaparken mutfakta dinlerdi. Onlara yol arkadaşlığı yapıyorduk. Özel radyoların sayısının artmasıyla, radyo yöneticilerinin değişmesi ile beraber maddi çıkarlar ön plana çıktı, böylelikle radyo git gide müzik kutusu halini almaya başladı. Konuşan radyo sayısı çok az artık bu beni çok rahatsız ediyor çünkü benim için radyo basit bir müzik kutusundan ziyade az önce de söylediğim gibi insanların yol arkadaşıdır. Bizim başladığımız yıllar çok keyifliydi ben 15 yaşında başladım. Sevgili abim, kuzenim Uğur Temel’in radyocu olması ile beraber, böyle bir rol model olunca onun yanına gide gele bende yapmak istiyorum dedim. Kendisi benim yolumu açtı sağ olsun. Sonra o erken bırakmak zorunda kaldı, erken emekliye ayrıldı, ben hala devam diyorum.

‘’MEDYA PATRONLARI KONUŞAN RADYOCU İSTEMİYOR’’

ED: Evinde fiziki olarak radyo olan insan sayısı git gide azalıyor, telefonlarımızda radyo var evet ama şu an asıl hiç vazgeçilmeyen şey arabada radyo dinlemek. Radyo bu kadar kan kaybederken bu alışkanlığımız nasıl gerilemedi?

EY: Bundan insanlar gerçekten vazgeçmedi. Yapılan araştırmalara göre de insanlar en çok arabada Drive Time(sürüş zamanı: 18.00-20.00) saat dilimlerinde radyo dinliyor. Bende zaten uzun yıllar Drive Time programcısıydım. Kadın-Erkek ilişkileri üzerine program yapıyordum. Aslında biraz psikolojik bir programdı, çok çözdüğümüz ilişki, boşanmadan döndürdüğümüz evlilik oldu. Keşke bunları bu dönemde de yapabilsek ama yapamıyoruz çünkü radyo patronları konuşan radyocu istemiyor artık.

ED: Bir yıl önce Youtube kanalı açmışsınız ve aslında hiç de az izlenmemişsiniz. Yine kadın erkek ilişkilerine dair videolar olmuş. Youtube’u neden bıraktınız? Devam etmeyi düşünüyor musunuz?

EY: O sponsorlu bir programdı aslında, maliyetlerimizi karşılıyordu. Krizin gelmesi ile bizden elini çekti, biz de maliyetleri karşılamak istemedik.

ED: Peki müzikle yıllardır bu kadar iç içe olan biri olarak en sevdiğiniz müzik türü nedir? Ne dinliyorsunuz?

EY: Ben bir radyocu olarak ayrım yapmıyorum iyi olan her şeyi dinliyorum. Yabancı müzik de dinliyorum, türkü de dinliyorum, sanat müziği de. Ama sanırım pop müziği sevmiyorum. Çok sıkıldım bu pop müzikten, popüler, yazlık, bakkal şarkılar dediğimiz şarkılardan çok sıkıldım, birazcık eski kafalıyım bu konuda. Daha çok Bülent Ortaçgil’ler, Sezen Aksu’lar, Fikret Kızılok’lar dinliyorum. Onlar, benim kaçış planım gibi genelde.

‘’GÜNÜMÜZ ŞARKILARININ RUHU YOK’’

ED: Peki günümüz pop şarkılarının da sözleri gayet iyi olduğu halde çabuk unutuluyor. Biz hala 90’ların şarkılarını dinlemeye devam ediyoruz bunun sebebi nedir? 90’lı yılları özel kılan ne?

EY: Günümüz şarkılarının ruhu yok… Ne sözlerinde ne bestesinde, hepsi bir matematik üzerine kuruluyor. Nakaratta patlatırız, şöyle yaparız denildiği için ruh yok. 90’larda Uzay Heparı’lar, Onur Tunç’lar vardı. Onlar gerçek müzik adamıydı, müzikle yatıp müzikle kalkarlardı. Şimdiki müzisyenler bu işi şöhret olmak için yapıyorlar. Üretmek, kalıcı olmak için değil daha çabuk para kazanmak, sokakta tanınmak için bunu yapıyorlar.

ED: Bir albüm bir de single çıkardınız. Hikayesini dinleyebilir miyiz? Çok fazla örnek yok diye biliyorum böyle albüm çıkartan.

EY: Çok fazla örnek var aslında sana söyleyince şok olacaksın. Meltem Cumbul var mesela eski radyocudur o Power FM’de çalışıyordu. Mustafa Sandal var o da Power FM’de çalışıyordu. Serdar Ortaç var, Gökhan Özen var hatta Gökhan Özen’le aynı radyoda çalışıyorduk. Yok değil yani aslında ama kısa süreli yaptıkları için çok bilinmiyorlar. Benim hikayem aslında beni teşvik etmeleri ile başladı. Zaten çocukluğumdan beri şarkı söylemeyi seviyorum ama şarkıcı olacağım gibi bir hedefim asla olmadı. Israrlara dayanamadım bir de arkamda bir müzik şirketi vardı 12 şarkılık bir albüm planı yaptılar ben hiçbir şey yapmadım sadece şarkılarımı seçtim, stüdyoya girip okudum. İmkan oldu yaptım fakat sonra iş büyüdü sahne teklifleri gelmeye başladı ve ben yaklaşık 700 tane falan sahne yaptım canlı olarak. Sonra devam etmek istemedim çünkü gece hayatı bana göre bir şey değildi. Ben daha SSK’lı, düzenli maaşlı hayatı sevdiğim için devam etmek istemedim.

ED: Peki şu anda müzik yapıyor musunuz? Söz yazma, beste yapma gibi olaylarınız var mı? Gelecek planları neler?

EY: Müzik evde yapıyorum kendi kendime, öyle tekrar başlama gibi bir planım yok. Bitmek bilmeyen bir kitap hazırlığı içerisindeyim, fırsat bulursam onu tamamlamayı düşünüyorum. 2019 sonu gibi çıkartmayı planlıyorum. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine bir kitap olacak, eğlenceli ama eğitici olacak. Kendi anılarımı, yayında başıma gelenleri, kendi ilişkilerimi, başarısız ilişkilerimi anlatacağım. Duygusal şeyler yazamıyorum ben söz anlamında. Beste hiç yapamıyorum. Eğer ki yaparsam zaten arak olur muhtemelen. Çünkü o kadar çok şarkı sözü ve melodisi var ki piyasada illaki birisine çarpar, birinden almış olurum onun için hiç bulaşmıyorum.

ED: PR ajansınız var, Erdem Kınay, Merve Özbey, Yaşar, Sinan Akçıl, Yonca Evcimik gibi isimlerle çalışıyorsunuz. Ajansı nasıl kurdunuz? Kurmaya nasıl karar verdiniz?

EY: Ben artık radyodan para kazanamayacağımı hissettiğim zaman Pal FM’den ayrıldıktan sonra başka bir şey yapmak istedim ama müziğe geri dönmek istemedim. Bu işin tam ortasındaydım, çok yapabileceğim bir işti, sanatçı olarak, albüm çıkarmış biri olarak neyin nasıl yapılacağını biliyordum. Ayrıca 20 yıl radyocu olarak bir çok basın danışmanı ve menajer ile muhattap olduğum için yine netin yapılıp neyin yapılmamasını çok iyi biliyorum. Zaten sanatçı arkadaşlarıma bu iş için yol gösteriyordum, artık bundan para kazanayım, profesyonel olarak yapayım dedim. İşlerin bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim. Aslında Youtube projesi ile beraber başlayan bir fikirdi bu. İki işi bir arada yapabileceğimi düşünmüştüm. Hem çekimlerimi yaparım hem de birkaç sanatçı ile çalışırım diyordum. Saydığın isimler arka arkaya ajansıma gelip projelerini emanet ettiğinde ve bu projelerin altından başarıyla kalktığımızı görünce, iş aldı başını yürüdü ve bir şirket oldu. Artık başka bir şey yapamıyorum.

ED: Şu anda radyo programına devam ediyorsunuz. Asıl işiniz hangisi? Pr ajansı mı radyo mu?

EY: Şu anda ajans asıl işim ama radyo gerçek aşkım ve mesleğim çünkü ben gözümü açtım bu işten para kazanmaya başladım ve emekli olmak için buradayım, uzak kalamıyorum. PR ajansı dolayısı ile birçok radyo ile iletişim halindeyim ama bir yere ait olmak istiyorum. Burası benim eski kurumum zaten Saran Holding bünyesinde ünlü konuklarımı ağırlamaya devam ediyorum.

RADYO’DA ERKEK EGEMEN BİR ORTAM VAR

ED: Pal FM’de uzun yıllar radyoculuk yaptınız. Yayın saatiniz Drive Time’dı ‘’Çokemel’’ rumuzunu kullandınız. Bildiğim ve okuduğum kadarıyla o saatler içinde program yapan tek kadınsınız. Radyoda erkek egemen bir durum var mıydı? Hala var mı?

EY: Vardı, hala var. Şunu kabul etmek istemiyorlar, kadınlar şov programı yapamaz gibi geliyor onlara. Hatta bununla ilgili yaşadığım bir örneği anlatayım çok açıklayıcı olacaktır. Radyoculara ödül verilen bir ödül töreni vardı. Orada yılın şovmeni kategorisi adı altında 24’e yakın erkek radyocu vardı. Ben, ‘’Bize ait neden bir kategori yok? Biz kadınlar ne yapıyoruz?’’ diye. Benden başka kimse olmadığı için beni o 24 tane bıyıklı adamın içine koydular ve parantez içinde ‘’Showgirl’’ yazdılar. Tabii ki ben o ödülü alamadım ama onların içinde olmak bile çok güzeldi. Kadınların onları güldüremeyeceğini düşünüyorlar.

ED: Bunu radyo haricinde genel olarak da Talkshow’a da bağlayabilir miyiz? Youtube olsun, TV olsun talkshow yapan kadın sayısı yok denecek kadar az.

EY: Bunu sosyal duruma bağlayabiliriz, kadınlar kahkaha atmaz, kadınlar güldüremez düşüncesi hakim.

ED: Sizin gibi bir örnek varken neden bu kafa aşılamıyor?

EY: Biz neredeyiz şu anda? Bunu yapabileceğimiz bir mecra yok. Kapının dışındayız. Erkek egemen bir medya var. Benim bile aklıma medya dediğimiz zaman dişi bir şey gelmiyor.

ED: Peki radyo yayınlarınızda başınıza gelen ilginç bir anıyı anlatır mısınız?

EY: O kadar çok var ki? Kadın erkek ilişkilerine yönelik olaylarda ilginç şeyler oluyordu. Bazen adam karısını aldattığını anlatıyordu pişkin pişkin bende sinirlerime hakim olamayıp kavga ediyordum yayında. Bir tanesi yayında anlatırken karısına yakalandı. Farklı bir isim kullanmıştı ama bir sonraki telefon bağlantısı adamın karısıydı.

ED: Talkshow yapmak isteyen kadınlara ne tavsiyelerde bulunursunuz?

EY: Pes etmesinler. Elbet kendilerine bir mecra bulacaklardır. Biz insanları güldürebiliriz. Biz gülersek ülke güler.

ED: Eklemek istedikleriniz var mı son olarak?

EY: Radyoculuktan korkmasınlar. Eskiden buraya radyoda staj yapmak isteyen pek çok öğrenci gelirdi. Şimdi üniversite panellerinde soruyorum kimse radyocu olmak istemiyor. Yeni nesil bunu yaşatsın.

ED: Son olarak televizyonun bile gerilediği günümüzde radyo kurtulabilir mi?

EY: Medya patronlarının cesaretli olması lazım bunun için. Reklam verenlerin, radyoları görmezden gelmemeleri lazım.

“Muharrem Bey Taktikleri İyi Kullansa, Şu An Genel Başkandı”

0

CHP neden %30’u aşamıyor? CHP’nin içerisinde FETÖ’yle bağlantılı kişiler var mı? CHP içinde neler oluyor? Olağanüstü kongre için imzaların toplandığı günlerde Genel Başkanlığa aday olan Haluk Pekşen ile bir araya gelmiştik. “girdiğim hiçbir seçimi kaybetmedim” diyerek iddiasını ortaya koyan Pekşen FETÖ’yle mücadele geçmişinin hangi tarihlere kadar indiğini de Röportajlık okurlarına açıkladı. Yaşadığımız teknik sıkıntılar ve uğradığımız siber saldırılar nedeniyle Haluk Pekşen’in sorularımıza verdiği cevapları şimdi yayınlayabiliyoruz. İyi okumalar.

Röportaj: Uğur Temel

Fotoğraf: Ercan Küçük

UĞUR TEMEL (UT): Yıllardan beri Cumhuriyet Halk Partisi’nde(CHP) sevilen bir isimsiniz ve Genel Başkan adayısınız. Hayırlı olsun. Ancak, süreç yürütülürken Sayın Muharrem İnce ön planda. Bu röportajı yaptığımız tarihte (31/07/2018) olağanüstü genel kurulun toplanması için,delegelerin imzaları hakkında net bir rakam yoktu. Bu delege yapısıyla, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu karşında kazanma şansınız nedir?

HALUK PEKŞEN (HP): Usain Bolt’u biliyor musunuz?

UT: Evet. Jamaika’lı sprinter.

HP: Hiç koşmadan madalya verdiler mi ona? Demek ki bir start vermek gerekiyor. Önce atletleri start çizgisine diziyorlar, orasının belli kuralları var. Dünyanın en iyi atletine dahi bir prosedür öngörülüyor. Bir kurallar manzumesi var yarış için. Her atletin iki kere yanlış çıkma hakkı vardır, iki yanlış çıkışta da ihtar alır atlet. Ama üçüncü kez yanlış çıkarsa fodepar (hatalı çıkış sonrası diskalifiye) olur. Doğru çıkış yaptıktan sonra hiçbir atlet; “yahu ben zaten dünyanın en iyi atletiyim. Niye beni yoruyorsunuz? Verin şu madalyayı.” diyebilir mi? Diyemez. O halde yarışın sonunu bekleyelim.

“GİRDİĞİM HİÇBİR SEÇİMİ KAYBETMEDİM”

UT: Yarışın sonunu nasıl görüyorsunuz? Delege sistemi, amiyane tabirle; “Kılıçdaroğlu’nun ceketini aday gösterse, seçilecek” şekilde düzenlenmiş değil mi?

HP: Ben, bu tür iddiaları çok seviyorum. 40 yıldır hep seçimlere girdim ve girdiğim hiçbir seçimi kaybetmedim. Bu çok iddialı bir söylem. Bugüne kadar neyin seçime girdiysem, çok büyük bir kamuoyu desteği ile seçildim. Çünkü geçmişim, başarılarla doludur. İnsanın kendisini anlatması hoş değildir ama kariyerime bakarsanız, dünyada benzeri pek yoktur. Ben Türkiye’de olmasaydım, adım Haluk olmasaydı, dünyanın en ünlü ekonomistlerinden ya da planlamacılarından birisiydim. 1998 yılında, 2001 ekonomik krizininin olacağını söyledim ve bir hafta yanılgı ile bildim. Ama danışmanlığını yaptığım yatırımcıların hepsi o krize hazırlıklıydılar. 2007 yılında, Kanal B televizyonun da üç hafta üst üste yaklaşmakta olan, ekonomik krizi anlattım ben. 2008’de oldu kriz. Türkiye’de eğer isminiz, ecnebice değilse ve mesleğiniz avukatsa, siz istediğiniz kadar ağzınızla kuş tutun, insanlar size ön yargıları ile yaklaşırlar. Hayatta girdiğim hiçbir yarışta ikinci olmadım.

UT: Çok iddialı söylemler bunlar Haluk Bey?

HP: İddialı bir adamım ben çünkü. 2000 yılında bu ülkede, havacılık sistemini kuracağım dedim. Bu ülkeyi Türk Hava Yolları rezaletinden kurtaracağım dedim. Cümlem aynen şuydu: “Uçmak bir seremoni olmaktan çıkacak ve herkes Elli liraya uçacak.” dedim.  Gazeteci Uğur Cebeci, köşesinde benimle ilgili bir yazı yazdı, cümleleri çok ağırdı. Ama onu bitirdim. Ve aynen dediğimi yaptım; Türkiye’de uçmayı bir seremoni olmaktan çıkardım. Bana; “Avukatsın, gücün buna yetmez” dediler. Ama ben bunu yaptım. Bugün Türkiye’de faaliyet gösteren hava yolu şirketlerinin tamamı, o zaman kuruldu.

UT: Haluk Bey, bu söyledikleriniz çok büyük başarılar, taktir etmemek elde değil. Ancak siyasi başarıya gelmek istiyorum. Kemal Kılıçdaroğlu karşısında, Sayın Muharrem İnce iki kez mağlup oldu. O dönemde siz niye aday olmadınız? Uygun zamanı mı beklediniz?

HP: Döndük yine, fodepar (hatalı çıkış sonrası diskalifiye) hikayesine…

UT: Muharrem Bey, fodepar mı yaptı?

HP: Bence o yarışta atletler eşit şartlardaydı, Muharrem Bey taktikleri iyi kullansa, şu an Genel Başkandı. O zaman benim için fodepar koşulu vardı. Ama şimdi yok.

UT: Biraz daha komplo teorisi haline getirerek sorayım soruyu: O iki seçimde Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın İnce arasında danışıklı dövüş olduğunu düşünüyor musunuz?

HP: İkisini de böyle bir olaya izin vereceğini düşünmüyorum. Bence böyle bir şey olamaz.

UT:  Siz ve Sayın Muharrem İnce Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanlığına adaysınız. Olası bir Olağanüstü Genel Kurul’da Kemal Kılıçdaroğlu da aday olacağına göre, oylar bölünmez mi?

HP: Ben örgütün oylarını alacağım. Oy, kimsenin tapulu malı değil. Ben örgütün bütün oylarını alacağım. Oylar nasıl bölünecek, merak ettim?

UT: Sayın İnce ile bir seçim ittifakı olabilir mi aranızda? Konuştunuz mu?

HP: Ben örgütten başka hiç kimse ile ittifak yapmam. Benim büyük bir idealim var; Kırk yıldır muhalefette bekleyen CHP’yi iktidar yapmak. Ben bu ülkeyi, çağdaş ülkeler seviyesine çıkartmak istiyorum;  teknolojisi ile eğitimi ile bilimi ile. Benim CHP Genel Başkanı olmak gibi bir sevdam yok. Ben Türkiye’yi, bu müthiş potansiyel ve coğrafik yapısıyla, çekili el frenini indirip, dünyanın lokomotif ülkesi haline getirmek istiyorum. Ben bunu başaracağim. Eğer bu yapılamıyorsa, büyük ihanet vardır.

UT: CHP, kırk yıldır yüzde otuz’u geçemiyor. CHP niye % 30’a takılıp kaldı?

HP: Bu algının sebebi şu; eğer siz dünya liginde oynamak istiyorsanız, o ligde oynayabilecek koşulların her anlamda oluşması gerekiyor. Takımınızın o ligin kalitesinde olmalı, teknik adamınız o ligi taşıyabilecek tecrübede olmalı. Stadyumunuz, teknik alt yapınız, finansman gücünüz hepsi o lige göre olmalı. Bunlardan bir tanesi eksik olursa başaramazsınız. Bir örnek vereyim; Türkiye uzun dönem voleybolda, şampiyonalarda final oynadı ama şampiyon olamadı. Niçin? Çünkü final oynama kültürünüz oluşmamış.

UT: CHP final oynayamıyor mu?

HP: Oraya geliyorum. CHP’nin de iktidar olması için, iktidarı alabilecek tüm özeliklerin bir araya gelmesi lazım. İktidar olmak için kurulan bütün partiler iktidar oldu bu ülkede.

UT:  CHP niye iktidar olamadı?

HP: Türkiye’de iktidar olmanın temel anahtarı şu, ana hatları ile söylüyorum:  Yeni yüzler, yeni isimler, genç, gelecek beklentisi olan insanlar ve mutlaka toplumun beklentileri ile örtüşen bir program. Bunlar varsa, emin olun iktidar olmamanız için hiçbir sebep yok. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nasıl iktidar oldu? Yenilikçiler değil miydi bu hareketin adı? Ne dediler: “Biz İslam Ortak Pazarını kuracağız” dediler. “Bor madenleri, bu ülkeyi ekonomik olarak uçurmaya yeterli” dediler. “Bu ülkede büyük bir gelir eşitsizliği var, bunu ortadan kaldıracağız.” dediler. Peki öyle mi oldu? Dünyanın en güçlü jeopolitiğinde ülkenin gelir dağılımına bakın. Irak olma yolundayız. Irak, dünyanın en büyük petrol üreten ülkelerinden bir tanesi. Dünya’nın en büyük gaz rezervine sahip ülkesi. Ancak kişi başına gelir, İki Bin 500 dolar. Vahim. 15 yıl önce Irak, dünya ekonomisinde güçlü bir ulus devlet, ciddi bir güçtü. Günün koşullarına göre yarışmak gerekiyorsa, hazırlıklarınızı ona göre yapacaksınız. Bu hazırlıkları yaptığınız zaman, iktidar olmamanız mümkün değil. Size tüm samimiyetimle söylüyorum; bunu not edin belki üç yıl sonra, belki beş yıl sonra, bu ülkeyi yöneteceğiz. CHP bu ülkeyi yönetecek ve ben çok iddialı söylüyorum; bizim kadromuz, benim hareket ettiğim kadro bu ülkenin siyasi tarihinde yeni yüzyılın tarihi yazan insanlar olacak.

