Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 31

Cemre Birand: “Gazetecinin Eşi Hep Yalnız”

0

Mehmet Ali Birand… Ocak ayında, aramızdan ayrılışının 5. yılı geride kalan usta gazeteciyi; Milliyet’te yaptığı atlatma haberler; 32. Gün gibi özgün bir haber programı; Demir kırat, 12 Mart, 12 Eylül, Özallı yıllar gibi belgeseller; Kanal D Ana Haber’de bizi “Kimselere randevu vermeyin.” diyerek ekrana kitlemesi; gafları; renkli kravat ve saatleriile tanıdık. 32. Gün ekibi ile kıta kıta gezen, haberi bulup çıkartan, Yaser Arafat, Margaret (Demir Leydi) Thatcher, François Miterrand röportajlarını izledik. İlk defa Abdullah Öcalan’ın sesini onunla duyduk, onunla gördük. Peki yakın çevresinin, “Mehmet Ali haber için babasını satar.” dediği bu gazetecinin ailesi, bu süreçte neler yaşadı? Birand’ın yoğunluğu eve nasıl yansırdı? Nasıl bir baba, nasıl bir dedeydi? Ülkenin tabularını derinden sarsan bu gazetecinin başına açılan davalarda eşi, oğlu neler yaşadı? Biz bunların hepsini “Cemroş’um” dediği eşine sorduk. Cemre Birand bizim için “gazeteci eşi olma” konusunu belki de ülkenin en çok fark yaratan gazetecisi olan eşi Birand üzerinden, çok samimi bir şekilde anlattı. Biz bu röportajı yaparken çok keyif aldık. Sizin de keyif almanız dileğiyle… İşte Cemre Birand’ın Memoş’u…

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED):Mehmet Ali Birand çok çalışan, hırslı, kendi tabiriyle “Top (Zirve)” olmak isteyen, durursa öleceğini söyleyen bir gazetecimizdi. Kendisinin bu meslek hırsı eve nasıl yansıyordu?

CEMRE BİRAND (CB): Eve şöyle yansırdı: İş olduğunda bizi hiç dikkate almazdı, iş geldiği zaman bizim üstümüzden atlaya zıplaya işe giderdi, hiç taviz vermezdi. İş onun için her şeyden daha değerliydi, hayatının odak noktasıydı. Aynı zamanda işi geçim kaynağıydı da. İşe verdiği bu şevk ve dikkatle her zaman başarılı ve istediği gibi “Top” olmayı başardı.

“MEHMET ALİ DOĞRULUĞUNUN BEDELİNİ ÇOK BÜYÜK ÖDEDİ.”

ED: Eşiniz hakkında, Andıç Davası olsun, TRT Davası olsun pek çok dava açıldı, kapandı. Kendisi o dönemleri, “Alev alev yandığımı hissettim.” diye anlatıyor. Peki siz o dönemi nasıl anlatıyorsunuz?

CB: O dönem bizim için çok enteresan bir şey oldu. Vehbi Koç aile dostumuzdu. Vehbi Bey dedi ki “Aileni yakın tut, sıhhatine dikkat et, işine devam et.” Mehmet Ali bu öğütleri dinledi. Ailesini, dostlarını yakın tuttu, işine büyük şevkle sarıldı ve sıhhatine çok dikkat etti. Uykusuna da çok dikkat ederdi, uykusunu hiç bir şey rahatsız edemezdi. Tabii çok büyük baskı altındaydı. Günler olurdu, “Şu günler geçse de bitse…” diye düşündüğüm olurdu. Çünkü her akşam eve geldiğinde nasıl bir haberle geleceğini bilmezdim. Ne suratla içeri gireceğini bilmezdim çünkü normalde kapıdan içeri girdiği anda konuşmaya, gününün nasıl geçtiğini anlatırdı. Evin üstünde de çok büyük baskı vardı, sadece bende ya da Mehmet Ali’de değil; oğlumda, ailemde de. Hepimiz o pabuçların tepemize ne zaman düşeceğini bilmiyorduk. Sürekli bir tanesibiter diğeri başlardı. Mehmet Ali doğruluğunun, Avrupai tarzda bir gazeteci olmanın bedelini çok büyük ödedi.

ED: Avrupai tarzda gazeteciliği sanırım Brüksel’de geçirdiğiniz 20 yılda öğrendi.

CB: Tabii. Brüksel’de medeni, Avrupai, enternasyonal gazeteci nasıl olur, onu öğrendi. Nasıl haber kovalanır? Nasıl ilişkiler yapılır? Mehmet Ali’nin haber kaynakları sayılan insanlar ile normal ilişkiler içinde olurduk. Çünkü bu insanlar size ne kadar güvenirlerse o kadar açık davranıyorlar. Bir “dış kaynaklar” dediği, zaman zaman gördüğü kaynakları vardı, bir de devamlı haber aldığı, iyi dostluklar kurduğu kaynaklar vardı. Mehmet Ali’ye güvenilirdi o yüzden. Bu yüzdendir kihaberciliği kolay oldu diyebilirim. Öte yandan şanslıydı da.

“BAYKUŞ GİBİ NE GEZİNİYORSUN EVİN İÇİNDE?”

ED: Türkiye’nin tanıdığı Mehmet Ali Birand’ın dışında, sizin tabirinizle söylemek gerekirse bir de sizin “Memoş”unuz var. Mehmet Ali Birand ile “Memoş”unuz arasında ne farklar var?

CB: Evde komik bir adamdı. Eğlenceliydi, şakalar yapardı, çok şefkatliydi. Her zaman sevgi dolu bir insandı. Zaman Zaman karalara bürünürdü. Ben de ona, “Baykuş gibi ne geziniyorsun evin içinde?” derdim. O hallerini ciddiye almazdım, hep onu yumuşatmaya çalışırdım. Karalar bağlamadığı zamanlar ise dediğim gibi çok eğlenceliydi, şakalar yapardı. Bir arkadaş ortamında orta noktamız hep o ve yaptıkları olurdu.

ED: Denizci eşlerine hitaben, “Denizcinin parası pul, karısı dul.” diye bir söz vardır. Sizce gazeteci eşleri için bu söze yakın bir söz var mı? Mesela mesleğinden arda kalan boş zamanlarınız, yaz tatilleriniz nasıl geçerdi?

CB: Bir de şu var: Tekneyi aldığın zaman çok sevinirsin, tekneyi sattığın zaman çok sevinirsin. Tekne aldığımız zaman çok sevinmiştik, Mehmet Ali’nin vefatından sonratekneyi sattık, yine çok sevindik. Çünkü o bir kuyu içine parayı atıyorsunuz. Onun dışında Mehmet Ali denizi çok severdi. Gençliğimizde arkadaşlarımızla yaptığımız yolculuklar, deniz seyahatlerini hep o organize ederdi. Tekneyi bulur, kaptanı ayarlar, rotayı belirlerdi. Daha sonraları kendi teknemiz olduğunda. Sabaha karşı saat 6’da,güneş doğarken tekneyi alır, ikimiz denize açılırdık. Sonra tekne büyüdü kaptan geldi. Böyle denize açılmalarımız onun için hayatın en güzel anlarıydı. O teknede insanlardanuzak, kitabıyla, müziği ile çok memnundu. Gazeteci eşine ithaf edilen söz ise, “Gazetecinin karısı hep yalnız.”, “Gazetecinin karısı hep metresli, metres de gazetecilik.”

“ÇOK GÜÇLÜ VE KISKANÇ BİR METRESİM VARDI.”

ED: Peki bu metresiniz varken evlilik nasıldı?

CB: Evet, çok güçlü ve kıskanç bir metresim vardı. Çok vakit alan bir metresti; ama çok zenginde bir metresti, para da veriyordu bize. O bakımdan tamamıyla kötü görünen bir metres değildi; fakat onunla çok vakit harcanıyordu. Ama onunla yaşamayı öğrendik sonunda. Yaşamayı öğrendik; çünkü hayat tarzımız böyleydi. Ben başka hayat tanımadım. Evlendim, bu hayatın içine düştüm. Ailem gazeteci bir aileydi, kardeşlerim basındaydı, ben başka bir hayat bilmedim. Ticaret ya da memuriyet hayatını hiç görmedim. Gazeteci aileden geldim, sonuna kadar da öyle oldu.

ED: Eşiniz tüm dünyayı gezdi. 8 ay Milliyet Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı ki siz Brüksel’de kaldınız o sürede. Rusya’da, Brüksel’de ilk gazete bürosunu açtı, 32. Gün’ün ilk zamanları Ankara-Brüksel arası gitti geldi. Bu süreçlerde onu beklemek zor muydu?

CB: Hayır. Çünkü ben de çalışıyordum. NATO’da çok iyi bir işim vardı. Bir evim, aile düzenim, okula giden bir çocuğum, arkadaşlarım vardı. Mesuliyetlerim, kendi sorumluluklarım vardı. Onun için bu süreçlere, öyle hayata alıştık. “Niye böyle?” diye de hiç soru sormadım bu hayatta. Böyle bir hayattı, böyle devam etti. Yaşadığımız güzel hayatın bedeli de buydu. Ama dediğim gibi hiçbir zaman sorgulamadım. İstemediğim çok şey oldu, “Yapma, etme.”dediğim; ama oldu. Dinler gibi görünürdü Mehmet Ali…

“MEHMET ALİ VAR OLMAYAN BİR BABAYDI.”

ED: Mehmet Ali Birand, bu kadar mesleki yoğunluğunun arasında nasıl baba, nasıl bir dedeydi? Can Dündar’ın “Birand” kitabında, oğlu Umur’u işi yüzünden çok boşladığı, bu hatayı torunu Umberto Ali’de telafi etmeye çalıştığı ibaresi geçiyor.

CB:“Var olmayan bir babaydı.” diyebilirim. Umur’un bütün mesuliyeti benim üzerimdeydi. Çok seyahat ettiği için Umur’u devamlı takip edemiyordu; ama mesela haftasonları onundu. Toparlar, getirir, götürürdü. Biraz da bu vicdan azabından olsa gerek. Yani ben Mehmet Ali’nin Umur’la pek yerde oturup oyun oynadığını hatırlamıyorum. Ama büyük bir sevgiyle bağlıydı oğluna.Türkiye’ye döndükten sonra Galatasaray’da bir birleşme yaşadılar. Baba-oğul Galatasaray maçlarına gide gele aralarında bir yakınlaşma oldu. Umberto doğduğunda, oğluna veremediğiilgiyi ona verdi. Onların evi bize çok yakın, Anadoluhisarı’nda oturuyorlar. Her sabah araba yollatıp çocuğu kaçırtırdı. Öğleye kadar oynarlardı, sonra Umberto evin içinde dönüp dolaşırken o da yazısını yazar, kahvesini içer, öğleye kadar onunla vakit geçirirdi. Haftasonu da mutlaka Umur’a telefon eder, “Ne yapıyorsunuz?” diye sorardı. Bu aslında “Çocuğu getir.” mesajıydı. “Sen gelsen de gelmesen de çocuğu getir.” demekti. Her pazar da nereye giderlerse gitsinler bize bir uğrarlardı. Yazları da beraber otururduk. Umberto’nun 2 sene büyümesini gözlerimizle gördük, çok güzeldi. Mehmet Ali, Umberto’nun kendisine şans getireceğine inanırdı.

 

“Eski Medya Öldü Artık”

Röportaj: Özlem Doğan

Fotoğraf. Enis Derdimentoğlu

ÖD: Çok geniş bir kimlik yelpazeniz var. Hukukçu, iletişim bilimci, gazeteci, televizyoncu, yazar, şair, romancı ve eğitimci. Aynı zamanda her yapının içine kendini koyarak empati kurup düşünebilen bir aydın. Türkiye’nin ilk doktoralı iletişim bilimcisisiniz. Bu kimliğinizle başlamak istiyorum sorularıma;

İnternet, bilişim araçları, medya iletişimi kolaylaştırdı, geliştirdi dediğimiz noktadayız. Fakat ilişkilerin daha çok koptuğu, toplumların asosyal ve apolitik olduğu bir mecra çıktı önümüze. Bedenler yan yana olsa da kafalar uzak. Ortada mesaj alışverişinin söz konusu olduğu ve iletişim dememizi sağlayacak çift kanaldan söz edemiyoruz. Tek çıkışlı bir kanaldan yine tek taraflı bir yığılım var gibi. İletişim kelimesi fazla metalaşmadı mı sizce? Manzara böyleyken, bu çağa hala iletişim çağı diyebilir miyiz?

HŞ: 1968 yılında Amerika’da Indiana üniversitesinde UNESCO bursu ile doktora yapmaya başladım. Sonuçta, böyle bir planım olmadığı halde, Mass Communications ya da Kitle İletişimi alanında, Türkiye’nin ilk doktoralı iletişim bilimcisi oldum. Medya teknolojileriyle insanların durumu arasındaki ilişki baştan beri beni çok ilgilendirdi. Yani bilimsel meraklarımın başında, iletişim teknolojilerindeki değişiklikler “acaba insanları nasıl değiştiriyor” sorusu geliyordu. Bunu hayatın çeşitli alanları için soruyordum. Dünyayı kavramak, anlamak, ona uyum sağlamak gibi konularda, ideolojide nasıl değişiyorduk? O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Marshall Mcluhan adlı Kanada’lı bir düşünürün görüşleri çok gözdeydi. Mcluhan bir çeşit pop kahramanı haline gelmişti. En ünlü deyişi, İngilizcesiyle Türkiye’ye de girmiş olan ve reklam sektöründe de halen zaman zaman duyduğumuz ‘The Medium is the Message’ Mesaj, ileten teknolojinin ta kendisidir’ idi; bu görüşü dünyanın pek çok yerinde tartışılıyordu. Mcluhan özetle şunu diyordu; “Yeni bir iletişim teknolojisi bir toplumda egemen hale geldiğinde, sadece bizim neler öğreneceğimizi ve neler düşündüğümüzü değil; aynı zamanda dünyayı nasıl algıladığımızı da değiştirir.” Mesela, matbaanın icadından sonra okuma alışkanlığının yaygınlaşması sonucu insanlık çok kapsamlı bir değişim geçirdi. Ve bu değişim aynı zamanda insanların, dünyaya nasıl baktığını, nasıl algıladığını ve nasıl tepki gösterdiğini de belirledi. Bu büyük değişim artık bilimsel bir olgu olarak kabul ediliyor, ancak 50 ila 200 yıl arasında bir sürece yayıldığı unutuluyor. Şimdi biz dijital teknolojinin gelmesiyle ve akıllı telefonların başat iletişim aygıtına dönüşmesiyle buna benzer çok kapsamlı ve bütünsel bir değişim ve dönüşümün içine girmiş bulunuyoruz. İnsanlığın geçirmekte olduğu dönüşüm sanıldığından çok daha derin.

ÖD: Peki bunun ne kadar bilincindeyiz?

HŞ: Bütün yeni teknolojilerin ortaya çıktığı zamanlarda olduğu gibi bu kez de en son teknolojinin bize neler yaptığını ya da yapacağını tam olarak kestiremiyoruz. Sadece bazı belirtileri görüp kaygılanıyoruz. Dijital teknolojinin yaygınlaşması, internetin günlük yaşamın vazgeçilmezi haline gelmesi ve özellikle akıllı telefonların hayatımızın bütününü kapsayacak yaygınlık kazanması, insanların sürekli telefon ekranlarına bakması haklı kaygılara yol açıyor. Hem haklı hem haksız kaygılar demem lazım. Bence bazı kaygılar abartılıyor. Buna karşılık, bazı şeyler de görmezden geliniyor. Her şeyin çok iyi olduğu eski bir altın çağdan söz etmek de abes, onu romantize etmekten başka işe yaramıyor. Aslında şu aşamada iki soruya odaklanmalıyız. Bir, bu dijital medya bizi nasıl değiştiriyor? İki, ortaya çıkacak bir takım sakıncaları azaltmak için neler yapabiliriz?

“KÜRESELLEŞME, EMPERYALİZMİN SON AŞAMASIDIR”

ÖD: Küreselleşme karşıtları, ılımlı (şüpheciler) küreselleşmeciler ve küreselleşme taraftarları var malum. Sizin küreselleşmeye bakış açınızı merak ediyorum?

HŞ: Ben o konuya kategorik bakmıyorum. Etki-tepki süreci içinden bakıyorum. Küreselleşme bir olgu. Andığımız iletişim teknolojilerinin bulunduğu bir dünyanın, içine kapanık uluslardan oluşan bir bütün olabilmesi mümkün değil. McLuhan 50 yıl önce “küresel köy” demişti. Hepimiz birbirimizin neler yaptığını, neler yapmadığını görüyoruz. Ama öte yandan, insanlığın küreselleşmenin bazı sonuçlarına hazır olmadığının bir takım belirtileriyle karşı karşıya geliyoruz. “Küreselleşme kapitalizmin en son aşamasıdır” diyebiliriz. Lenin’in ‘Emperyalizm, kapitalizmin en son aşamasıdır’ demesi gibi, biz de günümüzde ‘Küreselleşme emperyalizmin son aşamasıdır’ diyebiliriz. Şu anlamda: küreselleşme sermayenin sınır tanımadan dünyanın her yerine serbestçe girip çıkabildiği evredir. Bunun teknolojik altyapısı oluştu. Dünyadaki tüm finansal işlemlerin dünyanın her yerinden tek bir banka tarafından yapıldığını düşünebiliriz.

ÖD: Peki olumsuz etkileri?

HŞ: Günümüzde sermaye sadece paradan ibaret değil.Kapital, büyük çapta enformasyona dönüşmüş durumda. Eğer siz sermayenin dünyanın her yerine serbestçe girmesini bir ideoloji olarak savunuyor iseniz, o zaman bunun mutlaka bilgisel ve düşünsel dolaşım özgürlüğüyle bütünleşmesi gerektiğini kabul etmek durumundasınız.Bunun için demokratik özgürlükler gerektirir. Sermaye gelsin ama fikirler gelmesin derseniz çelişkiye düşmüş olursunuz. Hayat böyle, bir şey yapıyorsanız ona tepki olarak oluşacaklara da hazır olacaksınız. Bunlardan bazıları hiç hoşunuza gitmeyen şeyler olabilir, hatta sizi yiyip bitirebilir. Şu anda Batı’nın ilk sanayileşmiş ülkelerinde yaşananlara bir bakalım. Emperyalizm 19., 20. Yüzyıl’da, çoğu kez askeri güçle birlikte, Afrika’ya, Asya’ya, Latin Amerika’ya girdi ve oraların insanlarını iliklerine kadar sömürdü. Oraların zenginliğini kendi ülkesine götürdü, rahata kavuştu, çok zengin oldu. Şimdi de yeni iletişim teknolojileri sayesinde oraların insanları senin ne kadar rahat ve güvenli bir yaşam sürdüğünü görüyorlar ve “ha madem ki giriş-çıkış serbestliği var, şimdi biz de sana gelmek istiyoruz” diyorlar. Ahlaki olarak son derece haklı bir şey. İsterseniz buna bizim misafirliklerde olduğu gibi “iade-i ziyaret” diyebilirsiniz. Ama ne oluyor? Kapılar suratlarına çarpılıyor, surlar ve duvarlar inşa edilmeye başlanıyor. Avrupa’da ki göç karşıtı görüşlerin nasıl giderek yeni bir ırkçılığa dönüştüğünü, Trump’ın Amerika’da kazanmasının ardında nasıl bir ırkçı dürtü olduğunu fark ediyoruz. Dünya’da ırkçılığın, faşizmin, yobazlığın ve dar kafalılığın yükselmekte olduğunu görüyoruz. Bu da küreselleşmenin öbür yüzü.

 

ÖD: Şaşırma yetimizi kaybettiğimiz, toplumsal ve kültürel farklılıkları ortadan kaldıran bir aynılaşma getirdi diyebilir miyiz?

HŞ: Gezegenimiz küresel sermayeye dar geliyor; her yeri kendine benzetmekte çok mahir. O yüzden bir benzeşme, standartlaşma, aynılaşma kesin olarak söz konusu. Bunun Amerikan modeline göre bir aynılaşma olduğunu söyleyebiliriz. Model orada oluşuyor. Fast-food üretim süreci ve mimarisi gibi. Nereye gitseniz aynı.

ÖD: Dünya liderlerinde de benzeşme görülüyor gibi?

HŞ: Herkes gibi onlar da birbirlerinden kopya çekiyorlar. Diyelim Hindistan otokratı, Türkiye otokratının yaptıklarını görüyor, hevesleniyor, Macaristan otokratı, Polonya otokratının yaptıklarını taklit ediyor, hepsi hayranlıkla “baba” Putin’e bakıyorlar, Japonya’da ki bile geri kalmak istemiyor, “ben ne yapsam” diye etrafa bakınıyor, Amerikan otokratı da “hani bana hani bana” demeye başlıyor. Şimdi Çin otokratı ömür boyu görevde kalma hakkını elde etti ya, eminim hepsi isteyeceklerdir. Zaten Putin dördüncü kez seçildi, 24 yıl görevde kalmış olacak. Böylece yeni bir yönetim tarzı ortaya çıkıyor. 19. Yüzyılın klasik demokrasi hayallerinden, ya da 20. Yüzyılın sosyal demokrasi düşlerinden çok farklı bir model. Bu “beklenmedik” sonuçları da küreselleşmenin etkileri başlığı altında irdeleyebilirsiniz.

“HAYALETLER KOLAY ÇÖZÜMLER ÖNERİYOR”

ÖD: Küreselleşme ve iletişim, artı yönler yanında eksilerde getirdi malum. Kültürel yozlaşma ve en önemlisi dijital yollarla, saniyeler içinde toplumdan topluma bulaşan psikolojik hastalıklar, depresyon, yaşadım sanrısı. Kaoslar ve biriken karamsarlık, aynı bir fay hattının enerji yüklenmesi gibi, yükselen kaygı eşikleri. Sizce bu durum toplumsal anlamda ya da küresel anlamda bir depreme neden olabilir mi? Olursa nasıl bir sonuç öngörürsünüz?

HŞ: Biz o depremi şuan yaşamaktayız. Bunun çeşitli örneklerini her tarafta görebiliriz. Eski planlar iptal ediliyor, çünkü onların işlemeyeceği belli oldu. Yeniden bir içe kapanış refleksi söz konusu. Ancak bu eskisi gibi başkalarından kopuk yaşama şeklinde gerçekleşmeyecek. Çünkü andığımız teknolojiler buna imkân vermeyecekler. Büyük bir şaşkınlık var ve bakın kimse çözüm öneremiyor. Geçmiş bitti, ama gelecek bulanık. Örneğin geçen hafta İtalyan seçimlerine bakın, ne oldu? Sosyalist partiler oy kaybetti. Avrupa’nın bütününde sol gerilemekte. Oysa sol tam da bu gibi durumlarda çözüm önerebilir deniyordu, çünkü kapitalizmin kendisi bu konuda çözüm önermekte yetersiz kalıyor. Bu boşlukta çok tehlikeli hayaletler mağaralarından çıkıyor. O hayaletler kolay çözümler öneriyorlar. Aşırı milliyetçilik, şovenizm, diktatörlük, savaş… 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinin karnesi böyle olacak ne yazık ki…

ÖD: Evet dijital değişti, medya değişti, biz değiştik mevcut ideolojiler şuan içinde bulunduğumuz durumu karşılamıyor. İnsanlarda artan bir inanma arzusu var.

HŞ: Mevcut ideolojiler ve elitler içinde bulunduğunuz krizi açıklayamıyor, çözümler öneremiyorlar. O inançlar kandırmaca. Eski çözümler artık geçerli değil. Bir sürüklenmedir gidiyor… Bir duvara çarpıncaya kadar mı? O duvar yeni bir dünya savaşı mı? Korkutucu sorular bunlar…

ÖD: Daha güncel, daha insani ve gerçek ideolojilere gereksinim var gibi.

HŞ: Korkmuş insanlar… Korkmuş insanlar çok korkunç olabilirler, çünkü derhal gidip en güçlü gördüklerine sarılabilirler. Oysa o en güçlü aynı zamanda en kötü niyetli ve korkunç olabilir.

“BANA KARAMSAR ŞEYLER SÖYLETECEKSİN”

ÖD: Korkunun üzerinde bir şey var, bu da ‘İnanma’ değil midir? Mesela eskiden solda veya sağda mücadele eden insanlarında korkuları vardı fakat savundukları şeye duydukları inanç öyle gerçekti ki korkularının üstüne çıkıyordu. Şimdi ortada ki ideolojiler kanıksandı ve çağın insanının ihtiyacını karşılamıyor. ’İnanma arzusu’ toplumlarda yükselen değer. Hani kafaların ideolojiler bakımından kirli ve karışık olduğunu düşünürsek, gerek siyasal, gerek toplumsal bir sadeleştirme yaparak bir çözüm türetilemez mi?

HŞ: Bana karamsar şeyler söyleteceksin… Şimdi kapitalizmin ve dar tarifiyle sosyalizmin 21.yy’da karşı karşıya kaldığımız sorunlara çözüm bulmakta yetersiz ve çaresiz kaldığı konusunda birleştik. Bu durumda yeni anlayışlar, yeni çözüm önerileri, yeni dünyaya bakışlar, ideolojilere gereksinim olduğu konusunda da anlaştık ve bunların ufukta görülmediği konusunda da anlaşıyor muyuz?

ÖD: Evet.

