Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 62

Tuna Kiremitçi Ayşe Arman’a Konuştu

O, ruhu dalgalı bir adam… Maceracı, serseri, hep genç, hep yeniden başlamaya hazır… Öykülerin ve müziğin peşinden giden biri… Ve zeki… Ben seviyorum Tuna Kiremitçi’yi… Donanımlı, iyi eğitimli, bilen ve her daim öğrenmeye çalışan, bu yüzden de savrulan biri. Her röportajda cesur şeyler anlatır, bu röportajda da öyle yaptı. “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları”, April Yayınları’ndan çıktı. Elinize aldığınızda bir daha zor bırakacağınız kitaplardan… Yolu açık olsun, Tuna’nın da romanın da

Yeni romanın, “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları” su gibi akıyor, bir çırpıda okunuyor. Ben çok eğlenerek okudum. Yazması da böyle eğlenceli miydi?

Hem de nasıl! Sonuçta gönlünün sultanına ulaşmak için diyar diyar dolaşan bir insanın öyküsünü anlattım. Bu uğurda, dünyayı fethedecek bir kitap yazmaya kalkışan Abidin’in öyküsü. Mizah, romans ve polisiyenin deli bir karışımı oldu. Hele işin içine Natalie Portman da girince iyice çığırından çıktı!

Aklına nasıl geldi?

Batılıların hoşuna gidecek bir roman yazmaya çalışan Doğulu kahraman fikri, yıllar önce aklıma düştü. Bir yazar arkadaşım, yurtdışında bir festivale katılıyor. Orada onu takdim ederken, “Bakalım Türkiye’den gelen romancı, bize uçan halısında neler getirmiş? Sihirli lambasından neler çıkacak?” diyorlar. Haliyle arkadaşım çok bozuluyor. Çünkü yazdıklarının uçan halıyla, lambayla falan alakası yok.

Yani sence mesele n’aparsak yapalım Batılıların gözünde Doğulu olarak kalmamız mı?

Mesele; gönlümüzü, klişelerin içine hapsetmeleri ve bizim buna razı olmamız. Hem hayatta hem de sanatta. Batılı olmayan bütün yazarlar aynı kaderi paylaşıyor.

Nedir o?

Eğer romancıysan, Batı icadı bir sanatı icra ediyorsun. Onların sahasında oynuyorsun. Mütemadiyen deplasmandasın. Onların seni görmek istediği gibi, yani az gelişmiş, depresif ve turistik olmak zorundasın! Heyecan yaratmaya hakkın yok. Bu hiç “cool” değil!

Bu, seni neden rahatsız ediyor?

Onların gözündeki adam değilim çünkü! Benim bambaşka dertlerim var. Burada hem Descartes hem de İbni Arabi ile uğraşıyorum. Yazarken hem türkülerden hem Iron Maiden’dan feyz alıyorum. Manyak gibi heyecanlıyım. Ama izin vermezlerse, gücüm bunu dünyaya anlatmaya yetmiyor.

Romanda sık sık adları geçiyor. Elif Şafak ve Orhan Pamuk’la ne alıp veremediğin var?

Allah için, hiçbir alıp veremediğim yok! Kitaplarını severek okumuşumdur. Romanımdaki mesele, Orhan Pamuk’tan şu an odasında ilk romanını yazan gence kadar, Batılı olmayan her yazarın başının belası… Dünyaya seslenmek istiyorsan, Batı’nın kuralıyla oynayacaksın! Felsefe yapmaya kalkmayacak ve folklorik şeyler anlatacaksın.

Batı’nın kurallarıyla oynamanın nesi suç?

Samimiyetsiz olmaya zorlanıyorsun. “Ne uçan halısı kardeşim, siz Bağdat’ı yakıp yıktınız çoktan!” diyemiyorsun. Mesela Russell Crowe’un “Son Umut” filmini sevdim. Namuslu bir hikâye anlattığı için. Ama o bile gitmiş ‘uçan halı klişesi’ne hapsolmuş. Akıl alır gibi değil!

Yani “Elif Şafak ve Orhan Pamuk, basit bir formül kullanıyorlar, hiçbir derinlikleri yok” mu demek istiyorsun… Bu formülü uygulayan herkes Batılılar tarafından çok okunan yazar olabilir mi?

Yok canım, bir sürü başarısız örnek de var! Zaten sorun da en yetenekli sanatçıların dünyaya açılmak için bu yolu seçmek zorunda kalması.

Yoksa yoksa… Sen onların uluslararası ününü kıskanıyor musun?

Kıskansam herhalde disiplinlerini ve çalışkanlıklarını kıskanırım! Ben hiçbir zaman o kadar disiplinli olamadım.

Genel olarak romancılar birbirlerini kıskanır mı?

Yazarlar illaki birbirlerinin bir şeylerini kıskanır. Bu her meslekte böyle değil mi? “Benim Adım Kırmızı”daki minyatürcüler gibi. Ama Batı tarafından kabul görmek bizde aşırı önemsenen bir şey ya, o yüzden voltaj artıyor herhalde.

Kahramanın “aşk romanlarının unutulmaz yazarı Berkay” namı diğer Abidin, dünya çapında bir roman yazmak istiyor. “Elif Şafak ve Orhan Pamuk yaptıysa, ben de yaparım!” deyip oryantalist bir konu bulmak için Anadolu yolculuğuna çıkıyor. Sence böyle bir formül var mı gerçekten?

Batı’nın, Doğulu sanatçıları onaylama konusunda bazı formülleri var. Evet, bu bilinen bir şey. Buna uyana vizesini veriyorlar. Bu da giderek duygu dünyamızın daralmasına yol açıyor. Batı’da takdir gören sanatçılara hayranlık duyuyor ve onlar gibi olmak istiyoruz çünkü.

Bunları gerçekleştiren herkes uluslararası bestseller’lar yazabilir mi? İşi Nobel’e kadar uzatabilir mi?

Orasını bilmem ama kuralına göre oynayanlar garbın afakını daha kolay aşıyor, o kesin!

Elif Şafak’ın Mevlana’sı, Orhan Pamuk’un Kars’ı bir tesadüf değil mi yani? 

“İlk dize Tanrı’dan gelir, geri kalanı matematiktir” der Eluard. Ama o ilk dize yok mu, bütün iş orada! Pamuk, Şafak ya da dünyaca başarılı olmuş diğer yazarların dehaları kıymetlidir. Gönül isterdi ki Batı’nın ilgisine mazhar olmak için ne yazmaları gerektiğini düşünmek zorunda kalmasınlar. Batılı bir yazar böyle şeyler düşünmüyor çünkü.

Peki sen, bunu eleştiriyor musun?

“En azından tartışalım bari” diyorum!

BİR ÜLKE ANCAK BÖYLE YOK OLUR

Memlekette tartışmalar hiçbir zemine oturmuyor. Fikirler boşa gidiyor. Çünkü maalesef, Türkiye’nin bir bağlamı kalmadı. Yani ortak bir paydası, ruhu, zemini… Bu yüzden herkes, birbirinin kaşıyla-gözüyle, nasıl yaşadığıyla, giyim-kuşamıyla uğraşıyor. Bir ülke, ancak böyle yok olur. Bu yüzden yazarlara düşen, elle tutulur bağlamlar yaratmak olmalı. Hangi mahalleden ve dünya görüşünden olurlarsa olsunlar!

En büyük felaket özgüven sorunu yaşayan erkek

Romanının kahramanı, Natalie Portman’dan gizli mesajlar aldığına inanıyor. Sırf bu yüzden uluslararası ün kazanan bir roman yazmak istiyor ki onunla tanışabilsin…

Evet, Natalie ile Abidin arasındaki ilişki, hikâyenin gizemini oluşturuyor.

Sen de hayran mısın Natalie’ye?

Natalie Portman’ı seçme sebebim hayranlık değil. Onun Ortadoğulu ve entelektüel olması. Hem de Ortadoğu sorunu üzerine akademik çalışma yapacak kadar! Tabii çocukluğundan beri hayatımıza eşlik etmesi de mühim.

Erkek romancılar, esas olarak kadınları etkilemek için mi yazar?

İnan bana, kadınları etkilemek için yapılacak çok daha iyi işler var. İşadamlığı, rock yıldızlığı, sporculuk gibi. Üstelik hepsi de bu topraklarda, yazarlıktan daha az belalı.

Edebiyatçılar, uluslararası nam salınca bütün kadınları tavlayabiliyor mu?

Özgüvenli erkek her zaman çekicidir. Fiziksel görünüşü nasıl olursa olsun. Başarı da beraberinde özgüven getiriyor sanırım.

Bir partide Orhan Pamuk, Natalie Portman’la bir araya gelip, onunla flört edebilir mi sence?

Orhan Pamuk herhalde flört etmeden de onun başını döndürür. Sonuçta karizmatik bir sima. Ama Natalie Portman’ı da hafife alma bence!

Pamuk’un karizması diğer yazarlarımızı huylandırıyor mudur acaba?

Kıskançlık özgüven eksikliğiyle ilgili, malum. Gerçek özgüvense alkış ya da başarıyla gelmez, içten gelir. Kişinin içsel gücüyle. Ama doğada özgüven sorunu yaşayan bir erkek kadar çekilmez bir varlık da yoktur!

Türk erkeklerinin en büyük sorunu özgüven eksikliği mi sence?

Hani, “Kadın güçlü erkek sever” diye bir laf var ya, aslında o gücü veren para-pul değil. Erkeğin hayatla özgüvenli bir şekilde baş edebilmesi. Baskı altındayken bile müşfik olabilmesi. Bunları yapsın da isterse parası az olsun! Bunu anlayamıyoruz maalesef. Sonuçta para gelse de özgüven gelmiyor. Olan kadına oluyor.

Sendeki şeytan tüyü nedir?

Galiba köyün delisi oluşum!

Kadınlar seni yakışıklı ve çekici buluyor, bu hoşuna gidiyor mu?

Ne kadar naziksin, yaşlanmakta olan bir babayı mutlu ediyorsun!

Sihrin, hiç büyümeyen bir çocuk olman mı? Yoksa güzel hikâyeler anlatabiliyor olman mı?

Güzel hikâye anlatanı kim sevmez? Tanrı bile kutsal kitaplarda bize hikâyeler anlatıyor. Niye? Sözleri kalbimize yerleşsin diye. Kitaplarının okunma oranlarına bakarsak da gayet başarılı!

İSTİKLAL CADDESİ MEZUNUYUM

Kendisinden çok şey beklenen ama karşılığını veremeyen bir yazar olduğun duygusuna kapıldın mı hiç?

Geride, bazısı 12 dile çevrilmiş dokuz roman var. Üstelik hepsi Batı dilleri de değil. Eh, bir şeyler yapmışız işte…

Kendini acımasızca suçladığın, “loser” olarak gördüğün olmuyor yani…

Yeni Türkiye’ye göre pek “winner” sayılmayacağım aşikâr! Ama kimsenin adamı olmadan, fikirlerimi saklamadan bu günlere geldim. Arkamda bir iktidar, tarikat ya da holding de yok. Sadece yazdıklarımdan ve okurlardan aldığım güç var. Bu da bir nevi başarıdır belki.

Bir sürü şeyi aynı anda yapabilen bir adam, aslında hiçbir şeyi tam yapamıyor mudur? 

Odaklanmak önemli tabii… Ama 21’inci yüzyıl yazarının disiplinler arası olması da gerekiyor. Yani artık “İşim edebiyat, gerisi beni bağlamaz!” deme lüksü yok. Resimden, müzikten, sinemadan, tiyatrodan, modadan, mimariden anlayacağız. İstiklal Caddesi mezunuyum ben. Beyoğlu’nda büyüdüm. 90’ların İstiklal Caddesi bir kültür merkeziydi. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kemancı’da gencecik Teoman şarkı söyler, Emek’te müthiş filmler oynardı. Bu bizi, bütün sanatlarla iç içe olmaya götürdü.

İyi de müzik yapıyorsun, film çekiyorsun, roman yazıyorsun, senaryo yazıyorsun, bin türlü iş yapıyorsun… Neyin kafası bu?

Oğlum da geçenlerde aynı şeyi sordu. “Baban ne iş yapıyor diye soranlara ben ne diyeyim baba?” dedi. Ona, “Babam romancı ve şarkı yazarıdır!” diyebilirsin dedim. Hayatımın ekseni edebiyat ve müzik. İlk- gençliğimden beri. Ama sinema okulunda çok şey öğrendim. Sinemacılar sayesinde romancı oldum.

Biraz Murat Menteş oyunları ve hınzırlığı sezdim. Nedir, Afili Filintalar olduğunuz için birbirinizden mi etkileniyorsunuz?

Yazma ateşimi tazeleyen April’de yarattığımız ortam oldu. Alper Canıgüz, Murat Menteş, Algan Sezgintüredi, Sinem Sal, Melida Tüzünoğlu, Sezgin Kaymaz, Bahadır Cüneyt Yalçın, Nihat Genç… Harika müzisyenler, sinemacılar ve tasarımcılar da var. Beyinleri alev alev… Tabii etkileşim halindeyiz.

Biraz da mizahi bir kitap, neden mizaha kaydın?

İnanır mısın, 10  yıl önce yazdığım ‘Yolda Üç Kişi’ hakkında Le Monde’un kitap ekinde “Mizah ve ironiyle yüklü bir roman” deniyordu. Ama nedense bunun kendi köyümde fark edilmesi yıllar aldı. İşte ironi diye buna denir! Şaka bir yana, o kadar delirmiş bir dünyada yaşıyoruz ki mizah tek çıkış yolu gibi. Bu roman da Aziz Nesin ile Kurt Vonnegut arası bir muhabbet.

HAYAT HEPİMİZDEN DAHA İYİ BİR EDEBİYATÇI

Can’a öğretmek istediğin en önemli şey?

O zaten her şeyi bilerek doğdu, bütün çocuklar gibi. Ben sadece unutmamasını sağlamaya çalışabilirim. Son nefesime kadar bunu yapacağım.

Kadınlardan öğrendiğin en önemli şey?

Gamze, bir gün ilk eşimin benimle evlenirken kaç yaşında olduğunu sordu. Sonra ikinci eşimin benimle evlenirken kaç yaşında olduğunu sordu. İkisi de aynı yaşlarında benimle evlenmişlerdi. İşin ilginci, Gamze de evlendiğimizde o yaştaydı. Sonra da “Peki annen seni yatılı okula bıraktığında kaç yaşındaydı?” diye sordu. Ve evet, annem beni tam da o yaştayken bırakmıştı… Meğer yıllarca beni anamın bıraktığı yerden büyütecek birini aramışım! Şu öyküdeki karamizaha bak. Hayat hepimizden daha iyi bir edebiyatçı!

KIÇINI KALDIR HAYATINA SAHİP ÇIK

Daha önce neden bıçak sırtındaydın da şimdi öyle değilsin, kendini güvende mi hissediyorsun?

Çünkü şunu öğrendim: Güven duygusunun dışarıdan gelmesini beklersen, er-geç şapa oturuyorsun. Güven dediğin, alkışla, ödülle falan gelmiyor. Kıçını kaldırıp hayatına sahip çıkmanla geliyor. Kendin ve sevdiklerin için savaşmanla

HIRSLI VE KİBİRLİ BİR HERİFTİM

Bitmez tükenmez aşk hikâyelerin var… Çapkın mısın nesin?

Aşkla yanmış ilk insan olduğumu sanmıyorum. Sonuncu da değilimdir herhalde. Haliyle, istisnai sayılmam.

Bir kere daha evlenmişsin! Tebrikler. Biz seni Bulgar edebiyatçı sevgili Ludmilla’da bırakmıştık. Hayırdır, sınır soruları mı çıktı?

2009’da ata toprağı Bulgaristan’a, deyim yerindeyse sığındım. Yoksa sonum iyi görünmüyordu. Hakkımda çılgınca haberler çıkıyordu. Ülke, çalkantı içindeydi ve her kamp, beni karşı tarafın adamı sanıyordu. Baktım ayak altında kalıyorum, yazmayı bırakıp Sofya’ya gittim. Üç yıla yakın oralardaydım. Hayırlı bir içe dönüş oldu. Bulgaristan’da tanıdığım insanlara minnettarım.

Yeni eşin Gamze GS’li… Daha önce arkadaşın olan birine nasıl âşık oldun?

Sofya’dan döndüğümde ne yapacağımı bilmiyordum. Aşk defterini de kapatmıştım. Bir yerlerde Gamze’yle karşılaştık, sonra eski arkadaşlarım arayıp grup projesini söylediler. Kendimizi, Ömerli’deki bir evin garajında demo kaydederken bulduk. Gamze de ben de müzik âşığıyız. Aynı eski rock şarkılarını hiç sıkılmadan saatlerce dinleyebiliyoruz. Bir sürü ortak özelliğimiz var…

42’nin bu kadar güzel olacağını bilseydim 10 yıl önce girerdim!

Eşin Gamze pilates hocası… Sana da pilates öğretiyor mu?

Evet hem pilates öğretiyor hem de Atlas’a destek veriyor. Kendisi, Radyo ODTÜ’nün efsane DJ’lerinden. Onun yaptığı radyo programı Ankara’da hâlâ hatırlanır.

Zayıflamış ve güzelleşmişsin, sebebi aşk mı?

Daha iyi bir savaşçı olmamdır belki. 42 yaşındayım ve çok memnunum. 42 yaşın böyle olduğunu bilsem, 10 yıl önce girerdim!

Nasıl yani? Ne değişti sende yani?

Kendimi anladım, daha ne olsun?

Eskiden yaptığın hıyarlıkların hangilerini yapmıyorsun da bu yaş iyi geliyor sana?

Bencil herifin tekiydim! Yeteneğim var diye bencil olmaya hakkım var sanıyordum.

Can’ın annesi Yasemin’le de aran iyi. Bunu nasıl başardın?

Yasemin’in olgunluğu sayesinde. Bunlar erkeklerin başarabileceği şeyler değil.

İclal dışında herkes seni affetti anladığım kadarıyla… Ona haksızlık ettiğini düşündüğün oluyor mu?

O yıllarda beni dövmek isteyenler, onu da hırpaladı maalesef. Aramızda helalleşmemiz yıllar aldı. İnternet çağında, yazar yasaklamanın tek yolu, onu bağlamından koparıp yaftalamak. Kitapları artık yok edemezsin çünkü. Ama özel yaşamına falan saldırarak fikirleri gölgeleyebilirsin.

Peki senin hiç mi hatan yoktu o dönem yaşananlarda… Her şey, sadece seni itibarsızlaştırmak için miydi? Bütün suç düşmanlarında mıydı yani?

Hırslı ve kibirli bir heriftim! Öyle olmasam, üzerime gelen dalgayı fark eder ve efendice kenara çekilirdim. Bunu yapmadığım için kemiklerim kırıldı. O toz-duman içinde sevdiklerime de sahip çıkamadım. Bahaneye gerek yok. Ahmed Amiş Efendi’nin ağır bir sözü var: “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.”

Ayşe Arman 

HÜRRİYET

Ertem Şener: Erdoğan’ı cezaevinde ziyarete gittim… Almadılar, ağladım

0

Yandaşlıkla’ suçlanan sunucu ve spor spikeri, Beyaz TV Spor Müdürü Ertem Şener kendisine yöneltilen eleştirileri yanıtladı… Demokrasiyi savunduğunu söyleyen Şener, “Erdoğan’ı babam gibi seviyorum” diyor. Şener bekar olsa Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da Güneydoğu’dan bir PKK’lı ile de evlenebileceğini söylüyor

Geçen gün bir twit attınız. Herkes o twiti konuştu. “Cumhurbaşkanımız ilk defa kendi elleriyle twit attı” diye. Yanında mıydınız?

Hayır, değildim. Obama da nasıl twit attığı zaman ismini koyuyorsa cümlenin sonuna Sayın Erdoğan’da kendi ismini koyuyor. Oradan anladım, kendisinin attığını. Twitter bilgim olduğu için de kendisinin twit attığını gördüm. O lafı kullanmam sonradan bana da komik geldi.. Bunu bizzat kendisinin yaptığını söylemeye çalıştım. Anlam karmaşası oldu. Ama insanlar “Nereden nasıl vurabiliriz? Bel altından, bel üstünden…” diye düşündükleri için onlara saçma geldi. Bugün olsa belki gene aynı şeyi yaparım. Çünkü çok ateşli birisiyim. Bazen iyi niyetimle herkesin benim gibi anlayacağını düşünerek bazı şeyleri yapıyorum. Şey gibi “Her yerini öpüyorum Rüştü.” Hiçbir zaman belimin altından düşünmem. Onu da o şekilde söyledim. Sonra düşündüm “Oğlum ne dedin, bu birçok şey anlamına gelebiliyor.” Yani aşağıdan öpersin, yukarıdan öpersin. Onu o anlamda demedim. O anlamda demediğim için zaten şu an benimle röportaj yapıyorsunuz. Çünkü kaybolur giderdim o zaman. O twit’i de kendi ellerimle attım. Bu kadar samimi, insanlara bu kadar yakın olduğu en özel anı demek istedim.

Nihat Doğan yayına bağlanmak için sizi kendisi mi aradı?

Bana mesaj attı. Biz çünkü ondan konu açtık. Yayın sırasında bana “Bir dostluğumuz var, kardeşliğimiz var beni yayına bağlar mısın, ben linç ediliyorum” dedi. “Tabii ki bağlarım” dedim. Reklam arasında kendisine “Türkiye’den özür dile” dedim. Hayatımın en zor beş dakikasını yaşadım. Çünkü reklama girerken “Birazdan Nihat Doğan sizlerle” olacak dedim. Reklama gittim, Twitter’dan tepki yağmaya başladı. “Adamı nasıl yayına alırsınız” diye. Patrona sormadım, zaten karışmaz “Kendi bildiğini yap” der.

Ama adama özür de diletmediniz.

Ahmet Çakar’ın olduğu bir yerde karşı taraf kolay kolay özür dileyemez. Sinan Engin sessiz kaldı zaten. Ama Rasim Ozan la ikisi beklediler bir önce, ne diyecek diye. Aslında Ahmet Çakar istemedi. “Bağlanmasın” dedi. Ben dedim ki “Bağlansın, şu an söz hakkı doğuyor, eğer etik bir yayın yapıyorsak öbür tarafı da dinlememiz lazım” dedim. Ve bağladım. Nihat da çok düzgün konuştu telefonda bana dedi ki “Yanlış anlaşıldım.” Adeta çırpınıyordu. Bende dedim ki “Fazla uzatma, sadece özür dile.”

Siz ona öyle demediniz, “Uzattıkça uzat” dediniz.
Bağlandı. Sinan Engin’e anlatıyor, Ahmet Çakar’a anlatıyor, Rasim Ozan’a anlatıyor. Antipatik olmaya başladı. Zaten insanlar Sinan Engin’in çok önemli bir futbolcu olduğunu ve şu anda iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Ahmet Çakar’ın eskiden çok iyi bir hakem olduğunu, şimdi iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Bunu tek tek anlatmaya başladı Nihat. Aslında insanlara kendini ısındırmaya çalışıyor, Nihat da televizyoncu sonuçta. Bu da bizim yorumculara battı. Samimi gelmedi. Özür diledi. Ben orada kötü bir durum çıkmaması için dedim ki “Nihat o twit sana mı ait?” Nihat da biraz uzatmaya çalışınca işler karıştı. Ben de çok arada kaldım. Evet, yazdığı şey çok yanlış. Hele orada laiklik kelimesini kullanması çok yanlış. Çünkü bugün ülkenin yönetiliş şekliyle kimse bunun üzerinden prim yapamaz. Sen eleştiremezsin bunu, ülke böyle yönetiliyor. Bu laik ülkenin içerisinde hepimiz varız. Ve kimsenin buna laf söyleme hakkı yok. Onun üzerinden gidilmez. Ama mini etektir şudur budur… Hep şunu savunuyorum, başıma ne geliyorsa da ondan geliyor. Bu ülkede başörtülü de özgür gezmelidir, mini etekli de özgür gezmelidir. Bu kimseyi ilgilendirmez. İster mayoyla gezsin, ister bikiniyle, ister çarşafla beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanlar olduğu gibi görünsün. İstedikleri gibi gezsinler, biz karışmamalıyız.

