Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 47

MHP’li Kadınlar Siyasete Nasıl Bakıyor?

MHP Genel Merkez Kadın Kolları Koordinatörü Nevin TAŞLIÇAY ile seçime çok az bir zaman kala samimi bir sohbet gerçekleştirdik. MHP’yi ve Türk Kadınını konuştuk.

Türk siyasetinin hiçte alışık olmadığı şekilde; pozitif enerjinizle, samimi duruşunuzla ve gönüllere dokunan gülüşünüzle siyasete girdiniz. Bize aktif siyasi yaşamınızdan önceki Eczacı Nevin Taşlıçay’dan bahseder misiniz?

Teşekkür ederim güzel sözleriniz için, çok naziksiniz. Ancak ülkücüler zaten samimidirler, gönüle dokunmayı, milletin yüzünü güldürmeyi ibadet bilirler. Bu dediklerinizi tüm ülkücü hareketin nezdinde kabul edeyim.  Sorunuza gelince, Kırşehir’in Kaman ilçesinde Milliyetçi bir ailenin kızı olarak büyüdüm. Ben küçük yaşlarda iken babam Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Bundan dolayı, babası gurbette olan evin en büyük çocuğu olmanın verdiği sorumlulukla yaşadım.

 Ne gibi sorumluluklar? Bir örnek verebilir misiniz?

Mesela bu yüzden küçük yaşlardan kalan bir alışkanlık var bende, üstüme aldığım sorumluluğu en iyi şekilde yapmak isterim. E tabi böyle bir yetişme tarzı size oldukça fazla sorumluluklar yüklüyor hayatta. “Neme lazımcı” olamıyorsunuz, “Aman bu da böyle olsun.” diyemiyorsunuz hiçbir şekilde. Her zaman için çevrenizdekilerin dertlerine çözüm bulma gereksinimi hissediyorsunuz. Ve nihayetinde meslek hayatınıza başladığınızda da mesleğinizle ilgili tüm dertleri, sizi ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin kendinize dert ediniyorsunuz. Yöneticilik hayatınızda bu yönünüzün etkisi oldukça fazla olsa gerek… Elbette! Bu dünya görüşü beni Eczacı Odasında sorumluluk almaya itti. Uzun yıllar Ankara Eczacı Odasında ve Türk Eczacılar Birliğinde büyük bir heyecan ve azimle yöneticilik yaptım. Diyebilirim ki, 2 kızımı Ankara Eczacı Odasında ve TEB’de büyüttüm. Tabi bu süreçte partimle bağım hiç kopmadı.  

Sivil toplumdaki bu aktif görevden Milliyetçi Hareket Partisinde siyasete uzanan süreci de bize kısaca anlatırsanız seviniriz.

Siyaset benim için aynı sivil toplum gibi, milletime hizmet etmenin diğer bir aracı. Samimiyetle ifade edeyim ki, siyasette milletime faydalı olmadığımı ya da olamayacağımı düşündüğüm güne kadar varım. Böyle olunca samimiyetinizden başka bir şey kalmıyor geriye. En büyük motivasyonunuz üretmek ve millete hizmet etmek oluyor. Bu motivasyonu kaybetmemek için samimiyetle işinizi yapıyorsunuz. Benim için değişen bir şey yok temelde, dün STK’larda bu düstur ile çalışıyordum bugün ise gençliğimden beri oy verdiğim, gönül verdiğim partim için aynı düstur ile çalışıyorum.  Görev aldığınız STK’ların etki alanı ile şuan ki görevinizin etki alanını karşılaştırmanızı istesek neler söylersiniz?  Tabi etki alanına gelince mukayese edilemez bir üstünlük var bugün ki emanetçisi olduğum makamla, görev yaptığım STK’lar arasında. Dün 30.000’in üzerinde eczacı meslektaşımı temsil ediyordum, bugün aklım erdiğinden beri milliyetçiliğini yaptığım milletimin kadınlarını temsil ediyorum. Aradaki fark muazzam. 

Göreve geldiğinizde yapıp-yapamayacağınıza dair bir tereddüt ya da düşünceniz oldu mu?

Bu görev tevdi edildiğinde hiç tereddüt etmedim yapabilir miyim diye. İlk bir ay gözüme uyku girmemiş olsa da, bu endişeden değil, “en iyi nasıl yapabilirimden” kaynaklandı. Ve gördüm ki daha önceki tüm çalışmalarım bu makam içinmiş. Milletime dair çok çok fazla hayalim varmış.  

Göreve başladığınız günden bu yana 1 yılınız bile dolmadı. Ancak bu kısa süreçte sizin hakkınızda çok güzel şeyler duyduk. Neler yaptınız da ülkücülerin gönlünü fethettiniz, bize anlatır mısınız?

Göreve geldiğim günden beri boş vakit kavramım yok. Gidip partide ülküdaşlarımızla bir arada olmayı pek çok şeye tercih ediyorum. Kişisel işlerimi hallettiğim anda partide alıyorum soluğu. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanından aynı davaya gönül verdiğiniz insanları dinlemek, onlarla gülüp onlarla dertlenmek çok büyük haz. Malumunuz partiye her gün onlarca misafir geliyor. Sayın Genel Başkanımız bile onca yoğunluğu arasında her kapısını çalana vakit ayırmak için azami özen gösterirken bizim aksini yapmamız beklenemez. Ben de bu hedefle istiyorum ki bizim kata uğrayan hiç kimse kapı duvarla karşılaşmasın. Hiçbir şey olmazsa her şeye rağmen gülümsediğimizi, ümit var olduğumuzu görsünler. Biliyorum ki, bu milletin her şeyden çok güler yüze, umuda ihtiyacı var. Şükür ki bu sebeple de çok olumlu dönüşler de aldım. Bu davranışımızla hiçte yanlış yapmadığımızı gördüm. Gülümseyin siz, milletimiz iyiyi kötüyü ayırt edebilecek ferasete sahip.

Türk siyasetinin hiç olmadığı kadar yoğun tempoda geçtiği bu süreçte yaşadıklarınızı bize anlatır mısınız?

Öncelikle bu kısa zaman diliminde 2 seçim yaşamamız benim için büyük tecrübe oldu. Genel Başkanımızın 50’ye yakın mitinginde yanında olma fırsatı yakaladım. Bunun keyfi, bana kazandırdıkları çok farklıydı. Bu yoğun tempolu sürecin bu açıdan kendi adıma çok verimli geçtiğini söylemeliyim.

Henüz 2 yaşında bir oğlunuz var, bu süreç sizin için hayli zor geçmiştir.

Bu yüzden her mitingden sonra Ankara’ya dönmek zorunda kaldım. Zorlandım da zaman zaman. Fakat itiraf etmeliyim ki, Genel Başkanımızın azmini, temposunu görünce yorgunluk adına cümle kurmaktan utanıyorsunuz. Ve garip bir şekilde tüm yorgunluk, bıkkınlık kavramlarını unutuyorsunuz, Allah gücünüze güç katıyor. Tabi ki akşam camda yolumu gözleyen oğlum da bu süreçte en büyük ödülüm oluyor. Zaten tüm uğraşlarımız onlar geleceği için değil mi? 

Özellikle MHP mitinglerinde kadınların çokluğu dikkatlerden kaçmadı. Kadın Kollarınız ne durumda?

Bu süre zarfında MHP adına en büyük umudumuz miting meydanlarındaki gençler ve kadınlar oldu zaten. Elbette Genel Başkanımızın kadın kollarına verdiği önemin sonucudur bu. Dokunmadık el, girmedik gönül bırakmamak üzere verdiği direktifin gereği kadınlarımız sadece miting alanlarında da değildi; sokakta, pazarda, evde, tarlada ve her yerdeydi. Bugün de yine aynı azimle 60’a yakın il teşkilatımızla çalışmalarımız devam ediyor. 

Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin katılımıyla bir İstişare Toplantısı da yaptınız. Medyada “Bahçeli Asenalara; Ev Ev, Kapı Kapı Dolaşın.” dedi diye yer aldı.

Evet, Genel Başkanımızın katılımı ile 1 Kasım seçimleri için Ankara’da istişare toplantımızı büyük bir coşku ile yaptık. Ve aynı gün yollara revan olup, çalışmalarımıza başladık. Ve bugün de koordine halde seçim çalışmalarımız sürüyor. İnşallah, Milliyetçi Hareketin iktidarı kadınların iktidarı olacak. Bunu tüm Türkiye’de kadının nezaketiyle, kadının merhametiyle, kadının samimiyetiyle ilmek ilmek işliyoruz. 

Milliyetçi Hareket Partisine yapılan en büyük eleştiri terörden başka meselelerle ilgilenmediği üzerine yapılıyor. Bununla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim?

Başta şunu ifade etmeliyim ki, taraf olmam dürüst olmama engel değildir. Ülkücüler dürüsttürler. Doğruya doğru, yanlışa yanlış derler. Sorunuza gelince, bunu MHP’ye haksızlık olarak görüyorum. Türk milletinin problemleri pek tabi Türk milliyetçilerinin problemleridir. Bu ölçü ile düşündüğümüzde bölücülük, hırsızlık, yolsuzluk, orta gelir tuzağı, işsizlik, sosyal adaletsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, işçi ölümleri, çevre kirliliği, kadın cinayetleri, madde bağımlılığı gibi pek çok konu Türk milliyetçilerinin gündemini oluşturmaktadır. Mesela sanılmasın ki hırsızlıkla, yolsuzlukla mücadeleyi bölücülükten daha az önemsiyoruz. Hele hırsızlığın, yolsuzluğun meşrulaştırılmasının açtığı toplumsal deformasyonu her şeyden daha çok sorun ediyoruz. “Çalıyor ama çalışıyor.” düşüncesinin etrafında meşrulaştırılan ahlaksızlık, İran’ın gayri meşru parasını aklayıp bunu vatanseverlik olarak lanse etmeye kadar vardı. Hukuk devletinin olmazsa olmaz olduğunu savunan bizler için, millet de bu algının oluşturulması gerçekten gelecek adına endişe verici. Buradan da anlaşılıyor ki milletimizin tahmin ettiğimizden çok daha derinlerde sorunları var. Yoksa hukuk devletine sadık kalarak pek çok sorunla savaşırsınız; yolsuzlukla mücadele edersiniz, terörü cezalandırırsınız. Ama bu tip sorunları meşrulaştırırsanız, işte o zaman Türkiye’nin bugünkü haline düşersiniz. Fransa’daki terör olayını kınamak için tüm dünya bir araya gelir, siz yüzlerce şehit verirsiniz herkes üç maymunu oynar. Çünkü terörü çoktan zihinlerde meşrulaştırmışınızdır. 4 bakanı istifa ettirirsiniz ama iş yargılamaya gelince hiçbir şey olmamış gibi davranmada bir beis görülmez. Çünkü, çoktan belediye başkanları üzerinden “Çalıyor ama çalışıyor.” propagandası ile ahlak anlayışı bozulmuştur. Yani işimiz hukukun işleyişini sağlamakla bitmeyecek.

Sorun olarak gördüğünüz bu durumun çözümü için sizce ne ya da neler yapılmalı?

Milletin ahlak dünyasının, etik değerlerinin yeniden ihyaya ihtiyacı var. Kadıya “Beni cezalandırmasaydın seni bu hançerle öldürecektim.” diyen Fatih’ler yetiştiren “ahlak, etik, devlet” anlayışını tekrar inşa etmekte pek kolay olmayacaktır tabi. Ancak Türk milleti bu girdaptan eninde sonunda çıkmayı başaracaktır. Tarihi referansımız buna yeter inşallah. Tam da bu bahisle, tüm siyasi kirliliğe, oynanan oyunlara rağmen tertemiz kalmış bir lider ile Milliyetçi Hareket Partisi bu toplumsal onarım için biçilmiş kaftan. Milletçe ihtiyaç olunan şey; önce ailem değil önce ülkem diyen dürüst lider.

Kadın konusu mevzu bahis olunca Milliyetçi Hareket Partisi’ne eleştiriler yöneltiliyor? Bununla ilgili söylemek istediğiniz şeyler var mı?

Evet, kadın konusunda özellikle belirli çevrelerin algı yönetimi var MHP adına. Ancak, eleştirilerin kaynağına inince bu sorunların hiç de partimize özgü olmadığını görmek lazım. Kadının adı tarihimizin aksine ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde yok. Belki de bir genelleme ile dünyada yok demek de abartı olmayacaktır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği modern dünyanın en büyük sorunlarından birisi olarak insanlığın önünde. Ve açık söylemek gerekirse bir kaç Avrupa Ülkesi hariç pek çok ülke “kadın” konusunda sınıfta kaldı. Bu çerçeveden bakınca MHP’nin başarısızlığı değil insanlığın başarısızlığı söz konusu. Ama görmek lazım ki MHP, Türkiye’deki kadın sorunun çözümünde lokomotif olacak zihniyete sahip tek parti.

Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?

Çünkü fikir dünyasının tüm örüntüsünde olan “kadın”, Türk milliyetçiliğinin en hassas davrandığı konudur. 1923 yılında neşredilen ve başucu eserlerinden olan Türkçülüğün Esasları’nda geçen kadın bahsi bugünün Türkiye’sinden fersah fersah ileride bir kadını anlatır. Yine fikir dünyamızın mimarlarından İsmail Gaspıralı’nın düşüncelerinde kadının rolü önemlidir. Gaspıralı kadının cemiyette aktif rol almasını ister; Tercüman Gazetesi’nde de başarılı Türk kadınlarının faaliyetlerinden bahsederek onları bolca över o dönemde ve kadın mevzusuna o kadar önem verir ki, 1906 yılında bir kadın dergisi neşrettirir. Bu dergi, kızı Şefika Hanım’ın idaresinde çıkan Alem-i Nisvan, yani “Kadınlar Dünyası”dır. Gaspıralı çocuğun terbiyesinde, birinci derecede kadının rolü olduğuna inandığı için kadının kültürlü ve bilgili olmasına önem gösterir. Ve görüyoruz ki, mayaladığı Türk milliyetçilerinde bugün bu görüşü hâkim kılmayı başarmıştır.

 

Kadim Türk tarihinde de kadın bu kadar ön planda ve önemli miydi?

Kadın, Türk tarihinin en şanlı sayfalarında hep vardı. Bir bakmışınız hükümdar, bir bakmışınız diplomat. Düşünsenize, kimi zaman dünyanın ilk kadın iş örgütü ile karşınıza çıkar, kimi zaman savaşta verdiği destek ile ama hep hayatın içinde ve erkeğinin ne arkasında ne önünde tam yanında olarak vardır. Çit sürmeyi de becerir, ata binmeyi de. Çünkü kadın bulunduğu cemiyetin yarısıdır. Öyle görülür. Erkeğin yaptığı her şeyi yapabilmek mecburiyetindedir. Kaldı ki bunu da oldukça iyi becerir. Kimse fıtri farklılıktan bahsedemez o dönemde mesela. Erkek ile özdeşleşen kılıç kuşanmak bile kadının mahir olduğu alan olmak zorundadır. Erkek fethe çıkarsa, obada kalan kadın her türlü tehlikeye karşı tedbirli olmalı ve evini yuvasını en iyi şekilde savunmalıdır. Bir de şimdinin dünyasına bakın. Sözüm ona modern dünyaya. 80 bin deve sahibi tüccar  Peygamber eşinden, kadını eve kapatmayı İslam’ın şartı gören zihin dünyasındaki serüven ibretlik. İşte tam burada da Türk milliyetçilerine tarihi misyon yüklemekte liderimizin haklılığı ortaya çıkıyor. Bu konudaki hassasiyeti başta Milliyetçi Hareket Partisi’nde olmak üzere Türkiye’de kadını hak ettiği yere taşıyacaktır. Bundan hiç şüphem yok. “Mutlu Kadın Mutlu Türkiye” hayal değildir. Milliyetçi hareket partisi de tarihi bilinciyle ve dinamizmiyle bunun baş mimarı olacaktır.

27.10.2015
GAZETE 2023

‘Gençliğin ve Emekçilerin Ayağa Kaldırılması Gerekiyor’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizin 5.bölümünde Komünist Gençlik’i ağırlıyoruz.

Komünist Gençlik temsilcisi ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Öncelikle örgütünüzü tanıyalım.

Komünist Gençlik olarak, yalnızca bizi bağlayan ve gelişmelere hızlı müdahale edebilmemizi sağlamaktan başka bir anlamı olmayan örgütsel hiyerarşimize ilişkin görevlendirmeleri öne çıkarmamayı tercih ediyoruz. Bizce başkanları, şefleri, sekreterleri ön plana çıkaran ve bunları merkezine alan bir siyaset tarzı ya da örgüt modeli doğru değil. Bu nedenlerle tüm mecralarda sıfatların değil, yekpare bir kolektif iradenin, Komünist Gençliğin, adına konuşuyoruz. İzninizle ben de böyle yapacağım.

Komünist Gençlik, Komünist Parti’nin öncülüğünde üniversiteli, liseli, işçi gençlik içerisinde örgütlenen bir kimliktir. TKP’li Öğrenciler’in ardılı olduğu doğrudur. Ancak, Haziran Direnişi’nde daha açıkça gördüğümüz, Türkiye işçi sınıfının neo-liberal ekonomi politikalarıyla birlikte değişen çehresini ve yine aynı politikaların sonucu olarak okurken çalışmak zorunda olan öğrencilerin ciddi anlamda artan oranını göz önüne alarak, 2014 yılında atılmış yeni bir adımdır.

İçinde bulunduğumuz dönemde, gençliğin taleplerinin işçi sınıfının çıkarlarıyla hiç olmadığı kadar örtüştüğüne inanıyoruz. Çünkü kapitalizm giderek gençleri daha fazla, hizmet sektörü başta olmak üzere, üretim sürecine –yani ekonomik faaliyete- dahil ediyor. Gençler henüz öğrenciyken, lise yıllarından itibaren part-time işlerde çalışmaya başlıyorlar. Gençlerin işyerlerindeki, sömürüyü perdeleyen, ahbap çavuş ilişkisinden ya da “staj” adı altında onları ücretsiz çalışmaya ikna eden kariyer yalanlarından kendini kurtarması gerektiğini ve bunun yolunun savaşsız, sömürüsüz, özgür bir gelecek için örgütlenmekten ve mücadele etmekten geçtiğini savunuyoruz.

Amacımızı ise kısaca gençliği sosyalizm mücadelesine kazanmak ve sosyalist Türkiye’nin kurucu kuşağını yaratmak olarak özetleyebiliriz.

-Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Biz gençliğin ne köşeye sıkışan AKP iktidarının estirdiği teröre ne de bazı başka odakların Türkiye’de estirmeye çalıştığı Amerikancı, gerici, liberal rüzgara boyun eğeceğini düşünüyoruz. Yine de “beklemek” gibi bir niyetimiz ya da lüksümüz yok. Hiç olmadı. Çünkü kapitalizmin Türkiyesinde kaybettiğimiz zamanın emekçi halk ve gençlik açısından büyük bir maliyeti var.

Hepimizin iyi bildiği bu karanlık tabloyu uzun uzun betimlemenin lüzumu olduğunu düşünmüyorum. Bu tablo insanların hiç hoşuna gitmese de, bir şekilde, ikna edilmiş ya da sindirilmiş durumdalar.

Bunun temel sebebinin örgütsüzlük ve kolay yol arayışı olduğunu düşünüyoruz. Geniş kesimler, AKP’siz, gericiliğin tasfiye edildiği, yolsuzlukların soruşturulduğu, katillerin cezalandırıldığı, baskının olmadığı bir Türkiye’ye bir an önce, kestirmeden gitmeye çalışırken her defasında ormanda kayboluyorlar. Ve aslında daha fazla zaman kaybediyoruz, daha uzun süre bu gerici, emek düşmanı düzenin saldırılarına maruz kalıyoruz…

Önümüzdeki yılın bu anlamda bize daha elverişli bir zemin sunacağını düşünmek için bugünden bakınca özel bir sebep yok ama belki de bu dönem ihtiyaç duyulan şey tam da Türkiye’deki ilerici birikimin zoru kaldırabilme yeteneğini pekiştirmesidir.

GENÇLİĞİN VE EMEKÇİLERİN AYAĞA KALDIRILMASI GEREKİYOR

Gençlikten ya da emekçi halktan başka herhangi bir yerden, herhangi bir odaktan bir şeyler beklememiz zaten söz konusu olamaz. Bu tip beklentilerin suya düştüğünü her seçim döneminde, her kritik uğrakta görüyoruz.

Demek ki, gençliğin ve emekçilerin ayağa kaldırılması, bir güç haline getirilmesi gerekiyor.

Bizce, bu ülkede televizyonu, gazeteyi, radyoyu açtığınızda karşılaşamadığınız, siyasal olarak düzen partileri tarafından temsil edilemeyen ve siyaset alanında temsil edilmesine de hoş bakılmayan, ancak göz ardı edilemeyecek ilerici bir toplumsallık var. Gençlik içerisinde bu toplumsallığın alanı çok daha geniş…

Biz burayı örgütlü kılmak ve tutarlılaştırmak için adım atacağız.

Bunun için yüzü sola dönük kesimleri, boğulan insanın etrafındakileri de suyun altına çeken çırpınışlarından, “bir an önce rahat nefes alalım” psikolojisinden kurtarmamız gerekiyor. Stratejik düşünme, akılla hareket etme, ileriyi görme yeteneğinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu da en başta örgütlenerek olur.

kg1Bahsettiğimiz psikolojiyle, bu çırpınış haliyle uzlaşmak ona yenik düşmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla son döneme damgasını vuran ruh halini, endişeyi, bunalımları veri alarak siyaset yapmayacağız, bu havayı dağıtmaya bakacağız. Sosyalist siyasetin üzerindeki her türlü basıncı reddedeceğiz.

Biz “şöyle 5 dakika soluklanacağımız” değil, dolu dolu nefes alacağımız bir Türkiye kavgasının örgütlenebileceğine, güçlenebileceğine inanıyoruz. Hava boşlukları açmanın yolunun da ancak buradan geçtiğini hep birlikte göreceğiz.

-Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

Kısaca bilimsel bilginin ıskartaya çıkarılmış olması ve üniversitelerin piyasacılığın ve gericiliğin kıskacında başkalaşmasıdır, diyebiliriz.

Artık üniversiteler işgücü piyasasının talepleri doğrultusunda işletmeci, teknik eleman, satış müdürü vs. yetiştirmeye tam anlamıyla adapte edilmek isteniyor. Felsefe ve sosyoloji gibi bölümler yük olarak görülüyor ve üniversite idareleri bunu açıkça dile getirmekten kaçınmıyorlar. Bilimsel üretim de yine şirketlerin ve piyasanın beklentileri doğrultusunda şekillendiriliyor.

Öte yandan gerici örgütlenmeler ve kadrolaşma, ehil olmayan unsurların akademiye girmesini sağlıyor. Bu unsurlar ehil olmamanın ötesinde bilimsel düşünceye, aydınlanmaya, hatta cinsiyet eşitliğine bile düşmanlar. Bu düşmanlıklarını da, iktidarı arkalarına aldıkları için, üniversite kürsülerinde açıkça sergilemekten kaçınmıyorlar. Aynı şekilde gerici çetelere ve provokasyon örgütlerine üniversitelerde her türlü güvence sağlanıyor. Doğru düzgün bir kampüsü olmayan, yer sıkıntısı çeken üniversitelere dahi tepkilere rağmen mescit açılabiliyor.

Üniversitenin öncelikleri tamamen sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda yeniden tanımlanmış halde. Akademisyenlerin ve öğrencilerin bu gidişatı durdurmak için mücadele ettiğini ve bu direncin henüz teslim alınamadığını belirtmeliyiz. Ama elimizde bazı mevziler hariç ciddi bir kazanım da henüz yok.

Durum bu…

CİDDİ BİR İDEOLOJİK, SİYASAL SAVRULMA VAR.

-Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Siyasete daha fazla ilgi duyan, arayış içerisinde bir gençlik görüyoruz, bu kesin. Alternatif kaynaklara, muhalif haber sitelerine ve sosyal medyaya ciddi bir ilgi var. Ancak bu ilgi, Türkiye’de solu hızla örgütleyecek ve siyasal bir güç haline getirecek niteliğe büründürülemedi. Çünkü Haziran Direnişi’nin ardından kendini açıkça hissettiren siyasal arayış hali, ” basgeç”çilikle ve son olarak da “radikal demokrasi”cilikle ciddi manada kötürümleştirildi. Bunun yanında pervasızca uygulanan devlet terörü ve savaş çığırtkanlığı insanları giderek umutsuzluğa itti. Geçtiğimiz dönemde sol, düzenin bu müdahalelerine karşı koyamadı.

Üniversite siyasetinde Gezi’den hemen sonraki sene AKP ve gerici örgütlenmeler ciddi manada geri basmışlardı. Geride bıraktığımız sene ise üniversiteler özellikle iktidar tarafından organize edilen provokasyonların sahnesi haline getirildi.

Büyük bir halk ayaklanmasının geri çekilişini yaşadık aslında ve bunun üstüne bir de Türkiye’de geleneksel olarak insanların aklını yitirdiği seçim dönemleri art arda geldi. Böylesi bir dönemde dejenerasyona ve hareketin sokaktan çekilmesiyle birlikte kazanılmış mevzilerin de elden çıkmasına direnebilmek gerekirdi. Bunun genelde olduğu gibi özel olarak üniversitelerde de başarılamadığını söyleyebiliriz. Ayrıca sermaye sınıfı da ayaklanma sürecinde ciddi bir deneyim kazandı.

Tabi bunlar düzen açısından ecele çare değil ama düzenin değişmesini isteyenler olarak işimizi daha özenli yapmamız gerektiği bir gerçek.

Üniversite siyasetinde bu duyarlılığı örgütlerin “provokasyonlara karşı uyanık olma” tutumunda görebiliyoruz ancak aynı şeyi yapılan işlerin içeriğinde görmek çoğunlukla mümkün değil. Ciddi bir ideolojik, siyasal savrulma var.

Haziran Direnişi sırasında anlamlı olan eylem biçimlerinin, siyaset taşıma tarzının ısrarla sürdürülmek istenmesi var. Hatta can sıkıcı bir “şehitlerimiz” edebiyatının, ölüm kültürünün ve takvim (özel gün ve haftalar) solculuğunun bu defa Haziran Direnişi üzerinden diriltilmeye çalışılması gibi şeylerle karşılaşıyoruz. İnsanları eyleme, eylemin amacını propaganda etmek yerine, “gel gel gel” diye bağırarak çağıran, ne yaptığını neden yaptığını bilmeyen solcu “aktivist”ler türedi.

Bu tablonun dışında, Haziran’daki büyük ayaklanmayı sahiplenen ve ondan dersler çıkaran, üstelik bunu yapmanın kendini kaybetmek anlamına gelmediğini gösteren bir sol hareket de var elbette, o da temsilcisi olduğumuz komünist harekettir.

-Üniversitelerde son dönemlerde sıkça öğrenci kavgaları görüyoruz. Sebebi nedir?

AKP iktidarı, siyaset yaparken, provokasyonu çok etkili bir şekilde kullanıyor. Bir bölümü doğrudan emniyet tarafından üniversiteye yerleştirilen, tamamı korunan, kollanan çeteler satır bıçaklarla öğrencilere saldırtılıyor. Sebebinin üniversiteleri polisiye gündemlerin içerisine çekerek siyasetin dışına itmek olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca topluma bir gözdağı da veriliyor ve aileler korkutuluyor.

Şimdi, IŞİD eliyle Suruç’ta gerçekleştirilen katliamın ardından başlatılan sözde “terörle mücadele” operasyonlarıyla birlikte, güvenlik önlemlerinin her yerde artışına şahit olacağız. Şundan emin olabiliriz, eğer bu devlet Suruç’taki katliamı ya da öncesinde Reyhanlı’daki katliamı engellemek isteseydi engellerdi. “Terör” sadece işin bahanesi ve AKP’den daha fazla terörü kullanan başka bir siyasi özne yok.kp2

Askeri, polisi şehre indirmenin, günlük hayat içerisinde kontrolleri normalleştirmenin nerelere varabileceğini, bu “iç güvenlik” hikayesinin nasıl kullanılacağını tahmin etmek güç değil.

Üniversitelerde yaşanan provokasyonları bu bağlamda da değerlendirebiliriz. Ege Üniversitesi’nin yaşanan ölümlü kavgayla birlikte getirildiği nokta -adeta bir hapishaneye dönüştürülmüş durumda- bir örnektir.

BARIŞ BLOKU’NUN PARÇASI OLACAK DEĞİLİZ

-Biraz da ülke gündemine geçelim. Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir yandan AKP ömrünü uzatmaya çalışıyor, bir yandan AKP iktidarıyla ABD arasında Suriye’de yola nasıl devam edileceğine ilişkin sürtüşmeler yaşanıyor, bir yandan da Kürt hareketi gibi bölgedeki diğer aktörlerin hamleleri var… HDP’nin seçimlerde elde ettiği başarının AKP’nin saldırganlığında payı olduğunu düşünenler var, o da hesaba katılabilir. Ama esas görmemiz gereken şu: Bütün bu müzakerelerin ve savaş manevralarının arasında İncirlik Üssü, IŞİD’e karşı koalisyon adı altında, Suriye’de yaşananların baş sorumlusu ABD’nin kullanımına açılıyor, başka üslerin de açılması gündeme alınıyor; Suriye’nin kuzeyinde ÖSO ve koalisyon güçlerinin kontrolünde bir güvenli bölge oluşturulması, buna YPG’nin dahil olup olmayacağı tartışılıyor. Daha bir sürü şey oluyor.

Yani aslında yaşananlar son derece karmaşık bir dizi gelişmenin ürünü… Fakat denklemin merkezinde Suriye’ye ve Ortadoğu’ya dönük emperyalist müdahale ve AKP’nin bu müdahalede üstlenmek istediği rolü diğer aktörlerle, özellikle iç siyaseti de doğrudan etkileyeceği için Kürt hareketiyle, paylaşmak istememesi yer alıyor.

Suruç’ta kişisel olarak tanıdığımız, bildiğimiz, zaman zaman eylemlerde yan yana da geldiğimiz onlarca arkadaşımızı kaybetmişken öfkelenmememiz mümkün değil ya da herhangi birimizin üzerine kanın sıçramayacağının garantisi yok. Ancak biz, bu tip duygu ve kaygılarla, “ortak düşman” AKP’nin saldırıları ve savaş çığırtkanlığı karşısında oluşturulduğu iddia edilen Barış Bloku’nun veya eylem birliklerinin parçası olacak değiliz. Bizim bu tip girişimleri siyasi bir değerlendirmeye tabi tutmamız gerekiyor.

Biz, Suriye halkının direnişini görmeyen ve Suriye’ye dönük emperyalist müdahaleyi karşı çıkılamayacak bir olgu olarak tanıyarak “biz bu işin neresinden tutarız” kaygısını güden bir “barış”tan yana değiliz. Açık ve net: anti-emperyalizm yoksa, barış da yoktur.

Yaşanan gelişmeleri Türkiye siyasetinin bir süreliğine kaosla yönetilmesinde karar kılınması, Kürt hareketinin ittifak zemininin hedef alınarak tabanının daraltılmaya çalışılması ve Suriye’ye dönük müdahaleyi boyutlandırma hazırlıkları olarak görüyoruz.

Devrimci siyaset açısından, AKP’nin bu kaosu andıran süreçte özne olarak sermaye düzeninin bütünü lehine önem kaybettiğini söyleyebiliriz. Çünkü belli noktalarıyla AKP’yi de hedef alan, onu dönüştürmeyi zorlayan bir müdahalenin parçası olarak bugünkü süreç yaşanıyor. Emperyalizmden, işçi sınıfından bahsetmeden yapılan AKP karşıtlığının hedefinden sapacağını, başka yerlere sürükleneceğini düşünüyoruz.

 

‘SORUMLU EMPERYALİZMDİR’

-Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

kp1Sorumlu emperyalizmdir. Yıllar yılı bütün kesimleriyle AKP’yi desteklemiş, AKP döneminde karına kar katmış Türkiye sermaye sınıfıdır. Gerçekleri hasıraltı eden, sütunlarını iftiralarla dolduran, her sayfasında kan kusan yandaş medya kuruluşlarıdır. Ülkemizin güle oynaya Suriye bataklığına saplanmasına giden yolun taşlarını döşeyen; Türkiye’de bir kesimin düşürülen uçaklar, kaçırılan türbeler, öldürülen askerlerde sağlam irade ve yeni fetihler görmesini sağlayan; Yeni Osmanlıcı ihtirasların propagandasına her ne gerekçeyle olursa olsun hizmet eden bütün kurumlar ve kişilerdir.

-Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Katılmıyoruz. Yaşanan kaos ortamının başlıca sebebi 13 yıldır uyguladığı politikalarla hükümetin kendisidir. Ortadoğu’ya dönük emperyalist müdahale ve Türkiye sermaye sınıfının hevesleri bizi bu noktaya getirdi.

SOSYAL DEMOKRASİNİN TARİHİ İŞÇİ SINIFINA İHANETİN TARİHİDİR

-CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

CHP’nin AKP ile koalisyona son derece hevesli olduğu ama AKP’nin bazı şartlar öne sürdüğü anlaşılıyor. Tersinin doğru olduğunu düşünmüyoruz. Böylesi basiretsiz, seçmenlerinin taşıdığı değerlere her dönem ihanet eden bir partinin nasıl %20’nin üstünde oy alabildiğini sorgulamak gerekiyor. Bu anlamda ortada bir başarı da yok değil.

Sosyal-demokrasinin tarihi işçi sınıfına ve ilerici değerlere ihanetin tarihidir. Bu bütün dünyada böyle… NATO’culuklarına, AB’ciliklerine, liderlerinin dini söylemlerine ve gerici adaylarına şaşırmadığımız gibi AKP’yle koalisyon kurmalarına da şaşırmayız. Kurulacak hükümete de içerisinde AKP olduğu için değil, bu hükümet sermaye düzenini –seçimle işbaşına gelmiş bütün hükümetler gibi- yönetmeye soyunduğu için karşı çıkarız. CHP tek başına iktidar olsaydı bile, bu, hükümetin sermaye düzeni adına icracılık makamından başka bir şey olmadığı gerçeğini değiştirmezdi. Yunanistan’da SYRIZA’nın geldiği noktayı da görüyoruz…

-Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

Bizce, Türkiye halkı ve gençliği seçimlere haddinden fazla anlam yüklememeli. Bakın işte, seçim yapıldı ve herhangi bir sorunun çözümüne yakınlaşmadık bile. Hani 7 Haziran’da büyük bir zafer kazanılmıştı? Ne kaldı o zaferden geriye?

Bu ülkede erken seçimle ya da koalisyonla düzelebilecek hiçbir şey yok. Seçimde yapılabilecek en anlamlı şey sosyalizmin sesini güçlendirmek, yaşanası bir Türkiye özlemimizin seçim barajına takılmasına izin vermemektir.

KAPATILMASI GEREKEN PARTİ HDP DEĞİL AKP’DİR

-Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Karşıyız. Kapatılması gereken parti AKP’dir. Bir sürü yolsuzluğun, göz yumulan katliamın, emri verilen cinayetin, savaş suçunun faili konumundaki parti HDP değil, AKP’dir.

Ayrıca bu tip kapatma davaları ve kapatma cezaları provokasyondan ve tansiyonu yükseltme çabasından başka bir anlam taşımıyor.

Zaten AKP ve doğrudan PKK arasında zaman zaman görüşmeler, müzakereler yapıldığını Oslo görüşmelerinin açığa çıkan ses kayıtlarından biliyoruz. Parti kapatma hamlesini, çok ucuz bir hareket olarak değerlendiriyoruz.

-TKP,  parti içi tartışmalar nedeniyle 2’ye bölündü. Neler söylersiniz bu konu hakkında?

Hemen ayrışmanın ardından bu soruyu çok defalar yanıtladık. O zamanlar, bizim için olmasa da kamuoyu açısından bir bilinmezlik durumu vardı. Ancak bugün artık bu sorunun yanıtını, bölünme sonrası ortaya çıkan diğer grubun ve partimizin pratiğindeki farklılıklarda görebilirsiniz.

Bu arada değinmeden edemeyeceğim. Bu röportaj dizisinde mikrofon tuttuğunuz örgütlerden birinin temsilcisi bu konuya ilişkin kendince bazı analizler yapmış. “Doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalizmle aynı safta yer alıyorsunuz” demeye bile getirmiş. Bu tip nereden çıktığını bilmediğimiz ama kötü kokan yorumları çapsızlık belirtisi olarak görüyoruz. Dile getirenlere bakınca da bunları yanıtlamak büsbütün anlamsızlaşıyor.

-Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’ı Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

SYRIZA hayranlığı, ilk günlerde, Türkiye solunda Yunanistan’daki sosyalist devrimi selamlayanlardan, milli hükümet kuruldu diye sevinenlere geniş bir yelpazede vuku buluyordu. Zamanla daha makul bir yaklaşım egemen hale geldi. Ama tabi bu tip coşku sellerinin raf ömrünün kısa olduğunu ve bu kısa süre içerisinde görevini yerine getirdiğini biliyoruz.