HŞ: O zaman şu soruyu sorabiliriz: Sakın insanlık yeni bir karanlık çağın eşiğinde olmasın? Bizim coğrafyamızda, Anadolu’da yaşanmış karanlık bir çağ vardır. Troya yıkıldıktan sonra ki; bu Milattan Önce 12.yy. sonlarına denk gelir. Sadece Troya da değil bütün Anadolu da ve Ege’de uygarlıkta bir gerileme olmuş. Arkeolojik bulgulardan bunu anlıyoruz. Öylesine bir gerileme olmuş ki yazı kaybolmuş. Bu dönemin 300-400 yıl sürdüğü düşünülüyor. Ne oldu? Niçin oldu? Deprem miydi? Savaş mıydı? Veba mıydı? Şuan biz, diyelim Troya’nın kuşatma altında olduğu, tahta atın inşa edildiği dönemde olabiliriz. İleriye doğru baktığımızda kurtarıcı öneriler, parlayan çözümler görünmüyor, eskilerin ise ne kadar parlatılırlarsa parlatılsınlar tükenmiş olduğunun farkındayız. Fransız İhtilali ile dünyaya yayılan “İnsanlık” ideali tehlikede görünüyor. O ideal ölürse geriye ne kalır?

İNSANLIK BULACAK MIYIZ?

ÖD: Emperyalizmin tüm dünyayı sanayi, para, iş gücü, hatta ulusların içişleri ve son olarak, tüm iletişim kanallarını elinde tutup, beyinleri kontrol ettiği bir insan çiftliğine çevirdiğini söylesek bu çok ütopik bir yaklaşım olmaz sanırım. İnsanlık için, hala hür iradeden söz etmemiz mümkün mü?

HŞ: Çok önemli bir soru. Yapay akıl meselesi de o bağlamda karşımıza çıkıyor: Kendileri çuvallamış olan insanlar yoksa kendi yarattıkları makinelere teslim mi oluyorlar sorusu! Nereye gidiyoruz sorusu. İnsanlar başlangıçta fazla telaşlanmadılar çünkü robotlar daha çok kol gücüyle yapılan işleri yapıyorlardı. Fakat gittikçe akıllandılar. Artık kol gücüyle değil akıl gücüyle yapılan işlerde de kullanılmaya başlıyorlar.Hatta sanata el atıyorlar. Ne bileyim, beste yapıyorlar örneğin. Haber yazmaya başlıyorlar. İki de bir lafa karışıyorlar. Bugün twitterda bize ulaşan mesajların yüzde kaçının robotlar tarafından üretildiğini biliyor muyuz? Veya bize medyadan iletilen haberlerdeki robot katkısının farkında mıyız? Değiliz. Ama bunun gün geçtikçe çoğaldığını duyuyoruz. İnsanlar arasındaki iletişim gibi görünen pek çok şeyin, artık robotlar arasında iletişim haline geldiğini görmekteyiz. Bu gidiş şunu gösteriyor ki, ister ütopik, ister distopik olarak bakabilirsiniz, makinaların insanlardan daha akıllı hale gelmeleri de o kadar da uzakta olan bir şey değil. Her alana giriyorlar. Belki devlet yönetiminde de bazı kararları onlar alacaklar. Bu alan gittikçe artacak. Karşımızda insan bulmakta zorlanacağız. “İnsanlık” bulacak mıyız?

ÖD: Bazı alanlarda şimdiden böyle değil mi?

HŞ: Bilincine varmasak da öyle. Geçenlerde ders sırasında öğrencilerimle buna benzer konuları konuşurken, gene Mcluhan’dan bahsediyorduk. Mcluhan bütün teknolojileri insan uzuvlarının bir uzantısı olarak görür. Mesela gözlük, bir teknoloji olarak, gözümün bir uzantısıdır, ayakkabı benim ayağımın uzantısıdır, tekerlek yine ayağımın uzantısıdır, bıçak elimin uzantısıdır, televizyon “merkezi sinir sistemi”mizin uzantısıdır, ya günümüzün başat iletişim aygıtı olan smartphone ya da akıllı telefon? O neyin uzantısıdır? O bizim aklımızın, gönlümüzün, şuurumuzun, gözümüzün her şeyimizin uzantısıdır derken; arkadaşlardan birisi dedi ki; ‘Hocam, bana öyle geliyor ki giderek biz onların uzantısı haline gelmeye başladık.” Dahası var: Bu telefon onları kullananlardan çok daha akıllı bir çok bakımdan.

“YURTTAŞ DA HABER ÜRETİM SÜRECİNE KATILABİLİR”

ÖD: İnternet, sosyal medya, medya derken, anlayış üzerine yeni bir bilinçlendirme hareketi başladı, Medya Okur Yazarlığı. Ben onu ‘Yarattığın şeytanınla nasıl baş edersin’ gibi yorumluyorum. İletişim camiasının halkı eğitmek tamam, ama hem ulusal hem uluslararası alanda, daha kalıcı, hukuki çözümlere yönelik yaptırımlar, geliştirmesi gerekmez mi? Medya okuryazarlığı, pasif ve acizce bir çözüm önerisi değil mi?

HŞ: Bizim iletişim öğrenimi gördüğümüz kitle iletişim çağında medyada çalışmak için ahlaki ve mesleki bir altyapı gerekiyordu. Bu çağ, kitle iletişimi ile birlikte, 20.yüzyılın sonundan itibaren gerileyip yok olma sürecine girdi. Ben o eski çağda, uzun yıllar medya etiği dersi verdim. Medya mensuplarının haberleri değerlendirirken, ne gibi ahlaki kaygılarla bağlı olması gerektiğini tartışıyor, özel yaşamın önemi üzerinde duruyor, çocukların bazı haberlerden nasıl korunması gerektiği konusunda fikirler üretiyor ve medyanın insanları saygın bir varlık olarak ele almasının önemi üzerinde duruyorduk. Bu arada Basın Konseyi Yüksek Kurulu üyesiydim, Gazeteciler Cemiyetinin etik kurulunda görev yaptım. Yani kitle iletişim eğitiminde benim de önem verdiğim böyle bir mesele vardı. Zaten etik eğitimi almış olmak medya profesyonelini tanımlayan öğelerden biriydi. Abdi İpekçi’den itibaren bu öyleydi diyelim. Gazetecilik yapanların böyle bir donanımı olması bekleniyordu. Derken, zamanla, diyelim 21. Yüzyılın başından itibaren telefonların iki taraflı çalışmaya başlaması, görüntü ve grafik göndermeye başlamasıyla beraber ‘Yurttaş gazeteciliği’ diye bir kavram çıktı. Dendi ki; artık sadece muhabirlerin elinde fotoğraf makinası yok, televizyon kamerası yok, yurttaşlarında var. Mademki yurttaşın aydınlanması demokratik süreçlerin en önemlilerinden bir tanesi, o halde yurttaş da haber üretme sürecine katılabilir, katılmalıdır. Dijital teknolojideki gelişmelerle yurttaş gazeteciliği olanakları daha da arttı. İşte orada yurttaş gazeteciliği ile habercilik etiği arasındaki ilişkinin niteliği sorunu karşımıza çıktı. Peki, bizim kitle iletişimi çağında, gazetecilere meslek adına yapmalarını ve yapmamalarını öğrettiğimiz bir takım ilkeler, onlar için de geçerli olacak mı? Hangi ölçüde geçerli olacak? Bu soru çıktı karşımıza. Medya okuryazarlığı konusunun moda olması da yalnızca pasif tüketici yurttaşın medyayı anlama ihtiyacı sonucu olarak değil, mesaj üreticisi olarak ihtiyacı ile bağlantılı olarak çıktı ortaya. Pasif tüketici anında aktif üreticiye dönüşebiliyor zamanımızda. En yakın gazete ya da televizyon istasyonu elinin ucunda. Onun eğitilmesi lazım.

ÖD: Medya Okur Yazarlığı eğitimine karşı değilim, olmasından yanayım. Fakat sadece bunu yapmak eksik önlem ve pasif bir çözüm önerisi gibi çıkıyor karşımıza. Hoş denetim istemekte de çekiniyoruz ama demokratik haklar çerçevesinde bir ağ denetim sistemi gibi, toplum huzuru ve sağlığı için, iletişim camiasının, hukuki yaptırımları olacak daha geniş kapsamlı bir çalışmayı öngörmesi gerekmez mi?

HŞ: Tabi ulusal, uluslararası çaplı hukuksal yaptırımlara ihtiyaç vardır, olacaktır. Tıpkı medya alanında olduğu gibi. Yani, insanları şiddete teşvik ettiğin, nefret tüccarlığı yaptığın ya da bir insanın özel yaşantısına ilişkin bir görüntüyü, gazete de yayınladığın zaman bunun belirli sonuçları oluyor. Sosyal medyada da önlemleri olmalı, olabilmeli. Sosyal medyanın doğru kullanımı konusunu toplumun bütün kurumlarının elbirliğiyle, hatta dünyanın bütün kurumlarının, Birleşmiş Milletler de dahil, ele almaları ve başa çıkmaları gereken bir sorun haline dönüştüğünü görüyorum. Çünkü sosyal medya bir aydınlık ve anlayış üreticisi olması beklenirken, bir nefret üreticisi haline dönüştü.

ÖD: Niye böyle oldu?

HŞ: İnsan türünün fıtratı yüzünden diyelim. Biz kitle iletişimi döneminde de sosyal psikoloji derslerinde şunu öğrenir, öğretirdik; “İnsanlar zihnen tutucudurlar, inandıklarından çok farklı şeyler duyarak huzursuz olmamak için kendilerini yalnızca aynı fikirde oldukları kaynaklara, açma eğilimindedirler” Buna “pekiştirme” ihtiyacı diyorlar. “Pekiştirilmek” en büyük insani ihtiyaçlardan biridir. İnsanlar, psikolojik denge ihtiyacı ile, sürekli olarak ne kadar doğru düşündüklerini, ne kadar haklı olduklarını duymayı isterler. Şimdi sosyal medyaya geçtiğimiz için bunun değişmesini bekleyebilir miyiz? Bay X koyu bir dindarken elinde imkan var diye merak edip ateistlerin fikirlerini öğrenmeye mi kalkacak? Çok küçük bir ihtimal. Daha büyük bir ihtimalle kendisi gibi düşünenlerle daha fazla fikir alışverişi yapacak, var olan inançlarını daha da pekiştirecek. Bir çeşit yobazlaşma sarmalına girecek de diyebiliriz.

ÖD: Daha çok mu kutuplaşma oluşacak?

HŞ: Kutup içinde bile keskinleşecektir. Gittikçe daha bağnaz hale gelecektir. Gittikçe kendisinin, ne kadar haklı olduğuna daha fazla inanır hale gelecektir. Buna sosyal medyanın ‘Yankı Odası Etkisi’ deniyor. Herkes yankıları duyarak efeleniyor, ‘Ne kadar haklıyım’, ‘A ben daha da haklıyım’, ’Ben daha çok haklı olduğum için karşımdaki adama küfredebilirim.’, ‘Senin küfürün bir şey mi? Ben daha ağrını edebilirim’ türünden bir yarışa giriyor ve bugün içinde yaşadığımız sosyal medya curcunasını yaratıyoruz. Oysa onları insanların nihayet özgürce iletişim kurabilecekleri platformlar olarak düşünüp ne güzel hayaller kurmuştuk. Aradaki medya elitlerinin devreden çıkmasının bir çeşit demokratikleşme olacağını düşünmüştük. Öyle olmadı.

“BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE BİR GERİLEME YAŞANDIĞI ORTADA”

ÖD: Siyasi baskılar, güç ve basının satın alınması, medyanın şekillendirilmesi üzerine bir sürü eleştirimiz var. Fakat ilk öz eleştiriyi gerek sahada ki gazeteci bakımından, gerekse gazetecileri eğiten okul ve kurumlar bakımından ele alırsak, temelde sizin gördüğünüz eksiklikler nelerdir?

HŞ: Öncelikle kurumlar görevini yerine getirmiyor, getiremiyor, felç olmuş ya da edilmiş durumda. Bak ne yazıyor şu pankartta? “Hepimiz Ahmet’iz hepimiz Nedim’iz.”2011’de onlar tutuklandığında çıktık yürüdük, çünkü Ahmet ŞIK bizim öğretim üyemizdi. Üç oda ileride oturuyor idi. Nedim ŞENER benim öğrencim sayılabilecek bir meslektaşımdı. Biz iletişim fakülteli hocalar olarak çıktık yürüdük. Biraz ucu bize dokunduğu için, biraz genel olarak derslerimizde ifade özgürlüğünü sonuna kadar savunduğumuz için. Bugün bunu yapabilmek ne kadar mümkün bilmiyorum. Ancak günümüzde demokrasi ile beraber basın özgürlüğünde de bir gerileme yaşandığı ortada. Bu sadece Türkiye için değil, dünyanın pek çok başka ülkesi içinde geçerli. 2017 yılı hakkında Freedom House tarafından yayınlanan son raporda, son derece karamsar bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz. Sadece güzel ülkemizde değil, dünyanın başka yerlerinde de Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere, Avrupa’nın da bazı ülkeleri dahil olmak üzere, yani fikir ve irade özgürlüğünün kalesi olarak görülen yerler dahil olmak üzere, genel bir gerilemeyle karşı karşıyayız. Bu gerileme büyük çapta küreselleşme çağında dijital teknolojinin ve sosyal medyanın, politika alanını değiştirmesiyle bağlantılı. Otokratların ve tahammülsüzlüğün prim yapmasıyla bağlantılı bir durum.

ÖD: İşte burada İletişim Fakülteleri farklı düşünceyi işaret eden, daha farklı eğitim veren bir kurum olması gerekmez mi?

HŞ: Türkiye de diyelim 60 iletişim fakültesi var. Bana bunların basın özgürlüğüne ilişkin konularda ne yaptıklarını söyleyebilir misiniz? Ki, iletişim fakülteleri için özgürlük, oksijen kadar gerekli olan bir şeydir. Yani siz diş hekimliği okuyor iseniz ülkenizde basın özgürlüğünün olup olmaması, sizin iyi dolgu yapıp yapmamanızı etkilemez. Ama siz eğer ülkeye gazeteci yetiştiriyor iseniz, o ülkede basın ve ifade özgürlüğünün olup olmaması, iyi gazetecilik yapılıp yapılmayacağını doğrudan doğruya etkiler.Mesleğin asal işlevidir. Bu özgürlüğün olmadığı bir ülkede siz halkı sağlıklı olarak bilgilendiremezsiniz. Onu tehlikelerle karşı karşıya bırakırsınız. Uyaramazsınız. Yaşanacak felaketlerin nedenlerinden biri haline gelirsiniz. Bu genel olarak aydınlar için de böyledir.

“EN KORKTUĞUM ŞEY, KÖTÜLÜĞÜN APOLOJİSTİ HALİNE DÖNÜŞMEKTİR”

ÖD: Bu koşullarda aydın ne yapabilir?

HŞ: Bir aydın, akademisyen, gazeteci ve kişisel olarak benim en korktuğum şey, kötülüğün apolojisti haline dönüşmektir. Herkesten iyilik aktivisti olması beklenemez, ama en azından, onu yapmamalıyız. Kötülük apolojistliği, sonunda kötü çıkan bir şeyi inançla ve inatla savunmanın ötesinde bir şeydir, bir ahlak tarzıdır. Bence bir aydın kötülükleri yapanların yüreğine sürekli su püskürten bahçıvan konumuna düşmemeli. Bahane üreticisi, haksızlık mazeretçisi mesleğine intisap etmemeli. Bugün bakıyorum bazı gazeteciler, aydın geçinenler, tırnak içinde‘meslektaşlarım’, televizyon programlarında ya da gazete köşelerinde sürekli olarak bunu yapıyor, karşımıza çıkan kötülüklerin, niye haklı ve doğru olduğunu savunuyor ve gerekçeler üretiyorlar. Bu hem aydın hem de gazeteci olarak yaptıkları işin doğasına aykırı. Böylece mesleklerini ve hatta varoluş nedenlerini inkar etmiş oluyorlar. Gülenist gazeteciler arasında bunlardan çok vardı, bir de kalkıp etrafa ahkam kesiyorlardı. Onların yerini başkaları doldurdu. Ne yazık ki Türkiye’de ortam sürekli olarak bu türden apolojist üretiyor.

“OLGULARI BİLMEDEN FİKİR BEYAN ETMEK YANLIŞTIR”

ÖD: Gazetecinin mesleği gereği, muhalif olması, dürüst olması etik olması gibi kurallar var. Fakat gazeteci adayına, tüm bunlara sahip olabilmesi veya sahip çıkabilmesi için sosyolojik düşünme yetisi kazandırılması gerekmez mi?

HŞ: “Muhalif olması” deyimine itirazım var. Gazeteci, görevi gereği doğruları söylemekle yükümlüdür. Bizim kuşağımız İsmail Cem, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, gibi örneklerden anlaşılacağı üzere, ‘Doğruları vermenin en iyi muhalefet olacağı’ inancıyla gazetecilik yaptı. “Muhalif” gazete ya da televizyon kurmakta olduğunu söyleyenlere cevabım hep aynı olmuştur: “Muhalif kanal diye bir şey yoktur. Doğruları, dosdoğru söyleyen gazete ve kanal vardır.” Türkiye gibi ülkelerde olgular zaten muhaliftir. Eğer sen, ülkedeki gelir dağılımı bozukluğundan söz ediyor ama bununla ilgili rakamları vermiyorsan inandırıcı olamazsın. Ama; ‘Bakın tepedeki yüzde birin kazandığı para, aşağıdaki yüzde altmışın kazandığı paraya eşit’ dersen gerçek muhalefeti yapmış olursun. O yüzden Uğur Mumcu’nun ‘Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz’ şeklindeki artık atasözüne dönüşmüş olan sözü aslında şöyle anlaşılmalı: ‘Olguları bilmeden fikir beyan etmek yanlıştır, önce olguları araştıralım!’ Gazeteciliği saygın hale getiren işte bu boyutudur.

SOSYOLOJİK DÜŞÜNME YETİSİNİN MUTLAKA VERİLMESİ LAZIM

ÖD: Gazetecilik eğitimine tekrar dönecek olursak, sosyoloji dersi alınıyor fakat sosyolojik düşünme yetisi kazandırmak ayrı bir şey. Bu yetiyi kazanan zaten bu etik kurallara daha çok sahip çıkmaz mı?

HŞ: Sosyolojik düşünmek elbette çok önemli. Sosyolojik dünya anlayışına sahip olması gereklidir ve çok yararlı. Bu konu da ‘Sosyolojik İmgelem’ diye bir kitap vardır. Belki Türkçe ’ye de çevrilmiş olabilir. C.Wright Mills diye Amerika’lı solcu bir sosyolog tarafından yazılmıştı. İnsanları sosyolojik akıl yürütmeye davet ediyordu. O anlamda söylüyorsun sanıyorum. Yani sosyoloji bilgisi olarak değil, sosyolojik akıl yürütme olarak. Elbette en iyi gazetecilerde bu yetenek vardır.

ÖD: Evet. Çünkü sosyolojik düşünme yetisinin keskin net kanıları olamaz. Birini hiçbir zaman direkt suçlayamaz.’ Acaba’ vardır hep.

HŞ: Buna Sosyal Psikolojiyi de ekle. Sosyolojik düşünme yetisinin mutlaka verilmesi lazım, öteki taraftan sosyal psikolojik perspektifin de öğretilmesi lazım. Çünkü işin içine insan türünün fıtri özellikleri de karışabiliyor. Daha önce bir örnek vermiştim. İnsanların yeni fikirleri kabul etmeleri kolay olmuyor.

“SİYASET MEYDANI BİZE ÇOK ŞEY ÖĞRETMİŞTİR”

ÖD: Liberallere göre ‘Karşı tezi savunan tek bir kişi kalsa bile, o her türlü korunmayı hak eder’ fikri üzerinden, bazı ülkelerdeki liberal eğitimlere ve o zaman daha kaliteli tartışmalar yapabileceğine değinmişsiniz. Bu görüşten yola çıkarak, karşı tezi anlayabilme ve saygı duyabilmenin gelişmesi adına, iletişim fakülteleri, tartışma sınıfları gibi uygulamalı dersleri eğitim programına neden dahil etmiyor?

HŞ: Benim emekli olduğum ve emetitus hoca olarak yılda bir ders verdiğim üniversitemiz, İstanbul Bilgi Üniversitesi, bu açıdan istisnai bir üniversitedir. Burada grup tartışmaları teşvik edilir. Bu konuya önem veren hocalarımız var. Ama adı itibari ile tam böyle bir ders yok sanırım. Ben lise son sınıf öğrencisiyken AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Oradan mezun olmam için asgari iki edebiyat dersi, iki tarih dersi, iki matematik dersi almam gerekiyordu. Bir de ‘Speech” denilen söz söyleme ve tartışma sanatı dersi almam zorunluydu.Türkiye’den gelmiş biri olarak çok garipsemiştim. Sonra gördüm ki burada hitabet sanatını öğretiyorlar. Çünkü hitabet çok önemli. Batı’nın liberal eğitim geleneğinde, Batı’nın aydınlanma ve hoşgörüye dayanan eğitim geleneğinde bu çok önemli bir kavramdır. İnsanların hoşgörü içinde zıt fikirleri tartışabilmesi ve zaman zaman bunları belirli, münazara kurallarına bağlı olarak yapması hayat boyunca yararlıdır, eğitimin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

ÖD: İletişim fakültelerimizde, gazetecilerin yetiştiği, televizyoncuların yetiştiği, halkla ilişkilercilerin yetiştiği fakültelerde bu dersin olması gerektiğini düşünüyorum.

HŞ: Bizim eğitimimizde yok, maalesef bu aydınlanma kervanına katılmamız çok geç olan bir hikâye. Bizim, özel istisnalar dışında hiç bir zaman liberal eğitim uygulamamız olmamıştır. Ben şunu hiç unutmam: Orta üçteyiz, şiir yazmaya başlamışız, Türkçe dersinde hocamız serbest vezinle yazıyoruz diye kızıyor. Tartışıyoruz aruz mu , hece mi, yoksa serbest vezin mi diye ? İleri görüşlü hocamız “hadi münazara yapalım” diyor. İlk konuşmacı arkadaşım Çetin ‘Bu çağda hala failatün failatünlü aruz veznini savunmak örümcek kafalılıktır.’ demez mi! Sınıfta bir sessizlik oluyor, hocamız Reşat Bey, Çetin’e yaklaşıp bir tokat patlatıyor, münazara bitiyor… Türkiye’de tartışma terbiyesi açısından en başarılı deneyim, Siyaset Meydanı programıdır. Ondan önceki dönemde farklı fikirlerdeki iki insanı, hele zıtlaşılmış bir konuda karşı karşıya oturtup konuşturabilmek, akıl hayal almayacak bir şeydi. Siyaset Meydanı bize çok şey öğretmiştir.

ÖD: Mesleki etik açısından hassasiyetinizi biliyorum. ‘Etik konusu her şeyden önce, kim gazetecidir ve gazeteci kimdir’ sorularını gerekli kılıyor ise, size göre kim gazetecidir, gazeteci kimdir?

HŞ: Bu soru gittikçe önemini yitiriyor. Kitle iletişiminin egemen olduğu, gazeteciliğin sadece gazeteciler tarafından yapılması gereken profesyonel bir iş olarak görüldüğü dönemlerde bu soru çok önemli bir soruydu ve birçok tartışmaya neden oluyordu. Sarı basın kartı gerekir mi? İletişim fakültesinden mezuniyet gerekir mi? Bir basın kuruluşunda çalışıyor olmak gerekir mi?’ gibi… Fakat önce, sözünü ettiğimiz yurttaş gazeteciliğinin yaygınlaşması ve tüm yurttaşların gazetecilik yapabilecek teknik kapasiteyi kazanmasıyla beraber bu sorunun önemini yitirdiği kanaatindeyim.

DEMOKRASİ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ TOPLUMUN TAMAMI İÇİN İYİDİR

ÖD: Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, profesyonel gazeteciler için, Türkiye’yi en büyük hapishane ilan etmiş. Başta hükümeti eleştirmek suçu ile 42 gazeteci tutuklu, 2017 sonuçlarına göre. Basın endeksi sıralamasında 180 ülkede 150’inci sıraya gerilemişiz. Bu zincir nasıl kırılabilir, neden çözüm üretemiyoruz? Bu soruyu yanıtlamadan önce şuna cevap vermenizi rica edeceğim; Bu soruyu hazırlarken, gazeteci bir arkadaşımız ile tartıştık. Bu örgütün, taraf tutuğunu, Zaman gazetesi çalışanına sahip çıktığı kadar; Cumhuriyet gazetesinden atılmış gazeteciye sahip çıkmadığını, bütün gazeteciler için eşit olmadığına dair yaklaşımı oldu arkadaşımın. Bu iddia ne kadar doğrudur?

HŞ: İnsan hakları performansı ile ilgili karne tutan birçok kuruluş var. Bunlardan bazıları, Birleşmiş Milletler gibi, UNESCO gibi uluslararası örgütlerle ilintili, bazıları daha profesyonel gazetecilik örgütleri. Bunların her birinin kendine özgü ideolojik yaklaşımları, ideolojik artıları ya da eksileri olabilir. Bazı kişiler konusunda, ikircikli davrandıkları ileri sürülebilir, gerçekten de örnekleri vardır. Ama eğer belirli bir dönemde bu örgütlerden beş tanesi birden, sizin son on yıl içinde, basın özgürlüğü açısından çok büyük bir düşüş içinde olduğunuzu söylüyorlarsa, burada bir hakikat olması gerekir. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı durum budur. Freedom House örgütü, bu seneki araştırmasında Türkiye’nin “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde olduğunu söylüyor. Artık küme düştük, uzun zaman yarı özgürdük, bir ara tam özgüre doğru gitmek üzereydik, ama küme düşe düşe böyle bir yere geldik. Sınır Tanımayan Gazeteciler derneği ya da bir başkası ne kadar önyargılı olursa olsun genel gidiş bu şekildedir. Amerika’da ki Gazetecileri Koruma Örgütü’nün karnesinde de aşağı yukarı aynı şey çıkacaktır. Finlandiya’daki örgüte baktığımızda aynı şey çıkacaktır. UNESCO’nun benzer endekslerinde de, Avrupa Birliği’nin endekslerinde de, hastalığa ilişkin tanı üç aşağı, beş yukarı aynı olacaktır. Bazısı, belki Fetö’cüleri görmeyecektir, bazıları solcuları görmeyecektir. Fakat sonuç itibariyle hapishanelerin gazetecilerle dolu olduğu olgusu değişmeyecektir. Kendimizi aldatmayalım.

