Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 76

Mehmet Aslan: Ben Türk’üm Dediğimde ‘Sen Faşistsin’ Diyemezsin

0

MHP saflarından siyasete atılan ünlü oyuncu Mehmet Aslan, politika macerasını Kübra Par’a anlattı.

NİYE KONUŞTUK?

Magazin dünyasından gazinocular kralı Fahrettin Aslan’ın oyuncu oğlu olarak tanıdığımız Mehmet Aslan MHP’den siyasete atıldı. Bir süre önce İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevini üstlenen Aslan’ın haziran ayında yapılacak genel seçimlerde milletvekili adayı olacağı düşünülüyor. Paris’te büyümüş, Sorbonne ve Boston’da okumuş, Türkiye’ye döndükten sonra oyuncu çevresine katılmış birinin siyasete atılırken neden MHP’yi seçtiğini merak ettim. Gezi Parkı karşısındaki ofisinde buluşup milliyetçiliği benimsemesinin altındaki nedenleri sordum.

BİLMEYENLER İÇİN MEHMET ASLAN

1983 doğumlu yani 32 yaşında. Gazinocular kralı ünlü işletmeci Fahrettin Aslan’ın en küçük oğlu. Fahrettin Aslan’ın oğlu olarak ayrıcalık görmesin, daha normal şartlarda yetişsin diye 10 yaşındayken annesi Paris’e götürmüş. Sorbonne Üniversitesi’nde psikoloji, Boston’da Uluslararası Ticaret okumuş. MHP ile ilişkisi Fransa’da Ülkü Ocakları’na gidip gelirken başlamış. Geçen yıldan beri MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı. Ekmeğini hem oyunculuktan hem de ticaretten kazanıyor. Doğal taş ithalat ihracatıyla uğraşıyor.‘Çılgın Dersane’, ‘Doktorlar’, ‘Belalı Baldız’ gibi popüler dizi ve filmlerde boy gösterdi. Koyu Galatasaraylı. Hayat felsefesi “Yukarıda Allah, sancakta bayrak, yürekte Galatasaray” Dindar. Cuma namazına yetişebilmesi için röportajı erken bitirdik.

“PARİS’TE BÜYÜDÜM AMA KENDİMİ HEP TÜRK HİSSETTİM”

Nasıl başladı siyaset merakı?

Bu bir merak değil aslında. Ömrümün yarısını yurtdışında geçirdim. 10 yaşında Paris’e, üniversitede Boston’a gittim. 3 ayrı dünya kültürünü bir arada yaşadım. Uzaklarda yalnız yaşamak bana olgunluk kazandırdı. Hayat bana farklı şanslar tanıdı. Varlıklı bir ailenin oğluydum. Dünya nereye gidiyor, ülkem nereye gidiyor, ne yanlış yapılıyor gözlemledim. Paris’te lisedeyken Kardak krizi patlamıştı. Haberleri dikkatle izlerdim. Babam rahmetli olduktan sonra kendi ayaklarım üzerinde durmak için çabaladım. Bazı şeyleri oturttuktan sonra içimden ülkem için, insanlar için bir şeyler yapmak geldi…

Paris, Boston, sonra Türkiye… “Oralarda yetişmiş genç bir oyuncu solcu-liberal olur diye geliyor akla.

Solculuğun kalesi sayılan Sorbonne’da okudum ama yurtdışında bir Türk olarak yaşadığın zaman azınlık oluyorsun… Değerlerine, inancına çok bağlı kalıyorsun.

Paris’e adaptasyon sorunu mu yaşadın?

Aslında adaptasyon sorunu yaşamayacak kadar ufaktım. 10 yaşında gittim, 24 yaşına kadar kaldım. Ailemi özlüyordum. Farklı bir dünyaya girmiştim. Burada Fahrettin Aslan’ın oğlu olarak yaşarken Fransa’da metroya, otobüse biniyordum, sıradan bir hayat yaşıyordum. Bu beni daha da olgunlaştırdı. Farklı bir ülkede size ait olmayan insanlarla beraber yaşayınca kendi değerlerinize daha çok sahip çıkıyorsunuz.

Aksine daha çabuk asimile olman, Parisli gibi hissetmen gerekmez miydi?

İçimde asimile olamayacak kadar çok vatan sevgisi vardı. Oranın eğitimini aldım, doğrusunu yanlışını gözlemledim ama kendimi her zaman Türk hissettim. Azınlık olarak yaşamak da bana bunu hissettirdi.

“ERMENİLERİN SALDIRILARINA UĞRADIM”

Paris’te lüks bir hayat yaşamıyor muydun?

Cebimde ne kadar para olursa olsun, başlangıçta dili bilmiyordum. Arkadaşım yoktu. Yalnız kalıyordum. Türklere önyargı ile bakıyorlardı. Büyük bir Ermeni diasporası vardı, dışlandım, hor görüldüm. Ermeniler tarafından saldırıya uğradım.

Ne saldırısı?

Paris’e yeni gitmiştik. Mahalledeki çocuklarla futbol maçı yapıyorduk. İsmimi sordular. ‘Mehmet’ deyince Arap olduğumu düşündüler. ‘Hayır, Türk’üm deyince Pierre adında bir çocuk nefretle üstüme saldırdı. Ermeni nedir bilmiyordum. Okul çıkışında diğer arkadaşlarıyla toplanıp tekrar saldırdılar. Büyük badire atlattım, az kalsın ölüyordum.

O saldırıdan sonra sende Ermenilere karşı bir nefret mi oluştu?

O yaşlarda ister istemez bir şaşkınlık oluyor. Pierre’in Ermeni olduğunu bilmiyordum, Fransız olmasına yorup Fransızlardan nefret ettim. Sonra Ermeni olduğunu öğrendim. Büyüyünce gerçekleri daha iyi anladım. Ermeni dostlarım da oldu.

Peki o saldırılar seni Türk milliyetçisi olmaya mı itti?

Aslında aileden gelen bir milliyetçilik var. Babam da annem de milliyetçi muhafazakârdı.

“ANNEM ÇOK TEDİRGİN”

Siyasete atılmana ailen nasıl bakıyor?

Annem çok tedirgin. İnandığım dava yüzünden başıma bir şey gelmesinden korkuyor ama sonuçta kararıma destek veriyor. İsmail abim ve ablam da destek veriyor.

Diğer abin Sacit Aslan eleştiriyormuş ama…

Ailemi sordun!…

Baban yaşasa siyasete girmene karşı çıkar mıydı?

Neden böyle bir şey istediğime bakardı. Yapabileceğimi görünce destek verirdi.

Onun oğlu olmak hayatını nasıl şekillendirdi?

Dünyaya bin kere gelsem yine onun oğlu olmak isterim. Sıfırdan başarmış, çok genç yaşta kral sıfatına ulaşmış, işinin bir numarası olmuş bir adamdı. Hem çok otoriter hem de çok yufka yürekliydi. Çok ileri görüşlüydü. ‘İnandığınız yoldan dönmeyin’ derdi. Mücadeleci yapımı ondan öğrendim.

“ADAYLIK TEKLİFİ DİZİ TEKLİFİ GİBİ GELMEZ”

Neden MHP’lisin?

Yetiştirilme tarzıma, yapıma, aklıma fikrime vicdanıma uygun tek parti MHP. Tarihiyle barışık, Atatürk’le barışık, TC değerlerine bağlı, muhafazakâr, İslamiyet’le hiçbir problemi yok… Beni Mehmet Aslan yapan bütün değerleri barındıran bir siyasi hareket.

Partiyle yollarınız nasıl kesişti?

Yeni kesişmedi. Milliyetçi olarak yetiştim. Fransa’daki konfederasyonlara giderdim, Ülkü Ocakları’yla ilişkim vardı. Babamın vefatından sonra kendi hayatımı kurmaya çalıştığım dönemde biraz uzak kaldım ama siyasi görüşüm hep belliydi. Kendi ayaklarımın üstünde durduktan sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. 1980 sonrası gençlerin siyaset konuşamadığını görünce ‘Biz bir şey yapamazsak işler daha da kötüye gidecek’ diye düşündüm. Projelerim vardı. Genel Başkanımız Devlet Bahçeli’yi ziyaret etmek istedim. Çevremdekilerde ‘Dinlemez, seni kale almaz’ diye önyargı vardı. Gittim, fikirlerimi arz ettim.

Ne konuştunuz?

Gençlik üzerine, ülkem üzerine projelerimi anlattım. Etrafta gördüğüm yanlışları, diğer ülkelerle bizim aramızdaki farkları, eksikliklerimizi anlattım. Dizi oyuncusu olarak gençliği çok iyi tanıyorum. Uyuşturucuyla mücadele konusunda bir proje sundum. Genel Başkanımızın sağduyusu insanların önyargılarından çok faklı. Dinledi, çok destek verdi.

MHP İl Başkan Yardımcısı olman için teklif nasıl geldi?

Genel başkanımızla 3 sene önce tanıştık. Sonraki süreçte Ankara’ya her gittiğimde kendisini ziyaret ettim. İstanbul İl Başkanlığı değişince bana da bu görev tebliğ edildi.

“DEVLET BEY BABAM GİBİ”

Devlet Bahçeli ile nasıl bir ilişkiniz var?

Babam yaşça benden çok büyüktü, ona karşı çok saygılıydım. Dolayısıyla o mertebedeki biriyle nasıl konuşulacağını çok iyi birim. Devlet Bey benim için bir baba figürü. Zaten fiziksel olarak da babama benzetiyorum!

Seçimlerde milletvekili adayı olacağın konuşuluyor. Teklif geldi mi?

Şu andaki resmi görevim İstanbul İl Başkan Yardımcılığı. Adaylık teklifi dizi teklifi gibi gelmez. Bana bir görev verirlerse elimden geldiğince yaparım.

“SANAT CAMİASINDA ÇOK ÜLKÜCÜ VAR”

MHP’ye katılman oyuncu çevresinde nasıl karşılandı?

Artık 1980 öncesi gibi keskin bir sağ-sol kavgası yok, ülkücülerin savaştığı komünizm tehdidi yok. Ülkeni ister sağdan sev ister soldan fark etmez. MHP birleştirici bir güç. Her kesimin ikinci partisi. Ortak değerlerimizi savunmak içinMHP’liyim. Bunu anlatınca arkadaşlarım artık solcusun-sağcısın diye tartışmıyor.

Oyuncular arasında senden sonra MHP’ye sempati duyan oldu mu?

Hem de bir sürü… Milliyetçilik Türkiye’de insanların kendini en çok ifade ettiği siyasi tanım. Aslında sanat camiasında çok ülkücü var ama şartlar gereği bunu pek ön plana koymamışlar.

“HER SARKIK BIYIK BIRAKAN ÜLKÜCÜ DEĞİLDİR”

MHP yüzde 15-18 bandını neden aşamıyor sizce?

MHP bir dava bir ideoloji partisi. Ege’ye gidince “Atatürkçüyüm”, Güneydoğu’ya gidince “Biji miji” diyemezsiniz. Edirne’den, Kars’a “Ne mutlu Türküm diyene” dersiniz.

MHP deyince akla bol takım elbiseli sert erkek figürü geliyor. 5 seçmenden 3’ü erkek. “Erkek partisi” eleştirisine ne diyorsun?