UT: Diyorsunuz ki; “Benim kadrom bu ülkeyi yönetecek.” Her şey Genel Başkan değişikline mi bağlı? Yani Genel Başkan değiştiği zaman, CHP tekrardan umut olabilecek mi bu ülkede?

HP: Hayır, böyle bir şey olmaz. Kırk yıldır yapılan hata bu zaten. Bu süreçte hep genel başkan değişiklini tartıştık. Değişim; partinin kapsayıcı bir tüzükle, tüm ülkeyi kucaklayacak bir değişim olması gerekir. İkinci olarak; Ülkede herkesin beklentisi var. O beklentileri, ortak bir payda da karşılayabilecek bir program. Üçüncü olarak; bu programla, herkesi kucaklayacak tüzüğün uygulama kalitesi. Üçü bir araya geldiği zaman, başarı kaçınılmaz olur. Bunu başaracağız, ben şu an da onunla meşgulüm.

UT: CHP’de, bugüne kadar genel başkanlık yapan tüm isimler, dünyayı takip eden, anlayan ona göre strateji ve yönetim ortaya koyan güçlü isimlerdi. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?

HP: Benim, Sayın Kılıçdaroğlu hakkında bir değerlendirme yapmam ne derece doğru olur bilemiyorum? Biz şu an da Genel Başkanlık için rakip olduk. Siyasetin içerisinde bireysel bir değerlendirme ile siyasi yelpazede yer almak doğru değil. Kemal Bey, CHP’ye uzun dönemdir hizmet ediyor. Benim Kemal Bey’in siyaset yapma biçimine değerlendirme yapmam söz konusu dahi olamaz.

“OSMAN AK VE CEVDET SARAL BANA GELDİLER”

UT: CHP’nin sembolü olan altı oktan, Atatürk’ün çizgisinden ayrıldığına, FETÖ’cülerle ve bölücülerle iş birliği yaptığına dair iddialar var. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

HP: Bu iddia sahipleri ahlaksızdır. Bu iddiaları dile getirenler ahlaksızdır, onursuzdur. Size şunu anlatayım; 1999 senesiydi, hayatımda daha önce hiç görmediğim iki kişiyi, Sayın Cevdet Saral ve Sayın Osman Ak, birisi Ankara Emniyet Müdürü diğeri de yardımcısı, ofisimde beni beklerken buldum. “Buyrun” dedim, dediler ki “biz, bugün gazete manşetlerinde adı geçen emniyet müdürü ve yardımcısıyız.”. O gün gazetelerde “telekulak” diye manşetler atılmıştı. “Haluk Bey, size gerçeği anlatmaya geldik.” dediler.

UT: Peki niye sizi tercih etmişler?

HP: Ben de aynı soruyu sordum. “Ben bu tür davalara bakmam. Benim alanım Ticaret Hukuku. Uzmanlık alanım değil.”. Dediler ki; “Biz büyük bir mücadelenin içerisindeyiz. Bu mücadeleyi algılayacak, bu mücadeleden korkmayacak, bu mücadeleden yılmayacak, pes etmeyecek ve kararlılıkla bunun üzerine gidecek, bir hukuk desteği istiyoruz. Sizin Atatürkçü bir aileden geldiğinizi biliyoruz. Siz de bu çizgidesiniz, Atatürk ilkelerinden hiç ödün vermediğinizi biliyoruz, bu yüzden size geldik.”. O dönemde, FETÖ’nün emniyet içinde var olan yapılanmayı ortaya çıkardıklarını anlattılar. O zaman bu mücadeleyi pek çok kimse anlayamadı. Daha sonra ben, Balyoz davasında da görev aldım. Ceza davası hayatım bu iki davadır ve ikisi de FETÖ ile mücadele ile geçmiştir. Balyoz davasında da devrin Hava Kuvvetleri Komutanı (Hasan Aksay) ofisime geldi ve “bu davaya bakmak mecburiyetindesiniz.” dedi. “Niçin?” dedim, “Çünkü, bu iddialar havacılık üzerinden planlanmış ve insanların bu konuda bilgisi yok.” . İddianameyi okudum. İddianame, deli zırvası…Yok bizim uçağımızı bombalayacağız yok camii bombalanacak, Yunan’ın üzerine atılacak…  Bunlar imkansız, olması mümkün değil. Çünkü dost uçak kavramı var. İsteseniz bile, sistem buna izin vermez.  Balyoz davasının benim mesleki kariyerimde önemli bir yeri vardır. Sonuç itibariyle söylemek istediğim şudur;  FETÖ ile iş birliği yapan herkes varken Haluk Pekşen ve Cumhuriyet Halk Partisi mücadele ediyordu. Benzer olay, yanılmıyorsam 2005 yılında, Türk Standartları Enstitüsünde (TSE) oldu. Bakan Ali Çoşkun; 34 daire başkanını TSE’de görevden almış. Niçin? İthalat Şubesindeki yolsuzluklar nedeni ile. Ama çok enterasan; ithalat şubesinde tüm üst düzey bürokratlar yerinde, ithalat şubesinden sadece bir memur görevinden alınmış, kalite müdürü görevinden alınmış, Avrupa Birliği ile ilişkiler daire başkanı görevden alınmış, personel daire başkanı görevden alınmış ama soruşturma İthalat Şubesindeki yolsuzluk. Olay şu; Murat Mercan denilen FETÖ’cünün, kendisi şimdi Japonya’da büyükelçi ve ülke adına bu utanç vericidir, şirketi yurtdışından televizyon ithal etmiş ve ithalat şubesi buna engel koymuş. Gerekçe bu ama görevden alınanlar bu şubeden değil. Bu bir FETÖ operasyonuydu.  Bu operasyonların hepsini, kamuoyu algısı arkalarına alarak yaptılar.

UT: Sorayım o zaman; CHP’de FETÖ’cü var mı?

HP: Varsa, emniyet ve adalet kuvvetleri görevini yapmıyor demektir.

UT: Sayın Kemal Kılıçdaroğlu döneminde, CHP’ye üye olma sistemi de değişti. Eskiden, CHP içinden ciddi bir referans ve en az altı aylık araştırma süresi ile üye olunabiliyordu. Bu niye değişmiş olabilir?

HP:  Ben olsam daha çok üye alırım. Çünkü; partilerin görevi değildir kamu görevi yapmak. Partinin görevi teşkilatlanma yapmaktır. Birisi, kamunun suç saydığı bir eylem içerisinde ise, bunu ortaya çıkarması gereken devletin kolluk kuvvetleridir. Kolluk kuvveti görevini yapmıyorsa, ya suistimal halindedir ya da ülkeye ihanet ediyordur.

UT: Peki CHP bölücülerle işbirliği içinde mi?

HP: Onu söyleyen kimse ya görevini suistimal ediyor ya da iftiracıdır.

UT: Genel Başkan olduğunuz taktirde; CHP içinde büyük bir temizlik operasyonuna girmeyi düşünüyor musunuz?

HP: CHP içinde temizlik diye bir şey olabilmesi için, üyelerin kanuna göre suç saydığı bir eylemi yapıyor olması lazım. Yasanın suç saydığı bir eylemin hükümlüsü ya da sorumlusu, CHP Genel Başkanı ve yöneticileri değildir. Bu ortaya çıkarması gerekenler, yasaları işletmekle görevli olanlardır. CHP Genel Başkanı’nın görevi değildir, insanlar hakkında fiş tutmak. Bir partide, suç işlendiğine dair bir iddia varsa, iddia sahibi, bu iddiayı kanıtlamak zorundadır yasal görevini yerine getirmek zorundadır. Ben böyle bir suçu görürsem, Cumhuriyet Savcılığına giderek, suç duyurusunda bulunurum.

UT: İlk soruma geri dönmek istiyorum; delegeye güvendiğinizi ve delege dışında hiç kimse ile muhatap olamayacağınızı söylüyorsunuz. Nedir CHP Genel Başkanı olma şansınız?

HP: Ben şu an partide, Parti Meclis’i üyesiyim ve bu göreve hiçbir listede olmadan seçildim. Bu parti tarihinde bir ilk.

UT: Bu özelliğinize güveniyorsunuz yani?

HP: Ben örgüte güveniyorum.

UT: Ya örgüt sizi yanıltırsa?

HP: Ben şuan Genel Başkan Adayıyım. Bu kadar kariyer başarısı olan bir kişi, sizce Don Kişot gibi ortaya çıkar mı? Mesleki kariyerim haricinde, siyasi kariyerimde iki buçuk yıllık milletvekilliğimde 25 milyar dolarlık yolsuzluğu ortaya çıkardım. Milletvekilliği sürem içinde, parlamentonun en başarılı milletvekili seçildim. Bu bir başarı hikayesidir.

“GENEL BAŞKANLIĞI İLK SEÇİMDE ALIRIM”

UT: Diyelim Olağanüstü Kurultay oldu ve yine Sayın Kılıçdaroğlu seçildi. Bir daha ki seçimde yine Haluk Pekşen aday olacak mı?

HP: Tekrarı olmaz. Ben ilk seçimde girer alırım.

UT: Kemal Bey dokuz seçim kaybetti hala koltukta ve genel başkan adayı. Muharrem Bey, Sayın Kılıçdaroğlu’na karşı iki seçim kaybetti bir Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybetti ve aday. Bu isimlerin aday olmaları doğrumudur?

HP: Benim bakış açımla, sizin sorunuzun cevabı farklı. Bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi örgütü kaybetti. Böyle bakmazsak takım olamayız, kırk yıldır yaptığımız hataya düşeriz; “O gitsin öbürü gelsin.” kırk yıldır bunu yaptık. Takım olamadık. Arjantin’de Messi, Portekiz’de Ronaldo, Brezilya’da Neymar vardı. Dünya Kupası on beş gün önce bitti. Bu üç takımda elendi. Ama şampiyon Fransa’dan öne çıkan isim yok. Anlatmak istediğim bu işte. Ortada bir kadro, bir proje, bir plan, bir jenerasyon varsa, bir iddia varsa ve bunların hepsi aşama aşama planlanmışsa başarı kaçınılmaz olur.

UT: Doğru mu anladım acaba; siz fodepar (yarıştan diskalifiye olmak) yapmadan, bu ekiple Türkiye’yi yönetmeye talipsiniz ?

HP: Kesinlikle. Sadece yönetmek değil, Türkiye’yi dünya’ya entegre edeceğim.

“Fenerbahçe’nin Ayağa Kalkacağına İnanıyoruz.”

0

Fenerbahçe tv muhabiri Kıvanç Özkök ile gündeminde Fenerbahçe olduğu bir dönemde Fenerbahçe, spor ve muhabirlik üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İyi okumalar.

Röportaj: Beyza Yalçın

BEYZA YALÇIN(BY): Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

KIVANÇ ÖZKÖK(KÖ): Ben Kıvanç Özkök. 1979 İstanbul doğumluyum. Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuyum, ardından Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesini bitirdim. Fenerbahçe Televizyonunda yaklaşık 15.yılım, kurulduğu günden beri buradayım.

BY: Fanatik bir Fenerbahçeli olduğunuzu biliyoruz. Bir spor geçmişiniz var mı?

KÖ: Profesyonel anlamda üniversiteye hazırlanırken bir yıllık futbol geçmişim var ama çok uzun sürmedi, üniversite ve eğitim hayatını tercih ettim. Bir seçenek sunuluyor maalesef insanlara. İkisini beraber götürmek çok zor. Aileden de gelen bir baskıyla ben okulu tercih ettim ve üniversite sınavına hazırlandım. O zamana kadar Üsküdar Anadolu takımında 3. Ligde lisansım çıktı. Bir sene oynayabildim. Sonra üniversite hayatıyla, meslek hayatı başladı. O yüzden çok uzun soluklu bir sporculuk geçmişim olmadı.

BY: Peki neden spor muhabirliğini tercih ettiniz?

KÖ: Sporla çocukluğumdan beri inanılmaz haşir neşirim, spor benim için bir tutku bir yaşam biçimiydi. Futbol başta olmak üzere tüm branşları zaten çocukluğumdan beri izlerdim. Fenerbahçe aileden gelen bir sevgim bir tutkumdur. Üniversitede okurken de Fenerbahçe ile ilgili yakın takibim devam ediyor. Esas kırılma anı, Fenerbahçe televizyonunun kurulduğunu öğrenmemle oldu. Üniversite bitmiş, askerliğimi yapmışım ve artık meslek hayatına atılmak için bir ortam. Fenerbahçe TV’nin kuruluyor olduğunu duyunca, hem Fenerbahçe var hem spor var hem tutku hem de yapmak istediğim meslek hepsi bir araya geldi ve bir anda kendimi Fenerbahçe TV’de buldum. Sonrasında da zaten içten gelen o spor bilgisi, spor aşkı spor muhabirliğiyle bütünleşti. Sonrasında farklı işler de yaptım. Burada çok farklı tarz programlar da sundum ama spor her zaman işin merkezinde ve benim de kalbimde ayrı bir yerde.

BY: Maçlar için sık sık yurtdışına gidiyorsunuz. Oralardan bir teklif alsanız değerlendirir misiniz?

KÖ:  Düşünürüm. Sonuçta yurtdışında çok fazla program çektim, çok fazla maça gittim, müsabaka anlattım.  Yurtdışında yaşama hayali olan bir insan değilim. Ülkemi çok seviyorum. Burada genel olarak keyfim yerinde ama bir fırsat sunulursa ve bu gerçekten benim hayatımı, kariyerimi çok olumlu etkileyecek bir fırsat olursa yurtdışı alternatifi her zaman düşünülmeli.

TEMATİK KANALLARIN DEZAVANTAJI

BY: Tematik bir kanalda çalışıyorsunuz. Böyle bir kanalda çalışmanın ne gibi bir zorlukları var?

KÖ: Ulusal kanallara göre dezavantajlısınız aslında. Çünkü sizin izleyici kitleniz belli. Fenerbahçe TV, Fenerbahçelilerin izlediği bir kanal. Kanalda program yaparken olsun, maç anlatırken olsun bir tarafı temsil ediyorsunuz. Diğer izleyici kitlesine hitap etmek çok kolay değil. Fenerbahçe TV’de aslında yayın çizgisi olarak çok sivri değil ve diğer kulüp taraftarlarını da rencide edici bir kanal yönetim anlayışımız yok. Başka kulüp taraftarlarının da zaman zaman yanıma gelip bana sevgi gösterdiklerini ve bizim kanalı, beni, programları izlediklerini görüyorum. Aslında buda bizim doğru yolda olduğumuzun doğru isler yaptığımızın bir kanıtı. Ama ulusal kanallarla bizi kıyaslamak doğru değil. Biz tematik kanallar olarak farklı bir yerde, kendi içimizde değerlendirilmeliyiz. Ama bir tematik kanala göre çok ciddi bir izleyici kitlemiz var. Bunun da sebebi Fenerbahçe taraftarının bize gösterdiği alakadır. Program çeşitliliğimiz de fena değil. Bundan sonraki yayın hayatımızda daha farklı daha renkli yayın içeriklerimizle devam etmeyi temenni ediyoruz.

BY: Takım kanallarında çalışanlar sizce çalıştığı kanalın takımının taraftarı olmalı mı yoksa profesyonellik yeterli mi?

KÖ: Fenerbahçe televizyonu öncelikle Fenerbahçelilerin çalışmasının arzulandığı bir kanal. Sonuçta burada bir aile duygusu hissediyorsunuz tıpkı benim hissettiğim gibi. İkincisi daha büyük bir şevkle çalışıyorsunuz çünkü Fenerbahçe’ye hizmet ediyorsunuz. Tuttuğunuz takım ve çalıştığınız kurum birbirine uyum sağlıyor ise işler daha keyifli yürüyor. Fakat bu demek değildir ki sen Fenerbahçeli değilsin sen burada çalışamazsın. Burada Fenerbahçeli olmayan arkadaşlarımız da var. Profesyonel anlamda işini yapıyorlar. Kesinlikler duygularını işlerine karıştırmıyorlar ve mesleki anlamda çok başarılı, profesyonel insanlar. Ama Fenerbahçeli olarak benim burada çalışıyor olmam ayrı mutlu isteklendirme ayrı bir mutluluktur.

BY: Sokak röportajlarına çıkıyorsunuz. Halktan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

KÖ: 12 sene boyunca ‘Maç Kaç Kaç’ programını yaptım. Aslında beni halkın tanımasını sağlayan programdır. Taraftar beni sokakta gördüğü zaman artık ailesinden biri olarak görüyor. Ekran elektriği, ekran ışığı, karşı tarafa yansıyan doğallık bunlar çok önemli. Benim en önemli özelliğim ekranda olduğum halimle normal hayatta olduğum halim arasında hiçbir fark olmamasıdır. Bu doğallık benim yapımda olan bir şey. Ekran karşısına geçtiğim zaman farklı bir kimliğe bürünmüyorum. Neysem oyum. İnsanlar bende o elektriği o doğallığı hissediyorlar ve çok güzel tepkiler alıyorum.  Aslında bu Fenerbahçe TV’nin izlenme oranıyla alakalı bir durum. Tematik kanal olduğumuz için bir reyting ölçümüne girmiyoruz. İnsanların sokakta verdiği tepkilerinden anlıyoruz ne kadar izlendiğimizi ve bununda en önemli örneklerinden biri benim. Sokakta en çok program yapan ve insanlarla birebir iletişime geçen ben olduğum için en çok ilgiyi alakayı sağ olsunlar bana gösteriyorlar. Bu benim için çok güzel bir duygu. Güzel tepkiler insanı çok motive ediyor. Demek ki doğru, başarılı, güzel işler yapıyoruz diyoruz.

BY: Fenerbahçe’nin basketbol takımında yakalanılan başarı futbol takımında neden yakalanamıyor?

KÖ: Basketbol gerçekten çok değerli bir organizasyon. Fenerbahçe 4-5 yıldır Zeljko Obradovic ve ekibi ile birlikte müthiş bir profesyonel ekip kurdu ve bu ekip tecrübesiyle hem bilgi birikimiyle Fenerbahçe’ye çok büyük değer kattı. Fenerbahçe 4 yıldır final four oynuyor ve bir tane şampiyonluk yakaladı. Bütün bu başarı bir ekip ve organizasyon işi. Fakat futbolda çok farklı parametreler ve dengeler var. Fenerbahçe son 4 yılda maalesef futbolda kupa kazanamadı. Kupa kazanamayınca da başarısız olarak değerlendiriyorsunuz. Biraz şanssızlık biraz yönetimsel anlamda transferlerle ilgili insanların eleştirdiği konular var. Bu sezon taraftarın stada gelmemesi, tribünlerin boş kalması deplasmandaki başarıya rağmen iç sahada yaptığımız puan kayıpları şampiyonluğun kaçmasına sebep oldu. Ama umuyorum ki yeni dönemde bundan sonraki süreçte Sayın Ali Koç’un başkanlığında Fenerbahçe futbolunda sportif anlamda o özlenen başarıya taraftarlarında tekrar tribünleri doldurmaya başlamasıyla ulaşacak.

‘BU BİR BAYRAK YARIŞI’

BY: Başkan değişikliği ile Fenerbahçe TV’yi ne gibi değişiklikler bekliyor?

KÖ: 20 yıla yakın bir zaman Sayın Aziz Yıldırım ile beraberdik. Bu kanalın kurulmasında bugünlere gelmesinde, kulübün bu noktalara gelmesinde gerçekten çok inanılmaz emekleri var. Yaptıkları inkâr edilemez. Gerçekten Fenerbahçe’ye çok değer kazandırdı. Bu bir bayrak yarışı, 20 yılın ardından son derece demokratik bir ortamda seçim yapıldı. Fenerbahçe için bir başka çok önemli, değerli bir isim olan taraftarın da çok büyük sevgisini kazanmış çok değerli başkan adayı Sayın Ali Koç da bu yarışa girdi ve kazandı. Seçim sonucu taraftarlarda da çok büyük bir coşkuya neden oldu. Sosyal medyadan da yoğun bir şekilde Ali Koç’a olan sevgilerini gösteriyorlar. Fenerbahçe için yeni bir dönem açıldı. Ali Koç’un gelmesiyle özlenen başarılara sportif anlamda ulaşacağı gibi kurumsal anlamda da profesyonel ekibiyle, çalışanlarıyla çok daha iyi noktalara gidecek diye düşünüyorum. İnşallah Fenerbahçe’nin başarıları arttıkça bizim buradaki yayın heyecanımız da farklılaşacak. Hepimiz için çok olumlu yansımaları olacağını düşünüyorum. Çünkü bir pozitif enerjiyle yola çıkıldı. Sonuçta zamanı geldiğinde değişim olması bir ivme kazandırır. Taraftarda bir başarı beklentisi var. Kimsenin elinde bir sihirli değnek yok. Sonuç itibariyle bence biraz zaman ve kredi gerekiyor. Ali Koç göreve geldi ve birçok noktada mutlaka kendi kafasından geçen planlar tasavvurlar var bunları hayata geçirmesi için zamana ihtiyacı olacaktır. Fenerbahçe’nin tüm birimleri tüm çalışanları olarak yeni dönemde başarıdan başarıya koşacağımızı düşünüyorum. Bu enerji bütün kulübe yansımış durumda. Herkes geleceğe umutla bakıyor. Fenerbahçe’nin ayağa kalkacağına inanıyoruz. Bu hikâyenin içerisinde bizim görevimiz ne ise üzerimize düşeni en iyi şekilde yapıp Fenerbahçe’yi ileri taşıyacağımıza inanıyorum.