ÖD: Soruma dönecek olursak; bu zincir nasıl kırılabilir, neden çözüm üretemiyoruz? Biz hem ülke olarak, hem vatandaş olarak neden çözüm üretemiyoruz?

HŞ: Türkiye, liberal eğitim geçmişi, özgür tartışma geçmişi çok sınırlı olan bir ülke. Bizim ilk anayasamızdan bu yana 150 yıl kadar bir süre geçti. İlk bağımsız gazetelerin çıkışı 1860’larda. Buna karşılık Avrupa ülkelerine baktığınızda bunun çok daha erken başladığını görüyorsunuz. Fransız İhtilali’nin etkileri, Türkiye’ye oldukça geç geliyor. Zaten toplumsal olarak da, dinsel kültür olarak da tartışmaya açık bir yapıya sahip değiliz. O bakımdan, bünyemiz demokrasiye tam olarak hazır hale gelememiş bir bakıma. Ama tamamen de hazırlıksız diyemeyiz. 150 yıldır demokratik yönetim sınaması yapmakta olan, bu konuda çok emek vermiş ülkemizin 2018 yılında Özgür Olmayan Ülkeler kategorisinde olması, bir Türk aydını olarak benim ağırıma gidiyor. Bizim yapısal eksikliklerimizi gidermek üzere eğitim sistemimizi, her şeyden önce demokratik tartışmaya hazır bir hale dönüştürmemiz lazım. Yasalarımızı ona göre değiştirmemiz lazım. Hukukun üstünlüğünü her alana yerleştirmemiz lazım. Hukuk’un üstünlüğünün olmadığı bir toplumda, hiç kimse kendisini güvencede hissetmez. Taksi şoförü ile konuşurken bile, “Acaba bu şoför, filancadan mı” diye bir korku yaşamaya başlarsanız, orası kirlenmiştir.Toplumun en küçük birimi olan ailede kim konuşur kim konuşamaz ile başlayıp, hayatın bütününü kapsayan, kadın erkek ilişkilerini içine alan, sendikalaşmayı,mesleki örgütlenmeyi teşvik eden, bireylerin kendilerini yalnız ve güçsüz hissetmedikleri, örgütlü toplumun bir üyesi oldukları hedefe doğru ısrarlı ve inatçı adımların atılması gerekir. Atatürk ve arkadaşlarının temelini attıkları Türkiye Cumhuriyeti projesi bunu gerektirir. Demokrasi ve ifade özgürlüğü toplumun tamamı için iyidir, pencereyi açtığın zaman içeriye oksijen girer ve bundan herkes yararlanır. Araştırmalar haykırıyor: En özgür ülkeler aynı zamanda en mutlu ülkelerdir.

“ÖZGÜR OLMAYAN BİR TOPLUM AĞIR BEDELLER ÖDER”

ÖD: ‘Basın özgürlüğü gazetecilerin değil, halkın gerçekleri öğrenme özgürlüğüdür. Gerçekleri öğrenemeyen halk, demokrasinin aktörü olamaz. Olsa olsa bir çeşit despotizmin figüranı olur’. Demişsiniz. Hangi halk bunu ister ki. Gerçekten halk bunu mu istiyor yoksa medya aracılığı ile çoğunluğun bunu istediği şeklinde bir düşünüş mü yaratılıyor?

HŞ: İstiyor mu sorusu tabii sorunlu bir soru. Halkın buna ihtiyacı var mı? Cevabı evettir: Halkın basın özgürlüğüne ihtiyacı var. Neye göre ihtiyacı var? Çünkü bilmediği şeyler ona zararlı olabilir. Etrafta bir takım mikroplar olduğunu bilsin. Hangi politikacının kendisine yalan söylediğini bilsin. Filanca bankaya koyduğu paranın tehlikede olduğunu bilsin. Ama halk yararlı olduğunun ne kadar bilincinde? Orada karşımıza kafası karışık kitleler çıkabilir. Diş macunu kullanmayı öğrenmemiş ve alışmamış bir toplumda, diş macunu ihtiyacı düşüktür. Bu diş macununun faydalı olmadığı anlamına mı gelir? Özgürlük konusunda da böyledir. Özgür olmayan bir toplum ağır bedeller öder. İnsanlar ille en doğruyu bilir diye bir kural yok; hep kendi çıkarlarını ister diye bir da olgu yok. Bakın son zamanlarda hakikat – ötesi toplum türünden terimler türedi. Toplumlar kandırılabiliyor, Donald Trump’ı seçebiliyor, Brexit’i onaylayabiliyor. Yani insanlar ille rasyonel ve kendilerine yararlı olanı isteyecekler diye bir şey yok. Hele toplumlarda, bunun tam tersinden nemalanan kurumlar ve bireyler varsa ve özellikle din kurumu bu amaçla istismar ediliyorsa, o zaman kimi insanların olguları ortaya koymaya çalışanların basın özgürlüğüne karşı çıkmasını da büyük bir şaşkınlıkla karşılamamak lazım. Bunu medya her şeyi doğru yapıyor anlamında söylemiyorum. Medyanın da bir sürü hataları vardır, sürekli eleştirilmesi gerekir. Ama tarihten biliyoruz ki, nihai analizde özgürlük iyidir, tıpkı temiz havanın iyi olması gibi, tıpkı oksijenin iyi olması gibi. Halkın uzun vadeli çıkarı özgürlükten yanadır.

“DEMOKRASİ DAİMA TEHLİKEDEDİR”

ÖD: ‘2011 yılının Şubat ve Mart Ayları, basına yönelik baskılar ve baskınlar açısından, basın tarihimizin en karanlık evrelerinden biri olarak anılacak. Bir bakıma iyi oldu, gerçekler ortaya çıktı. Demokrasinin olduğu hiçbir ülkede böyle şeyler yaşanmaz’ şeklinde bir yazınız var. Demokrasimizle ilgili ortaya çıkan gerçekleri kimse gördü mü sizce? O günden bu güne bu yüzleşmeden ne yönde bir sonuç çıktı?

HŞ: Aynen öyle olmadı mı? Zekeriya Öz’ün yaptığı kötülükleri nasıl anıyoruz şimdi? Bugün yapılan kötülükler de yarın öyle anılacaktır. O uyanış anı elbette önemliydi. İtiraz edildi, yürüyüşler yapıldı, kitaplar yazıldı, zamanla o komplo çöktü. O kumpas çöktü. Nedim’lere, Ahmet’lere yönelik olan kumpasın çöküşünde, o türden yazıların, o yapılan yürüyüşlerin çok büyük faydası oldu. Tarihe ve zihinlere yazılmıştır.

ÖD: Asıl demokrasi mücadelesi, bence, aydınların verdiği mücadele idi zaten. Daha sonra demokrasi sahipçileri çıktı, demokrasiye tam aksi gözle bakanlardan. O günden bugüne bu yüzleşmeden ne yönde bir sonuç çıktı?

HŞ: Demokrasi mücadelesi, hiçbir zaman kesin olarak kazanılmaz. Tarihe baktığımızda öğrendiğimiz şeylerden bir tanesi budur. Demokrasi daima tehlikededir. Özellikle basın özgürlüğü daima tehlikededir. Çünkü siyasal iktidarlarla görevini yerine getirmeye çalışan basın arasında yapısal bir çelişki vardır. İkisi de gerçekliği tanımlamaya taliptir. Bir olayın zafer mi, yenilgi mi olduğunu kim tanımlayacak? O işi yapan insanlar mı, yani iktidar mı yoksa bu işe dışarıdan bakan kurum ve insanlar mı, yani medya mı? Bu çelişki yok olmaz. Bu çatışma dünyanın her yerinde halen de devam etmektedir. Bazen koşullar daha da ağırlaşır. İktidar güçlendikçe ağırlaşır. Şimdi öyle bir dönemden geçiyoruz. Demokrasiye ve özgürlüğe inanan insanların, basın özgürlüğüne inanan insanların yaptıkları işe inanmaları gerekir. Yaptıkları işin bir hakikat misyonu olduğuna inanmaları gerekir. Ama eğer sen ruhunu teslim edersen mesleğin ölür. Nasıl mı? Bunları Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar kitabımda ve Babıali’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü romanımda anlattım.

“ESKİ MEDYA ÖLDÜ ARTIK”

ÖD-Ağır hasta diye nitelediğiniz medyayı ameliyat masasına yatırma şansınız olsa, ne gibi bir tedavi öngörürsünüz? Nereden başlamalı onarıma?

HŞ: Eski medya öldü artık. Yeni bir medya yaratmamız lazım. Bunun da arayışları var dünyanın çeşitli yerlerinde. Fakat daha önce dediğim gibi, demokrasi konusunda karşımıza çıkan sorunlara, eski şablonlarla çare bulmakta nasıl zorluk çekiyorsak, aynı durumla gazetecilikte de karşı karşıya kalıyoruz. Sosyal medya fevkalade sorunlu. Sosyal medya dışında işlevsel iletişim organları yaratmakta, yaratıcı olamıyoruz. Bir takım girişimler oluyor, hep yarım kalıyor, eksik kalıyor, eski güçler onları bastırıyor. Onun yerine, görünüşte her şey eskisi gibiymiş gibi yayın yapan ama işlevleri haberciliğin ana işlevinin tam zıddına dönüşmüş olan, yani doğruları değil yalanları yaymayı görev edinmiş olan, gerçeğe karşı parazit sesi çıkarmayı görev edinmiş yapay mecraların arasında kalmış haldeyiz. Beni en çok üzen o. Biz basının aydınlatma ve demokrasiyi geliştirme işlevleri olduğuna inanarak bu alana girdik. Günün birinde basının çoğunluğunun demokrasi aleyhine parazit yapan, parazitler haline geleceği aklımızın köşesinden geçmedi.

“İLKELERİN OLACAK”

ÖD: Kitaplarınızı okurken size daha yakından bakma şansım oldu ve olanla olması gereken arasındaki farkı daha net görebildim. Fakat toplumumuz ya da gazetecilik yapan veya yapmaya çalışanların birçoğu, bu kadar yakından bakmıyor. Dışarıda sizi bir türlü bir yere koyamayan, bir kalıba sığdıramayanların olduğunu, yanlış anlaşıldığınızı veya bu şekilde görülmenizi isteyenlerin varlığına dair bir düşünceniz oldu mu hiç?

HŞ: Çok güzel bir soru. Cevabı “hamama giren terler” şeklinde özetlenebilir. Yazı yazmaya başladığın, televizyona çıktığın, mikrofonu eline aldığın anda, sahnede öne çıkmış ve o salonu dolduran herkese seni değerlendirme hakkını tanımış olursun. Akıllısı, bilgilisi, cahili, ahmağı, bilgesi… Kendini oradan gelenlere göre değerlendirecek olursan yanılırsın. O zaman işin zordur. Kendine güveneceksin. Doğru şeyi yaptığına, doğru yerde durduğuna inanacaksın. İlkelerin olacak. Eşim bazen bazı konularda “inatçısın” diye kızar bana,“Hayır inat değil, ilke” derim. Gazetecilikte de, öyle. Baktım ki, ilkeleri sürdürmek mümkün olmuyor, bıraktım kaç kez. Ve o ilkelerin yürümediği bir yerden iş teklifi geldiğinde, kabul etmedim. Bu tutum benim uzun gazetecilik kariyerim boyunca bir omurgam olmasını sağladı. Şu yaşta bu omurga en büyük sermayemdir. Bir noktadan sonra insanın asal görevi, o noktaya kadar ilkelerle inşa ettiği biyografiyi korumaya dönüşüyor. Sizi sınırlıyor. Arada işsiz kalıyorsunuz, yurtdışına gidiyorsunuz, hakkınızda ceza davaları açılıyor, evleniyorsunuz, boşanıyorsunuz, şu oluyor bu oluyor hayat devam ediyor ama siz direniyorsunuz. Çünkü bu sayede kendinizden utanmadan aynaya bakmaya devam edebiliyorsunuz.

ÖD-Babıali’de Cinayet romanınızı bir solukta okudum, kaleminize sağlık. Yakında yeni romanınız çıkacak sanırım. Konusunun ne olduğunu sorabilir miyim?

HŞ: Adı henüz kesinleşmiş değil. Büyük bir olasılıkla Ada olacak. Polisiye değil, bu bir aşk ve gizem romanı. Ekseninde Bozcaada var, Troya var, İstanbul var, mitoloji var, heyecan var. Nisan sonuna yetişeceğini sanıyorum.

ÖD-Çok keyifli bir röportajdı. Teşekkür ederiz.

“AKP ile İttifakımız da Görüşmemiz de Yok”

Türkiye bir yandan Afrin’e düzenlenen Zeytindalı operasyonuyla emperyalizme karşı mücadele verirken bir yandan da iç politikada yaklaşan seçimlerin sıcaklığını yaşıyor. İslam’ın güncelleştirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı adaylıkları da ülke gündeminde yerini aldı. Bütün bu konuları, Vatan Partisi’nin izleyeceği yolu Vatan Partisi Genel Sekreteri Utku Reyhan’la konuştuk.

Röportaj: Merve Gökhan
Fotoğraflar: Cansın Çevik

 

“BAŞKANLIK SİSTEMİ DEĞİŞECEK”

Merve Gökhan (MG): Vatan Partisi 1 Kasım seçimlerinde hayır diyen taraftaydı, ama evet kazandı. Başkanlık sistemi Türkiye için uygun mudur? Seçildiğiniz takdirde siz bu sistemle devam eder misiniz?

Utku Reyhan (UR): Bizim önemli vaatlerimizden biri de kazandığımız takdirde; bu sistemi eskisi gibi parlamenter sisteme çevirmek. Ama bu sistemi, parlamenter sisteme çevirmek seçilecek cumhurbaşkanının iradesi ile olmuyor. Bu sistemin değiştirilebilmesi için, meclisin 3 te 2 çoğunluğunun olması gerekiyor. Yeni seçim sistemine göre 600 milletvekili olacak, eğer 400 milletvekiline ulaşırsa bunu değiştirmek isteyen grup, o zaman bu sistemi değiştiririz. Bizim amaçlarımızdan biri de bu. Kesinlikle Türkiye’ye uygun bir sistem değil.

 

“TÜRKİYE BİR MANKEN ARAMIYOR”

MG: Vatan Partisi, Doğu Perinçek’i Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdi. Kurultayda farklı bir aday çıktı mı?

UR: Çıkmadı, bize göre bunun sebebi de, Türkiye’de siyasi parti genel başkanlarının aday olması gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanlığı sistemine göre, cumhurbaşkanı hükümetin başkanı. Partilerin başkanı eskiden başbakan oluyordu, şimdi cumhurbaşkanı adayı olmaları gerekiyor çünkü parti başkanları kendi partilerini yönetmek için değil, hükümeti yönetmek için görevdelerdir o yüzden onların Bakanlar Kuruluna aday olmaları gerekir. O yüzden partilerin genel başkanı kimse, cumhurbaşkanı adayları o olması gerekir. Maalesef diğer partilerde bu iradeyi göremiyoruz. Hep bir meşhur isim bulma peşindeler, ama Türkiye bir manken aramıyor, siyasi sorunlarını çözecek bir irade arıyor.

 

MG: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Doğu Perinçek 2. tura kalamazsa, tavrınız ne olur? Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermeyi düşünür müsünüz?

UR: Tayyip Erdoğan’ın 2. Tura kalacağının garantisi ne? Bunlar erken sorular. Biz her parti gibi 2. tura kendimizin kalacağı varsayımıyla hareket ediyoruz ve kalacağımızı da düşünüyoruz. O yüzden 2. turda kendimizi kimin yanında bulacağız sorusunu da çok erken sorulmuş ve cevabı da olmayan bir soru olarak görüyoruz.

 

“SEÇİMLERDE HER TÜRLÜ HİLENİN ÖNÜNE GEÇMEK MÜMKÜN”

MG: AKP-MHP’nin hazırladığı 26 maddelik ittifak paketi Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Anayasa Komisyonu’nda görüşülmeye başlanması beklenen paket, tartışmaları da beraberinde getirdi. Tartışılan maddelerden biri de aynı ev ya da binada oturan ve aynı sandıkta oy kullanan kişilerin, sandıkları değiştirilebilecek olması siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum seçim güvenliğini etkiler mi?

UR: Etkiler. Kişilerin mahremiyeti söz konusu olduğunda, bütün apartmanın aynı sandıkta kullanması yerine, o apartmanın bazı haneleri aynı sandık bölgesinde, farklı sandıkta oy kullanması önerisi, son derece yanlış. Türkiye’nin mevcut seçim sisteminde bir otokontrol var. O otokontrol şudur; sandık seçmen listeleri muhtarlığa asıldığı zaman gider, kontrol eder. Benim komşularım yazılmış mı, tanımadığımız kimseler var mı diye kontrol ederler. Aynı zamanda siyasi partilerde bunu yaparlar. Yüksek Seçim Kurulu seçime girme yeterliliği olan siyasi partilere, seçmen listesini verir. Partiler de bunu doğru mu değil mi, hatalı ya da mükerrer yazılan kişiler var mı diye kontrol ederler. Bu denetimi ortadan kaldıran, ortadan kaldırmasa bile zorlaştıran bir düzenleme, o yüzden son derece yanlış buluyoruz. Bazı usulsüzlüklerin önünü açabilir.

Biz her şeye rağmen Türkiye’de seçimlerin, güvenli biçimde yapılabileceğini düşünüyoruz. Bu siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir şey, eğer siyasi partiler üzerine düşenleri yaparlarsa, sandıkların başında dururlarsa, bu usulsüzlükler olamaz. Yüksek Seçim Kurulu’nun da art niyetli olduğunu düşünmüyoruz. Bunlar ne yaparsa yapsın; Tayyip Erdoğan bir hile ile seçilir yaklaşımı ancak Tayyip Erdoğan tarafından üretilebilir, çünkü Tayyip Erdoğan’a oy vermeyi düşünmeyenleri, sandıktan uzaklaştıran bir propaganda, bunu tekrar edip durmanın hiç bir anlamı yok. Kendimize güvenelim, seçmene de güvenelim. Eğer iyi organize olunursa, her türlü hilenin önüne geçmek mümkün.

 

“TÜRKİYE SURİYE İLE ANLAŞMALIDIR”

MG: TSK Fırat Kalkanı ve ardından Afrin Harekâtı ile başarılar kazanıyor. Ancak hükümetin söyleminde “Suriye’nin bütünlüğü” vurgusu olsa da Esad rejimi ile hala restleşmeler sürüyor. AKP hükümeti nasıl bir politika izliyor, amacı ne?

UR: AKP hükümetinin anlamlı politikasının, olmadığını düşünüyoruz. Bugün artık Suriye’nin en büyük düşmanları ve Amerika’nın bile kabul ettiği üzere; Suriye’de, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak ve bütün Suriye’de egemenlik kuracak, Esad dışında bir güç yok. Ne muhalif denilen İslamcı grup bunu yapabilir, ne PYD yapabilir, ne IŞİD ne de herhangi bir güç yapabilir, yalnızca Esad yapabilir. Zaten nüfusun yüzde 80-90’ının yaşadığı Şam, Halep, Lazkiye, Hama, Humus gibi beş büyük kentin tamamında, Esad yönetimi hâkim. Tartışılmaz bir üstünlüğü var, sadece daha küçük kentlerde ve kırsallarda diğer grupların hâkimiyeti var. Bu çok sorumsuz bir davranış, Esad yönetimini katillikle ve diktatörlükle suçlamak. Bu Türkiye’nin de çıkarına olmayan bir durum, çünkü Türkiye ancak Suriye ile anlaşırsa, birlik olursa, güney sınırını PKK, PYD’den daha hızlı temizler ve uluslararası meşruiyeti de artar. O yüzden hükümetin biz devlet aklıyla değil de, kişisel kin ve kaprisle yönetildiğini düşünüyoruz. Normal geleneksel Türk dış politikasında bu olmazdı. Bir devlet aklı yok, devlet aklı olsa eski düşmanlıkları bir kenara bırakır, Suriye ile işbirliğini sağlardı.

 

“AMERİKAN DIŞ POLİTİKASI TÜRKİYE DÜŞMANIDIR”

MG: Doğu Perinçek, Pentagon bütçesinden, PYD’lilere ayrılacak ödeneği açıkladı. Aynı gün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “ABD ile Membiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık” ifadelerini kullandı. Bu çelişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?

UR: O çelişkiyi Amerika hükümeti kendisi çözdü. Bu görüşmeden bir gün sonra, o görüşmenin muhataplarından Rex Tillerson’ı görevden aldı. Daha şahin ve Türkiye karşıtı olarak bilinen Mike Pompeo dışişleri bakanı yaptı. Bugün gelen bir haberde, ABD Dışişleri Bakanı ve Türkiye Dışişleri Bakanının görüşmesi ertelendi. Dolayısıyla Amerika’nın içinde bir kanadın, Türkiye ile barışçıl bir yol izlemeye çalıştığı görülüyor. Fakat asıl hâkim olan unsurun, Türkiye düşmanları olduğu ve bu anlaşmayı da bozduğu görülüyor. Bu genel başkanımızın açıklamalarıyla da uyuşuyor, çünkü bırakın PYD’yi Membiç ve Fırat’ın doğusundan çekmeyi, sayısını artırmayı öngören bir Pentagon bütçesi var. “Eskiden 15 bin PKK’lıya maaş veriyorduk, şimdi o sayı 60 bine çıkaracağız.” diyor. Ortada bir çelişki vardı, doğru ama Amerika’nın yaptığı görev değişikliği ile ortadan kalktı. Artık Türkiye düşmanlığı konusunda daha tutarlı bir Amerika dış politikası var.

 

“AHMET ŞIK DAVASI FETÖ OPERASYONLARINI SULANDIRMA ÇABASI HALİNE GELDİ”

MG: Gazeteci Ahmet Şık’ın tahliye olduğu akşam, sosyal medyadan bazı eleştirilerde bulundunuz. “Ankara garını kana bulayan IŞİD’cilerle Yeni Şafak o anda röportaj yapsa, ertesi gün de onlara terörist yerine ‘eylemci’ dese, bir de üstüne bizi onlarla empatiye davet etse, şimdi bize küfür yağdıran sahte solcular ne derdi?” şeklindeki ifadeleriniz tartışma konusu oldu. Açıklamanıza karşı yapılan yorumlar hakkında ne söylemek istersiniz?

UR: Biz kimsenin içeride kalmasını, tutuklu olmasını istemiyoruz hele ki gazetecilerin. İnanılmaz bir kampanya sürüyordu, Ahmet Şık FETÖ ‘den içeride diye hâlbuki Ahmet Şık FETÖ ‘den içeride değil. Bu Fetö operasyonlarını sulandıran bir söylem. Ben Ahmet Şık’ın yargılandığı cumhuriyet iddianamesini baştan sona okudum. Ahmet Şık’ın suçlandığı bölümler içerisinde, FETÖ ile ilgili bir bölüm yok. İstanbul Adliyesi’nde Bakırköy’de iki DHKP-C’Lİ terörist bir savcının başına silah dayamıştı ve onu öldürmüştü. Tam o silah dayandığı, görüşmelerin sürdüğü bir anda Ahmet Şık bu iki teröristten birini arıyor, onunla röportaj yapıyor. Ertesi günde bunu Cumhuriyet Gazetesi’nde tam sayfa yayınlıyor ve terörist yerine eylemci ifadesini kullanıyor. Röportaja kendi yorumlarını da katıyor ve keşke bu eylemcileri talepleri kabul görseydi de, bunlar yapılmasaydı ifadelerini kullanıyor. Benim şahsi kanaatim; bu durum gazetecilik sınırlarını aşan bir şey. Sözgelimi, kalabalığın üstüne kamyonla gitmek üzere olan bir IŞİD’liyi, Fransız gazeteci arasa ve dese ki ne yapıyorsunuz siz, ertesi günde o terörün faaliyetini tam sayfa yayınlasa, bu büyük bir skandal olurdu. Yayınlanmazdı Fransa’da, çünkü orada böyle bir demokrasi yok. Terörün amacı ses getirmektir, orada da terör örgütünün bir sayfalık manifestosu yayınlanmıştır, diyelim ki oraya kadar gazetecilik, röportajı yapan kişi de bu görüşleri benimser nitelikte ifadeler kullanmıştır. Aynısını bir sol gazete yerine sağ gazete yapmış olsaydı, IŞİD’ci gazete diye tepkiler yağardı. Sol gazetelerin böyle ikiyüzlü olmaması gerekir, nesnel ve objektif olması gerekir. Ben buna dikkat çekmeye çalıştım, yoksa Ahmet Şık içeride olsun gibi bir derdim yok, olamaz. Sadece FETÖ ‘den içeride olduğu propagandası yalan bir propaganda. İçeride olduğu konu da budur ve sizin değerlendirmenize sunuyoruz, bunu söyledik.

