Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Sakin Proje

Sessiz, huzurlu bir şehir düşünün. Yiyeceklerinizin hepsi organik, her şey taptaze, reçelleriniz, salçalarınız annelerin elinden. Sürekli bir yerlere yetişmek zorunda değilsiniz. Koşuşturmak yok, hayat sabah erkenden başlamak zorunda değil. Belli günlerde kurulan pazarların acelesi yok ve tabi bu nedenle müşterilerinde. Temiz, düzenli bir şehir. Büyük şehirlerin gürültüsünden, inşaat seslerinden ve çevre kirliliğinden uzaklaşmak için kaçılabilecek yerler “Sakin Şehir” ler dünyada anılan adıyla “Cittaslow”.

İtalya’da 1999 yılında, uluslararası bir belediyeler birliği olarak kurulan Cittaslow’un amaçlarından biri kentlerin kendi kimliklerini koruması. Ülkemizde ise İzmir, Muğla, Kırklareli, Şanlıurfa, Ordu, Isparta, Çanakkale, Aydın, Sakarya ve son olarak da Artvin “Sakin Şehir” unvanını almış. Bu illerde sürecin nasıl ilerlediğini, sürecin ne gibi faydalar sağladığını, toplumsal katılımın nasıl gerçekleştiğini Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi hocalarından Yrd. Doç. Dr. Şule Yüksel Öztürk Özmen “İletişim Çağında Frene Basmak” adlı projesinde anlatıyor.

TÜBİTAK tarafından desteklenmeye değer bulunan proje, 8900 proje içerisinde ilk 400’e giren, kariyer geliştirme projesi. Projenin başlangıç aşamasını Yrd. Doç. Dr. Şule Yüksel Öztürk Özmen şöyle anlatıyor: Doktora tezim çevre iletişimi üzerineydi, çevre iletişiminin de yedi temel çalışma alanı vardı. Bu alanların hemen hemen hepsi hakkında makaleler yazdım. Ama işbirliği ve uzmanlaşma çok temel konularımdan bir tanesiydi. Bu konu da hiç çalışmamıştım. Bu konuda da çalışmayı istiyordum ama nasıl bir çalışma yapabilirim diye baktığımda o bağlamda da “Sakin Şehirler” kavramı aklıma geldi. Bu kavramı daha önceden duymuştum.

ÇEVRESEL SORUNLAR İÇİN YOL HARİTASI

-Projenin amacı nedir?
Sakin Şehirlerin belirli kriterleri var, işte bu çevresel kriterler çok önemli olgulardan birisiydi. Bunu nasıl sağlamışlar, öğrenelim ve bir model önerisi çıkartalım. Başka bir çevresel sorunla karşılaşıldığında ya da çevreye ilişkin bir şey yapılacağında halkın rızasını, uzlaşmasını, işbirliğini sağlama, toplumsal katılımı sağlama anlamında ne yapabiliriz buna yönelik izlenecek bir yol haritası ortaya koyabiliriz diye düşündük.

-Proje nasıl hayata geçti?
Projenin kabulünden önce projeye yardım edecek çeşitli kurumlar lazım bu konuda mesela, Sakin Şehirler’in belediye başkanlarıyla iletişime geçtik. Maddi bir beklenti içinde değiliz, böyle bir proje yapacağız o projeyi yaparken siz bize bilgi desteğinde bulunur musunuz dedik. Yardım niyetlerini bize yazılı olarak bildirdiler ve bizde projeyi bu şekilde hayata geçirdik.

Projemizin ilk aşamasını Sakin Şehirleri ziyaret oluştuyordu. Sakin Şehirler de gözlem yapıp, STK’lar ile, belediye başkanları ile, şehirlerin isim olmuş kişileri ile görüşecektik ve böyle bir yol izleyecektik.

İLK DURAK “TARAKLI”

Taraklıya gittik kasım ayıydı. Soğuk bir zamandı. Taraklı güzel bir yer, şeyden bu Şener Şen’ in oynadığı reklamda “Mümkünlü Kasabası” diye geçen yer. Eski Osmanlı evleri mimarisi tarzında. Hali hazırda içinde yaşanılan yer. Enginarı ve çileği ile meşhur. Çilek orada normal çilek mevsimi bittikten sonra çıkıyor. İstanbul’da ki bütün ünlü pastaneler oradan çileklerini alıyorlarmış, böyle bir hikayesi de var. Çok güzel bir yer. Gittiğimizde belediye başkanlarıyla tanıştık, hepsi bizim projemize katkı sağlayacağını söylediler. Gezdik o şehri de, güzel de bir şehir.

-Peki Taraklı’da yaşam nasıl?
Gerçekten de yavaş felsefesine uygun yaşıyorlar oradakiler. Dokuz tane yavaş şehri gezdim, hani en yavaş felsefesine uygun yaşayan yerin Taraklı olduğunu söyleyebilirim. Yavaş felsefesi, yavaş yaşam nedir diye sorduğumuzda ise Şule Yüksel Özmen şöyle anlatıyor: eskiden annelerimiz kendi salçalarını kendi yapardı, o mevsimde onu kullanırlardı. Biberleri kuruturlardı, reçelleri yaparlardı. Hayat kendi akışı içinde giderdi. Bir koşturma, yetişme sürekli tüketme halinde değildiniz. Sadece kendi ihtiyacınızı karşılayacak şeyleri yapıyordunuz. Yavaş felsefesinin temeli bu. Birde kültürel varlıkları korumak, çevreyi korumak anlamında.

“HAYAT SİZİN SAATİNİZE GÖRE AKMIYOR”

Orada biz bir konakta kaldık işte Osmanlı konağı dediğimiz bir konakta kaldık. Akşam oldu konak sabi sabah görüşürüz deyip gitti. Koskoca konağı bize bıraktı gitti hani orada yaşayanlara ne bir resepsiyon memuru, ne bir güvenlik hiçbir şey yok yani. Konağı gece yüklenip götürürsün. O derece hayat yavaş ve güvenli bir şekilde ilerliyor. Pazarının çok meşhur olduğunu söylediler mesela normalde büyük şehirlerde pazara gittiğinde sabah erkenden gidersin çok ezilmemiş, dokunulmamış şeyleri alayın diye, ya da akşamüzeri gidersin daha ucuza pazarcı bıraksın diye öyle bir yaşamdır. Orada saat 10 oldu Pazar kurulacak diye bekliyoruz Pazar kurulmadı, saat 11 de anca Pazar kuruldu. Hayat sizin saatinize göre akmıyor, kendi içinde akıyor. Tam yavaş yaşam nedir, görebileceğimiz bir yerdi Taraklı.

“SAKİN ŞEHİRLERİN BAŞKENTİ: SEFERİHİSAR”

İkinci adresimiz Sakin şehirlerin başkenti diye adlandırılan Seferihisar oldu. Bu işin artık duayeni diyebileceğimiz Tunç Soyer ile tanıştık. Binlerce kez anlatmış Sakin şehir olgusunu ama bir insan bir şeyi binlerce kez anlatır da bıkmaz mı? Bıkmıyor, bir adanmışlık hissi gerektiğini görüyorsunuz. Seferihisar o Cittaslow markasından sonra inatla yaşamı yavaşlatmaya çalışsa da o kitle turizminin etkilerini orada görüyorsunuz. Ama yine de doğayı korumak, kültürel mirası korumak anlamında çok önemli bir örnek. Orada Kaleiçi dene bir yer var, Türkiye’de kalenin içinde yaşamın devam ettiği tek yer. Bir sürü kale var Türkiye’de, Ankara Kalesi de sayılabilir belki ama orada hali hazırda yaşıyor insanlar. Orayı restore etmişler ve sanki İtalya’da bir yerdeymişsiniz hissi veriyor o restorasyonlar. Orada çok güzeldi.

DOĞUNUN BODRUMU HALFETİ

Farklı gelen yerlerden bir tanesi Halfeti’ydi. Halfeti doğunun bodrumu diye adlandırılıyor. Çünkü eski Halfeti dediğimiz yer sular altında kaldıktan sonra sahil kenarı içkili lokantalarla dolu ve tekne turları var. Mimari olarak sular altında kalmış bir yer o açıdan çok nadir özellikleri var. Oradaki halkta sakin yaşıyor ama turizmden gelir elde etmek adına orada da bir vahşi yapılaşmayı görebiliyorsunuz. Bu şekilde giderse o unvanları kalır mı soru işareti.

“KADINLARIN ÇOK ÖNEMLİ BİR ROLÜ VAR”

Tabi biz çevresel katılımı nasıl sağlamışlar ona bakacağız diye hep o soruyu yönelttik, temel araştırma noktamız oydu. Ama bunun yanı sıra başka şeylerinde farkına vardık. Bu araştırmaya değer, bu değer. Mesela kültürel mirasın korunması ayrı bir çalışma başlığı olarak belirdi. Turizm boyutu işin, sürdürülebilir turizm, eko turizm, alternatif turizm adı altında bizim bir başka çalışma alanımız olarak belirdi proje kapsamında. Yavaş şehirlerde kadınların çok önemli rolü var. Bütün iş neredeyse kadınlar üzerinden, kadın kooperatifleri, kadınları el emeği ürünler, yerel üretim çok önemli kriterlerden bir tanesi. O yerel üretimi sağlayanlar genelde kadınlar, kadın girişimciliği diye bu alanlara da bakıyoruz.

CİTTASLOW OLDUK TURİST GELECEK BEKLENTİSİ

-Sakin Şehirlerde yapılan yanlış nedir sizce?

Hiçbir şey yapmadan biz Cittaslow olduk bize bir sürü turist gelecek beklentisi içine girmişler. Bu da yanlış, sen ona göre yatırımını da yapacaksın, mesela perşembeye gittik buranın nesi meşhur dediğimizde cevizli nuga helvası ve kaya mezgit balığının çok meşhur olduğunu söylediler. Mesela o helvayı alacak yer bulamadık. Adam bir sürü yere telefon ederek bize getirttirdi ve tadabildik. Ama o helvaların özel günleri varmış, kazanlarda kaynatıldığı, yapıldığı ama onu bile yapmıyorlarmış. Halbuki bu festival türü şeylerin, somut olmayan kültürel mirası çok önemli bir şey baktığında. Yine Vize’de Hardaliye diye bir içecekleri var, üzümden yapılıyor. Şarabın alkolsüz hali, tatlı bir içecek. Onu söylediler ama mesela onu da satın alacak hiçbir yer yok. O ürünleri satın alacağınız hiçbir yer yok. Sizin o yerel ürünleri satacak yerleriniz yoksa o zaman bu insanlar, Vize’de ki temel problem oydu. Orada kale var, çevresini restore etmişler, kiliseler var oraları çok güzel hale getirmişler. Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan turistler geliyor. Ama turist şehrin içine girmiyor, çünkü şehrin içine girseler yapacak bir şey, o turizmi canlandıracak bir şey yok. Cittaslow unvanını aldık, her şey güllük gülistanlık değil, bu unvan ellerinden alınabilecek bir şeyde. Çünkü siz diyorsunuz ki ben bu unvanı aldım, 70 kriter var bu 70 kriterin %80 ini, 5 yıl içinde yapacağımı size vaat ediyorum diyorsunuz. Eğer ki bunu yapmazsanız da durum farklı oluyor.

EN BÜYÜK ETKEN EKONOMİ

-Sakin şehirlerde işbirliğinin sağlanması için en önemli etken nedir sizce?
Çevresel işbirliği, uzmanlaşma nasıl sağlanıyor baktığımızda en büyük etken ekonomi. Eğer cebine para girdiğini görüyorlarsa her şeyi desteklediğini görüyoruz insanların. Belediye başkanlarına bunu nasıl sağladıklarını sorduğumuzda maddesel durumu daha kötü olan insanlar için ekonomik bir gelir kapısı açarak, sen ürettiğini sat sana Pazar yeri veriyorum, burada işgaliye bedeli de almıyorum. Sen bunu sat şeklinde. Eğitimli insanlara nasıl kanalize ettiklerini sorduğumuzda da burada da gönüllülük unsuru çıkıyor ortaya.

“SON AŞAMA: TOPLUMSAL KATILIM AŞAMASI”

Toplumsal katılım aşaması daha halledilmemiş yeri projemizin. Gittik gözlemlerimizi yaptık, saha notlarımızı aldık bundan sonraki aşamada da toplumsal katılım nasıl bunu ölçeceğiz. Bunun içinde sahaya gidip, anket yapacağız.

Röportaj: Pelin Alparslan

“Uyumak İçin Değil Uyanmak İçin Okurum”

Kitaplar…İnsanı büyülü bir atmosfere sokan, bazen bulutların üzerinde dolaştıran bazen Nazım’ın bir dizesini okuduğumuz, bazen de yaşanan haksızlıklara karşı süper kahraman olmayı istediğimiz kitaplar… Okumak hep okumak daha çok okumak. İşte Esranur Tay’ın kitapçı olma macerası da tam bu noktada başlıyor. Kendisi uyumak için değil, uyanmak için okuyanlardan.

Çocukluğundan beri kitaplara aşık olarak büyümüş. Okudukça, okumanın o sihirli dünyasında kendine kocaman bir hayat inşa etmiş. Kitap kurdu Esra diye hitap ediliyor ona. Kitabevinde çalışmasına da elbette çevresinden şaşıran olmamış. Küçük Dev Adam kitabevinin aynı zamanda diğer bir özelliği de kafe olması. Evet, alıyorsunuz kitabınızı geçiyorsunuz bir masaya. “Bir kahve lütfen” diyerek başlıyorsunuz kitap okumaya. Hem kitabevi hem de kafe kültürünün Türkiye’de hele ki İstanbul’da nadir yaşatıldığı yerlerden biri burası. Oturuyoruz ve kitaplar arasında büyülü bir sohbete başlıyoruz.

Kitapçı olmaya nasıl karar verdiniz?

“Çocukluğumdan beri kitaplarla iç içeyim. Bugüne dek sayısız kitap okudum. Her kitap bana farklı dünyaların kapılarını açtı. Bir gün baktım ki ben kitaplara aşığım. Bu aşkımı diğer insanlarla da paylaşmak istedim. Kitabevi açma fikri de oradan doğdu. İnsanlar hem kitaplarını okusunlar hem de sosyalleşebilsinler diye bir kısmını da kafe olarak yaptırdık. İnsanlar buraya gelerek keyifle kitaplarını okuyabiliyor, öte yandan da dostları ile sohbet edebiliyorlar.”
BEN KİTAPLARA AŞIĞIM

Peki, sizi derinden etkileyen bir kitap var mıdır? Varsa, adını alabilir miyim?

“Evet var. Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabı. Bu kitap aydınlanmanın ve özgürlüğün yol haritasıdır. İnsanın özgür olmasının ve kendi olmasının yollarını anlatır.”
ÖNEMLİ OLAN ASLA PES ETMEMEK

Erkek egemen bir iş dünyasında başarılı bir kadın olarak nasıl tutundunuz? Bugünler için ne gibi mücadeleler verdiniz?

“Evet, ne yazık ki erkek egemen bir iş dünyasında çalışıyoruz. Kadınlarımıza söz hakkı hala tanınmıyor. Bizler de bu düzeni yıkmak için elimizden geldiği kadar mücadele ediyoruz. Benim de zaman zaman çevremden olumsuz tepkiler aldığım oldu. Ancak ben negatif olan hiçbir şeye aldırmamayı öğrendim. Ben her daim yoluma bakarım. Bakacağım da. Hayatta insanın karşısına engeller elbette çıkabilir ama önemli olan asla pes etmemektir.”
AYRIMSIZ GÜNLERDE BULUŞACAĞIZ

Kadın erkek ayrımına maruz kaldınız mı? Kaldıysanız ne tepki verdiniz?

“Hayır böyle bir ayrımcılığa maruz kalmadım. Ancak kalsaydım da tepkim çok sert olurdu. Çünkü, bu hayat sadece onlara veya bize ait değil. Bu hayat hepimizin. Bu dünyayı hep birlikte güzelleştirecek olanlar bizleriz. Ayrımsız günlerde buluşacağız.”

Ülkemizde kadın olmak zor mu?

“Evet, zor. Hala katlediliyoruz, çeşitli taciz ve mobbinglere maruz bırakılıyoruz. Aslında medyaya yansıyan her olay bizlerin nasıl bir toplum haline geldiğimizin acı bir örneği. Bu sorunların çözümü temelde ailedir. Eğitim aileden başlar, okul ve iş hayatıyla ise şekillenir. Çocukluğunda şiddet görmüş bir birey büyüdüğü zaman şiddete daha çok meyilli oluyor.”
KADINLAR HER YERDE OLMAK ZORUNDA

Kadına yönelik var olan baskı kültürünün aşılması için sizce neler yapılmalı?

“Kadınlar artık her yerde olmak zorunda. Kadınların görünülürlüğü ne kadar artarsa bu baskı kültürü de o kadar çabuk aşılacaktır diye düşünüyorum.”

Ülkemizin kanayan yarası olan kadına şiddet ile ilgili topluma vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

“Kadına yönelik şiddetin temelinde ataerkil bir zihniyet vardır. Bu da ailede filizlenir. Eğer bir erkek eşine değer veriyorsa, çocuk da büyüdüğü zaman karşı cinsine öyle değer verir. Aile, çocuğun kadının da bir birey olduğunu anlatmalı.Ancak bu şekilde bir eğitimle toplumun temelden düzeleceğine inanıyorum.”
KADIN İSTERSE HER ŞEYİ BAŞARIR

Kadınların çalışma hayatında daha aktif yer alması için sizce neler yapılmalı?

“Bu konuda kadınların teşvik edilmesi gerekiyor. Kadın eğer isterse her şeyi başarabilir yeter ki istesin. Yeter ki bu yola çıksın. Erkekler de çok iyi bilirler ki bizler bu yola çıkarsak bizleri durduramazlar.”

Röportaj: Sibel Gülersöyler

İstanbul Gazetesi

“Filme Yapılan Baskılar Galada Başladı”

Türkiye son dönemde terör örgütlerinin hedefinde ve yoğun saldırıları altında. Ankara, İstanbul, Kayseri gibi birçok şehirde canlı bomba ve bombalı araçla saldırılar düzenleyen terör örgütleri yüzlerca vatandaşımızı katletti. Terör saldırılarında kullanılan canlı bombaların devşirilme süreçleri bu saldırılardaki en önemli etkenlerden olmasına rağmen üzerinde belki de en az konuşulan aşamalar. Beyazperde de bu konuyu işleyen ilk film 2008’de vizyona giren Girdap isimli film. Talip Karamahmutoğlu ve Onur Aydın’ın senaryosunu yazdığı film vizyona çıkar çıkmaz baskılarla karşılaştı. Röportajlık olarak genç senaristlerle Beyoğlu’nda bir araya geldik. Girdap filmini, çekilme aşamasını, gördükleri baskıları, filmin gerçekliğini ve Türk sinemasını konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK) : Girdap filmi 2008’de vizyona girdi. Neden Girdap filmini çekme ihtiyacını duydunuz? 

TALİP KARAMAHMUTOĞLU (TK) : Biz gerçek bir hikayeden esinlenerek bu senaryoyu oluşturduk. Hikayedeki gerçeklik bir sinemacı açısından kaçınılmaz birşeydi. Böyle bir hikaye Türkiye’nin bu sorunları varken filme aktarılmalıydı. Rus elçisi cinayetindeki polisin nasıl devşirildiğini aslında biz 2008’de anlatmıştık. Bizim filmimizdeki karakterimiz de Antalya’dan İstanbul’a gelen apolitik bir gencin Siyasal İslamla tanışıp Radikal İslam’a doğru gidip intihar eylemcisi olma sürecini ve bu sürecin nasıl hazırlandığını anlatıyor. Bu gerçeği sinema üzerinden Türk halkına anlatmak istedik.

ONUR AYDIN (OA) : Aslında her birimizin çocukları potansiyel tehdit altında. Biz onu görmüştük. Sadece bir dini inançla değil, aynı zamanda ideolojilerle de belli yerlere kanalize edip belli yerlerde taşeron olarak kullanabilirler. Sadece ona işaret etmeye çalışıyorduk. Durumdan vazife çıkartmaktı aslında bizimki. Kamuoyuna “dikkat edin, çocuklarımız tehdit, tehlike altında. Birileri değişik yollarla çocukları kandırabilir ve kullanabilir” mesajını vermekti. Onu bir kanaldan anlatmaya çalıştık.

Sinema Korkak İşi Değildir”

EDK : Yaptığınız iş cesaret işi bir nevi. Hele filmin çekildiği dönemi düşündüğümüzde. Peki siz bu filmi yazarken, çekerken korkmadınız mı?

TK : Sinema korkak işi değildir, cesaret ister. İnsanların dertlerini beyaz perdeye yansıtmak ister sinema. Onur’un da dediği gibi çocuklarımızın başına gelebilecek bir olay. Bugün de olsa yaparız. Korkak adamdan sinemacı olmaz zaten.

OA : Buna benzer bir soruyla daha önce de karşılaşmıştım. O zaman da söylediğim birşey vardı. Bizim bu anlamda tek bir korkumuz olabilirdi. Bundan daha iyi film yapabilme korkusu yaşarız. Yoksa birşeyi söylemekle ilgili bir korku değil.

EDK : Daha önce yaptığınız bir açıklamada baskılarla karşılaştığınızı söylemiştiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Ne tür baskılarla karşılaştınız?

TK : Film daha vizyona çıkmadan fragmanını yayınladıktan hemen sonra Fetullahçı Medya tarafından “28 Şubat’ın filmi, Ergenekon’un filmi” dendi. Bizi Ergenekoncu olmakla suçladılar. Amerika’da villalarım köşklerim olduğuna dair şeyler yazdılar. Aslında filmi gösterirken baskılara başladılar. Filmi galada gösterirken 3 tane polis geldi. Filmi gösteremezsiniz dediler. Salonda 1500 kişi vardı o gün. Filmin galasını yapıyorduk. Gala ticari bir şey değildir. Galada 18 yaşından küçük çocuk da olmaz. Burada ticari birşey yok. Çocuk da yok. Daha kaç yaşın altına izlemenin yasak olduğu belli olmadığı için gösteremezsiniz diye saçma sapan birşeyle geldiler. Ben tüm riskleri alarak filmi gösterdim. Aslında ticari zekası olan bir yapımcı olsaydı “vay filmimiz engelleniyor” diyerek güzel bir yaygara kopartır güzel bir PR yapardık. Ama biz işin o tarafında olmadığımız için filmi herşeye rağmen gösterdik. 1 Milyon TL ceza geldi. İtiraz ettik. En son bir festivalde dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın kendisine durumu anlattım. O da sağolsun yardımcı oldu ve o ceza bir kereye mahsus affedildi. Biz ondan sonra filmi satacak kanal bulamadık. O kadar korkuyorlardı ki halen de korkuyorlar Fetullah Gülen’den. Sadece DigiTürk’e verebilmiştik. Nurdan Hanım filmi çok sevmişti.

EDK : Senaryoyu yazarken araştırma yapmışsınızdır. Filminiz için yaşanmış bir hikaye dediniz. Nedir bu hikaye? Filme hazırlık sürecini de öğrenmek istiyorum.

TK : Onur’la beraber bir televizyon filmi çekiyorduk. Orada tanıştığımız bir arkadaş kardeşinin başından geçen bir olay anlattı. Çok klişe bilmecelerle doluydu. Çocuk namaz kılarken önünde beyaz entarili bir adam beliriyor. “Oğlum sakın kafanı kaldırma, şuraya git oradan şunu alacaksın. Bu kadar para alacaksın. Siz iyi çocuklarsınız” gibi hikayeler. Sinemada bunu böyle çekseydik çok saçma olurdu. Biz kendi kurmacamızı üzerine koyduk. Siyasal İslam bizim çok hakim olduğumuz bir konu değil. 2 arkadaş bize yardım etti. Bu konularda uzmanlığı olan, üniversitedeki işleyişleri bilen arkadaşlardan yardım aldık.

OA : Ortadoğu coğrafyası ve devşirme süreçlerini çok iyi bilen danışmanlar kullandık. Bizim dinlediğimiz hikayeler o kadar aklı zorlayıcı hikayelerdi ki aslında olduğu gibi çekseydik belki de sinema anlamında inandırıcı olmayabilirdi. İlk dinlediğimiz referans hikaye de inandırıcı gelmiyordu bize. Biz süreci biraz daha inanılır kılmak için dramanın gücünü kullandık.

EDK : Filmde Umut karakteri demokrat bir aileden gelen bir öğrenciydi. Bu karakter sizin mi tercihinizdi? Yoksa dinlediğiniz hikayede böyle birisi mi vardı?

TK : Gerçekte de buna benzerdi. Demokrattan çok apolitik.

OA : Aslında durumu biraz zorlamak için. Duruma yatkın bir çocuğu alıp kullanırsak daha sığ bir alana sokmuş olurduk. Ama “apolitik bir çocuğu alıp devşirip buraya getirebiliyorlarsa herkese yapabilirler” mesajını kuvvetlendirmekti oradaki amacımız.

 

Tağut İfadesi

EDK : ’Tağut’’ ifadesi filmde de ‘’İslam ülkelerinin yöneticileri tağuttur.’’ Şeklinde geçiyor. Işid bu ifadeyi çok fazla kullanıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticilerini ‘’Tağut’’ ilan etti. Merak ettiğim nokta şu: Bu filmi çekerken bu günleri öngörmüş müydünüz? Yoksa tamamen bir tesadüf mü?

TK : O günlerde de öyle insanlar vardı. Son 30 yılımızda Darül Harp var deyip Cuma Namazı kılmayanlar var. Çekimler için cami araştırırken Cumhuriyet döneminde yapılan camilerde namaz kılmayan gruplar vardı. Haram parayla yapıldığına inandıkları camilerde namaz kılmıyorlar. Osmanlı dönemindeki camileri tercih ediyorlar. Anadolu’da camide namaz kılmayanlar var. Çünkü Anadolu’da Osmanlı’nın değil Selçuklu Devleti’nin yaptığı camiler var. İslamla savaş halinde bir ülke algısı, Siyasal İslamcı cemaatler hep vardı.

OA : Cumhuriyetle derdi olan bir grup bu ülkenin içinde her zaman vardı aslında. Sadece Ortadoğu’nun karmaşasının etkisiyle daha çok büyüdü. O yüzden şimdi biraz daha fazla görüyoruz. Yakın zamanda Bolu’da IŞİD sempatizanı olduğu söylenen bir grup büyük bir toplantı organize etti. O dönemlerde o toplantıyı organize edecek cesaretleri yoktu. Aynı adamlar yine vardı. Sadece o cesaretleri yoktu. Şimdi pervasızlaştılar, cesaret buldular, ortaya çıktılar.

EDK : Bugün baktığımızda IŞİD saldırılar düzenliyor. En son yılbaşında insanların eğlendiği bir yeri bastılar. Bu filmden yola çıkarak günümüzü nasıl değerlendirirsiniz?

TK : IŞİD’in İslamı sevdirmek için kurulmuş bir örgüt olduğuna inanmıyorum. Tamamen İslamiyetten nefret ettirmek için kurulmuş bir örgüt. Böyle bir örgütü görüp de İslamiyete sempati besleyecek bir tane adam bulamazsınız. Dolayısıyla bunlar İslamiyet’ten nefret ettirmek için kurulmuş teşkilatlardır. Yaptıkları eylemlerde kesinlikle istihbarat örgütlerinde destek aldıklarını düşünüyorum. İngiliz Konsolosluğu’nu Malatya’dan gelen 2 kişi bombalamıştı. Ben İngiltere’ye gidene kadar İngiliz Konsolosluğu’nun nerede olduğunu bilmezdim. Bunlar destek aldılar. İstanbul’un en merkezi yerinde elini kolunu sallayarak katliam yapıyorlar. Katil hala bulunamadı.

 

FETÖ-IŞİD Bağlantısı

EDK: Filmde kullandığınız görseller; Cemiyetin askerleri, Çözüm Hilafet görselleri, hocanın öğrencilere izlettiği Irak’taki videolar, savaşın videoları gibi materyaller Siyasal İslamdan öte Işidvari terör örgütlerinin de varlığını bize göstermeye çalışmak gibiydi. Bu bağlamda Işid ve FETÖ gibi örgütler arasında bir bağ kurabilir miyiz? Kurabilecek olursak, nasıl bir bağ kurabiliriz?

TK : Fetö gibi örgütleri kim yönetiyorsa IŞİD gibi örgütleri de onlar yönetiyor. Arkalarında hep aynı güç vardır. O yüzden aralarındaki bağlar çok kuvvetlidir.

OA : Çıktıkları ve beslendikleri coğrafyayla ilgili yöntem farklılıkları var. Fetullahçı yapılanma Anadolu’dan çıktığı için yöntemleri farklı. IŞİD gibi El Kaide gibi örgütler Ortadoğu bataklığından çıktığı için yöntemleri farklı. Ama her halükarda halka zarar veriliyor. Olan halka oluyor. Ölen biz oluyoruz. Hayatta kaldığımız her gün için sevinir duruma geliyoruz.

TK : Filmdeki evler zaten abi evleri. Toplandıkları evler, hocalar tam Fetullahçı yapılanma.

OA : Bir sürü insan bununla ilgili kitap yazdı. Ben 90’ların sonunda Hulki Cevizoğlu’nun bir kitabını okumuştum. Nurculuk üzerine. Işık evlerini anlattığı. Aslında yapılanmayı 90’larda uzun uzadıya anlatmış. Sinema anlamında kimsenin söylemediği bir süreç yaşanıyordu. Sinema anlamında ilk defa birisi çıkıp bir şey söylemeye çalıştı.

