Zeytinburnuspor, Gültepe deplasmanında yaşanan saldırı hakkında yaptığı açıklamada 3 futbolcusunun yaralandığını belirtti. Kulüp sürecin takipçisi olacağını açıkladı.
Birinci Amatör Lig takımlarından Zeytinburnuspor, 24 Ocak’ta gittiği Gültepe deplasmanında taşlı saldırıya uğradığını duyurdu.
Kulüpten yapılan açıklamada 3 futbolcunun yaralanarak hastaneye kaldırıldığı belirtildi.
Kulüp, saldırıyı kınadığını ifade ederek sorumluların tespit edilerek gerekli yaptırımların en ağır şekilde uygulanmasını talep etti.
Zeytinburnuspor’dan yapılan açıklamanın tamamı şöyle:
24/01/2026 tarihinde Gültepe deplasmanında oynanan karşılaşma öncesinde/sonrasında, Zeytinburnuspor kafilesi ve futbolcularımız, bir grup taraftarın taşlı saldırısına maruz kalmıştır. Yaşanan bu çirkin ve kabul edilemez olaylar sonucunda 3 futbolcumuz yaralanmış ve ambulansla hastaneye kaldırılmıştır.
Sporun dostluk, centilmenlik ve fair-play ruhuyla bağdaşmayan bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Sahalarda şiddetin, tribünlerde nefretin hiçbir gerekçesi ve savunulabilir yanı yoktur. Futbol; rekabetin değil, kardeşliğin ve saygının simgesi olmalıdır.
Yaşanan bu üzücü olayla ilgili sorumluların tespit edilerek gerekli yaptırımların en ağır şekilde uygulanmasını yetkili mercilerden talep ediyoruz. Zeytinburnuspor camiası olarak futbolcularımızın yanında olduğumuzu ve sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla bildiririz.
Yaralanan sporcularımıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, bir daha bu tür olayların yaşanmamasını temenni ediyoruz.
Anadolu Ateşi’nin Genel Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan imzasını taşıyan efsane gösteri “Troya”, Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda seyirci karşısına çıktı.
Yaz turnesinin ardından İstanbul’daki ilk performansını gerçekleştiren Troya, uzun bir aradan sonra AKM sahnesine dönmenin heyecanını yaşarken, salonu dolduran izleyiciler yüksek enerjili koreografiler, etkileyici sahne tasarımı ve Anadolu’nun müzikleriyle harmanlanan güçlü anlatım karşısında sanatçıları alkış yağmuruna tuttu.
Gösteri sonrası konuşan Genel Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan, seyircinin ilgisinin kendileri için çok değerli olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Seyircinin enerjisi ve özlemi bize büyük bir motivasyon verdi. Bu sene bizim için çok önemli bir yıl. Önümüzdeki yıldan itibaren Amerika’da çok geniş bir turneye başlıyoruz. Bugün Amerika’dan gelen organizatörler de burada bizimleydi; gösteriyi çok beğendiler. Şu anda takvimler belirleniyor. Yaklaşık 10 ay sürecek, neredeyse her gün sahnelenecek büyük bir ABD turnesinden söz ediyoruz. Hemen hemen tüm eyaletleri dolaşacağız.”
Erdoğan, Anadolu Ateşi’nin çift kadro yapısına dikkat çekerek programın kapsamını şöyle açıkladı:
“Bundan sonra Troya’nın bir kadrosu Amerika’da, bir kadrosu Türkiye’de yoluna devam edecek. Bu nedenle bu akşam bizim için çok özel bir gösteriydi. Ayrıca bu sezon Haziran’dan itibaren Troya’nın Aspendos Antik Tiyatrosu’nda da sahneleneceğini söylemek isterim.”
Troya’nın Anadolu kökenli bir kültür mirası olduğunu hatırlatan Erdoğan, eserin anlamını ise şu sözlerle ifade etti:
“Birçok insan Troya’nın Türkiye’de olduğunu bilmiyordu; hatta çoğu Yunanistan’da bir ada sanıyordu. Oysa Troya bize ait, Anadolu’ya ait bir kültür. Biz de onu halk danslarımız, müziklerimiz ve vokallerimizle bütünüyle Anadolu’dan bir yorumla sahneye taşıdık.”
İsrail, Ortadoğu’da Filistin’e karşı başlattığı soykırıma varan saldırılarında cepheyi genişletmeye devam ediyor. Bir yandan da Batılı ülkelerde önce halklar ardından siyasi yöneticiler İsrail tepkilerini artırıyor. İspanya’nın başı çektiği süreçte son olarak Kanada, Avustralya ve İngiltere Filistin devletini tanıdıklarını açıkladı.
Röportajlık’ın yeni formatı 3 Soru-3 Cevap’ta Gazeteci Mustafa Kemal Erdemol, bölgedeki gelişmeleri yorumladı.
Ercan Küçük
SORU: Kanada, Avustralya ve İngiltere Filistin devletini tanıdıklarını açıkladı. İspanya da sürekli İsrail’e tepki gösteriyor. Batı artık İsrail’in soykırımına karşı tavır mı alıyor? Yoksa bu emperyalizmin iç anlaşmazlığı mı?
CEVAP: Batı’nın tüm bu yaşananlara rağmen İsrail’e karşı tavır değişikliği içinde olduğunu söylemek çok erken olur. 7 Ekim’de Hamas eylemleriyle başlayan süreci Batının da öngöremediği orantısız bir şiddetle sürdüren İsrail’e karşı tepki ilk olarak Batılı devletlerden değil, Batılı kamuoyundan geldi. Söz konusu devletlerin İsrail’e karşı hâlâ beklenen tutumumu almamaları “tarihsel ayıpları”ndan, yani Yahudi soykırımından tüm Avrupa’nın sorumlu olduğu inancından kaynaklanıyor. Bu tarihi yük nedeniyle Batılı devletler her koşulda İsrail yanlısı tutum aldılar. Kuşkusuz İsrail’in, bulunduğu bölgede modernitenin temsilcisi olduğu iddiası, bölgedeki kimi batı karşıtı güçlerin batılı devletlere/kurumlara yönelik saldırılarda İsrail’in batı yanlısı sözde “önleyici” bir devlet olması da bu desteklemenin nedenleri arasındaydı.
Bölgede batı tarafından Sovyetler Birliği’ne karşı “kullanılan” İslamcı unsurların Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra batıyı hedef almaları, İsrail’i bölgede en önemli batı müttefiki yaptı. Tüm bunlar İsrail’in Batılı devletlerce desteklenmesine, korunmasına, katliamlarına göz yumulmasına yol açtı.
Ancak bölge jeopolitiğinin değişmesi, ABD’nin de AB’nin de Çin ve Rusya ile girdikleri siyasi/ticari rekabette İsrail dışında da başka müttfefikler bulma ihtiyacını doğurdu. Dolayısıyla İsrail batının/ABD’nin vazgeçilmezi olmaktan çıkmış oldu. Destek yine sürmekle birlikte AB içinde İsrail’in Gazze soykırımına yönelik açık tutum alan ülkeler çıktı. İspanya bunu en sert yapanlardan. Bu tutumuyla aslında genel AB politikasının dışına çıkmış olmakla birlikte “kelebek etkisi” yapacak bir de ivme başlatmış oldu. Emperyalistler arası kimi çelişkilerin de İsrail üzerinden karşıtlık/yandaşlık temelinde bir ayrışma yaratma ihtimali de elbette mümkün.
İspanya’nın özel bir durumu var; çünkü iktidarda her ne kadar sıradan bir sosyal demokrat bir parti de olsa “sosyalist” adını taşıyan bir iktidar var. Ülkenin uzun bir faşizm geçmişi var. İspanya uzun süredir kısıtlı savunma bütçesini askeri teçhizattan ziyade uluslararası barış gücü misyonlarına harcamayı tercih eden, derin bir “barışsever” poitika izliyor. 1936-1939 yılları arasında yaşanan İç Savaş’ın anlamsız, boşuna katliamları da, İspanyol ulusal bilincine derin bir iz bırakmıştır. Bunlar İspanya’nın İsrail’e karşı olmasının temel gerekçeleri. Kamuoyu da iktidarı bu tutumunda destekliyor. Elcano Kraliyet Enstitüsü’nün verilerine göre, İspanyolların yüzde 82’si İsrail’in eylemlerini soykırım olarak görüyor, yüzde 78’i Avrupa hükümetlerinin Filistin’i resmi olarak tanımasını destekliyor. Bu tutumun AB’nin diğer ülkelerine de yayılma ihtimali var.