 

MG: Türkiye’de basın özgürlüğü var mı? Tutuklu gazetecilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

UR: Cumhuriyet’ten Akın Atalay’ı dışarıda tutarsak, içeride çok tutuklu gazeteci olduğunu söyleyemeyiz. Tutuklu gazeteci denenler daha çok, PKK’nın yayın organı Özgür Gündem, MLKP’nin yayın organı Atılım, başka bir terör örgütünün yayın organı Alınteri… Bunlar, bizim Kayseri’de çarşı iznine çıkan askerlerimiz, şehit edildiği zaman “paramparça oldular” diye manşetler atabilen kişiler. Nazlı Ilıcaklar, Ahmet Altanlar ne kadar gazeteci? Fetö ve PKK bağlantısından dolayı içeride olanlar dışında bir gazeteci yok, Akın Atalay dışında. Bugün muhalif yayın yapabilen Birgün, Evrensel, Aydınlık, Cumhuriyet gibi gazetelere her türlü şeyi yazıp çizebiliyorlar. Biraz bunu da abarttığımızı düşünüyorum, basın özgürlüğünü… Doğru daha özgür olabilir, bir otokontrol gelişiyor, hükümet buna ne der diye kendine sınır koymalar var ama tutuklu gazeteciler bölümüne katılamıyorum. Gazetecilik faaliyetinden değil, bir suçu övme faaliyetinden içerideler. FETÖ’yü övmek, özgürlük konusu olamaz Türkiye’de. Taraf bir operasyon gazetesiydi, herhangi bir gazete değildi. Onun genel yayın yönetmeninin bilgisi dışında bir şey yayınlanmış değil. O “Camileri Bombalayacaklar” manşetlerini atanlar, “Daha Karpuz Kesecektik” diyenler bunları gazetecilik olarak değerlendiremeyiz.

 

“CHP-HDP İTTİFAKI CHP’YE FELAKET GETİRECEKTİR “

MG: CHP ile aranızda yine bir tartışma yaşandı. CHP, Doğu Perinçek’in adaylıkta direttiğini, bu yüzden anlaşmanın olmadığını iddia etti. Siz neler söylersiniz?

UR: 1 Kasım 2015 seçimleri ile ilgili bir tartışma. Tartışmayı CHP de açmadı, Dursun Çiçek açtı. O konunun dışında biri aslında, yarım yamalak bilgilerle o konuyu açıyor. Olayın esası şudur; 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasında hükümet kurulamadı. AKP hükümete gelecek oy çoğunluğunu elde edemedi ve tekrar seçim kararı alındı. O seçim öncesinde genel başkanımız Doğu Perinçek ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul da buluştular ve seçimlere nasıl beraber girebiliriz diye bir süreç başlattılar. Bu süreci de CHP adına Bülent Tezcan, Partimiz adına da o dönem ki genel sekreterimiz Serhan Bolluk yürüttü. Bizim teklifimiz şundan ibaretti; onlarında başlangıçta benimsediği teklif, diyelim CHP bir yerde 4 milletvekili çıkardı 7 Haziran da, 1 Kasım da o 4 milletvekili yine yerinde kalsın bize 5. ve ya 6. sırayı verin ki böylece bizde bu faaliyetin içerisinde yer alalım. Burada Doğu Perinçek dayatması kesinlikle olmadı, biz onlara çeşitli seçim bölgelerinde, etkili olabilecek isimlerin içinde olduğu bir liste verdik ve bu liste içinden siz seçin kimleri aday gösterebileceğinizi dedik. Fakat daha sonra CHP, anlayamadığımız bir şekilde bundan caydı ve cayarken de şunu yaptı örneğin; Şanlıurfa da hiç milletvekili çıkarmadığı ve toplam Şanlıurfa milletvekili sayısı 12 olduğu halde size 12. sırayı verelim gibi şeyler söylediler. Biz Doğu Perinçek dayatmasında bulunmadık şunu söyledik, Doğu Perinçek etkili bir adaydır, Ermeni Soykırımı yalanını bitirmiş bir adaydır. Onu önemli bir yere koymanız oyları arttırır ama ikinci bir seçenekte sunuyoruz; Doğu Perinçek olmazsa da şu adayları uygun yerlerden CHP’nin seçildiği yerlerin alt sıralarından gösterebilirsiniz, üstlere bize alın gibi bir talebimizde olmadı. Bunun sebebi de şuydu açıkçası, biz onlara bu yakınlaşmanın içinde HDP’nin olmaması gerektiğini söyledik. Çünkü HDP, PKK ile anılan ve Türkiye Partisi olmayı başaramamış bir parti. HDP ne tarafta yer alırsa, seçmen onun karşısında yer alır dedik fakat bunu bir türlü kabul ettiremedik. “Türkiye’nin fay hatları ile oynarız” dedi, Kemal Kılıçdaroğlu yazılı olarak ve hep HDP ile yan yana olmayı tercih ettiler. Vatanseverliği, milliyetçiliği AKP ve MHP tarafına bıraktılar. 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin yüzde 40’lardan yüzde 50’lere çıkmasının sebebi de bu. O dönem CHP bunu kavrayamadı ve şimdi de aynı şeyi görüyoruz. Yine HDP ile kol kola girme süreci içinde ve bu onları felakete sürükleyecek.

 

“DİNDAR KADINLAR CAHİL DEĞİLDİR”

MG: İslamcı kesim arasında “İslam’ın güncelleştirilmesi” tartışması yaşanıyor. Partiniz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyor?

İyi bir tartışma bence. Bizim bazı laik çevreler ve maalesef bizimde içimizde oluyor, bu tartışmayı küçümsüyor. Tayyip Erdoğan tahkiye yapıyor diyor, ama o tarafın içini bilmediklerinden yapıyor. Ben her gün o tarafın gazetelerini de okuyorum. Burada İslamcı aydınlar birbirine girmiş durumdalar, mesela Akit’te aynı gün bir erkek yazar, Erdoğan’ı tehdit ediyor. Özür dile, geri al bu laflarını gibi… Ama başörtülü bir kadın yazar, Erdoğan’ı destekliyor ve biz kadınına şiddet fetvası veren kişilerden kurtulmak istiyoruz diyor. Dolayısıyla ikiye bölünme var. AKP, Türkiye de etkili bir parti, İslami kesim içinde İslam’ın güncellenmesi tartışmasının açılması çok ciddi bir olay ve çok ciddi sonuçları olacaktır. Türkiye de laikliğe olan eğilimi artıracak bir olay. Erdoğan’ın da mecbur kaldığı bir olay çünkü özellikle dindar kadınları kaybetmeye başladı AKP. Neden kaybediyor? Çünkü artık fütursuzca ve arsızca kadınlar hakkında bir şeyler söylenmeye başlandı ve din adına söyleniyor. Dindar kadınlar cahil değiller, üniversite okuyorlar, aydın oluyorlar, çalışıyorlar, para kazanıyorlar ve daha özgür tutumlar alabiliyorlar. “Dindar kadınlar sigara içmez, içerse şu anlama gelir”, “kadın kahkaha atmaz” demek AKP içinde ciddi bir huzursuzluk yaratıyordu. Tayyip Erdoğan bu gidişe balans koymak zorunda kaldı. Bu da orada biriken bir irinin patlamasına yol açtı.

 

“AKP İLE İTTİFAKIMIZ DA GÖRÜŞMEMİZ DE YOK”

MG: AK Parti ve Vatan Partisi’nin söylem yakınlığı olduğu, gizli işbirliği yaptığı iddiaları çokça konuşuldu. Partiniz bu konuda defalarca açıklama yaptı, siz bizzat yazılar yazdınız. Bunca yazı ve açıklamanıza rağmen bu iddialar neden devam ediyor?

UR: Aslında konuyu bilen herkes, bunun böyle olmadığını görüyor. Geçen günlerde bir araştırma yayınlandı; yanlış bilgi sosyal medyada daha çok itibar gören ve hızla yayılan bilgi diye. Ben hayatımda herhangi bir AKP yöneticisi ile karşılaşmadım. Ben bu partide genel başkandan sonra gelen sorumlu kişiyim. Böyle bir bilgim yok. Gizli ya da açık bir işbirliğimiz yok. Bizim bir parti programımız var ve yeni bir programda değil. Yaklaşık 50 yıldır bunları savunuyoruz. Nedir o program; NATO’dan çıkmak, Amerikan emperyalizmi ile mücadele etmek, bağımsız bir Türkiye kurmak ve buna bağlı olarak da terör örgütleriyle mücadele etmek, emekçilerin iktidarını savunmak, üretim ekonomisine geçmek… Biz bunu savunurken, AKP bunların bir kısmını savunmaya başladı. Tayyip Erdoğan düşmanlığından kaynaklanıyor. İslam’ın güncellenmesi tartışmasında da oldu bu; Tayyip Erdoğan İslam’ı güncelleyelim deyince, CHP grup başkanvekili Engin Altay; “Kimse ayetlere dokunamaz gibisinden konuştu.” Bir anda en tutucu onlar oldu. Biz böyle bir siyaset anlayışını reddediyoruz. Erdoğan ne derse tersi doğrudur değil. Biz anti- Tayyipçi değil anti-emperyalist bir partiyiz. Bizim baş düşmanımız ve ülkemizin baş düşmanı Amerika’dır ve ona göre de pozisyon alırız. Erdoğan, Amerika’nın yanındaysa da, biz Erdoğan’a karşı da mücadele ederiz. Yıllarca ettik, bu yüzden hapislerde yattık. Erdoğan’ın Amerika çelişkisi varsa, biz Amerika’nın yanına geçmeyiz. Biz sadece kendi programımızı uygulamaya çalışıyoruz. AKP ile bir kader birliğimiz, gizli ittifaklarımız, görüşmelerimiz yok.

Bülent Demirlek: “Hakemleri Zor Günler Bekliyor”

0

Kaynayan Kazan : Hakem Camiası isimli röportaj dizimizin ilk bölümünde Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl ile hakemliği bırakmasını, yaşadıklarını, ikinci bölümünde de Merkez Hakem Kurulu (MHK) Eski başkanı Ertuğrul Dilek ile MHK’yı konuştuk.

Uğur Temel(UT): A Klasman hakem Abdullah Yılmaz, maçı öncesi Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı’nın kendisini, hakemlik geleceği açısından tehdit ettiği gerekçesiyle; Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl de, maç sırasında kopan aşil tendonunun tedavisi sürecinde MHK’nın kendisini maddi- manevi yalnız bıraktığımı belirterek, hakemlik hayatlarını noktaladılar. Siz, hakemlerin sendikası düşüncesi ile kurulan Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri (TFFHGD) Derneği eski Genel Başkanısınız. Üyeleri istifa eden dernek ne yapmalıydı? 

Bülent Demirlek (BD): Abdullah Yılmaz ve Arkın Akgöl’ün başına gelenler üzücü, camiamız adına utanç verici. Dernek, hakemlerin haklarını korumak, hakemlerin gerek futbol kamuoyu içerisindeki aksaklıkta arkasında olması lazım. Şu anki dernek başkanı Abdurahman Arıcı, üçüncü kez adaylığını açıkladı. Sayın Arıcı’nın görevde olduğu süre içinde hakemlerin başına gelenlerde ne yaptı? Açıklama bile yapmadı. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarımız, hep yalnız bırakıldı. İki üyesi, iki faal hakem kamuoyu açıklaması ile hakemlik hayatını noktalıyor, kendisi yaklaşan Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği (TFFHGD) seçimleri için adaylığını açıklıyor. Arkın Akgöl’ün maç esnasında aşil tendonu kopuyor, tedavi masrafının sadece 10 Bin lirasını karşılıyor Türkiye Futbol Federasyonu(TFF). İyi de Arkın, sokakta gezerken sakatlanmadı ki. Maç esnasında sakatlandı, gazi gibi düşünmek lazım. TFF, çok büyük gelirlere sahip. Arkın Akgöl’ün tedavi masrafı 23 Bin lira tutmuş, 10 Bin lirasını vermişler; “bu kadarlık sigortalamıştık” diye. Değer miydi 13 Bin lira için? Bu arkadaşımız 17 yıl Süper Lig’de görev yaptı. Abdurahman Arıcı, gerekli girişimleri yapmış olsaydı, bu sorunun yaşanmayacağını düşünüyorum. Abdullah Yılmaz için sıkıntılı bir atama yapıyor MHK. Amaç, hakemi kazanmak mı kaybetmek mi? Federasyon, Merkez Hakem Kurulu ve Dernek arasındaki kopukluktan dolayı, hakem camiası güvenini kaybetmiştir. Liglerin önümüzdeki haftalarında, hakemleri zor günler bekliyor. Dernek Başkanı adaylığını açıklamadan önce, hiç olmazsa bir açıklama yapsaydı. Zamanında bu haksızlılar bana ve Vedat Yüksel’e yapıldığında, genel salonuna girmemiz engellenmeye çalışıldığında, arkamızda kimse yoktu. Zamanında biz bu haksızlıklara karşı mücadele etmiştik.

UT: TFF, Mentörlük ve Gözlemcilikte 65 olan yaş haddini 70’e çıkardı. Bu karardan sonra 67 yaşında olan Abdurrahman Arıcı, bir kez daha TFFHGD Genel Başkanlığı için adaylığını açıkladı. Sizin yorumuz nedir?

BD:  Takdir kamuoyunundur. Ancak, göreve geldiği günden beri Sayın Arıcı’nın hakemler için yapmış olduğu bir şey yok ki?  Faal hakem olmasam bile olup bitenlerden haberim var. Bu karar, hakemlerin hakkını savunmak yerine bir kişinin hakkını savunmak için alınmıştır. Kişilere göre yönetmelik değiştiği sürece;  birçok hakem birçok değer küskün bir şekilde bu camiadan çekilecek. Abdurrahman Arıcı için benim bir şey söylememe gerek yok ki, icraatları ile ortada.

“Gerekirse Kalemini Kıracaksın”

32.Gün programının ilk çekirdek kadrosunda tanıdık biz onu, aslında 32. Gün programının fikir babası. Kendisinin tabiriyle TRT olanaklarıyla yapabilecekleri en iyi gazetecilik örneğini gösterdiler bize; Musa Çözen, Mehmet Ali Birand, Ali Kırca ve Emre Aygen… Konuğumuz gazetecilerden Romanya’da yaptığı cesur muhabirliği ile tanıdığımız Emre Aygen. Yurtiçi ve yurt dışında gazetecilik yapmış, Gazi ve Anadolu Üniversitesi’nde eğitim vermiş, siyasete de geçiş yapmış, aynı zamanda yüzündeki kahkahayı hiç bırakmamış, bize deneyimleriyle yol gösterecek bir gazeteci. Kendisiyle geçmişi, geleceği ve şimdiyi konuştuk. Şimdiden söyleyelim, güzel anılarla dolu bir röportaj okuyacaksınız. Keyifli okumalar dileriz…

Röportaj: Merve Gökhan – Büşra Alkılıç

Fotoğraflar: Cansın Çevik

Merve Gökhan (MG): Gazeteciliğin size öğrettiği, tecrübe kazandırdığı en önemli şey nedir?

Emre Aygen (EA): Gazetecilik mesleğinde ilk öğrendiğim, öğrenmekten de mutlu olduğum şey; hiçbir şey bilmediğimi öğrenmek. 11 sene boyunca Brüksel’de, 3 sene Strazburg’da yaşadım. Hem Brüksel’de hem Strazburg’da yabancı meslektaşlarımız bizimle ve Yunan gazetecilerle dalga geçerler. Dalga geçmelerinin sebebi vardı; her yabancı ülke gazetecisinin, özellikle Avrupa Birliği çerçevesinde, tarım konusunda fındıkta anlayan 2 muhabiri, buğdaydan anlayan 2 muhabiri var. Biz Avrupa Birliği’nden anlıyoruz, NATO’dan anlıyoruz. Birleşmiş Milletler Cenevre’de, bunu biliyoruz, Galatasaray-Ajax maçı iyi miydi, kötü müydü? Sezen Aksu ne olmuş ne bitmiş, ondan anlıyoruz. Biz çalıştığımız kurum TRT olsun, başka medya kuruluşu olsun, bilgi sahibiymişiz gibi bize bakmak zorundaydılar. Türkiye’de aktif noktalara geldikten sonra üniversite mezunu 2 gazeteci vardı; bir tanesi Çetin Altan diğeri ise Altan Öymen’di. Diğer gazeteciler ya ortaokul ya lise mezunuydu. Biz Sabah gazetesinde 3 ayrı zaman diliminde çalışırdık; 15.30 gibi İstanbul baskısı yapılırdı. 10’da sabah toplantısı yapılırdı. 12’den sonra 16’ya kadar uyurduk(!). 16’dan sonra 19’a kadar, gazetenin bütün Anadolu baskılarını hallederdik. 23.30’a kadar dinlenme saati vardı. 23.30’dan sonrada hangi gazete ne haberi geçmiş, kim ne yapmış, konuşulur. Bu gazetecilik tarafıydı. Televizyonculuk ya da TRT’cilik daha farklı; çünkü TRT Eurovision üyesi olarak televizyonda bir saat belirliyor. O saatten itibaren bırakın dakikayı, saniye kaybedilse Eurovision TRT’den parasını alır. Rahmetli Mehmet Ali Birand, Ali Kırca, Musa Çözen, biz 32. Günü başlattık. “Türkiye’de TRT olanaklarıyla en iyi gazeteciliği nasıl yaparız?” diye düşünüyorduk. Devlet memuru değildik, memur olmadığımız için hükümet ya da diğer siyasi partilerin bizim yaptığımız haberi durdurma, engelleme gibi bir durumu yoktu. Biz demokrasiyi kendi yüzsüzlüğümüzle bir noktalara getirdik.

Strazburg’a Avrupa Konseyi’ne gitmiştim, rahmetli Kamuran İnan Bey’e dedim ki“Avrupa Ekonomi Topluluğu nedir?”,“Bilmiyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. Bana 3 gün boyunca Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun ne olduğunu anlattı. 3 gün sonra “Ne öğrendin?” dedi, hiç bir şey öğrenmediğimi öğrendim. Roma Anlaşmasını aldım, “Ben bunu okuyayım da.” dedim. Kamuran Bey “Sen onu Türkçeye çevir, Dışişleri Bakanlığı’na hediye et.” dedi. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti kurdu. Türkiye’nin sınırları var. Bulgaristan Yunanistan ve başka devletlerle gitmiş Balkan Paktı yapmış. Avrupa Ekonomi Topluluğu noktasına getiren, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Federal Alman Başbakanı Konrad Adenauer, bir araya gelip önce demir çelikle karşılıklı vergileri sıfırlama ve sonunda Avrupa Ekonomi Topluluğu kurulmasını zorunlu kılan, 2. Dünya Savaşı yaşandı ve sınırlar belirlendi. Ben 40 senede Avrupa Birliği’nin ne olduğunu Türk toplumuna anlatmak için büyük mücadele ettim. Bülent Ecevit Son Başbakanlığında gitti, Helsinki’de tam üyelik anlaşması yaptı. Tam üyeliğe girebilmesi için, 5 kanun maddesi vardı ve bu 5 kanun maddesi TBMM’de kabul görmedi. Niye biliyor musunuz? Özel sektör en büyük rüşveti Bahçeli’ye verdi, koalisyonu bitirdi.

MG: Savaş muhabirliğinde uyulması gereken kurallar var, bu kurallara uyulmadığı için ölümler oluyor demiştiniz. Bu kurallar nelerdir ve savaş muhabiri olmak isteyenlere ne önerirsiniz?

EA: 2.Dünya savaşı sona erdikten sonra bir sürü bilim adamı, Türkiye’de de bazı hocalar dahil, Amerika’da San Francisco’ya gittiler. “Dünyanın birdaha savaşa girmemesi için ne yapabiliriz?”diye kafa patlattılar ve bir San Francisco beyannamesi çıkarttılar. Daha sonra bu beyannamenin %99’u Birleşmiş Milletler’in bildirisi oldu. Bildiri içerisinde de savaş izleyen gazetecilere verilmesi gereken hakların nasıl standartlarda olması gerektiğini belirlediler. Bir gazeteci bir savaşa gidiyor ise savaşa giden 2 tane insan vardır; bir tanesi savaşa giden ülkenin denetimi altında savaş muhabiridir, o ölse de farketmez. Sorumlusu Genelkurmay Başkanlığı’dır. O savaş muhabiri değildir, foto muhabiridir ya da adı her neyse. Bir de serbest gazeteci ya da herhangi bir gazetenin gazetecisi olarak savaşta oturuyordur. Bundan beklenti şudur; Uluslararası Gazeteciler Birliği diye bir kuruluş var, birliğe üyeysen üyelik kartında 11 maddeye uyacağını beyan edersin. 11 madde de San Francisco beyannamesinde alınıp, Birleşmiş Milletler beyannamesinin içine koyulmuş. Bizim Afrin’deki Türk gazetecilerin de fiş kartı var mı? Bir gazeteci Afrin’i izliyorsa, hangi devletin güvenliği altında olmalı? Esad’ın askerleri, Esad’ı sevenler, Esad’a karşı çıkanlar, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Türkiye Cumhuriyeti varsa Fransa, gelmek isteyen Çin de dahil o ülkelerin güvenliği çerçevesinde, gazetecilik yapmak zorunda. Ben başıma bu olay geldiği zaman “Birleşmiş Milletleri Cenevre’de mahkemeye vereceğim.”dedim; çünkü Romanya devleti ve askerleri ve devrimci Romen askerleri güvenliğinde yapmam lazım. Ben vurulmuşum, benim yanımdaki Belçikalı vurulmuş, “Tazminat davası açıyorum.” dedim. Romenler dediler ki “Yapma, boş ver. Sana Karadeniz’de bir villa verelim.”, daha villa verdikleri de yok.

BÜŞRA ALKILIÇ (BA): Dünyadaki ve ülkemizdeki savaş muhabirliğini kıyaslar mısınız? Başarılı bulduğunuz savaş muhabirleri var mı?

EA: Hayatta olan Çoşkun Oral vardır. O bu işten anlar. Bir de Hümeyra’nın yeğeni vardır, ismi şu an aklıma gelmiyor. Reuters’da kendisi. Ben şimdi kalksam gitsem Afrin’e, Genelkurmay ya da hükümet bağımsız gazeteci Emre Aygen de orada, sakın ona zarar gelmesin diye bir şey yapar mı? Bilmiyorum. “Bilmiyorum.” demeyim, biliyor olmak da kendi memleketini kötülemek anlamına gelir.

MG: Peki sizce, Türkiye de savaş muhabirliğine yeterli önem veriliyor mu?

EA: Hayır ama Reuters Haber Ajansı savaş muhabirlerini gönderme eğitimi yaptırıyordu. Bu etik midir? İsrail’de birtakım olaylar için, Reuters kask veriyor, eline 2 tane iğne veriyor. Bilmem ne bombası patlarsa bunu sağ bacağına sıkacaksın, ötekini de sol bacağına. Bizim ülke muhabirleri Afrin’e Hürriyet, Milliyet ve diğerleri benim söylediğim gibi fiş kartıyla, savaşan ülkelerin garantörlüğünde mi bu işi yapıyor, yoksa Türk askerinin güvencesinde mi, onu bilemem.

‘DEVRİMİ TELEVİZYONCULAR YAPTI’

MG: Romanya’da Çavuşesku dönemi; medyanın susturulduğu ve sadece tek bir televizyon kanalının olduğu bir ortamda, Sabah gazetesinin temsilcisi olarak görev yaptınız. Böyle bir ortamda gazetecilik yapmayı nasıl başardınız?

EA: TRT’de Eurovision müdürü Ali Kırca’ydı. Batılı ülkelerin bir Eurovision’u vardır, televizyon sistemi. Birde komünist ülkelerin kendi aralarında Eurovision’u vardır. Eurovision’un merkezi Brüksel’dedir. Komünistlerin merkezi de Prag’dadır. Bizim Romanya’ya girmemizin en önemli noktası; darbe tamamıyla Romen TRT’si tarafından yapıldı. Romanya’da ki Eurovision başkanı bir kadındı, kendisini Komünist Enternasyonel’de de tanıdım. Daha sonra eşi Romen TRT’sine genel müdür oldu. Bunlar şunda anlaştılar; Burası Bükreş karşısında Sofya var. Sofya devrimci olmuş. Burada da Rusçuk var. Bulgar televizyonu buraya verici koymuş, burada da Sofya’nın Eurovision merkezi var, burada da Bükreş’te Eurovision var. Bu buraya çeviriyor vericiyi ve orada ki devrimciler bir spikere diyor ki “Devrim başladı.”, böylece devrim orada başlıyor. Devrimi televizyoncular yaptı. Bükreş, Sofya, Prag olayının Eurovision’a bağlanacağından benim haberim vardı. “Haydi gidiyoruz.” dedim.

BA: Körfez Savaşı döneminde, ABD’nin Irak’a müdahalelerini dünya CNN’den izledi. Yıllar sonra insanlar CNN’nin, ABD yanlısı olarak yayınlar yaptığı ve manipülasyonlara neden olduğunu öğrendi. Siz bir savaş muhabiri olarak ne düşünüyorsunuz bu konuda? Savaş ortamında taraf olmadan savaş muhabirliği yapmak mümkün müdür?

EA: Taraf olmanın bir anlamı yok, ama olayı da gördüğün zaman orada oluşturacağın düşünce çok önemli. Rusçuk’ta mesela yabancı büyükelçiler kaçıyordu, bir yandan çatışmalar sürüyordu. Bir tek Türk Büyükelçisi orada kalıyor. Rahmetli Mete Akyol Time gazetesinin muhabiriydi ve Kıbrıs’ta ki Barış Harekatı’nı izliyordu. Mete Akyol ve TRT’deki birkaç muhabir Rumlar tarafından yakalandı, hapse atıldı. Orada yaptığı büyük gazetecilikten dolayı ona altın bir çakmak hediye etmişler. Ben de Romanya’da vurulmuşum, Paris’te ameliyat oluyorum. Mete Akyol bana dedi ki “Sen iyi bir gazetecilik yaptın, nasıl Münir Özkul ölmeden şapkasını Ferhan Şensoy’a verdi, o da gitti Rasim Öztekin’e verdi. Gazeteciliğin takkesi de budur, bunu da ben sana veriyorum. Sen de ölmeden bu çakmağı bir savaş muhabirine vereceksin.” dedi.  Bu çakmak savaş muhabirlerine verilebilecek gerçek bir gazetecilik ödülüdür. Hepimiz biliyoruz ki 1985 öncesinde 3. ülkeler vardı. Onlar da daha nötr habercilik yapılırdı. Mesela Kudüs’te bir çatışma oldu; Reuters, BBC bir haber yapardı: “12 Musevi, 6 Hristiyan hayatını kaybetti.” Yugoslavların haber ajansı bir haber verirdi: “34 Müslüman hayatını kaybetti” Batılılar Müslümanların ölüm haberini vermezdi. Bir Türk gazetecisinin tarafsızlık noktası; onu görmeme haberciliği olduğu andan itibaren, onu yaptığı haberden dolayı suçlamanın pek bir anlamı kalmaz.

