Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Uğur Hoca Yazıyor: SAMİMİYETSİZ!

0

Aşağıdaki bağlantıyı açtığınız zaman benim, 10 ay önce Cebelitarık maçı sonrası, Stefan Kuntz’a sorduğum soruyu bulacaksınız. Kuntz’a o maç sonrası; “Milli Takım’a oyuncu seçerken, söylemleri ve eylemleri farklı olduğu için acıklamalarını ‘SAMİMİYETSİZ’ bulduğumu” söylemişim. En yakınlarım dahi, “samimiyetsiz ” yerine “tutarsız” kelimelesini kullansaydın demişlerdi o gün. Dün akşam oynanan Lüksemburg maçı sonrası “samimiyetsiz ” kelimesini kullanmamın ne kadar doğru bir isabet olduğu görülmüştür diye düşünüyorum. Sağ içte Ferdi, stoperde de Tolga Ciğerci… Sanırım hoca, Ozan Kabak’ı daha ciddi rakip Faraoe Adaları maçına sakladı… Kendi evimizde altı yüz bin nüfuslu ülkeden 3 gol yiyip, beraberliği zor kurtarıyoruz. On ay önce de kuşkularım vardı ama kondurmak istememiştim: bu takımı Kuntz değil Hamit Altıntop oluşturuyor. Milli Takım, Altıntop’un deneme tahtası olmuş. Şimdi soruyorum size: Kuntz, SAMİMİYETSİZ değil de nedir?

Yakıştığını söyleseler de sakal bırakamıyorum işte…

https://onedio.com/haber/muhabirin-a-milli-takim-hocasi-stefan-kuntz-a-sordugu-soru-tepki-cekti-aciklamalarinizda-samimiyetsizlik-var-1017120

Uğur Hoca Yazıyor: FARİOLİ

0

“…Bu oyuncu grubu ile küçük üçgenler kurarak oyuna başlamak, intihar olur. Farioli her hafta, “Kamikaze” pilotu gibi intihar dalışı yapıyor…”

UĞUR TEMEL

Meslek hayatına, kalecinin nasıl pas atarak oyunu kuracağını hesaplayarak başlamış genç futbol adamı. Ülkemizdeki futbol kariyerinde de, bu futbol anlayışından vazgeçmiyor ne yazık ki… Elindeki oyuncu kadrosu, bu şekilde oyun kurmaya elverişli olur anlarım. Elindeki malzeme belli… Bu oyuncu grubu ile küçük üçgenler kurarak oyuna başlamak, intihar olur. Farioli her hafta, “Kamikaze” pilotu gibi intihar dalışı yapıyor. Eğer rakibinin hücum oyuncuları bu pas trafiğini çözemiyorsa ne ala, büyük hoca oluyorsun… Yok; rakibinin forvetleri cevval ise, yandı gülüm keten helva…

Aydınlık Gazetesi’nden Semih Nişancı yazmış Twitter hesabında; “…Karagümrük’te birkaç maç geriden iyi çıktı diye adamı Guardiola ilan ettik. Alanyaspor gibi tempolu futboluyla ligin en büyük renklerinden biri olan takımı içten içe çürüttü Farioli…” Meslektaşımız haklı. Çağdaş Atan ve Sergen Yalçın dönemlerindeki Alanyaspor’u hatırlamanızı rica ediyorum. Isıran, rakibini yıldıran, pozisyonlar bulan, mahkûm oynamayan Alanyaspor vardı sahada. Farioli’nin zihinsel tatmin fantezisi sonucu bu…

Elbette Farioli’nin futbol anlayışı Fenerbahçe’nin haklı galibiyetine gölge düşüremez. Kanarya, yüksek tempoda, istekli, gole aç, bir anda beş kişi olan otopark değnekçileri gibi… Alanyaspor gibi topu eveleyip gevelemeden direkt sonuca gitmeyi amaçlıyorlar. Ancak şunu da belirtmekte yarar var; Fenerbahçe’de defans hattı çok önde. Hatırlayın Rennes maçını; yenilen iki golde de defans hattı, orta saha çizgisi üzerindeydi. Fenerbahçe, arkasına atılacak her topa tehlike yaşar. Bu düşüncemizi de buraya not düşelim. İşler iyi giderken herkes mutludur da, “araba devrilince yol gösteren çok olur”.

Jesus, Arda Güler’e niçin daha çok zaman vermiyor anlayabilmiş değilim. Alanya, zaten pişmaniye gibi tel tel dağılmış, koy çocuğu sahaya oynasın. Allah vergisi yeteneklerini seyrettikçe, futbolun güzelliğine olan inancımız artsın. Dünya gözü ile seyredelim, yeni doğmakta olan yıldız adayımızı. Allah talihi güzel yazsın inşallah, hem takımı hem de ülke futbolu için çok yararlı olacağına inancım tam Güler’in.

5-0’lık maçta hakemlik bir şey yoktu. Defalarca yardımcı hakemliğini yapmaktan onur duyduğum, dünyalar beyefendisi Hüseyin Göçek hocam; bu kadar kilo size yakışıyor mu hiç? Uzun koşuların tartışılmaz lideri olan siz, depar atmakta zorlanıyorsunuz. Milli maç arası, sıkı bir diyetle eski formunuza kavuşacağınıza eminim.

Uğur Hoca Yazıyor: BEŞ GÜN ARAYLA KAYBEDİLEN BEŞ PUAN

0

Kara Kartal, yara sarmaya çıktığı maçta, kanadına bir yara daha aldı.

UĞUR TEMEL

Pazartesi akşamı Başakşehir karşısında “tek kale” oynamasına rağmen mağlup olan Beşiktaş, İstanbulspor karşısına, yara sarabilmek için çıkmıştı. Maçın hemen başında, İstanbulspor kalecisi öyle bir hata yaptı ki, evlere şenlik… Jensen; kullanılan endirekt serbest vuruşta top hiç kimseye değmeden geldiği halde, müdahale etmeye kalktı ve topu zorla ağlarına gönderdi. Oysa ki; müdahale etmese, top ağlarla buluşsa dahi kurallar gereği, aut olacaktı. Gol sonrası İstanbulspor, tıpkı geçen hafta Başakşehir’in yaptığı gibi, rakibine önde basarak, Beşiktaş savunmasının rahat ve doğru top çıkartmasını engellemek istedi ve bunda da başarılı oldu. Siyah-Beyazlı takım, oyunu rakip sahaya ve kanatlara yaymak isterken, kaptırdığı top sonrasında Ersin, rakibi kaleciye nazire yaparcasına, ceza sahası dışından gelen şutu, kapattığı köşeden içeri alıverdi… Beşiktaş, yediği gol sonrası, oyununu rakibine kabul ettirmeye başladı ve devre bitmeden Weghorst’un ayağından öne geçmesini bildi.

Weghorst, ön alanda isteyen, arzulayan, topun kendine gelmesini beklemeyen ve topa giden, gezici forvet. Tıpkı, bir dönem Galatasaray’da oynayan Elmander gibi. Topa vuramasa bile rakibi bozmaya gayret ediyor, rakip stoperleri gezdirerek arkadaşlarına boş alanlar açabiliyor. Oynadığı tüm maçlarda, ya gol atıyor yada gol pası veriyor. İzlenmesi keyifli bir oyuncu…

İkinci devre ise, tam anlamıyla, keçi boynuzu gibiydi. Yaz sıcağının vedalaştığı günün akşamında, temposuz, ruhsuz, “bitse de gitsek” tadında, keyifsiz bir mücadele vardı sahada. Beşiktaş “idare” ederken, İstanbulspor da “gol yemeyeyim, atarsam ne âlâ”, tarzında sıkıcı bir ikinci yarı izletmeye başladılar. Dakikalar ilerledikçe İstanbulspor, Beşiktaş savunmasının arkasına atılan toplarla, maçın üstündeki ölü toprağını attı. Ufak ufak tehlike yaratmaya başlayan Sarı- Siyahlı takım, Ersin’in aynı gece de ikinci hatası sonrası, beraberliği yakaladı. Bu gol, bir kalecinin, “serbest vuruşta açıkta bırakılan köşeden nasıl gol yenilir” uygulaması gibiydi…

Olimpiyat Stadında oynanan maçın keyfi hiç yok… Hava muhalefeti sebebiyle oynaması ayrı, tribünlerin sahaya aradaki koşu pisti sebebiyle maç seyretmesi ayrı bir eziyet Olimpiyat Stadında. Ulaşımda ki, imkânsızlıkları saymıyorum bile… Hele ki; tribünler de boş ise, gri koltukların kasvetli havası, maça da negatif yansıyor.

Kara Kartal, yara sarmaya çıktığı maçta, kanadına bir yara daha aldı. Milli maç arası, yaraları sarmak ve tekrardan kanat açar hale gelebilmek için önemli bir fırsat olsa gerek…

‘Türkiye’nin daha genç bir iktidara ihtiyacı var’

0

Gençosman Killik, CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı. Aynı zamanda avukat kendisi. Memleketi Konya. Üniversite öğrenimini Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuştur. Üniversite öğrenimi boyunca siyasal hareketlerin içinde aktif olarak görev almış, öğrenci konseyi ve öğrenci kulüplerinde yöneticilik yapmıştır. Şu anda aktif olarak CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı’dır. Bu yoğun temposunda bizlere vakit ayırdığı için teşekkür ederiz.

Özge Özcan: Türkiye’den Avrupa’ya göç sayısı çok arttı. Özellikle Almanya, Fransa, Hollanda ve Avusturya gibi ülkeler bunların en başında. Türkiye, Almanya’ya en fazla göç veren ülke durumunda. İnsanlar neden Almanya’yı seçiyor ve neden Türkiye’den göç dalgası bu kadar arttı? Avrupa’nın bizden farkı ne?

Gençosman Killik: Ne yazık ki, Türkiye’de özellikle nitelikli gençlerin yurtdışına yönelik göçünde ciddi bir artış olduğu görülmektedir. Yüksek nitelikli göçün en önemli sebepleri arasında siyasi istikrarsızlık, gittikçe artan otoriterleşme ve iktidarın öngörülemez politikalarını sayabiliriz. Bu politikalar da özellikle gençlerde umutsuzluk sonucunu doğuruyor. İçinde bulunduğumuz durumu en net görebilenler, gençler. Gençler, -diğer kuşaklara göre- teknolojik imkânları fazla kullanması sebebiyle, dünyayı çok yakından takip edebiliyor. Dünyadaki akranlarının hangi şartlarda yaşadıklarını ve hangi imkânlara sahip olabildiklerini rahatlıkla görebiliyorlar. Ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar, gençlerin aklındaki “geleceğimiz ne olacak?” sorusunu yaygınlaştırdı. Sadece ekonomik durumlar değil elbette. Özgürlükler, gençlerin yönetime katılabilmesi, eğitimdeki fırsat eşitliği, liyakat temelli yaklaşım vb. konularda da ülkeler liginde çok geri sıralardayız. Gençlerin taleplerine kulak tıkayanlar tarafından yönetiliyoruz. Karar alma sürecinin hiçbir noktasına dahil edilmeyen gençler de ülkeyi terk etme kararı alıyorlar.

