Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Acıyı tanımayan yerli ve milli(!)

0

Pamuklara sararsın derler ya hepsi öyle güzel, öyle pırıl pırıl.. Turnuva için KKTC’den gelmişlerdi..

Çiğdem Akdemir

Depremde Adıyaman’daki Isias Otel’in enkazında can verdiler..
Bir devlet yetkilisinin, bir büyük makam sahibinin tek bir sözünü işitmedik.. Bir kez olsun adlarını anmadılar..
Aileler adalet arıyor..
Otelin sahibi TÜGVA Adıyaman Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Ahmet Bozkurt ile otel yöneticilerinden eski AKP Adıyaman Belediye Meclis Üyesi Mehmet Fatih Bozkurt ve Efe Bozkurt tutuklandı.. Aileler yapımında deniz kumu ve çakıl kullanılan, apartman olarak başlayıp ek katla otele dönüştürülen ve hatta kolonlarının kesildiği iddia edilen bu beton tabutun can alacağı güne kadar ihmal, yanlış silsilesinde kim varsa hesap sorulmasını istiyor..
Onlar adalet isterken tek bir baş sağlığı mesajı bile duymadılar..
Adıyaman’a helallik istemeye giden Cumhurbaşkanı çocuklara para dağıtmıştı hatırladınız mı?. Isias Otel’de can veren çocukların adını ise bir kez olsun anmamıştı.. Kendisine ‘yerli ve milli’ diyenlerin, elinde vatanseverölçer ile milli-gayrımilli etiketi taşıyanların, ‘milli davanın’ yürek yakan yasına tek sözünün olmaması ne hazin çelişki..
Daha dün Türk Teşkilatı Zirvesi’ne KKTC’nin aramıza katılmasıyla aile meclisimizin ne kadar güçlendiğini anlatırken..
‘KKTC’nin tanınması ve Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimizin maruz kaldığı kısıtlamaların kaldırılması için mücadeleyi sürdüreceğiz.’ derken..
O ailenin kıymetli üyesinin derin acısını tanıyamamış olmanın sebebi nedir?
Cevabı açık aslında..
Eş, dost, akraba, ahbap-cavuş anlayışı yıktı hepimizi.. Önce yıkıldık sonra sele kapıldık..
’17 kişi öldü ama toprak suya karıştı’ diyen rezilliği gördük.. Kendinden ve rantından başka hiçbir şeyi düşünmeyen safi kötülük..
Herkesi,her an, her yerde bulabilen, vurabilen, yasa boğabilen, bitmeyen hak arayışına itebilen..
‘Yerli ve milli(!)’ olanın bigane kaldığı acıya, düşmanlaştırmak için her şeyi yaptığı siyasi rakibi sırtını dönmedi.. İnsanın önemsendiği, sevgi ve şefkatteki erdemin idrak edildiği yarınların habercisi olsun dilerim..

‘Travmalar ve kaostan çıkmak için Yeni normale dönülmeli’

Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri 11ilimizi yıktı geçti. Ancak öyle bir afet yaşandıki sadece binalar değil, binalarla birlikte kadim tarihi kentler, umutlar, mutluluklar da yıkıldı. Geriye büyük acılar, uzun süre atlatılamayacak travmalar bıraktı.

ERCAN KÜÇÜK

1999 Gölcük depremini Kocaeli Gebze’de yaşamıştım. Bulunduğum mahalde tek bir bina yıkılmıştı, günlerce çadırda kaldım. Ancak hala bunun yaşattığı korkuları aşamadım. 2023 6 Şubat’ındaki acı ve yıkım 1999’un çok çok üstünde. Arkasında bu sefer bir bölgeye değil tüm topluma acı ve gözyaşıyla birlikte derin travmalar bırakacak. Bu travmaları, depremzedelere nasıl yaklaşılması gerektiğini uzmanlarla konuşmaya başlıyoruz.

İlk olarak Çocuk ve Genç Psikiyatristi, Doç. Dr Veysi Çeri’ye uzattık mikrofonumuzu. Çeri sorularımıza verdiği cevaplarda artık normal diyeceğimiz hayatın 6 Şubat öncesi değil, ‘Yeni normal’ olması gerektiğini vurguladı. Hatta Çeri, bu yaşanılanların unutulmamasının, aynı acıların tekrar tekrar yaşanmasının da önüne geçmede önemli olduğunu da belirtti.

Çocukların yaşadıkları bu travmaları atlatmasında eğitimin ve okulların rolüne dikkat çeken Çeri’nin medyada yapılan haberlerle ilgili de önemli uyarıları bulunuyor. Çeri’nin sorularımıza verdiği cevaplar şu şekilde:

İNKAR ETMEK YENİDEN YAŞAMAK DEMEK

Malum deprem 11 şehri doğrudan etkiledi yıktı, bütün yurtta da büyük bir acı yarattı. Peki yaşanan bunca acıdan sonra normale dönüş mümkün mü? Nasıl olacak?

Bu tür kitlesel katılım ve toplumsal şeylerden sonra yeni normale dönüşü bekleriz. Sonuçta hiçbir şey, gerek fiziksel olarak hepsini duygusal olarak eski haline dönmeyecek. Aslında artık bizim yeni normalde bahsetmemiz gerekiyor ve aslında yeni normale döndüğümüz anda da bu travmadan bu kaostan bir miktar en azından bir kazanımla çıkmış oluruz. Yani en azından biraz değişmiş oluruz. Aksi takdirde eski normale dönüş demek yine aynı bu olayı duygusal açıdan ruhsal açıdan ya da işte psikolojik açıdan inkar anlamına gelir. Bu inkar da daha sonra benzer sıkıntıları yeniden yaşamamız anlamına gelir. Asla normale dönüş eskiye dönüş olmamalı. Bunun için her şeyi yapmalıyız. Bu olayı unutmamalı, hatırda tutmaya çalışmalı. Hatta çocuklarımız olsun büyükler olsun bir şekilde bu kadar kitlesel bir çalmayı yani toplumsal bilinç dışından toplumsal hafızadan silmemek gerekiyor. Silinmemesi için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Çünkü acı olaylar, zorlu olaylar zihnimiz tarafından görülmek istemez. Yani zihnimiz bunları silmek ister, görmemeye çalışır. Ama bizler bilinçli olarak farkında olarak bunu hatırımızda tutmaya çalışmazsak o zaman bu benzer diğer afetlere sıkıntılara tekrar tekrar düşer olmaya devam ederiz ki zaten öyle oluyor. Daha yeni İzmir depremi oldu, Elazığ depremi oldu. Ondan önce Van depremi oldu ondan önce Marmara Depremi oldu. Sürekli yaşıyoruz ama eski tas eski hamama geri dönüyoruz. Yani normale geri dönüyoruz. Artık bunu kırmamız gerekiyor. Eski normale dönmememiz gerekiyor. Belki bunun için de zaten bence yapılabilecek en önemli şey ne olur? Şu an Türkiye’de yapılmadı da. Birçok yetkilinin istifası ettirilmesi gerekirdi. Birçok yetkili istifa etse daha sonraki yetkililerin hepsi diken üstünde olur. İstifa etmemek ne demek? Kimse sorumluluğu üstlenmiyor demek. Bu iş böyle devam etsin demek bence. Ve bence bu olmamalı ya bu olmamalı. Görünüş o ki sanki yine eski normale döneceğiz gibime geliyor.