 

“En Büyük Sınav, Seçim Namusu Sınavı”

0

41 Yıllık gazeteci, televizyoncu Fatih Güllapoğlu ile gündeme bomba gibi düşen, akıllara bir çok soru ve sorunu beraberinde getiren, ‘Erken seçimi’; 24 Haziran, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi hakkındaki analizlerini konuştuk.

Röportaj: Uğur Temel

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

ÇORBADA TUZUM OLSUN ÇALIŞMASIDIR”

UĞUR TEMEL (UT): Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ile başlamak istiyorum röportaja, daha doğrusu başkanlık seçim süreci ile. Sosyal medya hesabınızdan özellikle Sayın Muharrem İnce ağırlıklı olarak ve Sayın Meral Akşener’e neredeyse “fahri siyasal danışmanlık” yapıyorsunuz, bir yandan da onların söylediklerini özlü olarak okurlarınıza aktarıyorsunuz. Zaman zaman da hem habersel içerikli hem de analiz içerikli önemli öngörülerde bulunan yazılar paylaşıyorsunuz. Ve bu yazılarınız çok okunuyor.

FATİH GÜLLAPOĞLU (FG): Fahri Siyasal danışmanlık değil, benim yaptığım daha çok, vatanını seven, mesleğini bugüne kadar vatanı ve bu vatanın üzerinde yaşayan insanların refahı için yapmış biri olarak; bu ülkede artık düzenin değişmesi için, sadece ve sadece ‘çorbada tuzum olsun’, çalışmasıdır.

UT: Kampanyaların başladığı günden bu yana, adaylarla ilgili genel bir performans değerlendirmesi yapmanızı istiyorum sizden. Adayların zayıf yönleri, güçlü yanları, toplumdan gelen mesajları alabiliyorlar mı, topluma bunu yansıtabiliyorlar mı? Bunların değerlendirmesini rica ediyorum sizden.

FG: Muharrem İnce, büyük performans gösteriyor. Toplum Sayın İnce’yi benimsedi. Muharrem Bey, toplumun her kesimini kucaklayabileceği yönündeki mesajlarında samimi olduğunu gösterebiliyor, bu çok önemli ve toplum bunu benimsedi. O yüzden de her bir mitingi bir öncekinden daha kalabalık olmaya başladı. Burada çok önemli bir şey var; Sayın Tayyip Erdoğan bugüne kadar gündemi parmağında oynatıyordu. Ama bu seçim kampanyalarında gündemi Sayın Muharrem İnce belirliyor. Yani Sayın Erdoğan; Sayın İnce’ye cevap vermek zorunda kalıyor. Daha önce neydi; Sayın Erdoğan konuşurdu muhalefet liderleri de arkasından gider, cevap yetiştirmeye çalışırlardı. Hatta öyle çok arka arkaya konuşurdu ki, cevap dahi veremezlerdi.

MUHARREM BEY GÜNDEMİ BELİRLİYOR”

Ama şimdi Muharrem Bey gündemi belirliyor, Tayyip Bey arkadan cevap vermeye çalışıyor. Bence en önemli değişiklik bu. Ne yapıyor Sayın İnce; ‘diploma’ diyor, ‘apoletini sökeceğim’ diyor. Aslında, kampanyaların başında, gündemi Sayın Erdoğan belirlemek istedi. Yine hakaretamiz konuşmalar yaptı, her türlü silahını, karşı tarafı kışkırtmak için kullandı. Peki o dönemde Sayın İnce ne yaptı? Bunlara cevap vermedi, kendi gündemi üzerinden yürümeye başladı ve ağzını da asla bozmadı. Dolayısıyla, Sayın Erdoğan’ın çekmek istediği konuma gelmedi. Ve arkasından Sayın Muharrem İnce’nin gündeme getirdiği söylemler konuşulmaya başlandı. Sayın Tayyip Erdoğan cevap vermek zorunda kaldı. Muharrem Bey’in en önemli olayı bence bu; ‘gündemi kendi elinde tutması’, bu çok önemli bir performans. Bunu ne Sayın Kılıçdaroğlu başarabildi mecliste, ne de muhalefet olduğunu zannettiğimiz dönemde Sayın Bahçeli, ne de Sayın Demirtaş başarabildi. Gündemi hep Sayın Erdoğan belirledi. Ama artık gündemi Sayın İnce belirliyor. Yani, yarışın başında şartları eşitledi.

Gelelim Sayın Muharrem İnce’nin medya performansına. Televizyonda tamamiyle Ak Partiye angaje olmuş bazı gazeteci geçinenleri resmen ‘nakavt’ etti. Hatta, üstüne üstlük, fena halde silkeledi ve hırpaladı. Medya önündeki performansı da son derece iyi.

SOL MEDYA AKLINDA NE SORU VARSA SORAR

UT: Medya’da sorular adaylara göre değişiyor mu? Gazetenin ya da televizyonun yayın politikasına göre, kuruluşun o adaya bakışına göre değişiyor mu sorular?

FG: Bir kere şunu söyleyeyim, demokrasi rejimi ile yönetilen ülkelerde sol medya yalakalık yapmaz. Aklında ne soru varsa sorar. Sağ medyada çalışanların bir bölümü daima yalaka olmuştur, yalakalığa özenmiştir. Ama hiçbir zaman da, sağdaki lidere özgürce ve halkın sormak istediği soruyu soramamıştır. Daima yaranmak istemiştir. Bunu Sayın Demirel döneminde de yaşadım; Güngör Yerdeş vardı Tercüman’da. Güngör ağabey, koyu bir ‘Demirelci’ idi. Zaten o zaman Tercüman Gazetesi, rahmetli Kemal Ilıcak’ın sahibi olduğu dönem, ‘full Demirelci’ idi. Rahmetli Süleyman Bey’in aylık basın toplantıları olurdu, parti genel merkezinde. Bu toplantıların birinde Güngör ağabey, soruya ‘Beyefendi, öyle bir yeteneğiniz var ki meseleleri bir tenis oynar gibi atıyorsunuz, karşılıyorsunuz sonra tekrar gönderiyorsunuz.’ diyerek başladı.

Rahmetli Süleyman Bey; ‘Güngör sıkıldım artık kısa kes, soruya gel’ dedi. Aslında bu, bugünün meselesi değil, önceden de vardı. Ama bugün, çok daha ileri boyutta.

Bugün şöyle tipler görüyoruz; o Fetöcü hain savcıların, yüzlerce insanımızı, Balyoz’du, Ergenokon’du sahte davalarla mahkum ettikleri, kimilerini ölümüne, kimilerinin ailesinin dağılmasına, kimilerinin tüm aile efradının istikbalinin bitmesine neden olan olaylarda, o savcıların yalakalığını yapan ve ‘bunlara daha da fazla ceza verin’ diyerek bağıran gazeteci müsfetteleri, bu sefer FETÖ’nün karşısında, Sayın Erdoğan’ın yanında.

Hatta bunlardan bazılarını da Sayın İnce’nin karşısında gördük. Ama Muharrem Bey onları yere yapıştırdı. Hatta ‘ters çanak sorulardan’ bir tanesinde o kaşar gazetecilerden biri, üzerini kapatmaya çalışsa da Muharrem Bey; ‘Durun kaçamazsınız, bunu da cevaplayacağım’ dedi. Hangi medya’da kimlerin yalaka olduğunu hepimiz biliyoruz.

Muharrem İnce’nin; alan performansı, medya performansı gayet başarılı ve bir başka önemli özelliği de dini vecibelerini yerine getirmesi ve bunu da, dinin gereği, saklayan bir insan olması.

AKŞENER; “ERKEK GİBİ KADIN”

UT: Gelelim Sayın Akşener’e?

FG: Sayın Meral Akşener, güçlü bir kadın lider. Sayın Akşener, gerektiğinde kabadayı bir kadın. Meral Hanım; Hanlık döneminde yönetimde söz sahibi olan hatun, güçlü bir kadın.

En önemli avantajlarından birisi, sözünü sakınmaması. Erkeklere taş çıkartacak bir yüreklilik ve yerine göre sertlikle gidiyor. Hatta, Sayın Muharrem İnce’den daha sert gidiyor söylemlerinde ve bu yönüyle de toplumda artı puan alıyor. Aslında, kadın erkek eşitliği açısından bunu söylememek lazım ama, ‘erkek gibi kadın’. Bu yönüyle de, bizim gibi, ataerkil toplumda puan topluyor. Aynı zamanda siyasi geçmişi var.

Geçmişi; hem avantajlı hem dezavantajlı. Sayın Akşener geçmişin güçlü bir bakanı. İçişleri Bakanlığı ve Meclis Başkanvekilliği yaptı. İçişleri Bakanlığı dönemi, faili meçhuller yüzünden, özellikle belli bir kesimde negatif etkiye sahip. Dolayısıyla Sayın Meral Akşener’in bu performansını, Kürt ve sol seçmen haricinde, tüm seçmenler satın alır.

Meral Hanım’ın avantajlarından bir tanesi de, devlet yönetiminde, eski Cumhurbaşkanı ve eski Başbakanlardan rahmetli Süleyman Demirel’in ve eski Başbakan yardımcısı ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kurucusu ve ilk genel başkanı rahmetli Alparslan Türkeş’in rahle-i tedrisi’nden geçmiş olması. Bu isimler önemli çünkü; İYİ Parti’nin temelinin MHP tabanı olduğunu düşünürsek, Alparslan Türkeş’in öğrencisi olmak o taban için çok önemli ve MHP tabanın önemli bir bölümü bunu satın aldı. Sayın Devlet Bahçeli’nin koltuğu bırakmaması ve arkasından kendini, ‘iktidarın stepnesi’ yapması, MHP tabanında huzursuzluk yaratıyordu. Sayın Meral Akşener’i bugün alternatif bir Cumhurbaşkanı adayı konumuna, Sayın Bahçeli getirmiştir. Meral Hanım’ın önce Devlet Bey’ e teşekkür etmesi lazım.

UT: Sayın Akşener’den Jeanne D’arc olur mu?

FG: Koşullar, siyasi görüşler ve bakış açıları çok farklı. Ama bunun yanında Sayın Meral Akşener, güç simgesi yani meydana çıktığı zaman; ‘ben güçlüyüm kardeşim” diyebiliyor. Ancak, televizyonlarda hemen hemen hiç gösterilmiyor. Sadece, Merdan Yanardağ’ın Tele1’i, İYİ Parti mitinglerine, diğer kanallardan daha fazla yer veriyor. Zaman zaman da Halk TV’de yer bulabiliyor Meral Hanım. Bu biraz dezavantaj. Ancak, televizyonlarda fazla yer almayarak mağdur olması da, aynı zamanda, avantaj ve bizim halkımız mağduru sever.

BİLGE DEDE”

UT: Diğer bir aday da Sayın Temel Karamollaoğlu.

FG: Sayın Temel Karamollaoğlu, çok büyük bir çıkış yaptı. Sayın Karamollaoğlu, geçmiş yılların birikimini, Müslümanlığın namusluluğu gerektirdiği ilkesi ile birleştirip, Sayın Erdoğan ve AKP’ye fena yüklendi. Ne diyor Temel Bey? ‘Bunlar İslamcı, biz Müslümanız’diyor. AKP’ye İslamcı diyerek, dinin siyasete alet edilemeyeceğini ve Müslümanların kul hakkı yemeyeceğini vurguluyor. Bu görüşte, toplumun büyük bir kısmı, aşırı dinci de, dinci olmayan da, ateist de, hemfikir.

Temel Bey, bu yönüyle müthiş bir sempati kazandı. Son derece efendi konuşan, sakin, birleştirici, bir ‘Bilge Dede’ imajı çizdi. Bu sayede, çok daha fazla oy olacak. Ve bence AK Parti tabanından, bence hatırı sayılır ölçüde taraftarı tekrar eski yuvalarına geri döndüreceğini tahmin ediyorum. Çünkü o tabanın yuvası Refah Partisiydi. O yuvaya dönüş, çok olacaktır diye düşünüyorum.

Kişisel olarak düşüncem şudur; Allah’tan korkan, kul hakkı yemenin en büyük günahlardan olduğuna inanan insanların, AKP’de yerinin olmadığına inanıyorum, bu kadar net söylüyorum. Sokakta aç insanımız varken, on iki milyondan fazla yoksul varken, iki buçuk milyar dolara saray yaptırılıyor, bu ülkenin bütün zenginlikleri betona gömülüyor. Bu, kul hakkı yemek değil midir? Bu AK Parti içinde de büyük sorun. Örneğin Sayın Ahmet Davutoğlu; bana göre Türk Dış Politikasını bitiren adamdır. Ama aynı Davutoğlu; AK Parti içindeki en namuslulardan biridir diye düşünüyorum. Bu yüzden seçim kazanmasına rağmen yaranamadı

DOĞRU BİR STRATEJİ

UT: Cumhur İttifakı tek aday; Sayın Recep Tayyip Erdoğan. Millet İttifakı ise üç aday; Sayın Muharrem İnce, Sayın Meral Akşener, Sayın Temel Karamollaoğlu. Bu doğru bir strateji mi?

FG: Doğru bir strateji. Bence çok da iyi oldu. Şimdi sen kendini Sayın Erdoğan’ın yerine koy, Cumhurbaşkanısın ve yeniden aday olarak seçime giriyorsun. Karşında bir adam olsa, kafanı bile çevirmezsin tek kişiye laf yetiştirirsin. Şimdi karşında üç çok sağlam adam var. Temel Karamollaoğlu, bilimsel bilgi açısından son derece donanımlı, yurtdışı kariyeri de olan dört dörtlük bir bilim insanı ve Sayın Necmettin Erbakan gibi kendi tabanını yoktan var eden bir siyaset dahisi’nin rahle-i tedrisinden geçen bir isim.

Diğer tarafta Meral Akşener; hem rahmetli Demirel’in hem rahmetli Türkeş’in rahle-i tedrisinden geçmiş, çok sıkıntılı bir süreçte de, 28 Şubat sürecinde, İçişleri Bakanlığı yapan bir isim.

Bir diğer yanda; çocukluğundan beri politikanın içinde olan ve partiye alaydan gelen, 2002 yılından beri Parlamento’da her türlü devlet tecrübesi edinmiş ve çok iyi bir hatip olan Muharrem İnce var. Sen Cumhurbaşkanı olarak seçime girsen, ben sana söyleyeyim, bu durumda uyku uyuyamazsın, hayali fener gibi dolaşırsın.

ERKEN SEÇİMİN İKİ NEDENİ VAR”

UT: AK Parti ve Sayın Erdoğan iktidara geldikleri günden bu yana erken seçime hep karşı çıktı ve seçimler zamanında yapıldı. Sizce bu seçim neden baskın bir seçim oldu? Bu seçim, Demokrat Parti 1946’da yeni kurulduğunda CHP’nin baskın seçim kararı aldığı seçime benziyor mu? MHP erken seçim önerisini İYİ Parti’yi hazırlıksız yakalamak için mi sundu?

FG: Erken seçimin iki nedeni var. Erken seçim; Sayın Devlet Bahçeli’nin teklifi, Sayın Erdoğan’ın kabul ettiği bir seçim değil. Kimseyi kandırmasınlar. Bu daha önceden anlaşılmış bir danışıklı dövüştür, erken seçim kararını birlikte aldılar. İlk neden ekonomi. Sayın Meral Akşener ya da Sayın Muharrem İnce’nin yaptığı benzetme gibi, ‘Freni boşalmış kamyon gibi gidiyoruz.’. Şu anda ekonomi feci durumda. Tarihimizin en büyük darboğazına girmek üzereyiz. Gördüler ki; bu feci gidişi hemen durdurmaları mümkün değil, 2019’a kadar geçecek sürede her şey daha da kötüye gidecek ve seçimi kaybetmeleri daha büyük olasılık haline gelecek. Dolayısıyla, bunun önlemini almak için ve bunun yanında da dış dünyaya; ‘Bak kardeşim beş sene daha iktidardayım, sen benle berabersin bana bazı kıyaklar çek.’mesajını vermek için erken seçim kararı aldılar.

Bir diğeri de şu; 7 Haziran 2015 seçimlerine geri dönelim. O Parlamento, AK Partiyi devirebilir miydi? Evet, devirebilirdi. Kim su koyverdi? Sayın Devlet Bahçeli. Sayın Bahçeli gördü ki koltuk gidiyor, kendisi siyasetten dışlanacak, ve %4’ten fazla oy alamayacak. Tıpkı; 2002 yılında olduğu gibi. Hatırlarsanız Sayın Bahçeli; koalisyonu bozup erken seçime gitme kararı alarak ve parlamento dışı kalmıştı. Şimdi de aynı tehlike ile karşı karşıya. Bu yüzden bu ittifak ortaya çıktı ve MHP’nin parlamento dışı kalmaması için, bu erken seçim gündeme getirildi.

Yani iki nedeni var; birinin ekonomi yüzünden iktidarı kaybetmek istememesi, öbürünün meclis dışında kalmak istememesi.

BÖYLE SAÇMA SEÇİM SİSTEMİ OLMAZ”

UT: 24 Haziran’da; hem Cumhurbaşkanlığı, hem de Milletvekilliği erken genel seçimi için oy kullanacağız. Meclis nasıl şekillenir? İttifaklar kurulmasa MHP’nin baraj sorunu yaşayacağını söylüyorsunuz, HDP’de de bir baraj sorunu var mı sizce?

FG: HDP’nin oyları bıçak sırtı gibi diyorlar. Oyları; %9,5-%10,5 arası gidip geliyor.

Yüzde on seçim barajı asla demokratik değil. Bunun yanında, baraj altı kalan partilerin koltuk hakkı, en yüksek oy alan partiye geçmiş olacak. Bana göre ahlak dışı. Böyle saçma bir seçim sistemi olabilir mi? Oluyor işte, şu andaki seçim sistemi böyle, yapacak bir şey yok. Muhalefet çoğunluğu elde ederse boyunlarının borcudur, bunu düzeltmek. Dolayısıyla, HDP’li olmayan, HDP’nin politikasını benimsemeyen bazı seçmenlerin; ‘HDP meclise girsin, AKP kontrolü iyiden iyiye ele almasın’ diye emanet oy vereceğini gözlemleyebiliyorum.

Bunun yanında bizim milletin bir alışkanlığı vardır; bir yandan sana güç verir ama bir yandan da verdiği gücün kendini ezmemesini ister. Şuna emin ol; Tayyip Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı için oy verecek birçok Anadolu insanı meclis için başka partiye oy verecek, bu İYİ Parti de olabilir, Saadet Partisi de olabilir. Mecliste Ak Parti’nin oy tabanından bir bölüm böyle gidecek.

TÜRKİYE’DEKİ MEDYA’YA ‘ERDOĞAN KARTELİ’ DİYORUM.”

UT: Basın yeni tabirle medya tekelleşti. 41 yıllık gazetecilik tecrübesine soruyorum: Bu nasıl bir sorun yaratır?

FG: Şu anda Allah’tan sosyal medya var. Sosyal medya olmasa bu korkunç bir şeydi. Hiçbir demokratik ülkede medyanın tekelleşmesine, kartelleşmesine izin verilmez.

Ben Türkiye’deki medyaya;‘Tayyip Erdoğan Karteli’ diyorum. TRT elinde mi? Elinde. Aydın Doğan’ın elindeki medyayı aldırtıp, Demirören Grubu’na Ziraat Bankası’ndan iki yıl geri ödemesiz 1 milyar dolar kredi sağlayarak, kendi yandaşına aldırttı mı? Aldırttı. Ondan önce; Sabah- ATV grubunu, damadının mensup olduğu Çalık Grubu’na verdirtti mi? Verdirtti. Bu medya kuruluşları nasıl finanse ediliyor? En büyük soru bu.

Müteahhitlerin verdiği paralarla bir havuz oluşturuyor, medya da bu havuzdan besleniyor. Bir medya grubu, şu anda birkaç televizyonu finanse edecek güce sahip değil. Gazeteler son derece düşük tirajda. Kartel medyasında gösterilen gazete tirajlarının hepsi yalan. Ben, 120 bin tiraj’da gösteren gazetelerin, 17-19 bin tirajlı olduğunu biliyorum. Sosyal medyanın gündeme gelmesinden sonra gazete satışları düştü. Zaten az okuyan bir milletiz.

Amiral Gemisi olarak, Hürriyet gözüküyordu, Hürriyet’e de yakında Fatiha okuruz. Çok hızlı bir şekilde tirajı düştü, düşmeye devam ediyor çünkü Hürriyet de iktidar yalakası oldu, Demirören grubunun elinde. Sonuçta; tamamıyla iktidarın kartelindeki bir medya, halkı sadece yanıltmakla görevli olur. Ancak bağımsız gazeteler halka gerçeği anlatır. Dolayısıyla şu anda halkın bir bölümü doğru olmayan bilgilerle kuşandırılıyor, taraflı medya nedeniyle. Getireceği en büyük zarar bu. Allah’tan sosyal medya bu etkinin çok daha yüksek oranda olmasını engelliyor.

Özellikle seçimlerde, muhalefeti bu denli dışlayan ve iktidar yalakalığı yapan medya’yı vatan haini olarak görürüm. Çünkü medya’nın görevi, doğruları yansıtmaktır, halka hizmettir. İktidara hizmet değildir. Halka hizmet etmeyen medya, medya değildir, yerin dibine batsın öyle medya.