Bunu pazar günkü yayında da söylediniz. Sonra pazartesi günkü yayında “Allah aşkına Sevgililer Günü’nü kutlamayın” dediniz.

Sevgililer Günü’nün sevgilileri zedelediğini düşünüyorum. Eşim bana “Bari bir kere bana Sevgililer Günü’nde çiçek al” dedi. Ben ona doğum gününde de alıyorum. Yıldönümümüzde de alıyorum. Ben sadece Sevgililer Günü’nde sevgilimi hatırlamamalıyım. Bunun bana ait bir kültür olmadığını düşünüyorum. Eskiden Sevgililer Günü’nde sabahlara kadar uyuyamayan bendim. Yarın sevgilime kendimi nasıl iyi gösterebilirim diye.

Sevginiz eskimiş demek ki!

Sevgim eskimiş değil. Bir şeyleri daha iyi görmeye başladım belki de. Belki de ben yenilendim. Düşüncelerim, zihniyetim yenilendi. Kalbim yenilendi belki de. Ben sevgimin daha da büyüdüğüne inanıyorum Armağan Bey. Sevgim daha fazla büyümüş ki bunu bir çiçekle, ayıcıkla, yüzükle hatırlatmak istemiyorum. Sevginin günü her gün olmalı. Ben zaten insanlar kutlamasın demiyorum, “Bana göre saçma” diyorum. Herkes o fikri benimseyemez. Herkes her fikri belli çerçeve içerisinde söylemeli kimseyi kırmadan üzmeden. Ama kutlayan insanlara benim bir şey demeye hakkım yok. Kutlayan kutlar. Ben kutlamıyorum.

Bu kadar “Yanlış anlaşılıyor” olmanız sizin de ‘yandaş’ olarak algılanıyor olmanızla alakalı mı? Ya da yandaş ne demek? Önce onu sorayım.

Bilmiyorum. Yandaş şu demek herhalde, benim her şeyim şeffaftır. Ben bugün size benim DM’lerimi de gösteririm. İsterseniz vereyim telefonumu kimlerle ne konuşmuşum, kimlerle ne yapmışım, ben herkese telefonumu verebilecek kadar şeffaf bir insanım. Yaşam şeklim ortada. O kadar uzun bir cevap var ki aslında çok net özetlemeye çalışacağım. Ben Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorum. 19 yıl önce tanışmıştım.  Ben o zaman üniversiteyi yeni kazanmıştım. Muğla Üniversitesi Tarih bölümünü. O da bir yerin açılışını yapıyordu orada. Ben de kız arkadaşımla buluşmaya gitmiştim. Beni gördü, ben onu gördüm yanına gitmek geldi içimden. Duruşu çok hoşuma gitmişti. Duruşu derken…

Karizmatik olması?

Karizması, diyalogu çok hoşuma gitmişti. Yanına gittim. O zamanlar benim için normaldi. Çok popüler değildi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Tayyip Erdoğan o zaman ne kadar popüler olabilir ki? Orada “İnsanlarla diyalogu ne kadar güzel bir adam” demiştim. Sonra Kral TV’den Gezegen Mehmet ile ben Star’a geçmiştim. Gezegen Mehmet bir gece dedi ki “Haydi Pınarhisar’a gidelim.” “Nereye” dedim. “Tayyip Erdoğan’ın yanına” dedi. Gittik, ben içeri giremedim. O cezaevindeyken. Beni içeri almadılar. Özel iznim yoktu. Sadece Gezegen Mehmet’e yol arkadaşı olmuştum. Ama bir not gönderdim. Hani diyor ya “On binlerce mektup var benim elimde” diye, cezaevinden. O notlardan bir tanesi de benim notum. Benim tek samimiyetim oradan geliyor. Olimpiyat Stadı’nda 2005’te Liverpool-Milan maçında o karşılaşmayı anlatmadan önce aşağıdan gelip bizi selamladı. Yanındaki o dönem korumalarını itip “Selam da mı veremeyeceğiz” diyerek elimi sıktı. Benim o kadar hoşuma gitmişti ki. O dönemde patronum bile başarı dilemezken o bana başarı diledi. İlk defa İstanbul’da bir final oynanıyor, Şampiyonlar Ligi’nde final anlatıyorsun ve sana başarılar dileyen bir başbakan. Tabii bu sempati çığ gibi büyüdü. Ben hiçbir “Ben aynı düşüncedeyim, aynı zihniyetteyim” demedim. O dönemki davranışa karşı bu sevgi büyüdü. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışında bana İlker Yasin ile beraber demişlerdi ki “Stadın açılışında Tayyip Erdoğan gelecek, ilk röportajı biz yapacağız.”

Yuhalama olayının olduğu mu?

Evet. Bana dediler ki “Maçı mı anlatırsın, röportaj mı yapmak istersin?” Maç anlatmayı hiçbir şeye değişmezken “Röportaj yaparım” dedim. Bu statta daha defalarca maç anlatabilirim ama bu statta Tayyip Erdoğan’la ilk röportaj yapan ben olayım dedim. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand dedi ki “Ben röportajı yapacağım, sen yanımda duracaksın”. Bende içimden “İnşallah siz yapamazsınız dedim.” Gerçekten de o yapamadı. Erdoğan ona konuşmadı. Ben elimde mikrofonla bekledim. Röportajı yaptım, direkt bana konuştu. Orada çok samimi cevaplar aldım. Orada sevgim daha da büyüdü.

Sizinki kişisel bir sevgi?

Kişisel bir sevgi tabi ki. Sonrasında olaylar oldu. Bakın ben Gezi olaylarında, Gezi’ye samimiyetle destek verenlere hep saygı duydum.

Siz de ilk üç günü deyip beni fenalaştırmayın, rica edeceğim.

Samimiyetle diyorum. Hiç Gezi’ye gitmedim. İlk üç günü demiyorum. Samimi olanlara, sonradan dönmeyenlere… Gezi’de gerçekten bir ağacın peşinde koşan insanlara saygı duydum. Ama bunu farklı platformlara taşıyanlara, bunu farklı zihniyetlerle kendi kurgusunu oluşturanlara hiçbir zaman da saygı duymadım.

Bir insanı şahsi olarak seviyor olmak onun fikirlerini de benimsemek anlamına gelir mi?

Hayır. Ben ilk iki, üç gün Geziyle ilgili hiç yorum yapmadım. Baktım ne oluyor diye. Hatta polisler vatandaşın üstüne yürüyor, vuruyor, kırıyor, parçalıyor. Neden böyle oluyor diye anlamaya çalıştım. Sonra baktım PKK bayrakları sallanmaya başladı. Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’nin üzerinde belli örgütlerin isimleri reklam yapmaya başladı.

Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’yi yıkmaya çalışıyorlar. Buna öyle bakmayalım.

Daha güzelini yapmaya çalışıyorlar belki de.

Ama o zaman tarihimize sahip çıkamıyoruz işte. Evet, o binanın mimari açıdan hiçbir önemi olmayabilir. Ama simgedir.

Aynısını surlar için düşündünüz mü?

Evet, aynısını İnönü Stadyumu içinde düşündüm. İnönü Stadı yıkıldığı zaman çok üzüldüm mesela. Ki futbol ile hiç alakam yoktur.

Ben üzülmedim. İnönü Stadı büyüdüğünde bu ülkeye, futbola daha çok şey kazandıracak. Ben Türkiye’nin, Beşiktaş’ın çıkarlarını düşünüyorum.

Türkiye’nin çıkarlarını düşünürken tarihimizi yok edersek gideceğimiz yer çok saçma bence.

Ne mesela?

Dubai. Hiçbir geçmişi olmayan, hiçbir tarihsel değer sahip olmayan bir yer. 

Ama Dubai’nin tarihi yok. Bizim tarihimiz var.

Ama yok ediyoruz. 

Bizim tarihimiz sadece Atatürk’ün altı yaşında karga kovalamaya başlaması, askeri okula gitmesi bunlar mı bizim tarihimiz? Milli Eğitim bakanlığının bize okuttuğu tarih? Ben Mussolini’nin çocukluğunu da okudum, Hitler’in çocukluğunu da okudum. Ben Atatürk’ün sadece karga kovalayan birisi olarak kalmasına karşıyım. Ben tarih bölümü mezunuyum. Atatürk’ün birçok özelliğini sayabilirim size. Atatürk’ün çocukken şiir yazdığını biliyor musunuz? Askeri okula da taşıyor bu özelliğini. Bunu niye hiç kimse anlatmadı? Bana AKM o yüzden çok saçma geliyor. Ama şu dediğinize katılıyorum. Tarihinizde bazı semboller vardır. Bunlara sahip çıkmalıyız. Bunun üzerine bilmem neyin örgütünün bayrağını asmakla değil. Atatürk’ün ismini kirleterek değil. Biz otururuz deriz ki AKM kalmadı. Siz bana dersiniz ki “Bak Ertem, AKM budur budur…” biraz önce söylediğiniz gibi. Doğru, ben hiç bu şekilde düşünmemiştim demeyeceğim, düşündüm. Dedim ki daha iyisini yapalım. Atatürk’ü öyle daha da yüceltebiliriz diye düşündüm. Bugün nasıl İnönü Stadının o tarihsel esas kısmı yıkılmayıp önüne bir şey yapılıyorsa AKM’nin de yıkılmaması gereken yerler olabilir.

ERDOĞAN’I BABAM GİBİ SEVİYORUM

Şu sorunun cevabını alamadım. Bir kişiyi şahsi olarak sevmeyi anlıyorum. Ama bir insanı şahsi olarak sevmek onun fikirlerini de sevmek, onaylamak anlamına geliyor mu?

Politik bir cevap gibi olacak ama… Ben samimi bir insanım, az çok anlarsınız.  Eğer bir adam Türkiye Cumhuriyeti’nin başında ikinci bir isimse ya da başbakansa ya da cumhurbaşkanıysa bu adam oralara boşa gelmemiştir. Bu adam herkesten daha iyi düşündüğü için daha iyi düşünmesi gerektiği için oradadır. Bir şeyi 50 kere süzgeçten geçirir. Biz iki kere düşünürüz o elli iki kere düşünür. Benim iki kere düşünmemden elli kere daha iyisini düşündüğünü en başta kafamda tartarım. Okurum, tekrar okurum, tekrar dinlerim, gerçekten öyle mi gerçekten böyle mi diye. Sonra doğru olduğuna inanırım. Bakın ben hep derdim ki ilk başta “Niye böyle, acaba biraz daha yumuşak olsa daha mı iyi olur.” Ama sonra anladım ki bu ülkenin bazı insanlarına biraz daha sert olmak gerekir. Bazılarına ama. Çünkü biz çocukluktan beri bir şeyi bize iyi niyetle söylediği zaman anlamayız. Ya vuracaksın, ya hakaret edeceksin öyle anlar. Yani bu sizin programlarınızda da oldu. Okan abinin programında da oldu. Sonrasında düşündüm dedim ki “Bu adamın sert davranması bu ülkenin bazı insanlarına gerekiyor”. Evet, onun düşüncelerinden etkilenip bu doğru dediğim oluyor. . Bir baba gibi. Ben babam gibi seviyorum çünkü O’nu. Bundan önceki röportajımda da söyledim. Ben babam gibi sevdiğim için babaların yanlış bir düşüncede olmadığını düşünüyorum. Bu partideki diğer isimlerle ilgili değil. Yandaş dediğimizde şu: Ben Beşiktaşlıyım. Siz de Fenerbahçelisiniz. Ben size niye Fenerbahçelisiniz diyor muyum? Böyle bir hakkım var mı? Fenerbahçeli, Fenerbahçeli olunca siz yandaş mı oluyorsunuz? Veya siz sarışından hoşlanıyorsunuz ben esmerden hoşlanıyorum…

Ama bu çok göreceli ve keyfi bir şey. Takım tutmakta öyle sarışın-esmer sevmek de öyle. Bazı politikalar bu ülkede yaşayan insanların bir kısmını rahatsız ediyorsa ve onlara sert geliyorsa orada bir durup düşünmek gerekmez mi? “Bir dakika ya bir şey söylüyor bu insanlar da” diye.

Ne diyor mesela? “Diktatör” diyorlar. İsim vermeyeyim bazı mizah dergileri var. O dergilerde çıkan o kapakta çıkan şekillere veya bugün bazı kanallarda bir cumhurbaşkanına karşı nasıl konuşulmasına ya da Twitter’da bir cumhurbaşkanı hakkında nasıl konuşulduğuna bir bakın neyin diktatörlüğü bu. Ben çocukken sosyal medya da yoktu. Bu kadar cumhurbaşkanına hakaret edildiği,  bu kadar yerden yere vurulmaya çalışıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Başkanlık sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Başkanlık sistemini doğru buluyorum. Bunu da eski partisinden isteyebilecek hakta olduğunu savunuyorum. Anayasa hiçbir zaman bu ülkede ciddiye alınmadı. Anayasa ciddiye alınsaydı Uğur Mumcu’yu kaybeder miydik?

Uğur Mumcu’nun ölmesiyle anayasanın ne alakası var?

Anayasa düzgün işlemediği için oldu bu cinayetler hep geçmişte. Eğer biz anayasayı doğru düzgün işletseydik Çetin Emeçler, Uğur Mumcular aklınıza kim geliyorsa Deniz Gezmişler… Onlar ölür müydü? Ahmet Kayalar? Bu anayasanın değiştirilmesinin sebebi bence bu. Çocukluğumdan beri siyaseti severim, okurum, bakarım. Spor spikeriyim ama ben en başta spor sayfasını açtıktan sonra atanlardan değilim, herkesi okumaya çalışan bir insanım. Bu ülkede o kadar çok şey yanlış yapılmış ki. Susurluklar, şunlar bunlar… Bunların hepsinden hepimiz rahatsızlık duyduk. Bunların tekrar yaşanmaması için, askerlerin asker gibi davranabilmesi için… Ankara’ya gidiyorduk, Ankara’da her gördüğümüz yerde, normal ere bile saygı duruşunda duracak seviyedeydik. Bunlar olmamalı. Bu anayasaya bu başkanlık sistemine, bundan dolayı güveniyorum. Güvendiğim için de Erdoğan’ın bu konuşmalarını, bu tavırlarını doğru buluyorum. CHP zihniyeti bugün kalkıyor, yanmış bir bedenin, bir çocuğun, Özgecan’ın üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor. CHP için demiyorum, kim olursa olsun. AKP içinden olsa da bu, lanet okurum ben. Tek derdim, siz burada benim yanımda istediğiniz yemeği yiyin, istediğiniz içkiyi için. Şunu diyebilmeliyim, “Röportaja 10 dakika ara verebilir miyiz, içeride dört rekat namaz kılıp gelebilir miyim?” Bundan dolayı beni küçük görmemeniz lazım.

Niye küçük göreyim…  

Benim de sizi “Aman içki içiyor masada!” diye yargılamamam lazım. Bunların yaşanmaması gerekir. Bu ülke böyle bir ülke. Ben bunu savunuyorum.

Türkiye’de herkes taraf olmaya mı zorlandı?

Yo ben değilim, taraf olsam size konuşmam. “Ben Radikal’e konuşmam, bana ne” derim. Ben taraf değilim. Radikal’i de okuyorum. Beni başka düşünceler ilgilendirmiyor. Ben özgürüm. Bana hiç kimse hesap soramaz. Sen nasıl bizden olmayan bir adamla nasıl röportaj yaparsın…

Bizden olmayan ne mesela?

Tırnak içinde söylüyorum. Bunu ben söylemiyorum. Bu zihniyete çok karşıyım. Yıllarca o grubun içinde çalıştım. Benim için öyle bir ayrımcılık yok. Doğruyu söylerim sadece. Bende böyle bir kutupçuluk yok. Çocuklarımın tuttuğu takımlara bile karışmadım. İki erkek bir kız babasıyım, hiçbir zaman karışmadım tuttuğu takımlara.

Üç çocuğunuz mu var?

Bunu da Erdoğan’a bağlamayın, üçüncüsü sürpriz oldu. Bunu bile gazeteye taşıyanlar oldu, “Sırf Erdoğan söyledi diye üç çocuk yaptı” diyenler… Kızım 2012 doğumlu, daha o zaman ne Gezi var ne bir şey var ne 17 Aralık oldu.

Hiç aileniz size “Bir dakika dur, bir sus” demiyor mu? Ben bu kadar, siyasi olarak tanınan bir insan olsam annem hemen bana telefon açar. “Bir dakika, saçma sapan bir şey yapıyorsun” der.

Babam “Bu kadar rengini belli etme, zarar görürsün” diyor. Ama onlara şunu söylüyorum, “Ben kötü bir şey yapmıyorum. Sizi karakola düşürdüm mü? Bugüne kadar uyuşturucu bilmem ne kullandım mı? Hep başarılarımla geldim. Biz orta halli bir aileyiz.

Nerelisiniz?

Malatya. Annem Ankaralı, Çerkez. Hep başarılarla geldim ve anne-babamdan karışmamalarını rica ettim. Anne Tarafım MHP’li baba tarafım CHP’li, annem babam benim gibi AKP’lidir. Anne tarafım koyu MHP’li, baba tarafım koyu CHP’lidir. Bundan dolayı bizim ailede sildiğim bir sürü insanlar oldu, siyasi düşüncemden dolayı beni sildikleri için. Halamın kızı Facebook sayfamdan, Twitter’dan, benim yazdığım bir şeyden dolayı, başkalarıyla beraber bana saldırıyorsa, kimseye cevap vermeyeceğim dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Ertem Şener, Tayyip Erdoğan’ı savunuyor diye… Siz benim bir tane Kemal Kılıçdaroğlu şöyledir, Devlet Bahçeli böyledir, Selahattin Demirtaş şöyledir diye… Bir tane benim olumsuz bir şeyimi bulun, ben diyeceğim ki haklısınız. Hiç kimseye hakaret etmedim ben. Ben herkese saygı duydum. Kimseyle kötü olmadım. O kadar Çeşme’ye, Bodrum’a tatile giderim. Herkesle beraber otururum, onlar yanımda içki içer ben eşimle beraber güneşlenirim. Kimse de bana dönüp “Vay Tayyip yalakası, bilmem ne yalakası” demedi.

Hiç tepki oldu mu sokakta diye soracaktım ben de.

Hiçbir tepki olmadı. Oldu da… Arkamdan, eşim duyuyor. “Şerefsiz, yalaka” diye bir şey söylüyor. Ben de gittim “Bana mı dediniz bunu?” dedim. “Yok ya, öyle bir şey der miyim. Ben sizi çok seviyorum. Çocuğumun, eşimin üstüne yemin ediyorum” dedi. Ben tabii ki eşime inanıyorum. Benim de yanımda eşim, iki çocuğum vardı. Böyle bir durumda kalkıp bana söyleyen insan, “Hayır, demedim” diyor. Hayat sosyal medyada geçmiyor. Dünyayı Twitter’ın etrafında dönüyor zannediyoruz.  Yolda yüzüme garip garip bakanlar var. Ama onlara bir bakış atıyorum, “Nasılsınız, iyi misiniz?” diyorum. Bir an kendine geliyor. Beni her yerden vurmaya çalıştılar, gece hayatım var mı yok mu, geçmişten bir şey var mı…

YANDAŞ OLDUĞUM İÇİN PARA KAYBETTİM

Çok mu para kazanıyorsunuz?

Gezi olaylarına kadar cebime ayda 50 lira giriyordu, diyelim. 17 Aralık’tan itibaren 30’a, 17 Aralık’tan sonra 10’a düştü. Gezi’den 17 Aralık’a kadar 50’den 30’a düştü, 17 Aralık’tan bugüne kadar da 10’a düştü. Neden biliyor musunuz? Baksınlar YouTube’da bir sürü reklam seslerim vardı, önemli içeceklerin, önemli giyim markalarının, bir yerlerde programlar sunuyordum, özel davetler alıyordum. Onlar gelmiyor mesela artık. Şerefim üzerine, üç tane çocuğum üzerine yemin ediyorum, bir kuruş getirisini de görmedim bana.

Aksine para kaybettiniz?

Aksine para kaybettim o günden bu yana ama hiç umurumda değil. Kendime ait ‘Medyahaber.com’ haber sitem var. Kendim kurdum. Kendi prodüksiyon şirketim var.

İş yapıyor mu prodüksiyon?

Yaptım evet, ama şu an yapmıyorum. TRT’den iki tane işim döndü. Nasıl Tayyip yalakalığı oluyor bu? Normalde beni kabul etmeleri lazım ama etmediler. TRT Spor’dan bana teklif geldi. “Spora geç” diye. Gitmedim. Neden gitmedim biliyor musunuz? İşte bugüne kadar yazdıklarının sebebi buydu diye ben TRT Spor’a gitmedim. Sporun başına geçecektim. Gitmedim. Ben böyle samimiyim. Eşime de söyledim, belki ayda 4-5 kat daha fazla kazanıyordum. Ama çok şükür. Medyahaber.com’dan  kazanıyorum. Baksınlar siteye bir tane belediyeden özel bir şey var mı? Benim normalde Ankara Büyükşehir’den, İstanbul Büyükşehir’den çok önemli yerlerden, belediyelerden bir sürü yerden reklam almam lazım. Almıyorum.

Uğraşmıyorsunuzdur.

Uğraşmıyorum değil uğraşmaz mıyım? Hayır, bilerek belediyelere gitmiyorum “Şunu ver, bunu ver” diye. Seminerler oluyor belediyeler diyor ki “Seminere gel.” O gün Ceyhun Yılmaz’ı da çağırıyor, bugün Cem Aslan’ı da çağırıyor. Beni de çağırıyor. Onlar başka. Ama benim bir sürü sesim kesildi reklamlardan. Yarışma programları sunuyordum, sundurmadılar.

Bu kadar kendini savunarak yaşamak zorunda kalmak zor değil mi Ertem Bey?

Savunmuyorum ki.

Bu kadar ‘taraf’ olunca başka bir yerde çalışma olanağınızı da öldürmüş olmuyor musunuz?

Yok. 2012’de daha Gezi olayı yok. Gittim İrfan Bey’den izin istedim, “Ayrılabilir miyim?” diye. O zaman Kanal D’deyim, CNN’deyim, İlker Yasin’den sonraki adamım. Belki de İlker Yasin gidecek, ben kalacağım. Benim orada ki yaşam şeklide belli. Orada bir sürü şahit de var. Bugüne kadar çıkmaz mıydı? Bir sürü şey çıkardı. Benim içtiğim dönemler de oldu. Altı yıl önce bıraktım ben içkiyi.

İçkiyi bir sembol yapmayalım. İsteyen içer.

Anlatmak için aktardım bunu. Bir gün önüme çıkartırlardı bunu derdi ki “Oo malzeme yok.” Ben gazeteci olsam çıkarırdım. Ama yok böyle bir şey.

Allah Allah! İçki içen AKP’ye oy veremez mi?

O değil ama siz böyle düşünüyorsunuz. Siz işte farklısınız. Bana karşı çıkan bazı gerizekalı zihniyet var ya o gerizekalı zihniyet sizin gibi düşünmediği için o adamlarla benim tarafımda ki o gerizekalı zihniyet kutuplaştırıyor. Sizin gibi, benim gibi düşünen insanlar aslında demokrasiyi savunuyor. Savunduğumuz şeyler aslında aynı şeyler. Küçücük bir çizgi farkıyla ayrılıyoruz.

Yok, o çizgi biraz kalın bir çizgi.

Belki de öyle. Bana ince geliyor.

Siz şu anda Beyaz TV’de Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘güzelleme’ yapsanız kovulur musunuz?