DEPREMZEDELERE İMTİYAZLAR TANINMALI

Depremzedeler farklı farklı şehirlere gittiler, dağıldılar işte başka şehirlerde yeni yaşamlar kurmaya çalışıyorlar. Kimisi yakınlarının, akrabalarının, evlerine sığınmak zorunda kaldı. Bu depremzedelere nasıl yaklaşmak gerekiyor?

Kucaklayıcı ve yaşadıkları travmanın farkında olup hem kucaklayıcı hem de anlayış sergilemek göstermek çok önemli. Bu insanların bu travmayla baş etmesi açısından. Çünkü travma bizim başımıza gelen olaylar değil. Çoğu zaman travma bizim olaylar karşısında kendimize yalnız çaresiz görülmemiş hissetmektir asıl psikolojik açıdan. Bu açıdan toplumun bu insanların bu katastrofik olaydan etkilenmelerinin karşısında taşın altına elini koyduğunu görmek, bu insanların şu an içerisinde oldukları zorluğu bir şekilde bir nebze olsun azaltmaya çalıştıklarını görmek, onları gördüklerini hissetmeleri bence yararlı olacak. Bundan dolayı bir süre belki bu bir yıl en azından bence. Bütün toplumun ve devletin bu insanlara çeşitli imtiyazlar tanınması iyi olacaktır diye düşünüyorum. Onların iyileşmesini yalnız olmadıklarını hissetmeleri açısından önemli diye düşünüyorum.

Çocuklar bu durumdan bu felaketten nasıl etkilenir ve çocuklara nasıl yaklaşmak gerekir?

Aslında biz çocukların daha olumsuz etkileneceğini bekleriz ancak öyle olmayabiliyor. Yani işin doğrusu burada da süreç belirliyor bunu. Bu çocukların hayatlarının ne kadar olumsuz etkilendiği, anne babalarıyla ilişkilerini kadar bozulduğu daha sonraki süreçte arkadaşlarından, ailelerinden, sokaklarından, mahallelerinden, eski düzenlerinden, rutininden ne kadar süre uzak kaldıkları gibi şeyler belirler. Bu şuna benziyor. Yani boşanma her çizgisinin travmatiktir. Ancak bunun çocukların etkilenmesi belirleyen boşanma olayının kendisinden çok o sürecin nasıl geçtiği o süreçten sonraki durumun nasıl olduğudur yani anne babaların tutumudur. Aynısı şu an da geçerli. Evet, şu anda değiştiremeyeceğimiz çok ciddi bir travmatik yaşantıya maruz kaldı bu çocuklar. Ancak onların ruhsal açıdan etkilenmesini belirleyen asıl faktörün hem bu travmanın kendisi olmadığını, bundan sonraki süreçte başlarına gelecek durumlar olduğunu düşünüyorum. Anne babaları işini gücünü kaybederse ekonomik sorunlar yaşarlarsa ya da bu çocuklar okullarından mahallelerin arkadaşlarından uzaklaşmak, onları bir daha görmemek zorunda kalırlarsa ya da işte kaybettikleri insanlar falan varsa ve desteğe ne kadar ulaşıp ulaşamadıkları hepsi bunu belirleyecek asıl faktörler bunun farkında olmak gerekiyor. Evet, depremi yaşadı birçok çocuk. Ama bu illaki olumsuz etkileneceği anlamına gelmiyor. Çok şükür çocukların önemli bir kısmı bakın yüzde 85-90’ı, hatta 95’i bazı araştırmalarda, bu durumdan hiçbir şekilde ciddi bir bizim tarama sonrası bozukluğu dediğimiz durum geliştirmeden kurtulacak. Ama yüzde beşinde falan bir şeyler görülecek ve bunu belirleyen en önemli faktör, bundan sonraki bu çocukların nasıl bir süreç bekledikleri, nasıl bir hayatın onları beklediği, ne kadar uzun süre belirsizliğe, ne kadar uzun bir süre çaresizliğe, ne kadar uzun bir süre fizyolojik maddi manevi ihtiyaçlarına ulaşıp ulaşamayacaklarını görmek olacak diye düşünüyorum ben.

EĞİTİM EN KISA SÜREDE BAŞLAMALI

Eğitimin bu süreçteki rolü ne olur, ne olacak?

Bence olabildiğince erken süreçte okulların açılması, sınıfların birer adeta grup terapisi ortamına dönüştürülmesi ilk zamanlarda birikmiş olan biyolojik ve duygusal süreçlerinin giderilmesini sağlayıcı bir ortamın oluşturulması, buralarda psikoz eğitimin uygulanması varsa işte travma ya da ciddi stres belirtisi sergileyen çocukların bireysel özel müdahalelerle ele alınması çok faydalı olacaktır. Eğer ki bir psikiyatrist olarak diyorum, eğer mümkünse keşke okullar aynı gün açılsaydı. En azından orada bazı müdahalelerde bulundurdu ama bu mümkün değilse de mümkün olduğu en erken sürede açılmasını biz doğru bulmuyoruz işin doğrusu.

İNSANLAR TEPKİLERİNİ HAYKIRABİLMELİ

Bölgedeki bölgede yakınını kaybetmeyen kimse kalmadı. Neredeyse kimisi eşini, kimse, annesini, babasını, kimisi, bütün yakınlarını. O kadar büyük bir acı var ki, benim görebildiğim sosyal medyadan takip edebildiğim kadarıyla insanlar sanki acısını yaşamaya utanıyormuş gibi. Benim eşim vefat etti ama öbürünün bütün ailesi vefat etti vs. Bu insanlar acılarını yaşayabiliyor mu?