‘HERKESE EKMEK VARDIR NASIL KAZANACAĞINI BİLECEKSİN.’

MG: İliştirilmiş gazeteciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

EA: Biz Sedat Simavi takımındayız, gerekirse kalemini kıracaksın. Ak Parti iktidara gelene kadar ben çalıştığım gazeteye derdim ki “Ben istifa ediyorum.” Bunu dediğimde de hemen öteki gazeteden teklif gelirdi. Milliyet’te çalışırken bir keresinde “Ben Bodrum’a gidiyorum, siz ne yaparsanız yapın.” dedim. “Şu haberi atlatalım da biz seni tatile gönderelim.” derlerdi. Bizde öyleydi, çok zevkliydi. Herkes birbirine saygı gösterirdi. Şuan bakıyorsun Yurt Gazetesi’nde“Muhabir alsak mı almasak mı, ajans zaten haberini geçiyor.” Herkese ekmek vardır, ama nasıl kazanacağını bileceksin. Yaptığım bir röportajdan dolayı Dinç Bey bana bir zarf verdi, içerisinde bir sürü para var. “Ben bu paralar bitene kadar gazeteye gelmem.” dedim. “Olmaz.” dediler, “O zaman bir şartım var; Ortaköy’de Ziya’nın yeri var, ben ısmarlıyorum, geliyor musunuz?” dedim. “Tamam.” dediler. Dinç Bilgin, Zafer Mutlu, Selahattin Duman, Ahmet Vardar, Güngör Mengi ne kadar kepaze varsa hepimiz gelmiş oturuyoruz. Dinç Bilgin dedi ki “Hesabı ben ödedim, yarın sabah gazeteye geleceksin.”,“Peki efendim.” dedik.

MG: Savaş muhabirleri uzun yıllardır çatışmalarda, mesleklerini layığı ile yapmaya çalışıyorlar. Hem fiziksel hem mental açıdan bir asker kadar yıpranıyorlar. Erken emeklilik gibi bir şansları var mı?

EA: Siz İsviçre’de mi yaşıyorsunuz? Şimdi şöyle; ben basın mesleğini, sadece savaş muhabirliği olarak yapmadım. Şöyle ya da böyle geçmiş yıllarda birlikte bu işi götürmüş insanların arasında çok iyi iletişimler vardır. Bu iletişimi de kimse bilmez. Çünkü CNN International’ın da adamı vardır ama sonunda savaşa bunlar beraber giderler. Evet, ben savaş muhabirliği yaptım, vuruldum; ama tamamıyla “Bir savaş muhabiri olacağım.” diye bir şeyim olmadı. Çünkü o da onun bir parçası şöyle ya da böyle…

BA: Türkiye Zeytin Dalı operasyonu yapıyor. Bölgedeki muhabirler bütün ayrıntıları konum ve hedef bildirerek anlatıyor. Bu ordunun başarısını etkilemez mi?

EA: Bunu sadece Türkiye hükümeti ya da genelkurmay olarak görmeyelim. Orada Amerikalısı var, Rus’u, İran’ı ve Yahudiler var. Zaten teknolojiyle hepsini görüyorlar. Söylesen de söylemesen de fark etmez. Söylemediğini düşünelim. İranlı haberi patlattığında ne yapacaksın? Yani o işler eskidendi. Mesela Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşı olağanüstüdür hakikaten. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabı “Teksas”, “Tomriks” gibi okunmalı.  Afyon, Eskişehir, Polatlı hepsinde Yunan askeri var. Mustafa Kemal diyor ki “Aradaki bütün telgrafları kesin.” Hani Kızılderililer vardı ya Amerika’da, atın üstüne çıkar, burada da öyle. Çünkü sen Sakarya Savaşı’nı bitirip de “Hedefimiz Akdeniz’dir ileri!” dediğin andan itibaren İzmir’deki Yunanlı’nın anlamaması lazım, Washington’ın anlamaması lazım. Bu olağanüstü bir olay.

“İKİ KERE İKİ DÖRT AMA İKİ NE?”

BA: Romanya’daki ayaklanmayı, iç savaşı TRT adına takip ettiniz. O dönemde gözünüzü kaybettiniz. Bu süre zarfında sizin habere gitmenizin istenmemesi, önerdiğiniz haberlerin umursanmamasının sebebi neydi?

EA: Ben vurulduğum zaman o anda Bükreş’teki Türk büyükelçiliğine 3 tane gazeteci arkadaşım geliyor. Ramazan Öztürk, Coşkun Aral ve Nebil Özgentürk. Türk büyükelçisine diyorlar ki “Sayın büyükelçi, siz makamınızdan çıkamıyorsanız, bir araba verin Emre’yi bulalım.” diyorlar. O da diyor ki “Savaş var, hiç ben buradan kalkamam.” O sırada bir telefon geliyor. Telefonu bağlıyorlar büyükelçiye, o sırada bahçede oluyor viskilerini içiyorlar. Açıyor telefonu, “Buyurun, kimsiniz?” diyor. Karşısındaki adam “Ben Turgut Özal’ım, Cumhurbaşkanı.” diyor ve adam birden ayağa kalkıyor. “Emre nerede?” diyor. “Efendim biz Emre’yi bulduk.” diyor. Nerede buldunuz? Daha benim nerede olduğumu bilmiyorsunuz. Ben 24 Aralık’ı 25’e bağlayan gece vurulmuşum, pazartesi günündeki güvenlik konseyinde TRT’den Turgut Özal’ın basın danışmanı güvenlik kurulu toplantısına girmemesi gerekir, ama giriyor. “Ne oluyor?” diyorlar. “Turgut Bey, Emre Aygen vuruldu.” O da Genelkurmay Başkanı’na “Derhal devrimcilerle görüş, Emre’yi bulun.”diyor. Oradan büyükelçiyi arıyor. O sırada havaalanı kapalı, Brüksel’deki rahmetli Türk büyükelçisi Ecmel Barutçu Belçika kralına gidiyor.“Ben hükümet için gelmedim,  ben kral olduğun için sana geldim. Emre Aygen yaralı, devrimcilere yardım et, onu al İsviçre’ye getir.” diyor. Kral da devrimcilerle konuşup “Ne istiyorsunuz?” diyor. İlaç lazım, silah lazım vs “Hemen gönderiyorum.” diyor ve bir askeri uçakla Bükreş’e havaalanı açıyorlar ve istedikleri silah ilaç vs. veriliyor. Onun karşılığında, Belçika askeri uçağı beni alıyor. Zürih’e indiriyor fakat İsviçreli kepazeler vizem olmadığı gerekçesiyle, 3 saat beni pistte bekletiyor. Üstümde de kar yağıyor, elimde bir şemsiye, serum bağlıyorlar, bekledim. Niye? Vizesi yok diye.

BA: Bilinciniz yerinde miydi?

EA: Evet, ama ondan sonra bir koma durumu geçti. Bizim Korcan Karar gelmiş, ben de sürekli diyorum “Oğlum bir haber geçeceğim.” Biraz ayılınca Gazi Yaşargil girdi. Beni hayata döndürdü ve “Burası İsviçre.” dedi. Annem, eski eşim var; “Zürih nerede?” falan desem bunlar daha fazla üzülecekler, o kadarını biliyorum. Sonra burnumdan beyin sıvısı akmaya başladı. Dediler ki“3 ayrı ameliyat yapmamız lazım; ama hurilere gidebilir.” Benim arkadaşım vardı; Vivet Kanetti. Ona, “Bana bir Paris- New York tek gidiş uçak bileti al.” dedim. “Ne yapacaksın?” dedi, “Hastaneden kaçacağım. Orada öleyim de kimse görmesin.” dedim. Ben hastaneden kaçtım. Fakat tren istasyonunda konuşamıyorum, bir de bilet alamıyorum. Millet almış, Paris-New York uçağı baktım, beceremeyeceğiz bu işi, taksiye bindim ve hastaneye geldim, orada bayılmışım. Tabii annem beni görmüş, ben yerde kanlar içindeyim. Sonra Paris’te bana 2 beyin ameliyatı yaptı. 2 tane de Romanya’da yapıldı. Bir tanesinde içindeki kurşunu çıkardılar. İkincisinde de kan pıhtısını engelleyemedikleri için gözümü almışlar. En son ameliyatı da Gülhane’de oldum. “Sana estetik yapacağız.” dediler, fakat ameliyat güzel de ondan sonra yüzüm bir şişti, göremiyorsun. Gülhane’deki komutan dedi ki “Bak farz et savaştasın, seni başka türlü kurtaramam.” “Ne yapacaksın?” dedim. Ellerimi, bacaklarımı bağladılar, (kafasını göstererek) şuradan iki tane bıçak attılar, nasıl yeşil mor bir renk cerahat aktı. 8-9 ay sonra yüzüm düzeldi. Bu arada sizinle nasıl konuşabiliyorsam, o arada da 5 sene geçti. Rakamları da bilmiyorum ama bilinç sağlam. Tuvalette şöyle bir şey koymuştum, iki kere iki dört. Ama iki ne, bir şey ifade ediyor mu? Böyle şeyler de oldu. Sonra Belçika kralı, bana ikinci dünya savaşından sonra hayattaki en genç gazi ödülü verdi. “Bütün sağlık yaşamın ölene kadar, kraliyet tarafından karşılanacaktır.” dediler ama Belçika’ da bir dairem vardı, orayı sattım, benim ikametgahımı siliverdiler. Bunlarda böyledir. Şimdi de bir tiyatro sahnesinde konuşmacı olarak gideceğim, bekliyorum vizeyi ne zaman halledecekler.

MG: Gazi Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nde iletişim alanında eğitim verdiniz. Sizce Türkiye’de gazetecilik alanında iyi bir eğitim veriliyor, iyi gazeteciler yetişiyor mu?

EA: Akademisyenler, gazeteciler ve gazete sahipleri arasında ben bir dönem birliktelik kurmuştum. Bunu Anadolu Üniversitesi’ndeyken yapıyordum. Patronlara “Senede bir ya da 2 kere bir araya gelelim.” dedik. Gazete ve televizyon sahiplerine “Sen nasıl bir adam istiyorsun?” diye soruyoruz. Akademisyenler, bizim aldığımız ve yaptığımız eğitime göre, “şunu şöyle yapacağız” çerçevesinde eğitim veriyoruz. Hakikaten Baltalimanı’ndaki İstanbul Üniversitesi misafirhanesinde bir ya da iki gece kalınıyordu. Yani Erol Simavi falan dahil, patronlarla da bir araya geliyorduk ama maalesef Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimi Fakültesi dekanı, biz öğrenciyken asistan olan bir hanım, hokkabazlık yaptı ve bu nikahı bozdu. Kim kazandı bu işten? Dolayısıyla akademisyenler “Bu gazetecileri bu üniversiteden atalım, biz akademisyeniz, bunlar bilmezler.” dedi. Tamam, kabul ettim. Sen “Profesör gel, şöyle Sabah gazetesi birinci sayfayı çiz.” desen o da onu yapamaz. Ben 1994 yılında Türkiye’ye döndüm, Sabah gazetesine. Benim hocam Prof. Dr.İnal Cem Aşkun. Ben de severim, ilk mezunuyum, benim sınıf arkadaşlarımın hepsi profesör olmuş. İnal baba bana döndü dedi ki “Sen de ders vereceksin. Kendi dersini kendin vereceksin.” dedi. Sonra Uluslararası İlişkiler’de Gazetecilik dersini 17 sene verdim. Maalesef beni Anadolu Üniversitesi’nden atan Atıf Pir’di. Hürriyet gazetesinde de yazar oldu, sonra oradan da şutladılar, sonra üniversiteden de şutlandı.

Ben Bülent Ecevit’i konuk olarak ikinci ya da üçüncü kez mi ne davet ediyorum, Bülent Bey’inde aynı gün doğum günü. Gittim Atıf Pir’e “Bana bak Bülent Bey gelecek, sinema salonunu istiyorum.” dedim. Bana döndü dedi ki “Sınıfına götür kardeşim.” Sonra gittim Yılmaz Büyükerşen’e, “Bülent Bey Rahşan hanım ile birlikte gelecekler.” dedim. O da “Sınıfına götür.” dedi.“Orasını sen karıştırma ben hallederim.” dedi.

“BEN DE AYŞE TATİLE ÇIKSIN GRUBU KURAR, SENİ CHP’DEN ATARIM”

BA: Gazetecilikten siyasete geçiş yaptınız, kendi mesleğinizi bırakıp siyasete atılmanızın sebebi nedir?

EA: Dedem Rıfat Vardar, 3. Dönemden başlayarak, 5 dönem CHP Zonguldak milletvekiliydi. Babam tamamıyla siyasi bir kişilikti. Akademisyendi ve İsmet Paşa’yı devirme operasyonunu yapanlardan,  Ecevit’in danışmanıydı. Siyasetin en kapalı kapılar ardını idare edendi. Ben prensip olarak bir siyasi partiye girip de orada görev yapmamı uygun bulmuyordum; çünkü o andan itibaren bir siyasi parti için görev yapan kişi olacaksın ve kendi bekaretin bozulacak, gazetecilik mantığı. Fakat bir gün bir baktım, Kilercioğlu Paşa vardı Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, bir de Şerif Ercan Süleyman Bey’in bakanlarıydı. Bana bir telefon geldi, “Anadolu Kulübü’nde yemek yiyelim.” dediler. Yiyelim, ne güzel. “Biz” dedi, “Doğru Yol Partisini yeniden kuruyoruz. Senin de burada görev alman lazım.” O sırada atılmışım gazetelerin birinden, “Seni Dışişleri Bakanı olarak görmek istiyoruz.” dedi. Ben de “İyi hoş da ben biraz solcuyum, oranın fikirlerinden vazgeçmem.” dedim. “Buna Süleyman Bey karar verecek.” dediler. Kalktık, gittik Süleyman Bey’e. “Süleyman Bey Allah razı olsun, ama ben biraz solcuyum.” dedim, Süleyman Bey döndü “Sen solcu molcu değilsin.” dedi. “Süleyman Bey ben neyim?” dedim “Sen komünistin tekisin.” dedi. “İyi de komünist Doğru Yol Partisi’nde yer alır mı?” dedim. “Alır alır, biliyorsun 3 çeşit komünist vardır biri Moskova’ya bakar, bir tanesi Paris’te ki Fransız komünist partiye bakar bir de mahallenin komünisti vardır, sen mahallenin komünistisin.” dedi. “Türk halkının, işçisinin, emekçisinin, köylüsünün komünistisin.” dedi. Sonra Doğru Yol Partisi’ni yeniden kurduk, basın danışmanıyım. Parti genel başkanı denen kişi, Süleyman Bey’in, Ahmet Efendi’nin, Mehmet Efendi’nin verdiği paraları yiyince, “Ne halt yaparsanız yapın.” dedim. Bu hikaye bitti. Sonra Demokratik Sol Parti’de Masum Türker genel başkan oluyor. Rahşan Hanım küplere binmiş. Ben Masum Türker’i iyi tanırım hokkabazlıklarını da bilirim. Dediler ki Rahşan Hanım seni çağırıyor. Bir gittik Mithatpaşa’da  bir sürü akademisyenler var.

Ondan sonra DSP’nin Türker’in eline geçmesinden dolayı, yeni bir siyasi parti oluşumu olsun mu olmasın mı?  Bütün hocalar “Derhal yapalım, iktidara geliriz.” derken sıra bana geldi.  Ben dedim ki “Rahşan Hanım amaç 1973, %47’lere ulaşarak bir siyasi birliktelik yaratılmak isteniyorsa, bunun için siyasi partiye gerek yok. ‘Sadece siyasi parti kuruyorum.’ diye kuracaksan, hiçbir işe yaramaz.” dedim. Sonra herkes çıktı, “Seni Rahşan Hanım çağırıyor.” dediler, “Ne oldu?” dedim, “Seni kurucu üye yaptım.” dedi, çünkü doğrusunu söyledim. Orada en büyük hata Hulki Cevizoğlu gitti, partiye genel başkan oldu. Sonra kalktı, Deniz Baykal’a “Beni CHP’den milletvekili yapar mısın?” dedi. Rahşan Hanım gel buraya, attım seni partiden dedi. Değer mi? İşte orada hayata farklı bakış var. Sonra Kılıçdaroğlu geldi, bizleri çağırdılar. “Sizler artık CHP tüzüğünün 12. Maddesi gereği partilisiniz.” dedi. Sonra aday adayı oldum. Bana döndüler dediler ki “Hangi ilden olmak istiyorsun?” dediler, “Ben Diyarbakır.” dedim. “Alamıyoruz.” dediler. “Sen nereden biliyorsun, ben belki alacağım benim iddiam var.” dedim. “Olmaz.” dediler ve beni listeye koymadılar. Sonra Ayten Kayalıoğlu diye bir hanım, MYK üyesiydi, bu kadın kadar akıllı bir CHP’li hiç görmedim. 3 bin 500 kişi aday adayı olmuş, 130’u meclise girmiş. Bu kadın geri kalan 3 bin kişiyle temas kurdu. Sen muhtar mısın, gazeteci misin, sanatçı mısın; bulunduğun bölgede il, ilçe, belde  CHP’de çalışacaksınız, haftada bir Kılıçdaroğlu’na rapor yazacaksınız. Kadın 2 bin kişiyi bir araya getirdi. 2 bin kişi faal oldu. Sonra Sencer Ayata, rahmetli Turan Güneş’in damadı ya da “Ayşe tatile çıksın”ın kocası milletvekili; bir baktım Ayten Kayalıoğlu’nu MYK’dan şutlamışlar. O günde İsmet Paşa’nın ölümü için Senfoni Orkestrası’nda bir konser vardı, ben de gittim. Dedim ki Sencer’e “Biz 5+1 grubu olarak MYK’da hangi üyeyle faaliyetlerimizi sürdüreceğiz.” Sencer dedi ki “Siz Kayalıoğlu’nun ekibindeydiniz, sizin artık CHP de herhangi bir işiniz yok.” dedi. Bende “Öylemi, bende ‘Ayşe tatile çıksın’ grubu kurar, seni CHP’den atarım.” dedim. Çünkü Türkiye’de hazin olan nokta-Sencer için söylemiyorum ama hepsi için geçerli- milletvekili, CHP’de il başkanı herkes bir sadakat mantığı içerisinde, şöyle veya böyle bir takım çıkarlar için bu işin geleneğini yerine getiriyor. Bunun böyle olmadığını, hiç kimse bana ispat edemez. Sonra döndüm Kılıçdaroğlu’na, “Sayın Kılıçdaroğlu; 5+1 grubumuzu hangi MYK üyesiyle yapacağız?” dedim. O da “Gürsel Tekin ile yapın.” dedi.  Sencer’e sen yetmiyorsun, senin derdin o 2 bin kişinin CHP için çalışmasını istemiyorsun. Sen belediye seçimlerinde “Onu yapacağım, bunu yapacağım.” deyip sonra Bodruma tüyüyorsun. Ben bilirim, Sencer ikinci cumhuriyetçidir.

Cansın Çevik: Gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamaların arttığı, aynı zamanda yeni medya kavramının da gündeme geldiği şu dönemde, gazetecilik mesleğinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

EA: Türkiye’nin idare ediliş şeklinde herkesi bir güzel içeriye atma tehdidi, bu çerçevede yaşamaktan başka bir seçenek verilmeyen, bir noktaya gelmiş durumda. Gazete, çok kötü bir gazete olabilir. Ama o gazetenin, ortadan kalkması ya da patronunun ortadan kalkması oradaki emekçinin de işsiz olması demek. Sizin yaptığınız şey de muhakkak ilgi çekici bir durum. Ben yeni medyayı destekliyorum. Ama insanların Twitter’da konuşurken, birbirlerine yaptığı reaksiyon sözcükler… Mesela “CHP Kılıçdaroğlu grup toplantısında konuşuyor.” diye internet sitesi veriyor.  Herif burada küfrediyor, bu da bir özgürlük, ben bir taraftan bakıyorum iyi hoş ama onu bulup, “Neden öyle diyorsun?” diyebilme olasılığısıfır. Ama bu özgürlük olmak zorunda.

 

“Bana göre MHK, Sınıfta Kalmıştır”

0

Kaynayan Kazan : Hakem Camiası isimli röportaj dizimizin ilk bölümünde Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl ile hakemliği bırakmasını, yaşadıklarını konuşmuştuk.

Merkez Hakem Kurulu Başkanı Yusuf Namoğlu, üst klasman hakemi Abdullah Yılmaz’ı, görevli olduğu maç öncesi arayarak “mesleki kariyeri ” açısından tehdit etmesiyle başladı herşey. MHK başkanın bu davranışını, eski MHK başkanlarından Ertuğrul Dilek ile konuştuk. Duayen başkan, Yusuf Namoğlu’nu ve MHK’sını Roportajlik.com için değerlendirdi. Bu röportaj dizisi için, MHK Başkanı Yusuf Namoğlu’nu da aradığımızı ve Yusuf başkanın ısrarlı aramalarımıza cevap vermediğini de belirtmek isterim. 

Uğur Temel (UT): Hocam A Klasman Hakemi Abdullah Yılmaz, tebliğ edilen maçına 48 saat kala Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Yusuf Namoğlu’nun arayarak kendisini “hakemlik geleceği açısından tehdit ettiğini” kamuoyuna açıklayarak hakemlik yaşamını noktaladı. MHK eski başkanlarındansınız. Maç öncesi hakemi aramak prosedürlere uygun mudur? Hakem hangi durumlar halinde aranabilir?

Ertuğrul Dilek (ED): 10 sene MHK’de görev yaptım, maçtan önce hiçbir hakemi aramadım. Böyle bir şey yok. Görevi verirsin, bir daha aramazsın. Hakem seni arar; mazeret bildirmek için o müracaat eder. Hakem maça atandıktan sonra MHK’nin hakemi araması yanlış. Ne demek “Bu maçı iyi idare et?” İyi idare etmeye gidecek tabii hakem, kötü idare etmeye mi gidecek? MHK görevi verir, hakem maça giderken en ufak bir şey konuşmaz.

UT: Abdullah Yılmaz açıklamasında, MHK Başkanı Namoğlu’nun yöneteceği maçtaki ev sahibi takımın kendisine tepkili olduğunu belirttiğini ve dikkatli olması gerektiğini söylüyor. Yıllarca hakem ataması yaptınız. Hakem atamasındaki kriterler nelerdir?

ED: Bizim dönemimizde “kara kaplı” bir defter vardı. Hakem, hangi takımın maçında önemli bir hata yapmışsa o hakemi, o takımın maçına uzun süre vermezdik. Verecek olursak, hakemin de takımın da moralini bozmuş olurduk. Onun için bizim “kara kaplı” defterimiz vardı. Abdullah Yılmaz, daha önce Menemen maçı yönetmiş ve Menemen şikayette bulunmuş. Şikayet edilen bir yere o hakemi göndermenin maksadı nedir? “Daha önceki hatalarını telafi et.” diye mi gönderiyorsun, yoksa başka bir düşüncen mi var? Bu tayin bana göre yanlış. Düşünün; şikayet edilen hakemi, aynı takımın kritik bir maçına gönderiyor MHK. Bu tayin çok yanlış. Bu tayin ile hem hakemi hem de takımları müşkül vaziyette bırakıyor MHK. Takımın aklına şu gelmez mi: Biz bu hakemi kötü yönetiminden dolayı şikayet ettik, şimdi MHK bize bu hakemi niye yolluyor? Hakemi kazanmak için maça verirsiniz, kaybetmek için değil. Bakın şu olur: Takım deplasmanda o hakemin yönettiği maçı kazanmıştır, birkaç hafta sonra o takımın maçına yine gönderirsin. Takım der ki “Biz bu hakemle deplasmanda kazanmıştık, sağlam bir hakem, objektif bir hakem.” diye düşünür. Bu tayin, hakemi kazanmak için olabilir. Ama burada, bu tayini hakemi kaybetmek için yapıyorsun. Üstüne üstlük diyorsun ki “Bu maçı kötü yönetirsen seni bitiririm.” Böyle bir şey olmaz. Bu tayin uygun değil, konuşma tarzı uygun değil. Bana göre MHK, sınıfta kalmıştır.

UT: Kulüpler istemedikleri hakemleri, Federasyona ya da MHK’ye söyleyebilirler mi? Böyle bir istek olabilir mi?

ED: Böyle bir isteğin Federasyon ya da MHK tarafından kale alınmaması gerekir. Ben size bir örnek vereyim; benim tayin yaptığım sezonlarda bir kulüp, Ankara bölgesi hakemi Yılmaz Dinçel’i “İstemiyoruz.” dedi. Aradan üç ya da dört hafta geçti, o takımın maçına ben Yılmaz Dinçel’i verdim. Federasyon başkanı da Yılmaz Tokatlı Paşa. Dedim ki “Paşam bu kulüp ‘Bu hakemi istemiyoruz.’ diyor. MHK’yi kulüp mü yönetiyor, biz mi yönetiyoruz? Ben bu takımın maçına, aradan sürede geçti, bu hakemin tayinini yapıyorum.” Neticede Yılmaz Paşa da – Allah uzun ömürler versin- disiplinli bir askerdi, “Verelim o hakemi maça.” dedi. Ancak hakem mazeret bildirdi, bu yüzden maçı veremedim. Bu örneği “Şunu isteyiz, bunu istemeyiz.” diyen kulüplere kesinlikle taviz vermediğimizi anlatmak için verdim.