İnsanlarda böyle bir yanlış algı varsa bunu yıkabiliriz. Benim aday olmama da herkes şaşırmıştı. Demek ki olabiliyormuş!

Ya “Mafyatik, derin devletle ilişkili” eleştirileri?

Genel başkanımız 15 sene önce Ülkü Ocakları’nda büyük değişiklik yaptı. Çünkü Ülkü Ocakları’nın adı kullanılıyordu. Her sarkık bıyık bırakan ülkücü değildir. MHP devletin bir nevi sigortası gibi. Türkiye’de herkesin ikinci partisi MHP. Bu ülkenin harcı ama algıda problem var.

“BU ÜLKEDE KİMSENİN KİMLİK PROBLEMİ YOK, IRKÇILIK YOK”

Mehmet Aslan’a Kürt meselesine bakışını da sordum. MHP’nin bilindik tavrını tekrarladı…

90’lardan sonra milliyetçilik, Türklük vurgusundansa çok kimliklilik vurgusu daha önemli hale geldi. “Kürt Kürt olduğunu, Ermeni Ermeni olduğunu söyleyebilsin. Türklük baskın çıkmasın” talebine ne diyorsun?

Böyle bir talep yok. Bu da bir algı operasyonu.

Türkiye’de yaşayan her insan ben Türk’üm demek zorunda mı?

Hiç kimse hiçbir şey demek zorunda değil ama ‘Ben Türk’üm, bundan gurur duyuyorum. Bu ülkenin çoğunluğunu temsil ediyorum. Bu toprakları savaşarak kazandık, bin yıldır buradayım ve böyle yaşıyorum’ dediğim zaman ‘Sen faşistsin’ diyemezsin. Barış için insanları bölmeyi dayatmak büyük bir haksızlık. Bu ülkede kimsenin kimlik problemi yok. Türkiye’de ırkçılık yoktur.

Ama Kürtler ayrımcılığa uğradıklarını anlatıyorlar.

Bu ülkede herkes ayrıma uğradığını söylüyor, bu sadece bir etnik kökene yönelik yapılmamıştır. Kürt sorunu diye bir şey yok. Terörist bir grup ve baskıyla tutulan insanlar var. Birileri bu meseleyi kaşıyor. Bir etnik grubu yükselterek ülkeyi bölmeye çalışıyor.

Kübra Par 15.02.2015

HABERTÜRK

Ahmet Ümit: Yazar Olmak İstiyorsanız İnatçı Olun

0

3.Uluslararası İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda, polisiye türünde yazdığı romanlarla tanınan ünlü şair ve yazar Ahmet Ümit’le buluştuk. Kendisine iyi bir romanın taşıması gereken özellikleri, tarihî romanların edebiyat içindeki önemini, klasik dönem yazarların günümüzde okunma sebeplerini, romana ve şiire en uygun sanat akımını konuştuk. İletişim fakültesi mezunlarının iş bulma olanaklarını ve yazar olmak isteyen gençlere önerilerini sorduk.

 

Sizce iyi bir romanın taşıması gereken özellikler nelerdir?

İyi bir kurgu, hikâyenin gerektirdiği bir dil, sağlam anlatılmış karakterler… Ayrıca romanın arkasında çok sağlam bir sosyo-ekonomik, sosyo-psikolojik ve tarihsel derinlik olması lazım.

Tarihi romanların edebiyat içindeki önemi nedir?

Tarihî romanların özel bir ayrımı olduğunu zannetmiyorum. Yani önemli olan edebiyattır. İster tarihî roman yazın ister aşk, polisiye romanı yazın, hiç fark etmiyor. Önemli olan o romanın iyi olmasıdır. Tarihî roman geçmişte yaşanmış hikâyeleri anlatır. Temel özelliği budur. O nedenle diğerlerinden çok farklı değildir. Ben bir romanı ayırırken “tarihî roman-polisiye roman”dan öte, “iyi roman-kötü roman” diye ayırırım.

Tür olarak değil, içerik olarak…

Fark etmez.

Kısaca açıklamak gerekirse, özellikle Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarının günümüz romanlarına ne gibi etkileri olmuştur sizce?

Açıkçası çok fazla etkileri olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir kopuş söz konusudur. Cumhuriyet’le beraber yepyeni bir dönem, yepyeni bir süreç başladı. Bu romanların tek özelliğini şöyle belirtebiliriz: Biliyorsunuz, roman Batı’da doğdu. Türkiye’de ilk romanlar aşağı yukarı o dönemlerde yazılmaya başlandı. Böyle bir geleneksel bağ olabilir.

Rus edebiyatına ilgi duyan bir yazar olarak, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol gibi klasik dönem yazarların günümüzde okunma sebepleri nelerdir size göre?

İnsana dair hakikatleri ve insan gerçeğini anlatmalarıdır. Bu yazarların eserlerinde anlatılan hikâyeler, bugün yaşayan çağdaş insanın sorunlarını da içeriyorlar. O nedenle güncelliklerini koruyorlar. Ben, bugün 21. yüzyılda yaşayan bir okur olarak hâlâ Tolstoy’un, Dostoyevski’nin romanlarından etkileniyorum ve kendimle onlar arasında bir bağlantı kurabiliyorum.

Roman ve şiire en uygun sanat sizce hangisidir ve neden?

Sinema… Çünkü görsellikle anlatıyor ve kurgusal açıdan romana çok yakın. Şiir de çağrışımlar açısından çok uygun. Günümüzde roman ve şiire en yakın sanat türünün sinema olduğunu söyleyebiliriz.

Sanatçı belli bir akıma bağlı olmalı mı?

Bu, sanatçının kendi tercihine bağlı; şart değil. Mesela ben hiçbir akıma bağlı değilim. Ama bir sanatçı, “Ben kendimi filan akıma bağlı hissediyorum.” deyip o “büyülü gerçekliği” hissedebilir ya da kendisini hiçbir akıma bağlı hissetmeyebilir yahut yepyeni bir akım yaratabilir. Tümüyle sanatçıların seçimine kalmış bir şey bu. Ben sanatçının mutlaka bir akıma bağlı olması gerektiğini düşünmüyorum.

İletişim fakültesi mezunlarının iş bulma olanakları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İletişim fakültesi mezunlarının, üniversite mezunlarının ve Türkiye’de pek çok genç arkadaşımın iş bulma ihtimali giderek azalıyor. Bu sistem, insan üzerine değil para üzerine kurulu bir sistem. Dolayısıyla üniversitede okuyan çocukların gelecekleriyle ilgilenmek yerine, zenginlerin kârlarını arttırmalarıyla ilgileniyor. O nedenle eğer sesinizi çıkarmazsanız, karşı çıkmazsanız, boyun eğerseniz, iş bulamazsınız. İş bulabilmeniz için aynı zamanda bu sistemi değiştirmeniz lazım.

O da mümkün değil gibi gözüküyor…

Mümkün olabilir. Herkes “Değiştirelim.” derse…

Peki, onlarla hiç çalıştınız mı?

Çalışmadım; ancak mezun olunca gazeteci olanların çoğuyla görüşüyoruz, karşılaşıyoruz.

Son olarak, yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Tavsiyem, inatçı olmalarıdır. Çünkü yazar olana “Yazar olma; mühendis, tıp doktoru, astronot ol.” diyecekler. Ama seviyorsa yazar olmayı, inat ederek yazar olsun. Tabii okuyacak, tabii felsefe ve diğer sanat alanlarını bilecek. Bunları bilmeden iyi bir yazar olunamaz.

Alparslan Çakır 17.02.2015

AJANS ÜNİVERSİTE

Ahmet Ümit: Yazar Olmak İstiyorsanız İnatçı Olun

0

3.Uluslararası İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda, polisiye türünde yazdığı romanlarla tanınan ünlü şair ve yazar Ahmet Ümit’le buluştuk. Kendisine iyi bir romanın taşıması gereken özellikleri, tarihî romanların edebiyat içindeki önemini, klasik dönem yazarların günümüzde okunma sebeplerini, romana ve şiire en uygun sanat akımını konuştuk. İletişim fakültesi mezunlarının iş bulma olanaklarını ve yazar olmak isteyen gençlere önerilerini sorduk.

 

Sizce iyi bir romanın taşıması gereken özellikler nelerdir?

İyi bir kurgu, hikâyenin gerektirdiği bir dil, sağlam anlatılmış karakterler… Ayrıca romanın arkasında çok sağlam bir sosyo-ekonomik, sosyo-psikolojik ve tarihsel derinlik olması lazım.

Tarihi romanların edebiyat içindeki önemi nedir?

Tarihî romanların özel bir ayrımı olduğunu zannetmiyorum. Yani önemli olan edebiyattır. İster tarihî roman yazın ister aşk, polisiye romanı yazın, hiç fark etmiyor. Önemli olan o romanın iyi olmasıdır. Tarihî roman geçmişte yaşanmış hikâyeleri anlatır. Temel özelliği budur. O nedenle diğerlerinden çok farklı değildir. Ben bir romanı ayırırken “tarihî roman-polisiye roman”dan öte, “iyi roman-kötü roman” diye ayırırım.

Tür olarak değil, içerik olarak…

Fark etmez.

Kısaca açıklamak gerekirse, özellikle Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarının günümüz romanlarına ne gibi etkileri olmuştur sizce?

Açıkçası çok fazla etkileri olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir kopuş söz konusudur. Cumhuriyet’le beraber yepyeni bir dönem, yepyeni bir süreç başladı. Bu romanların tek özelliğini şöyle belirtebiliriz: Biliyorsunuz, roman Batı’da doğdu. Türkiye’de ilk romanlar aşağı yukarı o dönemlerde yazılmaya başlandı. Böyle bir geleneksel bağ olabilir.

Rus edebiyatına ilgi duyan bir yazar olarak, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol gibi klasik dönem yazarların günümüzde okunma sebepleri nelerdir size göre?

İnsana dair hakikatleri ve insan gerçeğini anlatmalarıdır. Bu yazarların eserlerinde anlatılan hikâyeler, bugün yaşayan çağdaş insanın sorunlarını da içeriyorlar. O nedenle güncelliklerini koruyorlar. Ben, bugün 21. yüzyılda yaşayan bir okur olarak hâlâ Tolstoy’un, Dostoyevski’nin romanlarından etkileniyorum ve kendimle onlar arasında bir bağlantı kurabiliyorum.

Roman ve şiire en uygun sanat sizce hangisidir ve neden?

Sinema… Çünkü görsellikle anlatıyor ve kurgusal açıdan romana çok yakın. Şiir de çağrışımlar açısından çok uygun. Günümüzde roman ve şiire en yakın sanat türünün sinema olduğunu söyleyebiliriz.

Sanatçı belli bir akıma bağlı olmalı mı?

Bu, sanatçının kendi tercihine bağlı; şart değil. Mesela ben hiçbir akıma bağlı değilim. Ama bir sanatçı, “Ben kendimi filan akıma bağlı hissediyorum.” deyip o “büyülü gerçekliği” hissedebilir ya da kendisini hiçbir akıma bağlı hissetmeyebilir yahut yepyeni bir akım yaratabilir. Tümüyle sanatçıların seçimine kalmış bir şey bu. Ben sanatçının mutlaka bir akıma bağlı olması gerektiğini düşünmüyorum.