EDK : Filmin bir bölümünde şu şekilde bir ifade geçiyor: “seni saniyeler içerisinde yok edecek bir tankın önünde duramayacağını biliyorsun. Ne yaparsın? Kendinin bir silah olarak kullanırsın.” Burada Ali Sürmeli’nin canlandırdığı karakter “İnsanın kendisini ve ülkesini savunmasına terör demeye başladılar” diyor. Bu ifade bu kesimin çok kullandığı bir ifade. Bu ifade üzerine neler söylemek istersiniz?

TK : Kendini haklı göstermek için kullanılıyor. Filmi bir yere kadar izlediğinizde Siyasal İslam’ın el kitabı olarak sanılabilir. Hatta galada Atatürk posteri indirildiği sahnede sabırsız bir kardeşimiz çıkmıştı. Arkadaşlar bana söylediler sonra. O insanların nasıl devşirildiğini nasıl inandırıldığını göstermek zorundasınız. Ki gerçekten de böyle inandırıyorlar.

OA : Aslında tez-antitez durumu. Orada bir tez koyup bir antitezini koymak gerekiyordu. Benzer birşey çocuğun üniversitede hocasıyla yaptığı tartışmada da vardı. Anticumhuriyetçi bir söylem üzerinden başlıyordu. Ama Cumhuriyetçi bir hocanın karşı tezi vardı. Orada da bir çarpışma vardı. Hatta çocuğun dönüşümü çok hızlı oluyor diye bir eleştiri de gelmişti. Biz de dedikki “filmde Umut’un ikna edilme sürecini seyrediyoruz. Ama derdimiz seyirciyi de ikna etmek değildi.” Seyirciden de bir Umut yaratalım, onu da siyasal İslamcı yapıp canlı bombaya çevirelim diye bir derdimiz yok. O yüzden bilinçli olarak hızlı geçtik. Bu adamlar bunları büyük deneyimlerle yapıyorlar. Son derece haklı, doğru görülen tezler ortaya koyuyorlar. Sağlıklı bir antitez koymadığın zaman haklıymış gibi duruyor. Tehlikeli bir süreç. Aslında biraz da onu anlatmak istiyorduk. Hem tez olsun hem antitezi olsun.

 

Devam Filmi Çekilecek mi?

EDK: Girdap filminin devam filmi olur mu? Böyle bir düşünceniz var mı?

TK: Evet öyle bir planımız var.

EDK: Ne zaman gelir? Ve yine bu konu üzerinde mi olur?

TK : Yine içerik olarak aynı olur. Net bir tarih veremesek de planlarımızda var.

 

Türk Sinemasının Bugünü

EDK: İki genç sinemacıyı yakalamışken, Türk Sineması üzerine konuşmak isterim. Türk Sinemasının bugününü nasıl değerlendirirsiniz? Geçmişle ve dünya sinemasıyla karşılaştırarak Türk sinemasını siz nereye koyarsınız?

TK-OA: Türk sinemasında büyük bir aldatmaca var bunu söyleyebilirim. Ekonomide de öyle genelde rakamlarla kandırıldık. Sinemada da öyle. İngiltere, Almanya, İspanya ya da Fransa’da seyirci oranlarını karşılaştırırlar. Hollywood filmleri %70 izlenirken yerli filmleri %30’larda izlenildiği söylenir. Türkiye’de ise durumun çok farklı olduğu belirtilir. Yerli filmlerin özellikle Cem Yılmaz, Ata Demirer gibi popüler isimlerin filmlerini %65-70 İzlerken Hollywood filmlerini %30-35’dur. Ve bunu bize başarı gibi göstermeye çalışırlar. Ama şöyle bir acı gerçek var ki en küçük Avrupa ülkesinde bile haftalık sinema seyircisi 6-7 milyon iken bizde en yoğun dönem sayılan kış döneminde bile aylık seyirci sayısı ancak 6 milyon dolaylarındadır. Ondan sonra yaz aylarında bu aylık seyirci sayımız 2 milyona kadar düşer. Bu ne demektir? 10 milyonluk bir Avrupa ülkesinde aylık sinema seyircisi 6 milyonken sizde bu yok. Bu demektirki sinema olarak yerlerdesiniz. Yani sinemamız iyi bir yerde değil. Dışarıya film satamıyoruz. Bırakın dışarıya satmayı kendi içimizde de satamıyoruz. 80 milyonluk ülkede aylık 6 milyon seyirciniz var.

OA : Sinema güçlü ekonomi ve uğraş gerektiren bir şey. Sizin senede yaptığınız 150 filmin 100’den fazlası ekonomik olarak batıyor. Bazıları vizyona bile çıkamıyor.

TK : Teknik olarak kötü müyüz? Hayır. Hollywood hangi tekniği kullanıyorsa bizde aynı tekniği kullanıyoruz. Ama damlar dünyaya sattıkları için para harcayabiliyorlar. en ucuz filmleri 50 milyon dolar iken bizde en pahalı film 5 milyon dolardır. Bizde filmlerin bütçesi 1 ila 5 milyon dolar arası gider gelir. Dışarıya satma imkânınız yok. İşte Türki Cumhuriyetler var. Teknik olarak aynıyız. Yeşilçam ile bugünü karşılaştırırsak. Asla haklarını yiyemem adamlar büyük işler yapmışlar. Biz dijital teknoloji kullandığımızdan bir sahneyi 20 kare çekebiliyoruz. İçimize sinmeyen bir sahneyi ne olur ne olmaz diye yedek alırken, onların öyle bir şansı yoktu. Tek tekrarda önlerinde monitör yokken harika işlere imza atmışlar.

OA : Hem de şu anki bütçelerin çok çok altında bütçeler kullanmışlar. Aslında bu bir bayrak yarışıdır, sinemaların kendi içinde evrimi vardır. Onların birikimiyle yükselmeye devam ediyor. Muhtemelen 30 yıl sonra da çok başka bir yerde olacaktır. Çok daha güçlü olacak.

EDK: Dünya Sineması ile aynı teknolojiyi kullanıyoruz dediniz. Peki Türk Sineması seyirciyi neden sinemaya çekemiyor? Sebebi sadece ekonomik mi? Yoksa senaryo mu, çekimler mi insanları tatmin etmiyor?

TK : Baktığımız zaman çok iyi dediğimiz Avatar, Superman ya da Batman’ın yeni serileri de beklenilenin altında gişe yapıyor. Ama bizde en büyük sıkıntı korsan. Avrupa’nın hiçbir yerinde internetten film izleyemezsin. Kendini ertesi gün cezaevinde bulursun. Bizde binlerce site vardır. Baktığımızda devlet porno izlemeyi yasaklamıştır. Ama normal film siteleri açıktır ve bedavadır. İstese bu tarz korsan film siteleri de yasaklanabilir.

Evet belki aynı teknolojiye sahibiz belki ama ABD’de ya da Avrupa’da bir oyuncuya senaryoyu verdiğin zaman oyuncu bir sene çalışıyor. Bir sahne de ışık beğenilmediyse biz o sahneyi 4 gün sonraya atıyoruz. 4 haftada da film çekmeye çalışıyoruz. Bizde teknoloji var ama para yok.

OA : 150 milyon dolar harcanıp yapılan bir iş ile 1 milyon lira harcanmış bir filmin aynı skalada olması işin doğasına aykırı zaten.

Tek bir örnek vereyim James Cameron’ın ‘’Heardlock’’ filmi en ucuz Oscar alan film ve 24 milyon dolar. Bizim en pahalı filmimiz Fetih 1453’den daha pahalı. Ya da James Bond Skyfall filmi için bir hafta Kapalıçarşı kapatıldı. Kaç paraya kapatabilirsin. Biz Kapalıçarşı’da dükkân kapatamayız.

Yeşilçam Sineması

EDK: Yeşilçam filmleri dedik. Hepimiz çoğu filmi yüzlerce kez izlesek de hala daha replikleri ezberleyene kadar izliyoruz ve doymuyoruz. Ancak modern Türk Sineması’nda ki özellikle son 5- 10 Yılda ki filmleri ancak bir belki ikinciyi izledikten sonra bırakıyoruz. Bunun nedeni ne peki?

TK : O kadrolarda kimler var ona bakalım. Kemal Sunal var, Metin Akpınar var, Zeki Alasya var. Adile Naşit var, Halit Akçatepe var. Ayşen Gruda, Tarık Akan, Münir Özkul var. Baktığın zaman bugün her biriyle ayrı bir film çekersin. Senaryoya gerek yok bu kadroyu al getir bir yere film çek. Samimiyet var.

Modern sinemamızda bir tane ana karakter olur, bu günümüz popüler oyuncusudur. Sen onu yan karakterler ile beslersin. Ama o filmlere bak Hababam Sınıfı mesela dev gibi kadrolardır. Sen günümüzde öyle büyük oyuncuları aynı filme almaya kalksan o kadar popüler oyuncuyu yanyanagetirmek çok büyük paralara mal olur.

OA : Bir de popüler kültür etkisi var tabii ki. Bir şarkı çıkar mesela bir dönem herkes dinler ama 2 ay sonra yerine yenisi gelir.

Türk Sinemasının Geleceği

EDK: Peki Türk Sineması son yıllarda Cannes film festivali ve onun gibi birçok uluslararası filme layık görüldü. Bu bir umut mudur? Türk Sineması gelişiyor mu?

OA : Tabii ki gelişiyor. İsminden söz ettiren sinemacılarımız var başta Nuri Bilge Ceylan olmak üzere. Şu an Dünya’nın herhangi bir yerinde 10 tane çok iyi yönetmen sayabilir misiniz? Diye sorarsan Nuri Bilge Ceylan’ın adı eminim o 10’lu arasında geçer. Dediğim gibi bu bir bayrak yarışı. Nasıl Nuri Bilge Ceylan’da bayrağı Yılmaz Güney, Metin Erksan gibi isimlerden aldıysa bundan yıllar sonra ondan da alacak isimler olacaktır. Bugün Kalender Soğuğu aynı şekilde Dünya’dan ödüllerle dönüyor. Bu da bize kapılar açıyor. Bu anlamda güçlüyüz ve eminim ilerleyen zamanlarda çok daha iyi yapan birileri olacaktır.

Bu tarz ödüller cesaretlendiriyor. Bunları aldık. Biz de Oscar alabiliriz diye genç arkadaşlarımız cesaretleniyor. Nuri Bilge ve diğer iyi sinemacılar cesaret veriyor.

EDK: Türkiye’deki sinema eğitimini yeterli buluyor musunuz?

OA: Ya bu imkanlarla alakalı bir şey. Okulların sinemanın temellerini anlatacak yeterli imkân yok. Hollywood tarzı stüdyolar yok. Bunlar mali işler. İnsanlar mesleği çalışarak öğreniyorlar. Okuldaki teoriyi ancak setlerde pratiğe dökebiliyor e bu da uzun bir süreç demek.

Bugün Almanya’da İngiltere’de adam sesçi olarak okula gidiyor. Sesçi olarak devam ediyor. Görüntü yönetmeni olmak için okula giriyor görüntü yönetmeni olarak devam ediyor. Bizde ki algı ise eğer biraz da yakışıklıysan direkt oyuncu ol kamera önüne geçten ibaret.

Hasan Karacadağ ve Türk-İslam Korku Sentezi

EDK: Hasan Karacadağ ‘’DABBE’’ ile başladı ve Türk-İslam korku sentezi üretmeye çalıştığını söyledi. Ondan sona ‘’SICCİN’’ ve ‘’AZEM’’ gibi seriler geldi. Onun açtığı bu yol hakkında ne düşünüyorsunuz? Geleceği var mı Dünya Sineması’nda?

TK : Hristiyan Sineması’nda neden vampirler, şeytanlar vardır? Kendi kültüründen etkilenir. Hasan Karacadağ da kendi kültüründen beslenir. Korku filmlerinin kendi izleyicisi vardır. Dünya’nın neresinden bir korku filmi olsa bir açar ve 10 dakika olaya bakarsınız. Dünya Sineması’nda yeri olabilir. Korku deyince Özgür Bakar’ı çok beğenirim. Ama Hasan Karacadağ büyük bir yol açtı.

OA : Dönemsel akımlar oluyor. Bazen korku ya da sadece komedi akımı olabiliyor. Bu da bir akım baktığınız zaman bunun da bir durak noktası olacaktır. Başka bir yere evrilecektir.

EDK: Peki dizileri de konuşalım. Türkiye’deki diziler sizce ne kadar sanatsal?

OA: Dizilerin sanatsallığı hakkında çok fazla cümle kurmaya gerek yok. İnsanüstü çabayla yapılan, haftada 160 dakika dizi çeken insanlar var. Sanatsal faaliyet üzerine cümle kurmak zor. Ama haksızlık olur yapan adamlara. 160 dk’lık bölümü 1 haftada çektiriyorsan orada sanat falan konuşulmaz. Bu anlamda da Türkiye’nin sıkıntıları çok büyük. İnsanüstü çabayla 20 saat çalışıp bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

EDK : Bir de günlük diziler var.

OA : O daha kolay diğerinden. Ya insanüstü birşey yapılıyor. Tam anlamıyla emeğin zulmü var orada. Bu da bizim çok büyük bir derdimiz ve yaramızdır.

EDK: Peki yeni projeler var mı? İkili olarak mı devam edeceksiniz yoksa tek tek de projeler var mı?

TK: Biz hep bir şekilde beraberiz. Ben Mezarcı filmini çekerken Onur filmin uygulayıcı yapımcısıydı. Hem arkadaşız hem de bir şekilde birbirimizin yardımcısıyız. Ben onun filminde bir yerden tutarım o benim filmimin bir tarafından tutar. Pek ayrı ayrı sayılmayız.

OA : Talip Bey’in Mezarcı filmi hala stüdyo aşamasında.Yakın zamanda vizyon takvimi de açıklanacak.

Hulusi Kentmen’in Verdiği Röportaj

1912 Tırnova doğumlu Hulusi Kentmen unutulmaz bir sinema ve tiyatro oyuncusu idi. Deniz astsubaylığından emekli olduktan sonra sanat yaşamına atılan Hulusi Kentmen Hisse-i Şaiya oyunuyla profesyonel oyunculuk hayatına adım attı. 1942’de Sürtük filmiyle sinema oyunculuğuna başladı. Tatlı-sert ve babacan tarzı ile çoğu filmlerinde baba, komiser, bahçıvan, hakim vb. roller üstlenen Hulusi Kentmen birçoğunda kendi adıyla oynadı.

Hulusi Kentmen, 1942-1988 yılları arasında 500’e yakın filmde rol aldı. Türk sinemasında bir klasik olan oyuncu 81 yaşında 20 Aralık 1993’te böbrek yetmezliği sonucu yaşamını yitirdi. Karacaahmet mezarlığında yatmaktadır.

”FETÖ, Milli Görüş’ü Engellemek İçin Başlatıldı”

Türk siyasetinin son 30-40 yılına damgasını vuran isimlerden birisi de Necmettin Erbakan. Başbakanlık görevi de yapan Erbakan Milli Görüş Hareketi’nin lideriydi. Özellikle Erbakan’ın vefatından sonra gücünü kaybeden Mili Görüş Hareketi’nde bugün çeşitli tartışmalar devam ediyor. Tartışmaların taraflarından olan Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan bugün Erbakan Vakfı Genel Başkanlığı görevini yürütüyor. Çok yoğun programının arasında bir araya geldiğimiz Fatih Erbakan ile Erbakan Vakfı çalışmalarını, 15 Temmuz Darbe Girişimini, kendisini cihatçı ilan eden terör örgütü IŞİD’i, Cübbeli Ahmet Hoca’nın satranç çıkışını, Milli Görüş Hareketinin FETÖ’ye bakışını ve daha birçok konuyu konuştuk.

Röportaj : Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK): Erbakan Vakfı ile başlamak istiyorum. Vakfın kuruluş amacı ve Türkiye çapında teşkilatlanması ile ilgili sizden bilgi alabilir miyiz? 

FATİH ERBAKAN (FE): Kuruluşumuzdan bugüne 3 yıl geçti. 2013 Kasım ayında kuruluşumuzu gerçekleştirmiştik. Tabii rahmetli Erbakan Hocamızın hatırasını canlı tutmak, fikirlerini, zihniyetini, davasını, projelerini canlı tutmak, yaşatmak; yeni nesillere, milletimize ve tüm İslam alemine aktarmak için kurulan bir vakıf. Bu temel gaye doğrultusunda da 3 seneden beri çalışmalarına devam ediyor. Konferanslarla bu çalışmaları yürütüyoruz. Yeniden Büyük Türkiye Konferansları; Türkiye’nin iç meseleleri ile özellikle ekonomisi ile ilgili konferanslar. Yeni Bir Dünya Konferanslarında İslam alemi, dış politika, Ortadoğu’yla ilgili konular işlendi. ve yeni bir dünyanın nasıl kurulabileceği ile ilgili konferanslar. Yeniden Büyük Türkiye Konferansları aslında bir yerde yeniden büyük bir Türkiye’nin nasıl kurulacağı ile ilişkin konferanslardır. Yeni Bir Dünya Konferansı da İslam Birliği’nin ve yeni bir dünyanın nasıl kurulacağına ilişkin konulardı. Tüm bunların yanında yoğun bir şekilde, her sene en az 20 merkezde bazı yerlerde 20’den fazla yerde anma programları gerçekleştirdik. Geçen sene İstanbul’da 5 bin kişinin katılımıyla büyük bir anma programı gerçekleştirdik. Bu sene de İnşallah 4 Mart’ta Abdi İpekçi Spor Salonu’nda 20 bin kişinin katılacağı bir anma yapmak istiyoruz.

Bunun dışında da ‘’Kıbrıs’’ konusu Erbakan Hocamızın da Milli Görüş’ü ile özdeşleşmiş bir konu. Bizim için de milli dava. Vatan toprağımıza sahip çıkılması, oradaki Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsız şekilde devamı için kamuoyu oluşturmak, insanları bilinçlendirmek amacıyla Kıbrıs Sempozyumları yapıldı. Bu sempozyumlar Trabzon, İstanbul’da, Ankara ve Lefkoşa’da yapıldı. Eski Cumhurbaşkanımız Derviş Eroğlu Bey, Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş Bey, Kıbrıs’tan akademisyenler ve milletvekilleri katıldılar. Bağımsız Türk Cumhuriyeti’nin orada ilelebet devamı, Türk askerinin oradaki varlığının devam etmesi, Rumlar’ın yönetimi altında tek bir devlet asla olunmamasına, Türkiye’nin garantörlük hakkının devam etmesine ilişkin konferanslar yapıldı.

Bunların yanında ufak çaplı yardım faaliyetlerimiz de oluyor. Erzak, kömür yardımları, Filistin’e, Suriye’ye çeşitli yardımlar yapıldı. Ama asıl vazifemiz, dediğim gibi Milli Görüş zihniyetini, Erbakan Hocamızın fikirlerini yaşatmak, canlı tutmak ve gelecek nesillere aktarmak. Bir de hep söylediğimiz, Erbakan Hocamızın fikirlerinin, projelerinin aslına sadık kalarak güncellenmesidir. Adil Düzen Projesi mesela bunlardan bir tanesi. D8 ve D60 yani İslam birliği projelerinin günümüz dünyasında nasıl uygulanabileceği, günümüzün sorunlarına nasıl cevap verebileceğine ilişkin çalışmaları yapmak ve bunları güncellemek, somut bir biçimde insanlara aktarmaktır. Dolayısı ile oldukça yoğun bir çalışma programımız var. Şu an 72 ilde il temsilciliğimiz oldu. Yine 400’ün üzerinde ilçede ilçe temsilciliğimiz var ve çalışmalarımıza oldukça yoğun bir şekilde devam ediyoruz. Erbakan ismi olduğu için büyük bir teveccüh oluyor. Bu hızlı büyüme biraz da bizim dışımızda oldu. İnsanların yoğun ilgisi, teveccühü ve talepleri doğrultusunda tahminimizden daha hızlı bir büyüme oldu. İnşallah Allah hayırlı yapar, hayırlı hizmetlere vesile kılar.

 

Erbakan Vakfı, Saadet Partisi’ne Alternatif mi?

EDK: 72 il ve 400’ün üzerinde ilçe teşkilatı dediniz. Erbakan Vakfı, Saadet Partisi’ne alternatif bir hareket mi? Aktif siyasete yönelecek mi?

 FE: Biz Erbakan Vakfı’nı Milli Görüş’ün aslını ve özünü temsil eden bir vakıf olarak ifade ediyoruz. Erbakan Hocamızın tabiriyle, Milli Görüş’ün açılarını muhafaza eden, istikametini muhafaza eden ve Milli Görüş’ü temelden orijinal halini, aslını sürdüren ve temsil eden bir organizasyon olarak görüyoruz. Bu çizgide Milli Görüş’ün aslına, özüne uygun yürüyen ve çalışan başka organizasyonlar olursa onlara da teşekkür ederiz ve onlarla birlikte de bu çalışmayı yaparız. Bu istikametten sapılırsa ve bu açılarda kayma olursa biz onlara uyarı vazifesini yapmış oluyoruz. Bu hatalarından dönmeleri için çalışıyoruz. Ve en azından Erbakan Vakfı olarak Türkiye’de ve Dünya’da Milli Görüş’ün aslını, özünü ve orijinal haliyle muhafaza eden kuruluş meydana getirmiş oluyoruz. İnşallah Cenabı Allah bunu bize nasip eder. Çünkü Milli Görüş bütün insanların saadeti için, kurtuluşu için, dünya ve ahiret saadeti için, maddi ve manevi sıkıntılarından kurtulması için kurulmuştur. Dolayısıyla cihat için kurulmuş bir organizasyon ve hareket. Bu hareketin değişik yönlere saptırılması, istikametinin bozulması, bir hayır kuruluşuna dönüştürülmesi, bir fikir kulübüne dönüştürülmesi gibi yanlış düşüncelere ve hareketlere karşı Erbakan Vakfı bir emniyet subabı görevi de görüyor. Biz buna inanıyor ve bu yönde çalışıyoruz.

 

Fatih Erbakan Siyasete Girecek mi?

EDK: 2011 yılında Andy-Ar isimli araştırma şirketi sizi Türkiye’de geleceğin potansiyel liderleri arasında 10. sırada gösterdi. Peki Fatih Erbakan aktif siyasete girecek mi? Böyle bir gelecek planınız var mı?

FE: Eğer böyle bir ihtiyaç olursa görevden kaçmayız diye hep söylüyoruz. İşi mutlaka ben yapmalıyım, şu koltukta mutlaka ben olmalıyım, benim şahsım, benim ismim olmalı diye düşünmek doğru değil. Ama ortada sizin şahsınıza ve sizin isminize ihtiyaç olursa da görevden kaçmak, ben bu taşın altına elimi koyamam ve ben bu yükün altına giremem demek de aynı derecede yanlış. Bakalım zaman ne gösterecek, gelişmeler neyi gerekli kılacak? İhtiyaç olursa tabii ki siyasi alanda da milletimize ve İslam alemine hizmet etmek için elimizden geleni yaparız. Ama dediğim gibi şu an bir vakıf olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Hem gençlerimizi yetiştiriyoruz, kadrolarımızı yetiştirip oluşturuyoruz. Hem de fikir, söylem ve proje üretimi için ilmi çalışmalar yapıyoruz. Şu anda vakıf çalışmaları ile meşgulüz. İnşallah Allah hayırlısını nasip eder.

EDK: Son dönemde basında çıkan haberlerde Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nu aday olduğu dönemde ziyaret ettiğiniz ve sizin bu buluşmada partinin Genel Başkan Yardımcısı olacağınızın konuşulduğu iddia edilmişti. Ama biz sizin isminizi, Saadet Partisi yönetiminde göremedik. Bu iddialar gerçek miydi? Bunların nedeni neydi?

FE: Tüm söyledikleriniz gerçek ama tabii nedenini bizim bilmemiz pek mümkün değil. Çünkü sonuçta bunlar bizim dışımızda alınan kararlar. Kendilerine sormak gerekir. Biz bir televizyonda canlı yayında da göreve hazır olduğumuzu, Milli Görüş’ün bir neferi ve eri olduğumuzu ve bizden istifade edilmek istenildiğinde, ihtiyaç olduğunda hazır olduğumuzu, bundan sonra tercih hakkının Saadet Partisi Genel Yönetimi’nde ve Genel Başkan olacak Temel Karamollaoğlu Bey’dedir. Kendisi ile daha sonra bir görüşme de yapıldı. Kendisi böyle bir birliktelikten memnun olacağını da ifade etti. Sonra 3-4 gün içinde her ne olduysa kongrede bize talep olmadı, listelerde ismimiz yer almadı. Bunun sebebini dediğim gibi kendilerine sormak gerekir. Şimdiye kadar hep denilen şuydu: ‘’Fatih Bey ön planda olup ve Genel Başkan olma isteği içerisindedir, Genel Başkan olmazsa başka bir görev de yapmak istemiyor. Sorun da buradan kaynaklanıyor, halbuki burada gelip Genel Merkezde birkaç sene çalışsa ve buradakilerle hemhal olsa, burada bir Genel Başkan Yardımcılığı alsa, buradakiler de zaten buna dünden razılar sorun çözülecek ama bütün sorun Fatih Bey’in ‘’Ben sadece Genel Başkan olurum başka bir şey olmam’’ demesinden kaynaklanıyor” diyorlardı. Bu hikayelerin gerçek olmadığı bu son Saadet Partisi Kongresi öncesi olan olaylar sonucunda orta çıkmış oldu. Biz ‘’göreve hazırız, buradayız takdir sizindir’’ dedik. Bize maalesef hiçbir görev uygun görülmedi ve biz yönetimin dışında kalmış olduk. Dolayısıyla da tabiri caizse bizden günah gitti bizde vebal kalmadı diyebiliriz. Sebebini ve nedenini kendilerine sormak gerekir.

 

EDK: Peki Genel Başkan değişikliği Saadet Partisi’ni nasıl etkiler?

FE: Yani inşallah iyi olur tabii. Başarılı olmalarını temenni ederiz. Milli Görüş çizgisinde yürüdükleri sürece, Milli Görüş’e uygun hareketler, eylemler yaptıkları sürece başarılı olmalarını isteriz. Ama şartlar son derece ağır ve istenilen noktaya gelmesi de bu şartlar altında oldukça zor gözüküyor.

EDK: Merhum Başbakan Necmettin Erbakan Türkiye siyasetinde özellikle son dönemde çok önemli bir konumda. Geçmişte siyasi rekabet içinde olduğu kesimler özellikle sol kesim bugün Erbakan’ı daha bir saygıyla anıyor. Erbakan ne kadar siyasi rakip de olsa dürüsttü ve milli çizgisini hiç bozmadı ifadeleri kullanılıyor. Sayın Erbakan’a bir özlem ve saygıyla anma var. Bu değişimi neye bağlıyorsunuz?

FE: Son 10 senede yaşanan olaylar, vefatından sonra yaşanan olaylar Erbakan Hocamızın değerini, kıymetini, haklılığını tekrar ortaya koydu ve ispatladı. Ferasetli, ileri görüşlü bir kimse olduğunu ortaya koydu. Çünkü 20-30 sene önce söylediği birçok olayın birer birer gerçek olduğunu insanlar görünce kendisine hak verdiler, kıymetini daha iyi anlamış oldular. Biz de bundan memnun oluyoruz. Her ne kadar geç de olsa bu saygının oluşması güzel bir gelişme. İnşallah bundan sonra millet olarak Erbakan Hocamızın fikirlerine, zihniyetine uygun bir şekilde yürürüz ve Türkiye’yi yönetenlerde inşallah Erbakan Hocamızın fikirlerine, Milli Görüş zihniyetine uygun bir şekilde ülkeyi yönetirler de yaşanan sıkıntılar bir daha yaşanmamış olur. Kendisinin uyarılarını dinlemediğimiz için başımıza gelen sıkıntılar, felaketler başımıza gelmemiş olur. Yani sadece sözle, kalple anmak teveccüh ile sevmek ve kıymetini anlamak değil de onun gösterdiği yolda yürümek, onun söylediklerini hayata geçirmek için mücadele etmek, onun fikirlerini, zihniyetini ve projelerini uygulamaya çalışmak önemli. İnşallah bu da nasip olur en kısa zamanda.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Tağut’ mu?

EDK: Milli Görüş için cihat amacıyla kurulmuş bir hareket dediniz. Baktığımız zaman Daeş de cihat amacıyla savaştığını söylüyor ve Türk Hükümeti için ‘’tağut’’ ifadesi kullanıyor. Bu bağlamda Milli Görüş cephesinin ve Fatih Erbakan’ın Daeş’e karşı görüşünü öğrenebilir miyiz? İkinci olarak siz bugün Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve hükümet görevlilerini ‘’tağut’’ olarak görüyor musunuz?

