Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Sincan’da On Gün: Uzaklara Yakın Bir Yolculuk

0

ASLI ATASOY – Guangming Daily gazetesinden aldığım daveti kabul ettiğimde, Çin ve özellikle Sincan Özerk Bölgesi hakkında yazmanın zorluklarının farkındaydım. Yolculuğa hazırlanırken öncelikli hedefim, kafamdaki sorulara yanıt bulmaktı. Bu nedenle bölgede dolaşırken halkla iletişim kurmaya çalıştım. “Uygurlar burada huzurlu bir yaşam sürebiliyor mu?” soruma aldığım yanıt ise her seferinde aynıydı: “Evet.” Ancak bu cevabın doğruluğuna dair kesin bir yargıya varamayacağımı biliyordum; zaten yolculuğa bir iddiayı kanıtlamak amacıyla da çıkmamıştım.

Çin, uzun bir süredir Sincan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygurlara yönelik baskı politikaları nedeniyle eleştiriliyor. Birleşmiş Milletler raporu başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar ve Türkiye dahil pek çok ülke geçtiğimiz yıllarda yaklaşık bir milyon Uygur’un kamplarda tutulduğu iddiası ile endişelerini dile getirdi. Sincan Özerk Bölgesi Valisi Shohrat Zakir ise 2019 yılında yaptığı açıklamada, bu kampların mesleki beceri, eğitim merkezleri olduğunu ve buradaki sistemi “terörizme” karşı etkili ve öncü bir yaklaşım olarak savundu. Ancak iddia edilen sistematik asimilasyon ile baskı politikaları Pekin tarafından reddedildi.

Çin ve Türkiye: Yeniden Yakınlaşma

Bazı Uygurlar tarafından “Doğu Türkistan” olarak tanımlanan bölge, etnik grupların bir arada yaşadığı binlerce yıllık tarihi ile her dönem önem taşıyor. Bu nedenle dünya politikasında iddialı hedefleri olan Çin’in insan hakları karnesine eksi yazdıran politikaları dikkatle takip ediliyor.

Türkiye’nin 2019 yılında Çin’e yönelttiği “sistematik asimilasyon” suçlamasından sonrasında ilişkiler gerilmişti. Ancak Haziran ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yıllar sonra Türkiye’den ilk üst düzey yetkili olarak Sincan ve Pekin’e yaptığı gezi sonrasında Çin-Türkiye ilişkilerinde yeni ve ılımlı bir dönemin başladığı yönünde yorumlar oldu.

Bu gelişmelerin en somut sonucu ise Çinli havayolu şirketi China Southern’in geçen haftadan itibaren Urumçi-İstanbul direkt seferlerini başlatması oldu. Bu sayede aslında çok da uzak olmayan Sincan Özerk Bölgesi’ne ulaşım daha da kolaylaştı. Daha önceki yıllarda Urumçi’ye direkt uçan THY de yakın zamanda seferlerine başlayacak gibi görünüyor.

Devlet Medyası

Bu sıcak gelişmelerin ardından Türkiye’den bir grup gazeteci olarak Guangming gazetesi tarafından Sincan Özerk Bölgesi’ni geniş bir rota kapsamında gezmek üzere davet edildik.

Gazete yetkililerinin eşliğinde 10 gün süreyle başta Urumçi olmak üzere Nalati, Korgas, Kuqa ve Kaşgar gibi bölgenin önemli şehirlerini gezdik. Buralarda etnik gruplarla bir araya gelirken önemli ticaret ve tarım organizasyonları ile Çin’in kalkınma planı hakkında bilgiler edindik.

Batıya Açılan Kapı: Sincan

Bölge, yapısı itibarı ile Çin’in en çok etnik grubunu barındırıyor. Yaklaşık 25 milyon nüfusu olan Sincan’ın yarıya yakınını Uygurlar oluşturuyor. Kalan kısımda ise Han Çinlisi ile Kazak, Kırgız, Rus, Hui, Sibo gibi 56 farklı etnik grup yaşıyor. Serbest gazeteci kimliğim ile bulunduğum gezide Çin’e ve Sincan’a dair çok sayıda izlenim edinirken bu farklı etnik gruba mensup insanlarla sohbet etme imkanı buldum.

Çin’in En Uzun Sınırının Tarihi

Tarihi yaklaşık 50 bin yıl öncesine dayanan Sincan, İpek Yolu rotasıyla Çin’in batıya açılan kapısı olarak Kırgızistan, Kazakistan, Pakistan, Rusya ve Moğolistan gibi ülkelere sınır komşusu. Jeopolitik anlamda şimdi olduğu gibi her dönem önem taşıdı ve tarih boyunca Çinliler en güçlü komutanlıkları burada kurdu.

Sincan, Çin’in en büyük bölgesi ve sınırları yaklaşık ülkenin 6’da 1’ini kaplıyor. Başta Tanrı ve Altay dağları olmak üzere dünyada da bilinen büyük sıra dağları burada. Şamanizmin ölüm ve yaşam kavramında önemli yer tutan dağ sistemleri, milyon metrekarelik yüzölçümleri ile büyüleyici görüntüye sahip. Yine dünyanın ikinci büyük çölü olan Taklamakan da bölgenin coğrafi karakterini veren doğal unsurlardan.

Bölge karasal iklimin kendisine sunduğu avantajla toprak olarak çok bereketli ve özellikle meyve üretiminde dünyada ilk sıralarda. Toplanan pamuk, dünya tekstilinin yüzde 20’sini karşılıyor. ABD’nin geçtiğimiz yıllarda çokuluslu tekstil devlerine yaptığı Çin pamuğunu kullanmamaları çağrısı bu yüzden. Yine Sincan’ın simgesi olan yeşim taşı başta olmak üzere çok sayıda maden ve değerli taş bölgede bolca mevcut.

Uzaklar, Sandığımızdan Daha Uzak

Mesafelerin yaşanılan yere göreceli olduğunu anlayabildiğiniz bir yer burası. Çin o kadar büyük bir coğrafya ki yakın olarak tanımlanan yerlerin hepsi aslında çok uzak. Şehir içinde çok yakın denilen bir yere, iki saat araçla gidince “yakın” ve “uzak” kavramının değişken olduğunu anlamak kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden gezi boyunca ziyaret ettiğimiz şehirlere, altımızda uzanan büyüleyici sıradağların ve çölün üzerinden uçakla geçerek eriştik.

Urumçi’nin Ritmi

Sincan’ın kalbi Urumçi’de atıyor. Urumçi’nin kalbi ise simgesi olan Grand Bazaar’da. İslami mimari ile yapılmış olan bu çarşı İpek Yolu’nun zenginliğine atıfta bulunarak inşa edilmiş. Çarşıda çok sayıda farklı binalarda farklı ürünler satılıyor. Binalarda yer alan mağazaları hakkıyla gezebilmeniz için saatlerinizi belki günlerinizi ayırmanız gerekiyor.

Süremiz kısıtlı olduğu için çarşıda mağaza gezmek yerine çok kalabalık olan yürüyüş yolunda insanların arasında vakit geçirdik. Burada yer yer toplanarak sohbet eden ya da müzik yapan başta Uygurlar olmak üzere farklı etnik grupların yaşamlarında Grand Bazaar’ın taşıdığı önemi gördük. Kendi kıyafetleri ile satış yapıyorlar, sosyalleşiyorlar. Anadillerinde söyledikleri şarkılarla bazen de dans ediyorlar.

Uygurların Kalbinde İki Camii

Gezide Urumçi’de yer alan ve Uygurlar için önemli bir sembol olan Yanghan Cami ilk duraklarımızdan oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da ziyaret ettiği bu asırlık güzel camide İmam Muhterem Şerif sorularımızı yanıtlamıştı. Yanghan Cami, Uygurların, cuma ve bayram namazlarında önemli bir buluşma noktası olarak dikkat çekiyor. İkinci cami ziyaretimiz ise Kaşgar’daki Iydgah Cami (Id Kah) oldu. Yine Hakan Fidan’ın ziyaret ettiği bu cami 15. yüzyıldan yapılmış ve Sincan’ın en büyük camisi ünvanını taşıyor. Caminin duvarında asılı duran büyük nar motifli Hoten halısı 18 ayda elde dokunmuş. Halıda yer alan ve birbirine bağlı nar motifleri burada yaşayan 56 etnik grubu temsil ediyor. Halı bu nedenle camide özel bir yerde sergileniyor.

Birlikte Yaşayan Kültürler

Gezi boyunca özellikle etnik grupların yaşadığı şehir ve kasabaları ziyaret ettik. Sincan’ın uçsuz bucaksız coğrafyasında yaşayan başta Uygur olmak üzere Kazak, Kırgız, Rus ve Sibo gibi grupların yaşadığı yerlerde çeşitli etkinliklere katıldık. Ziyaret için özellikle bu grupların yoğun olarak yaşadığı yerler seçilmişti. Başta Uygurlar olmak üzere köylerine, kasabalarına konuk olduğumuz topluluklar ile kültürlerini deneyimleme fırsatımız oldu. Kendi anadillerini konuşup yerel kıyafetlerini giyen pek çok kişi ile sohbet ettik. Buradaki etnik gruplar aynı zamanda Çinceyi de çok iyi derecede konuşuyor. Yollarda yer alan trafik tabelalarında Çinçe ve Uygurca yer alıyor. Uygurca, Arapça harflerle yazılıyor.

Eski Kaşgar, Yeni Hikayeler

Kaşgar dünyanın en etkileyici şehirlerinden birisi olarak ziyaretimizdeki en özel yer olarak tarihe geçti. İpek Yolu’nun başlangıç noktalarından olan Kaşgar, merkezindeki iki bin yıllık eski Kaşgar kenti ile gelenleri etkisi altına alıyor. Dünyanın bilinen en eski toprak evlerinden oluşan bu kent 2019 yılında restore edilmiş. Nüfusun yüzde 80’nin Uygur olduğu merkezin etrafında ise Çin’de sıklıkla gördüğümüz devasa bloklar uzanıyor. Eski Kaşgar’ın girişinde sürekli dans gösterilerinin olduğu ve yoğun ziyaretçi akınına uğrayan bu yerde hediyelik eşya ve el işçiliği ürünleri satan yüzlerce dükkan var. Günün 24 saati açık olan çarşının bir masal şehri olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Çin’in Yükselen Kalkınma Hamlesi

Gezinin dikkat çeken noktalarından birisi ise yine Urumçi’de bulunan International Land Port Area oldu. Çin’i Avrupa’ya bağlayan bu merkez İpek Yolu’nun yeni versiyonu olarak nitelendiriliyor. Pekin’in çok önemsediği “yüksek kaliteli kalkınma” projesi dünya ticaret lideri olma iddialarının garantisi olarak lanse ediliyor. Bu proje “Kuşak ve Yol Girişimi Projesi”nde önemli yer tutuyor. Tesis adeta kapitalizmin heybetini anlatmak için devasa bir alana inşa edilmiş. Bölgeden kalkan yüzlerce metre uzunluğundaki binlerce tren ile siparişler artık günlerle adresine teslim ediliyor. Kısacası Çin, ucuz Çin mallarının yerini alan yüksek kalitede ürettiği 200 farklı ürünü ile buradan Avrupa’ya hızla ulaşıyor. Ticaret hacmini her geçen gün arttırıyor.

