Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Kendini Yalnız Hissetmek İyi Bir Şey!

“Dünyaca ünlü piyanist, besteci Fazıl Say’la 3 Temmuz günü bir röportaj gerçekleştirdik. Fazıl’ı yıllardır tanıyan, onunla şiir konuşma şansına ve dostluğuna erişmiş biri olarak ona içimden gelen her şeyi sordum hatta ona yöneltilen eleştirileri bile… Elbette müzikten, şiirden, aşktan ve dostluktan konuştuk…”

2 Temmuz’da Enka’da Serenad Bağcan’la beraber büyük bir konser gerçekleştirdin. Sivas’ta yitirdiklerimizi de bir kez daha andınız. Birçok şairin yanı sıra Metin Altıok’un da şiirleri var albümlerinde ve sahnede de seslendiriyorsunuz. Metin Altıok senin için ne ifade ediyor, onu tek sözcükle anlatmanı istesem hangi sözcük olurdu bu?

Metin Altıok’u öyle tek kelimeyle tarif etmemiz mümkün değil  çünkü çok değişken bir adamdı. Bir sürü Metin Altıok vardı bence. Çocukları çok seven Metin Altıok var mesela bir yanda, diğer yanda bütün dünyaya kılıç kalkan açan ufak tefek bir adam var. Sert ama içi sevgi dolu bir adam. Zaten şiiri de o onun. İç yapısı güzellik dış yapısı panzerlerle örtülü. Kendini çok iyi anlatabilen bir şair. Türkler felsefi şiir olayına henüz girebilmiş değil. Felsefi şiiri anlayınca Metin Altıok’un da gerçek değeri ortaya çıkıyor. Alman edebiyatından Rilke gibi biraz. Benim küçükken hatırladığım Metin Altıok ise çok entelektüel bir adamdı. Eşi de kendisi de. Bütün duvarları kitaplarla dolu, evinde sürekli klasik müzik çalan, Brahms seven bir adam.

MESELE İYİ MÜZİK KÖTÜ MÜZİK MESELESİDİR

O dönem şairler, sanatçılar daha çok  bir arada ve birbirlerini her anlamda geliştiriyorlar. Dolayısıyla ülkenin kültürünü de. Sence de öyle değil mi?

Kültürden ne anladığımıza bağlı. Ben de senin gibi düşünüyorum. Ama bugün bir şair bana karşı arabeski savunuyor. Ben diyorum ki arabesk ticari bir şeydir. Mesele Louis Armstrong’un dediği gibi iyi müzik kötü müzik meselesidir. Bir şair gelmiş kötü müziği savunuyor ve iyi bir şeyi de savunmuyor bana kalırsa.

Burada arabesk halktır  ve sen de ona karşı olarak halka karşısın gibi bir imaj oluşturuluyor sanki. Ne dersin?

Halk nasıl yönlendirirsen odur. Halka ne verirsen onu alır. Satışta olan şeye halk diyorsun halbuki değil. 1970’lerde bunun olması zordu. Cemal Süreya’nın masasında Cemal Süreya gelecek de besteciye dönemin ticari müziğini savunacak ve sen halktan uzaksın o benim halkım diyecek. Bu mümkün değildi. Halkı nasıl şekillendirmek istediğinle de ilgili bir şey bu.

Son iki albümün büyük ses getirdi. “İlk Şarkılar” ve “Yeni Şarkılar” … Her iki albümün de şiir bestelerinden oluşuyor. Peki bu şiirleri nasıl seçtin ? Besteleyeceğin şiirleri seçerken kriterin neydi?

Şiir bestelerken iki üç kriter var. Biri o şiirin beste yapmaya uygun olması, uzunluğu. Çünkü bir sayfalık bir şiir bile müzikte on dakikadır neredeyse, üç sayfalık bir şiir oratoryoya varır. O yüzden kısa şiirler seçiyorsun, beş altı dakikalık bir şarkı yapmak istiyorsak, bazı şeyleri tekrar etmek istiyorsak, nakarat olarak oturtmak istiyorsak ruhlara, ki o tekrar olmadan insanların onu kavrayabilmesi, her şeyin bir kere de geçmesi de mümkün değil. Ben Yeni Şarkılar’da tekrarsızlığa mecbur kaldım.Yeni şarkıların adının yeni olması da bu yüzden biraz. Bildiğimiz şarkı formatının hayli dışında şeyler, deneysel. Seçilecek şiirin kısa olmasının dışında atmosferi en önemli konu. Hangi  atmosferin içindeyiz? Hissiyatı çok iyi bilmek lazım. Şairin dediğini kendin demişsin gibi almak, özümsemek, sevmek, onunla yaşamak lazım. Benim hayatımda bu sözlerin yeri nereye oturdu? Oturmuş olması kesin gerekiyor. Üçüncü aşamada yani beste yapma aşamasında ise çok dikkat edilmesi gereken konu, şiirin ritmi, hecelemesinin ritmi, fonetiği ve prozodisi. Burada kusursuzluk gerekiyor. Bence bu kusursuzluğu sağlamadan bir şarkıya şarkı diyemeyiz. -“larda yüzen al sancak”  buna dönmemesi lazım. Her şeyin konuşma doğallığındaki fonetik iniş çıkışlar, prozodik ritim vurguları ve süreleriyle  analizden geçmesi ve şarkının atmosferinin içine o şekilde yedirilmesi lazım. Şimdi bütün bunlar aslında bir etik dolayısıyla teknik gerektiriyor. Teknik olmadan ben şarkı yapıyorum diyen birinin şiir besteliyor olması hayli zor olur.

Peki  senin çok sevdiğin şiir bestesi var mı?

Çok var. Almanca ve İngilizcede çok var. Almanların biliyorsun lied kültürü vardır Schubert, Schumann, Brahms’tan gelen. Binlerce şarkı ve daha sonra çağdaşları. Ben Alman kültürünün yetiştirdiği birisi olduğum için onlara çok hakimim. İngiliz, Amerikan edebiyatına da ve onun müziğe dönmesine de hakimim. Fransızcam yok ama onun da çok derin bir kültürü var konuyla ilgili. Bizim kültürümüze gelince sondan başa doğru gidecek olursak bu işle Onno Tunç çok iyi ilgileniyordu ve iyi şeyler yapıyordu. Sezen Aksu’nun albümlerine baktığımızda Metin Altıok’un Kavaklar’ından , Gülten Akın’a kadar bir sürü örnek oradan gelir. Yeni Türkü… Can Yücel’in aynı şiirlerini bestelediğim çok oldu benim Yeni Türkü’yle. Bence Yeni Türkü sayesinde Can Yücel’in şiiri daha bilinir olmuştur. Zülfü Livaneli, Atilla Özdemiroğlu var. Aleviler de dedelerin, pirlerin sözlerini besteleyerek söze müzik yapma geleneğini yıllardır sürdürüyorlar.

Bestelediğin şairlerin dışında bizim bilmediğimiz yeni şairler, şiirler var mı? mehtapmeral

Benim şarkılarım çok var daha. Üzerinde değişiklik yapmam gerektiği için çıkarmadım. Ahmed Arif var. Benim kesin yapmak zorunda olduğum şairlerin başında Attila İlhan geliyor. Biraz uğraştım daha önce ama Attila İlhan’ın şiiri sana ilk başta bahsettiğim problemi içeriyor. Şiirler uzun. Mesela “Bir Başka Yerde Olmak” benim Türk Edebiyatında en sevdiğim şiirlerden biri. Dört sayfa. Dört bölüm gibi.  Birisi İstanbul’da, birisi İzmir’de, birisi Napoli’de, birisi Paris’te geçiyor. Her bölümü neredeyse bir Cemal Süreya şarkımın totaline eşit. Dört ayrı bölümde yapmam lazım. Böyle sorunlar var. Nâzım Hikmet’in “Akrep Gibisin” şiirini bestelemek istiyorum. Ahmed Arif’te ya eskiyi revizyon edeceğim çünkü iki üç tane bestelediğim şiiri vardı ya da yeniden besteleyeceğim. Eskiler biraz fazla batılı kaçabilir. Şu anda benim gördüğüm Ahmed Arif’i belki biraz daha etnik ele almak lazım. Aradan yirmi yıl geçti. Ben ilk şarkılarımı doksan dörtte yazdım. Yeni şarkılarda denediğim enstrüman operası , enstrümanların simgesel olması, bir şeyi sembolize etmeleri Mezopotamya Senfoni’sinden beri uyguladığım enstrüman kişilikleri, yoğun bir orkestrasyon ve neredeyse operaya varan bir söylev. Ben bunu severek ve uğraşarak yaptım. Belki bir tane daha albüm bu yönde gitmek lazım diye düşünüyorum.

Dün akşam ki konserinde insanların şarkılara eşlik edişine tanık oldum. Bu şarkılar çok sevildi ve dinleyenlerin sanıyorum bu yönde yeni çalışmalar bekliyorlar senden. 

Evet bir ağızdan söylediler. Bir pop konserindeymiş gibi . Bu iyi bir şey ama şunu da bilmek lazım bunlar yine de elit şarkılar. Pop şarkılar değil.

Çok kolay icra edilebilecek şarkılar değil.

Evet özellikle yeni şarkılar çok zor.

Peki günümüz şairlerinden takip ettiğin isimler var mı?

Haydar Ergülen’i çok beğeniyorum ben. Üzgün Kediler Gazeli kitabını Metin Altıok ödülü verildiğinde keşfetmiştim. Hakikaten jürinin çok önemli bir seçim yaptığını düşünüyorum. Metin Altıok ödülü kime veriliyor hep merak ederim, genelde doğru insanlara verdiler. Azad Ziya Eren iyiydi. Birhan Keskin. Şairler çok özgün insanlar.

Sen hiç şiir yazdın mı?

Hayır ben şiir yazmayı hiç denemedim.

Notlarını, yazılarını paylaştığın kitapların yayınlandı. Uçak Notları, Yalnızlık Kederi… Yeni kitap çıkacak mı yakında?

Yeni yazdığım yazılarımı derlerim yine diye düşünüyorum. Cumhuriyet’in başına Can Dündar geldiğinden beri makale denilebilecek yirmi yazı falan yayınladım.

Bu yazılar daha çok gündeme, siyasete, döneme dair, senin salt sanatla ilgili yazılardan oluşan bir çalışman olacak mı?

İki üç yazım dışında hepsi öyle aslında. Seçim araya girdi bu nedenle iki üç yazı seçimle ilgiliydi, gündemdi ama mühim bir gündemdi . Türkiye’nin kaderiyle ilgiliydi. Bizim de söyleyecek bir şeyimiz olmalı her zaman.

Bu yoğun gündemin senin sanatını böldüğünü düşündüğün hiç oluyor mu?

Hayır hiç böyle düşünmedim.

SANATIN HAKİKATEN BİR ŞİFA OLMASI GEREKİYOR

Senin müziğin dışında kendini en özgür hissettiğin sanat dalı hangisi ? Bir izleyici olarak. 

Bir kere hiçbirini ben yapmıyorum. Ama sağlam bir takipçiyim. Film izlerken mi, resim seyrederken mi, şiir okurken mi daha özgürsün diye bir şey yok ama. Bu onları birbiriyle karşılaştırmak olur. Ama yine de duruma göre değişir bu söylediğin. Chagall gördüysem ve bütün günüm Chagall’ın o resminin etkisiyle geçmişse, hayatımı yönlendirdiyse o değişir. Sanatın hakikaten bir şifa olması gerekiyor. Tarkovski’nin dediği gibi mükemmel olmayan bir dünyaya cevap sanat. Biz çirkine karşı güzeli yaratmak istiyor gibiyiz. Ya da çirkini anlatarak, çirkinin çirkin olduğunu vurgulamak istiyor gibiyiz o da kuvvetli bir şey. Ona cevaben güzeli yaratmak Mozart olmak da güzel bir şey.

Peki senin hayatındaki çirkin ne? 

Dünya  mükemmel değil bu gerçek. Çirkin ne derken bin tane şey bir araya geliyor. Yani bu tartışmalarda bu son yıllarda başıma gelen şeylerde ben çok dost kaybettim. Biz Fazıl Say eserlerini çalmıyoruz, diyen kurumlar gördük; biz Fazıl Say’la artık çalışmıyoruz, diyen insanlarla beraber okula gittik. Onlar bunu korkudan mı yapıyor, başlarına bir şey geleceğini mi düşünüyorlar, yaranmak için mi yapıyorlar yahut hakikaten böyle düşündüğü için mi yapıyorlar bunun sanatsal bir sebebi varda mı yapıyorlar… bin tane soru sorabilirsin. Ama o adamlar seni dışlıyor ve neden ben diye soruyorsun? Sebepleri var.

Kendini yalnız hissettin mi?

Yalnız hissetsen ne olacak? Yalnız hissetmek bence iyi bir şeydir. Bundan bir sorun yok ama beraber top oynadığın insan, ben bu eseri çalıyorum, diyemiyor. Orada onun mu sorunu var, benim ona bakışımda mı sorun var bilemedim. Biraz daha iyi bir duruş bekliyorsun. Diyeceksin ki onu kaybetmiş olman senin hayatına bir yalnızlık ekliyor mu? Ankara’ya gidince, o sokaktan geçince bu bir yalnızlık mı bunun bir önemi yok. O öyle çünkü. Yalnızlık mı çoğulluk mu önemi yok.

Yalnızlık Kederi’nde “Tek çaresi yalnızlık mı hayatlarımızın?” diye soruyorsun. Sen yalnız bir adam mısın?

Yalnızım. Şu anda bir sevgilim de yok. Uzun bir ilişkim oldu o da bitti birkaç ay önce. Bilmiyorum ilişkideyken başka yükler sorun çıkarıyor, sorumluluklar, ilişki yokken de başka yerler acıtmaya başlıyor.

Bunun dengesini bulmak mümkün değil mi acaba? Sanatla uğraşan bir insan olarak bunun acısını yaşadığını ama kendine ait zamana da ne kadar ihtiyacın olduğunu tahmin edebiliyorum. 

İlhama da var ama.

Aşka inanıyor musun?

İnanıyorum. Ama dediğin gibi aşkın ilham kısmı çok değiştiriyor hayatlarımızı ve bir sürü yapamadığın şeyi yapmaya başlıyorsun.

Fazıl Say âşık olduğunda nasıl bir adam olur? Ne değişir? 

Bilmem. Birçok şey değişiyor tabii ruh halim değişiyor. Ruh halim bedenimi değiştiriyor bedenim bütün enerjiyi değiştiriyor.

Âşık olunca daha çok beste yapar mısın? 

Daha çok üretirsin. Daha doğal üretirsin. Kendinden akar bazı şeyler.

NÂZIM ORATORYOSU NÂZIM HİKMET’İ TOPLUMLA VE DEVLETLE BARIŞTIRAN ESERDİR

Bir esere nasıl hazırlandığını merak ediyorum. Çok büyük eserlere imza attın. Nâzım Oratoryosu, Metin Altıok Ağıdı, Mezopotamya Senfonisi. Bu eserlere hazırlık sürecin nasıl?

Nâzım Oratoryosu, Nâzım’ın hayatını sergilemek isteyen bir eser. On altı şiirinden. Onun hayatının akışını çıkarır. Gençlik yılları, hapishane yılları, niye hapse düştüğünü, orada ne yaptığını ve hapisten nasıl çıktığını. Daha sonra insan üzerine düşünceleri olan bölüm geliyor. Savaşan dünya üzerine ne düşünüyor, dinler üzerine. Ondan sonra memleket üzerine… Tartışılır ya Nâzım Hikmet bir vatan haini mi? Ben bu eseri yazdığımda bir vatan hainiydi kâğıt üzerinde. Aslında toplumla ve devletle barıştıran eserdir. Halkla Nâzım arasında, devletle Nâzım arasında, devletle halk arasında,  edebiyatla müzik arasında. Çünkü klasik müzik nedir? Statüko, devlet müziğidir gibi bir kavram vardı. Beş yüz kişinin dinlediği bir şeydir. Onu totaliyle yıktı bu eser çünkü elli bin kişilik stadyumlarda çalındı Nâzım Oratoryosu. Gerçek bir cevap oldu.

Sivri dilli olman, lafını esirgememen, siyasete ve gündeme dair konuşuyor olmanın da popülerliğine çok şey kattığını düşünenler var. Bu mutlaka kulağına gelmiştir. Sen ne düşünüyorsun?

Varsın öyle olsun bu hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu söyleyen insanlar Çin’de ve Japonya’da da konserler veriyorlar mı? Amerika’da Carnegie Hall’da çalıyorlar mı ? Çalıyorsa eşitizdir herhalde ama çalmıyorsa o da bir düşünsün ne yapıyor. Toplumun, medyanın vs. yarattığı sanatçılar vardır bu bir gerçek. Bir de hakikaten yeteneğin ve üreticiliğin var ettiği sanatçılar vardır onlara bir şey olmaz. Biz biraz algı veriyoruz doğru yazdıklarımızla. Gazeteciler de onu yapıyor. Bugün Cumhuriyet ve birkaçının dışında hiçbirinin kültür sanat sayfası yok, Mehtap.  Sanat haberlerini de biz koyuyoruz neredeyse. Benim facebook sayfam sanat haberi dolu.

Sen kendini diğer klasik müzik sanatçılarından farklı buluyor musun? Büyük bir alçak gönüllülüğün var. Bizde klasikçiler biraz snob, halktan uzak bulunur. Sense yaptığın minik kayıtları, ev halinle, doğallığınla insanlarla sayfandan paylaşabiliyorsun.

Ben icracı değilim sadece. İcracı ve besteciyim. Bu başka bir müzisyen türü.  On dokuzuncu yüzyıl müzisyen türüyüm ben. Besteleyen, çalan, hepsini birden yapan. Yirminci yüzyıl biraz ayırdı biliyorsun. Sadece çalanlar, sadece besteleyenler… hayatının elli altmış yılını enstrüman çalarak geçirmiş geri kalanında biraz da orkestra yönetmek istiyor gibi. Bunlar klişe hikâyeler. Ama benim durumum bu değil ki. Ben beş yaşımdan beri her gün beste de yaptım, piyano da çaldım. Okudum da okuduğumun üzerine düşündüm de. Düşündüğümü söyledim de yazdım da. Hepsi beraber gitti. Yani beni düşünürken ayırman pek mümkün değil. Aynı adam Sait Faik’i de yapıyor, Turgut Uyar da bestelemiş, beş gün önce Gershwin çalmış televizyonda, ondan üç gün sonra İstanbul’da Mozart sonatları çalmış, Almanya’da da klarnete eşlik etmiş. Bu arada da facebookta bir Sarı Gelin doğaçlaması bir siyaset kavgası vs. koymuş… Bunu bir bütün olarak görmek zorundasın.

Sosyal medyayı çok aktif kullanıyorsun…

Sosyal medyayı çok yoğun olarak kullanan bir piyanistimiz daha var. Hakikaten hayatını paylaşıyor facebookta. Onun da bir dünyası var. O dünyada çok fazla görüşlere yer yok. Siyasi görüşe hele hiç yok. Ben bir kere sordum mesela kendisine “neden bir şey söylemiyorsun hiçbir konuda?” “sen diyorsun biz senin arkandayız.” İyi de arkamda olduğunu sen şu anda bana söylüyorsun. Biraz da sen söyle ben seni destekleyeyim. Sen de bir şey yap.

Sen hiç böyle bir öncülük yapmayı düşündün mü? Çünkü sen bu ülkenin hemen hemen her yerinde ücret talep etmeden çalan, halkını çok seven bir aydın ve sanatçısın. Diğer sanatçıları da götüreceğin senin öncü olduğun bir organizasyonun içinde olmak geçti mi aklından? 

O insanların benden çok daha imkanı var emin ol. Sen şimdi beni devlet yaptın onları özel yaptın…

Ben seni daha çok bir aktivist gibi düşündüm. Çünkü kabul edelim senin böyle bir algın ve vizyonun var. Diğer klasik müzik sanatçıları, yorumcuları, bestecilerden böyle çabalara çok tanık olmuyoruz çünkü. 

Bu insanlar devlet sanatçısı. Neredeyse kültür bakanıyla aynı kıdemde. Bakana gidip ben Tunceli’de Arguvan’da çalıyorum demesi bir haftalık mesele. Bizse çok zorlanıyoruz. Masraf olmasın diye sahne, ışık, piyano kiralaması vs. için belediyelerden destek buluyoruz. Ve destek verip siyasileşmemesini istiyorum. Çünkü müzik yapıyoruz. Bir şeyin propagandasını değil. Bir devlet sanatçısı bunu benden çok daha kolay yapar.

Şu anda üzerinde çalıştığın yeni eserler var mı?

Evet  şu anda üzerinde çalıştığım yeni eserler var. Bu aynı zamanda sıkıntılı da bir süreç. Yetiştirmek zorunda olmak, yorgun olmak ama bir şey insana ilham veriyor. Mesela bir Sarı Gelin türküsü ilham kaynağı olabiliyor.

Edebiyat dergilerini takip ediyor musun?

Babamın çıkardığı Türkiye Yazıları seksen ikide bittikten sonra ben seksen yedide yurt dışına gittiğim için iki bin ikiye kadar yurt dışında takip ettiğim edebiyat değilse bile kültür-sanat, müzik dergileri olmuştu. Türkiye’ye geri döndüğümde neredeyse sanat dergisi bile kalmamıştı. Milliyet Sanat vb. vardı ama bir popüler kültür dergisine dönüşmüş durumdaydı. Şu anda çıkan dergiler varsa da dergi artık satılan, takip edilen bir şey mi bilmiyorum. Türkiye Yazıları’nın tirajı sekiz bindi.

Seni daha yakından tanımak isteyenler için bazı sorularım var. Çünkü biliyorum ki senin müziğini sevenler senin diğer sanat dallarında neleri izlediğini, okuduğunu merak edeceklerdir… En sevdiğin film ya da filmler hangileridir?

Lars von Trier’de benzer şeyler buluyorum. Çok seviyorum bütün filmlerini. En son Nymphomaniac’tan ondan önceki Melancolia’ya kadar. Tabii herkesin o kadar sert değildir hesaplaşmaları ama hesaplaşmayı görmek açısından önemli buluyorum.

Senin hayatında bu kadar sert hesaplaşmalar var mı?

Var tabii. Ben hayatın sert olduğunu düşünüyorum. Bizim başımıza gelen olaylarda da sertlik payı vardı. Düşünsene ben yıllarca hapse girersem herhalde bir ayda klostrofobiden  ölürüm, enstrumanım yoksa üç ay çalmazsam bir daha zaten çalamam korkusu, travmasıyla yaşadım. Düşünsene… ve senin arkadaşların da seni terk ediyor destek olacağına. Hayal kırıklığını düşün. Bir yandan da Avrupa’da, dünyanın her yerinde en önemli insanlar, orkestralarla çalıyorsun, en iyi festivallerde. Yani devlet başkanlarından belediye başkanlarına kadar herkes geliyor senin ülkeni temsil eden elçin, konsolosun vs. gelmiyor. Neden? Korkuyor veya benim oraya gitmem doğru değil diye düşünüyor. Tokyo’daki sekiz konserden birine bile gelmiyor. Bir işi olduğu için değil. Ya bir emir var ya da bir algı var. Daha çok algı olduğunu ve kendi korkaklıkları olduğunu düşünüyorum. Burada kurunun yanında yaşı yakmak da zorundayız. Korkak olan da gelmesin.

Sorumu ilk sorduğum yere geri döneceğim. Ressam olarak seni en çok kim etkiliyor? 

Ben Chagall çok severim. Onun gece laciverdi, hayallere dalması, uçan insanlar, uçan bir köy vs. sürreal değil. Mükemmel olmayan dünyaya bir cevap. Dünya olmayan yeni bir dünya yani. Klimt severim. O sahip olunmak isteneni yapıyor gibidir. Monet çok severim. Çünkü doğayı, örneğin bir ağacı öyle bir şekilde yapıyor ki bir anda resmin içine giriyorsun esmeye başlıyorsun, rüzgârı hissediyorsun, ağacın hışırtısını duyuyorsun, oradan o kırın içine giriyorsun, bunu nasıl başarıyor on saniye içinde diye düşünüyorum. Burada büyük bir yapı var. Ben bir de Van Gogh’un son dönemini çok severim.  O da sertleşiyor son döneminde. Kargalar tan vakti kalkıp gidiyorlar vs. çok sembolik ve sert anlatıyor yani.

Seni en çok etkileyen kitaplar?

Ben turne insanı falan olduğum için öyle uzun kitaplar, romanlar vs. benim hayatıma göre değil. Çünkü yarıda kalıyor kitap ve haftalarca bakamayabilirsin. Daha çok şiir, deneme ve öykü okuyorum. İlla en son yazılanları okuyan bir adam değilim. Yirminci yüzyıl edebiyatı da severim on dokuzuncu yüzyıl edebiyatı da, Almanca da, İngilizce de, Türkçe de okurum. Bir tek tatillerde büyük roman, okunması gereken bir şeyi okuyabiliyorum.

İlk gençlik yıllarımda Camus, Dostoyevski beni çok etkilemişti. Yaşar Kemal. Çok fazla isim var.

Teşekkür ederim Fazıl…. Bizi evinde ağırladığın ve sorularıma içtenlikle yanıt verdiğin için.

Ben teşekkür ederim.

Mehtap Meral 08.07.2015

ARTFULLIVING

‘Medya dengeleri değişecek, medya kuruluşları el değiştirecek’

0

Soluk soluğa okuyorsunuz. Sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz. Sanmayın ki macera-ihtirası bir arada harmanlayan bir roman okuduğunuz. Kitabın kahramanları, geçtiği yerler ve olaylar gerçek. Türkiye’de gazeteciliğin hangi dönemde nasıl yapıldığı, belgelere dayandırılarak ironiyle harmanlanmış “Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”nda.  Yazarı Birgün’de yazdığı medya eleştirilerinden tanıdığımız Ümit Alan. 36 yaşında, 6 yıldır da ‘Köşe Vuruşu’nu yazıyor, ince ince yerinde ayarlar veriyor gazetelerin yazı işlerine, köşe yazarlarına.  Kitabında Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından 6-7 Eylül olaylarına, Tan Matbaası baskınından 28 Şubat sürecine, 1990’larda sendikanın bitirilmesinden Ahmet Kaya’nın linç edilmesi, Hrant Dink’in öldürülmesine ve tabii Ki Gezi direnişine kadar Türkiye tarihini şekillendiren tüm olaylara ve yapılan gazeteciliğe örnek veriyor; günümüzle karşılaştırıyor. 

Kitabı hayret, çoğu zaman utanç ve kaleminin kıvraklığından dolayı Ümit Alan’ı kıskanarak okuyorsunuz. “Saray’dan saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”, iletişim fakültelerinde okutulmalı, medya çalışanlarının başucu kitabı olmalı. Ve hatta Türkiye nasıl bu noktaya geldi diye sorgulayanlar tarihimize kitap vesilesiyle yeniden göz atmalı.  Büyük hayallerle, araştırmacı-gazeteci olmak için yola çıktığımız medya yolculuğunda nasıl ve neden tarumar olduk? Medya nasıl dibi gördü? Ya da “masum değiliz, hiçbirimiz…”

Gazeteci değilsiniz, reklam sektöründe çalışan bir köşe yazarısınız. Ancak Birgün’de yazdığınız yazılarınızda medyaya dair çok doğru saptamalarınız var. İroniyle içi içe, zekice yazılar. Kıvraklık nereden geliyor?