UT: Namoğlu MHK’sı bu kadar tartışılırken, görevde kalmaya nasıl devam ediyor?

ED: Benim MHK başkanlığım sırasında benim haberim olmadan, Futbol Federasyonu başkanı, bir hakemin yerini değiştirdi, derhal istifa ettim. Tarihte ilktir o. Benden sonra Zekeriya Alp, Antepspor Başkanı aleyhinde konuştu diye istifa etti. İstifa diye bir müessese var. Aleyhimde bir oluşum varsa, beş dakika durmam. Bakın; başarılı geçen sezon sonrası Cumhurbaşkanlığı kupası için bir hakem tayin etmiştim, Federasyon Başkanı değiştirmiş. Herhalde verilmiş sözler vardı, öğrendim ve istifa ettim. Ne var bu koltuklarda, çözebilmiş değilim. Bu kadar eleştiri alıyorsan, istenmiyorsan burada durmanın anlamı yok.

“Fotoğrafçılık İlk Günkü Işıltısını Hiç Kaybetmeyen Bir Sevda”

Fotoğraf makineleri, kameralar günlük hayatımızı kapsamış durumda. Fotoğraflar, gün geçtikçe kendisine olan ilgiyi arttırmayı başarıyor. Fotoğrafa yönelik sosyal medya uygulamalarının da popülerleşerek çoğalması fotoğrafçılık mesleğini daha da popüler hale getiriyor.

Fotoğraf ve fotoğrafçılık üzerine konuştuğumuz röportajımızın konuğu Azerbaycan’ın genç fotoğraf sanatçılarından İqlime Memmedli oldu. Severek yaptığı mesleği hakkında keyif dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Röportaj: Ayten Alizade

AYTEN ALİZADE (AA): Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İQLİME MEMMEDLİ (İM): Klasik bir giriş cümlesi olarak isim ve soyadımı söyleyerek başlayayım. İqlime Memmedli. Fotoğrafçıyım. Ama eğitimimi müzik teorisi üzerine aldım. Çocukluktan bu yana resim çekiyorum. Fotoğrafa olan ilgim ve merakım çok büyük. Annem kendisi de eğitimini çizgi film yönetmenliği üzerine almış. Bu merak genlerden gelen bir şey herhalde. Çocukluktan beri en büyük hayalim gelecekte ünlü bir ressam olmaktı. Hayalimi anlatayım. Öncelikle kendi resim galerimi açacağım. Dünyaca meşhur olacağım ve insanlar galerime gelecekler. Bunu küçüklükten beri çok büyük hevesle hayal ediyorum. Sade vatandaşım. Sevgiye, dostluğa, Tanrı’ya inanıyorum.

“KENDİM BİLE BİLMEDEN BAKTIM Kİ, BU İŞİN İÇİNDEYİM”

AA: Fotoğrafçılık hikayeniz nasıl başladı?

İM: Söylediğim gibi fotoğrafçılık hikayemin başlangıcına ilk adımlar ben küçükken atıldı. Kendim bile bilmeden baktım ki bu işin içindeyim. Artık ben bir resimde daha çok güzellik aramaya başlamıştım. Kalemle çizdiğim resimdeki insanlara can vermek istiyordum. O zamanlar rakamsal fotoğraf makineleri vardı. Sonralar onlarla fotoğraf çekmeye başladım. Sonra bir gün annemden bana profesyonel fotoğraf makinesi alması için rica ettim. 1 ay sonrasında fotoğraf makinemi elime alarak büyük mutluluğumu yaşadım. Sonrasında bu işi profesyonel olarak yapmaya başladım.

AA: Sizce iyi bir teknik bilgi mi yoksa iyi bir bakış açısı mı daha önemli?

İM: Benim için en önemlisi iyi bir bakış açısı. İyi bir bakış açısı olması gerekiyor ki sonrasında adımlar atıp yeni bilgiler öğrene bilesin. Teknik bilgi de bakış açısı kadar aynı seviyede olması gerekiyor. Ama tabii ki ilk önce bakış açısı geliyor.

“FOTOĞRAFLARINI ÇEKTİĞİM İNSANLARLA SOHBET EDİYORUM”

AA: En çok hangi fotoğraf türünde fotoğraflar çekmeyi seviyorsunuz?

İM: En çok insan fotoğrafları, sokak fotoğrafları, tabiat fotoğrafları kapsamında fotoğraflar çekmeyi seviyorum. Fotoğraf makinemi elime alıp sokağa çıkıyorum. Fotoğrafa baktığınızda o duyguyu yaşayabileceğimiz fotoğrafları kadrajıma yansıtıyorum. O yüzden sokak fotoğraflarına daha çok önem veriyorum. Bu dilenci de olabilir veya başka bir insan da. Sokaktaki insanları çekerken sonrasında onlarla sohbet etmeye başlıyorum. Etrafımdaki insanlar çok garip bakıyorlar bana. Bu konuda çok eleştiriler alıyorum. Aslında sokakta sohbet ettiğim insanların çoğu bana zarar verebilecek insanlar. Ama ben onlarla konuşmaya başladığımda onlara ayak uyduruyorum. Hatta çektiğim fotoğraflarımı beğendiğimde de çok duygu dolu anlar yaşıyorum. Fotoğrafçılık bende ilk günkü ışıltısını hiç kaybetmeyen bir sevda.

AA: Fotoğraf artık hobi yerine sanat oldu. Bir fotoğrafçı olarak örnek aldığınız isimler var mı?

İM: Tabii ki var: Xalid Zeynalov. İlk önce onun ismini söyleyebilirim. Benim için fotoğrafları muhteşem. O da portreler çekiyor. Kerim Talıbov da var. Bir de Ferqane Hanım. Ferqane Hanım daha çok tabiat fotoğrafları çekiyor. Yurt dışındaki fotoğrafçılardan en çok beğendiğim ise Lee Jeffries, Phil Chester, Kat İrlin’i örnek olarak gösterebilirim.

AA: National Geographic, fotoğraflarla ilgili olarak yarışmalar düzenliyor. Bu fotoğraflar konusunda ne düşünüyorsunuz? Yapılan bu yarışmalara katılmayı hiç düşündünüz mü?

İM: Tabii ki çok muhteşemler. Sosyal medya aracılığıyla görüyorum. Tam olarak elimdeki imkanlar bakımından o seviyeye geldiğimi düşünmüyorum. Bu yüzden de o yarışmalara katılmak için tam hazır hissetmiyorum kendimi. Gelecekte tam hazır olursam katılmayı planlıyorum ben de.

AA: Fotoğrafçılığın çağımızda popülerleşmesi ile kalitesinin düştüğünü düşünüyor musunuz?

İM: Fotoğrafçılık sanat ile iç içe olduğu için, sırf sanat yeteneği ile doğulan insanlar var.

AA: Sizce medya, dijital kameralar, yeni nesil telefonlar fotoğrafçılığı nasıl etkiledi?

İM: Sosyal medya fotoğraflar ve fotoğrafçılık üzerinde daha büyük role sahip. Fotoğrafçıların daha tanınır olması için zemin yarattı. Dijital kameralar, yeni nesil telefonlar da çok kullanışlı olsa da insanlar işin profesyonel şekilde olmasına daha çok önem veriyor. Böyle bir durumda fotoğrafçılara daha çok ihtiyaç doğuyor.

AA: Fotoğrafçılıkla beraber şiirler de yazıyorsunuz. Nigar Ceferova’nın kendisinin seslendirdiği şiirleriniz var. Şiire nasıl başladınız? Nigar Hanım’la bu konuda iş birliği var mı?

İM: Şiire ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. Ama hayatımın en ağır döneminde şiir hayatıma girdi. Şiire fotoğrafçılıktan daha öncesinde başladım. Ama önceleri sosyal medyada olmadığım için şiirleri paylaşamıyordum, insanlar görmüyorlardı. Fotoğrafçılık yapmaya başladıktan sonra resimlerimle birlikte şiirlerimi de paylaşmaya başladım. Nigar Ceferova ise bana şiirlerimi seslendirebileceği konusunda ricada bulunmuştu. Bu teklif benim çok hoşuma gitmişti. Bu şekilde şiirlerimi seslendirmeye başladı. Ama aramızda bir iş birliği söz konusu değil. Geleceğe dair böyle bir şey düşünmedim daha. Bu arada roman yazma gibi bir planım var.

“İNSANLARIN GERÇEKÇİ YANLARINI RESİMLERE KATMAYA ÇALIŞIYORUM”

AA: Şiirler ve fotoğraflar arasında olan bağlantı konusunda ne düşünüyorsunuz?

İM: Bir insanın fotoğrafını çekiyorsun. Fotoğraf canlı bir şey değil. Ama o fotoğrafa baktığında birçok şey anlayabiliyorsun. Fotoğrafların insanlara bazı duyguları geçirme gibi bir özelliği var. Şiirler de bu şekilde. Öyle iki mısra oluyor ki bir romana beraber oluyor. O iki mısra her şeyi anlatıyor. Fotoğraf daha çok gerçekliği yansıtıyor. Ben fotoğraflarımı çekerken de insanların gerçekçi yanlarını resimlere katmaya çalışıyorum. Şiir bunun yanında ikinci planda kalıyor.

AA: Peki gelecekte kendinizi nerede görüyorsunuz? 

İM: Bir başarı elde edeceksem eğer Azerbaycan’da kazanıp öyle gitmeyi planlıyorum. Azerbaycan’ı fotoğraf konusunda diğer ülkelerde tanıtmak, temsil etmek çok isterim.

AA: Kurum veya kuruluşlardan işinizle ilgili olarak teklifler alıyor musunuz?

İM: Evet fotoğrafçılık alanıyla ilgili birçok yerden teklif geliyor. Birçok insanlarla da çalıştım. Ama şu an herhangi bir kurum ve kuruluşa bağlı olarak çalışmıyorum.

AA: Son olarak gelecekte yapmayı planladığınız hedefleriniz hakkında ne söyleye bilirsiniz?

İM: Gelecekte fotoğrafçılık alanı üzerinde daha çok işler görmeyi planlıyorum. Gerçekçi olmak gerekirse daha çok yol katettiğimi düşünmüyorum. Önümde uzun bir yol var ve her şeyin güzel olacağını umut ediyorum. Buna inanıyorum.

“Maçta Sakatlandım, MHK Sahip Çıkmadı”

0

KAYNAYAN KAZAN: HAKEM CAMİASI

Türkiye Futbol Federasyonu(TFF) ve Merkez Hakem Kurulu(MHK) çok tartışılan iki kurum. Özellikle Yusuf Namoğlu başkanlığındaki MHK, hakem atamaları yüzünden yoğun eleştiri altında. Bu yazı dizimiz için, hakemliği yaptığı açıklama ile bırakan Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl, MHK eski Başkanlarından Ertuğrul Dilek ve Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği eski Genel Başkanı Bülent Demirlek ile görüştük.

Yazı dizimizin çıkış noktası, Üst Klasman Hakemi Abdullah Yılmaz’ın görevlendirildiği maç öncesinde MHK Başkanı Yusuf Namoğlu’nun hakemlik kariyeri açısından tehdit edildiğini kamuoyu ile paylaşarak hakemliği bırakması oldu. Hemen ardından Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl hakemliği bıraktığını açıkladı. İki hoca ile de görüşme talep ettik. Akgöl randevuyu verirken, Yılmaz önce röportajı kabul edip, ardından “hukuki süreci” bahane ederek teklifimizi red etti. Olayın MHK ve Hakem Derneği boyutu ile ilgili de, MHK ve Hakem Derneği eski başkanlarından görüş aldık. Konuyu ile ilgili görüşlerini almak için, MHK Başkanı Yusuf Namoğlu ve Hakem Derneği Başkanı Abdurrahman Arıcı ile de görüşmek istedik. Namoğlu ısrarlı aramalarımıza cevap vermezken, Arıcı söz verdiği halde demeç vermemek için aramalarımıza cevap vermedi.

Kaynayan Kazan : Hakem Camiası isimli röportaj dizimiz bugün başlıyor. Bu dizi boyunca MHK ve Hakem Derneği’nin hakemlere ve olaylara bakış açısını, tarafsız olarak ortaya koyduk. Keyifli okumalar dileriz.

Üst Klasman Yardımcı Hakemi Arkın Akgöl Aralık 2016 tarihinde oynanan Galatasaray- Tuzlaspor Ziraat Türkiye Kupası maçında aşil tendonu’nun kopması sonucunda sakatlandı. Sakatlığının tedavi sürecinde hem maddi hem de manevi olarak yalnız bırakıldığını belirten Akgöl, hakemlik yapabilecek şartları kazanmasına rağmen faal hakemlik hayatına noktayı koydu. Arkın Hoca bu süreci, Roportajlik.com okuyucuları için anlattı.

Röportaj: Uğur TEMEL

Fotoğraf: Enis DERDİMENTOĞLU

Uğur Temel (UT): Nedir sizi hakemliği bırakmaya iten sebep?

Arkın Akgöl (AA): Konuya şöyle bir açıklık getireyim, hakemlik yapmak için hem atletik testleri geçmek gerekiyor hem de müsabakalarda görev almak için ciddi bir efor sarf etmek gerekiyor. Benim sakatlığımın(aşil tendon kopması) getirdiği zorlu iyileşme sürecinden sonra hem Merkez Hakem Kurulu’nun MHK) benim sakatlığıma bakışı hem de az önce bahsettiğim atletik testleri geçmek, müsabakalarda görev almak için sarf edilecek efor konusunda ciddi bir fiziksel uğraş vermem gerekiyordu. Ben bu uğraşı verdim. Atletik testi geçtim, 7 müsabakada görev aldım. Bu bahsettiğim 7 müsabaka, sakatlığımdan sonra aldığım müsabakalar. 2016 yılının aralık ayında sakatlandım 2017’nin Ekim ayında görev almaya başladım. Sözünü ettiğim FIFA Yardımcı Hakemler Atletik Testi’nde 10 metrelik Coda testi var(Koşarken yön değiştirmeyi ölçen kıvraklık testi) daha sonra 4.70 saniye sınır ile 5 kere 30 metre koşuyoruz 40 tane 75 metre koşunun bir tanesi 15 saniyede 20 saniye aktif dinlenme sonrası ikinciye başlıyorsunuz. Bu test bizim gibi üst seviye hakemler için senede iki kere yapılıyor. Birincisi ağustos aylarında yapılıyor, sezon başlarken; diğeri ise devre arası seminerlerinde, Ocak ayında olmak üzere iki kere yapıyoruz. Bu testleri geçerseniz iki test arasında görev yapmaya hak kazanıyorsunuz. Ben sakatlığın hemen sonrası dilekçe de verdim “Sağlığım yerindedir hakemlik yapmak istiyorum.” diye. Fakat bulunduğum noktadan geriye baktığımda önümdeki günleri de düşündüğümde 45 yaşındayım ben, önümde uzun soluklu bir hakemlik süreci kalmadı. Yaş sınırı nedeniyle de… Bu fiziki çalışmaların sağlığımı ciddi anlamda yoracağını ve riske atacağını düşündüm. Esas hakemliği bırakma kararımda da bu geliyor. Testleri hala yapabiliyorum; fakat bunun için artık daha çok efor sarf ediyorum. Ben bu performansı sarf ettim ki MHK bana ilk yarıda 7 maçta görev verdi. Tabii ki bu riskin yanında gittiğiniz maçta da risk almış oluyorsunuz. Sonuçta Federasyon size güvenip maç emanet ediyor. Bu kararı verme nedenlerim kamuoyu ile paylaştığım açıklamam da mevcut…

UT: Peki gelelim sigorta sürecine. Üst klasmanda bulunan bütün hakemler sigortalı. Sonuç itibari ile siz görevinizi ifa ederken, Galatasaray-Tuzlaspor Ziraat Türkiye Kupası maçında sakatlandınız. Görevliyken sakatlandığınız için bütün bu hakkınızdan yararlanmanız gerekiyor öyle değil mi? İmza atarken bunu size ilettiler mi?

AA: Sigortamızın neleri kapsadığını bilmiyoruz ki. Biz herhangi bir imza da atmıyoruz. Federasyon bizim adımıza bir sigorta yapıyor fakat bu sigorta poliçeleri hakemlere gönderilmiyor. En azından bana öyle bir belge gönderilmedi. Ben sigorta poliçemin neler kapsayıp neler kapsamadığını bilmiyorum. Sigorta firmasının dahi hangisi olduğunu hesabıma yatan parayı yatıran şirketten öğrendim. Eminim bir prosedür vardır mutlaka da bundan kimin haberi var? Poliçe neleri kapsıyor?

Ben bu konulardan açıkçası hakem işlerinin de haberi olmadığını düşünüyorum.

UT: Bu büyük bir iddia. Sorunlu bir anlaşma mı acaba anlaşmanız?

AA: Sorunlu demeyelim ancak eksik diyebiliriz. 10 bin liralık bir limitimiz var sigorta kapsamı dahilinde. Bana en üst limit olan bu miktar ödendi. Burada esas konu benim ameliyatım ve sonraki sürecim, fizik tedavim 23 bin TL tuttu. Ben 13 bin liramı Federasyon’dan tahsil edemedim.

UT: Siz bu tedavi sürecini Federasyon’un göndermiş olduğu doktora gittiniz Hocam doğru mudur?

AA: Hakem işleri, Fulya’da bulunan özel bir hastaneden bana randevu aldı ve ben Hakem İşleri’nin aracılığı ile oraya gittim. Kendi kafama göre bir hastaneye gidip bu geri kalan tutarı Federasyon’dan istemedim. Çünkü yaşadığım durumu özel bir durum olarak gördüm. Bu sakatlığı antrenmanda, yürürken, gezerken, yemek yerken değil; Federasyon’un düzenlediği bir müsabakada, Federasyon adına görev yaparken yaşadım. 10 bin lira bana bir para yattı tedavim için, doğru; fakat bu durumda başka bir problem akla geliyor. Siz, Cüneyt Çakır’ları, Hüseyin Göçek’leri, Halis Özkahya’ları 10 bin TL’ye sigortalıyorsunuz.

UT: Tedavi sonrası süreci dinleyelim sizden 23 bin TL gibi bir ödeme gerekti. Sonra süreç nasıl gelişti?

AA: Sağ olsun hastane elinden geleni yaptı. Ama siz şunu bekliyorsunuz; bir müsabaka da sakatlanmışsınız, aşil tendon kopması gibi ciddi bir sakatlık var ortada. Bir ilgi bekliyorsunuz. Birisi ilgilensin bu konuyla. Bu kişi MHK Başkanı olmak zorunda değil. Hakem İşleri’nden biri ilgilensin. İlgilenmeyi bırakın arayan bile olmadı. Bu sefer ben bir yetkili aramaya başladım. Yani bu masraf ne olacak? Herhangi bir yetkiliye ulaşamadık. Yetkiliye ulaşamayınca konu havada kaldı, biz bir-iki telefon bekledik. Sonunda olmadı.

UT: Peki siz hastaneden nasıl çıktınız?

AA: Biz hastaneden senet imzalayarak çıktık. Benim cebimde kredi kartı vardı ben o parayı ödeyebilirdim. Ama yine söylüyorum, Ben Türkiye Futbol Federasyon’un bir müsabakasında görev alırken sakatlandım. Neden o parayı ben ödemek zorunda kalıyorum?

UT: Ne kadarlık bir senede imza attınız?

AA: Yaklaşık 17 bin liralık bir senede imza attım. 6 bin TL dolayında bir parayı da gerekli gereçler ve fizik tedavi için ödedik. Benim hastaneden çıkmam için o gün 17 bin TL’yi ödemem gerekiyordu. Şimdi

birinci konu; ben bu parayı neden ödeyeyim? İkinci konu; bu parayı ödeme gücüm de olmayabilir o anda. Herkesin cebinde 15 bin TL’lik kredi kartı olacak diye bir kaide yok. Hastane muhasebesi ile biz; “Nasıl yapalım şimdi?” diye düşünürken bizim şimdi Federasyon’a güvenimiz sonsuz. O zaman ben muhasebeye, “Sizi rahatlatmak için bir senet düzenleyelim, ben imza atayım, Federasyon ile durumu çözdükten sonra size bir ödeme yapılsın.” dedim gayet iyi niyetli olarak. E Tabii ki biz bu senedi imzaladık. Beni eve götürmek için yanımda bir hakem arkadaşım vardı, o da senede kefil oldu. Sonuç olarak biz bu parayı Federasyon’dan para alamadan ödedik. Ameliyat sonrası hakem işleri ile iletişime geçtim. 18 yıllık hakem 35 yıllık sporsever sporla uğraşan birisiniz, “Tekrar hakemliğe dönebilecek miyim, koşabilecek miyim?” diye düşünürken, Hakem İşleri’nden bir destek bekliyorsunuz. Sakatlıktan döndükten sonra devre arası semineri olacaktı. Hakem İşleri bana sadece, “Hocam seminere gelmeyecekseniz seminer için size ayırdığımız otel rezervasyonunuzu, uçak biletinizi iptal edelim.” Açıklamamda da yazdım; aşil tendonunuz koptuysa zorunlu haller dışında yataktan kalkmamanız gerekiyor. Yani neyin oteli, neyin uçağı? Ben neyin peşinde olduklarını anlayamadım. O süreç öyle geçti. Prosedür gereği dilekçe verdik ve hakemliğiniz bu gibi durumlarda askıya alınıyor. Bana sorarsanız bu da yanlış bir işlem. Askerlik gibi ya da başka bir iş ile ilgili sorunu bilmem fakat sağlık sorunları için hakemlik askıya alınmamalı; çünkü bu durum da hakemleri yıpratıyor. Askıya aldırıyorsunuz, iyileşiyorsunuz, sonra MHK sizi ufak bir seminere alıyor ve bir atletik test yapıyor. Geçemediğiniz takdirde alt klasmana düşme durumunuz var. Bu hakem de zaten bu iş uğruna bir sakatlık yaşamış geriliyor. Sanıyorum FIFA’da böyle bir durum yok. Sakatlık durumunda tüm haklarınız donduruluyor, döndüğünüzde bir rapor veriyor ve kaldığınız yerden devam ediyorsunuz yanlış bilmiyorsam. Birkaç arkadaşımla bu konuda bu şekilde konuşmuştuk.

UT: Bu süreç içerisinde MHK Başkanı, Hakem İşleri Müdürü ya da çalışanları gibi yetkililer tarafından arandınız mı? Durumunuz soruldu mu?

AA: Öyle bir durum yaşamadığım gibi Hakem İşleri’nin kapısında ben MHK Başkan’ı Yusuf Namoğlu ile karşılaştım, ameliyattan önce bir belge için oraya gittiğimde. Hatta eşimde yanımdaydı, o da şahittir bu olaya. Kapıda Başkan bana ”Ayağına ne oldu?” diye sordu. Sakatlıktan 5 gün sonra oluyor bu olay. Ayağına ne oldu? Sorusu “Ayağına ne olduğunu bilmiyorum.” demek. “Ayağın nasıl oldu?” sorusu gibi bir soru değil ki. Kimse yanlış anlamasın biz liseye giden bir çocuk değiliz, 45 yaşında adamız. Bu tip şeylerden alınacak değiliz. Neyin ne amaçla söylendiğini tahmin edebiliyoruz. Benim düşünceme göre Başkan’ın beni tanımadığı açıktı orada. Kendisi aksini iddia edebilir. Hakem olduğumu tahmin edebilir ama benim Arkın Akgöl olduğumu bilmiyordu. Ben bu soruyu bana sormamasını isterdim. Bu soruyu sorması 5 gün önce Arena gibi bir statta ve Galatasaray maçına verdiğiniz hakemin ya sakatlandığından haberiniz yok ya Arkın Akgöl olduğunuzdan haberiniz yok ya hakeminizi tanımıyorsunuz. Bu tür sorular çoğaltılabilir.

UT: Açıklamanızda TFF Başkanı Yıldırım Demirören’in haberi olmadığını söylüyorsunuz. Peki Hakem İşleri yetkilileri ya da MHK’nın Demirören’in haberi olmadan nasıl böyle bir prosedürü uygulayabilir?

AA: Bizde bir hiyerarşi işliyor. Yani biz kendimiz TFF’ye başvuramıyoruz. Ben 10 bin liralık kısım ödendikten sonra tedavimin 13 bin liralık kalan kısmının ödenmesi için belgelerimi düzenledim ve TFF yönetim kuruluna sunulması için MHK’ya dilekçe ile ilettim. “Ben bu belgeleri TFF Yönetimine iletmeniz için size sunuyorum.” diyerek. Benim o dilekçem ve belgelerim bana 17 Nisan 2017 günü bana geri yollandı. Ben sonra ve Hakem İşleri’nden Alper Demirel ile görüştüm. Demirel, Yusuf Namoğlu’nun bu belgeleri TFF Yönetimine sunamayacağı için geri gönderdiğini söyledi ve herhangi bir sebep sunulmadı.

UT: Peki sizin daha sonra tekrar TFF’ye başvurma gibi bir girişiminiz oldu mu?