Gıda Geleceği: Sincan’da Topraksız Tarım

Ziyaretimiz esnasında Korgas şehrinde Çin’in gıda krizi için aldığı önlemlerden biri olan yüksek teknolojili tarım merkezini gezdik. Yapay zekâ ile yönetilen ve topraksız tarım yapılan tesiste Hindistan cevizi içinde filizlendirilen domates fidelerinden geleneksel tarıma göre 10 kat daha fazla ürün alınıyor. Tesiste üretilen domateslerin tadı, rengi ve boyutu tamamen yapay zekâ tarafından belirleniyor. Karbondioksit ile yetiştirilen domateslerin sağlığa zararlı olup olmadıklarını söylemek için henüz erken ancak lezzetlerinin etkileyici olduğunu hemen söyleyebiliriz.

Çin’in Ayrıcalıklı Bölgesi

Daha önce birçok kez gittiğim için rahatlıkla söyleyebilirim ki Pekin ve Şangay’ı tek başınıza rahatça gezebilirsiniz. Sincan’da ise durum biraz daha farklı. Burada daha önce radikal gruplarla yaşanan sorunlardan ötürü bölgeye girerken sıkı güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Ayrıca bölgede etkileyici turistik yerler olsa bile şehir dışına ulaşım çok zor.

Zor Coğrafya Zor Zamanlar

Guangming Daily gazetesinin davetini aldığımda Çin ve özellikle Sincan Özerk Bölgesi üzerine yazmanın zor olacağının farkındaydım. Yolculuk öncesi hazırlıklarımı yaparken amacım sorularıma yanıt bulabilmekti. Bu nedenle bölgede gezerken gruptan ayrılıp telefonumun çeviri programı ile insanlarla iletişim kurmaya çalıştım. “Uygurlar burada rahat yaşıyor mu?” soruma aldığım yanıt hep aynı oldu: “Evet”. Bu yanıtın doğruluğu konusunda bir güvence veremeyeceğimin farkındayım. Zaten böyle bir iddia ile gitmedim. Ancak hakkımızda ortaya atılan “para aldılar” iddiası tamamen hayal ürünü. Bir gazeteci her yere gider ve hakikate ulaşmaya çabalar. Ortaya atılan iddiaları ispatlamak ise iddia sahiplerini bağlar.

Yeni Bir Başlangıç: Barış

İzlenimim Çin’in Uygurlara yönelik radikal yapılar için önlem alma hedefiyle geliştirdiği politikasında farklı bir yönelim olduğu yönünde. Son gün görüşlerimizi almak için mikrofonu uzattıklarında söylediğim şeyi tekrar etmek istiyorum: “Hepimizin ihtiyacı olan şey yeni bir başlangıç, bu başlangıçta olması gereken şey ise barış!”

Son olarak;

Gezi boyunca bize eşlik eden Guangming gazetesinin yetkilisi Liu Jiaming ile yaptığım söyleşi de gezinin amacına dair ilk elden fikir verecektir.

– Türkiye’den gazeteci getirme amacınızı öğrenebilir miyim?

Türk halkının sizler aracılığı ile Sincan’daki halkın ve yaşantısının nasıl olduğunu görmesi için sizi buraya davet ettik.

– Özellikle sosyal medyada çok sayıda içerik görüyoruz…

Evet, sosyal medya çok popüler ve internette gerçek ve sahte olan pek çok bilgi var. Kendi gözlerinizle gerçek Sincan’ı görmeniz daha önemli ve daha iyi. Bu ilk elden bilgi. İkinci elden bilgi değil.

– Sincan’ın diğer yerlerden farkı ne?

İlk olarak Sincan çok büyük. Yaklaşık bütün Çin’in 5’te biri büyüklüğünde. Ve burada yaklaşık olarak 56 etnik grup yaşıyor. Bildiğim kadarıyla Çin’in Kuzeybatı bölgesinden yaşayanlardan daha fazla sayıda etnik grup var. Çünkü Sincan, Asya ve Avrupa’nın kavşak yerinde çok önemli bir konumda. Bu nedenle Sincan çok önemli. Kadim İpek Yolu gibi Sincan da bir kapı gibi. Çinliler bu kapıdan Avrupa’ya gidiyorlar Avrupa’dan gelen kişiler de bu kapıdan Çin’e giriyor.

– Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini Çin medyası nasıl gördü?

Bana göre bu ziyaret çok iyi bir şey. Bu basit bir ziyaret değil. Bu ziyaret ile ilgili Sincan’da ve Pekin’de pek çok basında haber yapıldı. Çin medyasına göre de bu çok iyi bir şey. Şimdi iki ülke karşılıklı olarak birbirini daha çok tanımak istiyor. Yani Çinliler de Türkiye haklarını tanımak istiyor ve ülkenize gitmek istiyorlar. Çin- Türkiye ilişkisinde anlamlı ve iki yönlü bir şey. Bu ziyaret önemli.

– Türkiye’den ve farklı ülkelerden gazeteci grupları geliyor mu?

Her yıl Türkiye’den ve Batı’dan gazeteci grupları geliyor. Daha önce Birleşmiş Milletler lideri Michelle Bachele ve İslam dünyasından birkaç kuruluş geldi.

– Siz İstanbul’u ziyaret ettiniz mi?

Evet, İstanbul’a geldim. İki ülkenin ilişkisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tek ülkenin çabalaması yeterli değil. Bu nedenle her iki ülke birlikte çabalamalı. Çin haklı Türkiye’yi tanımak istiyor. Biz de sosyal medyada Çin’i daha fazla tanıtmak istiyoruz.

Aytuğ Atıcı: “Özgür Özel’e zaman tanınmalı. Ama…”

0

CHP’de 38. Olağan Kurultayın üstünden henüz bir yıl geçerken parti içinde muhalefet Olağanüstü Kurultay çağrıları yapmaya başladı. Son 2 kurultayda Genel Başkanlık yarışında Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısına aday olarak çıkan Aytuğ Atıcı Röportajlık’a değerlendirdi. 

ERCAN KÜÇÜK

Genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alınan başarısız sonuçlar4ın ardından gidilen 38. Olağan Genel Kurultayda CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel seçilmişti. Özel’in “normalleşme” söylem ve eylemleri, sonrasında 1 Ekim’deki Meclis açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ayakta karşılama kararı, ardından gündüz kendisini partinini grup toplantısında tehdit eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yle samimi görüntüleri. Üstüne partinin anketlerde uzun süre sonra Ak Parti’nin gerisine düşmesi derken parti içi muhalefet sesini yükseltmeye başladı.

Muhalefetin çıkışına parti sözcüsü Deni Yücel’in sosyal medya üzerinden cevap vermesi sonrası CHP’de saflar belli olmaya başladı. Parti içindeki tartışmaların gün yüzüne çıkmazsa ve tonların sertleşmesini CHP Mersin eski milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı ile konuştuk. Son 2 kurultayda Genel Başkanlık için yarışan isimlerden Atıcı, CHP’deki tartışmaların temel sebebinin parti içi demokrasinin tam kurulamamış olmasından kaynaklandığına dikkat çekti. Bu demokratik yönetimin Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu dönemlerinde de sağlanamamış olduğunu vurgulayan Atıcı, Özel döneminde de henüz kurulamadığını söyledi. Partide yaşanan değişim sonrası yerel seçimlerde CHP’nin birinci parti olduğunu hatırlatan Atıcı, Özel ve yönetiminin hatalarını da eleştirdi. Her yaşanan sorunu bir sineğe benzeten Atıcı, sinekleri öldürmek yerine sineklerin kaynağı olan bataklığın kurutulması gerektiğini belirti. Atıcı şunları söyledi:

Bataklığı kurutmak lazım

“Derler ki sinekleri öldüreceğine bataklığı kurut. Her bir sinek nedir? Bir sorundur. CHP’de ana felsefe bu olmalı. Bütün yaşadığımız sorunların temelinde partimizin arzu ettiğimiz şekilde demokratik bir yönetime sahip olmamasından kaynaklanıyor. Yanlış anlaşılmasın. arzu ettiğimiz, hayal ettiğimiz demokratik sistem Özgür Özel tarafından da kurulmadı. Daha önce Kemal Kılıçdaroğlu tarafından da kurulmadı. Deniz Baykal tarafından da kurulmadı.

Özgür Özel elbette ki kurultayda seçildi. Elbette ki genel başkan olarak başımızın üstünde yeri var. İşin ilginç tarafı genel başkan olduktan sonraki ilk seçimde partimiz birinci parti oldu. Kelimeleri seçerek kullanmaya çalışıyorum. Özgür Özel bizi birinci parti yaptı demiyorum. Partimiz birinci parti oldu. Çok faktörlüdür. Kemal Bey’in çalışması, AK Parti’nin aşağı düşmesi, değişimin halkta yarattığı heyecan… Hepsini bir araya getirdiğimiz zaman partimiz birinci parti oldu. 

Bir insan çıkmıştır, kurultayda aday olmuştur, genel başkan olmuştur. Ve milli irade yani halk Türkiye’nin önemli bir kesimi bunu onaylamıştır ve CHP’yi birinci parti yapmıştır. Bu aşamadan sonra bizim şunu düşünmemiz lazım; parti nasıl birinci parti oldu ve nasıl birinci parti kalmaya devam eder? 

Parti hiç kimsenin bireysel çabasıyla değil, toplu bir çabayla birinci parti haline geldi. O yüzden bunun sürdürülmesi nasıl olacak buna bakmamız lazım. Bütün mesaimizi buna yormamız lazım. Ben milli iradenin bu değişime yaktığı yeşil ışığı görüyorum. Sonuçta seçmen, Özgür Özel yönetimindeki partimizi birinci parti yaptı. Bu aşamadan sonra Özgür Özel’e ve ekibine ve siyaset yapma şekline zaman tanımak lazım, şans tanımak lazım, destek olmak lazım.”

Atıcı Genel Başkan Özgür Özel’e yönelik eleştirilerini ise şu sözlerle aktardı:

“Ben Özgür Özel’in her yaptığını onaylayan bir insan değilim. Yani normalleşmeyi, ayağa kalkmayı, alkışlamayı, Bahçeli’yle ayaküstü yapılan konuşmayı onaylamam. Yapılan tüzük kurultayından, belediye başkan adaylarının belirlenme yönteminden hoşlanmam vs.