Özge Özcan: 2019  TÜİK verilerine göre öğrenim görmek için göç eden yaş grubu 25-29 yaş grubu olmuş. Türkiye’deki eğitimde ne oldu da bu kadar göç sayısı artmaya başladı, gelecek nesilleri kayıp mı ediyoruz?

Gençosman Killik: Türkiye’de her alanda bir kötüye gidiş söz konusu. Üniversitelerdeki eğitim kalitesi de bu konulardan biri. Rektörlerin büyük bir kısmının herhangi bir uluslararası yayını yok, olanların da büyük bir çoğunluğuna hiç atıf yapılmamış! Bu da demek oluyor ki; rektörlerin mesleki yeterlikleri incelediğinde hiç iç açıcı bir durum söz konusu değil. Ayrıca gençlerdeki gelecek kaygısını konu edinen araştırmalara göre gençlerin neredeyse tamamına yakını “bir tanıdığı olmadan Türkiye’de iş bulmanın zor olduğunu” düşündüğü, yarısından fazlası ise; “Türkiye’de iyi eğitim alanların iyi yaşam sürdüğü” fikrine katılmadığını söylüyor. Gençlerin siyaset kurumundan öncelikli beklentisi iş. Bunun eğitime önem verilmesi, gençlere önem verilmesi, burs imkânları, adil muamele, akıllı siyaset, müreffeh bir yaşam ve canlı bir sosyal yaşam takip ediyor. Tüm ana talepler ya ekonomik durumla ya da yaşam tarzlarıyla ilintili. Gençlerin adalet taleplerini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Gençler, hak ettikleri refaha ve hayat kalitesine ulaşmalarını engelleyen kayırmacılık, torpil, adaletsizlik gibi problemlerden şikayetçiler. Dolayısıyla en temel beklenti: Adalet.

Özge Özcan: İlk yurt dışı deneyiminizi gerçekleştirdiniz geçtiğimiz günlerde. CHP Berlin ekibinin düzenlediği bir etkinlikti bu. Nasıl bir deneyim oldu sizin için Almanya’daki gençler için izlenimleriniz neler oldu?

Gençosman Killik: Almanya’da bulunan vatandaşlarımızla bir araya gelmek bizin için güzel bir deneyimdi. Hayatlarını orada devam ettiriyor olsalar da, hala bu ülkenin derdiyle dertleniyorlar. Özellikle pasaportumuzun gitgide itibarsızlaşması ve paramızın değer kaybetmesi onları da ciddi olarak etkilemiş durumda. Ülkemizden Almanya’ya öğrenci olarak giden arkadaşlarımız yüksek kur sebebiyle oldukça mağdur olmuş durumdalar. Türk lirası eridiği için ailelerinin gönderdikleriyle yetinemiyor ve çalışmak zorunda kalıyorlar. Eğitim hayatları da etkileniyor doğal olarak. Bütün bu süreçleri konuştuk, iktidarda bulunan SPD ve onun gençlik örgütü JUSOS ile görüşmeler gerçekleştirdik. Verimli bir ziyaret oldu.

Özge Özcan: Son olarak Türkiye ve Avrupa’daki gençlere mesajınız nedir?

Gençosman Killik: Az önceki bahsettiğim konular iç karartıcı olabilir; fakat ümitsizliğe kapılmamızı kimse beklemesin. Tarihsel geçmişimizden aldığımız güçle onurlu bir gelecek inşa edeceğiz. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında Türkiye’nin toplumsal barış ve huzurunu sağlayacağız. Sokakta, tarlada, fakültede, fabrikada üreteceğiz, büyüyeceğiz, hep birlikte kalkınacağız, hak ettiğimiz biçimde yaşayacağız. Her fırsatta dile getiriyorum: “AK Parti artık reflekslerini kaybetmiş, yaşlı bir iktidar; CHP ise gençleri dinleyen ve önemseyen bir parti.” Bu ülkede gençlerin tekrar umut olması için çözüm üretiyoruz. Bizim heyecanımız var, Türkiye’nin de daha genç bir iktidara ihtiyacı var. Biz hazırız!

Kaynak: Uluslararası Politika Akademisi

Karagöz’den Lucifer Lütfü’ye: İzmir’de gölge sanatına yoğun ilgi

Karagöz sanatçısı Ata Taşkan’ın sokakta ortaya koyduğu gösteri, görenlerin ilgisini çekiyor. İzmir Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde gösteri yapan Taşkan’la sanatını ve vatandaşların ilgisini konuştuk.

ERCAN KÜÇÜK

Geleneksel Karagöz sanatına ilgi yeniden artmaya başladı. Öyleki metropol şehirlerin en işlek caddelerinde Karagöz-Hacivat oynatan sanatçılara rastlayabiliyoruz. Bu sanatın genç temsilcilerinden Ata Taşkan’la İzmir Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde karşılaştık. Asıl mesleği oyunculuk olan Taşkan, yaklaşık 10 yıldır Karagöz sanatına gönül vermiş. Gazi Sahnesi’nde de gösteri yapan Taşkan, sokak ile sahnenin farkını da ortaya koyuyor. İşin yapım aşamasından eğitim aşamasına her yerinde olduğunu belirten Taşkan’la yaptığımız röportaj ve verdiği cevaplar:

Geleneksel Karagöz yapıyor musunuz?

“Bu işin hem yapım aşamasında hem de eğitim aşamasında varım. Sokakta sergilediğim oyların bütün tasvirleri bana ait. Aynı zamanda zaten bu işin en eğlenceli kısmı bu şey. Bir senaryo yaratıyorsunuz kafanızda. O yarattığınızı kağıda kaleme döküyorsunuz. Yarattığınız senaryoyu kağıda kaleme döküp deriden kukla haline getirip onları bir hareketle seslendirerek insanlara sunuyorsunuz. Derdinizi bu beyaz perdede sinemanın tekniğine benzeyen ama tiyatroda birleşimli değişik bir gölge oyunuyla sunuyorum.”

İKİ AYAKLI BİR İŞ

Tasvirini yapacağınız karakterleri siz neye göre seçiyorsunuz? Sadece Karagöz Hacivat mı?

“Oyuna göre değişiyor. İlk başta ne yapacağım? Önemli olan o. İlk başta oyun yazıyorum. Her şeyi kafamda bittikten sonra daha sonrasında çizimden yardım aldığım arkadaşlarım da var oturuyoruz. Karakter hakkında konuşuyoruz. Bu karakterin nasıl bir şey olacağını düşünüyoruz. Bunun üzerine karakteri çiziyoruz. Bu karakter çizdikten sonra da işin deriye yapım kısmı var. Bunun sonrasında yapıyoruz.

“2 ayaklı bir iş. Önce kafanızda bir senaryo olması gerekiyor. O senaryoya göre karakterler çizimi, yapımı daha sonrasında perdeye aktarılıyor.”

Bu süreç ne kadar sürüyor?

“Yıllar sürüyor bir oyunun hazırlanması.  3-5 ayda da oyun çıkartabilirim, çıkmaz değil. Öyle olmuyor, yani bir şeylerin birikmesi zaman istiyor. Bir oyunumdan örnek vereyim.  Senaryo yazımı 4 gün sürdü. Ama onun öncesinde 1-2 yıl kadar düşündüm oyunu. Daha sonrasında 4 ay kadar deri tasviri yapımı sürdü. Sonrasında bir ay kadar çalışma. Böyle 6 aylık sürede çıkardım ama 2 yıl 6 ay.”

Kaç yıldır yapıyorsunuz?

“Ben oyunculuk çıkışlıyım normalde. Normalde 4 yıldan beri yapıyorum tasvir yapımını. Oynatımını ise 8-10 seneden beri yapıyorum.”

İzmir halkının ilgisi nasıl?

“İzmir halkının ilgisi çok iyiydi. İlk biz Karagöz oyununun sokak versiyonu 2013 yılında Bodrum’da yapmıştık. Onun sonrasında ara vermiştim. Sonra İzmir’e taşınınca ne yapalım? Demiştim. Tekrardan Karagöz’e başlayayım dedim 2016 yılında. Düşündüğümün çok çok üstünde ilgiyle karşılandım. Sokak benim bir nevi kartvizitim oldu aynı zamanda. Burada çok özgürüm de. Yani şurada 50 m ileride işte Gazi Sahnesi’nde düzenli olarak sahne alıyorum. Oraya da insanlar bilet alıp izliyorlar. Ama burada sokaktan geçerken herkes izleyebiliyor. İkisinin de keyifli yapısı çok farklı. İkisinin de oyun mantığı oyun estetik açısından da mantık açısından da işçi açısından da çok çok farklı. Biri sahne birisi sokak. Sokakta her an birisi bir şeyler yapabilir. Hem oyuna hem sokağa adapte olman lazım. Sahnede seni sessizce izliyorlar ama burada insanlar sohbet ediyor. O seslere de ayak uydurmak gerekiyor. Hatta o seslerin içinden bir ses olman gerekiyor. Çünkü burası benim tekelimde olan bir yer değil. Son ses yapamam. Çıktığım sokağa ahenk vermem gerekiyor. Ben de o sokağın ahengine ayak uydurarak bir şeyler yapmaya çalışıyorum.”

Peki geleneksel Karagöz sanatçılarından eleştiri alıyor musunuz?

“Yani camia ufak herkes birbirini tanıyor. Şu ana kadar öyle kötü bir eleştiri almadım açıkçası. Büyük bir övgü de yer almadı. Eleştirenler de vardır, övenler de vardır. Eleştirileri zamana bırakmak çok daha mantıklı ama yok.”

UZAYLI KARAKTERİMİZ DE VAR

Karagöz ve Hacivat tan başka karakterler var mı sizde?

“Bir oyunumuz var mesela; uzaylı karakteri var. Uçan dairesi var, mesela. Lucifer Lütfümüz var mesela. Sinirlenince şeytanlık yapıyor. Daha bir sürü yeni yeni karakterler bar. O yapacağımız oyunla alakalı.”

Peki bu konsepti ya da tekniği nasıl tanımlıyorsunuz?