Evet asıl mesleğim reklamcılık. Yaklaşık 12 yıldır sektördeyim, ama o sektörde ismen çok görünür olmayı tercih etmedim, o mesleği elbise gibi giyinmek yerine diğer faaliyetlerimle dengeli götürdüm. Öğrencilik yıllarımda hemşehri olmamız vesilesiyle tanıştığım, bugün yakın arkadaşım olan Tuna Kiremitçi’nin yazınsal faaliyetleriyle reklamcılık mesleğini bir arada yürütüyor olması beni etkilemişti açıkçası. İstanbul’a geldiğim yani akademik kariyerden ve gazetecilik mesleğinden soğuduğum yıllarda bir dizi tesadüf eseri o yola girdim. Severek yaptığım bir iş bu arada, “lanet olsun para kazanmak zorunda olduğum için reklamcılık yapıyorum” gibi bir tavırda değilim, olmadım. Bizim bazı solcuların 30 yıllık ezberleriyle küçümsediği bir iş olduğuna bakmayın, pek çok mesleğe göre daha haysiyetli bir iştir; bir ürünün vidasını sıkan işçiyle, projesini yapan mühendisle aynı üretim bandındasın sonuçta. Bunu unutup kendi kendine havaya girmediğin sürece sorun yok. Benim yazılarıma bir katkısı varsa, o da kimi zaman rahat okunur hale getirmek için verdiğim emektir. Reklamcının edebiyatçıdan farkı odur çünkü, okuyacak insanı hesap etmeden tek cümle kurmazsın. Medya eleştirisi gibi teknik bir işi, sektörün içinde olmayan okura okutmanın yolu da odur belki kim bilir?

“BATI MEDYASINDA TARTIŞMALARDA HAYSİYET DÜZEYİ VAR”

Medyayı nasıl takip ediyorsunuz?

Gazetelerin ilk sayfalarını, medya sitelerini ve yabancı kaynakların medya sayfalarını okuyorum. Batıda işten çıkarma vakaları bile sessizlik ve bazı dedikodularla geçiştirilmek yerine ciddi tartışmalara konu oluyor. Ne bileyim New-York Times’ın ilk kadın genel yayın yönetmeni Jill Abramson’un işten çıkarılması mesela. Kendisinden önceki erkek genel yayın yönetmeninin kendisinden fazla maaş almasını mesele yapmış kadın. Cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle şikayetçi oluyor ve işten çıkarılıyor. Bunun üzerine gazetenin yazarı David Carr, bu karar nedeniyle gazete sahibi Arthur Sulzberger’e verip verişten bir yazı yazabiliyor ve işini kaybetmiyor. Üstelik yazıyı ön sayfadan anonsluyorlar. Bizde ne olur, biri çıkarılır, o çıkarıldı diye onun başka gazetede yazan kocası da çıkarılır, oof yani. Tartışmalar bile belirli bir haysiyet düzeyinin üstünde.

HAYSİYETSİZ’ DEDİ, DAVALIK OLDU’

Türkiye’deki medya tartışmalarında düzey nasıl?  Son dönemlerde ‘haysiyetsiz’ bulduğunuz medya tartışmaları, haber ya da köşe yazarı hangisi diye sorsak?

Haysiyetsiz kelimesinden dolayı davalık oldum daha önce. Başka bir kelime mi kullansak! (Gülüyor)

Kimle davalık oldunuz? Konu neydi?

Rasim Ozan Kütahyalı’ya bir yazıda “haysiyetsizce Sırrı Süreyya Önder’e saldırıyor” diye yazmıştım. Ama hakim davayı reddetti. Sanırım bir yazar diğer bir yazara böyle şeyler söyleyebilir gibi bir örnek karardan hareket etmişti avukatlarım, detayını hatırlayamadım. O yüzden haysiyetsiz kelimesi biraz alınganlık yaratabilir. Medya tartışmaları meselesine yalan haber üretmek üzerinden yanıt verebiliriz. Eskiden gerçeğin bir ucundan tutulup yalan haber yapılırdı. Son dönemde tamamen hayali haberler yapılıyor. Gezi döneminde Kabataş yalanı vardı mesela. Ya da geçenlerde Star gazetesi Halk Bankası eski genel müdürünün evinden çıkan para dolu ayakkabı kutuları hakkında bir haber yaptı. Söz konusu paralarla üniversite yapıldığı iddia edildi ve bir fotoğraf kullanıldı. Sonradan o fotoğraftaki binanın üniversite değil 1977 yılında Üsküp’te yapılmış bir tiyatro binası olduğu ortaya çıktı. Ben şunu da anlamıyorum; nasıl bir akıl yürütme biçimleri var ki, unutulan bir mevzuyu tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Ayakkabı kutusu gündemden düşmüş, ama sen tekrar ayakkabı kutusu ve Halkbank’ı gündeme getiriyorsun. Bunu yapan muhalif medya değil, kendileri. Bu nasıl bir hırs.

“17-25 ARALIK SÜRECİNDE ALGI BOMBARDIMANI YORDU” Ayakkabı kutusu demişken hemen soralım. 17-25 Aralık sürecinde ve devamında cemaatten gelen ses kayıtlarının medyada kullanılmasına ne diyorsunuz? Bazıları eleştirmişti. Bu kayıtları kullanan, haber yapanlar cemaat tarafından kullanıldı mı?

Bu ilk değil. Gazetecilik tarihinde böyledir aslında. Gazetecilere belgeler gelir, adını koyalım servis edilir bazen. Ama ulaştırıldıktan sonra o belge üzerine editoryal bir emek verilir, araştırma yapılır, doğrulanır. Hemen üzerine atlamazsınız. Ayrıca şunu da söylemeliyim, yolsuzluk dosyaları söz konusuysa ‘bunlar birbirlerine operasyon yapıyor, niyetleri kötü kullanmayalım’ diyemezsiniz. “Bunlar darbeye niyetli, biz yolsuzlukları görmezden gelelim” diye bir gazetecilik biçimi olmaz. Kullanılma meselesi ve kimin kimi kullandığı görecedir. Fakat bence bu organizasyonu yapanlar şunu öngöremedi; bu kadar çok belgeyi arka arkaya yayınlamak, yığmak doğru değildi. Basın da bunların fikri takibini yapmadan yayınladı. Tapeler yayınlanıyor, üzerine yorum yapılıyor ancak sonrasında kimse bunları takip etmiyor. Araştırmacı-gazeteci denince aklımıza ilk gelen isim Uğur Mumcu’dur değil mi? Onun da haber kaynakları vardı. Mumcu’nun örneğin yaptığı haberleri, kitaplarını okuduğumda inanılmaz bir emek verdiğini görüyorum. Ağca dosyasına bakın, üzerine yazdığı kitaplara bakın. Emeği göreceksiniz. ‘Bomba gibi belgeler var, bu belgeler neden etki yaratmıyor’ diye tartışıldı o dönem. Algı bombardımanı insanları yordu. Fikri takip gazeteciliği de yapılmayınca beklenen etki yaratılamadı. Fast Food habercilikle bu kadar. Keşke hakkı verilebilse o dosyaların.

“SERVİSİN KÖTÜ KULLANILDIĞI ÖRNEK; TARAF GAZETESİ”

Bu arada tam da seçimden önce Cumhuriyet MİT Tırları haberlerini yayınladı. Sizce toplumda o belgelerin ne kadar etkisi oldu?

Tırlar yakalandığı zaman da gündeme gelmişti. Ama savcı el çektirildi. Haber kullanıldığında “Bu AKP’nin işine” yarar dendi. Bunlar gazeteciliğin değil siyasetin tartışmaları. Bir ülkeden bir ülkeye bomba yüklü tır gidiyorsa, kimin işine yaradığına bakılmaksızın takibini yapmaktır gazetecinin işi. Zamanlaması da muhtemelen servis edenlerin muradıdır, ama ne yapalım? Dosya nereye gidiyor diye takibi de yapılmalı. Taraf gazetesi bunun tam tersiydi. Ne geldiyse sorgulamadan yayınladılar. ‘NTV helikopter düşürdü’ haberleri vardı mesela. Sen o saat farkını hesaplayacak kadar bile gazetecilik emeği vermiyorsan gazetecilik yapmayı bilmiyorsundur. Servisin kötü kullanıldığı örnek Taraf, servisin gazetecilik emeğiyle yapılmış şekli de Uğur Mumcu tipi araştırmacı gazeteciliktir. Hani Ertuğrul Özkök’ün demode oldu dediği.

“İSMAİL SAYMAZ, UĞUR MUMCU GAZETECİLİĞİ YAPIYOR”

Günümüzde Uğur Mumcu gazeteciliğine yakın bulduğunuz isimler var mı?

Tabii ki, benim aklıma İsmail Saymaz geliyor. Saymaz’ın dosyaları ve bunları kitap haline getirmesi önemli. Çünkü Türkiye’de uzun süredir gazeteciler böyle kitaplar hazırlamıyor. Daha çok intikam kitapları yazıyorlar. İşten ayrılan ya da atılan gazetecilerin eski kurumlarına bombardıman yaptığı kitaplar bunlar. Ama İsmail’in, kimsenin takip etmediği Festus Okey davasını bile tek başına takip edip kitaplaştırma emeğini değerli buluyorum.

“GAZETECİLİK DİBE VURDU, SEBEBİ GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEMEK”

Ve dönelim sizin kitabınıza; Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik. Neden ve nasıl yazmaya karar verdiniz?

Gezi direnişi sırasında ilk kez kitleler medyaya tepki gösterdi. Türkiye’de medyaya tepkinin başka böyle büyük bir örneği yok. 1945’de Tan Matbaası Olayı var ama o olay da provakasyon sonucu olmuştur ki, kitapta detayına girdim. Ancak ben farklı olarak Gezi’den sonra, şunu sezinledim; AKP ya da Erdoğan gittikten sonra  sorunların büyük oranda hallolacağı iyimserliği. Medyada yaşanan sansürün nedeni sadece AKP iktidarıdır, bu iktidar sırasında gazetecilik bozulmuştur; AKP gittikten sonra medya düzelecektir gibi bir tarihten kopukluk. Asıl itirazım bunun böyle olmadığınaydı. Basın tarihini az çok okumuştum, kitabı yazarken yeni şeyler de öğrendim. Balık baştan kokar, Türkiye’de gazetecilik hastalıklı doğdu.  AKP dönemi de bir neden değil de sonuç oldu. Ben bu nedenlere gidenleri sonuçla birlikte yazdım. Bu dönemde gazetecilik dibe vurdu, sebebi de eskiden beri yapılan hatalardı. Onlarla yüzleşilmemesiydi. Bu kitap bu yüzleşme için bir zerre olursa ne mutlu, olmazsa da okuyan her bir kişi kârdır.

“GAZETECİLİĞE YAPILAN EN BÜYÜK KÖTÜLÜK MEDYAYA ‘SERMAYE’ GİRİŞİ”

Kitabınızda Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına, darbe dönemlerinden 6-7 Eylül olaylarına, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından Hrant Dink cinayetine ve günümüze kadar Türkiye’de gazeteciliği dönem dönem incelediğinizi görüyoruz. Peki gazetecilik adına en büyük hatalar ne zaman yapılmış, kötülüklere, vicdansızlıklara ne zaman imza atılmış?

Bence medyaya medya dışı sermayenin girmesi gazeteciliğe yapılan en büyük kötülük. Medyaya büyük oranda medya dışı sermayenin girişi 1979’da Aydın Doğan’ın Milliyet’e ortak olmasıyla başlıyor. Yüzde 75 ortak olmuştur ancak o dönem kamuoyu tepkisinden çekindikleri için bu oran yüzde 25 açıklanmış. Emin Karaca’nın “Milliyet Olayı” kitabında Aydın Doğan’ın kendisi itiraf eder bunu. Düşünsene Babiali’de tepki olur diye tamamını söyleyemiyorlar, yani basında basın dışı sermayenin pek de iyi olmadığını herkes biliyor. Medya dışı sermayenin girmesi, başka şeyleri de beraberinde getirdi tabii: Sendikasızlaşma gibi. Trajik olan da 90’lı yıllarda sendikanın aşama aşama ve yine yoğun olarak Doğan grubu gazetelerinde bitirilmesi. Ben kitapta sadece patronlardan dem vurup çalışanları mazlum tarafa da koymadım. Çünkü özellikle yönetici olarak çalışanlar patronlardan aldıkları zamlar ve teşviklerle hatta ‘sendikadan istifa ederseniz noter masraflarınızı karşılarız’ önerileriyle bu süreçte rol oynamışlar. Gazetecilik bireysel bir meslek. Özallı yıllarla birlikte medyada bireyler parlatılmaya başlanıyor. Diyelim ki yıldızı parlayan bir köşe yazarı muhabirle nasıl eş tutulurum diyerek kendini sendikadan soyutluyor. Muhabir zaten korunaksız. İşini kaybetme korkusuyla sendikaya giremiyor. 90’lı yıllara geldiğimizde gazetecilerin hiçbir örgütsel dayanağı kalmıyor. Aslında gazetecilerin korunması haberin haysiyetinin de korunması demek. Yine geldik şu haysiyet sözcüğüne, kurtulamıyorum başıma bir iş açacak yine. (Gülüyor)

“2002’DE ERKEN SEÇİME GİDİLMESİNİN BÜYÜK NEDENİ DOĞAN GRUBU”

Doğan Medyası’nı da eleştirdiğiniz bir bölüm var kitapta, “Medyadaki son amansız rakibi Uzan Grubu’nun AKP’yle girdiği savaşı, arkadaşlarını aslanlar yerken kenardan izleyen belgesel zebrası gibi izledi. Hatta destek bile verdi.”

Doğan Grubu bugün bakıldığında muhalif, farklı seslere olanakları ölçüsünde yer veren, gazetecilik yapmaya çalışan bir grup olarak görülüyor. Doğan Grubu, AKP iktidarının ilk yıllarında şu hisle hareket etmiş bence; ‘Bizim en yakın rakibimiz Dinç Bilgin’dir. Daha sonra ki Uzan’dır.’ Dolayısıyla rakiplerinin yara alması işlerine gelmiş sanki. AKP’nin Bilgin’i bitiriş sürecinde seyirci kalmışlar örneğin. Hatta kimilerine göre alttan destek de vermiş. Uzan Grubu bitirilirken ise öfkeyle iktidarın yanında yer almışlar. Ama sonra sıra Doğan Grubu’na da geldi. Bu kez onları savunacak kimse kalmadı. Medyada koalisyon yıllarından kalan bir özgüven vardı, ‘hükümetlerle ters düşersek devirmenin yolunu buluruz’. Ecevit’in, 2002 yılında erken seçime gitmek zorunda kalmasının en büyük nedeni özellikle Doğan Grubu’nun yaptığı yayınlar. ‘Hasta adam Ecevit’ kampanyası yürütüldü erken seçim kararı alınana dek. Ecevit’in annesinin 40 yıl önce yazdığı ‘aman çok çalışma oğlum, sağlığına dikkat et’ cümlelerinden yola çıkarak Hürriyet şu başlığı atıyor örneğin: ‘Annesinin vasiyetini tutmadı.’ Ya da dış basının Türkiye’ye layık gördüğü Osmanlı benzetmeli “Hasta Adam Geri Döndü” haberleri parlatılıyor. Sonuçta, uluslararası sistem için de Ecevit uygun bir partner değil. Emin Çölaşan’ın o dönemde ‘Ülkeyi iki ihtiyar ve hasta insan yönetiyor’ gibi çok kritik yazıları var. Evlerine gitmiş de, sefilliği görmüş filan. O kadar güçlü bir yayın dalgası ki bu seçim tarihinden 2-3 ay önce yapılıyor. Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş’e destek veriliyor. Bir yandan da Hürriyet’in meşhur siyaset sayfasında küçük küçük Tayyip Erdoğan haberleri başlıyor. Erdoğan hiçbir sıfata sahip değilken Frankfurt’ta Doğan Grubu’nun matbaa açılışına gidiyor ve protokolde oturuyor. O dönemki yayın poitikasından Erdoğan yedekte tutuluyormuş gibi hissettim ben. Asıl zar 3’lü Troyka için atılıyor bir yandan da Erdoğan’ın gücü hesaba katılıyor. Tıpkı Game of Thrones ortamı gibi bir ortam var. Önce ayak bağlarımızdan kurtulalım sonra hükümetin icabına bakarız diye düşünüyorlar. Ama Erdoğan öyle çıkmıyor. Çok hafife alıyorlar. İlk vergi cezalarıyla birlikte durumun vehametini görüyolar ve mağdur duruma düşüyorlar. Kitapta hem Ecevit’e erken seçim kararı aldıran yayınları, hem de bu süreci detaylı ele aldım.

“ERDOĞAN’I ERBAKAN’DAN AYIRAN MEDYA GÜCÜNÜ HESAP ETMESİ”

Recep Tayyip Erdoğan, medya üzerinde nasıl bu kadar söz sahibi oluyor? Medya bu kez neden hükümetleri deviremiyor? Erdoğan’ı farklı kılan ne?

Erdoğan, koalisyon dönemlerinde medya enstrümanlarının nasıl kullanıldığını çok iyi okuyor. AKP’yi kurduktan sonra ‘biz bu medyayla yapamayız, kendi medyamızı kurmalıyız’ diye harekete geçiyorlar. Çünkü Erbakan bunu hesap edememişti ve 28 Şubat sürecini yaşadı. Ayşe Böhürler’in Yeni Şafak’ta bir yazısı vardır, kitapta da yer verdim. 2004’te Star gazetesinin TMSF’den AKP’ye geçişini anlatır. Devamı şöyledir: “Star için Ahmet Altan’la görüştük. O beni taşıyamazsınız dedi. Alev Er’i önerdi. Biz de Alev Er’le devam ettik ve ilk medyamızı kurduk” Çünkü kendi medyalarını kurmadıkları sürece, tek parti iktidarı da olsalar başarılı olamayacaklarını, kendilerine ciddi muhalafet edileceğine inanıyolardı. Erdoğan’ı Erbakan’dan ayıran medya gücünü hesap etmesi.

“RASİM OZAN KÜTAHYALI BİLE OLSA YILDA 2 KERE DOĞRULARA İŞARET EDİYOR”

Son genel seçimde AK Parti oy kaybetti ve daha seçim öncesinden hükümeti destekleyen medyadan kopmalar başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Abdülkadir Selvi, ‘hain’ ilan edilmek adına bile bazı saptamalarda bulundu. Etyen Mahçupyan’ın da eleştirel çıkışları oluyor, hakkını yemeyelim. Rasim Ozan Kütahyalı bir yazı yazdı ve çok şaşırttı aslında. O yazı nedense çok ilgi de görmedi. Dedi ki “bizim artık zeka rehavetinden kurtulmamız lazım. Aptalca hükümete destek vermekten vazgeçmeliyiz ve zekice bir strateji kurmalıyız” tadında bir yazı bu. Rasim Ozan Kütahyalı bile olsa yılda 2 kere doğrulara işaret edebiliyor. Seçim sonuçlarından sonra uzun vadede medyada dengelerin değişeceğini, bazı medya kuruluşlarının el değiştireceğini düşünüyorum.  Ama bu kolay olmayacak. AKP iktidara geldiğinde Sabah gazetesinin bir marka değeri vardı. Ancak AKP’nin eline geçmesi büyük bir kırılma yaşattı. Can Kozanoğlu’nun deyimiyle Sabah gazetesi Türkiye’de yükselen değerlerin temsilcisi gibiydi. Star gazetesi Uzanlar’ın müdahalelerine rağmen marka değeri olan bir yayındı. Bugün ben bir sermayedar olsam, neden Sabah ya da Star’ı alayım ki? Yeni bir gazete kurmayı tercih ederim. Öylesine yıprandılar ki, ikna güçleri ve marka itibarları kalmadı. Hürriyet, 90’lardaki yükselişini yeniden yakalar. Çünkü onlar medya mühendisliği yapıyor. Ama havuz tarafı medya müteahhitliği yapıyor. O yüzden küçük bir depremde yıkılacaklar.

“27 MAYIS DÖNEMİ BENİ ÇOK ŞAŞIRTTI”

Kitapta altını sık sık çizdiğiniz bir anektod var; medyanın AKP iktidarına kadar tek korktuğu, karşısında el pençe durduğu güç ‘ordu’ olmuş.

Güç neredeyse medya orada olmuş. Özellikle 27 Mayıs dönemi beni çok şaşırttı. Bir gün önce coşkulu bir şekilde Menderes’i destekleyenler bir gün sonra coşkulu bir şekilde 27 Mayıs’ı bayram olarak karşılama hevesine girmişler. Denge yok. Sessiz kalalım, bekleyelim diyen yok. 27 Mayıs’tan sonra da acayip haberler üretilmiş. Menderes döneminde insanların kıyma makinesinden geçirilmesi, 12 uçak dolusu uçağın kaçırılması gibi. Üretilen haberler gazetelere dağıtılmış. Gazeteler de bu haberlerin doğruluğunu araştırmadan yayınlamış. Daha doğrusu hem korkmuşlar hem de öyle işlerine gelmiş.

“MENDERES GAZETECİLERE MAVİ BONCUK DAĞITARAK GELMİŞ”

Bu arada basın çalışanlarına en büyük haklar da 27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası’nda verilmiş değil mi? Kitapta 27 Mayıs yönetiminin basın üzerinde kurduğu baskıyı da yazdığım için içim rahat olarak söyleyebilirim. Gazeteciler Türkiye’de en büyük haklara 27 Mayıs darbesinden sonra kavuşmuş. Bugün bile gazetecileri koruyan yegane şey olan 212 sayılı yasa o dönemde çıkmış, patronları bile çıldırtıp “o zaman biz de gazete çıkarmayız” boykotuna sevk eden gelişmeler bunlar, kitapta açtım biraz. Ne var ki, darbe sonrasında gelmiş bu güzel haklar. Bu kadarını söylemek bile bir takım cevval liberallere göre “darbeci” olmanız için yeterliydi. Herkesi darbeci yaptıkları için şu ara argüman sıkıntısı çekiyorlar. Taraf Gazetesi sağ olsun bir ara Engin Alan ile karıştırarak Korgeneral Ümit Alan diye typo hatası bile yapmıştı. Düzeltmediler bile, tarihin derinliklerinde hâlâ Korgeneral olarak yaşıyorum. Her neyse, zaten Türkiye’de her geçiş döneminde bir iyimserlik yaşanır. Menderes de gazetecilere mavi boncuk dağıtarak ve özgürleşme vaatleriyle gelmiş. Tek parti iktidarından sonra bir rahatlama da yaşatmış yalan değil. Sonra işlerin nasıl karıştığını kitaba yazarken ben bile hayret ettim yer yer. Örneğin “itibar kırma” suçu. Günümüzden örnek verirsek, diyelim ki bir bakanın yüzlerce bin liralık saatini haber yaptınız. Bu onun itibarını kırma suçu oluyor. Diyelim ki, kardeşim itibarını kırmadım, ben o saati parasıyla almadığını ispatlarım. O zaman da gazeteciye kanunen “ispat hakkı” yasak. Hukuki açıdan Teksas standartlarında bir ortammış. Sonu benzemesin. Yüzleşelim ki, aynı hatalar yapılmasın.

Kitabı okuduktan sonra medyada son yıllarda yaşananları Türkiye’nin makus talihi gibi görüyorsunuz.

Bunlarla zamanında yüzleşilmediği için her seferinde daha beter bir şekilde yozlaşmış medya. 80’lerde sermaye de girince işin içine işler iyice arapsaçına dönmüş. Koalisyon ortamında medya, hükümetleri elinde oynatmış ama nereye kadar? Tek partinin güçlü iktidar olduğu, ihale musluklarının başına geçtiği ilk dönemde medyanın bu hale geleceği belliymiş..

Kitabı okuyup bitirdiğinizde Türkiye’de gazetecilik adına umutsuzluğa kapılıyorsunuz, işinize küsüyorsunuz, yüzleşme yaşıyorsunuz. Siz AKP döneminde tamamen dibe vurulduğunu öne sürüyorsunuz.

Gezi öncesi Erdoğan-Gülen’in birlikte hareket ettiği dönemde özellikle medyanın dibe vurduğuna inanıyorum. Güçler dengesi biraz dağılınca yeniden uyanış adına bazı fırsatlar doğdu. Rusya, dağıldıktan sonra ABD’nin çılgınlaşması gibi bir ortam olmuştu öteki türlü. Kutuplaşma her zaman kötü değil yani.

“AYDIN DOĞAN’IN PİJAMASI BİR METAFOR”

Bir de Aydın Doğan’a dair bir iki yerde “evde pijamayla Başbakan ağırlanan dönemler” vurgunuz var. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, bu konuyu Aydın Doğan’a sorup bir yazı yazdı geçtiğimiz Nisan ayında. Aydın Doğan’ın o gün bir kot pantalon ve tişört giydiğini, hava sıcak olduğu için Başbakan Mesut Yılmaz’dan izin alıp ceketini çıkardığını köşesinde yazdı.

Kitabı yazma sürecinden sonra gördüm fotoğrafı. Ayrıca fotoğrafın Aydın Doğan’a hastalığı sebebiyle yaptığı ziyaretten sonra çekildiğini öğrendim. Evet pijama abartılı bir ifade ama bir metafor. O dönem ordudan sonra hükümetler için en büyük güç medya, onun da büyüğü Aydın Doğan’dı. Pijama o dönemli güç dengelerini simgeliyor.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK’TEN AHMET HAKAN’A GEÇEN TEHLİKELİ GÖREV”

Ahmet Hakan’ın köşe yazarlığını nasıl buluyorsunuz?

Ahmet Hakan günümüzde köşe yazarlığı diye bir meslek nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıyor. Yazı okutmak çok zor ve onun da okutma konusunda mahareti var. Mesela ben de öyle yazmak isterim, ama benim yazdığım konular bir girizgaha ihtiyaç duyduğu o tarz bir hafiflik yakalanamıyor. Bunun böyle olmasını istemesem de, Türkiye’de basın okur yazarlığının yapısı nedeniyle daha niş bir kitleye hitap etmek zorunda kalıyorum, bununla mücadelem sürüyor elbette. Ahmet Hakan ise bunun ötesinde bir kitleyi yakalama şansına ve becerisine sahip. Ancak son dönemde şu dikkatimi çekti çok fazla Aydın Doğan beyanatı yayınlıyor. Belki bu ondan isteniyor ama bir köşe yazarı olarak bence değeri sarsılıyor. Onun dengeleri kollayan bir yönü vardır, o dengeler sarsılıyor. Bence bundan o da rahatsız, ama sorsanız söylemez. Daha doğrusu ben köşemde patronunun görüşlerini yayınlayıp durmak istemezdim. Özkök’ten Hakan’a geçti bu görev, tehlikeli bir görev.

“F TİPİ CEZAEVİ ALGI SÜRECİ İLK DEFA BU KİTAPTA YAZILDI”

Yine kitaba döneceğim. Daha önce yazılmamış ve ilk kez sizin ortaya çıkardığınız detaylar var mı?