Kesinlikle çok ciddi bir travmayla karşı karşıya insanlar. İnsanların acısını yaşayabilmeleri çok önemli. Yani bu böyle inanın düşünmesi bile zor oldu. O kadar yıkıcı bir şey ki sadece kayıp diye düşünmeyin. İnsanların anıları, insanların hayalleri, insanların gelecek düşünceleri, yarın planları, bütün düzenleri, beklentileri… Birdenbire ve aniden. Bir savaş olur, yavaş yavaş şey olur. Yani aniden bir gece yıkılmış oldu. Yani bu çok çok acı, çok zor. Psikolojik açıdan ruhsal dengeyi yakalamanın çok zor olduğu bir şey işin doğrusu. Ama yine söylüyorum çok şükür yani daha önceki araştırmalar gösteriyor, insanların çoğu bunu atlatıyor. Ama bu çok zor bir şey ve burada bu dönemde her türlü duygusal stres yanıtını sergilemek ağlamak, gerilmek. Belki böyle sisteme kendine, çevreye karşı sitemkar tavırlar, tutumlar hepsi normaldir. Bu insanlar ne hissediyorlarsa bunu her hangi bir baskı hissetmeden ekspresi edilmelidirler. Bunu gösterebilmeleri, yani dışa vurabilmeliler duygularını. Bu her türlü duygu. Acı da olabilir, öfke de olabilir, hayal kırıklığı da olabilir. Güven kırılması da olabilir. Yani insanlara karşı güvensizlik de olabilir. Bütün bunları dışa vurabilmeliler haykıra bilmeliler. Mesela gelip gerekirse eden insanlar ‘sizlerin zamanında müdahale etmemesi nedeniyle bizler öldük’ diyebilmeli. Buna imkan tanınmalı. Kesinlikle böyle şeylerde bulundular diye bu insanlar sorumlu tutulup cezalandırılmamalı diye düşünüyorum ben.

HABERLERDE AJİTEYE DİKKAT EDİLMELİ

Haberlerde baktığımızda deprem sırasında zaten yapılan haberler içimizi kararttı. Ondan sonrasında da hep bir ajite görüyoruz. İşte son mesajı işte son yaz çektiği görüntüler. Bir Youtuber’ın ben çok yaşamayacağım ya çok yaşayacağımı düşünmüyorum. gibi sözleri vs. Medyanın buradaki yaptığı haberler bu travma açısından nasıl bir önem teşkil ediyor?

Olayı daha da dramatize edici ya da ajite edici şeylerden uzak durmak gerekiyor. Böyle görsel de çok paylaşmamak lazım. Yani acısını yaşayan insanı göstermek de çok şey, bana insancıl gelmiyor. Artık insanlar Afrika’daki hayvanların bile bazı şeylerini paylaşmanın uygun olmadığını söylüyor. Bugün acısını yaşayan, sıkıntısını yaşayan, oradaki zor durumdaki insanları adeta teşhir edercesine şey yapmak uygun değil. Röportaj yapmak da o çocuklarla en azından kesinlikle uygun değil. Bana uygun değil gibime geliyor. Bakın insanın en mahrem yeri vücudunun özel yeri değildir, duygularıdır. İnsanın belki bir yerde bir kenarda ağlamasıdır. Yani bir isyanıdır, bir öfkesidir. Bu zor anlardaki iletişimi etkileşimidir.

Hakikaten zor bir dönemden geçiyoruz hepimiz. Bunu unutturtmamalıyız. Hepimiz unutmaya meyilliyizdir bu tür olayları, bunun farkında olmalıyız. Kesinlikle eski normale dönmeye çalışmamalıyız diye düşünüyorum.

Ben Erciş depremine gitmiştim. Ben ondan sonra gelip benim yatağımın altında 10 ltlik su vardı. Yani bisküviler vardı, şekerler vardı ama zamanla şey olduk. Ama bu bence olması gerekeni. Hayatımızı bakın toplum olarak bütün her şeyimizi bu kadar kitlesel bu kadar geniş alana yayılan bir şeyin bizim toplum olarak değiştirmesini beklerim. Ama değiştirmiyor bir türlü bizi değiştirmiyor bilmiyorum.

TKP’den Sola ‘Seçim İttifakı’ çağrısı

Türkiye Komünist Partisi bir açıklama yaparak sol, sosyalist, komünist partilere milletvekilliği seçimleri için solda bağımsız bir seçim ittifakı oluşturma çağrısı yaptı.

TKP açıklamasında “Tüm devrimci güçleri, on yıllar boyu dünyada ve Türkiye’de verilen zorlu mücadelelerden süzülüp gelen tarihsel değer ve ilkelerimiz doğrultusunda parlamento için bir seçim ittifakı oluşturmaya çağırıyoruz” denildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

“Türkiye’de laikliği, bağımsızlığı ve devletçi-kamucu bir toplumsal sistemi savunan, gerçek bir düzen değişikliği talebini dile getiren sol-sosyalist-komünist partilerin aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen bir seçim işbirliğine girerek yıllardır emekçilerin temsilcilerinin parlamentoda temsiliyetinin önüne geçen seçim barajını aşma şansı doğmuştur.

Türkiye Komünist Partisi, tüm devrimci güçleri, on yıllar boyu dünyada ve Türkiye’de verilen zorlu mücadelelerden süzülüp gelen tarihsel değer ve ilkelerimiz doğrultusunda bir seçim ittifakı oluşturmaya çağırmaktadır.

Sosyalist Güç Birliği’nin bir bileşeni olarak TKP, AKP’ye karşı toplumda biriken tepkilerin düzen sınırları içine hapsolmaması için fırsat varken Sosyalist Güç Birliği ve Emek ve Özgürlük İttifakı içinde yer alan ya da şu anda herhangi bir ittifakın parçası olmayan bütün devrimci güçlerin, hep birlikte solun bağımsız bir seçim ittifakı yaratması için üzerine düşeni yapacaktır.

Partimiz emperyalizme, gericiliğe ve sömürüye karşı toplumda biriken tepkilerin gerçek bir siyasal enerjiye dönüşmesi için yakalanan fırsatın iyi değerlendirileceği inancıyla hareket edecek, peşin hüküm ve yargılardan uzak duracak ancak belirtilen ilke ve değerlerin muğlaklaştırıldığı ya da önemsizleştirildiği hiçbir platformda yer almayacaktır.

Bugünkü koşullarda, AKP iktidarına karşı kararlı bir biçimde konumlanırken NATO’cu, sağcı ve piyasacı karakter taşıyan düzen muhalefetinden net bir biçimde ayrışmak son tahlilde iki kişinin oylanacağı Cumhurbaşkanlığı seçiminde değil, parlamento seçimlerinde mümkün olacaktır.