SORU: İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ABD’den Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin sürgün edilmesine karşı Sina Yarımadası’nda askeri varlığını arttırdığı öne sürülen Kahire yönetimine baskı yapmasını istediği belirtildi. İsrail, Suriye, İran, Yemen ve Lübnan’dan sonra Mısır’ı hedef alıyor. İsrail tüm Ortadoğu’yu ele geçirmek mi istiyor?
CEVAP: Evet, tüm Ortadoğu’yu ele geçirmek istiyor. Ama tek gösterge Mısır’a ABD eliyle baskı yapılmasını istemesi değil. Arap dünyasında İsrail’le ilişki kuran ilk ülke olması nedeniyle Mısır İsrail’in “ABD’den baskı isteyerek durdurulacak” bir ülke değil. Aralarında önemli olmayan gerginliklere rağmen iki ülke ilişkileri iyi.
İsrail devleti, dini gerekçelere dayanarak “Nil nehrinden Fırat’a kadar” sloganıyla (İsrail Parlamentosu’nun girişinde de yer alır) “vaadedilmiş toprakları” tamamlamayı temel politikası haline getirmiş bir ülke. 1982 tarihli Oded Yinon Planı uyarınca, 1977’de kabul edilen Begin Doktrini kılavuzluğunda (nükleer yapımını bahane ederek saldırıyı içerir) yayılmayı hedefler. Batı Şeria’da İsrailli yerleşimciler eliyle başlattığı işgal/ilhak hareketinin temel ideolojisi budur.
1982 tarihli Oden Yinon Planı uyarınca önce Irak, sonra Libya, ardından Suriye ile İran, mümkünse “mini devletlere” bölünmek dahil etkisiz hale getirilecekti. Irak, Libya ile Suriye bu plana uygun olarak etkisiz hale getirildiler. İran, elbette güçlü bir devlet geleneğine sahip olmasının da verdiği avantajla kolay yem olmayacak belki ama hedefte olduğu biliniyor. Ortadoğu’yu tamamen ele geçirme gerçekçi bir politika olmamakla beraber İsrail’in niyeti bu. Durdurulmazsa ya ele geçirecek ya da kendisine bağlı mekanizmalar yaratacak Ortadoğu’da.
SORU: Türkiye ile İsrail sıcak çatışmaya girer mi?
CEVAP: Jeopolitik ortam bu tür çatışmayı mümkün kılmıyor. Türkiye bir NATO ülkesi, İsrail tüm NATO’yu karşısına alamaz. Bir nükleer güç olmasına rağmen (kabul etmiyor, var ya da yok demiyor, yani Nükleer Belirsizlik -Nuclear Ambiguity politikası uyguluyor) Türkiye ile savaşmak Irak, Suriye, İran’la karşılaştırıldığında pek kolay olmaz.
Ayrıca, AKP iktidarı ne derse desin, İsrail ile Türkiye’nin çıkarları düşmanlıklarından daha fazla. Bölgede İsrail’le ticareti uzun süre sürdüren (hâlâ sürdürdüğü kuşkusu var) ülke Türkiye.
Öngörülemez bir siyasal ortam olduğu için yine de “kesin olmaz” denemese de olma ihtimali zayıf bir olasılık İsrail-Türkiye savaşı.
Proje okullarında görev yapan öğretmenlerin “sürgün” edilmesine tepki gösteren öğrencilerin isyanı sürerken, Milli Eğitim Bakanlığı norm fazlası öğretmenlerin resen atamalarını durdurma kararı aldı.Atama sayısının az olması ile ilgili tepkilerin yanı sıra her yıl binlerce öğretmenin mezun olduğu Tarih alanından 28 ve Türk Dili ve Edebiyatı alanından 29 kontenjan açıklanması gibi bölümlere ayrılan kontenjan dağılımları isyan ettirdi.
Röportajlık olarak dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul gören Finlandiya’da öğretmen eğitimleri üzerine akademik çalışmalarını sürdüren ve uzun yıllar Türkiye’de de öğretmenlik yapmış bir isim olan Aytuna Yamaç ile Finlandiya’da öğretmenlik mesleğini ve Türkiye’deki yapısal sorunları konuştuk.
Tampere Üniversitesi Doktora Araştırmacısı
Aytuna Yamaç- Tampere Üniversitesi Doktora Araştırmacısı
FİNLANDİYA’DA ÖĞRETMENLİĞE YAKLAŞIM NASIL?
Röportajımıza ülkemizde de bir efsane haline gelen Finlandiya modelini tanımakla başlıyoruz. Finlandiya’da eğitime ve dolasıyla öğretmenliğe yaklaşım nasıl? Öğretmen olmak için nasıl bir eğitimden ve hangi sınavlardan geçiyorlar?
Ardı ardına sorduğumuz sorulara özenle yanıt veren Yamaç, öncelikle eğitimin politik bir araç olarak kullanılmadığını belirterek şunları söyledi:
“Finlandiya’da hükümetler eğitim politikalarını sık sık değiştirmez. Eğitim reformları bilimsel araştırmalara, öğretmen görüşlerine ve uzun vadeli hedeflere göre şekillendirilir. Öğretmenlik bir politika malzemesi değil, devletin en önemli yatırımlarından biri olarak görülür.
Finlandiya modelinde öğretmenlik, akademik olarak yüksek başarı gösteren öğrencilerin başvurduğu, toplumda saygınlığı yüksek bir meslek olarak konumlandırılmıştır. Eğitim fakültelerine giriş son derece seçicidir. Bu değerlendirmelerde, yalnızca akademik başarıyı değil, aynı zamanda iletişim, liderlik ve etik değerlere uygunluğu da ölçerler.
Eğitim fakülteleri bilimsel araştırma, uygulamalı eğitim ve akademik derinlikle donatılmıştır. Öğretmen adayları, üniversite eğitimi boyunca uzun süreli ve rehber öğretmen eşliğinde uygulama yapmaktadır. Bu uygulamalar gerçek sınıf ortamlarında gerçekleşir ve sürekli geri bildirim süreciyle desteklenir. Bu sayede mezun olan bireyler, mesleklerine hazır şekilde sahaya çıkabilmektedir.
Bu nedenle mezun olan öğretmen adaylarına yeniden bir sınav ya da ek bir eğitim süreci uygulanmaz; çünkü sistem, kendi yetiştirdiği bireye güven duyar. Bu güven ile eğitim yatay hiyerarşik bir yapıda organize edilir. Öğretmene müthiş bir mesleki özerklik tanınır.”
ÖĞRETMENLER NASIL İSTİHDAM EDİLİYOR? ATANAMAMA KORKUSU VAR MI?
Finlandiya’nın sekiz kez üst üste dünyanın en mutlu ülkesi seçildiğini biliyoruz. Dünyanın en mutlu ülkesinde öğretmenler nasıl istihdam ediliyor, atanamamak ya da mesleklerini icra edememek gibi korkuları var mı?
Finlandiya’da öğretmenlik eğitimi alan bir bireyin iş bulamaması ya da mesleği dışında bir sektörde çalışmak zorunda kalması nadir rastlanan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Bunun birkaç temel sebebi var. Öncelikle eğitim fakülteleri kontenjanları, ülkenin ihtiyaç duyduğu öğretmen sayısına göre belirleniyor. Her yıl kaç öğretmene ihtiyaç olduğu, bölge bazlı planlamalarla hesaplanıyor ve eğitim fakültelerine ona göre öğrenci alınıyor. Bu da gereksiz yığılmaları ve arz fazlasını önlüyor.
İkincisi, öğretmenlik mesleği yalnızca kamu okullarında değil, çeşitli özel eğitim kurumları, belediyeler, araştırma merkezleri, yetişkin eğitimi kuruluşları ve üniversitelerle bağlantılı projelerde de istihdam alanı bulabiliyor. Bu çok yönlü istihdam yapısı, öğretmenlerin esnek ama güvenceli bir kariyer yolu izlemesine olanak tanıyor.