MEYDANLAR İKTİDARI KANDIRABİLİR”

UT: Dönelim, miting meydanlarına. Açık hava mitinglerinde muhalefete olan ilgi sandığa yansır mı?

FG: Meydanlar aslında, hiçbir zaman, tam ölçüyü vermez. Niçin ? İktidar açısından bakalım. İktidarlar, bindirme kalabalıklarla, yok belediye işçisi, yok valilik çalışanları, yok okullar gibi kuruluşlardan ve kendisinden ihale alarak hizmet veren şirket elemanları ile meydanları dolduruyorlar. Bunlar kendilerine yakın şirketlerin çalışanları, belediye işçileri ya da kendi çalışanları olabilir. Bu, o meydanda olanların; orada konuşan lidere oy vereceğinin garantisi olmadığını gösteren en büyük etken. Meydanlara giden bir kısım kalabalık da meraktan gider. Bizim halk görmeyi sever. Meydanların bir de içten gelen bir coşkusu vardır. İyi bir gazeteci, televizyonda o coşku anında kamera kalabalığı gösterirken, meydandaki tepkilere bakar çoşkuyu ölçmek için.

UT: Siz tecrübeli bir gazeteci olarak, hangi meydanlarda bu heyecanı görüyorsunuz?

FG: Ben Muharrem İnce’nin ve Meral Akşener’in de mitinglerinde bu coşkuları görebiliyorum. İkisi de aynı yerlere gitti. İkisini de topladığı kalabalıkları gördüm. İkisinin de mitinglerine gidenler oy verse, iktidar falan kalmaz yani. Bu da benim tezimi güçlendiriyor. Fakat en yanıltıcı kalabalık her zaman iktidarların kalabalığıdır, bindirilmiş kıtalar, zorunlu gelenler. O yüzden meydanlar seçim için kesin ölçü değildir çok yanıltır adamı. Ama benim Muharrem İnce ve Meral Akşener’in mitinglerinde meydandaki kalabalığı satır aralıklarıyla değerlendiğimde o kalabalığın çoğunun onlara oy verebileceğini görebiliyorum. Bu özellikle Muharrem İnce için pozitif anlamda daha da güçlü. Ama aynı şeyi Erdoğan’ın mitingleri için söyleyemem.

EN BÜYÜK SINAV, SEÇİM NAMUSU SINAVI”

UT: Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalır mı, kalırsa kim kazanır?

FG: Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalır, büyük seçim hileleri olmazsa.

Seçim güvenliği sorunları var. Büyük seçim hileleri olmasın, Allah korusun sonra çok üzüleceğimiz olaylar olabilir. AKP’ye oy veren de CHP’ ye oy veren de, Muharrem Bey’e oy veren de, Meral Hanım’a oy veren de, Temel Bey’e oy veren de, Tayyip Bey’e oy veren de bizim kardeşimiz, bizim insanımız. Kimse bu insanları birbirine düşürmemeli. Bana göre Cumhuriyet tarihinin en büyük sınavıdır bu seçim. Neden sınav? Sınav, bu seçimin namuslu bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir. Kısacası bu seçimde en büyük sınav, seçim namusu sınavıdır.

Büyük bir ihtimalle, Sayın Muharrem İnce ile Tayyip Erdoğan kalacaktır ikinci tura. Sayın Meral Akşener’in kalması halinde yüzde on oranında oy kitlesi olan Kürt vatandaşlarımızın, yani HDP seçmeni vatandaşlarımızın, Meral hanım’a oy vermeme ihtimali çok yüksektir, matematik bu. Tahminime göre, ikinci turda Sayın Muharrem İnce seçimi alır; eğer seçim namuslu bir şekilde gerçekleşirse. HDP de barajı geçer ise, muhalefet mecliste de çoğunluğu alır.

Muharrem İnce’nin mitinglerindeki kalabalıklar sürekli çığ gibi büyüyor. Eğer bu kalabalıklar böyle geometrik bir şekilde yükselirse ve olduğu gibi sandığa yansırsa Muharrem İnce daha ilk turda seçimi alır. Hayal mi? Hayaller bazen şaşırtıcı bir şekilde gerçeğe dönüşürler.

“Vatan Partisi’ne Sansürün Nedeni HDP’yi Gücendirmemek”

0

Türkiye 24 Haziran’da hem yeni Cumhurbaşkanını seçecek hem de anayasada yapılan değişiklikle ilk defa TBMM’ye 600 vekil seçecek. Seçime girecek partiler ve Cumhurbaşkanı adayları seçim çalışmalarına tempo arttırarak devam ediyor. Seçime giren partilerden Vatan Partisi de çalışmalarını sürdürüyor. Milletvekili aday listelerinde 208 isimle gençlerin öne çıktığı Vatan Partisi’nin İstanbul 3.Bölge 2.sıra adayı Sinan Baykent ile bir araya geldik. Bir dönem Tuğrul Türkeş ve Meral Akşener’le çalışan, kendisini sosyal milliyetçi olarak tanımlayan Sinan Baykent ile Türkiye’de ve dünyada milliyetçiliğin durumunu, neden Vatan Partisi’nden milletvekili adayı olduğunu ve seçim çalışmalarını konuştuk.

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

Fotoğraf: Beyza Yalçın

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Öncelikle sizi yakından tanıyalım. Siyaset bilimcisiniz, 5 dil biliyorsunuz. Tuğrul Türkeş ve Meral Akşener’le çalıştınız. Vatan Partisi’nden milletvekili adayı oldunuz. Siz kendinizi nasıl tarif edersiniz?

SİNAN BAYKENT (SB): Meral Akşener’in 2011 yılında kampanyasında yer aldım, iletişim alanında yardımlarım oldu. 2011-2015 yılları arasında Tuğrul Türkeş’in baş danışmanlığını ve metin yazarlığını yaptım. Sayın Türkeş AKP’ye geçtikten sonra başka işlerle meşgul olmak istedim. 2016 yılından 2018 yılına kadar Hürriyet Daily News gazetesinde dış politika ağırlıklı yazılar, makaleler yazdım. Paralel Devletin Modern Tarihi adında bir kitap yazdım. Sosyal milliyetçiyim, inandığım belirli ilkeler var. Sosyal Milliyetçi deyince insanlar ”Bu nedir?” diye sorabilirler. Haklılar çünkü bu fikrin Türkiye’de modern ve tarihsel izdüşümü çok az ama Hindistan’dan Avrupa’ya, Güney Amerika’dan bölgemizdeki ülkelere kadar yansımaları olan bir fikriyattır. Kabaca tasvir etmek gerekirse Türk Milliyetçisi olarak tanıtıyorum kendimi. Türk Milliyetçiliği de son dönemlerde yanlış algılanmaya başlandı. Etnik Türk Milliyetçiliği değil bu, Avrupa’daki milliyetçilik örnekleri ile karıştırmamak lazım Türk Milliyetçiliğini. Avrupa’da üç aşağı beş yukarı etnik olarak homojen toplumlar var onlar etnik milliyetçilik yapabilirler. Ben bunu ırkçılık anlayışını beraberinde getirdiği için doğru bulmam. Türk Milliyetçiliği ise daha çok bize imparatorluk geleneğinden miras kalmış bir fikriyattır. Burada çeşit çeşit insan var; Türk’ü, Kürt’ü, Avşar’ı, Laz’ı, Çerkes’i, Arnavut’u. Toplum geniş bir yelpazeden oluşuyor dolayısıyla burada etnik milliyetçilik yapamazsınız. Nitekim Türk Milleti dediğimiz şemsiye ve gerçeklik de bütün bu halkları bir arada tutan, kaynaştıran bir mucize gibi algılanması lazım. Ben böyle bir milliyetçiyim. Toprak milliyetçisi de denilebilir, kendimi böyle tanımlıyorum.

‘MİLLİYETÇİLİĞİN GELECEĞİ ÇOK PARLAK’

ED: Peki savunduğunuz bu milliyetçiliğin Türkiye’de, Avrupa’da ve Dünya’da geleceğini nasıl görüyorsunuz?

SB: Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor. Bunun en somut örneğini 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde gördük. Milliyetçi partiler, sistem dışındaki sağ partiler, sistem dışındaki sol partiler büyük bir ivme kazandı.

Bu önemli bir nokta. Milliyetçiliğin geleceği çok parlak. Dünya milletleri bir uyanışta, biz de uyanıyoruz. Atlantik Sisteminin milletler üzerinde II. Dünya Savaşı sonrası başlayan 1991’de de ivme kazanan müthiş bir tahakkümü var. Bu süreçte bu tahakkümün yıkılmaya başladığını görüyoruz. Sistem bütün kol ve şubeleriyle her tarafına irin saçarak çöküyor. Ekonomisinden kültür hayatına, siyasi karar alma mekanizmasından sosyal dengesizliklere kadar bu sistem her yerinden çatırdıyor. Milletler de uyanıyor, ”Biz bu sistemin boyunduruğu altında olmaktansa kendi kaderimizin efendileri olmak istiyoruz” diye düşünüyorlar. Bakın bu düşünce dünyada bir direniş ekseni yaratıyor. Venezuela’dan İran’a, oradan Çin’e, Avrupa milliyetçilerinden Türkiye’ye, Rusya’ya kadar bu çöken sisteme karşı bir direniş ekseni meydana geliyor. Türkiye elbette tarihsel sorumluluğunu üstlenip bu direnişte yerini alacaktır almalıdır da.

ED: Peki milliyetçiliğin bu yükselişi özellikle Avrupa’da ne kadar sağlıklı ilerliyor? I ve II. Dünya Savaşı dönemi milliyetçiliği olabilir mi?

SB: Öyle bir milliyetçilik olamaz. Avrupa milliyetçilerinde bir göçmen karşıtlığı, bir İslam bir Türk karşıtlığı görülüyor. Biz onlara da söylüyoruz. ”Siz 11 Eylül paradigmasının esiri konumundasınız”, ”Türkler, Müslümanlar sizin düşmanınız değil aksine yanınızda olan müttefikleriniz” diyorum. Düşmanımız, mücadele ettiğimiz merkezler aynı. Biz bunu deyince ”haklısınız, bizde bundan sonra daha çok özen göstereceğiz, hassasiyet göstereceğiz” diyorlar. Bakın 1990’lar 2000’li yılların başı arasındaki dönem Avrupa milliyetçiliği soğuk savaş dönemindeki kabuğunu yıktı ve özüne dönmeye başladı. Tam bir ilerleme kaydedilirken, tarihsel referansları yeniden keşfedilirken bir anda 11 Eylül oldu. 11 Eylül bütün bu ilerlemeyi sildi, duraklattı hatta ezdi. Yeni hedef tahtasına Müslümanları, İslamı koydu. ”Irkçılığı körüklemeyin, Müslümanlığa karşı Atlantik Sistemi’nin örgütlemek istediği düşmanlığa destek vermeyin” diyoruz. Bunları konuşarak çözeceğiz, biz kendimizi anlatacağız onlar kendilerini anlatacak. Bu anlamda ben oradaki diyaloğun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

ED: MHP’de daha önce de anlattığınız gibi Meral Akşener’in iletişim danışmanı, Tuğrul Türkeş’in baş danışmanlığını yaptınız. Bu süreçte nasıl tecrübeler edindiniz? Bu isimlerle yollarınız neden ayrıldı?

SB: Sayın Meral Akşener ile çok kısa süre süreli çalışma fırsatım oldu. Orada çok bir şey kazandığımı söylesem yalan olur. Sayın Tuğrul Türkeş ile daha uzun süreli çalışma imkanım oldu. Sayın Türkeş bana devlet terbiyesini öğretti. Siyasetin günlük siyasetten ibaret olmadığını çok daha kapsamlı ve makro bakılması gereken bir mesele olduğunu, herkesle konuşulabileceğini, herkesten bilgi alışverişi temin etmenin mümkün olduğunu, dostluklar kurmanın önemli olduğunu ve milliyetçiliğin Türkiye’de nasıl bir seyir izlemesi gerektiğini, baskılanan enerjilerin nasıl açığa çıkarılabileceğini öğrendim. Ben temel siyasi eğitimimi Sayın Türkeş’e borçluyum. Türkeş ekolü büyük bir ekoldür aynı zamanda bir okuldur. Ben bu okuldan mezun olmanın gururunu her zaman taşıyacağım, ilerisi için de bana çok faydalar getireceğini zannediyorum. Meral Hanım’la çalıştığım dönem üzerinde fazla durmaya gerek yok kısa süreli bir şeydi zaten. Sayın Türkeş ile açıkçası ara vermek istedim. Bizim kendisiyle baba-oğul ilişkimiz vardır, hala devam eder, görüşürüz. Çok sevdiğim, saydığım her zaman da sayacağım bir büyüğümdür. Hala daha kendisinin görüşlerine başvururum. Ancak profesyonel olarak birlikte çalışmanın pek kalmadığını herkesin kendi yoluna gittiğini söyleyebilirim.

“DOĞU PERİNÇEK BENİ BİZZAT DAVET ETTİ”

ED: Bahsettiğiniz geçmişinize rağmen neden Vatan Partisi’nden milletvekili adayı oldunuz? Yollarınız, görüşleriniz ayrıldı mı?

SB: Benim görüşüm değişmedi. Aday olmadan neleri söylüyor idiysem, aday olduktan sonra da aynılarını söyledim, savundum, düşündüm. Ben inançlı bir insanım, ehl-i sünnetim toprak milliyetçisiyim, sosyal milliyetçiyim diyorum. Türkeş ile çalıştım ve benim her siyasi partide dostlarım arkadaşlarım vardır. Türkiye’nin meselelerine bakışım bellidir. Sayın Doğu Perinçek nezaket gösterdi, beni bizzat davet etti, adaylık teklif etti. Sayın Perinçek, benim parti çizgisine uyumlu olduğum noktaları da farklı olduğum noktaları da biliyordu. Bizim Sayın Perinçek ile tanışmamız öncelere dayanır, yeni tanışmadık kendisiyle. Uyumlu olduğum noktaların yanında farklılıklarıma rağmen davet etti Vatan Partisi’ne. Ben de kabul ettim ve şimdi Vatan Partisi’nin seçimlerdeki başarısı için çalışıyoruz. Başka bir partiden de teklif aldım o da çok samimi güzel bir teklifti kendilerine teşekkür ettim fakat Sayın Perinçek’ten gelen böyle sıcak bir teklife de hayır diyemezdim. Büyük bir mutluluk ile kabul ettim. Şimdi 24 Haziran Seçimlerinde hem Vatan Partisi’nin hem Doğu Perinçek’in çalışmalarında yer alıyoruz.

“AB SÜRECİ DURDURULMALI”

ED: Avrupa’da eğitim gördünüz ve Avrupa siyasetini yakından takip ediyorsunuz. Türkiye’nin Avrupa’ya karşı tutumunu ve Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tutumunu nasıl buluyorsunuz? Hükümetlerin Avrupa’yla ilişkileri nasıl ele alması gerekir?

SB: Avrupa’da parçalı bir yapı var. Bir yanda statüko, bir yanda klasik muhafazakarlar bir yanda da sosyal demokratlar. Bir tarafta azgın Türk düşmanları var bunlar; Yeşiller, bir takım sol partiler. Bunlar PKK’yı koruyup kolluyor, onların taleplerini Avrupa Parlamentosu’nda, Avrupa’nın çeşitli parlamentolarında dillendiriyorlar, savunuyorlar vs. Bir de aşırı sağ olmayan ılımlı fakat sistem dışı sol partiler ve sistem dışı milliyetçi sağ partiler var. Türkiye’nin bence ittifakı burada araması lazım. Her ne kadar muhalefet olsa bile aslında biz taleplerimizi yeni dünya düzeninin parametrelerini de dikkate alarak bu gruplara daha kolay anlatabiliriz. Birtakım örnekler var. Ben Türk’üm ve Müslüman’ım benimle konuşabiliyorlarsa 80 milyon insanla da konuşabilirler. Biz buralarla konuşarak Avrupa’da yaşayan Türk nüfusumuzun emniyetini temin edebiliriz. Hem kendi derdimizi anlatırız, nerede nasıl yanıldıklarını gösterebiliriz ve bu noktadan hareketle düşmanca değil daha dostane ilişkiler kurabiliriz. Avrupa milliyetçiliğinin farklı formatları var bu onların bileceği iş. Biz onların içişlerine karışmıyoruz. Nasıl biz bizim içişlerimize karışıldığı zaman hiddetleniyorsak haklı olarak onların da o işlerine karışmayacağız. ”Bu ırkçılık yanlıştır, yapmayın etmeyin. Hele Türklere, Müslümanlara karşı hiç yapmayın. 11 Eylül paradigmasının, Atlantik paradigmasının esiri olursunuz” diyoruz. Bu da Türkiye’nin, Avrupa’da yaşayan Türklerin menfaatinedir. Bizim şimdi Avrupa Birliği ile resmi ilişkimize bakacak olursak şu dönemde biraz gergin bu hallolur. Benim kanaatim ve içinde bulunduğum Vatan Partisi’nin kanaati şudur: Avrupa Birliği süreci durdurulmalıdır, Gümrük Birliği’nden çıkılmalıdır. Bu Avrupa ile tüm ilişkileri koparacağız, düşmanca söylemlerde bulunacağız demek değildir. Tam tersine biz Avrupa ülkeleri ile ayrı ayrı ikili anlaşmalar yapacağız. Bunlar ekonomik, kültürel, turizme yönelik, siyasi anlaşmalar olacak. Topyekün üyelik süreci nedir biliyor musunuz? Demokrasi kılıcının sizin üzerinizde sallanmasıdır. O kılıç sayesinde, sizin içişlerinize müdahil olunuyor ve buna karşı bir refleks geliştiremiyorsunuz. Geliştirseniz bile akim kalıyor. Yine Gümrük Birliği yüzünden, Türk tarımı, Türk hayvancılığı ve Türk Sanayii korunamıyor bunları korumak lazım. İthalat-ihracat dengesini kuracağız bu ülkelerle. Yabancı yatırımcı sıcak para üzerinden değil yatırım üzerinden gelecek.

ED: Peki Avrupa Birliği’ne adaylık sürecini durdurmak Avrupa ülkelerinin tepkisini çekmez mi?

SB: Çeksin. Ne yapalım? Brexit oldu ne tepki çekti? Biz müzakereleri durdurmaktan bahsediyoruz. Şimdi bakın Brexit süreci başlayacak Fransa’da, İtalya’da referandum baskıları devam ediyor. İçeriden çatırdayan, içeridekinin çıkmaya çalıştığı bir yapıdan bahsediyoruz. İçerideki çıkmaya çalışırken biz niye bu kadar girmeye hevesliyiz ben de onu anlamıyorum.

“ABD VE İSRAİL’İ DENKLEM DIŞINDA BIRAKMALIYIZ”

ED: Türkiye’nin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz ve seçimin yakın geleceğe nasıl bir etki yapacağını öngörüyorsunuz? Vatan Partisi, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde nasıl bir performans sergileyecek sizce?

SB: Seçim atmosferleri her zaman güzel, huzurlu, güvenli geçmelidir. Engellemeler olur iktidarlar tarafından bu her demokrasi tarihinde böyle olmuştur. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da bunun örnekleri vardır. Vatan Partisi’nin performansından çok Vatan Partisi’ne uygulanan genel sansürden bahsetmek lazım. Bakın şuraya dikkat çekmek istiyorum bu sansür kendine muhalif, hür ve bağımsız diyen basın tarafından uygulanıyor. Ve bu sansürün temelinde HDP’yi gücendirmemek var. Bunu ortaya koymak lazım. Aman HDP gücenmesin, HDP’nin oyları düşmesin diye bu medya bize sansür uyguluyor. TRT Haber’in bile toplantılarımıza gelmesi, mikrofon uzatması bir tarafta, diğer tarafa bakacak olursak hiç yokuz. 7 Haziran’da olan bir tablo söz konusu şu anda. 7 Haziran öncesinde de allanan, pullanan bir partiydi HDP. Sonra ne oldu gördük. 6-8 Ekim olayları oldu, hendekler kazıldı, Aybüke öğretmenler öldürüldü, Yasin Börü’ler öldürüldü. Biz ayrım yapmıyoruz. Terörün şehit ettiği herkes bizim şehitlerimizdir. Orada din, iman, dil, ırk fark etmez. Ölen terörden ölüyor. E o zaman 7 Haziran’da parlattığınız HDP sokak çağrıları yaparken hiç mi içiniz sızlamadı? Bunu sormak bizim en doğal hakkımız. Yarın öbür gün milli güçlere karşı uygulanan sansür dikkate alındığında, yine sokak olayları başladığında insanların canına kast edildiğinde o insanların kanı bu insanların elinde olmayacak mı? O yüzden herkesi aklı selime ve milli duruşa davet ediyorum. Seçim çalışmalarımızı halka temas ederek yürütüyoruz. Çarşı pazar geziyoruz, meslek odalarını ziyaret ederek, dernekleri ziyaret ediyoruz. Ama yıllardır sansürden dem vuran medya bize sansür uyguluyor. Bunun takdirini de milletimize ve genç arkadaşlarımıza bırakıyorum.