Seçime girme yeterliliği olan sol partilerin oy pusulasında kendi adlarıyla ama bir ittifak çatısı altında yer alması yıllardır haksız yere marjinallikle eleştirilen sosyalist düşünce ve eylemin ayağa kalkmasına yardımcı olacaktır.

Çağrımıza kulak verileceğine ve emekçi halkımız için umudu ve çareyi birlikte örgütleyebileceğimize inanıyoruz.

Yeniden Refah Partisi’nde karar toplantısı: Hangi ittifaka katılacaklar?

Türkiye seçime doğru giderken siyaset koridorlarında hareketlilik arttı. Millet İttifakı’nın yaşadığı krizi atlatarak ortak Cumhurbaşkanı adaylığında uzlaşması üzerine Cumhur İttifakı bir hamle hazırlığında.

ERCAN KÜÇÜK

Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen depremin yaşattığı yıkım atlatılamadan siyaset koridorları yeniden hareketlendi. Millet İttifakı, masadan İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ani kalkışıyla yaşadığı krizi 2 günde çözerek ortak Cumhurbaşkanı adaylığında anlaştı. Öte yandan Cumhur İttifakı da genişleme çalışmalarında. Hüdapar ile görüşmeler sürerken kulislerde ittifaka yeni bir partinin katılacağı konuşuluyor.

Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, daha önce yaptığı açıklamalar ve verdiği röportajlarda Cumhur İttifakı’nı batan gemi olarak nitelendirmişti. Erbakan, geçtiğimiz günlerde ise ‘Oğuz Haksever ile Şimdi Konuşalım’ programında yaptığı açıklamada “Şu anda içinde bulunduğumuz durumda kendi başımıza seçimlere girip, adayımızı çıkaracağız. Siyasette 24 saat uzun bir zaman eğer prensiplerde anlaşabilirsek, bir ittifakta olmayız diye kesin bir çizgimiz yok.” Diyerek ittifaklara açık kapı bırakmıştı. Ancak Erbakan, “Kılıçdaroğlu çağrı yaparsa tavrınız ne olur?” sorusuna da verdiği yanıtta “CHP’nin politikalarıyla ilgili eleştirilerimiz de ortada. Bu noktada uzlaşı sağlamak çok da mümkün olmaz diye düşünüyorum” diyerek Cumhur İttifakı’na daha yakın oldukları mesajını vermişti.

BİR BAKANLIK ŞARTI

Verilen mesajların karşılığı olduğu ortaya çıktı. Cumhur İttifakı’na yeni katılacağı konuşulan partilerden birisinin de Yeniden Refah Partisi olduğu iddia edildi. İttifak görüşmelerini Yeniden Refah Partisi adına bir Genel Başkan Yardımcısının yürüttüğü öğrenildi. Ak Parti ile yapılan görüşmelerde sona gelindiği edinilen bilgiler arasında. 2 parti arasında yapılan görüşmelerde Ak Parti’nin listelerinde Yeniden Refah Partisi’ne 17 vekil kontenjan verdiği, Yeniden Refah Partisi’nin ise 30 vekil artı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı istediği konuşuluyor. 

Yapılan görüşmelerle ilgili bugün Yeniden Refah Partisi MYK toplantısında parti yönetimine bilgi verileceği, katılım konusunun tartışılacağı, nihai kararın bugün verileceği öğrenildi. Görüşmelerde Yeniden Refah Partisi’ni temsil ettiği iddia edilen Genel Başkan Yardımcısını arayıp iddiaları sormak istedik. Toplantıya gireceğini belirten parti yöneticisi “Toplantıdan sonra şehir dışına çıkacağım. Haftaya konuşalım”dedi.

Resmi hesabın eklediği son görselResmi hesaptan kaldırılan ilk görsel

 

RESMİ HESAP PAYLAŞIMI SİLDİ

Öte yandan Yeniden Refah Partisi’nin sosyal medya hesabından yaptığı, ‘Ne Cumhur İttifakı ne Millet İttifakı, Çare Erbakan İktidarı’ sloganının kullanıldığı paylaşımın silindiği, sadece ‘Çare Erbakan İktidarı’ sloganıyla yeniden paylaşım yapıldığı görüldü.

KURUCU İSİMDEN TEPKİ

Partinin kurucularından Eski İstanbul İl Başkanı Hüseyin Terzi, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda ittifak iddialarına tepki gösterdi. Necmettin Erbakan’ın 1965 seçimlerine dair anısını hatırlatan Terzi, “Seçim sonrası protokoller ve verilen sözlerle birlikte itibarınız da uçar gider. Teşkilatlarınıza verdiğiniz söz ve umut, elde edeceğiniz birkaç tane koltuktan çok daha değerlidir. Bizden söylemesi” yazdı.

Terzi, Temmuz 2022’de kuruculuğunu üstlendiği İstanbul İl Başkanlığı görevinden Genel Başkan Erbakan tarafından alınmıştı. Terzi’nin görevden alınmasına tepki gösteren teşkilatlar, bunun Cumhur İttifakı’yla ittifaka karşı çıkanların tasfiyesi olarak değerlendirmişti. 

Çelik MHK’sı eridi!

0

Geçtiğimiz sezon, *emanetçi ” olarak göreve gelen Sabri Çelik MHK’sı, emaneti teslim etti. Futbol kamuoyunun beklediği, malumun ilamı olan bir istifa bu. Sabri Çelik başkanlığındaki MHK, tutarsız kararları, kendi talimatlarına uymaması ve skandalları ile anılacak.

UĞUR TEMEL

Neydi, MHK’yı bu kadar basarız kılan? En başta, ne menem bir icat olduğunu bir türlü çözemediğim, yapay zekâ ile yapıldığı söylenen hakem ataması… Ödül- ceza sisteminin olmadığı, hata yapan hakemlerin her hafta maça çıktığı bir ortamdan söz ediyoruz… Yapay, ne verirsen onu gösterir. Farklı bir sonuç beklemek, saflık olur. Hata yapan hakemler, maçın gözlemcisi tarafından, “çok iyi maç yönetmiş gibi” not alınca, malum zekâ tarafından tekrardan maça gönderildi. Çözüm çok basitti oysa… MHK, yapay zekâya girilecek veriyi denetleyecekti. Doğru verilerin, girilmesi sağlanacaktı. Futbol kamuoyunun, vicdanı dikkate alınacaktı. Yapılamadı…

VAR kadroları genişletilemedi. Dar olan VAR hakem havuzu sebebiyle, Riva’da hep aynı VAR hakemleri görev aldı. Olmayan standart, mental yorgunluk, futbol kurallarını doğru yorumlanamaması yüzünden, hatalı kararlar verildi, takımların canı yandı.