FE: Tabii ki görmüyoruz tağut olarak. Kendileri açıkça dilleri ile ifade ediyorlar, ikrar ediyorlar Müslüman olduklarını. Biz de öyle olduklarını biliyoruz ve inanıyoruz tabii ki. İnsanlar hata yapabilir, günah işleyebilir ama bu hatalar onların Müslüman olmalarını etkilemez. Onların da bizler gibi Müslüman olduklarını, inançlı ve imanlı olduklarını biliyoruz ve inanıyoruz. Wesley Clark isimli ABD’li bir emekli general, 11 Eylül saldırıları zamanında Pentagon’da aktif görev yapmış bir adam. Çok değişik itirafları, açıklamaları var diyebiliriz. Müslüman ülkelerdeki işgal planlarını, ABD’nin karışıklık çıkarma planlarını da daha önce açıklamıştı. En son ABD’de bir televizyon programına çıkmış ve açıkça Işid ve El-kaide terör örgütlerini Amerikan yönetimi olarak biz kurduk diye belirtiyor. Dolayısıyla Işid’in cihat üzerine söylediği hiçbir sözün bir anlamı kalmıyor. Böyle İslami kavramları çarpıtmak, İslam’ı ve Müslümanları bir ‘’ÖCÜ’’ gibi göstermek, İslam’a aslında zarar vermek için çalışmak, İslamofobiye yol açmak gibi faaliyetleri var. Dolayısıyla Işid’in hiçbir İslami tarafı yok. Hatta Mossad İslam’a ne kadar yakınsa Işid de o kadar yakın diyebilirim. Cihat insan öldürmek için değil tam tersi insanların ölmesini engellemek, insanların haklarını savunmak, adaleti tesis etmek, haksızlığı, zulmü ve sömürüyü ortadan kaldırmaktır. İlk başta da dediğim gibi cihat bütün insanların Müslüman olsun olmasın dünya ve ahiret saadeti için, maddi ve manevi sıkıntılarından kurtulması için mücadele etmek demek. Bunların yaptığı ise bir vahşet ve zulümden başka bir şey değil ve tabii ki önemli olan nokta bunları kimin buralara kadar getirdiği ve kimlerin ortaya çıkarttığını iyi bilmek lazım, kimin maşası ve taşeronu olduklarını bilmem lazım. Bu konuda Wesley Clark’ın açıklamaları son derece önemli.

 

“FETÖ, Milli Görüş Hareketine Karşı Ortaya Konuldu”

EDK: 15 Temmuz Darbe Girişimi… Siz bu konuda çok netsiniz aslında. Televizyonlarda verdiğiniz demeçlerde bunu sık sık dile getiriyorsunuz. Merhum Başbakanımız Necmettin Erbakan’ın FETÖ’ye hep mesafeli olduğunu biliyoruz. Hatta geçtiğimiz günlerde FETÖ terör örgütünün sızamadığı tek parti Saadet Partisi’dir gibi haberler de okuduk, izledik. Necmettin Erbakan, FETÖ ile nasıl mücadele etti?

FE: FETÖ dış güçler tarafından kurgulanırken ve başlatılırken Türkiye’deki Milli Görüş hareketine ve uyanışına karşı bir tedbir olarak dış güçler tarafından ortaya konulmuş. Neden? Çünkü Erbakan Hoca, Milli Görüş hareketini başlatıyor. İmanlı, inançlı ve şuurlu bir insan, bir Anadolu insanı. Halkın içinden çıkan bir insan. E bu insan doğru olan İslam anlayışını anlatacak. Onlara prensiplerimizi, temel inanç kaidelerimizi ve doğru cihat anlayışını anlatacak. Bu insanlar da Erbakan Hoca ile kan uyuşması içinde olduğu için, kendi içlerinden çıkan samimi, dürüst bir Müslüman olduğu için bu insanın peşinde toplanacaklar. Bu milletin %99’undan fazlası da Müslüman, Erbakan Hoca bizim planlarımıza karşı, bizim menfaatlerimize aykırı bir şekilde Türkiye’deki halkın büyük bir çoğunluğunu İslami bir hareket altında toplayacak etrafında. Bizim inançlı, Müslüman olan milleti Erbakan Hoca’nın yanında toplanmaktan alıkoymak lazım. Biz bunu doğrudan doğruya Siyonizm olarak, dış güçler olarak ‘’Hayır Erbakan Hoca’nın yanında olmayın, Siyonizm’in yanında olun’’ dersek bu millet bizi kovalar. E nasıl yapacağız bunu? Sanki Erbakan Hoca’nın başlattığı hareketmiş gibi göstermeye çalışıyor. Yani okulunun adını ‘’Fatih Sultan Mehmet Koleji’’ koyuyor. Kendisinin başında takke, gece gündüz ibadet ediyor. Risale okuyor, ayet ve hadis okuyor. İslami bir cemaat. Milletin önüne bunu koyarak milletin asıl kurtuluşu olan, Milli Görüş’e yönelmesini engellemek için dış güçler tarafından ortaya konan bir hareket. Erbakan Hoca’da onlara yaklaşmadı, onlar da zaten Erbakan Hoca’ya yaklaşmadı. Çünkü doğrudan doğruya kan uyuşmazlığı var. Doğrudan doğruya dış güçlerle bağlantılı bir hareket olarak başlatılmış. Erbakan Hoca ise tamamen milli ve yerli bir hareket, milletin kendi içinden çıkan bir hareket ve Siyonizm’e karşı mücadele eden bir hareket. Bir araya gelmeleri zaten mümkün değil, taban tabana zıtlar. Bu nedenle bir birliktelik hiçbir zaman olmadı. İşte okullarındaki İngilizce öğretmenlerinin hepsi ABD vatandaşı ve CIA ajanı. En yakın dostları Marc Grossman, Graham Fuller ve Papa. Yani zaten bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Graham Fuller CIA’nın Ortadoğu masası şefi, Marc Grossman eski Ankara büyükelçisi, Morton Abramowitz ABD’li ünlü diplomat ve Siyonizm’in en önemli adamlarından bir tanesi. Bunlar Fethullah Hoca’nın en yakınları ve ABD’de oturum hakkı alması için referans mektubu yazan adamlar. Zaten ne olduğu açık bir şekilde ortada. Bu nedenle de Siyonizm ile mücadele amacıyla kurulmuş bir hareketin, Milli Görüş’ün ve Erbakan Hoca’nın bunlarla bir araya gelmesi zaten mümkün değildi. Hiçbir zaman da böyle bir şey olmadı.

 

Dindar Nesil ve İmam Hatip Tartışmaları

EDK: Milli Görüş imanlı, inançlı, İslam’ı doğru anlayan nesil yetiştirmek istiyor dediniz’ Cumhurbaşkanı Erdoğan’da dindar nesil yetiştireceğiz demişti. Son dönemlerde çok fazla İmam Hatip tarzı okul açıldığını biliyoruz. Siz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dindar nesil yetiştireceğiz açıklamasını nasıl buluyorsunuz? İmam Hatip Liseleri’nin açılması bir kesimde de çok fazla tepki çekiyor. Bu kadar İmam Hatip Liselerinin sık açılması sizce gerekli mi? Yoksa yetersiz mi?

FE: İmam Hatiplerin açılmasından tabii ki memnun oluruz. En çok İmam Hatip Erbakan Hocamızın Başbakanlığı dönemlerinde açılmıştır. Ve bir anlamda İmam Hatip açılmasının temelini Erbakan Hocamız atmıştır. Her zaman da şöyle bir lafı vardı: ‘’Her zaman 5’in 4’den büyük olduğunu öğretmek yetmez, aynı zamanda 4 helalin 5 haramdan daha büyük olduğunu öğretmen lazım.’’ Çok önemli bir söz. Ve arkasından derdi ki: ‘’Çok okumuş, çok zeki ve işinde iyi bir bilgisayar mühendisi, çok ileri düzeyde bir yazılım uzmanı. Aynı zamanda ahlakı, dini, imanı olmazsa İslam öğretilmezse bu adam; bu ilmini, bu bilimini, bu zekasını bankaların hesaplarını hacklemek için kullanır. Banka hesaplarını çökertip kendi hesabına para aktarmak için kullanır.’’ Yani dolayısıyla ahlak olmadan, İslam olmadan, iman ve ahiret inancı olmadan bildiğiniz, değer verdiğiniz ilimler tek başına faydası olmaz hatta zararı olur. Bu adamın ilmi olmasa hackerlik yapamaz. Sen ilmi öğretiyorsun ama İslam’ı ve ahlakı öğretmeyince adam bir canavara dönüşüyor. Dolayısıyla İmam Hatiplerin açılmasını ve çoğalmasını her zaman olduğu gibi şimdi de destekliyoruz. Tabii dindar nesilden anladığımızın şu olması lazım: Yani namaz kılıyor, oruç tutuyor, umreye ve hacca gidiyor, iyi insan oluyor, sadaka ve zekat veriyor ama Kıbrıs konusuna gelince “Ya verelim kurtulalım Kıbrıs da neymiş, başımıza dert zaten bu kadar para gönderiyoruz.” Güneydoğu konusunda “Ya oradaki insanlarla mı uğraşacağız zaten onlar da bizi sevmiyor verelim kurtulalım.” Filistin konusunda “Araplar zaten bizi sevmez. Biz de onları sevmeyelim Filistin ne olursa olsun. İsrail isterse bütün Filistin’i işgal etsin.” Keşmir’de ki zulüm konusunda “Ben kendi ticaretime ya da eğitimime bakarım. Keşmir’de ne oluyor, İslam aleminde ne oluyor veya Afrika’da 300 bin çocuk açlıktan ölüyor onlarla ilgilenmem” diyen bir dindar nesil olursa bu eksik olur. Bizim anladığımız manada bir dindar nesil olmaz. Tüm bireysel ibadetlerin yanında aynı zamanda cihat şuuruna sahip olması lazım. Bütün dünyada insanlığın saadet ve selameti için çalışmak mecburiyetinde olduğumuz, dünyanın neresinde olursa olsun biz yol açmasak bile haksızlığı ve zulmü ortadan kaldırmak için mücadele etmek mecburiyetinde olduğumuz, İslam ve Ümmet birliğimizi bir an önce tesis etmek ile mükellef olduğumuzun bilincinde olan bir insan olması lazım. Rahmetli Erbakan Hocamızın tabiriyle: ‘’ Namaz kılan Yahudi askeri’’ olan bir dindar nesil değil; zulme, sömürüye ve haksızlığa karşı mücadele eden şuurlu aynı zamanda bilinçli bir dindar neslin mutlaka yetişmesi gerekir.

 

Askeri Okulların Kapatılması Doğru mu?

EDK: 15 Temmuz sonrasında FETÖ’ye karşı başlatılan operasyonlar dahilinde, TSK’nın da binlerce personeli tutuklandı, gözaltına alındı, ihraç edildi. Siz bu ayıklanmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Aynı zamanda TSK’nın müdahale gücü bir hayli düştü. Ve bu bağlamda askeri okulların kapatılmasını doğru buluyor musunuz?

FE: Askeri Okullar konusu tabii daha ziyade teknik bir konu. Bu konunun uzmanı olan ordudaki kıdemli askerler, generaller daha iyi bilir. Eski Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ Bey ilmi açıdan uygun olmadığını, bu şekilde verimli bir çalışma yapılamayacağını, asker yetiştirme konusunda bu yöntemin uygun olmadığını ifade ediyorlar. Dediğim gibi teknik bir konu. FETÖ ile ilgili kısma gelecek olursak herkesin mutlaka yargı önüne çıkartılması ve hak ettiği cezayı alması gerekir. Olayları tasvip etmememiz mümkün değil. Biz de millet ile birlikte en şiddetli şekilde bu darbenin karşısında durduk. Fakat tabii soru işareti olan noktalar var. Örneğin MİT Müsteşarı’nın meclisteki komisyonda ifade vermesine müsaade edilmemesi ilginç bir nokta. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın meclisteki komisyonda ifade vermesine hükümet tarafından sıcak bakılmaması. Bir şey bildiğimden söylemiyorum, merak ettiğim için soruyorum. Yani samimi olarak biz FETÖ’nün bütün yönleri açığa çıksın istiyorsak, herkes apaçık neyin ne olduğunu görsün, suçlular açığa çıksın cezasını alsın, suçsuzlar aklansın istiyorsak samimi olarak da mücadele ediyorsak neden belli noktalarda bunun önüne set çekiyoruz? Bu mesela akla takılan bir konu. Ve her ne kadar öyle olmadığı söylenilse de yaş ile kurunun birbirine karıştığını görüyoruz. Yakın çevremizde de bu örgütle alakası olmadığı halde mevcut görevinden uzaklaştırıldığını, ihraç edildiğini ve tutuklu olduğunu bildiğimiz çok sayıda örnek var. Yaş ile kuru birbirine karıştırılmamalı ve kurunun yanında yaşta yanmamalı ama buna gerektiği kadar riayet edilmediği görülüyor maalesef.

 

Başkanlık Sistemi

EDK: Recep Tayyip Erdoğan 1993 yılında Refah Partisi İl Başkanı iken verdiği bir demeçte, ‘’Başkanlık sisteminin ortaya çıkması ya bir özentinin sonucu ya da Amerikan Emperyalizminin bize dayattığı bir tavsiyedir.’’ Diyor. Üstünden geçen 24 yıldan sonra baktığımızda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eleştirdiği bu sistemi Cumhurbaşkanlığı sistemi altında uygulamaya geçirmek istiyor. İlk olarak siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci olarak Milli Görüş, Başkanlık Sistemi’ne nasıl bakıyor?

FE: Tabii reel politik yapacağız demişlerdi. Şimdi bu gelişmeleri reel politika yapıyorlar diyerek açıklayabiliriz. O dönemde öyle demek uygundu, bu dönemde bunu demek uygun derseniz reel politika yapıyorsanız bu şekilde davranıyorsunuz. Geçmişte bazı ünlü politikacılarımızın da bunun örneklerini verdiğini söyleyebiliriz. Ben dediğim gibi kendilerinin de söylediği reel politikanın bir gereği olarak görüyorum. Tabii Başkanlık Sistemi’ni kuvvetler ayrılığı dengesine dikkat ederek oluşturmak gerekir. Siz yarın bir gün o koltuğa kimin oturacağını bilmeden, kestiremeden o koltuğu olağanüstü yetkilerle donatıyorsunuz. Buraya uygun olmayan bir kimsenin gelmesi halinde ki insandır bu, insanoğlu beşer şaşar. Bu olağanüstü yetkilerle uygun olmayan işler, icraatlar yapan bir kurum milletin başına dert de olabilir. Dolayısı ile bu derece yetkilerle donatılmış bir Başkanlıktan ziyade kuvvetler ayrılığı ilkesine daha çok dikkat edilen, seçilmiş parlamentonun daha etkin olabileceği, yargının yasamadan ve yürütmeden ayrı olacağı bir sistemin olması gerektiğini düşünüyoruz. Şu anda düşünülen sistem tüm yetkiyi tamamen bir kişide topluyor. Hükümeti kendisi kuruyor, güvenoyuna gerek yok, tek başına kanun hükmünde kararnameler çıkartıyor, olağanüstü hal ilan edebiliyor, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini kendi atıyor. HSYK’nın üyelerini kendisi atıyor ve kuvvet komutanlarını kendisi atıyor. Böyle olağanüstü yetkileri tek bir elde toplamak, tüm yumurtaları aynı sepete koymak bence riskli. Yarın ne getireceği belli olmayan bir durum. Tüm bu hassasiyetlere dikkat edilerek yapılacak bir Başkanlık Sistemi olursa yönetimin pratik bir hale getirilmesi, tek elden yönetim, hızlı kara alınması, hızlı icraat yapılması, Rahmetli Erbakan Hocamızın da istediği ve ifade ettiği buydu. Meclisin, hükümetin aldığı kararın bir de Cumhurbaşkanlığı tarafından onaylanması ile uğraşılmadan daha etkili, daha hızlı, daha pratik olabilirdi. Ama bugün düşünülen Başkanlık Sistemi, Erbakan Hocamızın kastettiğinden farklı. Burada yetkinin tek elde toplanmasına yönelik. Dediğim gibi sonradan tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir Başkanlık Sistemi düşünülüyor.

 

Erbakan, Satranç Oynuyor mu?

EDK: Cübbeli Ahmet Hoca satranç tartışmasını başlattı. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz satranç oynuyor musunuz?

FE: Rahmetli Erbakan Hocamızın bu tarz konularda cevabı: ‘’Onu Diyanet İşlerine, il ve ilçedeki müftülüklere sorun.’’ Olurdu. Bunun tabii ki İslami ve dini hükmünü en iyi şeklide onlar tayin ederler. Şu anda bizimde satranç oynadığımız da yok, şu anda oynayacak vaktimizin de olması pek mümkün değil maalesef.

 

Milli Gazete’nin Tartışılan ‘Yılbaşı’ Manşeti

EDK: Saadet Partisi’ne yakınlığı ile bilinen Milli Gazete’nin 31 Aralık 2016 tarihli ‘’Son Kez Uyarıyoruz, Noel Kutlama, Yılbaşı Kutlama’’ manşeti Reina Saldırısı sonrası çok gündem oldu ve çok tartışıldı ve hatta Milli Gazete provokatör ilan edildi. Bu olayları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 FE: En başta da söylediğimiz gibi Işid’i biz kurduk diyor ABD Generali Clark. Siyonizm’in maşası ve taşeronu olan bir örgütün yaptığı bu eylemin Milli Gazete ve Türkiye’deki inançlı insanlarla ilişkili olması akla ziyan bir düşünce olur. Hiçbir ilgisi yok. Milli Gazete de, Türkiye’deki diğer inançlı insanlar da, cemaatler de bunun İslami olarak uygun olmamasından dolayı tamamen sözlü olarak, kardeşlik vazifesi olarak bu uyarıyı yaptılar. Yoksa İslam’da zaten zorlamak, şiddet yok. Uyarınızı, tebliğinizi yaparsınız. Bunu sonuna kadar yapmak için Milli Gazete de, bu kesimdeki diğer yayın organları da bu vazifeyi yaptılar. O saldırı ile ilişkilendirilmesini son derece art niyetli hatta absürt buluyorum.

 

Saray Savaşı mı, Vatan Savaşı mı?

EDK: Türkiye bugün Işid, PKK, FETÖ, DHKP-C gibi pek çok terör örgütü ile mücadele ediyor. Bu mücadeleleri ‘’Vatan Savaşı’’ olarak değerlendiren bir kesim var. Bir yandan da ‘’Saray Savaşı’’ olarak nitelendiren bir kesim var. Siz hangisi olarak değerlendiriyorsunuz?

FE: Bunlarla mücadele tabii ki bütün milleti, vatanı ilgilendiren, devletin bekasını ilgilendiren önemli bir konu. Diğer şekilde nitelendirmeyi çok uygun bulmuyorum. Bunlarla sonuna kadar mücadele edilmesi lazım. Ama tabii ki asıl mesele bataklığı kurutmak. Sivrisineklerle uğraşırken bataklığı göz ardı ediyoruz. Bataklık da dış güçlerdir, dünya Siyonizm’idir. Ve özellikle yeni gelecek olan Amerikan yönetimidir, İsrail’dir. Onlarla olan ilişkilerimizi gözden geçirmemiz, onlara karşı tedbir almamız, bölgedeki etkinliklerini azaltmaya yönelik çalışmalar örneğin İslam Birliği’ni kurmamız D-60 projesini hayata geçirmemiz lazım. Yani tek tek sivrisineklerle uğraşarak başa çıkamıyorsunuz, 30 senelik tarihimiz terör olayları ile dolu. Ben daha çocukken hatırlıyorum ‘’Bu sene kökünü kurutacağız’’, ‘’Bellerini kıracağız’’ gibi demeçleri devlet yetkilileri 30 senedir veriyor ve hala maalesef sonuçlandığı yok. Asıl mikrobu ortadan kaldırmak, Siyonizm ile dış güçler ile etkili mücadele etmek için ise en etkili yol Türkiye öncülüğünde İslam Birliği’ni kurmaktır.

EDK: Türkiye’nin dış politikası ‘’Katil Esad’’ noktasından, baktığımız zaman Suriye, Rusya, Çin ve İran ile görüşmeler yapmaya kadar geldi. İncirlik Üssü’nün kapatılıp NATO’dan çıkılması konuşuluyor. Siz bu değişikliği neye bağlıyorsunuz? Sizce Türkiye bu hat üzerinde ne kadar ileri gitmeli?

FE: E tabii ki başlarda çok duygusal ve aceleci davranıldı. Esad’ın yaptığı zulümler, yanlış uygulamalar herkes tarafından biliniyor. Biz bunlara karşıyız.  Esad’ın yönetimden gidip yerine daha iyi birinin gelmesini hepimiz isteriz. Ama bir de bir realite var. Realite nedir? Bir kere Esad’ın ordu üzerindeki gücü ve hakimiyeti, polis teşkilatı üzerindeki hakimiyeti, Suriye halkının %40-%50’lik bir kesiminin Esad’a ciddi şekilde destek veriyor olması. Bunun yanında Rusya faktörü, Rusya’nın Esad’ın arkasında duruyor ve duracak olması. Bunlar dikkate alınmadan aceleci bir şekilde bir yola girildi. Sonuçta bu faktörler devreye girdiği için beklenene ulaşılamadı ve sonunda da mecburen bir dönüş yapılmak durumunda kalındı. Tabii ki bizim için önemli olan önümüzdeki dönemlerde Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, mutlaka her kesimin temsil edildiği, bir yönetimin iktidarda olması ve bu yönetimin Rusya’nın, İsrail’in, ABD’nin, diğer dış güçlerin menfaatlerini değil Suriye halkının menfaatlerini göz önünde tutan milli ve yerli bir yönetim olmasıdır. İnşallah bir an önce akan kan durur. İnşallah Suriye bölünüp parçalanmadan toprak bütünlüğü muhafaza edilerek yeni dönemde söylediğimiz gibi milletine, halkına hizmet edecek yönetimine kavuşur. Bunun olması da aslında İslam Birliği’nin kurulmuş olmasına bağlıydı. İslam Birliği sağlanamadığı için Türkiye’nin sözünden çok ABD’nin Rusya’nın ve dış güçlerin sözü geçiyor. İnşallah Cenabı Allah muhafaza etsin ve söylediğimiz gibi kurtulmalarını nasip etsin.

“Gazeteci Olmak Çok Büyük Bir Zevk”

0

Ankara Gazeteciliği, İstanbul Gazeteciliği gibi gazetecilik mesleğinde neredeyse özerkliğini ilan etmiş durumda. Mesleğin önemli duraklarından birisi olan Ankara Gazeteciliği, özellikle de Parlamento Muhabirliği birçok gazeteci ve gazetecilik öğrencisinin hayallerini süslüyor. Türkiye’de gazetecilik en zor mesleklerden biri olarak görünüyor. Ankara’da çalışmak ve başarılı olmanın keyfinin yanında başlı başına zorlukları da mevcut. Özellikle de günümüzde. Ankara Gazeteciliğinin genç isimlerinden olan, aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Ankara Şubesi Başkanlığı’nı yürüten Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Sinan Tartanoğlu ile Ankara Temsilcimiz Merve Gökhan bir araya geldi. Siyasi ve ekonomik baskıların meslekte varlığını ciddi şekilde hissettirdiği günümüzde her şeye rağmen gazetecilik yapmaktan büyük keyif alan Tartanoğlu’yla Ankara Gazeteciliğini, Cumhuriyet Gazetesi’nin durumunu, yayın yasaklarını, TGS’yi, ve gazetecilik öğrencilerine tavsiyelerini konuştuk.

Röportaj: Merve Gökhan

MERVE GÖKHAN (MG) :  Ankara gazeteciliği günümüzde baktığımızda gazeteciliğin özel bir alanı gibi oldu. Peki nedir Ankara gazeteciliği? İstanbul veya Anadolu gazeteciliğinden farkları neler?

SİNAN TARTANOĞLU (ST) :  Ankara’da konuştuğumuz için Ankara gazeteciliği işin esası; çünkü bürokrasi burada, devlet burada. İstanbul’da ve Anadolu da olabilecek her şey, haberde esas ne olacağına ilişkin haberler Ankara’da. Bakanlar Kurulu oluyor, sonra Başbakan Yardımcısı çıkıyor “Şunu şöyle yapacağız, böyle bir taslak geldi.” vs. Pazartesi olur Bakanlar Kurulu; salı, çarşamba, perşembe, bundan sonra diğer ne olacağını yazarsın, Ankara gazeteciliğinin özü budur. Meclis’te dün bütçe görüşmeleri vardı, bütün gündem bundan dolayı Ankara’dan yürüdü. Bütün liderler burada ve “İstanbul’da ya da Anadolu’da, yurt dışında şu oldu.” deyip Meclis’teki bütçe görüşmelerini görmeyecek bir gazete yok. 29-30 tane ulusal yayın var, kaçamazlar Meclis’ten. Ankara ve İstanbul tartışması ezeli bir tartışmadır. Gazetelerde çok da isterler, mümkün olduğunca İstanbul’u verelim; ama mümkün değil, kaçamazlar. Vatan Gazetesi’nin Ankara bürosunun fiilen kapalı olması, sadece temsilciyle çalışıyor veya birtakım havuz kullanan gazetelerin çıkması… 3-4 gazete zaten o gruba bağlı, diğer bir gazetede muhabirler çalışıyor, diğer gazete onun yaptığı haberleri kullanıyor. Mesela Posta gazetesi, Hürriyet’in yaptığı haberleri de görüp alabiliyor. Bu biraz da Ankara gazeteciliğini öldürebilecek bir sistem mümkün olduğunca,“Ankara’yı öldürelim, böyle de çalışabiliyoruz.” sistemi mesleğinde tehlikelerinden biri.

Parlamento Muhabiri Olabilmek İçin…

MG: Ankara deyince akla hemen parlamento geliyor. Parlamento muhabirliği meslekte önemli bir durak. Peki parlamento muhabiri olmak nasıl bir şey? Zorlukları ve avantajları neler?

ST: Basın kartı alma için belli bir süre var, zaten kadro alana kadar belli bir süre geçiyor. Bir muhabir gazeteye başladığında, Meclis muhabiri olabilmek için meclis kartı var; basın kartının dışında onu alabilmek için de 5 yıl beklemek gerekiyor. 5 yıl meslekte fiilen basın kartlı bir şekilde çalışman gerekiyor ki Meclis’e girebilesin ve orada haber yapabilesin. Bu Meclis’in kuralı, Meclis’in Parlamento Muhabirleri Derneği ile birlikte geliştirdiği bir kural. Buraya gelen bakana, milletvekiline, gerekirse başbakana soru soracak biraz daha nitelikli, deneyimli olsun mantığıyla bu kural getiriliyor. Bunun dışında Meclis’in şöyle bir artısı var; Milli Eğitim Muhabiri, Sağlık Muhabiri, Başbakanlık Muhabiri, bunların hepsi haber yazabilmek için bir şekilde kaynağa ulaşmak zorunda. Ama Mecliste haberde haber kaynağı da muhabir de aynı çatının altında, dolayısıyla biraz daha kolay gibi gözüküyor parlamento muhabirliği. Ama öbür taraftan da iş yükü çok, her dakika genel kurulda çalışma var. 15-20 tane komisyon var, milletvekilleri orada ve her an bir problem çıkabilir. Muhalefet vekili problem çıkarmak için zaten orada, muhalefet vekillerinin yapıp ettikleri bir şekilde haber. Çok fazlaca yoğunluğu var Meclis’in. O yüzden hemen hemen her gazetenin Meclis bürosunda iki-üç muhabir vardır; dörde, beşe, altıya kadar çıkabilir. Başbakan gelecek ve akşama kadar sürecek. Zor izlenir, problemi çoktur, gecesi gündüzü yoktur; ama ona göre kolaylıkları da vardır. Ben Meclis muhabiri olmak isterim. Ancak randevu alırsan birilerinden, danışmandan, ancak gidebilirsin Meclis’e, bu yüzden Meclis gayet rahat.

MG: Parlamento muhabirinin, parlamento içerisinden açıklananların dışında başka kaynakları var mıdır?

ST: Tabii ki. Parlamento yeter; ama başka uzmanlar, danışmanlar vardır. Bir şekilde ülkedeki problemli konu Meclis’e geldiği için, her yere elini uzatabilir; ama bir yandan da gazetelerin her alanda muhabiri olduğu için paslaşılabilir. Milli savunma ile ilgili bir durum varsa, ordu muhabirine pas atılır; çünkü onun daha iyi bildiği bir alan olduğu için. Meclis muhabiri orada hata yapabilir veya ekonomiyle alakalı bir yasa gelir. Ekonomi muhabiri, Meclis muhabiriyse bir profesörü arayarak ona yorumlatabilir veya dış gündemle alakalı bir durum için elçiyi aratıp yorumlatabilir.

 

“Türkiye’de Gazetecilik Yapmak Çok Zevkli Bir Şey”

MG: Ülkemiz gazeteciliğin zor koşullar altında yapıldığı bir ülke. Aynı zamanda gündemin hızlı değiştiği bir ülkeyiz.  Dünya siyasetinde ve coğrafyasındaki yerimiz de malum. Bir bütün olarak baktığımızda Türkiye’de gazetecilik yapmak nasıldır? Bu koşullar altında gazetecinin görevleri nelerdir?

ST: Bu sorunun karşısında hep bir hapis veya ölüm olduğu için soruyu iki türlü yanıtlamak gerekiyor. Aslında hep olmayabilir de ceza veya ölüm. Türkiye’de gazetecilik yapmak çok zevkli bir şey; çünkü problem çok, problemle didişen yetenekli insan çok, o problemi sürekli olarak yaşatmak isteyen çok, çözmek isteyen de çok. Dolayısıyla haberin bütün unsurları oluşmuş oluyor Türkiye’de. Hatta anında oluşup anında bitiyor. Başkanlık sistemi tartışması bile 15 Temmuz ile kesilmişti, MHP lideri araya girmeseydi belki hiç gelmeyecekti, bilmiyoruz bunu. Başbakanlığı döneminde Davutoğlu da çok az bahsetti Başkanlık sisteminden, orada da kesinti oldu. İşte 1-1,5 yıl bir haberin en fazla gündemi, o da olmadığı için olduktan sonra zaten kalmayacak tartışması bitti. Yine 1-1,5 yıl önce Passolig’i tartışıyorduk, Yargıtay’a geldi, mahkemelere geldi, bitti artık, haber değeri kalmadı. Herhangi bir problem hemen tükeniyor; ama güzel olan veya kötü olan başka bir problem başlıyor. Bütçeyi tartışıyoruz, bakıyorsun geçmiş bütçelerde ne olmuş, aynı şey tartışılmış hemen hemen. Gazetelerin 20 yıl önceki eğitim haberlerine bakın, yine İmam Hatip tartışması, yine Kuran-ı Kerim tartışması var. Başlıkların hemen hepsi aynı, liselerin tamamı İmam Hatipleşecek. 2015’te de Cumhuriyet Gazetesi’nin haberinde tüm liselerin İmam Hatipleşeceği haberi var. Artık bitmek üzere; çünkü gerçekten liselerin tamamı İmam Hatipleşmek üzere; ama 15 yıldır haber, aynı haber.

