Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Rusya Türkiye’de seçimlere karışır mı?

0

Özellikle yayılmacı zihniyete sahip ya da demokratik olmayan yönetimlerin, kendi ülkelerinin veya sahip oldukları ideolojinin yararına olmak üzere bazı ülkelerin seçimlerine müdahil olabildikleri bilinen bir gerçektir. Bu tip yönetimler kendilerine yakın gördükleri ve işbirliği yapabilecekleri adayları maddi ve manevi olarak desteklerler.

Aytuğ Atıcı

11.09.2022

Hatırlanacağı üzere Rusya’nın hem 2016 hem de 2020 yılında ABD seçimlerine müdahil olduğu ve Trump’ın seçilmesi için çaba harcadığı en üst düzeyde ve ciddi bir şekilde iddia edilmişti. Her ne kadar bu iddialar yalanlandıysa da tüm dünyada böyle bir olasılığın mümkün olabileceği algısı hâkim oldu.

İran’ın Orta Doğu’daki seçimlere, genellikle dolaylı olarak ve istihbari örgütlerle, batılı ülkelerin ise bazı ülkelerde dernek-vakıf gibi sivil toplum kuruluşları ile seçimlere etki yapmaya çalıştıkları algısı güçlüdür.

Peki, Türkiye’deki seçimlere de dışarıdan müdahale edilme olasılığı var mı?

Rusya durup dururken Türkiye’ye üç hafta içinde 15 milyar dolar para aktaracağını söyledi.

Gerekçe?

Mersin’de yapılmakta olan Akkuyu Nükleer Santrali yatırımı içinmiş! Paranın bir bölümü vadesi gelen ödemeler için kullanılacakmış, geri kalanı da iki yıl boyunca Türkiye’de tutulacakmış.

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Nükleer santralin %99.2 hissesi Rusya devlet kuruluşu olan Rosatom firmasına ait. Ayrıca daha geçen ay, sahada taşeron olarak çalışan tek Türk firması dışlanarak yerine Rus bir şirketle anlaşma yapılmış ve böylece nükleer santral alanına sadece Rusların girebilmesi sağlanmıştı.

Vadesi gelen ödemeler tamam da, santrali yapan Rusya, ödemeleri de yapacak olan Rusya iken neden bize 15 milyar dolar göndersin? Daha da ötesi Rusya bu parayı neden iki sene ülkemizde tutsun?

Tam da seçim arifesinde…

Ülkemize sıcak para gelmesini ve bu paranın yatırıma dönüşmesini hepimiz isteriz. Ancak Rusya’nın bizim işimize yarayan bir yatırım yapmadığını adeta kendine bir nükleer santral kurduğunu daha önce yazmıştım.

Tam da seçim arifesine rastlayan bu para aktarımının Tayyip Erdoğan’a, tahıl koridorundaki arabulucu rolü nedeniyle bir jest olduğu söylendi.

Türkiye hem Ortadoğu’daki gücü, hem de coğrafi konumu nedeniyle hep ilgi odağı olmuştur. Bu nedenle gelecek yıl ülkemizde yapılacak seçimlerin birçok ülke tarafından yakından takip edilmesi normaldir. Ancak iş seçimlere müdahale noktasına yaklaşırsa başta iktidar partisi olmak üzere tüm partilerin derhal karşı durması gerekir.

Şimdi halkımızın sorması gereken sorular şunlardır:

1. Tayyip Erdoğan’ın yönetim şekli Putin’in, dolayısıyla Rusya’nın işine geliyor mu?

2. Erdoğan Rusya’nın, yani Putin’in seçim öncesi yaptığı “nazik jesti” koltuğunda kalabilmek için mi kabul etti?

3. Putin’in bu “jesti” ile Rusya, Türkiye seçimlerine müdahil olmuş olur mu?

4. Bu “jest” sonrasında, Erdoğan’ın “şahsi” dostluğu olan liderler başta olmak üzere, başka “dost” ülkeler de “jest” yapmaya kalkışır mı?

5. Seçim sonrası bu “jestlerin” bedeli ağır olur mu?

Keşke bütün sorulara cevaplarınız “HAYIR” olsa!

Endişeliyim…

Kaynak: Aytuğ Atıcı internet sitesi

Uğur Hoca Yazıyor: TEK ŞUTTA İŞ BİTTİ

0

Beşiktaş, amiyane tabirle, “dünyaları kaçırdı” ama mağlubiyetten kaçamadı… Maçın en net özeti bu aslında…

UĞUR TEMEL

Beşiktaş, özellikle kendi evin de oynadığı maçlarda, rakibini sahasına hapsedip adeta kalesini abluka altına alıyor. Ve bu ablukadan da gol çıkarmayı başarıyor. Sezon başından beri baskılı futbolla skor buldu Kartal.

Futbolculuk zekâsı bir yana, teknik adamlık zekâsını da beğendiğim Emre Belözoğlu, Beşiktaş’ın baskılı oyununu çözmek için, ileride baskı yapmak yerine beklemeyi tercih etti. Kartal’ın en etkili gol silahı kanat ortaları. Emre Hoca, her iki kanadı olabildiğince kapatarak, rakibinin cepheden gelmesini isteyen bir oyun anlayışını tercih etmiş. Bu plan ilk yarı için kısmen tutsa da ikinci yarı da çok işlemedi. Ancak Başakşehir’in imdadına, Beşiktaşlı oyuncuların son vuruşlardaki talihsizlikleri yetişti.

Hafta içi Konferans Ligi deplasmanında olan Boz Baykuşlar, maçı kendi yarı sahasında kabul ettiler. Kartal’ın baskılı oyunu karşısında, fizik olarak düşmemek olsa gerek bu oyun anlayışı. İlk yarı boyunca rakip kaleye iki kere giden ve ikisinde de isabetli şut bulamayan Başakşehir, mucizevi bir şekilde kazandı. Kuşkusuz bu mucizenin gerçekleşmesinde, Volkan Babacan’ın gününde olması, Başakşehir defansının çok dikkatli oynaması büyük etken.
Beşiktaş, golü bulsa daha farklı bir maç seyredebileceğimizi düşünüyorum. Ancak gerçek düşüncelerle eş değer olamıyor, hele ki futbolda…

Uğur Hoca Yazıyor: HARRY POTTER, KURŞUN DÖKTÜRDÜ!

0

Gerginliğini ve stresini atan Kerem, takıma oyun ve skor anlamında daha çok katkı verecek gibi gözüküyor.

UĞUR TEMEL

Ve asasını eline aldı, Kerem Aktürkoğlu… Ligin başladığı gün den bu yana, gerek performans düşüklüğü, gerekse son tercihlerindeki isabetsizliği yüzünden bir hayli eleştiriliyordu genç oyuncu. Kendini ispatlama, başarılı olma kaygısı skora katkı verememeyle de birleşince Kerem’in stres düzeyi devamlı yükseliyordu. Kasımpaşa karşısında bulduğu iki golle, “şeytanın bacağını” kırdı. Kerem, attığı ilk golde, ofsayta düşmedi, ikinci golde de çevre kontrolünü yapıp çataldaki örümcek ağlarını aldı. Gerginliğini ve stresini atan Kerem’in, takıma oyun ve skor anlamında daha çok katkı verecek gibi gözüküyor.