Aslında benim kitabı yazarken şunu ilk ben yazmış olayım gibi kaygım olmadı. Kaygım basın arşivlerinde kalan, bir çok kitaba, akademik teze, makaleye dağılmış bir yığını mümkün olduğunca özet bir şekilde verebilmekti. Yine de kitapta okurun ilk kez karşılaşacağı şeyler olacaktır. Benim için örneğin ayrı bir önemi vardır, Hayata Dönüş operasyonunun öncesi hiç ele alınmamıştır. Hep sonrası konuşulur. İşte sonrasında atılan başlıklar falan. ‘Sahte oruç kanlı iftar’, ‘Devlet girdi’ başlıkları akılda kalmıştır. Ancak öncesinde F Tipi cezaevi algı süreci var. O ilk defa yazıldı. 2002’de Ecevit’in medya tarafından devrilmesinin ilk defa bu kadar detaylı ortaya konduğunu da söyleyebiliriz. Bir çok olaya da daha önce bakılmayan açılardan bakmaya çalıştım. Çok iddialı şeyler söylüyorum galiba, ben eleştirel bir medya tarihi okuması yaptım diyeyim, ama bir tarih kitabı değil bu.

“EMİN ÇÖLAŞAN’DAN HRANT DİNK’İ HEDEF GÖSTEREN YAZI”

Ahmet Kaya’nın medya tarafından linç bölümünü okumak üzücüydü. Hrant Dink’in öldürülmesinde ‘medyanın içindeki failler’ diye cümleniz de dikkat çekiciydi. Kimler o failler? Kitapta isim isim veriliyor. Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözlerinin anlamından tamamen farklı bir şekilde cımbızlanarak haber yapılması mesela. Dink’in hedef olma süreci öyle başlamıştı. O zehirli kanla başka bir şey anlatmak istiyor, ama çarpıtılıyor. Bunu ilk olarak kullanan ise Cumhuriyet’ten Deniz Som. Sonra Hürriyet’te Emin Çölaşan kullanınca olay büyüyor. Ben Emin Çölaşan olsaydım, sırf Hrant Dink yazısı yüzünden bile uyku uyuyamıyor olurdum. Dink “Türklüğe hakaret” cezasını basının bu yanlış yönlendirmelerinin de etkisiyle aldı ve sonrasında hedef oldu. Büyük veballeri var.

CUMHURİYET GAZETESİNİN DE BAYKALLARI VAR

Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözleri Cumhuriyet yazarı tarafından hedef gösteriliyor. Ve yıllar sonra yine aynı gazete için Rakel Dink bir yazı yazıyor ve o yazı Cumhuriyet’te manşet oluyor. Cumhuriyet gazetesinin Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü nasıl buluyorsunuz?

Cumhuriyet’in dönemleri var. Zaman zaman havuz medyanın cevvallerine malzeme çıkarabilen dönemler bunlar. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin kurduğu bir gazete, memleketteki her çalkantı yansımış aynen. Bir dönem ulusalcılık çizgisinde çok şiddetlendi. Kurdukları rejimin elden gittiğini düşünüyorlardı ve öfkelilerdi.  O yıllarda şimdiki AKP medyası kadar fanatik olduklarını söylemek de yanlış olur birkaç yazı dışında. Başörtüsü konusunda serttiler ve ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ kampanyası da yanlıştı. Şu an, AKP’nin bu haliyle, haklı çıktıklarını düşünebilirler ama düşmanını ya da rakibini diyelim güçlendiren bir yayın çizgisi ve reklamlardı onlar. Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü de Cumhuriyet’in yeni şartlara göre yapılanması olarak görüyorum. Türkiye’de başka bir muhalefet var artık. CHP nasıl dönüştüyse Cumhuriyet de dönüşüyor. Eskiden satın almazdım şimdi BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ile birlikte alabiliyorum mesela.  Yeni bir medya düzeni kuruldu ve Cumhuriyet de o düzende yerini aldı. Eski okur kitlesinin hiç hoş karşılamayacağı isimler geliyor ama o kadar da büyük bir tepki almıyorlar, bu biraz şaşırtıcı. Ses çıkaramayacak kadar yaşlanmış ve Sözcü’ye kaymış olma ihtimallerini düşünmek istemiyorum. Bunun nasıl sonuçlanacağını bekleyip göreceğiz. CHP gibi hiç durulmayan bir yer gibi geliyor Cumhuriyet bana. Nasıl CHP’de bir anda fırladıysa her an bir Deniz Baykal fırlayabilir bir yerlerden. Cumhuriyet’in de Baykalları var zira.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK İŞ ADAMI GAZETECİLİĞİN İLK ÖRNEKLERİNDEN”

Ertuğrul Özkök gazeteciliğine çok sık yer vermişsiniz. Neden? Özkök’ü medyada nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Daha da çok yer vermek isterdim. Ertuğrul Özkök, “Elveda Başkaldırı” diye bir kitap yazmış ve sonra bir sürece girmiş. Kendi kendine girse iyiydi de bizi de sürükledi. Ha, önceden başkaldırmış bir kişi midir, ondan da emin değilim ama bir şekilde elveda demiş işte. Şunu biliyorum: İş adamı tipi gazeteciliğin ilk örneklerinden. “Ben bir iş adamıyım, TÜSİAD üyesiyim” diye de bunu kendisi dile getirmiştir. “Sendikadan ayrılmayan arkadaşlar için başka yollar düşüneceğiz” diye bir sözüne de yer verdim kitapta. Ona sorsanız “sendika da mükemmel miydi?” diye cevap verecektir. Özkök gazeteciliğinin en kritik söylemi 90’larda kurduğu şu cümledir; “Artık Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi gazetecilik demode oldu. Biz başka türlü bir gazetecilik yapacağız” gibi bir cümle. Hakikaten de onu yaptı. Araştırmacı gazetecilik ara ki bulasın.

Neydi yaptığı tam olarak?

Kendisi sit-com diyor. Hatta süpermarket tipi gazetecilik deniyor. Ama sit-com, kara mizaha döndü. Şu an kendisi çok güzel bir emeklilik geçiriyor. Gizli işsizlik diye bir kavram vardır ekonomide. İstihdam edilirler ama üretime katkıları pek yoktur. Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu gibi bazı emekli genel yayın yönetmenlerini o kavram üzerinden düşünüyorum. Belki bana “sen kimsin kardeşim?” diyecekler ama gerçek bu. İktisat hocası olsam “gizli işsizliği” bu abiler üzerinden anlatırım.

“GÜNERİ CİVAOĞLU’NUN DÖNÜŞÜMÜ”

Güneri Civaoğlu  da ‘Şeffaf Oda sakini, Yok Böyle Dans yarışmacısı ve kokteyl insanı’ olarak kitapta eleştirilerden payını alıyor…

Benim aktif okurluk döneminde gördüğüm Güneri Civaoğlu, ilk dönemleri hariç, suya sabuna dokunmayan topa müdahele etmeyen, sık sık Bodrum’dan, limon bahçelerinden yazın bir kokteyl insanı. Maraş katliamı gibi ülkenin seyrinin değiştiği bir süreçte yani Tercüman gazetesinin en güçlü olduğu dönemde gazetenin yayın yönetmenliğini yapıyor. Ve yazarı Ahmet Kabaklı’nın ‘Asil bir kısrağın şahlanışı’ olarak bu katliamı yazdığı yazılarını yayınlıyor. O dönemki hırsıyla bu dönemki emeklilik keyfi arasında şaşkınlık verici bir dönüşümü var. Asil Nadir’le yaptığı işler falan. O da pek şeffaf değil, onu da belirtmek istedim.

Kitapta konuşulacak daha pek çok olay, medyanın duruşu, Türkiye tarihini değiştiren olaylar var. Üzerine daha dakikalarca konuşabiliriz. Size dönelim. Birgün’ü nasıl buluyorsunuz?

Gezi’den sonraki duruşunu çok doğru buluyorum. Çünkü Birgün gibi mecralar için tavır koymak ve bir farklılık bulmaktan başka bir varlık alanı yok. Çünkü internette sosyal medyada okuduğum haberi ertesi gün gazetede okuyacağımı bile bile o gazeteyi almak için bir tavır görmeliyim. İskandinav tarzı bir ciddiyetle yazınca olmuyor. Yani o haberin farklı işlendiğini görmeliyim. Bildiğim haberi okumak için neden gazete alayım ki. Birgün, Gezi’de bir tavır koydu ve o tavır da karşılığını buldu. Tirajı 7-8 binken şu an 30 binlere ulaştı. Muhakkak eksikleri var. Belki daha çok sahaya inmek, özel haber yapmak gerekiyor ama bunun için de imkan gerek. Bu da maliyet. Hiçbir şey kusursuz değil. Kendisinin çok kusursuz olduğunu düşünen tek başına  “blog” açsın, hiç başı ağrımaz.

AFERİN İYİ GEÇİRMİŞSİN’ DİYE ONAY VERENLER OLUYOR’

Eleştirdiğiniz isimlerden dönüş oluyor mu?

Yazarlığa başladığımda ilk tepkiyi Yılmaz Özdil’den aldım. “Bir gün herkes Yılmaz Özdil Olacak” diye yazmıştım. Bazen çok kısa yazıyor ya, “ben de günümüzün köşe yazısı böyle olur” diye hafif ironiyle karışık bir köşe yazmıştım. Olumlu bir dönüş oldu Özdil’den, aradı konuştuk falan. Çok daha sert yazılarım oldu sonradan Özdil için. Keşke aramasaydım demiştir belki. (gülüyor) Ahmet Kekeç’le arada atışırız. Ahmet Hakan, Kılıçdaroğlu’yla ilgili sanki arkadaşıymış da akıl veriyormuş gibi bir yazı yazmıştı. Sert bir eleştiri yazmıştım, “gazeteciliğin bir mesafesi vardır” diye. Twitter’dan ‘haklıydın’ gibi bir tweet atmıştı. Ayşe Arman, bir röportajını düzeltmek için aramıştı. Kaan Yakuphanoğulları’yla Babalar Günü röportajı yapmıştı çocuğuna hem annelik hem babalık yapıyor diye. Ben de ‘bu anneye haksızlıktır’ diye yazmıştım. Arman yazmamam kaydıyla bazı detayları anlatmıştı.  6 yıldır düzenli yazıyorum. Daha çok şey vardır, ama aklımda kalanlar bunlar olmuş. “Aferin iyi geçirmişsin” diye başkası hakkında yazılanlara onay verenler oluyor ama onları söylemem. Konuşursam yer yerinden oynar (Gülüyor).  

Röportaj – Fotoğraf Neslihan Akdaş

MEDYATAVA 07.07.2015

‘Medya dengeleri değişecek, medya kuruluşları el değiştirecek’

0

Soluk soluğa okuyorsunuz. Sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz. Sanmayın ki macera-ihtirası bir arada harmanlayan bir roman okuduğunuz. Kitabın kahramanları, geçtiği yerler ve olaylar gerçek. Türkiye’de gazeteciliğin hangi dönemde nasıl yapıldığı, belgelere dayandırılarak ironiyle harmanlanmış “Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”nda.  Yazarı Birgün’de yazdığı medya eleştirilerinden tanıdığımız Ümit Alan. 36 yaşında, 6 yıldır da ‘Köşe Vuruşu’nu yazıyor, ince ince yerinde ayarlar veriyor gazetelerin yazı işlerine, köşe yazarlarına.  Kitabında Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından 6-7 Eylül olaylarına, Tan Matbaası baskınından 28 Şubat sürecine, 1990’larda sendikanın bitirilmesinden Ahmet Kaya’nın linç edilmesi, Hrant Dink’in öldürülmesine ve tabii Ki Gezi direnişine kadar Türkiye tarihini şekillendiren tüm olaylara ve yapılan gazeteciliğe örnek veriyor; günümüzle karşılaştırıyor. 

Kitabı hayret, çoğu zaman utanç ve kaleminin kıvraklığından dolayı Ümit Alan’ı kıskanarak okuyorsunuz. “Saray’dan saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”, iletişim fakültelerinde okutulmalı, medya çalışanlarının başucu kitabı olmalı. Ve hatta Türkiye nasıl bu noktaya geldi diye sorgulayanlar tarihimize kitap vesilesiyle yeniden göz atmalı.  Büyük hayallerle, araştırmacı-gazeteci olmak için yola çıktığımız medya yolculuğunda nasıl ve neden tarumar olduk? Medya nasıl dibi gördü? Ya da “masum değiliz, hiçbirimiz…”

Gazeteci değilsiniz, reklam sektöründe çalışan bir köşe yazarısınız. Ancak Birgün’de yazdığınız yazılarınızda medyaya dair çok doğru saptamalarınız var. İroniyle içi içe, zekice yazılar. Kıvraklık nereden geliyor?

Evet asıl mesleğim reklamcılık. Yaklaşık 12 yıldır sektördeyim, ama o sektörde ismen çok görünür olmayı tercih etmedim, o mesleği elbise gibi giyinmek yerine diğer faaliyetlerimle dengeli götürdüm. Öğrencilik yıllarımda hemşehri olmamız vesilesiyle tanıştığım, bugün yakın arkadaşım olan Tuna Kiremitçi’nin yazınsal faaliyetleriyle reklamcılık mesleğini bir arada yürütüyor olması beni etkilemişti açıkçası. İstanbul’a geldiğim yani akademik kariyerden ve gazetecilik mesleğinden soğuduğum yıllarda bir dizi tesadüf eseri o yola girdim. Severek yaptığım bir iş bu arada, “lanet olsun para kazanmak zorunda olduğum için reklamcılık yapıyorum” gibi bir tavırda değilim, olmadım. Bizim bazı solcuların 30 yıllık ezberleriyle küçümsediği bir iş olduğuna bakmayın, pek çok mesleğe göre daha haysiyetli bir iştir; bir ürünün vidasını sıkan işçiyle, projesini yapan mühendisle aynı üretim bandındasın sonuçta. Bunu unutup kendi kendine havaya girmediğin sürece sorun yok. Benim yazılarıma bir katkısı varsa, o da kimi zaman rahat okunur hale getirmek için verdiğim emektir. Reklamcının edebiyatçıdan farkı odur çünkü, okuyacak insanı hesap etmeden tek cümle kurmazsın. Medya eleştirisi gibi teknik bir işi, sektörün içinde olmayan okura okutmanın yolu da odur belki kim bilir?

“BATI MEDYASINDA TARTIŞMALARDA HAYSİYET DÜZEYİ VAR”

Medyayı nasıl takip ediyorsunuz?

Gazetelerin ilk sayfalarını, medya sitelerini ve yabancı kaynakların medya sayfalarını okuyorum. Batıda işten çıkarma vakaları bile sessizlik ve bazı dedikodularla geçiştirilmek yerine ciddi tartışmalara konu oluyor. Ne bileyim New-York Times’ın ilk kadın genel yayın yönetmeni Jill Abramson’un işten çıkarılması mesela. Kendisinden önceki erkek genel yayın yönetmeninin kendisinden fazla maaş almasını mesele yapmış kadın. Cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle şikayetçi oluyor ve işten çıkarılıyor. Bunun üzerine gazetenin yazarı David Carr, bu karar nedeniyle gazete sahibi Arthur Sulzberger’e verip verişten bir yazı yazabiliyor ve işini kaybetmiyor. Üstelik yazıyı ön sayfadan anonsluyorlar. Bizde ne olur, biri çıkarılır, o çıkarıldı diye onun başka gazetede yazan kocası da çıkarılır, oof yani. Tartışmalar bile belirli bir haysiyet düzeyinin üstünde.

HAYSİYETSİZ’ DEDİ, DAVALIK OLDU’

Türkiye’deki medya tartışmalarında düzey nasıl?  Son dönemlerde ‘haysiyetsiz’ bulduğunuz medya tartışmaları, haber ya da köşe yazarı hangisi diye sorsak?

Haysiyetsiz kelimesinden dolayı davalık oldum daha önce. Başka bir kelime mi kullansak! (Gülüyor)

Kimle davalık oldunuz? Konu neydi?

Rasim Ozan Kütahyalı’ya bir yazıda “haysiyetsizce Sırrı Süreyya Önder’e saldırıyor” diye yazmıştım. Ama hakim davayı reddetti. Sanırım bir yazar diğer bir yazara böyle şeyler söyleyebilir gibi bir örnek karardan hareket etmişti avukatlarım, detayını hatırlayamadım. O yüzden haysiyetsiz kelimesi biraz alınganlık yaratabilir. Medya tartışmaları meselesine yalan haber üretmek üzerinden yanıt verebiliriz. Eskiden gerçeğin bir ucundan tutulup yalan haber yapılırdı. Son dönemde tamamen hayali haberler yapılıyor. Gezi döneminde Kabataş yalanı vardı mesela. Ya da geçenlerde Star gazetesi Halk Bankası eski genel müdürünün evinden çıkan para dolu ayakkabı kutuları hakkında bir haber yaptı. Söz konusu paralarla üniversite yapıldığı iddia edildi ve bir fotoğraf kullanıldı. Sonradan o fotoğraftaki binanın üniversite değil 1977 yılında Üsküp’te yapılmış bir tiyatro binası olduğu ortaya çıktı. Ben şunu da anlamıyorum; nasıl bir akıl yürütme biçimleri var ki, unutulan bir mevzuyu tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Ayakkabı kutusu gündemden düşmüş, ama sen tekrar ayakkabı kutusu ve Halkbank’ı gündeme getiriyorsun. Bunu yapan muhalif medya değil, kendileri. Bu nasıl bir hırs.

“17-25 ARALIK SÜRECİNDE ALGI BOMBARDIMANI YORDU” Ayakkabı kutusu demişken hemen soralım. 17-25 Aralık sürecinde ve devamında cemaatten gelen ses kayıtlarının medyada kullanılmasına ne diyorsunuz? Bazıları eleştirmişti. Bu kayıtları kullanan, haber yapanlar cemaat tarafından kullanıldı mı?

Bu ilk değil. Gazetecilik tarihinde böyledir aslında. Gazetecilere belgeler gelir, adını koyalım servis edilir bazen. Ama ulaştırıldıktan sonra o belge üzerine editoryal bir emek verilir, araştırma yapılır, doğrulanır. Hemen üzerine atlamazsınız. Ayrıca şunu da söylemeliyim, yolsuzluk dosyaları söz konusuysa ‘bunlar birbirlerine operasyon yapıyor, niyetleri kötü kullanmayalım’ diyemezsiniz. “Bunlar darbeye niyetli, biz yolsuzlukları görmezden gelelim” diye bir gazetecilik biçimi olmaz. Kullanılma meselesi ve kimin kimi kullandığı görecedir. Fakat bence bu organizasyonu yapanlar şunu öngöremedi; bu kadar çok belgeyi arka arkaya yayınlamak, yığmak doğru değildi. Basın da bunların fikri takibini yapmadan yayınladı. Tapeler yayınlanıyor, üzerine yorum yapılıyor ancak sonrasında kimse bunları takip etmiyor. Araştırmacı-gazeteci denince aklımıza ilk gelen isim Uğur Mumcu’dur değil mi? Onun da haber kaynakları vardı. Mumcu’nun örneğin yaptığı haberleri, kitaplarını okuduğumda inanılmaz bir emek verdiğini görüyorum. Ağca dosyasına bakın, üzerine yazdığı kitaplara bakın. Emeği göreceksiniz. ‘Bomba gibi belgeler var, bu belgeler neden etki yaratmıyor’ diye tartışıldı o dönem. Algı bombardımanı insanları yordu. Fikri takip gazeteciliği de yapılmayınca beklenen etki yaratılamadı. Fast Food habercilikle bu kadar. Keşke hakkı verilebilse o dosyaların.

“SERVİSİN KÖTÜ KULLANILDIĞI ÖRNEK; TARAF GAZETESİ”

Bu arada tam da seçimden önce Cumhuriyet MİT Tırları haberlerini yayınladı. Sizce toplumda o belgelerin ne kadar etkisi oldu?

Tırlar yakalandığı zaman da gündeme gelmişti. Ama savcı el çektirildi. Haber kullanıldığında “Bu AKP’nin işine” yarar dendi. Bunlar gazeteciliğin değil siyasetin tartışmaları. Bir ülkeden bir ülkeye bomba yüklü tır gidiyorsa, kimin işine yaradığına bakılmaksızın takibini yapmaktır gazetecinin işi. Zamanlaması da muhtemelen servis edenlerin muradıdır, ama ne yapalım? Dosya nereye gidiyor diye takibi de yapılmalı. Taraf gazetesi bunun tam tersiydi. Ne geldiyse sorgulamadan yayınladılar. ‘NTV helikopter düşürdü’ haberleri vardı mesela. Sen o saat farkını hesaplayacak kadar bile gazetecilik emeği vermiyorsan gazetecilik yapmayı bilmiyorsundur. Servisin kötü kullanıldığı örnek Taraf, servisin gazetecilik emeğiyle yapılmış şekli de Uğur Mumcu tipi araştırmacı gazeteciliktir. Hani Ertuğrul Özkök’ün demode oldu dediği.

“İSMAİL SAYMAZ, UĞUR MUMCU GAZETECİLİĞİ YAPIYOR”

Günümüzde Uğur Mumcu gazeteciliğine yakın bulduğunuz isimler var mı?

Tabii ki, benim aklıma İsmail Saymaz geliyor. Saymaz’ın dosyaları ve bunları kitap haline getirmesi önemli. Çünkü Türkiye’de uzun süredir gazeteciler böyle kitaplar hazırlamıyor. Daha çok intikam kitapları yazıyorlar. İşten ayrılan ya da atılan gazetecilerin eski kurumlarına bombardıman yaptığı kitaplar bunlar. Ama İsmail’in, kimsenin takip etmediği Festus Okey davasını bile tek başına takip edip kitaplaştırma emeğini değerli buluyorum.

“GAZETECİLİK DİBE VURDU, SEBEBİ GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEMEK”

Ve dönelim sizin kitabınıza; Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik. Neden ve nasıl yazmaya karar verdiniz?

Gezi direnişi sırasında ilk kez kitleler medyaya tepki gösterdi. Türkiye’de medyaya tepkinin başka böyle büyük bir örneği yok. 1945’de Tan Matbaası Olayı var ama o olay da provakasyon sonucu olmuştur ki, kitapta detayına girdim. Ancak ben farklı olarak Gezi’den sonra, şunu sezinledim; AKP ya da Erdoğan gittikten sonra  sorunların büyük oranda hallolacağı iyimserliği. Medyada yaşanan sansürün nedeni sadece AKP iktidarıdır, bu iktidar sırasında gazetecilik bozulmuştur; AKP gittikten sonra medya düzelecektir gibi bir tarihten kopukluk. Asıl itirazım bunun böyle olmadığınaydı. Basın tarihini az çok okumuştum, kitabı yazarken yeni şeyler de öğrendim. Balık baştan kokar, Türkiye’de gazetecilik hastalıklı doğdu.  AKP dönemi de bir neden değil de sonuç oldu. Ben bu nedenlere gidenleri sonuçla birlikte yazdım. Bu dönemde gazetecilik dibe vurdu, sebebi de eskiden beri yapılan hatalardı. Onlarla yüzleşilmemesiydi. Bu kitap bu yüzleşme için bir zerre olursa ne mutlu, olmazsa da okuyan her bir kişi kârdır.

“GAZETECİLİĞE YAPILAN EN BÜYÜK KÖTÜLÜK MEDYAYA ‘SERMAYE’ GİRİŞİ”

Kitabınızda Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına, darbe dönemlerinden 6-7 Eylül olaylarına, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından Hrant Dink cinayetine ve günümüze kadar Türkiye’de gazeteciliği dönem dönem incelediğinizi görüyoruz. Peki gazetecilik adına en büyük hatalar ne zaman yapılmış, kötülüklere, vicdansızlıklara ne zaman imza atılmış?

Bence medyaya medya dışı sermayenin girmesi gazeteciliğe yapılan en büyük kötülük. Medyaya büyük oranda medya dışı sermayenin girişi 1979’da Aydın Doğan’ın Milliyet’e ortak olmasıyla başlıyor. Yüzde 75 ortak olmuştur ancak o dönem kamuoyu tepkisinden çekindikleri için bu oran yüzde 25 açıklanmış. Emin Karaca’nın “Milliyet Olayı” kitabında Aydın Doğan’ın kendisi itiraf eder bunu. Düşünsene Babiali’de tepki olur diye tamamını söyleyemiyorlar, yani basında basın dışı sermayenin pek de iyi olmadığını herkes biliyor. Medya dışı sermayenin girmesi, başka şeyleri de beraberinde getirdi tabii: Sendikasızlaşma gibi. Trajik olan da 90’lı yıllarda sendikanın aşama aşama ve yine yoğun olarak Doğan grubu gazetelerinde bitirilmesi. Ben kitapta sadece patronlardan dem vurup çalışanları mazlum tarafa da koymadım. Çünkü özellikle yönetici olarak çalışanlar patronlardan aldıkları zamlar ve teşviklerle hatta ‘sendikadan istifa ederseniz noter masraflarınızı karşılarız’ önerileriyle bu süreçte rol oynamışlar. Gazetecilik bireysel bir meslek. Özallı yıllarla birlikte medyada bireyler parlatılmaya başlanıyor. Diyelim ki yıldızı parlayan bir köşe yazarı muhabirle nasıl eş tutulurum diyerek kendini sendikadan soyutluyor. Muhabir zaten korunaksız. İşini kaybetme korkusuyla sendikaya giremiyor. 90’lı yıllara geldiğimizde gazetecilerin hiçbir örgütsel dayanağı kalmıyor. Aslında gazetecilerin korunması haberin haysiyetinin de korunması demek. Yine geldik şu haysiyet sözcüğüne, kurtulamıyorum başıma bir iş açacak yine. (Gülüyor)

“2002’DE ERKEN SEÇİME GİDİLMESİNİN BÜYÜK NEDENİ DOĞAN GRUBU”

Doğan Medyası’nı da eleştirdiğiniz bir bölüm var kitapta, “Medyadaki son amansız rakibi Uzan Grubu’nun AKP’yle girdiği savaşı, arkadaşlarını aslanlar yerken kenardan izleyen belgesel zebrası gibi izledi. Hatta destek bile verdi.”

Doğan Grubu bugün bakıldığında muhalif, farklı seslere olanakları ölçüsünde yer veren, gazetecilik yapmaya çalışan bir grup olarak görülüyor. Doğan Grubu, AKP iktidarının ilk yıllarında şu hisle hareket etmiş bence; ‘Bizim en yakın rakibimiz Dinç Bilgin’dir. Daha sonra ki Uzan’dır.’ Dolayısıyla rakiplerinin yara alması işlerine gelmiş sanki. AKP’nin Bilgin’i bitiriş sürecinde seyirci kalmışlar örneğin. Hatta kimilerine göre alttan destek de vermiş. Uzan Grubu bitirilirken ise öfkeyle iktidarın yanında yer almışlar. Ama sonra sıra Doğan Grubu’na da geldi. Bu kez onları savunacak kimse kalmadı. Medyada koalisyon yıllarından kalan bir özgüven vardı, ‘hükümetlerle ters düşersek devirmenin yolunu buluruz’. Ecevit’in, 2002 yılında erken seçime gitmek zorunda kalmasının en büyük nedeni özellikle Doğan Grubu’nun yaptığı yayınlar. ‘Hasta adam Ecevit’ kampanyası yürütüldü erken seçim kararı alınana dek. Ecevit’in annesinin 40 yıl önce yazdığı ‘aman çok çalışma oğlum, sağlığına dikkat et’ cümlelerinden yola çıkarak Hürriyet şu başlığı atıyor örneğin: ‘Annesinin vasiyetini tutmadı.’ Ya da dış basının Türkiye’ye layık gördüğü Osmanlı benzetmeli “Hasta Adam Geri Döndü” haberleri parlatılıyor. Sonuçta, uluslararası sistem için de Ecevit uygun bir partner değil. Emin Çölaşan’ın o dönemde ‘Ülkeyi iki ihtiyar ve hasta insan yönetiyor’ gibi çok kritik yazıları var. Evlerine gitmiş de, sefilliği görmüş filan. O kadar güçlü bir yayın dalgası ki bu seçim tarihinden 2-3 ay önce yapılıyor. Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş’e destek veriliyor. Bir yandan da Hürriyet’in meşhur siyaset sayfasında küçük küçük Tayyip Erdoğan haberleri başlıyor. Erdoğan hiçbir sıfata sahip değilken Frankfurt’ta Doğan Grubu’nun matbaa açılışına gidiyor ve protokolde oturuyor. O dönemki yayın poitikasından Erdoğan yedekte tutuluyormuş gibi hissettim ben. Asıl zar 3’lü Troyka için atılıyor bir yandan da Erdoğan’ın gücü hesaba katılıyor. Tıpkı Game of Thrones ortamı gibi bir ortam var. Önce ayak bağlarımızdan kurtulalım sonra hükümetin icabına bakarız diye düşünüyorlar. Ama Erdoğan öyle çıkmıyor. Çok hafife alıyorlar. İlk vergi cezalarıyla birlikte durumun vehametini görüyolar ve mağdur duruma düşüyorlar. Kitapta hem Ecevit’e erken seçim kararı aldıran yayınları, hem de bu süreci detaylı ele aldım.