Ekmek yediğim hiçbir yere ihanet etmedim. Doğan Grubu’na hiçbir zaman sallamadım. Hürriyet’in bir iki haberine daha o zaman böyle yapmayın diyordum. Ben o zamanlarda da “Ertuğrul Özkök’ün olmamış bu yazısı” diye eleştiriyordum. Ben sadece canavarlaşan bir toplum gördüm. Saygısızlık görmeye başladım. Beyaz TV’ye geçtikten sonra Gezi olayları başladı. Hem de altı, yedi ay sonra. Nasıl yandaş olabiliyorum, onu söyleyin? Beyaz TV’ye geçmeseydim de aynı fikri savunurdum. Bu adamı 19 yıl önce tanıdım. Cezaevinde tanıdım. Ve içeriye giremedim diye gözyaşı döktüm. Girmek istedim çok istedim. Benim sevgim oradan geliyor. Başkasına kötü bir şey de demiyorum. Diyeceksiniz tek güç O da ondan. Hayır. Bugün Ahmet Davutoğlu tek güç olsa yine duyduğum sevgimi dile getiririm. Bütün isimlerin başına sayın getiririm. Buraya gelseler ayağa kalkar, önümü ilikleri, ellerini öperim. Selahattin Demirtaş’ın öpmem. Aynı yaştayız neredeyse.

Bir tek aynı yaştasınız diye mi öpmezsiniz?

Büyük olsa onun da öperim. Bu insan meclise girdiyse saygı duymak zorundasın. Benim demokrasim bu.

Meclise giren her milletvekiline meclise girdi diye saygı mı duymak zorundayız?

Hayır, o değil. Ben başkanına diyorum. Çünkü o başkan, toplumunu temsil ediyor. Doğu ve Güneydoğu ona oy vermiş. Ben de o topluma saygı duyduğum için başkanının elini öperim. Kaşına, gözüne, sözüne değil, “Sayın Abdullah Öcalan” demesine değil. İnançlı bir insanım. Deniz Seki olayında en büyük tepkiyi siz vermiştiniz Bayhan’a. Herkes sizi gaddar olarak görürken bir baktılar gözyaşı döken sizsiniz. Bayhan’ı çok seviyorum, siz de ezilmiş bir insanın elinden tuttunuz. Benim özetim bu. Ezilmiş insanın elinden tutanın her zaman yanındayım. Bugün bu ülkenin başında siz olsanız, deseniz ki ben ezilmişim yanınızda olacağım. Bilmiyorum belki de eziklikten olabilir. Malatya’da 97 kişilik sınıfta okudum. Yanımdaki çocuk Kürtçe konuşuyordu ve ben o sırf Türkçe konuşmuyor diye tokat yediğini gördüm. Bana kimse anlatmasın, bu insanlar niye böyle niye şuraya gidiyor diye.

FATİH’TEN ÇARŞAFLI BİR KADIN İLE GÜNEYDOĞU’DAN PKK’Lİ İLE DE EVLENEBİLİRİM

Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alırım karşıma derim “Geçmişi unuttuk, hayatında tek erkek ben oldum, benimlesin ve benimle öleceksin” derim, evlenirim.

Zor bir şey ama.

Hiç zor değil benim için. Ki eşimin ilk çıktığı erkek de benim. Bazen derim keşke benden önce birileriyle çıksaydın benim kıymetimi daha iyi anlasaydın. Çok güleriz, çok tartışırız, çok kavga ederiz bu yüzden. Çünkü ben senin kıymetini geçmiştekilere göre daha iyi anlıyorum diyorum. Ama o anlayamıyor mesela. Şunu da söyleyebilirim. Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da evlenebilirim. Bekâr olsam. Sadece gözden etkilenebilirim. Ben bugün Güneydoğu’da bir PKK’lı ile de evlenebilirim. Bu kimseyi ilgilendirmez.

Bu kadar romantik misiniz?

Çok romantiğim. Yengeç burcuyum. Kadınların tip olarak değil belki ama düşünce olarak âşık oldukları ve geçmişte unutamadıkları bir adamım her zaman. Bunun için de sevgililer gününden nefret ediyorum. Bir güne sıkıştırmayın, bir ayıcıkla kandırmayın diyorum. Hayatınızı verin diyorum.

Televizyonculuk açısında bakınca dünyanın en zor yayınını yapıyorsunuz. Çünkü Ahmet Çakar bir yanda, Rasim Ozan Kütahyalı bir yanda. Hiçbirinin dilinin kemiği yok, onlara hâkim olmak dünyanın en zor şeyi. Geriliyor musunuz?

Hayır.

Her şeyi söyleyebilecek iki adam var.

Bu onların sorunu… 39 yaşındayım. Onlar 45, biri 50’lerinde. Onların terbiyesine ben mi sahip olacağım. En fazla programımı bitirirler. Ben önce kendimi kontrol ederim. Onların da kontrollü olduklarını bildiğim için o kadar rahatım. Benim arabam gibi onlar. Ne kadar hızda, nasıl fren yapacağını bilirim. Ama ağızlarından çıkacak bir söz, kendilerini ilgilendirir beni değil ki.

Sizin programda bazen futbol dışında her şey konuşuluyor.

Çünkü Türkiye’de futbol oynanmıyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Türkiye’de futbol oynanır hale gelsin, ne kadar samimiyetle oynanıyor, ne kadar düzgün oynanıyor… Apartman bile yönetemeyecek adamlar kulüp yöneticiliği yapıyorlar, ben nasıl futbol anlatayım. Adam siyah takımın altına gri çorap giyiyor. Bunu ayıp olarak karşılarım. O adam biraz giyimine bakacak.

FUTBOLCULAR YÖNETİCİLERDEN DAHA KÜLTÜRLÜ 

Futbolcular görgüsüz mü sizce?

Hayır değil. Yöneticilerden bahsediyorum. Futbolcular yöneticilerden daha kültürlü.

Bir insan niye futbol kulübü başkanı olmak ister?

Ego, ses, getirmek, tanınmak.

Yoksa iş almak mı?

Yok, yok değil. Bakın ben birkaç tane kulüp başkanını gerçekten sevmem ama o öyle değil. Sizin bu söylediğinizi savunanın karşısında ben olurum. Hiçbir zaman rant sağlamak için başkan olacağını düşünmüyorum. 18 kulübün 15’i benim dediğim gibidir, üçü de sizin dediğiniz gibi olabilir.

Ama çok saçma değil mi?

Cebinden para harcamıyor. Bunlar eskidenmiş. Şu an cebinden para harcayan hiçbir başkan yok. Kulüpler ve yöneticiler şunun hesabını çıkarsınlar; bu kadar borç nasıl oldu?

Akşam eve gidince ne yaparsınız?

Pek eve gidemiyorum akşam. 1’den önce eve gittiğim çok nadirdir. Çok çalışıyorum. Başıma ne gelirse çok çalışmaktan geliyor. Çalışmayı çok seviyorum.

Diyorsunuz ki “Hem iyi bir sevgiliyim hem de işkoliğim.”

Çok işkoliğim. Onlara iyi bir gelecek vaat etmek istiyorum. Eşime sevgimi belli edeceğim yerler sadece yan yana oturduğum anlar değil. Onu özlemeyi seviyorum. O da seviyor. Ama rahatsız olduğu anlar tabii ki de oluyor. Üç çocuğumuz var. Biri üç, biri dört, biri de dokuz yaşında. Çocuklarıma zaman ayıramadığım için çok üzülüyorum. Ama eve geliyorum yine işle devam ediyorum. Acaba bugün internet sitem ne yaptı, prodüksiyon şirketim için ne yapabilirim, hafta sonu programım ne olmalı? Zaten dört günüm Beyaz Futbol, Derin Futbol. Zamanım çok kısıtlı, 24 saat yetmiyor. Dünyanın en az uyuyan insanlarından biriyim herhalde.

Kaç saat uyuyorsunuz?

2 buçuk, 3 saat.

Şaka.

Abartısız.

Kaç doğumlusunuz?

75.

Gençken böyle ama yaşlanınca zor olacak.

Haklısınız. Ben bir de birden çöktüm. Geçen yıl görseniz beni tanıyamazsınız.

40’ı geçince hayat değişiyor.

Değişiyor. Rahatım ama ben. Ben çalışarak öleyim.

Ben öyle ölmek istemem mesela.

Bu röportajı çocuklarıma miras olarak bırakıyorum mesela. Konuşacağım her cümle 30 yıl sonra, 40 yıl sonra torunum bakacak ve dedem Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri olan Armağan Çağlayan’la konuşmuş ve demokrasiyi, özgürlüğü savunmuş. Rahatlığı ve çalışmayı savunmuş. Bunlar benim için çok önemli. Belki de ben biraz daha uzağa baktığım için önemli.

Dizi seyreder misiniz?

Çok seyrederdim ama artık seyretmiyorum. Sadece ilk bölümlerine bakıyorum, yarışmalara bakıyorum, Acun abinin programlarına çok bakıyorum. Ama en çok format geliştirebileceğim yurtdışı programlarına bakıyorum.

Yeni Acun olmak mı istiyorsunuz?

Acun Abi olmak çok zor. Bir televizyon kanalı kuracak kadar param olmaz herhalde. Ama şu YouTube kanalında olursa olur belki. Ben Acun abiyi çok severim. Ama Acun abi TV8’i keşke almasaydı. Eski gömlek daha çok yakışıyordu. Belki şimdi başı ağrıyor, üretemiyor, yeni şeyler yapamıyor.

O meşhur maçta siz de var mıydınız?

Maçı anlatan bendim. O maçtan da tepki aldım. “Recep Tayyip Erdoğan” diyorum “Yalaka” diye yazıyorlar. Golü Erdoğan atıyor diyorlar yalaka başladı yine. Ne yapayım golü atan adam. Ben nükteli anlatmayı seviyorum. Herkes 350 kelime ile anlatıyorsa ben 500 kelimeyle mantıklı bir şekilde anlatmaya çalışırım. Bunu Halit Kıvanç, İlker Yasin öğretmiştir. Üç golü de Recep Tayyip Erdoğan attı. Bende dedim ki “İlk golü Recep’e, ikinci golü Tayyip’e, üçüncü golü Erdoğan’a yazıyorum.”

Bu mu dert oldu?

Bunu manşet yapanlar oldu. Bunu “Yalakalığın böylesi” diye anlatanlar oldu.

Eşiniz rahatsız mı bu durumdan?

Çok rahatsız. Geçen yıl ağladığı çok zamanlar oldu. “Bırak bu işleri gidelim buradan” dedi. “Kanada’ya yerleşelim, İsveç’e yerleşelim” dedi. “Senin istediğin yerler orası” dedi. Eşim çok moderndir. Açıktır. Fikirleri benim kadar sert değil, “Yazma” der ama o da artık bazı şeyleri anladı bana yapılanlardan sonra olayın vehametini anladı. Çünkü ben kimseye yazma, söyleme demedim. Kötü söz yazmadım.

 

Armağan Çağlayan 22.03.2015

RADİKAL

Ertem Şener: Erdoğan’ı cezaevinde ziyarete gittim… Almadılar, ağladım

0

Yandaşlıkla’ suçlanan sunucu ve spor spikeri, Beyaz TV Spor Müdürü Ertem Şener kendisine yöneltilen eleştirileri yanıtladı… Demokrasiyi savunduğunu söyleyen Şener, “Erdoğan’ı babam gibi seviyorum” diyor. Şener bekar olsa Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da Güneydoğu’dan bir PKK’lı ile de evlenebileceğini söylüyor

Geçen gün bir twit attınız. Herkes o twiti konuştu. “Cumhurbaşkanımız ilk defa kendi elleriyle twit attı” diye. Yanında mıydınız?

Hayır, değildim. Obama da nasıl twit attığı zaman ismini koyuyorsa cümlenin sonuna Sayın Erdoğan’da kendi ismini koyuyor. Oradan anladım, kendisinin attığını. Twitter bilgim olduğu için de kendisinin twit attığını gördüm. O lafı kullanmam sonradan bana da komik geldi.. Bunu bizzat kendisinin yaptığını söylemeye çalıştım. Anlam karmaşası oldu. Ama insanlar “Nereden nasıl vurabiliriz? Bel altından, bel üstünden…” diye düşündükleri için onlara saçma geldi. Bugün olsa belki gene aynı şeyi yaparım. Çünkü çok ateşli birisiyim. Bazen iyi niyetimle herkesin benim gibi anlayacağını düşünerek bazı şeyleri yapıyorum. Şey gibi “Her yerini öpüyorum Rüştü.” Hiçbir zaman belimin altından düşünmem. Onu da o şekilde söyledim. Sonra düşündüm “Oğlum ne dedin, bu birçok şey anlamına gelebiliyor.” Yani aşağıdan öpersin, yukarıdan öpersin. Onu o anlamda demedim. O anlamda demediğim için zaten şu an benimle röportaj yapıyorsunuz. Çünkü kaybolur giderdim o zaman. O twit’i de kendi ellerimle attım. Bu kadar samimi, insanlara bu kadar yakın olduğu en özel anı demek istedim.

Nihat Doğan yayına bağlanmak için sizi kendisi mi aradı?

Bana mesaj attı. Biz çünkü ondan konu açtık. Yayın sırasında bana “Bir dostluğumuz var, kardeşliğimiz var beni yayına bağlar mısın, ben linç ediliyorum” dedi. “Tabii ki bağlarım” dedim. Reklam arasında kendisine “Türkiye’den özür dile” dedim. Hayatımın en zor beş dakikasını yaşadım. Çünkü reklama girerken “Birazdan Nihat Doğan sizlerle” olacak dedim. Reklama gittim, Twitter’dan tepki yağmaya başladı. “Adamı nasıl yayına alırsınız” diye. Patrona sormadım, zaten karışmaz “Kendi bildiğini yap” der.

Ama adama özür de diletmediniz.

Ahmet Çakar’ın olduğu bir yerde karşı taraf kolay kolay özür dileyemez. Sinan Engin sessiz kaldı zaten. Ama Rasim Ozan la ikisi beklediler bir önce, ne diyecek diye. Aslında Ahmet Çakar istemedi. “Bağlanmasın” dedi. Ben dedim ki “Bağlansın, şu an söz hakkı doğuyor, eğer etik bir yayın yapıyorsak öbür tarafı da dinlememiz lazım” dedim. Ve bağladım. Nihat da çok düzgün konuştu telefonda bana dedi ki “Yanlış anlaşıldım.” Adeta çırpınıyordu. Bende dedim ki “Fazla uzatma, sadece özür dile.”

Siz ona öyle demediniz, “Uzattıkça uzat” dediniz.
Bağlandı. Sinan Engin’e anlatıyor, Ahmet Çakar’a anlatıyor, Rasim Ozan’a anlatıyor. Antipatik olmaya başladı. Zaten insanlar Sinan Engin’in çok önemli bir futbolcu olduğunu ve şu anda iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Ahmet Çakar’ın eskiden çok iyi bir hakem olduğunu, şimdi iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Bunu tek tek anlatmaya başladı Nihat. Aslında insanlara kendini ısındırmaya çalışıyor, Nihat da televizyoncu sonuçta. Bu da bizim yorumculara battı. Samimi gelmedi. Özür diledi. Ben orada kötü bir durum çıkmaması için dedim ki “Nihat o twit sana mı ait?” Nihat da biraz uzatmaya çalışınca işler karıştı. Ben de çok arada kaldım. Evet, yazdığı şey çok yanlış. Hele orada laiklik kelimesini kullanması çok yanlış. Çünkü bugün ülkenin yönetiliş şekliyle kimse bunun üzerinden prim yapamaz. Sen eleştiremezsin bunu, ülke böyle yönetiliyor. Bu laik ülkenin içerisinde hepimiz varız. Ve kimsenin buna laf söyleme hakkı yok. Onun üzerinden gidilmez. Ama mini etektir şudur budur… Hep şunu savunuyorum, başıma ne geliyorsa da ondan geliyor. Bu ülkede başörtülü de özgür gezmelidir, mini etekli de özgür gezmelidir. Bu kimseyi ilgilendirmez. İster mayoyla gezsin, ister bikiniyle, ister çarşafla beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanlar olduğu gibi görünsün. İstedikleri gibi gezsinler, biz karışmamalıyız.

Bunu pazar günkü yayında da söylediniz. Sonra pazartesi günkü yayında “Allah aşkına Sevgililer Günü’nü kutlamayın” dediniz.

Sevgililer Günü’nün sevgilileri zedelediğini düşünüyorum. Eşim bana “Bari bir kere bana Sevgililer Günü’nde çiçek al” dedi. Ben ona doğum gününde de alıyorum. Yıldönümümüzde de alıyorum. Ben sadece Sevgililer Günü’nde sevgilimi hatırlamamalıyım. Bunun bana ait bir kültür olmadığını düşünüyorum. Eskiden Sevgililer Günü’nde sabahlara kadar uyuyamayan bendim. Yarın sevgilime kendimi nasıl iyi gösterebilirim diye.

Sevginiz eskimiş demek ki!

Sevgim eskimiş değil. Bir şeyleri daha iyi görmeye başladım belki de. Belki de ben yenilendim. Düşüncelerim, zihniyetim yenilendi. Kalbim yenilendi belki de. Ben sevgimin daha da büyüdüğüne inanıyorum Armağan Bey. Sevgim daha fazla büyümüş ki bunu bir çiçekle, ayıcıkla, yüzükle hatırlatmak istemiyorum. Sevginin günü her gün olmalı. Ben zaten insanlar kutlamasın demiyorum, “Bana göre saçma” diyorum. Herkes o fikri benimseyemez. Herkes her fikri belli çerçeve içerisinde söylemeli kimseyi kırmadan üzmeden. Ama kutlayan insanlara benim bir şey demeye hakkım yok. Kutlayan kutlar. Ben kutlamıyorum.

Bu kadar “Yanlış anlaşılıyor” olmanız sizin de ‘yandaş’ olarak algılanıyor olmanızla alakalı mı? Ya da yandaş ne demek? Önce onu sorayım.

Bilmiyorum. Yandaş şu demek herhalde, benim her şeyim şeffaftır. Ben bugün size benim DM’lerimi de gösteririm. İsterseniz vereyim telefonumu kimlerle ne konuşmuşum, kimlerle ne yapmışım, ben herkese telefonumu verebilecek kadar şeffaf bir insanım. Yaşam şeklim ortada. O kadar uzun bir cevap var ki aslında çok net özetlemeye çalışacağım. Ben Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorum. 19 yıl önce tanışmıştım.  Ben o zaman üniversiteyi yeni kazanmıştım. Muğla Üniversitesi Tarih bölümünü. O da bir yerin açılışını yapıyordu orada. Ben de kız arkadaşımla buluşmaya gitmiştim. Beni gördü, ben onu gördüm yanına gitmek geldi içimden. Duruşu çok hoşuma gitmişti. Duruşu derken…

Karizmatik olması?

Karizması, diyalogu çok hoşuma gitmişti. Yanına gittim. O zamanlar benim için normaldi. Çok popüler değildi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Tayyip Erdoğan o zaman ne kadar popüler olabilir ki? Orada “İnsanlarla diyalogu ne kadar güzel bir adam” demiştim. Sonra Kral TV’den Gezegen Mehmet ile ben Star’a geçmiştim. Gezegen Mehmet bir gece dedi ki “Haydi Pınarhisar’a gidelim.” “Nereye” dedim. “Tayyip Erdoğan’ın yanına” dedi. Gittik, ben içeri giremedim. O cezaevindeyken. Beni içeri almadılar. Özel iznim yoktu. Sadece Gezegen Mehmet’e yol arkadaşı olmuştum. Ama bir not gönderdim. Hani diyor ya “On binlerce mektup var benim elimde” diye, cezaevinden. O notlardan bir tanesi de benim notum. Benim tek samimiyetim oradan geliyor. Olimpiyat Stadı’nda 2005’te Liverpool-Milan maçında o karşılaşmayı anlatmadan önce aşağıdan gelip bizi selamladı. Yanındaki o dönem korumalarını itip “Selam da mı veremeyeceğiz” diyerek elimi sıktı. Benim o kadar hoşuma gitmişti ki. O dönemde patronum bile başarı dilemezken o bana başarı diledi. İlk defa İstanbul’da bir final oynanıyor, Şampiyonlar Ligi’nde final anlatıyorsun ve sana başarılar dileyen bir başbakan. Tabii bu sempati çığ gibi büyüdü. Ben hiçbir “Ben aynı düşüncedeyim, aynı zihniyetteyim” demedim. O dönemki davranışa karşı bu sevgi büyüdü. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışında bana İlker Yasin ile beraber demişlerdi ki “Stadın açılışında Tayyip Erdoğan gelecek, ilk röportajı biz yapacağız.”

Yuhalama olayının olduğu mu?

Evet. Bana dediler ki “Maçı mı anlatırsın, röportaj mı yapmak istersin?” Maç anlatmayı hiçbir şeye değişmezken “Röportaj yaparım” dedim. Bu statta daha defalarca maç anlatabilirim ama bu statta Tayyip Erdoğan’la ilk röportaj yapan ben olayım dedim. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand dedi ki “Ben röportajı yapacağım, sen yanımda duracaksın”. Bende içimden “İnşallah siz yapamazsınız dedim.” Gerçekten de o yapamadı. Erdoğan ona konuşmadı. Ben elimde mikrofonla bekledim. Röportajı yaptım, direkt bana konuştu. Orada çok samimi cevaplar aldım. Orada sevgim daha da büyüdü.

Sizinki kişisel bir sevgi?

Kişisel bir sevgi tabi ki. Sonrasında olaylar oldu. Bakın ben Gezi olaylarında, Gezi’ye samimiyetle destek verenlere hep saygı duydum.

Siz de ilk üç günü deyip beni fenalaştırmayın, rica edeceğim.

Samimiyetle diyorum. Hiç Gezi’ye gitmedim. İlk üç günü demiyorum. Samimi olanlara, sonradan dönmeyenlere… Gezi’de gerçekten bir ağacın peşinde koşan insanlara saygı duydum. Ama bunu farklı platformlara taşıyanlara, bunu farklı zihniyetlerle kendi kurgusunu oluşturanlara hiçbir zaman da saygı duymadım.

Bir insanı şahsi olarak seviyor olmak onun fikirlerini de benimsemek anlamına gelir mi?

Hayır. Ben ilk iki, üç gün Geziyle ilgili hiç yorum yapmadım. Baktım ne oluyor diye. Hatta polisler vatandaşın üstüne yürüyor, vuruyor, kırıyor, parçalıyor. Neden böyle oluyor diye anlamaya çalıştım. Sonra baktım PKK bayrakları sallanmaya başladı. Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’nin üzerinde belli örgütlerin isimleri reklam yapmaya başladı.

Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’yi yıkmaya çalışıyorlar. Buna öyle bakmayalım.

Daha güzelini yapmaya çalışıyorlar belki de.

Ama o zaman tarihimize sahip çıkamıyoruz işte. Evet, o binanın mimari açıdan hiçbir önemi olmayabilir. Ama simgedir.

Aynısını surlar için düşündünüz mü?

Evet, aynısını İnönü Stadyumu içinde düşündüm. İnönü Stadı yıkıldığı zaman çok üzüldüm mesela. Ki futbol ile hiç alakam yoktur.

Ben üzülmedim. İnönü Stadı büyüdüğünde bu ülkeye, futbola daha çok şey kazandıracak. Ben Türkiye’nin, Beşiktaş’ın çıkarlarını düşünüyorum.

Türkiye’nin çıkarlarını düşünürken tarihimizi yok edersek gideceğimiz yer çok saçma bence.

Ne mesela?

Dubai. Hiçbir geçmişi olmayan, hiçbir tarihsel değer sahip olmayan bir yer. 

Ama Dubai’nin tarihi yok. Bizim tarihimiz var.

Ama yok ediyoruz. 

Bizim tarihimiz sadece Atatürk’ün altı yaşında karga kovalamaya başlaması, askeri okula gitmesi bunlar mı bizim tarihimiz? Milli Eğitim bakanlığının bize okuttuğu tarih? Ben Mussolini’nin çocukluğunu da okudum, Hitler’in çocukluğunu da okudum. Ben Atatürk’ün sadece karga kovalayan birisi olarak kalmasına karşıyım. Ben tarih bölümü mezunuyum. Atatürk’ün birçok özelliğini sayabilirim size. Atatürk’ün çocukken şiir yazdığını biliyor musunuz? Askeri okula da taşıyor bu özelliğini. Bunu niye hiç kimse anlatmadı? Bana AKM o yüzden çok saçma geliyor. Ama şu dediğinize katılıyorum. Tarihinizde bazı semboller vardır. Bunlara sahip çıkmalıyız. Bunun üzerine bilmem neyin örgütünün bayrağını asmakla değil. Atatürk’ün ismini kirleterek değil. Biz otururuz deriz ki AKM kalmadı. Siz bana dersiniz ki “Bak Ertem, AKM budur budur…” biraz önce söylediğiniz gibi. Doğru, ben hiç bu şekilde düşünmemiştim demeyeceğim, düşündüm. Dedim ki daha iyisini yapalım. Atatürk’ü öyle daha da yüceltebiliriz diye düşündüm. Bugün nasıl İnönü Stadının o tarihsel esas kısmı yıkılmayıp önüne bir şey yapılıyorsa AKM’nin de yıkılmaması gereken yerler olabilir.