İletişim fakültesi mezunlarının iş bulma olanakları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İletişim fakültesi mezunlarının, üniversite mezunlarının ve Türkiye’de pek çok genç arkadaşımın iş bulma ihtimali giderek azalıyor. Bu sistem, insan üzerine değil para üzerine kurulu bir sistem. Dolayısıyla üniversitede okuyan çocukların gelecekleriyle ilgilenmek yerine, zenginlerin kârlarını arttırmalarıyla ilgileniyor. O nedenle eğer sesinizi çıkarmazsanız, karşı çıkmazsanız, boyun eğerseniz, iş bulamazsınız. İş bulabilmeniz için aynı zamanda bu sistemi değiştirmeniz lazım.

O da mümkün değil gibi gözüküyor…

Mümkün olabilir. Herkes “Değiştirelim.” derse…

Peki, onlarla hiç çalıştınız mı?

Çalışmadım; ancak mezun olunca gazeteci olanların çoğuyla görüşüyoruz, karşılaşıyoruz.

Son olarak, yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Tavsiyem, inatçı olmalarıdır. Çünkü yazar olana “Yazar olma; mühendis, tıp doktoru, astronot ol.” diyecekler. Ama seviyorsa yazar olmayı, inat ederek yazar olsun. Tabii okuyacak, tabii felsefe ve diğer sanat alanlarını bilecek. Bunları bilmeden iyi bir yazar olunamaz.

Alparslan Çakır 17.02.2015

AJANS ÜNİVERSİTE

Şükrü Erbaş’la Pervane ve hayat üzerine…

0

Kitaplar şairin, yazarın soluk aldığı, yükünü azıcık indirdiği, terini sildiği, arkasına ve önüne baktığı yol boyu konaklama noktalarıdır. Bu yolun, yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.

Şair Yazar Şükrü Erbaş’ın yeni  kitabı Pervane üç yıl sonra okuyucusuyla buluştu. Erbaş’ın şiire 3 yıl ara verdiğini düşünmeyin sakın, zira Şükrü Erbaş diyor ki “Yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.” Yani biz daha onun çoook şiirini okuyacağız. Aşık olduğumuz kadının gözlerine baktığımızda, terk eden adama ‘ah’lar çektiğimizde, bir çocuğun yaşlı gözlerini sildiğimizde, sokakta yaşayan birini gördüğümüzde hep bir Şükrü Erbaş dizesini tekrar edeceğiz…

Çok uzatmadan sizleri edebiyatımızın usta şairi Şükrü Erbaş ile baş başa bırakalım…

Üç yıl aradan sonra çıkardınız Pervane’yi… üç yılın yaşanmışlıkları mı denir bu kitaba, daha önceden gelen dizeler mi, yoksa gelecek günlerin dili, sözleri mi?

Şiir de diğer bütün sanat yapıtları gibi üç zamanlı bir mimari yapıdır. Gündelik hayatın sıradan tekrarı içinde bile, geçmiş-şimdi-gelecek, yalnızca kendi zamanlarından ses vermez. Üç zaman da birbiriyle var olur, birbiri içinden doğar, birbirine dönüşür. Bugün tanık olduğumuz, yaşadığımız, gördüğümüz bir olay-olgu-nesne, bize çok eski hayatların bilgileriyle gelir, içinde yaşamamızın mümkün olmayacağı geleceklerin bilgilerini taşır. Sanat yapıtını evrensel yapan temel özelliklerinden birisi budur. Ben, bugünkü bir yaşantıyı dillendirmem sadece. Ya da bugünkü bir yaşantıyı dillendirirken, gerçekte onun mayalandığı, çiçeklendiği, yaprak döktüğü zamanları da söylerim. Bunun bir başka açıdan ifadesi de, ben doğrudan kendimden yola çıktığımda bile, hiç bilmediğim hayatların acılarını, heveslerini, sevinçlerini mutsuzluklarını da söylemiş olurum. Kuşkusuz hayatın bu müthiş diyalektiğinin azıcık farkında olmak gerekir bunun için…

YAZMANIN BİTTİĞİ SON KONAKLAMA NOKTASI MEZARDIR
Bazı dizeler / şiirler yıllara yayılmış. 2012-2014 gibi tarihler var altlarında. O şiirlerin iki-üç yılda tamamlandığını anlıyor okur. Bir anda oturup yazılmıyor sanırım. Nasıl oluştu Pervane; içindeki şiirler?  

Geçenlerde bir soruya verdiğim yanıtta da alıntıladım Mallermé’nin sözünü: “Bir kitap ne başlar, ne biter, olsa olsa öyle görünür.” Ben, ilk dizeyi çizgili lise defterine düştüğüm günden bu yana kesintisiz yazıyormuşum duygusunu yaşıyorum. 1968/69 yıllarıydı. Devrime ve aşka kanat çırptığımız yaşlardı. Taşranın, insanı 17 yaşında bin yaşına getirdiği hayatlardı… Sonra, büyük kentlerin başsız ayaksız kalabalıkları başladı. “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz” dediğim günden bu yana bir sonsuz şiiri yazdığımı düşünüyorum. Bazen bir çırpıda çıkıyor, bazen insanı gecesiz gündüzsüz düşürecek kadar güç oluyor, zaman alıyor. Bir şiirin bitmesiyle bir kitabın bitmesi arasında sadece nicelik bir ayrım vardır. Şöyle bağlayayım izin verirsen: Kitaplar şairin, yazarın soluk aldığı, yükünü azıcık indirdiği, terini sildiği, arkasına ve önüne baktığı yol boyu konaklama noktalarıdır. Bu yolun,yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.

Bu kitapta değil ama ben sizin şu dizelerinizi sıklıkla okurum:
“Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
Ağzında eriklerin aceleci tadı
Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.”

Şükrü Erbaş’a bu dizeleri yazdıran nedir? Bu kelimeler nasıl kavuşuyor birbirine de duyunca biz de bu dizelerin kahramanı olabiliyoruz…

Necatigil’den bir alıntı yapayım, şiirsel yaratıcılığın tam karşılığı olmasa da: “Şiir, iki şeyden doğar: hayal ve hatıra.” Bizi yazmaya götüren temel dürtünün, şimdi ile çatışan geçmiş yaşantımız ve gelecek tasarımımız olduğunu düşünüyorum. Eğer yaşadığı hayat insana yetseydi ya da insan kendisine sunulanla yetinseydi, ne şiir, ne bir başka sanatsal yaratı, ne de bilim doğardı. “İnsan ruhu dünyanın en emperyalist gücüdür; fetheder fetheder, fethettiği hiçbir şey ona yetmez” der Kazancakis. İyi ki de yetmez, tabii ki yetmesin. Bize, andığın dizeleri, onca romanı, öyküyü, müziği, resmi yazdıran, yaptıran tam da bu yetinmeme halidir. Gerçekliğin, bizi arzularımızla yaraladığı yerde, var oluşumuzu bir cezaya çevirdiği yerde, emeğimizle bizi küçük düşürdüğü yerde biz, insan haysiyetini koruyacak, yaşama gücünü yüceltecek, insanı adalet ve özgürlük bilinciyle insanların hizasına yazacak bir dünya kurarız, kurmak zorundayız. Bunu şiirle yapıyorsak, yazdığımız, konuştuğumuz dili, insanın ve doğanın bütün derinlikleri, ruhsal katmaları içinden köpürte köpürte geçirmek, aklı kalbe kalbi akla çevirerek yapmak ve her şeyi dile dönüştürmek zorundayız.

“Ve biz bulutlara gömdük çocuklarımızı
Ve biz çocuklarımızın kirpiklerine astık babalarını
Ve biz öldürenden hayatımızı bağışlamasını istedik
Ve biz katilimizle geleceğe şarkılar söyledik
Ve biz yoksulluğun acısından sessizce uzaklaştık
Ve biz kadınlarımızı arzularından tavanlara astık.”
Bu dizelerin ilk bölümü babama muhtemelen 80 darbesini anımsatır. Bana, Gezi’de kaybettiklerimizi hissettirdi. Başka birine de başka acıları hatırlatabilir… Acılar bu coğrafyanın gerçeği. Siz yıllardır bu topraklarda yaşanılanların tanığısınız. Nasıl çıktı bu satırlar, neyi anlatıyor? 

Nasıl çıktı… ben de bilmiyorum diyeceğim ama yanlış anlaşılacak. “Yazmak, öfkeyi örgütlemektir” der Rimbaud. Sizin ve bütün bir toplumun üstüne ahlaksızca abanıldığı, insan haysiyetinin yerle bir edildiği, gövdenizin bir acı topacına çevrildiği, kapıkulu kültürüyle bütün var oluşunuzun teslim alındığı, uğradığınız şiddetten medet ummaya başladığınız yerde eğer çığlık atmıyorsanız, bu, kötülüğü, korkuyu, ihaneti de geçer, varır bütün bir dünyanın içinde çürüdüğü ağır bir ruh hastalığının kapılarını açar. Ben, bu can çekişmeden korunmak için, neredeyse sayıklar gibi yazdım.Yalnızca sözünü ettiğin dizeleri değil, bütün yazdıklarımı. Neruda, Aragon’dan ödünç bir dize almıştır Yüreğimdeki İspanya kitabında: Çığlığı yansıtmayan tek bir dize var mıdır?Alıntıladığın dizelerin kapısını Aragon ve Neruda ortak açmışlardır.

YANI BAŞIMIZDA ŞAKIYIP DURAN…
Çocukluk, sobalı evler, sedir ağaçlarının gölgesi… Giderek hayatımızdan eksilen fotoğraf anları gibi. Bu eksilenler sizin dizelerinizde yeniden hayat buluyor sanki. Yitip gidenleri bırakmamak olarak düşünülebilir mi?

Yine bir alıntı yapacağım, okurlarımız beni bağışlasın; Arthur Miller, “Eskiden insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı, şimdi alışverişe çıkıyorlar. Müthiş bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz” der. İçinde yaşadığımız, hızın neredeyse bir dine dönüştüğü bu “çığırından çıkmış zaman” (Shakespeare), bizi, var oluşumuzun üzerinde oturduğu bütün değerlerden kopardı, koparıyor. Sözünü ettiğin o sözcükler, hakiki ve mecazi bütün anlamlarıyla, çağrışım yüküyle, beni biraz da bu parçalanmışlıktan koruyan, geleceğe daha içtenlikle ve bütünlüklü olarak bağlayan yaşantıların harfleridir. Ucuz bir geçmiş özlemi olarak okunması yanlış olur. Aslında yanı başımızda şakıyıp duran, içimizde gölgelenmiş olan güzelliklerdir bunlar. Ben, sadece farkında olarak yaşamaya ve yazmaya çalışıyorum. Ruhsal ve düşünsel büyüklük, geçmişin ve geleceğin harfleri olmadan olamaz…

Dünyanın bütün şiirleri sizi söyler, bütün şarkıları  size söylenmiştir. (Kafdağı 2012)
İnternetteki yorumlara baktım. Şükrü Erbaş şiirlerini okuyan bir çok kişi ‘beni anlatıyor’ diye yorumlamış… Kafdağı’nda diyorsunuz ki, dünyanın bütün şiirleri zaten size yazılmıştır. Şairin ruh haliyle mi, insanları tanımakla mı ilgili bir durum bu? 