SYRIZA’cılık Türkiye’de özellikle bir partiye, HDP’ye enerji çıkartmıştır. Biz de bu iki partinin birbirine çok benzediğini, kardeş iki parti olarak anılabileceğini düşünüyoruz. Ancak şöyle bir farklılık var: Türkiye’de HDP’nin solculuğunun kaynağı Kürt sorunu ve Kürt yoksullarıyken, SYRIZA Yunanistan’da yükselen sınıf hareketinden kopma kimi sol örgütlerin merkezinde durduğu bir koalisyon. Bu önemli bir fark… HDP, daha doğrusu HDP’nin merkezinde yer alan Kürt ulusal hareketi, bu anlamda çok daha örgütlü ve kökü derinde bir parti. SYRIZA’nın ise örgütü olmayan, reklam çalışmalarının ürünü bir seçim partisi olduğunu ve şişirildiğini biliyoruz.

Podemos, SYRIZA ve HDP gibi partilerin yükselişi sol siyasetin işçi sınıfı merkezli değil, yaygın olarak orta sınıf kaygılarıyla yapılmaya başlamasının ürünü… 2008’de patlayan ve bugün bazı toparlanma belirtileri olsa da bugüne kadar içinden çıkılamayan krize devrimci bir perspektifle değil, orta sınıfların istikrar kaygısıyla yaklaşan bir soldan bahsediyoruz. “Kapitalist krizin faturasını emekçilere ödetiriz ama biraz indirim yapın”da anlaşan bir sol bu. Çok alıcısı var. Kolay kurtuluş reçetelerinin çok alıcısı olması anormal değil, özellikle bunlara emperyalizm de yeşil ışık yakmışken. Ama bu tip hareketler de, kapitalizmin alaşağı edilmesini içermeyen her reçete gibi, halk açısından fiyaskoyla sonuçlanmak zorunda.kp3

-Türkiye’de özellikle solda Yunanistan, Tsipras ve Syriza çokça tartışıldı. Solun büyük kesimi Tsipras’a destek verdi. Ama en son Mecliten geçirdikleri paket Yunanistan’da komünistler tarafından çok eleştirildi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz, Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) sürecin başından bu yana son derece doğru bir hat izlediğini düşünüyoruz. KKE bunun sonucunda SYRIZA’nın iktidara geldiği genel seçimlerde soldan gelen basıncın şiddetine rağmen oylarını artırdı. Bunun dışında hızla örgütlenen ve güçlenen bir parti görüntüsü veriyor. Yani, Yunanistan’da sol adına gözümüzü dikmemiz gereken odak SYRIZA’dan ziyade KKE.

SYRIZA’nın ne yapmaya çalıştığı başından beri açıktı. Referandum sürecinde yeniden umutlananlar ve “Hayır (Oxi)” çıkmasının AB’ye ve sermaye sınıfına büyük bir darbe olacağını düşünenler oldu. Oysaki, KKE ve hatta SYRIZA’nın kendisi de, bu referandumun gerçekte sadece pazarlıkta hükümetin elini güçlendirmek için olduğunu çoktan ifade etmişti. KKE referandumda geçersiz oy anlamına gelen ve üzerinde “IMF’ye, AB’ye, memorandumlara hayır!” yazan kendi oy pusulasını attı. Ve yine, pratik ve siyasal açıdan böylesine zor bir hamleyle, %6’ya yakın bir oy oranını yakaladılar. Referandumun hemen ardından “Hayır” diyen partiler ve “Evet” diyen partiler AB ile görüşmelere devam edilmesini talep eden ve borçlara sağdık olduklarını belirten ortak bir açıklama yayımladılar, aynı pozisyonu aldılar. Bu açıklamanın altında imzası bulunmayan tek parti yine KKE.

Yunanistan halkının ve gençliğinin AB’ye ve sermaye sınıfına pabuç bırakmayacak kadar örgütlü olduğunu biliyoruz. Ve en önemlisi de bu örgütlülüğü ve hareketi büyük oranda yöneten bir komünist parti var. Memorandumların ve halk düşmanı kemer sıkma politikalarının önündeki bu engelin aşılabilmesi şu haliyle zor. Biz de bu noktada Yunanistan işçi sınıfıyla, KKE ile ve Yunanistan Komünist Gençliği (KNE) ile sonuna kadar dayanışma içerisinde olacağız.

-Son olarak roportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

roportajlik.com emekçilerine bize kendimizi ifade etme olanağı sundukları için minnettarız. Bütün okurlara da ilgileri için teşekkür ediyoruz. Daha güzel günlerde yeniden buluşmak dileğiyle…

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

‘Gençliğin ve Emekçilerin Ayağa Kaldırılması Gerekiyor’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizin 5.bölümünde Komünist Gençlik’i ağırlıyoruz.

Komünist Gençlik temsilcisi ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Öncelikle örgütünüzü tanıyalım.

Komünist Gençlik olarak, yalnızca bizi bağlayan ve gelişmelere hızlı müdahale edebilmemizi sağlamaktan başka bir anlamı olmayan örgütsel hiyerarşimize ilişkin görevlendirmeleri öne çıkarmamayı tercih ediyoruz. Bizce başkanları, şefleri, sekreterleri ön plana çıkaran ve bunları merkezine alan bir siyaset tarzı ya da örgüt modeli doğru değil. Bu nedenlerle tüm mecralarda sıfatların değil, yekpare bir kolektif iradenin, Komünist Gençliğin, adına konuşuyoruz. İzninizle ben de böyle yapacağım.

Komünist Gençlik, Komünist Parti’nin öncülüğünde üniversiteli, liseli, işçi gençlik içerisinde örgütlenen bir kimliktir. TKP’li Öğrenciler’in ardılı olduğu doğrudur. Ancak, Haziran Direnişi’nde daha açıkça gördüğümüz, Türkiye işçi sınıfının neo-liberal ekonomi politikalarıyla birlikte değişen çehresini ve yine aynı politikaların sonucu olarak okurken çalışmak zorunda olan öğrencilerin ciddi anlamda artan oranını göz önüne alarak, 2014 yılında atılmış yeni bir adımdır.

İçinde bulunduğumuz dönemde, gençliğin taleplerinin işçi sınıfının çıkarlarıyla hiç olmadığı kadar örtüştüğüne inanıyoruz. Çünkü kapitalizm giderek gençleri daha fazla, hizmet sektörü başta olmak üzere, üretim sürecine –yani ekonomik faaliyete- dahil ediyor. Gençler henüz öğrenciyken, lise yıllarından itibaren part-time işlerde çalışmaya başlıyorlar. Gençlerin işyerlerindeki, sömürüyü perdeleyen, ahbap çavuş ilişkisinden ya da “staj” adı altında onları ücretsiz çalışmaya ikna eden kariyer yalanlarından kendini kurtarması gerektiğini ve bunun yolunun savaşsız, sömürüsüz, özgür bir gelecek için örgütlenmekten ve mücadele etmekten geçtiğini savunuyoruz.

Amacımızı ise kısaca gençliği sosyalizm mücadelesine kazanmak ve sosyalist Türkiye’nin kurucu kuşağını yaratmak olarak özetleyebiliriz.

-Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Biz gençliğin ne köşeye sıkışan AKP iktidarının estirdiği teröre ne de bazı başka odakların Türkiye’de estirmeye çalıştığı Amerikancı, gerici, liberal rüzgara boyun eğeceğini düşünüyoruz. Yine de “beklemek” gibi bir niyetimiz ya da lüksümüz yok. Hiç olmadı. Çünkü kapitalizmin Türkiyesinde kaybettiğimiz zamanın emekçi halk ve gençlik açısından büyük bir maliyeti var.

Hepimizin iyi bildiği bu karanlık tabloyu uzun uzun betimlemenin lüzumu olduğunu düşünmüyorum. Bu tablo insanların hiç hoşuna gitmese de, bir şekilde, ikna edilmiş ya da sindirilmiş durumdalar.

Bunun temel sebebinin örgütsüzlük ve kolay yol arayışı olduğunu düşünüyoruz. Geniş kesimler, AKP’siz, gericiliğin tasfiye edildiği, yolsuzlukların soruşturulduğu, katillerin cezalandırıldığı, baskının olmadığı bir Türkiye’ye bir an önce, kestirmeden gitmeye çalışırken her defasında ormanda kayboluyorlar. Ve aslında daha fazla zaman kaybediyoruz, daha uzun süre bu gerici, emek düşmanı düzenin saldırılarına maruz kalıyoruz…

Önümüzdeki yılın bu anlamda bize daha elverişli bir zemin sunacağını düşünmek için bugünden bakınca özel bir sebep yok ama belki de bu dönem ihtiyaç duyulan şey tam da Türkiye’deki ilerici birikimin zoru kaldırabilme yeteneğini pekiştirmesidir.

GENÇLİĞİN VE EMEKÇİLERİN AYAĞA KALDIRILMASI GEREKİYOR

Gençlikten ya da emekçi halktan başka herhangi bir yerden, herhangi bir odaktan bir şeyler beklememiz zaten söz konusu olamaz. Bu tip beklentilerin suya düştüğünü her seçim döneminde, her kritik uğrakta görüyoruz.

Demek ki, gençliğin ve emekçilerin ayağa kaldırılması, bir güç haline getirilmesi gerekiyor.

Bizce, bu ülkede televizyonu, gazeteyi, radyoyu açtığınızda karşılaşamadığınız, siyasal olarak düzen partileri tarafından temsil edilemeyen ve siyaset alanında temsil edilmesine de hoş bakılmayan, ancak göz ardı edilemeyecek ilerici bir toplumsallık var. Gençlik içerisinde bu toplumsallığın alanı çok daha geniş…

Biz burayı örgütlü kılmak ve tutarlılaştırmak için adım atacağız.

Bunun için yüzü sola dönük kesimleri, boğulan insanın etrafındakileri de suyun altına çeken çırpınışlarından, “bir an önce rahat nefes alalım” psikolojisinden kurtarmamız gerekiyor. Stratejik düşünme, akılla hareket etme, ileriyi görme yeteneğinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu da en başta örgütlenerek olur.

kg1Bahsettiğimiz psikolojiyle, bu çırpınış haliyle uzlaşmak ona yenik düşmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla son döneme damgasını vuran ruh halini, endişeyi, bunalımları veri alarak siyaset yapmayacağız, bu havayı dağıtmaya bakacağız. Sosyalist siyasetin üzerindeki her türlü basıncı reddedeceğiz.

Biz “şöyle 5 dakika soluklanacağımız” değil, dolu dolu nefes alacağımız bir Türkiye kavgasının örgütlenebileceğine, güçlenebileceğine inanıyoruz. Hava boşlukları açmanın yolunun da ancak buradan geçtiğini hep birlikte göreceğiz.

-Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

Kısaca bilimsel bilginin ıskartaya çıkarılmış olması ve üniversitelerin piyasacılığın ve gericiliğin kıskacında başkalaşmasıdır, diyebiliriz.

Artık üniversiteler işgücü piyasasının talepleri doğrultusunda işletmeci, teknik eleman, satış müdürü vs. yetiştirmeye tam anlamıyla adapte edilmek isteniyor. Felsefe ve sosyoloji gibi bölümler yük olarak görülüyor ve üniversite idareleri bunu açıkça dile getirmekten kaçınmıyorlar. Bilimsel üretim de yine şirketlerin ve piyasanın beklentileri doğrultusunda şekillendiriliyor.

Öte yandan gerici örgütlenmeler ve kadrolaşma, ehil olmayan unsurların akademiye girmesini sağlıyor. Bu unsurlar ehil olmamanın ötesinde bilimsel düşünceye, aydınlanmaya, hatta cinsiyet eşitliğine bile düşmanlar. Bu düşmanlıklarını da, iktidarı arkalarına aldıkları için, üniversite kürsülerinde açıkça sergilemekten kaçınmıyorlar. Aynı şekilde gerici çetelere ve provokasyon örgütlerine üniversitelerde her türlü güvence sağlanıyor. Doğru düzgün bir kampüsü olmayan, yer sıkıntısı çeken üniversitelere dahi tepkilere rağmen mescit açılabiliyor.

Üniversitenin öncelikleri tamamen sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda yeniden tanımlanmış halde. Akademisyenlerin ve öğrencilerin bu gidişatı durdurmak için mücadele ettiğini ve bu direncin henüz teslim alınamadığını belirtmeliyiz. Ama elimizde bazı mevziler hariç ciddi bir kazanım da henüz yok.

Durum bu…

CİDDİ BİR İDEOLOJİK, SİYASAL SAVRULMA VAR.

-Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Siyasete daha fazla ilgi duyan, arayış içerisinde bir gençlik görüyoruz, bu kesin. Alternatif kaynaklara, muhalif haber sitelerine ve sosyal medyaya ciddi bir ilgi var. Ancak bu ilgi, Türkiye’de solu hızla örgütleyecek ve siyasal bir güç haline getirecek niteliğe büründürülemedi. Çünkü Haziran Direnişi’nin ardından kendini açıkça hissettiren siyasal arayış hali, ” basgeç”çilikle ve son olarak da “radikal demokrasi”cilikle ciddi manada kötürümleştirildi. Bunun yanında pervasızca uygulanan devlet terörü ve savaş çığırtkanlığı insanları giderek umutsuzluğa itti. Geçtiğimiz dönemde sol, düzenin bu müdahalelerine karşı koyamadı.

Üniversite siyasetinde Gezi’den hemen sonraki sene AKP ve gerici örgütlenmeler ciddi manada geri basmışlardı. Geride bıraktığımız sene ise üniversiteler özellikle iktidar tarafından organize edilen provokasyonların sahnesi haline getirildi.

Büyük bir halk ayaklanmasının geri çekilişini yaşadık aslında ve bunun üstüne bir de Türkiye’de geleneksel olarak insanların aklını yitirdiği seçim dönemleri art arda geldi. Böylesi bir dönemde dejenerasyona ve hareketin sokaktan çekilmesiyle birlikte kazanılmış mevzilerin de elden çıkmasına direnebilmek gerekirdi. Bunun genelde olduğu gibi özel olarak üniversitelerde de başarılamadığını söyleyebiliriz. Ayrıca sermaye sınıfı da ayaklanma sürecinde ciddi bir deneyim kazandı.

Tabi bunlar düzen açısından ecele çare değil ama düzenin değişmesini isteyenler olarak işimizi daha özenli yapmamız gerektiği bir gerçek.

Üniversite siyasetinde bu duyarlılığı örgütlerin “provokasyonlara karşı uyanık olma” tutumunda görebiliyoruz ancak aynı şeyi yapılan işlerin içeriğinde görmek çoğunlukla mümkün değil. Ciddi bir ideolojik, siyasal savrulma var.

Haziran Direnişi sırasında anlamlı olan eylem biçimlerinin, siyaset taşıma tarzının ısrarla sürdürülmek istenmesi var. Hatta can sıkıcı bir “şehitlerimiz” edebiyatının, ölüm kültürünün ve takvim (özel gün ve haftalar) solculuğunun bu defa Haziran Direnişi üzerinden diriltilmeye çalışılması gibi şeylerle karşılaşıyoruz. İnsanları eyleme, eylemin amacını propaganda etmek yerine, “gel gel gel” diye bağırarak çağıran, ne yaptığını neden yaptığını bilmeyen solcu “aktivist”ler türedi.

Bu tablonun dışında, Haziran’daki büyük ayaklanmayı sahiplenen ve ondan dersler çıkaran, üstelik bunu yapmanın kendini kaybetmek anlamına gelmediğini gösteren bir sol hareket de var elbette, o da temsilcisi olduğumuz komünist harekettir.

-Üniversitelerde son dönemlerde sıkça öğrenci kavgaları görüyoruz. Sebebi nedir?

AKP iktidarı, siyaset yaparken, provokasyonu çok etkili bir şekilde kullanıyor. Bir bölümü doğrudan emniyet tarafından üniversiteye yerleştirilen, tamamı korunan, kollanan çeteler satır bıçaklarla öğrencilere saldırtılıyor. Sebebinin üniversiteleri polisiye gündemlerin içerisine çekerek siyasetin dışına itmek olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca topluma bir gözdağı da veriliyor ve aileler korkutuluyor.

Şimdi, IŞİD eliyle Suruç’ta gerçekleştirilen katliamın ardından başlatılan sözde “terörle mücadele” operasyonlarıyla birlikte, güvenlik önlemlerinin her yerde artışına şahit olacağız. Şundan emin olabiliriz, eğer bu devlet Suruç’taki katliamı ya da öncesinde Reyhanlı’daki katliamı engellemek isteseydi engellerdi. “Terör” sadece işin bahanesi ve AKP’den daha fazla terörü kullanan başka bir siyasi özne yok.kp2

Askeri, polisi şehre indirmenin, günlük hayat içerisinde kontrolleri normalleştirmenin nerelere varabileceğini, bu “iç güvenlik” hikayesinin nasıl kullanılacağını tahmin etmek güç değil.

Üniversitelerde yaşanan provokasyonları bu bağlamda da değerlendirebiliriz. Ege Üniversitesi’nin yaşanan ölümlü kavgayla birlikte getirildiği nokta -adeta bir hapishaneye dönüştürülmüş durumda- bir örnektir.

BARIŞ BLOKU’NUN PARÇASI OLACAK DEĞİLİZ

-Biraz da ülke gündemine geçelim. Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir yandan AKP ömrünü uzatmaya çalışıyor, bir yandan AKP iktidarıyla ABD arasında Suriye’de yola nasıl devam edileceğine ilişkin sürtüşmeler yaşanıyor, bir yandan da Kürt hareketi gibi bölgedeki diğer aktörlerin hamleleri var… HDP’nin seçimlerde elde ettiği başarının AKP’nin saldırganlığında payı olduğunu düşünenler var, o da hesaba katılabilir. Ama esas görmemiz gereken şu: Bütün bu müzakerelerin ve savaş manevralarının arasında İncirlik Üssü, IŞİD’e karşı koalisyon adı altında, Suriye’de yaşananların baş sorumlusu ABD’nin kullanımına açılıyor, başka üslerin de açılması gündeme alınıyor; Suriye’nin kuzeyinde ÖSO ve koalisyon güçlerinin kontrolünde bir güvenli bölge oluşturulması, buna YPG’nin dahil olup olmayacağı tartışılıyor. Daha bir sürü şey oluyor.

Yani aslında yaşananlar son derece karmaşık bir dizi gelişmenin ürünü… Fakat denklemin merkezinde Suriye’ye ve Ortadoğu’ya dönük emperyalist müdahale ve AKP’nin bu müdahalede üstlenmek istediği rolü diğer aktörlerle, özellikle iç siyaseti de doğrudan etkileyeceği için Kürt hareketiyle, paylaşmak istememesi yer alıyor.