“ERDOĞAN’I ERBAKAN’DAN AYIRAN MEDYA GÜCÜNÜ HESAP ETMESİ”

Recep Tayyip Erdoğan, medya üzerinde nasıl bu kadar söz sahibi oluyor? Medya bu kez neden hükümetleri deviremiyor? Erdoğan’ı farklı kılan ne?

Erdoğan, koalisyon dönemlerinde medya enstrümanlarının nasıl kullanıldığını çok iyi okuyor. AKP’yi kurduktan sonra ‘biz bu medyayla yapamayız, kendi medyamızı kurmalıyız’ diye harekete geçiyorlar. Çünkü Erbakan bunu hesap edememişti ve 28 Şubat sürecini yaşadı. Ayşe Böhürler’in Yeni Şafak’ta bir yazısı vardır, kitapta da yer verdim. 2004’te Star gazetesinin TMSF’den AKP’ye geçişini anlatır. Devamı şöyledir: “Star için Ahmet Altan’la görüştük. O beni taşıyamazsınız dedi. Alev Er’i önerdi. Biz de Alev Er’le devam ettik ve ilk medyamızı kurduk” Çünkü kendi medyalarını kurmadıkları sürece, tek parti iktidarı da olsalar başarılı olamayacaklarını, kendilerine ciddi muhalafet edileceğine inanıyolardı. Erdoğan’ı Erbakan’dan ayıran medya gücünü hesap etmesi.

“RASİM OZAN KÜTAHYALI BİLE OLSA YILDA 2 KERE DOĞRULARA İŞARET EDİYOR”

Son genel seçimde AK Parti oy kaybetti ve daha seçim öncesinden hükümeti destekleyen medyadan kopmalar başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Abdülkadir Selvi, ‘hain’ ilan edilmek adına bile bazı saptamalarda bulundu. Etyen Mahçupyan’ın da eleştirel çıkışları oluyor, hakkını yemeyelim. Rasim Ozan Kütahyalı bir yazı yazdı ve çok şaşırttı aslında. O yazı nedense çok ilgi de görmedi. Dedi ki “bizim artık zeka rehavetinden kurtulmamız lazım. Aptalca hükümete destek vermekten vazgeçmeliyiz ve zekice bir strateji kurmalıyız” tadında bir yazı bu. Rasim Ozan Kütahyalı bile olsa yılda 2 kere doğrulara işaret edebiliyor. Seçim sonuçlarından sonra uzun vadede medyada dengelerin değişeceğini, bazı medya kuruluşlarının el değiştireceğini düşünüyorum.  Ama bu kolay olmayacak. AKP iktidara geldiğinde Sabah gazetesinin bir marka değeri vardı. Ancak AKP’nin eline geçmesi büyük bir kırılma yaşattı. Can Kozanoğlu’nun deyimiyle Sabah gazetesi Türkiye’de yükselen değerlerin temsilcisi gibiydi. Star gazetesi Uzanlar’ın müdahalelerine rağmen marka değeri olan bir yayındı. Bugün ben bir sermayedar olsam, neden Sabah ya da Star’ı alayım ki? Yeni bir gazete kurmayı tercih ederim. Öylesine yıprandılar ki, ikna güçleri ve marka itibarları kalmadı. Hürriyet, 90’lardaki yükselişini yeniden yakalar. Çünkü onlar medya mühendisliği yapıyor. Ama havuz tarafı medya müteahhitliği yapıyor. O yüzden küçük bir depremde yıkılacaklar.

“27 MAYIS DÖNEMİ BENİ ÇOK ŞAŞIRTTI”

Kitapta altını sık sık çizdiğiniz bir anektod var; medyanın AKP iktidarına kadar tek korktuğu, karşısında el pençe durduğu güç ‘ordu’ olmuş.

Güç neredeyse medya orada olmuş. Özellikle 27 Mayıs dönemi beni çok şaşırttı. Bir gün önce coşkulu bir şekilde Menderes’i destekleyenler bir gün sonra coşkulu bir şekilde 27 Mayıs’ı bayram olarak karşılama hevesine girmişler. Denge yok. Sessiz kalalım, bekleyelim diyen yok. 27 Mayıs’tan sonra da acayip haberler üretilmiş. Menderes döneminde insanların kıyma makinesinden geçirilmesi, 12 uçak dolusu uçağın kaçırılması gibi. Üretilen haberler gazetelere dağıtılmış. Gazeteler de bu haberlerin doğruluğunu araştırmadan yayınlamış. Daha doğrusu hem korkmuşlar hem de öyle işlerine gelmiş.

“MENDERES GAZETECİLERE MAVİ BONCUK DAĞITARAK GELMİŞ”

Bu arada basın çalışanlarına en büyük haklar da 27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası’nda verilmiş değil mi? Kitapta 27 Mayıs yönetiminin basın üzerinde kurduğu baskıyı da yazdığım için içim rahat olarak söyleyebilirim. Gazeteciler Türkiye’de en büyük haklara 27 Mayıs darbesinden sonra kavuşmuş. Bugün bile gazetecileri koruyan yegane şey olan 212 sayılı yasa o dönemde çıkmış, patronları bile çıldırtıp “o zaman biz de gazete çıkarmayız” boykotuna sevk eden gelişmeler bunlar, kitapta açtım biraz. Ne var ki, darbe sonrasında gelmiş bu güzel haklar. Bu kadarını söylemek bile bir takım cevval liberallere göre “darbeci” olmanız için yeterliydi. Herkesi darbeci yaptıkları için şu ara argüman sıkıntısı çekiyorlar. Taraf Gazetesi sağ olsun bir ara Engin Alan ile karıştırarak Korgeneral Ümit Alan diye typo hatası bile yapmıştı. Düzeltmediler bile, tarihin derinliklerinde hâlâ Korgeneral olarak yaşıyorum. Her neyse, zaten Türkiye’de her geçiş döneminde bir iyimserlik yaşanır. Menderes de gazetecilere mavi boncuk dağıtarak ve özgürleşme vaatleriyle gelmiş. Tek parti iktidarından sonra bir rahatlama da yaşatmış yalan değil. Sonra işlerin nasıl karıştığını kitaba yazarken ben bile hayret ettim yer yer. Örneğin “itibar kırma” suçu. Günümüzden örnek verirsek, diyelim ki bir bakanın yüzlerce bin liralık saatini haber yaptınız. Bu onun itibarını kırma suçu oluyor. Diyelim ki, kardeşim itibarını kırmadım, ben o saati parasıyla almadığını ispatlarım. O zaman da gazeteciye kanunen “ispat hakkı” yasak. Hukuki açıdan Teksas standartlarında bir ortammış. Sonu benzemesin. Yüzleşelim ki, aynı hatalar yapılmasın.

Kitabı okuduktan sonra medyada son yıllarda yaşananları Türkiye’nin makus talihi gibi görüyorsunuz.

Bunlarla zamanında yüzleşilmediği için her seferinde daha beter bir şekilde yozlaşmış medya. 80’lerde sermaye de girince işin içine işler iyice arapsaçına dönmüş. Koalisyon ortamında medya, hükümetleri elinde oynatmış ama nereye kadar? Tek partinin güçlü iktidar olduğu, ihale musluklarının başına geçtiği ilk dönemde medyanın bu hale geleceği belliymiş..

Kitabı okuyup bitirdiğinizde Türkiye’de gazetecilik adına umutsuzluğa kapılıyorsunuz, işinize küsüyorsunuz, yüzleşme yaşıyorsunuz. Siz AKP döneminde tamamen dibe vurulduğunu öne sürüyorsunuz.

Gezi öncesi Erdoğan-Gülen’in birlikte hareket ettiği dönemde özellikle medyanın dibe vurduğuna inanıyorum. Güçler dengesi biraz dağılınca yeniden uyanış adına bazı fırsatlar doğdu. Rusya, dağıldıktan sonra ABD’nin çılgınlaşması gibi bir ortam olmuştu öteki türlü. Kutuplaşma her zaman kötü değil yani.

“AYDIN DOĞAN’IN PİJAMASI BİR METAFOR”

Bir de Aydın Doğan’a dair bir iki yerde “evde pijamayla Başbakan ağırlanan dönemler” vurgunuz var. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, bu konuyu Aydın Doğan’a sorup bir yazı yazdı geçtiğimiz Nisan ayında. Aydın Doğan’ın o gün bir kot pantalon ve tişört giydiğini, hava sıcak olduğu için Başbakan Mesut Yılmaz’dan izin alıp ceketini çıkardığını köşesinde yazdı.

Kitabı yazma sürecinden sonra gördüm fotoğrafı. Ayrıca fotoğrafın Aydın Doğan’a hastalığı sebebiyle yaptığı ziyaretten sonra çekildiğini öğrendim. Evet pijama abartılı bir ifade ama bir metafor. O dönem ordudan sonra hükümetler için en büyük güç medya, onun da büyüğü Aydın Doğan’dı. Pijama o dönemli güç dengelerini simgeliyor.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK’TEN AHMET HAKAN’A GEÇEN TEHLİKELİ GÖREV”

Ahmet Hakan’ın köşe yazarlığını nasıl buluyorsunuz?

Ahmet Hakan günümüzde köşe yazarlığı diye bir meslek nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıyor. Yazı okutmak çok zor ve onun da okutma konusunda mahareti var. Mesela ben de öyle yazmak isterim, ama benim yazdığım konular bir girizgaha ihtiyaç duyduğu o tarz bir hafiflik yakalanamıyor. Bunun böyle olmasını istemesem de, Türkiye’de basın okur yazarlığının yapısı nedeniyle daha niş bir kitleye hitap etmek zorunda kalıyorum, bununla mücadelem sürüyor elbette. Ahmet Hakan ise bunun ötesinde bir kitleyi yakalama şansına ve becerisine sahip. Ancak son dönemde şu dikkatimi çekti çok fazla Aydın Doğan beyanatı yayınlıyor. Belki bu ondan isteniyor ama bir köşe yazarı olarak bence değeri sarsılıyor. Onun dengeleri kollayan bir yönü vardır, o dengeler sarsılıyor. Bence bundan o da rahatsız, ama sorsanız söylemez. Daha doğrusu ben köşemde patronunun görüşlerini yayınlayıp durmak istemezdim. Özkök’ten Hakan’a geçti bu görev, tehlikeli bir görev.

“F TİPİ CEZAEVİ ALGI SÜRECİ İLK DEFA BU KİTAPTA YAZILDI”

Yine kitaba döneceğim. Daha önce yazılmamış ve ilk kez sizin ortaya çıkardığınız detaylar var mı?

Aslında benim kitabı yazarken şunu ilk ben yazmış olayım gibi kaygım olmadı. Kaygım basın arşivlerinde kalan, bir çok kitaba, akademik teze, makaleye dağılmış bir yığını mümkün olduğunca özet bir şekilde verebilmekti. Yine de kitapta okurun ilk kez karşılaşacağı şeyler olacaktır. Benim için örneğin ayrı bir önemi vardır, Hayata Dönüş operasyonunun öncesi hiç ele alınmamıştır. Hep sonrası konuşulur. İşte sonrasında atılan başlıklar falan. ‘Sahte oruç kanlı iftar’, ‘Devlet girdi’ başlıkları akılda kalmıştır. Ancak öncesinde F Tipi cezaevi algı süreci var. O ilk defa yazıldı. 2002’de Ecevit’in medya tarafından devrilmesinin ilk defa bu kadar detaylı ortaya konduğunu da söyleyebiliriz. Bir çok olaya da daha önce bakılmayan açılardan bakmaya çalıştım. Çok iddialı şeyler söylüyorum galiba, ben eleştirel bir medya tarihi okuması yaptım diyeyim, ama bir tarih kitabı değil bu.

“EMİN ÇÖLAŞAN’DAN HRANT DİNK’İ HEDEF GÖSTEREN YAZI”

Ahmet Kaya’nın medya tarafından linç bölümünü okumak üzücüydü. Hrant Dink’in öldürülmesinde ‘medyanın içindeki failler’ diye cümleniz de dikkat çekiciydi. Kimler o failler? Kitapta isim isim veriliyor. Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözlerinin anlamından tamamen farklı bir şekilde cımbızlanarak haber yapılması mesela. Dink’in hedef olma süreci öyle başlamıştı. O zehirli kanla başka bir şey anlatmak istiyor, ama çarpıtılıyor. Bunu ilk olarak kullanan ise Cumhuriyet’ten Deniz Som. Sonra Hürriyet’te Emin Çölaşan kullanınca olay büyüyor. Ben Emin Çölaşan olsaydım, sırf Hrant Dink yazısı yüzünden bile uyku uyuyamıyor olurdum. Dink “Türklüğe hakaret” cezasını basının bu yanlış yönlendirmelerinin de etkisiyle aldı ve sonrasında hedef oldu. Büyük veballeri var.

CUMHURİYET GAZETESİNİN DE BAYKALLARI VAR

Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözleri Cumhuriyet yazarı tarafından hedef gösteriliyor. Ve yıllar sonra yine aynı gazete için Rakel Dink bir yazı yazıyor ve o yazı Cumhuriyet’te manşet oluyor. Cumhuriyet gazetesinin Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü nasıl buluyorsunuz?

Cumhuriyet’in dönemleri var. Zaman zaman havuz medyanın cevvallerine malzeme çıkarabilen dönemler bunlar. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin kurduğu bir gazete, memleketteki her çalkantı yansımış aynen. Bir dönem ulusalcılık çizgisinde çok şiddetlendi. Kurdukları rejimin elden gittiğini düşünüyorlardı ve öfkelilerdi.  O yıllarda şimdiki AKP medyası kadar fanatik olduklarını söylemek de yanlış olur birkaç yazı dışında. Başörtüsü konusunda serttiler ve ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ kampanyası da yanlıştı. Şu an, AKP’nin bu haliyle, haklı çıktıklarını düşünebilirler ama düşmanını ya da rakibini diyelim güçlendiren bir yayın çizgisi ve reklamlardı onlar. Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü de Cumhuriyet’in yeni şartlara göre yapılanması olarak görüyorum. Türkiye’de başka bir muhalefet var artık. CHP nasıl dönüştüyse Cumhuriyet de dönüşüyor. Eskiden satın almazdım şimdi BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ile birlikte alabiliyorum mesela.  Yeni bir medya düzeni kuruldu ve Cumhuriyet de o düzende yerini aldı. Eski okur kitlesinin hiç hoş karşılamayacağı isimler geliyor ama o kadar da büyük bir tepki almıyorlar, bu biraz şaşırtıcı. Ses çıkaramayacak kadar yaşlanmış ve Sözcü’ye kaymış olma ihtimallerini düşünmek istemiyorum. Bunun nasıl sonuçlanacağını bekleyip göreceğiz. CHP gibi hiç durulmayan bir yer gibi geliyor Cumhuriyet bana. Nasıl CHP’de bir anda fırladıysa her an bir Deniz Baykal fırlayabilir bir yerlerden. Cumhuriyet’in de Baykalları var zira.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK İŞ ADAMI GAZETECİLİĞİN İLK ÖRNEKLERİNDEN”

Ertuğrul Özkök gazeteciliğine çok sık yer vermişsiniz. Neden? Özkök’ü medyada nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Daha da çok yer vermek isterdim. Ertuğrul Özkök, “Elveda Başkaldırı” diye bir kitap yazmış ve sonra bir sürece girmiş. Kendi kendine girse iyiydi de bizi de sürükledi. Ha, önceden başkaldırmış bir kişi midir, ondan da emin değilim ama bir şekilde elveda demiş işte. Şunu biliyorum: İş adamı tipi gazeteciliğin ilk örneklerinden. “Ben bir iş adamıyım, TÜSİAD üyesiyim” diye de bunu kendisi dile getirmiştir. “Sendikadan ayrılmayan arkadaşlar için başka yollar düşüneceğiz” diye bir sözüne de yer verdim kitapta. Ona sorsanız “sendika da mükemmel miydi?” diye cevap verecektir. Özkök gazeteciliğinin en kritik söylemi 90’larda kurduğu şu cümledir; “Artık Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi gazetecilik demode oldu. Biz başka türlü bir gazetecilik yapacağız” gibi bir cümle. Hakikaten de onu yaptı. Araştırmacı gazetecilik ara ki bulasın.

Neydi yaptığı tam olarak?

Kendisi sit-com diyor. Hatta süpermarket tipi gazetecilik deniyor. Ama sit-com, kara mizaha döndü. Şu an kendisi çok güzel bir emeklilik geçiriyor. Gizli işsizlik diye bir kavram vardır ekonomide. İstihdam edilirler ama üretime katkıları pek yoktur. Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu gibi bazı emekli genel yayın yönetmenlerini o kavram üzerinden düşünüyorum. Belki bana “sen kimsin kardeşim?” diyecekler ama gerçek bu. İktisat hocası olsam “gizli işsizliği” bu abiler üzerinden anlatırım.

“GÜNERİ CİVAOĞLU’NUN DÖNÜŞÜMÜ”

Güneri Civaoğlu  da ‘Şeffaf Oda sakini, Yok Böyle Dans yarışmacısı ve kokteyl insanı’ olarak kitapta eleştirilerden payını alıyor…

Benim aktif okurluk döneminde gördüğüm Güneri Civaoğlu, ilk dönemleri hariç, suya sabuna dokunmayan topa müdahele etmeyen, sık sık Bodrum’dan, limon bahçelerinden yazın bir kokteyl insanı. Maraş katliamı gibi ülkenin seyrinin değiştiği bir süreçte yani Tercüman gazetesinin en güçlü olduğu dönemde gazetenin yayın yönetmenliğini yapıyor. Ve yazarı Ahmet Kabaklı’nın ‘Asil bir kısrağın şahlanışı’ olarak bu katliamı yazdığı yazılarını yayınlıyor. O dönemki hırsıyla bu dönemki emeklilik keyfi arasında şaşkınlık verici bir dönüşümü var. Asil Nadir’le yaptığı işler falan. O da pek şeffaf değil, onu da belirtmek istedim.

Kitapta konuşulacak daha pek çok olay, medyanın duruşu, Türkiye tarihini değiştiren olaylar var. Üzerine daha dakikalarca konuşabiliriz. Size dönelim. Birgün’ü nasıl buluyorsunuz?

Gezi’den sonraki duruşunu çok doğru buluyorum. Çünkü Birgün gibi mecralar için tavır koymak ve bir farklılık bulmaktan başka bir varlık alanı yok. Çünkü internette sosyal medyada okuduğum haberi ertesi gün gazetede okuyacağımı bile bile o gazeteyi almak için bir tavır görmeliyim. İskandinav tarzı bir ciddiyetle yazınca olmuyor. Yani o haberin farklı işlendiğini görmeliyim. Bildiğim haberi okumak için neden gazete alayım ki. Birgün, Gezi’de bir tavır koydu ve o tavır da karşılığını buldu. Tirajı 7-8 binken şu an 30 binlere ulaştı. Muhakkak eksikleri var. Belki daha çok sahaya inmek, özel haber yapmak gerekiyor ama bunun için de imkan gerek. Bu da maliyet. Hiçbir şey kusursuz değil. Kendisinin çok kusursuz olduğunu düşünen tek başına  “blog” açsın, hiç başı ağrımaz.

AFERİN İYİ GEÇİRMİŞSİN’ DİYE ONAY VERENLER OLUYOR’

Eleştirdiğiniz isimlerden dönüş oluyor mu?

Yazarlığa başladığımda ilk tepkiyi Yılmaz Özdil’den aldım. “Bir gün herkes Yılmaz Özdil Olacak” diye yazmıştım. Bazen çok kısa yazıyor ya, “ben de günümüzün köşe yazısı böyle olur” diye hafif ironiyle karışık bir köşe yazmıştım. Olumlu bir dönüş oldu Özdil’den, aradı konuştuk falan. Çok daha sert yazılarım oldu sonradan Özdil için. Keşke aramasaydım demiştir belki. (gülüyor) Ahmet Kekeç’le arada atışırız. Ahmet Hakan, Kılıçdaroğlu’yla ilgili sanki arkadaşıymış da akıl veriyormuş gibi bir yazı yazmıştı. Sert bir eleştiri yazmıştım, “gazeteciliğin bir mesafesi vardır” diye. Twitter’dan ‘haklıydın’ gibi bir tweet atmıştı. Ayşe Arman, bir röportajını düzeltmek için aramıştı. Kaan Yakuphanoğulları’yla Babalar Günü röportajı yapmıştı çocuğuna hem annelik hem babalık yapıyor diye. Ben de ‘bu anneye haksızlıktır’ diye yazmıştım. Arman yazmamam kaydıyla bazı detayları anlatmıştı.  6 yıldır düzenli yazıyorum. Daha çok şey vardır, ama aklımda kalanlar bunlar olmuş. “Aferin iyi geçirmişsin” diye başkası hakkında yazılanlara onay verenler oluyor ama onları söylemem. Konuşursam yer yerinden oynar (Gülüyor).  

Röportaj – Fotoğraf Neslihan Akdaş

MEDYATAVA 07.07.2015

Barış Akarsu: Popülerlik Geçici, Önemli Olan Kalıcılık

0

Asla Popçu Olmadım

Barış Akarsu bir televizyon kanalında yayınlanan “Akademi Türkiye” yarışmasında birinci olduktan sonra gittiği her yerde bir “star” gibi karşılanmaya başladı. Geçen yıl çıkardığı “Islak Islak” adlı ilk albümünde olduğu gibi Seyhan Müzik etiketiyle yayınlanan “Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek” adlı yeni albümünde de rock müzik ısrarını sürdürüyor. Yarışma popülaritesi nedeniyle bir türlü “rocker”lardan kabul görmeyen Akarsu’nun geçen yıl Barışarock programına alınmasına tepki duyanlar da olmuştu. “Yalancı Yarim” adlı bir dizi filmde de rol alan Akarsu “Albümümü dinledikten sonra benim ne tür müzik yaptığıma karar versinler” diyor.

Müzik dünyasında tanınmadan önce ne yapıyordunuz?

– “Ben Zonguldak doğumluyum. Çok küçük yaşta babamın işinden dolayı Amasra’ya yerleştik. Babam belediye işçisiydi. Çocukluğumu, okul çağlarımı Amasra’da yaşadım.”

Müziğe ilginiz ne zaman başladı?

– “İyi bir müzik dinleyicisiydim. Okulda da öğretmenlerim bana hep şarkı söyletirdi. İnsanlar sesimi beğenirdi bende de müziğe karşı bir eğilim oluştu. İlk başta klavye çaldım, Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Ahmet Kaya’larla büyüdüğüm için saza karşı bir merak başladı bende. Lise döneminde U2, Cat Stevens, Queen dinliyordum. Sonra gitara başladım. Benim müzik hayatım Amasra’da kumsalda şarkı söylerken başladı.”

Amasra’dan ne zaman ayrıldınız?

– “Liseyi bitirir bitirmez Ankara’ya çalışmaya gittim. Garsonluk, barmenlik gibi işler yaptım. Yazları Antalya’da turistik yerlerde animatörlük yaptım. Ankara’da bir barda hem gitar çalıyordum, hem de barmendim. Gitarım, şarkı söylemem gelişti derken grup kurdum. 4-5 sene Karadeniz Ereğlisi’nde profesyonel anlamda müzik yaptık.”

Yarışmaya nasıl katıldınız?

– “Bir dönem işten ayrılmıştım, bir ayım evde geçti. Bu sırada yarışmanın fragmanları dönmeye başlayınca diğerlerine benzemiyor diye düşündüm. Arkadaşlar da ‘katıl’ diye destek verdiler.”

Rockçı profili çizmek istiyorsunuz, “rockçıyım” diyorsunuz ama rockçılar sizi kabullenmedi galiba? barış

– “Yarışma beni güzel bir yere getirirken bazı insanların önyargısını aldık. Onlara bir şey demiyorum çünkü ben de oralardan geliyorum. O kafa yapısını biliyorum. Yarışmaya girmeden önce ben de öyleydim, hala öyleyim, öyle kalacağım.”

Nasıl kafalar?

– “Yıllardan beri yaptığımız en büyük yanlıştır bizim. Rocker adam arkada durur, cooldur, soğuktur, sadece kendilerine çalarlar. Hep geride kalma gibi bir düşünce olur. Kendimizi kilitledik kapının arkasına. Sadece kendimiz gibi olan insanlara kendimizi verdik. En büyük yanlış buydu ve başka insanlar türedi, pop müzik türedi. O kabuğu kıracağım ve rock müzik yapacağım, ‘Biz de varız’ diyeceğim. Ben asla popçu olmadım, yaşam standartlarımda da hiç pop şekilde yaşamadım. Ben işçi çocuğuyum, tabandan geliyorum. Buraya geldiysem tırnaklayarak geldim. Yeri geldi ezildik, yeri geldi rahat yaşadık.”

İki albümünüzü müzikal olarak değerlendirir misiniz?

– “Islak Islak yoğun bir döneme geldi, tam anlamıyla Barış Akarsu’yu yansıtmadı. Ama insanlara ulaşabildim. İkinci albümde daha iyi oldu, üçüncü albümde daha da iyi olacak. ‘Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek’ bir rock albümüdür. Bundan sonraki daha da rock olacak. Rocker ruhuyla yaşıyorsan asla önyargılı olmamak gerekiyor. Beni eleştirenler şu albümü alıp dinlesinler ondan sonra konuşsunlar. ‘Sen popçusun’ diyenler dinlesinler albümü, popçu muyum, rockçı mıyım, topçu muyum kendileri karar versinler.”

Albüme neden böyle bir ad verdiniz?

– “Müzik bir şey anlatmalı, benim için müzik sadece aşktan ibaret değil. Toplumsal bir olgu. Ben yalnızca karşı cinse değil, başka şeylere de aşığım. Gözümüzle göremediğimiz güzellikleri de fark etmek ve ettirmek istiyorum. Albümün adını arkadaşlarla beraber koyduk. ‘Düşmeden Bulutlarda Tutunmak İstiyorum’ diyoruz. Bulutlarda tutunmak zordur ve yaşadığımız dünyanın şartları da bulut gibi. Yaşamak da zor, tutunmak da zor. O bulutlarda yürümek için çabalamak gerekiyor. Çalıştığın zaman bulutlarda bile yürüyebiliyorsunuz. Bütün zorlukların altından kalkabiliyorsun. Bu da böyle bir şey. Düşmeden bulutlarda koşmak gerek.”