Bu, çok şaşılacak bir şey değil aslında. Sizin insanlarla, toplumla, doğayla kurduğunuz ilişkinin niteliğine, oluşturduğunuz etik ve ideolojik değerlerin diyalektiğine bağlı bir algının, yaşamanın doğal sonucudur. Siz, varlığınızı bütün insanların varlığıyla, doğanın tüm varlıklarıyla var ediyorsanız, acınız yalnızca sizin acınız değildir artık; birisine yapılan kötülük çaresiz canınızda halkalanacaktır; ağaçlar kirpiklerinizde yapraklanacaktır; bütün canlılar sizden can alacaktır; denizler ve gökler gözlerinizde şakıyıp duracaktır… Uzar gider bu… Ben, insan ruhunun derinliğini, karanlığını, iyiliğini, kötülüğünü, nasıl yapılandığını, neleri acı ve sevince çevirdiğini yazarak anlamaya çalışıyorum. Herkesin kendini bulması sanırım biraz bundan kaynaklı.

BIKIP USANMADAN KARŞI DURACAĞIZ
Ülkenin pek çok yerinde sanata dair ne varsa orada ambargonun başladığı bugünlerden geçiyoruz. Nasıl başa çıkılır. Ne yapılır?

İşte bütün mesele bu… Her doğru, her yanlış; her iyi, her kötü; her çirkin, her güzel, gelip bu soruya dayanıyor. Bunun bende ve tek tek hiçbirimizde hazır bir reçetesi yok ne yazık ki… Hepimiz bir biçimde yapılması gerekeni canımızda  duyuyoruz ama ötekine sormadan edemiyoruz. Ne yapacağız? Yanıtın zor olduğunu düşünmüyorum. Hatta çok bildik. Evrensel okurlarını sıkma pahasına bir-ikisini de ben tekrarlayayım: İnsanın temel var oluşuna yapılan her saldırıya, bildiğimiz tek bir söz bile olsa bıkıp usanmadan karşı duracağız. Devlet ideolojisine ve popüler kültür kuşatmasına karşı, emek-eşitlik-özgürlük odaklı devrimci-demokrat bir kültür yaratmak için bütün zeminleri yorulmadan kullanacağız. Öyle bir zemin yoksa, kendi küçücük ya da kocaman imkânlarımızla biz yaratacağız. Yalnız taşlı duvar olmaz der bir Karac’oğlan türküsü. Şu dağınık, kocaman gücümüzü bir araya getirmenin, kendimize inanmanın ne kadar yolu varsa o yolların hepsine gideceğiz. Birlikte yaşama ve davranma kültürünü geliştireceğiz. Şiirden politikaya, resimden bilime, müzikten felsefeye, olağanüstü güzellikte bir donanımla, birini ötekine bir harf bile feda etmeden, hayatı örgütleyeceğiz, yücelteceğiz, büyüteceğiz…

Çağrı Sarı 08.02.2015

EVRENSEL

Şükrü Erbaş’la Pervane ve hayat üzerine…

0

Kitaplar şairin, yazarın soluk aldığı, yükünü azıcık indirdiği, terini sildiği, arkasına ve önüne baktığı yol boyu konaklama noktalarıdır. Bu yolun, yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.

Şair Yazar Şükrü Erbaş’ın yeni  kitabı Pervane üç yıl sonra okuyucusuyla buluştu. Erbaş’ın şiire 3 yıl ara verdiğini düşünmeyin sakın, zira Şükrü Erbaş diyor ki “Yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.” Yani biz daha onun çoook şiirini okuyacağız. Aşık olduğumuz kadının gözlerine baktığımızda, terk eden adama ‘ah’lar çektiğimizde, bir çocuğun yaşlı gözlerini sildiğimizde, sokakta yaşayan birini gördüğümüzde hep bir Şükrü Erbaş dizesini tekrar edeceğiz…

Çok uzatmadan sizleri edebiyatımızın usta şairi Şükrü Erbaş ile baş başa bırakalım…

Üç yıl aradan sonra çıkardınız Pervane’yi… üç yılın yaşanmışlıkları mı denir bu kitaba, daha önceden gelen dizeler mi, yoksa gelecek günlerin dili, sözleri mi?

Şiir de diğer bütün sanat yapıtları gibi üç zamanlı bir mimari yapıdır. Gündelik hayatın sıradan tekrarı içinde bile, geçmiş-şimdi-gelecek, yalnızca kendi zamanlarından ses vermez. Üç zaman da birbiriyle var olur, birbiri içinden doğar, birbirine dönüşür. Bugün tanık olduğumuz, yaşadığımız, gördüğümüz bir olay-olgu-nesne, bize çok eski hayatların bilgileriyle gelir, içinde yaşamamızın mümkün olmayacağı geleceklerin bilgilerini taşır. Sanat yapıtını evrensel yapan temel özelliklerinden birisi budur. Ben, bugünkü bir yaşantıyı dillendirmem sadece. Ya da bugünkü bir yaşantıyı dillendirirken, gerçekte onun mayalandığı, çiçeklendiği, yaprak döktüğü zamanları da söylerim. Bunun bir başka açıdan ifadesi de, ben doğrudan kendimden yola çıktığımda bile, hiç bilmediğim hayatların acılarını, heveslerini, sevinçlerini mutsuzluklarını da söylemiş olurum. Kuşkusuz hayatın bu müthiş diyalektiğinin azıcık farkında olmak gerekir bunun için…

YAZMANIN BİTTİĞİ SON KONAKLAMA NOKTASI MEZARDIR
Bazı dizeler / şiirler yıllara yayılmış. 2012-2014 gibi tarihler var altlarında. O şiirlerin iki-üç yılda tamamlandığını anlıyor okur. Bir anda oturup yazılmıyor sanırım. Nasıl oluştu Pervane; içindeki şiirler?  

Geçenlerde bir soruya verdiğim yanıtta da alıntıladım Mallermé’nin sözünü: “Bir kitap ne başlar, ne biter, olsa olsa öyle görünür.” Ben, ilk dizeyi çizgili lise defterine düştüğüm günden bu yana kesintisiz yazıyormuşum duygusunu yaşıyorum. 1968/69 yıllarıydı. Devrime ve aşka kanat çırptığımız yaşlardı. Taşranın, insanı 17 yaşında bin yaşına getirdiği hayatlardı… Sonra, büyük kentlerin başsız ayaksız kalabalıkları başladı. “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz” dediğim günden bu yana bir sonsuz şiiri yazdığımı düşünüyorum. Bazen bir çırpıda çıkıyor, bazen insanı gecesiz gündüzsüz düşürecek kadar güç oluyor, zaman alıyor. Bir şiirin bitmesiyle bir kitabın bitmesi arasında sadece nicelik bir ayrım vardır. Şöyle bağlayayım izin verirsen: Kitaplar şairin, yazarın soluk aldığı, yükünü azıcık indirdiği, terini sildiği, arkasına ve önüne baktığı yol boyu konaklama noktalarıdır. Bu yolun,yazmanın bittiği son konaklama noktası mezardır.

Bu kitapta değil ama ben sizin şu dizelerinizi sıklıkla okurum:
“Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
Ağzında eriklerin aceleci tadı
Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.”

Şükrü Erbaş’a bu dizeleri yazdıran nedir? Bu kelimeler nasıl kavuşuyor birbirine de duyunca biz de bu dizelerin kahramanı olabiliyoruz…

Necatigil’den bir alıntı yapayım, şiirsel yaratıcılığın tam karşılığı olmasa da: “Şiir, iki şeyden doğar: hayal ve hatıra.” Bizi yazmaya götüren temel dürtünün, şimdi ile çatışan geçmiş yaşantımız ve gelecek tasarımımız olduğunu düşünüyorum. Eğer yaşadığı hayat insana yetseydi ya da insan kendisine sunulanla yetinseydi, ne şiir, ne bir başka sanatsal yaratı, ne de bilim doğardı. “İnsan ruhu dünyanın en emperyalist gücüdür; fetheder fetheder, fethettiği hiçbir şey ona yetmez” der Kazancakis. İyi ki de yetmez, tabii ki yetmesin. Bize, andığın dizeleri, onca romanı, öyküyü, müziği, resmi yazdıran, yaptıran tam da bu yetinmeme halidir. Gerçekliğin, bizi arzularımızla yaraladığı yerde, var oluşumuzu bir cezaya çevirdiği yerde, emeğimizle bizi küçük düşürdüğü yerde biz, insan haysiyetini koruyacak, yaşama gücünü yüceltecek, insanı adalet ve özgürlük bilinciyle insanların hizasına yazacak bir dünya kurarız, kurmak zorundayız. Bunu şiirle yapıyorsak, yazdığımız, konuştuğumuz dili, insanın ve doğanın bütün derinlikleri, ruhsal katmaları içinden köpürte köpürte geçirmek, aklı kalbe kalbi akla çevirerek yapmak ve her şeyi dile dönüştürmek zorundayız.

“Ve biz bulutlara gömdük çocuklarımızı
Ve biz çocuklarımızın kirpiklerine astık babalarını
Ve biz öldürenden hayatımızı bağışlamasını istedik
Ve biz katilimizle geleceğe şarkılar söyledik
Ve biz yoksulluğun acısından sessizce uzaklaştık
Ve biz kadınlarımızı arzularından tavanlara astık.”
Bu dizelerin ilk bölümü babama muhtemelen 80 darbesini anımsatır. Bana, Gezi’de kaybettiklerimizi hissettirdi. Başka birine de başka acıları hatırlatabilir… Acılar bu coğrafyanın gerçeği. Siz yıllardır bu topraklarda yaşanılanların tanığısınız. Nasıl çıktı bu satırlar, neyi anlatıyor? 

Nasıl çıktı… ben de bilmiyorum diyeceğim ama yanlış anlaşılacak. “Yazmak, öfkeyi örgütlemektir” der Rimbaud. Sizin ve bütün bir toplumun üstüne ahlaksızca abanıldığı, insan haysiyetinin yerle bir edildiği, gövdenizin bir acı topacına çevrildiği, kapıkulu kültürüyle bütün var oluşunuzun teslim alındığı, uğradığınız şiddetten medet ummaya başladığınız yerde eğer çığlık atmıyorsanız, bu, kötülüğü, korkuyu, ihaneti de geçer, varır bütün bir dünyanın içinde çürüdüğü ağır bir ruh hastalığının kapılarını açar. Ben, bu can çekişmeden korunmak için, neredeyse sayıklar gibi yazdım.Yalnızca sözünü ettiğin dizeleri değil, bütün yazdıklarımı. Neruda, Aragon’dan ödünç bir dize almıştır Yüreğimdeki İspanya kitabında: Çığlığı yansıtmayan tek bir dize var mıdır?Alıntıladığın dizelerin kapısını Aragon ve Neruda ortak açmışlardır.

YANI BAŞIMIZDA ŞAKIYIP DURAN…
Çocukluk, sobalı evler, sedir ağaçlarının gölgesi… Giderek hayatımızdan eksilen fotoğraf anları gibi. Bu eksilenler sizin dizelerinizde yeniden hayat buluyor sanki. Yitip gidenleri bırakmamak olarak düşünülebilir mi?