ERDOĞAN’I BABAM GİBİ SEVİYORUM

Şu sorunun cevabını alamadım. Bir kişiyi şahsi olarak sevmeyi anlıyorum. Ama bir insanı şahsi olarak sevmek onun fikirlerini de sevmek, onaylamak anlamına geliyor mu?

Politik bir cevap gibi olacak ama… Ben samimi bir insanım, az çok anlarsınız.  Eğer bir adam Türkiye Cumhuriyeti’nin başında ikinci bir isimse ya da başbakansa ya da cumhurbaşkanıysa bu adam oralara boşa gelmemiştir. Bu adam herkesten daha iyi düşündüğü için daha iyi düşünmesi gerektiği için oradadır. Bir şeyi 50 kere süzgeçten geçirir. Biz iki kere düşünürüz o elli iki kere düşünür. Benim iki kere düşünmemden elli kere daha iyisini düşündüğünü en başta kafamda tartarım. Okurum, tekrar okurum, tekrar dinlerim, gerçekten öyle mi gerçekten böyle mi diye. Sonra doğru olduğuna inanırım. Bakın ben hep derdim ki ilk başta “Niye böyle, acaba biraz daha yumuşak olsa daha mı iyi olur.” Ama sonra anladım ki bu ülkenin bazı insanlarına biraz daha sert olmak gerekir. Bazılarına ama. Çünkü biz çocukluktan beri bir şeyi bize iyi niyetle söylediği zaman anlamayız. Ya vuracaksın, ya hakaret edeceksin öyle anlar. Yani bu sizin programlarınızda da oldu. Okan abinin programında da oldu. Sonrasında düşündüm dedim ki “Bu adamın sert davranması bu ülkenin bazı insanlarına gerekiyor”. Evet, onun düşüncelerinden etkilenip bu doğru dediğim oluyor. . Bir baba gibi. Ben babam gibi seviyorum çünkü O’nu. Bundan önceki röportajımda da söyledim. Ben babam gibi sevdiğim için babaların yanlış bir düşüncede olmadığını düşünüyorum. Bu partideki diğer isimlerle ilgili değil. Yandaş dediğimizde şu: Ben Beşiktaşlıyım. Siz de Fenerbahçelisiniz. Ben size niye Fenerbahçelisiniz diyor muyum? Böyle bir hakkım var mı? Fenerbahçeli, Fenerbahçeli olunca siz yandaş mı oluyorsunuz? Veya siz sarışından hoşlanıyorsunuz ben esmerden hoşlanıyorum…

Ama bu çok göreceli ve keyfi bir şey. Takım tutmakta öyle sarışın-esmer sevmek de öyle. Bazı politikalar bu ülkede yaşayan insanların bir kısmını rahatsız ediyorsa ve onlara sert geliyorsa orada bir durup düşünmek gerekmez mi? “Bir dakika ya bir şey söylüyor bu insanlar da” diye.

Ne diyor mesela? “Diktatör” diyorlar. İsim vermeyeyim bazı mizah dergileri var. O dergilerde çıkan o kapakta çıkan şekillere veya bugün bazı kanallarda bir cumhurbaşkanına karşı nasıl konuşulmasına ya da Twitter’da bir cumhurbaşkanı hakkında nasıl konuşulduğuna bir bakın neyin diktatörlüğü bu. Ben çocukken sosyal medya da yoktu. Bu kadar cumhurbaşkanına hakaret edildiği,  bu kadar yerden yere vurulmaya çalışıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Başkanlık sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Başkanlık sistemini doğru buluyorum. Bunu da eski partisinden isteyebilecek hakta olduğunu savunuyorum. Anayasa hiçbir zaman bu ülkede ciddiye alınmadı. Anayasa ciddiye alınsaydı Uğur Mumcu’yu kaybeder miydik?

Uğur Mumcu’nun ölmesiyle anayasanın ne alakası var?

Anayasa düzgün işlemediği için oldu bu cinayetler hep geçmişte. Eğer biz anayasayı doğru düzgün işletseydik Çetin Emeçler, Uğur Mumcular aklınıza kim geliyorsa Deniz Gezmişler… Onlar ölür müydü? Ahmet Kayalar? Bu anayasanın değiştirilmesinin sebebi bence bu. Çocukluğumdan beri siyaseti severim, okurum, bakarım. Spor spikeriyim ama ben en başta spor sayfasını açtıktan sonra atanlardan değilim, herkesi okumaya çalışan bir insanım. Bu ülkede o kadar çok şey yanlış yapılmış ki. Susurluklar, şunlar bunlar… Bunların hepsinden hepimiz rahatsızlık duyduk. Bunların tekrar yaşanmaması için, askerlerin asker gibi davranabilmesi için… Ankara’ya gidiyorduk, Ankara’da her gördüğümüz yerde, normal ere bile saygı duruşunda duracak seviyedeydik. Bunlar olmamalı. Bu anayasaya bu başkanlık sistemine, bundan dolayı güveniyorum. Güvendiğim için de Erdoğan’ın bu konuşmalarını, bu tavırlarını doğru buluyorum. CHP zihniyeti bugün kalkıyor, yanmış bir bedenin, bir çocuğun, Özgecan’ın üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor. CHP için demiyorum, kim olursa olsun. AKP içinden olsa da bu, lanet okurum ben. Tek derdim, siz burada benim yanımda istediğiniz yemeği yiyin, istediğiniz içkiyi için. Şunu diyebilmeliyim, “Röportaja 10 dakika ara verebilir miyiz, içeride dört rekat namaz kılıp gelebilir miyim?” Bundan dolayı beni küçük görmemeniz lazım.

Niye küçük göreyim…  

Benim de sizi “Aman içki içiyor masada!” diye yargılamamam lazım. Bunların yaşanmaması gerekir. Bu ülke böyle bir ülke. Ben bunu savunuyorum.

Türkiye’de herkes taraf olmaya mı zorlandı?

Yo ben değilim, taraf olsam size konuşmam. “Ben Radikal’e konuşmam, bana ne” derim. Ben taraf değilim. Radikal’i de okuyorum. Beni başka düşünceler ilgilendirmiyor. Ben özgürüm. Bana hiç kimse hesap soramaz. Sen nasıl bizden olmayan bir adamla nasıl röportaj yaparsın…

Bizden olmayan ne mesela?

Tırnak içinde söylüyorum. Bunu ben söylemiyorum. Bu zihniyete çok karşıyım. Yıllarca o grubun içinde çalıştım. Benim için öyle bir ayrımcılık yok. Doğruyu söylerim sadece. Bende böyle bir kutupçuluk yok. Çocuklarımın tuttuğu takımlara bile karışmadım. İki erkek bir kız babasıyım, hiçbir zaman karışmadım tuttuğu takımlara.

Üç çocuğunuz mu var?

Bunu da Erdoğan’a bağlamayın, üçüncüsü sürpriz oldu. Bunu bile gazeteye taşıyanlar oldu, “Sırf Erdoğan söyledi diye üç çocuk yaptı” diyenler… Kızım 2012 doğumlu, daha o zaman ne Gezi var ne bir şey var ne 17 Aralık oldu.

Hiç aileniz size “Bir dakika dur, bir sus” demiyor mu? Ben bu kadar, siyasi olarak tanınan bir insan olsam annem hemen bana telefon açar. “Bir dakika, saçma sapan bir şey yapıyorsun” der.

Babam “Bu kadar rengini belli etme, zarar görürsün” diyor. Ama onlara şunu söylüyorum, “Ben kötü bir şey yapmıyorum. Sizi karakola düşürdüm mü? Bugüne kadar uyuşturucu bilmem ne kullandım mı? Hep başarılarımla geldim. Biz orta halli bir aileyiz.

Nerelisiniz?

Malatya. Annem Ankaralı, Çerkez. Hep başarılarla geldim ve anne-babamdan karışmamalarını rica ettim. Anne Tarafım MHP’li baba tarafım CHP’li, annem babam benim gibi AKP’lidir. Anne tarafım koyu MHP’li, baba tarafım koyu CHP’lidir. Bundan dolayı bizim ailede sildiğim bir sürü insanlar oldu, siyasi düşüncemden dolayı beni sildikleri için. Halamın kızı Facebook sayfamdan, Twitter’dan, benim yazdığım bir şeyden dolayı, başkalarıyla beraber bana saldırıyorsa, kimseye cevap vermeyeceğim dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Ertem Şener, Tayyip Erdoğan’ı savunuyor diye… Siz benim bir tane Kemal Kılıçdaroğlu şöyledir, Devlet Bahçeli böyledir, Selahattin Demirtaş şöyledir diye… Bir tane benim olumsuz bir şeyimi bulun, ben diyeceğim ki haklısınız. Hiç kimseye hakaret etmedim ben. Ben herkese saygı duydum. Kimseyle kötü olmadım. O kadar Çeşme’ye, Bodrum’a tatile giderim. Herkesle beraber otururum, onlar yanımda içki içer ben eşimle beraber güneşlenirim. Kimse de bana dönüp “Vay Tayyip yalakası, bilmem ne yalakası” demedi.

Hiç tepki oldu mu sokakta diye soracaktım ben de.

Hiçbir tepki olmadı. Oldu da… Arkamdan, eşim duyuyor. “Şerefsiz, yalaka” diye bir şey söylüyor. Ben de gittim “Bana mı dediniz bunu?” dedim. “Yok ya, öyle bir şey der miyim. Ben sizi çok seviyorum. Çocuğumun, eşimin üstüne yemin ediyorum” dedi. Ben tabii ki eşime inanıyorum. Benim de yanımda eşim, iki çocuğum vardı. Böyle bir durumda kalkıp bana söyleyen insan, “Hayır, demedim” diyor. Hayat sosyal medyada geçmiyor. Dünyayı Twitter’ın etrafında dönüyor zannediyoruz.  Yolda yüzüme garip garip bakanlar var. Ama onlara bir bakış atıyorum, “Nasılsınız, iyi misiniz?” diyorum. Bir an kendine geliyor. Beni her yerden vurmaya çalıştılar, gece hayatım var mı yok mu, geçmişten bir şey var mı…

YANDAŞ OLDUĞUM İÇİN PARA KAYBETTİM

Çok mu para kazanıyorsunuz?

Gezi olaylarına kadar cebime ayda 50 lira giriyordu, diyelim. 17 Aralık’tan itibaren 30’a, 17 Aralık’tan sonra 10’a düştü. Gezi’den 17 Aralık’a kadar 50’den 30’a düştü, 17 Aralık’tan bugüne kadar da 10’a düştü. Neden biliyor musunuz? Baksınlar YouTube’da bir sürü reklam seslerim vardı, önemli içeceklerin, önemli giyim markalarının, bir yerlerde programlar sunuyordum, özel davetler alıyordum. Onlar gelmiyor mesela artık. Şerefim üzerine, üç tane çocuğum üzerine yemin ediyorum, bir kuruş getirisini de görmedim bana.

Aksine para kaybettiniz?

Aksine para kaybettim o günden bu yana ama hiç umurumda değil. Kendime ait ‘Medyahaber.com’ haber sitem var. Kendim kurdum. Kendi prodüksiyon şirketim var.

İş yapıyor mu prodüksiyon?

Yaptım evet, ama şu an yapmıyorum. TRT’den iki tane işim döndü. Nasıl Tayyip yalakalığı oluyor bu? Normalde beni kabul etmeleri lazım ama etmediler. TRT Spor’dan bana teklif geldi. “Spora geç” diye. Gitmedim. Neden gitmedim biliyor musunuz? İşte bugüne kadar yazdıklarının sebebi buydu diye ben TRT Spor’a gitmedim. Sporun başına geçecektim. Gitmedim. Ben böyle samimiyim. Eşime de söyledim, belki ayda 4-5 kat daha fazla kazanıyordum. Ama çok şükür. Medyahaber.com’dan  kazanıyorum. Baksınlar siteye bir tane belediyeden özel bir şey var mı? Benim normalde Ankara Büyükşehir’den, İstanbul Büyükşehir’den çok önemli yerlerden, belediyelerden bir sürü yerden reklam almam lazım. Almıyorum.

Uğraşmıyorsunuzdur.

Uğraşmıyorum değil uğraşmaz mıyım? Hayır, bilerek belediyelere gitmiyorum “Şunu ver, bunu ver” diye. Seminerler oluyor belediyeler diyor ki “Seminere gel.” O gün Ceyhun Yılmaz’ı da çağırıyor, bugün Cem Aslan’ı da çağırıyor. Beni de çağırıyor. Onlar başka. Ama benim bir sürü sesim kesildi reklamlardan. Yarışma programları sunuyordum, sundurmadılar.

Bu kadar kendini savunarak yaşamak zorunda kalmak zor değil mi Ertem Bey?

Savunmuyorum ki.

Bu kadar ‘taraf’ olunca başka bir yerde çalışma olanağınızı da öldürmüş olmuyor musunuz?

Yok. 2012’de daha Gezi olayı yok. Gittim İrfan Bey’den izin istedim, “Ayrılabilir miyim?” diye. O zaman Kanal D’deyim, CNN’deyim, İlker Yasin’den sonraki adamım. Belki de İlker Yasin gidecek, ben kalacağım. Benim orada ki yaşam şeklide belli. Orada bir sürü şahit de var. Bugüne kadar çıkmaz mıydı? Bir sürü şey çıkardı. Benim içtiğim dönemler de oldu. Altı yıl önce bıraktım ben içkiyi.

İçkiyi bir sembol yapmayalım. İsteyen içer.

Anlatmak için aktardım bunu. Bir gün önüme çıkartırlardı bunu derdi ki “Oo malzeme yok.” Ben gazeteci olsam çıkarırdım. Ama yok böyle bir şey.

Allah Allah! İçki içen AKP’ye oy veremez mi?

O değil ama siz böyle düşünüyorsunuz. Siz işte farklısınız. Bana karşı çıkan bazı gerizekalı zihniyet var ya o gerizekalı zihniyet sizin gibi düşünmediği için o adamlarla benim tarafımda ki o gerizekalı zihniyet kutuplaştırıyor. Sizin gibi, benim gibi düşünen insanlar aslında demokrasiyi savunuyor. Savunduğumuz şeyler aslında aynı şeyler. Küçücük bir çizgi farkıyla ayrılıyoruz.

Yok, o çizgi biraz kalın bir çizgi.

Belki de öyle. Bana ince geliyor.

Siz şu anda Beyaz TV’de Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘güzelleme’ yapsanız kovulur musunuz?

Ekmek yediğim hiçbir yere ihanet etmedim. Doğan Grubu’na hiçbir zaman sallamadım. Hürriyet’in bir iki haberine daha o zaman böyle yapmayın diyordum. Ben o zamanlarda da “Ertuğrul Özkök’ün olmamış bu yazısı” diye eleştiriyordum. Ben sadece canavarlaşan bir toplum gördüm. Saygısızlık görmeye başladım. Beyaz TV’ye geçtikten sonra Gezi olayları başladı. Hem de altı, yedi ay sonra. Nasıl yandaş olabiliyorum, onu söyleyin? Beyaz TV’ye geçmeseydim de aynı fikri savunurdum. Bu adamı 19 yıl önce tanıdım. Cezaevinde tanıdım. Ve içeriye giremedim diye gözyaşı döktüm. Girmek istedim çok istedim. Benim sevgim oradan geliyor. Başkasına kötü bir şey de demiyorum. Diyeceksiniz tek güç O da ondan. Hayır. Bugün Ahmet Davutoğlu tek güç olsa yine duyduğum sevgimi dile getiririm. Bütün isimlerin başına sayın getiririm. Buraya gelseler ayağa kalkar, önümü ilikleri, ellerini öperim. Selahattin Demirtaş’ın öpmem. Aynı yaştayız neredeyse.

Bir tek aynı yaştasınız diye mi öpmezsiniz?

Büyük olsa onun da öperim. Bu insan meclise girdiyse saygı duymak zorundasın. Benim demokrasim bu.

Meclise giren her milletvekiline meclise girdi diye saygı mı duymak zorundayız?

Hayır, o değil. Ben başkanına diyorum. Çünkü o başkan, toplumunu temsil ediyor. Doğu ve Güneydoğu ona oy vermiş. Ben de o topluma saygı duyduğum için başkanının elini öperim. Kaşına, gözüne, sözüne değil, “Sayın Abdullah Öcalan” demesine değil. İnançlı bir insanım. Deniz Seki olayında en büyük tepkiyi siz vermiştiniz Bayhan’a. Herkes sizi gaddar olarak görürken bir baktılar gözyaşı döken sizsiniz. Bayhan’ı çok seviyorum, siz de ezilmiş bir insanın elinden tuttunuz. Benim özetim bu. Ezilmiş insanın elinden tutanın her zaman yanındayım. Bugün bu ülkenin başında siz olsanız, deseniz ki ben ezilmişim yanınızda olacağım. Bilmiyorum belki de eziklikten olabilir. Malatya’da 97 kişilik sınıfta okudum. Yanımdaki çocuk Kürtçe konuşuyordu ve ben o sırf Türkçe konuşmuyor diye tokat yediğini gördüm. Bana kimse anlatmasın, bu insanlar niye böyle niye şuraya gidiyor diye.

FATİH’TEN ÇARŞAFLI BİR KADIN İLE GÜNEYDOĞU’DAN PKK’Lİ İLE DE EVLENEBİLİRİM

Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alırım karşıma derim “Geçmişi unuttuk, hayatında tek erkek ben oldum, benimlesin ve benimle öleceksin” derim, evlenirim.

Zor bir şey ama.

Hiç zor değil benim için. Ki eşimin ilk çıktığı erkek de benim. Bazen derim keşke benden önce birileriyle çıksaydın benim kıymetimi daha iyi anlasaydın. Çok güleriz, çok tartışırız, çok kavga ederiz bu yüzden. Çünkü ben senin kıymetini geçmiştekilere göre daha iyi anlıyorum diyorum. Ama o anlayamıyor mesela. Şunu da söyleyebilirim. Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da evlenebilirim. Bekâr olsam. Sadece gözden etkilenebilirim. Ben bugün Güneydoğu’da bir PKK’lı ile de evlenebilirim. Bu kimseyi ilgilendirmez.

Bu kadar romantik misiniz?

Çok romantiğim. Yengeç burcuyum. Kadınların tip olarak değil belki ama düşünce olarak âşık oldukları ve geçmişte unutamadıkları bir adamım her zaman. Bunun için de sevgililer gününden nefret ediyorum. Bir güne sıkıştırmayın, bir ayıcıkla kandırmayın diyorum. Hayatınızı verin diyorum.

Televizyonculuk açısında bakınca dünyanın en zor yayınını yapıyorsunuz. Çünkü Ahmet Çakar bir yanda, Rasim Ozan Kütahyalı bir yanda. Hiçbirinin dilinin kemiği yok, onlara hâkim olmak dünyanın en zor şeyi. Geriliyor musunuz?

Hayır.

Her şeyi söyleyebilecek iki adam var.

Bu onların sorunu… 39 yaşındayım. Onlar 45, biri 50’lerinde. Onların terbiyesine ben mi sahip olacağım. En fazla programımı bitirirler. Ben önce kendimi kontrol ederim. Onların da kontrollü olduklarını bildiğim için o kadar rahatım. Benim arabam gibi onlar. Ne kadar hızda, nasıl fren yapacağını bilirim. Ama ağızlarından çıkacak bir söz, kendilerini ilgilendirir beni değil ki.

Sizin programda bazen futbol dışında her şey konuşuluyor.

Çünkü Türkiye’de futbol oynanmıyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Türkiye’de futbol oynanır hale gelsin, ne kadar samimiyetle oynanıyor, ne kadar düzgün oynanıyor… Apartman bile yönetemeyecek adamlar kulüp yöneticiliği yapıyorlar, ben nasıl futbol anlatayım. Adam siyah takımın altına gri çorap giyiyor. Bunu ayıp olarak karşılarım. O adam biraz giyimine bakacak.

FUTBOLCULAR YÖNETİCİLERDEN DAHA KÜLTÜRLÜ 

Futbolcular görgüsüz mü sizce?

Hayır değil. Yöneticilerden bahsediyorum. Futbolcular yöneticilerden daha kültürlü.

Bir insan niye futbol kulübü başkanı olmak ister?

Ego, ses, getirmek, tanınmak.

Yoksa iş almak mı?

Yok, yok değil. Bakın ben birkaç tane kulüp başkanını gerçekten sevmem ama o öyle değil. Sizin bu söylediğinizi savunanın karşısında ben olurum. Hiçbir zaman rant sağlamak için başkan olacağını düşünmüyorum. 18 kulübün 15’i benim dediğim gibidir, üçü de sizin dediğiniz gibi olabilir.

Ama çok saçma değil mi?

Cebinden para harcamıyor. Bunlar eskidenmiş. Şu an cebinden para harcayan hiçbir başkan yok. Kulüpler ve yöneticiler şunun hesabını çıkarsınlar; bu kadar borç nasıl oldu?

Akşam eve gidince ne yaparsınız?

Pek eve gidemiyorum akşam. 1’den önce eve gittiğim çok nadirdir. Çok çalışıyorum. Başıma ne gelirse çok çalışmaktan geliyor. Çalışmayı çok seviyorum.

Diyorsunuz ki “Hem iyi bir sevgiliyim hem de işkoliğim.”

Çok işkoliğim. Onlara iyi bir gelecek vaat etmek istiyorum. Eşime sevgimi belli edeceğim yerler sadece yan yana oturduğum anlar değil. Onu özlemeyi seviyorum. O da seviyor. Ama rahatsız olduğu anlar tabii ki de oluyor. Üç çocuğumuz var. Biri üç, biri dört, biri de dokuz yaşında. Çocuklarıma zaman ayıramadığım için çok üzülüyorum. Ama eve geliyorum yine işle devam ediyorum. Acaba bugün internet sitem ne yaptı, prodüksiyon şirketim için ne yapabilirim, hafta sonu programım ne olmalı? Zaten dört günüm Beyaz Futbol, Derin Futbol. Zamanım çok kısıtlı, 24 saat yetmiyor. Dünyanın en az uyuyan insanlarından biriyim herhalde.

Kaç saat uyuyorsunuz?

2 buçuk, 3 saat.

Şaka.

Abartısız.

Kaç doğumlusunuz?

75.

Gençken böyle ama yaşlanınca zor olacak.

Haklısınız. Ben bir de birden çöktüm. Geçen yıl görseniz beni tanıyamazsınız.

40’ı geçince hayat değişiyor.

Değişiyor. Rahatım ama ben. Ben çalışarak öleyim.

Ben öyle ölmek istemem mesela.

Bu röportajı çocuklarıma miras olarak bırakıyorum mesela. Konuşacağım her cümle 30 yıl sonra, 40 yıl sonra torunum bakacak ve dedem Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri olan Armağan Çağlayan’la konuşmuş ve demokrasiyi, özgürlüğü savunmuş. Rahatlığı ve çalışmayı savunmuş. Bunlar benim için çok önemli. Belki de ben biraz daha uzağa baktığım için önemli.

Dizi seyreder misiniz?

Çok seyrederdim ama artık seyretmiyorum. Sadece ilk bölümlerine bakıyorum, yarışmalara bakıyorum, Acun abinin programlarına çok bakıyorum. Ama en çok format geliştirebileceğim yurtdışı programlarına bakıyorum.

Yeni Acun olmak mı istiyorsunuz?