Özellikle, Kayserispor – Beşiktaş ve Sivasspor – Galatasaray maçlarında yapılan “bariz hatalar” yüzünden Sabri Çelik ve ekibinin kredisi iyice azaldı.

Bunlar, futbol kamuoyunun gördükleriydi. Hakem camiasında, futbol kamuoyunun bilmediği skandallarda vardı…

MHK, kendi talimatlarına aykırı olarak, sezon ortası eğitimine ve atletik koşusuna raporlu olduğu için katılmayan, Trabzon bölgesi üst klasman yardımcı hakemi, Özgür Ertem’i Hatayspor – Giresunspor maçına atadı. Ardından da, bu atamanın suçlusu hakemmiş gibi, üst klasman yardımcı hakemi, Özgür Ertem’den savunma istedi…

MHK, hakem ve gözlemcilerin klasmanlarının belirlenmesinde de, kendi talimatlarına aykırı hareket etti. Klasmanlar belirlenirken, itirazlar için gerekli süreyi vermedi. Böylece, birden çok hakem ve gözlemci mağdur edildi. Aldığım duyum, bu mağduriyetin giderilmesi için, kırkın üzerinde hakem ve gözlemcinin, tahkime başvuru yaptığı yönünde. Adalet dağıtması gereken MHK, adaletsizce davrandı

Yeni MHK Başkanı kim olur? Söyleyeceğime inanın, şu anda tüm eski hakemler çalacak telefonlara kitlenmiş durumda Hemen hemen hepsi koltuk kapma derdinde. Elbette ki, bu görevi hak eden hocalar var. Ama onların telefonları çalmaz. Sistemin çarkı döner ve yeni MHK’da bu çarkta ezilir gider…

Yeni MHK başkanı, yine “emanetçi” olacak. Sezon sonu, Futbol Federasyonu olağan seçimi var. Lale Orta Hoca’nın adı geçiyor kulislerde. Görevi kabul eder mi, bilmem. Futbolumuz için hayırlısını dilemekten başka bir şey gelmez elimden.

Güneş yerinde…

0

Şenol Güneş ve Beşiktaş sentezi, birbirlerine çok yakışmıyorlar mı sizce de?

Evinde Alanyaspor’u konuk eden siyah beyazlı ekip, rakibini 3-0 mağlup etti. Bence her galibiyetin kendine özel bir şifresi vardır. Bugünün şifresi ise kesinlikle “ön alanda baskı“ diyebiliriz. Sahi, ne kadar iyi becerdi Beşiktaş bugün, rakibini bunaltmayı. Bugün günlerden eleştiri değil, övgü…

FATİH KONT

Şenol Güneş ve Cenk Tosun ikilisi bana, Çağan Irmak’ın Babam Ve Oğlum filmini hatırlatıyor adeta. Şenol Hoca kenardaysa, Cenk daha hareketli… Nitekim Cenk’in bu iştahı da beraberinde iki gol getirdi. Penaltı deyip geçmeyin, o penaltıyı almak da maharet. Haftalardır eleştirilen, performansı oldukça eksik olan Dele Alli’ye bak sen… Bence kaybolan özgüvenini yeniden elde etmesi için harika bir fırsat oldu bu maç. Pas kalitesi yüksek, doğru hücuma odaklı ve ön alan baskısından vazgeçmeyen Dele Alli, bu baskı sonucunda skoru da elde etti. Merkezde zaten, oyunun iki yönünde de becerikli bir Gedson var. Geriden topu çalmasını becerip, bir de takımını atağa kaldırınca, göze hitap ediyorsun işte.

Böyle baskılı bir Beşiktaş’a karşı, hele bir de maç Vodafone Park’ta iken, doğru oyunu oynamak zordur. Fakat Alanyaspor etkili kanat oyuncuları olan bir takım. Nitekim ilk yarıda, 2 tane karşı karşıya çok net pozisyon yakaladı. Fakat futbolun acı yüzünü unutmamak lazım, bu pozisyonları değerlendiremezsen, bunun bir faturası olur. Alanya ilk yarı skor bulabilse belki maç daha farklı noktalara taşınabilirdi. Ama futbol böyledir işte, kırılma anının hangi an olduğunu anlayamazsın…

Aboubakar; yeni gelmedim, geri geldim diyor bence. Hani bazı profiller vardır, sokakta gördüğünüzde kaldırımınızı değiştirirsiniz, bulaşmayalım şimdi diye. Aboubakar’da saha içinde o adam bence. Her an tehlikeli… Bugün iptal olan goldeki dokunuşu, klasını kaybetmediğini gösterdi bana. Tabiri caizse; geliyor gelmekte olan…

Beşiktaş oyuncularının bireysel performanslarını değerlendirdiğimde, bir pozitif ivme görüyorum. Şenol Hoca, takımın yaralarını sarıyor bence. Bugün, Alanyaspor karşısında 3-0 kazanarak, üst üste 5. galibiyetini alıyor Beşiktaş. Yarışın gittikçe kızışması, ligi daha keyifli hale getiriyor. Hoca, taraftarın ona hissettiği güvenin farkında, oyuncuların ayakları yere basıyor. Atmosfer pozitif Beşiktaş’ta. Havada GÜNEŞ var…

‘HSK, Sinan Ateş Savcısını görevden almak zorunda’

0

Gazeteci Erk Acarer’in YouTube programına konuk olan Hukukçu Figen Çalıkuşu, Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesiyle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Yürütülen soruşturmaya atanan ikinci savcının MHP’li yöneticiler ile yakınlığını vurgulayan Çalıkuşu, “MHP’li siyasilerle fotoğrafları olan savcıya teslim bu soruşturma. HSK, bu savcıyı görevden almak zorunda” dedi.

Gazeteci Can Dündar’ın yönetiminde yayına başlayan ve şimdi YouTube üzerinde yayınlarına devam eden Özgürüz kanalında Gazeteci Erk Acarer’e konuk olan Avukat Figen Çalıkuşu, Sinan Ateş cinayetine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Tüm toplum vicdanını rahatsız eden cinayetin üzerinden neredeyse bir ay geçmesine rağmen tetikçinin, failin hala bulunamadığını ifade eden Çalıkuşu, soruşturmayı yürüten savcıya dikkat çekerek, “MHP’li yöneticilerle siyasilerle fotoğrafları olan savcıya teslim bu soruşturma. Bunu izleyen bir Hakimler Savcılar Kurulu var ve ‘Sinan Ateş’in katili Meclis’te’ diyen bir yakın var ama bu soruşturmada hala hiç bir ilerleme yok” dedi.