Yine bir alıntı yapacağım, okurlarımız beni bağışlasın; Arthur Miller, “Eskiden insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı, şimdi alışverişe çıkıyorlar. Müthiş bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz” der. İçinde yaşadığımız, hızın neredeyse bir dine dönüştüğü bu “çığırından çıkmış zaman” (Shakespeare), bizi, var oluşumuzun üzerinde oturduğu bütün değerlerden kopardı, koparıyor. Sözünü ettiğin o sözcükler, hakiki ve mecazi bütün anlamlarıyla, çağrışım yüküyle, beni biraz da bu parçalanmışlıktan koruyan, geleceğe daha içtenlikle ve bütünlüklü olarak bağlayan yaşantıların harfleridir. Ucuz bir geçmiş özlemi olarak okunması yanlış olur. Aslında yanı başımızda şakıyıp duran, içimizde gölgelenmiş olan güzelliklerdir bunlar. Ben, sadece farkında olarak yaşamaya ve yazmaya çalışıyorum. Ruhsal ve düşünsel büyüklük, geçmişin ve geleceğin harfleri olmadan olamaz…

Dünyanın bütün şiirleri sizi söyler, bütün şarkıları  size söylenmiştir. (Kafdağı 2012)
İnternetteki yorumlara baktım. Şükrü Erbaş şiirlerini okuyan bir çok kişi ‘beni anlatıyor’ diye yorumlamış… Kafdağı’nda diyorsunuz ki, dünyanın bütün şiirleri zaten size yazılmıştır. Şairin ruh haliyle mi, insanları tanımakla mı ilgili bir durum bu? 

Bu, çok şaşılacak bir şey değil aslında. Sizin insanlarla, toplumla, doğayla kurduğunuz ilişkinin niteliğine, oluşturduğunuz etik ve ideolojik değerlerin diyalektiğine bağlı bir algının, yaşamanın doğal sonucudur. Siz, varlığınızı bütün insanların varlığıyla, doğanın tüm varlıklarıyla var ediyorsanız, acınız yalnızca sizin acınız değildir artık; birisine yapılan kötülük çaresiz canınızda halkalanacaktır; ağaçlar kirpiklerinizde yapraklanacaktır; bütün canlılar sizden can alacaktır; denizler ve gökler gözlerinizde şakıyıp duracaktır… Uzar gider bu… Ben, insan ruhunun derinliğini, karanlığını, iyiliğini, kötülüğünü, nasıl yapılandığını, neleri acı ve sevince çevirdiğini yazarak anlamaya çalışıyorum. Herkesin kendini bulması sanırım biraz bundan kaynaklı.

BIKIP USANMADAN KARŞI DURACAĞIZ
Ülkenin pek çok yerinde sanata dair ne varsa orada ambargonun başladığı bugünlerden geçiyoruz. Nasıl başa çıkılır. Ne yapılır?

İşte bütün mesele bu… Her doğru, her yanlış; her iyi, her kötü; her çirkin, her güzel, gelip bu soruya dayanıyor. Bunun bende ve tek tek hiçbirimizde hazır bir reçetesi yok ne yazık ki… Hepimiz bir biçimde yapılması gerekeni canımızda  duyuyoruz ama ötekine sormadan edemiyoruz. Ne yapacağız? Yanıtın zor olduğunu düşünmüyorum. Hatta çok bildik. Evrensel okurlarını sıkma pahasına bir-ikisini de ben tekrarlayayım: İnsanın temel var oluşuna yapılan her saldırıya, bildiğimiz tek bir söz bile olsa bıkıp usanmadan karşı duracağız. Devlet ideolojisine ve popüler kültür kuşatmasına karşı, emek-eşitlik-özgürlük odaklı devrimci-demokrat bir kültür yaratmak için bütün zeminleri yorulmadan kullanacağız. Öyle bir zemin yoksa, kendi küçücük ya da kocaman imkânlarımızla biz yaratacağız. Yalnız taşlı duvar olmaz der bir Karac’oğlan türküsü. Şu dağınık, kocaman gücümüzü bir araya getirmenin, kendimize inanmanın ne kadar yolu varsa o yolların hepsine gideceğiz. Birlikte yaşama ve davranma kültürünü geliştireceğiz. Şiirden politikaya, resimden bilime, müzikten felsefeye, olağanüstü güzellikte bir donanımla, birini ötekine bir harf bile feda etmeden, hayatı örgütleyeceğiz, yücelteceğiz, büyüteceğiz…

Çağrı Sarı 08.02.2015

EVRENSEL

“İlerici Kadınlar Türkiye çapında örgütlenecek”

0

İlerici Kadınlar Türkiye Koordinasyonu üyesi Hande Durna ile 15 Şubat Pazar günü toplanan İlerici Kadınlar Konferansı’nı konuştuk. Hem hazırlık sürecinin hem de konferans gününün çok başarılı geçtiğini belirten Durna, büyük hedeflerini anlattı.

Uzun bir zamandır hazırlıkları sürdürülen İlerici Kadınlar Konferansı 15 Şubat tarihinde toplandı. İstanbul Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde gerçekleşen toplantıya Türkiye genelinden yüzlerce kadın katıldı.

İlerici Kadınlar’ın hedef ve eylem programının da konuşulduğu konferansın ertesinde İlerici Kadınlar Türkiye Koordinasyonu Üyesi Hande Durna sorularımızı yanıtları.

Neden İlerici Kadınlar çıkışı ve İlerici Kadınlar Konferansı? Böyle bir çalışma yapmak neden aklınıza geldi, biraz anlatır mısın?

Ülkemizin topyekün geriye gidişi ile derdi olan kadınlar olarak bir araya geldik. Kadın erkek toplumun çok önemli bir bölümünün AKP iktidarı ile ve onun ülkeyi taşıdığı karanlık ve gerici tablo ile derdi var, biliyoruz. Ama kadınlara ayrı bir vurgu yapmak gerektiğini de biliyoruz. Çünkü AKP iktidarının, gericiliğin ve karanlığın kadınlarla özel olarak derdi var! İşte tam da bu noktada gericiliğe boyun eğmeyen, ayağa kalkan, direnen kadınları; ilerici kadınları bir taraf olarak belirlemek, bu tarafı güçlendirmek gerekiyor. Bu nedenle İlerici Kadınlar ismi ile siyasal bir duruş ve örgütlenme gerçekleştirmeyi gündemimize aldık. Konferans da bu kararın neticesinde gündeme geldi.

“AKP’NİN BAŞINA ÇORAP ÖRÜYORUZ, İLMEK İLMEK…”

İKK 15 Şubat’ta gerçekleştirildi. Nasıl değerlendiriyorsun, başarılı bir çalışma oldu mu?

Başarı kriteri olarak iki başlık önemli bence. Birincisi konferansın örgütlenme süreci, ikincisi ise 15 şubat günü gerçekleştirilen etkinlik.

Konferansın birkaç ay gibi kısa bir sürede bu kadar büyük bir etki yaratarak örgütlenmesi gerçekten çok büyük bir başarı. Az sayıda kadınla başladığımız bu işte bugün artık çok daha güçlüyüz. Türkiye’nin dört bir yanında mahallelerde, köylerde, işyerlerinde, okullarda, derneklerde ilerici kadınlar örgütlenmeyi gündemlerine aldılar, her attıkları adımda da karşılık buldular. Bu bize moral ve motivasyon veriyor. Demek ki doğru yoldayız, bu şekilde örgütlenmeye devam etmeliyiz. AKP’nin başına çorap örüyoruz, ilmek ilmek… Henüz iki üç sıra ördük belki ama kimsenin kuşkusu olmasın o çorap örülecek, AKP’nin başına geçirilecek.

İki başarı kriteri var demiştin. İkincisini anlatır mısın?

Konferans programını netleştirirken Hazırlık Komitesi’nde beraber çalıştığımız arkadaşlarım çok iyi biliyorlar, bu kadar yoğun bir program çıkarabilmiş olmamızdan dolayı mutluydum ama bir yandan da saatlerce sürecek bu yoğunluğun kadınları sıkmasından da korkmuyor değildim. Ama bir şeyi itiraf etmem gerekiyor. 20 yıldan fazla süredir pek çok konferans, kongre, şenlik, miting vs örgütlenmesinde yer aldım ya da en azından izleyici olarak katıldım. Hayatımda bu kadar kalabalık bir topluluğun bu kadar yoğun bir programı başından sonuna pür dikkat takip ettiğine şahit olduğum başka bir etkinlik hatırlamıyorum. 30’un üzerinde konuşmanın yapıldığı konferansta birbirini tekrar eden tek bir konuşma olmadı. Neredeyse tamamı belli bir uzmanlık ya da mücadele deneyimine dayandırarak gerçekleştirilen konuşmalar gerçeklikle bağı çok rahat bir şekilde kurulabildiği için bütün salon tarafından ilgiyle izlendi diye düşünüyorum. İşte burada kadın alanının bize sunduğu muazzam bir olanağın sonuçlarını konferansta gördük. Kimse alınmasın gücenmesin ama bu olanağın bir yanında gerçekten samimi ve dolayımsız konuşabilme cesareti yer alıyor. Diğer tarafta ise kadınların toplumsal dinamiklerin bütününü kestiği gerçeği var. Oyuncular Sendikası’ndan dostlarımızla Yırcalı köylü kadınlarımızın, akademisyen, hukukçu kadınlarımız ile direnişteki işçi kadınlarımızın, yaşam alanlarını savunan kadınlarımızın; spor yazarı kadınlarımızla engelli kadınlarımızın yaşadığı duygudaşlığı buradan bakarak anlayabilmek mümkün.

“TOPLUM ÖZGECAN İLE ÖNEMLİ BİR KIRILMA DAHA YAŞADI”

Salonda ve Özgecan’ın ardından yapılan eylemlerde kadın mücadelesinde yeni ve yükselen bir evreye girdiğimizi hissettiren bir atmosfer vardı, nasıl değerlendiriyorsun bu durumu?

Evet, bu tespit son derece doğru. Bakın Haziran, yaşam alanlarını koruma çıkışlı nasıl çok önemli bir kırılma noktası ise, kadınların gericiliğin en önemli kurbanları haline getirilmesine tepki de benzer özellikler taşıyor. Bugün bu atmosferi doğuran koşullarda Haziran günlerinin etkisini yadsımak mümkün değil. Özgecan için sokağa çıkan kadınlar, örgütlü bir bilinç ile değil büyük bir tepki ile sokağa çıkıyorlar ve bu eylemlere katılımın artması ile kendini belli ediyor zaten. Bu ülkede her gün kadınlar öldürülüyor. Özgecan’ın maruz kaldığı korkunç saldırının benzerlerinin de ülkemizde çokça yaşandığını biliyoruz. Ama Özgecan, bir kadının, bir insanın yaşayabileceği her tür acıyı yaşayarak katledildi, bir simgeye dönüştü. Bugün artık 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç.’nin acısını da, Ayşe Paşalı’nın, Münevver Karabulut’un katledilmesini de ve daha binlercesini de Özgecan ile beraber yeniden yaşıyoruz. Yani bu toplum Özgecan ile önemli bir kırılma daha yaşadı. Bu kırılmanın kadınların mücadeledeki yerinin daha da artması ile sonuçlanması kimseyi şaşırtmamalı.

İKK’nın Türkiye siyasetinde ve kadın mücadelesinde gördüğü ve doldurmaya talip olduğu boşluk nedir?