Futbol, fena halde hayata benzer aslında. Elinize imkân geldiği anda, kullandınız kullandınız… Heba etme şansınız olmaz. Sezon başında Fiorentina ile oynanan hazırlık maçında Leo Dubois sakatlanmasaydı, Sacha Boey’i Fransa’da bir takımda seyrediyor olacaktık muhtemelen. Geçen sezona çok iyi başlayan, ardından menajerler tarafından kafası karıştırılan ve formasını kaptıran, sezon başı kampına götürülmeyen Boey, bence Galatasaray adına sezonun en büyük transferi. Kendi işini yapmakla kalmıyor, sağ kanadı Kuzey Marmara Otoban’ına çeviriyor…

Söz yeni transferlerden açılmışken bir başka yeni transfer (!) Gomis’i unutmak olmaz. Her ne kadar çok kötü penaltı atsa da, tam bir son vuruş üstadı. Üzerine iki kuma- Seferoviç ve İcardi- gelse de; “forma rekabetine var olduğunu” gösteriyor.
Abdülkerim’in cezası sebebiyle oynamadığı maçta genç stoper Emin Bayram oynadı. Cim-Bom’da, Emin ile Bayram olur mu, soru işareti var kafamda. Yenilen iki gol de genç stoperin hatası. Futbol her ne kadar ayaklar için yazılmış bir oyun olsa da, kafanın da kullanıldığı pozisyonlar oluyor… İlk golde sıçrayamayan, ikinci golde rakibinin arkasında kalan Emin, Galatasaray puan kaybetseydi günah keçisi olurdu.

Torreira, Galatasaray’da yıllardan beri sıkıntısı çekilen orta sahanın çözümü olmuş. Geride tüm “pis işleri” yapıyor. Pasları “ince” görüyor. Akılcı, risksiz ve sade oynuyor. Gomis’in attığı ilk golde, tek pasla Yunus’u görmesi futbolun aslında ne kadar basit bir oyun olduğunun göstergesiydi. Az süre alsa da, Yusuf Demir bu takımda direkt oynar. Haftaya kimi keser derseniz, bu maç sallanan Mertens, yedek kulübesinin yolunu tutar, diye düşünüyorum.

Kasımpaşa’ya gelince… Ligin ilk haftalarındaki “krem peynir” değiller. Teknik direktör değişikliği takıma yaramış. Maçın, ilk yarısının ortalarına kadar oyunu forse de ettiler. Ancak karşılarında, çok istekli ve forvet hattı çok istekli bir Galatasaray vardı.

Kerem ile başladık, Harry Potter sözü ile bitirelim: “Asanı sakın bırakma evlat.”

Uğur Hoca Yazıyor: FUTBOLUN ADALETİ

0

Açıkçası, Dinamo Kiev hiç mi hiç hak etmemişti puanı Saraçoğlu stadında. Futbolun tüm çirkinliklerini, “çirkefliklerini” skor dengede iken yaptılar. Zamandan çalmak için, her pozisyonda kendilerini yerler attılar. Futbolun ilahi adaleti, son dakikalarda da olsa, tecelli etti. Avrupa Ligi’ne puanla başlamak müthiş…

Ancak;
Çuvaldızı kendimize batırmayı da unutmayalım…
Ukrayna’da geçtiğimiz Aralık ayından beri ligler oynanmıyor. Dinamo Kiev, Polonya’da bu süreyi 5’e 2 oynayarak, kumpanya takımı gibi, kasaba kasaba gezerek geçirdi. Hiçbir antrenmanın, gerçek maç yerine geçmeyeceğine inanırım. Fenerbahçe’nin bu kadar baskın oynadığı ve pozisyonlara girdiği maçı, daha rahat kazanması gerekmez miydi? Kuşkusuz, “cümbür cemaat” bilinçsizce yapılan ataklardan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, oyunu rakip sahada oynadığı maç boyunca, topun rakip ağlarla buluşması.

1980’lerin ortalarında, “2000’lerin takımı” olarak lanse edilen Dinamo Kiev, iki binlerin ilk yarısı içinde, savaştan da dolayı, “süt dökmüş kedi.”. Tek numaraları, oyun berabere gittiği sürece beklemek geriye düşünce de, uyutarak gol bulmaya çalışmak… Bu planla da, adalet tecelli etmeseydi, başarılı olacaklardı.

Jesus’un aynı tip oyunculardan kurulu kadrosunun, alacağı çok yol var. Şu da bir gerçek ki; göze hoş gelen futbola, bu mesafede eklendiğinde, tadından yenmeyeceği kesin… “Profesör” ve öğrencileri, bu yolu kısa zaman sürecinde alır da, futbolun seyir zevkine doyarız.

Uğur Hoca Yazıyor: BOYUN 2,10 OLMALI OKAN HOCA…

0

Okan Buruk’un, Galatasaray’da yıldız gibi parladığı yıllardı… Fotospor gazetesi, genç Okan’ın ağzından çıkan şu sözleri manşet yapmıştı: “Boyum 1.60 ama futbolum 1,90.”
1,90’lık “futbolcu” Okan, bugün Galatasaray’ın Teknik Direktörü… Ancak, Hoca olan Okan’ın boyunun en az 2,10 olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü:
Galatasaray Teknik Direktörlüğünü yapacak kişi, oyunu doğru okumak, doğru tercihler yapmak zorunda…
Takım bir kişi eksik, penaltı kazanılmış -Mertens harika aldı penaltıyı- kullanacak kişi takımın en kötü penaltıcısı. Profesyonelliğini takdir etmeme rağmen, Galatasaray’ın penaltıcısı Gomis olamaz. Attığı 14 penaltının 5’ini kaçıran oyuncu istediği kadar topu eline alsın, o atışı kullanmamalıydı. Okan Hoca, müdahale etmeliydi. Oynayan yaratıcı oyuncuları kenara almak bu en büyük eksisiydi. Bu maç kazanıldı ama Okan Hoca’nın boyu hâlâ 1,60…
Geçen sezon harikalar yaratan Kerem, bu sezon kayıplarda. Oyundan çıkana kadar, 35 topla buluşmasının 18’ini kaybetmiş. Yarı yarıya… Çok şey yapmak istemesine rağmen, yanlış tercihlerde bulunuyor ve yaptığı her yanlış sonrası daha da bocalıyor. Yeteneğinden kuşkumuz olmadığına göre, Kerem’in kafasında “tilkiler” olmalı… Belki bir “nikâh tazeleme” o tilkileri kafasından alır…
76.Dakikada çıkana kadar Mertens, resital izletti seyircilere. Adeta bir “maestro” gibi yönetti takımı. 10 numara görünümlü, 9,5 oynamaya çalışsa da hep çizgiye atmak istedi kendini… 36’lık “virtüöz”, yerinde oynamasa da büyük keyif veriyor.
Ve maçın adamı Sacha Boey… Sezon başı kampına götürülmedi. Yeni transfer sağ bek sakatlanınca, affedildi ve takımla çalışmaya başladı. Sağ tarafı otoban yaptığı maçta takımını adeta ipten aldı, krizi bitirdi.
Galatasaray’daki eksik, bence, golcü değil. Eksik; yaratıcı bir 10 numara. Mertens, her ne kadar bu role soyunsa da, onun da boyu kısa kalıyor bu iş için. Oyunu çekip çevirecek ve merkez de oynamayı yadırgamayacak bir isimin ya alınması ya da takım içinde bulunması şart…
Gaziantep, kontra atak futbolu oynamaya gelmiş. Yakaladığı tek pozisyonu golle sonuçlandırdı. Kendi sahasına hapsolup, tekrar kontra yapmayı denedi. Eline fırsatlar geçse de, kullanamadı. Bu fırsatları değerlendirebilseydiler, Okan Hoca’nın boy ölçüsü bu gece belli olurdu.

İstanbul Barosu’nda yeni başkan adayı

0

İstanbul Barosu Ekim ayında yapılacak seçimlerle başkanını yenileyecek. Seçime hazırlanan gruplar ve başkan adayları hazırlık kampanyalarını başlattılar. Baro yönetim kurulu üyesi Elif Görgülü de adaylığını açıkladı. Görgülü, Önce Avukat adlı yeni bir grubun başkan adayı olarak seçimlere gireceğini açıkladı.

Görgülü adaylık açıklamasını Harbiye’deki Habitat Parkı’nda yaptı. Açıklamaya büyük çoğunluğu 0-5 yıl arası kıdemi bulunan 200‘e yakın avukat, hukuk öğrencileri ve bazı hukukçu akademisyenler katıldı.

Görgülü yaptığı açıklamada, bugün gelinen noktada hukukun üstünlüğünün yerini üstünlerin hukukuna bırakmasından ve yapılan yasal düzenlemelerle hak savunucusu avukatların görev alanlarının daraltıldığını, neredeyse cezalandırıldıklarını belirtti. Bu durumdan rahatsız olduklarını ve baroyu yenileştirmek, gençleştirmek ve güçlendirmek amacıyla kurdukları grubun önce özellikle mesleğe yeni başlayan avukatların sorunlarını çözmeyi amaçladıklarını anlatan Elif Görgülü şöyle devam etti:

“Mesleğimizin bütün sorunlarını tespit edip sağlam bir iş planı ile yola çıkıyoruz. Başlangıç noktasına mesleğimizi ve özellikle genç meslektaşlarımızı koyduğumuz için grubumuzun adını da ÖNCE AVUKAT koyduk. Genç meslektaşlarımızın mesleğe kimsesizlik, gelecek kaygısı ve baroya erişememek gibi düşünceler yerine “doğru yerdeyim, sevdiğim işi yapacağım, hakkı ve hukuku savunacağım, asla vazgeçmeyeceğim, pes etmeyeceğim” diye başlamasını istedik.”

İstanbul Barosu’nun yeni başkan adayı Baronun 60 bine yaklaşan üye sayısı ile dünyanın en büyük barosu olduğunu ve üyelerinin hepsi eğitimli bu kadar güçlü bir başka meslek örgütü bulunmadığını hatırlatarak şunları söyledi:

“Biz, çok yüksek üye sayımızı iş yapmanın önünde engel ya da yavaşlatıcı olarak görmüyoruz. Aksine, üyelerimize barodan bakmak yerine üyelerin istek ve sorunlarını önceleyerek çöze çöze baroya taşıyarak gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Biz avukatlar hak savunucusuyuz ve güçsüzü güçlüye karşı savunuyoruz. Her zaman, hep aynı kararlılıkla haklının hakkını savunmaya devam edeceğiz. Pes etmeyeceğiz, vazgeçmeyeceğiz.”

 

İlahiyatçı Yazar Nazif Ay: Fetva değil sapıklık!

0

İmamların tepki çeken açıklamalarını İlahiyatçı-Yazar Nazif Ay  ile konuştuk.

ERCAN KÜÇÜK

Türkiye’de son dönemlerde bazı imamların sosyal medya araçlarını da kullanarak yaptıkları açıklamalar ve verdikleri vaazlar çok tepki çekiyor. Kadınları hedef alan, pedofiliyi meşrulaştırmaya çalışan, müziğin yasaklanmasını isteyen imamları değerlendiren İlahiyatçı-Yazar Nazif Ay, “Fetva falan değil bu. Bunun adı sapıklıktır. Kendilerini sergileyenler açıkça Allah’a ve peygambere savaş ilan ediyorlar.” Dedi.

Teknolojinin geldiği nokta itibariyle sosyal medyayı bütün kesimler çok yoğun kullanıyor. Son dönemde medyanın da sık sık gündemine bazı imamların yaptığı açıklamalar geliyor. En son gündeme gelen konu olarak İsmailağa Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen FM Tv’de programa çıkan bir imam müziğin zinayı çağrıştırdığını, müzik çalınca şeytanların omuzlarımızda ayaklarıyla ritim tuttuğunu ve bu sayede dans ettiğimiz hatta 1.5 yaşındaki çocuğun bile hareketlendirdiğini öne sürerek ‘yasaklanması gerekir’ vaazı verdi.

Müziğin yasaklanmasını istemek imamların tepki çeken ilk açıklaması da değil. Daha önce, sosyal medyada 300 bini aşkın takipçisi bulunan İmam Halil Konakçı, “Bak sokaklar ne hale geldi! Kasap dükkanı gibi. Et görmekten içimiz dışımıza çıkıyor artık. 100 yıl önce dedelerimizin yatak odasında görmediği kıyafetleri biz çarşıda pazarda plajda görüyoruz. Bu kadınların başında yok mu adamları abileri babaları kocaları? Tamam ateistsin, imanın zayıf… Ya hiç kıskanmıyorsun lan?” diyerek kadınları hedef almıştı.

NAMAZ KILMAYANLAR ÖLDÜRÜLMELİ

İlahiyatçı Ebubekir Sifil de bir açıklamasında namaz kılmayanların öldürülebileceğini şu sözlerle ifade etmişti: “Bir adam var çok laubali davranıyor. Efendim, aslında namazın önemini biliyor. Kılmamak için herhangi bir meşru mazereti yok. Yani eli sağlam ayağı sağlam suya kavuşmuş, abdest alma sıkıntısı yok, namaz kılma sıkıntısı yok, zaman sıkıntısı yok vesaire. Bu adam keyfi olarak namazı sürekli biçimde aksatıyorsa cezaya çarptırılır. Çağırılır, azarlanır. Çağırılır, tekdir edilir. Çağırılır, dövülür. Devam ederse taziren öldürülebilir.”

Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesine bağlı Mevlana Halid Camii İmamı Mehmet Şükrü Dörtbudak’ın kadınları ve çocukları hedef aldığı ortaya çıkmıştı.

Dörtbudak şöyle demişti.

“Geçenlerde hanımla beraber dedik: ‘Çarşıda biraz alışveriş.’ yapalım. Yola çıktık ama insan çıktığına bin pişman oluyor. Gözünü yerden kaldırmayacaksın ancak kafana ne çarparsa önüne duvar mı geliyor? Kadın mı geliyor? Kim geliyor çarpacaksın yani. Kız çocuğunu görüyorum, zavallı eğitilmemiş, ana-baba öğretmemiş. Bacağında bir tayt, ince, ten rengi, başında da başörtüsü. ‘Kızım yazık günah değil mi? Niye ayağına bir pijama, bir etek giymedin?’ dedim. ‘İşte pijamam var.’ dedi. Onu pijama zannediyor, onu örtü zannediyor. Bütün vücudunun hatları, avret yerinin her tarafı ortada belliyken, daracık ve sımsıkı olan, ten renginde olan, vücudunun her şeyini belli eden bir şeyi Allah aşkına söyleyin giysi olabilir mi, örtünme olabilir mi?”

PEDOFİLİNİN SEBEBİ AİLELERMİŞ

Dörtbudak, başka bir açıklamasında ise çocuklara elbise giydirilmesi nedeniyle pedofili suçunun arttığını savunmuştu: “Bayram vesilesiyle görüyoruz sokaklarda, kız çocuklarına giydirdikleri elbiseler. Aman yarabbi. ‘E çocuktur.’ Çocuktur var mı? Çocuk kendinden alıştıracaksın. Çocuğun kolu, göğsü, her tarafı açık, atlet gibi elbiseler, mini etek bacak açık ondan sonra pedofili suçtur. Pedofili akımı sen körüklüyorsun. Sen insanların gözüne tahrik edici şeyler ortaya koyarsan, batının getirdiğinden giysiyi, edebi, ahlakı aileye koyarsan, çoluk çocuğuna yaşatırsan tabii ki toplum bozulur, tabii ki pedofilik suçlar da artar. Tavşana kaç diyoruz, tazıya tut diyoruz. Önce suçu, eylemi oluşturacak ortamları yok etmek lazım.” ifadelerini kullandı.

DİNE KARŞI PARALEL YAPI

Son dönemde imamların tepki çeken açıklamalarını İlahiyatçı-Yazar Nazif Ay ile konuştuk. “Tanrılaşmaya çalışan bir din adamlığı zümresi görüyoruz” diyen Ay, yapılan açıklamaların da fetva değil sapıklık olduğunu vurguladı. Röportajlık’a konuşan Ay şunları söyledi:

“Tarikatlar, cemaatler ve din üzerinden siyaset üreten bütün mekanizmalar örgütler sapıktır net. Ve bunlara bağlı olanlar eğer devlet görevlisi, kamu görevlisi ise bunlar da ağır sapıktır. İster savcı olsun ister öğretmen hâkim veya devletin mekanizmasında önemli görev alan herhangi bir kimse bürokrat neyse. Çünkü bu dine karşı paralel bir yapı demektir. Yani tarikat cemaat bizim tarihimizdeki tasavvuf gibi falan değildir. Tasavvufta önemli kişiler yetişti. Ahmet Yeseviler, Yunus Emreler falan. Bunlar Alperen insanlar. Orta Asya’nın ahlakını Anadolu’ya, Balkanlara aslında gidebildikleri her yere yaydılar. Fakat zamanımızın siyasetten daha çok cesaret alan, feyiz alan, hatta para alan güçleri, bunları ister diyanetin içerisinde eser diyanetin dışında. Fazla ileri gitmeye başladılar. Bir nevi kendileri ilahlaştılar Tanrılaştılar.

TANRILAŞMAYA ÇALIŞAN DİN ADAMLIĞI ZÜMRESİ

“Bir dindar kendine dikkat etmezse önce alim olmaya çalışır, sonra allame olmaya çalışır. Müceddid, Müştehit daha sonra Mehdi olmaya çalışır. Sonra peygamber olmaya çalışıyor. Fakat bu da yetmez, Tanrı olmaya çalışır. Bugün Tanrılaşmaya çalışan bir din adamlığı zümresi görüyoruz. Cesaretini de, siyasal iktidardan alıyor. Çünkü bunlara bu net ifadeyi kullanmadan, bunların sapık olduğunu -çünkü Allah bunların sapık olduğunu söylüyor. Hakaret falan değil.- Eğer hakaret olarak görüyorsa onun içerisine kendisini çekecek. ‘Ötekilendim. Ben dava açacağım’ dava açamazsın. Sen açtığın anda mahkeme yoluyla da sapıklığın ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın ayetlerini getiririm. Dalalet ifadesini kullanıyor. Dine karşı başka bir din örmeye çalıştığın zaman sen dalalet içerisindesin. Dalalet kelimesinin eş anlamlısı sapıktır. Allah dini, din insanların başına bela olsun diye gevezelik yapılsın diye göndermedi. Allah’ın dini gönderme amacı insanların yüzünü güldürmektir. Eğer din yüzünü güldürmüyorsa insanların o din falan değildir, insanların başına beladır. Bugün Allah’ın İslam’ı değil, İslamcıların İslamı milletin başına belâ. Ve bugün din konuşulmasından Allah bile bıktı. Ya gına geldi artık Allah’a. Bu kadar din konuşulmaz.

ALLAH’A KARŞI SAVAŞ VAR

“Bir kudsi hadis vardır: Siz eğer günah işlemeseydiniz ben diyor, günah işleyen bir topluluk yaratırdım. Ya bırakın insanları artık. Sevap günah falan diye şey yapmayın sıkmayın. Bugün bu din alanında kendini göstermeye çalışıp sapkınca laf edenler artık bunlar sapıklıktır. Fetva falan değil bu. Bunun adı sapıklıktır. Kendilerini sergileyenler açıkça Allah’a ve peygambere savaş ilan ediyorlar. Bugün savaş var. Muhammed peygambere karşı savaş var. Allah’a karşı savaş var, İslam’a karşı savaş var. Biz bugün ne yapıyoruz biliyor musun? İslamcıyız diyenlere İslam’ı öğretmeye çalışıyoruz. Sıkıntımız burada. Onları gerçekten Müslüman olmaya davet ediyoruz. Öyle bir karanlık dönem içerisinden geçiyoruz ki adam radikal şekilde ‘ben İslamcıyım’ Diyor. Biz ona Müslümanlığın ne olduğunu hatırlatmaya çalışıyoruz. İslam dünyasının dışındaki güçlerle bir kavga etmiyoruz, İslamcılarla kavga ediyoruz. Çünkü onlar Allah ve peygamberle kavga etmeye çalışıyor.

Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin daha doğrusu kurmuş olduğu bir örgütün kendisine ihanetiyle karşı karşıyayız. Kendisini inkar ediyor. Ve insanlar devlete karşı güvenini de kaydediyor. Devletin bir organizasyonu Diyanet işleri Başkanlığı. Devletin içerisinde hiç değilse bu sapınca fikirleri ortaya saçmaması gereken kişilerin sergiledikleri tutumun karşısında devlet niye kendisini yok ediyor diye bir soru oluşuyor milletin kafasında. Ama bu kişiler mutlaka bağımsız yargının karşısına geçecekler ve hesap verecekler. Allah’ın karşısında hesap vermeyi bir kenara bırakıyorum. O başka bir şey. Mizanla ilgili meseleyi sonraya bırakıyorum. Ama bağımsız yargıda ve tüm dünyanın kabul ettiği etik anlayış karşısında hesap verecek bunlar. ”

Uğur Hoca Yazıyor: ANTRENMAN TADINDA

0

Fenerbahçe, ligin ilk beş haftasının en rahat galibiyetini aldı Kayserispor karşısında.
Fenerbahçe’den önce Kayseri ile başlayalım;
Transfer tahtası kapalı olan ve kısıtlı imkânlarla mücadele eden Kayserispor, ilk beş haftanın en kötü futbolunu oynadı. Topu, geriden kısa paslarla çıkartma fantezisine ara verdiklerinde maç 2-0 olmuştu bile… Tüm defans hattı, çok iyi top taşır, küçük üçgenleri çok iyi becerir anlarım. Bunu yapamayıp, kısa paslarla çıkmaya çalışmanın gereği nedir, bir türlü çözemedim? İlk yarının sonlarına doğru birkaç pozisyonda yapmaya çalıştıkları gibi, topun yönünü hızlı değiştirebilseler, Fenerbahçe defansını zor durumda bırakacaklardı. Gerek Fenerbahçe’nin önde basması, gerek topu hızlı çevirememeleri yüzünden, mahkûm bir oyun oynadılar.

*******
Her ne kadar Jesus, üçlü savunma oynatmaya çalışsa da, Fenerbahçe’nin bu sistemi oynayamayacağını düşünüyorum. Bu filmi geçen sezon da görmüştük, Kanarya’da. Üçlü defans hattıyla çıkılan, İstanbul’da ki Dinamo Kiev maçını örnek gösteririm, bu tezime karşı çıkanlara…
Maç boyunca, istekli ve aç bir Fenerbahçe izledik. Önde basan, koşan, kovalayan… Bütün bu artılara rağmen, Kayserispor kalesini çok net bunalttığını söyleyebilmek güç. Oyunu bu kadar rakip sahaya yıkan, rakibini bu kadar mahkûm oynatan bir takımın daha çok gol pozisyonuna girmesini beklerdim açıkçası.

*******
Fenerbahçe’nin forvet oyuncularının hepsi aynı tip: gezen forvet. Hocanın oyun anlayışıdır, neyin nasıl oynatacağını doğal olarak, benden daha iyi bilir. Tek eleştirim; bu tip forvetlerin kanatlardan daha iyi beslenmesi gerektiği olur…
Arda Güler’i seyretmek büyük bir zevk. Allah nazarlardan saklasın, sakatlık vermesin inşallah. Top ayağına çok yakışıyor, ayak bileklerine çok hâkim. Kendine bakar, şımarmaz ve “ne oldum” delisi olmaz ise dünyanın sayılı futbolcularından olur.

*******

Ali Palabayık’ın kariyerindeki en rahat maçı olabilir bu maç. Ancak ilk yarıda Alioski’nin kolu ile çıkarttığı pozisyonda, ofsayt kararının çok “ince” olduğunu gördüm. VAR’ın devreye girmemesi, yayıncı kuruluşun doğru açıdan pozisyon tekrarı göstermemesi soru işareti olarak kaldı, bu rahat maçta.

Erbakan’a ‘Paralel Yapılanma’ şoku: İstanbul İl Başkanı görevden alındı!

0

Yeniden Refah Partisi’nde parti içi tartışmalar gün yüzüne çıktı. Fatih Erbakan’ın yıllardır yanında yer alan, Erbakan Vakfı’nda İstanbul İl Başkanlığı yapan ve Yeniden Refah Partisi Kurucular Kurulu Üyeliği yapan İstanbul İl Başkanı Hüseyin Terzi görevden alındı.

ERCAN KÜÇÜK

Eski Başbakanlardan Merhum Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın kurduğu Yeniden Refah Partisi’nde paralel yapı tartışmaları ayyuka çıktı. Genel Başkan Yardımcısı ve Ar-Ge Başkanı Prof. Dr. Doğan Aydal’ın parti içi paralel yapılanma kurduğunu savunan Parti kurucusu İstanbul İl Başkanı Hüseyin Terzi ilçe başkanlarıyla yapılacak toplantı öncesinde görevden alındı.

ERCAN KÜÇÜK

Türkiye gittikçe seçim atmosferine doğru ilerliyor. Hemen bütün siyasi partiler bu kapsamda çalışmalarına hız verirken Yeniden Refah Partisi içindeki tartışmalar gün yüzüne çıkmaya başladı. İddialara göre Genel Başkan Yardımcısı ve Ar-Ge Başkanı Prof. Dr. Doğan Aydal parti içinde kendisine yakın isimlerle paralel yapı kurma çalışmaları yürütüyor. Aynı zamanda Marmara Bölge Başkanı da olan Aybal bu kapsamda il ve ilçelerde çalışmalar yürütüyor. Röportajlık’a konuşan parti içi kaynaklar Aydal’ın İstanbul İl yönetiminin bilgisi dışında ilçe teşkilatlarıyla görüştüğünü, çalışmalar yürüttüğünü iddia ettiler.

Hüseyin Terzi’nin görevden alınmasına ilişkin yayınladığı açıklama metni

Aydal’ın teşkilat toplantılarında partinin görüşlerine aykırı olarak İsrail’le görüşmeleri de savunduğu da iddia ediliyor. Hatta Aydal’ın Yeni Kaledonya vatandaşlığı bulunduğu da iddialar arasında. Bu kapsamda İl Başkanı Hüseyin Terzi’nin Genel Başkanla parti genel merkezinde yaklaşık 2 saat bu konularda konuştuğu, Genel Başkanın cevap olarak ‘Bunlar ceviz kabuğunu doldurmaz’ dediği belirtildi. Daha sonraki günlerde İstanbul’da il ve ilçe yöneticileriyle düzenlenen teşkilat toplantısına Genel Başkanın, Doğan Aydal’la birlikte gelmesi İstanbul il yönetiminde soğuk duş etkisi yarattı. İl Başkanı Terzi’nin Erbakan ve Aydal’la aynı asansöre dahi binmemesi, Erbakan’ı kızdırdı. Toplantı öncesi paralel yapı tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi üzerine Terzi, Genel Başkan Erbakan’a ‘O zaman daha uyumlu çalışabileceğiniz birini getirin. Biz de biraz dinlenelim’ sözlerini kullandı. Terzi bu sözleri üzerine il başkanlığından alındı. Daha sonra alınan karar Genel Başkan tarafından toplantıya katılan partililere iletildi.

AYDAL: HAZMEDEMİYORLAR

Tartışmaların odağındaki Prof. Doğan Aydal’a hakkındaki iddiaları sorduk. İddiaları reddeden Aydal, çalışmalarının hazmedilemediğini, meyve veren ağaç gibi taşlandığını vurguladı. Kendisini hedef gösterenleri iktidar yolundaki küçük çakıl taşları olarak nitelendiren Aydal şunları söyledi:

“Bunları ben duydum. Yeni Kaledonya’yı da ev halkıyla beraber aradık. Neredeymiş bu diye. Bula bula Yeni Kaledonya’yı nasıl buldular? Ben de hayret ediyorum. Tabii ki böyle bir yok. Ben Türkiye’nin dışında bir ülkenin vatandaşın değilim. Toplantıda sayın genel başkanımız yanımızdaydı. Ben ayağa kalktım. Dedim ki, ‘paralel yapı kuran biri birileriniz ile irtibata geçer. İçinizde irtibata geçtiğim tek bir kişi var mı?’ Cevap çıkmadı tabii. Dolayısıyla her iftiraya cevap verme noktasında değilim ama biraz çok aşırı gidiyorlar, hazmedemiyorlar. Parti içi sıkıntıları şu sebeple bu sebeple diye deşifre edecek değilim. Ama paralel yapı dediğiniz şey sadece İstanbul’dan olmaz. Benim 81 vilayette böyle bir faaliyet göstermem lazım. Bunun için bir gerekçem yok. Ben Erbakan’ın ekolünden gelen biriyim. Rahmetli hocamın Müsteşar Yardımcısıyım. Şimdi de Fatih beyefendi başarılı olsun diye şey yapıyorum. Bunun dışında da kim ne derse kendi hayalidir. Onun dışında da söyleyecek çok bir şey yoktur.

“Ben genel başkan yardımcısıyım. İlçelerde etkinlik düzenlemek için ilden izin alma mecburiyetim yoktur. Hiçbir partide de yoktur. Zaten ben Marmara Bölgesi başkanıyım. Her il ve ilçe ile bu baştan bilinen bir şey. Bunu yapıyorum diye suçlanmak kadar saçma sapan bir şey yok yani.”

 ‘AKILLARI ÇALIŞMAYANLAR…’

Aydal, “İsraille ilişkiler ve Mavi Marmara gemisi gibi konularda partinin, milli görüşün görüşlerine aykırı ifadeleri olduğu iddiasını da şu sözlerle yanıtladı:

“Bunlar şunu demek istiyor: Rahmetli Erbakan hocam, ben Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı iken görevlerimi saydım orada. Terörle Mücadele Kurulu Başkanı benim. Milli İstihbarat bana bağlı, Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili bütün işleri ben götürüyorum. Onun dışında devlet personel başkanlığı bana bağlı. Devlet Denetleme bana bağlı, TÜBİTAK vs. 19 birim bana bağlı. Yani hocamın hiçbir feraseti yoktu. Bütün hükümet boyunca bütün bunları bana emanet etti, düşünemedi. Benim kim olduğumu bilemedi.

“Sonra Fatih Erbakan beyefendi 3 yıldır benim kim olduğumu bilemedi. Her şeyi ben yazan biriyim. 20 kitap yazdım. Dolayısıyla ben düşüncelerimi, dergilerde, gazetelerde, kitaplarda çok net ifade eden biriyim. Yüzlerce videom var Youtube’da. Ben saklı gizli bir şey yapmıyorum ki düşüncelerini açık açık ifade eden biriyim. Tabi bu adamlar ne söylediklerim i anlamıyorsa kendi anlayışsızlıklarına versinler. Benim Filistin hakkında, İsrail hakkında ne söylediğin her şey kitaplarımda var. Filistin hakkında ne söylediğime ait kitap ayın üçünde Altın Kalem ödülü alacak. Ben açık açık da diyorum, açın okuyun ve söylediğim orada yazıyor. Anlamıyorsanız okuyan anlayan birine okutun size anlatsın. Dolayısıyla çekinecek hiçbir şeyimiz yok. Biz söyledik, onlara da söyledik ama şunu görüyorum; ne anlatırsanız anlatın. Bütün anlattığınız, karşıdakinin anlayış kapasitesiyle bağlantılı. Yani söylediğiniz ne olursa olsun adam anlamak istediği gibi anlıyorsa yapacak hiçbir şeyim yok. Biz gene yazmaya devam ediyoruz. Biz yine konuşmaya devam edeceğiz. Akılları çalışmayanlar da ayaklarına kurşun, sıka sıka gidecekler. Yapacak bir şey yok.

“Bunlar olacaktır. Ama bizim parti gibi biraz vicdanını dinleyen insanların çok olduğunu söylediğimiz partide iftiradan uzaklaşmak da iftira atmamak da, birini haksız isnatlarda bulunmamakta Milli görüşün hasretlerindendir. O zaman bütün bunları yapan adamlar kendilerini nasıl milli görüşün çerçevesi içine oturtuyorlar? Çoğu kez onların yazılarını da okumuyorum. Çünkü ismimi zikrederek bir şey söylerlerse dava hakkım var. Gereğini yapma hakkım var. Ben bürokrasiden gelen biriyim. Ne yapacağımı bilirim. Onlar da bunu biliyorlar.

‘İSTANBUL TEŞKİLATI YOK DEMEKTİR’

“3-4 gün konuşurlar işte o kadar. Bütün o isnatları başkanın önünde de söylediler. Ben de aleni cevap verdim. Öyle olur olmaz iftiralar atıyorlar ki. Ben 9 kişiyle çalışıyorum. İstanbul’un altını üstüne getirmişim. Yüzlerine söyledim. Eğer 9 kişiyle ben İstanbul teşkilatının altını üstüne getiriyorsam İstanbul teşkilatı diye bir şey yok demektir zaten. Yani bu kadar mı kabiliyetsiz bu adamlar? Paralel teşkilat kuruyorum da bir tanesini içlerinden almadıysan, eğer böyle bir şey varsa orada bulunan 200 adam da işe yaramıyor demektir. Kaldı ki böyle bir şey yapmak için gerekçem de yok.

“Yarın iktidara gelirsek nasip olursa değişik makamlar kısmet olursa o zaman da diyeceklerdir. Yani bunlara biz üzüleceksek iş yapamayız. Ben bunları iktidara giden yoldaki küçük çakıl taşları gibi görüyorum.”

‘KENDİ AYAKLARINA KURŞUN SIKTILAR’

Aydal neden kendisinin hedef alındığıyla ilgili sorumuza da şu cevabı verdi:

“Benim özgeçmişimi de öğrenmişsinizdir. 20 kitap yazmış, 60 ülkede bulunmuş, devletin bürokrasisinde oturmadık makam bırakmamış biriyim. Gidip bunu söyleyen kişilerin özgeçmişlerine bakın. Meyve veren ağacın taşlanmasıdır. Yine eski usul siyaset yaparız sevdasıdır. Ama bunlar gitmez. Ben 3 yıl içinde 9000 sayfalık 6 kitap ürettim Yeniden Refah Partisi için. Hiçbirinde 100 sayfalık tek bir broşür hazırlayan biri var mı? Bir baksınlar. Dolayısıyla meyve veren ağaç taşlanır. Bunları da hoş karşılamam lazım. Kimseye kızgınlığım yok. Sadece böyle küçük hesap yapanlar kendi ayaklarına kurşun sıktılar. O kadar.

 

Kaz Dağları Matematik Köyü: Eğlence ve eğitim bir arada

Matematik, birçoğumuzda ‘zor olduğu fikrini’ çağrıştırır. Bu durum daha ilkokul çağlarında zihnimize yerleşmeye başlar. Kimi zaman içsel nedenlerden kendimize koyduğumuz engeller, kimi zaman ailelerimizin veya çevrenin kendi korkularını, kaygılarını aktarmasına bağlı olarak, bazen de okul sıralarında öğretmen ve arkadaş çevresine bağlı olarak gelişen olumsuzluklardan dolayı bu; ‘zor ve anlamıyorum’ fikri zihnimize yerleşmeye başlar.

Oldukça uzun zamandır ‘Öğrenme’ üzerine yaptığım çalışmalar ışığında çok rahat bir şekilde söyleyebilirim ki; öğrenebilme önündeki tek engel zihinde yaratılan engellerden ibaret… Kaz dağları Matematik Köyü kurucusu Mehmet Karayiğit hocamız gibi insanlarla tanışmak ise bu anlamda umut verici. Oğlum için çıktığımız bu matematik köyü yolculuğunu da bu yüzden sizlerle paylaşmak istedim.

Röportaj: Özlem DOĞAN | Fotoğraf: Işıl Çakıt EZİCİ

“MATEMATİK KÖYÜ ÇOK ÖZEL BİR KAMP”

Özlem DOĞAN:  Merhaba Mehmet Bey. Sizi tanıyabilir miyiz? 

Mehmet KARAYİĞİT: Ben Mehmet Karayiğit. Matematikçi yazar. Malatyalıyım. İstanbul Üniversitesi mezunuyum. 2011 yılında,” Matematikte Kurs sistemi” isimli, temelden başlayan ve adım adım ilerleyen birinci kur temel matematik, ikinci kuru pratik matematik, üçüncü kuru ileri düzey soru çözümleri ile ilgili olmak üzere bir sistem geliştirdim. Bu sistemi on bir yıldır Türkiye çapında uyguluyorum. Bu çalışmaları daha çok İstanbul’da yapıyorduk. Pandemiden hemen önce ise Çanakkale’de Kaz dağları Matematik köyü projesini başlattık. Gelişerek, genişleyerek ve projeyi güzelleştirerek ilerliyoruz. Geçen sene, pandemi olmasına rağmen, dokuz kamp yaptık, bin iki yüz misafir ağırladık. Yurtiçi olduğu gibi,  yurtdışından, Almanya, Fransa, Rusya, Brezilya’dan da misafirlerimiz oldu. Matematik köyü, doğada olmasıyla, oksijenin olmasıyla, Kaz dağlarında olmasıyla çok özel bir kamp.

“İNSTAGRAM SAYFAMIZ, TÜRKİYE’NİN EN ETKİLİSİ”

ÖD: Kitap çalışmalarınız ve sosyal medyada yayınlarınız var. Konu anlatımı videolarınız var. Bu konuda da bizi bilgilendirir misiniz? 

MK: Dokuz kitabım var, matematikte kur sistemi ile ilgili. Bu kitapları videolara dönüştürerek, kampa katılamayan öğrenciler için de bir fırsat oluşturmaya çalıştım. İnstagram üzerinde de “temel matematik “ sayfamız var ve bu sayfa için Türkiye’nin en etkili matematik sayfası diyebilirim. Yedi yüz bine yakın takipçisi var. Bu sayfada taktik ağırlıklı, öğrencinin de velinin de ilgisini çekebilecek, kalem kullanmadan beyin egzersizi yaptırmak amacıyla oluşturulan sorular var. Tüm tanıtım çalışmalarımızı da bu sayfa üzerinden yapıyoruz.

“7’DEN 77’YE HERKESİN GELEBİLECEĞİ BİR ORTAM”

ÖD: Matematik köyünün çıkış fikri nasıl oldu? 

MK: İstanbul’da Matematik ile ilgili beş yüze yakın konferansım oldu. Bu konferansları verirken asıl amacım, bir sahil kasabasında matematik köyü kurmaktı. Ailevi nedenlerden dolayı, Çanakkale’nin Yenice kasabasına geldik. Burada Belediye Başkanımız Veysel Acar Bey ile tanıştık. Başkana çalışmalarımı anlattım. Bu kamp alanı tam benim hayal ettiğim şekildeydi. Sayın Başkanla bu projeye girdik. İlk yıl beklediğimiz sayıya ulaştık. Tanıtımlar yaptık. Devam eden yıllarda sayımızı hep arttırarak dördüncü yıla kadar geldik.  Türkiye’de bu köyün diğer bir örneği Ali Nesin hocamızın matematik köyü. Biz bu köyden de esinleniyoruz, başarılı çalışmalarını takip ediyoruz. Köyümüz, Ali Nesin hocamızın köyünden sonra, en etkili, en çok tanınan Matematik Köyü. Köyümüzün, diğer örneklerinden farklı yanları da var. En önemlisi, veliler de köye katılabiliyorlar. Hatta 3-6 yaş oyun grubu dahil, ilkokul, orta okul, lise öğrencileri, mezun öğrenciler ve merkezi sınavlara hazırlanan herkes katılabiliyor. Ve hatta öğrenciniz olmasa bile tatil amaçlı kamplara katılabiliyorsunuz. Özetle; 7’den 77’ye herkesin gelebileceği, oksijeniyle, doğasıyla, etkinlikleriyle güzel bir ortam var.

ÖD: Kamplar ne kadar sürüyor? 

MK: Kamplarımız 7 gece 8 gün olarak uygulanıyor.

“GÜN, DOĞA YÜRÜŞLERİ İLE BAŞLIYOR”

ÖD: Kamp programı nasıl? Kampta bir gün nasıl geçiyor? 

MK: Kampta her gün 06.45’te öğrenci, veli, eğitmenler olarak kamp alanında toplanıyoruz, Sekiz’e kadar doğa yürüyüşleri var. Her gün için farklı parkurlar var. 08-09 arası 44 çeşitten oluşan açık büfe kahvaltımız var. Dokuz’da, açık alanda tüm sınıflar derslere başlıyor. Sınıflar, 8-10-12 kişilik seviye sınıfları şeklinde. Seviyeyi belirlemek için, kampın ilk gününde yaptığımız bir sınav var. Eğitimin içeriğini, kendi hazırlamış olduğum kitaplar üzerinden gerçekleştiriyoruz. Eğitimciler de benim yetiştirdiğim, genç dinamik, güler yüzlü hocalar. Dokuz’da başlayan dersler, 40 dakikalık periyotlar halinde 12.40’a kadar dört ders olarak devam ediyor. 13-14 arası öğle yemeğimiz, yine açık büfe şeklinde. 14.00 sonrası, 40 dakika üzerinden iki dersimiz daha var. Derslerimizin ardından sosyal aktiviteler başlıyor. Bu aktiviteler arasında;  yarı olimpik havuzda yüzme, bisiklet turları, ok atma, doğa yürüyüşleri, masa tenisi gibi aktiviteler var. Bunun yanında, öğrenci ve veliyi bir arada bulundurup, dönemine göre çilek toplamaya da götürüyoruz. Yani, matematik kampının yanı sıra iyi bir tatil, iyi bir etkinlik ve sosyalleşme kampı olarak da düşünebiliriz burasını. Ve ayrıca, telefon bilgisayardan bir hafta da olsa, çocukları arındırmaya çalışıyoruz. Arkadaş ortamı, sosyalleşme ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Hatta çocukları sosyalleşsin diye kamp süresini uzatan velilerimiz bile var.

“ÖĞRENCİ, YAPAMAYACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜNDEN KORKAR”

ÖD: Matematik öğrenciler için hep korkulan ders olmuştur. Bu kampta o korkuyu değiştirmek için neler yapıyorsunuz? 

MK:  Öğrenci  ve hatta herkes yapamayacağını düşündüğü şeyden korkar, uzaklaşır. Aslında bu korkudan ziyade soğumaktır. Bunu aşabilmek için, kişiye yapabileceğini hissettirmeniz gerekir. Bunun içinde belli metotlar uygulanır. Öğrencinin seviyesine göre bir soru sorulur, öğrenci bu soruyu çözdüğü zaman, motivasyonu oluşmaya başlar. Matematikte başarı için, çalışmak yüzde otuz’dur. Geri kalan yüzde yetmiş, “ matematiği yapabiliyorum.” motivasyonudur.”  Öğrenciyi motive ettikten sonra eğitim verirseniz çok başarılı olur.

“EN GÜZEL ANLAMA YOLU ANLATMAKTIR.”

ÖD: Sizin geliştirdiğiniz ‘Matematikte Kur Sistemi’ nedir? 

MK: Matematikte kur sistemi, tamamen öğrencinin seviyesine göre dört aşamadan oluşuyor. İlk aşama, matematiksel düşünme becerileri. Bu aşama, en temel düzey.  Örneğin, öğrenciye “Seksenin yarıma bölümü kaçtır” diye soruyoruz. Öğrenciye bu soruyu şöyle anlatıyoruz: Bir ekmekten, iki yarım ekmek çıkar, iki ekmekte dört tane, dört ekmekte sekiz tane, seksen ekmekten 160 yarım ekmek çıkar. Yani bir sayının yarıma bölümü, o sayının iki katıdır diyoruz. Ve öğrenciye bunu arkadaşlarına anlatmasını istiyoruz. En güzel anlama yolu da anlatmaktır. Biz bu yönteme, ilk aşama pratik matematik düşünme becerileri diyoruz. Bu kurda doksan tane teknik var. Bu doksan tekniğin hepsini ezberlemek zorunda değil öğrenci ama yazmak zorunda.

“BİR HAFTADA YİRMİ TEKNİK VERİYORUZ”

ÖD: Bir haftada bu tekniklerin hepsini öğretebiliyor musunuz?

MK: Hayır. Bir haftada ancak yirmi kadar tekniği veriyoruz. Geriye kalanını da, ‘ilk kur eğitim setini’ kampın son günü öğrencinin telefonuna tanımlıyoruz. Öğrenciden de iki hafta boyunca bunu yazılı olarak çalışmasını istiyoruz.

“DEĞERLENDİRMEYİ ÖĞRENCİ KENDİSİ YAPIYOR”

ÖD: Kurs sonunda öğrencinin kazanımını nasıl ölçüyorsunuz? 

MK: İlk kur temel matematik ve pratik düşünme becerilerinden oluşuyor. Bir hafta içinde biz bu eğitimi veriyoruz. Ardından öğrenciden, buradan ayrıldıktan sonra, telefonuna tanımladığımız ilk kuru tekrar etmesini istiyoruz. Kampın ilk günü, öğrencinin seviyesini ölçmek için sınav yapıyoruz. Ancak, son gün sınav yapmıyoruz. Bunun da sebebi şu; bazen misafirlerimiz, “ ilk gün zor sorular soruluyor, son gün ise basit sorular soruluyor.”  diyorlar. Sırf bu eleştiriyi almamak için, öğrenciye kendi okulunda, kendi kursunda da kendinizi deneyebilecekleri fikrini aşılıyoruz.  Bu şekilde objektif bir değerlendirmeyi, öğrenci kendisi yapıyor.

ÖD: Peki diğer kurlar? 

MK: İkinci kur dediğimiz,  tamamen pratik tekniklerle, pratik matematik üçüncü kurda sınav sistemi için ileri düzey soru çözümleri. İkinci ve üçüncü kur, alt yapısı olan ve 7.sınıftan 8.sınıfa geçen öğrencilerden başlıyor. Öğrenci hangi seviyedeyse, o eğitimi almış oluyor burada.

ÖĞRENCİ DEĞİL KARDEŞ

ÖD: Öğretmenleri nasıl belirliyorsunuz? Onlar hangi eğitimden geçiyorlar? 

MK: Benim düşüncem, biraz aykırı. Ben hocanın hangi üniversiteden mezun olduğuyla ilgilenmiyorum açıkçası. Önceliğimiz, hocalarımızın buraya gelen öğrencileri, kendi kardeşleri gibi düşünmeleri. Ve her gelen öğrenciye eşit ilgi, eşit muamele yapılmasını istiyoruz. Genç, dinamik, güler yüzlü hocalar seçiyoruz.

ÖD: Hocalarınıza, kendi hazırladığınız müfredatı nasıl aktarıyorsunuz? 

MK: Her hafta stajyer hocalarımız oluyor.  Stajyer hocaları da öğrenci ile yetiştiriyoruz aslında. Hocalara fasikül içinde ne varsa, nasıl anlatılması gerektiğini öğretiyoruz. Eğitimleri ben veriyorum, benden eğitim almayan  hiçbir hoca derse girmiyor.

ÖD: Burasının dışında düzenlediğiniz etkinlikler var mı? 

MK: Buraya gelemeyenler için, Kaz dağları Matematik Köyü müfredatıyla birebir, etüd şeklinde , 30 farklı şehirde eğitimlerimiz var.

“AMACIMIZ, KALEM KULLANMADAN İŞLEM YAPMAK.”

ÖD: Sizden dinlediğim “taktik” modelini de anlatır mısınız? 

MK: Bu model, temel matematik instagram sayfasında ortaya çıktı. Buna hap bilgi diyordum ben. Ancak bu isim yanlış anlamalara yol açmaması için taktik olarak değiştirdim. Bunun amacı şu; herkese kalem kullandırmadan, beyin egzersizleri yaptırmak. Bu yöntem, hem öğrenciye hem veliye farklı motivasyon katıyor.

“ÖĞRETMEN İKİYE AYRILIR; ANLATMAN- ÖĞRETMEN.”

ÖD: Okuldaki sistemden farklı, çocuğa bakış açısını değiştirecek ne sunuyorsunuz burada? 

MK:  Öğretmen ikiye ayrılıyor aslında:  Anlatman ve öğretmen. Anlatman dediğimiz şey; sınıfa girip sınıftaki öğrencilerin seviyesini fark etmeden dersi anlatan, zil çaldığında da sınıftan çıkan kişidir. Eğitim sistemimizin en büyük sıkıntısı anlatmanların çok olması. Öğretmen ise;  sınıfa girdiğinde, hangi öğrencinin nasıl anlayabileceğini yakalayabilen, öğrencinin hangi noktada kavratabileceğini anlayan kişidir. Buradaki sistem; tamamen öğretmenlerin anlattığı bir sistem. Örneğin, hiçbir şey bilmeyebilir öğrenci. Ama o öğrenciye bir şey anlattıktan sonra, öğrenciye konu ile ilgili soru çözdürerek, motive edilerek bilgi verilir. Biz, öğrencinin v ar olan zekâsını kullanmasını gösteriyoruz. Buradaki eğitim sonrasında verdiğimiz fasiküllerle okula da hazırlanıyor öğrenci.

ÖD: Bireysel farklı, gerek üstün zekâlı, gerekse öğrenme güçlüğü çeken çocukları nasıl gözetiyorsunuz? Bu çocuklar için ayrı grup yapılıyor mu? 

MK:  Özel öğrenci geldiğinde ayrım yapmaya çalışıyoruz. Zaten eğitim sistemi adım adım ilerlediği için arada boşluk kalmıyor. Hiçbir şey bilmediğini varsayarak başladığımız  ve adım adım ilerleme yaptığımız için anlaşılmayan bir nokta kalmıyor.

“365 GÜN EĞİTİM VERMEK İSTİYORUZ”

ÖD: Matematik köyü sadece tatil dönemi için mi yoksa okul döneminde de devamlılık söz konusu mu? 

MK: Matematik köyü, yaz tatilinde ve ara tatillerde oluyor. Ama amacımız 365 gün burada eğitim verilebilecek bir konsepti yakalamak.

ÖD: Öğrenci ya da veli bu köyü niçin tercih etmeli? 

MK: Matematikte sorunu olan ya da matematiğini ilerletmek isteyenler için var. Ama en önemlisi matematik kampının yanı sıra, hem etkinlik hem de sosyalleşme açısından velilerimiz tercih edebilirler. Bulunduğumuz konum itibariyle İstanbul, İzmir, Bursa gibi şehirlere yakınlığımız da tercih sebebi.

ÖD: Biz veliler için de güzel aktiviteler var burada. 

MK: Çok teşekkür ederiz. Doğa yürüyüşleri farklı parkurlarda her sabah 06.45’de başlıyor. Bu bölge, yani Kaz dağları, dünya üzerinde oksijen oranı açısından en zengin ikinci bölge olarak kabul ediliyor.

“ÖĞRENCİLER, DERSLE İÇ İÇE”

ÖD: Dersler açık alanda yapıldığı için, öğrencilerin dikkatlerinde dağılma oluyor mu? 

MK: Açık hava olsa da sınıftaki öğrenci sayısı 8-12 arasında değişiyor. Az sayıda öğrenci olması dikkat dağınıklığını azaltıyor. Hocalarımız da olaya hakim olduğu için bu sorunu yaşamıyoruz. Öğrenciler, sistem gereği dersle iç içe, Tahtaya kalkıp soru çözüyor, oturduğu yerden soruya cevap vermesi isteniyor. TAKTİK sorularını, TAK ve TİK olarak ikiye ayırdık, TAK sorularının çözümünü hocalar yaparken, TİK sorularının çözümünü öğrenciler sınıfa anlatarak çözüyorlar.

“DERSE GEÇ KALAN ISLANIR”

ÖD: Sınıflar arasında eğlencelere de şahit oluyoruz. Örneğin “su savaşları” var. Sınıflar birbirlerine sulu sürprizler yapıyorlar. 

MK: Sadece o kadarla da kalmıyor, öğrenci de geç kalan öğretmenini bir kova su ile ıslatıyor.

ÖD: Eklemek istedikleriniz var mı? 

MK: Kaz dağları Matematik köyüne herkesi davet ediyoruz. İlkokul öğrencisini velisiz alamıyoruz. Daha üst yaş grubu öğrenciler dilerlerse velisi olmadan da katılabiliyorlar. Buraya çeşitli sebeplerden gelemeyenler içinde, buradaki müfredatın aynısını gündüzlü bir şekilde Türkiye çapında yapacağımız Matematik kamplarımıza davet ediyoruz. Değerli velilere şunun garantisini verebilirim;  kendi çocuğumun nasıl bir eğitim almasını istiyorsam, buraya gelen yavrulara da aynı eğitimi veriyoruz.  Sistemimizin en önemli özelliği bu. Öğrenciye dokunabilmeyi hedefliyoruz. Öğrencinin anlamadığı noktayı, anlatabilmek öğretebilmek amacımız. Temel Matematiğin içinde, konu anlatımı var, konu çözümü var, pratik düşünme becerileri var, taktikler var, görsel etkinliler var, düşündüren sorular var. Bunların hepsinin birleşimi ile farklı bir sonuç çıkıyor ortaya. Çocuklara da farklı bir özgüven, sosyalleşme oluyor. Burada aldığı eğitim sayesinde yıl içinde matematikten çekinmiyor, matematik ile ilgili sorun yaşamıyor. Burada verdiğimiz bilgiyle çocuk aynı zamanda sosyalleşiyor da.

 

Kaz Dağları Matematik Köyü: Eğlence ve eğitim bir arada | Röportajlık (roportajlik.com)