ATANAYAMAN ÖĞRETMENLER SORUNU VE AKADEMİ ÖĞRETMENLİĞİN İTİBARINI ZEDELİYOR
Siz Türkiye’de öğretmenlik yapmış, sınıfa girmiş birisi olarak buradaki sorunları nasıl değerlendiriyorsunuz, iki ülke gözleminize de dayanarak sizce nasıl adımlar atılmalı?
“Türkiye, Finlandiya ile kıyaslandığında, akademik derinlik, uygulama yoğunluğu, toplumsal saygınlık ve mesleki özerklik gibi alanlarda hâlâ gelişime ihtiyaç duymakta ve bu gelişim planında dünyadaki örneklerden ders alması gerekmektedir. Aksi hâlde, öğretmenlik mesleği hem toplum nezdinde daha da itibar kaybına uğrayacak hem de öğretmen adayları sürekli sınavlara ve belirsizliklere mahkûm kalacaktır.
Bakın Türkiye’de eğitimcilik mesleği,uzun yıllardır “atanamayan öğretmenler” sorunu ile gündemde. Bu durum, öğretmenliğin bir meslek olarak sosyal güvenliğini ve saygınlığını zedeliyor. Gençler yıllarca okuyup bir mesleğe hazırlanıyor, ancak sistem onlara iş güvencesi sağlayamıyor.”
Tam bu noktada MEB’in son “reformlarından” birisi olan Milli Eğitim Akademisi’ne dair görüşlerini sorduk. Bu tarz reformlar yapısal sorunları çözebilir mi? Milli Eğitim Akademisi’nin eğitim fakültelerindeki sorunların bir kabulü olduğuna dikkat çeken Aytuna Yamaç, şu ifadeleri kullandı:
“Milli Eğitim Akademisi, öğretmen adaylarının eğitim fakültelerinden mezun olduktan sonra bir kez daha sınava tabi tutulmalarını ve sonrasında yeniden bir eğitim sürecinden geçmelerini öngörmektedir. Bu yaklaşım, ilk bakışta öğretmenliğin niteliğini artırma çabası gibi görünse de, aslında Türkiye’deki mevcut sistemin temel zafiyetlerine işaret etmektedir. Zira, bir eğitim fakültesinden mezun olan bireyin mesleğe başlamadan önce yeniden sınava alınması ve ardından altı ay ile bir yıl arasında değişen bir “ek eğitim” sürecine tabi tutulması, sistemin kendi lisans programlarına duyduğu güvensizliği açıkça ortaya koymaktadır. Bu noktada, eğer öğretmenliğe geçişte nitelik artırımı hedefleniyorsa, yapılması gereken şey yüksek lisansı zorunlu hâle getirmek ve böylece öğretmenlik mesleğini Finlandiya’da olduğu gibi bilimsel temelli bir yapıya oturtmaktır.
Sorunun çözümüne yönelik önerilen akademi sistemi ise bu temel problemi doğrudan ele almak yerine, semptomları bastırmayı hedefleyen geçici bir önlem izlenimi vermektedir. Üstelik Akademi’nin nasıl bir akademik kadro ile yapılandırılacağı, hangi bilimsel ilkelere dayanacağı ve uygulama sürecinin nasıl işleyeceği henüz net değildir. Bu da uygulamanın pedagojik değil, daha çok bürokratik bir tasarı olarak algılanmasına neden olmaktadır.”
Suriye’de Esad’ın devrilmesi, HTŞ’nin yönetimi ele geçirmesi, PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu yapı, Türkiye’de ‘Devlet Aklı’ tartışmaları, Gürcistan’da sokaklara taşan olaylar. Dünya ve Türkiye gündemi son zamanlarda tamamen iç içe girdi.
Gündemlerin bu kadar karıştığı ve bir belirsizliğin ve bilinmezliğin de hakim olduğu bir ortamda mikrofonlarımızı Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan’a uzattık.
TKP’YE SANSÜR MÜ UYGULANIYOR?
Röportajımıza özellikle seçim döneminde sık sık ekranlarda görmemize rağmen son dönemde ekranlardan uzak olmasıyla başlıyoruz. Bu bir sansür mü? Yoksa TKP’nin kurumsal bir kararı mı? Okuyan, bu tercihin sebebinin kendileri olmadığını açıkladı. CHP içindeki tartışmalara dikkat çeken Okuyan şunları söyledi:
“Televizyon programlarına katılmamak bizim özel tercihimiz değil elbette. Sonuçta çok yoğun olduğumuzda davet edildiğimiz halde çıkamadığımız oluyor. Ama bazı kanallar açısından evet bir tercih olduğunu söyleyebilirim. Sansür demeyeyim, onların tercihleri. Türkiye Komünist Partisi’nin yaklaşımına, politikalarına dönük bir mesafelenme. Zaman zaman bazı yayınlara konuk oluyoruz ama bu elbette yeterli değil. Herkes gibi biz de sesimizin daha çok çıkmasını isteriz. Ama ekranlarda daha çok görünmek için şirinlik yapacak da değiliz.
TKP Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün hiziplerine dönüp bir açık tavır almış durumda. Bu hiziplerden hiçbirine yakın değiliz, hiçbirini desteklemiyoruz. Şimdi bu kanalların önemli bir bölümü, CHP içerisindeki bir kanada yakın, açık söyleyecek olursak İmamoğlu’nun ağırlığı var baktığımız zaman. İmamoğlu’na ve diğerlerine dair TKP hiç eğilip bükülmedi. Sözünü de esirgemiyor. Bu bir kişisel husumetten kaynaklanmıyor. Tamamen ideolojik, sınıfsal nedenler. O yüzden bazı kanallar Türkiye Komünist Partisi’ne kapandı. Oralarda çok fazla dostumuz, gazeteci var. Ama onlar da nihayet bir kurumda çalışıyorlar.
Türkiye Komünist Partisi’nin duruşu, analizleri ve eylemleri yani teorisi ve pratiği gündeme getirilmediğinde, haberleştirilmediğinde değer yitirmiyor. Biz kendimizi biliyoruz. Başka mecralardan sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ama bu tecrit elbette bir sorun. Siyaset alanına egemen olan pop kültürü seslenme kanallarını da belirliyor. Dolayısıyla düzgün, sağlıklı seslenme kanalları yani popülerleştirmeyen, magazinleştirmeyen kanalların işi çok zor. Ama sorunuz açısından söyleyeyim, evet, bu onların siyasi tercihidir. Hiçbir kanalı “niye TKP’ye yer vermiyorsunuz” diye eleştiremem. Onların tercihidir. Sonuçta siyasi ve ideolojik bir iş yapıyorlar. Zaten Türkiye’de öyle tarafsızlık iddiasında herhangi bir yayın kalmadı. Yandaş medya var, bir de yandaş medya var. İstisnalarla birlikte elbette. Ama durum genel olarak bu.”
SOL GÜÇBİRLİĞİ SÖNÜMLENDİ
TKP 2023 seçimlerinde Sosyalist Güç Birliği’ni kurmak için yoğun çaba göstermişti. Ve bu girişim bir kesimde heyecan da yaratmıştı. Seçim dönemi sonrasında yine böyle bir girişim olacak mı? Okuyan bu konuda çok kesin konuştu:
“Bu dönem kapandı, zaten bunu ilan da ettik. Aslında sosyalist güç birliği bir seçim projesi değildi. Uzadı, uzadı, uzadı ve seçim dönemine kaldı. Çok daha kapsamlı bir ittifak önermiştik Sol Parti’ye. Olmadı. Ortaya çok zayıf ve arızalı bir seçim işbirliği çıktı. Kimse de zaten heyecan duymadı bundan. İlk başta bir ilgi yarattı ama sonrasında kimse heyecan duymadı ve sönümlendi. Bu doğrultuda bir arayışımız yok. Neden yok? Zaten Türkiye solunun CHP ve DEM eksenli konumlanış alışkanlığına tavır aldık. Oradan kopulmadan ve sağlıklı bağımsız bir siyasi hat örülmeden bizim kimseleyle iş birliği gündemimiz olmaz. Dolayısıyla kendi yolumuzda gidiyoruz, bundan da bir rahatsızlık duymuyoruz.”