Türkiye’deki sokak çetelerine ve uyuşturucu trafiğine değinen Çalıkuşu, “Eskiden Türkiye transit ülkeydi uyuşturucu trafiğinde. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün narkotik raporunda da var ben söylemiyorum kendileri de söylüyor. Artık hedef ülke pazar ülke Türkiye. Eskiye göre fark nedir? Eskiden ulaşılması bu kadar kolay değildi. Şimdi daha kolay sentetik madde üretimi var. Daha ucuzlatılmış vaziyette tabi. O yaygınlaşmayı kolaylaştırıyor. Buna bağlı olan, suç işlemiş ve polisin, bürokrasinin elinde olan, her an tehdit edilerek ‘seni içeri atarım, şu kadar cezanı yenilerim’ diyecekleri insanlara her türlü suçu işletmeleri mümkün. Onlar o suçu işliyor, aynı zamanda kendilerinin de müthiş bir suç işleme özgürlük alanını kendilerine açıyor. Sinan Ateş cinayetinin altında da böylesine rantlsal bir paylaşım var” ifadelerini kullandı.

“İLK KEZ BİR SİYASİ CİNAYET KENDİ TARAFINDAN GELİYOR”

70’li yıllardaki faili meçhul cinayetleri hatırlatan Çalıkuşu, “Geçmişte 70’li yıllarda gençlik olaylarında, sağ-sol çatışmasında bir takım cinayetler gördük. Hoş o zaman bile aynı silahla her iki taraftan insanların öldürüldüğünü de bir zaman sonra öğrendik. Fakat ben şimdi yanılmıyorsam, ilk kez bir siyasi cinayeti, kendi taraflarından geliyor. Tabi o yüzden deprem oldu, ülkücüler MHP içinde tabi tüm toplum vicdanında. Neden? Çünkü biz arınamıyoruz. Neden? Bu kan alan canavar sürekli tehdit çekiyor ve karşımıza çıkıyor. Artık mahalle bazında inmiş, her türlü suçu işlemeyi gözü kesiyor.  Adam zaten sabıkalı, çok ciddi bir suç haritası var, uyuşturucu müptelası uyuşturucu ticaretine rantına bulaşmış her suçu işleyebilir. Şimdi haklı olarak da bu yaygınlaştı” dedi.

“SAVCININ MHP’Lİ SİYASİLERLE FOTOĞRAFLARI VAR”

Sinan Ateş cinayetinden sonra yaşananları hatırlatan Çalıkuşu, görevden alınan ve yerine görevlendirilen savcının MHP’li yöneticilerle yakınlığına dikkat çekti. Çalıkuşu sözlerine şöyle devam etti, “Sinan Ateş olayında da mesela akrabası, dayısı ne dedi; ‘katil Meclis’te’ dedi. Bu çok önemli. Herkes her şeyi takip ediyor biliyor ama korku iklimi neticesinde bunun üzerinde durulmuyor. Neden böyle bir şey deniliyor? Neredeyse bir ay olacak hala tetikçi nerede bilemiyoruz yaşıyor mu bunun da bilmiyoruz. Tetikçiyi kaçırdığını iddia eden bir kişi bir milletvekilinin evinden zorla alınıyor, ‘sen git sahibin gelsin’ diyor milletvekili. Bir savcı çıkıyor ifadesini alıyor ve serbest bırakıyor. Savcı sonradan uyanıyor tekrar ifadesini almak istiyor o ifadesini almak istediğinde görevden zorla dört gün izine gönderiliyor. Başka savcı atanıyor. O savcının resimleri çıkıyor.

MHP’li yöneticilerle siyasilerle fotoğrafları olan savcıya teslim bu soruşturma. Bunu izleyen bir Hakimler Savcılar Kurulu var ve ‘Sinan Ateş’in katili Meclis’te’ diyen bir yakın var ama bu soruşturmada hala hiç bir ilerleme yok. Bugün iki kişi tutuklandı. Kimdir o iki kişi bilmiyoruz. Her şeyi izleyebilen, siber suçlarda çok başarılı, herkesi dinleyen UYAP’taki en ufak bir kıpırtıdan haberi olan, bir sistem kuran İçişleri Bakanın var ama burada kifayetsiz kaldı. İçişleri Bakanı ses çıkarmıyor bu cinayetle ilgili.

HSK, bu savcıyı görevden almak zorunda. Bir savcıdan haber bekliyoruz. Kim bu savcı, HSK bunu neden duymaz? Toplum vicdanı ayakta, toplum bu cinayeti takip ediyor. Ülkücüler takip ediyor, CHP lideri ‘sonuna kadar gideceğiz, bizim evladımızdır’ dedi. Neden yapıyor toplum bunu? Çünkü biz biliyoruz ki bugün bu kadar baskıcı bu kadar koyulaşarak giden bir iktidar karşısında, özgürlüklerimizden refahımızdan geri düşüyorsak, işte bu yapıların devleti teslim almasından ötürüdür.

Tabi ki genç bir insanın vefatı geride kalan iki evladı hepsi birbirine karışan acı duygular ama bizim hepimizi de ilgilendiren bir cinayettir, bir soruşturmadır. Bu soruşturmanın toplum vicdanını tatmin edecek şekilde selametle yürütülmesi için Hakimler ve Savcılar Kurulu bu soruşturmaya el atmak zorundadır. Sessiz kalan, işlenen suça yol veriyor demektir.”

Kategori: Gerilim

0

Fenerbahçe’de bugün bir hokkabazlık eksiği vardı sanki. Şapka sayısı çok, fakat içlerinden bir türlü tavşan çıkmıyor…
Boğucu ve topu rakibine hiç vermeyen bir Fenerbahçe izledik ilk yarıda.