Tam da az önce Özgecan eylemleri ile bağlantılı söylediklerim bu konuyla ilgili. Bugün Türkiye’de yaşanacak büyük kırılmalarda kadınlar hem nesnel olarak hem de mücadele içinde edindikleri yer ile var olacaklar. Buna sırtını dönmüş herhangi bir siyasi öznenin başarı şansı yok, öncelikle bunu söyleyelim. Her şeyden önce inandırıcılığı yok. Kadın hareketini küçümseyeceksin, kadınların mücadeledeki yerini afaki laflardan ibaret bırakacaksın, bir toplumsal olay patlak verdiğinde üç beş kelam edeceksin ama arkasını getirmeyeceksin. İşte İKK bu hastalığa karşı bir aşı da olacak. İlerici Kadınlar çıkışı, kadın hareketine, kadın dinamiklerine yüzünü dönme iddiasıdır. Doldurmayı düşündüğü boşluk da tam burasıdır. Buradaki boşluk sanıldığından daha da büyüktür ne yazık ki…

“MÜCADELE EDEN KADINLARLA BULUŞTUK”

İKK geniş bir kesimde ilgi gördü, bunun nedenleri nedir?

Birincisi mücadele eden kadınlarla buluşmayı becerebildik. Ama bunu söylerken bir parantez açarak daha yolun başında olduğumuzu da mutlaka ifade etmem gerekir. İlerici Kadınlar sadece mücadele eden kadınlarla buluşmakla kalmamalı, kendisi bizzat mücadele odaklarının ortaya çıkışının örgütleyicisi olmalıdır. İkincisi Türkiye’de marksistler ile feministler arasındaki alan muazzam büyük ve boş bir alan. Bugün marksist olup kadın alanında da bir duruş sergilemek isteyen ama feministlerin durduğu yerde de kendini ifade edemeyecek olan önemli bir birikim var. İKK bu birikimle buluşmak istiyor. Sanıyorum bu samimi isteğimizi hissettirdik, bunun karşılıkları oldu. Üçüncüsü ise yukarıda da değinmeye çalıştığım Türkiye’de kırılma yaratacak enerji birikmelerinden önemli bir tanesinin kadın alanında yaşandığıdır.

İKK buraya gözümüzü dikmemiz gerektiğini sanıyorum anlatabildi ve bu nedenle de umut yaratabildi.

“ARTIK ‘İLERİCİ KADINLAR’IZ”

İKK’nın ardından önümüzdeki sürece dair plan ve beklentiler ne, nasıl bir yol haritası koydunuz önünüze?

Artık İlerici Kadınlar Konferansı değiliz, İlerici Kadınlar’ız. Konferansta önümüzdeki dönem mücadele ve çalışma başlıklarını belirlediğimiz bir dizi karar aldık. Bu kararları konferans sırasında gelen önerilere göre revize ederek ilan edeceğiz. Ama kabaca aldığımız kararlarla neyi murat ettiğimizden bahsedeyim. İlerici Kadınlar, kadınların mücadele etmesi gereken her başlıkta yer alacak, toplumun diğer kesimlerini de sürükleyebilecek mücadele başlıkları açacak. Kısacası bir mücadele odağı yaratacağız. İlerici Kadınlar, yurdun dört bir yanında, Türkiye çapında örgütlenmeye ve büyümeye devam edecek. Meclisler şeklinde örgütlenme gerçekleştirilecek. Yerel meclisler, işyeri meclisleri, okul meclisleri kurulacak. İlerici Kadınlar’ın merkezi örgütlenmesinde ise yine konferans sırasında seçtiğimiz Türkiye Koordinasyonu kritik bir rol üstlenecek. Koordinasyon bir yandan meclislerin temsilcilerinin buluşma noktası olacak. Diğer yandan merkezi fonksiyonlarda görev almış üyeleri ile İlerici Kadınlar çalışmasının her tür siyasal ve ideolojik gereksiniminin karşılanmasında rol üstlenecek.

Son olarak eklemek istediğin birşey var mı?

Bu daha başlangıç, İlerici Kadınlar’ı örgütlemeye ve mücadeleye devam diyorum…

Can Soyer 17.02.2015

İLERİHABER

“İlerici Kadınlar Türkiye çapında örgütlenecek”

0

İlerici Kadınlar Türkiye Koordinasyonu üyesi Hande Durna ile 15 Şubat Pazar günü toplanan İlerici Kadınlar Konferansı’nı konuştuk. Hem hazırlık sürecinin hem de konferans gününün çok başarılı geçtiğini belirten Durna, büyük hedeflerini anlattı.

Uzun bir zamandır hazırlıkları sürdürülen İlerici Kadınlar Konferansı 15 Şubat tarihinde toplandı. İstanbul Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde gerçekleşen toplantıya Türkiye genelinden yüzlerce kadın katıldı.

İlerici Kadınlar’ın hedef ve eylem programının da konuşulduğu konferansın ertesinde İlerici Kadınlar Türkiye Koordinasyonu Üyesi Hande Durna sorularımızı yanıtları.

Neden İlerici Kadınlar çıkışı ve İlerici Kadınlar Konferansı? Böyle bir çalışma yapmak neden aklınıza geldi, biraz anlatır mısın?

Ülkemizin topyekün geriye gidişi ile derdi olan kadınlar olarak bir araya geldik. Kadın erkek toplumun çok önemli bir bölümünün AKP iktidarı ile ve onun ülkeyi taşıdığı karanlık ve gerici tablo ile derdi var, biliyoruz. Ama kadınlara ayrı bir vurgu yapmak gerektiğini de biliyoruz. Çünkü AKP iktidarının, gericiliğin ve karanlığın kadınlarla özel olarak derdi var! İşte tam da bu noktada gericiliğe boyun eğmeyen, ayağa kalkan, direnen kadınları; ilerici kadınları bir taraf olarak belirlemek, bu tarafı güçlendirmek gerekiyor. Bu nedenle İlerici Kadınlar ismi ile siyasal bir duruş ve örgütlenme gerçekleştirmeyi gündemimize aldık. Konferans da bu kararın neticesinde gündeme geldi.

“AKP’NİN BAŞINA ÇORAP ÖRÜYORUZ, İLMEK İLMEK…”

İKK 15 Şubat’ta gerçekleştirildi. Nasıl değerlendiriyorsun, başarılı bir çalışma oldu mu?

Başarı kriteri olarak iki başlık önemli bence. Birincisi konferansın örgütlenme süreci, ikincisi ise 15 şubat günü gerçekleştirilen etkinlik.

Konferansın birkaç ay gibi kısa bir sürede bu kadar büyük bir etki yaratarak örgütlenmesi gerçekten çok büyük bir başarı. Az sayıda kadınla başladığımız bu işte bugün artık çok daha güçlüyüz. Türkiye’nin dört bir yanında mahallelerde, köylerde, işyerlerinde, okullarda, derneklerde ilerici kadınlar örgütlenmeyi gündemlerine aldılar, her attıkları adımda da karşılık buldular. Bu bize moral ve motivasyon veriyor. Demek ki doğru yoldayız, bu şekilde örgütlenmeye devam etmeliyiz. AKP’nin başına çorap örüyoruz, ilmek ilmek… Henüz iki üç sıra ördük belki ama kimsenin kuşkusu olmasın o çorap örülecek, AKP’nin başına geçirilecek.

İki başarı kriteri var demiştin. İkincisini anlatır mısın?

Konferans programını netleştirirken Hazırlık Komitesi’nde beraber çalıştığımız arkadaşlarım çok iyi biliyorlar, bu kadar yoğun bir program çıkarabilmiş olmamızdan dolayı mutluydum ama bir yandan da saatlerce sürecek bu yoğunluğun kadınları sıkmasından da korkmuyor değildim. Ama bir şeyi itiraf etmem gerekiyor. 20 yıldan fazla süredir pek çok konferans, kongre, şenlik, miting vs örgütlenmesinde yer aldım ya da en azından izleyici olarak katıldım. Hayatımda bu kadar kalabalık bir topluluğun bu kadar yoğun bir programı başından sonuna pür dikkat takip ettiğine şahit olduğum başka bir etkinlik hatırlamıyorum. 30’un üzerinde konuşmanın yapıldığı konferansta birbirini tekrar eden tek bir konuşma olmadı. Neredeyse tamamı belli bir uzmanlık ya da mücadele deneyimine dayandırarak gerçekleştirilen konuşmalar gerçeklikle bağı çok rahat bir şekilde kurulabildiği için bütün salon tarafından ilgiyle izlendi diye düşünüyorum. İşte burada kadın alanının bize sunduğu muazzam bir olanağın sonuçlarını konferansta gördük. Kimse alınmasın gücenmesin ama bu olanağın bir yanında gerçekten samimi ve dolayımsız konuşabilme cesareti yer alıyor. Diğer tarafta ise kadınların toplumsal dinamiklerin bütününü kestiği gerçeği var. Oyuncular Sendikası’ndan dostlarımızla Yırcalı köylü kadınlarımızın, akademisyen, hukukçu kadınlarımız ile direnişteki işçi kadınlarımızın, yaşam alanlarını savunan kadınlarımızın; spor yazarı kadınlarımızla engelli kadınlarımızın yaşadığı duygudaşlığı buradan bakarak anlayabilmek mümkün.

“TOPLUM ÖZGECAN İLE ÖNEMLİ BİR KIRILMA DAHA YAŞADI”

Salonda ve Özgecan’ın ardından yapılan eylemlerde kadın mücadelesinde yeni ve yükselen bir evreye girdiğimizi hissettiren bir atmosfer vardı, nasıl değerlendiriyorsun bu durumu?

Evet, bu tespit son derece doğru. Bakın Haziran, yaşam alanlarını koruma çıkışlı nasıl çok önemli bir kırılma noktası ise, kadınların gericiliğin en önemli kurbanları haline getirilmesine tepki de benzer özellikler taşıyor. Bugün bu atmosferi doğuran koşullarda Haziran günlerinin etkisini yadsımak mümkün değil. Özgecan için sokağa çıkan kadınlar, örgütlü bir bilinç ile değil büyük bir tepki ile sokağa çıkıyorlar ve bu eylemlere katılımın artması ile kendini belli ediyor zaten. Bu ülkede her gün kadınlar öldürülüyor. Özgecan’ın maruz kaldığı korkunç saldırının benzerlerinin de ülkemizde çokça yaşandığını biliyoruz. Ama Özgecan, bir kadının, bir insanın yaşayabileceği her tür acıyı yaşayarak katledildi, bir simgeye dönüştü. Bugün artık 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç.’nin acısını da, Ayşe Paşalı’nın, Münevver Karabulut’un katledilmesini de ve daha binlercesini de Özgecan ile beraber yeniden yaşıyoruz. Yani bu toplum Özgecan ile önemli bir kırılma daha yaşadı. Bu kırılmanın kadınların mücadeledeki yerinin daha da artması ile sonuçlanması kimseyi şaşırtmamalı.

İKK’nın Türkiye siyasetinde ve kadın mücadelesinde gördüğü ve doldurmaya talip olduğu boşluk nedir?