DÜNYAYA DAHA GÜZEL BAKMAK…

Rock müzik anlayışından felsefesinden ne anlıyorsunuz?

– “İnsanın saçını uzatmasıyla farklı görünmesiyle şekilcilikle rocker olunmuyor. Rock tamamen yürekte hissedilen bir şeydir. Rocker insan dünyaya daha güzel bakar, bakış açısı daha geniştir.Rockın özüne bakarsak isyandır. Haykırıyorsam ‘insanlar daha güzel yaşasın’ diye haykırıyorum. Bunu müziğe döktüğünde rock müzik o zaman çıkıyor işte. Haykırmak şiddet değildir. Bence insanın duygusunu en güzel ifade eden şey haykırmaktır. Çoğu zaman kendi başıma kaldığım zaman bağırıyorum. Sevdiğim zaman da bağırıyorum. Ya da ne bileyim, duygularımı haykırarak ifade ediyorum.”

Rock müziğe sizi yönlendiren ne oldu?

– “Amasra’da yaşadığım için kendimi çok avantajlı hissediyorum. Benden yaşça büyük insanlarla yaşadım ve onlardan çok şey öğrendim. Biz Zonguldaklıyız, Zonguldak madencilerin şehridir. Çaycuma, Amasra, Bartın hala bozulmamış yapılardır. Amasra’ya gelip doğal ve tarihi alanların belgesellerini çekerler. Öyle insanlar vardır ki onların belgesellerini çekmek gerek. Bizim Nazım Abi vardır, Süleyman Çil vardır.”

Demek isyan duygusu memleketten geliyor?

– “Babam da 68 kuşağından, ‘kelaynak’ derler. Çocukluğum 1 Mayıs’larda madenci yürüyüşlerinde geçti. Ben 13 yıldan beri gurbetteyim yani dışarıdayım, Amasra’da tanıdığım kadar samimi insanlar görmedim. Amasra’nın öyle bir yapısı vardır ki ister istemez denize karşı haykırmak gelir içimden.”

Cumhuriyet Gazetesi – 07 Ekim 2006

 

 

Türkiye’de Rocker Eksikliğini Ben Tamamladım!

Magazinoteli’nin resepsiyonisti yine olaylara farklı yaklaşmaya, görünmeyen gerçekleri gözler önüne getirmeye devam ediyor. İşte Resepsiyonist’in genç rockçı Barış Akarsu ile yaptığı ses getirecek röportajı;

Uzun bir aradan sonra telefon görüşmelerimiz sona erdi ve Barış Akarsu ile karşı karşıya geldik.Ya şu insanoğlunun önyargılı olması çok kötü bir şey…Ben, menajeri Neşe’nin zoruyla yatağından zorla kaldırılıp karşıma akşamdan kalma bir adam bekliyordum ki benden daha dinç daha delidolu biri çıktı Barış…


Kendimde ki bu eksikliklerimi beynimle paylaşırken ilk gafımı yaptım,ilk tokalaşma ve “Merhaba Tarık”…Laf ağzımdan çıkmıştı bir kere “Tarık kim ya ?”diye kendime kızarken, Barış “Önemli değil ama Alfonzo daha hoş değil mi?” diye espiri yaptı…


Kendimi affettirmenin bir yolu vardı.Her Türk erkeğinin hiçbir zaman hayır diyemediği şeyi sundum ona “KEBAP


Hem yemek yedik hem de sohbet ettik.Yemek sırasında kayıt cihazımı çalıştırdım,işte size kayıt cihazından çıkan kelimeler…

BARIŞ AKARSU; “TÜRKİYE’DE ROCKER EKSİKLİĞİNİ BEN TAMAMLADIM!…”

MUHABİR-Akademi Türkiye yarışmasına girmeden önceki Barış ile Akademi Türkiye yarışmasından sonraki Barış arasında nasıl bir fark oluştu?

BARIŞ-Aslında çok büyük bir fark yok.Sadece yaşam standardımda biraz değişiklikler oldu. Şimdi ekonomik açıdan daha rahat ve özgürüm…Daha çok çalışıyorum ve daha çok kazanıyorum buna da fark denmez bu olası bir şey…

MUHABİR- Eski arkadaşların hiç demiyorlar mı “Ya Barış çok değiştin şöhret seni değiştirdi”?

BARIŞ-Aksine onlar bana der “Oğlum değişsene biraz artist gibi davransana” gibi şeyler. Yok ben hala eski arkadaşlarımla beraberim onlarla takılıyorum onlarla eğleniyorum.

MUHABİR- Müzikte tarzını ne olarak tanımlıyorsun?

BARIŞ- Ben genelde rock müzik dinlerim ve rock müzik yaparım.Bu benim tarzım.Ben bu müziği yaptığım sürece kendimi rahat ve huzurlu hissediyorum.

MUHABİR- Peki albümünü yaparken sana “olmaz piyasada bu tutmaz gel sen başka bir tarz yap demediler mi?

BARIŞ-Aksine şöyle bir şey oldu. Müzik dünyasına girdikten sonra daha da sarıldım rock müziğine çünkü bir eksiklik vardı rocker eksikliği, onu tamamladığıma inanıyorum…

MUHABİR- Bu çok iddialı bir söz değil mi?

BARIŞ-Yani iddialıyım sonuna kadar da iddialı olacağım.Rock müzik yapıyorum sonuna kadar da rock müzik yapacağım.Bu işte en iyisi olmaya çalışacağım ve en iyisini yapacağım.

MUHABİR-Müzik camiasında sana köstek olanlar oldumu?

akarsuBARIŞ-Köstek olan çok oldu.Ama ben köstek olanlara pek bakmadım kendi yolumda ilerledim.Önüme çok engeller konuldu ama ben onları sabırlı ve sakin bir şekilde aştım kendimi onların seviyesine hiç indirmedim.Ben Barış Akarsu’yum ve karşıma çıkan engelleri Barış gibi aştım bu camianın kurallarını kullanarak onlarla dalaşmadım…

MUHABİR- İkinci albümünü çıkardın biraz bahseder misin?


BARIŞ-İçime sinen bir albüm oldu,oturuyorum dinliyorum ve kendi kendime “işte ne yapmam gerektiğini anladın işte budur” diyorum.Birinci albüm iyi olmalı ikinci albüm daha da iyi olmalı ve oldu şimdi ise üçüncü albüm bundan daha iyi olacak öyle olmalı.Ama şimdi albümümü dinliyorum o kadar eksik noktam var ki bunları duyabiliyorum ama bunlar müzik adına eksik işte alt yapılarda şurda şöyle çalınsaydı şu şöyle olsaydı gibi şeyler yakalıyorum. Bu dizide de böyle oturup izlediğim zaman kendimdeki hataları bulmaya çalışıyorum kendimi eleştiriyorum ve o hataları bir daha yapmamaya çalışıyorum.Hep eleştirisel bakarım kendime bu mantıkla ilerlerim ben.

MUHABİR-Kimlerle çalıştın albümde?


BARIŞ- Hepsi gerçek müzisyen çok değerli insanlar hep birlikte elele verdik ve bu albümü çıkardık.Hepsinin bu albümde katkısı büyük.Onlara buradan çok teşekkür ediyorum.Ben çok şanslı bir insanım böyle insanlarla çalıştım

MUHABİR-Sözler müzikler kime ait albümde?

BARIŞ-Menajerimde sözleri var benimde sözüm bestem var tanımadığımız kişilerinde sözü bestesi var…

MUHABİR-Bedavaya getirdin yani albümü…

BARIŞ-Aynen öyle oldu kendin pişir kendin ye misali….

MUHABİR-Satış grafiği nasıl?

BARIŞ-Albüm daha bir hafta oldu çıkalı ama öncekine göre müthiş bir fark var buda bana göre iyi bir şey demek…

MUHABİR-Sanat camiasında sevmediğin insan var mı?

BARIŞ- Sanat camiasında insan olarak sevmediğim kimse yok ama yaptıkları iş olarakkabullenemiyorum.Halk bu kadar basit değil bu kadar basit olmamalı yapılan müzik.Yada müzik bu kadar kolay olmamalı ama piyasa şarkısı denilen bir tabir var ve bu beni rahatsız ediyor.Halka ne verirsen onu alır sen iyi bir şeyler yaptığın zaman halk seni yine dinler ve iyi bir şekilde dinler.Amabizim halkımız kimin ne olduğunu çok iyi biliyor bu biraz olsun içimi rahatlatıyor…

MUHABİR- Peki hiç korkun var mı? Bir gün bu rüya biterse diye?


BARIŞ-Korkularım kaygılarım yok.Şöyle yok, yaşadığım şeylerin birden elimden gideceği,oluşan şeylerin birden yok olacağı, elimdekilerin bir anda elimden alınacağı şeklinde korkum tasam yok.Böyle bir hırsla yaşamıyorum ben. Sonuçta ben her şekilde mutluyum, müzik benim en büyük servetim ha bir şekilde korkum var işimde başarılı olamamak.Bu işte en iyi olmak istiyorum sağlam temeller atıp müzik adına iyi bir yerde olmak istiyorum.

MUHABİR- Emeğinin karşılığını aldın mı peki?


BARIŞ-Vallahi ne yalan söyleyeyim saygı duyanda oldu duymayanda ama saygı duyan dahafazla.Sonuçta ben bu müziği insanlar için yapıyorum ve onların kararlarına saygılıyım ama iyi ama kötü.

MUHABİR-Rocker’ım dedin. Rockerlar özgürlüğüne düşkün insanlardır.Geç yatarlar geç kalkarlar ve bildiğim kadarıyla sen ne sigara nede alkol kullanıyorsun bu nasıl rockerlık?Sen disiplinli bir hayat yaşıyorsun sabah erken kalkıyorsun işlerine koşturuyorsun…


BARIŞ-Tabi canım işlerime bakıyorum…Aslında rockerlar o kadar düzenli yaşayan insanlardır ki. Rocker olmasa bile her insan böyle yaşamıştır delidoludur,kızlarla buluşmuştur, içki içmiştir,geç yatmış geç kalkmıştır,dağıtmıştır ama nedense bu rockçıların başına kalmıştır.Şimdiye bakıldığı zaman rock çok zor bir olay sahnede de çok zor duruş olarak şarkı söyleme bakımından çok zordur yorucu bir olaydır.Ben her zaman düzenli yaşamaya çalışıyorum o zaman bedenimde güçlü oluyor sesimde güçlü oluyor sahnede daha dinç daha enerjik oluyorum.Daha iyi şarkı söylüyorum ve insanlar daha mutlu oluyor.Ama düşünsene her gün içen bir adamın sahneye çıktığını biter o adam on yıl sonra eser kalmaz o adamdan nitekim günümüzde de böyleleri var onların rezilliklerini de ekranlardan izliyoruz…

MUHABİR-Yalancı yarim dizisi oldukça tuttu.Tam tipine uygun bir rol.Nasıl geldi bu proje?barışş


BARIŞ-Akademi Türkiye evinden çıktıktan sonra bir çok teklif geldi.Diziler olsun,sunuculuk olsun ben bunları ilk etapta geri çevirdim çünkü ben bir müzisyenim bir müzik yarışmasından çıktım önce müziğimi yapmam gerektiğini düşündüm.Ve iki sene boyunca müzik yaptım yurdun bir çok yerinde konserler verdim iki tane albüm çıkardım.İki seneden sonra elime böyle bir senaryo geldi.Alfonso Tarık şöyle böyle okudum senaryoyu çok beğendim.Ve sırf benim üzerime, oturduk karar verdik ve çekimlere başladık.

MUHABİR-Bu kararı vermende Özgür’ün Yabancı Damat dizisinin tutması etkin oldu mu?

BARIŞ-Yok yok kesinlikle…

MUHABİR- Görüşüyor musun Özgür’le?


BARIŞ- Hayır görüşmüyorum.Aramızda öyle bir kırgınlıkta yok.O da yoğun bir tempoda çalışıyor bende yoğun bir tempoda çalışıyorum.Beni isterlerse her zaman bulabilirler,benim yerim belli yurdum belli.Ben Deha ile görüşüyorum arkadaşım benim.

MUHABİR-Alfonso Tarık,Barış Akarsu’nun önüne geçer mi?


BARIŞ-Yok asla çünkü ben Barış Akarsu olarak çıktım bir müzisyen olarak çıktım ve bir müzisyenim.Şu anda müzisyen bir adam dizide oynuyor ve kendi müziklerini dizide sergiliyor.Ben bir müzisyenim ve müziğimi ortaya koyuyorum orda.Çok değişik bir ortam tanıdım orda çok nezih insanlarla tanıştım onların işleri oyunculuk benimkisi ise müzisyenlik.

MUHABİR-Alfonso, Barış’ı aşmış durumda şu anda farkında mısın?


BARIŞ-Yok hiçbir şekilde aşamaz. Barış’ı aşmak zordur.Çünkü Barış Akarsu kendini ortaya koydu ve Barış Akarsu olarak diziye girdi.İnsanlar “Alfonso ,Alfonso” diye bağırıyorlar ama aslında şöyle bir şey var o bağırdıkları kişi Barış Akarsu.Sokakta beni gördükleri zaman Alfonso demiyorlar,Barış Akarsudiyorlar.Yarışma kimliğinden de sıyrıldım yani Barış Akarsu kimliğini insanların zihnineoturttum.Ama hiçbir şekilde rahatsız değilim bana Alfonso dedikleri zamanda hoşuma gidiyor çünkü neden? Alfonso karakterini bende çok sevdim.O adamda benim gibi yaşayan bir adam.Sonuçta Tarık ve Barış Akarsu aynı kişi…

MUHABİR-Allah göstermesin elindeki her şey gitti bitti dizideki gibi şoförlük yapar mısın?


BARIŞ-Yapamayacağım iş yok.Taşı sıkar suyunu çıkartırım.Ben ailemden öyle bir terbiye aldım.Kimseye muhtaç olmam.Allah kimseye muhtaç etmesin.Hiç bir işten çekinmem her işte çalışırım anlımın akıyla anlımın teriyle para kazanırım.Allah bana güç verdiği sürece her işi yaparım.

MUHABİR-Bir ara Barış Manço’nun yerini alacak kişi olarak seni gösterdiler neler söyleyeceksin?

BARIŞ-Bu çok onur verici bir şey ama hiç kimse ne Barış Manço’nun nede Cem Karaca’nın yerini alabilir. Ben Barış Akarsu’yum onların izinden gidiyorum kendi müziğimi yapıyorum. Onların yerine geçmektense onlar gibi ölümsüz olmayı tercih ederim.

MUHABİR-Barış Akarsu Metroseksüel mi?


BARIŞ-Ya ben kendime çok bakarım aynada(gülmeler).Benim için önemli olan saçlarımdır onlara çok özen gösteriyorum.Evde kendi kendime kremler sürerim sıradan bir bakım yaparım bir tek saçlarım için kuaföre giderim.Yanımda sürekli kolonya taşırım ve elimi sürekli kolonya ile yıkarım. Öyle saatler harcayarak manikür pedikür bunlara vaktim yok benim.

MUHABİR-O zaman şimdiki sorumun cevabını da bir nebze aldım Sevgilin var mı?

BARIŞ- Vaktim yok (gülmeler)

MUHABİR-Niye böyle bir yalan söylerler ya?


BARIŞ-Belki çoğu insan yalan söyleyebilir.Ben çok duygusal bir adamım ve eğer bir sevgilim olursa ona zaman ayırmam gerekecek duygusal bir insan olduğumdan onunla vakit geçirmek zorunda kalacağım.Şu anda yapacağım tek şey müzik tek aşkım o.Ama ileride sağlam bir şekilde ayaklarım yere bastığında aşık olmak istiyorum buna ihtiyacım var ama ilk önce müziğimi bana verilen görevleri yerine getirmem lazım.Şu da var hiç mi sevgilim olmadı tabi ki bir sürü kız arkadaşımoldu.Ama aradığımı bulamadım.Çok aradım ama bulamadım.

MUHABİR-Nasıl kızlardan hoşlanırsın?


BARIŞ-Benim için güzellik ön planda değil.Yani güzellik göreceli bir kavram benim için ilk başta.Benim için önemli olan tek şey hayatımı paylaşabileceğim yani onunla zaman geçireceğim insanın benimle birebir aynı düşüncede olmasını isterim.Ben delidolu adamım gezmeyi severim örnek hadi kalk gidelim dediğim zaman “ay ,offf, nereye, bu saatte mi” gibi cümleler kurması beni çileden çıkarır.Benimle birlikte yaşaması lazım benim zevklerimi paylaşması lazım bana destek olması lazım.Beden yapılarımızın ruh yapılarımızın birbirine uygun olması lazım.

MUHABİR- Sanat camiasından birisi olur mu?

BARIŞ-Sanat camiasından olmaz.Ya ben daha sade birini isterim kendi yaşamımda da sadelikten yanayım.Ama bu yanlış anlaşılmasın o da sanatçı olabilir ama ne bileyim bir ressam olabilir bir viyolonsel çalabilir yani ne bileyim..

MUHABİR-Manken olsun mu?

BARIŞ-Ya fazla göz önünde bulunmasın.Yok şarkıcıymış yok türkücüymüş o tür şeyler beni aşar ben kaldıramam.

MUHABİR-Mutluluk oyunu oynar mısın?
BARIŞ- Hayatta oynamam.Ben mutluluğu da yaşarım mutsuzluğu da yaşarım.Benim modlarım vardır. O anki ortam neyi gerektirirse o moda girer işimi yaparım 3 ay Akademi Türkiye evinde de böyle kaldım yoksa kalamazdım.Bir gün çok mutlu olabiliyorum bir gün çok mutsuz olabiliyorum ama asla oynamam mutlu olmak için kendimi zorlamam.

MUHABİR-Rockçıların hep bir mesajı olur senin bir mesajın var mı?


BARIŞ- Tabiki var ama ben bunu insanların gözüne soka soka yapmıyorum benim tek mesajım insanlar insan olduklarını anlasınlar insanlık çok zor bir dönem geçiriyor tabiri caizse insanlık eldengidiyor.Allah’ımdan dileğim bu acılara bu savaşlara bir son vermesi onlara insan olduklarını bir kul olduklarını hatırlatması…Mesajım bu herkes güzel yaşasın savaşsız kavgasız sevgi dolu yaşasın tek mesajım bu…

Magazinoteli – 03 Ağustos 2006

 

 

Müzikten Mi Başlayalım Konuşmaya , Oyunculuktan Mı ?

MÜZİKTEN Mİ BAŞLAYALIM KONUŞMAYA , OYUNCULUKTAN MI ?

Herşeyden önce müzik.Müzikten başlayalım tabii.Benim birinci mesleğim müzisyenlik ve hep öyle gidecek.Ben dizide oynayan bir müzisyenim.

MADEM MÜZİKTEN BAŞLADIK , AKADEMİ TÜRKİYE’NİN KARİYERİNİZE YAPTIĞI KATKILARDAN BAHSEDELİM…

Akademi Türkiye’nin bana etkisi olumlu oldu.Yarışma bana çok şey kattı.İyi ki katılmışım bu yarışmaya , o sayede büyük bir adım attım.Bu yarışma Türkiye’nin önemli ses yarışmasıydı.Ancak artık yarışmanın etkisinden kurtuldum,insanlar şu an beni Barış Akarsu olarak tanıyor ”Akademi Türkiye Barış”olarak değil.Bunu yapmak için de çok uğraştık,büyük çaba sarfettik.İki senedir tırnaklarımızla kazıdık,çok güzel bir albüm hazırladık.Yine de yarışmaya çok şey borçluyum.

ESKİDEN BARLARDA KENDİ MÜZİĞİNİZİ YAPIYORDUNUZ.ŞİMDİ YAPIMCILARLA ÇALIŞIRKEN DE KENDİ MÜZİĞİNİZİ YAPABİLİYOR MUSUNUZ?CIq5zkPWcAArKsX

Yine kendi müziğimizi yaptığımız söylenebilir ama benim istediğim, içimdeki müziği yapmak şu an Türkiye’de çok zor.Benhard rock ve metal dinleyen bir adamım .Bu müziği yaparak Türkiye’de tutunmak zor.O yüzden Anadolu’ya yakın , kendi yapımıza yakın bir müzik yapıyoruz. Böylece kitlelere ulaşmamız mümkün oluyor.

YARIŞMADA BİRİNCİ OLDUNUZ VE YURT DIŞINDAKİ YARIŞMAYA KATILMAYA HAK KAZANDINIZ.ANCAK O YARIŞMA İPTAL OLDU.YİNE DE AVRUPA’YA GİTMEYİ , ORADA BİR ŞEYLER YAPMAYI DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ ?

Benim asıl amacım Avrupa’ya gitmek.Oradaki insanlara da müziğimi dinlettirmek istiyorum. Belki dördüncü, beşinci albümden sonra İngilizce albüm çıkaracağım. Rock’ın dili İngilizce zaten bana göre. Dünya’nın her yerine ulaşmaya çalışacağım.

AMASRA’DA YAŞADIĞINIZ DÖNEMDE BAR MÜZİSYENLİĞİ DE YAPTINIZ. BARDA ŞARKI SÖYLEMEK SİZE BAZI AVANTAJLAR SAĞLADI MI ?

Sahne deneyimimi barlarda edindim.Yıllarca barlarda insanlarla yüzyüze,iç içe şarkılarımı söyledim.Bar müzisyenliği çok zevkli ve güzel bir olay .Bana çok şey kattı.Şimdi büyük konserlere çıktığımda Anadolu’nun dört bir köşesinde konserler verirken,sahnede o günlerin vermiş olduğu rahatlıkla ve tecrübeyle şarkı söylüyorum.Bar müzisyeni olmasaydım bu kadar rahat olamazdım.Sahnede olmak süper bir şey.Etrafındaki insanlar şarkılarını hep bir ağızdan söylüyor.Bunun kadar mutluluk verici bir şey yok.İsterim ki her insan bunu hayatında bir kez yaşasın.Zaten ondan sonra bırakamaz.

BİR DÖNEM YEREL BİR TELEVİZYONDA MÜZİK PROGRAMI DA YAPMIŞSINIZ.

Evet, bir müzik programı yapıyordum;Karadeniz Ereğlisi’nde .Genç kızlar telefonla bağlanıyordu , istekte bulunuyorlardı.Güzel,hoş ve sıcak bir programdı.

EKRANDA OLMAK NASIL BİR DUYGU?

Güzel bir duygu fakat sahnede olmakla karşılaştırılamaz.Ekranda her an her şekilde olabilirsiniz.Amaher an sahnede olamazsınız.Ekran olayı , benim yaptığım işi destekliyor.

BİR RÖPORTAJINIZDA ”OYUNCULUKLA İŞİM OLMAZ, BEN ÖNCE MÜZİK YAPACAĞIM”DEMİŞSİNİZ.

Aslında net olarak ”oyunculukla işim olmaz”demedim. O an oyunculukla işim olmazdı. Yarışmadan yeni çıkmıştım ve öncelikle yapmak istediğim işte, müzikte kendimi ispat etmeden oyunculuk yapamazdım. Önce müzisyen kimliğimi oturtmam lazımdı. İki senede , Anadolu’nun birçok yerinde 200 konser verdim ve bir de albüm çıkarttım.Şimdi ikinci albümü çıkartıyorum. 5 Ağustosda Yeni Melek ‘te albüm tanıtım konserim var.Yani her şeyin zamanını kafamda kurgulamaya çalışıyorum.Şu anda dizi beni destekleyecek bir iş.Müziğim de diziyi destekleyecek.Ama o an dizi işine girseydim müzisyen kimliği oturmamış Barış Akarsu olacaktım.

O HALDE AVANTAJLI BİR ROL OLMUŞ BU SİZİN İÇİN.DAHA ÖNCE YAŞAMIŞ OLDUĞUNUZ DUYGULARI YANSITTIĞINIZA GÖRE…

Tabii, her rolü oynayamam.Ona göre seçtim.Ben yarışmadan çıktıktan sonra bir çok dizi teklifi geldi,hepsini geri çevirdim.Öncelikle müzisyen olarak kendimi ispat etmeliydim.O yüzden reddettim.Oyunculukla işim olmaz dediğim zaman o zamandır.

POPÜLER OLMAK İSTİYOR MUSUNUZ?

Popülerlik geçici bir şey. Önemli olan kalıcı olabilmek. Kalıcı olmak için de fırsatları iyi değerlendirmen ve iyi işler yapman gerekiyor. Tek amacım kalıcılık.

KENDİ ADINIZA OLAN İNTERNET SİTENİZDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN LİNKLERİ VAR. ORTAK ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜYOR MUSUNUZ ?

barışşşKüresel Barış ve Adalet Komisyonu ile sıkı ilişkiler içerisindeyim. Sürekli mesajlaşırız. Zaten benim yapmam gereken bu. Duyarlı bir insanım. Doğaya karşı, her şeye karşı…Sanatçı kimliğimi oturttuktan sonra herşey daha etkili olacak. Şu anda zamanının gelmesini bekliyorum.

SÜREKLİ CEM KARACA VE BARIŞ MANÇO’NUN VELİAHTI OLARAK ZİKREDİLMEK , AYNI SORUYLA KARŞILAŞMAK CANINIZI SIKMIYOR MU ?

Hayır, tam tersine gurur veriyor. Ama ben Barış Akarsu’yum.

PEKİ NEDEN BAŞKASINI KARŞILAŞTIRMIYORLAR DA SİZİ KARŞILAŞTIRIYORLAR BU İSİMLERLE ?DIŞARIDAN BAKINCA TEK ORTAK ÖZELLİĞİNİZ UZUN SAÇ.KERAMET ORDA MI?

Keramet saçta sakalda değil. Ben de özel bir şey görüyorlar demek ki. Yalnız ben de bilmiyorum ne olduğunu. Bir tek şunu söyleyebilirim, yarışmada insanlar benim dürüstlüğümden çok etkilendiklerini söylüyorlardı. Doğal bir insanım. Tepkilerim,yaşayışım doğal. Ben bu çağın adamı değilim. Ben 70’li, 80’li yıllarda yaşamalıymışım.

KEŞKE YAPSAYDIM” DEDİĞİNİZ BİRŞEY VAR MI?

Hep arkeoloji ya da radyo, televizyon ve sinema okumak istemişimdir. Ancak gerçekleştiremedim. Özellikle sinema benim için büyük bir tutku.

Vatan Gazetesi – 03 Ağustos 2006

 

 

Barış Akarsu: Popülerlik Geçici, Önemli Olan Kalıcılık

0

Asla Popçu Olmadım

Barış Akarsu bir televizyon kanalında yayınlanan “Akademi Türkiye” yarışmasında birinci olduktan sonra gittiği her yerde bir “star” gibi karşılanmaya başladı. Geçen yıl çıkardığı “Islak Islak” adlı ilk albümünde olduğu gibi Seyhan Müzik etiketiyle yayınlanan “Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek” adlı yeni albümünde de rock müzik ısrarını sürdürüyor. Yarışma popülaritesi nedeniyle bir türlü “rocker”lardan kabul görmeyen Akarsu’nun geçen yıl Barışarock programına alınmasına tepki duyanlar da olmuştu. “Yalancı Yarim” adlı bir dizi filmde de rol alan Akarsu “Albümümü dinledikten sonra benim ne tür müzik yaptığıma karar versinler” diyor.