“İlerleyen zamanlarda olacağına inanıyorum. Çünkü dediğim gibi soka ve sahne arasında farklılıklar var. Hem oynatmak açısından hem izleyen açısından. Bunların kendi içimde kafamda oluşturduğum kurallarım var. Sadece sokakta oynanabilecek oyunlar yazıyorum. İleride bununla ilgili daha fazla yazılacak oyunlar, akademisyenlerin yapacağı çalışmalar da olacağına inanıyorum. Çünkü sokakta 2 yaşındaki insan da izliyor beni 70 yaşındaki insan da izliyor. Burada herkes var. Bu oyunun herkese hitap etmesi gerekiyor. Sahne karanlık bir ortam, burası aydınlık bir ortam. Ona göre ışığı belirlemek gerekiyor. Bu tip gibi belli başlı şeyleri var.

İzmir ve Bodrum harici nerelerde yaptınız?

“Yakın dostum Emrah Bıçak ilk yaptı. Erikli’de yapıyordu orada birlikte de yaptık. Bir sene Çanakkale’den yola çıktık Bodrum’a kadar ine ine oynadık. Sokak bazlı dersek Ege sahilleri ve Trakya.”

“Büyülü bir iş. Zaman geçtikçe yıllanan, kalitesi artan bir iş olarak görüyorum. Hiçbir şey yok olmaz. Bu işe büyülendim. Oyunculuktan direk buraya kendimi adapte ettim. Pişman da değilim. Karagöz güzel bir pencere. Güzel de bir sanatın anlatımı. Umarım daha da iyi noktalara gelir.”

Bain & Company’den Türkiye’deki çalışanlarına ESG sertifikası

0

Geçtiğimiz iki yılda sürdürülebilirlik alanında küresel düzeyde 500’den fazla proje geliştiren Bain&Company, Türkiye’deki çalışanlarına sürdürülebilirliğin temelini oluşturan Çevresel, Toplumsal ve Kurumsal Yönetişim konularında sertifika alma olanağı sağlayacak. Bunun için Avrupa’nın önde gelen iş okullarından SDA Bocconi ile iş birliği yapan Bain, Türkiye’de çalışanlarına bu olanağı sağlayan ilk stratejik danışmanlık firması olacak.

Avrupa’nın önde gelen iş okullarından SDA Bocconi ile “Sürdürülebilirlik ve Değer” başlıklı özel eğitim programını geliştiren Bain & Company, Türkiye ofisindeki bütün çalışanlarına Çevresel, Toplumsal ve Kurumsal Yönetişim konularında sertifika alma olanağı sağlıyor. Bain, Türkiye’de bunu ilk yapan uluslararası stratejik danışmanlık şirketi olacak.

Eylül ayının son haftası başlayacak program kapsamında, Bain’in Türkiye ofisinde görev yapan tüm çalışanlarına eğitim ve sertifika verilecek.

Sürdürülebilirlik Bain’in Türkiye’deki danışmanlık faaliyetleri içinde önemli bir yer tutuyor. Bain’in bu çalışmaları farklı sektörlerden uzmanlara ve etkinliği kanıtlanmış iyi uygulamalara dayanıyor. Şimdi tüm çalışanlarını bu eğitim programına katma kararı alan Bain, sadece eğitim ve farkındalık yaratmayı değil, bunun ötesine geçerek bireylerin günlük yaşamdaki davranışlarını etkilemeyi de hedefliyor.

Program kapsamında enerjide geçiş eğilimlerinden düşük emisyon stratejilerine, döngüsel modellerin analizinden taksonomiye ve sürdürülebilirlik girişimlerinin şirketler için yarattığı değere kadar geniş bir yelpazede pek çok konu ele alınıyor. Verilecek derslerle yürütülecek olan program podcastlar ve özel bir okuma listesiyle desteklenecek.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Bain&Company Güney, Doğu Avrupa ve Orta Doğu Bölge Direktörü ve Türkiye Yönetici Direktörü Roberto Prioreschi şunları söyledi:

“Hizmet verdiğimiz şirketlerin CEO’ları için sürdürülebilirlik öncelikli konuların başında yer alıyor ve bizim orta ve uzun vadeli stratejimizin temel bileşenlerinden birini oluşturuyor. Bütün çalışanlarımızın bunun farkında ve hazır olmasını, bu alanda güvenilir olmasını ve bu konunun ne kadar merkezi bir öneme sahip olduğunu gerçekten anlamasını istiyoruz. Bizim önceliğimiz sürdürülebilirlik alanındaki yetkinliklerimizi güçlendirmektir. Bu amaçla, çevresel ve toplumsal konularda otorite ve önde gelen bir kurum olan SDA-Bocconi’yi ortağımız olarak seçtik. Sunduğumuz eğitim ve sertifika programıyla Türkiye’de bunu ilk başaran danışmanlık şirketi olacağız.”

Bain&Company Türkiye Ortaklarından, Sürdürülebilirlik Uzmanı Armando Guastella da konuyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Sunduğumuz eğitim programı Türkiye’de sürdürülebilirlik alanındaki geniş kapsamlı çalışmalarımızın bir parçasını oluşturuyor. Bu konuda farkındalığı artırmak için faaliyetlerimizi 2022’de iki katına çıkardık. Çalışmalarımızı Türkiye’nin önde gelen kurumları ve özel organizasyonlarıyla iş birliği yaparak ve bu ülkenin pazar ve sektör koşullarına dayalı etkinlikler düzenleyerek sürdüreceğiz.”

Guastella sözlerine şöyle devam etti:

“Müşterilerimizin sürdürülebilir sonuçlar almasına destek olmak ve onları bu hedefe ulaştırmak Bain’in birinci önceliğidir. Karbon nötr olmak konusunda sektörümüze on yılı aşkın bir süredir liderlik ettikten sonra, desteklediğimiz doğa temelli projeler ile direkt ve endirekt karbon salımımızı ortadan kaldırarak birkaç ay önce karbon negatif olduk. Bu yolculukta bir sonraki adım olarak, takım arkadaşlarımızın sürdürülebilirlik alanındaki yetkinliklerini yönetici eğitimleri ile artırma kararı aldık. Bu adım, sürdürülebilirlik konusunda uzmanlığımızı daha da geliştirmek için çalışmalarımızın ve somut sonuçlar almakta ne kadar kararlı olduğumuzun göstergesidir.”

Bu gelişme Bain’in sürdürülebilirliğe olan taahhüdünün bir parçasını oluşturuyor. Kaynaklarını pekiştirme yaklaşımının temel unsurlarından biri olarak kabul ettiği karbon salımını azaltmak için kendi bünyesinde 2.500’den fazla çalışanın katıldığı bir ekip kuran Bain, 2030 yılı itibarı ile sıfır karbon salımı hedefine ulaşmayı amaçlıyor.

 

Uğur Hoca Yazıyor: NEYE NİYET, NEYE KISMET

0

Top sevdi ve bu gece Galatasaray’ın galip gelmesini istedi futbolun ilahları…

UĞUR TEMEL

Maç başlamadan, tüm Galatasaraylıların dileği, gol yemeden İstanbul’a lider gelen Konyaspor’u güzel bir oyun ve net bir skorla yenerek, geceyi –maç fazlasıyla da olsa- lider kapatmaktı.

Oyun da, Galatasaray taraftarlarının istediği gibi başladı aslında. Haftalardır direkleri bir türlü aşamayan Oliveria, henüz 1. Dakika dolarken, çizgi üzerinde topu rakibinden faulsüz söküp dışarıya çıkmasını da engelleyerek , “al da at” dercesine pas veren Yunus’un ikramını geri çevirmedi. Sezonun en erken golünü bularak öne geçen Galatasaray, tempoyu artırıp atak yapacağına, anlamsızca, geriye taslamayı tercih etti. Çizgi üzerinde harika toplar çıkaran Muslera, öne çıkınca skor dengelendi.

İlk yarının berabere bitmesi, Galatasaray için bir lütuf… Konya’nın golü sonrası adeta tüm takım durdu. Direkler izin verse, en az iki farklı mağlup olarak devreye gidecekti Galatasaray. Top sevdi ve bu gece Galatasaray’ın galip gelmesini istedi futbolun ilahları… Bu kadar durarak ve kötü oynayıp, galip gelmenin başka bir tarifi yok…
Geçen hafta oynanan Kasımpaşa maçında yenilen iki golün baş mimarı Emin Bayram, Abdülkerim’in cezası bitmesine rağmen, on birde başladı yine. Emin’in kumaşı iyi olmasına iyi de, oynarken Galatasaraylıların “bayram” edebilmesi için, güçlenmesi lazım. U-21 liginde bu fizikle idare edebilir belki… Ancak A Takım’da, hele hele şampiyonluğa oynayan takımın stoperi isen, omuz darbesi ile top kaptırma şansın yok…

Okan Hoca’nın ikinci yarının hemen başında, Emin- Abdülkerim, Mertens- Yusuf, Oliveira- Midtsjo değişiklerini yaparak, hem takımı ileride tutarken pozisyon anlamında daha da üretken olmasını, hem de Konya ataklarında orta sahasını daha dirençli tutmasını bekledim açıkçası. Anlaşılan, Okan Hoca, takımının bu halinden memnunmuş…
Icardi, tam anlamıyla “9 “ numara… Rakip defans oyuncularını gezdiriyor, arkadaşlarına alan açıyor, pozisyon üretiyor. Milli maç arasında kondisyonu da güçlenirse, formayı üzerinden almak zorlaşır.

Sehiç’in anlamsızca ikinci sarı kart sonrasında atılmasının ardından, Adil kaleye geçti. (Kurallar gereği, bir takım 5 oyuncu değişikliğini, oyunu üç kez durdurarak yapabilir. Konyaspor, o dakikaya kadar oyunu oyuncu değişikliği için tüm haklarını kullanmıştı.) Ve, Sehiç görünümlü Adil, Icardi’nin üzerine gelen vuruşunu kurtararak, hem tarihe Icardi’nin şutunu kurtaran kaleci olarak geçti, hem de yüzde yüz başarı ile oynamış oldu.

“Kazanan her zaman haklıdır”, derler. Okan Hoca, bugün üç puanı cebine koyup geceyi lider olarak kapatsa da, Milli maç arasında “fazla” mesai yapması gerekecek…

İlker Reis, Yunan botuna yine kafa tuttu: Kaçarsak oraları kaybetmiş oluruz

Yunanistan’ın uluslararası sularda Türk balıkçıları tacizleri devam ediyor. Yunan sahil güvenliğin tehdidini videoya çeken balıkçı İlker Özdemir Röportajlık’a konuştu.