FATİH KONT

Fakat topa bu kadar sahipken, yeni bir oyun üretmekte bu kadar zorluk çekersen, maç da böyle son yarım saate sıkışır. Sahada, golü yiyene kadar ne yapmak istediğini bilmeyen bir Ümraniyespor var. Yahu tamamen kapanmaya odaklı desen; değil, kanatlardan hızlı çıkmaya çalışıyor desen; değil, uzun top desen; değil… Böyle bir ilk yarının 0-0 bitişi, ikinci yarıyı elbette daha keyifli hale getiriyor…

Siz olsaydınız böyle bir maçta, teknik kapasitesi daha yüksek oyuncuyu mu, yoksa ayağı daha çabuk oyuncuyu mu tercih ederdiniz? Ben kesinlikle çabuk oyuncuyu tercih ederim. Nitekim ilk yarı bana “tam Emre Mor ile başlanacak maçmış” dedirtti. Jesus’ta ikinci yarıya onunla başlamayı tercih etti. Ümraniye’de ise, rakibinin geride bıraktığı boşlukları değerlendirmekten çok uzak bir Bettaieb var. Gerçekten çizgide etkisiz olduğu kadar, pas kalitesi de çok düşüktü. 70’de yapılan Geraldo, Bettaieb değişikliği tabiri caizse; lüks değil ihtiyaçtı…

Gol gelmedikçe maç sıkışıyor, sıkıştıkça daha da gergin bir hal alıyor… Sanki bir gol olsa iki taraf da rahatlayacakmış gibi. Atilla szalai 73’de ilk tavşanı çıkarıyor şapkadan. Savunmadan harika bir uzun top, Batshuayi’den de ona yakışır bir bitiriş. Bu tip maçlarda zor olan ilk golü atmaktır. Perdeyi açtıktan sonra, direnç kırılır ve maçın bundan sonraki bölümünü istediğin gibi geçirirsin zannederdik…

Golü yemek sanki Ümraniye’ye daha çok yaradı gibi. Şimdi ayakları daha yere basan, daha özgüvenli bir takım var. Yediği golün reaksiyonunu hızlı da gösterdi. 78’de skor Umut Nayir’in golü ile 1-1’e geldi. İşte maçın bundan sonraki yarım saati, tam olarak bir gerilim filmi…

Maçın bu bölümünden sonrası, bazı tartışmalı kararlar barındırdı. 89’da Glumac’ın kendi kalesine golü Fenerbahçe’yi 2-1 öne geçirdi. Golden önce Ümraniyespor’un faul beklentisi var. Derken 90+8’de Umut Nayir beraberlik golünü yakalıyor. Var incelemesinden sonra gol iptal ediliyor. Bu karar bence tartışmasız doğru. Batshuayi’nin formadan çekildiği net. Fakat Fenerbahçe’nin 2. Golünden önceki pozisyon biraz tartışmalı gibi. Acaba hakem o pozisyonu da tekrar bir VAR’da izleyip, izlediği halde bir karar verse daha mı iyi olurdu? Yorumu size bırakıyorum…

Dakika 70’den sonra, her ihtimali barındıran bu maç, gerçekten keyif verir hale geldi işte. Günün galibi 2-1’lik skorla sarı lacivertli ekip olsa da, Ümraniye’yi de özellikle ikinci yarıda ki mücadelesinden dolayı tebrik etmek gerek. Ümraniye’de çok iyi direnç gösteren, kaleci Orkun’u kutluyorum. Fenerbahçe’de ise haftalardır dikkatimi çeken bir babayiğit var; Ferdi Kadıoğlu… İştahlı futbol ne demek? Bana kalırsa; doğru driplinglerle takımını aniden hücuma kaldıran, bir anda rakip oyuncuları eksilten bir Ferdi, iştahlı oyunu özetliyor. Oyunun her alanında aktif ve istekli. Bence Fenerbahçe takımında Ferdi’yi izleyip bu arzuyu örnek alması gereken çok oyuncu var.

Jorge Jesus için 3 puanla dönmek elbette keyif verici. Fakat sezon başındaki o istekli “ısıran” Fenerbahçe’den çok uzağız. Yarışın tam da göbeğindeyken, Fenerbahçe için alarmın rengi kırmızı. Acil ayağa kalkma vakti bence. Maraton uzun, daha bu lig çok sular götürür…

Aden: İşçi sınıfının zincirini kıran kadın mücadelesi

2018 yapımı olup 2021’de MUBI’de gösterime giren Aden, geçtiğimiz pazar günü Sinematek’te uzun zaman sonra yeniden seyircilerle buluştu. Yerli sinemadan önce yabancı film festivallerinde gösterime giren bu film için Atay, “aslında 2017’de bu filmin işi bitmişti” diyor.

NOT: BU YAZI SPOILER İÇERİR!

Senaristliğini Onur Orhan’ın, yönetmenliğini Barış Atay’ın üstlendiği film, Marba ve Aras adındaki evli çiftin savaştan kaçıp bilmedikleri topraklara göçmeleriyle başlıyor. Tek istekleri karınlarını doyurup hayatta kalabilmek olan bu çift, ıssız bir yerde rastladıkları tek eve sığınıyorlar. Kıyametin koptuğu yer de işte burası oluyor: Libak ve Pukay’ın evi.

İdil Eylül Ünsal

Filmin ilerleyişinde, karakterlerin tersten okunuşunun adını aldıkları peygamberlerin hayatlarını yansıttığını fark ediyoruz. Libak bu hikayenin otoriter büyük kardeşi. Evin ve evdeki her şeyin sahibi. Sözü dinlenen, sorgulanamayan ve eleştirilemeyen, yalnızca biat edilen. Pukay ise evin küçük kardeşi. Ağa diye hitap ettiği abisine kıyasla biraz iyi huylu. Fakat işin sonunda bu iki kardeş de, kadın karakteri bir cinsel obje olarak metalaştıracak, ikisi de ona kendi yöntemleriyle sahip olmak için savaşacaklar.

Bir açıdan bu kardeş kavgası bize Habil ve Kabil’in hikayesini anlatıyor. Fakat diğer bir yandan hikayenin devamında görüyoruz ki Libak hiçbir çekincesi olmayan, yaptığı her zulmü kendisinde hak gören yapısıyla aslında iktidarları temsil ediyor. Verildiği kadar yemek ve gösterildiği yerde uyumak uyumak uğruna itaat edip Aras’ı da bunun bir parçası olmaya zorlayan Marba ise işbirlikçidir.

Aras bu hikayedeki tek kadın karakterimiz. Funda Eryiğit’in çarpıcı oyunculuğuyla hayat buluyor. Aynı bir eşya gibi taşınıyor, oradan oraya sürükleniyor. Ona sahip olmaya çalışan erkekler tarafından hisleri, istekleri ya da ne düşündüğü hiçbir zaman önemsenmiyor. Hep suskun. Ve hatta bu suskunluğuyla Libak tarafından takdir ediliyor, akıllı kadın susar deniyor. Kendisine ne verilse takmak zorunda, ne alınsa giymek zorunda. Aynı zamanda kocası tarafından sunulan bir kadın. Önce kocasına, ardından diğer erkeklere boyun eğiyor. Yoksulluğun ve hamileliğinin getirdiği çaresizlikle oradan oraya savruluyor.