Müzik dünyasında tanınmadan önce ne yapıyordunuz?

– “Ben Zonguldak doğumluyum. Çok küçük yaşta babamın işinden dolayı Amasra’ya yerleştik. Babam belediye işçisiydi. Çocukluğumu, okul çağlarımı Amasra’da yaşadım.”

Müziğe ilginiz ne zaman başladı?

– “İyi bir müzik dinleyicisiydim. Okulda da öğretmenlerim bana hep şarkı söyletirdi. İnsanlar sesimi beğenirdi bende de müziğe karşı bir eğilim oluştu. İlk başta klavye çaldım, Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Ahmet Kaya’larla büyüdüğüm için saza karşı bir merak başladı bende. Lise döneminde U2, Cat Stevens, Queen dinliyordum. Sonra gitara başladım. Benim müzik hayatım Amasra’da kumsalda şarkı söylerken başladı.”

Amasra’dan ne zaman ayrıldınız?

– “Liseyi bitirir bitirmez Ankara’ya çalışmaya gittim. Garsonluk, barmenlik gibi işler yaptım. Yazları Antalya’da turistik yerlerde animatörlük yaptım. Ankara’da bir barda hem gitar çalıyordum, hem de barmendim. Gitarım, şarkı söylemem gelişti derken grup kurdum. 4-5 sene Karadeniz Ereğlisi’nde profesyonel anlamda müzik yaptık.”

Yarışmaya nasıl katıldınız?

– “Bir dönem işten ayrılmıştım, bir ayım evde geçti. Bu sırada yarışmanın fragmanları dönmeye başlayınca diğerlerine benzemiyor diye düşündüm. Arkadaşlar da ‘katıl’ diye destek verdiler.”

Rockçı profili çizmek istiyorsunuz, “rockçıyım” diyorsunuz ama rockçılar sizi kabullenmedi galiba? barış

– “Yarışma beni güzel bir yere getirirken bazı insanların önyargısını aldık. Onlara bir şey demiyorum çünkü ben de oralardan geliyorum. O kafa yapısını biliyorum. Yarışmaya girmeden önce ben de öyleydim, hala öyleyim, öyle kalacağım.”

Nasıl kafalar?

– “Yıllardan beri yaptığımız en büyük yanlıştır bizim. Rocker adam arkada durur, cooldur, soğuktur, sadece kendilerine çalarlar. Hep geride kalma gibi bir düşünce olur. Kendimizi kilitledik kapının arkasına. Sadece kendimiz gibi olan insanlara kendimizi verdik. En büyük yanlış buydu ve başka insanlar türedi, pop müzik türedi. O kabuğu kıracağım ve rock müzik yapacağım, ‘Biz de varız’ diyeceğim. Ben asla popçu olmadım, yaşam standartlarımda da hiç pop şekilde yaşamadım. Ben işçi çocuğuyum, tabandan geliyorum. Buraya geldiysem tırnaklayarak geldim. Yeri geldi ezildik, yeri geldi rahat yaşadık.”

İki albümünüzü müzikal olarak değerlendirir misiniz?

– “Islak Islak yoğun bir döneme geldi, tam anlamıyla Barış Akarsu’yu yansıtmadı. Ama insanlara ulaşabildim. İkinci albümde daha iyi oldu, üçüncü albümde daha da iyi olacak. ‘Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek’ bir rock albümüdür. Bundan sonraki daha da rock olacak. Rocker ruhuyla yaşıyorsan asla önyargılı olmamak gerekiyor. Beni eleştirenler şu albümü alıp dinlesinler ondan sonra konuşsunlar. ‘Sen popçusun’ diyenler dinlesinler albümü, popçu muyum, rockçı mıyım, topçu muyum kendileri karar versinler.”

Albüme neden böyle bir ad verdiniz?

– “Müzik bir şey anlatmalı, benim için müzik sadece aşktan ibaret değil. Toplumsal bir olgu. Ben yalnızca karşı cinse değil, başka şeylere de aşığım. Gözümüzle göremediğimiz güzellikleri de fark etmek ve ettirmek istiyorum. Albümün adını arkadaşlarla beraber koyduk. ‘Düşmeden Bulutlarda Tutunmak İstiyorum’ diyoruz. Bulutlarda tutunmak zordur ve yaşadığımız dünyanın şartları da bulut gibi. Yaşamak da zor, tutunmak da zor. O bulutlarda yürümek için çabalamak gerekiyor. Çalıştığın zaman bulutlarda bile yürüyebiliyorsunuz. Bütün zorlukların altından kalkabiliyorsun. Bu da böyle bir şey. Düşmeden bulutlarda koşmak gerek.”

DÜNYAYA DAHA GÜZEL BAKMAK…

Rock müzik anlayışından felsefesinden ne anlıyorsunuz?

– “İnsanın saçını uzatmasıyla farklı görünmesiyle şekilcilikle rocker olunmuyor. Rock tamamen yürekte hissedilen bir şeydir. Rocker insan dünyaya daha güzel bakar, bakış açısı daha geniştir.Rockın özüne bakarsak isyandır. Haykırıyorsam ‘insanlar daha güzel yaşasın’ diye haykırıyorum. Bunu müziğe döktüğünde rock müzik o zaman çıkıyor işte. Haykırmak şiddet değildir. Bence insanın duygusunu en güzel ifade eden şey haykırmaktır. Çoğu zaman kendi başıma kaldığım zaman bağırıyorum. Sevdiğim zaman da bağırıyorum. Ya da ne bileyim, duygularımı haykırarak ifade ediyorum.”

Rock müziğe sizi yönlendiren ne oldu?

– “Amasra’da yaşadığım için kendimi çok avantajlı hissediyorum. Benden yaşça büyük insanlarla yaşadım ve onlardan çok şey öğrendim. Biz Zonguldaklıyız, Zonguldak madencilerin şehridir. Çaycuma, Amasra, Bartın hala bozulmamış yapılardır. Amasra’ya gelip doğal ve tarihi alanların belgesellerini çekerler. Öyle insanlar vardır ki onların belgesellerini çekmek gerek. Bizim Nazım Abi vardır, Süleyman Çil vardır.”

Demek isyan duygusu memleketten geliyor?

– “Babam da 68 kuşağından, ‘kelaynak’ derler. Çocukluğum 1 Mayıs’larda madenci yürüyüşlerinde geçti. Ben 13 yıldan beri gurbetteyim yani dışarıdayım, Amasra’da tanıdığım kadar samimi insanlar görmedim. Amasra’nın öyle bir yapısı vardır ki ister istemez denize karşı haykırmak gelir içimden.”

Cumhuriyet Gazetesi – 07 Ekim 2006

 

 

Türkiye’de Rocker Eksikliğini Ben Tamamladım!

Magazinoteli’nin resepsiyonisti yine olaylara farklı yaklaşmaya, görünmeyen gerçekleri gözler önüne getirmeye devam ediyor. İşte Resepsiyonist’in genç rockçı Barış Akarsu ile yaptığı ses getirecek röportajı;

Uzun bir aradan sonra telefon görüşmelerimiz sona erdi ve Barış Akarsu ile karşı karşıya geldik.Ya şu insanoğlunun önyargılı olması çok kötü bir şey…Ben, menajeri Neşe’nin zoruyla yatağından zorla kaldırılıp karşıma akşamdan kalma bir adam bekliyordum ki benden daha dinç daha delidolu biri çıktı Barış…


Kendimde ki bu eksikliklerimi beynimle paylaşırken ilk gafımı yaptım,ilk tokalaşma ve “Merhaba Tarık”…Laf ağzımdan çıkmıştı bir kere “Tarık kim ya ?”diye kendime kızarken, Barış “Önemli değil ama Alfonzo daha hoş değil mi?” diye espiri yaptı…


Kendimi affettirmenin bir yolu vardı.Her Türk erkeğinin hiçbir zaman hayır diyemediği şeyi sundum ona “KEBAP


Hem yemek yedik hem de sohbet ettik.Yemek sırasında kayıt cihazımı çalıştırdım,işte size kayıt cihazından çıkan kelimeler…

BARIŞ AKARSU; “TÜRKİYE’DE ROCKER EKSİKLİĞİNİ BEN TAMAMLADIM!…”

MUHABİR-Akademi Türkiye yarışmasına girmeden önceki Barış ile Akademi Türkiye yarışmasından sonraki Barış arasında nasıl bir fark oluştu?

BARIŞ-Aslında çok büyük bir fark yok.Sadece yaşam standardımda biraz değişiklikler oldu. Şimdi ekonomik açıdan daha rahat ve özgürüm…Daha çok çalışıyorum ve daha çok kazanıyorum buna da fark denmez bu olası bir şey…

MUHABİR- Eski arkadaşların hiç demiyorlar mı “Ya Barış çok değiştin şöhret seni değiştirdi”?

BARIŞ-Aksine onlar bana der “Oğlum değişsene biraz artist gibi davransana” gibi şeyler. Yok ben hala eski arkadaşlarımla beraberim onlarla takılıyorum onlarla eğleniyorum.

MUHABİR- Müzikte tarzını ne olarak tanımlıyorsun?

BARIŞ- Ben genelde rock müzik dinlerim ve rock müzik yaparım.Bu benim tarzım.Ben bu müziği yaptığım sürece kendimi rahat ve huzurlu hissediyorum.

MUHABİR- Peki albümünü yaparken sana “olmaz piyasada bu tutmaz gel sen başka bir tarz yap demediler mi?

BARIŞ-Aksine şöyle bir şey oldu. Müzik dünyasına girdikten sonra daha da sarıldım rock müziğine çünkü bir eksiklik vardı rocker eksikliği, onu tamamladığıma inanıyorum…

MUHABİR- Bu çok iddialı bir söz değil mi?

BARIŞ-Yani iddialıyım sonuna kadar da iddialı olacağım.Rock müzik yapıyorum sonuna kadar da rock müzik yapacağım.Bu işte en iyisi olmaya çalışacağım ve en iyisini yapacağım.

MUHABİR-Müzik camiasında sana köstek olanlar oldumu?

akarsuBARIŞ-Köstek olan çok oldu.Ama ben köstek olanlara pek bakmadım kendi yolumda ilerledim.Önüme çok engeller konuldu ama ben onları sabırlı ve sakin bir şekilde aştım kendimi onların seviyesine hiç indirmedim.Ben Barış Akarsu’yum ve karşıma çıkan engelleri Barış gibi aştım bu camianın kurallarını kullanarak onlarla dalaşmadım…

MUHABİR- İkinci albümünü çıkardın biraz bahseder misin?


BARIŞ-İçime sinen bir albüm oldu,oturuyorum dinliyorum ve kendi kendime “işte ne yapmam gerektiğini anladın işte budur” diyorum.Birinci albüm iyi olmalı ikinci albüm daha da iyi olmalı ve oldu şimdi ise üçüncü albüm bundan daha iyi olacak öyle olmalı.Ama şimdi albümümü dinliyorum o kadar eksik noktam var ki bunları duyabiliyorum ama bunlar müzik adına eksik işte alt yapılarda şurda şöyle çalınsaydı şu şöyle olsaydı gibi şeyler yakalıyorum. Bu dizide de böyle oturup izlediğim zaman kendimdeki hataları bulmaya çalışıyorum kendimi eleştiriyorum ve o hataları bir daha yapmamaya çalışıyorum.Hep eleştirisel bakarım kendime bu mantıkla ilerlerim ben.

MUHABİR-Kimlerle çalıştın albümde?


BARIŞ- Hepsi gerçek müzisyen çok değerli insanlar hep birlikte elele verdik ve bu albümü çıkardık.Hepsinin bu albümde katkısı büyük.Onlara buradan çok teşekkür ediyorum.Ben çok şanslı bir insanım böyle insanlarla çalıştım

MUHABİR-Sözler müzikler kime ait albümde?

BARIŞ-Menajerimde sözleri var benimde sözüm bestem var tanımadığımız kişilerinde sözü bestesi var…

MUHABİR-Bedavaya getirdin yani albümü…

BARIŞ-Aynen öyle oldu kendin pişir kendin ye misali….

MUHABİR-Satış grafiği nasıl?

BARIŞ-Albüm daha bir hafta oldu çıkalı ama öncekine göre müthiş bir fark var buda bana göre iyi bir şey demek…

MUHABİR-Sanat camiasında sevmediğin insan var mı?

BARIŞ- Sanat camiasında insan olarak sevmediğim kimse yok ama yaptıkları iş olarakkabullenemiyorum.Halk bu kadar basit değil bu kadar basit olmamalı yapılan müzik.Yada müzik bu kadar kolay olmamalı ama piyasa şarkısı denilen bir tabir var ve bu beni rahatsız ediyor.Halka ne verirsen onu alır sen iyi bir şeyler yaptığın zaman halk seni yine dinler ve iyi bir şekilde dinler.Amabizim halkımız kimin ne olduğunu çok iyi biliyor bu biraz olsun içimi rahatlatıyor…

MUHABİR- Peki hiç korkun var mı? Bir gün bu rüya biterse diye?


BARIŞ-Korkularım kaygılarım yok.Şöyle yok, yaşadığım şeylerin birden elimden gideceği,oluşan şeylerin birden yok olacağı, elimdekilerin bir anda elimden alınacağı şeklinde korkum tasam yok.Böyle bir hırsla yaşamıyorum ben. Sonuçta ben her şekilde mutluyum, müzik benim en büyük servetim ha bir şekilde korkum var işimde başarılı olamamak.Bu işte en iyi olmak istiyorum sağlam temeller atıp müzik adına iyi bir yerde olmak istiyorum.

MUHABİR- Emeğinin karşılığını aldın mı peki?


BARIŞ-Vallahi ne yalan söyleyeyim saygı duyanda oldu duymayanda ama saygı duyan dahafazla.Sonuçta ben bu müziği insanlar için yapıyorum ve onların kararlarına saygılıyım ama iyi ama kötü.

MUHABİR-Rocker’ım dedin. Rockerlar özgürlüğüne düşkün insanlardır.Geç yatarlar geç kalkarlar ve bildiğim kadarıyla sen ne sigara nede alkol kullanıyorsun bu nasıl rockerlık?Sen disiplinli bir hayat yaşıyorsun sabah erken kalkıyorsun işlerine koşturuyorsun…


BARIŞ-Tabi canım işlerime bakıyorum…Aslında rockerlar o kadar düzenli yaşayan insanlardır ki. Rocker olmasa bile her insan böyle yaşamıştır delidoludur,kızlarla buluşmuştur, içki içmiştir,geç yatmış geç kalkmıştır,dağıtmıştır ama nedense bu rockçıların başına kalmıştır.Şimdiye bakıldığı zaman rock çok zor bir olay sahnede de çok zor duruş olarak şarkı söyleme bakımından çok zordur yorucu bir olaydır.Ben her zaman düzenli yaşamaya çalışıyorum o zaman bedenimde güçlü oluyor sesimde güçlü oluyor sahnede daha dinç daha enerjik oluyorum.Daha iyi şarkı söylüyorum ve insanlar daha mutlu oluyor.Ama düşünsene her gün içen bir adamın sahneye çıktığını biter o adam on yıl sonra eser kalmaz o adamdan nitekim günümüzde de böyleleri var onların rezilliklerini de ekranlardan izliyoruz…

MUHABİR-Yalancı yarim dizisi oldukça tuttu.Tam tipine uygun bir rol.Nasıl geldi bu proje?barışş


BARIŞ-Akademi Türkiye evinden çıktıktan sonra bir çok teklif geldi.Diziler olsun,sunuculuk olsun ben bunları ilk etapta geri çevirdim çünkü ben bir müzisyenim bir müzik yarışmasından çıktım önce müziğimi yapmam gerektiğini düşündüm.Ve iki sene boyunca müzik yaptım yurdun bir çok yerinde konserler verdim iki tane albüm çıkardım.İki seneden sonra elime böyle bir senaryo geldi.Alfonso Tarık şöyle böyle okudum senaryoyu çok beğendim.Ve sırf benim üzerime, oturduk karar verdik ve çekimlere başladık.

MUHABİR-Bu kararı vermende Özgür’ün Yabancı Damat dizisinin tutması etkin oldu mu?

BARIŞ-Yok yok kesinlikle…

MUHABİR- Görüşüyor musun Özgür’le?


BARIŞ- Hayır görüşmüyorum.Aramızda öyle bir kırgınlıkta yok.O da yoğun bir tempoda çalışıyor bende yoğun bir tempoda çalışıyorum.Beni isterlerse her zaman bulabilirler,benim yerim belli yurdum belli.Ben Deha ile görüşüyorum arkadaşım benim.

MUHABİR-Alfonso Tarık,Barış Akarsu’nun önüne geçer mi?


BARIŞ-Yok asla çünkü ben Barış Akarsu olarak çıktım bir müzisyen olarak çıktım ve bir müzisyenim.Şu anda müzisyen bir adam dizide oynuyor ve kendi müziklerini dizide sergiliyor.Ben bir müzisyenim ve müziğimi ortaya koyuyorum orda.Çok değişik bir ortam tanıdım orda çok nezih insanlarla tanıştım onların işleri oyunculuk benimkisi ise müzisyenlik.

MUHABİR-Alfonso, Barış’ı aşmış durumda şu anda farkında mısın?


BARIŞ-Yok hiçbir şekilde aşamaz. Barış’ı aşmak zordur.Çünkü Barış Akarsu kendini ortaya koydu ve Barış Akarsu olarak diziye girdi.İnsanlar “Alfonso ,Alfonso” diye bağırıyorlar ama aslında şöyle bir şey var o bağırdıkları kişi Barış Akarsu.Sokakta beni gördükleri zaman Alfonso demiyorlar,Barış Akarsudiyorlar.Yarışma kimliğinden de sıyrıldım yani Barış Akarsu kimliğini insanların zihnineoturttum.Ama hiçbir şekilde rahatsız değilim bana Alfonso dedikleri zamanda hoşuma gidiyor çünkü neden? Alfonso karakterini bende çok sevdim.O adamda benim gibi yaşayan bir adam.Sonuçta Tarık ve Barış Akarsu aynı kişi…

MUHABİR-Allah göstermesin elindeki her şey gitti bitti dizideki gibi şoförlük yapar mısın?


BARIŞ-Yapamayacağım iş yok.Taşı sıkar suyunu çıkartırım.Ben ailemden öyle bir terbiye aldım.Kimseye muhtaç olmam.Allah kimseye muhtaç etmesin.Hiç bir işten çekinmem her işte çalışırım anlımın akıyla anlımın teriyle para kazanırım.Allah bana güç verdiği sürece her işi yaparım.

MUHABİR-Bir ara Barış Manço’nun yerini alacak kişi olarak seni gösterdiler neler söyleyeceksin?

BARIŞ-Bu çok onur verici bir şey ama hiç kimse ne Barış Manço’nun nede Cem Karaca’nın yerini alabilir. Ben Barış Akarsu’yum onların izinden gidiyorum kendi müziğimi yapıyorum. Onların yerine geçmektense onlar gibi ölümsüz olmayı tercih ederim.

MUHABİR-Barış Akarsu Metroseksüel mi?


BARIŞ-Ya ben kendime çok bakarım aynada(gülmeler).Benim için önemli olan saçlarımdır onlara çok özen gösteriyorum.Evde kendi kendime kremler sürerim sıradan bir bakım yaparım bir tek saçlarım için kuaföre giderim.Yanımda sürekli kolonya taşırım ve elimi sürekli kolonya ile yıkarım. Öyle saatler harcayarak manikür pedikür bunlara vaktim yok benim.

MUHABİR-O zaman şimdiki sorumun cevabını da bir nebze aldım Sevgilin var mı?

BARIŞ- Vaktim yok (gülmeler)

MUHABİR-Niye böyle bir yalan söylerler ya?


BARIŞ-Belki çoğu insan yalan söyleyebilir.Ben çok duygusal bir adamım ve eğer bir sevgilim olursa ona zaman ayırmam gerekecek duygusal bir insan olduğumdan onunla vakit geçirmek zorunda kalacağım.Şu anda yapacağım tek şey müzik tek aşkım o.Ama ileride sağlam bir şekilde ayaklarım yere bastığında aşık olmak istiyorum buna ihtiyacım var ama ilk önce müziğimi bana verilen görevleri yerine getirmem lazım.Şu da var hiç mi sevgilim olmadı tabi ki bir sürü kız arkadaşımoldu.Ama aradığımı bulamadım.Çok aradım ama bulamadım.

MUHABİR-Nasıl kızlardan hoşlanırsın?


BARIŞ-Benim için güzellik ön planda değil.Yani güzellik göreceli bir kavram benim için ilk başta.Benim için önemli olan tek şey hayatımı paylaşabileceğim yani onunla zaman geçireceğim insanın benimle birebir aynı düşüncede olmasını isterim.Ben delidolu adamım gezmeyi severim örnek hadi kalk gidelim dediğim zaman “ay ,offf, nereye, bu saatte mi” gibi cümleler kurması beni çileden çıkarır.Benimle birlikte yaşaması lazım benim zevklerimi paylaşması lazım bana destek olması lazım.Beden yapılarımızın ruh yapılarımızın birbirine uygun olması lazım.

MUHABİR- Sanat camiasından birisi olur mu?

BARIŞ-Sanat camiasından olmaz.Ya ben daha sade birini isterim kendi yaşamımda da sadelikten yanayım.Ama bu yanlış anlaşılmasın o da sanatçı olabilir ama ne bileyim bir ressam olabilir bir viyolonsel çalabilir yani ne bileyim..

MUHABİR-Manken olsun mu?

BARIŞ-Ya fazla göz önünde bulunmasın.Yok şarkıcıymış yok türkücüymüş o tür şeyler beni aşar ben kaldıramam.

MUHABİR-Mutluluk oyunu oynar mısın?
BARIŞ- Hayatta oynamam.Ben mutluluğu da yaşarım mutsuzluğu da yaşarım.Benim modlarım vardır. O anki ortam neyi gerektirirse o moda girer işimi yaparım 3 ay Akademi Türkiye evinde de böyle kaldım yoksa kalamazdım.Bir gün çok mutlu olabiliyorum bir gün çok mutsuz olabiliyorum ama asla oynamam mutlu olmak için kendimi zorlamam.

MUHABİR-Rockçıların hep bir mesajı olur senin bir mesajın var mı?


BARIŞ- Tabiki var ama ben bunu insanların gözüne soka soka yapmıyorum benim tek mesajım insanlar insan olduklarını anlasınlar insanlık çok zor bir dönem geçiriyor tabiri caizse insanlık eldengidiyor.Allah’ımdan dileğim bu acılara bu savaşlara bir son vermesi onlara insan olduklarını bir kul olduklarını hatırlatması…Mesajım bu herkes güzel yaşasın savaşsız kavgasız sevgi dolu yaşasın tek mesajım bu…

Magazinoteli – 03 Ağustos 2006

 

 

Müzikten Mi Başlayalım Konuşmaya , Oyunculuktan Mı ?

MÜZİKTEN Mİ BAŞLAYALIM KONUŞMAYA , OYUNCULUKTAN MI ?

Herşeyden önce müzik.Müzikten başlayalım tabii.Benim birinci mesleğim müzisyenlik ve hep öyle gidecek.Ben dizide oynayan bir müzisyenim.

MADEM MÜZİKTEN BAŞLADIK , AKADEMİ TÜRKİYE’NİN KARİYERİNİZE YAPTIĞI KATKILARDAN BAHSEDELİM…

Akademi Türkiye’nin bana etkisi olumlu oldu.Yarışma bana çok şey kattı.İyi ki katılmışım bu yarışmaya , o sayede büyük bir adım attım.Bu yarışma Türkiye’nin önemli ses yarışmasıydı.Ancak artık yarışmanın etkisinden kurtuldum,insanlar şu an beni Barış Akarsu olarak tanıyor ”Akademi Türkiye Barış”olarak değil.Bunu yapmak için de çok uğraştık,büyük çaba sarfettik.İki senedir tırnaklarımızla kazıdık,çok güzel bir albüm hazırladık.Yine de yarışmaya çok şey borçluyum.

ESKİDEN BARLARDA KENDİ MÜZİĞİNİZİ YAPIYORDUNUZ.ŞİMDİ YAPIMCILARLA ÇALIŞIRKEN DE KENDİ MÜZİĞİNİZİ YAPABİLİYOR MUSUNUZ?CIq5zkPWcAArKsX

Yine kendi müziğimizi yaptığımız söylenebilir ama benim istediğim, içimdeki müziği yapmak şu an Türkiye’de çok zor.Benhard rock ve metal dinleyen bir adamım .Bu müziği yaparak Türkiye’de tutunmak zor.O yüzden Anadolu’ya yakın , kendi yapımıza yakın bir müzik yapıyoruz. Böylece kitlelere ulaşmamız mümkün oluyor.

YARIŞMADA BİRİNCİ OLDUNUZ VE YURT DIŞINDAKİ YARIŞMAYA KATILMAYA HAK KAZANDINIZ.ANCAK O YARIŞMA İPTAL OLDU.YİNE DE AVRUPA’YA GİTMEYİ , ORADA BİR ŞEYLER YAPMAYI DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ ?

Benim asıl amacım Avrupa’ya gitmek.Oradaki insanlara da müziğimi dinlettirmek istiyorum. Belki dördüncü, beşinci albümden sonra İngilizce albüm çıkaracağım. Rock’ın dili İngilizce zaten bana göre. Dünya’nın her yerine ulaşmaya çalışacağım.

AMASRA’DA YAŞADIĞINIZ DÖNEMDE BAR MÜZİSYENLİĞİ DE YAPTINIZ. BARDA ŞARKI SÖYLEMEK SİZE BAZI AVANTAJLAR SAĞLADI MI ?

Sahne deneyimimi barlarda edindim.Yıllarca barlarda insanlarla yüzyüze,iç içe şarkılarımı söyledim.Bar müzisyenliği çok zevkli ve güzel bir olay .Bana çok şey kattı.Şimdi büyük konserlere çıktığımda Anadolu’nun dört bir köşesinde konserler verirken,sahnede o günlerin vermiş olduğu rahatlıkla ve tecrübeyle şarkı söylüyorum.Bar müzisyeni olmasaydım bu kadar rahat olamazdım.Sahnede olmak süper bir şey.Etrafındaki insanlar şarkılarını hep bir ağızdan söylüyor.Bunun kadar mutluluk verici bir şey yok.İsterim ki her insan bunu hayatında bir kez yaşasın.Zaten ondan sonra bırakamaz.

BİR DÖNEM YEREL BİR TELEVİZYONDA MÜZİK PROGRAMI DA YAPMIŞSINIZ.

Evet, bir müzik programı yapıyordum;Karadeniz Ereğlisi’nde .Genç kızlar telefonla bağlanıyordu , istekte bulunuyorlardı.Güzel,hoş ve sıcak bir programdı.

EKRANDA OLMAK NASIL BİR DUYGU?

Güzel bir duygu fakat sahnede olmakla karşılaştırılamaz.Ekranda her an her şekilde olabilirsiniz.Amaher an sahnede olamazsınız.Ekran olayı , benim yaptığım işi destekliyor.

BİR RÖPORTAJINIZDA ”OYUNCULUKLA İŞİM OLMAZ, BEN ÖNCE MÜZİK YAPACAĞIM”DEMİŞSİNİZ.