ERCAN KÜÇÜK – ENİS DERDİMENTOĞLU

Gökçeada ile Semadirek Adası arasındaki Zürafa kayalığında balıkçılık yapan İlker Reis lakaplı İlker Özdemir, balıkçı teknesiyle uluslararası sularda olmasına rağmen Yunan Sahil Güvenliği tarafından taciz edildi.  Taciz ve tehditlere boyun eğmeyen İlker Reis lakaplı İlker Özdemir, Röportajlık’a yaptığı açıklamada, ABD’li GPS şirketinin  Yunanistan’ın saldırgan senaryolarına destek olacak şekilde hazırladığı haritalar için “Semadirek adasında Zürafa kayalıklarının dibinden o 500 metreyi dahil ederek 6 mil daha açmışlar” dedi.

Türk Balıkçılara, Yunan Sahil Güvenliklerin tavizi devam ediyor. 7 ay önce de Ege’de Yunan sahil güvenliklerin tacizine direnerek Yunanlıları vazgeçiren İlker Reis Yunanlıların bir tacizini daha ifşa etti. Gökçeada ve Semandirek arasinda kalan zürafa kayalıklarında paragat avcılığı (denizin içinde dibe sabit, asılı veya serili duracak halde düzenlenip fazla sayıda kösteğe bağlı iğne taşıyıp balık avlamaya yarayan ticari bir balıkçılık sistemi)  yapan İlker Reis, Yunan karasularının 1 mil (1852 metre) açıklarında olmasına ve uluslararası denizlerde avlanma yetkisi olmasına rağmen sahil güvenliklerin tacizine uğradı. Yine direnen ve avlanmaya devam eden İlker Reis fiziksel tacizin (üzerine sürmek, etrafında dönmek) ardından rahat bırakıldı. Özdemir videoda şu ifadeleri kullandı:

‘MAVİ VATANDA AVLANIYORUZ’

“Biz Mavi Vatanda avlanıyoruz. Sahil güvenliğimizi aradığımızda kaçıyorlar. Biz mücadelemizi veriyoruz. Burası beynelminel olduğu için bunların yaptıkları suç. Ancak böyle etrafımızda dolanırlar. Siz kaçarsanız onların istedikleri olur. Ama bunu yapamayacaklar. Mavi vatandayız.”

Yaşanan tacizi Röportajlık’a anlatan İlker Reis şunları söyledi:

“Sınırlarda avlanıyoruz. Hatta biraz daha 1.5 mil gerisinde avlanıyoruz. 2 günlüğüne gittik. Daha gider gitmez yolda önümüze çıktılar. Yine uluslararası sularda etrafımızda döndüler. Biz de üzerine yol verdik. Baktık üstümüze geliyor. Biz de onların üstüne yürüdük. Fakat tanıdılar herhalde muhtemelen. Sonrasında gitmek zorunda kaldılar.”

‘HERKESE AYNI TACİZDE BULUNUYORLAR’

İlker Reis, Yunan sahil botlarının, kayalıklara giden bütün balıkçılara aynı şekilde tacizlerde bulunduğunu da söyledi:

“Kayalıklara giden herkese aynı tacizde bulunuyorlar. Bu adamlar bir tarihte o kayalığın üzerine çakar koydular. Gemiler çarpmasın diye bir beton dökmüşler. Betona da güneş enerjili ışık koymuşlar. Aslında bu gemilere ikaz feneri. Lakin bu bölge 6 milin dışında olduğu için bunu herhangi bir devlet yani Türkiye de yapabilir, onlar yapmış. Fakat bu kayalık 500 metre uzaklıkta Semadirek adasına.

Bunlar da 500 metreyi de kendilerine dahil edip buraya da çakar koyup sahiplenelim politikasıyla yıllardır burayı korumaya çalışıyorlar. Ki şöyle bir zaaf var maalesef. GPS navigasyon yazılım firması Simrad, bu dünyadaki bütün cihazlara yazılımı yapan bu firma. Bunlar orada 6 artı 6 mili dahil etmişler. 6 milin sınırları çizgilidir ülkeler arasında. 2 ada arasındaki mesafe ölçülür, tam ortası uluslararası sudur. O da karışmaz biz de karışmayız. Fakat bunlar Semadirek adasında Zürafa kayalıklarının dibinden o 500 metreyi dahil ederek 6 mil daha açmışlar.

ABD ŞİRKETİ 6 MİLE 6 DAHA EKLİYOR

“Bir gemi o bölgeden geçip o çizgiyi ezmek zorunda kaldığı durumlarda, rotasını değiştirmemek için bu çizgiyi ihlal edeceği devleti arar. Ben sularına giriyorum deyip liman başkanlıklarına bilgi verir. Oradan da izin çıkar. Bu Simrad firması da Amerikan firması. Burada +6 mili koymaları Zürafa Kayalıklarını dahil ederek çizmiş olması yabancı geminin ikinci 6 mil çizgisini gördüğünde -o kırmızı çizgi- bunu Yunan karasuyu kabul ederek tekrar Yunanistan’ı arayarak onun olmayan bir suda ‘ben buradan geçiyorum. Sınırınızı ihlal edeceğim’ izni ister, rotasını çevirmez. Zürafa Kayalıklarını da dahil edip 6 mil katınca baktığında onların sularındaymış gibi oluyor. Ama 6 mil ölçüldüğünde o kayaların onların olmadığı biliniyor. Bizim devletimiz de zaten burası uluslararası su diyor. Bizim devletimiz de onların yaptığını kabul etmiyor. Kaldı ki bize sahil güvenlik toplantılarında ‘bu bölge uluslararası sudur. Rahatlıkla avcılık yapabilirsiniz. Bir sıkıntı olduğunda arayın, biz müdahale ederiz’ diyorlar.

“Şimdi biz bulunduğumuz alanda uluslararası olduğunu bilerek avlanıyoruz. Fakat bunlar burası bizim diyerek bize baskıda bulunuyorlar balıkçılara. Türk sahil güvenlik botu geldiğinde kaçıyorlar. Onların suyuna da botumuz dahi olsa giremeyeceğini den mecburen karşılıklı beklemeler oluyor. Bizim 14 mil uzaklıkta o bölgede Zürafa kayalıkları. Semadirek’ten 6.5mil, Gökçeada’dan 14.5mil. Şimdi baktığımda onlara yakın. Fakat çakarı da bunlar zamanında koymuş. Devlet olarak karşı çıkmadığımız için. Onlar kendilerininmiş gibi hareket ediyorlar.

‘ENEZ’E GİTMEK İÇİN DESTUR ALMAK ZORUNDA KALIRIZ’

“Aslında arkamızı dönsek hiçbir sorun yok. Ama o zaman o bölgeyi biz de tanımış oluyoruz onlar adına. Dolayısıyla bugün Kardak da dahil ve ufak kayalıkları nasıl kaybettiysek bu bölgede de böyle bir durum oluyor. Ama bu bölgenin daha da farklı bir durum var. Şimdi bu bölge niye çok önemli bu kayalık? Niye bunlar bu kadar önem veriyor? Bugün Büyük kemikli-Sultaniçe hattı tam Saroz’un ağzıdır, giriş ağzıdır. Şimdi bunlar kayalıktan 6 mil daha dahil ederlerse eğer, Saroz’un ağzını da kapatmış oluyorlar. Bugün Dedeağaç’a tank yığılmasının en büyük sebeplerinden biri bulunduğumuz bölgedir. Hatta Semadirek Adasını Amerika’ya vermeyi düşünüyorlar. 6 milli de dahil etti mi biz bugün Enez’e gitmek için destur almak zorundayız. Kendi memleketimiz.  Kara sularını takip etmek zorundayız ki bu inanılmaz bir kayıp.

İlker Reis, Yunan botuna yine kafa tuttu: Kaçarsak oraları kaybetmiş oluruz | Röportajlık (roportajlik.com)

Uğur Hoca Yazıyor: KOPYA

0

Fenerbahçe’nin, defansının arkasına adam kaçırdığı anlar haricinde, oyunun hâkimi olduğunu söylersek abartmış olmayız.

UĞUR TEMEL

Eğri oturup doğru konuşalım; aynı maç içinde, dört kere aynı pozisyonu verirsen, galibiyet hayal olur. Rennes, Fenerbahçe karşısında dört kere defansın arkasına adam kaçırmak istedi. İlk yarıda iki kere denediler olmadı. İkinci yarıda ise iki pozisyonda gol oldu. Araya kopya kâğıdı konulmuş gibi… Avrupa Ligi maçında böyle hatalar affedilmiyor.

Rennes, goller haricinde neredeyse hiç yoktu sahada. Fenerbahçe’nin, defansının arkasına adam kaçırdığı anlar haricinde, oyunun hâkimi olduğunu söylersek abartmış olmayız. Tek eksik, bu kadar üstün oynamaya rağmen skor olarak geriye düşmek oldu takımımız için. Fenerbahçe’nin artısı ise, iki farklı geriye düşmesine rağmen, oyunu bırakmaması oldu.
Maçın son bölümünde, zamana oynayan Rennes ve beraberliği kurtarmaya çalışan Fenerbahçe’nin birbirlerine üstünlük kurma çabaları içinde geçti. Uzatma dakikalarında Valencia’nın kullandığı penaltı skoru belirledi.

Deplasmanda alınan bir puana sevinsek mi üzülsek mi bilemedim. Maçın seksen dakikalık bölümünde üstün oynayıp, iki farklı geriye düşmek ve ardından maçı beraberliğe getirmek kolay iş değil. Tüm bunlara rağmen, Fenerbahçe’nin adeta “geliyorum” diyen gole önlem alamayışı düşündürücü.

Gecenin sonunda yenilmemek elbette kâr. Ancak, galip gelinebilecek iken, bir puan ile yetinmek üzücü.

Terim’in olduğu yerde her zaman iki kere düşüneceksin!

0

Gazetelerin, gerçek gazeteciler tarafından çıkarıldığı, spor servislerinin magazin servislerinden ayrıldığı o dünlerde, Milliyet Gazetesinin ekol spor servisinde yer alan, neredeyse çeyrek asır boyunca Galatasaray’ı takip eden ama çok koyu bir Fenerbahçeli olan, spor gazeteciliğinin duayen sayılabilecek birkaç isimlerinden birisi Halil Özer ile röportaj yapmanın gururunu yaşıyoruz, Roportajlik.com ekibi olarak.