Acun Abi olmak çok zor. Bir televizyon kanalı kuracak kadar param olmaz herhalde. Ama şu YouTube kanalında olursa olur belki. Ben Acun abiyi çok severim. Ama Acun abi TV8’i keşke almasaydı. Eski gömlek daha çok yakışıyordu. Belki şimdi başı ağrıyor, üretemiyor, yeni şeyler yapamıyor.

O meşhur maçta siz de var mıydınız?

Maçı anlatan bendim. O maçtan da tepki aldım. “Recep Tayyip Erdoğan” diyorum “Yalaka” diye yazıyorlar. Golü Erdoğan atıyor diyorlar yalaka başladı yine. Ne yapayım golü atan adam. Ben nükteli anlatmayı seviyorum. Herkes 350 kelime ile anlatıyorsa ben 500 kelimeyle mantıklı bir şekilde anlatmaya çalışırım. Bunu Halit Kıvanç, İlker Yasin öğretmiştir. Üç golü de Recep Tayyip Erdoğan attı. Bende dedim ki “İlk golü Recep’e, ikinci golü Tayyip’e, üçüncü golü Erdoğan’a yazıyorum.”

Bu mu dert oldu?

Bunu manşet yapanlar oldu. Bunu “Yalakalığın böylesi” diye anlatanlar oldu.

Eşiniz rahatsız mı bu durumdan?

Çok rahatsız. Geçen yıl ağladığı çok zamanlar oldu. “Bırak bu işleri gidelim buradan” dedi. “Kanada’ya yerleşelim, İsveç’e yerleşelim” dedi. “Senin istediğin yerler orası” dedi. Eşim çok moderndir. Açıktır. Fikirleri benim kadar sert değil, “Yazma” der ama o da artık bazı şeyleri anladı bana yapılanlardan sonra olayın vehametini anladı. Çünkü ben kimseye yazma, söyleme demedim. Kötü söz yazmadım.

 

Armağan Çağlayan 22.03.2015

RADİKAL

Banu Akdeniz İle Röportaj

0

Samimi ve başarılı yapımcı Banu Akdeniz ile özel röportaj…

> Mesleğinize nasıl başladınız? İlk işiniz ve ilk heyecanınız?

Çok şükür ki Rabbim çocukluk hayalim olan mesleği yapma şansını verdi bana, ilk işimi ATV 2000 binasında yaptım o zaman ATV kanalına bağlı prima tv vardı orada Ahmet Hakan’la sanat günlüğü programının yapım asistanlığını sonrasındada atv’de yayınlanan ŞOK programının yapımcılığını gerçekleştirdim,

>  İşinizi severek yapıyorsunuz. Sizi esas motive eden şey nedir?

Tamamen aşkla ilgili olan bir durum bu beni motive eden tek şeyde işime duyduğum aşk

> Hayalleriniz ve hedefiniz. Biraz anlatır mısınız?

Alamut Kalesi ve Semerkand’ı sinemaya uyarmak istiyorum ve başrolünde de Robert de Niro’nun oynamasını çok arzu ediyorum, bununla ilgili çalışmalarımız bir yıldır devam ediyor, Robert de Niro Türkiye’de bir filmde oynamaya hiç uzak değil, ayrıca ülkemizi de çok seviyor, tabiki önceliği senaryonun çok iyi olması, biz de bunun için titizlikle çalışıyoruz, geç olsun ama en iyisi olsun, uluslararası plartformda ülkemizi en iyi derecede temsil edecek bir projenin altına imza atmak en büyük hedefim, umarım Rabbim bunu nasip eder,

>  Sizin için bir dizinin tutmasında en büyük etki nedir?

Kesinlikle samimiyet, eskiden izleyiciye neyi versen izler diye bir algı vardı ama artık ne sinemada ne de tv’de böyle birşeyi söz konusu bile olmadığını düşünüyorum, bu anlamda çok bilinçli bir izleyicimiz var. Bu da beni çok mutlu ediyor, insanlar dizileri izlerken kendilerinden bişeyler bulmak istiyorlar, gerçekleri izlemek istiyorlar, artık sadece hikayeyle ilgileniyorlar,

> Hayal kırıklığı yaşadığınız işler oldu mu?

Çok şükür ki olmadı, Rabbimde hayal kırıklığı yaşayacağım bir işi nasip etmesin bana.

> Gelmek istediğiniz nokta neresi?

Daha çok uzun bir yolum olduğunu düşünüyorum, cevaplamam için erken bir zaman.

>  Banu için mutluluk nedir?

Insanların mutlu etmek en büyük mutluluk kaynağım.

> Dizilerinizde hep komedi ile dramı bütünleştiriyorsunuz. Az entrika çok samimiyet. Bunun esas sebebi nedir?

Ben Kasımpaşa gibi bir semtte doğdum büyüdüm, çok güzel bir mahallemiz vardı, orda insanlar aynı anda hem gülüyorlar eğleniyor hem de sıkıntılarını paylaşıp aynı anda beraber ağlıyorlardı, hayat böyle değil midir zaten, ben de hayatın gerçeklerini yansıtmaya çalışıyorum ekibimle beraber.

> Banu’nun dünyası. Nasıl bir dünya?

Tamamen iş odaklı kendi halinde bir dünya.

> Sektörün şu anki durumundan şikayetçi misiniz?

Şikayetçi olacak bir durum ben göremiyorum.

>  Sizi seven özel bir kitleniz var. Buradan onlara ne demek istersiniz?

Her bölüm bittikten sonra yazdığım bişey var iyiki varlar, onların varlılığı bizim varlığımızın sebebi çünkü. Sizinle beni biraraya getiren bile onlar, bizi izlemekten vazgeçmesinler

> Hayat Banu’ya en çok neyi öğretti?

Mücadele etmeyi,doğru olursan doğrunun seni ergeç bulacağını.

Son sözde “arkadaşlarımın arasında hep söylediğim bir söz vardır derler ki; Allah iyi insanlarla karşılaştırsın, ben de derim ki Allah herkesi kendi gibilerle karşılaştırsın.”

Sevgiyle kalın

 

Ayşe Karaduman 21.03.2015

RADİKAL BLOG

Banu Akdeniz İle Röportaj

0

Samimi ve başarılı yapımcı Banu Akdeniz ile özel röportaj…

> Mesleğinize nasıl başladınız? İlk işiniz ve ilk heyecanınız?

Çok şükür ki Rabbim çocukluk hayalim olan mesleği yapma şansını verdi bana, ilk işimi ATV 2000 binasında yaptım o zaman ATV kanalına bağlı prima tv vardı orada Ahmet Hakan’la sanat günlüğü programının yapım asistanlığını sonrasındada atv’de yayınlanan ŞOK programının yapımcılığını gerçekleştirdim,

>  İşinizi severek yapıyorsunuz. Sizi esas motive eden şey nedir?

Tamamen aşkla ilgili olan bir durum bu beni motive eden tek şeyde işime duyduğum aşk

> Hayalleriniz ve hedefiniz. Biraz anlatır mısınız?

Alamut Kalesi ve Semerkand’ı sinemaya uyarmak istiyorum ve başrolünde de Robert de Niro’nun oynamasını çok arzu ediyorum, bununla ilgili çalışmalarımız bir yıldır devam ediyor, Robert de Niro Türkiye’de bir filmde oynamaya hiç uzak değil, ayrıca ülkemizi de çok seviyor, tabiki önceliği senaryonun çok iyi olması, biz de bunun için titizlikle çalışıyoruz, geç olsun ama en iyisi olsun, uluslararası plartformda ülkemizi en iyi derecede temsil edecek bir projenin altına imza atmak en büyük hedefim, umarım Rabbim bunu nasip eder,

>  Sizin için bir dizinin tutmasında en büyük etki nedir?

Kesinlikle samimiyet, eskiden izleyiciye neyi versen izler diye bir algı vardı ama artık ne sinemada ne de tv’de böyle birşeyi söz konusu bile olmadığını düşünüyorum, bu anlamda çok bilinçli bir izleyicimiz var. Bu da beni çok mutlu ediyor, insanlar dizileri izlerken kendilerinden bişeyler bulmak istiyorlar, gerçekleri izlemek istiyorlar, artık sadece hikayeyle ilgileniyorlar,

> Hayal kırıklığı yaşadığınız işler oldu mu?

Çok şükür ki olmadı, Rabbimde hayal kırıklığı yaşayacağım bir işi nasip etmesin bana.

> Gelmek istediğiniz nokta neresi?

Daha çok uzun bir yolum olduğunu düşünüyorum, cevaplamam için erken bir zaman.

>  Banu için mutluluk nedir?

Insanların mutlu etmek en büyük mutluluk kaynağım.

> Dizilerinizde hep komedi ile dramı bütünleştiriyorsunuz. Az entrika çok samimiyet. Bunun esas sebebi nedir?

Ben Kasımpaşa gibi bir semtte doğdum büyüdüm, çok güzel bir mahallemiz vardı, orda insanlar aynı anda hem gülüyorlar eğleniyor hem de sıkıntılarını paylaşıp aynı anda beraber ağlıyorlardı, hayat böyle değil midir zaten, ben de hayatın gerçeklerini yansıtmaya çalışıyorum ekibimle beraber.

> Banu’nun dünyası. Nasıl bir dünya?

Tamamen iş odaklı kendi halinde bir dünya.

> Sektörün şu anki durumundan şikayetçi misiniz?

Şikayetçi olacak bir durum ben göremiyorum.

>  Sizi seven özel bir kitleniz var. Buradan onlara ne demek istersiniz?

Her bölüm bittikten sonra yazdığım bişey var iyiki varlar, onların varlılığı bizim varlığımızın sebebi çünkü. Sizinle beni biraraya getiren bile onlar, bizi izlemekten vazgeçmesinler

> Hayat Banu’ya en çok neyi öğretti?

Mücadele etmeyi,doğru olursan doğrunun seni ergeç bulacağını.

Son sözde “arkadaşlarımın arasında hep söylediğim bir söz vardır derler ki; Allah iyi insanlarla karşılaştırsın, ben de derim ki Allah herkesi kendi gibilerle karşılaştırsın.”

Sevgiyle kalın

 

Ayşe Karaduman 21.03.2015

RADİKAL BLOG

Muhsin Yazıcıoğlu’nun Son Röportajı

Muhsin Yazıcıoğlu, kendisi ile yapılan son röportajında oldukça önemli açıklamalarda bulunuyor. “Diyarbakır ne kadar Kürt’se Mersin de o kadar Kürt`tür, Sivas da o kadar Kürt`tür. Biz hep beraberiz. Kürt-Türkmen, Laz-Çerkez biz kardeşiz, aynı kıbleye dönmüşüz, aynı secdeye baş koymuşuz, aynı kitaba bağlıyız. Bir Peygamberin ümmetiyiz” diyen Yazıcıoğlu, “PKK, emperyalizmin bölgedeki maşası, emperyalist güçlerin bölgemizde istikrarsızlık oluşturmak için kullandığı bir paçavradır ve PKK hareketi en büyük Kürt düşmanlığıdır” ifadesini kullanıyor.

Partinizin amacı ve misyonu hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Muhsin Yazıcıoğlu: BBP’nin amacı, milliyetçi, muhafazakâr ve demokrat anlayış çerçevesinde yürüttüğü idealist ve yenilikçi siyasi çizgisiyle hem sosyal anlamda hem de siyasi anlamda iktidar olup aziz milletimize hizmet etmektir. BBP, milletimizin menfaatlerini her türlü siyasi menfaatten üstün gören, devletimizin dünya devletler muvazenesinde güçlenmesiyle milletimizin de hür ve müstakil mutlu yarınlara kavuşacağına inanan, devlet ile millet arasında oluşturulmuş bütün derbentleri yıkma azmi ve kararlılığı taşıyan, ulusal veya küresel hiçbir çıkar odağıyla herhangi bir şekilde irtibatı olmayan bir gönüllüler ve idealistler hareketidir.

BBP, bütün insanlığa kutlu bir medeniyet projeksiyonu sunmaktadır. Bu medeniyetin tarihi hafızamızdaki karşılığı Osmanlı Cihan Devleti, biraz daha eskiye gidersek Selçuklu Türk Devlet geleneği ve Türk İslam Medeniyetidir. Milliyetçi, maneviyatçı, demokrat ilkeler çerçevesinde yeniklikçi ve idealist anlayışla çağımızı yorumlayıp ‘ bir elinde Kuran, bir elinde bilgisayar; yüreğinde iman, ufkunda Turan olan bir nesil’ yetiştirme ülküsüyle Büyük Türk Milletinin istikbaline hizmet etmektir yegâne amacımız.Bugün BBP olarak ‘ Önce Türkiye, Öncü Türkiye’ diyoruz.

Biz, her şeyden önce Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bayrağı, sınırları ve dili tartışılmadan; güvenlik, özgürlük ve refah içinde bir toplum oluşturarak güçlenmesini ve daha sonra bölgesinde de öncü olarak tarihi misyonumuza yakışır şekilde Turan’dan Nizam-ı Âlem’e uzanan bir ufkun takipçileri ve sevdalılarıyız. Bu sebeple mevcut siyasi konjonktürde BBP’li olmak bir ayrıcalıktır. Aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Kendi tarihi ve sosyal gerçeklerini gözeterek, bütün insanlığı aydınlatacak bir projeksiyona sahip bir idealizmi amaç edinen BBP, kaynağını idealizmden alan bir siyasi oluşumdur. Bu sebeple siyasi mesajlarını net bir şekilde ifade eden BBP’den başka siyasi parti yoktur. İktidar partisi iktidar nimetlerinde kendini kaybetmiş, muhalefet partileri ise iktidar nimetlerine duydukları iştahla ucuz polemiklere kendilerini kaptırmış ve dolayısıyla milletimizin umutlarını yok etmiş hatta hapsetmişlerdir. Tek umut, tek kurtuluş BBP idealizmidir. İktidar ve muhalefeti hastalık derecesinde içine alan bu mikroplu sarmalı, bu saçma ve kirli iktidar oyununu bozacak, bu saadet zincirini kıracak idealist bir irade gerekir ki, o da BBP’dir. Maalesef diğer siyasi hareketlerin böyle bir derdi ve vaatleri de yoktur. Günübirlik politikalar, günübirlik çözümler ve polemik söylemlerle milletimizi uyutmaya çalışıyorlar. Milletimizin geleceği için kafa yoran, uykularını bölen, günlerce durmaksızın çalışan ve nihayet projeler üreten sadece BBP’lilerdir.

Öte yandan bugün çeşitli buhranlar yaşayan Türkiye’nin ve insanlarımızın söz konusu buhranlardan tek çıkış yolu da idealizmdedir. Ahlaki değerleri bozulan, kapitalizmin amansız rekabet ve acımasızlık ortamında insani değerleri rencide edilen ve öz benliğine yabancılaşan, onurlu yaşamdan sürekli taviz vermek zorunda bırakılan bir sosyal psikolojinin hâkimiyeti altında insanlarımız büyük bir ikilem ve kimlik problemi yaşamaktadırlar. Siyasetin asli görevlerinden birisi de bu sosyal çözülmeye çareler üretmektir. Siyasetçilerin bir görevi de budur. BBP’nin bu noktadaki tavrı da nettir. Ne ulusalcı olacağız ne de küreselci, üçüncü yol olarak kendimiz olacağız ve kendimizle barışık yaşayacağız. Sosyal huzur ve bireysel mutluluk kendiyle barışık olmaktan geçer. Kısaca BBP olarak, kendi kültürümüzden beslendiğimiz ve bütün insanlık için yeni bir medeniyet iddiası taşıdığımız için Yunus Emre gibi ‘ Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası’ diyerek geleneğimizin sağlamlığına vurgu yapıyor, Mevlana gibi, ‘Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyerek de yeniliklere kendimizi hazırlayıp mutlu geleceğimizi kurguluyoruz.

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Kimdir size göre Muhsin Yazıcıoğlu?

Şahsen benim için cevabı en zor sorulardan birisidir bu sorduğunuz. Hayattaki en zor şeydir insanın kendi kendini anlatması. En doğrusu insanın başka gözler tarafından nasıl göründüğüdür. Hakkımdaki değerlendirmeleri kendim yapmaktansa aziz milletimize bırakmayı tercih ederim. Çünkü siyasetçinin sahibi bir yerde kendisi değil millettir. Siyasetçi bir yerde milletin malı olmuştur. Milletin desteği ve sevgisi siyasetçinin aynasıdır. Sivas, Şarkışla Elmalı köyünde bir çiftçi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Geldiğim yeri biliyorum. Anadolu’nun çileli insanlarının bütün hayat şartlarını yaşadım. Anadolu insanının ne istediğini biliyorum. Bir siyasetçi olarak Muhsin Yazıcıoğlu, hiçbir karanlık ve kirli işin içinde olmamış, hiçbir zaman onurunu ve değerlerini pazarlık konusu yapmamış, devleti, milleti ve inançları için her zaman fedakâr ve cefakâr hislerle hareket etmiş sivil, demokrat ve idealist bir kişidir. Beraber yürüdüğüm arkadaşlarım da olabildiğince şeffaf ve samimi davrandığımı söyler hatta bazen şaşırırlar. Şahsen toplum hayatında öne çıkanların daha fazla fedakâr, daha çok samimi ve daha çok çalışması gerektiğini düşünüyorum. Şahsımı kendine öncü, lider olarak görenleri mahcup etmemek, onların güven ve sevgilerine layık olmak için fedakârlık yapmaya gayret ediyorum. Rabbime çok şükür bana güvenenlerin güvenlerini boşa çıkaracak hiçbir kirli hesapta olmadım ve inşallah bundan sonra da olmayacağım. Çok şükür dosta düşmana karşı alnımız ak, başımız dik, gönlümüz, rahat kafamız dinç olarak yürüyoruz. Milletimizin teveccühü oldukça bu kutlu yolda yürümeye de devam edeceğiz.

Geçtiğimiz günlerde çıkan ‘Öğrenci Affı’nın mimarının sizin olduğunuzu söyleyebiliriz. Verdiğiniz teklif ile Meclis’ten çıkan af sizi tatmin etti mi? Eksikler var mı?
Öncelikle böyle hayırlı bir düzenlemede oylarıyla destek olan bütün milletvekillerine ben de çok teşekkür ediyorum. Birkaç öğrenci arkadaşla başlattığımız mücadelenin başarılı sonuçlanması ve sonrasında onlardan gelen teşekkürlerden ve minnetlerden haz duydum. Bu kanunla yaklaşık 600 bin kişi eğitim hakkına yeniden kavuşmuştur. Çeşitli sebeplerle okullarıyla ilişiği kesilen üniversite öğrencileri kendilerine tanınan devam hakkı ve sınav haklarıyla okullarını bitirme ve meslek edinme imkânı yakalamışlardır. Böylece ciddi bir meseleye çözüm bulunmuştur. Bu kanun teklifini önce Meclis’e ben verdim. Teklifin kanunlaşması için hükümet organlarıyla defalarca temas ettim. Nihayet teklif kanunlaştı. Belki tarih olarak daha eskiyi de kuşatabilir, kapsamı biraz daha genişletilebilirdi. Yurtdışındaki üniversitelerden nakil yoluyla gelenlerin de af kapsamına girmesi de gerekirdi. Fakat kanunun mevcut hali de meseleye çözüm getirmektedir.

Güneydoğu, PKK, Kürt sorunu gibi isimlerle adlandırılan, 25 yıldır ülkemizin en önemli gündem maddelerinden biri olan kemikleşmiş hastalığımıza BBP’nin ne gibi siyasi, ekonomik ve sosyal çözüm önerileri vardır? Öncelikle hastalığın teşhisini doğru koymak lazım. Mesele terör meselesidir ve küresel uzantıları vardır. Amaç, Türkiye’yi sürekli terör kıskacı altında tutarak, küresel isteklere boyun eğmesini sağlamaktır. Türkiye’nin birlik ve beraberlik içinde olunca önce güçlü Türkiye’nin sonra da bölgesinde ve dünyada öncü Türkiye’nin ortaya çıkacağını hesap eden iç ve dış güçler bu PKK terörünü başımıza bela etmişlerdir. Küresel güçler ile kadim düşmanlarımızın gizli izdivacının gayri meşru çocuğudur PKK. Dolayısıyla PKK’nın Kürt kardeşlerimizle bir alakası yoktur. PKK, istismar ve çıkar üstüne kurulu bir kukla örgüt ve caniler güruhudur. PKK, Türkmeniyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Boşnağıyla, Çerkeziyle bin yıllık tarihimizin bize verdiği isim olarak Büyük Türk Milletinin ortak düşmanıdır. Mesele bundan ibarettir. Mesele terör olunca, çözüm nettir. Terörün çözümü noktasında aklın yolu birdir. Devlet, devlet gibi yönetilir, yasalar hâkim kılınırsa terör diye bir şey kalmaz. BBP olarak bunun nasıl yapılacağını defalarca anlattık. Olmadı, raporlar hazırlayıp Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı’na çözüm önerilerimizi ilettik. Teröre karşı her yönden yetiştirilmiş özel birimlerle mücadele edilmesi gerektiğini söyledik. Ayrıca sosyal ve ekonomik çözümlerimizi de sıraladık.

PKK’nın Meclis’teki uzantısı DTP’ye, küresel bağlantılarına ve askeri teçhizat ve askeri eğitim aldıkları odaklara karşı Türkiye Cumhuriyeti çaresiz değildir. Fakat siyasi iktidar bu konuda yetersiz kalmaktadır. Çeşitli siyasi hesaplar iç içe geçtiği için net bir tavır söz konusu değildir. Teröre karşı net tavır alınmazsa çözüm olmaz. Terör örgütüne silah ve teçhizat veren, para temin eden tüm odaklara haddini bildireceksiniz. Bunu yapmadan teröristi durduramazsınız. Terör örgütü çocukları, kadınları, yaşlıları kullanıyor, iç savaş çıkarmak için her türlü provokasyonu yapıyor fakat biz biraz itiraz edince ‘işte şahin kanat konuştu, bunlar yüzünden oluyor bütün olaylar’ şeklinde itiraz ve suçlamalarla karşılaşıyoruz.

Ben tekrar söylüyorum; Ankara ne kadar Kürt ise Diyarbakır o kadar Kürt’tür. Sivas ne kadar Türk ise Hakkâri o kadar Türk’tür. Bin yıllık mayayı bozmaya çalışanlar, mayası bozuk hainlerdir. Onların oyunlarına gelmeyeceğiz ve bu terör belasından hep birlikte el ele omuz omuza vererek kurtulacağız. Bölgeye yönelik sosyal ve ekonomik iyileştirmeler elbette yapılmalıdır. Vatandaşlarımızı yaylasında, tarlasında tutarak göçü engellemeliyiz. Topraksız köylüye üretmek şartıyla toprak vermeliyiz. Ciddi ve samimi bir toprak reformu yapmalıyız. Fakat bunlar kadar önemli başka bir konu vardır ki o da eğitimdir. Öncelikle yıllardan beri gelen ve bölge insanını cenderesi altına almış olan şiddet kültürü ve feodal baskıdan eğitim imkânlarıyla, sivil toplum kuruluşlarının çabalarıyla bölge insanını kurtarıp, birey olma özgürlüğüne ve güvenliğine kavuşturmamız gerekmektedir. Bunu sağladıktan sonra bölgeye ekonomik olarak da refah gelecek ve terörün sosyal bahaneleri ortadan kalkacaktır. BBP olarak bütün Türkiye için sunduğumuz GÖR Projesi, sosyal anlamıyla bölge için de tek kurtuluş reçetesidir. BBP iktidarında önce güvenlik, sonra özgürlük ve nihayet refah sağlanacak ve bölgenin makûs talihi değişecektir. Türkiye’nin en büyük meselesi olarak gördüğümüz bu konuda BBP, hem özgün projeleriyle hem de bölge insanını diğer bölgelerdeki yaşayan insanlardan ayırmayan kuşatıcı anlayışıyla 30 yıllık belayı başımızdan def etmeye muktedirdir. Bunu herkes bilmelidir. Mevcut şartlar altında da bu konuda üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz. Bu milli bir davadır. Milli tesanütü bozmaya çalışanlara fırsat vermeyeceğiz, her platformda demokratik usuller içinde mücadelemizi sürdüreceğiz.