Bir değişim ekseni oluşuyor Dünya’da. Türkiye bu eksene oturmalı. Bu sadece NATO karşıtlığı, ABD karşıtlığı değil kendi menfaatlerimize bakacağız. Milli menfaatlerimize yaraşır durumlarda yine konuşmaya devam edeceğiz. Tabii ki Türkiye’nin değişime ihtiyacı var. Bu iktidar kalır mı? Kalabilir. Millet oy verirse kalabilir. Kalsa bile kendine yeni bir yol çizmek zorunda. Diyelim yeni bir parti geldi yine yeni bir yol çizmek açmak zorunda. Biz geldik yine yeni bir açmak zorundayız. Dünyadaki, bölgedeki, ülkedeki genel eğilimleri, hakları gerçekleri ile analiz edeceğiz. Hem ekonomide hem dış politikada hem iç politika da. Benim üzerinde durmak istediğim bir konu da ”Kürt meselesi”. Bölgenin ve ülkenin Kürt meselesi sorunu var. Bakıyorsunuz Siyon bayrakları altında Barzani miting yapıyor. Bu, Irak, İran, Türkiye iş birliği ile ezildi, Rusya da Suriye de destek verdi. Bu Kürtlere karşı bir şey değildi. Ben o gün çıktığım bir televizyon programında “Türk milliyetçileri o gün Kuzey Irak’taki referanduma izin vermeyerek Kürtlerin haysiyetini kurtardı” dedim. Bunun çok yerinde bir tespit olduğunu o günde gördük bugünde gördük. Kürt meselesi hem Türkiye’de hem bölgede milli bir barış ile hallolur. Fakat bunun için ABD ve İsrail’i denklem dışında bırakmak gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde hiçbir milletle helalleşemeyiz. Bu ikisini def edeceğiz sonra taraflar her şeyleri konuşabilir.

ED: Paralel Devletin Modern Tarihi isimli bir kitabınız var 2016 yılında yayınlandı. Bu kitapta neyi anlattınız? Başka kitap projeleriniz var mı?

SB: Bu kitap aslında paralel devlet kavramının ortaya çıkmasını anlatıyor. Daha akademik bir makale olarak ama. Yani şu oldu bu oldu diye değil. Şöyle ki paralel devlet kavramı ilk olarak ABD’li tarihçi Robert Paxton tarafından ortaya atıldı ve bunu Hitler Almanya’sına bağlı SA birliklerinden yola çıkarak nakışladı. SA birlikleri taarruz birliği demek bizde de ”Kahverengi gömlekliler” olarak telakki edilir. Bunlar zaman içinde paralel devlete evrildiler deniliyor. Bu tabir zamanla çok defa kullanıldı ve çok fazla örneği de görüldü. Lübnan’da Hizbullah için bu söylenir. Hepsini FETÖ olarak düşünmemek gerekir. FETÖ bir ihanet odağı çok başka bir şey. Fransa’da Troçkistler mesela yine bir örnek, ABD’deki Neoconlar örnek verilebilir. Hareket noktası ise ilk çıkış noktası olduğu için Hitler Almanya’sındaki SA Birlikleri örnek alınmıştır. Sonra Türkiye’de FETÖ yapılanması alınmıştır böyle bir kitaptır. Bilgilendiricidir, doyurucudur diye tahmin ediyorum ve umuyorum. Yeni kitap projesi var adı ”Milliyetçi Barış” olacak Milliyetçiliğin barış siyasetine söylemesi gerekenleri içinde barındıran bir kitap olacak ama daha vakti var. Seçim süreci dolayısıyla çok fazla yazamıyoruz.

ED: Son olarak eklemek istediğiniz birşeyler var mıdır?

SB: Gösterdiğiniz ilgi alakaya teşekkür ederim. Umarım sizin bu tavrınız ana akım medyaya ders niteliğinde olur.

“Amacımız Demokrasinin Gasp Edilmesinin Önüne Geçmek”

0

Teğmen Mehmet Ali Çelebi. Ergenekon davasından tutuklanan ilk muvazzaf asker.  Yaptığı savunmalarla adından bir hayli söz ettiren Çelebi, siyasal hayatta da aktif. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Meclisi olan Mehmet Ali Çelebi, Milletvekilliği Genel Seçimlerinde, İzmir’den aday. Sandık güvenliği üzerine çalışmalar da yapan Çelebi ile, sandikgucu.com u ve yaklaşan seçimleri konuştuk.

SANDIKLARDA MANİPÜLASYON YAPILIYOR

UĞUR TEMEL (UT) :  Niçin sandikgucu.com’a ihtiyaç duyuldu?

MEHMET ALİ ÇELEBİ (MAÇ) :  Herhangi bir özel kriterimiz yok. Demokratik gerçeğe ve hakka inanan her vatandaşımız gönüllü olabilir. Sandık Gücü çalışmaları için kırılma anı 16 Nisan Referandumu oldu. Hayır bloğu kazanmış olmasına rağmen YSK’nın mühürsüz kararı ile referandum kaybedildi. Sandıkların tamamında yeterince eğitimli insan bulundurulmaması da hayati bir sorundu. Bu sorunu görüp çözüme giden bir öz-eleştiri olarak başladı Sandık Gücü. Türkiye’de son seçim sonuçları baz alındığında 30 bin kritik sandık var. Bunun anlamı şu: bu sandıklarda manipülasyon yapılıyor, anormal sonuçlar çıkıyor. Örneğin Şanlıurfa Harran’da yüzde yüz katılımlı yüzde yüz evet çıkan onlarca sandık var; ki esasında imkansız bir sonuç.

Sandık Gücü (www.sandikgucu.com) olarak en temel amacımız insanlarımızı online eğitim portalı ile eğiterek bu kritik sandıklarda insan bulundurmak ve etkin bir denetim sağlamak. Kısacası demokrasinin gasp edilmesinin önüne geçmek. Türkiye çapında da tüm sandıklar için, her sandıkta en az 3 müşahit olmak üzere, 1 milyon sandık müşahitine erişmek istiyoruz. Vatandaşlarımız www.sandikgucu.com’a girerek kolaylıkla üye olabilir ve twitter, instagram ve facebook’tan Sandık Gücünü takip edebilirler.

UT :  Sandık Gücü’ne üye olanlar nerelerde ve nasıl görev alacaklar? Görev yerlerini belirlerken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

MAÇ :  Görev yerlerini gönüllüler kendileri seçiyorlar. Genelde sisteme üye olurken kendi bağlı oldukları ilçelerdeki sandıkları işaretliyorlar. Ama acil ihtiyaç olan kritik sandıkları da listeledik ve isteyen tüm vatandaşlarımız Türkiye’nin dört bir yanından kritik sandıklarda görev almak istediklerini belirterek o sandıklara gidebiliyorlar.

UT : Hedefiniz bir milyon gönüllü, Seçimlere yaklaşık üç hafta kala, bu hedefin neresindesiniz?

MAÇ :  Tabii, bu hedef normal seçim takvimi için idi, şu anki baskın seçim nedeniyle 25 bine yakın gönüllümüz var. Seçime kadar bu rakamın 30-35 bini bulmasını bekliyoruz.

ÜNİTER BÜTÜNLÜK TARTIŞMALARIN DIŞINDA

UT :  Partinizin seçim bildirgesi (koruculuğun kaldırılması, yerinde yönetimler, yerlerin eski isimlerini verilmesi vb) açılım maddeleri olarak eleştiriliyor. Sizin değerlendirmeniz nedir bu konuda? CHP açılım sürecini yeniden başlatır mı?

MAÇ :  Bize çok pahalıya mal olan önceki hataları yapmayacağız; TBMM Yurtta Barış, Dünyada Barış ilkesinin tek merkezi olacak. Şeffaflık olacak, kapalı kapılar ardında görüşme diye bir şey söz konusu olmayacak. Şahsi çıkar ile değil millet çıkarı ve devlet çıkarı ile hareket edeceğiz. Elbette Terör Örgütü asla ama asla muhatap alınmayacak. Halk olarak birbirimizle konuşacak, kendi içimizde kucaklaşacağız, barışacağız.

Türkiye’nin üniter bütünlüğü tartışmaların dışında olacak; etnik kimlik temelli bir politika ya da demokrasi olmaz. Öte yandan Türkiye’nin her yerinde, her bölgesinde demokrasiyi halk tabanından yükseltmek, halkın yerel sorunlara doğrudan katılımını esas almak gelişmiş bir ülkenin, kendine güvenen bir ülkenin temel görevidir.

Cumhuriyetin kurucu temelini ve çatısını tartışmaların dışında tutuyoruz; bunlar esastır ve birliğimizin güvencesidir. Kavgayı bitirecek ve insan kaynağımızı en güzel şekilde kullanacak, gençlerimizi dünyayla yarışacak seviyeye getirecek bir huzur modelini hayata geçireceğiz.

 

“İnsana Yaslanmayan Edebiyatın Yaşama Şansı Yok”

Şimdi bir adam düşünün elektronik mühendisliği okusun, o sektörde çalışsın, reklamcılık yapsın ama edebiyattan hiç kopmasın, hayatı boyunca hep yazsın, ödüller alsın, sevilsin, eleştirilsin fakat yazmaktan fikirlerini söylemekten hesaplaşmaktan hiç geri durmasın. Şair, yazar, köşe yazarı bir adam olan Onur Caymaz’dan bahsediyorum. Biz onunla edebiyatı, eleştiri kültürünü, hayatını, fikirlerini, Türk Edebiyatı’nı, Türkçe Edebiyatı konuştuk. Yaratıcı yazarlığı boş verin. Yaratıcı okurluk için bu söyleşiyi keyifle okuyun.

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Sizi sizden dinleyebilir miyiz? Bilgisayar programcılığı okudunuz. Editörlük, şairlik, yazarlık, reklam ajanslarında düzeltmenlik, köşe yazarlığı bir de üzerine atölye var.

ONUR CAYMAZ (OC): Benim için yazarlık hepsinden eski ama eğitim sistemimiz ve bir de ailenin bu konuda yeterince yönlendirici olamayışı yüzünden gençken meslek lisesinde buldum kendimi.

Aileleri de anlıyorsun, o dönem, belki de her dönem çocukları meslek sahibi olsun istiyorlar. Şimdi biraz daha farklılaştı gerçi, eğitim sistemi değişti, parasız okumak zor artık. Bu yüzden meslek lisesine gittim, o gün bugünkü gibi seçim zamanına göre, kişilerin keyfince değiştirilen, bir sonraki aşaması ne olacağı baştan belli olmayan “sürprizli” bir üniversite sınavı sistemi de yok. Meslek liselerinden, teknik üniversitelere geçene ekstra puan verilmekte. Bu yüzden meslek lisesinden sonra mecburen teknik üniversite: Marmara Bilgisayar ve Elektronik Öğretmenliği.

Hayatım boyunca hiçbir zaman sayısalcıyım şundan anlarım, sözelciyim bundan anlamam gibi ayrımlarım olmadı çünkü insan beyni sayısal ya da sözel diye net sınırlara sahip değil. Evet belki sayısala, sözele yatkınlık diye bir şey var ama o kadar. Bana kalırsa iyi bir sayısalcı olmadan edebiyattan anlamak mümkün değil. İki alanın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum. Yani bu bölümü okurken yazı da hep benimleydi ama tahsilimi tamamlamak zorundaydım. Hayatta bizim gibiler ister istemez şunu öğrenir, orta sınıf altı bir ailenin çocuğu edebiyat yaparak yaşayamaz, aç kalır! Kısacası tek işinin yazarlık olması için ya babadan zengin olacaksın ya da çok-satar yazman lazım. Bu da çoğunlukla kalitesiz işler demek. Uzun vadede kaliteli işler yapabilirsin ama ekonomik anlamda yeterlilik elde edemezsin. O zaman edebiyat için hem kendi okuduğum alanda çalışacak hem de yazıya eğilecektim. Öyle böyle derken on bir yıl bilgi işlem sektöründe çalıştım.

Fakat artık o sektör bana basmaya başladı. Hele bir gün patronun oğluna bilgisayar oyunu kurmak için evlerine gitmek zorunda kalınca ne yapıyorum ben, bunun için için mi okudum bunca şeyi deyip… Tahsilimin bana göre olmadığını, mutsuz olduğumu fark etmiştim. Sağ olsun eşim de bana destek oldu ve yayıncılık sektörüne geçtim. Uzun zaman bir yayınevinde editörlük yaptım fakat orada da istediğim yayıncılığı yapamayacağımı fark ettim. Çünkü yayıncılık da bir sektör, sonuç olarak mal satıyorsun fakat bu malı senin istediğin içerik ve biçimde değil müşterinin istediği gibi satıyorsun.

Daha sonraları bir arkadaşım aracılığıyla bir reklam ajansına davet edildim. Ben, solcuyum, ne işim var reklamda diye düşünüyordum oysa ki maaşlı çalışan herkes aynı şeyi yapar; bilgisini, becerisini satar. Reklam ajansı da farklı değildir. Daveti kabul edip inanılmaz bir kreatif direktörle karşılaştım; buradan da kulaklarını çınlatayım: Tuğbay Bilbay. Müthiş bir okurdur. Ben görüşme sırasında yazarlığımdan söz ederken o internetten şiirlerime bakmıştı bile. Sonrasında yakın dost olduk, hem sektörde bir abi olarak yanımdaydı, hem de müthiş zekâsıyla yanımda durdu hep. Reklamcılığa da böylece giriş yaptım ama yazı hep benimleydi.

İlk şiirim 1995 yılında Üniversite dergisinde göründü. Gündüzleri okula gidiyorum; geceleri şiirler, yazılar, dergiler, gazeteler, ödüller, nasıl çıkış yaparım düşüncesi, stratejiler… Edebiyatta strateji olmaz ama kendini göstermek adına bir yol da çizmek zorundasın. Duracağın yer, yanında olacağın kişiler, seçeceğin tavır vs… Tabii ki hatalar yapılıyor, gençlik nedir ki başka.

Üniversite bittiği dönem yazdıklarım Adam Sanat’ta yayınlandı. Adam Sanat benim için okuldur. Koli koli dergi bile taşıdığımı hatırlıyorum, Mehmet Fuat’ı tanıdım, az şey mi… Tomris Uyar ile tanışamadım… İlk öykü kitabımı alıp götürecektim, üç gün sonra vefat etti. Çok güzel insanlara yakın durdum, Selim İleri mesela, anmış olalım. Bana Türk edebiyatını tanıtan kişidir. Bu isimlerden aldığın güçle bir şeyler yapıyor, ilerliyorsun gençken.

İşte ne diyorduk, dağıttık, son on yıldır reklam ajanslarındayım, düzeltmenlik yapıyorum. Tabii bir yandan bağımsız yazarlık, dergicilik, editörlük devam ediyor. Bir yandan da hepsinin yanında atölye işlerini açtık başımıza. O da şöyle başladı… Beş sene önce, Latife Tekin ile ki çok severim, artık görüşemesek de çok can içidir; konuşurken sen de bizim Gümüşlük Akademisi’nde bir atölye yap dedi. Bense yaratıcı yazarlık tarzı atölyelere inanmıyorum.

”BİZDE OKUR-YAZARLIK YOK, YAZAR-OKURLUK VAR”

ED: Ben de size onu soracaktım; sizin atölyeniz yaratıcı yazarlık değil yaratıcı okurluk. ”İyi okur kötü yazardan” iyidir diye bir sözünüz var, atölyenin kaynağı bu görüş mü?

OC: İnsanlar yaratıcı yazarlık dersi veriyor, demek ki çok iyi biliyorlar yazarlığı. Fakat yazdıkları kitaplara baktığımda pek bilmedikleri de açık. Bizde biliyorsun şöyle bir laf vardır, zevkler ve renkler tartışılmaz denir, bütün zevksizler söyler. Tartışılır efendim, tartışılmak zorundadır. Yoksa gelişemezsin. Tartışılmazsa bir soytarıdan yeraltı edebiyatı yaptığını sanan ucube bir deha çıkartırlar.

Yazarlık bilinebilir şey değil ki öğretilsin. Lisede gördüğün resim dersi seni ressam yaptı mı! Bunu sadece ben söylemiyorum Nabokov’dan Bradbury’e dek dünya edebiyatından pek çok ismin ortak fikri bu. Yazarlık öğretilebilecek bir şey değil, yazarlık kültürü aktarılabilir ama bu aktarım kişiyi yazar yapmaz.

Müzik dersi gördün, flüt çaldın, solfej yaptın eğitim hayatında, besteci oldun mu? Ha bu dersler bize resimden anlamayı, müzik dinlemeyi öğretebilirdi ama o da olmadı. Nitekim yaratıcı yazarlık dersi görenlerden kaçı yazar? Kimse alınıp gücenmesin. Karacaoğlan ümmiydi, okuma yazma bilmiyordu fakat şöyle dizesi var: ”Cehennem yerinde ateş yoktur, herkes ateşini kendi götürür” Bunu nereden buldu bu adam? Spinoza okumadı, teoloji bilmez, okuması yok yahu; nasıl oldu? Demek yetenek öğretilebilen bir şey değil, bir şey bilmene gerek yok. Evet 2018’de tabii ki çok şey bilmen gerekiyor ama bildiklerin seni yazar yapamıyor. Karaladığın iki berbat romanın gazıyla nasıl yazar olunur tarzı kitap çıkarman, yazar olduğun anlamına gelmez. Görmek istediğim romanı yazdım diyen yaratıcı yazarlık öğretmeninden o korkunç romanlar çıkabiliyorsa, derslerine girilmese de olabilir.

Buradan hareketle dedim ki insanlara okumayı anlatayım. Çünkü kime ne okuduğunu sorsam Sabahattin Ali diyor. Hangisi, diyorum ama biliyorum Kürk Mantolu Madonna’dır muhakkak. Sabahattin Ali’nin en kötü kitabı. Bir de biliyorsun o kitap ağız kuruluğu yapar, sosyal medyada kahvesiz çaysız koyamazsın fotoğrafını. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’dır ama Kürk Mantolu Madonna daha çok okunur, modadır.

Okuyorlar evet, Tanpınar okuyorlar ama adamın Huzur’u yazdığı yer şu an Dubaililer grup seks yapıp bol saç ektirsin diye otel haline getirildi, biliyorlar mı? Demek ki Tanpınar’ı tam anlamadılar. Şimdi bir de Tanpınar üzerinden AKP’cilik oynamak var. Bir zahmet günlüğüne baksınlar, sağcılık için ne diyor orada adam.

Oğuz Atay okuyorlar mesela, hangisini; tabii ki Tutunamayanlar’ı… Tutunanlar ne oldu peki? Yok. Memduh Şevket’i, Ömer Seyfettin’i, Refik Halit’i ne ettin kardeş. Herkes Sait Faik’i okuyor, peki Sevim Burak?

Atölyemin nirengi noktasını tam buradan seçtim işte. Baktım ki milletimizde okumama ve okumadan yazma hastalığı var; okuryazarlık değil, arada bir yazarokurluk. Adam şiirinin yayımlandığı dergiyi bile şiirinin yayımlandığı sayı olmasa almaz.

O vakit bunu değiştirmek, bir şey yapmak lazım. Bana kalırsa aydın olmak kimsenin iplemediği boktan bildirilere imza atmak, imza toplamak, sonra bu imzaladığın şey yüzünden iki gün gözaltında kalıp da bunu iki yüz yıl anlatmak değil, aydın olmak elini taşın altına sokmak. Elini taşın altına… Oktay Rıfat gibi, Melih Cevdet gibi, yaptığının en iyisini yapmaktan geçer. “Aman ben şairim, oturayım, şiir yazayım” demeyeceksin. Vedat Günyol’un, Melih Cevdet’in denemelerini okursan dilden düşünceye, çeviriden ülkenin durumuna geniş bir skalada dururlar, göreceksin. Bende kendi halımca elimi taşın altına sokmaya çalıştım. Bu da sabah yedide başlayıp gecenin köründe biten bir hayat getirdi nihayet. Hepsinin yanında yazacağım kitaplar, okuyacağım kitaplar var. Biliyorsun bizde okuma işi de bir yer biter. Çoğumuz her şeyi biliriz. Kişi, okuyacağımı okudum diye düşünür. Bu zaten okumadığını gösterir çünkü insan okudukça öğrendiği tek şey ne kadar cahil olduğudur.

”İYİ KİTAP OKUMAYAN HİÇ KİTAP OKUMAMIŞ GİBİDİR”

ED: Peki sizce Türk Edebiyatı ne durumda? Wattpad diye bir platform var. Bu platform için neler düşünüyorsunuz?

OC: Çöplüktür. Önce şuna bakalım. Bir Türk edebiyatı var bir de Türkçe edebiyat. Biz önce Türkçe edebiyatı konuşalım, her şeyden önce bu edebiyat Türkçe değil. Mesela sınav yerine imtihan diyor Türkçe edebiyatçılar, bunun da Türkçe olduğunu sanıyorlar, bilinç eksikliğimiz şaheserdir. Ulus devlet falan bitti ya, duymuşlar bir yerden. Oysa Rus ulusunu Tolstoy ve Dostoveski oluşturdu. Rusluk diye bir şey var adamlar sayesinde, kopamıyorlar. Bizde de bu adamların karşılığı var Nâzım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu gibi Türk Devrimi’ni yaratanlar.

Bazıları soruyor, neden Türk Devrimi olmamış falan… E sen Türk Devrimi’ne karşı duruş sergilersen anlamazsın, göremezsin ki. Türk Devrimi oldu be yavrum, Türkiye’de çok sağlam bir kültür devrimi oldu da haberin yok. Sen burada Türkçe edebiyat diye eşindiğin çukurda karşı devrim safına geçiyorsun. Nasıl anlayacaksın.