Suruç’ta kişisel olarak tanıdığımız, bildiğimiz, zaman zaman eylemlerde yan yana da geldiğimiz onlarca arkadaşımızı kaybetmişken öfkelenmememiz mümkün değil ya da herhangi birimizin üzerine kanın sıçramayacağının garantisi yok. Ancak biz, bu tip duygu ve kaygılarla, “ortak düşman” AKP’nin saldırıları ve savaş çığırtkanlığı karşısında oluşturulduğu iddia edilen Barış Bloku’nun veya eylem birliklerinin parçası olacak değiliz. Bizim bu tip girişimleri siyasi bir değerlendirmeye tabi tutmamız gerekiyor.

Biz, Suriye halkının direnişini görmeyen ve Suriye’ye dönük emperyalist müdahaleyi karşı çıkılamayacak bir olgu olarak tanıyarak “biz bu işin neresinden tutarız” kaygısını güden bir “barış”tan yana değiliz. Açık ve net: anti-emperyalizm yoksa, barış da yoktur.

Yaşanan gelişmeleri Türkiye siyasetinin bir süreliğine kaosla yönetilmesinde karar kılınması, Kürt hareketinin ittifak zemininin hedef alınarak tabanının daraltılmaya çalışılması ve Suriye’ye dönük müdahaleyi boyutlandırma hazırlıkları olarak görüyoruz.

Devrimci siyaset açısından, AKP’nin bu kaosu andıran süreçte özne olarak sermaye düzeninin bütünü lehine önem kaybettiğini söyleyebiliriz. Çünkü belli noktalarıyla AKP’yi de hedef alan, onu dönüştürmeyi zorlayan bir müdahalenin parçası olarak bugünkü süreç yaşanıyor. Emperyalizmden, işçi sınıfından bahsetmeden yapılan AKP karşıtlığının hedefinden sapacağını, başka yerlere sürükleneceğini düşünüyoruz.

 

‘SORUMLU EMPERYALİZMDİR’

-Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

kp1Sorumlu emperyalizmdir. Yıllar yılı bütün kesimleriyle AKP’yi desteklemiş, AKP döneminde karına kar katmış Türkiye sermaye sınıfıdır. Gerçekleri hasıraltı eden, sütunlarını iftiralarla dolduran, her sayfasında kan kusan yandaş medya kuruluşlarıdır. Ülkemizin güle oynaya Suriye bataklığına saplanmasına giden yolun taşlarını döşeyen; Türkiye’de bir kesimin düşürülen uçaklar, kaçırılan türbeler, öldürülen askerlerde sağlam irade ve yeni fetihler görmesini sağlayan; Yeni Osmanlıcı ihtirasların propagandasına her ne gerekçeyle olursa olsun hizmet eden bütün kurumlar ve kişilerdir.

-Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Katılmıyoruz. Yaşanan kaos ortamının başlıca sebebi 13 yıldır uyguladığı politikalarla hükümetin kendisidir. Ortadoğu’ya dönük emperyalist müdahale ve Türkiye sermaye sınıfının hevesleri bizi bu noktaya getirdi.

SOSYAL DEMOKRASİNİN TARİHİ İŞÇİ SINIFINA İHANETİN TARİHİDİR

-CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

CHP’nin AKP ile koalisyona son derece hevesli olduğu ama AKP’nin bazı şartlar öne sürdüğü anlaşılıyor. Tersinin doğru olduğunu düşünmüyoruz. Böylesi basiretsiz, seçmenlerinin taşıdığı değerlere her dönem ihanet eden bir partinin nasıl %20’nin üstünde oy alabildiğini sorgulamak gerekiyor. Bu anlamda ortada bir başarı da yok değil.

Sosyal-demokrasinin tarihi işçi sınıfına ve ilerici değerlere ihanetin tarihidir. Bu bütün dünyada böyle… NATO’culuklarına, AB’ciliklerine, liderlerinin dini söylemlerine ve gerici adaylarına şaşırmadığımız gibi AKP’yle koalisyon kurmalarına da şaşırmayız. Kurulacak hükümete de içerisinde AKP olduğu için değil, bu hükümet sermaye düzenini –seçimle işbaşına gelmiş bütün hükümetler gibi- yönetmeye soyunduğu için karşı çıkarız. CHP tek başına iktidar olsaydı bile, bu, hükümetin sermaye düzeni adına icracılık makamından başka bir şey olmadığı gerçeğini değiştirmezdi. Yunanistan’da SYRIZA’nın geldiği noktayı da görüyoruz…

-Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

Bizce, Türkiye halkı ve gençliği seçimlere haddinden fazla anlam yüklememeli. Bakın işte, seçim yapıldı ve herhangi bir sorunun çözümüne yakınlaşmadık bile. Hani 7 Haziran’da büyük bir zafer kazanılmıştı? Ne kaldı o zaferden geriye?

Bu ülkede erken seçimle ya da koalisyonla düzelebilecek hiçbir şey yok. Seçimde yapılabilecek en anlamlı şey sosyalizmin sesini güçlendirmek, yaşanası bir Türkiye özlemimizin seçim barajına takılmasına izin vermemektir.

KAPATILMASI GEREKEN PARTİ HDP DEĞİL AKP’DİR

-Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Karşıyız. Kapatılması gereken parti AKP’dir. Bir sürü yolsuzluğun, göz yumulan katliamın, emri verilen cinayetin, savaş suçunun faili konumundaki parti HDP değil, AKP’dir.

Ayrıca bu tip kapatma davaları ve kapatma cezaları provokasyondan ve tansiyonu yükseltme çabasından başka bir anlam taşımıyor.

Zaten AKP ve doğrudan PKK arasında zaman zaman görüşmeler, müzakereler yapıldığını Oslo görüşmelerinin açığa çıkan ses kayıtlarından biliyoruz. Parti kapatma hamlesini, çok ucuz bir hareket olarak değerlendiriyoruz.

-TKP,  parti içi tartışmalar nedeniyle 2’ye bölündü. Neler söylersiniz bu konu hakkında?

Hemen ayrışmanın ardından bu soruyu çok defalar yanıtladık. O zamanlar, bizim için olmasa da kamuoyu açısından bir bilinmezlik durumu vardı. Ancak bugün artık bu sorunun yanıtını, bölünme sonrası ortaya çıkan diğer grubun ve partimizin pratiğindeki farklılıklarda görebilirsiniz.

Bu arada değinmeden edemeyeceğim. Bu röportaj dizisinde mikrofon tuttuğunuz örgütlerden birinin temsilcisi bu konuya ilişkin kendince bazı analizler yapmış. “Doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalizmle aynı safta yer alıyorsunuz” demeye bile getirmiş. Bu tip nereden çıktığını bilmediğimiz ama kötü kokan yorumları çapsızlık belirtisi olarak görüyoruz. Dile getirenlere bakınca da bunları yanıtlamak büsbütün anlamsızlaşıyor.

-Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’ı Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

SYRIZA hayranlığı, ilk günlerde, Türkiye solunda Yunanistan’daki sosyalist devrimi selamlayanlardan, milli hükümet kuruldu diye sevinenlere geniş bir yelpazede vuku buluyordu. Zamanla daha makul bir yaklaşım egemen hale geldi. Ama tabi bu tip coşku sellerinin raf ömrünün kısa olduğunu ve bu kısa süre içerisinde görevini yerine getirdiğini biliyoruz.

SYRIZA’cılık Türkiye’de özellikle bir partiye, HDP’ye enerji çıkartmıştır. Biz de bu iki partinin birbirine çok benzediğini, kardeş iki parti olarak anılabileceğini düşünüyoruz. Ancak şöyle bir farklılık var: Türkiye’de HDP’nin solculuğunun kaynağı Kürt sorunu ve Kürt yoksullarıyken, SYRIZA Yunanistan’da yükselen sınıf hareketinden kopma kimi sol örgütlerin merkezinde durduğu bir koalisyon. Bu önemli bir fark… HDP, daha doğrusu HDP’nin merkezinde yer alan Kürt ulusal hareketi, bu anlamda çok daha örgütlü ve kökü derinde bir parti. SYRIZA’nın ise örgütü olmayan, reklam çalışmalarının ürünü bir seçim partisi olduğunu ve şişirildiğini biliyoruz.

Podemos, SYRIZA ve HDP gibi partilerin yükselişi sol siyasetin işçi sınıfı merkezli değil, yaygın olarak orta sınıf kaygılarıyla yapılmaya başlamasının ürünü… 2008’de patlayan ve bugün bazı toparlanma belirtileri olsa da bugüne kadar içinden çıkılamayan krize devrimci bir perspektifle değil, orta sınıfların istikrar kaygısıyla yaklaşan bir soldan bahsediyoruz. “Kapitalist krizin faturasını emekçilere ödetiriz ama biraz indirim yapın”da anlaşan bir sol bu. Çok alıcısı var. Kolay kurtuluş reçetelerinin çok alıcısı olması anormal değil, özellikle bunlara emperyalizm de yeşil ışık yakmışken. Ama bu tip hareketler de, kapitalizmin alaşağı edilmesini içermeyen her reçete gibi, halk açısından fiyaskoyla sonuçlanmak zorunda.kp3

-Türkiye’de özellikle solda Yunanistan, Tsipras ve Syriza çokça tartışıldı. Solun büyük kesimi Tsipras’a destek verdi. Ama en son Mecliten geçirdikleri paket Yunanistan’da komünistler tarafından çok eleştirildi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz, Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) sürecin başından bu yana son derece doğru bir hat izlediğini düşünüyoruz. KKE bunun sonucunda SYRIZA’nın iktidara geldiği genel seçimlerde soldan gelen basıncın şiddetine rağmen oylarını artırdı. Bunun dışında hızla örgütlenen ve güçlenen bir parti görüntüsü veriyor. Yani, Yunanistan’da sol adına gözümüzü dikmemiz gereken odak SYRIZA’dan ziyade KKE.

SYRIZA’nın ne yapmaya çalıştığı başından beri açıktı. Referandum sürecinde yeniden umutlananlar ve “Hayır (Oxi)” çıkmasının AB’ye ve sermaye sınıfına büyük bir darbe olacağını düşünenler oldu. Oysaki, KKE ve hatta SYRIZA’nın kendisi de, bu referandumun gerçekte sadece pazarlıkta hükümetin elini güçlendirmek için olduğunu çoktan ifade etmişti. KKE referandumda geçersiz oy anlamına gelen ve üzerinde “IMF’ye, AB’ye, memorandumlara hayır!” yazan kendi oy pusulasını attı. Ve yine, pratik ve siyasal açıdan böylesine zor bir hamleyle, %6’ya yakın bir oy oranını yakaladılar. Referandumun hemen ardından “Hayır” diyen partiler ve “Evet” diyen partiler AB ile görüşmelere devam edilmesini talep eden ve borçlara sağdık olduklarını belirten ortak bir açıklama yayımladılar, aynı pozisyonu aldılar. Bu açıklamanın altında imzası bulunmayan tek parti yine KKE.

Yunanistan halkının ve gençliğinin AB’ye ve sermaye sınıfına pabuç bırakmayacak kadar örgütlü olduğunu biliyoruz. Ve en önemlisi de bu örgütlülüğü ve hareketi büyük oranda yöneten bir komünist parti var. Memorandumların ve halk düşmanı kemer sıkma politikalarının önündeki bu engelin aşılabilmesi şu haliyle zor. Biz de bu noktada Yunanistan işçi sınıfıyla, KKE ile ve Yunanistan Komünist Gençliği (KNE) ile sonuna kadar dayanışma içerisinde olacağız.

-Son olarak roportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

roportajlik.com emekçilerine bize kendimizi ifade etme olanağı sundukları için minnettarız. Bütün okurlara da ilgileri için teşekkür ediyoruz. Daha güzel günlerde yeniden buluşmak dileğiyle…

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

‘Açılım, Türkiye’yi Yugoslavyalılaştırma Projesiydi’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizin 4.bölümünde Türkiye Gençlik Birliği’ni ağırlıyoruz.

TGB adına Genel Sekreter Olgu Özdemir ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz? olguu

AKP’nin tek başına iktidar olamadığı yeni bir manzara var karşımızda. Tabi bu kitlelerde bir rehavet, rahatlama duygusu yarattı. Bunun üzerinden atlamamak lazım. Öncelikle AKP’nin bu şekilde geriletilmesinde; 19 Mayıs’lardan, Silivri eylemlerine ve Gezi Eylemleri’ne kadar Türk Milleti olarak hakkımızı teslim etmemiz gerek. Daha büyük mücadelelerin içine gireceğimiz bir süreç var önümüzde. AKP’nin yıllardır sürdürdüğü açılım, anayasa vb. politikaların iflas ettiği net bir şekilde görülüyor. Bunun yanında PKK tehdidi ve sınırların silikleşmesine bağlı olarak yaşananlar gençliğe büyük sorumluluklar yüklüyor. Şehitler verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Vatanın bütünlüğü konusu üniversite gençliğinin de hassasiyetinin yüksek olduğu konuların başında gelmiştir. Özellikle 2008 yılındaki Mehmetçik eylemleri ve geçtiğimiz dönem yapılan büyük Atatürk ve Bayrak yürüyüşleri bunun en somut göstergeleridir. TGB, bu hassasiyetler temelinde her zaman olduğu gibi en geniş öğrenci birliğini sağlayacak ve Türkiye’nin bütünlüğü mücadelesinin en önemli öznelerinden olacaktır.

‘ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ GELECEĞİNE KAYGIYLA BAKMAKTADIR’

Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

Üniversitelerimiz en çok gerici-baskıcı politikalardan, bilim düşmanlığından ve niteliksiz eğitimden çekiyor. Gerici-baskıcı iktidarlarla bilim zaten bir arada var olamaz. Onların anlayışları; üniversite kürsülerine müritlerini yerleştirmek ve üniversitelerin etkisizleştirmektir. Tabi ki kafayı bilimi geliştirmeye değil de buna takan bir anlayışın yönettiği ülkede nitelik bakımından yerlerde sürünen bir eğitim düzeyi de kaçınılmaz oluyor. Tüm bu zorluklara ve kısıtlı imkanlara rağmen üniversitelerimizde hala çok güzel ve büyük işlere imza atan bilim insanları ve öğrenciler var. Bu da ülkemizin insan kumaşının ne kadar dayanıklı olduğunu gösteriyor.

Üniversite; bizler açısından hayatın belli bir döneminde meslek sahibi olmak için geçirilen zamandan ibaret değildir. Şuanki haliyle, üniversiteler bırakınız akademik eğitimi, adeta meslek edindirme kurslarına çevrilmiştir. Hatta bu işe de yaramamaktadır, bir çok mezun mesleklerini yapamaktadır. Üniversite öğrencisi geleceğine bu anlamda kaygıyla bakmaktadır.

tgb4Üniversiteler; bir öğrencinin kültür-sanat ürettiği ve bilimsel olarak geliştiği merkezler olmalıdır. Gençliğin toplumsal meselere karşı sorumluluğunu hayatla buluşturacak yöntemler bulmak üniversite eğitiminin en önemli amaçlarından olmalıdır. Bu bağlamda; son yıllarda işlevsizleştirilen komisyonlar ve etkisizleştirilen topluluklar üniversite gençliğinin bu konudaki enerjisine karşı durmaktadır.

Son olarak, antidemokratik uygulamalar yaygınlaşmaktadır. İstanbul Üniversitesi iradesiyele seçilen Raşit Tükel Hocamızın rektörlüğünün engellenmesi en canlı örnektir. Tayyip Erdoğan’ın AKP’ye ilçe başkanı atar gibi üniversitelere rektör ataması tarafımızdan kabul görmemektedir.

Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Gezi Parkı ve Haziran Direnişi her şeyden önce siyasete ilişkin geleneksel kalıpları çok geniş kitleler nezdinde yıktı. Neydi o kalıplar? “Olaylara karışma evladım”dan tutun da “bu ülkeyi sen mi kurtaracaksın abi”ciliğe kadar uzanan ve kökü 12 Eylül apolitizminde olan birçok şey. Tabi mesele bu kadar basit değil. Gezi’nin Türkiye siyasetine etkileri uzun yıllar çalışılacak, teorik anlamda da ufkumuzu genişletecek bir mesele. Ancak en yalın şekilde ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: Türk milleti ve gençliği kendilerini birleştiren ortak değerlere sarılarak – Türk bayrağı ve Mustafa Kemal portreleri – gerici bir iktidara isyan bayrağını kaldırdı. Ve bunu aynı zamanda yeni bir ruhla yaptı. O ruhu katan da bizim kuşağımızdır.

HDP PARLATILIYOR

Biraz da ülke gündemine geçelim. 7 Haziran seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

En başta da ifade etmiştim. AKP’nin geriletilmesi noktasında bir başarı varsa bu eylemleriyle iktidarı adım adım gerileten Türk milletinin başarısıdır. Bu gerçeğe gözlerini kapayanlar bugün HDP’yi parlatıyor. Dün de AKP-Cemaat çelişmesinde Fetullah Gülen’den medet umuyorlardı. O zaman da AKP-Cemaat çelişmesini aslında halk hareketinin yarattığını göremediler.

Tabi yine bu süreçte HDP’nin Türkiye büyük sermayesi ve Amerikancı çevrelerce parlatıldığını görüyoruz. Bunu ABD’nin Ortadoğu siyasetlerinden bağımsız görmüyoruz. Sistem, AKP’ye karşı olan haklı öfkeyi sistemiçi hale getirmek ve bölücülüğün önünü açmak için HDP projesini ön plana çıkarttı.

TGB ESKİ GÜCÜNÜ KAYBETTİ İDDİALARI

TGB’nin gücünü kaybettiği, eskisi gibi büyük eylemler yapmadığı söyleniyor. Bu iddialar hakkında neler söylersiniz? tgb3

TGB hakkında söylenen o kadar çok şey var ki. Dikkat ettiyseniz başka bir gençlik örgütü hakkında bu kadar söylenti, kara propaganda ve benzeri şeyler bulamazsınız. Bunun bir sebebi var elbette. Amerikan askerinin başına çuval geçiren gençlik örgütüyüz. Ergenekon-Balyoz davaları süreçlerinde herkes kem küm ederken bu ülkenin subaylarını ve aydınlarını cesurca savunmuş gençleriz. Bu doğru ve kesin tavırlarımız bugüne kadar bizi hep büyüttü. Söylentilerden değil olgulardan hareket etmek lazım. Geçtiğimiz dönem çuval eylemimiz tüm dünyanın gündemine girdi ve her ulustan ezilen kesimlerin vicdanına su serpti. 18 Mart’ta valilik tarafından yasaklanan Çanakkale’de on bin kişiyle yürüdük. TGB bugün harekete geçirebildiği potansiyel ve yaygınlık bakımından gençlik hareketi tarihine damgasını vurmuş bir örgüt. Tabi biz de başardıklarımızın daha da üzerine çıkmak için durmadan çalışacağız. Örneğin şu anda yaz kamplarımızı yapmaktayız. Bu yaz sürecinde Türkiye’nin farklı bölgelerinde dört kamp gerçekleştiriyoruz. Bu kamplara yüzlerce arkadaşımız katıldı. Bütün kurumsal verilerimiz TGB’nin büyümeye devam ettiğini göstermekte. Türkiye tarihinde 9 yıl boyunca dağılmayan ve sürekli büyüyen tek örneği yarattık.