TC. Başbakanının bu ülkenin bir iline gitmesini ‘Provokasyon’ olarak dillendirenler var. Son günlerde meydanlara çoluk çocuğu sürenlerin amacı ne?

Belli şehirler oluşturulmak ve belli şehirlere belli kimlikler yüklenmek isteniyor. Buna hiçbir zaman müsaade edemeyiz. Kimse buna müsaade edemez. Erzurum ne kadar Türk’se, Sivas da o kadar Türk’tür, Diyarbakır ne kadar Türk’se Trakya`da Tekirdağ da o kadar Türk`tür. Tekirdağ ne kadar Türk’se Diyarbakır da o kadar Türk`tür. Diyarbakır ne kadar Kürt’se Mersin de o kadar Kürt`tür, Sivas da o kadar Kürt`tür. Biz hep beraberiz. Kürt-Türkmen, Laz-Çerkez biz kardeşiz, aynı kıbleye dönmüşüz, aynı secdeye baş koymuşuz, aynı kitaba bağlıyız. Bir Peygamberin ümmetiyiz. Bu bayrakta hepimizin kanı var, bu ezanlar bizim ezanlarımız, bu devlet bizim kurduğumuz devletimiz. Bu tam bir ihanettir. `Van`a gelmek demek filanın Kudüs`e gelmesi demektir` tabiri tam bir ihanettir. Onun için bunu bir strateji olarak görüyorum. PKK’nın hedefi, zorla OHAL`i çıkartmak, sonra sıkıyönetimin gelmesini sağlamak, ardından yasakların derinleşmesini sağlamak, acıları artırmak ve istikrarsızlığı yoğunlaştırmaktır.

PKK bundan besleniyor ama önümüzdekini sadece PKK olarak görürsek yanılırız. Yıllardır mücadele edilen PKK değil, PKK bir Kürt hareketi değil, PKK Kürtlerin hak ve hukukunu savunan bir örgüt değildir. PKK, emperyalizmin bölgedeki maşası, emperyalist güçlerin bölgemizde istikrarsızlık oluşturmak için kullandığı bir paçavradır ve PKK hareketi en büyük Kürt düşmanlığıdır. Kürtlere en büyük zararı, en büyük ihaneti PKK vermiştir. Yaylasını terk ettirmiştir, toprağından koparmıştır, insanlarını aç ve sefil bırakmış, çocuklarını dağlara götürmüş, kardeşlik hukukunu bozmuş, düşmanlık tohumu ekmiştir. Demokrasilerde devlet erkini paylaşan Yasama, Yürütme ve

Yargı’nın kurumsal konumları son yıllarda çok tartışıldı. Özellikle Yasama ve Yargı arasındaki sınırın ihlal edildiği iddiaları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Güçler ayrılığı prensibi bizim demokratik sistemimizin ve anayasal düzenimizin bir gereğidir. Kanun koyucu olarak TBMM yetkilendirilmiş ve 12 Eylül Anayasası’yla birlikte şekli ve konumu kuvvetlendirilen Anayasa Mahkemesi de yasaların usul ve şekil olarak Anayasaya uygunluğu açısından denetiminden sorumlu kılınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin yasaları içerik anlamıyla sorgulama yetkisi yoktur. Fakat son yıllarda Anayasa Mahkemesi, kendisine farklı bir misyon biçmiştir. Biçilen bu misyon biraz da bazı medya ve güç odaklarının baskılarıyla oluşmuştur. Özellikle CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kendisiyle aynileştirme çabaları ve zorlamaları sanki netice verir gibi olmuş ve maalesef yüce mahkeme siyasi bir görüntü kazanmıştır. Bu elbette demokratik sistem için istenmeyen ve kabul edilemez bir durumdur. TBMM’nin yerine kimsenin kendini koyma yetkisi yoktur. Bazı anayasa değişikliklerinde Anayasa Mahkemesi kanun koyucu gibi davranmış ve kararlarını dayatmıştır. Bu birçok kişi tarafından yapılan bir yorumdur. BBP olarak askeri darbe eseri, köhnemiş zihniyet ürünü 12 Eylül anayasasının değiştirilmesi gerektiğini defalarca söyledik. Kurumsal yapılar da dâhil, yani Anayasa Mahkemesi’nin konumu da dâhil milli uzlaşmayla yeni bir anayasa yapılması için üzerimize düşeni fazlasıyla yaptık. Fakat iktidar partisi bu konuda ortak akla değil nicelik olarak siyasi gücüne güvendi. Emrivaki yaparak, oluşacak suni gerginlikten nemalanma yoluna gitti. Nihayetinde başörtüsü meselesi çözümsüzlük batağına saplandı. Bunu sorumlusu bu iktidardır. En az CHP kadar suçludur AKP iktidarı. Çünkü bu konuda çok uyardık. BU meseleyi anayasa değişikliği yaparak riske ederseniz ilerisi için de sıkıntılı ve çözümsüz bir noktaya götürürsünüz olayı dedik. Fakat dinletemedik. Zaman bizi haklı çıkardı. Keşke haklı çıkmasaydık da bu mesele çözülseydi fakat öngörümüz doğru çıktı. Yine de çözüm yolu vardır. Demokratik anayasa için ve özgürlükler noktasında BBP ön şart sunmadan her türlü desteği vermeye hazırdır. Yeter ki siyasi hesapla değil samimiyetle yola çıkılsın. BBP üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirecektir.

Avrupa Birliği sizce neyi ifade ediyor?

Bomboş ve karanlık bir tünel… Zaman kaybı, enerji kaybı, umut sömürüsü ve yalanlar dünyası… Türkiye Cumhuriyeti’nin umutsuz aşkıdır Avrupa Birliği… Bize göre ise gereksiz ve yalan ve hatta yanlış bir aşktır. Çünkü karşılıksız bir aşk ve bize uymayan bir sevdadır. Takriben 40 yıl önce Türkiye Nato’da yer almasının gereği olarak mevcut dünya dengeleri bakımından Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girme isteği mantıklı bir tercihti. Fakat 1990′dan sonra durum değişmiş, Türkiye açsından yepyeni alternatifler doğmuştur. Atatürk yaşasaydı AB’nin dayatmalarına bir gün bile tahammül edemezdi. Fatih görseydi halimizi, İstanbul’u niçin fethettiğini döve döve anlatırdı bizim fanatik AB’ci aymaz siyasetçilerimize… Ne muasır medeniyettir ne de tek umuttur AB bizim için… Tek dişi kalmış canavarlık huyundan vazgeçmediklerini yakın zamanda Bosna’da göstermiştir bütün dünyaya Avrupa Medeniyeti… Bizim Avrupa medeniyetinden alacağımız hiçbir şey yoktur. Mesele teknolojiyse şayet, kimse AB karşısında kompleksle kapılmasın. Endonezya, Malezya, Hindistan AB’de değil ve pekâlâ teknolojinin kalesi oldular. Bunlar AB ülkeleri mi sanki. Hiç böyle saçma komplekslere gerek yoktur. Fakat AB, küresel bir gerçektir. Bizim AB ile ilişkilerimiz mütekabiliyet esasları dâhilinde karşılıklı çıkara dayalı olmalıdır.
AB’ye Türkiye’nin tam üye olarak girmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’yi büyütecek bir proje değil, köleleştirecek ve zayıf bırakacak bir konsepttir Avrupa Birliği… Gümrük Birliği ile kaybettiklerimiz, AB’ye uyum sürecinde tarım ve sanayi olarak kaybettiklerimiz geleceğin habercisidir zaten. AB’den bize hayır gelmez, biz kendi gerçeğimize ve kendi gücümüze bakmalıyız. AB bize muhtaçtır biz AB’ye değil… Biz Osmanlı’nın torunuyuz. Osmanlının mirasına bakmalıyız. Bu medeniyeti yeniden ihdas etmek için çaba göstermeliyiz. AB, Osmanlıyı ve ona karşı duyduğu aşağılık kompleksini unutmuyor, üstelik barış ve hoşgörü altındaki 500 yılı unutmuyor ve bizden ellerine fırsat geçtiği için 40 yıldır 500 yılın intikamını alıyor sinsice. Mesele bu kadar basittir benim açımdan… AB, kocaman bir yalan ve Türkiye açısından hayal tünelinden ibarettir.

Turan veya Türk Birliğinin sizdeki karşılığı ne? Bazılarının dediği gibi bir ütopya mıdır?

AB projesi nasıl Avrupa ülkeleri için bir ütopya değil gerçeğin ta kendisiyse bizim için de Büyük Türk Birliği gerçeğin ta kendisidir. Türk Birliğine değil AB’ye inananlar asıl hayalperestlerdir. Bugün değişen ve gelişen dünya gerçeklerine göre, şekillenen yenidünya düzenine göre, ortak paydası olan ülkeler ve toplumlar birlikte hareket etmektedirler. Dünyada büyük şirketler birleşiyor, büyük devletler birleşiyor. Ufku dar olanlar koskoca gerçeği göremiyorlar. Bizim açımızdan Turan ne bir macera ne de hayaldir. Ortak kültür kodlarıyla ortak görüş açısı sahip ve ortak tarih değerleriyle soydaş ve dindaş olduğumuz insanlarla birlikte hareket etmekten daha doğal ne olabilir? Enerji kaynakları, insan potansiyeli ve stratejik önemiyle Büyük Türk Birliği projesi Türkiye açısından en doğru ve gerçekçi açılımdır. Siyaseten ben kendimi hem milletime hem de tarihime sorumlu hissediyorum. Bazıları sussa da çeşitli siyasi hesaplarla gündeme getirmese de ben Büyük Türk Birliği idealini ve ortak hareket platformlarını sürekli gündemde tutmaya ve bu kutlu amaç için çalışmaya devam edeceğim. Dünlerimizde şarkılarını, marşlarını, türkülerini söylediğimiz bu kutlu davayı gerçekleştirmek için, milletimizin ve devletimizin güçlü ve mutlu geleceğini bu projede gördüğüm için, bugün ve bundan sonra da bu konuyu siyaseten en önemli ve en hassas gündem maddesi olarak görüyorum.

Bütün dünyada etkinliğini sürdüren ABD kaynaklı ekonomik krizin kısaca analizini yapar mısınız? Türkiye için çözüm önerileriniz nelerdir?

ABD kaynaklı global finansal krizin sebebi bildiğiniz gibi mortgage geri ödemelerinin gerçekleşmemesi nedeniyle bankacılık sektörünün açmaz yaşamasıdır. Çeşitli tedbirlerle bu sorun aşılmaya çalışılmaktadır. Fakat Türkiye’nin ekonomik politikasının dışa bağımlı hale getirilmesi içerde güven sarsıntısına neden olmuş ve yaklaşık bir ayda dolar lira karşısında yüzde otuz değer kazanmıştır. Bunun reel sektöre yansıması yüzde elli civarındadır. Her zamanki gibi iktidar bu olumsuz tabloyu gizlemek istemiş ve pembe tablo çizmeye çalışmıştır. Şimdi sormak lazım; kriz yoktu da IMF ile yapılan görüşmeler ne anlama geliyor? Doğalgaza, elektriğe ve doğal olarak genel tüketim mallarına yapılan anormal zamlar nereden çıktı? Ekonomiyi yönetmek zam yapmak kadar kolaysa sizin nerde kaldı Başbakanlığınız, Bakanlığınız? Maalesef bu krizin faturası da vatandaşın sırtına yüklenmiştir. Zam politikasıyla durum kotarılmaya çalışılmaktadır. Dar gelirli kesimler büyük sıkıntı yaşamaktadırlar. Yazıktır, günahtır ve de ayıptır… Doğalgaza yapılan zamlar bir yıl içinde toplam % 80′lere varmıştır. Dar gelirlerin maaşlarına yapılan zamlar ise %10 civarındadır. Temel tüketim mallarındaki fiyat değişiklikleri de % 60 civarında artmıştır. Şimdi soruyorum rakamlar mı yalan söylüyor hükümet mi? Vatandaş mı hesabını bilmiyor yoksa ekonomi ve istatistik bürokratları mı çok iyi hesap yapıyor? Ekonominiz dışa bağımlıysa kalkınmanız sürdürülebilir olmaz. Bugün bankalarıyla, borsasıyla, önemli ve stratejik şirketleriyle yabancı sermayenin kontrolüne geçmiş bir ekonomik modelin dış darbelere dayanması düşünülemez. Bunun yerine yatırım ve istihdam imkânlarıyla birlikte üretim ve ihracatı yüksek bir ekonomi olması gerekir. Milli sermayeyi küresel rekabete hazırlayan bir milli ekonomi modeli ve politikaları izlenmelidir.Ekonomi açısından bize göre en öncelikli yapılması gereken bir diğer iş ise yolsuzlukları, usulsüzlükleri ortadan kaldırmaktır. Gelir eşitsizliğini ve işsizliği bitirmek için ve genel olarak refahı sağlamak için çözüm önerilerimiz yakında kamuoyuna açıklayacağımız GÖR projesinde ayrıntılarıyla mevcuttur.

Ergenekon yapılanması için ne düşünüyorsunuz?

Bu konunun çok fazla sulandırılmasını ve her türlü suçun bu yapılanmaya bağlanmasını doğru bulmuyor ve hukuki süreç açısından da sakıncalı görüyorum. Ergenekon adıyla bilinen bu yapılanma garip ilişkiler yumağı şeklinde dışarıya tezahür ediyor olsa da devlet ciddiyeti ve gizliliği içinde açılan davanın sonuçlanması ve kimseyi peşinen suçlamamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye`de terör örgütlerini durdurmak ve dağıtmak maksadıyla da olsa devletin içerisinde bir takım unsurların bu örgütlerle çok yakın ilişki kurduğu ve onların içinde yeni yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı anlaşılıyor. Ama bu yöntem terör bitirmeye değil terörün artmasına neden olmuştur. Buradan baktığınızda, PKK ile Ergenekon organizasyonu arasında ilişki var mı? Herhalde Ergenekon organizasyonu içerisinde çok önemli bir figür olan bir partinin genel başkanının, Bekaa Vadisi`nde kendi askerlerini denetler bir edayla yaptığı denetimler hafızamızda hala duruyor. Devlet adına kanun dışına çıkanları, hiçbir şekilde masum göremeyiz. Hukuki süreç başlatılmıştır ve hukuken ulaşılabildiği yere kadar gitmelidir. “Derin devlet mi?” adı her neyse bütün kanun dışı, vicdanları rencide eden yapılanmalar ortaya çıkarılmalı ve yok edilmelidir.

Yaklaşan yerel seçimler için BBP’nin beklentileri ve hazırlıkları nelerdir?

BBP, güçlü ve mutlu Öncü Türkiye’yi kurarak bütün Türk İslam âleminin ihtiyacı olan ve beklenen cesur yüreği ve gür sesi olacaktır. Bu kutlu yolda ilk kilometre taşımız önümüzdeki yerel seçimlerdir. BBP, önümüzdeki süreçte siyasetin yükselen değeri olacaktır. Bunun emarelerini her geçen gün görmekteyiz. BBP, Türkiye’nin geleceğinde olacaktır. Konjonktür ve zaman partimizin lehinedir. Yerel seçimlerde göstereceğimiz adaylarda seçici davranarak, kamuoyu önderleriyle istişareler yaparak, profesyonel yöntemleri kullanarak partimizi bu seçimin en başarılı partisi yapacağız. Bu noktada partililerimiz ve genel olarak milletimizde hissettiğim inanç ve heyecan, beni de oldukça memnun etmektedir. Bu amaçla üç kez yerel seçimler konulu kamp yaptık. Şeffaf Süreç ve Büyük Aile adını verdiğimiz projelerimizle yerel seçimlere iddialı bir şekilde hazırlanıyoruz. Yerel yönetimlerde herkesin tasarrufa, üretime ve ranta ortak olacağı şeffaf ve açık bir yönetim tarzını vaat ediyoruz. Yolsuzlukların kaynağında bilindiği gibi kapalı yönetim anlayışı vardır. Biz açık ve şeffaf yönetim anlayışıyla yerel yönetimleri büyük bir aile gibi yönetme düşüncesindeyiz.Türkiye’nin her yerinde seçimlere katılacağız. Belediye Başkanlığı ve özellikle il genel meclisinde her ilçede seçimlere katılacağız. BBP, bu seçimin en başarılı partisi olacaktır. Proje, aday ve kadrolarıyla BBP yerel seçimlere hazırdır. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Atatürk Spor Salonu’nda yaptığımız coşkulu kurultayımızla Türkiye geneli yerel seçimlerin startını vermiş bulunuyoruz. Partimizin yetkili kurulları, il ve ilçe teşkilatlarımız bütün mesaisini yerel seçimlere göre düzenlemiş ve çalışmalarımız tüm hızıyla sürmektedir.

Muhsin Yazıcıoğlu olarak nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?

Fert başına düşen milli geliri 20 bin doları aşan, yasama, yürütme ve yargısıyla kaliteli demokrasiye; milli ve yerli sermayesiyle üreten ekonomiye sahip, güvenlik, özgürlük ve refahını sağlamış bir Türkiye’yi hayal ediyorum. Bölgesinde güçlü ve müreffeh bir ülke olarak öncü olup kendi medeniyetini bütün dünyaya sunan bir Türkiye’yi hayal ediyorum. Böyle bir hayali gerçek yapmak için önce Türkiye’de birlik, sonra da bölgemizde Büyük Birliği sağlamalıyız…

Kaynak: BBP

Muhsin Yazıcıoğlu’nun Son Röportajı

Muhsin Yazıcıoğlu, kendisi ile yapılan son röportajında oldukça önemli açıklamalarda bulunuyor. “Diyarbakır ne kadar Kürt’se Mersin de o kadar Kürt`tür, Sivas da o kadar Kürt`tür. Biz hep beraberiz. Kürt-Türkmen, Laz-Çerkez biz kardeşiz, aynı kıbleye dönmüşüz, aynı secdeye baş koymuşuz, aynı kitaba bağlıyız. Bir Peygamberin ümmetiyiz” diyen Yazıcıoğlu, “PKK, emperyalizmin bölgedeki maşası, emperyalist güçlerin bölgemizde istikrarsızlık oluşturmak için kullandığı bir paçavradır ve PKK hareketi en büyük Kürt düşmanlığıdır” ifadesini kullanıyor.

Partinizin amacı ve misyonu hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Muhsin Yazıcıoğlu: BBP’nin amacı, milliyetçi, muhafazakâr ve demokrat anlayış çerçevesinde yürüttüğü idealist ve yenilikçi siyasi çizgisiyle hem sosyal anlamda hem de siyasi anlamda iktidar olup aziz milletimize hizmet etmektir. BBP, milletimizin menfaatlerini her türlü siyasi menfaatten üstün gören, devletimizin dünya devletler muvazenesinde güçlenmesiyle milletimizin de hür ve müstakil mutlu yarınlara kavuşacağına inanan, devlet ile millet arasında oluşturulmuş bütün derbentleri yıkma azmi ve kararlılığı taşıyan, ulusal veya küresel hiçbir çıkar odağıyla herhangi bir şekilde irtibatı olmayan bir gönüllüler ve idealistler hareketidir.

BBP, bütün insanlığa kutlu bir medeniyet projeksiyonu sunmaktadır. Bu medeniyetin tarihi hafızamızdaki karşılığı Osmanlı Cihan Devleti, biraz daha eskiye gidersek Selçuklu Türk Devlet geleneği ve Türk İslam Medeniyetidir. Milliyetçi, maneviyatçı, demokrat ilkeler çerçevesinde yeniklikçi ve idealist anlayışla çağımızı yorumlayıp ‘ bir elinde Kuran, bir elinde bilgisayar; yüreğinde iman, ufkunda Turan olan bir nesil’ yetiştirme ülküsüyle Büyük Türk Milletinin istikbaline hizmet etmektir yegâne amacımız.Bugün BBP olarak ‘ Önce Türkiye, Öncü Türkiye’ diyoruz.

Biz, her şeyden önce Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bayrağı, sınırları ve dili tartışılmadan; güvenlik, özgürlük ve refah içinde bir toplum oluşturarak güçlenmesini ve daha sonra bölgesinde de öncü olarak tarihi misyonumuza yakışır şekilde Turan’dan Nizam-ı Âlem’e uzanan bir ufkun takipçileri ve sevdalılarıyız. Bu sebeple mevcut siyasi konjonktürde BBP’li olmak bir ayrıcalıktır. Aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Kendi tarihi ve sosyal gerçeklerini gözeterek, bütün insanlığı aydınlatacak bir projeksiyona sahip bir idealizmi amaç edinen BBP, kaynağını idealizmden alan bir siyasi oluşumdur. Bu sebeple siyasi mesajlarını net bir şekilde ifade eden BBP’den başka siyasi parti yoktur. İktidar partisi iktidar nimetlerinde kendini kaybetmiş, muhalefet partileri ise iktidar nimetlerine duydukları iştahla ucuz polemiklere kendilerini kaptırmış ve dolayısıyla milletimizin umutlarını yok etmiş hatta hapsetmişlerdir. Tek umut, tek kurtuluş BBP idealizmidir. İktidar ve muhalefeti hastalık derecesinde içine alan bu mikroplu sarmalı, bu saçma ve kirli iktidar oyununu bozacak, bu saadet zincirini kıracak idealist bir irade gerekir ki, o da BBP’dir. Maalesef diğer siyasi hareketlerin böyle bir derdi ve vaatleri de yoktur. Günübirlik politikalar, günübirlik çözümler ve polemik söylemlerle milletimizi uyutmaya çalışıyorlar. Milletimizin geleceği için kafa yoran, uykularını bölen, günlerce durmaksızın çalışan ve nihayet projeler üreten sadece BBP’lilerdir.

Öte yandan bugün çeşitli buhranlar yaşayan Türkiye’nin ve insanlarımızın söz konusu buhranlardan tek çıkış yolu da idealizmdedir. Ahlaki değerleri bozulan, kapitalizmin amansız rekabet ve acımasızlık ortamında insani değerleri rencide edilen ve öz benliğine yabancılaşan, onurlu yaşamdan sürekli taviz vermek zorunda bırakılan bir sosyal psikolojinin hâkimiyeti altında insanlarımız büyük bir ikilem ve kimlik problemi yaşamaktadırlar. Siyasetin asli görevlerinden birisi de bu sosyal çözülmeye çareler üretmektir. Siyasetçilerin bir görevi de budur. BBP’nin bu noktadaki tavrı da nettir. Ne ulusalcı olacağız ne de küreselci, üçüncü yol olarak kendimiz olacağız ve kendimizle barışık yaşayacağız. Sosyal huzur ve bireysel mutluluk kendiyle barışık olmaktan geçer. Kısaca BBP olarak, kendi kültürümüzden beslendiğimiz ve bütün insanlık için yeni bir medeniyet iddiası taşıdığımız için Yunus Emre gibi ‘ Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası’ diyerek geleneğimizin sağlamlığına vurgu yapıyor, Mevlana gibi, ‘Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyerek de yeniliklere kendimizi hazırlayıp mutlu geleceğimizi kurguluyoruz.

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Kimdir size göre Muhsin Yazıcıoğlu?