SURİYE ÖZGÜRLEŞTİ Mİ?
Suriye’de 13 yıldır direnen Beşar Esad 10 günde devrildi. Yönetimi HTŞ’nin başını çektiği cihatçı selefi grupların ele geçirdiği görülüyor. TKP, özellikle iktidara yakın kesim tarafından Suriye iç savaşı boyunca Esadçı olarak lanse edildi. Suriye konusunda bir çok soru var: TKP Esadçı mı gerçekten? Esad’ın devrilmesinden sonra Suriye halkı özgürleşti mi sonunda? Bundan sonra ne olacak Suriye’de?
Soruları Kemal Okuyan’a peş peşe ve uzun uzun sorduk, Okuyan da en ince ayrıntısına kadar cevapladı…
“Burada değerlendirmeler yaparken şuna dikkat etmek gerekiyor. Şimdi Türkiye’ye dönük bir açık ABD operasyonu olsa, mesela 2016 darbe girişimi. Burada tavır almak Erdoğan hükümetini, iktidarı ve mevcut düzeni savunmak anlamına gelmez. Burada Esad’la Türkiye’yi ve Suriye’yi benzeştirmiyoruz ama şu önemli: Esad bizim ideolojik ve sınıfsal açıdan yakınlığımız olan biri değil. Ama bazı nedenlerle, koşulların da sürüklemesiyle, emperyalist projelerin karşısında önemli bir direnç unsuru olarak ortaya çıktı. Suriye’nin güllük gülistanlık bir ülke olduğunu hiç düşünmedik, iddia etmedik. 2011’de laik bir ülkeydi, birçok açıdan güvenli bir ülkeydi, kadınlar özgürdü. Ama çok ciddi sorunları vardı. Özellikle de Esad’ın liberal politikalar uygulamaya başlamasıyla beraber halkın durumu hızla kötüleşti, huzursuzluklar emperyalistler ve bölge gericiliği tarafından istismar edildi, sonrasında bir savaş geldi ve ağır bir yıkım yarattı. Dünyanın bütün güçleri üşüştü oraya.
Burada şu unutuluyor: Esad’ı devirmeye çalışanlar bir yana… Onu destekleyen ya da onunla dostla ilişki kuran hiçbir güç Suriye ekonomisinin ayağa kalkması ile ilgilenmedi. Askeri yardım, siyasi destek. Bunlarla kendi çıkarlarını korudular. Sessiz ve derinden Suriye devletiyle ilişki kuran Çin’i de bu kapsamda değerlendireceğim. Bir ülke ekonomik olarak çöküntü içindeyse yalnız halk yoksullaşmaz, devlet yapısı tepeden tırnağa çürür. Suriye’de “özgürleşme” diye pazarlanan dönüşüm aslında bu kadar kısa sürede gerçekleşmedi. Bir sürecin ürünüydü. Buna gerçekten özgürleşme diyebilir miyiz? Hayır tabii ki. Sürekli tekrarladığımız doğrular var. İsrail’le özgürlük olmaz, nokta. Emperyalizmle özgürlük olmaz, nokta. Cihatçılıkla özgürlük olmaz, nokta. Bu kadar basit. Suriye’ye özgürlük, demokrasi falan gelemez. Bu yalanı pompalayacaklar. Aldığımız bilgiler var ama o kadar zayıf ki bunun muhataplarının dünyaya erişim olanakları. İnfazlar var. İşkence var. Hristiyanlara dönük, diğer azınlıklara dönük saldırganlık var. Bunlar hiç duyulmayacak. CNN ve benzeri kurumların makyajıyla yeni bir imaj yaratıyorlar HTŞ’ye. Özgür bir Suriye yıkıldı, yerine karanlık geldi diyemem. Özgür bir Suriye yoktu. Üstelik fiilen parçalanmıştı. Ama şu anda çok daha karanlık bir Suriye ile karşı karşıyayız. Ve belki devamı gelecek. Sırada İran’ın olduğunu söylemek yanlış olmaz.
İran’da Mollalar rejimine dayanan, onu destekleme durumuna düşen bir mücadelenin geleceği yok. Ne yazık ki İran halkı da Mollalarla mücadeleyi sağlıklı bir çizgiye yerleştirecek bir birikim şimdiye kadar kendisini göstermedi. Emperyalistlerden medet uman çok kişi var. Batılı renkli devrim beklentisi diyebiliriz. Bu koşullarda Türkiye, Türkiye’deki mücadeleler çok belirleyici olacak. Suriye’nin geleceğinde de çok belirleyici olacak.”
BEŞİKTAŞ FENERBAHÇE MAÇI DAHA ÇOK KONUŞULDU
“Türkiye bu açıdan umut veriyor mu? Buna şu anda evet diyemem. Lakin bunun kaynakları var Türkiye’de. Ayağa kaldırılması, harekete geçirmesi gereken kaynakları var.
Türkiye’de kimse siyasi gelişmelerle ilgilenmemeye başladı. Beşiktaş Fenerbahçe maçı daha çok konuşuldu. Türkiye toplumu çok hızlı apolitikleşiyor. Bu çok tehlikeli. Bunun baş sorumlusu CHP’dir. İnsanları evlerine tıktılar. Toplum sabahtan akşama kadar televizyonda haber programlarını izliyor ve politikadan uzaklaşıyor. İlginç bir durum. Suriye’de olanların aslında Türkiye’nin içinde yaşandığı anlaşılmıyor. Tek ilgilenilen, göçmenler dönecek mi, dönmeyecek mi? Gerçekten çok üzücü. Çünkü bilmemiz gerekiyor ki, kısa erimde, bölgede gerçek bir siyasi-ideolojik silkiniş için tek zemin Türkiye’de.
Türkiye’yi de bölecekler falan, bu değil mesele. Türkiye’de insanlar ayağa kalkarsa, duyarlı olurlarsa Türkiye zaten bölünemez. Ya da Türkiye’nin başına gelebilecek tek felaket bölünmek değil ki. Başka şeyler de var. Türkiye bir bölgesel savaşa müdahale olur. Bu duyarsızlıkla olur. Kimse buna itiraz edemez. Yarın İran’la bir gerilim kapıda. Zaten İran’ı şeytanlaştıran bir ana akım, egemen zihniyet var. Alevi düşmanlığı da buraya yerleşiyor. Bütün bunlara baktığımız zaman şaşkınlıkla şunu görüyoruz, kaygı bile duymamaya başlandı. Kaygı iyi bir duygu değildir, o da kayboluyor. Kabuğuna çekiliyorlar ve ”ben duymazsam, bakmazsam, görmezsem sorun yok” diye düşünüyorlar. İşte o yüzden Beşiktaş Fenerbahçe maçı daha önemliydi onlar için. Ben bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum ama her durumda bölgemizde önümüzdeki dönemin temel mücadele alanı Türkiye olacaktır. İnsanlığın kaderinin belirleneceği ülkelerden biri Türkiye’dir.