Aslında net olarak ”oyunculukla işim olmaz”demedim. O an oyunculukla işim olmazdı. Yarışmadan yeni çıkmıştım ve öncelikle yapmak istediğim işte, müzikte kendimi ispat etmeden oyunculuk yapamazdım. Önce müzisyen kimliğimi oturtmam lazımdı. İki senede , Anadolu’nun birçok yerinde 200 konser verdim ve bir de albüm çıkarttım.Şimdi ikinci albümü çıkartıyorum. 5 Ağustosda Yeni Melek ‘te albüm tanıtım konserim var.Yani her şeyin zamanını kafamda kurgulamaya çalışıyorum.Şu anda dizi beni destekleyecek bir iş.Müziğim de diziyi destekleyecek.Ama o an dizi işine girseydim müzisyen kimliği oturmamış Barış Akarsu olacaktım.

O HALDE AVANTAJLI BİR ROL OLMUŞ BU SİZİN İÇİN.DAHA ÖNCE YAŞAMIŞ OLDUĞUNUZ DUYGULARI YANSITTIĞINIZA GÖRE…

Tabii, her rolü oynayamam.Ona göre seçtim.Ben yarışmadan çıktıktan sonra bir çok dizi teklifi geldi,hepsini geri çevirdim.Öncelikle müzisyen olarak kendimi ispat etmeliydim.O yüzden reddettim.Oyunculukla işim olmaz dediğim zaman o zamandır.

POPÜLER OLMAK İSTİYOR MUSUNUZ?

Popülerlik geçici bir şey. Önemli olan kalıcı olabilmek. Kalıcı olmak için de fırsatları iyi değerlendirmen ve iyi işler yapman gerekiyor. Tek amacım kalıcılık.

KENDİ ADINIZA OLAN İNTERNET SİTENİZDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN LİNKLERİ VAR. ORTAK ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜYOR MUSUNUZ ?

barışşşKüresel Barış ve Adalet Komisyonu ile sıkı ilişkiler içerisindeyim. Sürekli mesajlaşırız. Zaten benim yapmam gereken bu. Duyarlı bir insanım. Doğaya karşı, her şeye karşı…Sanatçı kimliğimi oturttuktan sonra herşey daha etkili olacak. Şu anda zamanının gelmesini bekliyorum.

SÜREKLİ CEM KARACA VE BARIŞ MANÇO’NUN VELİAHTI OLARAK ZİKREDİLMEK , AYNI SORUYLA KARŞILAŞMAK CANINIZI SIKMIYOR MU ?

Hayır, tam tersine gurur veriyor. Ama ben Barış Akarsu’yum.

PEKİ NEDEN BAŞKASINI KARŞILAŞTIRMIYORLAR DA SİZİ KARŞILAŞTIRIYORLAR BU İSİMLERLE ?DIŞARIDAN BAKINCA TEK ORTAK ÖZELLİĞİNİZ UZUN SAÇ.KERAMET ORDA MI?

Keramet saçta sakalda değil. Ben de özel bir şey görüyorlar demek ki. Yalnız ben de bilmiyorum ne olduğunu. Bir tek şunu söyleyebilirim, yarışmada insanlar benim dürüstlüğümden çok etkilendiklerini söylüyorlardı. Doğal bir insanım. Tepkilerim,yaşayışım doğal. Ben bu çağın adamı değilim. Ben 70’li, 80’li yıllarda yaşamalıymışım.

KEŞKE YAPSAYDIM” DEDİĞİNİZ BİRŞEY VAR MI?

Hep arkeoloji ya da radyo, televizyon ve sinema okumak istemişimdir. Ancak gerçekleştiremedim. Özellikle sinema benim için büyük bir tutku.

Vatan Gazetesi – 03 Ağustos 2006

 

 

HES’ler Topraklarımızın, Sularımızın Elimizden Alınmasıdır!

0

HES’ler Topraklarımızın, Sularımızın Elimizdan Alınmasıdır!

Ülkenin bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarını, kurumlarını satan AKP Hükümeti şimdi de sularımıza el attı. Ama bu sefer güçlü bir halk direnişiyle karşılaştı. “Dereler Özgür Akacak” diyenler Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) altında örgütlendi. Biz de www.ulusalkanal.com.tr olarak DEKAP Sözcüsü,başarılı gazeteci Ömer Şan ile HES (Hidroelektrik Santralleri) sorununu ve halkın direnişini konuştuk.

Ercan Deniz Küçük : HES nedir? HES’lere neden karşılar?

ÖMER ŞAN (ÖŞ) : Herhâlde bu soruyu espri olarak sordunuz! Yani ince göndermeler olsun diye! Elbette ki bizi bilimsel tanımlamasından daha çok bizim için ne anlama geldiği kısmı ilgilendiriyor!..

HES’ler, yani ülkemizin bütün vadilerini bir kanser virüsü gibi sarıp, derelerimizin sularını kilometrelerce tünellere alacak olan, ilk belirlemelerimize göre sayıları 2 bin 300’leri bulan, bunların yanında düşünülen 2 binin üzerindeki mikro HES’le birlikte 5 ila 10 bin sayılarından söz edilen yıkım projeleri!..

Doğal yaşam alanlarımızı ortadan kaldırarak, yaşam koşullarımızı yok ederek, bizleri yurtsuzlaştıracak; yüzyıllardır atalarımızdan dedelerimizden emanet aldığımız ve koruyup kollama görevini yerine getirerek gelecek nesillerimize aktaracağımız topraklarımızın, sularımızın elimizden alınacağı projelerdir HES’ler…

Enerji açığı bahanesiyle, yatırım safsataları gölgesinde geliştirilen rant projeleridir… Biliyorsunuz Enerji Bakanı Yıldız, bir keç hafta önce bu yönde bir açıklama yaptı ve elektrik enerjisi açığımız olmadığını ve hatta fazlamız olduğunu söyledi! Bizler bunu yıllardır, devletin resmi raporları doğrultusunda söylüyor ve resmi rakamlarla ortaya koyuyoruz! Ancak, eski Çevre ve Orman Bakanı, şimdiki Orman ve Su İşleri Bakanı ve HES’lerin hamisi konumundaki Sayın Eroğlu bunun tam tersini söyleyerek adeta bu projeleri dayatıyor…

HES’ler aynı zamanda sularımızın ticarileştirilmesinin altyapısıdır… Sularımızın kontrol altına alınmasıdır!..

Su ve toprak olmadan uğruna mücadele edecek bir şey olur mu? Üreterek var edebilir misiniz yaşamı?..

İşte HES budur bizim için! Ve işte bunun için karşıyız HES’lere…

EDK : Neden Derelerin Kardeşliği?

ÖŞ : Mücadelenin birliği, paylaşımı… Söylem birliği, dayanışma ve yardımlaşma! Hepsinden önemlisi yaşamı savunmak…

Dünyanın neresine bakarsanız bakın insanlar bütün yerleşim alanlarını neredeyse akarsuların kenarlarında, oluşturduğu vadilerde kurmuşlardır. Bu alanlarda üreterek var etmişler ve yaşam alanlarını oluşturmuşlardır. Özellikle de yurdumuzda ve Doğu Karadeniz bölgesinde bunu sıkça görürüz. Yerleşim yerlerine verilen isimler, bölgesel ve yerel adlandırmalar hep bu yönde olmuştur. Derelerin Kardeşliği bir anlamda böyle bir dayanışma, birliktelik ve oluşumdur.

Hiçbir hiyerarşik yapısı olmadan, tamamen gönüllülük esasına dayanan ve tamamen bağımsız yerel bir halk hareketi olan bu yapıda hiçbir fon, sponsorluk, lobicilik, kurum veya kuruluşlara dayalı proje desteği vs gibi oluşumlardan herhangi bir destek, yardım veya benzeri türden katkı alınmaz, kabul edilmez veya beklenmez.

Köylüler ekmeğini paylaştı, karşılığında cop yedi”

EDK : Derelerin Kardeşliğini savunanlara yapılan baskılar (özellikle kolluk kuvvetlerinin) hakkında bilgi verir misiniz?

ÖŞ : En başından bu yana her türlü baskıyı deniyorlar. Önce bu projeler devlet yatırımıymış gibi gösterilerek insanlar aldatıldı. Şirketler ortaya çıkınca halk bunun farkına vardı.

Özellikle son dönemde daha da ön plana çıkmaya başlayan kolluk kuvvetlerinin engellemeleri oluyor. Mesela ekonomik anlamda teklifler, iş vaatleri ve benzeri türdeki rüşvet teklifleri önce köylüler arasındaki sosyal ilişkileri bozdu.

Siyasi baskılar geldi ardından. Yetmedi bu kez, devletin gücü kolluk kuvvetleriyle girdi devreye. Köylerde, vadilerde, yaylalarda köylülere, helke copla müdahale edip, biber gazı sıkıldı. Yaşam alanlarını savunan, tarihini, kültürünü, sosyal ilişkilerini korumaya çalışan insanlar, köylüler vatan sevmezlikle suçlanarak, çeşitli yakıştırmalarla aşağılanıp küçümsenmeye çalışıldı.

Hopa olaylarında bu tırmanışın yansımasını gördük. Gerze’de, Tortum’da, Solaklı’da yaşadık gelişmeleri. Hayatında eylem nedir bilmeyen köylüler örgüt üyeliği ile suçlanarak topluca gözaltına alındı. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden soruşturmalar açıldı.

Asli görevleri halkın can ve mal güvenliğini koruyup kollamak olan kolluk kuvvetleri, içerisinden çıktığı halkın karşısına dikildi. Halkı korumak bir yana neredeyse şirketlerin özel güvenlik güçleri gibi çalıştırılmaya başlandılar. Köylüler gece yarılarına kadar nöbet tuttuğu dere kenarlarında, yaylalarda kolluk kuvvetlerine su verdi, ateş yaktı, ekmeğini paylaştı ama karşılığında cop ve biber gazı aldı!

EDK : Yapımına başlanan birçok HES projesi durduruluyor. Mücadeleniz hakkında bilgi verir misiniz? Nasıl bir gelişme ve kazanım sağladınız? Yapımı durdurulan HES’lerin doğaya bıraktığı zararlar nedir?

ÖŞ : Bu soru aslında mücadelenin en başından beri süregelen çalışmaları ele alır ki, anlatımı sayfalara veya kısacık sütunlara sığmaz.

Evet, bugüne kadar 120’nin üzerinde dava açıldı HES’lere ve 100’ün üzerinde yürütmeyi durdurma ve iptal kararı verildi. Bu yargı kararlarının tamamında bu projelerin hukuka, yasa ve yönetmeliklere, kamu yararına, uluslararası anlaşmalara, bilime ve en önemlisi de hukuka açıkça aykırı olduğu vurgulanıyor. Ama gelin görün ki, bu yargı karaları yokmuş gibi, hukukun üstünlüğü ilkesi çiğnenerek hala bu projelerde diretiliyor ve dayatılıyor.

Öte yandan sadece yapımı durdurulan değil, bütün HES projeleri yaşamı yok ediyor. Burada sadece doğadan söz etmek, sadece çevresel etkilerini ön plana çıkarmakla yetinemeyiz. Bir bütünü düşünmek zorundayız ve bu bütün yaşamı oluşturmaktadır. İşte ortak mücadelemiz de işte bunun içindir, yaşam mücadelesidir yani!

Suyu yaşamın asli unsuru ve vazgeçilmesi olarak yaşamın odağına koyduğunuzda bu projelerin zararlarını daha iyi anlayabilir ve kavrayabilirsiniz…

HES’ler çevreyi kirletmiyor, yaşamı yok ediyor!”

EDK : Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu “HES’ler çevreyi kirletmiyor, nehirde nokta gibi, taşkınları önlüyor. Fazla suyun enerjisini alıyor. HES’ler yapıldıktan sonra Uzungöl’den daha güzel mesire alanları çıkacak.” Söylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

ÖŞ : Biz çok şey düşünüyoruz da, O’nun düşünebildiğinden emin değiliz. Sayın Bakanın söylemleri hakkında da çok şey söyledik. Bir kere halkı ve kamuoyunu yanıltmayı bırakmalı. Yargı kararlarına en azında göz gezdirmeli ve bilimsel raporlara bakmalı. Adının önünde akademik unvanı olmasına karşın sanki birilerinin sözcüsüymüş gibi konuşmaya ve hikaye anlatmaya devam ediyor. Evet, HES’ler çevreyi kirletmiyor, yaşamı yok ediyor! HES’lerle birlikte mesire alanlarında neler yapacak köylüler? Çay tarımı mı, fındık mı, tütün mü, balıkçılık veya hayvancılıkla mı uğraşacak? Yoksa altından su akmayan kemer köprülerini mi seyredecek? Oralarda akua parklar, dev akvaryumlar veya botanik bahçeleri mi kuracaklar?

Bu projelerin etkisiyle, yok ettikleri endemik türleri yeniden dünyaya getirebilecekler mi? Oradaki yaşamı yeniden canlandırabilecekler mi? Uzungöl’ü ortadan kaldırdıklarında, oradaki insanların yaşayabileceği başka bir Uzungöl daha bulabilecekler mi?

Marks’ın özlü sözüdür, ‘Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser! İşte buradaki olay da budur?

EDK : HES firmalarının hükümet ve uluslararası bağlantıları hakkında bilgi verir misiniz?

ÖŞ : Bu soru hakkında yorum yapmamıza gerek yok! Bizim böyle bir yetkimiz veya polemiğe girme gibi de bir lüksümüz yok! İsteyen, bizim gibi sadece internet üzerinden kısa bir araştırma yaptığında kimin kimlerle nasıl bağlantıları olduğunu gayet rahatça bulabilir. Ve hatta hangi lobilerle bağlantılı olduklarını dahi görebilirsiniz… Bunu siz de yapabilirsiniz!

Hele de uluslararası bağlantılara baktığınızda hemen bütün projelerde, uluslararası sermaye bağlantılarını da görebilirsiniz.

Örneğin, Finlandiyalı bir su firmasının Türkiye’de HES projesi geliştirdiğini görebilirsiniz!

ABD’de artık HES’ler ve barajlar yıkılıyor!”

EDK : Sizce HES’ler olmazsa olmaz mıdır? Alternatifleri var mıdır? Özellikle AB ülkelerinde HES’lerin durumu?

ÖŞ : Olmazsa olmaz kavramı bizim mücadelemize uymayan bir anlatımdır.

Alternatif konusu ise bizim mücadele alanımıza girmediği için ilgilenmiyoruz. Öneri gibi bir lüksümüz yok! Bizler, hayatımızı sürdürdüğümüz doğal yaşam alanlarımızın bir başka alternatifi olmadığını söylüyor ve ortaya koyuyoruz.

AB ülkelerinde uzun zamandan bu yana HES yapılmadığını ve çok eskiden yapılanların zararlarını yeni görmeye başladıklarını; bunun yanında da ABD’de artık HES’lerin ve barajların yıkılmaya başladığını biliyoruz.

EDK : Siyasi partilerin HES’ler konusundaki tavrı nedir? Size destek olanlar?

ÖŞ : Bizim bu mücadelede herhangi bir ayrım yapmamız söz konusu değil! Bütün siyasi partilerden insanlar var aramızda ve mücadelemizde. Biz ulaşabildiğimiz herkese derdimizi anlatmaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Verilen desteklere teşekkür ediyoruz. Elbette ki hedefimizde iktidardaki siyasi parti duruyor ama mücadelemizde omuz omuza olduğumuz birçok yürekli dostumuz da var!

EDK : HES firması AYEN’in adını ÇAYEN olarak değiştirmesi ne anlama geliyor?

ÖŞ : Hiçbir anlama gelmiyor! Ne değişirse değişsin, dere kenarlarında nöbet devam ediyor, mücadele sürüyor! Çıyanlık yapmasınlar!

EDK: Bir Rizeli olarak Metin Lokumcu ve Çayan Birben’in polisin sıktığı biber gazından ölmesi hakkında neler söylemek istersiniz?

ÖŞ : Demek ki biber gazı sağlığa zararlı ve öldürücüymüş! Lokumcu’yu mücadelemizde yaşatma sözümüz var! Çayan ise bu sonsuzluğun ucundaki ışık gibi… Yüreklerimiz dağlayamayız!

EDK : Son dönemde Karadenizli sanatçıların başını çektiği Diren Karadeniz ve Ses Ver kliplerini nasıl buldunuz?

ÖŞ : Herkesin kendi mücadelesi içerisinde söz söyleme hakkı vardır. Mücadelenin dile gelişidir bu tür gelişmeler… Mücadeleyi anlatmak açısından önemli vurgulardır. Belgedir en azından tarihe ışık tutacak. Hepsinin yüreklerine ve emeklerine sağlık…

EDK : Son olarak www.ulusalkanal.com.tr okuyucularına söylemek istediklerinizi alabilir miyiz?

ÖŞ : Bizlerin vermiş olduğu bu mücadele sadece bizim sorunumuz değil. Yaşamı savunmak hepimizin sorumluluğundadır. Bu nedenle bizler kadar en az size de görev düşmektedir. Yaşam hepimiz için ortak değerdir! Sudan sebeplerle yaşama sahip çıkın diye noktalamak gerekir… Ve ayrıca bize böylesine bir olanak tanıdığınız, ilgi ve duyarlılığınız için de teşekkür ediyoruz…

Röportaj :Ercan Deniz KÜÇÜK

04.08.2012 ULUSAL KANAL

HES’ler Topraklarımızın, Sularımızın Elimizden Alınmasıdır!

0

HES’ler Topraklarımızın, Sularımızın Elimizdan Alınmasıdır!

Ülkenin bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarını, kurumlarını satan AKP Hükümeti şimdi de sularımıza el attı. Ama bu sefer güçlü bir halk direnişiyle karşılaştı. “Dereler Özgür Akacak” diyenler Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) altında örgütlendi. Biz de www.ulusalkanal.com.tr olarak DEKAP Sözcüsü,başarılı gazeteci Ömer Şan ile HES (Hidroelektrik Santralleri) sorununu ve halkın direnişini konuştuk.

Ercan Deniz Küçük : HES nedir? HES’lere neden karşılar?

ÖMER ŞAN (ÖŞ) : Herhâlde bu soruyu espri olarak sordunuz! Yani ince göndermeler olsun diye! Elbette ki bizi bilimsel tanımlamasından daha çok bizim için ne anlama geldiği kısmı ilgilendiriyor!..

HES’ler, yani ülkemizin bütün vadilerini bir kanser virüsü gibi sarıp, derelerimizin sularını kilometrelerce tünellere alacak olan, ilk belirlemelerimize göre sayıları 2 bin 300’leri bulan, bunların yanında düşünülen 2 binin üzerindeki mikro HES’le birlikte 5 ila 10 bin sayılarından söz edilen yıkım projeleri!..

Doğal yaşam alanlarımızı ortadan kaldırarak, yaşam koşullarımızı yok ederek, bizleri yurtsuzlaştıracak; yüzyıllardır atalarımızdan dedelerimizden emanet aldığımız ve koruyup kollama görevini yerine getirerek gelecek nesillerimize aktaracağımız topraklarımızın, sularımızın elimizden alınacağı projelerdir HES’ler…

Enerji açığı bahanesiyle, yatırım safsataları gölgesinde geliştirilen rant projeleridir… Biliyorsunuz Enerji Bakanı Yıldız, bir keç hafta önce bu yönde bir açıklama yaptı ve elektrik enerjisi açığımız olmadığını ve hatta fazlamız olduğunu söyledi! Bizler bunu yıllardır, devletin resmi raporları doğrultusunda söylüyor ve resmi rakamlarla ortaya koyuyoruz! Ancak, eski Çevre ve Orman Bakanı, şimdiki Orman ve Su İşleri Bakanı ve HES’lerin hamisi konumundaki Sayın Eroğlu bunun tam tersini söyleyerek adeta bu projeleri dayatıyor…

HES’ler aynı zamanda sularımızın ticarileştirilmesinin altyapısıdır… Sularımızın kontrol altına alınmasıdır!..

Su ve toprak olmadan uğruna mücadele edecek bir şey olur mu? Üreterek var edebilir misiniz yaşamı?..

İşte HES budur bizim için! Ve işte bunun için karşıyız HES’lere…

EDK : Neden Derelerin Kardeşliği?

ÖŞ : Mücadelenin birliği, paylaşımı… Söylem birliği, dayanışma ve yardımlaşma! Hepsinden önemlisi yaşamı savunmak…

Dünyanın neresine bakarsanız bakın insanlar bütün yerleşim alanlarını neredeyse akarsuların kenarlarında, oluşturduğu vadilerde kurmuşlardır. Bu alanlarda üreterek var etmişler ve yaşam alanlarını oluşturmuşlardır. Özellikle de yurdumuzda ve Doğu Karadeniz bölgesinde bunu sıkça görürüz. Yerleşim yerlerine verilen isimler, bölgesel ve yerel adlandırmalar hep bu yönde olmuştur. Derelerin Kardeşliği bir anlamda böyle bir dayanışma, birliktelik ve oluşumdur.

Hiçbir hiyerarşik yapısı olmadan, tamamen gönüllülük esasına dayanan ve tamamen bağımsız yerel bir halk hareketi olan bu yapıda hiçbir fon, sponsorluk, lobicilik, kurum veya kuruluşlara dayalı proje desteği vs gibi oluşumlardan herhangi bir destek, yardım veya benzeri türden katkı alınmaz, kabul edilmez veya beklenmez.

Köylüler ekmeğini paylaştı, karşılığında cop yedi”

EDK : Derelerin Kardeşliğini savunanlara yapılan baskılar (özellikle kolluk kuvvetlerinin) hakkında bilgi verir misiniz?

ÖŞ : En başından bu yana her türlü baskıyı deniyorlar. Önce bu projeler devlet yatırımıymış gibi gösterilerek insanlar aldatıldı. Şirketler ortaya çıkınca halk bunun farkına vardı.

Özellikle son dönemde daha da ön plana çıkmaya başlayan kolluk kuvvetlerinin engellemeleri oluyor. Mesela ekonomik anlamda teklifler, iş vaatleri ve benzeri türdeki rüşvet teklifleri önce köylüler arasındaki sosyal ilişkileri bozdu.

Siyasi baskılar geldi ardından. Yetmedi bu kez, devletin gücü kolluk kuvvetleriyle girdi devreye. Köylerde, vadilerde, yaylalarda köylülere, helke copla müdahale edip, biber gazı sıkıldı. Yaşam alanlarını savunan, tarihini, kültürünü, sosyal ilişkilerini korumaya çalışan insanlar, köylüler vatan sevmezlikle suçlanarak, çeşitli yakıştırmalarla aşağılanıp küçümsenmeye çalışıldı.

Hopa olaylarında bu tırmanışın yansımasını gördük. Gerze’de, Tortum’da, Solaklı’da yaşadık gelişmeleri. Hayatında eylem nedir bilmeyen köylüler örgüt üyeliği ile suçlanarak topluca gözaltına alındı. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden soruşturmalar açıldı.

Asli görevleri halkın can ve mal güvenliğini koruyup kollamak olan kolluk kuvvetleri, içerisinden çıktığı halkın karşısına dikildi. Halkı korumak bir yana neredeyse şirketlerin özel güvenlik güçleri gibi çalıştırılmaya başlandılar. Köylüler gece yarılarına kadar nöbet tuttuğu dere kenarlarında, yaylalarda kolluk kuvvetlerine su verdi, ateş yaktı, ekmeğini paylaştı ama karşılığında cop ve biber gazı aldı!

EDK : Yapımına başlanan birçok HES projesi durduruluyor. Mücadeleniz hakkında bilgi verir misiniz? Nasıl bir gelişme ve kazanım sağladınız? Yapımı durdurulan HES’lerin doğaya bıraktığı zararlar nedir?

ÖŞ : Bu soru aslında mücadelenin en başından beri süregelen çalışmaları ele alır ki, anlatımı sayfalara veya kısacık sütunlara sığmaz.

Evet, bugüne kadar 120’nin üzerinde dava açıldı HES’lere ve 100’ün üzerinde yürütmeyi durdurma ve iptal kararı verildi. Bu yargı kararlarının tamamında bu projelerin hukuka, yasa ve yönetmeliklere, kamu yararına, uluslararası anlaşmalara, bilime ve en önemlisi de hukuka açıkça aykırı olduğu vurgulanıyor. Ama gelin görün ki, bu yargı karaları yokmuş gibi, hukukun üstünlüğü ilkesi çiğnenerek hala bu projelerde diretiliyor ve dayatılıyor.

Öte yandan sadece yapımı durdurulan değil, bütün HES projeleri yaşamı yok ediyor. Burada sadece doğadan söz etmek, sadece çevresel etkilerini ön plana çıkarmakla yetinemeyiz. Bir bütünü düşünmek zorundayız ve bu bütün yaşamı oluşturmaktadır. İşte ortak mücadelemiz de işte bunun içindir, yaşam mücadelesidir yani!

Suyu yaşamın asli unsuru ve vazgeçilmesi olarak yaşamın odağına koyduğunuzda bu projelerin zararlarını daha iyi anlayabilir ve kavrayabilirsiniz…

HES’ler çevreyi kirletmiyor, yaşamı yok ediyor!”

EDK : Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu “HES’ler çevreyi kirletmiyor, nehirde nokta gibi, taşkınları önlüyor. Fazla suyun enerjisini alıyor. HES’ler yapıldıktan sonra Uzungöl’den daha güzel mesire alanları çıkacak.” Söylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

ÖŞ : Biz çok şey düşünüyoruz da, O’nun düşünebildiğinden emin değiliz. Sayın Bakanın söylemleri hakkında da çok şey söyledik. Bir kere halkı ve kamuoyunu yanıltmayı bırakmalı. Yargı kararlarına en azında göz gezdirmeli ve bilimsel raporlara bakmalı. Adının önünde akademik unvanı olmasına karşın sanki birilerinin sözcüsüymüş gibi konuşmaya ve hikaye anlatmaya devam ediyor. Evet, HES’ler çevreyi kirletmiyor, yaşamı yok ediyor! HES’lerle birlikte mesire alanlarında neler yapacak köylüler? Çay tarımı mı, fındık mı, tütün mü, balıkçılık veya hayvancılıkla mı uğraşacak? Yoksa altından su akmayan kemer köprülerini mi seyredecek? Oralarda akua parklar, dev akvaryumlar veya botanik bahçeleri mi kuracaklar?

Bu projelerin etkisiyle, yok ettikleri endemik türleri yeniden dünyaya getirebilecekler mi? Oradaki yaşamı yeniden canlandırabilecekler mi? Uzungöl’ü ortadan kaldırdıklarında, oradaki insanların yaşayabileceği başka bir Uzungöl daha bulabilecekler mi?

Marks’ın özlü sözüdür, ‘Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser! İşte buradaki olay da budur?

EDK : HES firmalarının hükümet ve uluslararası bağlantıları hakkında bilgi verir misiniz?

ÖŞ : Bu soru hakkında yorum yapmamıza gerek yok! Bizim böyle bir yetkimiz veya polemiğe girme gibi de bir lüksümüz yok! İsteyen, bizim gibi sadece internet üzerinden kısa bir araştırma yaptığında kimin kimlerle nasıl bağlantıları olduğunu gayet rahatça bulabilir. Ve hatta hangi lobilerle bağlantılı olduklarını dahi görebilirsiniz… Bunu siz de yapabilirsiniz!

Hele de uluslararası bağlantılara baktığınızda hemen bütün projelerde, uluslararası sermaye bağlantılarını da görebilirsiniz.

Örneğin, Finlandiyalı bir su firmasının Türkiye’de HES projesi geliştirdiğini görebilirsiniz!

ABD’de artık HES’ler ve barajlar yıkılıyor!”