Bunlardan hoşlanmadığım halde milli irade bunu birinci parti yaptıysa kardeşim buna şans tanımak lazım. Kusura bakmasın kimse. Nasıl ki milli irade Tayyip Erdoğan’a şans tanıyor ve birinci yapıp cumhurbaşkanı yapıyor ise burada da aynı milli irade Özgür Özel’i getirdi. Şans tanımak, destek olmak lazım olabildiğince. Yanlışlarını söylemek lazım ve biraz şans tanımak lazım. O yüzden ben bu çıkan tartışmaları açıkçası doğru bulmuyorum.”

“Önce partililer mutlu edilmeli”

Atıcı, partinin demokratikleşmesi için Özgür Özel’in yapması gerekenleri şu şekilde açıkladı:

“‘Partimi nasıl birinci parti olarak sürdürürüm?’ buna bakması lazım. İşte bataklık burada başlıyor kurutulmaya. Burada partinin ve partilinin öncelenmesi gerekiyor. Yani öncelikle size üye olan insanları ön sıraya koymanız lazım, karşı mahalleyi değil. Yani Özgür Özel öncelikle CHP’ye üye olan insanları mutlu etmelidir. CHP’ye üye olan insanların büyük bir çoğunluğu mutlu değilse biz birinci parti olarak kalamayız. Bizim üyemizin mutlu olması lazım. Karşı mahalleden bir oy almak pahasına ya da yüz oy almak pahasına bir üyemizi feda edemeyiz. Eldeki kuşu tutmamız lazım.

Eldeki kuş ‘ben özgürlük istiyorum. Ben milletvekillerini kendim belirlemek istiyorum. Ben belediye başkan adaylarını kendim belirlemek istiyorum. Ben demokratik bir ortam istiyorum. Bu partinin her yerde bayrağını ben dalgalandım. Bu parti yüzünden dayak yedim. Bu parti yüzünden gaz yedim. Gözaltına alındım. Çocuğum işten çıkarıldı. Ben işten çıkarıldım. Aç kaldım. Şimdi sen bana arkanı dönemezsin. Kusura bakma. O gezi olaylarında bu parti için ben bedeller ödedim. Ve kuşaklardır bedel ödüyoruz. Babam ödedi, ben ödedim, çocuğum ödüyor. Şimdi sen bana diyorsun ki her şeyi yap, bedel öde, dayak ye, gaz ye, cop ye. Gözaltına alın. Ama benim kentimin milletvekili adayı, ilçemin belediye başkanı belirlenirken sen anlamazsın, ben Ankara’dan belirleyeceğim diyorsun. Ya da cumhurbaşkanı adayı belirlenirken sen anlamazsın penaltıyı kim atacağına ben karar vereceğim diyorsun.’

Bunlardır bataklık olan. Bunların kurutulması lazım. Kurutulmak için de bir tüzük kurultayı yapılır. Bu dünyayı yeniden keşfetmek değildir. Otur üyelerinle beraber karar ver. Bunun için sadece bir ay yeterlidir. Bir aylık bir çalışma bütün tabandan başlayıp yukarı doğru, bataklık böyle kurutulur. O zaman bu sinekler yani bu rahatsızlıklar olmaz. 

Ama sen şimdi bunu yapmazsan iktidar ne yapar? Seni nasıl birbirine düşeceğini çok iyi bilir. Çok iyi biliyor AK Parti. Nifakı sokuyor. ‘Bak gördün mü HDP’li otobüse çıktı. Bak gördün mü bunlar Mansur şöyle öbürü böyle.’ Bunlar çok yani basit tuzaklar. Halbuki şimdi herkes bilse ki CHP’nin cumhurbaşkanı adayını 1 milyon 500 bin üye belirleyecektir. Tartışma çıkar mı? Çıkmaz.

Herkes bilse ki bir dahaki dönem belediye başkanını o kentte yaşayan CHP üyesi belirleyecek. Mesela ben Mersin’de yaşıyorum. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı buradaki yaşayan bütün CHP’liler belirlese, başkan da bunu bilse genel merkeze mi çalışır yoksa buradaki üyeye mi çalışır? Üyeye çalışır tabii ki.”

Gruplaşan milletvekilleri

Atıcı, partide gruplaşan milletvekillerine de şu sözlerle seslendi:

“Gruplaşan milletvekilleri siz niye gruplaşıyorsunuz? Siz parti yöneticisi değilsiniz kusura bakmayın. Siz milletin vekilisiniz. Parti yöneticisi değilsiniz. Bugün varsınız, yarın yoksunuz. Sizin göreviniz milleti temsil etmek. Kılıçdaroğlu’nun adamı, Özgür Özel’in adamı, İmamoğlu’nun adamı filan olamazsın. 

Sen neye güvenerek, neye dayanarak kutuplaşıyorsun, gruplaşıyorsun? Bunlar yanlıştır. Burada bataklığı kurutmak için yapılacak şey partiyi tam demokratik raya oturtmaktır. O milletvekili bilse ki bir daha milletvekili olmak için ön seçim şarttır ve ön seçimi de üyelerle yapılacaktır. Bilse orada kutuplaşır mı zannediyorsun? Vallahi de kutuplaşmaz, billahi de kutuplaşmaz. Çünkü adam bakıyor diyor ki İmamoğlu güçlü, ben İmamoğlu’nun yanında yer alayım. Öbürü diyor ki bana göre Kılıçdaroğlu güçlü kardeşim, ben onun yanında yer alayım. Öbürü diyor ki ya Özgür Özel genel başkan. Ben onun yanında yer alayım. Çünkü bir daha beni onlar seçecek.”

“Genel başkan bile şaşırır”

Partideki olağanüstü kurultay çağrılarını da değerlendiren Atıcı, Genel başkanın kurultay yapmama gibi bir hakkı olmadığını belirtti:

“Kurultayın nasıl yapılacağı bellidir. Yani genel başkanın benden kurultayı istemeyin deme hakkı yoktur. İmza toplandığı zaman öyle bir kurultaya gider ki yani genel başkan bile şaşırır, bir dakikada kendini koltuktan inmiş bile bulabilir. Bu parti usulüne uygun şekilde kırmadan, dökmeden, incitmeden İsmet İnönü gibi bir Lozan kahramanını genel başkanlıktan indirmeyi başarmış bir partidir. 

Keşke Kılıçdaroğlu da istifa etmeyi ya da tekrar aday olmamayı başarabilseydi. Ya da Özgür Özel keşke kulaklarını dört açıp bizlerin dediklerini, sağlıklı sesleri duyup ona göre bir tüzük kurultayı yapabilseydi. Ama herkes kendi ajandasına bakar ise o zaman bu işten kazançlı çıkan da maalesef yurt içindeki odaklar ve dışarıdaki emperyalist güçler.”

Muhalefetin organize ayaklanması mı?

Oğuz Kaan Salıcı ve parti sözcüsü Deniz Yücel arasında yaşanan tartışmanın ardından bazı CHP’li vekillerin de sosyal medyadan tartışmaya girdiği görüldü. Bu da muhalefetin parti yönetimine karşı organize bir ayaklanması şeklinde de anlaşıldı. Atıcı bu konu hakkında şunları söyledi:

“Organize bir ayağa kalkış olduğunu düşünmüyorum açıkçası. CHP içerisinde her zaman farklı görüşlere yer vardır. Her zaman riskler vardır ve olmalıdır. Aksi takdirde atalet olur. Mesela AK Parti’de hiç kimse Tayyip Erdoğan’ın ayağını kaydırmak için uğraşmaz, yerine göz dikmez, içinden geçse bile bunu telaffuz etmez, yüksek sesle eleştirmez. O yüzden AK Parti ciddi anlamda hantal bir parti haline gelmiştir. Ama bizde durum öyle değil. Bir imzaya bakar. O yüzden genel başkanlarımız daima dinamiktir. Parti yönetim kadroları daima dinamiktir. Bizim partiyi ayakta tutan benzini, elektriği, mazotu, neyse enerjisi bu dinamizmdir. Bu dinamizmi yok etmemek lazımdır. Fakat enerjiyi fazla verirsen de kömüre döner her şey, yanar. O dengeyi tutturmak lazım.”

“Bu arkadaşlar geçmişte ne yaptılar?”

Atıcı, kurultay isteyen Salıcı’ya da eleştirilerde bulundu. “Herkes geçmişine bakacak” diyen Atıcı şunları söyledi:

“Ben insanları daima hem geçmişleriyle hem de bugünleriyle değerlendiririm. Arkadaşlarımız geçmişte ne yaptılar? Özgür Özel geçmişte yönetim kademelerinde yer almadı mı? Sayın Genel Başkanımız geçmişte grup başkan vekiliydi, grup başkanıydı, milletvekiliydi, belediye başkan adayı oldu. Yani partinin her noktasında bulundu. Bütün partinin yanlış politikalarından bilgisi vardır, oyu vardır, onayı vardır veya susmuştur.

Aynı şeyleri alın Oğuz Kaan’a sorun. Oğuz Kaan Bey bu partinin İstanbul il başkanlığını yapmıştır, milletvekilliği, genel başkan yardımcılığı, parti meclis üyeliği yapmıştır. Yurt içi, yurt dışı örgütlerden sorumlu hale gelmiştir. Bütün bu tüzük değişikliklerinde, bütün yapılan antidemokratik işlerde acaba payı var mıdır, yok mudur? Herkesin bir düşünmesi lazım.

Geçmişte yaşanan, bütün antidemokratik işlerde suskun kalan insanların demokrasi çığlıkları boş bir sedadır. O nedenle herkes kendine bakacak, geçmişine bakacak.

Eğer işler kötüye giderse merak etmeyin bu partinin içerisinden ben dahil olmak üzere birçok insan genel başkan olmak için hazırdır zaten. Donanımıyla, birikimiyle her şey. Nitekim biz niyetimizle geçmişte belli ettik. Bu partinin hiçbir zaman sahipsiz kalmayacağını herkes bilmeli. Ve hiçbir zaman da bu partinin bir kurtarıcıya ihtiyacı olmadığını da herkes bilmeli.”

İlk kriz patladı… Trump görevden alınabilir mi?

0

Trakya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Özdemir Akbal değerlendirdi

ERCAN KÜÇÜK

ABD’de tüm dünyanın aylardır sonucunu merakla beklediği başkanlık seçimlerini eski başkan Donald Trump 295 delegeyle kazandı. Önceki döneminde de kurumlar arasında tartışmalara neden olan Cumhuriyetçi aday Trump’ın yeni dönemindeki ilk krizi Fed Başkanı ile olabilir.

ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell, düzenlediği basın toplantısında ABD başkanlık seçiminin sonuçlarının para politikası kararları üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını ifade etti. Powell konuşmasında “ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump’ın danışmanlarından bazıları istifa etmeniz gerektiğini düşünüyor. Sizden ayrılmanızı isteseydi gider miydiniz?” sorusuna da, “Hayır.” yanıtını verdi. Powell, yasal olarak ayrılması gerekmediğini vurgulayarak, Başkanın Fed’de liderlik pozisyonundaki herhangi birini kovmasının da yasa gereği mümkün olmadığını da belirtti.

Yıllardır ABD üzerine çalışmalar yapan Trakya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Özdemir Akbal ABD Merkez Bankası Fed’in bağımsız bir kurum olduğuna dikkat çekti. Trump’ın Başkanı görevden almak gibi bir talebi olabileceğini vurgulayan Akbal şunları söyledi:

“Trump belki bir niyet olarak böyle bir talepte bulunabilir ama bu talepte bulunması Amerikan kamu idaresi açısından bu talebin yerine getirilmesi ne kadar doğru? Bunlar hep Amerika kamu idaresinde de sıkıntı yaratabilecek, sorun oluşturabilecek şeyler. Ancak Trump’ın önceki döneminde de açık bir şekilde gördük. Trump’ın yasa ile alakalı çok fazla bir kaygısı yok. Dolayısıyla da ABD’de teamüller ve yasaların dışına çıkarak hareket edebilmesi mümkün. Ancak bu, talepler bağlamında kalıyor. Yani yasa haricinde hareket etme isteği bir karşılık bulmuyor. Trump’ın böyle bir talepte bulunması belki ‘ben Amerikan ekonomisini ya da ABD’nin her an ve şekliyle kontrol edebilirim’in bir mesajı olur. Ama ne Amerikan kamu yönetimi açısından ne de küresel ekonomi açısından çok olumlu sonuçlarla beraberinde getirmez diye değerlendiriyorum.”

ABD Derin devleti tartışmaları

Akbal, Fed Başkanlığı konusunun Amerikan devleti ile Trump arasında bir kavga sebebi olup olmayacağı sorusuna ise şu şekilde cevap verdi:

“Amerikan başkanı-Amerikan devleti diye ayrı olarak tanımlanması bir kere yanlış. Yani evet Türkiye’den kaynaklı bir derin devlet söyleminin Amerika’da bazı alanlarda kullanıldığı görülüyor. Fakat bilimsel manada ciddiye alınacak kaynaklarda çok da böyle bir kullanım yok. 

Birileri bir iki tane makale elbette göstereceklerdir. Ama bilimsel değerini bir makalenin aldığı atıflar ve karşılandığı uluslararası kongreler gösterir. Dolayısıyla ‘bu makalenin içinde deep state ya da derin devlet ifadesi geçiyor. Öyleyse Amerikan politika biliminde bu genelde kabul görmüş bir kavramdır’ diye tanımlamak oldukça eksik ve yanlış bir perspektif.

İkincisi Amerika Birleşik Devletleri’nin devlet başkanının devletten büyük bir şey olduğunu tanımlamaya çalışmak da ciddi ontolojik bir problem her şeyden önce. Bütün bunlara baktığımız zaman ABD’nin devlet başkanı da tıpkı ABD’nin başka kurumları gibi o kurumu yürütmekle, yönetmekle ama bunu yasalar ve teammüller dahilinde yapmakla mükellef birisi.

Trump’ın yargılanması da söz konusu. Buna benzer olaylar ve Biden-Trump seçimi sonrasında ortaya çıkan baskın neticesinde Trump’ın yargılanması, bunun haricinde Trump’ın devletin istihbarat bilgilerinin evinden çıktığına dair ciddi şüphelerin varlığı Trump’ı bu konuda zaten bir malül olarak gösteriyor.”

Başkan yardımcısına büyük görev

Akbal, Trump’ın ülkeyi bir işletme gibi yönetmek isteyebileceğini ancak ABD’nin devlet teamüllerinin buna müsade etmeyeceğini de vurguladı:

“ABD’nin de bir önceki dönemde de Mike Pence yani eski başkan yardımcısı Trump’ın radikal davranışlarını törpüleyen bir pozisyondaydı. Şimdiki başkan yardımcısına da bu noktada ciddi manada bir rol düştüğünü değerlendirmek lazım.

Trump tabii bir ticarethane sahibi olarak, her şeye bir işletme gözüyle bakarak hareket etmeye çalışacak. Bugüne kadar iş yapma doğasının gereği bu. Trump bu şekilde davranacak ama ABD’nin devlet teammülleri de bunu belli noktalarda kısıtlayacak.

Şimdi biz bunu Türkiye’den ‘Devletle Trump arasındaki bir çatışma’ olarak okuyacağız. Neden? Çünkü ABD’nin kamu idaresi üzerinden bakmayacağız biz bu konuya. Ama bu konuyla aslında olması gerektiği gibi ABD’nin kamu idaresi üzerinden bakıldığında Amerikan Başkanı’nın da kuvvetler ayrılığı ve ilkesi üzerinden yetkilerinin ve görevlerinin sınırlandırıldığını ve devletin diğer aygıtlarının da bu konuda bu sınırları aşmaya kalktığı takdirde Amerikan Başkanı’nın gerekli şekilde uyaracağının bir sonucudur bu. Bundan ibarettir.”

Trump görevden alınabilir mi?

Trump’ın bir önceki döneminde görevden alınabileceği, başkanlıktan azledilebileceği gibi tartışmalar Türkiye’de çokça dile getirilmişti. Trump’ın yeni döneminde de benzer tartışmalar yaşanabilir mi? Akbal bu soruya şu sözlerle yanıt verdi:

Evet, bu dönemde de böyle tartışmaların gerçekleşmesi söz konusu olabilir. Ama bir önceki döneminde de benzeri yorumlar yapmıştım. Yine tekrar edeyim. Trump’ın görevden alınmasıyla sonuçlanacak bir hadisenin ortaya çıkacağı ben değerlendirmiyorum.

Eğer ömrü vefa ederse Trump 4 yıllık süreyi tamamlar. Bunda herhangi bir beis olmaz. Bu ticarethane işletmecisi bakış açısıyla Amerikan Devleti’ni yönetmeye çalışacağı için bu türlü tartışmaların Trump’ın yeni döneminde de gündemde olması çok da şaşırtıcı olmayacak. Ama tekrar altını çiziyorum. ABD’yi incelerken Amerikan kamu idaresi özellikleri ve öncelikleri üzerinden bakmak lazım. Yani canımızın istediği yerden, durduğumuz yerden bakmak doğru tahlili beraberinde getirmez

Amerikan kamu idaresinde de bunlar çok izin verilen, kabul edilebilen davranışlar değil. Dolayısıyla elbette kısıtlanacaktır. Hatta bu görevden alma soruşturmaları da ortaya çıkabilir. Tıpkı önceki dönemde olduğu gibi. Fakat bir görevden alma sonucuyla ortaya çıkan bir faaliyet olacağını hiç zannetmiyorum. Trump dönemini tamamlayacaktır.”

CHP’li Ümit Uysal: Partide olağanüstü kurultay talebi artıyor

0

CHP’li Antalya Muratpaşa Belediye Başkanı, Ümit Uysal,  yeni kitabı, “21. Yüzyılda Yeniden Cumhuriyet” ile ilgili gazetecilerle İstanbul’da bir araya geldi. Uysal programda gündemle ve CHP ile ilgili sorulara da yanıt verdi.

ERCAN KÜÇÜK

CHP’de 39. Olağan Kurultay için genel başkan adaylığını açıklayan ilk isim Antalya Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal oldu. Uysal dün Cumhuriyet Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı ’21. Yüzyılda Yeniden Cumhuriyet’’i konuşmak için İstanbul’da gazetecilerle bir araya geldi. 

Uysal kitabıyla ilgili “Cumhuriyet tarihine ilişkin birçok çalışma var, ancak kurucu felsefenin ekonomik boyutuna ilişkin çalışmalar çok az. Bu alanın daha çok bilinmesi gerekiyor. Etnik tartışmaları ulus devlet modeli içinde ancak demokratik şekilde çözebiliriz. Ayrılıkçı bir bakış açısıyla değil. Nüfusun yüzde 90’ı da ayrılıkçı fikirlere yüz vermez. Yüzde 10 üzerinde dönen bir tartışma var. Bunu geride bırakmamız gerekli.” dedi.

Kifayetsiz siyasetçiler

Uysal gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını da yanıtladı. Siyasi partiler arasındaki tartışmalara da değinen Uysal, “Ankara siyaseti bir çatışma alanına dönüşmüş durumda” dedi. Uysal şunları söyledi:

“Siyasi partiler sistemi bence topyekun dünya gerçeklerini kavramaktan uzak. Ankara siyaseti bir çatışma alanına dönüşmüş durumda. İnsanlar Türkiye’nin geleceğiyle ilgili hayal kurmak özelliğini yitirmiş durumda. 

Artık yorulduk. Boş işleri tartış. Kifayetsiz siyasetçilerin kutuplaştırdığı, birbirine düşman ettiği bir tablo. İçeriksiz, ülkeye hayra olmayan tartışmalar. İsteyen istediği gibi yaşasın. Sen dijital okuryazarlık geliştirmiyorsan, yüksek teknoloji eğitimi vermiyorsan bütün yazılımın temeli olan iyi düzey matematik vermiyorsan, İmam Hatip açsan ne olur düz lise açsan ne olur? Dünyayla rekabetçi kalabilmen lazım.”

“Eleştirileri kurultaya saklıyorum”

Uysal, Genel başkan adaylığını açıkladıktan sonra kendisine tepki gelip gelmediğiyle ilgili soruya şu şekilde cevap verdi:

“CHP diğer partilere göre demokratik opsiyonu daha gelişmiş bir parti. O nedenle bir sıkıntı yaşadığımı söyleyemem. Ben Türkiye ile ilgili hayallerimi paylaşıyorum parti içi eleştiri yapmıyorum. Parti içi eleştiri hakkımı kurultay takvimine bırakıyorum. Şu anda Türkiye’yi konuşuyorum.

32 yıllık parti yöneticiliği deneyimime dayanarak demokratik hakkımı kullanacağımı, ilk seçimli kurultayda aday olacağımı ifade ettim. Ama ben bunu eleştiri metoduyla değil, Türkiye’yle ilgili hayallerimi anlatarak yapıyorum. Delegelerle de görüşüyorum. Ne olması gerekir sorusu yanıtı çerçevesinde konuşuyorum. Eleştiri yapacağımız koşullar kurultay koşullarıdır. Parti hukuku açısından uygun değil.”