Tam da az önce Özgecan eylemleri ile bağlantılı söylediklerim bu konuyla ilgili. Bugün Türkiye’de yaşanacak büyük kırılmalarda kadınlar hem nesnel olarak hem de mücadele içinde edindikleri yer ile var olacaklar. Buna sırtını dönmüş herhangi bir siyasi öznenin başarı şansı yok, öncelikle bunu söyleyelim. Her şeyden önce inandırıcılığı yok. Kadın hareketini küçümseyeceksin, kadınların mücadeledeki yerini afaki laflardan ibaret bırakacaksın, bir toplumsal olay patlak verdiğinde üç beş kelam edeceksin ama arkasını getirmeyeceksin. İşte İKK bu hastalığa karşı bir aşı da olacak. İlerici Kadınlar çıkışı, kadın hareketine, kadın dinamiklerine yüzünü dönme iddiasıdır. Doldurmayı düşündüğü boşluk da tam burasıdır. Buradaki boşluk sanıldığından daha da büyüktür ne yazık ki…

“MÜCADELE EDEN KADINLARLA BULUŞTUK”

İKK geniş bir kesimde ilgi gördü, bunun nedenleri nedir?

Birincisi mücadele eden kadınlarla buluşmayı becerebildik. Ama bunu söylerken bir parantez açarak daha yolun başında olduğumuzu da mutlaka ifade etmem gerekir. İlerici Kadınlar sadece mücadele eden kadınlarla buluşmakla kalmamalı, kendisi bizzat mücadele odaklarının ortaya çıkışının örgütleyicisi olmalıdır. İkincisi Türkiye’de marksistler ile feministler arasındaki alan muazzam büyük ve boş bir alan. Bugün marksist olup kadın alanında da bir duruş sergilemek isteyen ama feministlerin durduğu yerde de kendini ifade edemeyecek olan önemli bir birikim var. İKK bu birikimle buluşmak istiyor. Sanıyorum bu samimi isteğimizi hissettirdik, bunun karşılıkları oldu. Üçüncüsü ise yukarıda da değinmeye çalıştığım Türkiye’de kırılma yaratacak enerji birikmelerinden önemli bir tanesinin kadın alanında yaşandığıdır.

İKK buraya gözümüzü dikmemiz gerektiğini sanıyorum anlatabildi ve bu nedenle de umut yaratabildi.

“ARTIK ‘İLERİCİ KADINLAR’IZ”

İKK’nın ardından önümüzdeki sürece dair plan ve beklentiler ne, nasıl bir yol haritası koydunuz önünüze?

Artık İlerici Kadınlar Konferansı değiliz, İlerici Kadınlar’ız. Konferansta önümüzdeki dönem mücadele ve çalışma başlıklarını belirlediğimiz bir dizi karar aldık. Bu kararları konferans sırasında gelen önerilere göre revize ederek ilan edeceğiz. Ama kabaca aldığımız kararlarla neyi murat ettiğimizden bahsedeyim. İlerici Kadınlar, kadınların mücadele etmesi gereken her başlıkta yer alacak, toplumun diğer kesimlerini de sürükleyebilecek mücadele başlıkları açacak. Kısacası bir mücadele odağı yaratacağız. İlerici Kadınlar, yurdun dört bir yanında, Türkiye çapında örgütlenmeye ve büyümeye devam edecek. Meclisler şeklinde örgütlenme gerçekleştirilecek. Yerel meclisler, işyeri meclisleri, okul meclisleri kurulacak. İlerici Kadınlar’ın merkezi örgütlenmesinde ise yine konferans sırasında seçtiğimiz Türkiye Koordinasyonu kritik bir rol üstlenecek. Koordinasyon bir yandan meclislerin temsilcilerinin buluşma noktası olacak. Diğer yandan merkezi fonksiyonlarda görev almış üyeleri ile İlerici Kadınlar çalışmasının her tür siyasal ve ideolojik gereksiniminin karşılanmasında rol üstlenecek.

Son olarak eklemek istediğin birşey var mı?

Bu daha başlangıç, İlerici Kadınlar’ı örgütlemeye ve mücadeleye devam diyorum…

Can Soyer 17.02.2015

İLERİHABER

Kitaplarıyla öne çıkan spor yazarı: Eray Emin Aydemir

2014 yılında çıkardığı iki kitap ile dikkatleri çeken Eray Emin Aydemir ile eğlenceli bir röportaj gerçekleştirdik. Genç gazeteci, kariyerinden kitaplarına kadar bir çok konuda açıklamalarda bulundu.

Sizinle ilgili kısa bir araştırma yaptık, özellikle internet kullanıcılarının çok sık kullandığı uludağ veya ekşi sözlük gibi ortamlarda sizden bahseden futbolseverler ve kitap okurlarının paylaşımları dikkat çekici. Genel olarak sizin ‘farklı biri olduğunuzu’ söylüyorlar. Sizce bu farklılığın sebebi ne…
Açıkçası bu konu üzerinde ben de düşündüm. İnsanların kafasında oluşturduğu spor gazetecisi imajına pek uymuyorum. İnsanlar günün her anı spor düşünen spor yazan insanlara alışmışlar. Ben de ise durum farklı. Evet spor basınında çalışıyorum ama ilgilendiğim yegane şey sadece spor değil.  Bu farklılık insanları şaşırtıyor.

Daha önce çeşitli spor internet sitelerinde şimdi de Cumhuriyet Gazetesi’ndesiniz. Spor basınında olmak size ne ifade ediyor.
Farklı firmalar farklı insanlar… Karakartal dönemi kabul etmeliyim ki eğlenceliydi. Siteyi sadece Beşiktaşlıların takip ettiği bir site formatından çıkartıp diğer takım taraftarlarının da merak edip girdiği bir platform haline getirdik. Cumhuriyet ise tamamen başka bir deneyim. İlk olarak çok büyük bir ismin bünyesindesiniz. Bu kariyer açısından çok önemli. Bu çatı altında internet ortamında spor haberciliği yapmaya çalışıyorsunuz. Öğrendiğim çok şey var. Burada da değerli bir ekip var. Güzel işler yaptığımı, yaptığımızı düşünüyorum.

Kitaplara gelelim, bir senede 2 kitap çıkarttınız. İlki Şeytanın Notaları ikincisi ise Timsahın Gözyaşları… Bu tempo biraz fazla değil mi? Bir yandan spor basınındaki işler, Şeytanın Notaları’nda dikkat çekici bir araştırma ortaya koydunuz. Timsahın Gözyaşları’na baktığımızda ise tamamen bambaşka bir konu.
Açıkçası bu biraz beni de şaşırtıyor. İnsanların üretken oldukları bir zaman dilimi vardır. Bu zamanı değerlendirmek gerekir. Ben güzel işler yaparak değerlendirdiğimi düşünüyorum.  İki farklı kitap ve yapılan tamamen farklı bir iş. Güzel oldu kabul etmek lazım.

Son çıkan kitabınızdan konuşalım… ‘Timsahın Gözyaşları…’ Kitap her ner kadar polisiye olarak görülse de psikolojik bir tarafı var değil mi?
Kesinlikle öyle, kitabın iki yüzü var. İlk yüzünde bir kiralık katil ve onun hedefine gidişini görüyorsunuz. İkinci yüzünde ise kitaptaki her kahramanın bir hikayesi var. Derin hikayeler, kahramanların kendi iç dünyalarına dalıyorsunuz. Benim için de farklı bir deneyim oldu.

Peki bu kitabın içinde Eray Emin Aydemir nerede var? Veya var mı?
Evet, Eray Emin Aydemir her karakterin içinde var. Bütün bilge insanlar, felsefi akımların bir çoğu insanlara sürekli tek bir şeyi öğütler… ‘Kendini Tanı’… Bu kitapta biraz da kendimle tanışmam kendimle barışmam var. Ancak hiçbir karakter için ‘Bu Eray’ diyemezsiniz. Böyle bir şey mümkün değil.

Metal dinliyorsunuz, Newton ve Dante’ye hayransınız…Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Sürekli olarak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Bu dünyaya geliş amacımız aslında en mükemmele ulaşmak. Benim uğraşım da bu. Sadece metal değil, orta çağ müzikleri, klasik müzik de dinliyorum. Evet Dante’yi sürekli merak ediyorum. Newton üniversite yıllarımdan beri merak ettiğim insanlardan biri. Voltaire’i anlamaya çalışıyorum. Dostoyevski ve Bulgakov okumayı çok seviyorum. Eski inançlara meraklıyım. Fizik ve evrene dair ne bulsam izliyorum.

Son olarak yeni kitap projeleriniz var mı?
Evet, şu an üzerinde çalıştığım bir kitap var. Mart’ın ortası gibi yayınlanacak bir terslik olmaz ise. Bir de farklı bir proje var. Onunla ilgili ciddi bir hazırlık gerekiyor. Tamamlanması 3 seneyi bulacaktır. Tabii şu an için isimleri bende saklı.

15.02.2015

AJANSSPOR

Kitaplarıyla öne çıkan spor yazarı: Eray Emin Aydemir

2014 yılında çıkardığı iki kitap ile dikkatleri çeken Eray Emin Aydemir ile eğlenceli bir röportaj gerçekleştirdik. Genç gazeteci, kariyerinden kitaplarına kadar bir çok konuda açıklamalarda bulundu.

Sizinle ilgili kısa bir araştırma yaptık, özellikle internet kullanıcılarının çok sık kullandığı uludağ veya ekşi sözlük gibi ortamlarda sizden bahseden futbolseverler ve kitap okurlarının paylaşımları dikkat çekici. Genel olarak sizin ‘farklı biri olduğunuzu’ söylüyorlar. Sizce bu farklılığın sebebi ne…
Açıkçası bu konu üzerinde ben de düşündüm. İnsanların kafasında oluşturduğu spor gazetecisi imajına pek uymuyorum. İnsanlar günün her anı spor düşünen spor yazan insanlara alışmışlar. Ben de ise durum farklı. Evet spor basınında çalışıyorum ama ilgilendiğim yegane şey sadece spor değil.  Bu farklılık insanları şaşırtıyor.

Daha önce çeşitli spor internet sitelerinde şimdi de Cumhuriyet Gazetesi’ndesiniz. Spor basınında olmak size ne ifade ediyor.
Farklı firmalar farklı insanlar… Karakartal dönemi kabul etmeliyim ki eğlenceliydi. Siteyi sadece Beşiktaşlıların takip ettiği bir site formatından çıkartıp diğer takım taraftarlarının da merak edip girdiği bir platform haline getirdik. Cumhuriyet ise tamamen başka bir deneyim. İlk olarak çok büyük bir ismin bünyesindesiniz. Bu kariyer açısından çok önemli. Bu çatı altında internet ortamında spor haberciliği yapmaya çalışıyorsunuz. Öğrendiğim çok şey var. Burada da değerli bir ekip var. Güzel işler yaptığımı, yaptığımızı düşünüyorum.

Kitaplara gelelim, bir senede 2 kitap çıkarttınız. İlki Şeytanın Notaları ikincisi ise Timsahın Gözyaşları… Bu tempo biraz fazla değil mi? Bir yandan spor basınındaki işler, Şeytanın Notaları’nda dikkat çekici bir araştırma ortaya koydunuz. Timsahın Gözyaşları’na baktığımızda ise tamamen bambaşka bir konu.
Açıkçası bu biraz beni de şaşırtıyor. İnsanların üretken oldukları bir zaman dilimi vardır. Bu zamanı değerlendirmek gerekir. Ben güzel işler yaparak değerlendirdiğimi düşünüyorum.  İki farklı kitap ve yapılan tamamen farklı bir iş. Güzel oldu kabul etmek lazım.