Suriye bu özelliğini uzun bir süredir aslında yitirmişti. Uzatmaları oynuyordu. Bir başka mücadele alanı Lübnan olacak. Şimdi herkes Suriye düşünce Lübnan kolay lokma diye düşünüyor. Ama Lübnan’ın iç dinamikleri küçümsenmemeli. Lübnan direnmeyi bilen bir toplum. Öyle Lübnan’ın her tarafına cihatçıları rahat rahat salamazsınız. Mesele sadece Hizbullah da değil, her şeye rağmen bir laik kültürleri var, birbirlerine dönük hoşgörüleri var, dayanışma kültürleri var, İsrail yanlılarına rağmen bir İsrail karşıtlığı var. Evet, Lübnan da önemli bir mücadele alanı olacak. Ancak etnikçi, kimlikçi, mezhepçi bir eksenden insanlık adına bir başarı elde edilemeyecek. Lübnan’da da Türkiye’de de…
EN HAZIR TOPLULUK KÜRT BÖLGESİ
Türkiye’de Suriye’deki tek meselenin Kürt devletinin kurulması olarak kodlanması bana göre bir salaklık ve ırkçılıktır. Evet, ortada bir İsrail-ABD projesi var. Bu ayrı bir şey. Ama buraya sıkıştırmak hem yanlış hem de riyakarlık. AKP bunu kullanıyor. Şimdi bakıyorum yorumculara, AKP’ye saldırıyorlar. ‘Görmüyor musunuz Kürt devleti kuruluyor’ diye. Yani kardeşler, siz bir ülkeyi darmadağın ettiniz. Bir tarafta bir barbarlık, bir tarafta da ABD projesi. Ve unutulan bir şey var, şu anda Suriye’de hani deniyor ya demokrasi, kendini yönetme egemenlik. Bu açıdan en hazır topluluk Kürt bölgesi. Diğer taraf kabile savaşçıları. Bunların ne zaman birbirine girecekleri, ülkenin anahtarını İsrail’e teslim edip etmeyecekleri falan belli değil. O yüzden Lübnan’da, Türkiye’de, başka yerlerde bu etnik kimlikler üzerinden, mezhepler üzerinden siyaset yapmanın sıfırlanması lazım. Ne birleştirecek? Sınıf meselesi birleştirir.
Suriye’yi ne çökertti? Baas Partisi’nin arkasında duran Suriye sermayesi çökertti. Çünkü onlar para kaybediyorlardı. Satın alındılar, ilişki kuldular. Şimdi Suriye’yi paylaşacak o sermaye grupları. Birleşik Arap Emirlikleri, bölgenin bütün gerici güçleri, Türkiye’deki sermaye grupları, hepsi üşüşecek. Sermaye sınıfı çözdü Suriye rejimini. Esad döneminin bir sürü yöneticisi şimdi de iktidarda. Ve zalim birisiydi diyorlar Esad için. Paranın dünyasında parayla satın alınan ve alan insanlar bunlar.”
“BİZ KAYBETTİK, SERMAYE KAZANDI”
Türkiye Suriye paylaşımında kazanan tarafta mı, kaybeden tarafta mı? Kazandıysa ne kazandı?
“Türkiye kazanan tarafta değil, Türkiye sermayesi ve Türkiye gericiliği kazanan tarafta. Zaten bir yayılmacı felsefe var, Yeni-Osmanlıcılık. Burada çok güzel bir denklem kurdular. Güvenlik konsepti, terörle mücadele konsepti. Aslında bunu ABD kurdu. ABD’nin Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesini sağlayan enstrümanıydı Kürt unsuru. Bu açıdan her iki taraf da rolünü iyi oynadı.
Şu anda belki de Suriye’nin kendi kendini yönetmeye en hazır bölgesi, en gelişmiş bölgesi ve unutulan bir konu var; Cihatçı felsefenin domine etmediği tek bölge. Bunun batılı ülkelerin kamuoyunda karşılığı var. Bu duyarlılığın oluşmasındaki sistematik çabalar bir yana… Bunun Türkiye’de de yansımaları olacak göreceksiniz. Sonuçta Suriye’de bir tarafta kadın düşmanı, farklılıklara tahammül olmayan bir rejim, öbür tarafta kadınların öne çıktığı, hayatın bir parçası olduğu bir bölge. Bu fotoğraf, aynı zamanda İsrail ve ABD açısından çok büyük bir olanak. Bir tarafta kendisinin yarattığı ve tamamen kontrol ettiği bir cihatçı toplam var. Bu cihatçı toplama istediği gibi ayar verebiliyor. Sınırlarını gösteriyor. Öbür tarafta da yerleşik dayanağı olan ve petrol bölgesini domine eden bir topluluk var. O yüzden Türkiye’nin kazancına dair söylenecek şey şu: Türkiye eninde sonunda göreceğiz KDP bölgesiyle yaptığını yapmak zorunda kalacak. Bahçeli’nin el uzatması falan kaynağında bu vardı. Ha bu ne kadar kısa sürede olur? Çatışmasız olur mu? Mutlak gerilimsiz olur mu? Burada gerilimsiz bir dünya yok. Yani İsrail ile ABD arasında da gerilim olabilir. Kapitalist dünyada huzur, istikrar bu anlamda hiç olmaz. Ama eninde sonunda çatışmalı da olsa yeni bir statüko ortaya çıkıyor. Burada Türkiye gericiliği ve Türkiye kapitalizmi elbette kazançlı. Ama halkımız açısından bakıldığında biz kaybettik. Şimdilik.”
HTŞ KÖTÜ DE PYD İYİ Mİ?
ABD ve İsrail’in desteklediği ve oraya yerleştirdiği, yönettiği bir PYD mevcut. Türkiye’nin sınır güvenliği, Suriye’nin birliği açısından, Türkiye halkının birliği üzerinden baktığımızda Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki PYD’nin oluşturduğu yapı nasıl etkiler? Siz bunu destekliyor musunuz? Buna yönelik nasıl tavırlar almalı Türkiye Devleti? HTŞ kötü de PYD iyi mi?
Emperyalizmin ve siyonizmin bir biçimde kontrol ettiği, desteklediği, arka çıktığı, ileri sürdüğü her proje, bölgenin ve bizim zararımızadır. Türkiye’deki mevcut düzen de bizim zararımızadır. Şu soru soruluyor, ‘e PYD ne yapsın? Mecburen bu tür ittifaklarla ancak ayakta duruyorlar. Çünkü kimse onların haklarını savunmuyor.’ Bir açıdan bu gerçek, doğru. Ama etnik temeller üzerinden bir kurtuluşun mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz artık. Yani Kürtler de illa kendi egemen sınıflarının yönettiği, Barzani örneğinde olduğu gibi ABD’nin, İsrail’in müttefiki olarak başka ülkelerin geçtiği yola mı girmeliler?
Emperyalist dünyada, başka ülkelerden koparak o dünyada bir yer edinmenin toplumsal ve de ulusal anlamda bir kurtuluş olamayacağı çok açık. Ortaya çok grift ve sonu gelmeyen çatışmalardan başka bir şey çıkmıyor.
Suriye’de ve Irak’ta IŞİD ABD tarafından yaratıldı, bunu herkes biliyor ve sonra IŞİD’e karşı mücadelede PYD yine ABD desteğini aldı. Burada sentetik bir taraf olduğu çok açık. Hatta bunun bayağı ciddi halkla ilişkiler çalışmasını yaptı tekelci medya.
Ancak burada dikkatli konuşmak gerekir. Suriye’ye bakıldığında, mesele sadece PYD üzerinden ele alınırsa ve PYD merkezi sorular sorulmuşsa ben buna yanıt vermem bir siyasetçi olarak. Çünkü yeni bir gerçeklik var şu anda Suriye’de. Bir kere çatışmaların derhal durdurulması, engellenmesi gerek. çünkü bunun başka sonuçları olur. Bugünkü tabloda ÖSO, HTŞ ya da başka bir oluşumun belli bir coğrafyaya tahakküm edip orada insanları öldürmesi, tutuklaması ya da sürmesini ABD planlarını bozmakla pazarlamaya kalkmak olacak iş değil. Bunun savunulacak hiçbir yanı yok. HTŞ ABD projesi değil mi? HTŞ’yle Türkiye birlikte davranıyor mu? Davranıyor. O zaman da başkalarının da bunu söyleme hakkı var. Türkiye bir NATO üyesi. ABD ile, İsrail ile işbirliği yapıyor. İsrail ve ABD devlet kuruyor diyemez Türkiye’de bugünkü düzenin sahipleri. Hiçbir hakları yok. Biz deriz. Çıkın NATO’dan önce. ABD ile iş birliği yapmayın. Üsleri kapatın. İsrail ile birlikte Suriye’nin altını üstüne getirmeyin. O zaman bakarız. Ama şu anda ne söylüyorlar bize?Yani böyle bir laf olabilir mi; ‘ABD ve İsrail bölgede devlet kuruyor.’