“Kemal Beyle de Ekrem Beyle de…”

Uysal son dönemde CHP’de olağanüstü kongre için imza toplama tartışmalarıyla ilgili ise şunları söyledi:

“Olağanüstü kurultay talebi isteyen partililerin sayısının giderek arttığını söyleyebilirim. Örgütlerde bu talebin dillendirilme yüzdesi son günlerde çok arttı. Ama henüz somut böyle bir gelişme yok.  Kemal Beyle de Ekrem Beyle de görüştüm. Bütün partililerle görüşüyoruz, bu konuları konuşuyoruz.”

Normalleşmeye devam eder mi?

CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu dönemi helalleşme, Özgür Özel dönemi normalleşme söylemi üzerinden simgeleşti. Peki Genel Başkan seçilirse Ümit Uysal’ın söylemi ne olacak? Uysal, Samimi Haber’in sorusuna şu şekilde cevap verdi:

“İçeriksiz toplumun tasvip etmeyeceği kavgaların bir anlamı yoktur. Sırf kavga olsun daiye kavga etmek, toplumu konsolide etmek, ayrıştırmak ve oyunu kemikleştirmek için böyle sahici olmayan tutumlara girmek Türkiye yönetimine talip olan kurumlara yakışmaz. Kapıların bütün siyasi kurumlarda birbirine bir miktar açık olması gerekir. Ama yaptığı şeylerin toplamını sizinle kuracağı diyalog üzerinden aklamaya kalkışan olursa buna doğal bir tepki koyarsınız. Duruma koşullara göre belirlenmesi gereken bir şey. Sürekli yumuşama sürekli sertleşme, ‘çok sertleşirim çok yumuşarım’ denemeyecek alan bana göre. Diyelimki Türkiye uluslararası bir saldırıya maruz kaldı. Bütün siyasi partilerin bir masada toplanması gerekmez mi gerekir. Bu kapıların kapalı olmaması gerekir. Ama bir alanda bol bol günah işledi siyasi partinin biri, siz de buna karşı çıktınız. Aynı konuda sizinle aynı masaya oturup kendisini resetlemek istiyor. Bu durumda bir araya gelmezsiniz. Yani duruma koşullara göre tavır konulması daha doğrudur. Sabit bir şunu yaparım bunu yaparım demek doğru değil.”

Radyonun peşinde şehir şehir

“Oynama oğlum, bozarsın” derlerdi..

Koleksiyonerlik birçok insanın tutkuları arasında yer alıyor. Kimisinde posta pulu, kimisinde para, kimisinde oyuncak araba. Küçük parçalarla başlayan biriktirme isteği bir gün geliyor bir sevdaya dönüşüyor. Bunu yapanlardan birisi de Bülent Barman.

ERCAN KÜÇÜK

Malatyalı bir fırıncı ustası olan Barman, bir radyo ve saat koleksiyoneri. Başakşehir’de bir lahmacun pide salonu işleten Barman, bu sevdaya küçük yaşlarda kaptırmış kendini. Çocukken dedesinin ve amcalarının radyolarıyla oynayan Barman’a, o zamanlar ‘karışma radyoya, bozarsın’ diyerek kızarlarmış. O günlerde “ben bir gün bin tane radyo alacağım” diyen Barman bu hedefine çok da yaklaşmış aslında. Ancak bir gün işletmede çıkan yangında bu radyolardan 300’ü yanmış.

Barman eski tip radyo koleksiyonerliğini şu sözlerle anlattı:

“İlk olarak Malatya’da bir 10-15 tane topladık. İstanbul’a geldik. İstanbul’da da mezat yerlerini buldum. Antikacılarla tanıştık. Balat, Eskişehir, Kütahya, Antalya, Bursa vs. Her yerden toplamaya başladım. Aşağı yukarı 300 radyomuz vardı ilk önce. Tabi eve sığmadı. Depo tuttuk, orada da yer kalmayınca, ‘ben bunları sergileyeyim’ dedim. Burada sergiledik. Maalesef bir yangın geçirdik, yangında 300 radyo yandı. Ondan sonra tekrar almaya devam ettik. İşte böyle sergi yaptık. Şu anda 400 radyo var. Radyo, saat, gramofon var. Dedeme amcalarıma, ‘Bırakmıyordunuz radyoyla oynayayım bak şimdi kaç tane radyom var’ dedim. ‘Sen deli misin, parayı hep buraya bağlıyorsun’ dediler. Ama işte seviyorum.”

Müze kurma hayali 

Barman, eski radyoları o kadar seviyor ki, yıllardır yaptığı iş olan “pide-lahmacun mu, eski radyolar mı?” Sorusuna net bir cevap veremiyor. Radyoların hepsinin özelliklerini tek tek bildiğini vurgulayan Barman, “Nasıl pide lahmacunu biliyorsam onları da öyle ayrı ayrı biliyorum. Yüzde 90’ı çalışır durumda.”

Vatandaşın ilgisinden memnun olduğunu vurgulayan Barman ileride topladığı radyolardan bir müze kurmayı da planladığını söyledi:

Daha çok Kütahya’dan aldım. Kütahya’da sanki bunlar doğuyor. Kütahya’da Eskişehir’de bunlar çok var. Onlar da başka şehirlerden topluyor. Oralardan çok aldım. Beni arıyorlar, gösteriyorlar. Düşünüyorum sonra yine alıyorum. İleride devlet destek olursa hepsini bir yerde toplayıp bir müzede sergilemeyi istiyorum. Çocuklarım da seviyor. Bakımı temizliği konularında yardımcı oluyorlar. 

Vatandaşın ilgisi çok güzel. Gelen fotoğraf çekiyor, video çekiyor. Satın almak isteyenler de oluyor. Ama koleksiyon olduğu için satış ya da hediye olmuyor. Hepsi dijital ortamda kayıtlı.”

“ABD, Cumhuriyetini kaybediyor”

0

Türkler, Ruslar, Çinliler, BRICS ya da ŞİÖ üyesi ülkelerin uzmanları değil bizzat Amerikalılar Washington’un küresel gücünün irtifa kaybettiğini tespit ediyor. 2024 seçimlerinin hem demokratlar hem de cumhuriyetçiler tarafından 250 yıllık ABD demokrasi tarihinin en önemli seçimi olarak tanımlanmasının arkasında bu güç kaybının getirdiği sorunların yattığını söylemek mümkün. 30 Ekim’de Wisconsin’de coşkulu kütlesine hitap eden Donald J. Trump, “Biz ciddi bir düşüş yaşayan ülkedeyiz. Ve bunun gerçekleşmesine müsaade edemeyiz.” diyor. 

Make America Great Again, “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yap” İngilizce kısaltması “MAGA” olan slogan bu kaygının bir ürünü. Karşı cephedeki demokratların ise dişe dokunur ayırt edici bir sloganı yok. Demokratlar özetle Trump’un Hitler zihniyeti taşıdığı, anti demokratik eğilimleri temsil ettiği, ırkçı sexist ve kadın düşmanı olduğu gibi argümanlarla kampanya yürütüyorlar. Genel görüş: Demokratların müesses nizamla daha uyumlu olduğunu yönünde… 

2024 seçimlerinde göçmen sorunu, LGBT hakları gibi başlıklar toplumsal kutuplaşmanın daha da derinleşmesine vesile oluyor. Taraflar rakibinin kazanmasını kıyamet olarak olarak tanımlıyor. Bu sertlik de seçim sonuçlarına ilişkin meşruiyet tartışmalarını çoktan alevlendirmiş durumda. Kısaca ABD seçimini yapmakta zorlanıyor. Yapılacak olan seçimin şu veya bu şekilde bir bedeli olacağı anlaşılıyor. 6 Ocak Capitol Hill baskını gibi olayların tekrar etmesi endişesi büyüyor. 

Bundan 15 yıl önce böyle iç tartışmalara yönelmiş ve bir çıkış arayan ABD tablosunu kuşkusuz çok az kişi tahmin edebilirdi. Küreselde düzeyde Washington, Irak ile Afganistan’da yürüttüğü yıkıcı savaşlarla korkutucu bir caydırıcılığa ve üne sahipti. Amerikan demokrasisi tanklarını istediği coğrafyaya özgürce sürebilir gibi duruyordu. Bu dönemde iç dinamiklerin göz ardı edildiği ABD okumaları Amerikan gücünün sınırlarını tespit etmede başarısız oldu ve medya kuruluşları da oluşan yeni durumu takipçilerine önceden haber verecek birikimden yoksundu. 

ABD’yi ABD’den izlemek 

Harici Medya, masa başından ABD’yi analiz etmek yerine bu önemli tarihsel kesitte Türk medyasında bir ilke imza attı. Harici ekibi sabırlı bir çalışmayla yaklaşık bir ay boyunca New York, Washington DC, Pennsylvania, Los Angeles ve Rhode Island’da politikacılar, uzmanlar, akademisyenler, gazetecilerle görüştü. Halka mikrofon uzattı. “Rüyadan Uyanırken” belgeseli bu çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı. 

Dünyanın en etkili siyaset bilimcilerinden Prof. Norman Finkelstein, Emekli Büyükelçi ve Eski Savunma Bakan Yardımcısı Chas Freeman, ABD Dışişleri Bakanlığı eski danışmanı emekli albay Rich Outzen, New York’tan bağımsız senatör adayı Diane Sare, Türk asıllı ünlü Amerikalı gazeteci ve siyasî yorumcu Cenk Uygur, Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan Winer, ünlü aktivist ve bağımsız Kongre adayı Jose Vega, New York Şehir Üniversitesi’nden göç uzmanı Prof. Immanuel Ness, New York Genç Cumhuriyetçiler Kulübü Yöneticisi Viswanag Burra ile belgesel kapsamında geniş mülakatlar yapıldı. 

“ABD otokratik bir devlet!”

1972 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın Çin ziyaretinde tercümanlığı yapan Eski Savunma Bakan Yardımcısı Chas Freeman ülkede gelinen noktanın tehlikeli olduğunu düşünenlerden. 

Yaklaşık 250 yıllık Amerikan demokrasinin tehlikede olduğunu düşünen Freeman, demokrat ve cumhuriyetçilerin “birçok konuda aynı olduğunu” söylüyor. 

Freeman, “Aslında seçeneklerin çok sınırlı olduğu ve seçmenlerin bundan memnun olmadığı düopol yani otokratik bir sistemimiz var.” eleştirisini getiriyor ve ekliyor: 

“Cumhuriyetin çöküşüne şahit oluyoruz. 240 yılı aşkın süredir bizi biz yapan anayasal düzenin! İki buçuk asır önce Philadelpia’da Anayasa Konvansiyonu’ndan sonra Benjamin Franklin dışarı çıktığında kendisine ‘Bize ne verdiniz?’ diye sordular. O da dedi ki: ‘Bir cumhuriyet! Eğer onu koruyabilirseniz.’ Bence cumhuriyetimizi kaybediyoruz…”

Genç Trumpçular öfkeli!