Ve filme en son katılan karakterimiz Fusuy. Fusuy’un hikayesini filmde Pukay’dan dinliyoruz. Önce abileri tarafından bir kuyuya atılarak sakat bırakılıyor, ardından yaşamını abilerinin onu kapattığı penceresiz ve ışıksız bir mahzende geçiriyor. Yani ailenin 3. Ve en küçük erkek kardeşi. Fusuy burada işçi sınıfını temsil eder. Sakat doğmamış ama sakatlaştırılmıştır. Pukay ise iktidara gelmesi çok da bir şey değiştirmeyecek muhalefettir. Her gün zincire bağladığı kardeşine bir kap yemek götürürken onu besleyip büyüttüğünü, kol kanat gerdiğini düşünür.

Hikayenin sonunda Arasın sessizce toplanıp kaçtığını görüyoruz. Filmin bütününe baktığımızda pek bir müzik efektiyle karşılaşmasak da burada son derece sofistike görevler yüklenen ses efektleri (Aras’ın bastığı ahşap zeminin gıcırtısı, nefes sesleri, çekilen merdivenin hışırtısı..) bize işitsel evrenin ne derece sade ve çarpıcı yansıtıldığını gösteriyor. Aras evden kaçarken beklenmeyen bir şekilde bodruma, Fusuy’un yanına iniyor. Onun zincirlerini çözerek, “İster kalır, ister gidersin. Sen bilirsin.” Diyor. Bu şekilde film bu iki kahramanımızın, Aras ve Fusuy’un, karanlıkta her tarafı kapanlarla kaplı bir bahçede koşmasıyla belirsizlik içinde bitiyor.

Evet, film belirsizlikle bitiyor. Özgürlüklerine kavuşabildiler mi, sonrasında başlarına neler geldi tahmin edemiyoruz. Ama görüyoruz ki kadın mücadelesi sınıf mücadelesinin öncüsü oluyor. Ve biliyoruz ki Aras, bahçenin etrafındaki kapanlara rağmen koşmaya, kendi kendisinin kurtarıcısı olmaya cesaret ediyor. Fusuy’u zincirlerinden kurtaran da işte onun bu cesareti oluyor.

Türkiye’deki Rus göçmenler için kurallar değişiyor

0

Basında çıkan son haberlere göre geçtiğimiz yılın son günlerinde Türkiye’deki birçok şehirde bulunan Göç İdaresi ofisleri, Rusya Federasyonu vatandaşlarının oturum izin alma işlemlerini aniden durdurma kararı aldı.

Geçtiğimiz yıl boyunca Türkiye’de kalıcı olarak ikamet eden Rusların sayısının oldukça arttığı hepimizin malumu. Bu sayının artmasının temel sebebi: Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’nın Doğusunda askeri operasyon düzenleme kararını desteklemeyen Rusların ülkemize göç etmesinden kaynaklandığı da açıktır.

Kaldı ki evvelden Ermenistan’a göç eden Ruslar bile Türkiye’ye taşındılar.

26 Aralık 2022 tarihinde birçok başvuru reddedildiği sırada bazıları, “10 gün içinde ülkeyi terk edin” uyarılarını aldılar.

Peki ülke, dört bir yandan herkesi göçmen veya sığınmacı kabul ederken Ruslara karşı bu sıkı uygulamaların sebebi acaba nedir?

Son zamanlarda Türkiye’deki Rus göçmenlerkendi örgütsel yapılarını oluşturuyorlar.

Rusya’dan gelen “aktivist” Eva Rapoport liderliğindeki “Ark” örgütü, İstanbul’daki göçmenlerin merkezi haline geldi.

Son dönemde göçmenlerin barınma ve geçici iş bulmalarına yardımcı olma amacıyla başlayan bu yapıların faaliyetleri her geçen gün politize oldu.

Bu göçmenlerin birçoğu Vladimir Putin’in devrilmesini talep eden Rus muhalif aktivistlerden oluşuyor ve halka açık etkinlikler/ konferanslar düzenliyorlar.

Mesela geçenlerde Ermeni asıllı Rus gazeteci Yelena SrapyanAntalya’da böyle bir konferans düzenledi.

Göçmen Rusların yoğun bulunduğu Antalya gibi şehirlerde geniş çaplı bir dizi başka etkinliklerin de planlandığı sosyal medya hesaplarında açıkça görülüyor.

Organizatörler, göçmenler için kalıcı eğitim kursları ve sosyal medya/ konvansiyonel medya oluşturmayı da planlıyor.

Peki tüm bunlar neden Türk yetkililerini rahatsız etti?

Rus muhaliflerin Putin’i devirme arzusunun yanında Batı’ya olan büyük sempatileri ve bir dizi Amerikan vakfından fon aldıkları büyük bir sır değil.

Örneğin: Soros VakfıUlusal Demokrasi Enstitüsü (NDI) ve Ulusal Demokrasi Vakfı (NED).

Hepimizin malumu olduğu gibi bu Amerikalı kurumların tamamı, Türkiye’de devletin aleyhine olan her türlü yapıyla işbirliği içerisindedir; buna en basit örneklerinden birisi de FETÖ terör örgütüdür.

Dönemin FETÖ Emniyet İmamı ve terör örgütü elebaşı Gülen’in en yakın eski arkadaşlarından Kemalettin Özdemir’in, vakti zamanında Gülen ile Soros arasındaki yakın temaslardan bahsettiğini unutmayalım. ÖzdemirFETÖ’nün yurtiçi ve yurtdışındaki okullarının Soros Vakfı ile yakın işbirliği içerisinde çalıştığını da doğruladı.

FETÖ’nün 2016 yılında Türkiye’de izlediği politikaların aynısını Soros2012 yılına kadar Rusya’da sürdürüyordu. Bunu da unutmayalım.

O dönem Soros’un yapılanmalarında bulunanlar, bugün Türkiye’de “Muhalif Ruslar” olarak iktidar değişikliğinden bahsediyorlar.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Türk makamlarının Rusya’dan gelen göçmenlere yönelik yaklaşımını doğal buluyorum.

Yaşananlara liberal bir perspektiften bakmak ve genişlemiş Rus diasporasının siyasallaşmasına izin vermek, Türkiye’deki Amerikan Vakıfları ve FETÖ’nün kalıntılarıyla yakından bağlantılı yeni bir yapılanmanın çıkmasına yol açabilir. Bu durumda, sonuçları tahmin etmek oldukça zor olacaktır.