Peki sen sırtını nereye dayadın da Suriye’yi ortadan kaldırdın? Sonuçta Artık Suriye’de kısa erimde bir çözüm yok. Çünkü bizim kafamızdaki çözüm bir ülkenin içindeki bütün toplulukların birlikte hareket edebileceği bir zeminin yaratılmasıydı. Bu şimdilik çok uzak bir olasılık. Biraz zaman geçmesi gerekiyor. Biraz orada kapitalist-sömürü ilişkilerinin, bu yeni hengamenin sonuçlarının ortaya çıkması gerekiyor. Şimdi mesela Irak’ta bir sınıf mücadelesi zemini yavaş yavaş oluşuyor. Ve homurdanmalar var. Kürt bölgesinde de var, Şii bölgesinde de var, her tarafta var. Çok büyük bir yoksulluk var çünkü. Ama şu anda Suriye’de bunları konuşmak için çok erken. Savaşın yayılmaması, yani çatışmaların sürmemesi lazım. Kürt oluşumuna karşı HTŞ, ÖSO, El Kaide! Bunun savunulacak tarafı yok. Ve ne malum şöyle olmayacağı? Dediğim nedenlerle oraya dönük bir saldırıdan sonra Türkiye’de Kürt nüfusun Türkiye’den tamamen psikolojik olarak kopuşunun ortaya çıkmayacağı? Ve bunun o Batı kamuoyundaki tepkiyle beraber Türkiye’yi bir felakete götürmeyeceği ne malum?
HTŞ gibi radikal İslamcı bir örgüt İsrail’le paslaşarak ilerliyor. Yani öbür tarafın da zaten İsrail’le bir problemi yok. Hatta bazıları diyor ki, “bizim yaşamamız için İsrail’le ittifak yapmamız lazım”. Ama hükümet ya da bu zihniyet de aslında bütün Kürt insanını ABD ve İsrail’e doğru ittiriyor. Yani burada ortak bir sorumluluk var. “Ben seni eşit olarak görmüyorum.” Çünkü mesela Türkiye’de böyle bir sorun yok deniyor ya, açın sosyal medyayı AKP’li hesapları ya da milliyetçileri… Kürtler için söylenen, yazılanlar. Dehşet verici. Kürtlerde de var aynı yaklaşım. Ama unutulan bir şey var. Eninde sonunda ortada bir Türk devleti var. Diğerleri “Ben burada misafir gibi hissediyorum kendimi ya da eşit hissetmiyorum” diyorsa bunun bir gerçekliği var, bunu ciddiye alacaksın. Yani bu havadan uydurulmuş bir şey değil. Şimdi burada bu hoyratlık, bu zalimlik aslında neye yol açıyor? Artık hiç takmadan ellerinde İsrail bayraklarıyla, yürüyenler var. Ama eninde sonunda aslında aynı yere hizmet ediliyor. Şimdi İsrail devleti nasıl mutludur. Barbarlığın zirvesine çıktığı bir sırada başka bir halka hamilik yapma iddiası!
Yalçın Küçük’ün zamanda yazıp çizdikleri hayata geçiyor. Bunun sorumlusu Türkiye’deki iktidarlardır. Buraya getirdiler işi.”
SURİYE’DE DİRENİŞ BAŞLAR MI?
Bir tweetinizde “hesaplar tutmaz, umulmadık dirençler ortaya çıkar, paylaşım kavgasına yeni boğazlaşmalar başlar’ diyorsunuz. Esad Moskova’ya gitti ama Suriyeli komutanlar henüz teslim olmadılar. Suriye’de Saddam’ın komutanlarının IŞİD’i kurması gibi, Esad’ın komutanlarının da bir oluşum oluşturması, bir güç kurması ya da burada Esad merkezli bir direniş örgütlenmesi söz konusu olur mu Suriye’de?
“Şu anda Suriye etnik ve mezhep kimlikler üzerinden konumlanan bir ülke. Esad’ın ordusu denilen orduda ağırlıklı Sünni komutanlar vardı. Ülkede oran olarak %10 ile %15’lik bir Arap Alevisi toplam var. Burası buhar olmaz. Eninde sonunda Aleviler de kendilerini korumak ya da kendi varlıklarını göstermek için hamle yapacaklar. Şu anda siyaset sahnesinde yok gibi gözüküyorlar. Ya da etkili gözükmüyorlar. Ama eninde sonunda çıkacak. Ha bu bir direnişe dönüşür mü? Dağlara çıkan birlikler var ama ben kısa erimde etkili bir hareketin yaratılmasının mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ortada büyük bir yıkım var. Moral bozukluğu var. Bir de Irak’takinden farklı bir durum söz konusu. Irak’ta açık bir işgal vardı. Ve direnişin en büyük avantajı işgalci bir güce karşı savaşmasıydı. Suriye’de de işgal var ama sahadaki bütün kuvvetler iç içe geçmiş durumda. Düşman tanımlanamıyor, ayrıştırılamıyor.
Irak direnişinin önemli bir parçası geçmişte Türkiye’ye gelmişti. Biz de görüşmüştük. Orada şu anlaşıldı ki, aslında son derece laik kökleri olan, hatta ilerici kökleri olan bazı unsurlar, Irak’taki bir direniş şansının İslamcı bir çizgide olacağını görerek İslamcı bir çizgiye kaymışlar. Ve bu süreçte AKP ciddi bir rol oynadı.
AKP’yi hafife almamak gerekiyor. AKP bir yandan ABD’yle iş birliği yaparken bir yandan da ABD’ye karşı direnen topluluklarla bağ kuruyordu. Dolayısıyla bölgedeki bu cihatçı unsurların çeşitli biçimlerde geniş kesimler zaten çok karmaşık ilişkilerin içerisinden çıkıyorlar. Suriye’de ABD ve İsrail’in hesaplarını bozacak ölçüde etkili bir direniş, tabi Lübnan’daki gelişmelere de bağlı. Ama Suriye’nin iç dinamikleri şu anda böyle bir direniş için olgun değil. Yakından takip ediyoruz, temas ettiklerimiz var, bir bozgun havası sürüyor. Ve cihatçılar diri unsurları yakalayıp öldürüyorlar. Bugünkü bu sistemin parçası olamayacak unsurlar elimine ediliyor. İsrail zaten Suriye ordusunun bütün alt yapısını çökertti. Eski püskü silahları da yok ediyorlar.”
CİHATÇILAR DEMOKRASİ GETİREBİLİR M?
HTŞ lideri Cevani, CNN International’da yaptığı açıklamada bir koalisyondan bahsetti. Türkiye’de Sol olarak lanse edilen bazı isimler bunu destekledi. Cihatçılardan demokrasi beklenir mi? İsrail sınırında ikinci bir Afganistan modeli bir devlet kabul eder mi? Bunu bahane edip Şam’a doğru yürür mü?
“Şu anda İsrail’in ilerlemesi sürüyor. İsrail’in fanatik devlet yetkililerinin “Şam yerle bir edilmeli” dediğini biliyoruz. Bunu bilemem. İsrail’den bir akıl, bir sağduyu beklemek imkansız. Demokrasi sözcüğü benim 30-40 yıldır en nefret ettiğim sözcük.
Emperyalistlerin ağzında ya da Türkiye’deki liberallerin ağzındaki demokrasi, zaten çok çirkin bir sözcük haline geldi. O yüzden çok provoke edici bir yanıt vereceğim. Cihatçılar elbette bir demokrasi kurar. Karanlık bir demokrasi kurar.
HTŞ de sonuçta bir koalisyon. Her şeyi alması da imkansız. Böyle bir güçleri yok. Dolayısıyla bir güç paylaşımı olur. Burada mezhepler var, aşiretler var. Bir de dış güçler var. Aslında toprağı olmayan, yerleşik olmayan, lejyoner topluluk var. Özbekistan’dan, Çeçenistan’dan gelmiş, Uygur’dan gelmiş. Bütün bunları uzlaşıyla temsil eden bir şey olmaz. Herkesin gücü oranında pay kattığı bir Libya çıkacak. Libya’da da büyük demokrasiler, bilmem neler deniyordu. Birkaç ay sonra patladı. Esad bütün bu karmaşıyı biraz baskıyla, biraz Baas’ın geçmişten gelen örgütsel ağıyla yönetiyordu. Şimdi bu bitti.