Her şey çok siyasallaştığı için mesleğin kendisi de çok siyasallaştı. Siyasetle uğraşmak başka bir şey; ama işin özünün siyasallaşması ister istemez hem siyaset yapanları bir kategoriye koyuyor hem gazeteleri bir kategoriye sokuyor. Cumhuriyet Gazetesi’nin başına gelen son olay… Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan konuyla ilgili konuşmadı, Başbakan yardımcılarından biri konuştu, diğeri konuyu geçiştirdi. Ama Cumhuriyet Gazetesi’nin karşıtı olan gazeteler onlardan daha çok konuştu, yazdı. Belki hükümetin hiç öyle bir planı yok, gerçekten bağımsız işleyen bir yargı süreci var; ama onlar kraldan çok kralcı olma durumundalar. Erdoğan’dan çok Erdoğancı… Cem Küçük “biz” diye konuşuyor,“Biz şu gazetenin, şunların elinde olmasını istiyoruz.” diyebiliyor. Daha kötüsü bu dediği oluyor, dolayısıyla problem hem okurun hem haberin, haber kaynağının çok fazla siyasallaşmış, kutuplaşmış ve bütün dünyaya kategoriler içerisinden bakmasından başlıyor. Evrensel değerler, ilkelere göre hareket edebilen insan, haber kaynağı, siyasetçi ve muhabir çok az.

MG: Bir dergiye röportaj veren Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye’de basın özgürdür. Aksini iddia edenlerin basın özgürlüğünden anladıkları, eskisi gibi hükümet kurup hükümet yıkan bir medya gücüne sahip olmaksa, bunun olmayacağı bir Türkiye’de yaşıyoruz.” dedi.  Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

ST: Erdoğan ile ilgili hatayı şurada yapıyoruz: O kendi muhaliflerine konuşmuyor, hedef kitlesi biz değiliz. Hedef kitlesi sadece kendi tabanı, dolayısıyla onlar için basın özgürdür veya ne diyorlar? Türkiye huzur adası. Bu kadar problem var, sokakta kaç kişi şikayetçi? Biz “Şu eylemde polis gaz sıktı, dağıttı, her türlü demokratik şikayet mekanizması engelleniyor.” diyoruz da o eylemlerde görüyorsunuz; ama bir takım teyzeler, amcalar çıkar “Ne yapıyorsunuz burada?” şöyle böyle söylenir. Bütün bir toplum, bunlar “kadrolu itirazcılar” diye bakarsa, aslında kendisini de şikayet eden şeyleri çoktan unuttuysa, Türkiye huzur adası. Çok zekice, tam sağ politikalar ürünü siyasi laf. İşte nedir? “Bunlar terörist.”Burada itiraz edilen yargılamaların yöntemi. Bize şöyle sorular geliyor: Hükümet sizi “terörist” diye damgalıyor, halka karşı kendinizi nasıl savunuyorsunuz? Savunmuyoruz, iddiayı ispatlamak iddia sahibinin yükümlülüğüdür. Bülent Ecevit Başbakan iken, Bülent Ecevit’in hastalığıyla dalga geçilip “Böyle Başbakan mı olur, bu mu yönetecek ülkeyi?” gibi küçük konular üzerinden çok büyüten yine aynı medyaydı ve bir şekilde o süreç AKP’yi de getiren süreç oldu. Ekonomik kriz vardı, yazar kasa fırlatıldı, anayasa kitapçığı fırlatıldı; ama bu da onu destekleyen süreçti. Yazar kasa da o dönemde manşet olmuştu, o zaman hiçbir hükümet yetkilisi çıkıp da “Siz bizi devirmek istiyorsunuz, böyle bir basın yok, siz teröristsiniz.” demedi. Yazar kasa bir ülkede başbakanın ayağına fırlatılıyorsa bu dünyanın her yerinde haberdir, bunun teröristliği de hükümet devrilmesi de olmaz. Sen “Bu adam niye fırlattı?” demek yerine, “Fırlatanı kim, niye haber yaptı?” diye araştırıyorsan, dediğim gibi basın her yerde özgür. Gazeteci olanı görüyor, yazısını yazıyor; ama sen onu yazınca eleştirmiş oluyorsun, eleştirince de yıpratmış oluyorsun, yıpratınca hükümeti devirmek istemiş oluyorsun. Ama yapıyorsun, ben de eleştiriyorum sen yapınca, “Ben eleştirmeyecek miyim?” diyecek olan benim. Bir de sen sadece eleştirmiyorsun, hapse attırıyorsun. Sosyal medyada bir şekilde linç oluyor, belki hapisten daha yıpratıcı bir şey, bütün mekanizmalar sende, bende sadece eleştirmek var, dolayısıyla ben sadece manşet ve haberle eleştirebilirim. Ama sen benim eleştirdiğimi, eleştirme gücünü yaptığımı söylerken elinde her türlü silah var, yine eşitsiz bir durum var.

 

“Yayın Yasağı, Haberleştirme Yasağı Değil”

MG: Ülkemizde yaşanan olağanüstü durumlarda yayın yasağı getirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

ST: 13 Aralık’ta ben dahil 3 muhabir arkadaşımız Kızılay patlamasında yayın yasağını deldiğimiz gerekçesiyle İstanbul’a gidip yargılandık, 2 ile 4 yıla kadar cezası falan çıkıyor. Trabzon’da bir vatandaş şikayet etmiş, savcı bunu ciddiye almış. Biz gittik, savunmamızı verdik. Biz alandaydık, yayın yasağı olması bizi çok şey yapmaz çünkü; yayın yasağı geliyor, gazeteciler bunu bilmek zorunda değil. Yayın yasağı geldi diye alandan ayrılan, “Yayınlayamayacağız.” diye giden bir gazeteci yok. Gazeteciler de, muhabirler de yine çeker. Yayın yasakları genellikle televizyonlarla ilgilidir de adı üstünde yayın yasağı, haberleştirme yasağı değil. Bizim polislerimiz onu çok iyi fark etmişler, alana almayacak, “Yayın yasağı var zaten.” diyor, “Niye girmek istiyorsun?” Yayın yasağının koruyucusunun, savunucusunun ve yerine getiricisinin, polisin kendisi olduğu mahkeme var. Mahkeme RTÜK’e  gönderiyor, kabul ediyor, yayınlıyor. Her zaman yavaş işleyen bürokrasi hızlı işliyor, sokaktaki polise kadar gidiyor o iş ve seni böyle engelliyor. Yayın yasağının mantığı olay yeriyle ilgili bir şekilde halka korku salacak fotoğrafların çekilmemesi vs. Benim amacım halkı korkutmak olamaz. Yayın yasağını delelim diye gitmedik ki biz, patlama oldu ve koştuk. “Suç işlemek amacıyla haber alanına gitmek” diye bir şey yok, bunları yazdım sonuçta, “Yayınlayan biz değiliz.” dedik, biz haberi topladık, İstanbul’a gönderdik onlar bastı. Savcının suçlaması şu: Kaçamaklı ikrar. Sen bu ifadeyi verdin, ama sen işlediğin suçu biliyorsun, ben seni çağırdığım için orada üstünü kapatmaya çalışıyorsun. Bir anda 1-2 yıl daha çıktı. Hapis cezası, kaçamaklı ikrar yayın yasağının sonuçları bu; ama yayın yasağı yüzünden hapse gireni görmedik henüz en azından. Yayın yasağının cezası para olmuştur herhalde. İnsanlarda şöyle bir psikoz oluştu: Sert bir açıklama yapılacaksa cumayı beklerler ki borsa hareketlenmesin bu bir ön kabuldür. Bizde de öyle bir psikoz oluştu ki orada yayın yasağı varsa, daha başka bir şey var. Örneğin; 2 ölü var diye açıklama yaparlar, sonra yayın yasağı gelir, anla ki 2 değil, daha fazla. İkinci sonuç şu; yayın yasağı var. Ama Başbakan yardımcısı orada konuşuyor. Başbakan Yardımcısı konuşurken orada yanan yurt binasını göstermeyecek, bu mümkün mü? Stüdyoya gitsin, niye orada konuşuyor? Orada olmanın işlevselliği Başbakan Yardımcısının işine yarıyor da medyanın işine yaramayacak mı? Yayın yasaklarının böyle bir sürü saçma tarafı var, hiçbir zaman da işe yaradığını hatta büyük televizyon kuruluşları dışında uygulandığını görmedim. Biz uygulamıyoruz, yine işimizi yapıp yine kurallara uymaya çalışıyoruz; ama aksi mümkün değil. Haber başka nerede ulaşacak ya da bilmiyor mu katliamda şu kadar kişinin öldüğünü, görmedi mi orada olanların fotoğrafını? Mesela benim anneannem görmedi; ama toplum anneannemden ibaret değil. Onun dışında Twitter’da görüldü zaten. Gideceğiz, ifademizi vereceğiz; ama ne diyeceğimizi bilmiyorum. “Siz neden yayınladınız?” derse ne diyeceğiz? Çünkü gerçekten ben yayınlamadım, benim orada imzam var sadece, o kadar. Fotoğraf, foto muhabirimize ait bile değil, Twitter’dan alınmış; çünkü o fotoğrafın bir fotoğraf makinesinden çıkmasına imkan yok. Telefondan o karanlıkta alevlerin ışığından faydalanılıp çekilmiş bir fotoğraf o. Twitter’da görülmüş ve konulmuş, bu kadar; ama o foto muhabiri de yargılanıyor. Biz haber yazdık, imzamız var; ama adamın çektiği fotoğraf yok gibi bir saçmalık.

 

TGS’nin Ankara’daki Çalışmaları

MG: TGS’nin Ankara’daki çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?

ST:  Bir sendikanın yapması gereken ilk iş üye kazanmak; örgütlülüğü artırmak; tüm iş yerlerinde toplu sözleşme yapıp üyelerinin ve çalışanlarının yaşam standartlarını, patronun sınırsız istekleri karşısında biraz daha yükseltebilmek. Bizdeki problem çok daha büyük, sendikanın her iş yerine girmesi çok kolay değil. Toplumda sendika korkusu var. “Ben sendika üyesi olursam, patron bana bir şey yaparsa…” gibi. Üyelik ve sözleşme her zaman patron ve işçi arasında sorun yaratabilir; ama sendikalar sansür yayın yasağı gibi. Sendikalar da siyasallaşmıştır; ama burada siyasallaşmaktan kasıt siyasetçiymiş gibi davranmak, anlık tepkiler anlamında söylüyorum. En çok değindiği, işinden atılan gazeteciler, o bile geriye düşürüyor, bir sürü kapatmalarla falan uğraşıyorsun, işten çıkarmalarla uğraşıyorsun. Üye yapacaksın, örgütleneceksin ki öyle bir basın açıklaması yaptığında daha güçlü olsun; ama onu da kolay kolay yapamıyorsun. Eskiden şöyleymiş: Kadroyu alan sendikalı da oluyormuş, biz şimdi onu oturtmaya çalışıyoruz. Basın kartı alabilmek için nasıl kadrolu olmak gerekiyorsa, “Gerçekten gazeteci olabilmek için de sendikalı olmak gerekiyor” mantığını oturtmaya çalışıyoruz. Haberin kuralı var ya, 5N-1K onun yanına da 1 S koymuşlardı. Haberin daha güçlü olsun istiyorsan, 5N-1K kuralını koyacaksın; ama bir de sendikalı olacaksın. 5N-1K-1S, bu kampanya çok iyiydi ve sendikanın üye sayısını da artırdı, bir yerlerde toplu sözleşmeler de yapıldı. Mantık ve o slogan çok iyi oturmuştu. Sendika bir dernek değil, yandaş diyebileceğimiz bir gazeteye sendika yandaş demez, orada herkesin göreceği sakınca sadece patron baskısı, en fazla onu da daha fazla örgütlenerek aşabileceğimizi düşünüyorum. Biz keşfetmedik örgütlenmeyi, bin yıldır var ve o zaman da patron korkusu vardı. Metal fabrikasındaki işçiler örgütleniyor. Sonuçta bir sendika kanunu var, bir iş kanunu var. “Bu kanun şu sendikayla daha işliyor.” diye bir şey yok. Sendika zaten o kanunun daha mantıklı işlemesini sağlayan aracı, bir örgüt dolayısıyla herkesin sendikalı olmasını işin kuralı haline getirmek gerekiyor.

 

Gazeteciler Neden Örgütlenmeli?

MG: TGS’nin gazetecilik mesleği üzerinde etkileri neler? Yeterli buluyor musunuz? Gazetecilerin örgütlenmesi neden önemli?

ST: TGS, bu mesleğin en eski sendikalarından biri. Gazetecilik, muhabirlik, medya denildiğinde, orada bir örgütlenme adı geçiyorsa herkesin aklına gelen TGS’dir. Bir yanda Medya-İş tampon bir şekilde sendikayı kurdular, Medya İş’e gitmiyor kimse, yine TGS’ye geliyorlar. TGS’nin bağlı bulunduğu konfederasyonlarla ilgili eleştiriler olabilir; ama yine akla TGS geliyor. İnsanların aklındaki küçücük kuşku giderildiği an, o zaman meslekte de çok iyi olacak sendika. Sendika etik bir ilke belirler, şuan tartışılan “iyi gazetecilik-kötü gazeteciliği” ayıracak olan da sendikadır. Bir yaptırım gücü olduğundan değil, etik ilke yayınlar ve bunu uygular. Sendika sadece işten çıkarılan bir işçi için, bir gazete kapatıldığı için veya bir gazeteci hapse girdiği için değil, yandaş bir gazetenin yaptığı haber değerini aşmış manipülatif haberle ilgilide açıklama yapabilir. Böyle şeyler de yapabilmeli. Hem patron baskı yapıyor hem iktidar, ikisinin de araçları bambaşka, ilk defa olmuyor; ama ikisinin de şiddetle uygulandığını belki ilk defa görüyoruz. Sendikanın da ne kadar örgütlenirse örgütlensin, bu iki silaha karşı durabilmesi çok zor, sadece üye sayısını artırarak olabilir. Aynı konfederasyonun metal fabrikasındaki sendikası, yüzbinlerce üyesi var, kim ne yapabilir? Üyenin olmadığı yere kadar ulaşabilen sendika olması gerekiyor. Anadolu Ajansı’nda bir problem olduysa senin haberin olacak, habercisin ve sen gerekirse gidip oranın patronuyla konuşabilmelisin. Üyesi olsa da olmasa da örgütlülüğün anlamı bu; ama üyesi olursa daha güçlü olur, diğer türlü patron “Sanane!” diyebilir. Devlet, terör suçuyla hakkında soruşturma açılsa bile hüküm değil,“Ben Basın İlan Kurumu’nun yardımını keseceğim.” diyor. Sendika orada müdahil olmaya kalksa “Seni ilgilendirmiyor ki atılan sen değilsin.”Diyebilir; ama sen örgütlü olsan hiçbir mahkeme onu diyemez. Örgütlülüğün her anlamda faydası var.

 

Cumhuriyet Gazetesi’ne Yapılan Operasyonlar

MG: Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyonlar… Nasıl değerlendiriyorsunuz? Şuanda durum ne gazetede?

ST: Şuan gazetedeki durum, yöneticilerinin eksilmiş olması itibariyle yine haber yapmaya çalışan bir grup insan, bürolardaki durum bu. Ben 6 yıldır çalışıyorum; ama son 5-6 aydır bir problem var gazeteyle ilgili. “Şu şekilde veya bu şekilde oldu.” tartışmasının ötesine geçtiğini düşünüyorum; çünkü abuk subuk suçlamalar getiriliyor. Subliminal mesaj, ben anlamını bilmiyorum, bir sözlük karşılığı var; ama savcı gerçekten o anlamda mı kullanıyor o kelimeyi? MİT tırlarıyla ilgili olmuş, yok şununla ilgili olmuş, artık yapılan suçlamaların ötesinde bir şeyin olduğunu düşünüyorum. Belki kayyum gelirse diğer muhabirler “Cumhuriyet’in başına da bu geliyorsa biz bir duralım.” diyebilir. Olmaması gereken bir şey; ama alttan alta bu durum oluyordur. Ama bu mudur, bilmiyorum; ama işe de yarıyor onlar açısından. Gazeteyi doğrudan doğruya kapatmadıkları sürece bence özünde bir şey değişmez. Yine çıkıyor, gazete yine yapacağını yapıyor, yine sinirlendiriyor. Zaten bir şeyin olup olmaması Cumhurbaşkanı’na bağlı olduğu için az önce de belirttiğim gibi Cumhurbaşkanı konuşsaydı çok farklı olurdu. Hemen sosyal medya işleyecekti, hemen köşe yazarları yazacaktı, Cem Küçük daha rahat konuşabilecekti. Artık gelmiş olacaktı talimat. O yüzden söylüyorum ve süreç daha hızlı işleyecekti, daha sert olacaktı. Şimdi iddianame bekliyoruz, “Gel beni yargıla.” diye bekleten bir sistem var. Sendika sorusuna bağlı olarak “Biz bu işyerinde cesaret var.” diye pankart astık, çok güzel, çok zekice; ama bir sendika bir işyerinin duvarına normalde “Bu işyerinde grev var.” diye pankart asar. Ama öyle bir noktaya gelinmiş ki sendika “Burada cesaret var.” diye ilan etmek durumunda kalıyor. Buda örgütlenme açısından bir parantez.

MG: Siyasetin merkezindesiniz. Yaptığınız herhangi bir haber nedeniyle siyasi baskı ya da tehdit aldınız mı?

ST: Birtakım çok göz önünde olanlardan yumuşak bir yargılama süreci oluyor; ama ben bunu doğrudan baskı ve tehdit olarak görmedim. Kılıçdaroğlu diyor ya “Gazeteci mi olacaksınız? Ozaman Silivri’de yeriniz hazır.” Hayır, yok öyle bir şey. Hiç kimse mezun olurken böyle olumsuz bir görüşle mezun olmaz, sabah işe giderken de gerçekten tutuklanma riski olsa bile böyle düşünerek gitmez. İnsanın psikolojisiyle alakalı bir şey, ben kendi açımdan böyle bir tehdit ve baskı görmedim. Diğer arkadaşlar açısından görebiliyorum bunu, “Şöyle yazma.” diyerek birlikte haberin boyutunu göremeyebiliyor insan. Belgenin doğruluğuna, haberin içeriğine takılmıyor insan, belgenin gizliliğine de takılmıyor; ama kendi kendine gizli bir belge üretip bu yazının altına benim imzamı koymuşsun,TCK 301’e kadar gidiyor konu. Biz bu belgeye kişinin imzasını koymasak bile yine açılacak o dava, dolayısıyla bir tehdit algısı, çok rahat yazmıyoruz. Yanlış yazmak var, “Acaba haberi doğru yazdım mı, bu haberle mağdur oluşturuyor muyum?” gibi bir baskı da mesleğin gerektirdiği baskı. Yazdığın haberin doğruluğuna %100 inanmakla birlikte çıkıyor, atıyorum Milli Eğitim Bakanı açıklama yapıyor, “Haber yalan.”demiyor. Bir söylem vardı, “sistematik karalama kampanyası” Ben sistematik haber yapmıyorum ki işim sistematik değil. Sistematik karalama kampanyası diyen Rabiacı gelsin de gazetecinin işine baksın, kaç gazeteci sistematik bir kampanyanın içerisine girebilir? Birbirimizle anlaşamıyoruz ki. Sabah gelsin, bir girsin tüm gazetelerin, medya kuruluşlarının toplantılarına, sistematik bir kampanya var mıymış, mümkün değil. Haberle kampanya olmaz, mutlaka bir şekilde çatlar. Ama şunu söylersen, “Beni eleştiren ve canımı sıkan herkes bir kampanyanın içinde.”, o zaman sende bir kampanyanın içindesin, kutuplaşma dediğimiz şeyde bu.

MG: Gazetecilik öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

ST: Bir Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök olunmayacaksa ki o da zaman zaman soru işareti oluşturabilir, parası azdır, zamanı yoktur; ama daha zevklisi de yoktur. Gazetecilik öğrencisi gazeteci olmayıp ne yapabilir? Birtakım PR işleri, sosyal medya yöneticiliği. Başka da bir şey yok. “Ya bu meslek çok kötü, seçmeseydim.” demek yerine biraz daha olumlu bakmak gerekir. Gerçekten söylüyorum çok büyük bir zevk, hiçbir dakikan boş olmayabilir, doğru dürüst uyuyamaz, sinemaya gidemez; ama ona rağmen gazeteci olmak bir zevk. Çok sıkıntılı, evet; ama kendi haberini görünce, haberine yanıt verildiğini görünce, karşılığının bulunduğunu görünce daha zevklisi yok. Para gerekli mi? Evet gerekli, ülkemiz refaha kavuşursa daha fazla iş imkanı olacak; çünkü bu iş bitmez. Kağıt gazetecilik bitti diye tartışıyorlar, evet insanlar gazete almıyor; ama bitmedi, bitmez de, habere ihtiyaç bitmez. Senin para alanını yok edecek şeyler çoğalabilir, Twitter gibi; ama sen de oraya yöneleceksin. Haber bitmez. Sıkıntı her meslekte var, stajyer avukatta yok mu, ama gazeteciliği eleştirmek işin kuralı olmuş.

MG: Röportajlık okurlarına ne söylemek istersiniz?

ST: İşin her doğrusunu mutlaka her gazetecinin bulması lazım. Ben “İlk muhabir mi olsam?” diye düşündüğümde, Ergenekon davaları vardı. Her gazete her şeyin tam boyutunu vermemekle övünür, ya böyle değil aslına bakarsan. Okurlara söylenebilecek tek şey, her zaman daha fazlasını istemeliler, sizlerden, bizlerden. “Bunun arkasında ne var ki?”, o soruyu sorarken bakıyorsunuz o bilgiyi üretmiş, aslında sana sadece doğrulatması kalıyor. Haberin bilgi olduğunu unutmadan, sürekli “Bunun arkasında ne var?” diye bu bilgi akışı sağlanırsa, bu 10 yıl sonra da 100 yıl sonra da olsa o soru işareti giderilecek. O zaman bizim mesleğimiz de daha canlı olacak, bizde daha mutlu olacağız, hükümetler bu kadar fütursuz olmayacak, örgütlenmesi de daha iyi olacak. Mnemli olan o bilgi akışını devam ettirebilmek.

 

Handan Kaloğulları İle Spor Pazarlama Üzerine

0

Spor dünyada büyüyen ekonomisiyle önemli bir alan haline geldi. Ülkemizde özellikle de futbolun sponsorluklar ve transferlerle önemli yer edindiği günümüzde sportif pazarlamanın önemi artıyor. Ülkemizde çokça bilinmeyen, kulüplerin kurumsal anlamda yeni yeni tanımaya başladığı spor pazarlama yönetimi konusunda konunun uzmanı Handan Kaloğulları ile konuştuk. PassoLig’in Eski Spor Pazarlama Müdürü de olan Handan Kaloğulları spor kulüplerine de önemli tavsiyelerde bulundu.

Röportaj: Seda Özdemir – Uğur Temel

Fotoğraf: Sinem Hançerigüzel

UT: Spor Pazarlama Yöneticisi, Yazarı ve konuşmacısı olarak, Spor Pazarlama nasıl bir organizasyon dalıdır? 

HK: Çok geniş bir yapı. Toparlamak gerekirse, dünyada en büyük en büyük endüstrilerden biri spor sektörüdür. Spor Pazarlama bu endüstrinin gelir kaynağını idare eden dalı diyebiliriz. Kurumların yeni ürünlerini/markalarını tanıtmak, bilinirliklerini arttırmak ve yeni pazar oluşturmak veya daha çok satış yapmak için hızlı ve kestirme bir yol. Kulüpler açısından ise kendi giderlerini karşılamak, (Yeni transferler/futbolcu giderleri, işletme, kısmen store ve diğer branşlarının giderlerinin karşılanması) kurum ve kulüp arasındaki işleyişi her iki tarafın faydasına olacak şekilde ve markalarının algısını iyi şekilde yönetmek için oluşan bir organizasyonun bütünü diyebiliriz.

UT: Yani çok geniş bir alan?

HK: Kesinlikle. İlgi alanlarına bakarsak; Bir takımın altyapısıyla, futbolcusuyla yani tamamını baz alarak, yeni sponsorluk ve sponsorluk haklarının yönetilmesi, marka işbirlikleri, organizasyon ve event yönetimi, birimlerin sınırlarına göre lisansiye ve Digital kanallarda bu bölüme girebilir.

UT: Bireysel futbolcuların pazarlanması da bu alana giriyor mu?

HK:  Elbette her yıl liglerin ve kulüplerin marka değerleri açıklanıyor. Bu külüplerde de oynayan iyi futbolcular dünyada bizi temsil eden ve en çok bilinen futbolcular. Genele baktığımızda ise iyi performansı olan ve en çok bilinen bir futbolcunun transferi, kulübüne gerek bilet/kombine satışları, gerek forma satışları olarak geri dönüyor. Aynı zamanda kulübün ismini duyurması da cabası. Ronaldo’nun transfer ücreti fazlasıyla konuşuldu ama forma satışından doğan gelirler transfer ücretinin 4 katıydı. Antalyaspor Eto’o örneğini de unutmamak gerekir.

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Peki spor endüstrisinde pazarlama, en çok hangi alanlarda etkisini gösteriyor diyebiliriz?

HK: Herkes tarafından en çok bilinen sponsorluk, forma sponsorluğu olarak karşımıza çıkar. Burada yapılan anlaşmanın Lig maçları, Ziraat Kupası maçları kriterlere de uygunsa Şampiyonlar ligi veya Avrupa maçlarından kısmi muaflık yaşanabilir.

Bence en değerli sponsorluk, isim sponsorluğu çünkü isim sponsorluğunda Lig maçlarında da, Ziraat Kupası’nda da, Sampiyonlar Ligi’nde de ve TFF’nin resmi sitesinde de isminiz kulüple birlikte anılıp akıllara daha hızlı kazınabiliyor. Medipol Başakşehir, Atiker Konyaspor, Çaykur Rizespor olduğu gibi yani ne aşağıdaki ne de yukarıdaki sponsorlukta olduğu gibi çizgi dışı kalmıyorsunuz. Elbetteki yeterli bütçeniz varsa…

İkinci sırada ise stadyum sponsorlukları geliyor. Vodafone Arena, Türk Telekom Arena, Torku Arena, Çaykur Didi Stadyumu örneklerini verebiliriz.

Kulüpler Ne Yapmalı?

SÖ: Spor pazarı içinde yer alan şirketler hem ulusal hem de uluslararası pazarlarda daha büyük pay alabilmek için ne gibi stratejiler geliştirmeli?

HK: Birinci aşama, öncelikle kendi pazarlarını en iyi şekilde gözlemleyerek, stratejilerine karar vermeliler. Spor sektöründe sponsorluk, marka işbirliği veya ürün gamlarına göre yine bu sektörde farklı anlaşmalar yaparak hızlı bir şekilde giriş yapabilirler. Ama öncesinde sporun hangi branşıyla da ilgilendiklerine karar vermeliler ve hamleyi o şekilde yapmalılar. Elbetteki bu durum bütçeyle de ilgili bir durum olarak karşımıza çıkabilir.

İkinci aşama olarak yapacakları/imzalayacakları sözleşme aşaması geliyor. Sponsorluk sözleşmenin maddeleri çok önemli. Sonraki süreçte ürünlerini tanıtmak ve daha ulaşabilir, daha etkili, daha duygusal ve elbetteki tanıtım+duygusal aidiet +satışı kolaylaştıracak maddeleri baz alarak hazırlık ve imza süreci başlıyor.

Üçüncü aşama da ise milyon bedellerle anlaşma yaptığınız ve toplam fayda olarak daha fazla gelir elde etmek için imzaladığınız sözleşmenin uygulamasına geçerek startını verebilir, süreci yönetmeye başlayabilirsiniz.

UT: O zaman artık günümüzde mutlaka kulüplerin pazarlama birimlerinin olması lazım?

HK: Elbette. Kurumlar tarafında yatırdığınız bedellerin karşılığını almak ve hedeflediğiniz pazar payını yakalamak için, kulüp tarafında ise sponsorluk anlaşmasını en iyi şekilde yönetmek ve sözleşme sona erdiğinde ikinci bir anlaşma kapısını açmak için, marka işbirlikleri veya diğer pazarlama çalışmalarının yürütülmesi için mutlaka Pazarlama/spor Pazarlama biriminin olması gerekiyor.