Amerikan tarihinde Eski Başkan Richard Nixon’dan CIA kurucu Allen Dulles’e sayısız elitin bir dönem üyesi olduğu New York Genç Cumhuriyetçiler Kulübü bugünlerde adeta Trumpizmin kalesi. 

Kulübü Yöneticisi Viswanag Burra, demokratlara karşı “kesin bir galibiyet” almaları gerektiğini belirtiyor: “Her iki taraf da yüzde 56 – 57 gibi büyük bir galibiyet almadığı sürece kimse seçimlere inanmayacak. Mutlak bir zafere ihtiyacımız var. Ancak bu şekilde seçim sistemine olan güveni yeniden tesis etmeye başlayabiliriz.” 

Cumhuriyetçi Parti içinde Trumpizmin sert çizgisini paylaşan Burra, demokrat partinin parçalanması gerektiğini düşünüyor: 

“Demokratların önce kaybetmesi, iki kez kaybetmesi ve bölgesel bir parti haline gelmesi için parçalanması gerekiyor.”

“Unutmayın iç savaş yaşadık”

Ülkedeki kutuplaşmanın gerçek sorunların üzerini örttüğünü düşünen Atlantik Konseyi Uzmanı Rich Outzen, Rüyadan Uyanırken belgeselinde bir hatırlatma yapıyor:  “Unutmayın biz 1860’da bir iç savaş yaşadık. Bir dereceye kadar ABD hükümet sistemi ve genel olarak yönetim biçimimiz kavgaya davet eder şekilde tanımlandı. Yaptığımız şey kavga etmek.” 

Ülkedeki göçmen sorunun “milli güvenlik sorunu” haline geldiğini öne süren Outzen,”Güney sınırlarımızda kapı açık. Ben de oradaydım. ve bir bariyer, fiziksel bir bariyer inşa etmek için bazı girişimler oldu. Biden yönetimi sırasında en az on ila 12 milyon arasında insan sınırı yasadışı yollardan geçti.” diyor. 

“Artık ABD’de hiçbir şey çalışmıyor”

Amerikalı düşünür dünyaca tanınan siyaset bilimci Prof. Norman Finkelstein ise sistemin bütünüyle tıkandığı ve işlemediğini vurguluyor. Amerikan gücünün “parabolik bir düşüş evresinde” olduğunu öne süren Finkelstein seçim sisteminin baştan sona yozlaştığını aktarıyor: 

“Çoğu insan nispeten küçük bir meblağ karşısında satın alınabilir. İstenilen büyük bir meblağ olsa bile yönetici elitler o kadar zengin ki herkesi satın alabilirler. Ve artık burada gerçekten hiçbir şey çalışmıyor. Hiçbir şeyin işlememesine yol açan işlevsizlikle aşırı yozlaşmanın birleşimidir.”

“İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı veri sunmalıdır”

0

Türkiye’de kadın cinayetleri artıyor

Türkiye’de kadın cinayetleri oranında yeniden artış yaşanmaya başladı. Bakanlıklar sistematik şekilde kadın cinayeti verilerini tutup paylaşmıyor. Kadın cinayetleriyle ilgili İstanbul Bilgi Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer konuştu: “Biz bilim insanlarına kadına yönelik şiddet suçlarıyla ilgili bilimsel araştırma yapmamız için İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı veri sunmalıdır. İki bakanlık hiçbir veri paylaşmıyor.”

Haber: Gökhan Korkmaz

İstanbul’da 4 Ekim Cuma günü  Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in Semih Çelik adlı erkek tarafından öldürülmesi büyük bir infiale yol açtı. 4 Ekim’den bu haberin hazırlandığı güne kadar ülkenin dört bir yanında, kadınların ve gençlerin başını çektiği eylemlerde kadın cinayetleri protesto edildi, medyada kadına yönelik şiddet tekrar tartışılmaya açıldı.

Kadın cinayetleri konusunda resmi sayılabilecek en önemli veriyi 2009 yılında bir soru önergesine verdiği cevapla açıklayan dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2002’de 66, 2003’te 83, 2004’te 128, 2005’te 317, 2016’da 663, 2007’de 1011, 2008’de ise 806 kadının öldürüldüğünü söylemişti. 

Eski Adalet Bakanı Ergin’in verdiği yanıt ile 2002’den 2009’un 7. ayına kadar Türkiye’de kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığı ortaya çıkmıştı.

2022 yılında İçişleri Bakanlığı’nın verilerine  dayanarak açıklamalarda bulunan dönemin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ise  2016’da 301, 2017 yılında 353 olan kadın cinayeti sayısının 2018 yılında 279’da düştüğünü paylaşırken 2019’da kadın cinayeti sayısının 336, 220 yılında 265, 2021 yılında ise 307 olduğunu açıklamıştı.

Bakanlıklar sistematik şekilde kadın cinayeti verilerini tutup paylaşmıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK)  açıkladığı ölüm ve ölüm nedeni istatistiklerine göre de 2022’de 186 kadın öldürülürken 

2023’te 151 kadın cinayet sonucunda hayatını kaybetti. TÜİK, kadın cinayetlerinin son 6 yılın en düşük seviyesinde gerçekleştiğini de söyledi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’da 2024 yılının başından Ekim ayına kadar 296 kadın cinayetinin işlendiğini aktardı. 

Türkiye’de TÜİK’in paylaştığı 2023 yılı verisi ile Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı 2024 verisi karşılaştırıldığında Türkiye’de kadın cinayetlerinin  oranında  yüzde 96,03 oranında artış yaşandığı görülüyor.

STK’lardan kadın cinayetlerine tepki 

Türkiye’deki çeşitli sivil toplum kuruluşları da kadın cinayetlerine tepki gösterdi. 

Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı, kadınlara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesinin devletlerin yükümlülüğü altında olduğunu söyledi.  Uluslararası Sözleşmeler ve 6284 nolu sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun acilen gerektiği gibi uygulanması gerektiğini belirten KEDV, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ivedilikle geri alınması gerektiği konusunda çağrıda da bulundu.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ise  açıklamasında şunları söyledi:

“Kadın cinayetleri toplumumuzun en ciddi ve ivedi çözüm gerektiren sorunudur. Bu gerçekliğin kabul edilmesi ve siyasal iktidarın çalışmalarını bu gerçeklikle sürdürmesi gerekmektedir. Kadınların yaşam hakkını güvence altına alan İstanbul Sözleşmesi’ne zaman kaybetmeden geri dönülmelidir.”

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’da, 6284 nolu sayılı kanunla ilgili başlattığı seferberlikle ilgili çağrısında şunları dile getirdi:

“Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri olarak bir seferbelik başlatıyoruz. Tüm illerde, ilçelerde, mahallelerde, üniversitelerde 6284’ü anlatacağız. Nerede bir kamu görevlisi görevini ihmal ediyorsa peşinde olacağız. Nerede bir kadın şiddete uğruyorsa yanında olacağız. Öldürülen kadınların, kaybolan çocukların arkasından meydanlarda olacağız. Bunları yapacağız ki, kadınlar yalnız olmadığını bilsin. Kadın düşmanları da bunu bıilsin. Tüm kadınları  da bu mücadeleye omuz vermeye çağrıyoruz.”

Prof. Dr. Adem Sözüer: “İki bakanlık hiçbir veri paylaşmıyor”

Kadın cinayetleriyle ilgili konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Anabilim Dalı Başkanı  Prof. Dr. Adem Sözüer, şunları söyledi:

“Kadın cinayetleri sorunu tüm dünyada yaşanıyor. Ama bizim ülkemizde çok büyük bir sorun. Bu nedenle,  kadına yönelik şiddeti de önlemeye yönelik pek çok reform yapılmıştır. 

Kadın erkek eşitliği ile ilgili,anayasaya pozitif ayrımcılık getirildi. Yeni Türk Ceza Kanunu ile tecavüzcüyle evlenene cezasızlık kaldırıldı. Töre cinayetleri için ağırlaşmış müebbet hapis getirildi,. 

6284 Sayılı kanunla kadına yönelik ve aile içi şiddet bakımından koruyucu ve önleyici tedbirler düzenlendi. Ama özellikle son yıllarda bu reformlardan adım adım geri gidiliyor.”

“Birkaç örnek verelim: İlkin tecavüzcüyle evlendirip, tecavüzcü erkeğe cezasızlık geri getirilmek istendi. 6284 Sayılı Kanunun etkin biçimde hayata geçmesini sağlayacak 7/24 çalışan merkezler yaygın şekilde kurulmadı. En vahim geri adım ise bir gece  ansızın İstanbul Sözleşmesinden çıkılmasına karar verilmesiydi. TBMM’nin onayladığı bir sözleşmeden tek bir imza ile çıktık dendi. 

Anayasaki kadın erkek eşitliğini reddeden, cinsel yönelimi nedeniyle insanlara ayrımcılığı, şiddet ve nefret söylemini meşru gören marjinal görüş ve siyasetçiler iktidarda etkin konuma geldi.

Bu gelişmelerden de görüldüğü üzere, insan ve kadın hakları alanında başlangıçta yapılan reformlar, hayata geçirilmiyor veya tasfiye ediliyor.”

“Kadın cinayetlerinde temel motif cinsiyetçilik”

“Kadın cinayetlerini diğer öldürme suçlarından ayıran temel bir motif var. Kadın cinayetlerinde temel motif cinsiyetçilik. Yani kadın oluşu ve konumu nedeniyle öldürülüyor.

Eşit haklara sahip, maddi ve manevi varlığını benimsediği  değerlere göre geliştirme hakkı olan bir birey,  bir özne olarak görülmüyor. Kadın sahip olunan bir araç bir obje konumuna indirgeniyor.”

“Kadınlar sistematik şekilde karalama konusu yapılmaktadır”

“Kadınlar açısından giderek sosyal ekonomik eşitsizlikler artmakta ve kadınlar ve hakları sistematik şekilde karalama konusu yapılmaktadır. Toplumda, sosyal medyada ve diğer mecralarda kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığı besleyen söylem ve gösterimler sürekli yaygınlaşmaktadır.”

“Bunlara ilaveten, kanunlardaki ağır cezalar etkin olarak infaz edilmemekte, çeşitli af uygulamaları nedeniyle  şiddet suçları işleyenin yanı kâr kalıyor anlayışı yerleşmekte.

Son 4 yıldır Kovid-19 gerekçesiyle şiddet suçlarından mahkum olan binlerce hükümlü hiç bir kontrole tabi olmadan serbest  bırakıldı. Serbest kalanlar yine kadınları, öldürdü, yaraladı.