EDK : Sizce HES’ler olmazsa olmaz mıdır? Alternatifleri var mıdır? Özellikle AB ülkelerinde HES’lerin durumu?

ÖŞ : Olmazsa olmaz kavramı bizim mücadelemize uymayan bir anlatımdır.

Alternatif konusu ise bizim mücadele alanımıza girmediği için ilgilenmiyoruz. Öneri gibi bir lüksümüz yok! Bizler, hayatımızı sürdürdüğümüz doğal yaşam alanlarımızın bir başka alternatifi olmadığını söylüyor ve ortaya koyuyoruz.

AB ülkelerinde uzun zamandan bu yana HES yapılmadığını ve çok eskiden yapılanların zararlarını yeni görmeye başladıklarını; bunun yanında da ABD’de artık HES’lerin ve barajların yıkılmaya başladığını biliyoruz.

EDK : Siyasi partilerin HES’ler konusundaki tavrı nedir? Size destek olanlar?

ÖŞ : Bizim bu mücadelede herhangi bir ayrım yapmamız söz konusu değil! Bütün siyasi partilerden insanlar var aramızda ve mücadelemizde. Biz ulaşabildiğimiz herkese derdimizi anlatmaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Verilen desteklere teşekkür ediyoruz. Elbette ki hedefimizde iktidardaki siyasi parti duruyor ama mücadelemizde omuz omuza olduğumuz birçok yürekli dostumuz da var!

EDK : HES firması AYEN’in adını ÇAYEN olarak değiştirmesi ne anlama geliyor?

ÖŞ : Hiçbir anlama gelmiyor! Ne değişirse değişsin, dere kenarlarında nöbet devam ediyor, mücadele sürüyor! Çıyanlık yapmasınlar!

EDK: Bir Rizeli olarak Metin Lokumcu ve Çayan Birben’in polisin sıktığı biber gazından ölmesi hakkında neler söylemek istersiniz?

ÖŞ : Demek ki biber gazı sağlığa zararlı ve öldürücüymüş! Lokumcu’yu mücadelemizde yaşatma sözümüz var! Çayan ise bu sonsuzluğun ucundaki ışık gibi… Yüreklerimiz dağlayamayız!

EDK : Son dönemde Karadenizli sanatçıların başını çektiği Diren Karadeniz ve Ses Ver kliplerini nasıl buldunuz?

ÖŞ : Herkesin kendi mücadelesi içerisinde söz söyleme hakkı vardır. Mücadelenin dile gelişidir bu tür gelişmeler… Mücadeleyi anlatmak açısından önemli vurgulardır. Belgedir en azından tarihe ışık tutacak. Hepsinin yüreklerine ve emeklerine sağlık…

EDK : Son olarak www.ulusalkanal.com.tr okuyucularına söylemek istediklerinizi alabilir miyiz?

ÖŞ : Bizlerin vermiş olduğu bu mücadele sadece bizim sorunumuz değil. Yaşamı savunmak hepimizin sorumluluğundadır. Bu nedenle bizler kadar en az size de görev düşmektedir. Yaşam hepimiz için ortak değerdir! Sudan sebeplerle yaşama sahip çıkın diye noktalamak gerekir… Ve ayrıca bize böylesine bir olanak tanıdığınız, ilgi ve duyarlılığınız için de teşekkür ediyoruz…

Röportaj :Ercan Deniz KÜÇÜK

04.08.2012 ULUSAL KANAL

Bir Ali Lidar Röportajı..

0

– DİKKAT TESİRSİZ PARÇALAR İÇERİR –

Karpuz Kabuğundaki Yazıları, şiirin Alengirlisini, Müziğin Ferdi Tayfurunu seven
Çok okuyup, bol yazan, Eskişehirde bir felsefe öğretmeni,
Küçük Prens’in büyük dostu,
Gönüllerde dük, yalnızlıkla sevgili,
Bir güzel insan Ali LİDAR…
Ve çok daha fazlası… 

Peki, kimdir Ali Lidar?

Ali Lidar okumaya ve yazmaya sevdalı, tuhaf şeyler biriktirmeyi seven bir garip Felsefe öğretmeni..

Size neden Tepebaşı Dük’ü diyorlar?

20 yıldan fazla zamandır Tepebaşı’ndayım. Muhtar kadar hakimim sanırım sokaklarına. Ama devlet memuruyum o yüzden Muhtar olamayınca kendimi dük ilan ettim.

Felsefe Öğretmenisiniz, mesleğinizle ve öğrencilerinizle aranız nasıl?
alilidar
Öyle bayılarak yaptığımı söyleyemem mesleğimi, kırk tane eksiğim vardır illaki. Ama genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim

‘Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak’ isimli bir bloğunuz var ve şuan içerisinde üç yüze yakın Tesirsiz Parça var, nasıl başladı bu serüven ve yakın bir gelecekte kitap olmaya niyetleri var mı?

Dört yıl kadar önce başladı blog hikayesi. Tamamen sıkıntıdan ve yapacak bir şey bulamamaktan kaynaklı bir meşgale oldu. Sanıyorum o parçaların bir kısmı yakında kitap olarak basılacak. Tarih konusunda bir belirsizlik var ama muhtemelen bir ay içinde netleşmiş olur.

[Tarihi belli oldu Sevgili okuyucu Ali LİDAR’ın ilk kitabı Tesirsiz Parçalar 12 Eylül’de çıkıyor]

Size Küçük Prensin, büyük dostu diyebiliriz. Muhteşem bir Küçük Prens koleksiyonunuz olduğunuzu biliyoruz, bu dostluk nasıl başladı?

Küçük Prens’le kurduğum dostluk çocukluk yıllarıma uzanacak kadar eski. Ama koleksiyonun hikayesi yeni. Dedim ya tuhaf şeyler biriktirme merakım var diye, dört beş yıldır farklı dillerde basılmış Küçük Prens’leri ve Küçük Prens’e dair objeleri biriktiriyorum. Gittikçe büyüyen ve benim de gururla seyrettiğim bir koleksiyon oldu şimdiden.

Şiirden bahsedecek olursak sizin şairleriniz kimler, hangi ruh halinde hangi şairleri okursunuz?

Favori şairim Alper Gencer. Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, İsmet Özel, ve yenilerden Sinem Sal döne döne okuduğum şairlerin başında gelmekteler.

Peki ya Kafka desek, ne dersiniz?

Istıraplı ruhların aynası derim.

En Kafka cümleniz?

“Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım. Kepaze bir yaşam…”

Başucu kitabı ve baş üstü kitabı hangisi acaba Ali Lidarın?

En sevdiğim kitap Oğuz Atay’ın Tutunamayan’ları. Başımın üstünde yeri olan kitapsa Küçük Prens elbette

Son olarak okurlarımıza söylemek istedikleriniz?

Selamlar, sevgiler falan filan…

Röportaj: Ayşegül Erözyürek
Bu Röportaj Kafka Okur Fikir Sanat ve Edebiyat Dergisi 1.sayısında yayınlanmıştır.
EYLÜL-EKİM 2014

Bir Ali Lidar Röportajı..

0

– DİKKAT TESİRSİZ PARÇALAR İÇERİR –

Karpuz Kabuğundaki Yazıları, şiirin Alengirlisini, Müziğin Ferdi Tayfurunu seven
Çok okuyup, bol yazan, Eskişehirde bir felsefe öğretmeni,
Küçük Prens’in büyük dostu,
Gönüllerde dük, yalnızlıkla sevgili,
Bir güzel insan Ali LİDAR…
Ve çok daha fazlası… 

Peki, kimdir Ali Lidar?

Ali Lidar okumaya ve yazmaya sevdalı, tuhaf şeyler biriktirmeyi seven bir garip Felsefe öğretmeni..

Size neden Tepebaşı Dük’ü diyorlar?

20 yıldan fazla zamandır Tepebaşı’ndayım. Muhtar kadar hakimim sanırım sokaklarına. Ama devlet memuruyum o yüzden Muhtar olamayınca kendimi dük ilan ettim.

Felsefe Öğretmenisiniz, mesleğinizle ve öğrencilerinizle aranız nasıl?
alilidar
Öyle bayılarak yaptığımı söyleyemem mesleğimi, kırk tane eksiğim vardır illaki. Ama genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim

‘Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak’ isimli bir bloğunuz var ve şuan içerisinde üç yüze yakın Tesirsiz Parça var, nasıl başladı bu serüven ve yakın bir gelecekte kitap olmaya niyetleri var mı?

Dört yıl kadar önce başladı blog hikayesi. Tamamen sıkıntıdan ve yapacak bir şey bulamamaktan kaynaklı bir meşgale oldu. Sanıyorum o parçaların bir kısmı yakında kitap olarak basılacak. Tarih konusunda bir belirsizlik var ama muhtemelen bir ay içinde netleşmiş olur.

[Tarihi belli oldu Sevgili okuyucu Ali LİDAR’ın ilk kitabı Tesirsiz Parçalar 12 Eylül’de çıkıyor]

Size Küçük Prensin, büyük dostu diyebiliriz. Muhteşem bir Küçük Prens koleksiyonunuz olduğunuzu biliyoruz, bu dostluk nasıl başladı?

Küçük Prens’le kurduğum dostluk çocukluk yıllarıma uzanacak kadar eski. Ama koleksiyonun hikayesi yeni. Dedim ya tuhaf şeyler biriktirme merakım var diye, dört beş yıldır farklı dillerde basılmış Küçük Prens’leri ve Küçük Prens’e dair objeleri biriktiriyorum. Gittikçe büyüyen ve benim de gururla seyrettiğim bir koleksiyon oldu şimdiden.

Şiirden bahsedecek olursak sizin şairleriniz kimler, hangi ruh halinde hangi şairleri okursunuz?

Favori şairim Alper Gencer. Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, İsmet Özel, ve yenilerden Sinem Sal döne döne okuduğum şairlerin başında gelmekteler.

Peki ya Kafka desek, ne dersiniz?

Istıraplı ruhların aynası derim.

En Kafka cümleniz?

“Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım. Kepaze bir yaşam…”

Başucu kitabı ve baş üstü kitabı hangisi acaba Ali Lidarın?

En sevdiğim kitap Oğuz Atay’ın Tutunamayan’ları. Başımın üstünde yeri olan kitapsa Küçük Prens elbette

Son olarak okurlarımıza söylemek istedikleriniz?

Selamlar, sevgiler falan filan…

Röportaj: Ayşegül Erözyürek
Bu Röportaj Kafka Okur Fikir Sanat ve Edebiyat Dergisi 1.sayısında yayınlanmıştır.
EYLÜL-EKİM 2014

Devlet Bahçeli: “HDP’yi Yok Sayıyoruz”

0

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhuriyet Gazetesi’ne konuştu. ‘Millet bize anamuhalefet görevi’ verdi diyen Bahçeli, HDP’yi yok saydığını da söyledi.

– CHP, eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ı Meclis Başkan adayı olarak gösterdi. MHP de karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday olarak çıkardı. Kulislerde MHP’nin İhsanoğlu’nu ‘bilinçli’ olarak, ‘CHP’ye karşı ön alma adına’, Baykal’ın karşısına aday olarak çıkardığı konuşuluyor. Baykal’ın adaylığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meclis’teki milletvekilleri partilerinin genel eğilimi olarak tercihlerini ortaya koyarlar. CHP’nin tecrübeli bir siyasetçi olarak Baykal Bey’i aday olarak göstermesi, partinin temel tercihidir. Siyasi partiler de adaylarını ortaya koyacaktır. Ancak Meclis Başkanlığı seçimlerinde, ilk iki turda 367 arandığı için genel bir eğilimi ortaya koymaktan ziyade, üçüncü ve dördüncü turlar anlamlıdır. O nedenle koalisyonlarda yönetilme zorunluluğunda bırakılmış bazı ipuçları elde edebilmeyi salı değil de çarşamba günü yapılacak oylama ortaya koyabilecek. Biz, bugüne kadarki uygulamamızda hep arkadaşımızın arkasında durmayı tercih etmişizdir.

Erdoğan’ın tavrı

– İhsanoğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın karşısına rakip olarak çıkmıştı. Sizce İhsanoğlu’nun adaylığı karşısında AKP’nin ve Erdoğan’ın tavrı ne olmuştur?

AKP’nin tavrı olmaz ancak Erdoğan’ın emri olur. (Gülüyor.)

– Basında AKP-MHP koalisyonunun kurulacağına yönelik haberler yer aldı. Bu haberlere yaklaşımınız ne oldu?

Basınımızın bugün geldiği nokta, değerlendirme açısından, en önemli sorunlardan biri olmuştur. Gerçeklerden çok uzak, belli merkezlerin yönlendirmeleri doğrultusunda program uygulamaktadır. Basının bu yönüyle ortaya koymuş olduğu yönlendirmeleri, haberleri, ciddiye almıyoruz.

Sihir değil ilke

– Seçim sürecinde AKP, kendisinin başlattığını iddia ettiği barış sürecine bile karşı çıktı. Erdoğan, milliyetçi propaganda yaptı. MHP bu durumdan ayrı kalmayı nasıl becerdi? Bunun bir sihri mi var?

– Bir sihri yok. Sadece ilkeli, dürüst ve gerçekleri esas alan politikayı savunmaktan kaynaklı bir durum bu. Biz, çok net konuşuyoruz. Bazı şeyleri de ilk söyleyen partilerden bir tanesiyiz. Ancak, eleştiri yapmak gerekirse, düşüncelerimizi kamuoyuna duyurmakta güçlük çeken de bir partiyiz. Milliyetçilik söylemi açısından AKP ile çok büyük farklarımız var. Milliyetçi söylemleri yok onların. Milliyetçiliği istismar ederek, ülkücü hareketin genel tabanı üzerinde taraftar bulma çabaları vardır. Kendi kadrolarımız üzerinde, oy verme potansiyelimiz üzerinde, kendilerine destek arayışı içinde olma gayretleridir bunlar.

Millet, AKP-CHP-HDP koalisyonunu istedi

– Seçim gecesi yaptığınız ilk açıklamada tavrınızı net olarak ortaya koydunuz. Şu an gelinen noktada sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Balkon konuşması, yarım balkon konuşmasına dönüştü. Zafer çığlıkları kursaklarında kaldı. Azınlık hükümeti kurabiliriz, erken seçime gidebiliriz yorumları yapıldı. Diğer siyasi partilerde de başlıca yorumlar kendini gösterdi. Biz o gece sadece seçim sonuçlarının bütün partiler tarafından iyi okunması gerektiğini vurguladık.

Koalisyonların içinde uzun ömürlü olanı DSP ve o dönemki Milliyetçi Çalışma Partisi ve ANAP arasında gerçekleşen koalisyondur. O da 3.5 yıl sürmüştür. AKP, 327 milletvekilinden 258 milletvekiline düşmüştür. 258’e düşen bir siyasi partiyi (AKP) muhatap aldığınız vakit, 18 milletvekili sağlamak yönünde bir gayret, “yozlaşmış bir siyasete ek yozlaşma gelirse” felaket olur. Bu tür şeylere de çok yatkın olan bir siyasi parti var. Onun haricinde koalisyonları vekil sayısına göre şekillendirdiğiniz vakit, belli bir denklemi kurabilirsiniz. Ortak akıl, görüş ve sorunları çözme gayretlerini konuşmamız lazım.

Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızda AKP’nin tek dostu, Türkiye’yi bölmek isteyen unsurlarla birlikte hareket eden unsurdur. AKP-HDP’dir. İkisini bir araya getirdiğiniz vakit, 338’dir. Referandum yoluyla da olsa bir hükümet kurulabilir. AKP-CHP-HDP’yi düşündüğümüzde yüzde 78.9 oy oranı, yani 470 vekil. Dünya tarihinde bu kadar güçlü bir iktidar kurulamaz. “Siyasi çözüm” diye yıllardır arkasından koştukları tüm taleplere karşı konuşabilecekleri bir alan doğdu şimdi. Kanaatim, millet de bunu istemiştir.

Güçlü koalisyon

1 Ağustos 2009’da, Beşir Atalay, İçişleri Bakanı olarak bir toplantı yaptı. “Açılım” kavramını Türkiye’ye yerleştirdi. Önce “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” dediler. Gele gele süreç, “çözüm süreci” oldu. Aydınlarımız, siyasilerimiz tarafından özellikle benimsenip, bugünkü siyasi iktidara destek veren unsurlar halini aldı. Şimdi çok güçlü bir koalisyonu oluşturabilirler. Ama bunu hiç dillendiren yok. Ne 2009 yılındaki “kötü adam”,- ben onlara “kötü adam” diyorum (gülüyor)- ne de 63’ler (akil insanlar) . Çözümü destekleyecek gayret içinde olanlar, AKPHDP koalisyonunu hiç aklına getirmiyor.

Erdoğan gerilim stratejisi izledi

– Peki AKP ile HDP sizce neden koalisyon yapmıyor?

Çünkü bunu başaramayacaklarını biliyorlar. Böyle bir koalisyon kurulması durumunda MHP’nin çok yüksek puan alabileceği kanaatindeler. “Bunları kanaat bulanıklığına nasıl sokarız, sonra da nasıl devre dışı bırakırız, istediğimizi yaparız” diye düşünüyorlar. MHP’yi yozlaştırma, bulanıklaştırma çelişkisine düşebilecek bir konuma getirmek için bir siyasi taktiktir bu. Ama siyasi strateji ise “çözüm süreci”dir. Strateji taktiği keser ama taktik stratejiyi kesemez. Ayrıca bu faaliyetler toplumsal yarılma yaratmıştır. Kamplaşma, cepheleşme… Erdoğan da bu kamplaşmayı derinleştirme konumunda bir gerilim stratejisi takip etmiştir. Gerilim stratejisini bir güç haline getirmiştir.

– Sizin de meydanlardaki diliniz sertti…

Benim sertleşmemde edep var.

– Erdoğan’a ‘edepsiz’ mi diyorsunuz?

“Edepsiz” diyorum.

Çözüm süreci zürafa gibi

– MHP’nin konumu nedir?

Biz ana muhalefet konumuna düşmüş oluyoruz. Milletimiz bize böyle bir yapılanma içinde, çözümü ana eksen kabul ederek, özgürlükler, ekonomik sorunların çözümü gibi konularda ana ekseni devam ettirmek isteyenlere karşı diyor ki, “Siz ana muhalefetsiniz.” Burada benim de beklediğim, partimizin de arzuladığı konu şudur: Çözümü bugüne kadar tanımlayan olmamıştır. “Zürafa gibi.” Tanınması kolay, tanımlanması zordur. Bu çözüm de neyin nesidir? Çözümden yana tavır izleyenlerin ziyaretleri sırasında da gördük. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği bizi ziyaret ettiği zaman, “Hızlı bir koalisyon olsun, erken seçimi önermiyoruz. Taşın altına elinizi koyacak mısınız, koymayacak mısınız? Tespit ve önerileriniz nedir?” denildi. Biz de “Çözümün ekonomik ayağına sahip çıkıyorsunuz, siyasi ayağına neden sahip çıkmıyorsunuz? Bana AKP’nin HDP’yle koalisyonunu TÜSİAD olarak çok daha hayırlı buluyoruz demiyorsunuz da MHP’yi bu taşın altına sokmaya çalışıyorsunuz?” dedik.

Ya HDP ya da millet aldatılıyor

Diğer kuruluşlar için de aynı şey geçerli. 13 yıl birbirleriyle didişenler veya buluşanlar, çözüm yolunu bir kenara bırakmışlar, “çözüm konusunda hızlı olunmasını” istiyorlar. Dayatmada bulunuyorlar. Siz 63’lerden biri değil miydiniz? Buyrun, size fırsat doğdu. Böyle bir tabloyla nereye varmak istiyoruz, çözümün amacı nedir, kapsamı ne olacak, siyasi iktidar aracılığıyla uygulaması ne olacak? Bunu millet de görmelidir. MHP de görmek istiyor. Birinci istediğimiz şey bu. Böyle bir durum karşısında ya HDP’yi aldatıyorlar, ya milleti aldatıyorlar.

HDP’yi yok sayıyoruz

– AKP, önce PKK ile bir görüşmenin olmadığını söyledi, sonrasında ise Oslo’da yapılan görüşmeler ortaya çıktı…

Bize göre HDP ile AKP son yıllar içinde rol paylaşımındalar. Toplumu belli şeylere hazırlama peşindeler. Bakalım nereye kadar gidecek? Aldatmayı kim yapıyor, göreceğiz.

– Başbakan Davutoğlu kapınızı çalarsa neler söyleyeceksiniz?

Burada ne anlatıyorsam, aynısını anlatacağım. “Buyrun, bir hükümet kurun, görmek istiyoruz” diyeceğim. Kendileri açısından çok büyük bir risk taşıdığı şeklinde kabul ediliyorsa, yeni bir formül bulmaları gerekir. Toplumsal yarılmayı kaynaştıracak, istikrar sağlayacak… Belli ilkeler bütünü içinde kendileriyle özdeşleştirecek model olarak da AKP-CHP modeli vardır.

Seçime hazırız

– Siz AKP-CHP koalisyonunu mu öngörüyorsunuz?

HDP’ye destek bir kanat var ki CHP’nin içinde. Milletin elinde de bir aritmetik cetvel yok ama bir sağduyu var. Çözüm nedir onun da cevabını alamıyor. Millet, “İşin içinden çıkamazsanız tekrar bana gelin” diyor. Erken seçim dayatması varsa, erken seçime varız. Ben 15 Kasım’dır dedim. Pazar gününe denk geliyor. Gayet güzel bir gün.

– Koalisyonun içinde yer alsanız, çözüm sürecini de koalisyondayken durdurmak isteseniz… Böyle bir durum olamaz mı?

Olamaz efendim. Biz, kendimizle çelişiriz. Biz etnik temelli bölücülükle Kürdistan kurulmasına yönelik faaliyetin olduğunu düşünüyoruz. Onlar ise “Kürt sorunu vardır, bunu çözelim” diyerek, yola çıkıyorlar. Bunun içine giremeyiz.

Meclis’te o taraf flu

– Ama CHP ile MHP’nin bazı vaatleri ortak… 17-25 Aralık gibi…

CHP ile söylemde birleşiyoruz ama içerikte birleşmiyoruz. CHP’nin seçim beyannamesi burada. Orada çözümle ilgili, ileri demokrasiyle ilgili, insan haklarıyla ilgili belli söylemleriyle de örtüşüyor. AKP’nin beyannamesinin 22 sayfasının da yolda düştüğünü söylediler. CHP açıkladıktan sonra o sayfaları matbaada buldular. Biz, eğer bu tuzağa düşersek, Kandil ve İmralı Ankara’da buluşur. HDP 80 milletvekili aldı. Biz ise HDP’yi yok farz ediyoruz. Bir “siyasi kurum” olarak algılamıyoruz.

– ‘Yok sayıyoruz’ dediğiniz HDP 80 milletvekili aldı. Sizce bu kadar seçmen ne demek istiyor?

Daha önce 25-30’u bulmuşlardı. Şimdi birçok kanadı bünyelerine aldıkları iddiasıyla TBMM’de temsil ediliyorlar. Biz milli iradenin bu bölümüne saygılıyız. Ortaya çıkan tabloyu izlediğimiz şekliyle baktığımızda PKK’nin bir siyasal kurumu olarak görüyoruz. Biz, Meclis’te o tarafı flu görüyoruz.

– AKP ile MHP’nin tabanının birbirine daha yakın olduğu bu nedenle de özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP-MHP koalisyonunu istediğine yönelik haberler de yer aldı. Bu haberleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP ve MHP tam tersi. Daha önce de dedim millet, “HDP ve CHP’nin programını alsınlar, koalisyon kursunlar” diyor. AKP-MHP koalisyonu yanlış. Koalisyon dönemlerinde çok kişi veya kurumlar, veya başka türlü odakların olağanüstü harekete geçirildiğine şahit olduk. Aslı yok. Demin söylediğim kişi, kurum veya bazı odaklar, 4-5 partinin içinde kendilerine uygun düşebilecek bir koalisyon gücünü kabul ettirebilmek için lobileri harekete geçirdi. Birçok gayretler ortaya çıktı.

– Deniz Baykal’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından MHP’den bazı isimlerin de ‘genel merkezin haberi olmadan’ Erdoğan ile görüşme yaptıkları gündeme geldi. Böyle bir görüşme olmuş mu? Kim bu Erdoğan ile görüşen MHP’li?

Böyle bir görüşme yapan biri var mı yok mu, bunu bilmiyoruz. Araştırılması gerekiyor. Biri Erdoğan ile görüşmeye şahitlik yapmışsa, biz onu arıyoruz. Başkanlık Divanı toplantısında arkadaşlara da söyledim. Benim bilgim olmadan yapılan bir görüşme “kaçak görüşme”dir; “kaçak sarayın kaçak görüşmesi”ne rıza göstermem. MHP ile görüşen biri var mı araştırın diye talimat verdim. Bulursam partiden ihraç ederim.

– Davutoğlu’nu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O çok derinde kalmış. Hâlâ Osmanlı’- nın çözülme sürecinde o. (Gülüyor.)

– Neden kamuoyu yoklaması yaptır mıyorsunuz?

Çünkü inanmıyorum. Onun yapılabilmesi için bu araştırmanın yasasının çıkması lazım. Yasası olmayan, yasaya göre de faaliyetleri belirlenmemiş bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil.

Tarafsızlar kopmuş

– Erken seçim ihtimali için ne düşünüyorsunuz?

Erken seçim, tıkanmış bir demokrasinin önünün açılması için veya Türkiye’yi bir krize sokabilmek için fırsat kollayanları dikkate almaksızın millet iradesinin belirlenmesidir. Beklentiye gireceğiniz yerde, millet iradesine girmek daha doğru bir yoldur.

– Yüksek Seçim Kurulu’nun tarafsızlığı da tartışma konusu…

Türkiye’de tarafsız olanlar ruhen ve bedenen Türkiye’den kopmuş olanlardır. (Gülüyor.) Bir kurum, seçimi ben yapacak değilim, onlar yapacak. Bizim yapabileceğimiz tek şey müşaitlerimizi devreye sokmak olur.

– Erken seçim olursa Meclis’teki kompozisyon değişir mi?

Değişmezse de diyeceksiniz ki millet iradesi, ona saygı duyacağız. Bize ana muhalefet görevi verildi. Bu kadar karmaşayı denetleyecek de birinin olması lazım. Bizim açımızdan onların künyeleri var. Demokrasi derseniz kim reddeder? (HDP’yi kast ediyor) Özgürlük derseniz, kim reddeder? Cezaevindeki gazeteci arkadaşları aklına getiren hiç var mı? MHP’nin dışında çok büyük desteği olanlar var. Neden koalisyonu şu şekilde yapalım demiyorlar? HDP’yi kandırmayınız, HDP oyuncağını Türkiye’den kaldırın.

Deniz Baykal’a Öcalan sitemi

– Abdullah Öcalan’ın yeğeni Dilek Öcalan, Meclis’teki yemin töreninde Divan’da sorumluluk üstlendi. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Deniz Baykal Bey’den biraz hassasiyet beklerdim. İmralı canisinin yakını gibi birinin Divan’da yer alması Gazi Meclis’in ruhuna ters düştü. Yoksa bizim kişiyle problemimiz yok. Onlar Adana’nın Yakapınar köyünde kaldılar uzun süre. Adana’da kendilerini rahatsız eden bir durum olmadı. Güvenlik güçleri de korudular. Bizi oraya getiren zihniyetle problemimiz var bizim.

27.06.2015

CUMHURİYET