Şahsen benim için cevabı en zor sorulardan birisidir bu sorduğunuz. Hayattaki en zor şeydir insanın kendi kendini anlatması. En doğrusu insanın başka gözler tarafından nasıl göründüğüdür. Hakkımdaki değerlendirmeleri kendim yapmaktansa aziz milletimize bırakmayı tercih ederim. Çünkü siyasetçinin sahibi bir yerde kendisi değil millettir. Siyasetçi bir yerde milletin malı olmuştur. Milletin desteği ve sevgisi siyasetçinin aynasıdır. Sivas, Şarkışla Elmalı köyünde bir çiftçi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Geldiğim yeri biliyorum. Anadolu’nun çileli insanlarının bütün hayat şartlarını yaşadım. Anadolu insanının ne istediğini biliyorum. Bir siyasetçi olarak Muhsin Yazıcıoğlu, hiçbir karanlık ve kirli işin içinde olmamış, hiçbir zaman onurunu ve değerlerini pazarlık konusu yapmamış, devleti, milleti ve inançları için her zaman fedakâr ve cefakâr hislerle hareket etmiş sivil, demokrat ve idealist bir kişidir. Beraber yürüdüğüm arkadaşlarım da olabildiğince şeffaf ve samimi davrandığımı söyler hatta bazen şaşırırlar. Şahsen toplum hayatında öne çıkanların daha fazla fedakâr, daha çok samimi ve daha çok çalışması gerektiğini düşünüyorum. Şahsımı kendine öncü, lider olarak görenleri mahcup etmemek, onların güven ve sevgilerine layık olmak için fedakârlık yapmaya gayret ediyorum. Rabbime çok şükür bana güvenenlerin güvenlerini boşa çıkaracak hiçbir kirli hesapta olmadım ve inşallah bundan sonra da olmayacağım. Çok şükür dosta düşmana karşı alnımız ak, başımız dik, gönlümüz, rahat kafamız dinç olarak yürüyoruz. Milletimizin teveccühü oldukça bu kutlu yolda yürümeye de devam edeceğiz.

Geçtiğimiz günlerde çıkan ‘Öğrenci Affı’nın mimarının sizin olduğunuzu söyleyebiliriz. Verdiğiniz teklif ile Meclis’ten çıkan af sizi tatmin etti mi? Eksikler var mı?
Öncelikle böyle hayırlı bir düzenlemede oylarıyla destek olan bütün milletvekillerine ben de çok teşekkür ediyorum. Birkaç öğrenci arkadaşla başlattığımız mücadelenin başarılı sonuçlanması ve sonrasında onlardan gelen teşekkürlerden ve minnetlerden haz duydum. Bu kanunla yaklaşık 600 bin kişi eğitim hakkına yeniden kavuşmuştur. Çeşitli sebeplerle okullarıyla ilişiği kesilen üniversite öğrencileri kendilerine tanınan devam hakkı ve sınav haklarıyla okullarını bitirme ve meslek edinme imkânı yakalamışlardır. Böylece ciddi bir meseleye çözüm bulunmuştur. Bu kanun teklifini önce Meclis’e ben verdim. Teklifin kanunlaşması için hükümet organlarıyla defalarca temas ettim. Nihayet teklif kanunlaştı. Belki tarih olarak daha eskiyi de kuşatabilir, kapsamı biraz daha genişletilebilirdi. Yurtdışındaki üniversitelerden nakil yoluyla gelenlerin de af kapsamına girmesi de gerekirdi. Fakat kanunun mevcut hali de meseleye çözüm getirmektedir.

Güneydoğu, PKK, Kürt sorunu gibi isimlerle adlandırılan, 25 yıldır ülkemizin en önemli gündem maddelerinden biri olan kemikleşmiş hastalığımıza BBP’nin ne gibi siyasi, ekonomik ve sosyal çözüm önerileri vardır? Öncelikle hastalığın teşhisini doğru koymak lazım. Mesele terör meselesidir ve küresel uzantıları vardır. Amaç, Türkiye’yi sürekli terör kıskacı altında tutarak, küresel isteklere boyun eğmesini sağlamaktır. Türkiye’nin birlik ve beraberlik içinde olunca önce güçlü Türkiye’nin sonra da bölgesinde ve dünyada öncü Türkiye’nin ortaya çıkacağını hesap eden iç ve dış güçler bu PKK terörünü başımıza bela etmişlerdir. Küresel güçler ile kadim düşmanlarımızın gizli izdivacının gayri meşru çocuğudur PKK. Dolayısıyla PKK’nın Kürt kardeşlerimizle bir alakası yoktur. PKK, istismar ve çıkar üstüne kurulu bir kukla örgüt ve caniler güruhudur. PKK, Türkmeniyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Boşnağıyla, Çerkeziyle bin yıllık tarihimizin bize verdiği isim olarak Büyük Türk Milletinin ortak düşmanıdır. Mesele bundan ibarettir. Mesele terör olunca, çözüm nettir. Terörün çözümü noktasında aklın yolu birdir. Devlet, devlet gibi yönetilir, yasalar hâkim kılınırsa terör diye bir şey kalmaz. BBP olarak bunun nasıl yapılacağını defalarca anlattık. Olmadı, raporlar hazırlayıp Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı’na çözüm önerilerimizi ilettik. Teröre karşı her yönden yetiştirilmiş özel birimlerle mücadele edilmesi gerektiğini söyledik. Ayrıca sosyal ve ekonomik çözümlerimizi de sıraladık.

PKK’nın Meclis’teki uzantısı DTP’ye, küresel bağlantılarına ve askeri teçhizat ve askeri eğitim aldıkları odaklara karşı Türkiye Cumhuriyeti çaresiz değildir. Fakat siyasi iktidar bu konuda yetersiz kalmaktadır. Çeşitli siyasi hesaplar iç içe geçtiği için net bir tavır söz konusu değildir. Teröre karşı net tavır alınmazsa çözüm olmaz. Terör örgütüne silah ve teçhizat veren, para temin eden tüm odaklara haddini bildireceksiniz. Bunu yapmadan teröristi durduramazsınız. Terör örgütü çocukları, kadınları, yaşlıları kullanıyor, iç savaş çıkarmak için her türlü provokasyonu yapıyor fakat biz biraz itiraz edince ‘işte şahin kanat konuştu, bunlar yüzünden oluyor bütün olaylar’ şeklinde itiraz ve suçlamalarla karşılaşıyoruz.

Ben tekrar söylüyorum; Ankara ne kadar Kürt ise Diyarbakır o kadar Kürt’tür. Sivas ne kadar Türk ise Hakkâri o kadar Türk’tür. Bin yıllık mayayı bozmaya çalışanlar, mayası bozuk hainlerdir. Onların oyunlarına gelmeyeceğiz ve bu terör belasından hep birlikte el ele omuz omuza vererek kurtulacağız. Bölgeye yönelik sosyal ve ekonomik iyileştirmeler elbette yapılmalıdır. Vatandaşlarımızı yaylasında, tarlasında tutarak göçü engellemeliyiz. Topraksız köylüye üretmek şartıyla toprak vermeliyiz. Ciddi ve samimi bir toprak reformu yapmalıyız. Fakat bunlar kadar önemli başka bir konu vardır ki o da eğitimdir. Öncelikle yıllardan beri gelen ve bölge insanını cenderesi altına almış olan şiddet kültürü ve feodal baskıdan eğitim imkânlarıyla, sivil toplum kuruluşlarının çabalarıyla bölge insanını kurtarıp, birey olma özgürlüğüne ve güvenliğine kavuşturmamız gerekmektedir. Bunu sağladıktan sonra bölgeye ekonomik olarak da refah gelecek ve terörün sosyal bahaneleri ortadan kalkacaktır. BBP olarak bütün Türkiye için sunduğumuz GÖR Projesi, sosyal anlamıyla bölge için de tek kurtuluş reçetesidir. BBP iktidarında önce güvenlik, sonra özgürlük ve nihayet refah sağlanacak ve bölgenin makûs talihi değişecektir. Türkiye’nin en büyük meselesi olarak gördüğümüz bu konuda BBP, hem özgün projeleriyle hem de bölge insanını diğer bölgelerdeki yaşayan insanlardan ayırmayan kuşatıcı anlayışıyla 30 yıllık belayı başımızdan def etmeye muktedirdir. Bunu herkes bilmelidir. Mevcut şartlar altında da bu konuda üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz. Bu milli bir davadır. Milli tesanütü bozmaya çalışanlara fırsat vermeyeceğiz, her platformda demokratik usuller içinde mücadelemizi sürdüreceğiz.

TC. Başbakanının bu ülkenin bir iline gitmesini ‘Provokasyon’ olarak dillendirenler var. Son günlerde meydanlara çoluk çocuğu sürenlerin amacı ne?

Belli şehirler oluşturulmak ve belli şehirlere belli kimlikler yüklenmek isteniyor. Buna hiçbir zaman müsaade edemeyiz. Kimse buna müsaade edemez. Erzurum ne kadar Türk’se, Sivas da o kadar Türk’tür, Diyarbakır ne kadar Türk’se Trakya`da Tekirdağ da o kadar Türk`tür. Tekirdağ ne kadar Türk’se Diyarbakır da o kadar Türk`tür. Diyarbakır ne kadar Kürt’se Mersin de o kadar Kürt`tür, Sivas da o kadar Kürt`tür. Biz hep beraberiz. Kürt-Türkmen, Laz-Çerkez biz kardeşiz, aynı kıbleye dönmüşüz, aynı secdeye baş koymuşuz, aynı kitaba bağlıyız. Bir Peygamberin ümmetiyiz. Bu bayrakta hepimizin kanı var, bu ezanlar bizim ezanlarımız, bu devlet bizim kurduğumuz devletimiz. Bu tam bir ihanettir. `Van`a gelmek demek filanın Kudüs`e gelmesi demektir` tabiri tam bir ihanettir. Onun için bunu bir strateji olarak görüyorum. PKK’nın hedefi, zorla OHAL`i çıkartmak, sonra sıkıyönetimin gelmesini sağlamak, ardından yasakların derinleşmesini sağlamak, acıları artırmak ve istikrarsızlığı yoğunlaştırmaktır.

PKK bundan besleniyor ama önümüzdekini sadece PKK olarak görürsek yanılırız. Yıllardır mücadele edilen PKK değil, PKK bir Kürt hareketi değil, PKK Kürtlerin hak ve hukukunu savunan bir örgüt değildir. PKK, emperyalizmin bölgedeki maşası, emperyalist güçlerin bölgemizde istikrarsızlık oluşturmak için kullandığı bir paçavradır ve PKK hareketi en büyük Kürt düşmanlığıdır. Kürtlere en büyük zararı, en büyük ihaneti PKK vermiştir. Yaylasını terk ettirmiştir, toprağından koparmıştır, insanlarını aç ve sefil bırakmış, çocuklarını dağlara götürmüş, kardeşlik hukukunu bozmuş, düşmanlık tohumu ekmiştir. Demokrasilerde devlet erkini paylaşan Yasama, Yürütme ve

Yargı’nın kurumsal konumları son yıllarda çok tartışıldı. Özellikle Yasama ve Yargı arasındaki sınırın ihlal edildiği iddiaları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Güçler ayrılığı prensibi bizim demokratik sistemimizin ve anayasal düzenimizin bir gereğidir. Kanun koyucu olarak TBMM yetkilendirilmiş ve 12 Eylül Anayasası’yla birlikte şekli ve konumu kuvvetlendirilen Anayasa Mahkemesi de yasaların usul ve şekil olarak Anayasaya uygunluğu açısından denetiminden sorumlu kılınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin yasaları içerik anlamıyla sorgulama yetkisi yoktur. Fakat son yıllarda Anayasa Mahkemesi, kendisine farklı bir misyon biçmiştir. Biçilen bu misyon biraz da bazı medya ve güç odaklarının baskılarıyla oluşmuştur. Özellikle CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kendisiyle aynileştirme çabaları ve zorlamaları sanki netice verir gibi olmuş ve maalesef yüce mahkeme siyasi bir görüntü kazanmıştır. Bu elbette demokratik sistem için istenmeyen ve kabul edilemez bir durumdur. TBMM’nin yerine kimsenin kendini koyma yetkisi yoktur. Bazı anayasa değişikliklerinde Anayasa Mahkemesi kanun koyucu gibi davranmış ve kararlarını dayatmıştır. Bu birçok kişi tarafından yapılan bir yorumdur. BBP olarak askeri darbe eseri, köhnemiş zihniyet ürünü 12 Eylül anayasasının değiştirilmesi gerektiğini defalarca söyledik. Kurumsal yapılar da dâhil, yani Anayasa Mahkemesi’nin konumu da dâhil milli uzlaşmayla yeni bir anayasa yapılması için üzerimize düşeni fazlasıyla yaptık. Fakat iktidar partisi bu konuda ortak akla değil nicelik olarak siyasi gücüne güvendi. Emrivaki yaparak, oluşacak suni gerginlikten nemalanma yoluna gitti. Nihayetinde başörtüsü meselesi çözümsüzlük batağına saplandı. Bunu sorumlusu bu iktidardır. En az CHP kadar suçludur AKP iktidarı. Çünkü bu konuda çok uyardık. BU meseleyi anayasa değişikliği yaparak riske ederseniz ilerisi için de sıkıntılı ve çözümsüz bir noktaya götürürsünüz olayı dedik. Fakat dinletemedik. Zaman bizi haklı çıkardı. Keşke haklı çıkmasaydık da bu mesele çözülseydi fakat öngörümüz doğru çıktı. Yine de çözüm yolu vardır. Demokratik anayasa için ve özgürlükler noktasında BBP ön şart sunmadan her türlü desteği vermeye hazırdır. Yeter ki siyasi hesapla değil samimiyetle yola çıkılsın. BBP üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirecektir.

Avrupa Birliği sizce neyi ifade ediyor?

Bomboş ve karanlık bir tünel… Zaman kaybı, enerji kaybı, umut sömürüsü ve yalanlar dünyası… Türkiye Cumhuriyeti’nin umutsuz aşkıdır Avrupa Birliği… Bize göre ise gereksiz ve yalan ve hatta yanlış bir aşktır. Çünkü karşılıksız bir aşk ve bize uymayan bir sevdadır. Takriben 40 yıl önce Türkiye Nato’da yer almasının gereği olarak mevcut dünya dengeleri bakımından Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girme isteği mantıklı bir tercihti. Fakat 1990′dan sonra durum değişmiş, Türkiye açsından yepyeni alternatifler doğmuştur. Atatürk yaşasaydı AB’nin dayatmalarına bir gün bile tahammül edemezdi. Fatih görseydi halimizi, İstanbul’u niçin fethettiğini döve döve anlatırdı bizim fanatik AB’ci aymaz siyasetçilerimize… Ne muasır medeniyettir ne de tek umuttur AB bizim için… Tek dişi kalmış canavarlık huyundan vazgeçmediklerini yakın zamanda Bosna’da göstermiştir bütün dünyaya Avrupa Medeniyeti… Bizim Avrupa medeniyetinden alacağımız hiçbir şey yoktur. Mesele teknolojiyse şayet, kimse AB karşısında kompleksle kapılmasın. Endonezya, Malezya, Hindistan AB’de değil ve pekâlâ teknolojinin kalesi oldular. Bunlar AB ülkeleri mi sanki. Hiç böyle saçma komplekslere gerek yoktur. Fakat AB, küresel bir gerçektir. Bizim AB ile ilişkilerimiz mütekabiliyet esasları dâhilinde karşılıklı çıkara dayalı olmalıdır.
AB’ye Türkiye’nin tam üye olarak girmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’yi büyütecek bir proje değil, köleleştirecek ve zayıf bırakacak bir konsepttir Avrupa Birliği… Gümrük Birliği ile kaybettiklerimiz, AB’ye uyum sürecinde tarım ve sanayi olarak kaybettiklerimiz geleceğin habercisidir zaten. AB’den bize hayır gelmez, biz kendi gerçeğimize ve kendi gücümüze bakmalıyız. AB bize muhtaçtır biz AB’ye değil… Biz Osmanlı’nın torunuyuz. Osmanlının mirasına bakmalıyız. Bu medeniyeti yeniden ihdas etmek için çaba göstermeliyiz. AB, Osmanlıyı ve ona karşı duyduğu aşağılık kompleksini unutmuyor, üstelik barış ve hoşgörü altındaki 500 yılı unutmuyor ve bizden ellerine fırsat geçtiği için 40 yıldır 500 yılın intikamını alıyor sinsice. Mesele bu kadar basittir benim açımdan… AB, kocaman bir yalan ve Türkiye açısından hayal tünelinden ibarettir.

Turan veya Türk Birliğinin sizdeki karşılığı ne? Bazılarının dediği gibi bir ütopya mıdır?

AB projesi nasıl Avrupa ülkeleri için bir ütopya değil gerçeğin ta kendisiyse bizim için de Büyük Türk Birliği gerçeğin ta kendisidir. Türk Birliğine değil AB’ye inananlar asıl hayalperestlerdir. Bugün değişen ve gelişen dünya gerçeklerine göre, şekillenen yenidünya düzenine göre, ortak paydası olan ülkeler ve toplumlar birlikte hareket etmektedirler. Dünyada büyük şirketler birleşiyor, büyük devletler birleşiyor. Ufku dar olanlar koskoca gerçeği göremiyorlar. Bizim açımızdan Turan ne bir macera ne de hayaldir. Ortak kültür kodlarıyla ortak görüş açısı sahip ve ortak tarih değerleriyle soydaş ve dindaş olduğumuz insanlarla birlikte hareket etmekten daha doğal ne olabilir? Enerji kaynakları, insan potansiyeli ve stratejik önemiyle Büyük Türk Birliği projesi Türkiye açısından en doğru ve gerçekçi açılımdır. Siyaseten ben kendimi hem milletime hem de tarihime sorumlu hissediyorum. Bazıları sussa da çeşitli siyasi hesaplarla gündeme getirmese de ben Büyük Türk Birliği idealini ve ortak hareket platformlarını sürekli gündemde tutmaya ve bu kutlu amaç için çalışmaya devam edeceğim. Dünlerimizde şarkılarını, marşlarını, türkülerini söylediğimiz bu kutlu davayı gerçekleştirmek için, milletimizin ve devletimizin güçlü ve mutlu geleceğini bu projede gördüğüm için, bugün ve bundan sonra da bu konuyu siyaseten en önemli ve en hassas gündem maddesi olarak görüyorum.

Bütün dünyada etkinliğini sürdüren ABD kaynaklı ekonomik krizin kısaca analizini yapar mısınız? Türkiye için çözüm önerileriniz nelerdir?

ABD kaynaklı global finansal krizin sebebi bildiğiniz gibi mortgage geri ödemelerinin gerçekleşmemesi nedeniyle bankacılık sektörünün açmaz yaşamasıdır. Çeşitli tedbirlerle bu sorun aşılmaya çalışılmaktadır. Fakat Türkiye’nin ekonomik politikasının dışa bağımlı hale getirilmesi içerde güven sarsıntısına neden olmuş ve yaklaşık bir ayda dolar lira karşısında yüzde otuz değer kazanmıştır. Bunun reel sektöre yansıması yüzde elli civarındadır. Her zamanki gibi iktidar bu olumsuz tabloyu gizlemek istemiş ve pembe tablo çizmeye çalışmıştır. Şimdi sormak lazım; kriz yoktu da IMF ile yapılan görüşmeler ne anlama geliyor? Doğalgaza, elektriğe ve doğal olarak genel tüketim mallarına yapılan anormal zamlar nereden çıktı? Ekonomiyi yönetmek zam yapmak kadar kolaysa sizin nerde kaldı Başbakanlığınız, Bakanlığınız? Maalesef bu krizin faturası da vatandaşın sırtına yüklenmiştir. Zam politikasıyla durum kotarılmaya çalışılmaktadır. Dar gelirli kesimler büyük sıkıntı yaşamaktadırlar. Yazıktır, günahtır ve de ayıptır… Doğalgaza yapılan zamlar bir yıl içinde toplam % 80′lere varmıştır. Dar gelirlerin maaşlarına yapılan zamlar ise %10 civarındadır. Temel tüketim mallarındaki fiyat değişiklikleri de % 60 civarında artmıştır. Şimdi soruyorum rakamlar mı yalan söylüyor hükümet mi? Vatandaş mı hesabını bilmiyor yoksa ekonomi ve istatistik bürokratları mı çok iyi hesap yapıyor? Ekonominiz dışa bağımlıysa kalkınmanız sürdürülebilir olmaz. Bugün bankalarıyla, borsasıyla, önemli ve stratejik şirketleriyle yabancı sermayenin kontrolüne geçmiş bir ekonomik modelin dış darbelere dayanması düşünülemez. Bunun yerine yatırım ve istihdam imkânlarıyla birlikte üretim ve ihracatı yüksek bir ekonomi olması gerekir. Milli sermayeyi küresel rekabete hazırlayan bir milli ekonomi modeli ve politikaları izlenmelidir.Ekonomi açısından bize göre en öncelikli yapılması gereken bir diğer iş ise yolsuzlukları, usulsüzlükleri ortadan kaldırmaktır. Gelir eşitsizliğini ve işsizliği bitirmek için ve genel olarak refahı sağlamak için çözüm önerilerimiz yakında kamuoyuna açıklayacağımız GÖR projesinde ayrıntılarıyla mevcuttur.

Ergenekon yapılanması için ne düşünüyorsunuz?

Bu konunun çok fazla sulandırılmasını ve her türlü suçun bu yapılanmaya bağlanmasını doğru bulmuyor ve hukuki süreç açısından da sakıncalı görüyorum. Ergenekon adıyla bilinen bu yapılanma garip ilişkiler yumağı şeklinde dışarıya tezahür ediyor olsa da devlet ciddiyeti ve gizliliği içinde açılan davanın sonuçlanması ve kimseyi peşinen suçlamamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye`de terör örgütlerini durdurmak ve dağıtmak maksadıyla da olsa devletin içerisinde bir takım unsurların bu örgütlerle çok yakın ilişki kurduğu ve onların içinde yeni yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı anlaşılıyor. Ama bu yöntem terör bitirmeye değil terörün artmasına neden olmuştur. Buradan baktığınızda, PKK ile Ergenekon organizasyonu arasında ilişki var mı? Herhalde Ergenekon organizasyonu içerisinde çok önemli bir figür olan bir partinin genel başkanının, Bekaa Vadisi`nde kendi askerlerini denetler bir edayla yaptığı denetimler hafızamızda hala duruyor. Devlet adına kanun dışına çıkanları, hiçbir şekilde masum göremeyiz. Hukuki süreç başlatılmıştır ve hukuken ulaşılabildiği yere kadar gitmelidir. “Derin devlet mi?” adı her neyse bütün kanun dışı, vicdanları rencide eden yapılanmalar ortaya çıkarılmalı ve yok edilmelidir.

Yaklaşan yerel seçimler için BBP’nin beklentileri ve hazırlıkları nelerdir?

BBP, güçlü ve mutlu Öncü Türkiye’yi kurarak bütün Türk İslam âleminin ihtiyacı olan ve beklenen cesur yüreği ve gür sesi olacaktır. Bu kutlu yolda ilk kilometre taşımız önümüzdeki yerel seçimlerdir. BBP, önümüzdeki süreçte siyasetin yükselen değeri olacaktır. Bunun emarelerini her geçen gün görmekteyiz. BBP, Türkiye’nin geleceğinde olacaktır. Konjonktür ve zaman partimizin lehinedir. Yerel seçimlerde göstereceğimiz adaylarda seçici davranarak, kamuoyu önderleriyle istişareler yaparak, profesyonel yöntemleri kullanarak partimizi bu seçimin en başarılı partisi yapacağız. Bu noktada partililerimiz ve genel olarak milletimizde hissettiğim inanç ve heyecan, beni de oldukça memnun etmektedir. Bu amaçla üç kez yerel seçimler konulu kamp yaptık. Şeffaf Süreç ve Büyük Aile adını verdiğimiz projelerimizle yerel seçimlere iddialı bir şekilde hazırlanıyoruz. Yerel yönetimlerde herkesin tasarrufa, üretime ve ranta ortak olacağı şeffaf ve açık bir yönetim tarzını vaat ediyoruz. Yolsuzlukların kaynağında bilindiği gibi kapalı yönetim anlayışı vardır. Biz açık ve şeffaf yönetim anlayışıyla yerel yönetimleri büyük bir aile gibi yönetme düşüncesindeyiz.Türkiye’nin her yerinde seçimlere katılacağız. Belediye Başkanlığı ve özellikle il genel meclisinde her ilçede seçimlere katılacağız. BBP, bu seçimin en başarılı partisi olacaktır. Proje, aday ve kadrolarıyla BBP yerel seçimlere hazırdır. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Atatürk Spor Salonu’nda yaptığımız coşkulu kurultayımızla Türkiye geneli yerel seçimlerin startını vermiş bulunuyoruz. Partimizin yetkili kurulları, il ve ilçe teşkilatlarımız bütün mesaisini yerel seçimlere göre düzenlemiş ve çalışmalarımız tüm hızıyla sürmektedir.