Çünkü, Halil abi tarzında gazetecilik yapanların devri kapanmak üzere ne yazık ki.  Takım muhabirliği, takım amigoluğuna evrildi son on yıldır. Tıpkı Türk futbolunun durumu gibi…

Fatih Terim belgeselinin Netflix ‘de yayınlandığı bugünlerde, anlatılanların canlı tanığı Halil Özer ile yaptığımız röportajı keyifle okumanız dileğiyle.

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

JESUS, FUTBOLUN OBRADOVIÇ’İDİR.

Enis Derdimentoğlu (E.D): Bu sezon birçok takım kadrosunu yeniledi. Kim bu transferlerde akıllı davrandı? Kim pastasına çilek aradı?

Halil Özer (H:Ö): Hepsi kendine göre akıllı davrandığını düşünür ama geçen sene bayağı yara alan kulüplerin yaptığı transferleri ben anormal karşılamıyorum. Burada önemli olanlar nokta atışları. Baktığımız zaman geçen sene Fenerbahçe çok da başarısız bir sezon geçirmemesine rağmen teknik direktörünü değiştirdi ki; geçen sezon ligin ikinci yarısı takım oturmuş, başarılı bir ikinci yarı geçirmişlerdi. Fenerbahçe yönetimi İsmail Kartal hakkında ne kadar iyi şeyler düşünse de ilerleyen süreçte daha tecrübeli bir teknik direktörle çalışmanın kendileri için daha iyi olacağını düşündüler. Bana göre de, Fenerbahçe’nin nokta atışı Jesus oldu. Jesus gibi bir hocanın yaptığı transferler hakkında benim “akılcı ya da akılsız transferler oldu” şeklinde yorum yapmam biraz mantıksız olur. Bunu ilerleyen zamanlarda çok daha iyi göreceğiz. Fakat ligin ilk 4-5 haftasına baktığımız zaman Fenerbahçe’nin giderek daha iyi bir ivme yakaladığını, daha bir takım oyunu oynadığını görmek mümkün. Bu kısa dönemde bile özellikle teknik direktör konusunda ne kadar doğru karar verdiği, belki de Ali Koç döneminde ilk defa bu kadar erkenden Fenerbahçe taraftarının içine sinen diyebileceği bir hamle oldu. Bu tercihleri de bana göre sonuna kadar doğruydu. Ben Jorge Jesus’un Fenerbahçe için futboldaki Obradovic olduğunu düşünüyorum. Yanılacağımı da düşünmüyorum. Tabii ki futbolda işler her zaman iyi gitmeyebilir fakat son yıllarda Fenerbahçe’nin işlerinin aşırı bir şekilde iyi gitmediğini,  artık taraftarın bir kırılma noktasını beklediğini son maçlarda da verdikleri destekle gösterdiler. Fenerbahçe’nin kadrosuna baktığımız zaman yedek kadrosu dahi ligde şampiyonluğu kovalayacak bir kaliteye sahip ki; diğer takımlardan farklı olarak en iyi özelliği bu kadro zenginliği. Son Dinamo Kiev maçına baktığınızda bile bunu görebilirsiniz, maçın sonucunu ikinci yarı oyuna girenler belirledi. O yüzden ben Fenerbahçe’nin şimdilik doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçe’nin en büyük sıkıntısı içinde bulunduğu stres, Fenerbahçe taraftarının içinde bulunduğu sıkıntı, sabırsızlık. Bazen en ufak kötü sonuçta bile işler sarpa sarabiliyor. Burada Fenerbahçe taraftarına da önemli bir görev düşüyor. Haklı oldukları yönler çok çünkü Fenerbahçe camiası şampiyonluktan bu kadar çok uzak kalamaz. Fakat ben Fenerbahçe’nin son yıllarda en iyi döneminin bu dönem olacağını düşünüyorum.

GALATASARAY’IN EN BÜYÜK SIKINTISI; TERİM ETKİSİ

H:Ö: Galatasaray gerçekten geçen sene çok sıkıntılı bir dönem geçirdi. Hatta bir ara küme düşmeye kadar gerilediler.  Fakat Galatasaray’ın böyle bir şey yaşaması pek olası değil, alışkın olduğumuz bir şey de değil. Bence geçen sezon çok yanlış transferler de yaptılar. Bugün bile harcadıkları paranın nedeni geçtiğimiz dönemlerde yaptıkları yanlış transferlerden kaynaklanıyor. Galatasaray da Fenerbahçe gibi şampiyonluktan çok uzak kalacak bir camia değil bunun içindir ki, haklı olarak gözlerini kararttılar. Teknik direktör olarak Okan Hoca bildiğimiz, tanıdığımız, ligde şampiyonluk yaşamış, Türkiye Kupası’nı almış, ligi iyi tanıyan, Galatasaray’ı iyi tanıyan bir teknik direktör. Galatasaray’ın en büyük sıkıntılarından bir tanesi Fatih Terim etkisi. Galatasaray’ın ne olursa olsun bu etkiden kurtulması lazım. Hatta bakıyorum Okan Hoca’ya süre verenler var, doğum gününde yollanacağını, Fatih Terim’in geleceğini ima edenler var. Elbette Fatih Terim Galatasaray’ın başının tacı ama bir dönem bitti. Bunu kabul etmek lazım.

ED: Dönüşü olmaz mı sizce?

HÖ: Fatih Terim’in bundan sonra döneceğini düşünmüyorum ama bunun için uğraşanlar olduğunu net bir şekilde biliyorum. O yüzden yüzde 100 dönüşü olmaz diyemem bu konuda.

DEMOKLASİN KILICI HAFİF KALIR.

Uğur Temel (U.T):  Okan hoca’nın başında Demokles’in Kılıcı gibi Fatih Terim’in gölgesi dolaşıyor diyebilir miyiz?

HÖ: Demokles’in kılıcı hafif kalır. Bazı şeyler insanın kanına işler. Fatih Hoca’nın da böyle bir yapısı var. Galatasaraysız yapamayacak bir insan. “Ben artık kenara çekildim” demeyen bir insan. İşler kötü gittiği zaman “Galatasaray beni göreve çağırdı, hazırım.” deyip yine gelebilir.  Bu daha önce yaşanmamış bir şey değil. Ancak Fatih Terim’in çıkıp, “Arkadaşlar ben teknik direktörlüğü bırakıyorum. Artık Galatasaray’a başka yollarla hizmet edeceğim”. demesi lazım.

TERİM BAŞKAN OLMAZ

E:D: Bu seçeneklerden bir tanesi Galatasaray Başkanlığı olabilir mi?

HÖ: Başkanlık olmaz. Şunu da bilmek lazım Thomas Tuchel şu an boşta, Galatasaray’a gelse Fatih Terim yine Demokles’in Kılıcı gibi sallanır Tuchel’in başında.  Fatih Terim tabii ki Galatasaray’a faydalı oluyor ama bazen de zarar veriyor. Takımın çözmesi gereken sorunlardan bir tanesi bu. Bu sorunlar çözüldüğü takdirde Galatasaray’ın eski başarılarından daha çok şey yapabilecek potansiyeli olduğuna inanıyorum. Çünkü Galatasaray’ın bir kazanma içgüdüsü var, kazanan taraf imajı. Bu içgüdüyü, imajı hiçbir zaman kaybetmeyen bir kulüp. Başarı gelmediği zamanlarda tamamen kendi hatalarından kaynaklanıyor bu başarısızlık. Galatasaray’ın sorunları kendi iç sorunları fakat bunu önce teşhis etmeleri lazım. İlerleyen zamanlarda kötü sonuçlarla birlikte ben Okan Hoca’nın net bir şekilde tartışılacağını net bir şekilde söyleyebilirim. Hatta şimdiden “Okan Hoca bu takıma hafif kalır” çok da az değil. Kadroya gelirsek geçen seneki takım hemen hemen yüzde 80 değişti. Tabii ki hemen olacak bir iş değil fakat takım bunu en az zararla atlatmalı.

GALATASARAY’IN EN İYİ TRASFERİ, BOEY

E:D:Yeni gelen flaş transferler Mertens, Icardi, Mata gibi isimler bu geçiş döneminde tecrübe ve kariyerleri ile takıma yardımcı olabilirler mi?

H.Ö: Mertens yardımcı olabilir ama Icardi konusunda emin değilim. Çünkü geçen seneden beri maç yapmıyor, sezon başı kampına da katılmadı. Ben daha Icardi’nin  kendi psikolojisi ve hırsı ile beraber kasım ayından sonra kendini belli edeceğini düşünüyorum. Yoksa Icardi’yi inkar edemezsin. Burada çarpıcı nokta İtalya’daki ve PSG’deki ilk zamanlarındaki Icardi’yi ne kadar görebileceğiz? Ben Icardi potansiyelinin yüzde 70’ni bile sergilese Galatasaray’la beraber ligde başarılı olabileceğini düşünüyorum. Aynı zamanda burada Gomis var Seferovic var, Icardi varken ikisi de yedektir. Mertens’i zaten tartışmaya gerek yok. Ben hepsinin yanında bu sezon takımın en önemli transferinin Sacha Boey olduğunu düşünüyorum. İnanılmaz oynuyor. Kampa da katılmadı biraz Leo Dubois’in sakatlığının etkisiyle yollanmadı tabii. Sakatlıkta hayır yoktur derler ama her işte de bir hayır var. Seferovic beklediğimden aslında çok da farklı çıkmadı. Ayakları gitmiyor gibi, biraz daha takıma alışması lazım. Lucas Torreira ise geçtiğimiz sezon Berkan, Taylan, Ömer Bayram üçlüsünün yapamadıklarını tek başına yapabilen bir futbolcu. Ben bu futbolcunun başka takımlara kiralık gittiğini gördükçe hayretlere düşüyorum. İngiltere’de rahatlıkla oynayabilecek bir adam. Nokta atışı bir transfer. Diğer transferleri de görmek lazım ama Galatasaray’ın böyle bir değişime ihtiyacı vardı. Geçişler çok keskin ama takımda. Geçen sene gençlik operasyonu yapıyoruz 3 yıla ihtiyacımız var diyorsun aylar sonra gençlik operasyonundan 30-35 yaş transferlere geri dönüyorsun. Bu geçişler kolay geçişler değil.