Kağıt üzerinde durmadan cezaları artırmak anlamsızdır, yanlıştır. 

Üstüne üstlük kadın, çocuk ve aileyi şiddete karşı koruyucu sistemler ve tedbirler için yükümlülük getiren  İstanbul Sözleşmesinden de ayrılındı. Bu sözleşme,ülkemizdeki kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığa ilişkin uygulama ve kanunlara yol gösteren bir lokomotiftir. Lokomotif vagonlarından ayırınca, o kanun ve uygulamalar hedefe gidemez.”

“Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerini yerine getirmeli”

“Yapılması gerekenler şöyle: Anayasadaki kadın erkek eşitliğini hayata geçirecek adımlar atarak, Türkiye temel insan hakları belgelerinden biri olan İstanbul Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerini yerine getirmeli. 

6284 Sayılı Kanundaki tedbirleri gerçekleştirecek yeterli uzmanının olduğu 7/24 ve açık kapı sistemiyle çalışan kurumlar tüm yurt sathına yayılmalıdır. 

Şiddet suçlarını işleyenlere yönelik cezaevi içinde ve dışında özel programlar uygulanmalı,denetimli serbestlik etkinleştirilmeli,bu suçlar sürekli affedilmemeli.”

“Veri yoksa bilimsel araştırma yapılamaz”

“Biz bilim insanlarına  kadına yönelik şiddet suçlarıyla ilgili bilimsel araştırma yapmamız için İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı veri sunmalıdır.  İki bakanlık hiçbir veri paylaşmıyor. Bilimsel araştırma yoksa sorunun gerçek boyutları ve çözümlerini nasıl bilebiliriz. Bilimsel araştırma yapılamazsa ne kadına yönelik şiddetle ilgili sorun ne de diğer sorunların çözümü için ciddi bir mesafe alınamaz.”

THTM: Bu Meclisin Anayasa Yapmaya Yetkisi Yoktur

0

TBMM yeni yasama dönemine yeni anayasa tartışmaları arasında girdi. İktidar partisi AKP’nin yeni dönemdeki temel hedefi de yeni anayasayı meclisten geçirmek olacak.

İktidarın yeni anayasa gündemine tepkiler gelmeye devam ediyor. Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) bir açıklama yayınlayarak yeni anayasaya karşı olduğunu duyurdu. “Bu Meclisin Anayasa Yapmaya Yetkisi Yoktur!” başlıklı açıklamada, 6 Ekim’de yapılan THTM 3. Genel Kurulunda alınan karara vurgu yapıldı.

THTM Yürütme Kurulu’nun açıklaması şu şekilde:

AKP merkezli bir iktidar blokunun çoğunluğu oluşturduğu bugünkü TBMM, ülkemizin gördüğü en gerici bileşime sahiptir. Bu gerici yığınak Türkiye’nin Cumhuriyet Devrimine büyük bir darbe indirmiş bulunmaktadır. Mevcut Anayasa’da değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek “Cumhuriyetin nitelikleri” pratik olarak yok edilmiştir. AKP’nin iktidarda olduğu Türkiye’de “toplumun huzurunun, milli dayanışma ve adalet anlayışının” esamesi okunmamaktadır. Ortada “insan haklarına saygı” falan yoktur. “Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” deyiminin bütün sözcüklerinin üstünde tepinilirken Atatürk’ün adının anılmaya devam edilmesi, halkla alay etmekten başka anlama gelmemektedir.

Cumhuriyet düşmanlarının Türkiye Cumhuriyeti’ne anayasa yapma iddiasını reddediyoruz!

12 Eylül darbecilerinin ön ayak olduğu 1982 Anayasası AKP’li yıllarda defalarca değişikliğe uğratıldı. Her değişiklik Cumhuriyet’in kuyusunun kazılması doğrultusunda yeni bir adım anlamına geldi. Öyle ki, 2017 değişikliği, 1876 sonrasının tüm anayasal birikimi çöpe atılarak, AKP ve Erdoğan’ın üzerine ısmarlama elbise gibi biçilmişti.

Şimdi yepyeni bir anayasa yapacaklarmış! AKP’nin böyle bir gündemi açma ehliyeti yoktur.

Muhalefet partilerini de uyarıyoruz! Yıllar önce AKP’den Türkiye’yi demokratikleştirmesini bekleyenler çıkmıştı. Bugün bir kez daha Kürt sorununun çözülmesi üstüne bir demagoji piyasaya sürülüyor. Kimse bu oyuna gelmemelidir. AKP’nin “çözüm süreçlerinde” geçmişte kan ve terörden başka bir şey görmedik. Toplumumuz malum süreçten etnik temellerde daha da ayrışarak çıktı. Aynı senaryo bir kez daha sergilenirse, zaten yangın yeri halindeki Ortadoğu’da tarihsel bir felaketle karşılaşırız.
Halkımızın hiçbir başka hesap uğruna bu senaryonun içine çekilmesine göz yummayacağız.

AKP ile masaya oturmaya kalkanlara işçiler, çiftçiler, öğrenciler, aydınlar da sessiz kalmayacaktır.

Anayasa değil, önce Türkiye değişmelidir!

Adaletin, insan haklarının sürekli ihlal edildiği, benzersiz bir yoksullaşmanın görüldüğü, laikliğin ortadan kaldırıldığı, gençlerimizin uyuşturucuya tutsak edildiği, her yıl katliam boyutunda iş cinayetlerinin yaşandığı, kadınların saldırıya uğradığı ve öldürüldüğü, egemenliği NATO gibi vesayet araçlarıyla ayaklar altına alınan Türkiye değişmelidir. Gerçek gündem işte bunlardır.
Halkımız bunlar için ayağa kalktığında laik bir emekçi Cumhuriyeti’ni yaratacak, Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını temel alan bir anayasayı da o zaman ortaya çıkaracaktır.

Önce, başta AKP iktidarı olmak üzere bugünkü egemen düzenin tüm unsurlarına son verilmelidir. Bu mücadeleler bugün anayasa yapmaya kalkışanları tarihin çöplüğüne süpürecektir. Tekrar ediyoruz; bu Meclisin anayasa yapma yetkisi yoktur. Kimse iktidarla bir anayasa masasına oturmamalıdır.

Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Yürütme Kurulu

Röportajlık 10 yaşında!

0

Bir hayalle yola çıkarak kurulan Röportajlık bugün 10 yaşına girdi. ‘Türkiye’nin en kaliteli röportaj-söyleşi sitesi’ sloganıyla yayın yapan Röportajlık bugün tamamen özgün röportajların yanı sıra özel haber ve köşe yazılarıyla da yoluna devam ediyor.

Geçen sürede birçok üniversite öğrencisi yetiştirdik, işsiz kalan birçok meslektaşımıza yayın kanalı olduk. Ercan Küçük ve Fatih Kuru’nun birlikte kurduğu Röportajlık’ta yetişip çalışıp İhlas Haber Ajansı, Odatv, Halk tv, Dokuz8 Haber, Gazete Pencere, Bianet, Haber Global, Aydınlık, Tv100 gibi yerlerde çalışan arkadaşlarımız oldu. Röportajlık, Madalyonun İki Yüzü: Türkiye’deki Uygurlar belgeselinin de yapımcıları arasında yer aldı.

Bu süreçte başta Habeş Anık, Barış Terkoğlu, İsmail Saymaz olmak üzere, birçok meslektaşımız, dostumuz Röportajlık’a katkı sundu güç verdi. Emek veren, katkı sunan, destek olan herkese teşekkürler.

Röportajlık

Manşetler ‘NATO’ya karşı’

Patronların Ensesindeyiz İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı’nın “Kapkara Haykıran Puntolarla: Manşetleri NATO’ya Karşı Atıyoruz” adlı sergisi Ankara’nın ardından Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde açıldı. 

Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi’nin (THTM) başlattığı NATO ve Emperyalist Savaşa Karşı Göreve kampanyası hız kesmeden devam ediyor. THTM’nin İstanbul’dan Adana İncirlik’te bulunan NATO Üssü’ne iki haftalık bir yürüyüşünün ardından PE İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı kampanyaya desteğini duyurdu.

PE İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı’nın ilkini Ankara’da ziyarete açtığı “Kapkara Haykıran Puntolarla: Manşetleri NATO’ya Karşı Atıyoruz” başlıklı sergisi, bugün Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde İstabullular ile buluştu. Yoğun katılım ile gerçekleşen açılış,  gazeteci – yazar Orhan Gökdemir, THTM üyesi Akademisyen Fahri Kaan Arslan ve PE İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı’ndan Merve Güzey konuşmaları ile başladı.

Gazeteciliğin ve NATO’ya karşı mücadelenin tarihsel sürecine değinen Orhan Gökdemir şunları söyledi:

“Konuşmama nereden başlayacağımı düşünürken imdadıma Tayyip Erdoğan yetişti. Geçen hafta açılımla ilgili bir soru sordular Erdoğan’a. ‘Rüya cevaplasın’ dedi. A Haber muhabiriymiş galiba. Rüya cevapladı. Giderken konuyla ilgili “Somut adım atacak mısınız?” diye sordular. Erdoğğan “Rüya cevapladı ya” diye yanıt verdi. Görüyorsunuz basının, gazeteciliğin hali bu.

‘GAZETECİ MEMUR OLARAK HOLDİNGLERE ATANIYOR’

Bundan önce bu tür tecrübeleri Abdülhamit döneminden, İstibdat döneminden biliyoruz. Abdülhamit çok sivrilen gazetecileri memur olarak atayıp yurdun uzak köşelerine gönderirdi. Şimdi bir yöntem buldular. Memur olarak atıyorlar ve bir holdinge gönderiyorlarByle bir haldeyiz. Ülkemiz çok kötü bir durumda. Basın daha kötü durumda. Ülkemiz Anayasasız bir durumda. Cumhuriyeti, laikliği yıkılmış bir durumda. 1876’nın gerisine atılmış bir durumda. Ne olmuştu 1876’da: Aydınlarımız bir darbe yapıp Abdülhamit’i sultan ilan ettiler. Sonra o sayede ilk anayasamız olmuştu. Sonra o anayasa bir rafa kalktı 30 yıl istibdat dönemi… 

Bizim İlk gazetecilik tectübelerimiz o döneme dayanır. Sonunda Abdülhamit’i devirdik. Anayasayı ilan ettik, 1908’de hürriyet geldi. Bizim aynı zamanda basın özgürülüğü tarihimizin başlangıcı hürriyetle beraber ortaya çıktı. 