Yaz kamplarınız hakkında da biraz bilgi alalım.

Yaz kamplarımız bölge bölge gerçekleşiyor. Akdeniz, Ege, Marmara vb… Her yıl düzenlediğimiz kamplarımızı bir sonraki seneye ilişkin anlayışlar belirleme, geçmişten dersler çıkarma ve ortak aklı işletmek bakımından çok önemli görüyoruz. yazkamplarıÇok verimli tartışmalar, zengin fikirler ortaya çıkıyor. Yaptığımız büyük işlerin ilk tohumları hep o kamplarda atılmıştır.

Antiemperyalist Gençlik Birliği’nde de aktif roller oynuyorsunuz. Dünya Antiemperyalist Gençlik Birliği ve çalışmaları hakkında kısaca bilgi alabilir miyiz?

2014 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde topladığımız Dünya Anti Emperyalist Gençlik Kurultayı’nın sonunda bu birlik kuruldu. Şu an 30 civarı ülkeden onlarca gençlik örgütü bu birliğin üyesi ve katılımlar artmaya devam ediyor.

Orta Doğu bugün emperyalist savaşın taşındığı coğrafyaların başında geliyor. Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği de başta Orta Doğu olmak üzere emperyalist devletler nereye musallat olursa onlara oradan bir karşılık vermek için çalışıyor. Bunun için farklı ülkelere destek ziyaretleri, ortak eylemler ve basın açıklamaları düzenliyoruz.

Kadınlara toplumsal baskı devam ediyor. Taciz, tecavüz, şiddet, cinayet durmuyor. Sebepleri nedir sizce?

Bugün kadına baskı ve şiddet tüm toplumlarda olan bir sorun. Ancak Türkiye burada açık ara önde giden ülkelerden. Demek ki diğer toplumlarda görülen erkek egemen baskının ötesinde başka şeyler de var ülkemizde bunu bir durup düşünmek lazım.

13 yıllık AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddet olaylarının gözle görülür bir şekilde arttığını biliyoruz. Burada meseleyi AKP’nin nasıl bir toplum kurmak istediğinden bağımsız okuyamayız. AKP’li siyasetçilerin ağzından “kadın mıdır kız mıdır?”, “tecavüze uğrayıp çocuğu aldırıyor, niye çocuk ölsün anası ölsün” gibi sözler kadını tüm toplumun gözü önünde aşağıladı ve hedef gösterdi.

tgb5Kot pantolon tahrik sayıldı düşünebiliyor musunuz? Tabi burada hedef alınan belli bir kadın modeli de var. Gericilik kendine çizilen sınırların dışına çıkan kadınlardan rahatsız. Onları itibarsızlaştırmak için sürekli söylem üretiyor. Bir de aynı zihniyet emniyet ve yargıya yansıyınca zaten ortada denetim ve cezalandırma mekanizması diye bir şey de kalmıyor. Özgecan Aslan cinayetine karşı yükselen kitlesel duyarlılık ve yapılan büyük eylemler bu sorunun çözecek potansiyeli göstermiştir. Ardından gelen benzeri olaylarda da bu hassasiyet artarak devam etmiştir. Cumhuriyet Devrimi ve laiklik kadının da içinde olduğu bir toplumsal yaşam örgütledi. Bu sorunun çözümü bu çizgide yürütülecek mücadelenin genişlemesinden geçmekte.

‘AÇILIM, TÜRKİYE’Yİ YUGOSLAVYALILAŞTIRMA PROJESİYDİ’

Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu manzara bir günde ortaya çıkmadı. Bunun bir arka planı var. Türkiye açılım, çözüm adı altında yıllarca AKP-PKK ortaklığında ABD kökenli projeleri uygulamaya soktu. Bu Türkiye’yi Yugoslavyalılaştırma süreciydi. Ve şimdi çatışmalar yeniden başladı. Bizim bu konuda hiçbir tereddütümüz yok. Milletimizin safındayız ve elbette TSK’nın yanındayız. Ancak bugüne kadar PKK’nın meşruiyet zeminini arttırmasının, kendine güç toplamasının en önemli sorumlusunun AKP iktidarının olduğunu biliyoruz.

Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu yaşananların kökü AKP’nin tek başına iktidar olduğu yıllardaki politikalardan kaynaklanıyor. PKK’nın güç toplamasına o yıllarda olanak sağlandı. Bu sorunun çözümü; açılım politikalarının terk edilerek, PKK’nın temizlenmesi ve toplumumuzun birlik ve kardeşlik zemininde yeniden örgütlenmesidir. Barışın da formülü budur… Sorun hükümet boşluğu değil, milletin bu konudaki iradesinin parlamentoda temsil edilmemesidir.tgbdb

AKP-CHP ARASINDAKİ KOALİSYON GÖRÜŞMELERİ

CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

Öncelikle şunu görelim. AKP-CHP koalisyonu; batının, TÜSİAD’ın, MHP’nin ve HDP’nin önerdiği seçenekti. Yani emperyalist merkezlerden sermaye çevrelerine oradan da meclis içindeki siyasi partilere hepsinin önerisi aynıydı.

AKP-CHP koalisyonunun uygulanma koşulları bellidir: Batının talepleri de bu yönde. Açılımı sürdür ve bölünme sürecini tamamla. Yaklaşan ekonomik krize karşı emekçi halkın boğazına çöken neoliberal politikaları uygula. Zaten görüşmelerin bu zeminde gerçekleştiğini her iki tarafta ayrı ayrı ifade etmiştir.

Biz buradan olumlu bir koalisyon beklemiyorduk. Koalisyonun kurulamamasıyla da sistemin seçeneğinin tükendiği görülmüştür. Bölücülüğü yükseltecek ve neoliberal politikalara devam edecek her türlü iktidara karşı tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye mücadelemiz olduğu gibi devam eder.

Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’a Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an görünen o ki SYRIZA hükümeti büyük ölçüde Troyka’nın taleplerini kabul etti ve o çerçevede bir kemer sıkma politikasını uygulamaya koydu. Bunun olumlanacak bir tarafı yok. Tabi batıya olan ılımlı yaklaşım bakımından Demirtaş benzetiliyorsa eğer bu doğru. Zira kendisi de en son NATO’yu göreve çağırmıştı.olgu

Konuya dönecek olursak. SYRIZA her şeye rağmen şu an uyguladıklarının tam zıttı taleplerle yola çıktı. AB üyesi bir ülke için borçları yapılandırma, kemer sıkmaya karşı çıkma, üretimi ve kamulaştırmayı savunma ileri vurgulardır. Oldukça hazırlıksız ve tecrübesizdi. Şu anki uygulamalara SYRIZA içinden karşı çıkan ama parti içinde kalıp direnen kuvvetler var. Dolayısıyla peşin hükümlü olmadan izlemek ve olumlu adımları desteklemek gerek. Elbette yanlışları da eleştirmekten çekinmeyeceğiz.

Son olarak roportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

Her şeyden önce bizlere burada kendimizi ifade etme fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Röportajlık özgün ve başarılı bir fikir. Yaptığı işlerle de bu fikrin altını doldurmaya devam ediyor.

Yeni dönemde özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde hepimizin üzerine düşenler olacak. Mücadele mevzilerinde görüşmek üzere!

Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

‘Açılım, Türkiye’yi Yugoslavyalılaştırma Projesiydi’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizin 4.bölümünde Türkiye Gençlik Birliği’ni ağırlıyoruz.

TGB adına Genel Sekreter Olgu Özdemir ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz? olguu

AKP’nin tek başına iktidar olamadığı yeni bir manzara var karşımızda. Tabi bu kitlelerde bir rehavet, rahatlama duygusu yarattı. Bunun üzerinden atlamamak lazım. Öncelikle AKP’nin bu şekilde geriletilmesinde; 19 Mayıs’lardan, Silivri eylemlerine ve Gezi Eylemleri’ne kadar Türk Milleti olarak hakkımızı teslim etmemiz gerek. Daha büyük mücadelelerin içine gireceğimiz bir süreç var önümüzde. AKP’nin yıllardır sürdürdüğü açılım, anayasa vb. politikaların iflas ettiği net bir şekilde görülüyor. Bunun yanında PKK tehdidi ve sınırların silikleşmesine bağlı olarak yaşananlar gençliğe büyük sorumluluklar yüklüyor. Şehitler verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Vatanın bütünlüğü konusu üniversite gençliğinin de hassasiyetinin yüksek olduğu konuların başında gelmiştir. Özellikle 2008 yılındaki Mehmetçik eylemleri ve geçtiğimiz dönem yapılan büyük Atatürk ve Bayrak yürüyüşleri bunun en somut göstergeleridir. TGB, bu hassasiyetler temelinde her zaman olduğu gibi en geniş öğrenci birliğini sağlayacak ve Türkiye’nin bütünlüğü mücadelesinin en önemli öznelerinden olacaktır.

‘ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ GELECEĞİNE KAYGIYLA BAKMAKTADIR’

Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

Üniversitelerimiz en çok gerici-baskıcı politikalardan, bilim düşmanlığından ve niteliksiz eğitimden çekiyor. Gerici-baskıcı iktidarlarla bilim zaten bir arada var olamaz. Onların anlayışları; üniversite kürsülerine müritlerini yerleştirmek ve üniversitelerin etkisizleştirmektir. Tabi ki kafayı bilimi geliştirmeye değil de buna takan bir anlayışın yönettiği ülkede nitelik bakımından yerlerde sürünen bir eğitim düzeyi de kaçınılmaz oluyor. Tüm bu zorluklara ve kısıtlı imkanlara rağmen üniversitelerimizde hala çok güzel ve büyük işlere imza atan bilim insanları ve öğrenciler var. Bu da ülkemizin insan kumaşının ne kadar dayanıklı olduğunu gösteriyor.

Üniversite; bizler açısından hayatın belli bir döneminde meslek sahibi olmak için geçirilen zamandan ibaret değildir. Şuanki haliyle, üniversiteler bırakınız akademik eğitimi, adeta meslek edindirme kurslarına çevrilmiştir. Hatta bu işe de yaramamaktadır, bir çok mezun mesleklerini yapamaktadır. Üniversite öğrencisi geleceğine bu anlamda kaygıyla bakmaktadır.

tgb4Üniversiteler; bir öğrencinin kültür-sanat ürettiği ve bilimsel olarak geliştiği merkezler olmalıdır. Gençliğin toplumsal meselere karşı sorumluluğunu hayatla buluşturacak yöntemler bulmak üniversite eğitiminin en önemli amaçlarından olmalıdır. Bu bağlamda; son yıllarda işlevsizleştirilen komisyonlar ve etkisizleştirilen topluluklar üniversite gençliğinin bu konudaki enerjisine karşı durmaktadır.

Son olarak, antidemokratik uygulamalar yaygınlaşmaktadır. İstanbul Üniversitesi iradesiyele seçilen Raşit Tükel Hocamızın rektörlüğünün engellenmesi en canlı örnektir. Tayyip Erdoğan’ın AKP’ye ilçe başkanı atar gibi üniversitelere rektör ataması tarafımızdan kabul görmemektedir.

Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Gezi Parkı ve Haziran Direnişi her şeyden önce siyasete ilişkin geleneksel kalıpları çok geniş kitleler nezdinde yıktı. Neydi o kalıplar? “Olaylara karışma evladım”dan tutun da “bu ülkeyi sen mi kurtaracaksın abi”ciliğe kadar uzanan ve kökü 12 Eylül apolitizminde olan birçok şey. Tabi mesele bu kadar basit değil. Gezi’nin Türkiye siyasetine etkileri uzun yıllar çalışılacak, teorik anlamda da ufkumuzu genişletecek bir mesele. Ancak en yalın şekilde ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: Türk milleti ve gençliği kendilerini birleştiren ortak değerlere sarılarak – Türk bayrağı ve Mustafa Kemal portreleri – gerici bir iktidara isyan bayrağını kaldırdı. Ve bunu aynı zamanda yeni bir ruhla yaptı. O ruhu katan da bizim kuşağımızdır.

HDP PARLATILIYOR

Biraz da ülke gündemine geçelim. 7 Haziran seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

En başta da ifade etmiştim. AKP’nin geriletilmesi noktasında bir başarı varsa bu eylemleriyle iktidarı adım adım gerileten Türk milletinin başarısıdır. Bu gerçeğe gözlerini kapayanlar bugün HDP’yi parlatıyor. Dün de AKP-Cemaat çelişmesinde Fetullah Gülen’den medet umuyorlardı. O zaman da AKP-Cemaat çelişmesini aslında halk hareketinin yarattığını göremediler.

Tabi yine bu süreçte HDP’nin Türkiye büyük sermayesi ve Amerikancı çevrelerce parlatıldığını görüyoruz. Bunu ABD’nin Ortadoğu siyasetlerinden bağımsız görmüyoruz. Sistem, AKP’ye karşı olan haklı öfkeyi sistemiçi hale getirmek ve bölücülüğün önünü açmak için HDP projesini ön plana çıkarttı.

TGB ESKİ GÜCÜNÜ KAYBETTİ İDDİALARI

TGB’nin gücünü kaybettiği, eskisi gibi büyük eylemler yapmadığı söyleniyor. Bu iddialar hakkında neler söylersiniz? tgb3

TGB hakkında söylenen o kadar çok şey var ki. Dikkat ettiyseniz başka bir gençlik örgütü hakkında bu kadar söylenti, kara propaganda ve benzeri şeyler bulamazsınız. Bunun bir sebebi var elbette. Amerikan askerinin başına çuval geçiren gençlik örgütüyüz. Ergenekon-Balyoz davaları süreçlerinde herkes kem küm ederken bu ülkenin subaylarını ve aydınlarını cesurca savunmuş gençleriz. Bu doğru ve kesin tavırlarımız bugüne kadar bizi hep büyüttü. Söylentilerden değil olgulardan hareket etmek lazım. Geçtiğimiz dönem çuval eylemimiz tüm dünyanın gündemine girdi ve her ulustan ezilen kesimlerin vicdanına su serpti. 18 Mart’ta valilik tarafından yasaklanan Çanakkale’de on bin kişiyle yürüdük. TGB bugün harekete geçirebildiği potansiyel ve yaygınlık bakımından gençlik hareketi tarihine damgasını vurmuş bir örgüt. Tabi biz de başardıklarımızın daha da üzerine çıkmak için durmadan çalışacağız. Örneğin şu anda yaz kamplarımızı yapmaktayız. Bu yaz sürecinde Türkiye’nin farklı bölgelerinde dört kamp gerçekleştiriyoruz. Bu kamplara yüzlerce arkadaşımız katıldı. Bütün kurumsal verilerimiz TGB’nin büyümeye devam ettiğini göstermekte. Türkiye tarihinde 9 yıl boyunca dağılmayan ve sürekli büyüyen tek örneği yarattık.

Yaz kamplarınız hakkında da biraz bilgi alalım.

Yaz kamplarımız bölge bölge gerçekleşiyor. Akdeniz, Ege, Marmara vb… Her yıl düzenlediğimiz kamplarımızı bir sonraki seneye ilişkin anlayışlar belirleme, geçmişten dersler çıkarma ve ortak aklı işletmek bakımından çok önemli görüyoruz. yazkamplarıÇok verimli tartışmalar, zengin fikirler ortaya çıkıyor. Yaptığımız büyük işlerin ilk tohumları hep o kamplarda atılmıştır.

Antiemperyalist Gençlik Birliği’nde de aktif roller oynuyorsunuz. Dünya Antiemperyalist Gençlik Birliği ve çalışmaları hakkında kısaca bilgi alabilir miyiz?

2014 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde topladığımız Dünya Anti Emperyalist Gençlik Kurultayı’nın sonunda bu birlik kuruldu. Şu an 30 civarı ülkeden onlarca gençlik örgütü bu birliğin üyesi ve katılımlar artmaya devam ediyor.

Orta Doğu bugün emperyalist savaşın taşındığı coğrafyaların başında geliyor. Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği de başta Orta Doğu olmak üzere emperyalist devletler nereye musallat olursa onlara oradan bir karşılık vermek için çalışıyor. Bunun için farklı ülkelere destek ziyaretleri, ortak eylemler ve basın açıklamaları düzenliyoruz.

Kadınlara toplumsal baskı devam ediyor. Taciz, tecavüz, şiddet, cinayet durmuyor. Sebepleri nedir sizce?

Bugün kadına baskı ve şiddet tüm toplumlarda olan bir sorun. Ancak Türkiye burada açık ara önde giden ülkelerden. Demek ki diğer toplumlarda görülen erkek egemen baskının ötesinde başka şeyler de var ülkemizde bunu bir durup düşünmek lazım.

13 yıllık AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddet olaylarının gözle görülür bir şekilde arttığını biliyoruz. Burada meseleyi AKP’nin nasıl bir toplum kurmak istediğinden bağımsız okuyamayız. AKP’li siyasetçilerin ağzından “kadın mıdır kız mıdır?”, “tecavüze uğrayıp çocuğu aldırıyor, niye çocuk ölsün anası ölsün” gibi sözler kadını tüm toplumun gözü önünde aşağıladı ve hedef gösterdi.

tgb5Kot pantolon tahrik sayıldı düşünebiliyor musunuz? Tabi burada hedef alınan belli bir kadın modeli de var. Gericilik kendine çizilen sınırların dışına çıkan kadınlardan rahatsız. Onları itibarsızlaştırmak için sürekli söylem üretiyor. Bir de aynı zihniyet emniyet ve yargıya yansıyınca zaten ortada denetim ve cezalandırma mekanizması diye bir şey de kalmıyor. Özgecan Aslan cinayetine karşı yükselen kitlesel duyarlılık ve yapılan büyük eylemler bu sorunun çözecek potansiyeli göstermiştir. Ardından gelen benzeri olaylarda da bu hassasiyet artarak devam etmiştir. Cumhuriyet Devrimi ve laiklik kadının da içinde olduğu bir toplumsal yaşam örgütledi. Bu sorunun çözümü bu çizgide yürütülecek mücadelenin genişlemesinden geçmekte.