GENÇ HOCALARA İHTİYAÇ VAR

Beşiktaş ve Valerien Ismael konusunda sezonun ilk 3 haftasında özellikle Alanyaspor maçından sonra takip ettim çok ağır eleştiriler vardı. Ismael Hoca tarzındaki hocaları ben çok severim. Kendini sahaya, kendi özelliklerini takımın futboluna yansıtmaya çalışan, hızlı oynayan teknik direktörleri her zaman çok severim. Ismael Hocada aidiyet duygusu da çok fazla var. Şu an toparlandı da neden ilk başta hocaya karşı çok sert eleştirilere girdiler anlayamıyorum. Bir bakıyorsun en ufak tökezlemede Şenol Hoca denilmeye başlanıyor. Artık Türkiye’nin bu algıdan kurtulması lazım. Fatih Hoca, Şenol Hoca, Mustafa Hoca, Ersun Hoca, Aykut Hoca… O dönem bitti artık. Artık bu 5 hocayı alacaksın, ortak program yaptıracaksın, fikirlerinden yararlanacaksın. Bu hocaları bir araya getirip yuvarlak masada program yaptıran yüzyılın işini yapar, tadından yenmez. Trabzon kötü Şenol Hoca, Beşiktaş kötü Şenol Hoca, Fenerbahçe kötü Aykut Hoca… Bu dönemler artık geride kalmalı. Bu hocalarımız bir zamanlar Türk futbolunun lokomotifiydiler. Ama kendilerini geliştirmeye kapalılar. Biz bile günü geldiğinde geri çekilmeyi biliyoruz. Bu hocalarımız sadece kendi istekleri ile kenara çekilebilirler. Taraftarın da bunu anlaması lazım şu anda

Türk Futbolu’nun genç hocalara ihtiyacı var. Yaş aslında önemli değil ama kendilerini geliştirmeye açık hocalara ihtiyacımız var. Ben hala kendi otoritem ile işi götürmeye çalışıyorsam başarılı olamam. Başarılı olduğu dönemlerde oynayan futbolcularla şu anki futbolcular arasında dağlar kadar fark var. Bu dönemde oynayan futbolcular bakıyor, okuyor, dünyayı görüyor, kendini geliştiriyor. Sen bu futbolcuya 15 sene önceki sistemi anlatmaya çalışırsan bu adam sana bıyık altından güler. Bunun sonucu sahaya da yansır. Mustafa Hoca kendini biraz geri çekti ama diğer hocaların da biraz Türk Futbolunun önünü açması lazım. Dünya futbolu onlarsız olmazmış gibi davranmayı bırakmaları lazım. Onlarsız da oluyor hatta şu an daha iyi oluyor. Eskiden çok iyilerdi ama artık bir devir kapandı.

TRABZON İÇİN EN ÖNEMLİ EŞİK, ŞAMPİYONLUKTU

Trabzon’a gelecek olursak Trabzon’un toparlayacağını düşünüyorum fakat Abdullah Hoca’ya karşı bir önyargı var. Ki ben buna katılmıyorum Abdullah Hoca’nın ülkenin en önemli genç hocalarından bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Kendini geliştirmeye açık bir hoca, hata yapıyor mu? Tabii kim hata yapmıyor ki? Trabzon camiası için en önemli eşik geçtiğimiz seneki şampiyonluktu. O eşik atlandı.  Takımın artık daha huzurlu daha rahat bir şekilde önüne ve bakması lazım, Fakat Trabzon’un yapısında böyle bir şey yok. Bir kere şampiyon olduk mu hemen her sezon şampiyon olmalıyız düşüncesine giriyorlar. Fakat her sene öyle olmaz çünkü sen şampiyon olursun diğer takımlar ona göre yatırım yaparlar. Bu kadar rahat olduğumuz gelmeyecek, Sezona iyi başlamadılar fakat aradan sıyrılabileceklerini düşünüyorum. Anlayamadım bir şekilde yavaş oynuyorlar, Bunun en büyük sebebi sanıyorum ki kadroda yer yapılan değişiklikler. Visca ve Nwakaeme  gibi futbolcuların takım için ne kadar önemli olduğunu burada bir kez daha görüyorsunuz. Giderse gitsin diyemeyeceğiniz kadar önemli bir futbolcu. Yerine birini buluruz diyemiyorsunuz. Trézéguet ne olursa olsun bir Nwakaeme değil. Visca sakatlanmasa Trabzonspor çok farklı bir yerde olabilirdi. Bir futbolcu her şeyi değiştirir mi değiştirir. Visca olsa Trabzonspor, Şampiyonlar Ligi’ne giderdi diyebilirim. Ben Trabzon’un Kopenhag’a yenilmesini hazmedemiyorum. Trabzon rakibinden, 4 demiyorum, 5 gömlek daha üstündü. Elenmesini düşündükçe sinirim bozuluyor. Trabzon halkının benden daha yoğun şeyler yaşadığını düşünüyorum. Maçın bitmesine 3 dakika varken bile yan pas yapıyorlar, bu maçı bir türlü anlayamadım. UEFA Avrupa ligi gruplarındaki ilk maçında, Kopenhag maçının aynısı oldu. Bir sıkıntı bir sallantı var ama yeni transferlerin de uyum sağlaması ile beraber takımın toparlanacağını düşünüyorum. Takımın şu an kanat oyuncusu yok. Hamsik takım için ne kadar değerli bir kez daha gösterdi. Sakatlık dönüşü Bakasetas süre almaya başladı, Milli aradan sonra daha iyi olacağını düşünüyorum. Defansta Victor’un bu ara bir form düşüklüğü var. Enis Bardhi orta sahada bir ara parladı Fakat böyle gidecek mi? Toparlayacağına eminim çünkü çok iyi futbolcu. Son iki üç haftadır bir sıkıntı yaşıyor sanırım tam formunda değil.

BU SENE DUYGUSALLIĞA YER YOK.

E:D:Röportajın başında Fenerbahçe’nin en akıllı transfer yapan takım olduğunu söyledik fakat Bruma, Lemos ve Novak’ın lisansları çıkartılmadı. Bu bir transfer stratejisi mi yoksa yabancı kuralının kısıtlaması mı?

H.Ö: Yabancı kuralının tabii ki etkisi var. Lemos’un bu duruma geleceği belliydi ondan kimsenin bir umudu yoktu hoca bir iki kez denedi ama takımına uymadığını düşününce lisansını çıkartmadı. Bruma konusunda ben takıma faydalı olacağı görüşündeydim. Hoca şans da verdi, fırsatları fena da değerlendirmedi gibi ama ne yapılacak bilemiyorum. Ben Novak’ı ise göndermezdim. Novak, asla küsmez, oynatırsın çıkartırsın, tam bir görev adamı. Futbolseverler özellikle de Fenerbahçe taraftarı bazı konulara duygusallıkla yaklaşıyor ama bu sene duygusallığa çok yer yok. Fenerbahçe o boyutu çoktan geçti.

YABANCI KURALI KALKMAZ

E:D: Sosyal Medyada yabancı kuralının kalkacağına dair söylentiler var. Sizce yabancı kuralı kalkar mı?

H.Ö: Bu sene kalkacağını düşünmüyorum. Seneye de federasyon seçimleri var ne olur konuşmak için erken. Fakat bu sene devre arası kalkacağı konuşuluyor ancak böyle bir şey olacağını düşünmüyorum. Kalktığını düşünelim, bir kulüp tahkime gitse karar iptal olur. Şikayet eden kulüp, “ben bu sene kurala göre yatırım yaptım, oyun içinde kural değiştirmek olmaz” der. İptal ederler. Ayrıca bütün kulüpler oybirliğine varsa bile bu kuralın bu sene artık kuralın kalkacağına inanmıyorum. Yabancı kuralı değişmesi gerektiğini düşünenlerdenim fakat yabancıya da bir kural getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öbür türlü çöplüğe dönüyoruz bu çöplüğün önüne geçmek lazım. Bunun örnekleri çok şu anda bile kafadan birçok şey söyleyebilirim. Mesela 20 kere milli olması lazım ya da son 10 milli maçın kadrosuna çağırılmış olması lazım ya da 30’un altında futbolcu almaman lazım. Bunları hep afaki olarak söylüyorum. İngiltere’de ve birçok ülkede olduğu gibi belli kriterlere bağlanmış olması lazım. Bu kriterlere olmazsa Katar Ligi gibi bir lig oluyorsun. Şu anki kurala bakacak olursak pek çok futbolcunun Avrupa’ya bu dönemde çıktığını söyleyebiliriz bunu inkâr etmek isteyen isimler olsa da ben inkâr etmiyorum. Çağlarlar,  Melihler, Cengizler bu kural sayesinde Avrupa’da futbol oynayabiliyorlar.

SPOR MEDYASINDAN ZERRE UMUDUM YOK

U.T: Galata Sarayı Efendileri adlı kitabınızın 12. Sayfasında;  “2005 yılından günümüze kadar olan dönem Türk spor medyasının en karanlık dönemi olarak tarihe geçecek.” diyorsunuz. Bu dönemde ne oldu? Bu sözleri söylemenizdeki gerekçe nedir?

H.Ö: Eskiden de hakem yorumcuları var mıydı? Vardı.  Medya’nın takım tutması var mıydı?  Vardı. Ama dediğim dönemden itibaren bu iş o kadar zıvanadan çıktı ki… Artık insanların kulüpler olan günlük ilişkisinden buralara kadar geldik. Bir kulüple kavga eden biri bunu yazısına da, söylemlerine de yansıtmaya başladı. Taraftarlık ruhu medyanın içine işledi. Bir de bu günlerde başımızda sosyal medya diye bir sıkıntı var. Kulüplerin kendi sosyal medyaları olmasını anlarım, Orada paylaşımlar yapılmasını da anlarım. Ancak medyanın bağlı olduğu kurumlara rağmen kulüplerin sosyal medyalarını yönlendirmesi hoş bir şey değil. Öyle bir hale geldiler ki artık kulüplerin sözcüsü gibi oldular. Zaten bizim futbol ilişkilerimiz her zaman gergin bir telin üzerindedir. Bu teli iyice gerginleştirdiler artık tel koptu zaten. Bu yüzden ben bu dönemin medya için çok sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Zaten negatif yönlerini görüyoruz. Nedir bunlar? İnsanların medyaya inancı kalmadı,  Her haberde bir art niyet aranmaya başladı. Bu yüzden gazete almamaya başladılar veya okumamaya başladılar. İnternetteki haberleri bile okumamaya başladılar.  Çünkü insanlar;  ‘bu muhabir veya bu gazete taraflı ben bunu okumam.’ demeye başladı. Okuma oranı çok düşük. Zaten gazete sevgisi olmayan bir ülkedeyiz. Bu sorunlar uzun vadede başımıza büyük bir dert olarak yansımaya başladı.  Bunun yansıması olarak satmayan gazeteler, işsiz gazeteciler, inandırıcılığı olmayan haberler veya inandırıcı olmayan yorumcular… Bütün bu sorunları birleştirdiğimiz zaman ortaya berbat bir medya görüntüsü çıkıyor. Biz bu durumu ne zaman ve nasıl toparlarız inanın bir bilgim yok. Bazen ben sosyal medyada espri bile yapsam, bunun bana geri dönüşü küfürle oluyor. Hem üzülüyorum hem de bu medyayı biz bu hale getirdik diye düşünüyorum. Bizden önceki haber müdürleri bu davranışın bir getirisi olacağını düşündüler sonra kenara çekildiler. Şimdi de uzaktan izliyorlar, ancak bu halin sorumlusu onlar. TSYD’nin de bu durumda yapacak hiçbir şeyi yok. İlerleyen zamanlarda ben bu halin daha da kötüye gideceğini düşünüyorum . Bakalım ne zaman kafamıza taş düşecek ya da daha ne kadar büyük bir taş düşecek ki biz uyanacağız. Fakat benim şu an spor medyası konusunda zerre umudum yok.