Bir de Türk edebiyatı var tabii ki bunların yanında dağ gibi duran… Wattpad’in hiçbirine katkısı olduğunu düşünmüyorum. İşte ”şiir sokakta” diye bir sürü şeyler çıktı ortaya, hayır efendim şiir sokakta falan da değil, kitaptadır; resim müzededir. Biliyorum bu söylemde amaç sokaktan kopmamak falan ama sanatın sokakla ilişkisi asgari düzeydedir.

İnsanlar hiç değilse okusun da ne okursa okusun, yazsın da nasıl yazarsa yazsın, diye düşünmek de korkunç bir şey… Martı döneri, tavuk dönere niye tercih edeyim? Okusunlar da Mandrake okusunlar; yanlış kardeşim! Tabii ki Mandrake oku, eğlen, kim karışacak da bu senin kitap okuduğunu göstermez. Okurluk başka, eğlence başka! Mark Twain’in bir lafı var, “iyi kitap okumayanlar hiç kitap okumamış sayılır” mealinde. O yüzden Wattpad ve türevleri çöplüktür.

ED: Sizce mevcut edebiyatın kalitesini düşürüyor mu?

OC: Tabii ki düşürüyor, aritmetik ortalama diye bir şey var… Bir de “e o zaman bunları ayrı kategorilerde inceleyelim” diyenler var. Tamam incele de bu okuduklarını kitap sanan insanlar ne olacak, onları da inceleyecek misin?

”BU TOPLUMDA KADIN OLMAK KADAR ERKEK OLMAK DA ZOR”

ED: Son çıkan kitabınız Sıfır’a gelecek olursak ”yedi senede yazdığım saçımı ağartan kitap” diye nitelendiriyorsunuz. Sanki sizin tarzınızın biraz dışında, fantastik, paralel evrende geçen bölümleri de var. Hikâyesi ne?

OC: Çok önceden başlayan bir mevzu Sıfır. Prag’dayken Terezin Esir Kampı’na da gittim; bir yara gibi büyüdü bende kamp. Sonrası şöyle. Dokuz sene önce, Fatsa’da Terzi Fikri’nin romanını yazmak istedim. Bu düzenli çalışan bir adam için çok zor; gidilecek, insanlarla röportaj yapılacak… Mümkün olmadı.

Bir gün üniversite yıllarımdan bir arkadaşım sosyal medyadan ulaştı, o dönem çok yoğunum, iş hayatı vs… Bana sen okul zamanında da çok çalışkan bir çocuktun, dedi. Sonra düşündüm, gençken, “o zaman” nasıl biriydim sorusuna cevap bulamadım. Sıfır’a başladığım nokta da burasıydı. Derdi olmadan yazanlardan değilim. Hani mesela yazmasaydım, delirecektim denir, o esnada yazılmaması taraftarıyım, yazma da delir bir kere! Delir, belki yazdığından daha iyi delireceksin. Tarihi böyle delilik edenlere borçluyuz; Neyzen Tevfik’e, Mustafa Kemal’e, Tevfik Fikret’e, Madam ve Mösyö Curie’ye… Bunlar çılgın işlerini, yazmadıkları, delirdikleri için üretmişler.

Herkes yazıyor zaten, sen de yazmayıver. Benim genel halim de yarı deli olduğundan sık yazmıyorum. “Gençken nasıldım?” Sıfır’daki sorum buydu. Bu sorunun peşine düştüm ve insanın var olması ve yok olması üzerine düşünmeye başladım. Çok özetle anlatıyorum, yoksa Sıfır bittikten sonra bile bendeki etkisinin geçmesi için uğraştım. Kimileri gibi, sanki ev arkadaşım Barbaros Hayrettin’mişçesine altı ayda Barbaros romanı yazamıyorum. Yazdıklarımın hayatta açık anlamı olması gerekiyor bende.

Varlık, yokluk ve insanın acısı konusu vardı burada. Sonunda Sıfır’ın dört erkek karakteri de devreye girdi. Sıfır’da kadın pek yok. Erkeklere öncelik verdim. Çünkü bu toplumda kadın olmak çok zor fakat erkek olmak da hiç kolay değil. Zira toplumun senden beklentileri, senin üzerine basışı, babayla kurulan iktidar ilişkisi, kadınlar ve hayat. Bu toplumda maganda erkek için, düğünlerde silahla havaya ateş ederek bilmeden birini öldüren için, karısını döven için erkek olmak kolay. Bunlardan mı ibaretiz peki, toplumda sadece bu erkekler mi var! Arada kalanlar için yaşamak zor. Dövüşmeyi bilirsin ama sana kavga etmemeyi öğretmişlerdir. Bildiklerinle duyarlılık arasında kalmak ne esaslı iştir.

Bu sorunlar, esir kampının üzerimde bıraktığı etki, edebiyatımızda Nazi zulmünü anlatan eserlerin az oluşu ve var oluş; Sıfır’ı bunlar oluşturdu. İçinde tek bölüm yoktur ki sahici acıdan payını almamış olsun. Oyun da var tabii metinde, postmodern öğe, sebebi de bu tür kitaplar yazan ama içine zerre kendi acısını katmayan yazarlarla hesap kesmek! Bir şey yazdığım zaman artık bir konuyla hesap kesmek isteyenlerdenim. Kemal Tahir’in Rahmet Yolları Kesti’yi İnce Mehmet ile hesaplaşmak için yazdığı söylenir. Okunduğunda ne kadar güzel cümleler yazmış denilen ama bir şey anlatmayan “güzel” kitaplarla hesaplaşmak için yazdım. Güzel yazmak yeterli mi? “Ne”yi güzel yazdığın ne olacak?

Evet Türkçe önemli, edebiyat dille yapılıyor ama ne anlatıyorsun bize? İnsana yaslanmayan herhangi bir edebiyatın yirmi yıldan fazla yaşama şansı yok.

”TÜRKİYE’DE ELEŞTİRİ ANLAYIŞI YOK KUYRUKÇULUK VAR”

ED: Peki sizce Türkiye’de kitap ya da film eleştirisi ne durumda? Nurullah Ataç gibi bir isim var mı?

OC: Yok tabii ki. Kuyrukçuluk var Türkiye’de. Partili arkadaşlarını, rakı arkadaşlarını, eski arkadaşlarını, boktan arkadaşlarını öven ama diğerlerini görmekten kaçınan bir eleştiri anlayışı var. Tabii ki eleştiri perspektif üzerinden yapılan bir şey, böyle yapılması normal, kabul edilebilir fakat ölçüler vardır.

Semih Gümüş’ün eleştiriye bakışıyla Ataç ya da Fethi Naci’nin bakışı kıyaslanabilir mi hiç? Neyse ki günümüz eleştirisinde Taylan Kara gibi isimler çıkıyor da edebiyatın bu renksiz ve sıkıcı “sosyetesine” gereken cevabı veriyor. Yeterli midir? Hiç, yoktan iyidir tabii ki…

Bizde eleştiri kültürü yok! Türkiye’de sorulan sorunun sadece “hangi kitabı beğeniyorsun” olması da durumu gözler önüne serer. Doğru soru, bir şeyi tartışmaya açmak için “hangi kitabı beğenmiyorsun” olmalı. Bir gün de bunu konuşsak ya! Bir yazarın sıradan bir şeyi eleştirmesi bile henüz normal karşılanır bir şey değil bizde. Birkaç yazımda beğenmediğim eserleri belirttim diye düelloya davet eden oldu zamanında. Benim için sorun yok…

Kısacası burada da uçlardayız, normal seviyelere inemedik. Kemal Tahir’in çok güzel bir lafı var, “bizde düello değil pusu geleneği var” diye. Karşı karşıya gelemezler sizinle, çünkü bilirler ki karşı karşıya gelseler pislikleri ortaya dökülecek… Ama gerçeklerin kötü bir huyu vardır, eninde sonunda anlaşılır. Bugün neden Ülkü Tamer’i, Nâzım Hikmet’i, Orhan Veli’yi, Füruzan’ı, sıklıkla arıyor, anıyoruz? Çünkü bu isimler hem insana yaslanan edebiyat yaptı, hem insanın acısı merkezli bir edebiyat yaptı, hem de Türk Edebiyatı yaptı. Kökünden, toprağından kopmayan… Soyağacı açıklandı mesela, merak edip bakmadık mı? Ben baktım, o ilk Caymaz’ın hikâyesini merak ediyordum. 1830 yılında Arnavutluk’ta doğan Çavuş Caymaz ile tanıştım o sayede. Bu basit işlem bile kimi aydınımız tarafından faşistlik olarak algılandı. İnsanın soyunu, kökünü merak etmesi, bir yandan da kültürünü merak etmesidir. Maalesef Türkçe edebiyat dediğimiz ucube herhangi bir kültürle bağ kuramadığı için son beş yıldır Türkiyeli roman, tek ciddi karakter veya kitap yaratamıyor. Kabız, tıkız, sıkıcı! Ancak uluslararası olabiliyor. O da üç beş kişi için. Uluslararası olmak hoş, tabii ki. Tamam da Turgut Uyar neden değil, İlhan Berk neden öyle? Gerçi Fransa’da kaç kişi İlhan Berk okuyor bu da ayrı mesele. Orada da bugün halen en çok Eluard okunuyor. Asıl hikâye burada arkadaş. Asıl hikâye gerçeğin sıcaklığı, acının kavuruculuğu, derdin büyüklüğü, merkezde insanın durması. Bunu da sokaktan iki küfür öğrenip Metin Kaçan tatlışlıklarıyla yediremezsin kimseye. Yemezler. Yemiyorlar.

ED: Sıfır yedi sene sürdü. Yeni bir kitap var mı yolda?

OC: Var tabii, bizde iş bitmez. Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu, çok sevildi. Derdi şuydu o kitabın: Ne okuyacağız? Ne dinleyeceğiz? Ne izleyeceğiz? Bu soruların cevabını verdi. Şimdi onun ikinci cildini yazıyorum. Dünya Evi diye bir şiir kitabı var, onu hazırlıyorum ama daha vakti var. Bir de roman var ufak ufak daha. Düşünme aşamasında. Böyle…

Bu güzel röportaj için teşekkürler.

Gökmen Ulu: “Er Geç Türkiye Çıkar Aydınlığa”

0

Türkiye’de basın ve basın çalışanı olan gazeteciler çeşitli zorluklarla karşılaşmakta. Özellikle medyada yaşanan tekelleşme eğilimleri ve editöryal bağımsızlıkta yaşanan kısıtlamalar gazetecilerin ve medya çalışanlarının önüne çıkan önemli sorunlardandır. Biz de İzmir’de bir araya geldiğimiz Sözcü Gazetesi muhabiri Gökmen Ulu’ya karşısına çıkan zorluklar ve ülkemiz gündemine dair bazı gelişmeler hakkında sorularımızı yönelttik. İyi okumalar dilerim…

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Ülkemizde gazetecilik yapmak giderek zorlaşıyor hatta tekelleşiyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

GÖKMEN ULU (GU): Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren gazetecilik dönemi sona erdi ve bunun yerine medya patronları medyaya egemen oldu. Holding patronları gazeteyi, basını rant araçlarının hedefine; gazetecileri de tüccara dönüştürdü. Zaten bu mesleği gün geçtikçe yaralamaya başladı. Fakat 2002 yılında iktidara gelen AKP o döneme bile rahmet okuttu. Özellikle 2007 yılından sonra medya üzerinde büyük bir baskı kurdu. Medyanın taşıdığı hayati önemi fark etti. Dördüncü güç olduğunun farkına vardı. Bunu eline geçirmek, iktidarını pekiştirmek, daha da güçlenmek istedi. Hedefine ulaşmak için medyayı kendi emellerine alet etti ve medyaya hakim oldu. İşte bunun Türkiye’yi getirdiği noktayı görüyoruz. Kala kala 3-5 tane bağımsız gazete kaldı. 1-2 tane de bağımsız televizyon ekranı kaldı ki onlara dahi pek tahammülü yok iktidarın. Medyanın %95’i iktidarın elinde. E tabii bu bizi mesleğimizi yapamaz hale getirdi. Can çekişen bir meslek haline geldi. Bunun için medya profesörü Haluk Şahin’in çok güzel kitapları var. Onlardan biri de “Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar”. Sonra “Babıâli’de Cinayet” adlı son romanında çok güzel analizleri var. Çıkış dersen Cumhuriyet Gazetesi bağımsız gazeteler için örnekler arasında sayılabilir çünkü bir vakıf gazetesi. Ama bence en güzel model şuanda Sözcü Gazetesi. Çünkü Sözcü’de gazeteci patron var. Tek işi gazetecilik, matbaacılık, yayıncılık, ihale peşinde koşmuyor, devletle iş yapmıyor ve kimseye gebe kalmıyor. Ayakta kalabilmek için sadece okurlarına, tirajına ve ilÖan gelirlerine güveniyor. Nitekim okunuyor ve bu da bu gazeteyi ayakta tutuyor. Bence çıkış yolu için en güzel formüllerden biri bu. Tabii bu gazeteci patronun da en önemli niteliklerinden biri editoryal bağımsızlığı sağlaması. Bu da başarıyı getiriyor. Çünkü halk her zaman hakikati ister. Cesur, etkili gazeteciler bekler. Onlardan doğru bilgiyi almak, gerçeği öğrenmek ister. Akıllı bir gazeteci patron bunu yapar. Nitekim Sözcü’nün patronu bunu yaptı. Sözcü’nün bir çizgisi ve farkı var o da dünyaya Atatürk’ün perspektifinden bakan bir gazete olması. Böyle bi yönü var. Zaten günümüz Türkiye’sinde tarafsızlık diye bir şey kalmadı.

SÖ: Mesleğinizi İzmir’de icra ediyorsunuz. Bunun İstanbul ve Ankara gazeteciliğinden farkı nelerdir?

GU: Aslında ben İstanbul’daydım. Fakat o mega kentte (İstanbullular alınmasın ama) yaşamak bana sevimsiz gelmeye başladı ve beni zorladı. Doğup büyüdüğüm şehir İzmir’di. Çalıştığım gazetenin bir temsilcisi, kimi kimsesi yoktu. Ben de bir gün dedim ki; “ Burada bir temsilcimiz olsun, ben de bu vazifeye talibim”. Bundan beş yıl önce bu şekilde geldim. Bana; “Peki madem” dediler genel yayın yönetmenimiz ve patron. “Peki madem” lafını duyar duymaz hiç vakit kaybetmeden aynı gün, ilk uçakla İzmir’e geldim. Buraya geldiğim için de çok mutluyum. Ben haber muhabiriyim ve haber neredeyse oradayım. Bunun için -özellikle yazılı basında çalışıyorsan- nerede ikamet ettiğimin bir önemi yok. Soma, Reyhanlı, Cerattepe ve Türkiye’nin dört bir yanına İzmir’den de giderim İstanbul’dan da giderim. Çünkü gittiğim yerden açıyorum dizüstü bilgisayarımı oradan yazıyorum ve fotoğraflarımı gönderiyorum. Bu bilişim çağının getirdiği bir kolaylık. Tabii onun dışında İzmir ve Ege’den de bolca haber geçiyorum.

SOKAK ÇOCUĞUYUM BEN”

Medyanın başkenti İstanbul. İzmir’de çok fazla haber çıkmıyor tabii İstanbul ile kıyaslayacak olursak. Benim için çok farkı yok. Çünkü dediğim gibi haber muhabiriyim. Sokak çocuğuyum ben. Yani insan hikayelerinin peşinde koşuyorum yıllar yılı. Ayrıca çok geniş yelpazede haber yapıyorum. Siyaset, doğa, çevre haberi; insanların yaşadığı trajediler, işçinin, çiftçinin, esnafın, halkın dertleri. Onların dertlerine derman olmaya, duygularına tercüman olmaya yönelik haber çalışmaları başta olmak üzere geniş bir yelpazede haber yapıyorum yani. Haber neredeyse ben de olay yerindeyim. O yüzden benim için çok fark etmiyor. Hatta kendimi daha özgür hissediyorum. Gazetecinin zaten mesai mefhumu yoktur bilirsin. O yüzden bir kurum içinde değilim, çok rahatım. İstediğim her yere haber yapmaya gidebiliyorum. Ankara başka. O parlamento muhabirlerinin çok ayrı bir dünyası var. Onlar ihtisaslaşmış. Uzmanlık alanları bu. Orası çok farklı. Ama benim için böyle. Ben sokak çocuğu, haber muhabiri olduğumdan haber neredeyse ben oraya gidiyorum. Antalya’da da otursam Samsun’da da otursam ben giderim her yere. O yüzden benim için çok handikapı yok.

SÖ: Peki mesleğin başka bir dalına örneğin parlamento muhabirliğine geçmek istediniz mi yoksa sokak çocukluğundan memnun musunuz?

GU: Aslında mesleğin temeli muhabirlik Seda biliyorsun. Bu muhabir ruhunu hiç kaybetmeden ilerlemek en önemlisi. İlerledikçe yönetici olayım, müdür olayım, daha sonra diğer kademelere yükseleyim diye bir düşüncem bugüne kadar hiç olmadı. Bundan sonra da olmayacak. Ama ileride tabii köşe yazabilirim. Ben aslında televizyon habercisiyim. Bugün bağımsız ekran kalmadığından ne yazık ki mesleğimi icra edebilecek bir yer yok. İyi ki Sözcü var. Gazeteciliği, mesleğimi özgürce icra edebildiğim bir kuruluş var. Ama şuanda öyle bir ekran yok. İleride Türkiye yeniden bağımsız ekranlara kavuştuğunda, merkez medya yeniden oluştuğunda buradan farklı olarak ana haber bültenleriyle Türkiye’nin karşısında olmayı isterim. Çünkü galiba ben bunun için yaratılmışım. Benim en başarılı olduğum ve olacağım alan anchormanliktir.. Türkiye’nin yeni anchormanlara ihtiyacı olacak. Onlardan biri tahmin ediyorum ki ben olacağım.

AMAÇ SÖZCÜ’YÜ SUSTURMAKTI”

SÖ: Cumhurbaşkanının 15 Temmuz’daki yerini yazdığınız için tutuklu yargılandınız. Bu konuda bizlere neler söylemek istersiniz?

GU: O konuda söyleyeceğim her şeyi mahkemede de söyledim. Detaylarıyla anlattım. Dolayısıyla aslında Sözcü’ye yönelik algı operasyonu başlatıldığında bunun için kurban seçilenlerden biriydim ben. Asıl amaç Sözcü’yü susturmak ya da yıldırmak, halkın haber alma hakkını kısıtlamak ya da yok etmek. Asıl amacın asıl hedefin Sözcü’nün patronu Burak Akbay olduğu anlaşıldı. O yüzden ben kendimi bir rehine gibi hissettim o süreçte. Tabii bu operasyonu düzenlerken algı yaratacak malzemelere ihtiyaçları vardı. Son derece sıradan ve hayatın olağan akışı içinde yaptığım bir haberdi. Yıllar yılı haber yapılır, liderlerin attığı her adım haberdir. Nitekim ben de o gün yapılması gereken bir haberi yaptım. Ama onlar geriye dönerek üzerine farklı anlamlar yüklemeye çalıştılar. Şuna benzer baktığımızda: Açalım televizyonu, bir sürü ünlünün haberini görürüz değil mi? Ünlü siyasetçi olabilir veya başka biri olabilir. Tanınmış birinin haberini yapar gazeteci her gün. Bugün de vardır. Sabah haberini yapmış gazeteci. Peki o tanınmış kişinin başına gece bir hadise gelirse o zaman biz geriye dönüp; “Vaay! Bu yaptı. Hedef gösterdi” mi diyeceğiz? Seda, Gökmen’le bir röportaj yapıyor şuan. Gece başıma bir hadise gelse iki gün sonra da; “Gökmen’in yerini Seda söyledi” diyecekler. Bana yapılan budur. Nitekim o haberi ilk yapan ben değilim. 11 Temmuz günü Doğan Haber Ajansı (DHA) ilk tatil haberini yaptı orada. 14 Temmuz günü yine haber oldu. Sosyal medyada aynı otelde konaklayan Türk turistler yüzlerce paylaşım yaptı. Aslında ilk ben yapmadım yani. Herkes biliyordu. Ama orada farklı bir algı oluşturmak için bunu malzeme ettikleri görüldü. Sonra ne oldu? Bu kumpas kısa sürede çöktü. Başka ciddi Fetö davalarının iddianamelerinde ve yargılamalarında gördük, çok sağlam delillerle koydular. Bu teröristler, Fetö üyesi darbeciler zaten yerini 10-11 Temmuzdan itibaren biliyormuş. Kim söylüyor bunu? Devletin savcıları söylüyor. Bir çoğu da sonuçlandı. Mahkemede de söylüyor. Bir de bu boyutu var.