‘AÇILIM, TÜRKİYE’Yİ YUGOSLAVYALILAŞTIRMA PROJESİYDİ’

Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu manzara bir günde ortaya çıkmadı. Bunun bir arka planı var. Türkiye açılım, çözüm adı altında yıllarca AKP-PKK ortaklığında ABD kökenli projeleri uygulamaya soktu. Bu Türkiye’yi Yugoslavyalılaştırma süreciydi. Ve şimdi çatışmalar yeniden başladı. Bizim bu konuda hiçbir tereddütümüz yok. Milletimizin safındayız ve elbette TSK’nın yanındayız. Ancak bugüne kadar PKK’nın meşruiyet zeminini arttırmasının, kendine güç toplamasının en önemli sorumlusunun AKP iktidarının olduğunu biliyoruz.

Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu yaşananların kökü AKP’nin tek başına iktidar olduğu yıllardaki politikalardan kaynaklanıyor. PKK’nın güç toplamasına o yıllarda olanak sağlandı. Bu sorunun çözümü; açılım politikalarının terk edilerek, PKK’nın temizlenmesi ve toplumumuzun birlik ve kardeşlik zemininde yeniden örgütlenmesidir. Barışın da formülü budur… Sorun hükümet boşluğu değil, milletin bu konudaki iradesinin parlamentoda temsil edilmemesidir.tgbdb

AKP-CHP ARASINDAKİ KOALİSYON GÖRÜŞMELERİ

CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

Öncelikle şunu görelim. AKP-CHP koalisyonu; batının, TÜSİAD’ın, MHP’nin ve HDP’nin önerdiği seçenekti. Yani emperyalist merkezlerden sermaye çevrelerine oradan da meclis içindeki siyasi partilere hepsinin önerisi aynıydı.

AKP-CHP koalisyonunun uygulanma koşulları bellidir: Batının talepleri de bu yönde. Açılımı sürdür ve bölünme sürecini tamamla. Yaklaşan ekonomik krize karşı emekçi halkın boğazına çöken neoliberal politikaları uygula. Zaten görüşmelerin bu zeminde gerçekleştiğini her iki tarafta ayrı ayrı ifade etmiştir.

Biz buradan olumlu bir koalisyon beklemiyorduk. Koalisyonun kurulamamasıyla da sistemin seçeneğinin tükendiği görülmüştür. Bölücülüğü yükseltecek ve neoliberal politikalara devam edecek her türlü iktidara karşı tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye mücadelemiz olduğu gibi devam eder.

Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’a Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an görünen o ki SYRIZA hükümeti büyük ölçüde Troyka’nın taleplerini kabul etti ve o çerçevede bir kemer sıkma politikasını uygulamaya koydu. Bunun olumlanacak bir tarafı yok. Tabi batıya olan ılımlı yaklaşım bakımından Demirtaş benzetiliyorsa eğer bu doğru. Zira kendisi de en son NATO’yu göreve çağırmıştı.olgu

Konuya dönecek olursak. SYRIZA her şeye rağmen şu an uyguladıklarının tam zıttı taleplerle yola çıktı. AB üyesi bir ülke için borçları yapılandırma, kemer sıkmaya karşı çıkma, üretimi ve kamulaştırmayı savunma ileri vurgulardır. Oldukça hazırlıksız ve tecrübesizdi. Şu anki uygulamalara SYRIZA içinden karşı çıkan ama parti içinde kalıp direnen kuvvetler var. Dolayısıyla peşin hükümlü olmadan izlemek ve olumlu adımları desteklemek gerek. Elbette yanlışları da eleştirmekten çekinmeyeceğiz.

Son olarak roportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

Her şeyden önce bizlere burada kendimizi ifade etme fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Röportajlık özgün ve başarılı bir fikir. Yaptığı işlerle de bu fikrin altını doldurmaya devam ediyor.

Yeni dönemde özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde hepimizin üzerine düşenler olacak. Mücadele mevzilerinde görüşmek üzere!

Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Dayanışma Dershaneleri Hakkında Merak Edilenler

0

Fikir Kulüpleri Federasyonu, 2 gün önce, milyonlarca gencin geleceğini tehdit eden dershane belirsizliğine daha fazla izin vermeyeceğini belirterek Dayanışma Dershaneleri’nin yola çıktığını duyurmuştu. O projenin mimarlarından FKF MYK üyesi İbrahim Kurban’a Dayanışma Dershanesi’ ile ilgili merak edilen soruları sorduk.

(Genç Gazete) Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), 2 gün önce, milyonlarca gencin geleceğini tehdit eden dershane belirsizliğine daha fazla izin vermeyeceğini belirterek Dayanışma Dershaneleri’nin yola çıktığını duyurmuştu. O projenin mimarlarından FKF Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi İbrahim Kurban’a Dayanışma Dershanesi’ ile ilgili merak edilen soruları sorduk.

“Dayanışma Dershaneleri”ni kurma kararını neden aldınız?

Dayanışma Dershaneleri’ni kurma kararını alırken, AKP ile Cemaat arasındaki taht kavgası bizim kalkış noktamız oldu. Bu taht kavgasıyla birlikte başlayan dershane tartışması yüzünden öğrenciler büyük bir belirsizlik içerisinde bırakıldı. Arkadaşlarımızı çaresiz bırakamazdık. Ancak Dayanışma Dershaneleri fikri, bugünlerden öncesine dayanıyor.

Öncesine dayanıyor derken, dershaneler kapanmasaydı FKF yine de Dayanışma Dershanelerini açacak mıydı? fkf

Açması gerekirdi. Biliyorsunuz, kağıt üzerinde Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlet ve eğitim ücretsiz. Ancak gerçeklere baktığımızda, Türkiye’de eğitimin paralı olduğunu, parası olmayanın okuyamadığını; örneğin dershaneye gitmeyen, özel ders alamayan bir öğrencinin üniversite kazanmasının ne kadar zor ve istisna bir durum olduğunu biliyoruz.

Bu durumun kendisi bile Dayanışma Dershaneleri’ni açmak için yeterli bir sebep ancak geçmişte yapamadık. Bugün tüm gücümüzle Dayanışma Dershanelerini hayata geçireceğiz. Dayanışma Dershaneleri, parası olmayan, AKP ile Cemaat arasındaki kavganın ortasında kalmayı kabul etmeyen liseliler için yola çıktı.

Dayanışma Dershanelerinin, diğer dershanelerden farkı nedir?

Diğer dershanelere baktığımız zaman, bu kuruluşların tamamının kar elde etmek için kurulan kuruluşlar olduğunu görürüz. Dayanışma Dershaneleri’nin hiçbir kar, rant beklentisi yok. Adından anlaşıldığı üzere, tamamen dayanışma kültürüyle kurmaya başladığımız bir yapı.

Ayrıca diğer dershanelerde lise öğrencileri kendi içlerinde bile yarıştırılıyor. Başarılı öğrenciler ile başarısız öğrenciler başka sınıflara ayrılıyor. Biz başarının kolektif bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyoruz. Hazirancı, aydınlanmacı gençlerin iyi üniversiteler kazanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden Dayanışma Dershanelerinde kimseyi ayırmak-kayırmak yok.

Ders verecek öğretmenleri nasıl buluyorsunuz? Dersleri kimler verecek?

Geçtiğimiz gün yaptığımız açıklamada üniversite öğrencilerine ve öğretmenlere çağrıda bulunduk. İki gün geçmesine rağmen, özellikle üniversite öğrencisi arkadaşlarımızın oldukça büyük bir ilgisi oldu. Dersleri öğretmenler ve o derste yetkin olan üniversite öğrencileri verecek.

Yalnız şunu belirtmeliyim. Büyük çaplı bir çalışma yaptığımız için çok daha fazla öğretmene, insana ulaşmamız gerekiyor. Tüm üniversiteli arkadaşlarımızın, öğretmenlerimizin bizimle dayanışmasını bekliyoruz. Liseli arkadaşlarımızın bize ihtiyacı var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Soner Semih Sipahi’yi hatırlayan var mı bilmiyorum. Hatırlayanlar unutanlara mutlaka hatırlatmalı. Birkaç sene önce, Soner’in annesi dershane parasını ödeyemediği hapse girdi ve ardından Soner intihar etti. Dayanışma Dershaneleri, bu ülkede başka Soner Semih Sipahiler olmasın diye de yola çıkıyor.

Dayanışma Dershaneleri; AKP’ye, cemaate “Bizim geleceğimiz, sizin karanlık ve kanlı ellerinizde değil” demek, bu belirsizliği ortadan kaldırmak için yola çıkıyor.

Tüm dostlarımızı bu yolda bizimle olmaya çağırıyoruz.

GENÇ GAZETE 14.08.2015

Dayanışma Dershaneleri Hakkında Merak Edilenler

0

Fikir Kulüpleri Federasyonu, 2 gün önce, milyonlarca gencin geleceğini tehdit eden dershane belirsizliğine daha fazla izin vermeyeceğini belirterek Dayanışma Dershaneleri’nin yola çıktığını duyurmuştu. O projenin mimarlarından FKF MYK üyesi İbrahim Kurban’a Dayanışma Dershanesi’ ile ilgili merak edilen soruları sorduk.

(Genç Gazete) Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), 2 gün önce, milyonlarca gencin geleceğini tehdit eden dershane belirsizliğine daha fazla izin vermeyeceğini belirterek Dayanışma Dershaneleri’nin yola çıktığını duyurmuştu. O projenin mimarlarından FKF Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi İbrahim Kurban’a Dayanışma Dershanesi’ ile ilgili merak edilen soruları sorduk.

“Dayanışma Dershaneleri”ni kurma kararını neden aldınız?

Dayanışma Dershaneleri’ni kurma kararını alırken, AKP ile Cemaat arasındaki taht kavgası bizim kalkış noktamız oldu. Bu taht kavgasıyla birlikte başlayan dershane tartışması yüzünden öğrenciler büyük bir belirsizlik içerisinde bırakıldı. Arkadaşlarımızı çaresiz bırakamazdık. Ancak Dayanışma Dershaneleri fikri, bugünlerden öncesine dayanıyor.

Öncesine dayanıyor derken, dershaneler kapanmasaydı FKF yine de Dayanışma Dershanelerini açacak mıydı? fkf

Açması gerekirdi. Biliyorsunuz, kağıt üzerinde Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlet ve eğitim ücretsiz. Ancak gerçeklere baktığımızda, Türkiye’de eğitimin paralı olduğunu, parası olmayanın okuyamadığını; örneğin dershaneye gitmeyen, özel ders alamayan bir öğrencinin üniversite kazanmasının ne kadar zor ve istisna bir durum olduğunu biliyoruz.

Bu durumun kendisi bile Dayanışma Dershaneleri’ni açmak için yeterli bir sebep ancak geçmişte yapamadık. Bugün tüm gücümüzle Dayanışma Dershanelerini hayata geçireceğiz. Dayanışma Dershaneleri, parası olmayan, AKP ile Cemaat arasındaki kavganın ortasında kalmayı kabul etmeyen liseliler için yola çıktı.

Dayanışma Dershanelerinin, diğer dershanelerden farkı nedir?

Diğer dershanelere baktığımız zaman, bu kuruluşların tamamının kar elde etmek için kurulan kuruluşlar olduğunu görürüz. Dayanışma Dershaneleri’nin hiçbir kar, rant beklentisi yok. Adından anlaşıldığı üzere, tamamen dayanışma kültürüyle kurmaya başladığımız bir yapı.

Ayrıca diğer dershanelerde lise öğrencileri kendi içlerinde bile yarıştırılıyor. Başarılı öğrenciler ile başarısız öğrenciler başka sınıflara ayrılıyor. Biz başarının kolektif bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyoruz. Hazirancı, aydınlanmacı gençlerin iyi üniversiteler kazanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden Dayanışma Dershanelerinde kimseyi ayırmak-kayırmak yok.

Ders verecek öğretmenleri nasıl buluyorsunuz? Dersleri kimler verecek?

Geçtiğimiz gün yaptığımız açıklamada üniversite öğrencilerine ve öğretmenlere çağrıda bulunduk. İki gün geçmesine rağmen, özellikle üniversite öğrencisi arkadaşlarımızın oldukça büyük bir ilgisi oldu. Dersleri öğretmenler ve o derste yetkin olan üniversite öğrencileri verecek.

Yalnız şunu belirtmeliyim. Büyük çaplı bir çalışma yaptığımız için çok daha fazla öğretmene, insana ulaşmamız gerekiyor. Tüm üniversiteli arkadaşlarımızın, öğretmenlerimizin bizimle dayanışmasını bekliyoruz. Liseli arkadaşlarımızın bize ihtiyacı var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Soner Semih Sipahi’yi hatırlayan var mı bilmiyorum. Hatırlayanlar unutanlara mutlaka hatırlatmalı. Birkaç sene önce, Soner’in annesi dershane parasını ödeyemediği hapse girdi ve ardından Soner intihar etti. Dayanışma Dershaneleri, bu ülkede başka Soner Semih Sipahiler olmasın diye de yola çıkıyor.

Dayanışma Dershaneleri; AKP’ye, cemaate “Bizim geleceğimiz, sizin karanlık ve kanlı ellerinizde değil” demek, bu belirsizliği ortadan kaldırmak için yola çıkıyor.

Tüm dostlarımızı bu yolda bizimle olmaya çağırıyoruz.

GENÇ GAZETE 14.08.2015

Tuğba Özerk: ‘Herhalde bana okuyup üflüyorlar’

0

Geçtiğimiz kasım ayında konser için gittiği Ankara’da geçirdiği trafik kazasının ardından ölümden dönen, doğum günü partisinde elini yakan ve ardından zatürreeye yakalanan şarkıcı Tuğba Özerk, yaşadığı talihsizlikleri nazara ve üzerinde göz olmasına bağladı.

Türk pop müziğinin sevilen şarkıcılarından Tuğba Özerk ile önümüzdeki günlerde çıkaracağı ‘Bu Gece’ adlı single’ı öncesi klip çekiminin yapıldığı Beykoz Ayakkabı Fabrikası’nda buluştuk. Güzel popçuyla çıkaracağı single’ı, yeni albümünü, bugüne gelmesinde önemli payı olan Sezen Aksu’yu, müzik piyasasının durumunu, rol aldığı ilk sinema filmini ve özel hayatını masaya yatırdık.

■ Sonbaharda çıkaracağınız albüm öncesi Sezen Aksu imzalı ‘Bu Gece’ adlı şarkıyı yeniden yorumladınız. Neden bu şarkıyı seçtiniz?

Çıkardığım albümlerde ve single’larda genelde Sezen Aksu’ya ait parçaları seslendiriyorum. Bu benim için bir klasik haline geldi. Aslında bu şarkı çıkaracağım albümde olacaktı ama hayranlarımıza yazın son çeyreğinde önden bir şarkı sunma gereği hissettik. Bu kararı verdikten sonra da Sezen Aksu’ya başvurduk.

■ Albümün içeriğinden bahseder misiniz?

Sonbaharda çıkacak olan ve tüm şarkı sözlerinin bana ait olduğu albümüm de 8 ya da 10 parçadan oluşacak. Dinleyiciler slow ağırlıklı bir albümle karşılaşacaklar. Bu albümün çok ses getireceğini düşünüyorum.

‘SEZEN KRALİÇEMİZ’

■ İlk vokal deneyiminizi henüz 12 yaşında Sezen Aksu’yla beraber yaşadınız. İlk TV programına yine Sezen Aksu’yla TRT’de çıktınız. Sezen Aksu’nun sizin kariyerinizdeki önemi nedir? Beni elimden tutup sahneye ilk o çıkardı, bana çoğu kez yol gösterdi. Kendisi benim için çok kıymetli ve çok değerli. Kendisiyle sık sık görüşüyorum, her zaman feyz alacağım insanlardan biri. Sezen Aksu’nun yanında gülmemek, eğlenmemek imkânsız. Onunlayken etraf kahkahalarla inler. Esprili bir kadın olmasının yanı sıra inanılmaz teatral bir yanı da var. Ne zaman Sezen Aksu dense yüzümde hep bir gülümseme oluşuyor. O bizim kraliçemiz.

■ Sizin tabirinizle ‘kraliçe’ her ne kadar müziği bırakma noktasında olsa da kendisini ikna edip düet yapmak istemez misiniz?

Sahnesinde zaten yapıyoruz, yaparız da ama kendisi artık başka bir klasmanda. Biz onun arkasından geliyoruz. Kendisi arzu ederse pek tabii yapılır. Bu arada Sezen Hanım’ın müziği ve sahneyi bırakacağına inanmıyorum. Hadi mankenler vücudum bozuldu bu işi bırakayım diyebilir ama şarkıcılar ve oyuncuların mesleği bırakma durumlarının söz konusu olacağına inanmıyorum. Müziği bırakmak gibi bir kavram olduğunu düşünmüyorum.

‘PİYASADA KRİZ VAR’

■ Geçtiğimiz yazlara oranla bu yaz daha az albüm ve daha az single piyasaya sürüldü. Gözle görülür bir düşüş var. Bu düşüşü neye bağlıyorsunuz?

Müzik piyasasında bir düşüş ve kriz söz konusu. Albümler satmıyor. Bunun da nedenini son yıllarda dinleyicilere kötü işler verilmesi olarak görüyorum. Hal böyle olunca dinleyiciler inancını kaybetti. Konservatuvar mezunu, söz yazarı ve besteci olarak radyolarda dinlediğim sanatçıların yorumları birbirlerine o kadar çok benziyor ki, ayırt edemiyorum.

■ Sanatçılar nasıl bir yol izlemeli peki?

Hem özgün hem modern olmak gerekiyor. Çağın ilerisinde işler ortaya çıkarmak gerekiyor. Mesela benim bu zamana kadar yaptığım neredeyse bütün slow şarkılar hâlâ hafızlardaki yerini koruyor.

‘Oyunculuk devam edecek’

■ Eylül ayında vizyona girecek olan ‘Can Tertip’ sinema filminde Ümit Erdim ve Volkan Demirok ile kamera karşısına geçtiniz. Bu film ve karakteriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Hikâyesi askeriyede geçen bir komedi filmi. Filmde albüm yapmaya çalışan bir şarkıcıyı canlandıracağım. Filmin soundtrack’i için de bir şarkı yaptım.

■ Oyunculuğa devam edecek misiniz?

Oyunculuk devam ederken müzik de devam edecek. 2010 yılında ‘Cadde Hikayeleri’ adlı bir diziye konuk oyuncu olmuştum. Insanlar acayip bir oyunculuğum olduğunu söylüyor. Ne yalan söyleyeyim komedi filminde oynamayı da çok istiyordum. Bu filmde yer alacağım için çok mutluyum. Artık bu alanda da devam etmek istiyorum. Setlerde herkes eşit. Buraya ait olduğumu hissettim.