Son çıkan kitabınızdan konuşalım… ‘Timsahın Gözyaşları…’ Kitap her ner kadar polisiye olarak görülse de psikolojik bir tarafı var değil mi?
Kesinlikle öyle, kitabın iki yüzü var. İlk yüzünde bir kiralık katil ve onun hedefine gidişini görüyorsunuz. İkinci yüzünde ise kitaptaki her kahramanın bir hikayesi var. Derin hikayeler, kahramanların kendi iç dünyalarına dalıyorsunuz. Benim için de farklı bir deneyim oldu.

Peki bu kitabın içinde Eray Emin Aydemir nerede var? Veya var mı?
Evet, Eray Emin Aydemir her karakterin içinde var. Bütün bilge insanlar, felsefi akımların bir çoğu insanlara sürekli tek bir şeyi öğütler… ‘Kendini Tanı’… Bu kitapta biraz da kendimle tanışmam kendimle barışmam var. Ancak hiçbir karakter için ‘Bu Eray’ diyemezsiniz. Böyle bir şey mümkün değil.

Metal dinliyorsunuz, Newton ve Dante’ye hayransınız…Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Sürekli olarak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Bu dünyaya geliş amacımız aslında en mükemmele ulaşmak. Benim uğraşım da bu. Sadece metal değil, orta çağ müzikleri, klasik müzik de dinliyorum. Evet Dante’yi sürekli merak ediyorum. Newton üniversite yıllarımdan beri merak ettiğim insanlardan biri. Voltaire’i anlamaya çalışıyorum. Dostoyevski ve Bulgakov okumayı çok seviyorum. Eski inançlara meraklıyım. Fizik ve evrene dair ne bulsam izliyorum.

Son olarak yeni kitap projeleriniz var mı?
Evet, şu an üzerinde çalıştığım bir kitap var. Mart’ın ortası gibi yayınlanacak bir terslik olmaz ise. Bir de farklı bir proje var. Onunla ilgili ciddi bir hazırlık gerekiyor. Tamamlanması 3 seneyi bulacaktır. Tabii şu an için isimleri bende saklı.

15.02.2015

AJANSSPOR

“Suç Ortamının Önüne Geçilmesi Başlıca Kaygımız Olmalı”

0

Kadın hakları konusunda araştırmalarda bulunan İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Senem Yıldırım, Tarsus’ta vahşice öldürülen 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan cinayeti hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Öncelikle Özgecan cinayetiyle ilgili genel değerlendirmelerinizi kısaca alabilir miyiz?

Özgecan Aslan cinayeti, toplumun her bireyi için vicdanıyla, toplumsal düzen ve yapıyla en önemlisi ise gündelik yaşam pratikleriyle tekrar tekrar yüzleştiği ve kendi deneyimlerini sorguladığı travmatik bir olay. Bu ülkede her gün yaşanan şiddetin, bireye karşı şiddetin, özellikle de kadına karşı şiddetin yüzümüze tekrar bir tokat gibi vurulduğu bir olay. Bu noktada tekrar yüzleşme ve sorgulama dememin sebebi bu olayı duyan her kadın gündelik yaşam pratiklerinde defalarca yaşadığı ve kaynağını erkek egemen toplum düzenine dayandırabileceğimiz kaygıları, korkuları, acıları bir kez daha anımsadı. Bu da aslında toplumsal bir travma demek. Sosyal medyada veya günlük iletişim pratiklerinizde de farketmişsinizdir ki birçok kadın kendisinin de nesnesi konumuna sokulduğu birçok şiddet olayını bu olayla birlikte diğer insanlarla paylaştı. Özgecan da bu deneyimleri yaşayan kadınların acısı oldu; belki de bu deneyimleri onlara yaşatanların yüreklerine de bir çentik attı. Olayın kendisine baktığımızda da birçok boyutu bir arada taşıdığınızı görüyoruz. Bu vahşetin hem toplumsal, hem psikiyatrik, hem hukuksal hem de siyasi boyutu var. Bu alanlar da uzman kişiler kendi bilgi birikimleri çerçevesinde zaten analizlerde bulunuyorlar. Bu noktada yapmamız gereken bütün bu boyutları göz önünde bulundurmak.

Benzer hadiselere son dönemde sıkça rastlamaya başladık, bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Aslında son dönemde sıkça rastlamamızın sebebi daha görünür ve daha duyulur hale gelmesi. Şiddet toplumsal yaşamızın bir parçası. Daha önce de dediğim gibi gündelik yaşam pratiklerimizin bir parçası. Özgecan’ın öldürülmesi, vahşice katledilmesi, bu olguyu üstelik bizi rahatsız ederek tekrar gündemizize getirdi. Akıl almaz bu vahşet olayı karşısında ne yapacağımızı bilemedik, donakaldık belki de ilk duyduğumuzda. Sonra da herkes kendi yaşantısını gözden geçirdi. Bu da ayrı bir dehşet duymamıza sebep oldu çünkü şiddet hepimizin yaşamının büyük çoğunluğunda orada. Fiziksel şiddetin yanına sözlü ve psikolojik şiddetten de bahsediyorum. Televizyonu açtığınızda, sosyal medyayı takip ettiğinizde hatta sokakta yürürken hergün hepimiz kadınlar ve erkekler olarak şiddette maruz kalıyoruz. Bu noktada erkek egemen toplumun değer yargıları ve algılanış biçimi kadını dezavantajlı grup olarak tanımlayıp konumlandırdığından kadın şiddettin nesnesi olmaktan kaçamıyor. Günümüzde ise bahsettiğim televizyon, internet gibi kaynakların hızlı bilgi aktarımı özellikleri sebebiyle de bu olaylardan daha çok haberdar olup durumun vahimliğinin ayırdına varıyoruz ve farkındalığımız da bizi dehşete düşürüyor.

Toplumda artan şiddet olaylarının sizce sebebi nedir, bu konuda neler yapılmalı?

Şiddet olaylarındaki artış aslında şiddetin toplumsal olarak “normal” görülmesi veya görülmeye başlanması diyelim, ile yakından ilgili. Her gün maruz kaldığınız şiddeti yok sayarsanız ve yokmuş gibi davranırsanız durumun normalleştirilmesine de katkıda bulunursunuz. Bu noktada toplumsallaşmanın kurum ve araçları büyük önem kazanıyor. Nedir bu kurumlar: aile, okul, arkadaş çevresi, medya vb. Şu noktada belki de kulağınıza çok klişe gelecek bir cümleyle başlamak gerek: “Eğitim şart!” Evet eğitim şart. Ailede başlıyor ve çocuğun birey olma sürecinde okul ve iş ortamlarında devam ediyor. Daha çocuk yaştaki bireyi sürekli şiddete maruz bırakırsanız; yani ona şiddet uygularsanız, şiddet uyguladığında bunun yanlış olduğunun ayrıdına varması sağlamazsanız, şiddetin uygulanma sürecinde onu seyirci bırakırsanız toplum sağlıklı bir biçimde gelişimini sürdüremez. Bu nokta daha önce de belirttiğim gibi şiddet sadece fiziksel şiddetle sınırlı değil. Küfür de şiddet. İstenmeyen fiziksel temas da. Bireye psikolojik baskı yapmak da. Bunların normalleştirme süreçlerine karşı durmamız gerekiyor. Herhangi bir kanalla aktarılan “belirli grupların şiddeti hakettikleri”, “onlara şiddet uygulamanın doğal ve normal olduğu” algılarının önüne geçilmesi gerekiyor. Bu noktada da saldırganlık ve şiddeti yok saymamak ve ne olduğunu, sonuçlarını açıkça tartışmak gerekiyor.

Kadınlara yönelik şiddet olaylarının artmasını neye bağlıyorsunuz, bu konuda neler yapılmalı?

Bahsettiğim şiddet uygulamanın uygun görüldüğü dezavantajlı grupların en büyüklerinden biri de kadınlar. Bunun toplumsal, tarihsel, kültürel bir çok sebebi ve boyutu var. Farklı kültürlerde farklı boyutlarda yaşansa da aynı zamanda evrensel bir durum. Ve yeni bir durum değil. Dediğim gibi sadece görünürlüğü, konuşurluğu arttığı için daha çokmuş gibi algılıyoruz. Rakamlara bakıyoruz, istatistiksel verilere bakıyoruz ve dehşete düşüyoruz. Örneğin 2014 yılında kayda geçen kadın cinayetleri sayısı 294. Bu kadınların çoğu da ayrıldıkları eşleri tarafından katlediliyor. Öncelikle toplum olarak bu durumu bir sorun olarak algılamamız gerekiyor. Sadece kırsal kesimin, belli bölgelerin sorunu değil. Şehir hayatının ve bütün ülkenin sorunu aynı zamanda. Kadınların bu konularda, hak talep etme ve örgütlenme konularından bahsediyorum, girişimlerine şüphe ile, kaygı ile bakılmamalı. Bazı şeyleri toplum olarak aşmaya başlamamızın zamanı geldi de geçiyor. Kadınların mücadelesi sadece bir kadın meselesi olarak da algılanmamalı. Erkeklerin bu mücadelede kadınların yanında yer alması gerekiyor. Ama lütfeden, uygun bulan, izin veren konumunda değil. Eşit aktörler olarak destek vermeleri gerekiyor. Kadın sorunları erkekler tarafından, onların tahakkümünde tartışıldığında ne gibi bir komedinin ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz.  O sebeple hukuksal ve siyasal düzenlemeler yapılmalı; bu düzenlemenin de toplumsal olarak sindirilmesi için eğitim sisteminin desteği gerekmektedir. Bildiğiniz gibi 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun geçtiğimiz yıllarda yürürlüğe girdi. Hukuksal düzenlemeler uygulama ile işlerlik kazandığı takdirde bir şey ifade eder. Eğer bu tür suçlarda kadının görünüşüne, mesleğine vb. atıflarda bulunup bunlara da hafifletici sebep derseniz, bu davranışları toplumsal olarak “uygun” ve “normal” hale getirirsiniz.

Siyasilerinde demeçleriyle konu bir anda katile verilecek cezanın boyutları tartışmasına dönüştü, ancak caydırıcı cezalardan önce suç ortamının oluşmasının önüne de geçilmesi gerekmiyor mu?

Meselenin tabi ki siyasi bir boyutu da var. Daha önce de söyledim bu çok katmanlı bir mesele. Bu noktada siyaset derken genelde toplumun kafasında olan bir siyaset tanımı var. Bu da bir sürü olumsuz çağrışımlarla yüklü; uzak durulması gereken bir şeymiş gibi bakılıyor. Siyaseti nasıl tanımladığımız önemli. Siyaset ilişkisel bir şeydir. Bireysel düzeyde ve grup düzeyinde iktidar ilişkilerinden doğar. Bu tanıma göre de toplumsal olan şey siyasidir. Yani erkek egemen toplum yapısında kurulan iktidar ilişkileri siyasidir. Kadın meselesi siyasidir. Bu noktada da sorunların tanımlanmasında ve çözümünde hem söylem düzeyinde hem de pratikte belirli politikaların, dile getirilmesi, oluşturulması ve uygulanması gerekmektedir. Sizin de dediğiniz gibi öncelikle şuç ortamının önüne geçilmesi başlıca kaygımız olmalı. Bunun için de belirttiğim hukuksal düzenlemelere, ayrıca siyaset yapma sürecinde ve toplumsal ilişkilerde de eşitliğe ihtiyacımız var.

ipeknews