GAZETE KÜPÜRLERİNDEN DAVA

Nitekim şöyle bir şey var Seda: Sözcü operasyonunu başlatan soruşturma savcısının aslında gazete küpürlerinden bir dava açtığını görüyoruz. Yani gazeteciliği yargılıyor, gazeteciliğin suç olduğunu iddia ediyor (ki suç değildir!), haberlere ve köşe yazılarına suç isnat etmeye çalışıyor. Bir başka köşe yazarı da hükümet yanlısı gazetecilerin Sözcü’yle ilgili belli başlı yazılarına dayanarak onları da tanık yaptı. O kişiler de haliyle mahkemeye geldi. İlk duruşmada hükümet yanlısı gazeteciler dahi şunu söylediler; “Sözcü hakkındaki bu iddianame deli saçmasıdır. Gerek Sözcü gerek Gökmen’e böyle bir suçlama kabul edilemez”. Yani gerçeği onlar da söylediler. Geniş bir kesim gördü ve kamu vicdanı bunu reddetti. Çünkü toplumun vicdanı bağımsızdır. O yüzden bu, orada bir malzemeydi. Büyük fotoğrafa baktığınızda burada hakikatleri yazdığı için ve dünyaya Atatürk’ün perspektifinden baktığı için bu gazete ve ben hedef olduk. Bunu anlıyoruz ama bu kumpas çöktü.

SÖ: Mektup alma ve gönderme yasağı yaşadınız orada ve bu süreçte eziyet gördüğünüzü belirttiniz. Biraz da bunlardan anlatır mısınız?

GU: Ne yazık ki OHAL’e dayanarak temel hak ve özgürlükler kısıtlanmış ya da ortadan kaldırılmış durumda. OHAL’in ne anlama geldiğini cezaevindeki bir tutsak olarak ben iliklerime kadar yaşadım. Tutuklunun evrensel hukuk değerlerine göre (Türk hukukuna göre de öyledir) avukatıyla her gün görüşme hakkı vardır. İstediği zaman istediği kadar. Bunu kısıtladılar. Haftada 1 saat yaptılar. O da kameralı odada yanına gardiyan oturtarak. Neye dayanıyor? OHAL’e dayanıyor. Bu hukuka ve insan haklarına aykırı. İkincisi o kadar çok kısıtlama vardı ki aile görüşünü kısıtladılar. Ayda bir olması gereken açık görüşü 60 günde 1 saat yaptılar. Doyabilir misin sevdiklerine, evladına? Aslında sadece babaları değil; evlatlarını, onların küçük yüreklerini de cezalandırıp ıstırap çektirdiler. Mektup diğer konulardan biri. Son iki haftaya kadar mektup yazamıyordum ben. Mektup da alamıyordum son iki üç haftaya kadar. Üzerinden beş ay geçtikten sonra iddianame mahkemeye sunuldu. Mahkeme iddianameyi kabul ettikten sonra haberleşme kısıtlamasını kaldırınca mektuplaşma serbest oldu. Ama kısa süre sonra duruşma vardı zaten. Orada da tahliye oldum. Kısıtlamalar saymakla bitmez. Tecritte tuttular beni, tam tecritte. İlk 11 gün kantinden alma hakkım olmasına rağmen televizyon vermediler. Gazetelere üye olup alma hakkım var. İlk 11 gün gazete vermediler. Duvarda sadece bir radyo vardı TRT FM ayarlı. Onu dinlerdim ama ikinci gün onu da otomatik olarak kestiler. Yani beni sessizliğe, yalnızlığa mahkum ettiler. 3 metreye 4 metre bir beton kutunun içine tıktılar beni. Zapt ettikleri bu yerde, sessizlikte tuttular. Bu nedir biliyor musun? Hani duyarız ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası. Nedir ağırlaştırılmış? Budur işte. Vahşi, cani canavarlar var büyük katliamlar yapmış ağırlaştırılmış hapis cezası verilen hükümlüler. Beni tuttukları ortam buydu. Gazetecileri reva gördükleri ortam buydu. Daha sonra yarı tecride aldılar. Yine tek kişilik bir oda. Sadece gündüz avludaki iki odanın tutuklularını görebiliyordum. Onda da 17.00-17.30’ da kapılar tekrar kilitleniyordu. Koca gece o beton kutuda tutukluydum. Tabii daha fazlası da var. Tüm bunları detaylarıyla yazdım “Yıkılma Sakın” adlı kitabımda.

OHAL VARSA DEMOKRASİ YOKTUR”

SÖ: OHAL sürecindeyiz. Bu sürecin hukuk, demokrasi ve medyaya verdiği zararlardan bahseder misiniz? OHAL’in uzatılması konusundaki düşünceleriniz neler?

GU: OHAL varsa demokrasi yoktur. OHAL demokrasi ve özgürlükleri askıya alır. Nitekim öyle olmuştur. İlk başta nasıl bu karar alınmıştı? “OHAL’i fetö ile mücadele için istiyoruz. Normal vatandaşları etkilemeyecek” demişlerdi. Ama yüzlerce uygulamada görüyoruz ki hiç de öyle olmuyor. OHAL aslında baskı rejiminin aracı haline getirilmiş durumda. Bu demokrasi değil. OHAL olduğu müddetçe bu ülkenin sıkıntıları ve halkın yaşadığı baskı devam edecek demektir. Ayrıca OHAL’de seçime gidilmesi de hiç adil değil. Adı üstünde olağanüstü hal varsa bir ülkede nasıl seçime gidebilirsin? Bunu ne yazık ki kendileri ifade ediyor iktidar temsilcileri. “Parlamenter demokrasi bitti. Biz tek adam hükümranlığına dayalı yeni bir sistem kuruyoruz” diyor. Bunun en önemli aracı olarak OHAL’i kullanıyorlar. Buna dayanarak en ufak bir eleştiriye dahi tahammülleri kalmadığını görüyoruz. Onlara karşı eleştiride bulunan ya da hayır diyen, haksızlığa isyan eden vatandaşlara karşı da bir baskı aracı olarak kullanıyorlar.

SÖ: Seçimler “erken seçim” kararıyla 24 Haziran’da yapılacak. Bu konuda neler demek istersiniz?

GU: Erken seçim aslında kibarcası. Baskın seçim galiba siyaset literatüründe daha doğru bir niteleme oluyor. Bunun adı baskın seçim. Peki niçin iktidar acil seçim kararı aldı diye sorarsan şunu görüyoruz; ne yapsa oylarını yükseltemiyor, ihtiyaç duyduğu %51 ve üzeri oya erişemiyor. Anketlerde de görülüyor. Bir bu düşüş var. Geçtiğimiz aylarda yaptığı Afrin Operasyonu’nda da iktidar oylarını arttıramadığını gördü. Ama dahası ekonomi tehlike çanları çalıyor. Şuan da adı konulmamış bir ekonomik kriz var. Açıkça konuşulmayan ama sokaktaki adamın iliklerine kadar hissettiği bir ekonomik kriz var. Bu daha da kötüye gidiyor ve ekonomik çöküşe doğru sürükleniyor. Öyle anlaşılıyor ki iktidar bunu gördü ve ekonomi daha da çökmeden, bu enkazın altında kalmadan biran önce seçime gidip şansını denemek istiyor. Ben buna bağlıyorum erken seçim kararının alınmasını. Peki şimdi ne var? Bir tarafta Erdoğan-Bahçeli ittifakı var. Başkanlık sitemini getirdiler 16 nisan referandumuyla ve şimdi bu yürürlüğe girecek. 24 Haziran’daki seçimden sonra tamamen yürürlüğe girecek. Bir taraf demokrasiyi yok etmek için oy istiyor diğer tarafsa “hayır bloğu” olarak adlandırılan şimdi ise “demokrasi bileşenleri” olarak tanımlanan geniş bir yelpaze ise “biz kazanırsak tek adam rejimini terk edeceğiz, yeniden parlamenter demokratik sisteme döneceğiz, kuvvetler ayrılığı ilkesini ve yargı bağımsızlığını tesis edeceğiz. Temel hak ve hürriyetlerini, insan haklarını güvence altına alacağız. Toplumsal uzlaşıya dayalı bir anayasa oluşturacağız” diyor. Yani çağdaş demokrasi istiyor. Bir taraf tek adam hükümranlığına dayalı ve ilk kez duyulan, tam olarak ne olduğu anlaşılamayan bir sistemi savunurken diğer taraf da işte bu değerlerle demokrasiyi savunuyor. Türkiye bu tercihler arasında kaderini oylayacak.

NEHİRLER TERSİNE DOĞRU AKMAZ”

SÖ: Biz gazeteci adaylarına, siz meslek hayatında zorlukları görmüş biri olarak önerileriniz nelerdir?

GU: Aslında şanssız bir jenerasyon olduğunuz ortada çünkü Türkiye’yle birlikte medya en kara dönemini yaşıyor. Fakat bu size bazı kazanımlar da getirebilir. Çünkü bu gördükleriniz, medyadaki bu kepazelikler, algı operasyonu yapan tetikçiler, yandaşlıklar, yalanlar sizin “nasıl gazetecilik yapılmaz” kolaylıkla cevap bulmanıza olanak tanıyor. Ama sizler asla karamsarlığa kapılmayın. Çünkü bu böyle sürmez. Nehirler tersine doğru akmaz. Er geç Türkiye çıkar aydınlığa. Tavsiyem evrensel meslek ilkelerini iyice özümsemeniz ve sıkı sıkıya bağlı kalmanız bu bir. İkincisi gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir. Bunu iyice idrak edip bu kuralı çok iyi uygulamanız lazım. Üçüncüsü gazeteci hiç kimseye gebe kalmamalı. Özellikle de siyasilere. Gazeteci bağımsızlığını sonuna kadar korumalı. Gerekirse işini kaybet ama onurunu kaybetme. İş gider tekrar gelir. Para gider tekrar gelir. Ama onurunu kaybedersen onu bir daha bulamazsın. En önemli tavsiyelerimden bir tanesi budur. İşsiz kalırsın ama bir sonrakine güçlenerek başlarsın. Yine bir şey oldu, editoryal bağımsızlığına müdahale edildi. Yine istifa edersin. Gider simit satarsın onurlu yaşarsın. Günü gelince daha da güçlenerek yeniden dönersin gazeteye, bir başka basın kuruluşuna. Bu seni artık ileride sarsılmaz, yıkılmaz bir güce eriştirir ve toplumda karşılığını bulur. Size öncelikli tavsiyelerim budur. Asla umudunuzu kaybetmeyin, bu değerlere sıkı sıkı sarılın ve asla vazgeçmeyin.

“İnsan En Acımasız ve En Aptal Mahluktur”

Ülkemizin son dönemde gündeminde olan sorunlarından birisi de Suriyeli sığınmacılar ve çocuk istismarı konusudur. Özellikle Suriyeli sığınmacılar konusunda çok çeşit yorumlar ve değerlendirmeler mevcuttur. Romanlarıyla tanınan ve daha çok polisiye romanlarıyla öne çıkan Ahmet Ümit ile bu sorunların sosyolojik açıdan nasıl değerlendirileceğinden, romanlarında mekanların neden İstanbul’da geçtiğine, baş komiser Nevzat karakterinin nasıl ortaya çıktığına dair birçok konuyu ele aldık. Keyifle okumanız dileğiyle. İyi okumalar…

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Yeni kitabınızda Türkiye’nin en güncel iki sorununu olan çocuk istismarı ve Suriyeli sığınmacıları ele aldınız. Peki bu konuları sosyolojik olarak değerlendirecek olursanız neler söylersiniz?

AHMET ÜMİT (AÜ): Bu konuları bir gazeteci veya konunun uzmanı gibi ele almam söz konusu değil tabii. Bir yazarın konusu da bu değil. Güncel olan bir problemin ele alınıp buna çözüm önerilerinde bulunmak aslında romanın temel maksadı bu değil. Ama bununla beraber, yani bunları da ele alarak asıl yapmamız ve edebiyatın yapması gereken şey,insanı ve insan ruhunu anlamaktır. Çünkü bu sorunlar bugün var, yarın olmayacak. Benim için asıl mesele insan nasıl bir mahluktur? Buradaki asıl sorun da şu; bir insan nasıl olur da küçücük bir çocuğu cinsel olarak taciz edebilir veya başka bir ırktan, başka bir ülkeden gelen bir insan nasıl ötekileştirir? Bir insan başka bir insanın bebeğini veya bir organını para için nasıl çalabilir ve satışa sunabilir? Bir insan bunları nasıl yapabilir? O zaman da şu soru gündeme geliyor: İnsan nasıl bir mahluk? Biz şimdi kendimize dair konuşabiliyoruz, bir şeyler söyleyebiliyoruz. “İnsan en yaratıcı, en şefkatli, en zeki, en merhametli, en güzel mahluktur.” diyoruz. Ama baksanıza hepsinin karşıtları var. En acımasız, en aptal, en yıkıcı, en nefret eden mahluk biziz. Dolayısıyla o zaman asıl mesele diğer romanlarımda olduğu gibi “İnsan nedir?” sorusuna odaklanmak. Ama bu romanda Türkiye’de güncel olan üç sorun var. Birincisi çocuk tacizi, ikincisi Suriyeli mültecilere karşı gösterilen ötekileştirme, üçüncüsü ise organ kaçakçılığıdır. Bunları ele alıp tartışmak istedim ben.

“ÇOCUKLARIMIZLA CİNSELLİĞİ KONUŞMUYORUZ ANCAK HERKES BUNU YAŞIYOR”

Sosyolojik olarak baktığımızda ne olabilir? Demin dediğim gibi çocuk tacizleri var. Çocuk tacizleri neden olabilir?  Türkiye’de maalesef cinsellik konuşulmuyor. Biz çocuklarımızla cinselliği konuşmuyoruz. Ama herkes bu cinselliği yaşıyor. Bunlar konuşulmadığı için ve doğru yönlendirme olmadığı için de yanlış yaşanıyor. Yani aileler çocukları küçükken onlara “Oğlum veya kızım senin bir çocuksun ve senin bedenin özeldir. Kimse senin bedenine dokunamaz. Büyükler de dokunamaz. Sen istemeden bu mümkün değil, hatta istesen de değil. Bunlar özel yerler.” demiyor. Bu hem çocuğa bedenen zarar verecek şeyler hem de ruhen zarar verecek şeylerdir. Cinselliği biz kapattığımız ve bundan utanç duyduğumuz için -neden duyuyorsak onu da bilmiyorum; çünkü cinsellik olmazsa insan türü de var olamaz- bu konu konuşulmadığı ve doğru yönlendirilmediği için sakat bir cinsellik yaşanıyor. Erkekler yeterince olgun değil, kadınlar korkarak büyüyorlar. Bunun sonucunda da doğal olarak bir açlık oluşuyor ve bu açlık sonucunda bu sapıkça eylemler gerçekleşmiş oluyor. Suriyeliler meselesine gelince 3 milyon Suriyeli geliyor buraya. Zaten ekonomide işler iyi değil. İnsanlar işlerinden oluyorlar. İnsanlar gördüklerinde veya başka dilde konuştuklarını duyduklarında ön yargıyla yaklaşıyorlar. Asıl sosyolojik olarak bakarsak meseleye bunları söyleyebiliriz.

ED: Peki sizce de 3 milyon gibi bir sayı çok değil mi ülkeye?

AÜ:  Evet öyle. Burada eleştirilecek kesim Suriyeliler değil. Bir savaş var orada ve zavallılar ölümden kaçıyorlar, ailelerini kurtarmaya çalışıyorlar. Evleri yakılmış yıkılmış, her şeylerini kaybetmişler. Burada suçlanacak kişiler siyasetçiler. 3 milyon insanı alan kimse doğrudan o insanları suçlamak veya eleştirmek lazım. Burada da gereken neyse oylarımızla, eleştirilerimizle, konuşmalarımızla belirtmemiz lazım. Demokratik yollarla bunları göstermek lazım. Bundan dolayı bu 3 milyon zavallı, yurtlarından olmuş bu insanlara saldırmak, ötekileştirmek çözüm değil. Bu insanların çocuklarını iyi eğitilmeli ve onları entegre etmeliyiz. Çünkü bu insanlar burada kalacaklar artık. Bakın bugün Londra belediye başkanı bir Müslüman. Aynı şey ülkemizde de olması gerekiyor. Gaziantep’te, Şanlıurfa’da belki de belediye başkanı olacaklar. Bu insanlar ister Yahudi olsun, ister Hristiyan olsun, ister Fransız olsun, ister Ermeni olsun. Bu kurallara uyuyorlar mı? Uyuyorlar. İşsiz kaldıysan evsiz kaldıysan birisini suçlayacaksan siyasetçileri suçla. Çocuk haklarının çiğnendiğini düşünüyorsan siyasetçileri suçla. Bu insanları suçlamak hem kolay hem çözüm üretmiyor. Şefkat göstermişiz, konukseverlik yapmışız; ama bu yaptığın hareketler hata içeriyor.

“BAŞKOMİSER NEVZAT BİZDEN BİRİ”

ED: Biraz edebiyattan gidecek olursak Sir Artur’un Conan Doyle ve Sherlock Holmes’ü var, Leblanc’ın Arsen Lupen’i, Harlan Coben’in Myron Bolitar’ı var. Sizin de Nevzat Başkomiseriniz var. Bu biraz daha toplumdan bir karakter. Bu karakter nasıl oluştu?

AÜ:  Baş komiser Nevzat’ı şöyle yarattım ben:  1998 yılında Yeni Yüzyıl diye bir gazete çıkıyordu. Yayın yönetmeni Okay Gönensin’di, rahmetli oldu. Okan Gönensin polisiyeye meraklıydı. O dönemde de yeni yeni kitaplarım yayınlanmış,“Sis ve Gece” falan. Bana “Avrupa’da ve Amerika’da Pazar günü, hafta sonları polisiye tefrikalar yayınlanır. Biz niye yapmıyoruz, yapalım.” dedi. Ben de “Olur, yapalım tabii.” dedim. Bunun üzerine gazetenin Pazar ekinin arka sayfasını bana verdi yazayım diye. Bir karakter yarattım böylelikle Baş Komiser Nevzat diye. Nevzat isminin bir önemi yok, Ali de olabilir Veli de. Baş Komiser Nevzat’ı ben iki sinema karakteri bir de gerçek karakter olarak yarattım. İki sinema karakterinden bir tanesi “Ah Güzel İstanbul” filminde Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet İbriktaroğlu karakteri var. Eski İstanbullu. Ailesi çok zenginmiş; ama düşmüş artık. Tam bir İstanbul beyefendisi. Bir de Yavuz Turgul’un Muhsin Bey var. Bu iki sinema karakterinden yola çıktım. Bir de Adana emniyet müdürü vardı. Gerçek bir karakter bu. Bunlardan yola çıkarak üçünün birleşimi Nevzat baş komiser oldu. Kimdir bu baş komiser Nevzat? Bizden biri, eski İstanbullu, vicdanı olan bir adam. Süper bir kahraman değil,Sherlock Holmes gibi. Hata yapıyor, vicdanı var, vuruluyor, sopa yiyor. Ekiple beraber (Ali, Zeynep) işleri çözüyor. Son derece basit yöntemlerle veya işin gereği neyse onu yapıyor. Gerçekçi bir kahraman.

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Sizinle Nevzat başkomiserin benzerliği veya farklılığı var mı?

AÜ: O dönem çok önemli Fransız bir yazar vardı. Madam Bovary diye bir eser yazmıştı. Ona soruyorlar Madam Bovary kimdir? O da “Benim” diyor. Baş komiser Nevzat’ta benim ama elbette tamamen ben değilim. Romandaki Ali de Zeynep de katil de kahramanlar da benim. O benim yarattığım bir karakter. Bana ait bir takım özellikler taşıyor. Vicdanlı olmaya çalışıyorum onu da vicdanlı olmasını istiyorum. İyi ve hoşgörülü olmaya çalışıyorum onun da iyi ve hoşgörülü olmasını istiyorum. İyi ve olumlu kişilik özelliklerim ne kadar varsa çoğunlukla Nevzat’ta bunları göstermeye çalışıyorum.  Böyle oluştu bu karakter.

SÖ: Siz ve Gece eserinizde ki dil ile İstanbul Hatırası eserinizde ki dil çok farklı. İkisi de polisiye romanı olmasına rağmen bu farklılıklar dikkat çekiyor. Bunun sebebi nedir?

AÜ: Şöyle ki yazarların üslubu vardır. Bazı yazarlar üslup oluşturmaya çalışırlar ya da üslup oluştuktan sonra o üslubu yıkmaya çalışırlar. Anlatacağınız her hikaye farklı bir dil gerektirir. Sis ve Gece’de ki dil bambaşka; çünkü aslında bir adamın ağzından anlatılıyor. Bu sıkışmış bir adam. Psikolojik sorunları olan, aşık olduğu kız kaybolmuş olan bir adam. Arada kalmış, mesleği tehlikede olan bir adam. Dolayısıyla o daha içsel bir dil var. İstanbul Hatırası’nda daha başka bir dil var. Bunu şöyle açıklamak lazım yazdığımız romandaki hikaye neyi gerektiriyorsa içeriği nasılsa (daha edebi, daha şiirsel, daha yalın) ona göre dil oluşturuyoruz. Hep aynı dili kullanmıyoruz.

ED: Bir röportajınızda “Aşkın büyük mutluluk getirmesi bizim Türk yazarlarının palavralarıdır. Böyle bir şey yoktur. Dünyadaki büyük aşkların hepsinde trajedi vardır.” demişsiniz. Sizce aşk acı son içerdiği zaman mı ticari kaygıyla yazılıyor, yoksa genel olarak aşk romanlarına bu şekilde mi bakıyorsunuz?