Çok ilginç bir şekilde Suriye Demokratik Güçleri ya da Rojava bölgesinin adı daha geçmiyor hükümet pazarlıklarında. Şimdi bunu Türkiye’nin etkisine bağlayan bir takım tuhaf yorumlar gördüm. Hayır orası bu karmaşaya dahil edilemeyecek bir düzene zaten şu anda sahip.
Sözde diye bir önek koyarak bunu değiştiremezsin. Hayatımda gördüğüm en saçma laf bu ‘sözde’. Sözde terör örgütü. Şimdi orada bir düzen var ve o düzen zaten kendini bu karmaşanın içine koymaz. ‘Ben ayrıyım.’ Onlar da diyorlar ki ‘biz Suriye’nin bütünlüğünü korunsun istiyoruz ama özerk olalım.’ Bazı yorumcular var Kürt diasporasından. ‘Ne münasebet? Şam’ı da istiyoruz.’ diyorlar.
Mesela Dürziler. Aslında laik ya da cihatçı felsefesine sığmayacak bir kesim de onlardır. Bizim bazı soytarı liberallerin dediği ‘işte gördünüz mü başı açık insanlar da seviniyor’. Onlar Dürzi bölgesi. Onlarda zaten çok öteden beri çok ciddi bir İsrail yanlılığı var. Ayrı bir topluluk. Onlar da şimdi kendi bölgelerini, denetimini alma peşindeler. Yani buradan herkesin birbirine anlayış, hoşgörü gösterdiği bir şey çıkmaz.
Demokrasi ister burjuva anlamıyla olsun, ister sosyalist anlamıyla olsun, bunun sosyo ekonomik bir karşılığı olması lazım. Aşiret yapısından ve mezhep bölünmesinden bir demokrasi çıkmaz. Bunu hayal edenler salaktır. O yüzden iş çok zor. Mesele sadece bunların İslamcı fanatizminin değişmemesi değil. Etnik ve mezhep anlamıyla daha homojen bir ülke olsaydı Suriye, bu HTŞ, kapitalizme ayak uyduran, pekala dünya sisteminin parçası haline gelen, İsrail’le de iş çeviren, bilmem ne falan böyle bütünlüklü bir ülke olabilirdi.
Burada böyle bir şey de yok.‘Merkezi, kurumsallaşmış, herkesi kapsamış ve Suriye’nin sorunlarını çözmüş bir demokrasi geliyor’ söylemi büyük bir palavradır.”
TÜRKİYE’DE SOL BİR İKTİDAR OLSAYDI
Bugün Türkiye’de Sol bir hükümet olsaydı, Suriye konusunda nasıl bir tavır alırdı? En azından şu son 10-15 günde.
“Başka ülkelerin iç işlerine karışmak iyi değil ve çok riskli. Türkiye’de devrimci bir iktidar olsaydı bu son 10- 15 güne gelinmezdi. Türkiye’de devrimci bir iktidar olsaydı İdlib’de bu cihatçı yığınak yapılamazdı.
Şimdi herkes topu birbirine atıyor. İdlib’de İsrail iyi çalışmış deniyor. Hayır kardeşler, beraber çalışmışız. İdlib’e İsrail’in erişimi yok. İdlib Türkiye’nin kontrolünde. Rusya, İran, Türkiye aralarında anlaşmışlar ve İdlib’in terörden arındırılması ödevini yerine getirmemiş bir Türkiye var. Biz yerine getirirdik eğer oradan başlayacaksak. İki günde yerine getirirdik. Ciddi, düzenli bir devrimci iktidar orayı temizlerdi. Musluğu kapatırdı. Suriye’de dediğim gibi bu yığınağı engelleyip aynı zamanda karşılıklı çıkarlara dayalı, hatta bir dayanışma duygusuyla Suriye ekonomisinin ayağa kaldırılmasına yardımcı olurdu. Türkiye ile Suriye komşu ve karşılıklı çıkarlar doğrultusunda bir ekonomik ilişki geliştirmenin zemini var. Bunu yapardık. Suriye’nin bu kabustan çıkmasına yardımcı olurduk.
Mesela diyelim ki Türkiye’de 2019’de bir devrimci iktidar oldu. Bu kadar kısa sürede dahi bu sorunu çözerdik biz. Biz birleştiririz ve çok kolay birleştiririz. Eğer içerideki etnik ve mezhep farklılıklarından kaynaklı kaygıları ortadan, eşit bir ortamı sağlarsan, istediği kadar emperyalist müdahale olsun, insanlar yurtlarında barış içerisinde yaşamak isterler. Bu, her şeye rağmen kolay sağlanır. Kuşkusuz gün geçtikçe ırkçı söylemler insanları birbirinden uzaklaştırıyor ve yarayı kanatıyor.
Belki de yüzyıllar sürecek hafızaya işlenmeye başlıyor düşmanlıklar. Mesela Türkiye’de Rus düşmanlarının birçok kesimde hâlâ sürmesi yalnızca komünizmle ilgili değil. Osmanlı döneminden kaynaklı bir şey. Ya da Yunan düşmanlığı, Rum düşmanlığı meselesi. Bir yandan da aynı köyde uzun yıllar yaşamışsınız. Yunanistan’a giden yalnızca laik Türkler değil, AKP’liler de artık Yunanistan’a turizme gidiyorlar, hiçbir rahatsızlık duymuyorlar ama Türkiye’ye döndüklerinde şoven söylemin hemen alıcısı oluyorlar. Bütün bunlara rağmen tekrar edeyim, Türkiye’de bir devrimci iktidarın bölünme kaygısı olmaz.”
DEVLET AKLI DEĞİL NATO
İktidara yakın bazı kesimler tarafından, “Devlet Bahçeli, Suriye’de yaşanacakları öngördü ve buna yönelik bir hamle amaçlı böyle bir tavır aldı. Devlet haklı burada devreye girdi” diyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Devlet aklı devreye girmedi. Geldiler NATO’dan, İngiliz istihbaratından, Türkiye’nin önüne koydular projeyi. İster buna şantaj deyin. Ne derseniz deyin. Türkiye de zaten bunu bekliyordu. Bu çok uzun süreli bir hazırlık. Burada hep ABD diyoruz biz. İngiltere her zamanki gibi sessiz ve derinden çok etkili oldu. Onlar başka bir bağlamda söylüyorlar. Ama Bahçeli’nin ‘Türkiye tehlikede’ söyleminin, Erdoğan’ın ‘sıra Türkiye’de’ söyleminde bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de emperyalizmin aklını ve müdahale yeteneğini en iyi onunla iş birliği yapanlar bilir. Mesela Demirel’in birden fazla kez ABD’den çok yakındığı görülmüştür ama Amerikancının alasıdır. Yine aynı şey oluyor. Türkiye’deki mevcut iktidar, NATO’cu, Amerikancı. Tabii pazarlık yapıyorlar, gerilimler oluyor, bu her zaman olur. Ama bir yandan da çok iyi biliyorlar ABD ve diğerlerini. Dışarıda kalma paniği, ‘eyvah biz eğer devre dışı kalırsak bu iş gene de yapılacak’ kaygısıyla içerideki cepheyi güçlendirme girişimi. ‘Eninde sonunda biz bu Suriye’deki bir bölgesel özellik ya da bir şeyle Irak’ta olduğu gibi karşı karşıya kalacağız. Bununla başarılı olmayacak bir hesaplaşmaya girmek yerine bir temas düzeyi nasıl yapabiliriz’ diyerek bir proje geliştirmeye çalışıyorlar.
Boksta yumruktan sakınmak için rakibine yanaşırsın sarılırsın. Bizim egemenlerimiz ne zaman tehdit derlerse giderler sarılırlar. Ama bir boks karşılaşması olmadığı için başka türlü sonuçları oluyor. Tabii ki herkes biliyor. Bu dünyada, onun ittifak sistemindeyseniz, ABD kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Dostluğu bu kadar düşmanlık üreten bir başka ülke yoktur dünyada.
“2016 GERÇEK BİR DARBE GİRİŞİMİYDİ”
Mesela hep şunu duyduk biz, ‘ya Türkiye’yi niye karşısına alsın ki? Türkiye ABD’nin müttefiki.’ Öyle değil. Emperyalistler öyle bakmaz. Saddam da müttefikleriydi. Emperyalistlerin kendisine bağlayamadan devirdiği Kaddafi’dir. Mübarek ABD’nin adamı değil miydi? Eli kanlı faşist Pinochet’i yıllarca tuttular, desteklediler sonra adamın huzur içinde ölmesine izin vermediler.