Ne yazık ki bu birimler de ciddi eksiklikler var. Ya eğitimli donanımlı kişiler bulunmuyor ya da kulüp tarafında bu birimler yük olarak görünüyor. Buna konferanslarımda ve burada da olduğu gibi yazılarımda da mutlaka değinmeye çalışıyorum. Neyse ki Milli Eğitim Bakanlığı ve Spor Bakanlığı’yla birlikte, üniversitelerde sporun her dalıyla ilgili oluşan eksiklikleri verilen eğitimlerle son yıllarda giderilmeye başlandı. Bununla birlikte kulüpler de bakış açılarını değiştirerek yetişen gençlere ve kendi ufuklarına yer açmalılar.

SÖ: Sporun her alanında sponsor bulunabiliyor mu?

HK: Evet bulunabilir ama çok ciddi emek sarf etmek gerekiyor. Futbolda geçtiğimiz sezonda birçok takımın göğüs sponsoru olmadan çıktığı maçları düşünürsek, bu sezonumuzun bize bonkör davrandığını söyleyebiliriz.

Daha farklı branşlara baktığımızda sponsor bulmak daha da zorlaşabilir. Adana İdmanyurdu Kadın Futbolu’na sponsor bulunması ile ilgili destek vermeye çalışan biri olarak, kadınlarla ilgili sosyal sorumluluk projelerinin yapılıp ve konuşulduğu şu dönemlerde, kadın futboluna sponsorluk bulma konusunda ciddi sıkıntılar olduğunu söyleyebilirim.

Bu sıkıntı gerek hentbolda gerek bireysel sporcular içinde geçerli. Futbolda da ne yazık ki kurumlar, sponsor olmak için genelde Süper Lig’deki ilk on takıma bakıp bazen yanlış kararlar verebiliyorlar. Öncesinde kurumunun bulunduğu veya nereli olduğuna bakarak ilk desteği veya atağı kendi şehrinden başlayıp ikinci adım olarak diğer takımlarla ilgilenmeliler.

UT: Yıllarca Barcelona göğüs reklamı olmadan oynadı. Hep UNICEF’in reklamını taşıyordu. Yeni yeni reklam almaya başladı. Barcelona’nın yaptığı mı doğru yoksa şuan yapılan uygulama mı doğru? Herkes Barcelona olamıyor mu?

HK: Barcelona’yı değerlendirirsek Barcelona’da aslında sosyal sorumluluk projesi adı altında göğüs sponsoru olarak UNİCEF’i 2006 yılında koydu. Konuyu ters açıdan değerlendirecek olursak, Lig bakımından marka sıralamasında ikinci sırada, kulüp bazında ise bu yıl üçüncü sırada olan bir takım için geç başlanıldığını düşünüyorum. Türkiye Ligi’nde ise en iyi şekilde 2009 yılında Beşiktaş Türk Kızılayı’nı formasında taşıdı. Fenerbahçe–Beşiktaş maçında ise Formasında Mehmetçi Vakfı’na yer verdi ve forma gelirlerini vakfa bağışladı (bknz: Futbolun Küreselleşme Serüveni).  Barcelona herhangi bir gelir paylaşımında bulundu mu onu bilemiyorum.

UT: Adnan Öztürk’le yapmış olduğunuz röportajda ‘’Galatasaray’ın Spor Pazarlama alanında profesyonel çalışmalara kayıtsız kaldığını, böyle bir yönetim anlayışı benimsemediğini’’ okuduk. Bu tür bir yaklaşım ne gibi sonuçlar doğurur?

HK: Elbetteki takım bazında kötü sonuçlar; başarısız projeler/işler, mutsuz çalışanlar, gelişmeyen ve yeni oluşturulmasından uzak projeler, kötü bir marka algısı dolayısıyla ilerleyen yıllarda para kaybı gibi sonuçlar doğurur.

Ama bundan önce, işin uzmanlarına ne kadarlık özgürlük tanınıyor bunları incelemek lazım.

Pazarlama işlerini yapan uzman arkadaşlarımızın oyun alanları ne kadar geniş? Ne kadarlık bütçeli işlere imza atabiliyorlar yani bir bütçeleri varmı? Yapacakları her türlü çalışmalarda futbolcuları kullanabiliyorlar mı? Diğer birimlerle ( Digital Kanallar, Basılı yayınlar, TV’de ne kadarlık yönlendirme, yönetme) hakları var? Ses getirecek dostluk maçları, gelir kapısı açabilecek projelerde hızlı aksiyon alabilme hakları var mı?  Bunlara bakmak gerekiyor.

Kısacası, iş uzmanına bırakılıyor mu?

Yoksa Galatasaray’ın pazarlamasında çalışan arkadaşlarımın, donanımlı ve uzman olduklarını bilecek kadar yakın tanıyorum.

UT: Peki kulüplerimizin değerli yöneticileri buna izin verirler mi sizce?

HK: Sportif tarafta yavaş yavaş oturmaya başladı. Fakat pazarlama biriminde birkaç kulüp dışında yok, olanlar da ise sınırlı…

3 Temmuz Sürecinin Sponsorluklara Etkisi

SÖ: 3 Temmuz sürecinden sonra sponsorlar çekilmek istediler mi?

HK: Oldukça fazla. Bunun en iyi örneği Ülker’di. O dönemlerde şike konusunun gündeme geldiği dönemde geri çekildiklerini, operasyonda anılan kulüplerle anlaşmak istemediklerine dair yazılı ve görsel basında demeçlerini görmüştük. Ama sonrasında ise tekrar sponsorluk anlaşmalarına geri döndü. Bunun PR’ını iyi kullandı.

SÖ: Her türlü spor dalında, transfer için sponsor gerekli mi?

HK: Kulübün parası varsa tabii ki gerekli değil. Ama kulüplerimizin eknomik sıkıntılarını biliyoruz. Sponsorluklar sadece transferler için değil, çalışan kişilerin maaşların ödenmesinde, diğer branşlara destek verilmesinden, sporcuların ödemelerine dair, kısacası şirket döngüsünün sağlanması için diğer gelirlerin dışında sponsorluk gelirlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Transferlere ise sponsorlar karışmamalı, karışmaz zaten. Bir sporcunun transferine en iyi teknik adam ve squat ekibi karar verebilir. Burada işin uzmanları o kişilerdir. Transferi yapılması düşünülen isimler popüler sporcular ise pazarlama alanına yansıması hakkında yine pazarlamadan sorumlu uzman yöneticiden görüş alabilirler.

UT: Sponsor firmalar transfer edilecek isime göre mi öne çıkıyorlar? Yıllar önce Galatasaray’da Hagi’nin transfer operasyonu vardı. Şefik Öztek bile bu operasyonun içindeydi. Keza Drogba, Sneijder operasyonu da doğru bir operasyon gibi yönetildi. İsime göre mi firmalar öne çıkıyor yani ünlüyse, iyi bir futbolcuysa daha çok mu sponsor bulma ihtimali var?

HK: Kulübün sportif başarısı, marka algısı çok önemli ama bu tarafı da yok değil…

Popüler sporcuların isimleriyle kulübe/takıma katkısı çok büyük. Az önce bahsettiğim gibi o isimlerin forma satışlarına, bilet satışlarına katkısı oldukça fazla. Kulüple birlikte bir marka algısı oluşturması ve o takıma sponsor olan kuruluşların bu algının içinde olma talepleri çoğalabiliyor.

Tabiki sırf popüler olduğu düşünülerek de yanlış transferler yapmamak lazım. Sonrasında Matteo Ferrari, Zvjezdan Misimoviç, Diego Ribas gibi transferlere tanıklık edebiliyorsunuz.

UT: Kısa bir süre öncesine kadar Passolig Spor Pazarlama Müdürlüğü yaptınız. Passolig amacına ulaştı mı sizce?

HK: Bu soruya kısa bir süre öncesine kadar çalışanı olarak değil, spor pazarlama araştırmacısı olarak değinebilirim. Burada ilk başta amacı sorgulamak gerekiyor. 6222 sayılı yasa gereği sporda şiddetti engellemek için çıkartıldığı için yasanın uygulanması için çıkarıldığına göre, bu konuda aşırılık yapmak isteyen taraftar üzerinde bir etkisi olduğuna inanıyorum.

PassoLig’in Tribünlere Etkisi

UT: Bu durumda, Passolig eski spor pazarlama müdürü olarak değil, Spor Pazarlama araştırmacısı olarak bakacak olursak sizce takım taraftarlarının tribünlere gelmemesinin Passolig’e bağlanması doğru mu?

HK: Aslında passolig markası ile ilgili soruları arkadaşım olan kurumun basın sözcüsü ve Genel Müdürü Ceyhun Kazancı’nın yanıtlaması daha doğru olabilir. Spor Pazarlama Yöneticisi ve analizini yapan biri olarak, doğru değil. Bu oluşumla gerçek taraftarları görmüş olduk. Passolig öncesi tribünleri dolduranlar gerçek taraftarlar mıydı yani biletini kendileri satın alarak izleyen kişiler miydi? Eski bir kulüp çalışanı ve bunun cevabını bilen biri olarak ilk olarak bunlara bakmak gerekiyor.

Her takımımızın kendisine göre milyonlarca taraftarı bulunuyor. Bu taraftar ölçümü neye göre yapılarak karar veriliyor. Kongre üyelerine mi, bilet/kombine alanlara mı, storelerden ürün satın alanlara mı? Sadece ben şu takımlıyım diyen kişiyi de taraftar olarak görüyoruz. Yani ekolojik taraftar çok önemli.

Bu oluşumla da takımların gerçek taraftarının ortaya çıkmış olduğuna inanıyorum.

UT: Yani boşluğun olmasının sebebi ”bedavacıların” dışarıda bırakılması mı?

HK: Spor camiasında olan herkesin de bildiği gibi stadyumlar ortalama 43.000 kişilik. Bu stadyumlarda, öncesinde boş olan yerlerde elinizdeki fazla biletleri kullanarak misafir ağırlayabiliyordunuz. Fakat Passolig uygulamasıyla herkes kendi biletini almak durumunda.   Bedava olarak misafir ağırlayamıyorsunuz. Parasını verip siz satın alıp misafir ediyorsunuz. Bu konuda, elbette ki sponsorların bilet haklarını ve basın kısmını dışarda bırakıyoruz.

UT: Özellikle futbol ve basketbolda çok büyük paralar dönüyor. Ünlü isimler milyon dolarlar kazanıyor. Bu kazanılan paralar sporun temelinde var olan amatör ruhu öldürür mü sizce?

HK: Evet, sporcular paranın getirmiş olduğu büyük hazla disiplinli çalışmaları dolayısıyla sportif başarıları değişebiliyor sonrasında ise bu şekilde devam ederse yok olabiliyorsunuz.

Hocalar/Teknik Adamlar, düzgün bir takım, disiplinli ve kontrolör yaklaşımlarla bu durumun üstesinden geliyorlar. Sanırım bu da daha çok sporcunun içinde olması gereken bir şey.

Yoksa sadece Hocaların kontrolörlüğünde, yapılan disiplinsizlik veya kötü performanslarla anlık cezalarla, yedek kulübelerinde oturtmalara, bir kaç maça çıkmama cezasıyla disiplinize edilmeye çalışıyor. Düzelmeyenlerle de yollar ayrılıyor ve bu şekilde devam eden kişiler bir süre sonra puff,  yok oluyor zaten.

Bu süreçte bu tarz duruş, takımı, ekibi, hocayı taraftarı da dolayısıyla domino taşları gibi tüm organizasyonu etkiliyor.

UT: Hep takım sporlarını konuştuk. Bireysel sporlarda federasyonlar sponsorluk konusunda ne ölçüde destek veriyorlar? Bu konuda bir araştırmanız var mı?

HK: Ülkeniz adına başarı göstermiş ödülleriniz varsa, Milli sporcu ünvanını almışsanız aylık çok cüzzi ücret sanırım asgari ücret gibi bir maaş alabiliyorsunuz. Başarılı olmayı öncelikle kişinin kendisine bırakılıyor. Başarılı olması için destek olunduğunu duymadım. Tesis kullanımı gibi durumları bu konun içine dahil edilmezse tabiki

Beşiktaş’ın Elenmesinin Marka Değerine Etkisi

UT: Peki Beşiktaş Şampiyonlar Ligi’nde birazcık da hakem oyunlarıyla elendi. Penaltı, kırmızı kart, hemen arkasından gelen hakemin de birazcık daha iteklemesiyle Beşiktaş maalesef şanssız bir şekilde elendi. Beşiktaş’ın elenmesi, Beşiktaş açısından sıkıntı yaratır mı marka değeri açısından?

HK: Elbetteki herşeyden önce Şampiyonlar Ligi yolunda elde edeceği geliri kaybetmiş oldu. Diğer taraftan, şampiyonluk yolunda katıldığı tüm maçlarda ismini bol oranda duyurmuş, akıllara kazınmış ve şampiyonlukla birlikte de Marka sıralamasını değiştirme şansını yakalayabilirdi. Ama takım bizim en başarılı takımımız. Avrupa maçlarında da aynı yollarda geçiyor olacağız.

Adidas-Nike Rekabetinin Spora Etkileri

UT: Size şimdi bir şehir efsanesi soracağım. Hep spor camiasında şu bilinir. Adidas’ın sponsor olduğu takımlar kafaya oynar. Finalde eğer bir Adidas takımıyla bir Puma takımı ya da bir Nike takımı oynuyorsa her zaman için Adidas takımı kazanır. Hatta şekillendireceğim. 2008 Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye Almanya’yla oynarken Türkiye’nin sponsoru Nike’tı, Almanya’nın sponsoru Adidas’tı. Yarı finalin öteki ayağında da, bir Adidas (İspanya) bir Nike (Rusya) takımı vardı. Finali 2 Adidas takımı (Almanya- İspanya) oynadı. Yani bu şehir efsanesi doğru mudur? Para döner mi yani? Adidas sportif başarıları almak için para döndürüyor mu?

HK: Bu haliyle şike durumu ortaya çıkar. Adidas sportif başarısı iyi olan ve bu sektörde öncü olan kulüplerle çalışmayı yeğliyor. Nike de hemen yanında bunu yakalamaya çalışıyor.

Ben bir spor sektöründe bir markaysam ve bu sektörde, kendi markamla insanların algısına oynamak istiyorsam, başarılı takımlar kimlerse onlara oynar, onların sponsorluğunu almaya veya çalışmaya çalışırım.

UT: Çok daha çarpıcı örnek vereceğim size biraz daha bu soruyu somutlandırabilmek adına. Türkiye ne zaman Adidas’tan Nike’a geçti, Türkiye’nin uluslararası başarısında bir düşüş yaşandı. Tek istisnası 2008 Avrupa Şampiyonası.

HK: Bu bakış açısı Türkiye Ligi’ni Adidas’ın yönettiği anlamına gelirki bu da yanlış olur sanırım. Adidas evet dünya markaları içerisinde lider konumunda ama Nike da hemen yanında. Dönemin etkenlerini, kulüplerin başarılarını incelemek gerekir.

UT: Sizi araştırırken, İngiltere’yle ilgili bir projenizi öğrendim. Onunla ilgili bize bilgi verebilir misiniz?

HK: Ben kendiyle yarışan bir insanım. Spor pazarlama yapıyorsanız ve işinde en iyi olmak istiyorsanız sadece Türkiye Ligi’ne bakarak veya bilgisayar başında diğer ligleri Google’dan search ederek bilgi alamazsınız, gidip yerinde yaşamak ve bunlara tanık olunması gerektiğine inanıyorum.

Bunu MLS de de yapabilirdim. Sektörün de öncüsü Premier Lig olduğundan, Premier Lig’de araştırma yapmak, yerinde gözlemlemek, maçları izlemek için bir süreliğine oraya yerleşmeyi planlıyorum.

Mesleki anlamda, “MLS ‘de Kraliçe olacağıma, Premier Lig de stajyer olmayı tercih ederim”

 

 

Bülent Korkmaz: 2000 Ruhu Bitti !

0

Galatasaray’ın “Cesur Yürekli” oyuncusu o, kaptanı, efsane “3” numarası. 14 yıl boyunca Galatasaray’ın A takımında oynadı. Saha içinde, futbolun gerektirdiği kadar hırçın, ama saha dışında tam bir beyefendi. Tahmin ettiğiniz gibi, Bülent Korkmaz’dan bahsediyoruz. Yazılı basına demeç vermeyen ‘’Cesur Yürek”, Roportajlik.com’a konuştu. Galatasaray’ın içinde bulunduğu durumdan, çıkış yoluna; Galatasaray Teknik Direktörlüğü’nden ayrılmasından, kariyer planlamasına kadar her şeyi lakabında olduğu gibi “Cesur Yürekliliği” ile anlattı Kaptan. 17 Mayıs 2000’de Parken Stadı’nda UEFA Kupası’nın kaldıracağına ne zaman inandığını, çıkan omzuna rağmen oyunu nasıl bitirdiğini anlatırken, o günleri tekrardan yaşıyordu. Galatasaray’ın, belki de gelmiş geçmiş en iyi defans oyuncusu Bülent Korkmaz ile yaptığımız röportaja buyurun…

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

Fotoğraf: Müge Yücetürk

UĞUR TEMEL (UT): Galatasaray’ın durumu malum. Son 3 maçta 2 mağlubiyet ve zoraki bir tempoyla kazanılan bir galibiyet ama futbol olarak vasattan daha fazla değil. Bunun sebebi nedir? Futbolcular arası uyumsuzluk mu? 2

BÜLENT KORKMAZ (BK): Bu sonuçları almalarının birçok sebebi olabilir. Hemen oluşacak bir başarısızlık durumunda anında teknik direktörlere kabahat bulmamak gerek. Ortada bir başarısızlık durumu varsa bunun sorumlusu herkestir. Bursa karşısında alınan sonuca gelirsek ki Bursa çok iyi bir takım, alınan net bir sonuç vardı. Takımlar inişli çıkışlı grafikler sergileyebilir. Fenerbahçe buna en iyi örnek ligin başında çok kötü bir futbol oynarken, yükselen grafikleriyle son 6 maçını kazanmış durumda. Dolayısıyla bu inişler çıkışlar normal. Ama bu inişlerin çok uzun sürmemesi gerekir. Galatasaray’da Bursa maçı ile itibaren grafiğini yükseltmiş durumda, çok daha iyi olacaklarını düşünüyorum. Büyük takımsınız diye her maçı kazanacaksanız diye bir futbol dünyası yok. Dünyanın en iyi takımı Barcelona bile kendi evinde berabere kalabiliyor hatta yenilebiliyor. Bu bazen takımı genel düşüşü, bazen de bir oyuncunun form düşüklüğü olabilir bu gayet olağan bir durum.

UT: Peki bu düşüşleri neye bağlayabiliriz?

BK: Birçok nedeni olabilir. Bazı oyuncular zihinsel olarak iyi hissetmeyebilir, fiziksel olarak yeterli düzeyde olmayabilir. Bazen de rakip takım çok iyi oynar. Yani siz ne kadar iyi oynarsanız oynayın, rakip sizden daha iyi oynayıp üstün olduğu an kaybedersiniz. Tabii ki içerdeki kargaşayı bilemem. Çünkü antrenmanlarını izlemiyorum ve içeride olan olayları duymadığım için net bir şey söyleyemem size. “Medyadan duyuyor musunuz?” Derseniz, açıkça söylemeyelim ki spor gazetesi okumuyorum. 20 sene önce spor gazetesi okumayı bıraktım. Futbolu sadece maç izleyerek takip ederim, ama tüm dünyada ki maçları. Dediğim gibi içeriyi ve antrenmanları bilmek, görmek lazım.

UT: Peki iyi bir futbol izleyicisi olduğunuzu sizden duyduğumuza göre, bir seyirci olarak sizce Galatasaray’da bir teknik direktör değişikliği şart mı?

rieBK: Vallahi ne kadar gazete okumasanız da bu tarz duyumlar kulağınıza geliyor. Bunu hep söylerler. Ne kadar iyi sonuç alırsanız o kadar iyi, ne kadar tökezlerseniz o kadar kötü teknik direktörsünüz, her şey sonuca bağlı. Türkiye’de bu maalesef hep böyle. Çok kariyerli hocalar da geldi mesela. Onlar dahi başarılı olamadı ona bakacak olursak. Dolayısıyla “bir teknik direktör değişikliği gerekli mi?” diye sorarsanız, onu ben bilemem tabii ki. Alınan sonuçlara bağlı. Futbol sonuç endekslidir. Ben sahada her zaman taktiksel varyasyonlara bakarım ve hiçbir zaman sonuca göre yorum yapmam. Teknik direktör ya da futbolcuyu eleştirmem.

UT: Galatasaray’ın kendi sahasında kaybettiği Trabzonspor ve Başakşehir maçları var. Teknik adam gözü ile bakıldığında, bu maçlar için Galatasaray’ın bu sezon oynadığı en iyi iki maç diyebilir miyiz?

BK: Başakşehir maçına kesinlikle katılmıyorum. Başakşehir’in pozisyonlarına bakalım, bir de Galatasaray’ın pozisyonlarına bakalım. Kesinlikle bunlara bakmak lazım. Bazen oyunu kontrol edebilirsiniz ama sonucu belirleyemezsiniz. Önemli olan hem oyunu kontrol edebilmek hem de sonucu belirleyebilmektir. Başakşehir şu an lider yani hem oyunu kontrol edebiliyor hem de sonucu. Rakibiniz ne oynamak istiyor ve nasıl oynuyor bilmeniz gerek. Başakşehir, hiçbir zaman baskıyla oynayan bir takım değildi. Oyunu belli bir bölgede karşılayan, pozisyonunu çok iyi koruyan, bloklar arasını çok iyi kapatan ve takım savunması ile hücum çıkışlarını çok iyi yapan bir takımdı. Bunu yaptı ve başardı. Galatasaray topla daha çok oynadı ama sonuca etki edemedi. Bazen çok baskılı oynadığınız bir maçta sizin beceriniz değil, rakibinizin oyun anlayışının becerisidir bu. Trabzonspor takımı ise zaten şampiyonluğa oynayacak bir takım değil. Takım olarak öyle bir potansiyelleri yok. Trabzon’un Galatasaray’ı yenmesi beni açıkça şaşırttı. Başakşehir’in yenmesi beni şaşırtmaz ama Trabzon’un İstanbul’da Galatasaray’ı yenmesi beni şaşırttı. Baskılı oynadı mı Galatasaray? Oynadı. Bana göre üstün taraf mıydı? Evet. Ama zaten Galatasaray’ın Trabzon’a üstün olması gayet normal. Antalyaspor Trabzon’u Avni Aker’de 1-0 yendi siz düşünün. Yani Trabzon eski Trabzon değil. Şenol Güneş’in Trabzon’u değil. Bu gidişle de olması biraz zor.

 

2000 Ruhu Neden Yakalanamadı?

UT: 2013’de Terim’in ayrılmasından sonra Mancini, Prandelli, Hamza Hamzaoğlu, Mustafa Denizli ve Riekerink’in Galatasaray’ın başına geçtiklerini biliyoruz. Ama hiçbirisi sizin de kadrosunda olduğunuz 2000 yılında ki takım kadar olamadılar. 2000 ruhu yakalanamadı. Sizce neden?ruh

BK: Ya ben artık bu tür söylemlere çok gülüyorum! Ne bitmek bilmez 2000 ruhuymuş arkadaş. Bana çok komik geliyor artık. Nesil farkı var, jenerasyon farkı var, oyuncu farkı var. Bizim yakaladığımız başarı evet büyük bir başarı, futbol tarihimizin en büyük başarısı. Ama bu başarıyı sürekli başka birileriyle, başka bir takımla mukayese etmeyi uygun bulmuyorum. Nesil, oyun yapısı, oyun taktikleri değişti. Dolayısı ile herkes aynı şeyi söylüyor. 5 maç üst üste kazanıldığında hemen manşetlerde ‘’2000 ruhu geri geldi.’’ Yazılarını görüyoruz. Ama o nesil hiçbir zaman gelmeyecek, o defter kapandı, bitti. Sürekli biten defteri tekrar tekrar açmanın onu taklit etmenin manası yok. Kulüp bazında söylemiyorum. Kamuoyu bazında söylüyorum sürekli konuşulmasını doğru bulmuyorum. O geçti gitti şimdiki oyuna bakacaksınız.

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED) :  Futbol artık yıldız oyuncuların, defans oyuncularını teker teker geçtiği ve geniş alanlar bulabildiği bir oyun değil. Defans oyuncuları daha fazla teknik bilgiye sahip ve oyun kurma sorumluluğunu üstlerine alıyorlar. Modern futbol ve modern defanslar için ne düşünüyorsunuz?

BK: Yıldız oyuncu dediğiniz de kim mesela? Ronaldo mu? Günümüzde Birkaç maç iyi oynayan herkese, yıldız ya da efsane deniliyor. Kelimeleri kamuoyu olarak çok basite indirgiyoruz. Efsane futbolcu ayrı yıldız futbolcu ayrıdır. Messi ya da Ronaldo bunlar çok ayrı futbolcular. Ama dediğinize katılıyorum, bir futbolcuyu iki defa geçtiğinizde çok farklı bir göz ile size bakılıyor. Hele Türkiye’de çok daha farklı bir yere koyuluyorsunuz. Bu tabii ki yetenekli oyuncuların sayısının azalmasından kaynaklanıyor, bu en önemli sebebi. Özellikle Türkiye’de bu sorun var. Ben dediğim gibi her maçı izliyorum, biraz da kendi mesleğim ile alakalı olduğu için. Ama istediğim kalitede oyuncu bulamıyorum. Diğer bir yandan artık oyunda da bireysel yetenekten ziyade taktiksel varyasyonlar çok daha ön planda. Avrupa’da taktiğe dayalı futbol uzun zamandır oynanmakta fakat Türkiye’de bu hala böyle değil. Konyaspor ve Başakşehir’i çıkardığımız anda bunu yapan takım Türkiye’de kalmıyor diyebiliriz. Bu iki takım belirledikleri sistemleri her maç oynuyorlar ama diğerleri zaman zaman deneseler de sürekli olarak yapamıyorlar. Oyuncu olarak da iki çalım üst üste atabilen oyuncuya çok yetenekli diyoruz. Bruma mesela çok yetenekli, ama Avrupa’da bulduğu rahatlığı burada yakalayamıyor. Bunu Fenerbahçe maçında hepimiz gördük. Advocaat direkt olarak Bruma üzerine oynadı ve Galatasaray’ın fişini çekti. Yine de son maça bakacak olursak Galatasaray doğru oyun oynadı ama yanlışları da oldu. Bruma solda başladı fakat her zaman söylediğim ama dinlenmediğim olay şu: Sneijder soldan başka hiçbir yerde oynayamıyor. Ne zaman Bruma sağa Yasin sola geçtiğinde işler Galatasaray için kolaylaşıyor. Rakibi iyi analiz etmek lazım. Modern defans oyuncularına gelecek olursak; Ben aslında neyin modern olduğunu anlamış değilim. Saha mı daha modern, tesisler mi yoksa formalar mı? Avrupa futbolu uzun yıllar önce bireysellikten uzaklaşıp takım oyununa döndü. Bizim modern futbol dediğimiz algı uzun yıllardır Avrupa’da oynanıyor zaten. Alt liglerde bile bu oyun oynanıyor ama bu biraz da oyuncunun potansiyeline bağlı. Defans oyuncuları da sisteme göre çok değişiyor. Conte mesela. Juventus’da 3-5-2 oynarken, Chealse’de 3-4-3’e döndü ve son 7 maçı gol yemeden kazandı. Yani sizin, aldığınız takım hangi oyun sistemine yatkın onu bilmeniz lazım. Her takım 4-4-1-1 ya da klasik 4-4-2’yi oynayamaz. Conte, benim çok beğendiğim bir teknik direktör. Juventus’ta 3-5-2 oynarken Chealse’de 4-4-1-1 denedi olmayınca 3-4-3’e döndü ve çok daha başarılı oldu.

UT: Peki Galatasaray hangi sistemle oynamalı?

BK: Elinizdeki oyuncuya bağlı. Elinizde Sneijder gibi bir oyuncu varsa hiçbir zaman 4-4-2 oynayamazsınız.

UT: Gelecek hafta Galatasaray Kasımpaşa ile oynayacak. Siz Takımın başında olsaydınız Galatasaray’ı hangi düzenle çıkartırdınız? (Röportaj Galatasaray’ın Bursa maçından sonra yapılmıştır.)

BK: Onu ben bilemem. Siz tamamen isimlere odaklı bir soru soruyorsunuz ama benim oyuncuların antrenman verimliliğini de bilmem lazım. Antrenmanlar o haftanın kadrosunu belirlemedeki en önemli faktördür. Bazı futbolcular kendini çok ön plana çıkartır, oynatmayı düşünmediğiniz halde oynatırsınız. Ama siz, elinizdeki kadro ile devam etmek zorundasınızdır. Hani sürekli kullanılır ‘’rotasyon yapılıyor’’ falan diye ben anlamadım neyin rotasyonu bu. Sen kendine futbolcuyum diyorsan, üstüne büyük takımda oynuyorsan 4 günde bir maç oynamaya kendini hazırlayacaksın. Bana tuhaf geliyor bir bakıyorsunuz 9 oyuncu değişmiş. Yani biz herşeyi basite indirgemeye kalktık. Kelimeleri de düşünceleri de.

Galatasaray, Kadıköy’de Neden Kazanamıyor?