FENERBAHÇELİ OLDUĞUMU SAKLAMADIM

U.T: Milliyet gazetesinde uzun yıllar çalıştınız ve Galatasaray muhabiriydiniz. Fakat hasta Fenerbahçelisiniz. Hatta bunu Hıncal Uluç da köşesine taşımış. Gazeteniz bu durumu biliyor muydu? Taraftarlık duygunuz hiç ağır basmadı mı?

H.Ö: O zamanlar insanların sadece gazetecilik yönleri düşünülürdü. Ben Galatasaray’a gidiyorum ama Halil, Fenerbahçeli diye düşünülmezdi. Bilirlerdi ki, gazeteci gazetecidir. Milliyet gazetesi, ‘Halil de gazeteciliğini en iyi şekilde yapacaktır.’ diye düşünürdü. Galatasaray da aynı şekilde düşünürdü. Ben hiçbir zaman Galatasaray’da, Fenerbahçe’li olduğumu saklamadım. Hiçbir Galatasaraylı’nın da bundan rahatsız olduğunu bu zamana kadar görmedim.

Fakat bugün istediğiniz kadar tarafsız olun bu şekilde davranmanız mümkün değil. Önceden Galatasaray Halil Fenerbahçeli ama işini en iyi şekilde yapıyor diye düşünürdü, belki de hiç kimsenin bana güvenmediği kadar güvenirlerdi.  Her zaman işimizle özel hayatımızı birbirinden ayırabilirdik. Ben Fenerbahçe yendiği zaman gece ikide, Fatih Terim’i arayıp kızdırabilirdim. Ya da futbolcularla iddiaya girerdik Fenerbahçe kazanır kazanmaz diye. Hala bana borçlu olan futbolcular var. Bu zamanda bunu yapmam mümkün değil. O zaman da amigolar vardı Bana saldırıyorlardı. Sonra bir bakarlardı ki, ‘Halil’e dokunmayacaksınız .’ diye en büyük tepki kulüpten geliyor. Bir daha yaşanmayacağını bildiğimiz için her dönem çalışan arkadaşlar olarak yaşananların kıymetini çok iyi biliyoruz.

SÜREN, TÜRK FUTBOL TARİHİNİN EN BÜYÜK BAŞKANIDIR

U.T: Ülkemiz adına futbolda en büyük başarıyı elde ettiğimiz dönemin şahitlerinden birisi de sizsiniz.  Kitabınızın 246. sayfasında :“…Son yıllarda özellikle Duygun Yarsuvat, Dursun Özbek ve Mustafa Cengiz dönemine baktığınızda Aradaki farkı daha net görebiliyorsunuz inanın bu son başkanlara yönetimi bıraktığınızda o dönem Bu kulüp UEFA Kupası’nın yakınından bile geçemezdi. Süper Kupa’yı ise rüyasında görürdü…” diyorsunuz. Ve bu iddianızı kitabınızın 264 sayfasında da tekrarlıyorsunuz. Bu iddianızı neye dayandırıyorsunuz? Faruk Süren ve ekibinin diğer ekiplerden fazlası neydi?

H.Ö: Şunu söyleyebilirim Faruk Süren Türk Futbol tarihinin en önemli başkanıdır. Bana göre en iyi başkanıdır. Bu kimisine göre değişebilir. Tabii ki bu iddiam kurucu başkanlar haricindedir. Bizim neslin gördüğü ve beraber çalıştığı en iyi başkan, Faruk Süren’dir. Neden öyledir? Geleceği gören bir başkandır, vizyonu olan bir başkandır, Teknik direktörlere boyun eğmeyen bir başkandır ki; teknik direktörünüz Fatih Terim ise bunu yapmak cesaret işidir. O yüzden zaman zaman aralarında çok büyük kavgalar, tartışmalar olmuştur. Mesela Terim,  Taffarel’i istememiştir. Terim o dönem Kocaeli kalecisi Stingaciu’yu istemiştir. Fakat Başkan Terim’in isteğine rağmen Taffarel’i kadroya katmıştır. Tabii ki hocanın istekleri de yapıldı. Fakat Terim’e karşı çıkmayı bugün ne Duygun Yarsuvat, ne Dursun Özbek ne de rahmetli Mustafa Cengiz yapabilirdi. Fakat Faruk Süren böyle durumlarda kulübü kimin yönettiğinin bilinmesini isteyen bir başkandı.

SÜREN İLE TERİM BİRBİRLERİNİ SEVMEZDİ

U:T: Faruk Başkan, patron benim diyordu yani…

H.Ö: Evet. ‘Patron benim.’ derdi. Verdiği kararların kulübün iyiliği için olduğu zaman geçtikçe anlaşıldı. Şunu da söylemek lazım Faruk Süren de başka bir teknik adamla çalışsaydı UEFA Kupası yine gelmezdi. Doğru zamanda doğru yerde birbirlerinin açıklarını kapattılar. Birbirlerini çok sevmezlerdi fakat Galatasaray’ın ve futbolun ortak çıkarları için bir yerde  buluşmasını bildiler. Fatih hocanın da bu zaman ki kadar o zaman kötü olmadığını biliyorum.  İkisine ile ayrı ayrı konuşsan çok farklı şeyler söyleyebilirler fakat bir yerde birbirlerinin kıymetini bildiklerini biliyorum.

O SÖZ, HATAYDI

U.T: Galata Sarayı Efendileri kitabınızın 132 sayfasında “Bu Terim’siz de olurdu” diye bir bölümünüz var. Galatasaray Süper Kupa’yı kazanmış ve o gece bir kutlama var. Siz Faruk Başkan’ı telefonla arıyorsunuz, Faruk Başkan size; ‘ bu başarının mimarının futbolcular ’ olduğunu söylüyor. Siz de bu söylemi bu söz üzerinden haberleştiriyorsunuz. Fakat Yazı İşleri “Bu İş Terim’siz de Olur” başlığı atıyorlar. Bu soruyu size 23 yıl Galatasaray muhabirliği yapmış Halil Özer olarak soruyorum. UEFA Kupası ve Süper Kupa başarısında aslan payı kime yazar? Faruk Süren’e mi?  Futbolculara mı? Yoksa Fatih Terim’e mi?

H.Ö: %100 3’e böl 33 herkesin payının %33…. Kalan yüzde biri de Fatih Terim’e ekle…. O zamanlar araları çok gergindi. Normalde Faruk Süren’in bunu söylememesi gerekiyordu. O da biliyor;  Terim’siz olmayacağını. Zaten hazır bir takımdı yerine gelen hoca da Lucescu’ydu. Ki bana göre Lucescu, o zamanlar dünyanın en iyi hocalarından biriydi. ‘Fatih Hoca’sız da olur.’ demek bence bir hataydı.

U.T: Fatih Hoca’nın tepkisi ne oldu bu söze?

H.Ö: Tam hatırlamıyorum ama çok kızmıştı. Bana sordu, “Gerçekten söyledi mi?” diye. Ben de, “hocam beni tanırsınız söylemeden yazar mıyım?” dedim. Sonra iş çok büyüdü. Spor servisindeki yazı aynı fakat manşette başlık farklı Faruk Süren de oraya çok kızdı. Ben de, “Başkanım yazıda var mı öyle bir başlık?” diye sordum. “Yok da sen kontrol etmedin mi?” dedi.  Kendisine Monako’da olduğumu söyledim. “Ne yapıldığından haberim yok” dedim. Hıncal Uluç yine beni yazdı; “Fenerli Gazeteciye Haber Yaptırırsan Böyle Olur” dedi. Fatih Hoca ardından Show TV’ye bağlandı ben ne yapacağımı bilemiyorum fakat gazete mutlu durumdan. Haberi Murat Köprü arkadaşım toparlamıştı “beni yaktın” dedikçe o da “Güzel oldu okunduk” diyordu. Sonra zaten sakinleşti ortalık. Fatih Hoca ile aramızın bozulmasının ilk tohumları orada atılmıştı.

‘ŞAMPİYONLAR LİGİ NE HADDİMİZE!’

U.T: UEFA kupasını kazanmasının ardından Fatih Terim yeni sezona hazırlık yapmaya başlıyor sonra bir birdenbire Fiorentina’ya gidiyor. Bunun sebebi ekonomik sebepler mi yoksa Süren-Terim gerginliği mi?

H.Ö: Ekonomik kriz var, arada bir gerginlik de var. Fatih Terim UEFA Kupasını aldıktan sonra kafasındaki tek plan Şampiyonlar Ligi idi. Faruk Başkan da aynı şeyi düşünüyordu. Belki de anlaştıkları en büyük şeylerden biri de budur. Fakat bunun için Galatasaray Kulübünün birtakım yükümlülüklerin altına girmesi gerekiyordu. O kadro belki de Türkiye’nin en güzel kadrosu idi, fakat biliyorsunuz ki Chelsea’den beş gol yemişti. Yani o kadro Şampiyonlar Ligi için yeterli bir kadro değildi. Bu yüzden yatırım yapmak zorundaydılar. Bütçeler, televizyon gelirleri gibi kalemlerde günümüzdeki kadar değildi. Nasıl gelişme olacak? Galatasaray Kulübü’nden borçlanma yetkisi alacaksın. O zamanlar işler daha farklı işliyordu. Fakat tam burada Fatih Terim ve Faruk Süren’in kafasındaki projeler Galatasaray Yönetim Kurulu’na fazla geldi. Yönetim Kurulu, “Küçük olsun bizim olsun, bizim ne haddimize Şampiyonlar Ligi, UEFA Kupası neyimize yetmiyor.” diye düşünüyordu. Faruk Başkan’a bu konuda çok fazla baskı yapıldı. Faruk Başkan da UEFA kupasını almış, adam kulübün önünü açmasını beklerken,  bu kadar baskı görmesi sonucu ortalık gerildi. Fatih Hoca da tanımaz bu durumda. Tabii o gerginlik ikisinin arasına da yansıdı. Bu noktadan sonra biraz koptular. Fakat burada asıl suçlu Galatasaray Kongresi’dir. Belki de doğru zamanda doğru yerde buluşan bu adamlara Galatasaray Kongresi’nin bir şans daha vermesi gerekiyordu. Şampiyonlar Ligi’ni alabilirlerdi diyemem ama alamazlardı da diyemem. Belki de çok farklı yerlere gideceklerdi,  belki de şu an sadece UEFA Kupası’nı değil çok başka şeyler konuşuyor olurduk. Hiçbir şey de olmayabilirdi. En azından denemek lazımdı bu vizyona sahip olmak lazımdı. Hem Fatih Hoca’da hem Başkan’da bu vizyon vardı. O da bu Vizyon Galatasaray Kongresi’nde ve Galatasaray ileri gelenlerinde yoktu.