AÜ: Aşk insanlar için çok abartılan bir duygu. Herkesin aşk denildiğinde beyni dönüyor. Bunu olumlu ve mutluluk getirecek bir şey olarak görüyorlar. Aşk mutluluk getirmez; ama hayata anlam kazandırır. Her şeyin bir anlamı olmalıdır. Aşık değilken çoğu zaman gündelik hayat içinde savrulup gideriz. Hiçbir şeyin farkına varmayabiliriz; ama aşıkken inanılmaz bir yoğunlaşma başlar. Kendimizin ve benliğimizin fakına varırız. Bu her şeye aktarılır; fakat bunun sonunda mutluluk gelecek diye bir şey yok. Bu mutluluk gelecek kısmı palavra. Anlam üzerine, kendimiz üzerine yoğunlaşırız bu doğru. Çok büyük bir itki duyarız, çok büyük fedakarlık yaparız bunların hepsi doğru. Dolayısıyla hayatın bir uç noktasıdır. Çok sık yaşanmayan bir duygudur. İnsanlar flört ediyorlar ve flörtü aşk sanıyorlar. Aşk derin bir şeydir ve çok sarsıcıdır. Yıkıcı ve yakıcı bir şeydir. Bunu ayırmak lazım.

“AŞK KELİMESİ GEÇEN KİTAPLAR GEÇMEYENLERE ORANLA DAHA FAZLA OKUNUR”

İstatistiki bir şey söylemem gerekirse içinde aşk kelimesi geçen kitaplar, geçmeyen kitaplara oranla daha fazla okunur. Aşk es geçilecek bir şey değildir. Bütün romanlarda aşk var. O zaman da bazı yazarlar aşka ticari bir konu olarak bakıyorlar sırf satsın diye. Sadece aşkı anlatan romanlar olabilir. Anna Karenina öyledir. Bunlar ticari düşüncelerle yazılmış kitaplar değildir. Ama doğrudan aşk olmadan asla, aşk benim hayatımdır düşüncesiyle yazılanlar belli oluyor zaten. Genelde bir süre sonra kaybolup gidiyorlar. Ama aşkı siz edebi bir metin olarak ele alırsanız tabii bu değerli bir şeydir.

ED: Zeynep ve Ali arasında bir aşk var; ama hiçbir zaman olayın üzerine çıkmıyor. Çok sıradan ve derin işliyorsunuz o konuyu. Bu o görüşle doğru orantılı bir şey mi?

AÜ: Bir Nevzat hikayesi Ali ile Zeynep aşkı üzerine kurulabilir, o zaman anlatırım. Ama burada gerek yok. Cinayet hikayesi var ve gençler birbirine aşıklar. Olduğu kadar anlatılır. Ama bir gün katil Zeynep’in peşine takıldı, hedef haline getirdi veya bir kadın Ali’yi hedef haline getirdi. O zaman aşkı anlatırız. Ancak hikaye bu değil. Yeni bir hikayede aşkı anlatabiliriz mesela Beyoğlu’nun en güzel Hikayesi’ndeki gibi.

ED: Biliyorsunuz WadPad diye bir uygulama var. Bazı amatör yazarların sosyal medyada, internet ortamında yazdığı kısa hikayeleri çok beğenildiğinde onları yazar konumuna getiriyor! Peki siz bu WadPad uygulaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Durumu basitleştiren bir şey mi yoksa gençlerin önünü açacak bir şey mi?

AÜ: Ben gençlerin önünü açacak bir şey olarak görüyorum. Basitleşen bir şey yoktur. Herkes kitap çıkarabilir ya da herkes bir sayfada, blogta kendi hikayelerini, şiirlerini, romanlarını yazabilir. Eğer bunun bir edebi içeriği varsa, kalitesi varsa zaten devam eder. Bunun internet ortamında ya da kağıt ortamında dökülüyor olması arasında bir fark yoktur. O yüzden olumsuz düşünmemek lazım. Günümüzde birçok kitap çıkarılıyor. Olsun. İyi olan kalır kötü olan zaten gider. Yeter ki insanlar okusunlar ve yazsınlar. Gençler bu nedenle yazsınlar. Kişi yetenekliyse devam eder ve iyi romanlar yazar. Edebiyat uzun bir yolculuktur. Yani şöyle düşünün; biraz suyunuz var ve o suyla bahçeyi sulayacaksınız. Eğer o suyun kaynağı güçlüyse o bahçeyi sular ve çiçekler açar. Bu nedenle ben kötü bakmıyorum.


SÖ: İstanbul’a şiirler, şarkılar, kitaplar yazılıyor. Sizin İstanbul Hatırası, Beyoğlu Rapsodisi, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi gibi birçok kitabınızda da ana hikayeler İstanbul’da ve çevresinde geçiyor. İstanbul’un büyüsü ne sizce?

AÜ:  Ben çok farklı şehirler gördüm. Tarihi şehirler gezdim. Kahire’ye de gittim, Roma’ya da gittim. Dünyanın çok farklı yerlerini gördüm. İstanbul benzersiz bir şehir. Birkaç nedenle benzersiz; tarihi benzersiz. Yani dünya medeniyetine yön vermiş iki uygarlık var. Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu burada yaşamışlar. Nasıl bugün dünya Beyaz Saray’dan yönetiliyorsa, yüzlerce yıl dünya Sultanahmet’ten yönetilmiş. Hem Roma dönemi hem Doğu Roma Dönemi hem Osmanlı Dönemi; birinci neden bu.  Böyle bir tarihi, kültürü var. İkincisi; doğası. Bir taraf Avrupa bir taraf Asya, bu kadar güzel bir su yolu yok. Bu kadar güzel bir şehir yok. Üzerinde yaşayan biz insanlar mahvettik onu, ona rağmen güzel. Bir beton yığınına çevirdik İstanbul’u. Bu şehri koruyamadık. İnsanlar Anadolu’dan geldiler, onla için başka bir şehir kurabilirdik. Milano, Londra, Paris, Kahire, Barselona buralarda güzel şehirler; ama İstanbul benzersiz. Kendiliğinden güzel olan, kendi karakteri olan, kimliği olan bir şehir. Her ne kadar üzerinde yaşayan bizler bu kimliği yok etmeye çalışsak da hala böyle bir şehirdeyiz.

SÖ: Türkiye’deki diğer şehirlere çok değinmemenizin sebebi de bu güzellik mi?

AÜ: Aslında ben başka şehirleri de yazdım; mesela Bab-ı Esrar’da Konya’yı yazdım. Ama İstanbul hem benim yaşadığım şehir hem de bir roman için çok iyi malzeme sunuyor. Şimdi mesela bir sonraki romanda Berlin ile Bergama’yı yazacağım. Bab-ı Esrar’da Londra ile Konya’yı yazdım, Patasana’da Antep’i yazmıştım; ama dönüp dönüp İstanbul’u yazarız. Çünkü her yazarın bir tema şehri vardır.

ED: Peki her şehrin ayrı bir karakteri, bir duruşu olduğunu düşünüyor musunuz?

AÜ: Gayet tabii. Şehirleri bizler yaratırız; ama şehirlerde bizleri yaratır. İstanbul’un bir karakteri var mı? Şimdi bir karakteri var kozmopolit bir karakter, dağılmış, bozulmuş bir karakter. Nasıl bozuluyor? İnsanlar köyden buraya geliyor; ama ne yazık ki köydeki kültürleri buradaki kültürden iyi bence. Köydeki kültürde bozuluyor. Burada tuhaf bir kültür oluşuyor. Ne şehirli ne köylü. Arada bir kültür ”lümpen” dediğimiz kültür. Bu durum şehre en büyük zararı veren şey; çünkü o zaman kültür parçalanıyor. Eskiden İstanbullu olma duygusu az iken, İstanbullu olmak, şehirli olmak, New Yorklu, Londralı, Parisli, Adanalı, Antepli olmak önemli bir şey iken şimdi değil. “Nerelisin?” diye soruyorsun, Elazığlıyım diyor. E ama burada yaşıyorsun, olmaz böyle. Bende Antep’ten geldim ama burada yaşıyorum, demek ki buralıyım. Bu şehre sahip çıkmak, bu şehrin menfaatlerinden faydalanmak istiyorum. Bu şehir sana ekmek veriyor, bu şehir sana ev veriyor. Aynı zamanda bu şehrin sorumluluğunu da taşımalısın, kendin için çocukların için. Sen bu şehre sahip çıkmazsan bu şehir de sana sahip çıkmaz. Maalesef biz bu şehrin kimliğini ortadan kaldırdık, mahvettik.

“İNSANLARIN OYLARI İÇİN 2700 YILLIK TARİH YOK SAYILIYOR”

SÖ: Beyoğlu ve İstanbul’un değişim süreci ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

AÜ: Çok kötü şeyler düşünüyorum. İstanbul tarihin ortasında benzersiz bir şehir. Eğer siz çölün ortasında, diyelim ki İç Anadolu’da bir şehir kuracaksanız kurun. Yapılabilir, o şehrin de bir kimliği olur; ama İstanbul gibi 2700 yıllık bir şehrin kimliğine saygı duymanız gerekir, duyulmuyor. Gelen insanların ihtiyaçları için, bunun adına gelen insanların oyları için 2700 yıllık tarih yok sayılıyor, şehir yok sayılıyor. Siyasilerin tek derdi oy almak, rant. Bunun için de önlerine ne gelirse yapıyorlar; şehrin kimliğini, kişiliğini, karakterini asla göz önüne almıyorlar. ”Yol yapıyoruz.” deniyor. Yapma, yapma yolu. Şehrin dışına yap. Yol yaptığın zaman öldürüyorsun bu şehri. Yapma bina, başka yerde yap. Yeni bir şehir kurun. Tekirdağ’a yeni İstanbul de yap oraya. Başka İstanbul yok. Dubai diye bir şehir yaptılar. Sıfırdan yapıldı, karakteri yok, çölün ortasında bir şehir. Los Angeles diye bir şehir yaptılar çölün ortasına. Burada 2700 yıl önce kurulmuş bir şehir var. 200 bin yıllık yerler var, bunu yapamazsın. ”E ben insanlara hizmet ediyorum.” diyorsun; ama sen insanlığa ihanet ediyorsun. Sen seçmen kitlene onun oyu için hizmet sunarken bütün insanlığa ihanet ediyorsun, sorun bu.

SÖ: İstanbul’un geçirdiği bu dönüşüm sizin romanlarını etkiliyor mu? Etkiliyorsa nasıl etkiliyor?

AÜ: Çok etkiliyor. Yani İstanbul Hatırası, Beyoğlu’nun en güzel abisi bunun için yazılmış kitaplar. Yani şehre kötülük yapıldığını söylüyor, şehrin çığlığı. Şehir konuşamıyor, dili yok. Onun yerine kim konuşur? Bu şehirde yaşayan insanlar; mimarlar, siyasetçileri yazarlar, gazeteciler konuşur. Biz konuşmazsak şehir konuşamayacak, şehir katledilecek. Bu iki roman bu konuya ayrılmıştı. Rantın ve şehrin dokusunun bozulması, tarihi kimliğine sahip çıkılmaması üzerine yazılmış iki kitaptı. Bu konuda daha yazar mıyım? Yazarım; çünkü bu şehre sahip çıkmak benim bu şehre olan borcum. Bu şehri çok seviyorum, her şeye rağmen hala çok güzel, hala kurtarabiliriz, onun için tabii ki yazacağız.

ED: Edebiyata dönecek olursak beğendiğiniz, okuduğunuz Türk yazar var mı?

AÜ: Tabii ki birçok yazar var. Genç yazarların hepsini çok yetenekli buluyorum. Alper Canıgüz, Seray Şahiner, Yekta Kopan, Murat Gülsoy, Murat Menteş, Alper Tunç onlarca var. Eski yazarlardan Selim İleri, Adalet Ağaoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar çok başarılı Türk yazarlar, çok başarılı buluyorum. Eserlerimi yazmadan önce genç ya da yaşlı, yaşayan ya da yaşamayan fark etmez. Onların eserlerine dönüp bakarım, onların yazdıklarına dikkat ederim, kendi eserlerimi böyle daha iyi hale getirmeye çalışırım. Herkese de Türk yazarları okumalarını tavsiye ederim genelde yabancı yazarları takip ediyorlar; ama önce kendi dilinde yazan yazarları takip etmeleri, onları görmeleri lazım.

ED: Peki Türkiye’de “polisiye roman” için ne düşünüyorsunuz? Sizin haricinizde bir otorite duymuyoruz.

AÜ: Tamamen yeni bir süreç başladı ve polisiye yazan yeni ve çok başarılı bir kuşak var, çok olumlu buluyorum. Bu arkadaşlar “Polisiye Yazarlar Birliği”ni de kurdular çok başarılı yazarlar var Türkiye’de polisiye romanın geleceğinin çok parlak olduğunu düşünüyorum; çünkü buradaki toprak, olaylar polisiye romana çok müsait, çok suç var, derin suç var. Türkiye’de polisiye romanın çok ilerleyebileceğini düşünüyorum.

”GENÇ YAZARLARA ŞANS TANIMAK LAZIM”

SÖ: Ödüllere sıcak bakmadığınızı, asıl yapılması gerekenin gençlerin önünü açmak ve ödüller konusunda da gençlere öncelik vermenin gerekli olduğunu düşünüyorsunuz. Genç yazarların önü sizce nasıl açılır?

AÜ: Önce iş okura düşüyor. Edebiyat okurunun genç yazarlara şans tanıması lazım. Yabancı yazarlara daha çok ilgi duyuyoruz, Türk yazar için ”Ya bizden de yazar olur mu?” şeklinde bir aşağılık kompleksine giriyoruz. Mesela birine hediye alacaksanız, bakın genç bir yazarın romanı çıkmış, alın onu hediye olarak, ona şans verin. İkinci olarak ülkede genel olarak edebiyata saygı, duyarlılık lazım. Yani iki dönem belediye başkanlığı yapmış dandirik bir adamın adını şehrin meydanına veriyorlar. Edebiyata onlarca eser kazandırmış yazarlarımız bazılarının isimlerini çok sonra görüyoruz. Yaşayan yazarlarımızın isimlerini meydanlara, sokaklara, tiyatrolara, vapur varsa vapurlara verilmesi gerekiyor ki edebiyatın çok kıymetli bir şey olduğu anlaşılsın. Edebiyat bize kimliğimizi, kişiliğimizi kazandırır ve Türkçe yazıyorum ya Türkçe. Bir ulusu ulus yapanlardan biri de dildir ve ben Türkçe yazıyorum, bunu yapmam bile çok kıymetli bir şey ne yazarsam yazayım. Bakın İsveç’te 15 kitap yazmış bir yazara devlet emekli maaşı bağlıyor. İsterse devleti yerin dibine soksun ya da politik görüşü ne olursa olsun. Çünkü sen İsveççe yazıyorsun, benim dilimde yazıyorsun. Şimdi konuşuluyor, ”Dilimize yabancı kelimeler çok hakim.”, ”İngilizce çok kelime kullanıyoruz.” Türk yazarlar kullanmıyor, Türk yazarların eserlerinde var bu. Onun yerine devlet yazara korkuyla bakıyor. Yıllarca böyle oldu. Osmanlı da korktu Cumhuriyet de korktu. Ne korkuyorsun?

SÖ: Aydınların ve toplumun birbirlerinden kopuk olduğunu savunuyorsunuz ki öyle. Toplum ve aydınlar neden ortak paydada buluşamıyor? Nasıl buluşturabiliriz?

AÜ: Buluşmamaları lazım. Neden? Çünkü aydının toplumdan farklı olması lazım. Toplum, aydın gibi olursa yeni bir aydın kesim ortaya çıkacak. Aydının tanımı şudur: Kimsenin görmediği sorunları gören ve bu sorunlar üzerine tartışan kişi. Toplum zaten ekmek parası ile uğraşıyor. Sabah kalkıyor işe gidiyor, akşam geliyor yorgun. Adamın düşünecek hali yok. Birini çıkıp aykırı bir şey söylemesi lazım. İşi gücü bu çünkü entelektüel adam. O nedenle aydınların biraz toplumun dışında kalması lazım. Toplumu küçümsemesi yanlış, kendini o topluma ait hissetmemesi yanlış; ama aydının toplumdan, siyasi partilerden bağımsız olması lazım, var olan bütün kurumlardan bağımsız olması, onların üzerinde bağımsız düşünmesi lazım. Toplumun parçası olduğun an öyle düşünmeye başlarsın. Zaten toplum geri olduğu için aydınlar ön plana çıkıyor. Aydın dediğin adam ”Bir dakika bu yanlış.” diyebilecek. Biraz önce dedik ki ”Aileler de cinsellik konuşulmuyor.” Adam çıkıyor diyor ki ”Cinselliği konuşamam ben ya günah.” Ne ayıbı ya, ayıp olan sensin. Gerçek mi bu? Gerçek. Senin oğlun ya da kızın bunu elbet yaşayacak mı? Yaşayacak. E sen buna çocuğunu hazırlamıyorsun. Çocuğuna yemek yemeyi öğretiyor musun? Öğretiyorsun. Neden cinselliği anlatmıyorsun? Ben bunu sormak zorundayım. Bunu söyledim diye bana karşı olacak insanlar var, beni ahlaksız sayacak insanlar var. ”Ben sana çocuğunu koru, bedeninin özel olduğunu anlat.” diyorum. Bakkal amca öpmeyecek kız çocuğunu, o abi erkek çocuğunu kucağına almayacak. Ben bunu söyledim diye ahlaksız oluyorum; ama aydın olmak bu. Öbür türlü ”Yok yok cinsellik yok.” Evet, leylekler getirdi bizi. Bu en basiti. Bunu söylediğim anda toplumun dışına düşmüş oluyorum.

ED: Peki Sis ve gece kitabınızın filmi yapıldı. Ben ben kitaplarınızı okurken şunu fark ediyorum: Senaryo olmaya, çekilmeye, film olmaya yatkın. Böyle bir proje daha var mı? Bana kalırsa kitaplarınız sinemaya eşik atlatır?

AÜ: İşte senin gördüğün bu şeyi Türk Sineması’ndaki adamlar görmüyor. Ben Amerika’da yaşayan bir yazar olsaydım şu an emin ol bütün kitaplarım bir kaç kere film olmuştu. Senin bu düşünceni yapımcılar düşünemiyor. Yönetmenlerin burnu havada ”Biz yaparız, biz çekeriz.” diyorlar. Polisiye film çekiyorlar, arkadaşım olanlar bile bana danışmıyor. Yapacak bir şey yok onların bileceği bir iş.

”İYİ BİR SOL OLMADAN DEMOKRATİK BİR YAŞAM OLMAZ”

ED: 1985-1986 yılları arasında Moskova’da eğitim aldığınızı biliyoruz. Peki Türk solunun durumu için neler düşünüyorsunuz? Türk solu 60, 70 yıldır diğer görüşler karşısında sağlam duramıyor sebebi nedir?

AÜ: Türk solunu, Dünya solundan çok da ayrı düşünmemek lazım ama Dünya solunun yanında bizim solumuzun daha fazla handikapları var. Neden handikapları var? Bir kere dünya solunda bir dağılım durumu var. Baktığımız zaman Dünya’da Sovyetler ve Çin gibi totaliter sosyalizmler vardı. Demokratik, çoğulcu bir sosyalizm hala yok. Çin’de bugün ne tür bir sosyalizm var, hala tartışılır. Sol insanı yanlış tanımlıyor, dinler de yanlış tanımlıyor. İnsanı iyi bir varlık olarak görüyorlar, insan iyi değildir. Solun bu görüşü değiştirmesi lazım, kimilerinin totaliter düzenden sıyrılıp daha demokratik olması lazım. Solculuğu sadece entelektüel bir faaliyet olarak görmemek lazım. Toplumu dönüştürücü bir faaliyet olarak görmek lazım. Daha çok entelektüel bir faaliyet olarak görüyoruz ve şöyle diyoruz: ”Orada bir halk var ve biz kurtarıcıyız. Gideceğiz ve o halkı kurtaracağız.” Öyle bir şey yok. Halkın içinde olman gerekir. Sol parti demek entelektüeller ile halkın buluşması demektir. Dünyada sol böyle bir bunalım içerisinde. İnsanlar dünyayı dönüştürebileceklerini düşünmüyorlar, o yüzden de güçlü liderlere ihtiyaç duyuyorlar. Despotik, aptal heriflere ihtiyaç duyuyorlar. Trump olsun, Putin olsun, Kim Jong olsun böyle insanlar ülkeler yönetiyor. Bunların yanında da sol kendini Türkiye’de yenilemeli. Türkiye’de biat kültürü var, sol görüş bunu hesaba katmalı. İkinci olarak sol birleşmeli, saçma sapan sebepler yüzünden çok ayrılar. 12 Eylül Dönemi öncesinde çok güçlülerdi. Türkiye Komünist Partisi ve Dev-Yol vardı, bunlar çok güçlülerdi. Saçma sapan nedenler ile birbirlerine düşman gibi bakıyorlar. Şimdi yeni bir şey üretmek lazım ve bu yeni şey özellikle emekçi sınıflara dayandırılmalı. Dışarıdan değil, emekçi sınıfından gelmeli. AKP’yi ilk başlarda başarıya götüren emekçi sınıflara seslenmesiydi. Şimdi zenginlerin partisi,  başka bir şey oldu. Solun da buna dikkat etmesi lazım. O zaman toparlanır ve kendine özeleştiri yapması lazım. Ama gelecek çünkü iyi bir sol olmadan Dünya’da da Türkiye’de de iyi bir toplum, demokratik bir yaşam olmaz. Dünya siyasetinin de Türkiye siyasetinin de çok güçlü sol hareketlere ihtiyaçları var.