UT: Kaptan, 22 Aralık 1999’da yani Galatasaray’ın Kadıköy’de en yendiği maçta takımdaydınız ve yedek olarak başlamıştınız. Galatasaray o günden beri neden Kadıköy’de kazanamıyor?kadikoy

BK: Ya herkes aynı soruyu soruyor. İstatistiklere baktığımız zaman zaten takımlar kendi evinde hep kazanır. Deplasmanda en çok kaybeder ya da berabere kalırlar. 17 senedir Galatasaray kazanamıyor. E bu hoş bir şey mi? Değil tabii ki. Galatasaray gibi büyük bir takımdan beklenmiyor. Hani en son maçta Fenerbahçe de iyi değildi. Taktiksel yönüyle kazandı Fenerbahçe. Orada teknik direktör becerisi vardı. Her şeyi defansif olarak Bruma’nın üzerine kuran, hücum olarak da belli varyasyonlarını iyi uygulayıp kazanan bir Fenerbahçe gördük. 17 yıl boyunca Galatasaray hep yenilmedi, berabere de kaldı ve hatta kupa bile kaldırdı. Kendi evinde bir takımın üstelik büyük bir takımın kazanması gayet normal. Büyük bir takım kendi evinde senede 17 maç oynuyorsa, 1 maç kaybeder, 2 maç berabere kalır ama 14 maç kazanır. Ben bu Saraçoğlu’nda kazanamama durumundan sadece oyuncuların değil, hakemlerin de etkilendiğini düşünüyorum.

UT: Peki o dönem gazetelerde çok okumuştuk. Mondragon’un Saraçoğlu için soyunma odası totemleri var mıydı?

BK: Totem değildi. Herkesin kendine göre bir inancı vardır, onun da kendine göre bir inancı vardı. Maneviyatı vardı demek daha doğru sanırım. Ama totem gibi yok canım. Belki de ben öyle şeylere inanmadığım için olabilir ben Mondragon’nun öyle bir şeyini görmedim.

 

Galatasaray’ın Geleceği Çocuklar..

ED: Ülke futbolunda bulunan yabancı oyuncu tutkusu için ne düşünüyorsunuz? Altyapılardan oyuncu çıkarılsa bile bir zaman sonra ikinci plana atılıyor. Yabancı oyunculara harcanan paralar altyapıya harcansa bizim için daha yararlı olmaz mı?altyapi

BK: O zaman ben kendimden örnek vereyim. Ben Galatasaray’da altyapıda oynarken bizde bir tane toprak saha vardı. Soyunma odası ya da malzeme yoktu. Ama oyuncu vardı. Alt liglerde, amatörlerde birçok yetenekli oyuncu vardı. Çünkü biz sokaklarda büyüdük, futbolun her çeşidini oynadık, futbolu sokakta öğrendik. Biz hiçbir zaman evde internet ya da bilgisayar başında değildik. Ki zaten öyle bir şey yoktu. Sonra nesil değişmeye başladı. Çevreden çok etkileniyoruz. İstanbul’da yaşadığım için söylüyorum, sokak futbolu oynayacak alan kalmadı bir kere. Oyun alanları kayboldu. Altyapıdan oyuncu yetiştirmek için önce tesisiniz olması lazım. Tamam, özellikle büyük takımlarda çok güzel tesisler var. Malzeme, yemek, yatakhane veriyorlar. Ama çocuklara profesyonel eğitimler vermeniz lazım, saha eğitimleri vermeniz lazım. Her şeyden önce okulunu ihmal etmemeli çocuk. Yani asıl olarak bu iki eğitimi vermeniz lazım. Biz burada taktiklerden, varyasyonlardan bahsediyoruz. Altyapılarda ben bu eğitimlerin çok doğru verildiğini düşünmüyorum. Gittiğimiz her takımda, idmanlarda pozisyon almayı öğretiyoruz. Profesyonel olmuş kocaman adama pozisyon almayı öğretiyorsam, o zaman altyapıda o adam doğru eğitimi almamıştır. Kırsal kesimlere doğru oyuncu bulma çalışmaları yapılmalı. Galatasaray’da 2000 doğumlu neslin hepsini benim de hocam olan Ahmet Keskinkılıç Hoca bulmuştur. Düşünün yılların hocası ve kaç tane hoca daha var takımda. Ama yine Ahmet Hoca el atmış bu işe. O çalıştırmıyor şimdi ama keşfeden o. Galatasaray’ın geleceği o çocuklar. Hani diyoruz ya 2000 ruhu diye işte 2000 ruhu bu. Arayınca yetenekli oyuncuyu bulursunuz ama onu işlemek de önemli. İyi işlerseniz yabancı oyunculara gerek kalmaz. Yabancı oyuncu transferleri, oyuncu arayıp bulma politikası yanlış.  Ben olsam,Trabzon’a son 5 yılda gelmiş bütün yabancı oyuncuları 1 dakika daha orada tutmam. Kulübe ve oradaki diğer oyunculara yarardan çok zararları var.

 

UT: Yıllarca; Yusuf, Erhan, Semih Yuvakuran, Stumpf, FalcoGötz, Popescu, Song, Tomas gibi üst düzey oyuncularla oynadınız. En rahat ettiğiniz partneriniz kimdi?popescu

BK: Ben hepsiyle rahat ettim açıkçası. Bu genelde sizinle alakalı. Ya ben öğrenmeye çok hevesliydim. Profesyonelliği de altyapıda öğrenmedim. Ben profesyonelliği oyunculardan öğrendim. Ne yiyor, nasıl yaşıyor? Zaten uyku düzeni olan ve çalışmayı seven bir insandım. Dolayısıyla ben kimseyle uyumsuzluk yaşamadım. Bunun haricinde zaten yanınızda, önünüzde ya da arkanızda oynayacak oyuncunun özelliklerinin bilmeniz lazım. Ben hepsiyle iyiydim ama tabi ki büyük başarılar Popescu ile geldi. Popescu’ya sorsanız Bülent der, ben de Popescu derim.

ED: Peki baktığımız zaman yıllarca üst düzey takımlar ve forvetlerle mücadele ettiniz. Raul, Henry gibi. Sizi en çok zorlayan forvet hangisiydi?

BK: Ya o sizin performansınızla alakalı aslında. Eğer performansınız üst seviyedeyse hiçbir problem yok. Ama form düşüklüğünüz varsa hangi santraforla oynarsanız oynayın zorlanırsınız. Ama oynadığınız rakibi bilmek zorundasınız. Çalışmayı sadece sahada ve fiziksel olarak değil zihinsel ve görsel olarak da yapmanız gerekiyor.

 

Galatasaray’dan Ayrılışı

UT: Kaptan 24 Şubat 2009’da Skibbe’nin yerine Galatasaray’ın başına geldiniz. 2 gün sonra Bordeaux maçında Arda’nın harika golleriyle ve şahane bir futbolla 4-3 galip geldiniz. O sene takım 5. Bitirdi ligi ve siz 1yıl opsiyonlu 2,5 yıllık sözleşmeniz olmasına rağmen ayrıldınız neden? Olmayan neydi?hoca

BK: Ben geldiğim an bu takımın kaçıncı bitirebileceğini söylemiştim. Hele Meira gibi önemli bir oyuncuyu Rusya’ya gönderdikten sonra ben Adnan Başkana neyin yapılması, neyin yapılmaması gerektiğini söylemiştim. Şansızlıklar tabi ki oldu. Benim aldığımda zihinsel olarak bitik bir takımdı. Ben açıkça ligdeki yerimizi söylemiştim. Kabul etmediler. Ben geldikten 1 hafta sonra açık tarihli istifa mektubumu verdim. Onlar da istifa mektubumu kabul ettiler. Eğer kabul etmeselerdi ben devam ederdim ama ettikleri an bırakacağım belliydi.

UT: Şu an sonuç olarak da oyun olarak da Galatasaray beklentilerin altında. Teknik Direktör değişikliği gündemde. Size gelen bir teklif var mı?

BK: Hayır. Kesinlikle öyle bir teklif gelmedi.

UT: Peki gelse?

BK: Vallahi ben varsayımlarla hareket etmeyi istemiyorum. Gelse, yapsak, etsek. Bunlara cevap verenleri de anlamıyorum. Bence bir teknik direktör daha gitmemişken onun üstünden konuşmak spor ahlakına uygun değil.

UT: Peki taraftarların deyimiyle ‘’Sabri Reyis’’ yerine ne kadar adam alınırsa alınsın her zaman oynamaya devam ediyor. Sabri bu istikrarını nasıl koruyor?sabri

BK: Ben size şöyle söyleyeyim; Galatasaray’ın borcunun beşte biri Sabri yüzündendir. 25 milyon Euro sadece sağ bek için harcanmıştır. Sabri kötü bir sağ bek değil. Bizde maalesef oluşan bir algı var ‘’Sabri kötü oyuncu’’ diye. Demek ki o transferleri yapanın beceriksizliği ve Sabri’nin becerisi. Burada herkes Sabri’ye yükleniyor, ben buna çok gülüyorum. 25 milyon Euro harcanmış Sabri’nin yerine adam alabilmek için düşünebiliyor musunuz? Benim başıma da geldiği için biliyorum. Üzerime çok oyuncu alındı ama hep ben oynadım maalesef. Bu olanlar Sabri’nin aslında iyi bir oyuncu olduğunu gösterir. Benim için altyapıdan gelen bütün oyuncular değerlidir. Inter’de ‘’Icardi’’ vardı Zanetti’nin yerine alınmıştı. Taraftar Zanetti’ye sahip çıkıp “Zanetti bizim efsanemiz Icardi kim?” dedi. Anlayışları çok farklı. Biz Türkiye’de bu anlayışı yakalayamadığımız sürece başarılı olamayız. Efsane oyuncu-yıldız oyuncu farkını şimdi anlatabiliyor muyum? Efsane Icardi değil Zanetti’dir. 2 yıl oynayıp efsane olunmaz.

UT: Peki sizce Türkiye’de efsane kim?

BK: Beşiktaş’ta da, Fenerbahçe’de de, Galatasaray’da da efsaneler var.

UT: Peki siz şu anda efsanelerden bir 11 oluştursanız kimlere forma verirsiniz?

BK: İnanın şu anda çok zor düşünmem lazım. Türkiye Profesyonel Futbolcular Derneği yönetim kurulu üyesiyim ben. Biz bu tarz konularda ödüller dağıtıyoruz. 8 kişiyiz. Her birimiz farklı 11 kurmuştu efsanelerden. Düşünmek lazım ben şimdi kalkıp şu, şu, şu diyemem.

UT: Teknik Direktörlük döneminizde en üzüldüğünüz olay Kayserispor’un ligin son haftalarına kadar ümidini koruduktan sonra küme düşmesi midir?

BK: O seneyi kaybetmek gerçekten üzücüydü. İyi de oyun oynuyorduk üzüldük çünkü hepimizin emeği vardı. Ama beni en çok üzen olay Galatasaray’da Hamburg’da 2-0 öndeyken 2-2 berabere kalıp turu geçememektir. Bunlar oluyor ama hiçbir zaman futbolu çok iyi biliyoruz diyemeyiz. Antrenör olduğunuzda mağlubiyetler, galibiyetler, sevinçler ve üzüntüler hepsi size tecrübe oluyor. Kendimizi geliştiriyoruz ve daha tecrübeli farklı bir teknik direktör oluyoruz. Türkiye şartlarında nasıl olur bilemeyiz tabii ki.

 

Gelecek Planları Neler?1

ED: Peki Bülent Korkmaz’ın gelecek planları ne? Kariyeriniz için neler planlıyorsunuz?

BK: Türkiye’de kariyer planlaması yapmak hiç kolay değil. Ben hep başlarken bir takımda 3 seneden fazla kalmak istedim, ama olmadı. Kulüplerin iç yapısından kaynaklı. Bir Anadolu kulübü 50-60 milyon lira borçlanıyorsa o kulüp doğru yönetilmiyor demektir. Dolayısıyla zor ya, çok zor. Hedeflerim var mı? Tabii ki var, deneyerek öğreniyorum. Farklı insanları, farklı yöneticileri tanıyorum. Kafamdaki hedefe ulaşana kadar deneyeceğim. Hiç sormayın nedir diye. O bende.

UT: Mustafa Denizli sizi Viyana’da ilk sahaya sürdüğünde Galatasaray’da hiç ilk 11’de başlamamıştınız. Ne hissettiniz?

BK: Ben o sene kampa da katılmamıştım. Sonra geldim takıma. Hazırlık maçları, jübile maçları oldu. Ferdinand vardı, Beşiktaş’ın Premier lig’den gelen forveti ona karşı oynamıştım, belki orada etkilenmiştir. Ben kendime de çok güveniyordum. Çok acemilik yaşamadım. Sonra ilk orada oynayınca Avrupalı Bülent oldum. Ben her zaman genç bir oyuncu oynattığımda hep Mustafa Hoca’dan feyz aldım. Benim de düşüncemde hep altyapıdan oyuncu çıkarıp yetiştirmek vardı. Bir takımda 3 sene kalabilirseniz farklı bir yapılanmaya gidebilecek zamanınızda oluyor.

UT: Teknik Direktör olarak idolünüz kim?

BK: Öyle bir idolüm yok. Kendim olmayı savunuyorum.

UT: Birazcık geriye gidelim 17 Mayıs 2000. Soyunma odasındasınız, Fatih Terim takımı topladı. Orada nasıl bir hava vardı.

BK: Yani normal bir maç havasıydı. Tabi ki final oynamanın verdiği bir heyecan var. Oyuncu eğer heyecanlanmıyorsa sıkıntı vardır. Gerginlik, heyecan var ama maça çıktığınızda heyecan falan kalmıyor. 16 sene geçmiş ya inanın hatırlamak zor ama tabi ki finalin gerginliği hepimizin üstündedir. Biz gerçekten farklı oynuyorduk ve farklılık yaratıyorduk. Rakipler de bunun farkındaydı. Oynadığımız takım Arsenal: Overmans, Henry, Vierra. O sene bence o takım Şampiyonlar liginde final oynayacak kalitede bir takımdı. Dolayısıyla o takımı yenmek tabi ki çok zordu.

 

‘’Omzu çıkan bir adam vardı

UT: Hagi atıldığında ne hissettiniz?uefa

BK: Vallahi bir şey hissedemedik. Benim omzum da çıkmıştı. Tabi maçın kırılma anlarından biriydi açık söylemek gerekirse. Hele Henry’nin kafasını Taffarel kurtardıktan sonra ben dedim ‘’Tamam biz bu maçı aldık.’’ O pozisyondan sonra hissettim kazanacağımızı. Bazen oyuncularla beraber taraftar da galibiyeti hisseder. Orada o anlardan biri yaşanmıştı. Sinerji ya da enerji ne hissederseniz hissedin orada o vardı. Ben inanırım, gerçekten hissetmek bazı olayların gelişimini etkiler. Biz onu hissettik, eminim televizyon başındakiler de bunu hissetti. Omzuma gelecek olursak 2 defa çıktı omzum. Uzatmanın ilk yarısının sonlarında ilk kez çıktı, bir de ikinci uzatma devresinde tekrar çıktı. 2. çıktığında sarmak zorunda kaldık. Başka oyuncu da değiştiremedik devam etmek zorundaydık ve ettik. Her zaferi temsil eden bir olay vardır ya bu da o zaferi temsil eden olay oldu. Belki isimler unutulur ama olaylar unutulmaz. 50 sene sonra 100 sene sonra, biz olmayız ama diyecekler ki ‘’Omzu çıkan bir adam vardı.’’

 

 

 

 

 

 

 

“Vatan Partisi Türkiye’nin Politikalarına Yön Veriyor”

0

Türkiye’de 24 Temmuz 2015’te Çözüm Sürecinin sona ermesiyle teör örgütü PKK’yla yoğun mücadele ediliyor. OHAL sürecinde çıkartılan KHK’ların da etkisiyle terörle ilişkisi olduğu iddia edilen yayın kuruluşları, sivil toplum kuruluşları kapatıldı. Başta ‘Barış İçin Akademisyenler’ başta olmak üzere birçok akademisyen görevinden uzaklaştırıldı. İçinde bulunduğumuz süreci bir kesim Saray Savaşı olarak değerlendirirken, bir başka kesim de Vatan Savaşı olarak ifade ediyor. Süreci Vatan Savaşı olarak ifadelendirenlerden biri de Vatan Partisi. Vatan Partisi, en başından beri Çözüm Süreci’ne karşı çıktığı, sürecin bölücülüğe yarayacağını söylediği ve operasyonlara destek verdiği için AKP’yle ittifak kurduğu iddia edildi. Vatan Partisi, bu iddialarla karşılaşırken bir yandan da ülkemizin Suriye ve Rusya politikalarında da aktif olarak girişimlerde bulunuyor. Bütün bu çalışmaların yanında Vatan Partisi’nde kurultay heyecanı da yaşanıyor. Partinin gençlik örgütlenmesi olan Öncü Gençlik kampüs kampüs, ilçe ilçe ve il il kurultaylarını düzenleyip 17-18 Aralık’ta 10. Genel Kurultayına hazırlanıyor. Bütün bu tartışmaları ve süreçleri Öncü Gençlik Genel Sekreteri Uğurcan Yardımoğlu ile konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük – Sibel Gülersöyler

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

 

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK): Öncelikle hep sorulan sorudan başlayalım. 15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçte Vatan Partisi ile AK Parti’nin ittifak yaptığı, yakınlaştıkları iddiası var. Siz Vatan Partisi Öncü Gençlik olarak bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Vatan Partisi AK Parti ile işbirliği içerisinde mi?

 

“TÜRKİYE’NİN POLİTİKALARINA YÖN VERİYORUZ”1

UĞURCAN YARDIMOĞLU (UY): Vatan Partisi iktidar partisinin politikalarını desteklemiyor. Vatan Partisi Türkiye’nin siyasi, iktisadi ve sosyal-kültürel politikalarına yön veriyor. Meseleyi buradan ele almayanlar Türkiye’nin hayati bir meselesi olan terör sorununda Vatan Partisi’nin aldığı vatansever tutumu yani Türkiye’yi birleştirecek tutumu iktidar partisine destek olarak algılıyor. Siz düşman tarafı ABD olarak görürseniz bunun terör unsurlarıyla yaptığı işbirliğini, hatta onları aparat olarak kullandığını da görürsünüz. O aparatlar bugün Türkiye’nin şehir merkezlerinde bombalar patlatıyor, kırsallarına el yapımı bombalar döşüyor. Türkiye’nin varlığını, bütünlüğünü tehdit eden bu terör örgütleri ABD desteklidir. Türkiye bugün o terör örgütlerine ve arkasındaki ABD-ABye karşı mücadele etmektedir. Vatan Partisi bu mücadelenin içerisindedir ve ona siyasi olarak önderlik etmektedir. Meseleyi böyle özetlemek mümkün. Yoksa AKP’yi desteklemek veya ona payanda olmak Vatan Partisi’ne kesinlikle yakıştırılamayacak ithamlardır. Çünkü Vatan Partisi kurulduğu günden itibaren başka hiçbir siyasi gücün emrinde olmamıştır. Vatan Partisi her zaman politika belirleyen olmuştur. Belirlediği politikalar ise Türkiye’nin önünü açan politikalardır.

 

“FETÖ TEHLİKESİNİ İLK SÖYLEYEN BİZ OLDUK”

EDK:  Son günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milli cephede yer aldığı tartışılıyor. Bu konuda Vatan Partisi ne düşünüyor? Erdoğan şu anda milli cephede mi yer alıyor?

UY : Biz 2002’de Türkiye’nin savaş düzenine girdiğini söylemiştik. Bu savaş düzeni Türkiye’nin özellikle Soğuk Savaş sonrası azgınlaşan ABD ile gerilen ilişkilerin sonucuydu. O ilişkiler elbette gerilmek zorundaydı. Çünkü siz varlığınızı tehdit eden bir kuvvetle stratejik ortaklık kuramazsınız. Türkiye, ABD ile savaşmaya 90’lı yıllarda başlamıştı. Ve bundan sonra bütün politikalarımızı bu doğrultuda belirledik.2006 yılında da Türkiye’nin önüne bu savaştan zaferle çıkabilmesi için Milli Hükümet Programı’mızı koyduk. Milli Hükümet Programı’mızla Türkiye’ye bir rota çizdik. O rota ABD ile mücadeleden nasıl zaferle çıkılacağını gösteren rotaydı. Atatürk’ün 6 Ok’una ve Cumhuriyet Devrimi süresince yaptığı işlere dayanıyordu.

dergiBiz hala bu rotadayız. Bu rotada olmayan AKP başta olmak üzere birtakım kuvvetler Türkiye’nin bağımsız olmak, bütünlüğünü korumak gibi mecburiyetlerini kavradı. Ve o rotaya dahil olarak bazı politikalarını belirlemeye başladı. Özellikle Türkiye’nin son dönemde belirlediği dış politika hattı ve ekonomik düzleme ilişkin aldığı kararlar, bu rotada alınmış kararlardır. Şimdi biz mi AKP’nin yanına gitmiş oluyoruz?  Hayır.  AKP, ABD’nin dümen suyundan sıyrılıyor, Türkiye’nin mecburiyetlerini kavrıyor. Kavrayamadığı yerde de bu yanlışlarını iktidarın yüzüne vuruyoruz, vurmaya da devam edeceğiz. Çünkü biz Türkiye’yi yönetmeye, önünü açmaya talibiz.

Türkiye’nin bütünlüğü, üretim ekonomisi, dış politikada bölgesel işbirliği ve aynı zamanda Avrasya çağını gören ilk biz olduk. FETÖ tehlikesini ilk farkeden, ifşa eden ve Türkiye’nin varlığını riske attığını ilk söyleyen biz olduk. Eğer, bu Türkiye tarafından geç de olsa kavranmışsa, bizim iktidarın yanına gittiğimiz anlamına gelmez, onların bu programa geldiğini ve Kemalist Devrime teslim olduklarını gösterir.

 

“TÜRKİYE’YE ASLA BAŞKANLIK SİSTEMİNİ GETİREMEYECEKLER”

SİBEL GÜLERSÖYLER (SG) : Ülkemizde son zamanlarda en çok tartışılan konulardan biri de Başkanlık Sistemi. Vatan Partisi Öncü Gençlik’in Başkanlık Sistemi hakkındaki düşünceleri nelerdir?

UY : Vatan Partisi, başkanlık sistemine karşıdır. Başkanlık sistemi; Türkiye’nin mayasını bozacak, milli devletini ve  milli ordusunu inanılmaz risklere atacak bir sistemdir. Başkanlık sistemi, Türkiye’nin karakterine kesinlikle uygun değildir. Türkiye’ye en uygun yönetim biçimi parlamenter demokrasidir. Türkiye’ye bu sistemi getiren Cumhuriyet Devrimi’dir. Eğer siz Cumhuriyet devriminin yaptığı ilk iş olan parlamenter demokrasiyi değiştirmeye kalkarsanız bu defa toplumun ve devletin karakterini bozmaya kalkmış olursunuz. Bu hedef de esas olarak emperyalistlerin hedefidir.

Hatırlayalım:

90’lı yıllarda emperyalist yöneticiler, AB’nin Türkiye komiserleri, CIA’nin Türkiye masa şefleri ne demişlerdi?

– “Türkiye’yi milli kimliğinden kopartın. Türk gençliğini milli kültürden kopartın.”

Peki Türkiye’yi milli kimlik ve kültürüne ençok sarılması gereken bu zamanda bu kimlik ve kültürden kopartmak istersek kime hizmet oluruz?

-‘Kemalizmin modası geçti’ diyen emperyalistlere.

AB’ye, ABD’ye hizmetin en önemli başlığı mafyalaşan kapitalist-emperyalist düzeni güçlendirmek ve bunun için halkçı-devletçi cumhuriyeti yıkmak. İşte iktidar, emperyalizme hizmet döneminden BOP eşbaşkanlığı döneminden kalan fikirlerle bu hataya düşüyor. Onları buradan uyarıyoruz, Türkiye’ye asla başkanlık sistemini getiremeyecekler. Türkiye cumhuriyetle yönetilmeye Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi ilelebet devam edecektir.

 

“AMERİKA’NIN DÜMEN SUYUNA GİRMEYİN”

SG: Son 50 yılın en çok tartışılan fotoğraflarından biri Abdullah Öcalan ile Doğu Perinçek’in birlikte çekilmiş fotoğrafları oldu. Geçtiğimiz haftalarda da Doğu Perinçek ile Ekrem Dumanlı’nın Zaman gazetesinde çekilmiş fotoğrafları yayınlandı. Siz bu fotoğraf hakkında neler söyleyeceksiniz? Bu fotoğraf da 50 yıl konuşulur mu?gorusme

UY: O fotoğraflar ortaya yeni çıkmadı. O fotoğrafları kendi yayın organlarımızda yayınladık. Özellikle Abdullah Öcalan ile çekilen fotoğraf uzun yıllar boyunca partimize saldırı kampanyasının aracı oldu. O fotoğrafın çekildiği döneme bakalım. Pentagon Kürt senaryosunu geliştirmiş, Türkiye’yi bölme planlarını uygulamaya koyuyor. Burada, Türkiye’nin vatan bütünlüğünü savunanların yapması gereken nedir? Türkiye’de siyaset yapan herkesi uyarmak. ”Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde yer alın, silahlarınızı bırakın, teröre son verin, Türkiye’nin birliğine katkıda bulunun, ABD’nin dümen suyuna girmeyin. ” demek. Bu uyarıları yapmak yanlış mıdır? Biz bu uyarıları yaptık Abdullah Öcalan’a. Tabi o uyarılarımızı ciddiye almadı. PKK, kendini tam tersi bir noktada konumlandırdı ve bugün geldiği noktayı görüyoruz. Amerikan uşaklığının sonunda millet onu hendeklere gömdü.

Biz bu sorunların yaşanmaması, PKK terörünün canımızı yakmaması için birtakım uyarılar yaptık. Ve uyarılarımızdan da devletin, toplumun haberi oldu. Bunun için bu görüşmeleri kitap haline getirdik. Kaynak Yayınları’ndan bastık. ‘Abdullah Öcalan’la Görüşmeler’ kitabını merak eden herkes alabilir. Bu kitaptan bütün devlet yöneticileri, toplumun kanaat önderleri yararlanmışlardır. Abdullah Öcalan ile görüşen tek siyasetçi, gazeteci Doğu Perinçek değildir. Burada müthiş bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız. Bu görüşmelerin içeriğine bakılmıyor. Diğer gazetecilerin yaptıkları görüşmelerin vıcık vıcık içeriklerine bakılmıyor. Fakat fotoğrafa bakılıyor. Hani onların fotoğrafları nerede? Yaptıkları görüşmelerin kayıtları nerede? Neler görüştüler Abdullah Öcalan’la? Hangi tavizleri verdiler?

Sosyalist Parti’ye CHP’nin listesinden 4 milletvekilliği önerdi PKK. Sosyalist Parti’nin lideri Doğu Perinçek bu teklifleri partimizin kurullarına sorma gereği bile duymadan reddetti. Çünkü böyle bir teklifi biz kabul edemezdik. En başında da söylediğim gibi tarihimiz boyunca hiçbir kuvvetin dümen suyuna girmedik. 4 milletvekili önerisini reddetmemiz Türkiyenin birliğinden bütünlüğünden yana olmamız ve partimizin bağımsız siyaset yapma ilkesinden kaynaklanıyor.

Ekrem Dumanlı ile fotoğrafa gelince de, Genel Başkanımız bunu çok iyi açıkladı. Biz dost ve düşman, bizimle görüşmek isteyen hiçbir kurumu reddetmeyiz. Bütün basın yayın kuruluşlarını kendimizi anlatmak fırsatı olarak görüyoruz. Zaman gazetesinde ne konuştuk? ‘Fetullah Gülen Hocaefendinin’ siyasetlerini destekliyoruz mu dedik? Hayır ! Kendi programımızı anlattık. Bizimle röportaj yapan Zaman Gazetesi’nin temsil ettiği siyasetleri karşımıza aldığımızı oralarda ifade ettik.

Genel Başkanımıza Fetullah Gülen ile bir kahve içmesi karşılığında 5 milyon dolar teklif edildi. Partinizin mali zorlukları var, seçimlere gireceksiniz, bu görüşmeyi yapmak sizin için çok faydalı olur dediler. Anında reddettik. Çünkü biz tarikat ve cemaatlerin karşısındayız. Özellikle ABD destekli olan Fetullah Gülen Cemaati’nin. Ki o cemaat bugün bir terör örgütüne dönüşmüştür, adına FETÖ dediğimiz. Ve ülkemizde silahlı bir isyana kalkışmıştır. Görüşmek ve uyarmak başkadır, onun milletvekilliği teklifini kabul etmek başkadır. Kendimizi anlatmak başkadır, onun dümen suyuna girdiğimizi gösteren pozu vermek başkadır. Biz buralarda çok ilkeli ve dikkatli davranıyoruz. Partimizin tarihi o ilkeli duruşumuzdan ibarettir.

 

“TÜRKİYE’Yİ BÖLME ÖZGÜRLÜĞÜ OLAMAZ”

SG: Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atan hocaların görevden alınmasıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

4U.Y: Üniversitelerde vatansever gençlik ‘Barış İçin Akademisyenler’ girişimine tepkisini yüzlerce toplulukla karşı imza toplayarak gösterdi. Biz de Vatan Partisi olarak bu tepkiyi destekliyoruz. Ve içinde yer alıyoruz. Vatan Partisi Öncü Gençlik olarak, üniversitelerde akademisyenlik kisvesi altında KCK’nın, PKK’nın siyasetini yapan, Amerika’nın siparişlerini yerine getirenlerin karşısında yer alıyoruz.

Oradaki barış sözcüğü tehlikeli bir sözcüktür, dikkat edelim. Barış iki şekilde sağlanır: Ya Sevr antlaşmasını imzalarsınız, ülke bölünür, Türkiye’yi parça parça emperyalistlere altın tepside verirsiniz ya da emperyalistleri denize döker, Lozan’ı imzalarsınız.