“Kesin üzerimde göz var”

■ Konser için gittiğiniz Ankara’da trafik kazası geçirdiniz. Doğum gününüzde elinizi yaktınız, ayağınıza şişe düştü vs… Bütün bunlara nazar diyebilir miyiz?

Bir de son olarak zatürree olduğum için hastanede kaldım. Yaşadıklarıma bakınca ‘Herhalde bana okuyup üflüyorlar’ diyorum. Bu yaşadıklarım hep nazar, kesin üzerimde göz var. Dünyanın dua ile döndüğüne inanan bir insan olduğum için ellerimi yaradana açıp hep dua ediyorum. Sevenlerimin de dua ettiğini biliyorum. Ama şu an iyiyim çok şükür. Allah kişinin karakterine zeval vermesin.

İş hayatının dışında nasıl bir sosyal hayat sürüyorsunuz? Dingin bir hayatım var, 20’li yaşlarımdan eser yok şimdi. Sakin ve dedikodulardan uzak bir hayat için kabuğuma çekildim.

SEVGİLİM YOK , BÖYLE KALDIM’

■ Evlenip çocuk sahibi olmak gibi bir isteğiniz yok mu? Çok uzun bir süredir sevgilim yok. Böyle kaldım. (Gülüyor) Evlilikte yaş kotam yok, ayrıca evleneyim diye bir beklentim de yok. Şu an çocuk isteğim de yok. Hayalinizdeki erkeği tarif edin deseniz edemem. Çocuk yapıp boşanan çiftleri görünce çok üzülüyorum.

Arif Hür 08.08.2015

HABERTÜRK

Tuğba Özerk: ‘Herhalde bana okuyup üflüyorlar’

0

Geçtiğimiz kasım ayında konser için gittiği Ankara’da geçirdiği trafik kazasının ardından ölümden dönen, doğum günü partisinde elini yakan ve ardından zatürreeye yakalanan şarkıcı Tuğba Özerk, yaşadığı talihsizlikleri nazara ve üzerinde göz olmasına bağladı.

Türk pop müziğinin sevilen şarkıcılarından Tuğba Özerk ile önümüzdeki günlerde çıkaracağı ‘Bu Gece’ adlı single’ı öncesi klip çekiminin yapıldığı Beykoz Ayakkabı Fabrikası’nda buluştuk. Güzel popçuyla çıkaracağı single’ı, yeni albümünü, bugüne gelmesinde önemli payı olan Sezen Aksu’yu, müzik piyasasının durumunu, rol aldığı ilk sinema filmini ve özel hayatını masaya yatırdık.

■ Sonbaharda çıkaracağınız albüm öncesi Sezen Aksu imzalı ‘Bu Gece’ adlı şarkıyı yeniden yorumladınız. Neden bu şarkıyı seçtiniz?

Çıkardığım albümlerde ve single’larda genelde Sezen Aksu’ya ait parçaları seslendiriyorum. Bu benim için bir klasik haline geldi. Aslında bu şarkı çıkaracağım albümde olacaktı ama hayranlarımıza yazın son çeyreğinde önden bir şarkı sunma gereği hissettik. Bu kararı verdikten sonra da Sezen Aksu’ya başvurduk.

■ Albümün içeriğinden bahseder misiniz?

Sonbaharda çıkacak olan ve tüm şarkı sözlerinin bana ait olduğu albümüm de 8 ya da 10 parçadan oluşacak. Dinleyiciler slow ağırlıklı bir albümle karşılaşacaklar. Bu albümün çok ses getireceğini düşünüyorum.

‘SEZEN KRALİÇEMİZ’

■ İlk vokal deneyiminizi henüz 12 yaşında Sezen Aksu’yla beraber yaşadınız. İlk TV programına yine Sezen Aksu’yla TRT’de çıktınız. Sezen Aksu’nun sizin kariyerinizdeki önemi nedir? Beni elimden tutup sahneye ilk o çıkardı, bana çoğu kez yol gösterdi. Kendisi benim için çok kıymetli ve çok değerli. Kendisiyle sık sık görüşüyorum, her zaman feyz alacağım insanlardan biri. Sezen Aksu’nun yanında gülmemek, eğlenmemek imkânsız. Onunlayken etraf kahkahalarla inler. Esprili bir kadın olmasının yanı sıra inanılmaz teatral bir yanı da var. Ne zaman Sezen Aksu dense yüzümde hep bir gülümseme oluşuyor. O bizim kraliçemiz.

■ Sizin tabirinizle ‘kraliçe’ her ne kadar müziği bırakma noktasında olsa da kendisini ikna edip düet yapmak istemez misiniz?

Sahnesinde zaten yapıyoruz, yaparız da ama kendisi artık başka bir klasmanda. Biz onun arkasından geliyoruz. Kendisi arzu ederse pek tabii yapılır. Bu arada Sezen Hanım’ın müziği ve sahneyi bırakacağına inanmıyorum. Hadi mankenler vücudum bozuldu bu işi bırakayım diyebilir ama şarkıcılar ve oyuncuların mesleği bırakma durumlarının söz konusu olacağına inanmıyorum. Müziği bırakmak gibi bir kavram olduğunu düşünmüyorum.

‘PİYASADA KRİZ VAR’

■ Geçtiğimiz yazlara oranla bu yaz daha az albüm ve daha az single piyasaya sürüldü. Gözle görülür bir düşüş var. Bu düşüşü neye bağlıyorsunuz?

Müzik piyasasında bir düşüş ve kriz söz konusu. Albümler satmıyor. Bunun da nedenini son yıllarda dinleyicilere kötü işler verilmesi olarak görüyorum. Hal böyle olunca dinleyiciler inancını kaybetti. Konservatuvar mezunu, söz yazarı ve besteci olarak radyolarda dinlediğim sanatçıların yorumları birbirlerine o kadar çok benziyor ki, ayırt edemiyorum.

■ Sanatçılar nasıl bir yol izlemeli peki?

Hem özgün hem modern olmak gerekiyor. Çağın ilerisinde işler ortaya çıkarmak gerekiyor. Mesela benim bu zamana kadar yaptığım neredeyse bütün slow şarkılar hâlâ hafızlardaki yerini koruyor.

‘Oyunculuk devam edecek’

■ Eylül ayında vizyona girecek olan ‘Can Tertip’ sinema filminde Ümit Erdim ve Volkan Demirok ile kamera karşısına geçtiniz. Bu film ve karakteriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Hikâyesi askeriyede geçen bir komedi filmi. Filmde albüm yapmaya çalışan bir şarkıcıyı canlandıracağım. Filmin soundtrack’i için de bir şarkı yaptım.

■ Oyunculuğa devam edecek misiniz?

Oyunculuk devam ederken müzik de devam edecek. 2010 yılında ‘Cadde Hikayeleri’ adlı bir diziye konuk oyuncu olmuştum. Insanlar acayip bir oyunculuğum olduğunu söylüyor. Ne yalan söyleyeyim komedi filminde oynamayı da çok istiyordum. Bu filmde yer alacağım için çok mutluyum. Artık bu alanda da devam etmek istiyorum. Setlerde herkes eşit. Buraya ait olduğumu hissettim.

“Kesin üzerimde göz var”

■ Konser için gittiğiniz Ankara’da trafik kazası geçirdiniz. Doğum gününüzde elinizi yaktınız, ayağınıza şişe düştü vs… Bütün bunlara nazar diyebilir miyiz?

Bir de son olarak zatürree olduğum için hastanede kaldım. Yaşadıklarıma bakınca ‘Herhalde bana okuyup üflüyorlar’ diyorum. Bu yaşadıklarım hep nazar, kesin üzerimde göz var. Dünyanın dua ile döndüğüne inanan bir insan olduğum için ellerimi yaradana açıp hep dua ediyorum. Sevenlerimin de dua ettiğini biliyorum. Ama şu an iyiyim çok şükür. Allah kişinin karakterine zeval vermesin.

İş hayatının dışında nasıl bir sosyal hayat sürüyorsunuz? Dingin bir hayatım var, 20’li yaşlarımdan eser yok şimdi. Sakin ve dedikodulardan uzak bir hayat için kabuğuma çekildim.

SEVGİLİM YOK , BÖYLE KALDIM’

■ Evlenip çocuk sahibi olmak gibi bir isteğiniz yok mu? Çok uzun bir süredir sevgilim yok. Böyle kaldım. (Gülüyor) Evlilikte yaş kotam yok, ayrıca evleneyim diye bir beklentim de yok. Şu an çocuk isteğim de yok. Hayalinizdeki erkeği tarif edin deseniz edemem. Çocuk yapıp boşanan çiftleri görünce çok üzülüyorum.

Arif Hür 08.08.2015

HABERTÜRK

‘Türkiye Solunun Mayası Sağlamdır’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizde 2.bölümde Vatan Partisi Öncü Gençlik’i ağırlıyoruz.

Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı Aykut Diş ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

-Sizi ve örgütünüzü tanıyabilir miyiz?

Merhabalar. Ben Aykut Diş. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiyim. Vatan Partisi’nin gençlik kolu olan Öncü Gençlik’in genel başkanlık görevini yürütüyorum. 2008 yılından beri örgütlü ve partiliyim.öncü gençlik fotoğraf 2

Öncü Gençlik, 17 Nisan 1994 günü o zaman adı İşçi Partisi olan partimizin gençlik kolları olarak kuruluyor. Parti üyesi üniversiteli ve liseli öğrenciler Öncü Gençlik disiplini altında, parti siyasetlerini yayıyor ve o siyasetler doğrultusunda kendi alanlarına yönelik çalışmalar ve fikirler üretiyorlar. Öncü Gençlik’in mazisi 1969 yılında kurulan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin gençlik teşkilatı olan İhtilalci Gençlik Birliği’ne kadar dayanıyor. TİİKP, partimizin o dönemdeki ismi. Zaman içerisinde parti gençliği Devrimci Gençlik Birliği, Sosyalist Gençlik Derneği gibi isimlerle ve Yeni Olgu, Gökyüzü gibi dergilerle çalışmalarını sürdürmüş.

Öncü Gençlik kadroları ve üyeleri, parti çalışmalarına katılmanın yanı sıra, esas olarak üniversite toplulukları ve gençlik kitle örgütleri içerisinde faaliyetler yürütüyorlar. Öncü Gençlik’in birinci görevi Türkiye gençlik hareketine ideolojik, stratejik, politik ve pratik önderlik yaparak gençliği ülkemizin, emeğin ve insanlığın büyük değerleri etrafında birleştirmektir.

-Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Üniversitelerin, toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde şüphesiz belirleyici bir rolü var. Bunu en çok kendi özgürlük mücadeleleri tarihimize baktığımızda görüyoruz. Türkiye gençlik hareketi memleket meselelerini hep omuzlarında taşımıştır. 1908’de ve 1920’de Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye geleneği… 27 Mayıs Devrimi’ndeki kuşak. 1968… Cumhuriyet mitingleri ve 19 Mayıs 2012 ile başlayan, Haziran Ayaklanması ile doruğuna ulaşan çıkış… Örneğin, 1940’lı yıllarla birlikte kireçlenen Cumhuriyet Devrimi, Menderes diktatörlüğüyle birlikte yokuş aşağı yuvarlanmak istendiğinde İstanbul Üniversitesi devreye girer. Turan Emeksiz canını, Hüseyin Onur tek bacağını Beyazıt Meydanında bırakır. Hukuk Fakültesi öğrencisi Kastro Nuri’nin (Nuri Yazıcı) 28 Nisan eylemini başlatırken Amfi 1de söylediği Namık Kemal mısraları, başta Beyazıt olmak üzere bütün üniversiteleri taşıracak kuvvettedir. Denilebilir ki; Türkiye’de gençlik, omuzları nasırlıdır. Hiçbir zaman gençliğin sorunları ülkenin sorunlarından bağımsız olmamıştır. Bu durum önümüzdeki dönem de dahil olmak üzere aydınlanmadan, emekten, tam bağımsızlıktan ve halktan yana bir Türkiye kurulana kadar sürecektir. Bu ancak daha ileri bir ufukla başarılabilir. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum ufku… Örgütlü bir gençlik ve örgütlü bir toplum yaratmak zorundayız. Gençliğin enerjisini, yaratıcılığını ve birikimini toplumun bütün kesimleriyle kucaklaştırmalıyız. Yani daha somut söylersek, partisi olan bir gençlik ancak geleceğini eline alabilir. Partimizin ve 1968 gençlik hareketinin önderlerinden Hasan Yalçın bunu “Partisi olmayan bir halkın hiç bir şeyi yoktur” diyerek ifade ediyordu. “Partisi olmayan bir gençlik öksüzdür” diye de çevirebiliriz. Gençliğin önümüzdeki süreç açısından en önemli zorunluluğu budur. Örgütlenme ve mücadele anlamında gençliğin bu zorunluluğunun gün yüzüne çıkacağı bir yıl olacak. Tabi burada “Hangi parti” sorusu akla gelecektir. Özgüvenle şu yanıtı veriyoruz: Gençliğin iradesine dayanan, o iradeyi kirli siyasi hesaplarda boğmayan ve boğdurmayan parti. Yakın geçmişte bazı partiler içerisindeki politik ve şahsi ayrışmalarda gençliğin kullanıldığını, mücadelenin kenarına düşürüldüğünü gördük. Her dört yılda bir milletvekili aday adaylarının çıkar çatışmaları içerisinde yüzlerce genç taraflaştırılıyor ve bireycileştiriliyor. Onun için “Hangi parti” sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli. Partimiz, 7 Haziran 2015 seçimlerine en genç milletvekili adaylarıyla girmişti. Vatan Partisi’nin Merkez Karar Kurulu’nda (partinin iki kurultay arasındaki en yetkili kuruludur) otuzun üzerinde genç kadro var. Merkez Bürolar, araçlar ve yerellerle birlikte ele alındığında oranın daha da yükseldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir gencin Vatan Partisi’nde yönetici olması için arkasında bilmem ne dergahının/tarikatının olmasına ya da babasının rezidanslarının olmasına gerek yok. Bu özgüveni yaratan şey, doğru siyasi konumlanmanın yanında, tecrübedir. Vatan Partisi, 1968 gençlik hareketinin içerisinde doğan, kökleri Belgrad Ormanları’nda gizli teşkilatlar kuran Jön Türklerde olan Türkiye’nin en tecrübeli ve en genç partisidir.

-Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?1526418_610122195729153_645494316_n

Üniversitenin yapısal sorunları var. Akademik sorunları var. Gençliğin sorunları var. Bu sorunlar taşrada farklı, şehirde farklı vücut buluyor. Üniversiteden üniversiteye değişebiliyor. AKP iktidarında üniversitelerde yaşananlar “Bir üniversite nasıl olmamalı” sorusunun en güzel yanıtı. Mevcut üniversite düzeni gençliğin yeteneklerini köreltiyor, kendisini gerçekleştirmesine engel oluyor. İlyas Salman’ın ve Şener Şen’in başrollerini oynadığı Dolap Beygiri filmi vardı. Filmde “diplomalı hıyarcı” sahnesi vardır. Bugün Türkiye o sahnenin de gerisinde. Nazım’ın “Açlık Ordusu” kendisini gençlik içerisinde “işsiz ordusu” olarak gösteriyor. Altın çağlarını yaşayan mafya düzeninin ucuz ve nitelikli iş gücü ihtiyacı gözetilerek tabela üniversiteciliği geliştirildi. Gençlik geleceksizleştirildi. Üniversiteler bilimsizleştirildi ve asosyalleştirildi. “Her şehre bir üniversite” mantığıyla, gayet masummuş gibi yapıldı bunlar.

GEZİ SONRASI GENÇLİĞİN DURUMU

-Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Haziran Ayaklanması çok özel bir dönemdi. Marx, doksan günlük Paris Komün’ünden tuğla gibi bir kitap çıkarıyor. Gezi de öyle bir hassasiyetle ele alınmalı. Alıyoruz da. Gezi’nin Vatan Partisi’nin siyasetlerinin çoğunu doğrulamasının yanında en önemli derslerinden birisi şudur: Herkes devrimcileşebilir, herkes isyan edebilir. Bizler, gençliğin öncü kesimleri, bunun farkındaydık ama bu doğrunun Gezi’yle birlikte sağlamasını yapmak bize daha da özgüven kattı. O bakımdan üniversiteler giderek geleceksizleştirilen gençlik kitlelerinin yaşam alanları olması özelliğiyle büyük bir potansiyeli ifade ediyor. O dönemde şüphesiz olumlu yansımaları daha gözle görülürdü ama bugün Gezi’nin üniversitelerdeki etkileri her an açığa çıkabilecek şekilde gizlenmiş vaziyette. Örgütlü bir halkın neler yapabileceğinin başta halk olmak üzere herkes tarafından görüldüğü bir dönemdi. O nedenle sistem, en başından beri var gücüyle örgütsüzlük-partisizlik-siyasetsizlik propagandası yaptı. Bizim tüm gövdemizle merkezinde ve siyasi-pratik her şekilde önderi olduğumuz Gazdan Adam Festivali bu propagandaya verilen en iyi cevaptır. Haziran çiçeklerinin meyve vermesinin yolu gençliğin daha fazla politikleşmesi ve sosyalleşmesi için kaba ve laubali anlayışlardan arınmaktan geçiyor. Mesela gençlik örgütlerinin bir kaçı dışındaki büyük çoğunluğu o kaba ve laubali anlayışları temsil ediyor.

-Biraz da ülke gündemine geçelim. 7 Haziran seçimlerini genel olarak ve Vatan Partisi özelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

575026_313494538751508_1147335604_nSeçim sonuçlarını bir zafer olarak değerlendirenler var. Biz, sistemin demokrasi havarilerinin iddia ettiği gibi 7 Haziran 2015 seçimlerini ne “Gezi’nin”, ne “solun” ne de “halkın” zaferi olarak görmüyoruz. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde düzenin patronlarının talepleriyle örtüşen bir halk zaferi yoktur. Uluslararası sermayeden yabancı basına kadar sonuçlardan ve HDP’nin meclise girmesinden duyulan memnuniyet bunu gösteriyor. Tek başına AKP’nin geriletilmesi de bu sonuçları bir zafer olarak yorumlamaya yetmez. AKP’nin ve Erdoğan’ın façası önceden çizilmişti. “Kim çizmişti” derseniz, “Biz çizdik” diyeceğim. Ancak AKP’nin gerileyişinin sandığa yansımasıyla birlikte, devrimci bir seçeneğin mevziler kazanarak ya da daha da belirginleşen bir kuvvetle 8 Haziran’a çıkması zafer olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Türkiye’nin sorunları Erdoğan’dan ve AKP’den ibaret değil. Yerine ne konacağı, nasıl konacağı, kiminle konacağı çok daha hayati.