AA: Yok hayır, ben tekrar başvurmadım. Zaten benim aklımda düşünceler vardı. “Nasıl yaparım?” diye düşündüğüm sırada hakemliğe dönüş oldu. Sonra bu süreç gerçekleşti. Açıkçası ben tek başıma TFF Yönetimi’ne başvurmadım. Şöyle bir konu var; bizim hakemlik camiası kapalı bir camia. Hakem olmayan kişilerin bu anlattıklarımı belki bazı zamanlarda anlaması zor olabilir. Ama hakem olduğunuz zaman müesseseye olan saygınızdan bazı konularda bazı şeylerde geri adım atıyorsunuz. Tabii müsabakaya çıkmak istiyorsunuz, hakemlik yapmak istiyorsunuz, bu da bazı kaygılar doğuruyor hakemler üzerinde. “Bu adımı atarsam hakemlik hayatım nasıl etkilenir?” diye düşünüyorsunuz.

UT: Siz hakkınızı talep ederken bir daha maç alamama kaygısı mı yaşıyorsunuz?*

AA: Alamayabilirsin, ala da bilirsin ama yine de hakkını aramalısınız. Benim durduğum yer çok farklı şu anda. Hakemliği bırakmadan önce de farklıydı. Benim şu başıma gelen şey 35 yaşında birinin başına gelse ne olurdu? Bir test etmek, masaya sermek lazım.

UT: MHK ile TFF ile aranızda bağlantı olması gereken bir dernek var: Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği. Dernek yetkilileri sizi aradı mı?

AA: Genel Merkezden beni arayan olmadı. Sağ olsun çok hakem arkadaşım aradı. O dönem İstanbul Şube Başkanı olan Alparslan Dedeş aradı. Hem de yakın arkadaşımdır. Geldi ziyarete, ilgilendi. Çok kez de beni aradı sordu. Dernekten benim bir talebim olmadığı gibi dernek de “Ne yaptın para işlerini,

tahsis edildi mi?” dedi mi? Gerçi bilmiyorum onların bu işlerden haberi var mı? Dernek konusu ayrı bir dünya. Benim yazımda da var dernek çok kısa geçtim ama demişim ki bir paragrafta derneğe ayırmak gerekir. Biliyorsunuz seçim dönemi paylaşılamayan bir dernek var ama hakemlere bir şey olduğu zaman ben derneğin bana bir faydasını görmedim.

UT: Hakemliği bırakmaya karar verdiniz. Peki bunun doğru yolu basın açıklaması mıydı?

AA: Ben basın açıklaması ile hakemliği bırakmadım. 1 Şubat’ta dilekçemi MHK’ya gönderdim. 15 gün süre tanıdım kendime, bir yetkili beni arar diye, ama kimse aramadı. Daha sonra kamuoyu ile paylaştım. Nitekim 21 Şubatta Fanatik Gazetesi’nde çıktı. Ben bu yazıları Başkanlığa, Cumhurbaşkanlığına, Spor Bakanlığına da gönderdim. Şunu bekleyerek göndermedim: 5894 sayılı kanuna yasaya tabii Federasyon. Özerk olduğu FIFA ve UEFA’ya bağlı olduğu için devlet bir şey yapamıyor. Bunun ben bilincindeyim.

Olaylarda kapanıyor gidiyor. Arkın Akgöl sakatlandı, 13 bin lira tedavi masrafı ödenmedi ve hakemliği bıraktı. Beni 3 gün sonra BİMER’den aradılar, spor birimi olabilir ve bu belirli bir yasa çerçevesinde kendisi benim adıma Federasyon’a yolluyor. Ben de bu yazıdan haberdar olduğumu belirterek Gereğinin yapılmasını istiyorum.” diye belirttim.

UT: 21 Şubat sizin hakemliği bıraktığınız tarihten bu yana sizi bir yetkili aradı mı?

AA: Hayır aramadı. Ben beklemiyordum tabii ki bunu. Hayat devam ediyor.

“Türkiye 152 Adayı İskan Edebilir”

Yunanistan ile Türkiye’yi Cumhuriyet tarihi boyunca sürekli karşı karşıya getiren ve günümüzde de krize yol açan önemli bir konu var: 1996 yılında Kardak Krizi ile iyiden iyiye kendini gösteren Ege Denizi’ndeki egemenlik sorunu ve adalar krizi.Adalar ve Ege Denizi’ndeki sınır sorunu iki tarafın da yumuşak karnı olarak kabul ediliyor. Türk Milleti’nin kalbinde her zaman yara olarak kalan Yunanistan hâkimiyetindeki 12 ada, Türkiye’nin gündemine 1996 yılındaki Kardak krizi ile oturan 152 ada konusu Türk siyasetinin hala en önemli gündemlerinden birini oluşturuyor. 12 adanın neden kaybedildiği, 152 adanın kimin hâkimiyetine verilmesi gerektiği, neden Ege’deki kayalıkların dahi önem taşıdığı ve NATO’nun bu duruma nasıl yaklaştığı konularını Röportajlık’ın gündemine taşıdık. Emekli Deniz Kurmay Albay ve Piri Reis Üniversitesi Denizcilik Meslek YüksekokuluÖğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Dinçer Bayer’le Ege Denizi’nde iki tarafı da restleşmeye götüren olayların perde arkasını konuştuk. Keyifle okuyun.

“12 adalar Osmanlı’nın elinden Balkan Savaşları’nda çıktı.”

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Ege’deki adalar krizi nasıl başladı, nasıl gelişti? Kardak krizi sorunu ve ondan sonraki süreçte günümüze değin nasıl gelindi?

DİNÇER BAYER (DB):Ege’deki adalar Osmanlı Devleti çökmeye başladıktan sonra, yavaş yavaş elden çıktı. 1829’da Yunanistan kurulduktan sonra sadece Mora Yarımadası veya ana kıtasında değil, adalarda da büyümeye başladı. O dönemde Osmanlı Donanması çok yetersizdi. Geçmişte adalardaki ahalinin çoğunun Rum asıllı olması onlar içinbir avantajdı. Böylelikle daha kolay şekilde oradaki nüfusu kendilerine göre dönüştürebildiler. Şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: 1915’de Çanakkale savunması yapılırken, Gelibolu’yu işgale gelen Batılı devletler Limni adasına dayalı olarak harekat yaptılar. Demek ki şunu anlıyoruz: 1915’de Limni, Midilli ve kuzeydeki diğer büyük adalar zaten Osmanlı’nın kontrolünde değildi. Kimin kontrolündeydi? Genellikle Yunanlıların ilgi alanındaydı, onların kontrolündeydi. Biz Ege adalarını aslında üçe ayırıyoruz. Doğu Ege adaları diyoruz. Bu yukarıdan başlıyor; Samothraki(Semadirek), Limni, Midilli, Sakız, Sisam gibi güneye kadar gidiyor. Doğu Ege adalarının yanı sıra bir de Sporat adaları denen orta Ege adaları var. Bir de daha güneyde 12 adalar dediğimiz başka adalar var. Rodos adası bu adalardan birisidir. Aslında 12 adalar Osmanlı’nın elinden Balkan Savaşları’nda çıkmıştı. Diğer adalar daha önce çıktı, İngiltere’nin başını çektiği birtakım büyük devletlerin kontörlüne verilmişti. Birinci Dünya Savaşı bittiği zaman zaten Osmanlı’nın kontrolünde olmayan bu adaların, geri elde edilmesi mümkün olmadı. Lozan Antlaşması’yla bunların statüsü daha da tescillendi. Lozan, biliyorsunuz 1923’te yapıldı. Lozan Antlaşması’yla belirli adaların ismi sayılarak Osmanlı egemenliğinden çıktıkları tescillendi. Bu arada sadece boğaz çıkışındaki Gökçeada ve Bozcaada Türkiye’nin kontrolünde kaldı. Bu adaların ahalisi de diğer bölgelerde yapılan mübadele gibi bir mübadeleye tabi tutulmadı. Bunun da sebebi; Yunanistan bu adaların halkının, bu adalarda yaşayan insanların mübadeleye tabi tutulmasını istemedi. Neden? Hala bu adalarda gözü vardı. Mübadeleye tabi tutulursa ne olacak? Burada Rum azınlık kalmayacaktı.

Adaların statüsünü genelde Lozan Antlaşması belirlemiştir. Lozan Antlaşması Türkiye ana karasına 3 mil(1 deniz mili=1852 metre)  mesafede, yani 3 deniz mili mesafede olan bütün ada, adacık ve kayalıkları Türkiye Cumhuriyeti’ne vermiştir. Fiilen Lozan Antlaşması’nda “Kara sularının genişliği şu kadardır.” diye bir ifade yok. Dolayısıyla ilk kara suları genişliği veyahut “Belirlenmiş karasuları nedir?” sorusu Lozan Antlaşması’nda, uygulamada 3 mil olarak belirlenmiştir. Fiilen bunu ifade etmese de uygulamada bunu böyle gösteriyordu. Bu arada Rodos adası da bu 12 adaların içine girer, güneyde Meis adası da buraya girer. Bu 12 adalar biliyorsunuz, Balkan Savaşları’nda İtalya’nın bir anlamda himayesine bırakılmıştı. İtalyanlar Osmanlı Devleti’nin adına bu adaları işgal etmişlerdi. Anlaşmaya göre aslında Balkan Savaşı sonucunda İtalyanlar buraları boşaltacaktı; fakat Osmanlı bu adalarda İtalyanların kalmasını daha uygun gördüğü için Balkan Savaşları’nın sonunda İtalyanların bu adalarda bulunma durumu devam etti. Fakat 2.Dünya Savaşı’nda İtalya yenik çıktı. İtalya’nın toprakları daralmaya başlayınca da bu adalardan çıkması söz konusu oldu.

SİNEM HANÇERİGÜZEL (SH): 2.Dünya Savaşı’na kadar 12 adalar İtalyanların kontörlündeydi yani.

DB:İtalyanların kontrölündeydi 12 adalar. 1947’de Paris Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmayla da bu adaların kontrolü Yunanistan’a bırakıldı. Niye Türkiye’ye bırakılmadı, değil mi? Aslında Türkiye’ye bırakılması lazım. O zamanki Türkiye’yi yönetenler, tahmin ediyorum, bu konuda çok bilinçli değildi. Bir de o esnada Türkiye’nin NATO’ya girmesi söz konusuydu. Türkiye,Batı’da yükselen bir pakt kurma ve Batılı değerlere sahip olma konusunda yapılan propagandadan da etkilenerek Yunanistan’la dalaşmak istemedi, bu bir. İkincisi Batılı devletlerle dalaşmak istemedi. Çünkü İngiltere ve ABD bu adaların aslında, savaşta çok büyük oranda tahrip edilmiş olan Yunanistan’a verilmesi yoluyla, bir anlamda tazminat ödenmesi gibi bir şey düşündüler, Yunanistan’ı tatmin etmek istediler. Halbuki bu adalar bir sürü diplomatik notada da, benin incelediğim diplomatik notada da Türkiye’nin hakkıydı. Fakat herhangi bir şekilde bu 12 ada, hatta güneyde Meis adası-biliyorsunuz dibimizde, hemen güney sahillerimizde- Türkiye’nin ne yazık ki hakkı olduğu halde Yunanistan’a verildi Batılı devletlerin kararıyla.

“Kara suları Ege’de ne kadar dar olursa Türkiye açısından o kadar iyi.”

Bu arada şunu da ifade etmek istiyorum: 1936’da Montrö Sözleşmesi imzalandı. Bu neyi düzenledi? Türkiye’yle Lozan’da taraf olan bir kısım devletler arasında boğazların statüsünü düzenledi. Türk boğazları dediğimiz İstanbul Boğazı, Marmara denizi ve Çanakkale Boğazı’nın statüsünü Türkiye’nin kazanımı açısından daha da ileri noktaya götürerek Türkiye’nin lehine düzenledi. Bunu düzenlerken Yunanistan “Vay burada Türkiye’ye avantaj sağlanıyor.” düşüncesi altında 1936 yılında, Ege’deki karasularını 3 milden 6 mile çıkardığını ilan etti. Türkiye 1936 yılındaki bu barış havasını da dikkate alarak -çünkü kendisi de Montrö açısından boğazlardaki haklarını ileri götürüyordu- Yunanlıların Ege’deki karasularını 6 mile çıkarmasına itiraz etmedi. Yunan karasuları 1965 yılına kadar 6 mil olarak devam etti. Türk karasuları ise o vakte kadar 3 mildi. Sonra 1965’te Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye de karasularını 6 mile çıkardı. Sonra baktılar ki “Ya biz yanlış yapıyoruz.” Yani 6 mile çıkan karasuları da bizim işimize gelmiyor. Aslında karasuları Ege’de ne kadar dar olursa o kadar iyi. Neden? Çünkü adaların da bir karasuyu var, hatta adaların da bir kıta sahanlığı var. Türkiye’nin çok fazla adası olmadığı için Ege’de-zaten çoğu kaybedilmiş hasbelkader- onun için burada karasularının geniş olması Türkiye açısından çok büyük avantaj getirmiyor, ülkeyi büyütmüyor. Biliyorsunuz karasularında ülkelerin tam bir egemenliği söz konusu. Karasuları bütün devletlerin sanki bir kara ülkesiymiş gibi kendi alanı, yani bir devletin kendi ülkesinin içine giriyor karasuları. O yüzden karasularının geniş olmasını her devlet istiyor. Ama Ege’de karasularının geniş olması, Yunanistan’la kıyaslandığında Türkiye için çok büyük avantaj sağlamadığı için Türkiye,Ege’de karasularının geniş olmasını istemiyor.

“Türkiye, Ege’de kara sularının arttırılmasını savaş sebebi sayacağını ifade etti”

SH: O zaman Türkiye’nin faydasına olmayan karasularını genişletme noktasında, Yunanistan’ın yaptığı bu 6 mil hamlesi misilleme maksatlı yapılmış bir hareket miydi?

DB:Misilleme değil aslında da Yunanistan burada herhangi bir şekilde menfaat sağlamak için, Türkiye’yle arasında oluşan dostluk ortamını istismar etti 1936’da. Türkiye de uzun yıllar buna itiraz etmedi, 1964 yılına kadar.1964 yılında Türkiye’de Ege’de karasularını 6 mile çıkardı. Türkiye, 1964 yılından sonra yine yanlış yaptığını fark etti. Daha sonra 1982 yılında o kararı değiştirip yeni bir kanun çıkardı. Dediki “Karasularında mütekabiliyet esastır.” Yani bir devletin diyelim ki 10 mil karasuyu varsa “Ben de arzu edersem, işime gelirse 10 mil uygularım. 12 mil uygularsa ben de 12 mil uygularım. Başka devlet ne şekilde uygularsa ben de o şekilde uygulayacağım.” dendi. Biliyorsunuz Türkiye’nin karasuları Ege’de ve Karadeniz’de farklı. Karadeniz’de 12 mil, Akdeniz’de yani Doğu Akdeniz dediğimiz kesimde 12 mil; ama Ege’de biz6 mil uyguluyoruz. Fakat 6 millik değil, 3 millik karasuları bizim işimize gelir. Neden? Türkiye karasularını 3 milden 6 mile veya 12 mile çıkardığı zaman çok fazla bir alan kazanmayacak Ege’de. Ama Yunanistan alanını çok genişletecek, Yunanistan ülkesi genişleyecek. O yüzden Ege’de karasularının arttırılması Yunanistan’ın işine gelir. Türkiye de bunu 1995’te, o zaman Meclis’ten çıkarttığı kararla Ege’de karasularının arttırılmasını savaş sebebi sayacağını ifade etti. O zamandan bu yana da Yunanistan karasularını arttırmaya cesaret edemiyor. Çünkü Türkiye gerçekten kararlı, bunu bir savaş sebebi sayacak, savaş edecek belki de. Ama Yunanistan şartlar kendi lehine gelişip de kendini güçlü hissettiği bir anda bu hedefini gerçekleştirmekten sakınmayacaktır.

“Yunanistan politik bir hedef güderek 152 adayı iskan ediyor.”

SH: Yani eğer 12 adaya Yunanistan değil de biz sahip olsaydık, o zaman kara sularının 6 mil veya 10 mil olması bir sorun teşkil etmeyecekti. Peki 12 ada dışındaki diğer ada, adacık ve kayalıklara sahip olmuş olsaydık, karasularının genişletilmesi bizi nasıl etkilerdi?

DB:O zaman biz ülkemizi genişletirdik. Çünkü adaların da karasuları var, adaların da kıta sahanlığı var. Daha fazla adamız olsaydı, biz daha fazla avantaj sağlardık. Bir de biz şimdi neden bahsettik? Doğu Ege adalarından, Sporad adalarından, 12 adalardan bahsettik değil mi? Bir de bunların dışında hiçbir anlaşmayla Yunanistan’a devredilmemiş 152 tane ada, adacık ve kayalık var. “Bu adaların egemenliği tartışmalı.” deniyor. Ama egemenliği tartışmalıdan ziyade “Bunlar Türk adası.” demek lazım. Neden? Çünkü 400-500 yıl o bölgede egemenlik sür, o bölgeyi ele geçir, sonra birtakım adaları anlaşmalarla devret. E, devretmediğin adaların egemenliği tartışmalı mı oluyor bu durumda?Hayır, o adalar aslında Türk egemenliğinde olan adalar. Fakat yavaş yavaş, basından takip ettiğimiz kadarıyla Yunanistan kasıtlı bir şekilde, politik bir hedef de güderek buraları iskan ediyor. Buralarda yaşam yaratmaya çalışıyor. Ne bileyim, anlamsız yere birtakım adalara bayraklar dikiyor.

SH: Kaçak göçek bir nüfus yerleştirme durumu var yani.

DB:Kaçak göçek buraları elde etmeye çalışıyor.

ED: Peki bunun sebebi o adaların karasularından faydalanmak mı yoksa başka bir sebep de var mı?

DB:O adaların da kıta sahanlıkları var. Karasuları var ve bunların karasuyu ve kıta sahanlığı aslında önemli, ileride enginlikler sağlayabilir ülkeye. Onun için oraya sadece kayalık ve küçük ada gözüyle bakmamak lazım. Bunların uluslararası hukukta, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yeri var. Bu ada ve adacıklara sağlanan karasuyu ve kıta sahanlığına sahip olma ayrıcalığı nedeniyle, bunların aslında göründüklerinden çok daha fazla önemleri var.

“Türkiye 152 adayı iskan edebilir.”

SH: Yunanistan’ın bu adımları karşısında Türkiye nasıl bir hamle yapabilir? Bu 152 ada üzerinde hak iddia edebilir mi ya da Yunanistan’a karşı bir yaptırımda bulunabilir mi?

DB: Türkiye buraları sahiplenecek, boş bırakmayacak. Yunanistan nasıl gelip bayrak dikiyorsa, gelip de üzerine nasıl keçi bırakıyorsa, koyun bırakıyorsa,ne bileyim bir fener dikiyorsa,bunlara benzer faaliyetleri Türkiye de yapacak. Yani Türkiye açısından bu adalardan en azından öncelikli olanlar belirlenip hem stratejik olarak hem de ülkeye sağlayabileceği katkı açısından düşündükten sonra, Türkiye buraları gidip iskan edebilir. Hatta personel bile, nüfus bile yerleştirebilir. Bırakın kişi yerleştirmeyi, üs yapabilir veya tesis yapabilir. Bunlar da neyi gösterir? Buraların aslında Türkiye tarafından kullanılmış olduğunu gösterir.

ED: 12 adalardan sonra Türkiye’nin, o küçük ada ve adacıklar konusunda da Kardak krizi olana dek dikkatli davranmadığını, bu krize kadar adaların öneminin farkına varılmadığını söyleyebilir miyiz?

DB:Aslında söyleyebiliriz. Şöyle ki Türkiye bunları dile getirmedi. 1996 yılında, Kardak krizinde ilk defa bunları dillendirdi. 1996’da Kardak krizi çıktığında ben de direkt o krizin içerisindeydim. Türkiye’ye yakın bir adaya çıkmıştı Yunanlılar, bayrak çekmişti. Bir gecede biz de öbür adaya, Yunanistan’a yakın olan Kardak kayalığına asker çıkarıp bayrak çekmiştik. O zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğuyla, tırmanan gerginlik geriye doğru çekildi ve olay donduruldu. Yunanistan’da Simitis başbakandı, Türkiye’de de Çiller başbakandı. O zaman Clinton yönetimi iş başındaydı Amerika’da. Onlar çok etkin biçimde müdahil oldular, arabuluculuk yaptılar. Böylelikle de savaş olmadı. Ama sonra Türkiye açısından dondurulmuş gibi görünmesine rağmen, Yunanistan fırsatlardan istifadeyle ve basından takip ettiğimiz kadarıyla bu olayı istismar etti, dondurmadı. Dondurmak Türkiye’nin işine mi gelir? Bence işine gelmez. Dondurmaktan ziyade Türkiye’nin, buranın statüsünün belirlenmesine yönelik politika ve strateji izlemesi lazım.

“Yunanistan Türkiye’yi bir tehdit olarak görüyor.”

SH:Yunanistan’a ait adalarda bir silahsızlanma anlaşması var Lozan ve Paris Antlaşmalarına göre. Yunanistan’ın buna bağlı kalmadığına dair de haberler görüyoruz medyada. Siz Yunanistan’ın silahsızlanma anlaşmalarına bağlı kaldığını düşünüyor musunuz, kalmıyorsa bu durum Türkiye’ye nasıl bir yaptırım gücü sağlar?

DB: Lozan Antlaşması gereğince doğu Ege adaları silahlardan arındırılmış olma şartıyla Yunanistan’a bırakıldı. Gerçekte bu adalar Osmanlı döneminde terk edilmişti. Daha sonra Paris Antlaşması’nda da yine 12 adalar silahsızlandırılma şartıyla Yunanistan’a bırakıldı. Peki bu şartları kabul etti mi Yunanistan? Görünüştekabul etti; ama uygulamada hayır. Yunanistan’ın tezleri şöyle: Diyor ki “Her ne kadar Lozan Antlaşması silahsızlandırılma şartını ileri sürdüyse, bu silahsızlandırılma şartı Gökçeada ve Bozcaada için de ve boğazlar için de söz konusuydu.”1936’da boğazlar rejimideğişti. Boğazların, Gökçeada’nın ve Bozcaada’nın silahsızlandırılma durumu ortadan kalktı“. Bozcaada ve Türk boğazları için silahsızlandırılma statüsü kaldırıldı ise, Doğu Ege Adaları için de bu statü kalkmıştır” tezini savunuyor. Bu sebeplerle Yunanlılar adaları silahlandırıyor. Kendini emniyete almak için bunu yapıyor, Türkiye’yi bir tehdit olarak görüyor. Bir ara zaten “Tehdit kuzeyden, SSCB’den değil; Doğu’dan geliyor.” diyerek NATO’da da Türkiye’yi tehdit olarak algıladıklarını dillendirmişlerdi. Yani Türkiye’yi bir tehdit olarak görüyorlar ve bunu NATO’da da sık sık ifade edip paktın dikkatini çekmek istiyorlar. NATO da bu konuda zaman zaman hata yaptı. Mesela tatbikatlarda Limni Adası’nın silahlanmış halini kabul etti. Yani zaman zaman NATO, Yunanistan yanında göründü bu konularda.

 Reuters

ED: Peki NATO’nun bu kararına Türkiye’nin tavrı ne?

DB: Türkiye bu konuda kesin tavır koyuyor ve “Biz bu statüyü tanımıyoruz.” diyor. NATO’da olsun başka diplomatik ortamlarda olsun, her platformda bunu ifade ediyor. Ben de Türkiye’nin bu konuda geri adım attığına dair bir gelişmeye rastlamadım. Dolayısı ile Türkiye bunu kabul etmiyor; ancak Türkiye’nin kabul etmemesi, bölgede fiilen bu olayların olmasına mani olmuyor. Leros (Yunanlıların telaffuzu ile Ileryoz) Adası var örneğin daha güneyde, Bodrum’a yakın bir noktada. O adaya NATO kaynakları ile hücumbot üssü inşa edildi. Halbuki o ada anlaşmalarda silahsızlandırılmış adalardan biriydi. Leros’a hücumbot üssü yapılması hem de NATO kaynakları ile yapılması bazı kuralların delindiğini gösteriyor. Bu biraz da NATO’nun bilinçsizliğinden kaynaklı. Türkiye her fırsatta bu konuları kabul etmediğini söylemeye devam ediyor.

NATO, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı mı kullanıyor?

SH: NATO’nun silahsızlandırma anlaşmalarını deldiğini söylediniz. NATO için “Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanıyor.” diyebilir miyiz? NATO’nun esas düşüncesi ne?

DB: Benim doktora tezim NATO-Yunanistan-Türkiye ilişkileri üzerineydi. Bu konuyu çok iyi biliyorum. NATO ne zaman Yunanistan’ı destekledi, ne zaman Türkiye’yi destekledi ya da ne zaman tarafsız

Kaldı, buna hakimim. Belgeleri incelediğimiz zaman NATO, daha çok Yunanistan’a destek oluyor gibi gözükse de aslında NATO, olaylara realist açıdan yaklaşıyor. NATO genelde kendi menfaatine nasıl gelirse olaylara öyle yaklaşıyor. Kendi menfaatine zamanında ne geliyordu mesela? Zamanında Sovyetler, boğazlardan geçip sıcak denizlere, Ege Denizi üzerinden Akdeniz’e inmeye kalkar düşüncesinde oldukları için, silahlanmış olan adalar Sovyet donanmasını durdurmak için faydalı olacaktı. O nedenle NATO kendi menfaatine gördüğü için Leros, Limni gibi adalarda kuvvet bulundurulmasına göz yumuyordu. Yani NATO’nun aslında direkt Yunanistan’ı ya da direkt Türkiye’yi dini, kültürel nedenlerle desteklediğini söyleyemiyoruz, reel-politik davranıyor.