Hangi barışı savunuyorsunuz? PKK’nın silahlı olarak Güneydoğu’da kol gezdiği, üniversitelerde terör estirdiği, eşkiyalık yaptığı, vatansever gençliğe saldırılar düzenlediği barışı mı savunuyorsunuz? Yoksa terörün ezildiği, hendeklere gömüldüğü, Türkiye’nin birleşip bilim, kültür, sanat konusunda atılım yaptığı bir barışı mı savunuyorsunuz?

O akademisyenler barış için değil, Amerika’nın çizdiği rota için imza toplamışlardır. O rota açılımdaki rotaydı. Türkiye’de şehit analarının, gazilerin, vatansever gençlerin ve milletimizin karşısına şımarıkça geçerek Türkiye’yi böleceğini, Kürdistan’ı kuracağını, siyasi mücadelesinde PKK’ya güvendiğini ilan eden milletvekillerinin, akademisyenlerin özgürlüğünü savunmuyoruz. Türkiye’yi bölme özgürlüğü olmaz. Türkiye’yi bölmek için imza toplanmaz. Türkiye’yi bölmek için kürsülerden açıklama yapma özgürlüğü olmaz. Özgürlüğün sınırları vardır. Özgürlük Türkiye’yi bölme özgürlüğüyse ona özgürlük demiyoruz. Ona ihanet diyoruz. Ve sözde barış için toplanan o imzalar maalesef ihanet sürecine hizmet etmişlerdir , onların karşısında yer alıyoruz.

Soruşturma geçirmeleri de gayet normaldir. Fakat burada akla karayı ayırt etmek de lazım. Sadece iktidara muhalefet ettiği için, vatansever bir zeminde kalarak iktidarın politik hamlelerinin karşısında durduğu için kimse soruşturma geçiremez. Hiçbir gazeteci, hiçbir akademisyen, hiçbir öğrenci soruşturma geçiremez. Burada cumhuriyet devriminin getirdiği  fikirlerini açıkça ifade edebilme özgürlüğünü savunuyoruz. Fakat bugün ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza atmak demek açılım politikasını geri döndürmek, Güneydoğu’da PKK kol gezsin, Türkiye’yi bölelim Güneydoğu’yu bir kukla devlete verelim demektir. ABD’nin el altından yöneteceği bir kukla devlete ülkemizin Güneydoğu’sunu sunalım demek. ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ Sevr için imza toplamaktır.

 

“TÜRK ORDUSU KILICINI EMPERYALİZME ÇEKMİŞTİR”

EDK: Fırat Kalkanı Harekatı ile ilgili fikirleriniz nelerdir?firat

UY: ABD ve Türkiye; büyükşehirlerimizde, Güneydoğusu’muzda, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde cephe cepheye savaşmaktadır.  Bu bağlamda Türkiye’nin yaptığı Fırat Kalkanı operasyonu, Kürt koridoruna karşı yapılmıştır. Fırat Kalkanı Harekatı bu Kürt koridoru planını kılıçla kesmiştir. Vatan Partisi bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Türkiye- Suriye-Irak-İran ve bölgedeki diğer ülkelerin işbirliği, Avrasya’nın öncüsü konumunda bulunan Çin ve Rusya’nın desteğiyle bölgede Amerikan emperyalizminin esamesinin bile okunmayacağı bir döneme doğru gidiyoruz.

 

”TÜRK GENÇLİĞİ VATANSEVERDİR”

SG: Önümüzdeki günlerde Öncü Gençlik Genel Kurultayı gerçekleşecek. Kurultayda neler konuşulacak? Gündem ne olacak?

UY: Kurultayımızın gündemi ve birincil hedefi vatansever gençliği Öncü Gençlik’te örgütlemektir. Vatansever gençlere buradan da bir çağrıda bulunmak istiyorum. Vatanımızı savunma, bütünlüğünü koruma ve ülkemizi Cumhuriyet Devrimimizin programıyla geliştirme hedefi bulunan herkes, Vatan Partisi’nde örgütlenmelidir. Cumhuriyet devrimimizin rotası ülkemizin önünü açacak tek rotadır. Ülkemizi geliştirecek, kalkındıracak, başı dik yurttaşlar yaratacak, emperyalizmin güdümünden kurtaracak tek programdır. Vatan Partisi Öncü Gençlik’in kurultayı da Türkiye’nin geleceğini güvence altına alacak gençleri bekliyor. Işleyiş olarak da fikirlerini özgürce ifade edebilecekleri, tüm önerileri yapabilecekleri ve bu önerilerin karara dönüşüp uygulanabileceği bir kurultay olacak. Bugün sistem partilerinin gençlik kollarına bakalım. Gençlere sundukları bireysel çıkarlar, parsacılık, iş imkanı vs…Biz  herkesin iş yapabilme olanağı bulduğu, yeteneklerini sergileyebildiği, kendisini yetiştirip gerçekleştirebildiği bir Türkiye kurma olanağı sunuyoruz. Bireysel değil toplumsal kurtuluş çözümleri sunuyoruz. Ben inanıyorumki Türk gençliğinin büyük çoğunluğu vatanseverdir. Toplumsal çıkarları kendi çıkarlarından daha yukarıda tutar. Bütün gençlerimiz toplumun meseleleri ile yakından ilgilenmelidir. Ülkemizin geleceği, hepsinin geleceğidir. Ve o geleceği önemseyerek Vatan Partisi Öncü Gençlik’e katılacaklardır. Tüm arkadaşlarımızı 17-18 Aralık’ta Ankara Anemon Otel’de yapacağımız 10. Olağan Genel Kurultayımıza davet ediyoruz.

10Milli Hükümet Vatan Partisi’nin Milli Hükümet Programını iktidara taşımasının adıdır. Ve bu program er ya da geç iktidara gelecektir. Türkiye bir devrimci sürece girmiştir. Önümüzdeki dönem Vatan Partisi dönemi olacak. Çünkü Türkiye’nin bütün kesimleri Vatan Partisi’nin siyasetlerinin doğrulandığını görüyor. Gençliğe ilişkin programlarımızın doğrulanacağı da Öncü Gençlik kurultayımız ile ortaya konacaktır.

EDK. Röportajlık okurlarına son olarak neler söylemek istersiniz?

UY: Röportajlık ekibine yaptığı tüm çalışmalarda başarılar diliyorum. Başarılı çalışmalara imza atıyorlar, takip ediyoruz. Bundan sonra daha büyük başarılara imza atacaklarını da biliyoruz. Röportajlık okurları da nitelikli, genç ağırlıklı ve Türkiye’nin vatansever birikimini, özgürlük birikimini yansıtan okurlardır. O okurlara sesleniyorum.  Türkiye’nin bütünlüğünü korumak isteyen, vatanın bağımsızlığını isteyen, özgürce gelişimi isteyen, başı dik yaşamayı isteyen bütün gençleri Vatan Partisi Öncü Gençlik’e davet ediyorum.

“Trump’ın Seçilmesinde İnternetin, ABD Medyasını Domine Etmesinin Rolü Büyük”

Yeni Medya. Bu tanım Türkiye’de son yıllarda çok konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Yeni Medya üzerine üniversitelerde bölümlerin açıldığı günümüzde Türkiye’de hala gerçek anlamda yeni medya üretiminin gerçekleştirilebildiğini söylemek zor. Yeni medya eğitimi ve araştırmaları konusunda önde gelen isimlerden birisi de Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sarphan Uzunoğlu. Aynı zamanda Journo.com.tr’de Yazı İşleri Müdürlüğü de yapan Uzunoğlu, dünyanın gündemini aylarca meşgul eden Amerikan Başkanlık Seçimlerini de çok yakından takip etti. Sarphan Hoca’yla ABD’de Trump’ın seçilmesini, dünya siyasetine etkilerini, Türkiye’de yeni medyayı, Journo’yu konuştuk, gazeteci adaylarına yeni medya konusundaki tavsiyelerini konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

 

“Yeni medyaya geçişimizi çok yanlış yaptık”

EDK: Medya alanında büyük bir belirsizlik hakim, gazeteciler işsiz. Gazeteler kapatılıyor. Ekranlarda, internette hep birbirini tekrar eden haberler, yazılar okuyoruz. Yeni medya üzerine siz de çalışmalar yapıyorsunuz. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçten çıkış için siz ne öngörüyorsunuz?

SU: Ekonomik olarak bu süreçten çıkışın neredeyse artık imkansız olduğunu görüyorum. Türkiye’de hiç kimse yeni medya ekonomisi üzerine doğru düzgün bir yatırım veya çalışma yapmıyor. Yeni medya üzerine çalışan birçok yapı fonlarını yabancı kaynaklardan sağlıyor. Bunu yanlış olduğu için değil, sürdürülebilir olmadığı için söylüyorum. Aynı şekilde Doğan, Turkuaz gibi grupların bir dijital newsroom’u gelir modeli ile ayakta tutabilecek bir akla sahip olduğunu düşünmüyorum. Radikal gibi bir milyondan fazla tık alan, politik olarak da çok etkili bir sitenin dahi arkasında duramadılar. Yeni medyada kimsenin aklında doğru düzgün bir model yok. Bakıyorsunuz ABD’ye. Politico ayakta durabiliyor. The Hill ayakta durabiliyor. Bunlar nasıl ayakta durabiliyor?yenimedya

Kültürel olarak ve davranışsal olarak yeni medyaya geçişimizi çok yanlış yaptık. İnternet bir haktır. Ben Türkiye’de herkesin internete erişiminin bedava olmasını savunuyorum. Hükümet de bu konuda çalışmalar yapıyor.

İnternet erişiminin hak olması, bir gazetecinin emek vererek ürettiği içeriğin bedava olması anlamına gelmiyor. Mesela sen Ercan Deniz Küçük. Bugün burada roportajlik.com adına bir röportaj yapıyorsun. Buraya gelirken X TL masraf yaptın. Bu sitenin tabii bir de yıllık masrafı var. Okuyucu bunu sadece okuyor. Bir Google reklamı koydun diyelim. Senin Google reklamdan alabileceğin para ne ki? Bir yılda 100-200 TL civarında alabilir küçük siteler. Yüz binlerce hit almıyorsa. Ki yüz binlerce hit alan siteler de bir adam çalıştırabilecek kadar gelir elde edemeyebiliyorlar. Google’ın bize şu an sunduğu medya ve ekonomi modeli yetersiz.

Biz insanların bakış açılarını değiştirmeliyiz. Şöyle diyelim. Mesela ben gidip 1 TL’ye gazetemi alıyorum. Bu gazetemin satış rakamlarını artırıyor. Bu da reklam veren açısından cazip geliyor. İnternete girip okuduğumda yapmış olduğum katkı, gazetenin hayatını kurtarmıyor. 1000 kişilik katkı yapmam lazım. Ekonomisi böyle.

Dünyada ise bu düzen tam tersi. Dünyada artık dijital gelirler yüzde 80’lere vardı, analog gelirler ise yüzde 20’lere geriledi. Bizim burada yapmamız gereken, eğer bir gazeteyi seviyorsak, okur olarak devamlılığını sağlamak istiyorsak abone olacağız. Ya dijitaline ya da analoğuna.

İçerik kalitesi de önemli bir etken. Kaç tane internet gazetesi var ülkede. Diken, T24, Duvar gibi. Hepsinde 3-4 editörün çalıştığını düşünün. Bu çocuklar ne yapabilir? Türkiye’nin haberciliğini kurtarabilir mi? Kurtaramaz. Var olan haberleri döndürecekler, çevirecekler. Günde yapabilirlerse 4-5 tane özel haber yapacaklar. Bu insanların da canı var. Ofiste olan birisinin haberle bağlantısının ne kadar olacağı da malum. Türkiye’de kamu diplomasisi anlamında da haberin çok merkezileştiği bir dönemdeyiz. ABD’de bir araştırma yapılıyor. Gazetelerde en çok referans verilen kaynaklar 1.sırada White House, 2.sırada Pentagon şeklinde gidiyor. Bu bizde de aynı. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlıklar diye gidiyor. Sivil toplumun hiçbir şekilde var olmadığı, akademinin kafa karışıklığı içinde olduğu ortamda haber kaynağı yok. CHP’de ses veremiyor. Ses vermek için belirli bir notadan konuşulması gereken bir dönemdeyiz. Gazeteler hep belirli notanın şarkılarını çalıyorlar. E bu da yeni arayışa yönlendiriyor.

 

“Artık yabancı kaynaklardan haber alır hale geldik”

Yeni medya eşittir T24 demiyorum. Yeni medya ondan çok daha fazlasıdır. Mesela Snapchat Discovery uygulamasını örnek verebiliriz. Biz yeni medyanın 8 yıl öncesi olması gereken halini yaşıyoruz. Doğru düzgün online video haberciliği ve 7/24 canlı yayın yapan bir haber kanalımız yok mesela. Bence olmalı.

Ben Türkiye’de haber için Sputnik’e, VOA’ya, DW’e, BBC Türkçe’ye bakıyorum. Artık yabancı kaynaklardan haber alır hale geldik. Bizlerin de bu durumda suçu var. Neden yeni bir model geliştiremedik? Bu kadar ayrı ayrı web sitesi varken niye birleşip bir şeyin üstünde anlaşıp devam edilemiyor. Sebep ne? Para mı, hırs mı ego mu? Bunları tartışmak lazım.

EDK: Mesele sadece para değil yani.

SU: Birincisi gazetecilik dünyası tam bir olmak anlarının geçerli olduğu ve kimsenin kimseye acımadığı bir yer. Yani ekonomik olarak da politik olarak da kimse kimseye acımaz. Herkes birbirine hançeri ne zaman indireceğinin hayaliyle yaşar gazetecilikte. Birlikte hareket etme, birlikte mecra kurma konusunda gönülsüz davranabiliyorlar.

Örneğin; bir site kurmanın maliyeti 5 bin civarındadır. Bunu 400 TL’ye kadar bile indirebilirsin. Bundan sonrası insan faktörüne kalıyor. Ülkede bir sürü sendika, cemiyet var basın dalında. Bu kadar örgüt varken ses neden bu kadar cılız çıkıyor? Çünkü insanlar karakter ve kişiliklere o kadar bağlılar ki mesleklerine bence saygı ve ilgi duymuyorlar. Mesleğine saygı duyan biri sendika üyesi olur. Hadi sendikadan korkuyorsun, cemiyet orada duruyor, dernekler orada duruyor. Nerede bu gazeteciler? Ülkede şu anda bir medya krizi yaşanıyor. Bunu öngöremeyecek kadar kör müydü herkes? Türkiye’deki sendikacılık tarihi de ilginç. 27 Mayıs’tan sonra yükselişe geçen bir sendikacılık dönemi var. 12 Eylül sonrası düşüşler var. Bir insan neden meslektaşı ile dayanışma konusunda bu kadar isteksiz olur? Bu ekonomik ya da politik baskının dışında başka şeylerle de ilgili. Bu bizim bireyci bir toplum halinedönüşmemiz ve dayanışmadan kaçmamızla ilgili. Liberalizmin bizlere yaptığı en büyük kötülüklerden birisidir. Dayanışmayı unuttuk. Düşünsenize,  Milliyet’te, Vatan’da onlarca kişi geçtiğimiz yıllarda bir anda işten çıkarılıyordu. Kim gidip bu insanlarla dayanıştı? Kimse dayanışmadı.

Çok yüksek mertebedeki insanlar işlerinden oldular ve sektörde iş bulamadılar. Bunu sadece vefasızlıkla açıklayamayız. Buradaki durumu bir dayanışmanın olmayışına ve rekabetin karanlık yanının varlığıyla açıklayabiliriz.

1

“Blogspot’la uğraşmayın bir medium hesabı açın”

EDK: Türkiye koşullarına baktığımızda öğrencilere tavsiye olarak neler söylemek istersiniz? İnternetin yavaşlatıldığı hatta zaman zaman tamamen durdurulduğu böyle bir dönemde yeni medya gazeteciliği nasıl yapılabilir?

SU: Mecra bağımlısı olmamak lazım. Elbette abcgazetesi.com’da  yazmak size artı değer katabilir örneğin. Mesela Haluk Şahin’le aynı yerde yazmaktan birçok insan memnuniyet duyar. Diğer yandan baktığımızda ABC de her an kapatılabilir. Ki 15 Temmuz’da yanlışlıkla kapatılmıştı. Bunun önüne geçemezsin. Bu tamamen ülkedeki politik yapıyla ilgili. Daha 20 yaşındaki İletişim öğrencisinin bunu değiştirme olanağı %0 civarında.

Ne yapabilir? Eline geçen en ucuz enstrümanı en yaratıcı şekilde kullanabilir. Mesela Medium.com bana kalırsa çok ucuz, çok yaratıcı olarak kullanılabilen ve Türkiye’de de yavaş yavaş özellikle okur yazar kesim arasında fark edilen bir uygulama. Twitter ve Facebook’la da entegre çalışıyor. Blogspot’la uğraşmayın açın bir medium hesabı. Ben şuan 20-21 yaşında bir öğrenci olsam muhabirlik yapıyor olsam bir medium bloğundan yapardım. Podcast yayını yapabilirsiniz. Podcast de olmadıysa video. Gelecek olduğu kadar geçmişimiz de bu şekilde.

Türkiye’de en çok bilinen podcastlerden biri tenis üzerineydi mesela. Türkiye’de kaç kişi tenisle ilgileniyor? İnsanlar gittiler ve doğru noktayı yakaladılar. Mesela sizin siteniz önemli. Çünkü, röportajı bir tema olarak ele alıyor.

Beni her ay sosyal ağlarda en az 20 farklı haber sitesi ya da habercilik temalı hesap takip ediyor. Bunları yapanlarla hiçbir sorunum yok. Ama gazetecilik dediğiniz şey, bu kadar ucuz bir şey mi? Bir tane haber portalı satın alıp bir sonraki belediye seçimlerinde encümen adayı olacaksınız diye gazete satın almak mıdır? Biz bu işi ne zaman bu kadar ucuzlattık? Ben önce bunu sormak istiyorum. İkincisi de bu işin bu kadar ucuzlamasının önünü nasıl kesebiliriz? Bunu engelleyen insanlar var. Türkiye’de gazeteci gibi gazetecilik yapan insanlar var. Bedel ödüyorlar mı? Ahmet Şık’ın ödediği bedeli kaçımız ödeyebiliriz? Bana Türkiye’de en beğendiğiniz gazeteci kim diye sorsanız hiç düşünmeden Ahmet Şık derim. Onun doğruyu söyleme konusunda çekincesi yok. Peki mecra anlamında ülkede kimler işini düzgün yapıyor?

Buzzfeed Amerikan seçimlerinde Twitter’la birilikte özel yayın yaptı. Kaçımız izledi bilmiyorum.  Ben bir süre sonra oradan takip etmeye başladım. Çünkü daha gençti, daha yeniydi. CNN’in yerine daha yaratıcı daha genç bir oluşum.  Bu çok önemli bir tartışma. Mesela Şirin Payzın’ın programı. Dernek kapanıyor, derneğin temsilcisini konuşturmuyorlar. CNN Türk’te kadın temsiliyeti yüzde 20’lerin altında. LGBTİ, Ermeni, Kürt sorunlarını konuşuyorlar ekranlarda. Bu grupların temsilcilerinden bir kişi dahi yok. Bu durum yıllardır böyleydi. Bugün mü gazeteciliğin kötüye gittiğinin farkına vardık?

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de gazetecilik bitmiştir diye bir algı söz konusu. 15 Temmuz’dan önce aynı gazeteleri mi okuyorduk? Cemaatçiler de mesela 17-25 Aralık sonrası  “AA böyle mi haberler yapacaktı” diyorlar. Onlar her zaman o dilde haber yapıyorlardı. Sen yeni aydın kardeşim. Günaydın.

Bence en saygıdeğer bilim tarih bilimi. Çünkü doğru şekilde yapıldığında, oradaki veri doğru ele alındığında kocaman bir ahmaklar ordusu olmaya doğru ilerlediğimizi görebiliyorum. Gerçekten ahmaklar ordusuyuz, başka hiçbir açıklaması yok. Bu kadar kendisiyle kavgalı, kendisine düşman bir tarih anlayışı olamaz. 2002’den beri modern cumhuriyetle kavga ediyoruz. Ki bu kavgaya karışanlardan birisi olarak söylüyorum. Bu konuda herhangi bir çekincem de yok. Hatalı görüşleri olan biri olarak söylüyorum. Ama şunu düşünmek lazım. En azından günün sonunda tarihin nasıl yazılacağına dair tartışmaya değer bir konu üzerinde tartışıyorduk. Şimdi neyle ediyoruz? Karakterler, insanlar, o nasıl döndü, bu nasıl sattı? Her şey şahsileşti. Olaylar, olgular anlamsızlaştırıldı. En önemli siyasi tartışma bile tam anlamıyla “post-truth” denebilecek bir zeminde yapılıyor.

Bunlar tarih değil. Tarih daha yapısal, daha ekonomik, politik değişimlere bağlı, çok büyük bir şeydir. Tarih “o gazeteci buna nasıl laf soktu, onu nasıl hedef gösterdi?”nin tarihi değil. Bunlar tarih değildir. Dedikodudan ibaret olan şeye biz gazetecilik kültürü demeye başladık.

 

ABD’de Başkanlık Seçimlerinde Trump Süprizi

EDK: Amerikan başkanlık seçimlerine değinmek istiyorum. Sizin özellikle ilgilendiğiniz konulardan birisiydi. Anketler tersini söylese de Trump Clinton’a karşı seçim kazandı. Daha az oy almasına rağmen Trump kazandı ve Ocak ayından itibaren de başkanlık yapacak. Clinton neden seçilemedi? Trump nasıl seçildi? CNN gibi kuruluşlar neden kaybetti?

trumppSU: Birincisi CNN gibi kuruluşlar oynadıkları kumarı kaybetmiş olabilir. Kazanacak dedikleri kişi kazanmamış olabilir. Ama şunu unutmayalım ki Amerikan seçimleri ABD medyasının en önemli geçim kaynağı. Büyük yatırımların yapıldığı, rating’lerin inanılmaz arttığı bir dönemdir.  Hem internet medyasında hem normal medyada çok büyük paralar kazandılar. Medya profesyonelleri işe alındı, istihdam yaratıldı. Bu seçimler onlar için bir şov. Bunu unutmamak lazım.

Biz Türkiye’de bu süreci böyle yaşayamadığımız için medya da doğru düzgün para kazanamıyor. CNN ideolojik olarak bu işin kaybedeni olsa da kasasını doldurmuştur. Ama siyasi olarak CNN, Bloomberg ve benzeri sermaye sahiplerinin kaybettiğini bir açıdan söyleyebiliriz. O da şu; Trump’un kazanmasını beklemiyorlardı ve istemiyorlardı. Amerikan seçimleriyle ilgili hep sonuçları doğru bilen adam Trump’ın kazanacağını bildi. Onun 13 soruluk bir anketi var. Son 2 dönemdeki başkan başarılı mıydı?

Barack Obama her anlamıyla çok sempatik bir adam. Amerika’da da emin olun Hillary’e oy verenlerin en az 2-3 katı kadar da seviliyordur. Ama onun dönemi başarısız bir dönemdi. Çünkü işçi sınıfının güvencesiz kesimleri Obama döneminde daha da zayıfladılar, daha da güçsüzleştiler. Obama onlar için kapsayıcı güven sağlamadı, onların kalbine dokunamadı. Obama bir sosyal demokrat değildi. Bu insanların sadece öfkesini kazandı. Trump’ı seçenler kadar, Clinton’a da gönülsüz oy verenleri ya da Clinton’a oy vermeye eli gitmeyenleri konuşmak lazım.

Bernie Sanders önseçim döneminde neden bu kadar popülerdi? Bir öfke rejimini aşağıdan bir siyaseti savunuyor. Çünkü ABD dediğiniz çok büyük bir endüstri demek. Türkiye’de kıyılar Demokrat Parti, taşralar Cumhuriyetçi diye dalga geçiliyor. Bu böyle değil. Amerika’da işçi yoğunluklu, çok yoksul insanların yaşadıkları eyaletler var. Buralarda demokrat adayın kazanması beklenirken Trump kazandı. Çatışma bölgelerinin hepsinde de Trump kazandı. Trump ezip geçti.

Bize bu seçim sistemi yabancı geliyor fakat HDP’nin oyunun MHP’den az olmasına rağmen, daha fazla milletvekili var. Bir kısmı şu an tutuklu olsa da.

Sistemin yeterinde iyi işleyip işlemediğini ben tartışmayacağım. Sistem bugüne kadar Amerikalılar’ın en çok övündüğü şeydi. Amerika’da herkesin hakları garanti altındadır vs. Ama tam bir sağ popülist, faşizm eğilimli bir adaya oy verdiler. Göz göre göre gelen yükselişi fark etmeyip Demokratlar, yükselişi durduracak yegane aday yerine tam bir statüko adayı, daha önce Beyaz Saray’da bulunmuş ve skandalla ayrılmış bir soy ismi geri getirmek istediler. Clinton kadın olduğu için kazanamadı diyenler var. Hayır. İlk kadın başkan olabilirdi elbet. Ama bazı seçmenler “ben elbette bir kadın başkan isterim; ama Hillary değil” diyorlar. Evinde lavabosunu tamir ettirmekten aciz, evinde camları tamir ettirmekten aciz yoksul bir Amerikalı ailenin hangi sorununu çözebilmişti Obama? Bunu sormak lazım. Hillary Clinton’ın, mirasını taşıdığı Obama iktidarı bu konuda ne kadar bir çözüm üretebilmiş?

Obama, Cumhuriyetçilerin bıraktığı o korkunç ekonomik enkazın üstüne geldi. Ama şöyle bir bakacak olursak Amerikan halkı 2 dönem, Obama Hükümetini seçti. Fakat ortada bir başarısızlık var. Bir de şunu unutmamak gerek, Amerikan tarihinde 3 dönem üst üste aynı partiden başkan çıkma olayı sadece 1 kere yaşanmış bir olay bildiğim kadarıyla. Hatta aynı partinin hem senato hem Beyaz Saray hem de başkanlık koltuğunda etkinlik sağlaması 1920’lerden beri ilk defa olan bir olay. Yani bu seçim bir tür ilkler seçimi. Bu seçimin sonucunu öngöremeyenleri hor görmemek gerek. Burada hor görülebilecek tek şey Demokrat Parti’nin öngörüsüzlüğü, Obama döneminin yarattığı olumlu ve olumsuz etkilerine körlüğü ve en son olarak Hillary Clinton’a duyulan sorgusuz ve sorumsuz aşk. Yani diyelim ki çok güzel bir sevgiliniz var. Sizi aldattığını hissediyorsunuz, bu işin yürümeyeceğini de biliyorsunuz ama onla olmaya devam ediyorsunuz. Demokratlar sevgililerine çok güvenmenin bedelini ödediler. Ve sevgilileri vasıtasıyla tarih onlara öyle bir ders verdi ki. Kötü partner seçmenin sonucunda belki de hayal edemeyecekleri kadar kötü bir lider tarafından yönetilecekler. O lider Donald Trump. Demokratlar belki yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaptılar. Ortadoğu açısından belki farklı şeyler söylenebilir.

EDK: Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk geldiğinde ‘’ezilenlerin sesi’’ olduğunu söyleyerek geldi. Donald Trump’a bakacak olursak o da belli bir öfkenin temsilcisi olarak seçim kampanyasını yürüttü. İki örneği benzetebilir miyiz?

SU: Popülizm böyle bir şey. Sağ yada sol popülizmler vardır. Popülizmin bir işleme biçimi vardır. Bu sadece Donald Trump’a has bir tarz değil. Bakacak olursak Bernie Sanders da bir popülisttir. Syriza da popülist bir söylem kullanıyor. Herkes popülist bir söylem içinde ama sağ ve sol varyantları var. Zaten şu an dünyada sağ ve sol popülist rejimlerin dönemi.

2Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Donald Trump’ı karşılaştıramayız. Neden karşılaştıramayız? Çünkü ikisi de farklı demokratik kökenlerin içinde yetişti, farklı demokratik sistemlerin içerisinde doğdu. İkinci olarak Trump, Amerikan popüler kültürünün ve Amerikan finansal sisteminin bir ürünü. Recep Tayyip Erdoğan, Türk siyasal kültürünün ve Türk sosyal yaşamının, özellikle 12 Eylül sonrası ortaya çıkan Türk-İslam sentezinin domine ettiği yaşamın bir temsilcisi. İkisinin yetiştiği ortam çok farklı. Şöyle bir açıdan bakacak olursak: Her ikisi de kendi devletlerinin belirsizlik ya da kutuplaşma içinde bulunduğu yalpalama dönemlerinde iktidara geldiler. İşte bu çok doğru. Ancak Cumhurbaşkanı iktidara gelirken uluslararası bütün kuruluşların açık desteği ile geldi. Donald Trump’ın ise arkasında hiç kimse yoktu. Sadece hükümete ve gidişata öfke besleyen beyaz işçiler ve klasik ırkçı ya da muhafazakar gruplar vardı.

 

ABD Sosyalizme mi Kayıyor?

EDK: Peki Putin’in Trump’a yolladığı mektup ve ikisinin görüşmeleri, Trump’ın Rusya ile ilgili söylemleri ve bazı kesimlerin ‘’Trump zaferiyle Amerika’da kapitalizm kaybetti.’’ Gibi söylemleri ile ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Kapitalizm Amerika’da kaybetti ya da ABD sosyalizme mi kayıyor? Putin ve Rusya ile Trump Hükümeti’nin ilişkileri nasıl olacak?