Muhsin Yazıcıoğlu olarak nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?

Fert başına düşen milli geliri 20 bin doları aşan, yasama, yürütme ve yargısıyla kaliteli demokrasiye; milli ve yerli sermayesiyle üreten ekonomiye sahip, güvenlik, özgürlük ve refahını sağlamış bir Türkiye’yi hayal ediyorum. Bölgesinde güçlü ve müreffeh bir ülke olarak öncü olup kendi medeniyetini bütün dünyaya sunan bir Türkiye’yi hayal ediyorum. Böyle bir hayali gerçek yapmak için önce Türkiye’de birlik, sonra da bölgemizde Büyük Birliği sağlamalıyız…

Kaynak: BBP

Oğuz Kaan Salıcı Taraf’a Konuştu

0

CHP’den milletvekili aday adayı olan, partinin İstanbul eski il başkanı Salıcı, “Kravatlı siyaset dönemi bitti. Karşımızda kaba bir iktidar var. CHP, daha mücadeleci olacak” diyor.

CHP’nin İstanbul eski İl Başkanı ve milletvekili aday adayı Oğuz Kaan Salıcı ile adaylık için uzun yıllar sonra ilk defa yapılacak olan ön seçimleri konuştuk. İstanbul birinci bölge aday adayı olan siyaset bilimci Salıcı, Taraf’ın sorularını ön seçim çalışmaları için kullandığı seçim bürosunda yanıtladı.

Genç bir partili ve aday adayısınız. Diğer taraftan yıllardır partide siyaset yapan isimler de aday adaylıklarını koyuyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben daha genel bir çerçeveden gideyim. Ben il başkanıyken yaptığımız çalışma sonunda CHP üyelerinin yaş ortalamasının 48 olduğunu gördük. Buna karşın seçmenin yüzde 65’i 35 yaşın altında. Haziran direnişinde de kendini ortaya koymuş, herkesin apolitik olduğunu düşündüğü ama kendi içinde politik bir tavır geliştirdiğini gördüğümüz bir kuşak var. Ne kadar gençlere yakın bir siyasi parti haline gelirse, CHP’nin toplumla buluşması o kadar mümkün. 1970’lerde CHP içinde siyaset yapanların bir çoğu 30 yaş altındaydı. Genellikle 40’lı yaşlardaki insanlar siyaset yapıyordu.

Şimdi de böyle olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Son yirmi gündür tabanda yaptığımız çalışmalarda gördüğümüz şey şu: Taban, “Genç kadın ve erkeklerin önünü açacak mücadeleci insanların Meclis’e gitmesini istiyoruz” diyor. Bizim gözükara, meşru zeminde halkın yanında mücadele edebilecek kişilere ihtiyacımız var. Artık sokağa inecek, mücadele edecek, sosyal demokrat olacak ve mücadele edecek enerjisi olduğunu da halka gösterecek milletvekillerine ihtiyacımız var. CHP içinde gençleşme yönelimi var mı? Hem genel merkez tarafında hem de CHP’nin tabanında böyle bir yönelimi var. Kemal Kılıçtaroğlu da “Üyelerimizin ön seçim yaptığı illerde gençlere oy vermesini talep ediyorum” dedi. Üye tabanında da bunun bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Hatta bir partilimizle konuşuyorduk bana şöyle dedi “Babamın oy verdiği kişiye oy vermeyeceğim diyorlar.” ­­­­

Bundan sonra sokakta da bulunan mücadeleci bir CHP olacak diyebilir miyiz?

Benim için ceketli kravatlı siyaset dönemi bitti artık. Yani efendi, Meclis kürsüsüne çıkıp sözünü söyleyecek, ince söz oyunları yaparak karşısındakini alt etmeye çalışacak; böyle bir şey yok. Karşınızda çok kaba bir iktidar var. Siz dünyanın en önemli doğrularını söylüyor olabilirsiniz. Ancak vahşice davranan bir iktidarla karşı karşıyayız. İç güvenlik paketi geçerse can güvenliğimiz olmayacak. Biz hakkımız olan şeyi, hakkımız olduğunu düşünüyorsak her şekilde alacağız. Siyasi nezaket içerisinde yapılan işleri bir kenara bırakacağız. Daha sokakta olan ve mücadeleci bir CHP olacak.

Kürt sorunu ve çözüm süreci hakkında ne söyleyebilirsiniz?

CHP, Kürt sorununun parlamento zemininde çözülmesini istedi. Halkın her alandan temsilcileri parlamentoda. Hükümet ısrarla bu konuyu parlamentoya getirmekten kaçıyor. Bunu kendi bürokratları yoluyla çözmeye çalışıyor. Alın size bürokrasinin vesayeti işte. Kürt sorununun üzerinde bürokrasi vesayeti var. Akan kanın durması sözüne söyleyecek hiçbir şey yoktur. Kimse kan akmasını savunamaz. HDP bizim rahatlıkla görüşebileceğimiz bir partidir. Seçimle gelmiştir. Bana verilen oylar makbul de, HDP’ye verilenler makbul değil mi? Olmaz böyle bir şey. Bu sorunu iktidarda olan CHP ile muhalefette olan HDP bal gibi çözer. İktidarda olan AKP ile muhalefette olan HDP’nin bu sorunu çözemediğini 13 yıldır görüyoruz. Yeter artık bir 13 sene daha mı vereceğiz.

Partide geçmişte sağ siyaset içinde yer almış aday adayları var. Bu nedenle CHP sağa kayıyor söylemleri çok yaygın. Peki ya bunun ön seçimlerde parti tabanı açısından sonucu ne olur?

CHP sağa kaymış değil. Tabii CHP’de daha önce sağda siyaset yapmış kişiler de siyaset yapıyor. Ama ben sağda siyaset yapmış kişilerin ön seçimden çıkabileceği kanaatinde değilim. CHP’nin tabanı sosyal demokrattır. Partinin tabanı CHP yönetiminin daha solundadır.

CHP bu kez ön seçim yapacak. Bunun nasıl sonuçları olur?

CHP üye ile ön seçimi uzun yıllardır ilk defa yapıyor. En son 1987 yılında yapılmıştı. Sırf Anadolu yakasında 100 bin, İstanbul genelinde 250 bin üye oy kullanacak. CHP, parti içi demokrasi konusunda eleştiri alan partilerden biridir. Mesela Emine Ülker Tarhan, “CHP’de demokrasi yok diktatörlük var” dedi. Şimdi Emine hanıma göstermek lazım neyin nasıl olduğunu. Ön seçim kararıyla CHP çok devrimci bir şey yaptı. Bu seçimlerle gelecek isimler farklı bir siyasi yapı oluşturacak CHP’de. Türkiye siyaseti uzun zamandır bunu görmedi. CHP’yi de Türkiye’yi de yeni bir şey bekliyor. Kendi tabanıyla daha hızlı kucaklaşan ve tabandaki görüş ne ise onu hızlı bir şekilde genel merkeze ve topluma ulaştıran bir siyasetçi yapısı CHP’ye kazandıracak. Türkiye siyasetine de mücadeleci bir siyasetçi yapısı kazandıracak.

CHP’nin bir diğer perspektifi de daha geniş bir alana yayılmak. Bu nedenle daha muhafazakar sağ kanattan da insanları partide yer verilmeye çalışılıyor. Bu, bunun önünü kapatmaz mı?

Bizim toplumun tüm kesimlerinden oy aldığımız seçim 1977’de yüzde 42 aldığımız seçimdir. Bunlar hep ön seçimle gelmiştir. İlginç tarafı Adalet Partisi de ön seçim yapardı. Ben, sol vicdanı olan bir kişinin,mütedeyyin olduğu için insanları aşağıladığına şahit olmadım. Bunları söyleyen biri varsa onlar elitist insanlardır. Sol hiçbir zaman elitist olmadı. Solda örgütlü mücadelenin içinden gelen insanlar hiçbir zaman elitist olmadı. Çünkü sol dediğiniz sokaktır, evdir, insandır. Böyle bir anlayışla yine kişinin toplumda bir kişiyi inancından ötürü dışlaması mümkün değildir. Bizim camiye gidenle de, cem evine gidenle de bir sorunumuz yok.

AYFER ÇALIKIRAN 20.03.2015

TARAF 

Oğuz Kaan Salıcı Taraf’a Konuştu

0

CHP’den milletvekili aday adayı olan, partinin İstanbul eski il başkanı Salıcı, “Kravatlı siyaset dönemi bitti. Karşımızda kaba bir iktidar var. CHP, daha mücadeleci olacak” diyor.

CHP’nin İstanbul eski İl Başkanı ve milletvekili aday adayı Oğuz Kaan Salıcı ile adaylık için uzun yıllar sonra ilk defa yapılacak olan ön seçimleri konuştuk. İstanbul birinci bölge aday adayı olan siyaset bilimci Salıcı, Taraf’ın sorularını ön seçim çalışmaları için kullandığı seçim bürosunda yanıtladı.

Genç bir partili ve aday adayısınız. Diğer taraftan yıllardır partide siyaset yapan isimler de aday adaylıklarını koyuyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben daha genel bir çerçeveden gideyim. Ben il başkanıyken yaptığımız çalışma sonunda CHP üyelerinin yaş ortalamasının 48 olduğunu gördük. Buna karşın seçmenin yüzde 65’i 35 yaşın altında. Haziran direnişinde de kendini ortaya koymuş, herkesin apolitik olduğunu düşündüğü ama kendi içinde politik bir tavır geliştirdiğini gördüğümüz bir kuşak var. Ne kadar gençlere yakın bir siyasi parti haline gelirse, CHP’nin toplumla buluşması o kadar mümkün. 1970’lerde CHP içinde siyaset yapanların bir çoğu 30 yaş altındaydı. Genellikle 40’lı yaşlardaki insanlar siyaset yapıyordu.

Şimdi de böyle olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Son yirmi gündür tabanda yaptığımız çalışmalarda gördüğümüz şey şu: Taban, “Genç kadın ve erkeklerin önünü açacak mücadeleci insanların Meclis’e gitmesini istiyoruz” diyor. Bizim gözükara, meşru zeminde halkın yanında mücadele edebilecek kişilere ihtiyacımız var. Artık sokağa inecek, mücadele edecek, sosyal demokrat olacak ve mücadele edecek enerjisi olduğunu da halka gösterecek milletvekillerine ihtiyacımız var. CHP içinde gençleşme yönelimi var mı? Hem genel merkez tarafında hem de CHP’nin tabanında böyle bir yönelimi var. Kemal Kılıçtaroğlu da “Üyelerimizin ön seçim yaptığı illerde gençlere oy vermesini talep ediyorum” dedi. Üye tabanında da bunun bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Hatta bir partilimizle konuşuyorduk bana şöyle dedi “Babamın oy verdiği kişiye oy vermeyeceğim diyorlar.” ­­­­

Bundan sonra sokakta da bulunan mücadeleci bir CHP olacak diyebilir miyiz?

Benim için ceketli kravatlı siyaset dönemi bitti artık. Yani efendi, Meclis kürsüsüne çıkıp sözünü söyleyecek, ince söz oyunları yaparak karşısındakini alt etmeye çalışacak; böyle bir şey yok. Karşınızda çok kaba bir iktidar var. Siz dünyanın en önemli doğrularını söylüyor olabilirsiniz. Ancak vahşice davranan bir iktidarla karşı karşıyayız. İç güvenlik paketi geçerse can güvenliğimiz olmayacak. Biz hakkımız olan şeyi, hakkımız olduğunu düşünüyorsak her şekilde alacağız. Siyasi nezaket içerisinde yapılan işleri bir kenara bırakacağız. Daha sokakta olan ve mücadeleci bir CHP olacak.

Kürt sorunu ve çözüm süreci hakkında ne söyleyebilirsiniz?

CHP, Kürt sorununun parlamento zemininde çözülmesini istedi. Halkın her alandan temsilcileri parlamentoda. Hükümet ısrarla bu konuyu parlamentoya getirmekten kaçıyor. Bunu kendi bürokratları yoluyla çözmeye çalışıyor. Alın size bürokrasinin vesayeti işte. Kürt sorununun üzerinde bürokrasi vesayeti var. Akan kanın durması sözüne söyleyecek hiçbir şey yoktur. Kimse kan akmasını savunamaz. HDP bizim rahatlıkla görüşebileceğimiz bir partidir. Seçimle gelmiştir. Bana verilen oylar makbul de, HDP’ye verilenler makbul değil mi? Olmaz böyle bir şey. Bu sorunu iktidarda olan CHP ile muhalefette olan HDP bal gibi çözer. İktidarda olan AKP ile muhalefette olan HDP’nin bu sorunu çözemediğini 13 yıldır görüyoruz. Yeter artık bir 13 sene daha mı vereceğiz.

Partide geçmişte sağ siyaset içinde yer almış aday adayları var. Bu nedenle CHP sağa kayıyor söylemleri çok yaygın. Peki ya bunun ön seçimlerde parti tabanı açısından sonucu ne olur?

CHP sağa kaymış değil. Tabii CHP’de daha önce sağda siyaset yapmış kişiler de siyaset yapıyor. Ama ben sağda siyaset yapmış kişilerin ön seçimden çıkabileceği kanaatinde değilim. CHP’nin tabanı sosyal demokrattır. Partinin tabanı CHP yönetiminin daha solundadır.

CHP bu kez ön seçim yapacak. Bunun nasıl sonuçları olur?

CHP üye ile ön seçimi uzun yıllardır ilk defa yapıyor. En son 1987 yılında yapılmıştı. Sırf Anadolu yakasında 100 bin, İstanbul genelinde 250 bin üye oy kullanacak. CHP, parti içi demokrasi konusunda eleştiri alan partilerden biridir. Mesela Emine Ülker Tarhan, “CHP’de demokrasi yok diktatörlük var” dedi. Şimdi Emine hanıma göstermek lazım neyin nasıl olduğunu. Ön seçim kararıyla CHP çok devrimci bir şey yaptı. Bu seçimlerle gelecek isimler farklı bir siyasi yapı oluşturacak CHP’de. Türkiye siyaseti uzun zamandır bunu görmedi. CHP’yi de Türkiye’yi de yeni bir şey bekliyor. Kendi tabanıyla daha hızlı kucaklaşan ve tabandaki görüş ne ise onu hızlı bir şekilde genel merkeze ve topluma ulaştıran bir siyasetçi yapısı CHP’ye kazandıracak. Türkiye siyasetine de mücadeleci bir siyasetçi yapısı kazandıracak.

CHP’nin bir diğer perspektifi de daha geniş bir alana yayılmak. Bu nedenle daha muhafazakar sağ kanattan da insanları partide yer verilmeye çalışılıyor. Bu, bunun önünü kapatmaz mı?

Bizim toplumun tüm kesimlerinden oy aldığımız seçim 1977’de yüzde 42 aldığımız seçimdir. Bunlar hep ön seçimle gelmiştir. İlginç tarafı Adalet Partisi de ön seçim yapardı. Ben, sol vicdanı olan bir kişinin,mütedeyyin olduğu için insanları aşağıladığına şahit olmadım. Bunları söyleyen biri varsa onlar elitist insanlardır. Sol hiçbir zaman elitist olmadı. Solda örgütlü mücadelenin içinden gelen insanlar hiçbir zaman elitist olmadı. Çünkü sol dediğiniz sokaktır, evdir, insandır. Böyle bir anlayışla yine kişinin toplumda bir kişiyi inancından ötürü dışlaması mümkün değildir. Bizim camiye gidenle de, cem evine gidenle de bir sorunumuz yok.

AYFER ÇALIKIRAN 20.03.2015

TARAF 

Yıldırım Gürses’in Hiç Yayınlanmayan Röportajı

‘Büyük sanatçılar Gezekten yetişti’

Onur Akay’ın, Yıldırım Gürses’le 15 sene önce yaptığı ve hiçbir yerde yayınlanmayan söyleşisi, ilk kez Aydınlık Gazetesi’nde yayınlandı. Söyleşide Yıldırım Gürses’in ilk bestesinin ‘İçime Hep Hüzün Doluyor’ olmadığı ortaya çıktı.

18 Kasım 2000 tarihinde yitirdiğimiz Türk musikisinin unutulmayacak bestecilerinden Yıldırım Gürses, ölümünden çok kısa süre önce son söyleşisini bana vermişti. O yıllarda sahne çalışmalarım nedeniyle yazdığım dergideki köşe yazılarıma ara vermek zorunda kalınca söyleşi yayınlanmadı. Geçtiğimiz günlerde Yıldırım Gürses’in sanatçı eşi Ayla Gürses’i kaybettik. Arşivimde Ayla hanımla olan fotoğrafımı ararken, Yıldırım Gürses’le yaptığımız konuşmanın kasetine ulaştım. 2012 yılında yaptığım öneri ile kabul edilen ‘Türk Sanat Müziği Günü’ için, özel haber yapan Aydınlık Gazetesi’nde yayınlamak  istedim…
İşte o röportaj:
Yıl 2000. Yıldırım Gürses’in çok sayıda bestesinin söz yazarı Mustafa Sevilen ve eşi Ömür Sevilen’le beraber Yıldırım hocamızın Etiler’deki villasına gittik. Bana ‘şeker oğlum’ derdi. Bizi eşi Ayla Gürses’le beraber kapıda karşıladı.
Kaseti 15 yıl sonra dinleyince duygu dolu anlar yaşadım…
– Onur Akay: Sahnede söylediğiniz ilk şarkı hangisi?
Yıldırım Gürses: O tarihlerde radyolarda Türk müziği çalınmıyordu. Zaten iki radyo vardı.Ankara Radyosu ve İstanbul Radyosu. Kendi aramızda, kendi musikimizi, kendi eğlencemizi yapabilecek şekilde birtakım toplantılar düzenlediler. Ona ‘gezek’ diyorlardı Bursa’da. Bugünkü duyduğumuz büyük sanatçıların çoğu oradan yetişti. Her Cumartesi üye olan bir insanın evinde toplanırdık. O kadar büyük ilgi gördü ki Bursa’da, Vali babamı çağırdı. Dedi ki: ‘Siz kendi aranızda eğleniyorsunuz, ayda bir günü de hiç olmazsa Bursalılara ayırın.’ Ayda bir kez halka açık yapılmaya başlandı. 7 yaşında olmama rağmen bayağı güzel şarkı söylüyordum. O yıllarda çok modaydı, “Geçti Sevdalarla Ömrüm İhtiyar Oldum Bugün”. Ünlü Karagöz Şükrü abimiz vardı. Beni tanıtırken: “Geçmiş sevdalarla ömrü ihtiyar olmuş bugün” dedi. Millet yerlere yattı gülmekten… Bayağı derli toplu okudum şarkıyı. Mikrofon falan da yoktu o zamanlar…
– İlk besteniz İçime Hep Hüzün Doluyor…
İlk bestem İçime Hüzün Doluyor ama  daha önce yapmış olduğum başka bir şarkı daha var. Onu siz bilmezsiniz, kimse bilmiyor. O ara Zeki Müren’in filmleri geldi Bursa’ya. 4-5 defa gittim Zeki Müren’in filmine. Zeki Müren’i çok kıskandım o zaman. Dedim ki benim güzel sesim var ama niye ben beste yapamıyorum. Musiki Derneği’nde arkadaşlarıma anlattım. Dediler ki bana, “Bu bir ilham meselesidir.” Şimdi ilham deyince bende böyle şekilli bir varlık bekliyordum. Gelsin, bana yazdırsın diye… 8- 10 yaşlarındaydım. Dedim bu ilham nasıl gelir? Dediler ki, bol yeşil ve mavi renge bakarsan ilham gelir. Ben her gün okuldan gelince saatlerce yeşile ve maviye bakardım. Bursa’da o tarihlerde Gemlik’in yanında bir Rum köyü vardı. O Rum köyüne gittik. 10 gün falan kalacağız. Babam orasını kiralamış. Güftesiyle bestesiyle bana bir şarkı geldi. O vakit götürdüm Musiki Derneğine çocuklara okudum. Hiçbirine inandıramadım. Bu şarkıyı baban yaptı dediler. Yırttım kendimi bu şarkıyı ben yaptım diye. Kimse inanmadı. Ben de şarkıyı kaldırdım attım. Aradan bir otuz yıl geçti. Bir gün radyodan çıktım eve geliyorum, bir melodi geldi kulağıma. Aşinalık geliyor ama nereden? Bir anda cız etti içim! Aklım böyle geriye doğru gitti, “Bu şarkıyı ben 10 yaşındayken yazmıştım” dedim.
– Bu ilk besteniz okunmadı hiç değil mi hocam?
Ankara’ya gönderdim şarkıyı, TRT repertuarına girdi. Yani 10 yaşında bir çocuğun şarkısı ilk defa repertuardan geçti.
ÖNCE SABA BESTELEDİM SONRA RAST YAPTIM
– Ayla Gürses’e şarkı yazdınız mı?
İyi bir öğrenciydim üniversitede okurken. Sabahlara kadar çalışıyorum ama yetiştiremiyorum. Bir de Ayla’yı görüyorum aklım başımdan gidiyor. Eve gidiyorum unutuyorum her şeyi. Baktım olacak gibi değil, gittim saçlarımı kabak kestirdim. Çünkü bu vaziyette Ayla’ya gözükemem. Öyle çalışmışım ki sarılık oldum. Ama üniversiteyi bitirmem lazımdı. Bir sabah pencereyi açtım, mahvetti beni hafız. O kadar güzel bir sabah ezanı okudu ki, hasretimiz de var, Ayla’yı da görmemişim. Hemen oturdum şarkıyı güftesiyle beraber saba besteledim, İçime Hep Hüzün Doluyor’u. Fakat yattım, birisi geldi dürttü beni. Uyandım ne oluyor diye. Hayır bu Rast olacak dedi. Oturdum bir de Rast yaptım.
ŞARKIYI OKUYUNCA ARİF SAMİ TOKER CEKETİNİ GİYDİ
– Arif Sami Toker’e okumuşsunuz zannediyorum ilk kez.
Ankara’da ilk kez okudum. Bir yaz günüydü gömlekle oturuyordu. Ben şarkıyı okumaya başlayınca ceketini giydi adam. Çok güzel bir laf söyledi, “aramıza hoşgeldin” dedi. O söz benim musiki hayatımda çok önemli bir laftır. Bana bir güven kazandırdı.
– Eşiniz eleştiriyormuş?
Ayla inanılmaz kulağı olan, çok kaliteli bir sanatçı. Kendine has üslubu olan, gerçek musiki okuyan nadir insanlardan birisi Ayla.
– Mustafa Sevilen’in şiirleri ile besteleriniz çok uyuşuyor. Bu frekans herhalde.
Zaten uyuşmasa o kadar şarkı çıkmaz. Yani gönül dünyalarımız aynı, düşüncelerimiz aynı.
GÜRSES’İN BABASI ATATÜRK’E ŞARKI SÖYLEMİŞ
– Annemler Bulgaristan göçmeni. 70 yılında Türkiye’ye geldikleri zaman yeniden soyadı veriliyormuş. Sizin en parlak dönemlerinizde Gürses’i sizden almışlar. Soyadları Gürses annemlerin.
Efendim esasında bizim Gürsesoğulları. ‘Oğulları’nı babam kaldırmış. Babamın sesi de mükemmeldi. Beni düşünün, beni dörde katlayın, babamın sesi oydu. Zeki Müren vallahi eteklerini öptü. Bir akşam Bebek Belediye Gazinosu’nda çalışıyoruz, babamın da yaş günü, gazinoya geldi. O akşam bir de Zeki Müren gelmedi  mi! Beni dinlemeye gelmiş Zeki. Dedim ki bugün çok şanslısınız. Dünyanın en güzel sesi şu anda aramızda… Herkes Zeki Müren’e bakıyor. ‘Nasuhi Bey’i buraya davet ediyorum’ dedim. Babam demedim. Atatürk’ün çok sevdiği bir gazeli vardı. Hatta Atatürk’e okuduğu zaman, ‘Evladım ne istiyorsun, söyle’ demiş. Bir girdi gazele. Ben babamdan daha güzel ses duymadım. Zeki Müren şaşkına döndü ve babamın ceketini öptü.
Onur Akay