ED: Yunanistan, Ege Denizi iki ülke arasında 6 mil-6 mil ayrıldığı halde, hava sahası da 6 mil olması gerekirken 10 mil deklare ettiğini belirtti. Bu ifadenin yasal bir dayanağı var mı? Yunanistan’ın böyle bir hakkı var mı? (1 deniz mili=1852 metre)

DB: Tabii ki hiç bir yasal dayanağı yok. Bir devletin ülkesi, karasuları, iç suları, toprağı ve hepsinin üstündeki gökyüzü ile sınırlıdır. Hiçbir devlet, kendi inisiyatifi ile hava sahasını uzatamaz. Dolayısıyla kara suları ne kadarise hava sahası genişliği de odur. Uluslararası hukuk bunu gerektirir. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü, Yunanların deklare ettiği 10 mili kabul etmiş; ama onların kabul etmesi veya sivil havacılıkta Yunanistan’ın bunu 10 mil olarak uygulaması, onların hava sahasının 10 mil olduğunu göstermez. Uluslararası hukuka göre, kıyıları karşılıklı olan devletler, karasuları genişliklerini anlaşma ile belirler. Türkiye karasuları genişliğini 6 mil olarak kabul ediyorsa, Yunanistan’ın hava sahası da o kadardır. Yunanistan’ın bu deklaresinin hem pratik olarak hem de uluslararası hukukta bir yeri yoktur. Şu an için bu kararın etkilediği tek alan sivil havacılıktır. O da düzeltildiği takdirde bir önemi kalmayacaktır. Türkiye, tatbikatlarda ve uçuşlarda Yunanistan’ın hava sahasını 6 mil olarak kabul ediyor.

ED: Peki Yunanistan, Türkiye’nin bu uçuşlarına herhangi bir taciz uçuşu ya da engelleme yapıyor mu?

DB: Önleme yapıyor. Scramble deniyor bu olaya. Türk uçağı deklare ettiği sahaya girdiği anda, Yunanistan hazır bulundurduğu uçağı kaldırıyor ve önleme yapıyor. Tabii ki önleme yapması Türkiye’nin uçaklarının o alana girmesine mani olamıyor; çünkü Türkiye’nin girdiği alan 6 mil ile 10 mil arasındaki o problemli 4 millik alan.

ED: İlerde bu ‘scramble’ olayları bir krize yol açar mı?

DB: Açmaz. Çünkü çok daha öncelikli olaylar var. Ege’de kıta sahanlığı belli değil. Kıta sahanlığının belli olmaması iki devletinde aleyhine işliyor. Neden? Çünkü kıta sahanlığı gibi münhasır ekonomik bölgede belli değil. Örnek vermek gerekirse bu alanda petrol ya da değerli madenler çıktı, bunu iki devlet de kullanamayacak. Sadece iddia ettiği karasuları içindekileri kullanabilecek; ama ekonomik bölge olarak ilan edilmiş bir alan mevcut değil Ege’de. Bu durum iki tarafa da zarar veriyor. Türkiye burada bir çözüm öneriyor, “Ege’nin tam ortasından geçen 25 derece doğu boylamı var. Doğusu Türkiye’nin ekonomik bölgesi ve kıta sahanlığı olsun, batısı Yunanistan’ın ekonomik bölgesi ve kıta sahanlığı olsun”. Ama Yunanistan bunu kabul etmiyor. Neden kabul etmiyor? Türkiye açısından baktığınızda sanki Ege Denizi’ni %50-%50 paylaşım şeklinde öngören bir sistem. Türkiye için makul gibi görünüyor; ama Yunanistan için makul değil. Yunanistan diyor ki “Ege’nin her tarafında benim adalarım var. Sen benim adalarımın olduğu bölgeden ekonomik bölgeni geçirmek istiyorsun; ama benim adalarımın kıta sahanlığı ve karasuyu var, bu uluslararası hukuka uygun değil.” Evet, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi de onların görüşünün yanında gibi duruyor.

“Türkiye’nin 12 adalarda gözü yok”

SH: Türkiye son yapılan açıklamalarda adalar üzerinde hakkı olduğunu belirtiyor. 152 adacığın kime ait olduğunun iki ülke arasında belirlenmediğini söylediniz. Peki Uluslararası sözleşmeler bu konu hakkında ne diyor?

DB: Türkiye 12 ada üzerinde bir hak iddia etmiyor. Türkiye’nin 12 adalarda gözü yok; ancak bu durumu hazmetmekte de güçlük çekiyor. Yani dibimizdeki Meis adası neden Yunanlıların olsun? Yunan anakarasına çok uzak, Türkiye’nin hemen dibinde. Bunu insanlar hazmedemiyor; ama hukuken yapılabilecek bir şey yok. Bu adalar 1947 Paris Anlaşması ile Yunanistan’a verilmiş. Yeni bir anlaşma yapılması lazım; çünkü Türkiye buraları harp ederek geri kazanamaz. Anlaşma gerekir ancak tabii ki anlaşma için de şartların oluşması gerekir. Fakat ben Türkiye’nin bu konuda bir çabası olduğunu düşünmüyorum. Türkiye sadece egemenliği tartışmalı olan 152 ada ve adacık üzerinde hak iddia ediyor. Bunu ne zamandan beri yapıyor? Sesli olarak bu hak iddia etmeyi 1996 Kardak Krizi’nden beri yapıyor. Daha önce yapıyor muydu? Hayır; çünkü o güne kadar itiraz edilecek bir kriz çıkmamıştı. Kardak Krizi çıktıktan sonra gelişti bunlar. Türkiye iddiasında ısrarlı olacaktır; fakat fiili bir durumda var ortada. Yunanistan 15 adacığa bayrak çekmiş, Savunma Bakanı oraları ziyaret etmiş, o adaları sahiplenen gösteriler yapılıyor. Bu fiiliyatı önleyecek tedbirler alması gerekiyor Türkiye’nin.Türkiye nasıl engel olacak? Buraları iskan edebilir, bayrak çekebilir, birtakım tesisler yapabilir, fener koyabilir. Yapılacak birçok yöntem var.

“Türkiye’nin Ege’deki hakları, hukuki olmaktan çok siyasi.”

SH: Hukuksal anlamda Türkiye’nin atabileceği bir adım var mı?

DB: Bu açıdan yapılabilecek çok şey yok. Yunan tarafını anlaşmaya çağırsan, yanaşmıyorlar. Günümüzde uluslararası ilişkilerde de “savaş” diye bir şey yok. her türlü olay anlaşma, uyuşma ve müzakere edilerek aşılıyor. Müzakere sonunda çözülemediği takdirde uluslararası mahkemeler var. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin kurduğu Lahey Adalet Divanı(International Court of Justice) var. Bu Hollanda yerleşkeli bir mahkeme, 15 yargıç burada devamlı görev yapıyor ve devletlerarası uyuşmazlıklara bunlar karar veriyor. “Türkiye ve Yunanistan neden Ege’deki anlaşmazlıklar için buraya gitmiyor” diye bir soru sorabilirsiniz. Buradaki kararlar bağlayıcı ve tamamen hukuki yolla çözülüyor; fakat Ege’deki bu durum hukuki olmaktan çok siyasi bir durum. Türkiye’nin Ege’deki hakları, hukuki olmaktan çok siyasi. 400-500 sene oralara hakim ol,

sonra küçücük bir adaya bile sahip olama. Türk halkı bunu kabul edemiyor. Bu siyasi anlaşmazlıklar zaman içinde müzakere edilerek çözülebilir. İki devlet de özellikle Türkiye, bu durumu zamana bırakmış durumda siyaseten çözebilmek için. Hukuki olarak çözmeye çalıştığı takdirde kendi ulusal

menfaatlerine uygun olmayacak sonuçlara katlanmak zorunda kalabilir. Bundan çekiniyor Türkiye.

“Türkiye, Afrin’i isterse darma duman eder”

SH: Hulusi Akar’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “Afrin’e de gücümüz yeter adalara da.” açıklaması için neler söylemek istersiniz? Gücümüz iki tarafa da yeter mi?

DB: Türkiye Afrin’de savaş yapmıyor, Afrin çok kısıtlı bir harekat. Hedef belli: Terör unsurları. Türkiye, bir devletle savaşmıyor, operasyon yapıyor. Yani oraya çok büyük bir kuvvet ayırmıyor. Türkiye’nin çok büyük imkanları var. Türkiye, neden 1 milyona yakın bir ordu besliyor? Yunanistan ne kadar kaynak ayırabilir adalar konusunda? Zaten ekonomik güçlükler içerisindeler. Dolayısı ileTürkiye’nin gücüadalara da, Afrin’e de yeter. Türkiye, Afrin’e daha fazla kaynak ayırsa orayı darma duman eder. Türkiye savaş yapmak istemiyor, bölgedeki terörü etkisiz hale getirmek istiyor. Türkiye hem orada menfaatlerini korur hem de burada adalardan taviz vermez.

ED: Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu daha önce yaptığı bir açıklamada, Yunanistan’ın belirlenen bir kısım adalarda Yunanistan’ın haksız yere hak iddia ettiğini ve işgal ettiğini belirtti. Siz bu açıklamayı nasıl değerlendirdiniz?

DB: Bu güzel bir açıklama. Demek ki Yunanlar o adalarda haksız bir takım uygulamalara girmişler. Bayrak çekmişler, gösteri yapmışlar, iskan sağlamışlar. Türkiye de aynı şekilde davranabilir; fakat Türkiye krizi tırmandırmak istemiyor, Türkiye’nin felsefesi yine barışçıl bir felsefe. Savaş yapmadanbu işi halletmek lazım, bunun içinde Türkiye’nin güçlü olması lazım. Güçsüz, terörle uğraşan bir Türkiye uzun vadede bu bölgede hak kaybedebilir. Buna bağlı olarak ben bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Mustafa Kemal Atatürk ne dedi?“Tam bağımsızlık ve milli egemenlik Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir.” Bağımsız olacağız, hiç kimseye sormadan karar verebileceğiz ve bütün kararlarımızı milli egemenlik yolunda, ulusun menfaatleri için vereceğiz. Türkiye, milletin menfaatinden uzaklaştığı anda çıkarlarını koruyamaz. İkinci bir motto ise “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Türkiye bu sorunlarıaşması için güçlü olacak, kendi terör problemini ortadan kaldıracak, kendi içinde kavga etmeyen bir halk olacak. O zaman işte bu yurdu hiç kimse zarara uğratamaz. Biz çözümü Mustafa Kemal’de arayacağız.

 

 

“Spiker Olabilmek İçin Eğitim Tek Başına Yeterli Değil”

Habercilik sektörü içinde sunucuların en kolay işi üstlendiği düşünülür. Küçük bir eğitimle bu işin yapılabileceği sanılır. Peki gerçekten böyle mi? Sunucular zorluk yaşıyor mu, herkes kamera önüne geçebilir mi, iyi bir spiker olabilmek için kısa bir eğitim yeterli oluyor mu? Biz de bu soruları TGRT haber spikeri Nevra Öner’e yönelttik. Bir sosyal sorumluluk projesi olan “Neşeli Oda”dan bahsettik. Başarılı sunucu Öner’in, bu mesleğe adım atmak isteyenlere tavsiyelerini aldık. TGRT haber merkezinde gerçekleştirdiğimiz bu keyifli röportaja buyurun…

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Çocukluktan beri gazetecilik hayali olan ve okulunu okuyan, eğitimini alan birisiniz. Özellikle sunuculuk yapan ancak eğitimini almayan ya da sadece kurslarına giden isimler için neler söylersiniz? Mesleki açıdan yeterli mi?

NEVRA ÖNER (NÖ): Bu işi bir bütün olarak değerlendirmek lazım. Yani bizim işimiz sadece bir sunumdan ya da bir sunuculuktan ibaret değil. Belki eskiden öyle bir durum vardı. Bir şeyleri sunup, mesleğinizi icra edip geri çekilebiliyordunuz; ama artık hem Türkiye’nin gündemi habercilikte-sunuculukta böyle bir şeye izin vermiyor hem de çok daha fazla özelliği kendi içerinizde barındırıyor olmak zorunda kalıyorsunuz. Üniversitelerde çok fazla diksiyon, Türkçe’nin doğru telaffuzu üzerine eğitim olmuyor. Kurslardan bunun eğitimini almak –ben de aldım- kendimizi geliştirmek için tabii ki gerekli; ama bunun eğitimini almanız sizi sunucu ve spiker yapmıyor. Birçok farklı özelliği de barındırıyor olmanız lazım. Habercilik bambaşka bir kavram. İletişim fakültesi mezunlarına ben her zaman pozitif ayrımcılık yapıyorum sektörde, hem stajlarda olsun hem birebir çalışmalarda olsun. Çünkü bizim iş için şunu derler: Gerçekten iş mutfakta, içinde öğrenilir. Ama işin teorisini ve mesleki etiğini üniversitede öğreniyorsunuz. Üniversal bakış açısını üniversitede öğreniyorsunuz. O entelektüelliği kendinize üniversitede katıyorsunuz. O yüzden bu işin üniversitesini okumak bence çok önemli. Erken yaşta çalışmaya başlamak, erken yaşta sektörü bilmek çok önemli. Ama en önemli şey kişisel ilginizin olması; habercilikte, gündemde. Bu çok mühim. Yoksa öyle göründüğü gibi renkli bir dünyamız yok. Bunları söyleyebilirim.

ED: Canlı yayında birçok kaza ve talihsizlikler oluyor. Sizin başınıza böyle bir talihsiz olay geldi mi ve gelse ne yapardınız?

NÖ: Bir takım kazalar yaşadım tabii. Kalemimin elimden fırlaması gibi veya bazı kelimeleri söyleyememek gibi. Enteresan bir soğukkanlılık geliyor o esnada, bana özellikle. Bir aksilik olduğunda normalden çok daha soğukkanlı olup, çok daha doğal bir şekilde o durumu kotarabiliyorum. Son dakikalarda ve sıcak gelişmelerde de rahatımdır. Herhalde böyle bir kriz anında bende kontrol mekanizması ortaya çıkıyor ve o durumu iyi kotarıyorum. “Olmuyor.” Diyemem; ama “Çok unutulmaz.” dediğim bir şey başıma gelmedi. Sadece çok yakın bir zamanda –bundan biraz bağımsız bir şey ama- Afrin Harekatı’nda bizi seyreden Türk askerleri –orada internet üzerinden bizi takip edebiliyorlar- attıkları bir füzenin üstüne benim adımı soyadımı yazıp bana göndermişler. Bu beni çok etkiledi. Çok büyük bir anı. Yani izleniyorsunuz, seviliyorsunuz, bir bağ kuruyor izleyici sizinle. Ama orada, o çatışmanın içerisinde bunu düşünmeleri hayatım boyunca unutmayacağım bir anı oldu mesela.

DÜNYA İÇİN KÜÇÜK BİZİM İÇİN BÜYÜK BİR ADIMDI”

ED: “Neşeli Oda” projesi nasıl ortaya çıktı? Bu proje gibi başka bir projeler içinde bulunma planınız var mı?

NÖ: Arkadaşlarımızın çoğu soruyor “Her sabah çoğunlukla kötü haberler veriyorsun, nasıl bunun psikolojisini kaldırabiliyorsun, hiç mi etkilenmiyorsun?” diye. Tabii ki etkileniyoruz; ama ben bireysel olarak kendi hayatımda, biraz daha birilerinin hayatına yardım etmek, birilerinin hayatına dokunma kısmını çok önemsiyorum. Kişisel olarak köy okullarına yardımlar olsun… Bize ulaşan herkese hiçbir şekilde “Hayır” dememeye uğraşıyorum. Neşeli Oda projesi de biraz buradan yola çıkan bir şey oldu. 24 arkadaş bir araya gelip –çok iyi anlaştığım bir arkadaş gurubuz- “Biz bu kadar iyi anlaşıyorken, iyi vakit geçiriyorken bir şey yapamaz mıyız?” düşüncesinden yola çıkarak ortaya koyduğumuz bir proje. Çocukları baz alıyor. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV)’yla ilk iki etkinliğimizi gerçekleştirdik, onlara destek olduk. Sadece KAÇUV ile değil, başka vakıflara da destek olup onların ihtiyaçları doğrultusunda belki parti etkinlikleri düzenleyerek, belki başka etkinlikler düzenleyerek o ihtiyaçları karşılamaya çalışıyoruz. Dünya için küçük; ama bizim için büyük bir adım. Bir yerinden dokunmaya çalışmak gibi bir şey. Zaten hayat akıp gidiyor, zaten bir telaşınız var. En azından bir yerden tutmuş oluyorsunuz. Bir projeyi yapıp bitirdiğinizde ve faydasının dokunduğunu gördüğünüzde hiçbir başarıyla, edindiğiniz kariyerle, hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir mutluluğu var.

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Sürekli iletişim sektörü içindeydiniz. Hiç sıkıldığınız, vazgeçmek istediğiniz anlar oldu mu?

NÖ: Olmadı. Hatta her geçen gün süreç biraz daha zorlaşsa da o zorluk çok daha fazla bağlıyor. Ben de bu dönemde televizyonculuk yaptığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çok daha farklı perspektiflerden olaylara bakma ve değerlendirme fırsatımız oluyor. Çünkü 20-30 yıl sonra bu haberleri yine biz anlatacağız yeni nesle. O yüzden çok önemli bu dönemde çalışıyor olmak.

SÖ: 15 Temmuz darbe girişiminde TRT’de darbe bildirisi okuyan spikerin yerinde olsaydınız ne yapardınız?

NÖ: Herhalde bütün meslektaşlarımız düşünmüştür bunu “Benim başıma gelse ben ne yapardım?” diye. Hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği bir şeydi. Meslektaşımız da büyük bir soğukkanlılıkla, işine saygısıyla maalesef o durumu yaşamak zorunda kaldı. Büyük bir travmaydı, onun adına da hepimiz içinde travmaydı. Yaşamak istemezdim; ama bir yandan da tarihi bir ana tanıklık etti. Hepimizin zihninde o yüz ifadesi o şekilde kaldı. Bu anlamda da habercilik anlamında da yaşanması zor; ama üstesinden gelindiğinde insana güç verecek bir olaydı bence.

SÖ: Sınır ötesi yayınlarda harekat dakika dakika, aşama aşama anlatılıyor. Bunun operasyonları aksattığı iddia ediliyor. Bu tür yayınlarda çizgi ne olmalı sizce?

NÖ: TGRT haber olarak da bu konuda çok dikkatli davranıyoruz. Orada çok fazla muhabir arkadaşımız, kameraman arkadaşımız var. Keza İhlas Haber Ajansı’nın da kameramanları ve muhabirleri var. Oradan sürekli bilgi geliyor. Bazıları TSK tarafından geçilen haberler oluyor, bazıları bizim muhabirlerimizin elde ettiği bilgiler oluyor. Bunların hepsi operasyonu tehlikeye atmamak adına defalarca teyit ediliyor, defalarca bilgi geçiliyor yöneticilerimize. Bu doğrultuda çalışıyoruz. Buna kurum olarak da bireysel olarak da çok dikkat ediyoruz. TSK da bu konuda gerekli uyarıları yapıyor. Medya organları da uyum sağlamaya çalışıyor. Tabii ki de hep böyle farklı, halkı ilgilendiren kritik dönemlerde bile medyanın duruşu her zaman tartışılır. Yine tartışılacaktır. Ama otokontrolü medyanın kendisinin yapması gerektiğine inanıyorum, yapmaya da çalışıyoruz.

SÖ: Küçük yaşta dergi çıkartıp sponsor buldunuz, ilk paranızı kazandınız. Dergi çıkartmak isteyip bu işe gönül verenlere tavsiyeleriniz neler?

NÖ: Ancak kendimden yola çıkarak tavsiyelerde bulunabilirim. Herkes kendi yolu, kendi hedefleri doğrultusunda farklı farklı hareket ediyor. Benim herhalde heyecanım çok fazlaydı. Bir şeyleri duyma, aktarma isteğim çocukluktan gelen bir içgüdüydü galiba. İlla televizyonculuk, ekran önünde olmak değildi isteğim. Nitekim daha önceki çalışmalarımda daha yazılı basın üzerineydi. İşin heyecanında olmak, o işin hamurunun kendinde olup olmadığının farkında olmak gerekiyor. Gerçekten bu mesleğe dair hangi konuda çalışırsanız çalışın, iş ne gibi özellikler gerektiriyor ve bu özellikleri taşıyor musunuz, bunu kendinize sormanız lazım. Onun dışında da meslek adına söyleyebileceğim şey, gerçekten istemek ve o işin peşini bırakmadan azimle çalışmak.

ED: Sponsor bulmayı nasıl gerçekleştirdiniz?

NÖ: Ben de şuan o zamanlarda yaptığım şeyleri düşündüğüm zaman nasıl yaptığımı, işin içinden nasıl çıktığımı düşünüyorum. O cesaretle, “Ben yaparım.” düşüncesiyle kendinizi doğru ifade ettiğinizde insanlar sizi desteklemek istiyorlar. Bizim zamanımızda iletişim lisesi de çok yoktu. 3 tane okulduk. Şu an daha fazlalar. O yaşlarda da bir şeyler yapmak adına birilerinin karşısına çıktığınız zaman destekleniyorsunuz. Bir de bu, dönemle de ilgili… Benim bu bahsettiğim şey 10 sene öncesine dayanıyor. Şimdi insanlar biraz daha mesafeli duruyor. Projenizin her zaman kafanızda durmasını tavsiye edebilirim. Çünkü onun şimdi olmasa bile ne zaman harekete geçeceği belli olmaz. Rüya gibi geliyor bana o zamanlar. “Ne yapalım, işin neresinden tutalım?” diye düşündüğümüz zamanlardı. Ayrıca iletişim lisesi olduğumuz için bizde bu tür faaliyetler destekleniyordu. Ben lise 1’den itibaren hep çalışıyorum okulla beraber, hep çalıştım. Ben hep şunu söylerim: Eğer fakültede tanıştıysanız, mutlaka çalışıyor olmanız gerekiyor. Okulda da çalışan öğrencilere destek olmaya, yardımcı olmaya çalışıyorum. Okula da geleceksiniz, çalışacaksınız da. “Hangisini yapalım?” diye bir şey yok. Zaten bunlar bu yaşta yapılıyor. Mesela ben bireysel olarak çalıştığım okulun stajı için gidiyorum, başka kanallarla, gazetelerle iletişim kuruyorum ve ayarlamaya çalışıyorum. Gittiğim kanallar tabii benim de zamanında çalıştığım yerler. Çünkü bu bizim mesleğimize yatırım. Benim şu an ki öğrencilerim 3 sene sonra beraber çalıştığım insanlar olacak.

”HAKSIZLIK BOYUTUYLA ÇOK FAZLA MÜCADELE EDİYORSUNUZ”

Olumsuz bakanlar çok fazla. Bana da hep diyorlar ”Git kızım kurtar kendini” diye. Bunlar kesinlikle bir gerçek. Özellikle haksızlık boyutuyla çok fazla mücadele ediyorsunuz. Her görüşü almakta fayda var. Ama önünde sonunda kendi kararınızı uygularsınız. Birileri bu mesleği yapacak. Damdan inme, birilerinin menfaati için çalışacak insanlara ortam kalacağına bu işi okuyan, bu işi yapmak isteyen insanlar yapsın.

SÖ: Alaylı ve bu işin okulunu okuyan insanlar arasında bir ayrım var mı sizce?

NÖ: Kişinin kendi fırsatlarını nasıl değerlendirdiği ile de alakalı bu durum. Çünkü birileri de editör olacak, muhabirlik yapacak, bunlar da çok değerli alanlar. Sadece ekranda olmak, stüdyoda olmak değil. Benzer şartlarda çalışıyoruz. Hatta bazen onlar bizden daha iyi şartlarda çalışıyorlar. Hem alaylısı hem mekteplisi bana göre makul.

SÖ: Özellikle gazetecilik alanında olumsuz düşünceler çok fazla. Sizin bu konudaki pozitif düşünceleriniz bizi gerçekten motive etti. Teşekkür ederiz.

NÖ: “Benim bayramım seyranım belli olsun, akşam çıkış saatim belli olsun.” diyorsanız zaten sakın bu mesleği yapmayın. Ama siz zaten bunların olmadığını algılamış durumdasınız. Mesela ben, sabah 9 akşam 5 çalışmayı istemedim. Mecbur kalsaydım çalışırdım; ama ben onu istemedim. Bayramda iznimin olmaması beni rahatsız etmiyor. Herkes tatildeyken yılbaşında, şunda, bunda her şeyde biz çalışıyoruz. Bu beni hiç ama hiç rahatsız etmiyor.

ED: Okuduğum bir habere göre New York Times bir yazılım geliştirmiş. Yazılımlara kültür-sanat, spor ve magazin haberleri okutup yazdırıyorlarmış. Bu beni inanılmaz korkutmuştu.

NÖ: Bunların mesleği ele geçirmesine daha çok var. Ona bakarsanız robot spikerler de çıkmış. Ben hep şunu tavsiye ediyorum: Önceden çalışabileceğin 7-8 tane yer varken, şu an 3’e, 4’e indi. Piyasa sürekli daralıyor. Bunu da göz önüne almak gerekiyor. Ama bir yandan büyüyen başka bir piyasa var, o da Youtube. İçerik ve internet piyasası. Aynı televizyonculuğun ilk yılları gibi internetin ilk gelişim dönemindeki gençlersiniz. İş bulmak isteyen arkadaşlara tavsiyem bu oluyor. Çünkü pozisyon yok. Oturup “Ben bu işi yapamıyorum.” diye ağlamanın bir manası yok. Mesela Onedio, Medya Kraft, Medya Scorp var. Bunlar televizyonda yapacağınız şeylerin aynısını yapıp mesleğinizi gerçekleştirebileceğiniz ortamlar. Bunlar hep meslekte çeşitlilik yaratıyor.