SU: Artık Rusya için sosyalist ya da komünist ifadelerini kullanamayız. Çünkü Rusya’da artık çatır çatır kapitalizm işliyor.  Sosyalizmin Rusya’da bitmesi 1990’lardan çok daha eski bir hikaye. Artık bundan sonra tek ya da çift kutuplu değil çok kutuplu bir dünya düzeni bizi bekliyor. 1 milyar nüfuslu Çin ve Hindistan artık küçümsenmeyecek ekonomiler. 2030 yılını gösteren projeksiyonlara göre Çin ve Hindistan dünyada ikinci ve üçüncü ekonomiler olacaklar. Rusya hala önemli bir seviyede, daha geçtiğimiz günlerde Bulgaristan’da seçimi kazandılar. Ermenistan’da çok etkililer. Suriye’de yine çok önemli işlere imza attılar. Ve ben çok eminim ki Esad rejimi ile yakın zamanlarda ÖSO’yu temizleyecekler. Şu an Rusya tarihsel bir fırsat elde etti özellikle Ortadoğu başta olmak üzere. Yine İran bir kuvvetlenme fırsatı elde etti. Trump ise bir sürpriz kart. Çünkü Hillary Clinton’un ne yapacağını biliyorduk.

Ben çok şaşırıyorum, özellikle sosyal medyada Hükümet yanlısı insanlar Trump’ın gelmesine çok sevindiler. Neden? Çünkü Hillary Ortadoğu’da Kürtleri silahlandıracağını söyledi. Siz deli misiniz? Trump başından beri bölgede en büyük ortağının İsrail olacağını söylüyordu. Bakacak olursak ilerleyen zamanlarda Trump’ın en önemli partnerlerinden biri Abdülfettah El Sisi olacak. Hatta okuduklarımıza göre, Trump’ın Ortadoğu’da meşru gördüğü tek lider Sisi. Ve dünya kamuoyuna göre gayrimeşru kabul edilen liderlerden biri de Sisi’dir biliyorsunuz. Böyle bir dönemde, Rusya’nın avantaj elde edememesi söz konusu bile değil. Suudiler burada çok önemli. Amerika ile her anlamda birlikte hareket eden Suudiler bu durumda ne yapacaklar? Wikileaks belgelerinde de Suudilerin cihatçı örgütlere çok ciddi para ve silah yardımı yaptığı ortaya çıktı. Uluslararası silah ticaretinde çok ciddi bir konum elde etmişler ve yer almışlar. Aynı şekilde, Türkiye’nin ilişkilerinin çok iyi olduğu, ilk yurtdışı askeri üssünü kurduğu Katar. Onlara ne olacak, onlar uluslararası ilişkiler bazında nereye oturacaklar?

Trump seçildiği gün, biz beklenmedik senaryo üzerinde konuşmaya başladık. Beklenen senaryo, dengeli bir Rus-Amerikan gerginliğiydi. Beklenmedik senaryonun sahibi ‘’Amerika’nın içişleri, dışişlerinden daha önemlidir,’’ diyen ki bana göre çok yanlış düşünen Donald Trump. Amerika’nın içişleri Amerika’nın dışişleridir. Çünkü ABD global, üretim hanelerini Çin ve benzeri ülkelere taşımış, bütün enerji rezervlerini dünyanın başka ülkelerinde tutan bir ülke. Böyle bir ülkeyi içerden yönetmeniz mümkün değil. Ki Trump da ekibine bakacak olursak bunu anlamış durumda. Adam saf değil sonuçta. ABD Başkanı olmak bazı erdemler gerektirir, aynı zamanda asgarinin epey üstünde bir zeka seviyesi de gerektirir. Trump’ın 1980’lerden bu yana her demecine ABD başkanlığını sıkıştırması tesadüf değil, adam hobi olarak girmedi bu seçime ve Amerikalılar da bu adama hobi olarak oy vermedi. Evet tabii ki bir tepki oyu var bu doğru…

Siz sordunuz ya “Erdoğan ile kıyaslayabilir miyiz?” Diye. Cem Uzan ile karşılaştırabiliriz. Cem Uzan da aynı öfkeli insanların oyunu almıştı. Ama Cem Uzan barajı geçemedi. Çünkü onun arkasında Cumhuriyetçiler gibi bir sos yoktu. Cumhuriyetçiler dediğimiz şey, muhafazakar bir sos o olayda. Cem Uzan’ın bir tek sattığı dönerde sos vardı. Sim kart falan dağıttı. Ama Donald Trump, GOP’un gücünü arkasına aldı ve kendi karakterini ortaya koydu. Bu arada Donald Trump başkanlığı kazanamasaydı belki de intihar eder ya da her şeyi aşırı bir şekilde şakaya vurur, GOP’u aşağılardı. Çok güçlü bir egodan bahsediyoruz çünkü. Peki ya Clinton… ABD başkanlığını kaybetmek kolay bir iş değil, siyasi kariyerinizin sonu anlamına gelir sonraki başkanlar “hayır işi” yapmadıkça. Trump’ın siyasi bir kariyeri olmadığı için açıkçası kaybetseydi siyaset sahnesinde Hillary kadar sert karşılamazdı, ama medyaya iyi malzeme olurdu.

Putin’i çoğunlukla hor görürken söylediğimiz şeyler, örneğin eski KGB adamı işte diye ahkam kesmemiz ya da Putin’li görsellere gülerken dikkat çektiğimiz her şey Putin’i siyaseten dikkate almamız gerektiğini gösteren şeyler. Dalga geçtiğimiz her sıfatı Putin’i bir lider yaptı ve 1970 yılından beri Rusya’yı en kuvvetli zamanlarına getirdi. Üstelik aynı dilimde, ebedi düşmanı ABD çok ciddi bir krizin içine dalmış durumda iken. ABD seçimleri bittiği andan itibaren gözümüzü Rusya’ya çevirmemiz gerekir. Çünkü Putin’in attığı her adım Obama döneminden 2 kat daha etkili olacaktır. Trump seçildiğinde Esad sarayında eminim parti vermiştir. Ben, Trump’ın seçilmesinin çok da kötü olduğunu düşünmüyorum Ortadoğu açısından. Seküler ve modernist rejimlerin tekrar kurulması bakımından yeni bir dönem Ortadoğu’da. Ben, selefi rejimler yerine seküler rejimleri her zaman tercih ederim. ÖSO ve IŞİD’in galip geldiği Suriye’ye sekülerlerin kazanacağı, sosyalistlerin ve modernistlerin kazanacağı tercih ederim. Çünkü seküler Suriye’yi kaybederseniz, seküler Türkiye’yi ve dolayısıyla Ortadoğu’yu da tamamen kaybedersiniz.

 

Trump’ın seçilmesinde Twitterın etkisi

EDK: Trump’ın seçilmesindeki Twitter etkisi nedir? Journo’daki yazılarda da görüyoruz, sık sık attığı öfkeli tweetler ile bir adım öne geçtiği yazılıyor. Türkiye’de de bunun yansımalarını görebilir miyiz? 2019 seçimlerinde hazırlanan kampanyalarda sosyal medya kampanyaları tüm çalışmaların yüzde kaçını oluşturur?trump

SU:  ABD’de sosyal medya kampanyalarının seçimlerde bu kadar etkili olmasının aslında en büyük nedeni, ABD’nin yüzölçümü olarak Türkiye’den kat be kat büyük olması. Yani ABD başkan adayının tüm ABD’yi gezmesi, tüm seçmenlerle bir araya gelmesi fiziksel olarak imkansız. Bizde ise böyle değil kafasına koymuş bir siyasetçi 70 milyon insanla tokalaşamaz ama 1-2 milyon insanla tokalaşır. Her el sıkmayı potansiyel bir oy olarak düşündüğünüzde de bu çok önemli bir faktör. Trump’ın başarılı olmasında, ABD medyasının bu yönde gelişiyor olması, internetin medyayı domine ediyor olması çok büyük bir etken. İkinci olarak bakacak olursak Trump’ın gerçekten ciddiye alındığı, sözünün kesilmeden konuşabildiği tek yerin twitter olması. Çünkü twitterda Trump’ın kimse sözünü kesemiyor. CNN ya da BBC Trump’ın 1 saat boyunca kesmeden konuşmasını verebilir mi? Mümkün değil. Kendi yayın ilkeleri bir kere buna ters. Çünkü Canlı yayında faşist şeyleri, ırk ayrımcılığını nasıl kesmeden verebilirsiniz? Hele Meksikalılar’a ve Latinler’e söylediği şeyler çok korkunç. Afro-Amerikalılar’a canlı yayında serseri dedi. Aslında tarih burada intikam alıyor. Çünkü Obama’da Black LivesMatters (Siyahların Hayatı Önemlidir) aktivistlerine de Washington eylemlerinde serseri demişti. Twitter seçim kampanyalarını Türkiye’ye getirme konusunda biz başka bir coğrafyayız, başka bir toplumuz. Biz çok garantici ve pragmatist bir yapıya sahibiz. Karakterimiz böyle korkarız. ABD seçimlerinde Trump korkutarak güzel bir oy aldı, baktığımız zaman oylarının %5-6’lık oyun bir kısmını Latinolar, siyahlar ve onların işledikleri suçlar üzerinden yaptığı propagandayla aldı. Clinton milyonlarca mülteciyi sınırlarımıza dolduracak demişti. Bir korku siyaseti vardı.

Twitter’da birçok siyasetçi korku siyasetini yürütüyor. Burhan Kuzu’nun 7 Haziran seçimlerinden sonra ‘’Millet kaosu seçti’’ tweeti buna yakın bir örnek. Başkanlık gelmezse ülke bölünür ya da bunu yaparsanız iç savaş çıkar vs. Fethullahçıların korkutmadıkları tek bir kitle kalmamıştır. Müslümanların Fethullahçı Müslüman olmadıkları için korktukları, Kürtlerin Türk olmadıkları için korktukları, sekülerlerin en başta seküler oldukları için korktukları ve takır takır operasyon yediklerini hepimiz görüyoruz. Bu yaşadıklarımızda ve twitterda bir polarizasyon, kutuplaşma içinde yaşadığımızı fark etmemiz gerek.

Kendi cemaatlerimiz içinde yaşıyoruz twitterda. Kendimize benzettiğimiz insanları takip ederek orada moral bulmaya çalışıyoruz. Zaman zaman bazı gruplar Trend Topicler ile ortamı domine etmeye çalışsa da twitter bizim için demokratik bir saha değil. Kimse tweet yazarak kitlelere ulaştığını düşünmesin. Çünkü kimse kendisinin karşıt görüşünde birini takip etmiyor. Twitter bir ikna mekanizması değil ancak kendi kitlenizi mobilize etmek ve güçlendirmek ve onları motive etmek için çok güçlü bir sahne. 2019 seçimlerinde bu özelliği çok çok önemli kılacaktır. 2019 seçimlerinde tarihimizin en büyük medya bombardımanlarından birini yaşayacağız. Ancak 2019’a 3 yıl var ve Türkiye gibi bir ülkede inanılmaz şeyler değişebilir, mevcut parti yapısı bile dağılabilir. Mevcut partilerin haricinde bambaşka isimlerle ya da bambaşka ittifaklarla karşılaşabiliriz. Anayasa değişikliği var önümüzde. Seçimde ne için oy vereceğimizi de bilmiyoruz.

Trump kendi kitlesini mobilize etti. ABD’de seçimin başından beri bulunan kararsız seçmen kitlesi vardı. Türkiye’de böyle bir kitle yok. Seçime katılım çok daha fazla, çok şükür ki daha fazla. Böylece şikayet etme olasılığımızı, toplumun geri kalanını suçlama eğilimimizi azaltıyor. Nasıl bir toplum içinde yaşadığımızı her seçim sonrası gözler önüne seriyor.

ABD’de katılım sadece %50’lilerdeydi. Tabi ki bunda seçim sisteminin çok fazla etkisi var bizde ki gibi her yerde sandık yok. Bence bu Amerikan demokrasi sistemi için çok büyük bir zayıflık. Ama herkes twitter kullanıyor yoksul ABD’liler dahil. Ama Türkiye’de yoksul kesim vaktini sosyal medyada geçirmiyor. Onları mobilize etmek için başka yollar bulmak zorundasınız.

EDK: Donald Trump, Fethullah Gülen’i teslim eder mi? Trump taraftarları “Trump senin için geliyor” yazan afişler astılar.

SU: O aslında çok karışık bir mesele. Kimse net bir şey diyemez. O afişler Türkler’in açtığı afişler. Baktığımız zaman Trump taraftarları Gülen’i, ülkelerinde Müslümanları genel olarak istemedikleri için zaten istemiyorlardır. Ama bu dış politikayla ilgili olacak bir tutum değil.

 

Amerikan Baharı mı Geliyor?

EDK: Trump seçildikten sonra çok fazla gösteri yapıldı, bizim gezi olayları ile kıyaslandı. ‘’Amerikan baharı geliyor’’ bile denildi. Ne düşünüyorsunuz? Amerikan baharı mı geliyor?

SU: Arap Baharı gibi bir olay, yani Amerikan baharı teknik olarak Amerikan İç Savaşı’nda yaşandı. Amerikan baharı öyle hemen olacak bir olay değil. Black Lives Matter aktivistleri, polisin siyahilere cömertçe gösterdiği şiddet daha da artacaktır. O zaman doğacak bir karşı şiddet dalgasıyla belki Amerikan Baharından bahsedebiliriz. Şu an olan şey ortalama bir demokratik ülkede böyle bir tartışmalı aday kazandığında olması gereken bir tepki.

3LGBT komünitesinden olabilirsin, sosyal demokrat olabilirsin, demokrat olabilirsin. Ortalamanın üstünde eğitim alan herkes zaten Trump’ın seçilmesinden rahatsız. Anketlere bakıyorsun kolej mezunlarının %70’i rahatsız bu durumdan. Bu insanların sokağa çıkmasına kimse şaşırmamalı. Kimse oradan bir bahar hareketi beklemesin. Gezi’yi Gezi yapan şey, ilk aşamada 27 Mayıs-1 Haziran arasındaki polis sertliğinin halk üzerinde duygusal bir etki yaratması. Eğer şiddet olmasaydı, polis bu kadar sert davranmasaydı ya da çadırlar yakılmasaydı Gezi Hareketi, bir kentsel dönüşüme tepki hareketi olarak bu kadar güç kazanmazdı. Hareketi güçlendiren itekleyen şey şiddetti. Şu anda Trump sonrası bu gösterilerin iteklenmek için ihtiyaç duyduğu potansiyel var. Ancak Amerikan sistemi bu kadar kontrolsüz ve sapmaya müsait bir sistem değil. Bizde 5 gün arayla terörist olarak kodlanmamış 12 vatandaş, muhtemelen o konjonktürde CHP seçmeni çocuklar öldürülünce isyan büyüdü.

Obama başkan seçildiğinde cumhuriyetçi bir eyalette ayaklanma olduğunu hatırlamıyorum. Bu bahar, sonbahar meselesi değil. Bu olayların tek sebebi Trump’ın karakteristik özelliklerinin insanlar üzerinde, korku ve endişe yaratması. İnsanlar risk hissettikleri ve akıllı oldukları için, riske karşı önlem aldılar. Dediler ki ‘’Bak biz buradayız, en ufak falsonda sokağa çıkarız. Ve bizimle baş etmen çok zor’. New York’ta sokağa çıktığında insanlar bunun geri dönüşü yok. Amerikan sistemi federal bir sistem. Amerika’da valiler çoğunlukta ama Cumhuriyetçi olmayan bir sürü eyalet var. Eyaletleri kaybetmeyi göze alamayacağına göre her zaman denge politikası gözetilecektir. Trump’ın yapacağı Obama hükümetinin yaptıklarını göstere göstere yapmak. Obama 2.5 milyon Meksikalı sınır dışı ettiyse, Trump 3.5 milyon mülteciyi sınırdışı edecek ve bunu bir oy potansiyeli ya da şov haline getirecektir. Çok hipokratik bir dönem bekliyor ABD’yi ama baktığımız zaman popülizm bile tam olarak böyle bir şey. Yoksulların yoksulluğundan, ezilenlerin ezilmişliğinden, şiddete uğrayanların şiddete uğramışlığından yararlanır. Trump tüm bunlardan yararlanacak.

 

“Journo bir gelecek projeksiyonu”

EDK: Peki birazda Journo’yu konuşalım. Journo yazı işleri müdürüsünüz. Journo’da asıl hedef neydi? Ve şuan gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

SU: Journo Türkiye’de ölen bir geleneği ayakta tutmaya çalışıyor. Gazetecilerin dayanışma içinde olduğu, gazetecilerin gazetecilik üzerine konuştuğu, gazeteciliğin adliye koridorlarında ifade özgürlüğü ile ilgili bir mesele olmanın dışındaki bir şey olduğu zamanları savunuyor. Journo bir gelecek projeksiyonu. Journo kaybedilmiş bir savaşla veya sonsuz bir umutsuzluk rejimi ile ilgili değil. Tamamen umutla ilgili, gençlikle ilgili ve yeni medya içerisinde gazetecilik kültürünün nasıl tutunmaya çalışması ile ilgili. O nedenle bir proje olarak baktığınızda Journo, gelecek ile ilgili bir şeyler söyleyebilecek sayılı platformlardan biri. Bugünle ilgili karanlık tablonun içerisinden anlamlı şeyler çıkartmaktır. Freelance gazetecilik ile ilgili dosyalar, incelemeler yapıyoruz. Neden bu gibi dosyalar üzerinde çalışıyoruz? Çünkü kimse bu insanları konuşmuyor. Yeni medyada gazetecilik yöntemleri üzerinde çalışıyoruz. Örnek olarak bugün bir televizyon kanalı kurmak ne kadar maliyetli bunu hepimiz az çok tahmin ediyoruz. Ama bir internet televizyonu açmanın maliyeti 0! Bir bilgisayar, kaliteli bir telefon ve onun çekim üzerine donanımları ile internette maksimum üç bin liraya harikalar yaratabilirsiniz. Meriç bu konu üzerine yazılar hazırlıyor. Journo, Diken ya da Duvar değil.journo

Kimse Journo’dan klikçi politik habercilik, Cumhurbaşkanı şunu dedi vs bekleyemez. Journo tamamen gazetecilik kültürünü geleceğe taşımaya çalışıyor. Çünkü gazetecilik kültürü buluşup rakı içmek, molada gazetecilerin sigara içmeye inip dedikodu yapmaları değil. Geçmişten beri gazetecilik kültürü bir araya gelip geleceğin gazeteciliğini konuşan gazeteciler tarafından belirleniyor. Journo’nun örnek aldığı yerler var mı? Var. Ama Journo bunların hiçbirine benzemiyor. Poynter var mesela… Niemanlab de bizim ilham aldığımız sitelerden hatta onlardan içerik de çeviriyoruz. Ama Journo’yu Türkiye’de hiçbir siteyle aynı değerlendiremeyiz, yok çünkü aynısı. Çünkü biz emekle ve gazeteciliğin geleceğiyle ilgiliyiz. Geleneksel anlamda siyasi bir yayın değiliz ama baktığımız zaman gazetecilerin işsiz kalmamasını düşünmek kadar politik bir olay yok bence. Bazen eleştiriler geliyor siz de hiç politikaya girmiyorsunuz diye ama emeğin politika meselesi olduğunu hepimiz unuttuk. Neoliberalizmin bize attığı en büyük kazıktır. Bir siteden neden aylık maaşını çıkaramayasın ya da kendi çalıştığın gazeteden ve televizyondan asgari ücretin 2 katını kazanmayasın? Bir şekilde gazetecilerin iyi bir yaşam sürmesini ve aynı zamanda gazetecilerin iyi haber yapmasını sağlamak zorundayız.

EDK: Journo’nun eğitici bir yanı da var. Şahsen ben bütün gazetecilik adaylarına tavsiye ediyorum ve sık sık sizin yazılarınızı paylaşıyorum. Peki okurlarına kısa vadede neler vaat ediyor ve Journo’da sürprizler var mı?

SU: Türkiye’de ki freelancer gazetecileri kapsayan bir projemiz var yakında duyurmayı planlıyoruz. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın destekleriyle birlikte. İkincisi ve aslında daha önemlisi geçtiğimiz aylarda siber güvenliğin, internette özgür dolaşımın konuşulduğu bu günlerde ne kadar önemli olduğunu gördük. TGS akademinin eğitimlerine paralel olarak Journo’da güncellenmiş ve yenilenmiş halde multimedya formatlarıyla bulunması bir sonraki projemiz. Youtube kanalımız var bir şeyler yapıyoruz ama bu iş çok ciddi zaman ve para işi, hepimizin asıl parasını kazandığı işler var. Bu arada Journo’nun çalışanı yok, herkes gönüllü. Bundan sonraki süreçte de bir süre daha olmayacak. Geçmiştekinden çok daha fazla içerik yayınlayan bir Journo olacak. Gazetecilikle insan boyutu kadar teknoloji boyutuyla da daha fazla ilgilenmeye başlayan bir Journo olacak. Teknoloji okumayı seviyoruz. çünkü gazetecilik hatta insanlık olarak bile bir sonraki nesillerde teknolojik gelişmeler bizi nereye konumlandıracak bunu kestiremiyoruz ve biz Journo olarak gazeteciliği teknolojik gelişmelerle harmanlamayı istiyoruz. 3 yıl sonra teknolojik gelişmeleri koklamayı gazetecilere öğretmek gerek. Bugün Çin’de bir şirket yatırım yapmak için Türkiye’yi düşündüğünde bile 1 yıl boyunca saha araştırması yapıyor. Biz neden geleceği planlamayalım? Gazetecilere mantık öğretmek gerekiyor.

Pazarlamada şu esastır; toplumu segmentlere ayırırsın ve kendini o segmentlerden birinde oturtursun. Biz gazetecilikte bunu bile yapmaya aciz bir toplulukla karşı karşıyayız. Birbirinin aynısı yirmi milyon site var. Jiyan niye kapandı diye soruyoruz. Çünkü artık ona gerek kalmamıştı. On milyon tane Jiyan vardı. İhtiyacın kalmadığını nasıl anlarız? Tıklanma ve ziyaret sayısı düşüyor bunlar bizim için aslında dikkate alınacak unsurlar. Büyük siteler bile ziyaretçilerini kaybediyor. Bu arada siyasi anlamda da bir yılgınlık var. Journo bu yılgınlıkta bir nefes. Bakın dünyanın sonunda değiliz evet çok kötü şeyler oluyor, inanılmaz sıkışmış hissedebiliriz ama geleceğe dair bir bakış açısına sahip olmamız gerekiyor. Journo işte tam bunu sağlıyor.

 

Haberlerin Fonlanması

EDK:  Journo’da yer alan bir içerikte Amerika’da ‘’The Boston Globe’’ gazetesinde, klasik müzik haberlerinin sivil toplum kuruluşları tarafından fon sağlanacağı yazıyor. ABD’de bu ne kadar başarılı olur? Türkiye’de yapılabilir mi?

SU: ABD’de çok başarılı olur. Çünkü ABD’de çok büyük sivil toplum ve sanat konsorsiyumları var. Mesela Washington’da müzeleri gezerseniz o müzelerin bir kısmının aynı aile tarafından fonlandığını ve ve bedava olduğunu görürsünüz. Böyle bir müzeye rastladığınız zaman ‘’nasıl yani?’’ diye kendinize bir soruyorsunuz. Çok harika müzelere mesela havacılık müzesine gidiyorsunuz. Mars’a gönderilen araçları falan inceleyebiliyorsunuz ve bedava. Klasik müzik de çok önemli bir sanat dalı olarak ve hatta yatırım yapılması elzem olan bir sanat dalı olarak orada duruyor ve onlar da yatırım yapıyor.

Benim Türkiye uyarlamasında ki tek çekincem bizdeki sivil toplum bu kadar zengin değil ve yatırımlarını daha çok sosyal sorumluluk gibi ve aslında birbirinin klonu olan işlere yatırıyorlar. Genelde engelli hakları gibi konulara değiniliyor ama aslında onlarda da çok yüzeysel çalışılıyor ve her konuya da değinilmiyor. Çünkü bazı konularla ilgilenmek çok zor. sivil toplum kuruluşlarının medya da böyle bir haber çeşidini fonlaması tartışmalara gebe. Mesela birçok sanat kritikçisi bu fonlamayı yapan kurumlar bir klasik müzik konserini de fonlar ve kendi reklamını kendi verir diye de düşünebilir. Ki Türkiye’de bizzat aslında böyle bir iş için kullanılacaktır. Bu tür yardımların kendi etik ilkelerini belirlemiş ve düzenlemiş bir ülkede olması şart. Ben bu haberi çevirdim ve umutlanmıştım. Topluluklar, bir konuda haber yapılmasını isterlerse o haber için para ödemek zorundalardır. Nasıl sivil toplum kuruluşları kendi bünyelerinde çalıştırmak için Halk ve İlişkiler uzmanı çalıştırmak için para ödüyorlarsa. Ve eğer gazetecilik böyle bir çıkmazda ise bu tarz hamleler yapmak zorundalar. Ama bu hamleler yönlendirmeler getirebilir aslında tartışmaya çok açık bir konu. Ama bu gazetecileri Los Angeles’a götürüp, yedirip, içirip geri getirme olayı değil. Burada bir gazete emekçisinin masrafları karşılanacak ve o gazeteci kritik yapmaya devam edebilecek. Yani bu bayii toplantısı kafası değil. Bir grup erkeği hurra bir yere götürüp onların istediği şeyleri yapmalarını sağlıyorsun. Türkiye’de bu tarz çok fazla organizasyon var. Biz çok müsrif bir toplumuz. Halka ilişkiler sürecini de çok müsrif bir şekilde geçiriyoruz. Hocası olduğum için konuya da hakimim. Ben öğrenci iken Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin öğrenciler ve gazetecileri bir araya getirdiği bir etkinliğe katılmıştım oradan da biliyorum. Düşünün etkinlik Antalya’da. Gazeteciler yediler, içtiler, konuştular. Aslında olay Ankara ya da İstanbul’da günübirlik bir otelde hatta bir konferans salonunda halledilebilecek tarz bir olaydı. Yani biz müsrifiz.

 

TGS Akademi Eğitimleri

tgsakademiEDK: Biraz da sendikaya değinelim. TGS Akademi Eğitim Koordinatörüsünüz aynı zamanda. Bugüne kadar verdiğiniz eğitimler ve yeni projeler için bir bilgi verebilir misiniz?

SU: İyi bir haber ile başlayalım. 2017 yılında 16 tane eğitim vermeyi düşünüyoruz. Bu sene bu sayı 7 eğitimdi. Toplam 16 eğitim vermeyi ve bu eğitimlerden sonra doküman olarak herkese vermeyi, özel youtube kanalında herkese açmayı düşünüyoruz. TGS akademi 2 yıldır var Journo ile yaşıtlar. Bugüne kadar toplam 11 atölye yaptık ve ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim, Türkiye’de gazetecilere yönelik en kapsamlı eğitimi veriyoruz. Bu bir iddia olmanın dışında Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın benim arkadaşlarım olmasından gurur duyduğum yönetimi ile de alakalı. Sendika dediğimiz anda insanların gözünde modası geçmiş bir şey canlanır ya, TGS için bu algı geçerli değil aslında sendikanın modası geçti savını savunanların modası geçti. Verdiğimiz ‘’yeni medya’’ eğitimi gelecek günlerde dijital ortama açılacak. Farklı illere de gitme planlarımız var bugüne kadar hep İstanbul merkezliydi eğitimlerimiz. Ve yeni dersler eklemeyi planlıyoruz. Şu an 4 temel dersimiz var: Yeni medya okuryazarlığı, yeni medyada yeni üretim teknikleri, arama motoru optimizasyonu ve siber güvenlik üzerine konuşuyoruz. Bunlarla yetinmemeyi, yeni ve uzun soluklu günübirlik değil belki 2-3 gün sürecek atölyeler yapmayı düşünüyoruz. Ve atölye sonrası dönemde de katılımcıyı yeni dokümanlar ile beslemeyi de düşünüyoruz. Ödev vermek değil ama seni bir yola sokuyorum ve öğrenmek için rotanı belirliyorum.

Biz TGS akademi bünyesinde gazetecileri aslında eğitmenin dışında geleceğin gazeteciliğini nasıl kurtarırız, nasıl şekillendiririz diye çalışmalar yapıyoruz. Yoksa gazetecilik çok durağan ve sıkıcı bir meslek olmaya başlayacak. Türkiye’de şu anda kaç kişi keyifle açıp gazete okuyabiliyor? Ben mesela Türkçe gazete okumayı tamamen bıraktığım bir dönemdeyim. Yani Türkiye’de mevcut bulunan medya seviyesinden bu kadar nefret ediyorum. Artık ben iyi bir dış politika yazısı okumak istiyorum. Çok az da olsa Türk yazar okuyorum. Fehim Taştekin’e bakıyorum. Ertan Keskinsoy mesela Express’de harika işler yapıyor. Ama genel olarak mesela Ortadoğu sorunu için artık hepimiz dil biliyoruz, açıyorum Independent’ı Robert Fisk okuyorum. Çünkü Türkiye’deki yazarlar da oradan çeviriyor biliyorum.

EDK :  Son olarak Röportajlık okurlarına söylemek istedikleriniz varsa alıp bitirelim Hocam.

SU :  Son olarak tarihte düzenli olarak yazık ki böyle kötü ve bizi umutsuzluğa düşüren dönemler olur, umutsuzluğa düşmemek lazım. Gün dayanışma günü. Birbirimizi dinleme günü.