‘CUMHURİYET KAZANIMLARI MENDERES DÖNEMİNDE YERLE BİR EDİLDİ’

Bir de biz 1861’den sonra biliyoruz. Menderes dönemi cumhuriyetin tüm kzanımlarını yerle bir etti. 60’ta geldiler müdahale ettiler. Şimdi gezip göreceksiniz. İki kaynağı var. Biri 1950’den sonraki tarihe denk geliyor, ikincisi 60’tan sonraya. Birincisinde bir direniş var, henüz basın felç edilmemişti. İkincisinde de bir özgürlük havası vaar. Manşetlere bir de bugözle bakmanızı öneririm. Dolayısıyla NATO sadece öyle bizim iiçin, Türkiye için, basın için askeri ittifak kavramı değil. NATO bizim iç meselemiz. 1950’den beri. Aynı zamanda basın tarihii için de bir iç mesele.

‘TÜRKİYE’DE KARŞI DEVRİM NATO’YA GİRİŞ TARİHİ İLE BAŞLIYOR’

Türkiye’nin karşı devrim tarihi Türkiye’nin NATO’ya girdiği tarihte başlıyor somut olarak. Sadece ortuyu, Türk Silahlı Kuvvetlerini NATO’ya göre düzenlemekle kalmadılar aynı zamanda o anlaşma ile Türkiye’ye bir “Süper NATO” geldi. Türkiye’yi  bir iç savaşa sürüklemek üzere bir iç organizasyon. O tarihten bu yana tüm gazeteciler bu NATO’nun gizli ayağıyla ilgili bir tecrübe ve anıya sahip. 

‘FAİLİ MACHUL CİNAYETLERİN ARKASINDA DA NATO VAR’

1960’tan sonraki iç savaşın arkasında o ‘Süper NATO’ var. 1970’li yıllardaki o iç savaşın arkasında o ‘Süper NATO’ var. MHP’lileri, Fethullah Gülen’leri bulup Komünist mücadelenin karşısına getirenler o ‘Süper NATO’yu yönetenlerdi.

‘1980-1995 YILLARI ARASINDA 15 BİN KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ’

70’li yıllarda hergün sokakta ölenleri NATO’nun beslemeleri öldütüyordu. 12 Eylül Darbesini yapan NATO. Faili mechul cinayetler tarihi. Ben 2 bin tanesine ulaştım ancak rivayet o ki sadece 1980 ille 1995 arasında 15 bin kişi öldürüldü. Bu NATO’nun beslemeleri yaptı bunu.” 

“Bu Türkiye NATO’dan çıksın meselesi değil, NATO Türkiye’den çıksın meselesi var.” vurgusunu yapan Gökdemir, Türkiye’yi bağımsız bir ülke haline getirme meselesinin önemine vurgu yaparak “Bu ülkeyi yeniden Anayasası bir cumhuriyet, laik bir Cumhuriyet haline getirme meselesi var ki… Bu Anayasasızlığın arkasında da o NATO’nun kurduğu düzen var.” dedi.

“Abdülhamit, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile o gazeteci arasındaki o sahneyi görseydi gözü yaşarırdı. O bile hayal edemezdi.” diyen Gökdemir, bu düzen içinde kendine ‘Gazeteciyim’ diyen herkesin bu düzene, işgalci güçlere, NATO’ya direnme görevi olduğunu belirterek sözlerini noktaladı.

‘NATONUN BEKÇİSİ İSRAİL DÜZENDEN GÜÇ ALIYOR

THTM üyesi Akademisyen Fahri Kaan Arslan dünyada ABD ve NATO’nun kışkırttığı savaşlar yüzünden insanlrın hayatlarından olduğunu hatırlatarak, “Belki tam şu anda bile Gazze’de, Lübnan’da yüzlerce çocuk Hitlerciler kadar alçak terör devleti İsrail’in bombalarıyla katlediliyor. Kurulduğu günden beri sınır tanımaz saldırganlığıyla yaşadığımız coğrafyayı bölge halkları için cehenneme çeviren İsrail, NATO’nun bekçisi olduğu uluslararası düzenden güç ve cesaret alıyor.

‘NATO EMPERYALİST BIR SAVAŞ ÖRGÜTÜDÜR’

Biliyoruz ki; NATO sadece bir uluslararası ittifak değil emperyalist bir savaş örgütüdür! NATO Amerikan hegemonyasının sadece silahlı değil aynı zamanda ideolojik aygıtıdır. Öyleyse NATO karşıtlığı veya yandaşlığı da ülkemizin dış politikasındaki bir eğilimden ibaret değil. Bundan çok daha fazla anlam taşıyor. NATO karşıtlığı emperyalizme karşıtlıktır, insanlıktan yana olmaktır.” dedi

“Bugün buradaki manşetlerin de gösterdiği gibi emperyalizme karşıtlık Türkiyemizde oldukça köklü bir tarihe, bir mücadele geleneğine sahip.” diyen Arslan, “Biz emperyalizm karşıtlığını çoğunlukla 1960 sonrasına tarihlendiririz fakat esasen öncesi de vardır. Bunları da yine basın tarihimizin tozlu sayfalarından takip etmek mümkün.” ifadelerini kullandı.

Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 15 Temmuz ve 20 Temmuz 1920 tarihli nüshalarından, 1930’lu yıllara ilişkin Kadro ve Barış Yolu dergisinden bağımsızlık ve kaptalizme ilişkin alıntılar yapan, Arslan şöyle devam etti:

“1960’lara gelelim… Türkiye artık 1950’lerin Türkiyesi değil. Amerikan emperyalizmine karşıtlık giderek yükseliyor. Ve elbette buna önemli katkılar sunan bir dergiyi, Yön dergisini anmak gerekiyor. YÖN’de de çok sayıda NATO ve ABD emperyalizmi karşıtı yazı yayınlanmıştır. 

Bugün de bu uluslararası konjonktürde memleketimizi aynı tehlikelerle baş başa değil mi? Bugün de Gazze’de ölenlerin kanı NATO düzenine karşı ses çıkartmayanların ellerin bulaşmıyor mu?

Demek ki bu mücadeleyi büyütmemiz gerekiyor. Bütün yurtseverlerin, cumhuriyetçilerin, Kemalistlerin, sosyalistlerin bu mücadeleye omuz vermesi gerekiyor.”

‘BU SERGİ İLK  YA DA SON DEĞİL’

Patronların Ensesindeyiz İletişim Emekçileri Dayanışma ağı adına konuşma yapan Merve Güzey şöyle konuştu:

THTM’nin 1 Eylül’de başlattığı ‘NATO’ya ve Emperyalist Savaşa Karşı Göreve’ çağrısına destek vermek amacıyla bu sergiyi düzenledik. THTM’nin İstanbul’dan başlayarak İncirlik Üssü’ne doğru sürdürdüğü yürüyüşe biz de bu sergimizle katkı sunduk. İlk olarak 6 Ekim’de Ankara’da açılış yaptık, bugün de İstanbul’da bu sergiyi açıyoruz.

Sözlerime başlamadan önce birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Ankara’daki serginin eksiklerini tamamlayarak ve arşivimizi genişleterek bugün burada sunuyoruz, ancak biliyoruz ki hâlâ eksiklerimiz var. Giremediğimiz arşivler, değinemediğimiz konular muhakkak olacaktır. Bu yüzden bu sergi burada bir son değil, bir ilk de değil.

‘BASININ GÖREVI HALKIN ‘UYUMAYAN GÖZÜ’ OLMAK’

Ben de bir iletişim emekçisi olarak bu sergiyi neden yaptığımızı anlatmak istiyorum. Daha önce de sıkça vurguladığımız, hatta Narin Güran cinayetinde basının imtihanıyla ilgili yaptığımız sohbet odasında, yazdığımız yazılarda da tekrar tekrar belirttiğimiz gibi:

Hem bugün hem de geçmişte basın, sadece haber aktarmakla yetinmez; basının görevi halkın ‘uyumayan gözü’ olmak, olayları tüm gerçekliğiyle ortaya koymak, görünenin arkasına işaret etmek ve yaşananları toplumsal bağlamıyla aktarmaktır. Bu sorumluluğun en önemli boyutlarından biri de NATO isimli terör örgütünün yarattığı vahşeti, savaş çığırtkanlığını açığa çıkarmak ve ona karşı durmaktır.

‘NATO’YA KARŞI MÜCADELE YÜRÜTMEK TARİHSEL VE TOPLUMSAL SORUMLULUK’

NATO, ülkemizdeki varlığıyla savaşı, kaosu ve yıkımı meşrulaştıran bir işgal gücüdür. NATO büyük bir sermaye örgütüdür ve bugün ülkemizdeki yoksulluğun belki de en temel sebeplerinden biridir. Bu tehlike karşısında basın emekçileri olarak sessiz kalmamız mümkün değil; aksine, NATO’ya karşı kararlı ve örgütlü bir mücadele yürütmek bizlerin tarihsel ve toplumsal sorumluluğudur.

‘BASIN SERMAYEYE KURBAN EDİLİYOR’

Ancak bugün basın, tık haberciliği uğruna, magazinleşerek sermayeye kurban ediliyor. Gerçek gazetecililiğin içi  boşaltılıyor, NATO’ya boyun eğen bir anlayış dayatılıyor. 

Bugün basının, direniş tarihini ve bağımsızlık mücadelesini unutturmak , Antiemperyalist ve yurtseverlik kimliğini yok etmek istiyorlar. Biz ise burada NATO karşıtı manşetleri bir araya getirerek basının  anti-emperyalist birikimini ve yurtseverlik mücadelesini bir kez daha görünür kılmak istedik. Basının tarihsel sorumluluğunu yeniden hatırlatmak ve hafızaları tazelemek  için bu sergiyi hazırladık.

Çünkü Gazetecilik; eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinden ayrı düşünülemez. 

Sergimizde yer alan Filistin köşesinde bir afiş , işte bu sorumluluğun bir yansımasıdır. O köşede, 7 Ekim’den bu yana İsrail’in katlettiği 175 gazetecinin fotoğrafları var. Bu kayıplar, emperyalist vahşetin ve NATO’nun dünya üzerindeki kirli elinin bir sonucudur.

‘MANŞETLERİMİZİ NATO’YA KARŞI ATIYORUZ’

İetişim Emekçileri Dayanışma Ağı’nda mücadele eden gazeteciler olarak NATO’ya, ABD’ye ve onların yerli işbirlikçilerine karşı kalemimizle, manşetlerimizle, yazılarımızla kafa tutuyoruz. Bugün de tıpkı dün olduğu gibi, manşetlerimizi NATO’ya karşı atıyoruz. Ve şunu özellikle tekrar vurgulayarak ‘Türkiye’deki tüm NATO ve Amerikan üsleri kapatıldı, ülke tüm emperyalist anlaşmalardan çekildi.’ manşetini atacağımız güne kadar bu mücadelemiz devam edecek.