Partimiz, 7 Haziran’a sistemin karşısındaki en ayakları yere basan tasarımı taşıyarak girdi.162 bin oy alarak başta kendi beklentilerimiz olmak üzere bütün kamuoyunun tahminlerinin altında kaldık. Ancak gücümüzü ve etkimizi aldığımız oylarla değerlendirmiyoruz. En hatalı değerlendirme böylesi bir değerlendirme olur. Türkiye’nin vatanseverlik ve devrimcilik birikimi binlerle değil ancak on milyonlarla ifade edilebilir. O nedenle Vatan Partisi, bütün gövdesiyle mücadeleye devam ediyor ve her an her şeyi gerçekleştirebilir. Halkın yığınlar halinde tercihlerini değiştirebileceği bir dönemdeyiz. Türkiye’nin ihtiyaçlarına yalnızca Vatan Partisi’nin merkezinde ya da içinde olduğu bir milli hükümet yanıt verebilir. “Milli Hükümet” diyerek kavramsallaştırdığımız söylem partimizin programının adıdır ve iktidar formülüdür. Ancak bağımsızlıktan, aydınlanmadan, birlikten, emekten, insandan ve doğadan yana bir hükümet, “Milli hükümet” olarak tarif edilebilir.

‘TÜRKİYE CEPHESİ’ ÇAĞRISI

-Geçtiğimiz günlerde milleti ve bütün siyasi partileri Türkiye Cephesi’nde birleşmeye çağırdınız. Bu bildiri hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin IŞİD ve PKK/PYD gibi yobaz ve bölücü terör örgütlerine karşı iç ve dış cephede yürüttüğü mücadelede Mehmetçiğin yanında olduğumuzu bildiren bir bildirgeydi. ABD Başkanı Obama PKK/PYD’yi kara güçleri olarak gördüğünü ifade etmişti. Zaten bahsi geçen terör örgütlerinin emperyalizmle ilişkileri artık sağır sultanca da biliniyor. Eskiden bu tip ilişkiler öyle kolay kolay dışa vurulmazdı diye biliyorum. Utanılırmış. Ağır bir suçmuş. Şimdi bu ilişkilerle gurur duyuluyor. IŞİD, PKK vb. terör örgütleriyle mücadele eninde sonunda emperyalizmle mücadele zorunluluğuna dayanacaktır. Çünkü ABD’nin bu operasyonları istemediği açık. “İncirlik” diyeceksiniz. Onun da karşısındayız. Emperyalist planlara “eyvallah” etmeyiz.

-Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

Bildirgemizde AKP-PKK Ortaklığının ABD güdümündeki “Kürt Açılımı”, barış getirmemiş, ülkemizi kanlı süreçlerin içine itmiş ve iflas etmiştir. diyerek bunu ifade ettik. Ama ek yapmak gerekiyor. Bu durum, 13 yıllık bir birikmişliğin sonucu. Bu birikmişlik sırasında bağımsızlığı, aydınlanmayı, Türkiye’nin birliğini, Suriye’nin birliğini cesurca savunamayanlar ve doğrudan ya da dolaylı biçimlerde PKK’ya eklemlenenler de sorumlu. Suruç’ta hayatını kaybeden gençlerin sorumluluğunu yalnızca AKP’ye yükleme kolaycılığıyla kendilerini gösteriyorlar. Hepimizi derinden etkileyen bir katliamdı. Bugünkü durum birden bire, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Suriye’de kaos Türkiye’de kaostur. “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” demiştik.

-Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu çok geçiştirmeci, ezberci ve sorumluluğu üzerinden atan bir yorum. AKP şu an fiilen o boşluğu dolduruyor. Gözü AKP’den başka bir aktör görmeyen tahliller büyük resmi kaçırıyor.

-Parti olarak açılım-çözüm sürecine en başından beri karşı çıktınız. Peki sizin Kürt Sorununa karşı çözüm önerileriniz nedir?

Evet, en başından beri karşı çıktık. Hala karşıyız. Eli kanlı emperyalistlerin dayatmaları ve yönlendirmeleri ile gelebilecek herhangi bir hak, hukuk yok. Açılım, “barış” müzakereleri, Habur girişi, özerklik tarifleri, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler… Bunların hepsinin arkasında ABD var. Türkiye’yi bölmenin zeminini yaratmak için uydurulan şeylerdi bunlar. Tutmadı. “Barış” süreci diye bir şey tarif edildi. Neyin barışıydı? Kimin barışıydı? Türk halkı ile Kürt halkı arasında savaş mı vardı? Kimse, işbirlikçilerin davranışlarını Türk halkına mal edemez. PKK’nın şımarıklığını da Kürt halkına mal edemez. Ettirmemeliyiz. Yaşanan acılara karşı çıktık. Hatta karşı çıktığımız ve yöre halkının sesi olduğumuz için bedeller ödedik. Partimiz kapatıldı. Genel başkanımız tutuklandı. Parti kadrolarımız PKK ve kontrgerilla tarafından kurşunlandı, katledildi. Bu meselede terörle mücadele etmeden ve emperyalist müdahaleye son vermeden kalıcı çözümler getirmek mümkün değil. Bizim çözüm önerilerimizi üç maddede özetleyebilirim: Birlik, barış, kardeşlik! Türk’ün ve Kürt’ün vatan topraklarında birliği, bölge ülkeleriyle işbirliğine dayanan barış ve kültürel ve toplumsal zeminde kardeşlik. “Biz biriz” diyoruz. Bir millet olmuşuz çünkü millet olmanın duygusal, tarihsel, sınıfsal ve bilimsel nedenleri var. Tabi bu meseleyi çok daha uzun ve ayrıntılı konuşmak gerek. Vatan Partisi’nin iktidarda olduğu bir Türkiye’de bütün sorunlar en kısa sürede çözülür, Kürtler bütün yurttaşlarla eşit bir şekilde gönül rahatlığıyla yaşar.

VATAN PARTİSİ AKP’YLE İŞBİRLİĞİ Mİ YAPIYOR?

-Kayseri Öncü Gençlik Başkanınız Aykutalp Avşar geçtiğimiz günlerde Dönemin Başbakanı Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla tutuklandı. Son zamanlarda da partinizin AKP’yle ve Erdoğan’la işbirliği yaptığına dair çeşitli yorumlar var. Neler söylemek istersiniz?aykutalpavşarr

Nerede bir baskı ve zulüm varsa Türk gençliğinin vicdanı orada ayağa kalkar. Aykutalp işte o vicdanı temsil ediyor. Yanılmıyorsam başka siyasi hareketlerden de benzer suçlamalardan dolayı tutuklamalar oldu. Dava süreçleri devam edenler de var. Aynısı o arkadaşlar için de geçerli. Erdoğan’ın karşısına dikilen bütün arkadaşlar o vicdanın sesidir. Yalnız değiller.

Diğer meseleye gelince, politikalarımızı şöyle belirlemiyoruz: “Acaba Erdoğan ya da Davutoğlu’yla aynı şeyi söylemiş olur muyuz?” Zaten böyle siyaset yapamazsınız, iktidar olamazsınız. Bizim bir programımız var. Programımıza göre siyasetler belirliyoruz. Hayatı bir tahterevalli mekanizmasıyla açıklayamayız. Bazen sizin söylediklerinizle başkalarının söyledikleri örtüşebilir, karşısında olduğunuz kuvvet ya da kuvvetler doğrular geliştirebilir, hatta kimi meselelerde sizin bulunduğunuz yere gelebilir. Bunların tarihte örneği çoktur. Biz en başından beri açılımın sonlandırılmasını, her türlü terörle kararlı bir şekilde mücadele edilmesini savunuyoruz. F tipi örgütün derin bir yapılanma olduğunu, Ergenekon tertiplerinden Hrant Dink cinayetine kadar ortaya çıkaran biziz. Bizim dışımızdaki çevrelerin -CHP de dahil- kendilerini hep karşıtlık üzerinden tarif etme hastalığı olduğu için basit komplo teorileriyle yorumlar yapılabiliyor. “Müzmin muhaliflik” de diyebiliriz bu hastalığa. Mesela, Türkiye solunun MHP’nin söyledikleriyle aynı kapıya çıkan çokça söylemini ortaya çıkarılabiliriz. Ama bu bir işbirliğini ortaya koymaz. Erdoğan-Fethullah Gülen çatışmasında “Erdoğan’ın F tipi örgütün üzerine gitmesi iyidir, gitme demeyiz; biz ikisinin de karşısındayız” dedik. Doğru tavırdı. Orada Türkiye’nin kaderini etkileyen bir olay gerçekleşiyor, sen ülkeyi ve dünyayı değiştirme iddiasındaysan “Bana ne” diyemezsin. Kaba sistem tarifleriyle geçiştiremezin. Partimizin tüm eylem ve söylemleri bu yöndedir. Doğu Perinçek Tayyip Erdoğan’ın BOP eş başkanı olduğunu bütün kamuoyuna kabul ettirmiş ve yüce divan dosyasını hazırlamış bir genel başkan. Şimdilerde Erdoğan ve AKP karşıtı olmak en kolay şey. Marifet onların kudretli zamanlarında karşısına dikilmekti. O zamanlarda, özellikle de Ergenekon, Balyoz operasyonları sürecinde biz sokakta bugünkü delikanlıları göremedik. Türkiye’yi bu çıkmazlara sokanları yıkarak milli hükümeti kuracağız. Yıkmadan yapamazsınız. Bu tip söylemlerin bir dayanağı yok. Gülüp geçiyoruz. Abdestimizden eminiz.

-CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

CHP ile AKP arasında koalisyon kurulmasını, başta ABD olmak üzere sermaye çevrelerinden basın kuruluşlarına emperyalizmin tüm yan kolları istiyordu. Öyle bir gelişme olursa ezbere değil, öngörülerimize ve resmin büyüğüne bakarak davranırız. İcraatlar da önemli.

-Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

Türkiye’yi milli hükümete götürecek bir seçim sonucunun çıkmaması durumunda, ağırlaşacak bir krizin kaçınılmaz olduğunu söylemiştik. Kriz günlerindeyiz. Sistem partilerinin, -HDP, CHP ve MHP de içindedir- hepsinin Türkiye’nin ağırlaşan sorunlarına bir çözümü yok. Hükümet olsalar, Türkiye’yi uzun süre yönetemezler.

HDP KAPATILMALI MI?

-Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?

HDP’yi kapatırsınız, BDP olur, CDP olur. HDP’nin kapatılıp kapatılmamasından ziyade siyasi parti ve milletvekilliği dokunulmazlığı zırhının arkasına saklanarak anayasaya aykırı eylemlerde bulunanlarla ilgili tedbirlerin alınması daha doğru olacaktır. Tabi bunu ancak devrimci bir iktidar yapabilir. Vatan Partisi iktidarında Türkiye’nin ve halkın aleyhine çalışmalar yürüten, emperyalizmle işbirliği içerisinde olan gerici, bölücü ve emek düşmanı bütün partilerin ve hareketlerin varlık zemini ortadan kalkacak. Gerçek demokrasiyle demokrasi budalalığı arasında kalın bir çizgi var. Lenin, sosyalist olmanın birinci koşulunu proletarya diktatörlüğünün kabulüne bağlar. Yani emekçilerin iktidarında, onların dışındaki sınıfların ve zümrelerin demokrasi kisvesi altında halk düşmanı faaliyetler yapmasına izin vermeyen bir tavırdır bu. Sosyalizmden geri dönüş deneyimleri bu koşulun önemini göstermiştir.

TSİPRAS, SYRIZA TARTIŞMALARI

-Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’a Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tsipras ve Syriza verdikleri ilk sınavda sınıfta kaldılar. Aceleci değerlendirmeler yapmamak daha doğru olur. İzlemeye devam edeceğiz. Podemos için de erken yorumlardan kaçınmalı. Şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: Bu hareketlerin gelişmesi Avrupa için hayırlıdır. Çağımız turuncu hareketleriyle meşhur bir çağ. Avrupa’da sol hareketler 1. Dünya Savaşı’yla birlikte büyük oranda gericileşmişlerdi. İstisnalar vardı. Örneğin, Yunan komünistlerinin kurşuna dizilmek pahasına Türklere karşı savaşa girmemeleri ve emperyalistlerin aleti olmayı reddetmeleri tarihin en onurlu davranışlarındandır.

Anadolu’nun çok güzel deyişleri var. “Her sakallıyı deden zannetme” gibi. Her kolları sıvayan, beyaz gömlekliyi Tsipras’a benzeteceksek ya da her sakallıyı Marx sanacaksak, vay halimize. Türkiye solu, SSCB’nin yıkılışını zafer nidalarıyla duyuran emperyalizmin küreselleşme saldırısı ile birlikte özgüvenini yitirdi. Nitelik olarak geriledi. Yüzeyselleşti. Sınıf temelinden koparak neoliberalizmin kimlik politikalarına sıkıştı. İktidar perspektifinden uzaklaştı. Ortaçağ simgelerine sarılmayı devrimcilik belledi. HDP’nin böylesi bir sürece denk gelmesi tesadüf değil. HDP’yi “sol” olarak tarif etmek sola yapılabilecek en büyük kötülük. HDP, emperyalizmin Türkiye solunu PKK üzerinden etkisizleştirmek ve yutmak için tasarladığı bir projedir. HDP’nin böyle bir proje olduğunu İmralı tutanaklarına bakınca görebilirsiniz. Abdullah Öcalan’ın MİT müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte kurduğu parti. Aydınlık Gazetesi o tutanakları yayınlamıştı, tekrar tekrar okunmalı.


silivri 2Türkiye bir akılsızlaştırma sürecind
en geçiyor. Bu akılsızlık kendisini en çok Ayn El Arab’ta (PKK, “Kobani” diyor) gösterdi. Bir elinde Türk bayrağı, diğer elinde sözde “Kürdistan” bayrağıyla sokağa çıkan eylemciler vardı o dönemde. Şimdi dağılıyorlar. CHP gençliğinden bir grup da –bütün CHP gençliğini temsil ettiklerini düşünmüyorum- geçtiğimiz günlerde oraya gitti. Karşılığı olmayan ve karşılık bulmayan eylemler. O eylemleri yapanlar, AKP Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi kaldırmaya çalışırken ses çıkarmıyorlardı. PKK, Atatürk heykellerini parçalarken cümle bile kuramıyorlardı ama ABD uçağıyla ve tüfeğiyle Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir Amerika-İsrail koridorunu “sevimlileştirirken” “kahramanlaştılar”. Fakat Mahir Çayan öyle yapmamıştı. Atatürk heykeline yapılan gerici saldırılar üzerine İstanbul, Ankara ve İzmir’de Atatürk’e Bağlılık Nöbetleri tutulmaya başlandığında, Ankara’daki nöbette Mahir Çayan’ın başkanlığını yaptığı SBF Fikir Kulübü heykelin başında, “Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerinizi kıracağız” diyordu. Bu süreç uzun sürmeyecek. Çünkü Türk solunun mayası sağlam. O maya da Pir Sultan ve Bedrettin var. Dağa çıkıp Hürriyet aşkına saraylar basan Jön Türkler ve İttihatçılar var. Mustafa Kemal var. Nazım Hikmet, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat Baraner var. TİP var. 6. Filo’yu denize döken 68’liler var. Haziran’da ayaklanan özgür ve cesur ruhlu gençler var. Amerikan askerinin başına tereddüt etmeden çuvalı geçiren yiğitler var. Vatan Partisi işte tam olarak bu geleneğin temsilcisidir. Bu miras en kıymetlimizdir.

HTKP’NİN BÖLÜNMESİ

Türkiye solu son zamanlarda çeşitli bölünmeler ve ayrışmalar yaşıyor. Türkiye Komünist Partisi ikiye ayrılmıştı (KP&HTKP) biliyorsunuz. TKP’nin içerisinden çıkan HTKP de bir bölünme yaşadı. Bu süreçler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu süreçleri bir Türkiyeli devrimci sorumluluğu ile ele almalıyız. Kamuoyunda ayrışmaya sebep olan en önemli siyasi konunun HDP/PKK ile ilişkiler olduğu biliniyor. Kendisini solda tarif eden bütün kuvvetler ülkemizin ve emekçi sınıfların geleceği için PKK’yla arasına net bir duvar örmeli. PKK’nın emperyalizmin piyonu olduğu ayan beyan ortada. Suriye’nin kuzeyinde bu çok açık görüldü. En son Selahattin Demirtaş’ın NATO’ya ve AB’ye çağrısı oldu, biliyorsunuz. 1960’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye solunda sosyalizmin ve devrimin gerçekliği düzleminde strateji tartışmaları yapılır. MDD-SD tartışmaları diye bilinir. Bütün olan ve olası bölünmelerin, ayrışmaların ve eklemlenmelerin temeli esasen buraya dayanıyor. O dönemlerde de kanıtlanmıştı ama 2007 Cumhuriyet Mitingleri, 19 Mayıs-29 Ekim 2012 eylemleri, Ergenekon süreci, Haziran Ayaklanması (liste uzatılabilir) pratikleri ve bu gelişmeler sosyalizmin hayata geçirilmesi tartışmalarında Türkiye açısından Sosyalist Devrim stratejisinin gerçek dışılığını, Milli Demokratik Devrim stratejisinin haklılığını kesin olarak ortaya koydu. Geçmiş bir örnektir ama çok önemli. 29 Ekim 2012’de, Ankara Ulus meydanında yüzbinlerce insan barikatları yıkıp yürümek isterken ve bunu gerçekleştirirken o eyleme omuz vermeyip orada gazete satmaya çalışan komünistler SD’ciliğin içinde bulunduğu trajikomikliği göstermişlerdi. Meselelerin buralara geleceği o günlerden belliydi. Yığınakta yapılan hatanın telafisi olmaz derler. Stratejik yanlış pasifizmi, savrulmayı, doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalizmle aynı safta konumlanmayı getirdi; o yanlışta ısrar da, yeni dağılmalar ve daralmalar getirir. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz.

-Son olarak röportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

roportajlık.com’un görünen, görünmeyen tüm emekçilerine kolaylıklar. Çok başarılı gidiyor. Çok faydalanıyoruz. Okurlarının da zevkle takip ettiğini tahmin ediyorum. Umarız, katkılar sunabilmişizdir. Gelecek güzel günler ellerimizdedir. Birlikte kuracağız. Teşekkürler.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

www.twitter.com/ercandenizkucuk 

ÖNCEKİ RÖPORTAJLAR:

RÖPORTAJLIK SORUYOR GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR

1.BÖLÜM: ÖĞRENCİ KOLEKTİFLERİ

RÖPORTAJLIK SORUYOR GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR