Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 37

“Bu Kavga; Arda – Terim Güç Gösterisi”

0

Milli Takımımızın; Dünya Kupası Eleme Grubu’ndaki kritik Kosova maçı öncesinde Arda Turan krizi patlak verdi. Milli Takım Kaptanı Turan’ın, Makedonya ile oynanan özel maç sonrası uçakta, gazeteci Bilal Meşe’ye sözlü ve fiili saldırmasıyla başlayan süreç, önce Arda’nın kadro dışı bırakılması ve ardından da Arda’nın Milli Takım kariyerini noktaladığını açıklamasıyla zirve yaptı. Euro-2016’da başlayan prim krizinin devamı niteliği taşıyan bu olayı, spor basınımızın duayen isimlerinden Süleyman Rodop, Röportajlık için yorumladı.

Röportaj: Uğur Temel

Süleyman Rodop

Arda Turan, öncelikle Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli futbolculardan biri. Bunun yanı sıra Fatih Terim de Türkiye’nin en kariyerli teknik direktörü. Ben bu kavgayı Arda-gazeteci değil, Arda-Terim güç gösterisi olarak görüyorum. Yoksa gazeteciye sudan bir sebep ile saldıran, küfürler eden Arda neden “Sizi bu uçağa alanların a… k….” der? Arda tanıdığım en zeki futbolculardan biri. Yıllarca gerek milli takımla, gerekse kulüp takımları ile yüzlerce defa seyahat ettim. Gazetecilerin takım uçağına alınmasına teknik direktör karar verir. Başkana da söyler. Bunun böyle olduğunu gazeteciler de futbolcular da çok iyi bilir. Bence olay esnasında Terim ya olayı görmedi -ki ben buna az ihtimal veriyorum- ya da olaya göz yumdu. Avrupa şampiyonası sonrası prim kavgasından sonra Terim’, basın toplantısında “Bundan böyle milli takım formasını ‘şeref’leri ile taşıyanlar giyecek” diyerek Arda, Burak, Caner, Gökhan ve Selçuk’u kadro dışı bırakmıştı. Çok iyi biliyorum ki bu futbolcular Terim’in bu söylemini hiçbir zaman sindiremediler. Kamuoyu baskısı ve politik söylemler sonrası Terim bu futbolcuları affetmişti; ama hiçbir zaman, her şeyin eskisi gibi olmayacağını her fırsatta dile getiriyordu.

 

Uçakta bu tatsız olay yaşanırken, Arda’nın yanında Burak, Caner ve Selçuk’un olması tesadüf olabilir mi?

Rıdvan Dilmen bu olayın neresinde? Dilmen daha önce 2018 yılında yapılacak seçimlerde TFF Başkanlığı için aday olacağını açıklamıştı. Ancak son zamanlarda Yıldırım Demirören’in de güçlenmeye başladığını görüyor. Bu olaylarda Arda ile beraber Terim’in de yıprandığını, onun da bırakması gerektiğini ima ediyor. 3-4 aydır spor çevrelerinde Terim’in gönderileceği, yerine Şenol Güneş’in getirileceği konuşuluyor. Bu, şu aşamada Terim görevi bırakmadığı sürece imkansız gibi görünüyor; ama Terim’i istifaya zorlamak tek seçenek.

Bilal Meşe

 

Son zamanlarda futbolcuların gazetecilere saldırması moda oldu. Maç kaybeden, şampiyonluğu kaçıran fırsatı saldırmakta buluyor. Tuttukları takımların renklerin arkasına sığınarak birçok rezilliğe imza atanlar var. Bunlar Türk futbolu içinde iki elin parmaklarını geçmez. Gazetecilerin ise taraftarı yoktur, sadece vicdanlı okurları ve seyircileri vardır. Bir de bazı futbolcular çok para kazanmakla her şeyi elde edebileceklerini düşünürler. Bunun böyle olmadığını anladıklarında da iş işten geçmiş olur.

Arda’nın milli takımı bırakması, ya da bıraktırılması milli takımımızı zayıflatır; bu, olayın kayıp kısmı… Ya kazanç tarafı?

 

LYS Adaylarına Son Hafta Uyarıları

0

İyi bir üniversitenin öğrencisi olabilmek için yıllar boyu ter döken öğrencilerin, ne yazık ki, kader sınavıdır LYS. İyi bir gelecek, iyi bir kariyer için yıllar boyu dökülen terin, paranın pik noktasıdır.Bu hafta sonu başlayacak ve iki hafta sonu boyunca 5 oturumda gerçekleşecek “büyük sınavı” Özel Mecidiyeköy Final Temel Lisesi Rehberlik Öğretmeni Sayın Ece AYTUĞ ile konuştuk. Değişen müfredatı,  çok tartışılan “15 dakika” kuralını, ÖSYM’nin “abartılı” güvenlik uygulamalarını, sınav stresi ile başa çıkmanın yollarını, son dakika “tüyolarını” ve en önemlisi sınav sonrası tercihlerin hangi kritere göre yapılmasını gerektiğini, LYS adayları için, tüm ayrıntıları ile anlattı Ece hoca. Bu röportaj, yıllar boyunca LYS uğruna yaptığınız çalışmaların tamamlayıcısı olacak.

Röportaj: Müge Yücetürk – Uğur Temel

MÜFREDATTA DEĞİŞİKLİKLER YAPILDI

UĞUR TEMEL (UT) : ÖSYM bu seneki sınavlar öncesi “çok büyük değişiklikler” yaptı.  Örneğin; müfredatta yaptığı değişiklikle bazı konuları çıkartarak bazı konuları dahil etti. Müfredattan çıkartılan konular 12.sınıf konusu mudur?

ECE AYTUĞ (EA) : Hepsi değil. Müfredatta değişiklikler yapıldı. Mesela 9. Sınıfta olan konuların bir kısmı 11.sınıfa alındı. Örneğin 9.sınıftaki “Matematikte Mantık” konusu önceden YGS müfredatında soruluyordu, şimdi 11. Sınıf müfredatında soruluyor. Geometri, LYS’de, ayrı bir test olarak değil, Matematik testinin içinde sorulacak. Geometrinin soru sayısı arttı YGS’de. Önceden geometride 7-8 soru sorulurken,  bu sayı 10- 11 soruya çıktı. Bu da öğrencileri biraz yordu işin açıkçası.

UT: Bu uygulama öğrencilerin yararına mı?

EA:  Müfredattan konu çıkması, konuların biraz daha sadeleştirilmesi öğrencilerin yararına olur genelde. Çalışacakları konular biraz daha az olur. Aslında, bunda çok “yarar” ya da “yararsızlık” konuşulamaz. Sınav için, öğrenci açısından, konunun az olması elbette yararlıdır; ama lise müfredatı açısından ne kadar yararlı bunu bilemiyorum. Net bir cevap verilemez bu konuda.

MÜGE YÜCETÜRK (MG):  ÖSYM bu konuda, bu seneyi geçiş yılı kabul edip, uygulamayı seneye başlatsa,daha verimli sonuç elde edilebilir miydi?

EA:  Ben çok fazla değişiklik olabileceğini düşünmüyorum işin açıkçası. Bunun herhangi bir alıştırması olabileceğini düşünmüyorum.

KISA CEVAPLI SORULARDA, HEM DOGRU “CEVAP YAZILACAK” HEM DE “KODLAMA” YAPILACAK

MG: Bu sene LYS’de kısa cevaplı sorular da olacak. Nedir kısa cevaplı soru? Adaylar bu soruları nasıl cevaplayacaklar?

EA: Sınav sisteminde sorular çoktan seçmeli biliyorsunuz, öğrenci şunu yapabiliyor bazen: Şıktan eleyebiliyor, “Bunu biliyorum, cevap bu değil, bunu da biliyorum, bu da değil, bu olabilir” şeklinde taktik de geliştirebiliyordu. Ama “kısa cevaplı sorular” şöyle olacak:“Soru sorulacak; ama altında şık olmayacak. Öğrenci kendine göre doğru cevabı yazacak ve o soruya ait ayrı bir kodlama bölgesi olacak. Öğrenci, kendine göre doğru cevabı, tıpkı adını kodluyormuş gibi kodlayacak.” Örneğin sonuç “24” çıktı. “24”ü yazıp ayrılan alana kodlayacak ya da cevap “Servet-i Fünun”, onu yazıp kodlayacak.Ayrıca;  kısa cevaplı sorularda dört yanlış bir doğruyu götürmeyecek.

MG: Böyle bir değişikliğe gerek var mıydı?

EA: Ne kadar gerekli bilemiyorum ki? Bu soru tipinde öğrencinin daha çok bilmesi gerekiyor artık. Çünkü eleyebileceği bir şey yok ortada ya da “çağrışım” yapabileceği bir kelime kalmıyor, kısa cevaplı sorularda. Gerek var mıydı böyle bir değişikliğe? Bence gerek yoktu zaten yeterince bilgi içeren bir sınavdı.

GEÇ KALINACAK BİR SINAV DEĞİL BU

UT: Çok tartışılan değişikliklerden bir tanesi de “15 dakika kuralı” Bu kurala göre sınavın başlangıç saatine 15 dakika kala, binalara aday alınmıyor. Bu karar, ÖSYM’nin 2017 başvuru kılavuzunda var. Çıktı alırken de aday bu ibare ile karşılaşıyor. Böyle bir uygulama gerekli miydi peki?

EA: Aslında gerekli değildi. Niye gerekli değildi? Çünkü bir öğrencinin zaten “en az yarım saat öncesinden” sınav binasında olması gerekiyor. Bu çok önemli bir sınav, çocuklar yıllar boyu bu sınava çalışıyorlar. Kendi dönemimizi hatırlıyorum, yarım saat öncesinden binalarda bulunurduk. Önemli bir sınav bu. Geç kalınacak bir sınav değil bu.

UT: LYS’de bu değişiklik ile ilgili neler yaşanır, bilmiyoruz; ama YGS’de kamuoyuna yansıyan-yansımayan pek çok olay yaşandı.  Acaba bu konuda öğrenciler sorumlu davrandılar mı, “15 dakika” olayını benimsediler mi?

EA: Pek benimsemiş görünmüyorlar. YGS’den sonra çıkan haberlere baktığımızda. Bireysel olarak, çocukların sınavı kaçırmasına üzüldüm. Ama ÖSYM bunu bildirdi. Sınava giriş belgesini alırken zaten uyarıyor ÖSYM. Adayların zaten bunu okuması gerekiyor; ama bizde maalesef, uyarılara bakmama gibi bir adet var.Öğrenci sınava giriş belgesini alırken, bu konu ile alakalı  “Okudum, anladım.” ibaresini görüyor ve bunu tıklaması gerekiyor ki belgesini alsın; ama neyi okuyup anladığını da bilmiyor. Birazda, sanki o an sınava giriyormuş gibi heyecandan muhtemelen, çoğunluğu onu okumamıştır. Heyecanlarından dolayı kaçırmışlardır bu uyarıyı; çünkü yeni bir kural bu.

UT: Bu konu ile ilgili “farklı uygulamalar” olduğu kulağınıza geldi mi?

EA: Gözümle gördüğüm bir şey yok. Çevreden duyumlarım var, bazı yerlerde alındığı bazı yerlerde alınmadığına dair. Ben de bu sene sınava girdim mesela, benim girdiğim okulda kapılar direkt kapandı. Ama bazı okullarda, yine öğrencilerden duyduğumuz kadarıyla, adli olaylar yaşanacak kadar sıkıntılar olmuş.

UT: Zaten bu konuda, sosyal medya aracılığı ile kamuoyuna yansıyan bir olay var.

EA:  Bu olay dışında öğrencilerin isyan ettiği, kolluk kuvvetleri ile tartışmalar yaşandığı öğrenciler tarafından söyleniyor.

UT:  Ama neticede ÖSYM bu kuralı baştan koydu ve değiştirmedi.

EA: Şu konu problem olmuş olabilir: Bizim ülkede kılavuz okuma diye bir şey yok zaten, öğrencilerin hiçbiri girip bakmazlar.Belki daha farklı şekilde de duyurulabilirdi. Bu sene gelen bir uygulama bu, çok yeni bir uygulama. Çoğunluk da bakmamıştır işin açıkçası.

UT: YGS için ÖSYM’nin animasyon filmi var; ama sanırım sınav stresinden dolayı seyredilmiyor.

EA: Muhtemelen, sınav stresinden ÖSYM’ye bakmıyor çocuklar. Her sene farklı dedikodular çıkıyor: “YGS’nin etkisi düşürülmüş, şu olmuş, bu olmuş…” Hep kulaktan dolma şeylerle hareket ediyorlar. Ne yazık ki ÖSYM’ye bakma alışkanlıkları yok çocukların, sınav yerleri ve puan açıklanması dışında.

 

ABARTILI ÖNLEMLERİN ÇOK GEREKLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM

UT: ÖSYM her sene “sınav güvenliği” ile ilgili kararları arttırıyor. Örneğin adaylardan ÖSYM’ye bildirilmeyen, astım spreyi, insülin pompası gibi hastalık giderici aletlerle sınava gelinmemesi istedi. ÖSYM biraz da abartmıyor mu? Hadi kalemi, silgiyi, şeffaf su şişelerini anladık. Alyans “var”, kolye “yok”. Çok mantıklı mı?

EA:  Bu belli bir dönemden sonra gelen bir şey. ÖSYM bütün sınavlarına yansıttı bunu. Bu kadar “abartılı” önlemlerin çok da gerekli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü-bu benim şahsi fikrim-sınav anında kopya çekilebileceğini düşünmüyorum. Gözetmenler çok dikkatli, öğrenciler tek kişi oturuyor.

UT: ÖSYM’nin sitesindeki animasyon filminde, sınav sırasında gözden kaçan teşebbüslerin sınav sonunda tespit edilip, sınavları iptal edilen adayların olduğu belirtiliyor zaten.

EA: Aynen öyle.

UT: Benim şahsi düşüncem, hem on beş dakika kuralı için hem de bu tip önlemler için, üniversite çağına gelmiş çocuğa artık bu sorumluluğu vermek zorundayız. Siz ne düşünüyorsunuz?

EA:  Mutlaka zorundayız. O yaşa gelmiş bir çocuk sorumluluğu bilmeli. Bu kadar önemli bir sınavsa bu ki kendi söyledikleri böyle, o gün o okula biraz erken git. Zaten sınava son anda gidilmez. Siz de bilirsiniz, insan son anda oturduğu, bir anda başladığı sınavdan verim alamaz. Biz öğrencilerimize diyoruz: “Önce okulunuza gidin, çevreye alışın, alternatif yollar belirleyin sınav sabahı için.” Çünkü her şeyle ilk defa karşılaşılınca, insan daha çok panik yapıyor. Hep diyoruz: “Sınav sabahı, okula erken gidin, sıraya oturduktan sonra, önce nefes alın, gözetmenlerin uyarısı sonrası kitapçığı kontrol edin.”  Bunların hepsi aslında heyecanı azaltmak için yapılan şeyler. Saat tam 10’da gelen bir öğrenci, oradaki diğer öğrencilerin de dikkatini dağıtabilir.

YERLEŞTİRMELERDE ŞU AN UYGULANAN SİSTEM, EN DOĞRUSU

UT:  Gelelim tercihlere. Tercih, en az sınav kadar, adayın yerleşimde önemli bir konu. Sizin konumuz da en çok tercihler ile ilgili. Tercih yapılırken neye dikkat edilmeli?

EA:  Öğrenci aldığı puana değil, başarı sırasına dikkat etmeli. Sonuçlarda iki tür başarı sırası gelir: “LYS ham puan(MF1, TS2 gibi)ve yerleştirme başarı sıraları (YTM1, YTS2 gibi)” Öğrencilerin, yerleştirme başarı sıralarını baz alması gerekir. Yani örnek vermek gerekirse, YTM1 yazan yada YTS2 yazan başarı sırasına dikkat etmek gerekir. Orada okul puanı da eklenir ham puanın üzerine ve öğrencinin başarı sıralaması belli olur. Mesela öğrenci Türkiye genelinde YTM-1 türünde 50 bininci olmuştur,ona göre tercih yapabilir.

UT: Yaşımızda biraz belli olacak; ama bizim zamanımızda ikinci sınava girerken, tercih formlarını teslim ediyorduk. Şimdi ise puanlar açıklandıktan sonra tercihleri yapıyoruz. Hangisi daha doğru sizce?

EA: Doğrusu kesinlikle bu. Öğrenci, üniversitelerin daha önceki yıllara ait puanlarını görüp, daha rahat daha kesin bir tercih yapabiliyor.

UT: Yani öğrenci “nokta atışı” yaparak tercihte bulunabiliyor.

EA:  Tabii yapabiliyor, çok da rahat oluyor. Örnek vermek gerekirse eğer İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi bir önceki yıl “ kaç binde” aldı ise ve öğrencinin de,başarı sırası bundan biraz daha düşükse, öğrenci o fakülteye büyük ihtimalle giriyor zaten. Bu daha iyi bir sistem. Elinde somut veriler oluyor.

BÜYÜKŞEHİRLERDE, DERS ÇALIŞMAYI ENGELLEYECEK “ÇELDİRİCİ” ÇOK

UT: Son yıllarda sınav birincileri, büyükşehirlerin dışından çıkıyor. Yani memleketimizin, büyükşehirlere göre eğitim imkanları daha kısıtlı olan yerlerinden birinciler çıkıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

EA: Çünkü -şahsi görüşüm- oradaki çocukların dikkatini dağıtacak hiç bir şey yok diye düşünüyorum. Büyükşehirlerdeki kadar ders çalışmasını engelleyecek “çeldiriciler” yok. Zaten biz millet olarak ders çalışmayı pek sevmiyoruz, ders çalışmak zulüm geliyor, büyükşehirlerde de dikkat dağıtacak çok şey var, zamanlarını geçirebilecekleri çok şey var. Ama özellikle Anadolu’nun küçük yerlerinde, çocukların dikkatini dağıtacak çok şey yok. Sosyal açıdan da baktığımızda da öğrenci “kendini kurtarmak” olarak görüyor bu sınavı. “Ben artık buradan çıkmalıyım, büyükşehire gitmeliyim, kendime iş kurmalıyım, daha çok para kazanmalıyım,bunları yapabilmek için de iyi bir üniversiteye gitmeliyim. İyi bir üniversiteye gitmek için de LYS’den iyi bir puan almalıyım.” Ben, işte bunlardan dolayı, daha çok çalıştıklarını düşünüyorum.

ADAYLAR CUMA GÜNÜ BİLE DENEME YAPABİLİRLER

UT: Haftaya Cumartesi, iki hafta sonu sürecek ve beş oturumdan oluşan, sınav maratonu başlıyor. Adaylar ve veliler büyük stres altında. Siz rehberlik öğretmeni olarak, bu stres ile başa çıkabilmek için neleri tavsiye ediyorsunuz?

EA: Öncelikle şunu belirteyim: biz YGS dönemindeki gibi davranmıyoruz öğrencilere. LYS’de sınav gününe kadar konulara bakabilirler,çalışabilirler. Çünkü LYS bilgi sınavı, öğrencinin aklında kalır. YGS’de ne diyorduk? “Bir gün önceden,iki gün önceden bırak, rahatla.” Çünkü YGS’de daha çok yoruma dayalı sorular çıkıyor. Bu bilgi sınavı olduğu için, çalışmaya devam edebilirler. Ne yapmalılar bu bir hafta içinde? Bir hafta içinde,sürekli deneme yapsınlar kendilerine. Böylece, eksiklerini görüp, tamamlayabilirler kendilerini. Stres konusunda şöyle düşünüyorum: “Çocukların büyük bir kısmı YGS ile birlikte üzerlerindeki stresi attı.” Çevremdeki öğrencilerden de görüyorum, YGS öncesindeki gibi bir durum söz konusu değil, sınav stresini YGS’de attılar. Ama hala stres yapanlar varsa benim tavsiyem, çok klasik olacak belki; ama sınavı gözlerinde çok büyütmesinler; çünkü sınav onlar için bir araç. Ama çocuklar sınavı amaç gibi algılıyorlar: “Benim bu sınavdan yüksek puan almam lazım.” “Hayır, senin üniversiteye gitmen lazım, üniversiteye gidebilmen için bu sınav senin için bir adım.” Belki böyle düşünürlerse, biraz daha rahatlarlar. Onlar, bence gidecekleri üniversite için heyecanlansınlar, sınavı zaten bir şekilde haledecekler.

VELİLER ÇOK KONTROLCÜ DAVRANMASINLAR

UT: Peki, velileri nasıl halledeceğiz?

EA: Veliler, evet… Onlar baskı yapmayacaklar çocuklarına. Aslında velilerin çok kontrolcü davranmamaları gerektiğini düşünüyorum. Baskı yapmaya başladılar: “Çalış, çalış, çalış.” diye. Yani bunlar 18 yaşında bireyler, kendi başlarına da bazı şeyleri yapabilirler. Veliler, bu konuda biraz daha geride kalarak, çocuklarının geleceklerinin iyi olacağını düşünüp,pozitif olmalılar.

SINAV SABAHI AĞIR BİR KAHVALTI ETMEYİN

UT: Geldik 9 Haziran sabahına… 9 Haziran sabahından itibaren adaylar ne yapsınlar?

EA: Ben, hala eksik konularını gözden geçirmelerini söyleyebilirim işin açıkçası; çünkü bu YGS değil. Bunun haricinde, stres atma açısından, kendilerini çok yormayacak aktiviteler yapabilirler. O günü kendilerine ayırabilirler, gezebilirler. Ama mutlaka akşam, yorgun olmadan eve dönmeleri gerekiyor. Benim dikkat ettiğim sınavdan bir gün önce değil, sınav sabahı. Sınav sabahıhiç o ana kadar yemedikleri bir yemeği yemesinler; “okunmuş pirinçti, şekerdi”bunları almasınlar. Çok ağır bir kahvaltı etmesinler, mesela bu da çok önemli. Çok şeker tüketmesinler ve evden, sınava yetişebilmek için erken çıksınlar mutlaka.

 

 

“Tek Dertleri Atatürk’ün Yapmış Olduğu Her Şeyi Yıkmak”

0

Mustafa Kemal Ulusu… Babası Nuri Ulusu hayatını Atatürk’e adamış bir adam ve Atatürk’e dair bir kitap dolusu, belki daha fazla anısı var. Yani Mustafa Kemal Ulusu Atatürk’ü çok iyi tanıyor. Son zamanlarda okuduğunuz, duyduğunuz, üzüldüğünüz Atatürk ile ilgili iftira, karalama ya da her ne kadar çirkin sıfat varsa kullandığınız Mustafa Armağan’ın sözleri için en doğru adreslerden birisi. Daha önce Milli Takım hakkında sorular sorduğumuz Mustafa Kemal Ulusu’ya bu sefer Mustafa Kemal Atatürk’ü sorduk. Adını Atatürk’ün koyduğu Afet İnan’ın adının Mustafa Kemal olduğunu öğrendiğinde gözlerinin dolduğu Mustafa Kemal Ulusu bize Atatürk’ü her haliyle anlattı. Buyurun keyifle okuyun

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): En güncel soruyla başlamak istiyorum. Atatürk konusunda en yetkin kişilerin başında geliyorsunuz. Mustafa Armağan ve ifadeleri hakkında neler söylemek istersiniz?

MUSTAFA KEMAL ULUSU (MKU): Zaman zaman bu tip insanlar, Türkiye’de ortaya çıkar. Bunlar Atatürk zamanında da vardı. Atatürk’ten sonra da oldular. Özellikle vefatından hemen sonraki 40’lı yıllarda. Sonraki senelerde bir duruldu. Aralıklarla dikkat çekmeye çalıştılar. 15-20 yıl öncesinde de tekrar ufak ufak hareketlendiler, son zamanlarda da çok daha fazla gündeme gelmeye başladılar. Bence bunların bu konuşmalarının üzerinde durmaya hiç gerek yok. Çünkü üzerinde duruldukça bu adamların isimleri daha da çok duyuluyor. Ben bu olaylara kadar isimlerini bile bilmiyordum. Bunların kariyerleri yok, vizyonları yok. Bunlar ikinci, üçüncü sınıf kanallarda program yapan kişiler. 80 yıl sonra Atatürk giderek büyümeye başladı, bu çok enteresan. Atatürk 80 yıl sonra laiklik ilkesiyle, adıyla, sanıyla öyle bir ortaya çıktı ki herkes ona sarıldı. Bu Mustafa Armağan gibilerinin tek derdi Atatürk’ün yapmış olduğu her şeyi yıkmak. Zira onların hedeflerinde Türkiye Cumhuriyeti’ni tamamen ortadan kaldırmak var. Benim görüşüm, onların düşünceleri bir İslam cumhuriyeti kurmaya çalışmak. O eski yobazlığı gündeme getirmek, kadınlara verilen hakları önlemek, kadınları o eski siyah çarşaf içine sokmak. Ülkeyi tamamen bir İran, bir Irak gibi laik olmayan ülkelerin durumuna getirmek. Vallahi bana kalırsa bu zor.

Atatürk öyle bir güç olarak duruyor ki bu gücün karşısında kimse duramaz ve duramayacaktır. Gördünüz halk, gençler ayağa kalktı. İstanbul Üniversitesi’nde neden söyleşi yapar, yapabilir? Anlamıyorum; ama orada da yapamadı söyleşi, gençler önledi. Ordu’da önlendi. Yani bakın bu durumlar olmasaydı bu adam İstanbul Üniversitesi’nde Ordu da söyleşi yapacaktı. Ama bu açıklamalarla kendi ayaklarına sıkmış oldular, çok güzel oldu. Artık böyle laik, köklü, medeni üniversitelerde, böyle adamlara izin verilmeyecektir. Onlara sıcak bakan okullarda söyleşi yaparlar belki; ama adları, sanları silinmiştir. Göreceksiniz. Bunlara ceza verilir mi, verilmez mi, bilemiyorum; ama biz onlara millet olarak çok güzel bir ceza verdik. İnsan içine çıkamayacak hale geldiler. Yani Atatürk’e dil uzatmak neymiş görmüş oldular. Bu da onlara ders oldu.

Gelelim şu konunun içeriğine. Diyorlar ki yok Afet Hanım ile Atatürk’ün ilişkisi varmış falan… Olur mu öyle şey? Bakın Atatürk’ün tek kızı Afet İnan değil, kız-erkek birçok çocuğu evlatlık almış ve okutmuştur. Çoban Mustafa ve Küçük Ülkü bunlara örnektir. Dünyada bu kadar sevilen, popüler, karizmatik ve kültürlü bir erkeğin kalkıp da manevi kızı ile öyle bir münasebette bulunacak kadar, hem de Köşk’te bunu yapacak kadar basitleşeceğini, kalitesizleşeceğini düşünebiliyor musunuz? Bırakın Atatürk’ü, hiçbir aklı başında insan bunu yapmaz. Ya böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir lidere böyle bir yakıştırma olmamalı. Basit yakıştırmayı basit insanlar yapar. Başka meselelerde Atatürk’ü tenkit et. Biz tenkiti hep işin kötü tarafı olarak algılarız. Halbuki tenkit bir düşüncenin ya da bir yazının iyi ya da kötü taraflarını analiz etmektir. Başka yönlerini eleştir -ben eleştirecek bir yön bulamıyorum da-.

Atatürk’ü mesela tek adam olarak gösteriyorlar. O dönemin şartlarını da düşünmek lazım. Fakirsin, Anadolu’da hiçbir eğitim yok, bir şey yok. Sen bu dönemde çok partili demokrasi için çalış. Nitekim çalışmayı da Atatürk yapıp bir parti daha kuruyor, Serbest Fırka diye. Bakıyorlar ki ne kadar Cumhuriyet karşıtı yobaz varsa birikiyor. Kapattırıyor; ama kapatırken ‘’İleride muhakkak çok partili hayata geçilecek.’’ demeyi de ihmal etmiyor. Hatta yeni meclis binası projelerine bakarken beğendiği bir tanesi üzerinde duruyor; fakat ‘’Çok eksikler var. Yakın bir zamanda bu mecliste başka partilerde olacak, onlar içinde istişare odaları olmalı.’’ diyor. Hatta ‘’Cumhurbaşkanı ve Başbakan için gece kalabilmek için odalar olsun, gece geç saate kadar çalışabilmeliler.’’ demiştir. Ata’nın bütün ideali çok partili demokratik hayatı getirebilmek. O dönem İtalya’da Mussolini, Almanya’da da Adolf Hitler var, ikisinden de nefret ediyor ve ‘’Bunlar ülkelerini faciaya sürüklüyor.’’ diyor. Hatta Hitler için ‘’Bu adam bir gün dünyayı ateşe verecek.’’ diyor. Atatürk’ün dış politika stratejileri şimdi şimdi anlaşılmaya başlıyor. ABD ve Avrupa’ya tavırlı. Avrupai tarzda yetişse de Almanca ve Fransızca konuşabilse de hatta Almanya’da bir dönem hastanede yatmış olsa da Avrupa’dan çok Ortadoğu’ya, Kafkaslara, Orta Asya’ya ve Millî Mücadele zamanlarında büyük destekçisi olan Rusya’ya bile büyük sempati besler. Hatta Atatürk için “Bir ara komünizmi bile düşünmüş.” derler. Sosyal adaleti çok düşünen bir insan, tam liberal diyemeyiz. Tüm bu anekdotlardan sonra bu açıklamaları yapan insanları önemsememek lazım. Bu hareketler devede kulak kalıyor. Bilinen insanlar değiller, çıktığı televizyon kanalının adını dahi bilmem, ‘’Derin Tarih’’ denilen yayını da hiç okumadım. Okuyanlar vardır. Bazen bu insanlar seslerini duyurmak isterler.

ED: Peki dergilerin ulaştığı kesim bu açıklamalardan etkilenir mi?

MKU: Dergiyi okuyan kesim zaten o kesim. Bu insanların sesi o kadar çok çıkmazdı. Zaman zaman iğneleyici kafayı bulandırıcı şeyler yazmaktan geri kalmıyorlardı. Dergiyi okuyan kesim, bunların kafalarına yakın kesim. Böyle insanlar olacaktır. Her ülkede vardır. Bir zamanlar komünistin başını ezin derlerdi. Hayır, onlar da konuşacak. Kürtler mesela… Bu kadar olay çıkıyor, onlar bir ırk, varlar, inkâr edilemezler. Ancak bu ülke vatandaşıysa ben Kürt ırkındanım ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım demelidir. Şarkıcı Fedon mesela… Ermeni’dir; ancak bayrak asıp sırtına gezmiştir. İki sene askerliğini yapmış adam. Almanya’da yaşayan Türkler de öyle. Mesut Özil mesela… Türkçesi hala iyi değil, milli marşı tam söyleyemiyor; ama adam “Ben Türk’üm.” diyor. Demem o ki ülkede bu fikirleri savunan insanlar olur. Onlara da en iyi cevabı, vermesi gerekenler verirler. Ancak bunlar işi çirkinleştiriyorlar. Geçtiğimiz günlerde Facebook hesabım üzerinden bazı arkadaşlarımın üzerine ben takip etmediğim halde Derin Tarih dergisinin sayfasını beğendiğimi fark ettim ve gerekli yerlere şikayetimi yaptım. Kendimi ispatlayacak halde değilim. Adımı Atatürk’ten alıyorum, bir kere yazdığım kitap Atatürk üzerine yazılmış ilk 10 eser arasında sayılabilir, O’nunla büyüyen ve ilkelerini içimde hisseden biriyim.

 

“BU İNSANLAR HALİFELİK İSTİYOR”

ED: Bu açıklamalar hepimize göre Atatürk’e açık bir saldırı, peki neden Mustafa Kemal’i bu tarz ithamlar ile lekelemeye çalışıyorlar?

MKU: Bu insanlar laikliğe ve Cumhuriyet’e karşı insanlar. Osmanlı dönemindeki halifeliği ve kadılığı, kadılık kanunlarını geri isteyen insanlar. Türkiye Cumhuriyeti bu tarz açıklamalar yapan insanlara izin vermeyecektir. Nitekim okuduğum haberlere göre savcılık bu isimlere ağır yaptırımlar, para cezaları vermiş ve soruşturma açma kararı almıştır. Bunları hiç ciddiye almaya gerek yok. Ben okullara söyleşilere gidiyorum ve o gençlerin Atatürk sevgisini, konuşmalarını gördükçe duydukça ümitleniyorum. Karamsar olmaya gerek yok.

ED: Babanızın eminim ki Afet İnan ile birçok anısı vardır. Afet İnan’ı daha yakından tanımak için sizden de dinleyebilir miyiz?

MKU: Atatürk Afet Hanım’ı çok sever ve çok takdir ederdi. İlk defa 17 yaşında İzmir’de Atatürk ile tanışmışlardı. Ailesi Selanikliydi ve Atatürk ile çok yakından tanışırlardı. Ailesi maddi imkansızlıklar yüzünden Afet Hanım’ı okutmaya pek niyetli değillermiş. Atatürk bu zeki kızı, manevi kızı olarak yanına alarak, Fransız Lisesi’ni bitirmesini,bilhassa dil eğitimi alarak öğretmen olmasını istemiştir. Fransız Lisesi’nde ders kitabında Türklerin ikinci sınıf bir ırk olduğunu okumuş, çok etkilenmiş ve Atatürk’e bahsetmiştir. Atatürk ise ‘’Bu mevzuyu iyice araştır ve bana anlat.’’ demiştir Ünlü yazar Pittard’ın ‘’Irklar ve Tarihleri’’ kitabını okumuş, Türkler hakkında tam tersi bir durum olduğunu öğrenmiş ve Türk dili ve tarihi üzerine çalışması gerektiğini Atatürk’e söylemiştir. Atatürk ölene kadar onunla birlikte Türk tarihi ve dili üzerine çalışmalar yapmıştır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanması için büyük uğraşlar vermiş, okulunda temsili bir seçimde erkek öğrenciler itiraz edince soluğu Atatürk’ün yanında almış ve duruma bizzat Atatürk el koymuştur. Devrin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yı yanına çağırarak bu yanlışı düzeltmesini istemiştir. Afet İnan ise öğretmen olarak çalıştığı okulda kanun çıkana kadar ders vermemiştir. Türk Ocakları Kurultayı’na Atatürk’ün isteğiyle delege olarak girmiştir. Daha sonraları Türk Ocakları’nda ‘’Kadın Hakları’’ üzerine yaptığı konuşma ile müthiş bir alkış aldığını, insanları bu konuda olumlu olarak teşvik ettiğini de söyleyebilirim. 15 Nisan 1935’de Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasından sonra Afet İnan bu kurumun bir numaraları kadın üyesi olarak atanmıştı. Okullarda okutulan tarih kitaplarının hazırlanmasına yardım etmiştir, yine o dönem Atatürk’ün yardımıyla ‘’Medeni Bilgiler’’ kitabını yazmıştır ve herkes bu kitabı okumuştur. 1 Ağustos 1933 yılında üniversite reformu yapılarak İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasında yoğun çalışmaları ile katkıda bulunmuştur. Atatürk’ün hastalığının son safhalarında yurtdışında olan Afet İnan ile Atatürk sık sık mektuplaşırlardı. Mektup gelmediği zaman Atatürk hüzünlenirdi, geldiği zamanda yüzünde güller açardı.

ED: Modern Türk Kadını profilinde yetiştirdiği manevi kızlarına karşı Atatürk’ün tavrı nasıldı? Askerlerine şefkatli ama ciddi bir baba gibi davrandığını biliyoruz? Peki ya kızları?

MKU: Yanında çalışanlarına karşı da aynı şekilde çok disiplinli biri Atatürk. Babam 12 sene yanındaydı. Hiçbir zaman kimseye karşı laubali değildi; ama çok samimiydi. Her şeyleri ile ayrı ayrı ilgiliymiş. Babam bir gün hastalanmış ve gidememiş Köşk’e, hemen ‘’Nuri nerede? Gidin, ilgilenin, bakın.’’ diye sormuş. Bir baba gibi herkese karşı. Kızlarına karşı da öyle, her şeyleri ile ilgilenirmiş. Liseden sonra Afet İnan’ı yurtdışına göndermiş, ilgilenmiştir. Ülkü de kızlarından biridir, fotoğraflarından da hepimiz biliyoruz, görmüşüzdür. Samimi; ama daima mesafeli bir tavır sergiliyor tam ona yakışan asil bir şekilde. 

ED: Peki son olarak İlber Ortaylı tam tabir ile şunu söylemiş konuyla alakalı olarak: ‘’Hödükler hiçbir şey bilmiyorlar’’ Son noktayı koymuş diyebilir miyiz?

MKU: Kesinlikle son noktayı koymuş. Bu insanlar Atatürk’ü yandaşlarının önünde küçük düşürmek, yeni nesillerin kafalarına bir şey sokmak peşindeler. Mesela bununla ilgili bir filmde yapılmıştı, Can Dündar’ın ‘’Mustafa’’ filmi ki Can Dündar gibi birinin böyle bir film yapmasını ben yadırgamıştım. Çünkü ben Can’ı Atatürkçü kimliği ile tanırdım. Atatürk’ü içki içen, sigara içen, öldüğü zaman yanında kimse olmayan yalnız bir adam gibi göstermeye çalıştı. Atatürk’e karşı olan kesimin çocukları akın akın bu filme götürülmüştü ve dediler ki “İşte Atatürk bu.” Ama bu da tutmadı, tutmaz. Atatürk yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada sevilen inanılmaz bir lider. Atatürk’ün Şili’de, Japonya’da heykelleri var, Atatürk’ün Japonya’da açtığı cami var. Diyorlar ki “Atatürk dinsiz.” Bakın o dönem “Japonya’da cami yaptırmak pahalı olur.” diyorlar. Atatürk cebinden karşılıyor ve o camiyi yaptırıyor. Neden biliyor musunuz? Orada çok ince bir nüans var. Güneş ilk önce Japonya’da doğuyor. “Dünya’da ilk ezan Japonya’da okunacak.” diyor. Böyle ince bir düşünce var mı? Ne muhteşem adam. Sözleri mesela… ‘’Ne mutlu Türk’üm diyene’’ ne asil bir söz. Çünkü çok kitap okuyor. Babam 5 bine yakın kitap okuduğunu söyler ve bunun yüzde 80’i tarih kitabı. Sebebi için de “Ben bütün savaşlarımı tarih bilgim sayesinde kazandım.” diyor. Babam “Bir gün gece 4’ten önce uyuduğunu bilmem.” diyor. Bu kadar içki içen bir insan bu kadar dayanabilir mi? Kütüphaneye gidermiş ve çalışırmış ve her zaman ‘’Bütün ihtilaller gece yapılır.’’dermiş, geç uyurmuş. Kendine müzik dinleyecek, kitap okuyacak zaman ayırıyor. Sadece sanat müziği değil. Halk müziği, klasik müzik dinliyor. Safiye Ayla’ları Köşk’e davet ediyor. Saadettin Kaynak’tan mevlit dinliyor ve dinlerken ağladığı söylenir. Bunun için UNESCO ‘’Yüzyılın Lideri’’ seçmiş. Onun için, sen kim oluyorsun da bu adama dil uzatıyorsun? Bunu çekemiyorlar ve benim hoşuma gidiyor. Yok olup gidecekler; çünkü temelleri yok. Selanik’ten çıkmış, savaşların en acımasını görmüş ve kazanmış. Yoktan ülke var etmiş. Merkezi Ankara yapıyor ve 1919 yılından 1927 yılına kadar İstanbul’a gelmiyor. Çünkü Ankara’dan o kadar yoğun çabayla Anadolu’yu kalkındırmaya çalışıyor ki Ege ve Marmara şehirlerinin biraz daha medeni olduğunu düşünüyor çünkü. Ama Karadeniz’in doğusu, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’da daha yapılacak çok iş var, bunu biliyor. Bozkır Ankara’dan Atatürk Orman Çiftliği’ni çıkartıyor. Doğaya, sanata, müziğe, kitaba düşkün bir adam. Siz bu adama söyleyecek adam değilsiniz. Çok komik bir durum. Eleştir, “Keşke böyle yapsaydı.”de; ama çamur atma, haddini aşma. Atatürk’e dil uzatanlar her zaman olacak; ancak bunlar dediğim gibi devede kulak kalacaktır.

“Bursaspor, Bu Kentin Kültürlerini Buluşturan Ortak Bir Değer”

0

“Bursa’da bir eski cami avlusu,/Küçük şadırvanda şakırdıyan su;” diyerek başlar Tanpınar; “Bursa’da Zaman” şiirine. Röportajlarımızın bir yenisini Bursa’da gerçekleştirdik. Şahane bir Bursa gezisi ve Ümit Karaefe’nin muhteşem ev sahipliğinde, Bursa basınının iki önemli ismiyle bir araya geldik. Bursa TV’de “ Güne Veda” programının sunucusu Ali Mollasalih ve Olay Gazetesi Köşe Yazarı Selahattin Adıgüzeller ile, Bursa gezimiz esnasında çok tatlı bir sohbetin içinde bulduk kendimizi. Bol kahkahalı sohbetin hakim olduğu röportajda, Bursa basınının 2 önemli ismiyle Bursa’yı, Bursaspor’u, referandum sonuçlarını ve Bursa’da gazeteci olmayı konuştuk.

Röportaj: Uğur Temel – Ercan Deniz Küçük

UĞUR TEMEL (UT): Öncelikle bizi misafir ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

ALİ MOLLASALİH (AMS): Bursa insanın kendisini misafir olarak hissettiği değil, ev sahibi olarak hissettiği bir şehirdir. Onu siz de hissetmişsinizdir zaten.

“BURSA’DA GAZETELER İSTANBUL GAZETELERİNİ ARATMAZ”

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK): Bursa basınını konuşarak başlayalım. Sizler Bursa basınını nasıl değerlendirirsiniz?

SELAHATTİN ADIGÜZELLER (SA): Bursa basını için Küçük Bab-ı Ali tanımı vardır. Gerçekten de öyledir. İnsan gücü ve teknolojik açıdan da öyledir. Tiraj anlamında da öyledir. Bursa basını iyi bir yerde.

AMS: İstanbul olmasa Türkiye’de Bursa’yla rekabet etmek imkansız. Sayı itibariyle değil, Anadolu’da da çok gazete vardır. Bursa’da gazeteler İstanbul gazetelerini aratmaz. Anadolu’da siz bir yerel gazete aldığınız zaman mutlaka bir ulusal gazete de almak istersiniz. Ama bizim gazetelerimizde yerel gazete havasını göremezsiniz. Manşet Türkiye gündemidir. Yereli bulamamaktan şikayet edebilir okur.

SA: Baskı kalitesi anlamında da bu böyle.

UT: Peki gazetelerin tirajları ne durumdadır?

AMS: Mesela Olay Gazetesi on binlerin üzerindedir.

SA: İlk sırada Olay Gazetesi geliyor. Hafta sonları Bursaspor’un maçları olduğunda, özellikle galip geldiğinde tiraj ikiye katlanır.

AMS: Trabzon’da belki daha fazla satılıyordur. Orada öncelik spor. Ama burada gazeteleri binaları, insan kalitesi, çalışan personel sayısı anlamında baktığınızda İstanbul’daki ana medya haricinde diğerleri buranın gerisindedir. Olay’da kaç kişi çalışıyor Selahattin Abi?

SA:Olay’da 300’ün üzerinde insan çalışıyor. Bunun içinde radyo, tv ve internet de var.

AMS: Bizim Bursa TV’de de 60-70 çalışan var.

SA: Bursa’da çoğu gazeteden öte medya grubu şeklinde.

“BURSA’NIN TAŞI TOPRAĞI HABER!”

UT: Selahattin Abi siz mizah yazarısınız ve iki tane de kitabınız var. “Yazmışım Anısını Bu Medyanın” ve “Bursa’nın Ufak Tefek Aşkları”. Bir mizah yazarı olarak Bursa’da size çok malzeme çıkıyor mu?

SA: Çıkıyor tabii. Bursa’nın taşı toprağı haber!

AMS: Taşla aşkı nasıl bir araya getirdin?

SA: Özel bir mesajı yoktu, bir kelime oyunu bir espri olarak yaptım. Doğma büyüme Bursalıyım ben. Bursa’ya aşık bir insanım. Malzeme çok. Muhabirken bizi habere gönderen haber müdürü ağabeylerimiz bize “Ayağınıza taş takılsa haber yapın.” derdi. Her olaya haber gözüyle bakıyoruz.

AMS: Abi senin şu süpürge haberin vardı.

SA: Var var. Anılarda hepsi var. “Unutamadığın anılar var mı?” diye soruyorlar, ya ben de “Var, onları bir toplayayım da benim de aklımda kalsın.” dedim. Çünkü hard disk yavaşlıyor artık 🙂 o amaçla da yazdım. Bursa’nın kendisi bir maden. İşlemeyi bilmek lazım.

UT: Ali Abi siz her akşam Bursa TV’de bir saatin üzerinde bir program yapıyorsunuz. Konu sıkıntısı çektiğiniz hiç oluyor mu?

SA: Yetmiyor ona 1 saat 🙂

AMS: Arkadaşlar çok baskı yapıyorlar “Eve gideceğiz.” diye 🙂 Türkiye’de konu sıkıntısı olmadığı için olmuyor. Burası bir İskandinav ülkesi değil, Norveç değil. Burada her gün bir konu var. “Referandum bitti, ne yapacağız?” diye düşünmeye gerek yok.

SA: Yazarken de bir konu geliyor, konudan konuya atlıyorsun.

AMS: Bizimkisi de daldan dala. Arkadaşlar da sağ olsunlar hazırlıyorlar. O nedenle öyle bir sıkıntı yok.

SA: Bize de soruyorlar. Türkiye’de yazmaya konu bol. Ama önemli olan o konuyu işlemek, okutabilmek, izletebilmek…

GAZETECİ ÇANTASI YERİNE MİLLİ PİYANGO ÇANTASI

EDK: Hani hep diyorlar ya “Nerede o eski günler?” diye. Sizin Bursa’da “Eski günler güzeldi.” dediğiniz şeyler oluyor mu?

AMS: Şu anda Kozahan’dayız mesela. Eski Kozahan neydi be?

SA: “Her yaşın kendine özgür bir güzelliği var.” derler ya, her dönemin de kendine has güzellikleri vardır. Döneme göre değerlendirmek lazım. Belki 5 sene sonra buraya geldiğimizde bu anı değerlendireceğiz. Neydi o günler diyeceğiz yine! Eskiye özlem duyduğumuz şeyler de var. Güzellikler de var ama gelecek daha güzel! Örneğin şu anda yaptığımız röportaj tekniğini 5-10 sene önce yapamıyorduk.

AMS: Nasıldı o zaman abi?

SA: Gazeteci çantası bile yoktu doğru düzgün! İlk maaşımla çanta almıştım. Ama yanlışlıkla Milli Piyango çantası almışım. 🙂 Yolda bana “Bilet var mı, liste var mı?” diye soruyorlardı. Niye sorduklarını anlamıyordum. Meğer Milli Piyango çantasıymış. Adliye muhabiriydim ben. Adliyenin orada Atatürk Anıtı var. Törenler olurdu bazen, gönderirlerdi beni. “Hatıra fotoğrafı çekiyor musun?” diye soruyorlardı bana. O günler de güzel günlerdi.

AMS: Eskiden fotoğraf çekilmek de büyük bir şeydi.

SA: Parça film kullanırdık. İçinde kaç kare var bilmiyorsun. Karambole çekiyorum, tak, bitiyor olmadık yerde. Bir gün adliye muhabiriyken serumlu bir kadın geldi, hastaneden getirmişler. Eşinden boşanıyor. 2 tane abisi var. Yeni muhabiriz, haber atlatacağım. Çekeceğim fotoğraflarını, abisi anladı hemen. Makinem de kütük gibi bir şey. Ben hazırladım kendimi. Ayakkabımın bağcıklarını da bağladım. “Çekme döverim seni.” dedi. Öyle deyince tahrik oluyor insan, basın özgürlüğü var ülkede sonuçta 🙂 Merdivenlere soteledim kendimi. Şimdi olsa telefonla ruhu duymadan çekersin, ama o zaman öyle değil.  Flaşı da ayarladım. 2 kare çektim, topukladım. Arkamdan kovaladılar. Belki 3-4 km kovaladılar beni, yakalayamadılar. Yakalasalar kesin basın şehidiydim ya da gazisi!

AMS: Ayakkabıları bağlamasaydın 🙂

SA: Bağlamasam kesin yakalanırdım. 🙂 Geldim gazeteye soluk soluğa. Yazı işleri müdürüne anlattım, “Süper haber var.” dedim. “Hemen ver karanlık odaya.” dedi. O zaman filmler karanlık odada yıkanıyordu. Verdim filmleri, çay söyledim. Haberi yazacağım, çayı içiyorum, karanlık odadan aradılar. Dediler “Makinede film yok.” Film bağlamayı unutmuşum. Dedim “İyiki dayak yemedik bari.” Müdür dedi ki “Git bir daha çek.” Dedim “Abi bir daha nasıl çekeyim?”

Şimdi gelinen noktada ruhu bile duymuyor insanın fotoğraf çekilirken. Fakat haberin değeri kalmadı artık. Bizim yaptığımız haber ertesi gün gazetede çıkıyor, okunuyordu. Şimdi haber 5 dakika sonra sosyal medyaya çıkıyor. Akıllı cep telefonu olan herkes muhabir. Bir olay oluyor anında görüntüye çekiyor. Bir gün sordum “Ne yapacaksınız bunu?” diye. “Abi gazetelere, televizyonlara satıyoruz.” dedi. Satılıyor mu, bilmiyorum da.

“EŞEK TEPTİ, GÖZÜNDEN OLDU”

AMS: İlk haberini hatırlıyor musun? Onu gazetede görünce ne hissettiniz?

SA: İlk haberim benim asparagas haberdi. Kitabımda da var. Başladık mesleğe, bize hayali haberler yazdırıyorlar. Bir gün haber müdürü arşivden siyah beyaz bir fotoğraf verdi. Gözü bantlı yaşlı bir amcanın fotoğrafı. “Al, buna haber yaz.” dedi. İsim misim hiçbir şey yok. İsminden tut, köyüne kadar her şey yalan. “Eşek tepti, gözünden oldu.” diye başlık attım. Ben, beni yetiştirmek için yazdırdılar, gazeteye koymazlar sandım. Ertesi gün bir baktım gazeteye, göbekte benim haber. İmza da atılmış. İnegöl’den arıyorlar, “Burada böyle bir köy yok, böyle bir adam yok.” diyorlar. İlk imzalı haberim o oldu benim.

UT: Kaç sene oldu Selahattin abi?

SA: Ben 87 Eylül’ünde başladım. 95’e kadar muhabirlik yaptım. 95’ten sonra yazarlığa geçtik. Bir dönem Milliyet ve Güneş Bursa bürosunda çalıştım. Sonra yerel basına döndük. İlçe haberleri müdürlüğü, sayfa editörlüğü hatta arada reklam metin yazarlığı da yaptım.

UT: Muhabirlik mi köşe yazarlığı mı daha iyi?

SA: Eskisi kadar saygınlığı kalmasa da köşe yazarlığı konum itibariyle daha güzel. Fakat muhabirliğin heyecanı çok başka! Muhabirken de haberlerimde mizah tadı olurdu, yazarlıkta da bu geleneği sürdürüyorum, hayata bakışım böyle ne yapayım!

AMS: Başına bir şey gelmedi mi o mizahtan?

SA: Geldi, adamın biri tazminat davası açtı. Bir kamu hastanesinde koruma derneği saymanı bağış makbuzlarıyla kaçmış. Bana bilgiyi veren de hastanenin başhekimi olan arkadaşım. “Yaz bunu.” dedi. Ben de mizahçıyım, Uğur Dündar gibi araştırma haberleri yapamıyorum. Yazdım ben de. Orada bir cümle var “Malı götürmüş” diye. Hakim avukata “Malı götürürken yanında mıydı?” demiş. 50 bin liralık dava açmış aranan vatandaş bana. Dava Yargıtay’dan döndü. Malı götürenlerin yanında olsak, ne işimiz var bu meslekte! 🙂

EDK: Ali Abi sen kaç yıldır televizyoncusun ve ilk yaptığın programı hatırlıyor musun?

SA: Ali’yle ilgili ben söyleyeyim. Ali’yi aslında biraz biz bulaştırdık. Ali siyasetteyken çok güzel basın toplantıları düzenliyor, tiyatral gösterilerle süslüyordu. Ulusal basında da haber oluyordu. Oradan bulaştı gazetecilik kurdu. Maşallah iyi de gidiyor.

AMS: Manşete çekin bunu 🙂 Bu meslekle ilgili şöyle bir durum vardır: Vardır içinizde de, bir an sizin önünüze bir imkan çıkar ve başlarsınız. Sanatçılara sorduklarında daha çocukken almışım elime mikrofonu diye. Lisede de ben sınıf gazetesi çıkarırdım. İnsanlara selam vermekten utandığım dönemde yazı yazdım. Ben Batı Trakya göçmeni olduğum için, Sadık Ahmet -rahmetle analım- onun Balkan diye bir gazetesi vardı. Dostluk ve Eşitlik Partisi’nin yayın organında ben köşe yazıları yazıyordum. Alt yapım vardı.

SA: Şemsettin Şen vardı bizim -rahmetle analım-. O da eski sosyal demokrat, geçmişte CHP il başkanlığı yapmıştı. O siyasetten kopup televizyonculuğa el attı, çok da sevdi, çok da iyi işler yaptı. Bursa’yı organ bağışında bir numaralı yaptı. O “Ben televizyonculuğun, gazeteciliğin bu kadar güzel olduğunu bilseydim hiç siyasete girmezdim.” derdi.

AMS: Ama haklıymış.

“OO SELAHATTİN BEY SIRÇA KÖŞKLERİNİZDEN ÇIKMIŞSINIZ”

EDK: Normalde gazetecilikten siyasete geçiş olur. Bursa’da siyasetten gazeteciliğe geçiş var sanki.

AMS: Her ikisi de var bizde. Çok öyle siyasetten gazeteciliğe geçiş yapan yok. Çok da hoş karşılanmıyor.

SA: Geçmişte birkaç gazeteci vekil olmuş. Günümüzde gazetecilere pek o şansı vermiyorlar. İşte ben önümüzdeki dönem 18 yaş kontenjanından deneyeceğim şansımı. Olursa inşallah 🙂 Ali deneyeyim mi şansımı?

AMS: Biz alırız programa 🙂 Ben şunu söyleyeyim. Bab-ı Ali dediğiniz toplumdan kopukturlar. Bursa’da öyle değildir. Selahattin Abi olsun, Ahmet Emin olsun, Yüksel Baysal olsun, Mehmet Ali Yılmaz olsun toplumun içindedir ve siyasetle iyi hukuk ilişkileri vardır Bursa’da. Gazeteciyle şehrin önemli insanlarının diyalogları da vardır. İstanbul’da mümkün değil. Gökdelenlerin içinde sıkışıp kalmıştır gazeteciler. Onların toplumla diyalogları yoktur. Benim siyaset yaptığım dönemde Selahattin Abi mizah yazıyordu. Ben Saadet Partisi’ndeydim. Nasıl haber olur noktasında arkadaşlarla tartışırken basın toplantılarını dikkatli hale getirebilmek için bir takım çabalara girdim. O zamanlar Selahattin Abi’nin bana çok ikazı olmuştur. Onu dikkate almışımdır. Aman bu işin dozunu iyi ayarla diyordu. Çünkü biz tiyatral da yapıyorduk. O ayarı tutturmuşsak Selahattin Abi’nin o ikazlarındandır. Ben de bunun için teşekkür ederim kendisine.

SA: Biz halkın içindeyiz. Ben hep toplu taşımayla gazeteye geliyorum. Hatta bir gün durakta bekliyorum. O gün de ev kirasını ödeyememişim, sinirliyim. Bir okur geldi yanıma, baktı baktı, “Oo Selahattin Bey sırça köşklerinizden çıkmışsınız, halkın arasına karışmışsınız.” dedi. “Sırça köşk derken, ne diyorsun?” dedim. “Ya siz halkın arasına karışır mıydınız?” dedi. “Ben hep halkın arasındayım ya. Kirasını ödeyemedim sırça köşkün, onu düşünüyorum.” dedim. Yani halkın arasındayız. İyi de oluyor. Ben çok Bursaray’da çok maceralar yazmışımdır. Yanımda Ümit kardeşim var, iyi bir okurdur. O da onu hissediyordu o sıcaklığı.

“ALLAH RAZI OLSUN KIZIM”

AMS: Okurlarla bir araya gelmek tatlı oluyor değil mi?

SA: Olmaz mı ya. Oturduğumuz bu Kozahan’daki bir hikayemi anlatayım. “Bursa’nın Ufak Tefek Aşkları” kitabını bir okur bulamamış. Aradı beni telefonla. Bir genç kız sesi. “Kitabınızı çok almak istiyorum ama bulamadım.” dedi. “E gel gazeteye ben sana vereyim kardeşim.” dedim. “Ben orayı bulamam.” dedi. “Bir yerde buluşsak…” dedi. Askerde nişanlısı varmış, ona kitaptan yazılar gönderecekmiş. Sosyal medya yok o zamanlar. Bizim yazılardan sevgililer bayağı nasiplenmişti o dönemler. Benim hafta sonları aşk üzerine yazılarım vardı. Şimdi artık ihtiyarladık aşk üzerine yazamıyoruz. Kozahan’da buluşalım dedik. Bekliyorum çayı da söyledim. Bir genç kız geldi, beni gördü gülerek gelmeye başladı. Dedim herhalde o kız. Masanın başına geldi ve birden 90 derece döndü, yüzü kıpkırmızı bir renkle, yan masaya gitti oturdu. Kaldım böyle ayakta. Bekledim bekledim, döndüm gittim sonra. 10 dakika sonra telefon; o kız arıyor. “Ya Selahattin Bey, kusura bakma.” dedi. Kızdım ben de. “Gelmeyeceksen neden beni ağaç ediyorsun?” dedim. “Masanıza doğru gelip de dönen bendim.” dedi, “Son anda yan masada nişanlımın ailesinin oturduğunu görünce döndüm. Masanıza otursaydım muhtemelen ikimiz de yoktuk bugün.” dedi. “Allah razı olsun kızım ya.” dedim. Ne evdeki hanıma ne de okurlara anlatamazdım. “Çapkınlık yaparken gitti.” diye yazardı basın!

UT: Ali Abi siz eski siyasetçisiniz. Bir referandum sürecinden geçtik. Bu süreci Bursa yerelinden nasıl okumak gerekir?

AMS: Biz o süreçte programlar yaptık. Yaklaşık 15 gün boyunca her akşam 6 konukla ciddi programlar yaptık. Bizim konuklarımız “evet” cephesindendi. Ama “hayır” cephesinin sözleri de konuşuldu, değerlendirildi. Onlara da yer verdik. Bence Türkiye seçim konusunda başarılı bir ülke. Bugüne kadar 1950’de çok partili hayata geçişimizden beri hem katılım oranları itibariyle de böyle. Avrupa’da seçimlere katılım oranları %40’lara kadar düşüyor. Türkiye’de hala toplumun ülkeyle ilgili bir meselede karar vermede sandığa gitme iradesinin yüksek olması çok sevindirici. Demokrasinin güzel tarafı bu. Referandum sürecindeki bazı tartışmalar gerginlikler “Benim oyumdan ne olur?” diyen seçmeni de sandığa götürdü. Türkiye bence seçimi olgunlukla geçirdi. Sonuç kesinleşti. Hayır da çıksaydı bu milletin iradesine herkesin saygı duyması lazım. Bence CHP süreci bu şekilde yöneterek fırsatı kaçırıyor. CHP açısından %48.5’luk bir blok ve bundan sonraki süreçte sistem değişikliğiyle beraber Türkiye 2’li bir sisteme geçeceği için CHP’nin burada oyunu %50’lerin üzerine taşıma fırsatı vardı. Ama referandum tartışmaları, tanımıyoruz açıklamaları, sokak çağrıları hayır cephesine oy veren insanları bile rahatsız ediyor. CHP açısından gerginlik olduğu zaman bu blok kaybediyor. Cumhuriyetin en eski partisi ve insanların kafasın cevaplanması gereken sorular var. 48.5’luk bloğu daha yukarıya taşımak için bu dili daha merkeze taşıyarak sürdürmesi gerekirdi diye düşünüyorum. 2019 Türkiye’de Ak Parti’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın çantada keklik bir seçim olmayacağını gösterdi. Millet dedi ki “Benimle kim daha güzel konuşursa, beni kim daha iyi ifade ederse ben onla birlikte yürüyebilirim.” dedi. Ama klasik CHP bunu okuyamadı bana göre. CHP’nin içerisindeki bir takım isimler 48.5’u daha da aşağıya çekiyorlar. Denize dökeriz cümlesi olmasa bugün belki başka bir şeyi konuşuyorduk. Bırakın da vicdanlarda kazanın. Türkiye’de buna müsaade etmiyorlar.

UT: Peki CHP ne yapmalıydı? YSK’nın son dakika kararı var. CHP itiraz etmemeli miydi?

AMS: “İtiraz etmesin.” demiyorum. İtiraz edersiniz, sonra da döner “2019’da seçim var. Biz 2019’a kadar aynı dille, aynı üslupla devam ediyoruz. 2019’da bunun hesabını milletle beraber soracağız sizden.” dersiniz. Ama bugün “Tanımıyoruz, sokağa gelin.” vs çağrıları… Bunun bir karşılığı yok. Çünkü bu seçimlerde oy çalındığıyla ilgili bir iddia da yok. Sandıklarda CHP’li de var Ak Partili de var. Sandıklar boş olsa tamam. Mühürsüz zarflardaki oyların ne kadarının evet ne kadarının hayır olduğunu bilen var mı Allah aşkına?

SA: Her seçim sonrası çıkıyor bu tür söylentiler. Çöplerden oy pusulalarına çıktığına dair haberler…

AMS: CHP 1946’dan beri her seçimde itiraz etmiş. Onda da gizli sayımmış. Hayır aslında %48.5’la o akşam moralli çıkmış olabilirdi 2019 için. Türkiye’de siyaset artık bölünmüş değil. Türkiye’de 29’la, 35’le, 39’la iktidar olma döneminiz bitti. %50+1.Bunun yolu bu toplumun hoşuna gitmeyecek çağrılardan uzak durmak.

SA: Dünyada artık sağ-sol diye bir kavram da kalmadı ki. Zengin-yoksul var artık…

“SAADET PARTİSİ HAYIR CEPHESİNİ MEŞRU HALE GETİRMİŞTİR”

UT: Referandum sürecinde evetçi ve hayırcı olarak gözüken partilerin AKP ve CHP’ye katkısı sizce nedir?

SA: Bence beklenilen ölçüde olmadı katkı. Özellikle MHP tabanından…

AMS: Vardır. Saadet Partisi’nin oyu yok. Ama Saadet Partisi hayır cephesini meşru hale getirmiştir. O cephede yer almasaydı bu seçimlerde Ak Parti ve MHP bloğunun eli çok daha güçlü olacaktı. Ama Saadet Partisi o cepheye meşruiyet kazandırdı. Aynı şekilde Doğu Perinçek evet cephesinde yer alsaydı o da evete meşruiyet kazandırırdı. Bir oy katkısı olmasa da. Bir de demokrasi falan diyoruz. CHP’liyse o AK Partiliyse o diye düşünmek de yanlış. Referandum süreci bu.

SA: Bir genel seçim havasına sokuldu yine. Recep Tayyip Erdoğan’ı sevenler sevmeyenler noktasına getirildi.

AMS: Abi katılır mısın, bilmiyorum; ama hani diyorlar ya gerginlikler var diye. Camide namaz kılanlar arasında, evet de diyen var hayır da diyen var. Oturuyorlar birlikte çay içiyorlar. Kahvede adam oyun oynarken beraberler. Siyasetçiler bu ülkeyi kendileri geriyorlar. Yoksa toplumda öyle bir gerginlik yok.

SA: MHP’nin seçimlerdeki oy oranına bakınca evetin %61’lerde falan çıkması gerekiyordu. Farklı çıktı.

AMS:Eveti de öyle demoralize etmeye çalışıyorlar. %61’den 51’e düştü diye. Halbuki iş öyle değil. Bu bir referandum. Tayyip Erdoğan bu seçimlere Cumhurbaşkanı adayı olarak girseydi, bu oy daha yukarılarda olurdu. Ama referandum başka bir şey. Çünkü kaygılarınız var haklı olarak. Vatan mı bölünecek, daha mı iyi olacak?

SA: Bence oy oranlarının yakın çıkması iki taraf için de çok iyi oldu. İki taraf da kendine bir çeki düzen verir, baskı unsuru oluşmaz.

AMS: %65-35 gibi bir sonuç olsaydı 2019’un anlamı kalmazdı, değil mi abi?

ERDOĞAN’IN RAKİBİ KİM OLACAK?

UT: 2019’da Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa şansı olabilir?

AMS: Ben Selahattin Abi çıkmasın diyorum 🙂

SA: Ben 18 yaş kontenjanından milletvekili olmak istiyorum. Başkanlık zor iş!

AMS: Benim kendi siyasi tecrübelerime göre bundan sonraki süreçte isimler üzerinden konuşmak doğru değil. Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına kim çıkar? O çok önemli bir figür, çok büyük bir lider. Büyük bir siyasetçi. Türkiye’ye gelmiş siyasetçilerin içinde önemli bir siyasetçi. Bu ülkede 15 yıldır iktidar. Genelde Özal, Demirel vs oylar düşmüştür. Tayyip Erdoğan bunun tam tersidir, oylarını yükseltmiştir. Ülkede gelişmeler de var ama siyasi figür olarak da başarılıdır. İnsanlara hitabeti çok başarılıdır. Onun karşılığı Kılıçdaroğlu mudur? Değildir. Türkiye 80 milyon bir ülke. Yeni isimler, yeni liderler çıkar. Ama şu kesin: Türkiye artık eskisi gibi çok keskin bir siyasetin ülkesi olmaz. Türkiye’de bundan sonra %50’yi alacak bir lider toplumun inançlarıyla değerleriyle, bu milletin ortalamasıyla barışık olmak zorunda.

SA: Bu durum “Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” kaygıları da yaratır gibi oldu. İnşallah demokratik ve ekonomik açılımlarla bu kaygılar bertaraf edilir.

AMS: Onlar geçici. 15 senedir Batı’da ne liderler geldi, geçti. Türkiye’nin yönü zaten Batı’ya dönük. Bu ülkede “Batı’dan kopalım, Batı’yla tüm ilişkileri bitirelim.” diye bir referandum yapılsa sonuç ne çıkar Allah aşkına? Kim destekliyorsa desteklesin. Bu ülke Osmanlı’yla beraber Batı’yla ilgilidir. Türkiye’de Batı’yla ilişkiler seçim dönemlerinde gerilir, sonrasında rayına girer.

“BURSA, SPOR KENTİ”

EDK: Siyasetten kopalım. Bursaspor’u konuşalım biraz da. Bursaspor, TrabzonSpor’dan sonra Anadolu’dan çıkan tek şampiyon. Bu sezona baktığımızda BursaSpor’u başarısız görüyoruz. O sezon olup da bu sezon olmayan şey ne?

SA: O sezona kadar bütün enerji birikmişti. Hani depremlerde olur ya enerji birikir birikir patlar. Şehir olarak da kulüp olarak da o enerji boşaldı. Ondan sonraki sezon maçlara gidiyorduk; millet laylaylom. Takım yenilse de umurunda değil, nasılsa şampiyon olmuşuz. Onun vermiş olduğu rahatlık oldu. Bir de şampiyonluğun verdiği bir şımarıklık oldu. Transfer politikalarında hatalar yapıldı. Şampiyon kadro çok çabuk dağıtıldı. Taraftar-kulüp-şehir kenetlenmesi olmadığı zaman olmuyor, bir ayağı eksik oluyor. Ben Sivasspor’un iyi gittiği bir sezon deplasmana gittim. Bursaspor’u yense iddiası artacak. Gittik, şehirde hiçbir şey yok. Hava yok. O sezon Bülent Uygun hava yaratılsın diye takımı çarşının içinden geçirmiş, dönüp bakan olmamış. Ruh birlikteliği olmayınca başarı gelmiyor.

AMS: Bursa, spor kenti. Buranın taraftarı başka şehirlerin taraftarlarına benzemez. Bursa taraftarıyla ilgili fanatizmi öne çıkartırlar; ama bu yanlıştır. Bursa taraftarını bir maçta izleyin; maça hükmeder. Hoca görmeden oyuncuyu görür, müdahale eder.

BURSASPOR-BEŞİKTAŞ GERGİNLİĞİ

UT: Genel Yayın Yönetmenimiz Ercan Deniz Küçük hasta Beşiktaşlıdır. 🙂  Bursa-Beşiktaş kavgası ne olur? Ne zaman biter?

SA: Kavga bitti, kırgınlık sürüyor hafiften, o da zaman içinde. Benim sülalem Beşiktaşlı. Bir tek ben Bursasporluyum.

EDK: Ben Bursa’da Beşiktaş formasıyla gezsem?

AMS: Ya siz de gezmeyin 🙂

SA: Ben Bursaspor formasıyla Çarşı’da gezsem ne olur?

AMS: Bizim Beşiktaş’la yaşadığımız bir gerginlik o dönem Bursa yönetiminin valisinin de hataları oldu. İş sıcağı sıcağınayken “Biz o taraftarı buraya getiririz.” şeklinde bu şehre bir dayatma yaptılar. Bugün o dönemki vali tutuklu, o dönemki emniyet müdür tutuklu. Dayatma çatışmayı beraberinde getirdi. Beşiktaş’ın stadında Bursasporlulara saldırıyla başlamıştı o gerginlik.

Bursaspor burada birinci gündem. O gerginlik taraftar arasında olmamıştı. En son Beşiktaş taraftarı ile Bursaspor taraftarı birlikte maç izledi. O dönemde de yine bir el müdahale etmediği zaman bu toplum kırmızısıyla yeşiliyle mavisiyle hep beraber. O gerginlik sürecinde de bir el vardı. O elin neticesinde bugünlere geldi. Gerginlik de zaten eskisi gibi değil. Ama dayatırsanız bu şehir onu kabul etmez.

SA:Bursaspor bu kentin ortak bir değeri. Renkleri, kültürleri buluşturan bir değer. Bursaspor yenildiği zaman sanki cenaze çıkmış gibidir. Çarşıya gelin herkesin suratı asıktır. Ama kazandığı zaman da çok farklı olur.

AMS: O gerginlikler zaman zaman olur. Bursa taraftarı aslında Türkiye’deki bütün taraftarlarla barışık olan bir taraftır. Ankaragücü’yle böyle bir kardeşliğin olduğu başka bir kulüp var mı? Bizim stada 6.dakikada hala Ankaragücü diye tezahürat yapılır. Bu şehir Anadolu’dur, Balkanlar’dır, Kafkaslar’dır. Bursa kültürleri buluşturan bir şehirdir.

BURSASPOR’DA ŞENOL GÜNEŞ DÖNEMİ

EDK: Şenol Güneş Beşiktaş’tan önce Bursaspor’u çalıştırdı.

AMS: Hayata döndürdük onu. 🙂 Bursa’dan gitmesi hiç iyi olmamıştır. O dönemdeki yönetim hatasıyla gitmişti. Keşke gitmeseydi. Bursaspor tarihinin en keyifli en rahat maç izlediğimiz dönemleriydi.

SA: Fenerbahçe’ye 4 oyuncu verdik, Milli Takıma oyuncular verdik. Sağ olsun Şenol Güneş’in hakkını ödeyemeyiz. O da Bursaspor’un tabii!

UT: Ali Abi şiirlere devam ediyor musun?

AMS: Şiir güzel bir şey ya. Ben de iyi okuyorum, değil mi abi? 🙂

SA: İyi okuyorsun, evet. Benim “Bursa’nın Ufak Tefek Aşkları” kitabımda düz yazılarım vardı. Akif Oktay şiir programı yapıyordu. Benim düz yazılarımı okurdu şiir diye. Hatta bir yazım Can Yücel’e ait diye sosyal medyada dolaşıyor. Bir gün okurun biri “Abi sana harika bir Can Yücel şiiri gönderdim sana.” dedi. “O benim yazım ya.” dedim. Can Baba duysa kesin basardı küfürü.

EDK: Son olarak Enes Ünal’la ilgili sözlerinizi alıp bitirelim.

SA:Bursaspor’un alt yapısı örnek bir alt yapıdır. Çok futbolcu yetiştiriyor. Ama bu yabancı transfer politikası yüzünden birçok çocuk yetişemeden kayboluyor. Enes gibi Vakıfköy’e gitseniz ne değerler var orada. Enes de o değerlerden birisi. Bence Avrupa’ya gitmesi onun için oldu. Burada kalsa belki bugün kadroya giremiyordu.

AMS: Sadece Enes değil, Bursaspor’un yetiştirdiği Sercan mesela Türkiye’nin yetiştirdiği önemli futbolculardan birisiydi. Keşke İstanbul hayatını görmeden Avrupa’ya gitseydi. Bugün Ronaldo gibi örnek gösterilecek durumda olabilirdi. Enes için Avrupa’ya gitmesi çok faydalı olmuştur.

SA: Güzel bir röportajdı. Hayatımda Ali Mollasalih’in televizyon programından sonra en uzun konuştuğum program oldu. Açılma var bende! 🙂

 

Gençlik “Türk Devrim Tarihi”ni Yeniden Yazıyor

0

Mustafa Kemal Atatürk “Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir” der. Tarih alanında yürütülen çalışmaların yetersiz olduğu günümüz dünyasında dinamik bir soluk İnciraltı Tarih Cemiyeti. Gerçek tarih resmi tarih tartışmalarından hepimizin hayalini kurduğumuz sömürüsüz, baskısız bir dünyaya uzanan yollara kadar birçok konuyu ele aldığımız bu röportajı tarih meraklılarını okumadan geçmemeli.

Röportaj: Seda Özdemir – Müge Yücetürk

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Kuruluş amacınızdan, çalışmalarınızdan ve “İnciraltı” isminin nereden geldiğinden bize bahseder misiniz?

EREN ÖZTÜRK (EÖ) : İnciraltı Tarih Cemiyeti, Türkiye Gençlik Birliği’nin tarih alanında çalışmalar yapmak için kurduğu bir cemiyet. 2010-2011 yılları arasında Atilla İlhan Kültür Merkezi çalışmaları sırasında kurulma fikri başladı. Fakat o zamanlar tam olarak gerçekleştirilemiyor ve son üç senedir aktif hale geliyor. İnciraltı Tarih Cemiyeti’nde TGB üyeleri tarih alanında çalışmalar yapıyor ve son dönemde ortaya atılan tarihsel yalanlarla mücadele merkezi konumunda bir cemiyet yürütüyoruz. İsmi ise şuradan geliyor: Köklerimizi 150 yıllık devrimci bir geleneğe dayandırıyoruz. Jön Türkler, İttihat Terakki,  Mustafa Kemal ve Cumhuriyet dönemlerini inceliyoruz çoğunlukla ve İttihat Terakki’nin kuruluş aşamasından öykünüyoruz. Örneğin İttihat Terakki Cemiyeti, baş harfleri İnciraltı Tarih Cemiyeti yine bunlar benzerlik oluşturuyor. İttihat Terakki Cemiyeti’ni Tıbbiyeliler kuruyor. İbrahim Temo arkadaşlarıyla birlikte Abdülhamit dönemindeki istibdata ve ülkenin gidişatına karşı dertleşirken “Bizim artık sürekli toplanıp konuşmamız kifayetsiz kalıyor, eyleme geçmemiz lazım, eylem için teşkilat kurmamız lazım” diyor. Bu vatanseverler sürekli 12 kişilik bir cemiyetle Tıbbiye’deki bir incir ağacının altına toplanıyorlar ve ismine de “İnciraltı toplantıları” diyorlar. Burada İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurma fikri ortaya atılıyor ve 1908 devrimine de önderlik eden teşkilat kuruluyor. Biz de İnciraltı Tarih Cemiyeti’ni bu şekilde adlandırdık. Hedefimizi de Atatürk karşıtlığı, cumhuriyet karşıtlığı üzerinden tarihi alanda ortaya atılan yalanlarla mücadele etmek üzere kuruyoruz. Günümüz tarih anlayışında büyük bir kesim İttihat Terakki Cemiyeti’ni, Atatürk’ü, İnönü’yü birbirinden ayırarak saldırı harekatına girişmiş bulunmakta. Mustafa Kemal’e tam olarak saldıramayanlar İttihat Terakki’ye ve İnönü’ye saldırarak Mustafa Kemal’i yalnız bırakmaya çalışıyorlar; ama biz biliyoruz ki 150 yıllık devrim geleneğimizde İttihat Terakki de, Jön Türkler de, Mustafa Kemal de, cumhuriyet devrimi de birbirinden kopmaz bir bütündür. Biz de Türkiye Gençlik Birliği olarak, gençlik hareketinde bu devri örnek aldığımız için tarih alanında araştırmalar yapmak üzere kurulmuş bulunuyoruz. Düzenli yazılar üretiyoruz, tarihçilerle röportajlar yapıyoruz ve tarihi alandaki kitapların tanıtım yazılarının yazıyoruz.

MÜGE YÜCETÜRK (MY): Tarih alanında çalışma yürütmek amacıyla kuruldunuz. Peki bu amacı istediğiniz boyutta gerçekleştirebildiniz mi?

EÖ: Ben büyük ölçüde gerçekleştirebildiğimizi düşünüyorum ve bu alanda değişik aşamalar kaydettiğimizi düşünüyorum. Öncelerinde ismimiz pek bilinmezken şimdilerde Sina Akşin, Muazzez İlmiye Çığ, Mehmet Perinçek gibi alanında yetkin isimlerle röportajlar gerçekleştiriyoruz ve sadece pek savunulamayan tarihsel tezleri bile güçlü bir şekilde savunur hale geldik. Bu tarihsel tezleri büyük ölçüde akademik camiaya kabul ettirecek konuma gelmiş bulunuyoruz. Genç, dinamik ve örgütlü bir kadromuz var. Bu kadromuzla birlikte sıkça yazılar üretiyoruz. inciraltitarih.com, tgb.gen.tr, Oda TV, Ulusal Kanal, Aydınlık ve birçok yerel ve genel basında yazılarımız yayınlanıyor. Türkiye’den ve dünyadan birçok takipçilerimiz var. İstanbul merkezli olmamıza rağmen Adana’dan, Sivas’tan, İzmir’den üyelerimiz gelmeye başladı ve Londra’dan, Azerbaycan’dan bile bize mailler yağıyor. Azerbaycan’dan “ Hocalı katliamını lütfen anın” diye bize mailler geliyor. Yani alanımızda önderleşecek konuma geliyoruz yavaş yavaş.

MY: Ağırlıklı olarak tarihin hangi bölümü üzerinde çalışıyorsunuz?

EÖ: Gençlik hareketi içerisinde kendimizi 150 yıllık devrimci tarih birikimine dayandırıyoruz. Bu yüzden de Jön Türkler, İttihat Terakki, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Dönemi’ni sıklıkla işliyoruz ama dönemsel olarak farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Örneğin dünya tarihinde farklı bir konu olduğu zaman orayı inceleyebiliyoruz. Örneğin 24 Nisan 2015 tarihi sözde Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümüydü ve bir Ermeni olayları çalışma topluluğu kurduk. Aynı şekilde Çanakkale 1915 tekrardan yıldönümüydü. Böyle değişik gruplarla birlikte çalışmalar yürütüyoruz.

SÖ: Kullandığınız kaynaklar nelerdir? Kimleri okursunuz?

EÖ: Cemiyet olarak tarihin köşesinde kalmış yazarları da okuyoruz günümüzde popüler olan yazarları da okuyoruz. Fakat büyük bir tahribata uğrandığını düşünüyoruz tarihin popülerleştirilmesi sebebiyle. Örneğin Türk Tarih Kurumu’nun yetkin isimlerinden Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp gibi isimlerin tahrip edildiğini düşünüyoruz. Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün de üzerinde incelemeler yaptığı dört ciltlik tarih kitabından bolca yararlanıyoruz. Onun dışında Kaynak Yayınları bize bu konuda bolca destek sağlıyor. Cumhuriyet döneminde Osmanlı arşivlerini tekrardan işliyoruz. Halil İnalcık’ı takip ediyoruz. Bu şekilde herhangi bir çalışma yaptığımız zaman bir yazı hakkında o alandaki tüm kitaplardan hangi ölçüde olursa olsun yararlanmaya çalışıyoruz ki gerçeğe daha çok yaklaşalım.

“TARİH MÜCADELESİNDE BİR SÜVARİ GÜCÜYÜZ”

SÖ: Türk tarihçiliğinde kendinizi nerede görüyorsunuz?

E.Ö: Türk tarihçiliğinde kendimizi gençliğin önderi konumunda görüyoruz. Tarihi yine bir mücadele alanı olarak gördüğümüz için gençliği de bu tarih mücadelesinde bir süvari gücü görüyoruz; çünkü bilim camiası, tarih camiası, sosyoloji camiası gibi birçok camiada bir savaş ve mücadele yürüyor. Biz de tarih alanında o mücadeleyi yürütmeye çalışıyoruz; çünkü her siyasi kuvvetin dayandığı bir tarih vardır. Biz de bu tarihimizi İttihat Terakki’ye ve Mustafa Kemal’e dayandırmaya çalışıyoruz. Zaten mücadele ettiğimiz kuvvetler de kendilerini dayandırdıkları yeri iyi belirliyorlar.

“RESMİ TARİHE SALDIRILAR ULUSAL DEVLETİN YIKIM PROJESİNİN BİR AYAĞI”

MY: Gerçek tarih ve resmi tarih tartışmaları son yıllarda öne çıktı. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

EÖ: Resmi tarihe saldırılar yapılarak aslında bilimsel olgulara dayandırılan tarih anlayışı yıpratılmaya çalışılıyor. Yani genelde tezler şöyle ortaya çıkıyor:“Türkiye’de bir cumhuriyet devrimi gerçekleştirilmiştir ve bu devrim tarihini kendi yazdığı için gerçeklere dayanmamaktadır” diye iddia ediliyor. Fakat Çanakkale Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda Yunan kaynaklarından, İngiliz, Fransız ve Türk kaynaklarına bakıp karşılaştırdığımız zaman bu gerçeği çok rahat görebiliyoruz. Örneğin Ermeni soykırımı olayında bu durumu çok rahat görebiliyoruz. İngilizlerin, Fransızların bizzat Ermenilerin ve Türklerin kaynaklarına baktığımızda böyle bir soykırımın olmadığını gerçekten açığa çıkarabiliyoruz. Resmi tarihe saldırılar daha çok ulusal devletin yıkım projesinin de bir ayağı olarak da gerçekleşti ve 1980 sonrası neoliberal politikalar çerçevesinde daha çok artmış bulunmakta. Biz bunlara karşı çıkarak resmi tarihe savaş açan sapkın tezleri bir güzel çürütüyoruz ve tarihin doğru okunmasına çalışıyoruz.

“GENÇLİK KENDİ TARİHİNİ YAZAR”

MY: Siz tarihi doğru okumaya çalışırken yeni hazırlanan müfredatta genç dimağlar tarihin safsatalarıyla kirletiliyor, Atatürk tarih kitaplarından siliniyor. Meşrutiyet ve hürriyet devrimleri darbe olarak gösteriliyor ve Albdülhamit parlatılıyor. Bu anlamda bir projeniz var mı?

EÖ: Evet, var. Öncelikle bahsettiğim gibi her kuvvet kendini tarihsel bir kuvvete dayandırır. Örneğin Cumhuriyet dönemindeki nesiller devrimin kalıcı olabilmesi için Köy Enstitüleri’ni kurmuşlardır ve Fransız Devrimi’nden Türk devrimine kadar kendi tarihlerini gençlere öğretmiştir. Bu durumun tam tersini ise şuan AKP hükümetiyle yaşıyoruz; fakat farkı gerçek dışı tarih öğretilmesi. Özgürlüklerin, devrimlerin geldiği bir dünyanın darbe olarak gösterilmesi; kurucu liderlerimizin, Atatürk’ün tarihten çıkartılması akıl alır şey değil. Bizim bu alana dair çalışmamız var. Türkiye Liseliler Birliği tarih kitaplarında yapılan müfredat değişikliğine yönelik bir proje ortaya koydu. “Gençlik Kendi Tarihini Yazar” sloganıyla yola çıkıldı ve “Türk Devrim Tarihi” adında bir kitap yazma aşamasındayız şuan. Bu kitap şuan liselerde okutulan ve müfredat değişikliğine giden kitapların alternatifi olacak ve bu alanda değişik çalışmalar yapılacak. TGB, TLB ve İnciraltı Tarih Cemiyeti olarak alanlara bölüştük. Örneğin İnciraltı Tarih Cemiyeti yoğunluklu arkadaşlar Osmanlı son dönemini ve 1. Dünya Savaşı’nı konu aldı. TLB’deki birçok arkadaşımız Kurtuluş Savaşı dönemini ele aldı. Yani İnkîlap Tarihi denen bölümü biz “Türk Devrim Tarihi” olarak kitaplaştıracağız. Zaten 1980 darbesi öncesinde de ismi “Devrim Tarihi” dersi idi. Bu şekilde bir çalışmamız var bu alanda. Hazırladığımız “Devrim Tarihi” kitabı da okullar açılırken, yani Eylül ayında piyasaya çıkacak.

SÖ: Yaptığınız tarih çalışmalarında bolca gündeme vurgu yapıyorsunuz. Gündemden kopuk tarih anlayışını çoğunlukla reddediyorsunuz. Cidden bu kadar sıkı bir bağ var mı günümüz siyaseti ve tarih arasında?

EÖ: Ben inanıyorum ki gündemdeki her olayın tarihte bir karşılığı var. Örneğin bugün Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü vatan savaşının ve vatan savaşına yönelik karalayıcı söylemlerin tarihte karşılığını görüyoruz. Mesela 1. Dünya Savaşı gibi zorunlu bir savaştaki “Bu savaşa neden girdik, bizim askerimizin orada ne işi vardı?” gibi söylemlerin aynısını bugün Suriye cephesinde, “Askerimiz El-Bab’ta ne yapıyor, bizim askerimizin orada ne işi var?” gibi söylemlerde görüyoruz. Türkiye’deki başkanlık sistemi bizzat Abdülhamit’in parlatılmasıyla eşgüdümlü bir şekilde gelmiştir. Önceleri Abdülhamit tartışmaları daha kısıtlıyken son dönemdeki halk oylamasında özellikle Abdülhamit parlatılmıştır, yeni diziler ortaya çıkartılmıştır, müfredata Abdülhamit serpiştirilmiştir ve başkanlık tarihsel zemine dayandırılmıştır. Bu şekilde tarihle gündem arasında bir ilişki olduğunu biliyoruz ve bu alanda çalışmalar yürütüyoruz.

MÖ: Sömürünün ve baskının olmadığı, insanların kardeşçe yaşadığı bir dünyayı düşleyenlerin hatta mücadele edenlerin çok olduğunu söylüyorsunuz. Ancak günümüz dünyasına bakıldığında bunun pek gerçekleşemediği âşikar. Sizce gerçekleşmeme nedenleri nelerdir?

EÖ: Çok güzel bir soru sordunuz, teşekkür ediyorum. Biz yazılarımızda buna sıkça değiniyoruz. Birinci sebebi olarak örgütsüzlük, yani teşkilatsızlık olarak görüyoruz. Bugünkü tarih anlayışımızda bile var. Mesela müfredat değişikliği olmadan önce bile yani bizim okuduğumuz lise tarih kitaplarında bile kurtarıcımız tek olarak gösterildi. Atatürk geldi ve kılıcıyla tüm düşmanları süpürdü, Türkiye’yi kurtardı gibi bir imaj verilirdi. Oysa daha sonra öğrendik ki Atatürk harbiye sıralarından ölümüne kadar teşkilatlı bir hayat sürmüştür. Harbiye’de gazete çıkarmaktan, Cumhuriyet Fırkası’ndaki çalışmalarına kadar yaşamı boyunca teşkilatlı bir hayat sürmüştür. Bu teşkilatsızlığı, tarih anlayışımız yani bize öğretilmeye çalışılan tarih anlayışı ve gündem sıkça pompalıyor. Ayrıca bu bir sabır ve tarih okuma meselesi. Yani bizim özlemimizin  “Gelecekti,  neden gelmedi?” gibi yorumlanmasından ziyade nasıl geleceği üzerinden çalışmalar yürütüyoruz ve tarihten esinlendiğimiz için kendimizden çok eminiz. Yani günlük heyecanlarla ya da gençlik hevesleriyle yürütülen bir mücadele değil bu. Zaten o yüzden TGB bugün 11. senesinde ve en etkin, en güçlü gençlik örgütü konumunda. Biz de bunu tarihimize dayandırıyoruz. Baktığımız zaman Fransız İhtilali de birçok başarısız devrimler ardından mücadele edilerek kazanılıyor. Kurtuluş Savaşı aynı şekilde teşkilat üzerinden kazanılıyor. Rus devrimi de aynı şekilde. Bu geçmiş devrimleri örnek aldığımız için biz kendimizden eminiz ve bu bahsettiğimiz sömürüsüz dünyayı kuracağımıza inanıyoruz.

“ÇANAKKALE ZAFERİ VE ERMENİ TEHCİRİ OLAYLARI BENZER KONUMDADIR”

SÖ: Ermeni soykırımı iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

EÖ: Ermeni soykırımı iddiaları 2015 yılına kadar Türkiye’nin Amerika’nın ve Ermenistan’ın ağzına baktığı bir olaydı. “George Bush ya da Obama Ermeni soykırımı diyecek mi, demeyecek mi?” şeklinde tartışmalar yürütülüyordu ve sürekli okullarda bile ‘’Ermeni soykırımı böyle bir olaydır, yorum size kalmıştır” şeklinde öğretiliyordu. Halbuki Ermeni soykırımının emperyalist bir yalan olduğu, tarihsel olarak da, güncel olarak da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Örneğin Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni ‘’Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok’’ kitabında bundan sıkça bahsediyor ve Ermenilerin hatalı olduğuna değiniyor. Ayrıca Talat Paşa’nın aldığı karar da tarihsel olarak doğru bir karardır. 1.Dünya Savaşı’nda, siz, bu Ermenileri kaydırmazsanız, Çanakkale’de verdiğiniz zaferin anlamı kalmaz. Çanakkale zaferinde Ermeni tehciri kararı eşgüdümlü bir şekilde vatanın savunulması amacına hizmet etmiştir. Çanakkale zaferi ve Ermeni tehciri olayları benzer konumdadır. Talat Paşa ve Ermeni tehciri kararı savunulmalıdır. Bu bağlamda Ermeni soykırımının yalan olduğuna dair çeşitli çalışmalar yaptık. Bu alanda çalışmalar yürüten ve Rus arşivlerine giren Mehmet Perinçek ile de röportaj yaptık. En son Sina Akşin ile röportajımız yayınlandı. Kısacası; Ermeni soykırımı tarihsel bir yalandır ki bu yıl 24 Nisan’ da hiçbir iftiraya denk gelmemiz de bunun kanıtıdır. Tabii bu alanda ülkemize tarihi bir zafer kazandıran Dr. Doğu Perinçek’i de unutmamak gerekir. Perinçek-İsviçre davası yüzyıllık yalanın bitirilmesi konusunda önemli bir dönemeçtir.

OSMANLI DİZİLERİ

SÖ: Tarih ile ilgili çekilen diziler size göre ne kadar gerçekçi? Bir dönem ağa dizileri, bir dönem aşk dizileri, bu dönem de tarihsel diziler revaçta. Bu sadece moda mı, yoksa farklı bir projenin parçası olarak mı görüyorsunuz?

EÖ:  Demin bahsettiğim gibi, iktidarın kendisine oluşturduğu hegemonya alanı Osmanlıcılık politikası ve Abdülhamit’in istibdat dönemi, yani başkanlık politikasına zemin hazırlayan bir süreçteydi. Bu sebeple Muhteşem Yüzyıl dizisiyle Osmanlı figürleri daha çok ön plana çıktı ve o tarihten itibaren de halka kendi sundukları politikanın tarihsel zeminini ortaya koydular. Örneğin;  Diriliş dizisi gibi, Payitaht Abdülhamit dizisi gibi projeler ortaya kondu; fakat siz insanların aklına ve zihnine olmayan bir şeyi kendi dayatmanızla sokamazsınız. Zaten bu dizilerin reytingleri son derece düşük oldu. Bu diziler de ileride televizyon ekranlarından silinmeye mahkumdur. Ama şu an dizilere bakıyoruz, hangi diziler ön planda? İsimsizler dizisi gibi, Söz dizisi gibi… Dağ 2 sinema filminden sonra ortaya çıkan yoğun bir şekilde askeri ve vatan savunmasını anlatan film ve dizilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu da bize gösteriyor ki Türkiye’nin gerçeği olan vatan savaşı sürecinin insanların gözünde daha bir ön plandadır. Mesela oğlunu askere gönderen bir anne babanın o dizilere daha bir bağlandığını görüyoruz. Bu da aslında bir mücadele mevziisidir.

MY:  Türkiye’nin son 15 yılı tarihte nasıl yazılacak?

EÖ: Türkiye’nin son 15 yılı tıpkı Abdülhamit’in istibdat döneminden, Hürriyet devrimine geçiş süreci gibi olacak. Örneğin Abdülhamit döneminde Türk-Yunan savaşı için cepheye koşan Mustafa Kemalleri görüyoruz. Biz de bugün aynı şekilde vatan savaşıyla, iktidar mücadelesini birbirinden farklı ele alıyoruz. Tarih gençliğin ve Atatürkçülerin iktidarını ve zaferini yazacak.

SÖ:  Mustafa Armağan’ın çıkardığı Derin Tarih dergisinde, Mustafa Kemal Atatürk’e çakma Napolyon dendi. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

EÖ:  Böyle güncel bir soru sormanız beni sevindirdi. Derin Tarih’in son sayısında bu söyleme rastlanmıştı.  Latife Hanım üzerinden Mustafa Kemal’e hakaretler boyutunda söylemler yer alıyor. Önceden sorduğunuz gibi resmi tarihe bir atıf yapılıyor ve tarihi derinlerde arama politikasıyla Mustafa Kemal ve Cumhuriyet dönemine bir kirletme politikası uygulanıyor. Derin tarih ismiyle de tarihi derinlerde arayacağını iddia ederek resmi ideoloji ve resmi tarihi bir kenara itip, kimsenin bilmediği, onların bulduğu, aslında gerçeğin bu olduğunu iddia ettikleri adeta yeniden bir gerçek üretilmeye çalışılıyor. Mesela bunca anılara ve yaşanmış tarihi vesikalara rağmen birden Latife Hanım’ın bir olayını çıkarıp çakma Napolyon olduğunu iddia ediyorlar. Mustafa Armağan zaten şu an Atatürk’e ve Cumhuriyet dönemine dil uzatan, Abdülhamit’i öven ve ittihatçıları yeren bir karakterde. Bizim bahsettiğimiz tarihsel mevziilenmede, karşımızda olan kalemşörlerden biri olarak bulunuyor. Biz bu mücadelemizde bunu da belirtiyoruz zaten ve sürekli Mustafa Armağan’ın yazılarına da cevap olarak kendimizi gösteriyoruz.

2.ABDÜLHAMİT NEYİN SEMBOLÜ?

MY:  Tekrar televizyon dizilerine yönelecek olursak; 2.Abdülhamit karakterinin seçilme nedeni, yani özellikle onun üzerinden odaklanılması, Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet varken, Yavuz Sultan Selim varken neden Abdülhamit? Sizce neyin sembolü?

EÖ:  Öncelikle her siyasi lider kendini, geçmişte o milletin damarlarına bağlamak mecburiyetindedir. Örneğin Stalin, Rusya’nın yürüttüğü savaşta Sovyet ordusuna, Çarlık Rusya’nın komutanı Kuduzof’un askerleri olarak sesleniyor. Örneğin Mustafa Kemal; tabiî ki kendi fikrini Fransız Devrimi’ne ve Jöntürk’lere dayandırıyor; fakat yine Türk Milletine ve ulusa seslenirken Fatih Sultan Mehmed’in yiğitleri şeklinde söylemlerde bulunuyor. Aynı şekilde Erdoğan da kendini II.Abdülhamit’e dayandırmak zorunda kalıyor. Peki neden? Baktığımız zaman Vahdettin karakteri bir vatan haini olarak ortaya çıkıyor. İngilizlerin arasına kaçarak vatanı terk ediyor. Bunun savunulacak hiçbir yanı yok. Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman gibi isimler farklı bir çağı temsil ediyor. Arada büyük bir çağ farkı olduğu için ona dayanmanın da bir anlamı yok. Ama buna rağmen Yavuz Sultan ismi köprülere veriliyor, orası işin başka bir boyutu. Kendilerini Abdülhamit’e benzetenler sonlarını Abdülhamit’e benzetiyor demektir.

Burada değişik yalanlarla karşılaşıyoruz. 33 yıllık istibdat dönemini toprak kaybının azalması için yaptığı söyleniyor ya da “Aslında kişiliğinde çok iyi bir insandı, çok dindardı. Haram yemezdi, şatafata düşkün değildi.” şeklinde nitelendirilerek övülüyor. Bu şekilde bir sembolleştirme adı altında Erdoğan’ın ve Abdülhamitçilerin öne çıkardığı bir karakter. Ama gerçekte durum böyle değil. Abdülhamit gerçeğini gözler önüne serdiğimizde, bunun böyle olmadığını görüyoruz.  Bu nedenle umudumuz daha çok artıyor. Örnek vermek gerekirse, halkoylamasında biz ‘hayır’ı savunduk. (Tarihsel bir konudayız; ama gündeme de etki ediyor) Bunu da Meclis geleneğinin bitirilmesine karşı çıktığımız için dedik.  1876’dan beri süregelen bir Meclis geleneğimiz var ve bu istibdat, meclisi kapatarak ilerliyor. Meclis kapandığı zamanda büyük bir denetimsizlik ortaya çıkıyor. Osmanlı’nın en çok toprak kaybettiği dönemin Abdülhamit dönemi olduğu gözümüze çarpıyor. Umutluyuz ki Türkiye’de ne meclis geleneği bitecek, ne de demokrasi mücadelesi sönecek. Tıpkı İttihat Terakki dönemi gibi, hürriyet devrimleri gibi bir dönem bizi bekliyor ve Türk gençliği olarak bunun tarihsel zeminini oluşturmak için her zaman en öndeyiz.  Bu mücadeleyi başaracağımıza inanıyoruz.

SÖ:  Başta İnciraltitarih.com , tgb.gen.tr, Oda Tv ve Aydınlık Gazetesi olmak üzere birçok yere çok sayıda yazı yetiştiriyorsunuz. Bu dinamizmi nasıl sağlıyorsunuz?

EÖ: Öncelikle biz İnciraltı Tarih Cemiyeti olarak bir mücadelenin ürünüyüz ve gençlerden oluşan bir topluluğuz. Biz düzenli olarak tarihsel tartışmaları kendi aramızda yapıyoruz ve bu tartışmaların yazı olarak gündeme alınmasını bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Ayrıca çeşitli çalışma gruplarımız var.  Örneğin Cumhuriyet’in ilk yılları, İttihat Terakki dönemleri, Osmanlı dönemleri gibi. Mesela benim çalışma grubum Tıbbiyeliler ve İttihat Terakki’nin kuruluşu. Zaten kendim de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuduğum için, tıp tarihi ve İttihat Terakki alanında kendimi geliştirmek istediğim için “İttihat Terakki’nin nasıl kurulduğu, İbrahim Temo ve arkadaşları hangi fikirle böyle bir teşkilat kurdu ve Tıbbiyeliler bu alanda neler yaptı?”, bu konuları araştırıp yazılar üretiyoruz. Aynı zamanda tarihsel çarpıklıklara da cevap vermek açısından takip etmek iyi oluyor ve tarihsel olarak yanlış gördüğümüz yerler hakkında ani bir polemik yazı üretiyoruz. Bu şekilde arkadaşlarımızın dinamizmini birbirimizi kontrol ederek ve grupların kendi arasında uyumlarını sağlayarak oluşturmaya çalışıyoruz.

MY: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

EÖ.: Ben roportajlik.com ‘ a çok teşekkür ederim. Tarih alanında çalışma yapmak isteyen arkadaşları İnciraltı Tarih Cemiyeti’ne davet ediyorum. Takipçilerimize ve destekçilerimize çok teşekkür ediyorum.  Sizlerin de emeğine sağlık.

 

 

“Türkiye, Günden Güne Mizahın İllegal Olduğu Algısını Yayıyor”

Hepimizin kahkaha atarak okuduğu Penguen dergisinin ceza ödemekten mali olarak sıkışıklığa girdiği ve bizim onu ayakta tutmak için elimizden geldiği yardımı sağlamaya çalıştığımız bu dönemde. Politik karikatür dediğimiz anda aklımıza gelen sayılı isimlerden biridir röportajı yaptığımız isim Carlos Latuff… Kendisi bir Brezilyalı ama iş Türk meselelerine geldiğinde de kendi ülkesinde olduğu gibi lafını kimseden sakınmıyor. Biz ona politik karikatür ve siyaset üzerine sorular sorduk ve Carlos Latuff yine sözünü sakınmadı. Söylediklerine katılın ya da katılmayın ama bu cesur adamın bu röportajını okuyun derim. Keyifle okuyun.

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Türkiye’deki politik karikatürler ve ülke üzerindeki etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? 

CARLOS LATUFF (CL): Uzun zamandır Türk politik karikatür geleneğini biliyorum, bu konuda politik mizah ve penguen karikatürlerinden bahsedebilirim.Politik karikatürlerin gücü su götürmez bir gerçek, zaten bu yüzden Erdoğan sürekli çizerler hakkında otoritelere iftira atmakla suçluyor.Aynı şey mısırda da oluyor, aslında otoriter rejimler sanatçıları özellikle de hicivci olanları devlet düşmanları olarak görüyorlar.

ED: Türk karikatüristler hakkında ne düşünüyorsunuz? Hiç takip ettiğiniz karikatürist var mı?

CL: Şu an net olarak hatırlamıyorum ama birçok mükemmel Türk karikatürist gördüm.Musa kart gibi kötü eleştiri yapan karikatüristler hapse düşebilir su sıralar Türkiye de.

ED: Bir röportajda şöyle söylemiştiniz ‘’Erdoğan benim ilham perimdir’’’. Sizi davet etseydi gidip görüşür müydünüz? Görüşseydiniz ona neler söylerdiniz?

CL:Tabi ki, bugüne kadar sadece kitaplarda rastladığım sultanlardan biriyle yüzleşme fırsatı güzel olurdu.

TRUMP’TAN SONRA ABD POLİTİKALARI

ED: Sizin Erdoğan’ın Işid’i desteklediğini gösteren birçok karikatürünüz var, ama Işid, Türk hükümetinin Allahsız olduğunu söylüyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

CL: Madalyonun halka gösterilen kısmı ve kapılar ardında olan kısmı var. İçinde gübre olan ve Türk sınırından Suriye’ye geçen tırları unutmayalım.

ED: Bir röportajınızda Fethullah Gülen’in bir mezhep lideri olduğunu, Türkiye’deki insanlarının temsilcisi olamayacağını, onların tuzağa düşmeyeceklerini söylemiştiniz. Ama askeri bir darbe girişiminde bulundu, bu konuyla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

CL: Ben mi? Nerede yayınlanmış bu röportaj? Ben böyle bir şey hatırlamıyorum ve onu bir mezhep lideri olarak nitelendirdiğimi de hatırlamıyorum. Her neyse onun darbeden sorumu olduğunu söyleyemem, o hareketin bir üyesi de değilim, desteklediğim falan da yok. Gördüğüm şey su ki destekçileri Erdoğan’ın rakipleri olduğu için arkalarında öğretmenler, sanatçılar, Kürtler, gazetecilerden oluşan uzun bir liste halinde yakalanıyorlar şimdi.

ED: Trump’dan sonra dünya politikası nasıl? Obama dönemiyle farklar nelerdir?

CL:Obama ve Trump, demokratlar ve cumhuriyetçilerin politikaları yürütme şekilleri arasında farklar olabilir, ama iki taraf da Amerikan bütünlüğü,kaymak tabaka ve savaş endüstrisi için çalışıyor sonuçta.

BREZİLYA’DA GAZETECİLER ÖZGÜR MÜ?

ED: Medya mensupları Türkiye de oto sansür kullanıyor. Hiç kendine ‘‘bunu çizmeseydim dedin mi? Ya da hiç kendine sansür uyguladın mı?

CL: Ne Türk ne de Brezilya meselelerinde böyle bir şey yapmadım. Ben genelde bu tür basım meselelerini editörlerle konuşurum.

ED: Brezilya’daki karikatürist ve gazetecilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Özgürler mi? İşlerini yapabiliyorlar mı?

CL: Yani öyle diyebiliriz, birçoğu sadece güldürebilmek derdinde, genelde polis şiddeti gibi hassas konularda sınırları aşmıyorlar, yolsuzluk ve polis şiddeti üzerine yaptığım çizimlerden dolayı üç kere içeri alındım.

ED: Türk espri anlayışını nasıl buluyorsun?

CL: Erdoğan yönetimindeki Türkiye, günden güne mizahın illegal olduğu algısını yayıyor.

ED: Venezuela’daki olayı takip ediyor musunuz? Türkiye’deki bir sektör bunun bir ekonomik kriz olduğunu söylerken, diğer bir sektörde, emperyalizmin Venezuela’nın kafasını karıştırmaya çalıştığını söylüyor. Siz hangisinin doğru olduğunu düşünüyorsunuz?

CL: Amerika’nın Venezuela politikası üzerinde büyük girişimleri olması konusunda şüphe yok. Sözüm ona muhalefet dedikleri kesinlikle Washington tarafından geri çekildi ve sivillerin çoğu da huzursuz durumda. Aynı şekilde ekonomik durum da dış baskılar sonucu kötü durumda. Tabi ki Maduro ve Chavez dönemi Venezuela’sı arasında büyük farklar görüyorum.

ED: Biliyoruz ki güncel medyayla uğramsak istemiyorsunuz, neler yapıyorsunuz şu sıralar, nerede çalışıyorsunuz?

CL: Brezilya’da sol işçi sendikası basın ve Sol yayın organları, yabancı basında çıkan haberler. Ana akım medya için çalışmak sorun değil, fakat karikatürlerimi ve görüşlerini yayınlayacaklarını düşünmüyorum.

KUZEY KORE, ÇİN’İN ELE AVUCA SIĞMAYAN KÜÇÜK KARDEŞİ

ED: Sola yakın bir karikatürist olarak, Rusya, Çin ve Kuzey Kore’yi nasıl yorumluyorsunuz?

CL: Bazen Çin’in sürekli Kuzey Kore’nin yaptığı pisliği temizleye çalışan abisi olduğunu düşünüyorum. Rusya jeopolitik oyunda önemli bir oyuncu olmayı sürdürüyor ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, bu bölgede, sadece ABD emperyalistleriyle çatışan bir başka emperyalist güç. Komünistlerin olmadığı bir soğuk savaş işte.

ED: Amerika Suriye’nin İdlib’de kimyasal silah kullandığını iddia etti ve hava üslerini bombaladı. Geçmişte Irak’ın da nükleer silah kullandığını iddia etmişlerdi ve Amerika tarafından ırak işgal edildi. Bu aynı taktik mi?

CL: Sanırım bu karikatür hikayeyi kelimelerden daha iyi dile getirir.

 

“Evden Hala Ben Bile Korkuyorum”

0

Korku Evleri… Ülkemizde yeni sayılmasına rağmen çok hızlı popülerleşen bu akım, şehirden çıkmayıp heyecan isteyenlerin yeni gözdesi. Sherlock Holmes okuyup onun gibi davranmayı mı istiyorsunuz? O zaman şehrin göbeğinde bulunan bu ürpertici evlere bir bakın derim ben. Biz Beşiktaş Korku Evini ve onun hikayeleri olan Dehşet Konağı ve Gizemli Konak hikayelerini sizler için biraz kurcaladık (Ama sadece biraz). Röportajı okuduğunuz zaman Damla Ersan için ‘’Yok canım, bu kadın korkunç olamaz.’’ diyeceğinizi biliyorum. Onun için bir kere siz gidin ve ne kadar korkabileceğinizi görün. Korku Evleri hakkında, özellikle Beşiktaş Korku Evi hakkında her şey burada. Keyifle okumanız dileğiyle.

 

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

Fotoğraf: Müge Arslan Yücetürk

 

UĞUR TEMEL (UT): İlginç bir evin içinde yapıyoruz röportajı, burası bir korku evi, öyle değil mi?

DAMLA ERSAN (DE): Evet bir korku evi; ama biz sadece korku evi olarak hizmet vermiyoruz. Beşiktaş Korku ve Macera Evi olarak korku oyunumuz var, macera oyunumuz var, şirketler için düzenlediğimiz yarışmalarımız oluyor, yani biz birden fazla oyun ile hizmet veriyoruz.

 

UT: Şu an 45m2’lik bir odadayız, aynı zamanda evin 7 bölümünden bir tanesi. Paravanlarla bölünmüş, duvarlarda kan izleri, örümcek ağları var; evin hikayesi nedir?

DE: Gerçekten terkedilmiş bir ev burası. Yaklaşık 90 yıllık bir konak, yenilemişler burayı aslında; ama tarihi bir konak.

 

UT: Peki evin şu an ki tasarımı size mi ait?

DE: Tabii ki ben yenilemeye çalışmadım, tam aksine yeni olanın üstüne eskitmeye bile çalıştım. Eski olan yerlere bilerek hiç dokunmadım; boya vesaire gibi olaylara hiç girmedim. Daha gizemli bir dekor yaptık genel olarak. 4 ayda tamamladık, ince ince düşündük “Bugün nerelere neler yapalım?” diye.

 

 

 

UT: Peki bunun için özel bir yardım aldınız mı?

DE: Kimseden yardım almadık, tamamen kendi yaratıcılığımız. Öyle ki ben herhangi bir korku evini bile gezmedim. Çünkü bildiğim kadarıyla İstanbul’da korku evleri açılıyor, birbirlerine bakıyor, diğeri ötekini taklit ediyor. Gelen müşterilerde de bunu çok iyi anlıyorum bu sebeple. “Burası çok farklı.”, “Bulmacalar çok farklı”, “Konsept çok güzel.” Gelen normalde bir kere gelir korku evine, bize yaratıcı ve özgün olduğumuz için 6-7 kere bile gelenler oluyor. Gerçekten de çok başarılı bir konseptimiz var, oyunlarımıza, korku-gerilim seviyemize çok güveniyoruz. Kesinlikle memnun ayrılıyor müşterilerimiz evden.

 

“ABD’DE KORKU EVLERİ 24 SAAT SÜRÜYOR”

 

UT: Bu akımın çıkış noktası nedir? Yurt dışında bunun örnekleri var mı? Bu yeni bir eğlence türü aslında.

DE: Uzakdoğu aslında, oralarda çok meşhur. Amerika’da da var; ama bizdeki gibi değil. Oradakiler çok sert. O evlere giriş ücretsiz, adamlar sadece Youtube’dan para kazanıyorlar. Bayağı işkence falan yapıyorlar, sözleşme imzalıyorsunuz ‘’24 saat kalmak mecburidir’’ diye. Gerçekten işkence söz konusu orada, buradaki gibi psikolojik gerilim değil. Türkiye’de böyle bir şey yapılamaz, mümkün değil. Ama bence 2-3 sene geçtikten sonra bunu bile kaldırabiliriz. Meraklıları geliyor, “Ben 40 ev gezdim” diyor, yani Türkiye’deki bütün evleri gezmiş nerdeyse ve “Bana istediğinizi yapın” diyor. Ben de “O zaman takımıma tamam, istediğinizi yapabilirsiniz.” diyorum. Bizim aklımıza gelmesi de aslında ilkin şöyle oldu: Ortağım Çin’de yaşadı bir dönem, orada birkaç benzeri yer görmüş. Açma fikrinden sonra aklıma geldi, bende ABD’de birkaç macera temalı, korku tüneli tarzı yerlere gitmiştim. Sonra dedik ki “Bunları buraya uyarlayalım, Beşiktaş Çarşı’da böyle bir renge ihtiyaç var.” Çok da güzel oldu.

 

UT: Ne zaman açıldı peki burası?

 DE: Aktif olarak Temmuz-Ağustos gibi başladık. 1 yıl olmadı daha.

 

UT: Bu konağın, Dr. Kemal Bey’e atfedilen bir hikayesi var. İsterseniz sizden hikâyeyi alalım, sonra“Hikâyenin ne kadarı doğru?” diye soralım.

DE: Ne kadar doğru olduğunu söylemiyoruz. Gelen müşterilere de ne kadar doğru olduğunu söylemiyoruz. Hikâyenin tamamını oyun çıkışında anlatıyoruz, öncesinde tanıtımını atıyoruz. Hikâye şöyle: Kemal Arıtürk bir doktor. Nazi Almanya’sında zorla işkence yaptırılmış, çalıştırılmış bir doktor. Orada psikolojisi bozuluyor. Sonunda Kemal Bey Türkiye’ye dönüyor, Hicran Hanım ile evleniyor. Tam her şey yoluna girdi diye düşünüyor, çok memnun hayatından. Çocukları oluyor, Latife koyuyorlar adını. 4-5 yaşlarındayken Latife şu an bulunduğumuz odaya Kemal Bey’in muayenehanesine geliyor, yüzüne oksijen tüpü patlıyor ve yüzü yanıyor, dünya güzeli bir çocukken yüzü bakılamayacak bir hal alıyor. Kemal Bey’in iyice psikolojisi bozuluyor. Hicran Hanım biraz daha metanetle karşılıyor durumu; Kemal Bey sürekli Latife’yi tedavi etmeye çalışıyor. Bunu sağdaki soldaki öncelikle küçük çocukları kaçırarak deney yaparak yapmaya çalışıyor. Her yeni denemesi daha kötü hale getiriyor Latife’nin yüzünü. Zamanla yetişkinleri de kaçırmaya başlıyor. Daha sonra ev lanetleniyor; sesler, tıkırtılar, ayak sesleri, çığlıklar… Kaçırılan ruhlar evi ele geçiriyor. Kemal Bey hasta kabul etmeye devam ediyor; ama Latife’ye tedavi aramak için insanları burada kullanıyor. Bu oda içinde yapılan deneylere dair fotoğraflar da ipucu olarak burada duruyor. Kadın en sonunda dayanamıyor ve kafayı iyice yemeye başlıyor, günlük yazmaya çalışıyor; ama saçma sapan anlamsız şeyler yazıyor. Biraz olayları, biraz dini ritüelleri yazıyor; dine sarılmaya çalışıyor. Ancak belirtmeliyim biz evde hiçbir dini korkutma öğesi kullanmadık; çünkü bu bir hile ki ben kendi adıma da korkarım. En inanmayan insan bile bir süre sonra Arapça yazılar gördükçe, sesler duydukça ne kadar dalga geçse de korkmama olasılığı yok. Hikayeye geri dönelim, Hicran Hanım bir süre sonra deliriyor ve kendini asıyor ve o da evin bir hayaleti oluyor. Her gelen oyuncuya da buraya kadar anlatıyoruz. Oyun boyunca özellikle korku temasının hakim olduğu Dehşet Konağı’nda evdeki hayaletler, ölen bütün kurbanları, tüm kötü ruhları temsil ediyor ve onları rahatsız ediyorlar. Eve gelen dedektif ekiplerin amacı Latife’nin ruhunu huzura kavuşturmak. Hayaletler de, onları engellemeye çalışıyorlar. Tabii bu “Dehşet Konağı” oyununda böyle. “Gizemli Konak” oyunu korku sevmeyen, macera severler için oluşturulmuş bir dedektiflik temalı, evden kaçış oyunu da diyebiliriz.

 

 

UT: Yani sizin de bir oyuncu kadronuz var, doğru mudur?

DE: Evet bizim de bir oyuncu kadromuz var, doğrudur.

 

Enis Derdimentoğlu (ED): Daha önce de oyun türlerini Dehşet Konağı ve Gizemli Konak olarak ikiye ayırdınız, daha çeşitli oyun tema türleri var mı? Yoksa iki tema üzerinde mi yoğunlaşıyorsunuz?

DE: İki temada sınırlıyız. Gizemli Konak’ın bir versiyonu daha var, dedektiflik üzerine kurulu. Şirketler geliyor örneğin buraya. 5 ana bölümümüz var, bu 5 ana bölüme yerleşiyorlar ve onlara ipuçları veriyoruz, her bölümün sonunda bir ipucu buluyorlar. Her bölümün başında biri var ve her ekip zamanla yarışıyor. Anahtar kelimeyi ipuçları yardımıyla oluşturabilen ekip yarışı kazanıyor. Kurumsal müşterilerimiz için korku evimizde bu tarz 2 tema üzerinden onların ürün ve mesaj talebine göre farklı versiyonlar da yapabiliyoruz.

 

UT: Bir senarist ekibiniz var mı? Her farklı ekip için farklı versiyon yazılıyor mu?

DE: Yok, hayır, öyle olmuyor. Ama genelde her ekibin farklı istekleri oluyor. “Aşırı sert korkut.”, “Temas olmasın.” gibi istekler oluyor, mümkün olduğunca kişilere göre uyarlamaya çalışıyoruz. Bu biraz yaratıcılık işi aslında. Ben genelde her gün buradayım, birebir ilgilenmeye çalışıyorum her ekiple.

 

UT: Yani ben buraya ikinci kez geldiğim zaman aynı şeylerle mi karşılaşıyorum?

DE: Konsept aynı elbette. Bulmacalar ve çözeceğiniz kilitler aynı; fakat hayaletler dengesiz. Yani sizi ilk sefer korkuttuğu gibi korkutmayacaktır. Evet, oturmuş bir düzen var; ama başka şeyler yapabilir. Özellikle 2. ya da 3. gelişleriyse buna dikkat ediyoruz veya şöyle bir şey yapıyoruz; buraya 3 seferden fazla geldiyseniz, size “Sizi girişte kaçıralım.” diyoruz. Kaçırıyoruz, bize dahil oluyorlar ve arkadaşlarını korkutuyorlar. Ama genelde kimse korkutmuyor, bayağı şiddet uyguluyorlar, dövüyorlar arkadaşlarını.

 

UT: Var mı öyle ilginç anınız?

DE: Bir sürü var hem de. Müşterilerimizden biri mesela 2 kere geldi. 3. kere gelecek eve ve arkadaşına başka bir yere gideceklerini söylemiş. Ben yukarıdan izliyorum, çocuk kapıda kuru kafayı gördü, dönmeye kalktı. Arkadaşı onu itti, kapıda önce bir mücadeleye başladılar. Zaten içeri girip kapıyı kapattıkları an, oyun başlıyor. Konsept olarak da bunu hayal etmiştik. Sanki gerçekten cesur bir grup arkadaş “Haydi şu Beşiktaş’taki Dehşet Konağı’nın sırrını çözelim.” diye üzerlerine vazife olmayan bir işe girer ve sonra başlarına gelmeyen kalmaz. Daha önce gelen çocuk bunu bildiği için arkadaşını ittirdi içeriye, öteki oyun boyunca yalvardı yalvardı “Ne olur gidelim” falan diye. Ama arkadaşı o kadar çılgın ve eğleniyor ki, oyun sırasında yanımıza kaçtı, arkadaşını yalnız bıraktı. Biz korkutmak için aşağı inecektik, o da bizimle geldi, karanlıkta sürekli bana “Şok ver, şok ver.” diye bağırdı. “Yapamam öyle bir şey.” desem de nitekim arkadaşına şok verdi. Her şeyi yaptı çocuğa. Çocuk bağırıyor, ağlıyor, normalde 8-10 kişi girilen yerde çocuk tek kaldı. Fakat finalde o çocuk da dahil hepimiz çok eğlenmiş ve memnunduk halimizden.

 

 

“LOŞ IŞIKTAN BİLE KORKANLAR VAR”

 

ED: Peki kişiye ya da gruba özel korku dozajını ayarlıyor musunuz?

DE: Evet, ayarlıyoruz. Ama tabii ki belli bir seviyenin altına alamıyorum. Bugün gelecek bir ekip mesela “Gizemli Konak mı, Dehşet Konağı mı?” diye çok arada kaldılar, “Hangisini oynasak?” diye. “Temas olmasa olur mu?” dediler. Bir yere kadar belki; ama bir seviyenin altına inemez, korku oyunu bu. Gerçekten korkunç bir konsept Dehşet Konağı konsepti. Onlar da Gizemli Konak oyununa karar verdiler. Zaten Gizemli Konak çok çok korkanlar için oluşturulmuş bir konsept. Loş ışıkta bile korkanlar var,“Ya bir şey çıkarsa oradan.” diye. Bana sorarsanız ev kendinden korkunç. Ben yaptım, evet benim hayal gücüm, ne kadar fobim varsa koydum buraya. Kefenler, örümcekler, böcekler. Hamsterımız da vardı, canlı; ama onu fare zannedip korkuyorlardı. Ben bile hala korkuyorum bu evden, hele ki gece yalnızsam buradan çıktığımda birini arıyorum, şarkı söyleyerek ya da bağıra bağıra iniyorum. Şimdi biraz daha adapteyim; ama ilk 6-7 ay gündüz bile yalnız kalamıyordum. Audition geliyor mesela, burada çalışıyorum. Amerika’da kullanılan oyunculuk metotları temelli bir eğitim aldım ve bizim oyunculuk egzersizlerimiz biraz farklı. Şu an anlatsam tam oturmayabilir ama mesela evde “Damla Damla” diye dakikalarca kendime bağırmak,  anne karnındaki halini sadece sesini kullanarak deneyimlemek gibi gibi… Burayı bu normal olmayan egzersizleri için de kullanmak istedim, “Burada bağırsam ne olacak? Zaten korku evi.” diye. Ama yapamadım mesela. Çalışamadım, kalamıyordum burada. Diyorum bazen “Ya elektrikler kesilirse, ne yapacağım? Evde tarihi olduğu için çıtır çıtır sesler geliyor oradan buradan. Bir kere sokakta kaldım, ablam anahtarımı almış. Gece Abbasağa Parkı’nın orada oturuyorum, buraya 2 dakika, yanımda korku evinin anahtarı var. Yukarıda yatak da var, kalsam kalırım. Gece 3:30, yukarı çıkamadım, girişte betona oturdum. Saatlerce bekledim korkak bir şekilde. Kuruluşunda da tabutu getirirken elektrik daha yok, marangoz dalga geçiyor “Ben bunu kendime göre yaptım, ben içine gireceğim.” diye. Şartel kapalı, adamı elektrik çarpıyordu. Işıklar saçıldı, ben o sırada yere kapaklandım. Adam gerçekten ölüyordu. Aşağıda bir depomuz var, mesela orayı oyunlarda kullanmıyoruz, kilitli orası. Ekiplerden birinin videosunu çekiyorum ve o sırada o kapı kendi kendine açılıp kapanıyor. O kapıyı kimse açmadı ya da o esnada kapatmadı. Aklım almadı o anı yani.

 

UT: Peki oyunu tamamlayabilen oldu mu hiç?

DE: Tabii tamamlayabilen bir sürü ekip oluyor ama oran çok yüksek değil. Dehşet Konağı’nda önemli olan tamamlamak değil, çok korkmak. 1 saat boyunca mümkün olduğunca bu deneyimi gerçek kıldırmak, bol bol korku ve gerilim hissini yaşamanız hedefimiz . Siz 3 bölüm de geçseniz 7 bölüm de geçseniz fark sadece gördüğünüz ekstra oda olur ama biz sizinle 1 saat boyunca her şekilde dolu dolu uğraşacağız.  Siz derseniz ki “Ben illa tüm evi görüp oyun çözmek istiyorum.”size Gizemli Konak’ı öneriyorum. Meraklıları var ve biz bulmaca oyunları konusunda da çok iddialıyız, farklı ve güzel oyunlarımız var.

 

UT: İki oyun arasında fiyat farkı var mı?

DE: Hayır, iki oyun arasında fiyat farkı yok.

 

 

UT: Peki fiyatı ne kadar?

DE: 2 kişi 120 TL, 3 kişi 150 TL, 4 kişi 180 TL 5 kişiden sonrası kişi başı hep 40 TL

 

UT: Parayı oyun başında mı alıyorsunuz yoksa sonunda mı?

DE: Oyun sonunda alıyoruz. Başında çok vermek isteyen oluyor; ama biz çıkışta karşılıyoruz. Müşterilerimiz gerçekten çok tatlı insanlar, müşterilerle sorun yaşayan yerler duydum. Ama bizde hiç öyle bir şey olmadı. Hatta bir şey kırdıklarında parasını bile ödüyorlar.

UT: İnsanlar oyun sırasında sağlık sorunları yaşayabilir. Bunun için müşterilerden rapor ya da bilgi istiyor musunuz veya sağlık ekibiniz var mı?

DE:Sitemizde belirttiğimiz hastalıkları olanlara önermiyoruz. Zaten kişi kendini de biliyor, ciddi bir rahatsızlığı varsa kendine bunu yapmaz. Yapması için psikopat olması lazım. Yalnız şöyle bir durum var, bu oyuna gelen herkes ne hikmetse hasta. Buraya gelen ekiplerin %80’i hasta. Yani hasta olduklarını iddia ediyorlar. Ya kalbi var ya panik atağı var. Bizde yaş sınırı korku oyunu için 12-65. Hatta yaşlılar daha soğukkanlı, daha sağlıklı, her şeyi görüyorlar. Küçücük çocukların kalbi var, 12 yaşında çocuk ya. Oyun esnasında panik olup korkmamak için yapıyorlar tabii ki. Gerçekten bayılan ağlayanların dışında bazıları da ağlama taklitleri yapıyor az korkutulmak için, sonra çıkarken itiraf ediyorlar.

 

UT: Oyun esnasında kızdığınız bir ekibi daha çok korkutma ya da acıdığınız bir ekibi daha az korkutma gibi bir tavrınız var?

DE: Acımak ile ilgili değil, bir bölümümüz var, tek kalmaları gereken, orada azami dikkat ediyorum. Artık böyle sesleri gidiyor, sessizleşiyorlar ya da yüz ifadelerinden anlıyorum korktuklarını, bayıldı bayılacak yani, orada çok yüklenmiyoruz.

 

UT: Oyunu nereden kontrol ediyorsunuz?

DE: Kontrol odamız var burada.

 

UT: Peki korkutma ekibiniz kaç kişi?

DE: Tam sayı söylemiyoruz; ama genelde gelen grubun ne kadar kalabalık olduğuyla ilgili değişiyor.

UT: Siz profesyonel bir oyuncusunuz. Ekibinizin diğer kalanı da oyuncu mu?

DE: Ben ilk başlarda öyle planladım aslında. İlk arayışta konservatuar mezunu olsunlar falan istedim. Sonra hata yaptığımı fark ettim, ben de ilk başta İngilizce Uluslararası Ticaret okuduğum halde oyunculuğa devam ettim. Yaratıcılığın bununla bir alakası yok. Mühendis mesela çok fazla çalışıyor burada, çok yaratıcı oyunlar kattılar ve hala da katmaya devam ediyorlar. Benim için yaratıcı ve eğlenmeyi sevmeleri önemli. Bu bir görev gibi değil, ben de gerçekten çok eğleniyorum. Sete gittiğimde “Allah’ım ben ne yapıyorum burada? Evimde ne güzel eğleniyordum.” dediğimi biliyorum ilk zamanlarda. Tabii sonradan setleri de özlediğimi fark ettim. Çok eğleniyoruz, aşırı eğleniyoruz biz burada ve eğlenmeyen takım arkadaşı istemiyorum.

 

UT: Peki ekip oyunlarda değişiyor mu?

DE: Eğer siz oynamaya 2. kez geliyorsanız, önceki ekipte ben varsam bu defa kesinlikle olmuyorum. Çünkü beni gördükten sonra alışıyorsunuz.

 

“KORKU EVLERİ DÖNEMİN ÇILGIN GİRİŞİMİ”

 

ED: Doğum günü kutlaması ya da evlilik teklifi gibi olaylar oldu mu hiç peki?

DE: Evet, oldu. Birkaç kere yaptık burada evlilik teklifi. Gizemli Konak’ta da Dehşet Konağı’nda da yaptık. Önceden buraya gelip hazırlıyorlar odayı, dekore ediyorlar artık ne istiyorlarsa tamamen onların istediği gibi bir plan yapıyoruz. Yukarı tek yolluyoruz mesela yüzüğü buluyor ya da hayalet kılığındaki erkek maskesini çıkarıp evlenme teklifi ediyor. Ben kadınlara “Artık sizde burada evlenme teklifi yapın.” diyorum. İnsanlar sürekli farklılık arıyor. Kadınlar da artık masada mum, yemek falan istemiyor. Çağ da çok çılgınlaştığı için herkes bir farklılık peşinde. Korku evlerini de dönemin en çılgın, yaratıcı girişimleri olarak görüyorum. Doğum günü olduğu zamanda tek başına bırakılıp pastasını bulduruyoruz. Kameralardan da görüntülerini veriyoruz.

 

UT:Şu anda odanın her yerinde kamera var mı?

DE: Tabii. Kör noktalar da var her odada; ama genel olarak odayı görüyorum.

 

UT: Peki nereye evrilir korku evleri? Ne kadar daha sürer modası?

DE: Bir kere, bakacak olursak en popüler olduğu dönem geçti. İlk zamanlarda korku evleri daha yokken, kaçış evleri konsepti vardı ve rezervasyona iki dakika geç kalırsan oyun sürenden kesilir, ipucu hakkın sınırlı olurdu. 6 bölümlü bir eve gittim, ipucu hakkımızı bitirdik, 3.odada kaldım süre bitene kadar, öyle bekledim odada. Şimdi ise müşterilerin sözü geçiyor. Sektör ne kadar gelişirse bizim için o kadar iyi. Normalde rekabet ortamı olsun istemezsiniz ya bizde öyle değil. Sektör ne kadar çok popülerleşirse hepimiz için o kadar iyi olur.

 

UT: Günde kaç saatiniz geçiyor burada?

DE: Hiç belli değil. Bugün mesela sabah 10’da geldim gece muhtemelen 2 gibi falan çıkacağım. Belli olmuyor, tamamen rezervasyona göre buradayım. Zaten çok yakında oturuyorum.

 

UT: Gece gelmek, oynamak isteyen var mı?

DE: Tabii ki gece çok ciddi bir talep var. Şirket kararımız gereği gece rezervasyonlarını artık yapmıyoruz. Yaz geldiğinde de beni gece 4’e kadar arayacaklardır “Haydi açın, gelelim.” diye.

 

“Mübarek’in Serbest Bırakılması Sisi’nin Bir Hamlesi”

0

Geçtiğimiz hafta yayınlanan 1.bölümün ardından Onur Sinan Güzaltan ile Kahire sokaklarındaki yürüyüşümüze 2.bölümde devam ediyoruz. Bu bölümde Mısır Ordusunu, Mısır’la benzerliklerimizi, Hüsnü Mübarek’in serbest bırakılması ve daha birçok konuyu konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

“TÜRKİYE’NİN AYDINLARININ BAĞIMSIZLIĞINDAN BAHSEDEMEZSİNİZ”

EDK: Türkiye’de, Gezi’de sokağa çıkan kesim içinde bir grup ordu karşıtlığını savundu. Hâlâ savunuyorlar. Mısır’da böyle bir durum söz konusu oldu mu?

OSG: Mısır’da bu sivil toplumcular ve ABD tarafından manipüle edilen bazı gruplarda körü körüne bir ordu düşmanlığı vardı. Fakat geniş kitleler şunun farkındaydı: Devletin temel direği ordudur ve ordu bölünürse Mısır da bölünür.

İhvan’ın devrilmesi sırasında Mısır halkı tekrar ordusuna sarıldı. Bu süreçte ordunun yanlışları tabii ki oldu. 2011’e kadar Mısır ordusu ABD’den senede 1,5 milyar dolar yardım alıyordu. Fakat aynı ordu ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni, İhvan’ı paramparça etti.

Türkiye’ye bakalım; 1980 yılında ordu içindeki bir grup, ABD destekli olarak darbeye imza attı ve ülkenin ilericilerini adeta biçti. Fakat bizim özümüz Mehmetçik bugün Suriye’de ABD’nin desteklediği kuvvetlere karşı bir savaş sürdürüyor. Dolayısıyla siyahlar ve beyazlar yok derken bunu söylemek istiyorum. İç içe geçmiş bir yapı var. Burada önemli olan emperyalizme karşı alınan tavır. Mısır ordusu da Türk ordusu da özünde antiemperyalist temeller üzerine kurulmuş ezilen milletlerin ordusudur. Siyasete düşen görev bu bilinci ortaya çıkarmak ve bu bilinç üzerinden bir hareket kurmak…

Bizim en büyük kavgamız bağımsızlık. Bağımsız değiliz. Entelektüel olarak da bağımsız değiliz. Türkiye’nin aydınlarının bağımsızlığından bahsedemezsiniz. Sürekli Batı’da çıkan kitaplar, Batı’da çıkan müzikler, Batı’da çıkan sanat. Eee koskoca bir dünya var. 600 milyonluk Batı’dan bahsediyoruz. Bir de Çin’i, Mısır’ı, Hindistan’ı, İran’ı düşünelim. Bunlar çok köklü medeniyetler. Buralara gözünüzü kapatıp belirli yerlere bakarak daha ne kadar ayakta kalabilirsiniz ki?

Halkı aydınlatma, siyasete yön verme anlamında en büyük rol aydınlara düşüyor.

Doğu’yu takip etmek daha fazla insanın oraya gitmesi, oradaki halkla, oradaki gençlerle konuşması gerekiyor. Biz bu kitapta orasıyla ilgili bir kıvılcım çakmaya çalıştık sadece. Ben bunun devamının geleceğine inanıyorum.

“TÜRK VE MISIR ORDUSU ANTİ-EMPERYALİST GELENEKTEN GELİYOR”

EDK: Türk ordusu için Atatürk’ün ordusu denilebilir, Mısır Ordusu Nasırcı diyebilir miyiz?       

OSG: Türk Ordusu’nun da Mısır Ordusu’nun da kökü antiemperyalist bir geleneğe dayanır. Türk Ordusu İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan işgalcileri kovan bir ordu olarak sembolize edilmiştir.

Mısır Ordusu’na baktığınız zaman dayandığı gelenek Nasır’dır -Modern Mısır Ordusu’ndan bahsediyorum- Nasır kimdir? İngiliz emperyalizmini ülkesinden def eden, emperyalizmin bölgedeki işbirlikçisi İsrail’e karşı savaşmış, bağımsızlıkçı bir gelenekten gelen hatta sonrasında sosyalizme evrilen bir isim. Bugünkü Mısır’a baktığınız zaman bunun etkilerini görebilirsiniz. Mısır, ABD’yle iş birliği içine girmiyor. Hatta İhvan’ın devrilme sürecinde karşı karşıya bile geldiler. Bugünlerde mesela Rusya’yla nükleer anlaşmalar imzalıyorlar, Çin’le altyapı anlaşmaları imzalıyorlar. Çok kutuplu bir politika izliyorlar. Bizim de izlememiz gereken politikanın bu olduğuna inanıyorum. Sadece batıya değil; kuzeye, güneye, doğuya açık olmalıyız. Bizim ülkemizin, vatanımızın, milletimizin menfaatlerini gözeten bir politika bizi daha ileriye ve daha ileri mücadelelere götürecektir.

“MÜBAREK’İN SERBEST BIRAKILMASI SİSİ’NİN BİR HAMLESİ”

EDK: Sisi’ye karşı da bir isyan olur mu?

OSG: Yaklaşık 1 ay önce Mübarek’i serbest bıraktılar. Neden serbest bıraktılar? Çünkü Mısır ekonomik anlamda çok ağır bir darboğazdan geçiyor. Özellikle Sina Yarımadası’na IŞİD’in artarak süren saldırıları var. Son Kilise saldırılarıyla terörü şehre taşımaya çalıştılar.  Siyasi ve ekonomik anlamda kritik bir süreçten geçiliyor.

Son dönemde ufak çaplı da olsa bir iki sokak hareketi oldu. Çünkü ekmek fiyatlarına çok büyük zam geldi. Neden geldi? ABD destekli Suudi Arabistan Mısır’a enerji, petrol yardımında bulunuyordu. Mısır, Suriye konusunda Rusya’yla birlikte adım attı. Esad Hükümeti’ni desteklediğini açıkladı. Çok taze bir olay, belki 6-7 aylık bir süreç. Hemen ertesinde Suudi Arabistan yardımları kesti. Hemen arkasından Mısır’da çok büyük bir ekonomik kriz başladı. 2014’te bir dolar 8,5 Mısır Poundu iken, bugün bir dolar 20 Mısır Poundu. Temel gıda fiyatlarında çok büyük bir yükseliş var. Bu riskli, çok riskli.

Mübarek’in serbest bırakılması da aslında Sisi’nin bir hamlesi. Planı şu: Bütün kuvvetleri, -burjuvazinin Mübarek’i destekleyen kanadı da buna dahil- tek çatı altında toplamaya çalışıyor. Çünkü hassas bir dönemden geçiyorlar. Mübarek’i serbest bırakmasının hemen ardından Mübarek’e karşı çarpışmış 300 tane siyasal mahkûmu serbest bıraktı. İçlerinde kesinlikle İhvancı yok tabii ki… En geniş birliği sağlamaya çalışıyor. Çünkü o da farkında. Çok kritik bir süreç, neyin ne olacağı belli değil. Irak’ta, Suriye’de olanlar belli, en geniş cepheyi kurmaya çalışıyor.

Sisi eğer denge politikasını sürdürebilirse öte yandan da vaat ettiği sosyal reformları gerçekleştirebilirse; eğitim, kadın hakları, tarım politikaları, turizmi tekrar canlandırması anlamında, siyasi ömrü daha uzun olur. Fakat iktidarını belirli bir zümreye dayamaya çalışırsa, halktan kopuk bir politika izlerse onun için de bu sürecin sonuçları ağır olur.

SİSİ, MÜBAREK Mİ OLACAK, NASIR MI?

EDK: Peki sizce hangisi olur? Mübarekleşir mi?  Nasırlaşır mı?

OSG: Zor bir soru. Gelecek okumuyoruz. Temel dinamikler var ve bunları anlamaya çalışıyoruz. Sisi gelirken Sisi’ye Nasır gömleği giydirmeye çalışanlar oldu. Sisi: “O gömlek bana bol gelir” dedi. Nasır’a bakalım. İlk iktidara geldiği zaman emperyalizmi İngiltere’den ibaret sanıyor ve ABD’yle çok yakın ilişkiler izliyor. Samir Amin’in çok güzel bir lafı var: “Nasır, Nasır olduğunu Bağlantısızlar Hareketi’nde bir toplantıda Çin Başbakanı Chou En-lai ile görüştükten sonra anladı ve işte o zaman Nasırizm doğdu” diyor. Sisi için de aynı şey geçerli. Koşulları belirleyen hayatın kendisidir. İşte bu koşullar Sisi’nin Mübarek mi yoksa Nasır mı olacağını ortaya çıkartacak.

EDK: Mübarek’in devrilmesi sürecinde sizce en kritik an neydi?    

OSG: Tek bir kritik süreçten bahsedemeyiz. Halkın polis şiddetine rağmen sokaktan ayrılmaması önemli bir nokta. Devam eden direniş, polis kuvvetlerinin 72 saat içinde çökmesine neden oluyor. Diğer önemli nokta ise ordunun Mübarek’e tam destek vermekten çekinmesidir.

EDK: Kitapta El-Ezher’den bahsediyorsunuz. El-Ezher neden bu kadar güçlü?  Sisi’nin El-Ezher’e bakışı ne yönde?

OSG: Mısır’da devleti devlet yapan kurumların içinde ordu da var, El-Ezher de var, milli burjuvazi dediğimiz gruplar da var. Bu bir bütün. Mısır laik bir ülke değil. Seküler olarak isimlendirebiliriz fakat laik değil. Din bir şekilde hayatın içinde ve devlet dini dediğimiz şeyi sürdürebilecek bir yapı olarak El-Ezher mevcut. Bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı’na benziyor aslında. Diyanet bizde kim tarafından kuruldu? Mustafa Kemal Atatürk tarafından kuruldu. Tabii ki Diyanet’ten çok daha eski bir kurum El-Ezher Üniversitesi. Dünyanın en eski üniversitesi.

Şimdi çok enteresan bir oluşum var din anlamında Mısır’da. Farklı televizyon kanalları var ve devlet tarafından dolaylı yoldan desteklendikleri söyleniyor bu kanalların. Bu televizyon kanallarında mezhepçi yaklaşıma, Sünni-Şii bölünmesine karşı bir yayın sürdürülüyor. İran ve Mısır tekrar yakınlaşmaya başladı. El-Ezher, devletin sac ayaklarından bir tanesi ve Sisi’yle arasında herhangi bir problem yok.

“KADINLAR, MISIR ULUSUNU EVLATLARI OLARAK GÖRÜYORLAR”

EDK: İhvan iktidarı süresince Mısır’da kadınlara yönelik tepkilerin daha sertleştiği görülüyor. Kitapta da Joanna isimli bir kadının metroda erkekler bölümüne binmek için verdiği kavgayı anlatıyorsunuz. Mısır’da tüm kadınlar Joanna gibi tepkili ve kararlı mı? Yoksa sadece bu kararlılık birkaç örnekten mi ibaret?

OSG: Mısır’da 2011’de Mübarek ve 2013’te İhvan devrilirken de cephenin, barikatların en önünde duran isimler kadınlardı. Hatta çok güzel bir anekdot var. Mısırlı bir dostumuz anlatmıştı. Tunus’ta isyanlar başladığında kadınlar sokağa çıkıyor “Ey Mısırlılar Ey Mısırlılar sizin de Tunus’taki gibi erkekleriniz var” diyerek erkeklerini sokağa çağırıyorlar. Kadın Mısır’da günlük hayatın içinde. Kahvehanede garson olarak, Dışişleri’nde diplomat olarak, polis olarak da sizin karşınızda. Kadınlar Mısır ulusunu kendi evlatları olarak görüyorlar. Ve o kadınlar sokaklara dökülüp önce Mübarek’e karşı sonra kendilerini erkeklerden aşağı, ikinci sınıf vatandaş olarak gören İhvan’a ve Siyasal İslam’a karşı mücadele ettiler. Şimdi de mücadelelerine tüm dünyada kadınların devam ettiği gibi devam ediyorlar. Kadını özgür olmayan bir ülkenin özgür olmasına imkân yoktur.

“HER ÜLKENİN AŞURLARI VAR”

EDK: Aşur’u da konuşmak isterim. Kitapta en ilginç bulduğum kişi. Sorularla dolu bir karakter. Aşur nasıl bir insan siz çözebildiniz mi?

OSG: Binlerce Aşur var. Şimdi bu röportajı Eminönü’nde yapıyoruz. Sokaktan geçen insanları izliyoruz, boyacılar, çaycılar, hamallar ve niceleri. Her ülkenin Aşurları var. Dünya var olduğu müddetçe olacaklar. Aşurlar sokağı anlatıyorlar, öte yandan eğitimsizliği anlatıyorlar ama bir yandan da sokaktaki içgüdüsel olgunluğu anlatıyorlar. Aşurlar ağacın yaprakları gibi bir o yana bir bu yana savruluyorlar.

EDK: Biraz daha net olması için soruyorum. Mısır’da 25 Ocak ve 3 Temmuz isyanlarını, özellikle 3 Temmuz isyanını devrim olarak nitelendiren var darbe olarak nitelendiren var. Hangi kesimler devrim, hangi kesimler darbe olarak değerlendiriyor?

OSG: Şimdi bakalım; İhvan’ı devirmek için 90 milyonluk Mısır’da 30 milyona yakın insan sokağa döküldü.

30 milyon insanın sokağa döküldüğü ve orduyu peşinden sürüklediği bir süreci, Mısır halkı elbette ki devrim olarak adlandırır.

Ancak Batı etkisinde kalan aydınlar -içlerinde gerçekten samimi olan gençler, dostlarımız da var- ve İhvan mensupları bu süreci bir darbe olarak isimlendiriyorlar.

Fakat çok açıktır ki, İhvan, ordu-millet birlikteliğinin sonucunda devrilmiştir ve bu süreç bir devrimdir.

“SORUNLARIMIZ ORTAK VE BUNLARI ÇÖZMEK İÇİN BİR ARAYA GELMEMİZ ŞART”

EDK: Peki, Mısır’ın nargilesi mi daha güzel yoksa Türkiye’nin nargilesi mi?

OSG: Nargileyi -Saint Benoit lisesindeydim ben o zaman- Tophane’de içerdik. O zaman o nargile güzeldi şimdi oralar da kapandı. İki ülkenin nargilesi olsun, mimarisi, gelenekleri olsun daha birçok ortak noktası var.

Biz işte bu kitapla ve oraya gitmekle aslında bunları az da olsa ortaya çıkarmaya, üzerlerindeki tozu atmaya çalıştık. Pek çok ortak noktamız var ve oraya gittiğinizde oradaki aydınlarla, gençlerle iletişime girdiğinizde Kahire’deki ve İstanbul’daki benzerlikleri ya da kadınların neler çektiklerini daha iyi görüyorsunuz.  Sorunlarımız ortak ve bunları çözmek için bir araya gelmemiz şart.

Bölge halklarıyla aynı masaya oturmazsak kısır döngümüzde kaybolup gideceğiz.

EDK: Mısır’la tarihi ve kültürel benzerliğin tek sebebi Osmanlı’nın orada bir dönem bulunması mı?

OSG: 1517 Ridaniye Savaşı’ndan sonra Mısır’ı alıyoruz. 400 sene Mısır’da kalıyoruz. Bu etkiyi elbette ki yadsıyamayız. Ondan önce baktığımız zaman Kölemenler ve Memlükler. Çerkez kökenli Kafkaslardan gelmişler. Türkiye’de de büyük etkileri var, orada da çok büyük etkileri var. Bizi birbirimize bağlayan aslında Akdeniz. Onun haricinde Osmanlı’ya kafa tutan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın reformist fikirleri İttihat ve Terakki’yi etkiliyor. Kahire’deki çocuk Gezi’den, Gezi’deki çocuk Kahire’den etkileniyor. Ondan önce Nasır Atatürk’ten etkileniyor. Bu aynı coğrafyayı paylaşmanın bir sonucu.

EDK: Azerbaycan ya da diğer Türki Cumhuriyetler ile benzerliklerimiz ve kültürlerimizin uyumu konuşulur ama baktığımız zaman Arap kökenli bir devlet olan Mısır ile sanki daha çok benzerliğimiz daha çok doku uyumumuz var gibi?

OSG: Türki Cumhuriyetler ile dil birliğimiz var bu çok önemli bir olgu. Çünkü dil bir metot. Matematiğe başlangıcımız dil öğrenmekle oluyor. Oralarla da birçok benzerliğimiz var ama benzerlik tek bir şey değil birden çok. Hangi noktalar çok benziyor? Tarihsel köken konusunda baktığımız zaman 4 bin yıllık bir tarih birliği var. Orta Asya steplerinden Anadolu’ya kadar uzanan bir Türk Medeniyeti var. Elbette ki bunun izlerini taşıyoruz.

Mısırlılarla da çok kültürel alışverişimiz olmuş. Mesela pek çok Mısırlı kendilerine Arap demez biz Mısırlıyız der. Çünkü adamlarda 8 bin yıllık medeniyet var. Bizde nasıl 5 bin yıllık medeniyet varsa onlarda da 8 bin yıllık organizasyon, devlet olma bilinci var. Nil yatağı çok geniş bir yatak. Memlükler, Osmanlılar, Fransızlar birçok medeniyet geçmiş ama onlarda Mısırlılık bilinci var. Nasıl bizde Anadolu’da 72 halk yaşasa da bizi bir arada tutan Türk olma bilinciyse, bu aynı bilinç işte. Türk Milleti kavramı içinde Mısırlılık da var, keza Mısır Milleti içinde Türklük olduğu gibi.

EDK: Yeni çalışmalarınız var mı?

OSG: Fransa’da çok uzun süre kaldım. Orada da günlük hayata dair yazdığım anekdotlar var. Ortadoğu’da da uzun süre bulundum. Bunların hepsi bir süreç, iyi harmanlamak lazım, iyi damıtmak lazım. Elbette ki bu yolda devam etmeyi düşünüyorum.

EDK: Eklemek istedikleriniz var mı?

OSG: Gençlerimizin, aydınlarımızın aklını, gözünü doğuya;  Mısır’a, İran’a, Irak’a, Suriye’ye çevirmeleri lazım. Oraları sadece bataklık, kan gölü olarak görmek yanlış ve eksik bir bakış açısı. Kafamızı kaldırıp doğuyu anlamalıyız.

Bölgeyi sadece terör örgütlerinden ibaret görmek yerine, oradaki medeniyetleri anlamaya çalışmak, tarihsel bağları ortaya çıkarmak, bize çok şey katacaktır. Yaşadığımız kısır döngüyü kırmanın tek yolu komşularımızı anlamaktan geçiyor. Böyle bir yöneliş ufkumuzu genişletecek, yolumuzu aydınlık kılacaktır.

“ABD, Mısır Devrimi’ni Boğmaya Çalıştı, Fakat Başaramadı”

0

30 yıldır Hüsnü Mübarek yönetiminde yaşayan Mısır 25 Ocak 2011 günü tarihindeki en önemli günlerden birine uyandı. Günlerce süren protesto gösterileri ve direniş sonunda 11 Şubat günü Hüsnü Mübarek’in istifası geldi. Sonrasında gelen İhvan yönetimiyle yeniden ayaklanan Mısır Halkı, Ordu-Millet işbirliğiyle İhvan yönetimini de devirdi. Ama bir yandan Mısır’daki kafa karışıklığı da devam ediyor. Bazı kesimler yaşananları devrim olarak nitelendirirken bazı kesimler de bu süreci devrim olarak nitelendirmeyi doğru bulmuyor. Türkiye’deki Gezi Hareketiyle benzerlikler gösteren Tahrir Hareketini, Kahire sokaklarını, Mısır’daki süreçte ABD’nin konumunu, Mısır’ı Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi temsilcisi olarak gezen, oralarda Mısır’ın her kesiminden isimlerle görüşen Gazeteci Onur Sinan Güzaltan ile konuştuk. Kahire sokaklarındaki görüşmelerini “Tanrı Bizi İster mi?” ismiyle kitaplaştıran Güzaltan’la Mısır üzerine yaptığımız söyleşiyi 2 bölümde yayınlıyoruz. Bir solukta okunan, Mısır’da yaşananların objektif şekilde tarihe not bırakırcasına yazıldığı “Tanrı Bizi İster mi?”kitabı üzerine söyleşimizin 1.bölümünü siz değerli okurlarımıza sunuyoruz.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Enis Derdimentoğlu

“ORTADOĞU’DA MISIR’SIZ SAVAŞ, SURİYE’SİZ BARIŞ OLMAZ’’

Ercan Deniz Küçük (EDK) : Mısır’ı, Kahire sokaklarını gezdiniz. Oralarla ilgili izlenimlerinizi, Mısır’ın toplumsal ve siyasal yaşamı hakkında görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Onur Sinan Güzaltan (OSG): Mısır, Afrika’nın Akdeniz’e açılan kapısı; bir taraftan da özellikle Arap Dünyası’nın kalbi konumunda. Bölgede sıkça kullanılan bir laf vardır: “Ortadoğu’da Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz’’ diye.

Mısır tarihsel olarak Arap milliyetçiliğinin aynı zamanda başta Siyasal İslam olmak üzere Arap dünyasındaki fikri akımların kalbi konumundadır.  Bununda ötesinde 8000 yıllık bir medeniyetten bahsediyoruz. Antik Mısır’dan, Firavunlardan bugünlere kadar uzanan bir organizasyon, kurum, devlet yapısı var Mısır’da. Sadece bölge için değil dünya için de tarihsel bir örnek niteliğinde.

Bugüne dönersek, Mısır’da 2011’den bu yana yaşananlar, Türkiye’de de yakından takip edildi çünkü siyasal hayatımızı ilgilendiren gelişmeler yaşandı.

Halk isyanının zaferle taçlandığı 25 Ocak Devrimi’yle beraber, 30 yıllık Mübarek diktatörlüğü tarihin mezarlığına gömüldü.

Sonrasında çalkantılı bir geçiş süreci yaşandı ve Müslüman Kardeşler (İhvan) iktidarı ele geçirdi. Türkiye’de bu sürecin yakından takip edilmesinin bir nedeni de AKP’nin ideolojik temellerinin kaynağı olan Siyasal İslam’ın somutlaştığı İhvan’ın iktidarı ele alışı ve sonrasında yıkılışı oldu.

İhvan 2013 yılında, bizdeki Gezi Parkı İsyanı’na benzer bir halk hareketiyle yıkılıverdi. 90 milyon nüfusa sahip Mısır’da, resmi rakamlar 30 milyona yakın insanın İhvan iktidarına karşı sokaklara döküldüğünü belgeliyor.

Bu isyanın bir diğer enteresan yanı da, Türkiye’de sıkça dile getirilen ordu-millet birlikteliğinin, Mısır’da, İhvan’a karşı vücut bulması oldu.

Bu pratikten öğrenecek çok şeyimiz var.

Ordu-millet bütünlüğünün ilk nüvelerinin atıldığı İttihat ve Terakki hareketine de baktığımız zaman bu hareketin üyelerinin sadece 1789 Fransız Devrimi’nden değil, aynı zamanda modern Mısır’ın kurucusu olarak kabul edebileceğimiz Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın reformlarından da etkilendiğini göreceğiz.

TAHRİR VE GEZİ’NİN FARKI

EDK: Peki Mısır’da ne kadar kaldınız? Kimlerle görüştünüz?

OSG: Mısır’da hem Aydınlık gazetesinin hem Vatan Partisi’nin temsilcisi olarak aralıklarla bir buçuk yıl kaldım.  Aynı zamanda Sorbonne ve Kahire Üniversitesi’nin ortak bir yüksek lisans programında Uluslararası Ticaret Hukuku üzerine araştırmalar yaptım.

2013’te Müslüman Kardeşler iktidarının yıkılmasından kısa bir süre sonra Kahire’ye vardım.

Kitapta da bahsettiğim gibi biz orada 2011 ve 2013 süreçlerini, oradaki sokak hareketlerini ve aynı zamanda hem ordunun hem bürokrasinin tepkilerini farklı kesimlere sorarak öğrenmeye çalıştık.

Görüştüğümüz kişiler arasında ordu mensupları, İhvan üyeleri, burjuvazinin farklı kanatları, diplomatlar ve sokak isyanlarının öncüsü genç devrimciler var. Onun dışında, ayakkabı boyacılarına, kahvecilere, meyhanecilere de yaşananları sorduk. Devrimin fotoğrafını çekmeye çalıştık.

Bu fotoğrafı çekerken şaşırtıcı bir biçimde 2011 ve 2013’te yaşananların, Türkiye’deki gelişmelerle, yani Gezi İsyanı, AKP iktidarı,  ordu-siyaset ve din-siyaset ilişkileriyle büyük benzerlikler taşıdığını fark ettim.

Bu bağlamda, Mısır’da siyasi parti temsilcileri, ordu mensupları ve İhvan üyeleriyle yaptığım görüşmelerden sonra daha iyi anladım kifikirsel,kültürel ve tarihi anlamda Türkiye’nin bir yarısı Avrupa ise, diğer yarımızı Ortadoğu oluşturuyor.

Sorunlarımız ve sorularımız ortak.

Vardığım sonuç ise, Türkiye’de entelijansiyanın aksak bir biçimde yürüdüğüdür. Çünkü hem siyasi hem entelektüel anlamda tüm ilgimizi Batı’ya doğru yöneltmiş durumdayız ve sadece Mısır’a değil; İran, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’ya hem gözlerimizi hem zihnimizi kapatmışız.

 “ ‘ÖRGÜTSÜZ OLMAK İYİDİR’ FİKRİ POHPOHLANIYOR”

EDK: 25 Ocak Mısır’ın bir nevi Gezi Direnişi… Bundan siz de bahsettiniz, çok fazla benzerlik mevcut. Kitapta da bahsediyorsunuz. Ahmed Hassan örgütsüz olmayı savunuyor. Türkiye’de de bu bir dönem konuşuldu. Neo liberallerin Gezi ruhuna hâkim olmaya çalışıldığı görüldü. Kendilerini ön plana çıkarmaya çalıştılar; HDP’nin kurulması örneğinde olduğu gibi… Mısır’da böyle bir süreç yaşandı mı?

OSG : Ahmed Hassan’dan laf açılmışken önce “Ahmed Hassan kim?”, size onu anlatayım. Ahmed Hassan 2011 Hüsnü Mübarek’in ve 2013 Müslüman Kardeşlerin devrilmesinde temel dinamik olan sokak hareketlerinin doğal önderlerden bir tanesi. Aynı zamanda Oscar alan Meydan belgeselinin de başrol oyuncusu.

Şimdi şöyle bir durum var Mısır’da; siyasal parti kültürü bizde olduğu gibi yok. Neden yok? 1952 Hür Subaylar Devrimi’yle ordu içindeki bir cunta iktidarı ele geçirdi fakat iktidarı halkla paylaşmadı. Hür Subaylar ne olursa olsun büyük devrimcilerdir, İngiliz emperyalizminin Mısır üzerindeki boyunduruğuna son vermiş ve halkın refahına yönelik reformlar gerçekleştirmişlerdir.

Bu konuyla ilgili çok güzel bir örneği, Mısır’ın ilk kadın milletvekillerinden Leila Takla vermişti; Atatürk ile Nasır’ı karşılaştırmış ve “Nasır Atatürk’ü örnek aldı. Sömürgecileri yurdun dışına attı, reformlar yaptı; toprak anlamında, günlük hayat anlamında, bir çeşit laiklik getirdi; kadınlara haklar verdi fakat Atatürk’ün yaptığı yönetimi halka indirme devrimini yapamadı ve iktidar bir zümrenin elinde kaldı” demişti.

Bu nedenledir ki, Mısır’da siyasi parti kültürü yok; buna bağlı olarak örgütlenme de sınırlı. Nerede örgütlenme var? İşçilerin arasında. Kuvvetli bir sosyalist damar var Mısır’da. İşçi hareketleri, içinde güçlü ancak sıradan vatandaş arasında örgütlenme bilinci yok.

Ahmed Hassan gibi gençlerin açmazı buradan başlıyor. Ekmek, sosyal adalet, özgürlük sloganıyla sokağa çıktılar fakat bir örgütleri yok. Şimdi siz 30 senedir yerleşmiş bir organizmayı bütün kurumlarıyla yıkıyorsunuz, Kahire 3 hafta boyunca yanıyor fakat siz yerine ne koyacağınızı bilmiyorsunuz. “Mübarek istifa!” tamam. Sonra Mursi geliyor, şeriat hükümleri istiyor; “Mursi istifa!” tamam. Ama onun yerine ne koyuyorsunuz? Hiçbir şey.

Ayrıca, bu noktada şöyle bir manipülasyon var; Türkiye’de de sivil toplum kuruluşlarının yaptığı gibi, “Örgütsüz olmak iyidir.” fikri pohpohlanıyor. “Biz sadece kadın hakları istiyoruz; çiçeklere böceklere hak istiyoruz.” Eninde sonunda şunu görüyorsunuz ki eğer siyasi bir taktiğiniz, stratejiniz yoksa bütün bu mücadele boşa elbette ki gitmiyor ancak heba oluyor. Çünkü hedef odaklı değilsiniz.

Fakat bu gençler şunu fark ediyor: 2011’de yıktık, 2013’te yıktık, sonuç olarak yerine hiçbir şey koyamadık. Ondan sonra kafalarında şu uyanıyor: Biz neden örgütlü değiliz? Şimdi şimdi yeniden örgütlenmeye çabalıyorlar fakat sivil toplumcular örgütsüzlük propagandalarına devam ediyor. Şunu korumak istiyor olabilirler: İki tane kuvvet var; biri ordu, zaten doğal olarak örgütlü, diğeri de İhvan. Diğer güçleri örgütsüz bırakarak bütün hareketi kırmaya çalışıyorlar. Sivil toplumculuk bir zehir gibi…

ARAP BAHARI’NI SADECE ABD’YE BAĞLAMAK KOLAYCILIK

EDK: Kitapta bazı görüşmelerinizde muhataplarınızın şunu söylediği görülüyor: “Böyle bir hareketi zaten bekliyorduk.” Örneğin Türkiye’de Gezi Hareketi’nde kitleler, örgütler hazırlıklı değildi. Peki, Mısır’da böyle bir hazırlık var mıydı?

OSG: Arap Baharının tamamı için ABD düğmeye bastı ve iktidarlar domino etkisiyle yıkıldı diye bir kanı var. Yanlış bir fikir olduğunu belirtmek gerekiyor.

Bundan çok daha öte bir şey var orada. Mısır’da işçi grevlerinin istatistiklerine baktığınız zaman, çok hızlı yükselen bir ivmeye sahip. 2011 öncesi toplum genelinde zaten bir hareketlilik mevcut. Şu anki Devlet Başkanı Sisi 2010’da Mısır Ordusu İstihbarat Daire Başkanı ve şöyle bir yazışması var: “2011’de Hüsnü Mübarek’in görev süresi dolacak ve Mübarek görev süresini uzatmak isteyecek ya da iktidarı orduya teslim etmek isteyecektir. Bu duruma Mısır Halkı tepki verecektir. Sokak hareketleri bekleniyor.” Devamında bir soru var: “Mısır Ordusu ne yapmalı?” Cevabı da belli: “Mısır Ordusu halktan yana tavır almalı.” Sürece baktığımız zaman ilk başta ordu tepkisiz kalıyor. Daha sonra ilk 72 saat içinde polis kuvvetleri çöküyor. Polis kuvvetleri çöktüğü anda ordu sokaktan çekiliyor. Ordu sokaktan çekildiği anda rejim çöküyor.

Öte yandan, halk da içgüdüsel olarak bir şeyler yaşanacağının farkında fakat örgütsüz olduğu, taktik ve stratejiden yoksun olduğu için mevcut durumu bir türlü isimlendiremiyor ve yönlendiremiyor.

TÜRK POLİSİ, MISIR POLİSİ’NDEN DAHA MI GÜÇLÜ?

EDK: Mısır polisinden bahsetmişken, Türkiye’de Gezi Hareketi sürecinde polis çekilmek yerine daha fazla şiddet uygulamaya başladı. Mısır’da 72 saat içinde çöktü demiştiniz. Türk Polisi, Mısır Polisi’nden daha mı güçlü?

OSG: Mısır’ın aslında güvenlik anlamında dayandığı yapı ordu, devlet bürokrasisinden tutun ticaret hayatına kadar. Ancak Mısır’daki halk hareketi Gezi’yle kıyaslanınca çok daha sert. Burada esas enteresan nokta ordunun halktan yana tepki vermesi oldu.  2011’de polis şiddeti çok sert bir biçimde yaşandı. Ölümler, toplu işkenceler yaşandı. Kahire Müzesi’ne gençler götürülüp işkenceler yapıldı, elektrik verildi. Fakat oradaki hareket artık bir yaşam biçimini savunmaktan çok daha öte bir hal aldı. Sloganları dediğim gibi “ekmek, sosyal adalet, özgürlük.” İşin içine ekmeği koyduğunuz zaman bu iş “gündüz işteyiz gece eylemde” demeye benzemiyor. Karnını doyurma, çocuğunun karnını doyurma noktasına gelince iş, kimin polisi daha güçlü kimin polisi daha güçsüz olayını aşıyor. Temel ihtiyaçlarını dahi karşılamayan bir rejime karşı mücadele eden halkı, dünyanın en güçlü polis kuvveti de olsanız durduramazsınız.


“ABD DESTEKLİ SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI, DEVRİMİ BÖLEN EN BÜYÜK TRUVA ATI”

EDK: Muhaliflerin ajanlıkla, dış güçlere hizmet etmekle suçlanması konusu Türkiye’de de yaşandı. Görünen o ki orada da yaşanıyor. Siz bu iddia hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten böyle bir şey var mı?

OSG: Dediğiniz gibi Türkiye’de de oldu bu olay. Yugoslavya’daki “Otpor” örneği verildi. Yugoslavya’da gerçekten de ABD, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla gençler başta olmak üzere toplumu manipüle etti.

Mısır’da sivil toplumcular kuvvetliler. Bunları ellerinde İncil’le Afrika’yı, Latin Amerika’yı sömürmeye giden rahiplere benzetiyorum. Ellerinde İncil yerine insan hakları ve özgürlük sloganları var ve sokak hareketlerini ülkeleri bölmek ve zayıflatmak için manipüle etmeye çalışıyorlar.

Mısır hareketine baktığımız zaman, zaten dediğim gibi yükselen bir sokak hareketi var. Bunun analizini yapan Batı elbette ki bunun farkında. Ama burada ABD düğmeye bastı gibi bir durum söz konusu değil; zaten olacak bir sürecin içine girmeye çalıştı Batı. Kimi kullanarak girmeye çalıştı? Sivil toplumcuları kullanarak girmeye çalıştı. ABD destekli sivil toplum kuruluşlarında çalışanlarla da görüşme fırsatım oldu. Batılı değerleri savunuyorlar ve Batı tarafından fonlanıyorlar.  Devrimi bölen,  en büyük Truva atı bunlar.

İkinci büyük Truva atı ise Batı’da üretilmiş Siyasal İslamcılar. İhvan,  “Ekmek, adalet ve özgürlük” isteyen devrimci bir hareketi şeriat-asker ikileminin içine sokup boğmaya çalıştı.

Kısacası, ABD, bağımsızlıkçı Mısır Devrimi’ni sivil toplumcular ve İhvan eliyle boğmaya çalıştı fakat başaramadı.

Devrimde temel dinamik Mısır halkıydı. 8000 senelik bir medeniyetten bahsediyoruz. Şu an çok geri koşullarda yaşayabilirler fakat içgüdüsel olarak dahi halkın refleksleri var. Bunu hangi kuvvet gelirse gelsin manipüle edemez. Bir insan temel haklarını, karısının, çocuğunun hakkını içgüdüsel olarak savunur zaten.

Dolayısıyla bu tür hareketleri “Batı geldi, yaptı.” demek kolaycılıktır. Bütün Arap Baharı sürecinde özellikle Tunus’ta ve Mısır’da gerçek birer bahar yaşanmıştır. Çünkü diktatörlükler yıkılmış sonrasında Siyasal İslamcılar def edilmiştir. Bunların hepsini sadece sivil toplumculuğa bağlamak yanlıştır.

Türkiye’de de Gezi Hareketi’ne baktığımız zaman eninde sonunda Türk insanının, Türk gençliğinin ayaklandığı bir harekettir. Bunların başlangıcında dış güçler etkisi aramaya gerek yok. Fakat dış güçler de her hareketi manipüle etmeye çalıştığı gibi bunu da kendi planları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır.

“BAĞIMSIZLIĞIMIZI KAYBEDERSEK HER ŞEYİMİZİ KAYBEDERİZ”

EDK: Mısır’daki hareketler sonucunda 30 yıllık Hüsnü Mübarek devrildi. Aynı sloganlar dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan için de atıldı fakat Erdoğan devrilmedi, Cumhurbaşkanı oldu. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

OSG: Belki Tahrir ve Gezi arasında çok büyük benzerlikler var fakat o süreçten bugüne kadar çok sular aktı Türkiye’de. Mısır’da ekmek için sokağa çıkanlar vardı fakat Gezi’de hareket başka temeller üzerine kurulmuştu. Gezi’nin temel ekseni laiklikti.

Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin nedenlerinden biri de devlet içinde de desteğinin kalmayışıydı. Bir de Türk halkının devlete olan inancı ve devletle olan ilişkisi de burada önemli bir etken. Ayrıca, Gezi’de muhalefet başarısız bir sınav verdi. Kitleleri iktidar hedefiyle yönlendiremedi.

Gezi’de bulutlar kısa süreliğine de olsa çekildi ve güneşin aydınlık yüzünü gördük…Süreç halen devam etmekte. Özellikle referandumda yaşanan hak ve hukuksuzluklar tekrardan bir öfke birikimine neden oldu. Hükümetin halka karşı tavırlarına dikkat etmesi gerekiyor aksi halde hiç kimsenin beklemediği gelişmeler yaşanabilir.

EDK: Kitabın 97. sayfasında “Akan zaman Bürokrat Hasan’ın mı yoksa Devrimci Momo’nun mu Mısır halkını daha iyi tanıdığını bize gösterecek.” Sizce hangisi daha iyi tanıyor Mısır’ı?

OSG: Edebiyatta belki siyah ve beyazlar var belki ama hayatta özellikle de siyasette siyah ve beyazlardan söz edemeyiz. Aslında ikisi de haklı. Mısır’da İhvan’ın iktidara getirilmesini Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlayan -ki ben de bu görüşteyim- orada, Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Hasan da haklı; devletin, özgürlüklerini kısıtladıklarını söyleyen Momo da haklı. İkisinin de hakkı var. Mısır’a hatta coğrafyamızın tamamına bakacak olursak olması gereken sosyal devlet anlayışını yaşatabilen aynı zamanda ülkesinin bağımsızlığını koruyabilen iktidarlar maalesef yok. Burada en önemli şey bağımsızlığımız. Bağımsızlık olmadığı sürece sosyal adaletten, ekmekten bahsedemeyiz. O yüzden Mısır halkının İhvan’a ya da Mübarek’e karşı sığındığı yer devlet ve ordusu oldu. Çünkü Suriye’de ya da Irak’ta olanlar belli; insanlar şunun farkında: Bağımsızlığımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz.

 

 

 

“Biraz Ters Konuşsam Bana ve Aileme Bylokçu Derler”

0

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu Ankara Üniversitesi’nden 1986 yılında mezun oldu. 1989 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra, 1996 yılında doktorasını yaptı. 1998 yılında doçentlik unvanını aldı, 2005 yılında ise profesör oldu. Şuan Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Sosyal Hizmet Bölüm Başkanlığı görevini yürütmekte olan Şengül Hablemitoğlu, aynı zamanda “Hablemitoglu Ankara Entitüsü” kurucusu ve bireysel aile danışmanlığı görevini de yürütüyor. Bizde kedisiyle küreselleşme ortamının yarattığı değerlerin, aile kavramına etkisinin ne olacağını, kadın hareketi, kadına yönelik şiddeti, Hablemitoğlu Ankara Entitüsü’nün amaçlarını ve 2002 yılında bir suikast sonucu kaybettiğimiz eşi Necip Hablemitoğlu’nun dava sürecinin, işleyişi hakkında konuştuk.

Röportaj: Merve Gökhan

MERVE GÖKHAN (MG) : Küreselleşme sürecinin, yarattığı yeni değerler ölçeğinde aile kavramının Türkiye’deki geleceğini nasıl görüyorsunuz?

ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU (ŞH) : Türkiye’de ailenin geleceği küreselleşmeden çok, ülkenin içinden geçtiği süreçten etkileniyor. Aile bugün Türkiye’de şiddetin, kadın cinayetlerinin, karşılıksız emeğin odağı, bir anlamda erkek egemenliğinin dokunulması yasaklanmış mahrem ve gizli mekanı haline geldi. Küreselleşmenin etkisi ise, dünyada ve Türkiye’de devletlerin son 20 yılda sosyal hizmetlerden çekilmesi ile görünür oldu. Artan bir ‘’aileye dönüş’’ eğilimi var. Bu eğilim, ülkemizdeki mevcut iktidarın dindarlık temelinde aileye müdahalesinin de çok kullanışlı bir bahanesi olmuştur. Aileyi sosyal devletin yerine koyan iktidar, kamusal yaşama ilişkin düzenlemeleri de aile üzerinden yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bütün bunlar, AKP iktidarının başladığı yıllardan bugüne ailenin toplum içindeki öneminden dem vurularak yapılmıştır. Hatta feminizm, ailenin önemini anlayamayan bir ideoloji, feministler neredeyse terörist ilan edilerek itibarsızlaştırılmıştır.

Son 15 yılda aileye dönüş, kadın bakanlığının aile bakanlığı olarak değiştirilmesiyle örgütlendirilmiştir. Özellikle üç çocuk baskısı, kürtaj ve sezaryen sınırlamaları, yaşlı, hasta ve engelli bireylerin bakımında aile ve ailede kadın emeğinin esas olmasına dair yasal düzenlemeler aileye dönüşü desteklemiştir. Aileyi koruma politikaları çerçevesinde aile elden gidiyor söylemleri ile boşanmanın azaltılmaya çalışılması, Diyanet İşleri kapsamındaki aile irşad büroları, kadına yönelik her türlü şiddetin faillerinin ataerkil bir yargı sistemi içinde yasaların esnekliğinden ve ceza indirimlerinden sanık lehine yararlandırılması, erkek egemenliğini güçlendirmeye hizmet etmiştir. Tayt giymenin geçtiğimiz gün yeniden tahrik unsuru sayılması, akraba tacizine maruz kalan 4 yaşındaki bir çocuğa yönelik bu suçun failine iyi hal indirimi uygulanması, aileye ve kadına hangi güç örüntüleri ile bakıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Oysa, gelişmiş modernist politikalar güçlü kadın üzerinden güçlü aile ile güçlü bir demokratik devleti hedefler. Türkiye’de süreç tersine işlemektedir, aile yozlaştıkça kadın ve çocuklar, aile içindeki dezavantajlı bireyler güçsüzleşmektedir. Ben böyle okuyorum olup biteni.

MG: Türkiye’de “kadın hareketi” denildiği zaman akla gelen nedir sizce? 

ŞH: Benim aklıma ilk gelen Kurtuluş Savaşı’ndaki kadındır. Daha sonra da Nezihe Muhittin’in mücadelesi gelir. Ancak üzücü olan Türkiye böyle bir kadın varlığının, yaşamının akıl hastanesinde son bulmasına da neden olmuş garip ülkedir. Geriye kalan kadın hareketi ve mücadele ise bu çabalar üzerinde yükselmiştir.

“Modern Mahrem” Hepimizin Elinde Patladı”

MG: Kadın hareketi” merkezli faaliyetlerin, siyasal projelerin, propaganda aracı olduğunu düşünüyor musunuz?

ŞH: Kadın hareketi merkezli faaliyetler, uzun bir zaman, bir yandan kadının güçlenmesine ilişkin uluslararası çalışmaları izleme ve Türk toplumuna aktarma, ilgili düzenlemeleri yapacak kurumlarla işbirliği yapma bağlamında oldukça yol alınmasına katkıda bulunmuştur. Ancak diğer yandan özellikle dünyadaki gelişmelerle birlikte BM’nin faaliyetleri çerçevesinde hem Türkiye’yi temsil eden hem de kurumlarda etkili olan çok sayıda akademisyen ve kendisini aktivist olarak tanımlayan liberal sol ve sol görüşlü kadınlar Atatürk devrimlerini faşizan bulmakla ilişkili bir retorik ortaya koyarak, bugün kadını hedefe koyan islami faşizme giden yollara taş döşemişlerdir. Bugün mücadele başka bir zeminde devam etmektedir ve bugün o çok sevdikleri ‘’modern mahrem’’, bunu tırnak içinde söylüyorum kimleri kast ettiğimi bilen bilir, hepimizin elinde patlamıştır. Atatürk’ün kadın devrimini karalayarak bugüne gelmemize hizmet etmişlerdir. Kendilerini affetmiyorum… Ayrıştırma önce kadınla başlamış, Atatürkçü kadınlar liberal feministler vs gibi ayrımları bu köşeleri tutan kadınlar yapmıştır. Geçmiş ola, şimdi hepimizin canı yanmaktadır. Kadın farkındalığı kapsamında tüm bunlar yapılıyorsa, siyasetçi ne yapmaz kadın üzerinden bunu düşünsek daha doğru olur…
MG: “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddetin Son 10 Yılı- Kısa Bir Değerlendirme” başlığı ile başlayan bir yazınız var, yazınızda kadına yönelik şiddet, çocuk  yaşta evlilikler, Lgbti sorunlarının, sadece sorun olarak kalıp hiç bir çözüme kavuşturulmamasına değinmişsiniz. Aile danışmanlığı da yapan biri olarak kadın cinayetlerinin, kadına şiddetin, homofobinin altında yatan sebepler nedir sizce ve bunun düzelebilmesi için ne gibi adımlar atılmalı?

ŞH: Çok net bu sorularınızın yanıtları, gelenek ya da töre adı altında enseste yol verir görmezden gelirseniz, kocanın evde karısına tecavüzünü tecavüz saymazsanız cinselliği aile içinde konuşulmaması gereken ayıp günah konusu sayarsanız, çocuk yaşta evlilikleri durdurmanın resmi nikah ve evlilik yaşı gibi düzenlemelere yaptırım getirerek çözüleceğini kabul etmezseniz, insanların çocuk sayısına karışır, maçoluğa övgü düzer ve karısını kızını öldüren, taciz ve tecavüz edene iyi hal ya da tahrik indirimleri uygularsanız yargınızı, sosyal yaşamınızı maymuna çevirirsiniz. Türkiye’de kadınların 3’te 2’si vajinismusla, erkeklerin 3’te 2’si erken boşalma ya da impotansla kıvranıyor ve bunları çözmek ayıp günah kabul ediliyorsa, damacanaya hallenen, hayvanlara tacizde bulunan insanların varlığı doğaldır. Ama normal değildir. Toplumsal sağlık bozulmuştur. İyileşme için eğitim, sağlık ve hukuk sistemde kadını güçlendiren düzenlemeler yapmalı ve bunlara sadık kalınmalıdır. Ataerkilden vazgeçilmelidir. Kolaydır çözüm, ancak bizim koşullarımızda bu saydıklarım balıktan kavağa tırmanmasını beklemek olarak görünüyor. Bütün mesele kadınların insan onuruna sistematik bir saldırı altında olmasıdır. İnsan hakları, sosyal adalet yoksa ne kadın var, ne de aile. Bunu unutmayalım…

Hablemitoğlu Ankara Entisüsü’nün Faaliyetleri

MG: Hablemitoğlu Ankara Entitüsü’nün kuruluş amacı ve faaliyetlerinden bahseder misiniz?

ŞH: Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü bağımsız özel bir kuruluş. Bir kaç amacı var; öncelikli amacı Dr. Necip Hablemitoğlu’nun anısını ve dünya görüşünü, insani yanlarını, fikirlerini yaşatmak, anımsatmak, unutturmamak. Ölümünün üzerinden geçen 13 yıldan sonra kuruldu ve hiç bir kurum ve kuruluşa sırtını dayamadan, güdümüne girmeden, Necip Hablemitoğlu’nun adını, yine altını çizerek söylüyorum, bağımsız bir çaba ile çok küçük bir can dost çevresinin desteğini alarak yaşatmak. Bunu gururla söylüyorum. Son 2 yıldır Necip Hablemitoğlu Toplumsal Duyarlılık Ödülleri ile var olmaya, Necip Hablemitoğlu’nu anmaya çalışıyoruz. Diğer amacımız ise, benim akademik kariyerim kapsamında eğitim, seminer, workshop ve yas, aile danışmanlığı çalışmaları ile bu kuruluşu vergi ödeyen faaliyetler ile ayakta tutmak. Bunun için de hem mesleğime hem de deneyimlerime şükrediyorum.

Yas Danışmanlığı Çok Gerekli Bir Alan

MG: Yazmış olduğunuz  ‘Gri Kitap Yolculuk’ isimli kitapta, ölüm sonrası tutulan yası anlatıyorsunuz. Ayrıca yas danışmanlığı da yapıyorsunuz, pek duyulmuş bir şey  değil yas danışmanlığı sizce bu toplumumuz için gerekli mi?

ŞH: Özellikle bizim toplumumuz için gerekli hem de nasıl gerekli. Neden gerekli diyorsunuz ya; insanlar sevdiklerini kaybettiklerinde bambaşka bir yaşam başlıyor onlar için. Örneğin ben, çok uzun süre yas tuttum. Hala da yastayım belki, bunu da daha sonra anlayacağım. Ancak yas tutmak insanı büyüten, geliştiren bir süreç. Yeter ki, insan bunun farkına varabilsin. Ben yaşadıklarıma çabucak, hızlı bir şekilde aklımla, bilgiyle, öğrenerek bakmalıyım diye düşündüm. Mesleğime her zaman minnet duyarım. Hayal ettiği işi yapan şanslı biriyim ben. Bir yol bulmalıydım. Ya kara giysileri içinde hayata kapkara bakan ya da yaşamda kalan biri olacaktım. Aslında basit bir tercih yaptım. Tamamen mantıkla ve mesleki bakmaya karar verdim ve başka bir şey yaptım. Öğrenmeyi seçtim. Yas ve sonrasını öğrenmek, anlamak için yurt dışında kurslara gittim ve sertifikalar aldım. Yas danışmanlığı yapmaya başladım. Yas danışmanlığı çok gerekli bir alan. Bizimki gibi bir ülkede, ölümü, kayıpları konuşmadığımız bir tek gün bile yok. Kimsenin bu topraklarda dert üstü murad üstü bir yaşamı yok. O yüzden yasla ilgili pek çok insanın yardıma ihtiyacı var. Yas danışmanlığını kısaca; geride kalan bireylerin ölen kişi ya da kaybettikleri kişi ile bitiremedikleri ilişkilerini tamamlamalarına ve ölen kişiye veda edebilmelerine çeşitli ilke ve yöntemler kullanarak yardımcı olmak şeklinde açıklayabilirim. Güncel deyimle bir tür mentorluk yapmak diyebiliriz. Ve tabii ki, demin de söylediğim gibi bir uzmanlık alanı.

“Biraz Ters Konuşsam Bana ve Aileme Bylokçu Derler.”

MG: Bir röportajda size yöneltilen Hablemitoğlu suikastı dönem dönem Türkiye’nin gündemine geliyor. Yeni dönemden ümitli misiniz? sorusuna   …Geçen 14 yıllık zamanı 3 ayrı döneme ayırırım. Cinayetten sonra Ergenekon’a kadar birinci evre, Ergenekon evresi ikinci evre ve bunun içinde… 3. evre içinde 17-25 Aralık operasyonlarını işaret ettiniz  Sizce dava sürecindeki eksiklikler, davanın tamamlanamaması ve failin bulunamamasından dolayı mı sıkça gündeme geliyor? Sürecin işleyişi şuan ne durumda ?

ŞH: Bu suikast kullanışlı bir suikast. Ergenekon öncesi Necip Hablemitoğlu islam düşmanı denmek için kullanıldı, Ergenekon sonrası içeriye alınanları suçlamak için kullanıldı, 17-25 Aralıktan sonra hükümet cemaati sıkıştırmak için kullandı. Şimdi ne için kullanılıyor, bilmiyorum. Bu suikast çatı davanın da esasında değil eklerinde geçiyor. Gel de bu devlete ve karar vericilere güven. Yarın öbür gün biraz ters konuşsam bana ya da çocuklarıma bylokçu derler mi? Derler. Neye, kime, nasıl güveneyim de hem davaya hem de devlete bel bağlayayım. Ne yazık ve ne acı değil mi?

“Necip Hablemitoğlu yaşasaydı Ergenekon kapsamında Silivri’de olurdu.”

MG: Eşiniz Necip Hablemitoğlu katledildiği senelerde FETÖ ile birlikte hareket eden bir iktidar partisi vardı şimdi kandırıldıklarını dile getiriyorlar. Sizce eşiniz öldürülmeseydi, FETÖ yapılanmasının daha yaygınlaşmaması, için ve FETÖ’nün önceden  gerçek yüzü çıkar mıydı ? Eğer ölmeseydi 15 Temmuz yaşanır mıydı? 

ŞH: Eşim öldürülmese idi kısmından başlamak isterim; öldürülmese Ergenekon kapsamında Silivri’de olurdu. Eğer orada ölmezse bugün çıkmış, dava düşünce aklanmış olurdu. Kitabı eline verilerek tv’lerde konuşturulur, kendisine haksızlık edildiğini insanlar kabul ederdi. Aklanırdı vs vs. 15 Temmuz olurdu yine neden olmasın, bir akış var o akış bir şekilde gerçekleşiyor. FETÖ’nün gerçek yüzü zaten ortada idi, yeni ortaya çıkmadı. 90’lı yılların başında bu yapı için örgüttür diyen biridir Necip Hablemitoğlu ve başına gelmeyen kalmamıştır. Aradan geçen zamanda Necip Hablemitoğlu öldürülmüş, devlet kuşatılmış, birileri kandırılmış, yüzlerce insan 15 temmuzda ölmüştür. Hiç kimse masum değil. Bunu nasıl görmez bu ülke aklım almıyor.