U.T:Derin Galatasaray var mı?

H.Ö: Yok canım öyle bir şey. Medyanın iki büyük yalanı vardır. Birincisi; ‘Derin Galatasaray’, ikincisi ‘Medya Fenerbahçeli.’

MÜMKÜN DEĞİL…

U:T: Çeyrek asırı aşan süredir spor camiasının içindesiniz. İlerleyen zamanlarda Galatasaray’ın bu başarısını bir başka Türk takımı tekrarlayabilir mi?

H.Ö: Bu yapı içerisinde çok zor. Fakat doğru yatırım ve doğru planla niye olmasın. Geçtiğimiz yıl Avrupa Ligi’ni Eintracht Frankfurt-Rangers oynadılar. Fakat bu doğru yatırım ve doğru plan Şampiyonlar Ligi için geçerli değil. Şampiyonlar Ligi çok üst seviye. Türk takımlarının Şampiyonlar Ligi’nde alabileceği en üst düzey başarıyı Fenerbahçe ve Galatasaray gördüler; Çeyrek Final…  Bunun üstüne herhangi bir Türk takımının çıkması mucize. Ajax diyorsun 10 tane satıyorlar, 10 tane alıyorlar sistemleri olduğu gibi korunuyor. Barcelona Lewandovski’yi alıyor. Manchester City diyorsun gidip Haaland’ı alıyorlar. Hangisi ile baş edeceksin? Mümkün değil… Yatırım olması lazım, para olması lazım, taraftarın kafa yapısının değişmesi lazım, kulüplerin kafasını değişmesi lazım, televizyon geliri lazım, futbolcuların seni tercih etmesi lazım… Hangi birini sayacağız? Örnek verelim;  Dinamo Kiev maçında Batsuayi’nin attığı gol Türkiye Ligi’nde atılsa kameralara kaç açıdan kaç kere bakılırdı? Gustovo’nun kafayla aşırdığı pozisyonu bugün hala onu konuşurduk; ‘ vay efendim faul var mı?’ Bir kere bakmadılar. Biz bazı durumları kendi kendimize problem haline getiriyoruz. Kafa yapılarının değişmesi lazım. Bir espri yapıyorsunuz, hakemi, takımı, oyuncuyu eleştiriyorsunuz sosyal medyada küfür üstüne küfür yiyorsunuz. Gazeteci arkadaşlarımın 50 tane davası vardır sırf bu yüzden. Medyanın da kabahati var hatta son 10 yılda en büyük kabahat meydanın. İnsanları birbirine düşman ettik.

TERİM, HAGİ İLE MESUT DEĞİLDİ

U.T: Fatih Terim’in yıldız oyuncularla arası nasıldı? Yine kitabınızın 60. sayfasında Taffareli, 270. sayfasında Sneijder ve Drogba’yı istemediğini yazıyorsunuz. Terim, yıldız futbolcuları neden istemiyordu?

H.Ö: Hoca’nın bir tarzı vardır; sözünü geçirebileceği futbolcuları takımında ister. “İyi olsun ama sözümü dinlesin.” diye düşünür. Sözünü geçiremeyeceği futbolcularla arası iyi olmaz. Bir dönem takımda sözünü geçirebileceği futbolcularla çalıştı. Fakat takımda dört sene üst üste şampiyon olmuş UEFA Kupası’nı almış Süper Kupa’yı kaldırmış. Otomatik olarak futbolcuların da kafa yapısı değişmeye başladı . Sonra sinerji bozuldu. Fatih Hoca’nın bu huyu kötü mü?  Hayır işe yaradığı durumlar oldu. Bir hoca böyle bir düşünce yapısına böyle, bir tarza sahip olabilir. Drogba ve Sneijder ise ayrı bir olay. Hakan Ünsal a davrandığın gibi Drogba’ya davranamazsın. Ergün Penbe’ye davrandığın gibi Sneijder’e davranamazsın. Röportajın başında konuştuğumuz gibi Fatih Terim’in zamana ve zamanın futbolcu ayak uyduramaması ya da uydurmaya çalışmaması kendisinin en büyük zaaflarından biri. Ama büyük teknik direktörün böyle düşünmeye hakkı var. Hagi ile Fatih hoca mutlu mesut muydu sizce? Hayır. Hagi, tahammül edilmesi gereken bir futbolcu. Fakat, yirmi yıl önceki hoca ile bu zamanki hoca arasında çok fark var. O zamanlar hoca, takımın idare edilmesinin çok büyük fayda sağlayacağını biliyordu. Fakat İlerleyen zamanlarda Fatih hoca gelişeceğine geriye gitti.

FATİH HOCA, OLAYLI AYRILMAYI KENDİNE YEDİREMEZ

U.T: Kitabınızın 130. sayfasında şöyle bir paragraf var, “…Hoca bu olayı planlamasa da gözü hep eski takımındadır. Milli Takım’dan ayrılınca Milli Takımı Galatasaray’dan ayrılınca Galatasarayı takip eder . Oralara yeni gelen teknik direktörleri hiç sevmez Hatta şunu da açıkça söyleyebilirim başarılı olmalarını istemez…” İlginç bir iddia bu.

H.Ö: 3 örnek vereyim bu konuyla ilgili. Takımın başında  Souness var. Fenerbahçe maçı öncesi idmanda Hoca bir şeye sinirlendi topu havaya doğru vurdu ve antrenmanı terk etti. Biz de hocanın büyük motivasyonu diye haber yaptık. Fatih Terim de o zaman milli takımın başında. Olayın ertesi günü, haberin ardından Fatih Hoca beni aradı ve “Halilciğim ne zamandır hocanın sahayı terk etmesi motivasyon kaynağı oldu? Allah muhabbetinizi arttırsın” diyerek serzenişte bulundu ve telefonu suratıma kapattı. İkinci örnek ise Hasan Şaş bir maçta gol atıyor, Lucescu o zaman takımın başında ve hocasına koşuyor. Hemen maçın akşamında Fatih Hoca, Hasan Şaş’ı arıyor, “Ne oldu hocana koşuyorsun hocanı çok mu seviyorsun?  Allah muhabbetinizi arttırsın.” diyor ve Hasan Şaş şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. Son örnek ise Fatih Hoca’nın milli takımdan ayrılmasının hemen ardından bir gün yemek yiyoruz.  Milli takımın gol yediği bir maçta ardından yerine gelen hoca için gülerek, “Hoca ne oldu hocanız hani çok iyiydi?” diye yine serzenişte bulunuyor. Fatih Hoca’nın bu huyları benim her zaman eleştirdiğim huylarıdır. Hoca her yerden olaylı ayrıldığı için bu gidişi kendine yediremiyor.

NEREDE KALMIŞTIK?

U.T: P eki Okan Buruk başarısız olduğu takdirde Fatih Terim tekrar göreve gelir mi?

H.Ö: Fatih Terim’in olduğu yerde her zaman iki kere düşüneceksin. Herkes Hoca tekrar göreve gelmez diye düşünüyor Fakat ben öyle düşünmüyorum. İlk fırsatta “Nerede kalmıştık” diye tweetini atar. “Galatasaray göreve çağırdı tabii ki hayır diyemem” der ve göreve gelir.

SOSYAL MEDYA KALİTEYİ ARTTIRIR

E.D: Sosyal medya ile beraber spor medyası bir dönüşümün içinde. Bütün büyük isimler sosyal medyada ve YouTube’dan programlar yapıyor. Sizce bu durum popülistliği mi arttırır kaliteyi mi?

H.Ö: Gazetenin en popüler döneminde onu da yazdığın zaman seni Türkiye’nin en ücra köşesinden bile okurlardı. Böylece senin fikirlerin her yere iyi olabilirdi bir şekilde okunurdu. Sosyal medya ise sadece belli bir kesim içine alıyor. Türkiye’de herkesin sosyal medyayı bu kadar aktif takip edebileceğini düşünme. Sadece sosyal medya üzerinden fikirlerini yaymaya çalışırsan o kesimi görmezden gelmiş oluyorsun. Elbette sosyal medyanın faydaları vardır, kaliteyi getirir. Hatta tabana doğru senin fikirlerin, görüşlerinin yayılmasını engeller. Bana göre tek zararı bu. Tabana doğru yayılmanı engelleniyor. Yoksa bende kaliteyi artırdığını düşünüyorum.

E:D: Kitabınızın önsözünde “medya bir şekilde klasik medyaya geri dönecek” diye bir sözümüz var.

H.Ö: Geri aldım o sözü.

TWİTTER YÜZÜNDEN İŞİNE SON VERDİM

E.D: Peki spor medyasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

H.Ö: Şimdi isim vermeyeceğim. Fakat adam çok önemli gazetenin önemli bir kulüp muhabiri. Twitter’da adam tweet atıyor. Örnek vereyim; ben Icardi transferini biliyordum fakat kulüp benden haber yapmamı istemediği için bu haberi yapmadım. Bu normalde tazminatsız kovulma sebebidir. Bunu sosyal medyada utanmadan söyleyebiliyorlar. Sosyal medya hesabının biyografisinde; ‘ben şu gazetenin muhabiriyim.’ diyebiliyorlar. Olayın geldiği boyutu görebiliyor musun? Adam çalıştığı gazeteye haber vermiyor ve bunu sosyal medyada direkt yazabiliyor. Bu spor medyasının geldiği durumunun sadece küçük bir örneği… Benim hayatımda hiç yapmadığım bir şeydi. HaberTürk’te, sırf Twitter yüzünden bir arkadaşın gazete ile ilişiğini kestim. Şimdi haber müdürlerinin işi zor bu durumu engelleyemiyorsun.