Zaten Amerikancı niye Erdoğan’la uğraşsınlar falan da deniyor. Öyle değil. 2016 gerçek bir darbe girişimiydi.”
PERİNÇEK’E ÖSO SORUŞTURMASI
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, geçen haftalarda sizinle ilgili olumlu cümleler kullandı. Son olarak da Perinçek hakkında ÖSO’ya terör örgütü dediği için, Esad’ı savunduğu için soruşturma başlatıldı. Bu gelişmeleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
TKP’ye ilişkin her gün çok sayıda değerlendirme yapılıyor. Olumlu, olumsuz. Bu değerlendirmeler ışığında hasım ya da dost belirlemiyoruz. Kırmızı çizgileri olan, ilkeleriyle hareket eden bir partiyiz. Gündelik konumlanışlarımızda da bu ilkeleri veri alıyoruz. Kendi çizgimizde örgütlenerek ve etkimizi artırarak devam ediyoruz. Perinçek’e dönük soruşturma tıpkı Kılıçdaroğlu’na açılan saçma sapan davalar, kayyum politikaları, bazı gazetecilere dönük yargı süreçleri gibi. Bunlar ne kadar absürtse aynı absürtlükte.
Perinçek ‘Türkiye’nin güvenlik politikalarını eleştirmek suç değildir.’ demiş. Elbette böyle. Türkiye’de şöyle bir algıyı yarattılar; Dış politika eleştirilemez. Ama bunun da sorumlusu Cumhuriyet Halk Partisi’dir.
Mehmet Şimşek’in politikalarıyla dış politika arasında bir uyum var. İçişleri Bakanlığı’yla Dışişleri Bakanlığı arasında bir uyum var. Bunun ötesinde kutsal bir dış politika yok ki. O zaman şunu sormak gerekiyor: Acaba Türkiye’de İsrail’i eleştirmek de suç mu? Bir katalog yayınlasınlar. Şunlar suçtur diye. Bir ara “hükümet istifa” demek, darbecilik diye suçlanıyordu.
O kataloğu yayınlarlarsa, biz mücadelemizi bırakmayız, biliriz. Biz yıllarca yasaklanmış bir ideolojinin temsilcileriyiz. Ne yapacağız? Susacak mıyız? Çok beklerler.”
HTŞ İNSANLIK DÜŞMANI BİR YAPI
HTŞ terör örgütü müdür sizce? HTŞ’yi nasıl tanımlanrsınız?
“Bu terör örgütü kodlaması artık rahatsız edici olmaya başladı. ÖSO ya da HTŞ terör örgütüdür diye mi eleştirilmeli? Cihatçı, İslamcı, bunların ideolojisi var. Bu terör örgütü adlandırması bir yanlışa doğru adım adım götürüyor. Mesela Hamas terör örgütü mü değil mi tartışması. Yanlış. Hamas’ın ideolojisi var, hedefleri var. Siyasi yapıları terör kavramı ile ele almak, buraya sıkıştırmak saçma. HTŞ terör örgütü olsa ne olur olmasa ne olur. İnsanlık düşmanı bir yapı. Ne yaptığı önemli. Programı önemli, felsefesi önemli.
Ha bir de “sözde” bilmem ne örgütü diye bir kalıp. Ve bunu demek zorunda kalan bir sürü gazeteci. Mesela biz sözde NATO diyor muyuz?
Amaçları aşağılamak, önemsizleştirmek. E ama o zaman neden her söze terör tehdidi ile başlıyorlar! Saçma sapan bir dil bu. Mesela Ukrayna’da olan özel operasyonmuş. Özel operasyon mu olur üç yıldır? On binlerce Rus askeri ölmüş, sanki uyuşturucu çetesine operasyon çekiyorlar. Yahu savaş işte. Ama Rusya’da savaş diyemiyorsun.
Bir siyasi hareketten söz ederken, o siyasi hareketin başına terör örgütü demezsen, sözde demezsen, suçluymuş gibi oluyor. Şimdi bunları kim yarattı? Yalnızca hükümet yaratmadı. Hep beraber bu dile alıştık. Böyle saçmalık mı olur?
Ortada siyasetler var. Emperyalizmin hizmetinde siyasetler var. Cihatçı siyasetler var, devrimci siyasetler var, direnişçiler var, var da var. Bunlardan bazıları terörü yöntem olarak kullanıyorlar, falan. Ama bir siyasi örgüt, teröre indirgenemez. Böyle bir şey olabilir mi? O zaman şu hatayı yaparsın:, Bir örgüt ÖSO bir süreliğine silah bıraktığında ya da terör yöntemlerini uygulamadığında sorun çözülmüş mü olur? Siyasi amacı ne? Belirleyici olan budur.
Ya da HTŞ. Varsayalım ki HTŞ bir anda İsrail ve Amerika’nın yardımıyla imajını düzeltti. Terör listesinden çıktı. Ne yapacağız? Bağrımıza mı basacağız İsrailci bir örgütü. Böyle bir şey olabilir mi? Mesela biz ÖSO’cu çeteler dedik geçmişte. Demeye de devam ediyoruz. Ama terör örgütü demedik. Çünkü açıklamıyor. Arka planını boşaltıyor. Ondan sonra da eline her silah alanı örgüte terör örgütü mü diyeceğiz? Hamas bir terör örgütü mü? Hizbullah bir terör örgütü mü?
Dünyanın birçok yerinde emperyalizme karşı, haksızlıklara karşı eline silah almaktan başka çare bulmayan hareketler var. O yüzden bu kodları, bu dili sevmiyoruz. Nasıl demokrasi sözcüğünün cılkı çıktı bu terör yaftası da aynı. Millet bir ara birbirinin boğazına sarılacaktı. ‘Falanca hareket terörist mi değil mi? İtiraf et. Söyle. Nasıl görüyorsun?’ Tam bir saçmalık.”
TKP ELİNE SİLAH ALIR MI?
Peki TKP yarın öbür gün eline silah alır mı?
“Türkiye’de bir işgal girişimi, açık bir dış müdahale olduğunda bu hiç tartışılmaz bile. İkincisi, bütün siyaset yapma olanaklarının kapatıldığı, bütün özgürlük alanlarının ve hak arama zeminlerinin tamamen ortadan kaldırıldığı bir tabloda direnmek meşrudur. Ama mesela bu soru da, demin dillendirdiğim nedenlerle gereksiz bir soru.
Mesela bir örnek vereyim. Irkçı beyaz azınlık yönetiminde bir din adamı olan ama aynı zamanda komünist olduğu hatta Merkez Komite üyesi olduğu daha sonra ortaya çıkan Mandela’nın yönettiği ekipler, büyük sabotajlar yaptılar. Barajları, köprüleri havaya uçurma uçurma “terör” diye kodlanabilir pekala. Ama ırkçı beyaz azınlık o denli barbar bir yönetimdi ki kimse daha sonra bir şey diyemedi. Daha sonra Mandela saygın bir lider olarak ortaya çıktı, barış ödülleri aldı.
Mesela Türkiye 2016’da bir darbe girişimi yaşadı. Bu darbe girişiminde Türkiye’nin devrimcileri keşke bu darbe girişiminin karşısında aktif rol üstlenseydi. Olmadı. Çok açık Amerikanca ve kanlı bir girişim. Buna direnmek herkesin hakkıdır. Sonrasında başka şeyler oldu falan. Ayrı mesele. O gün sokağa çıkan insanlar hangi saiklerle çıkarlarsa çıksınlar. doğru bir tavır gösterdiler. Bu kadar net söylüyorum. Buna direnen kim varsa doğru bir tavır gösterdi.”
ESAD’IN MOSKOVA’YA SIĞINMASI
Rusya’daki komünistlerle hiç konuştunuz mu? Esad’ın Moskova’ya sığınmasını nasıl değerlendiriyorlar?
“Esad’ın Moskova’ya sığınmasına dair pek bir detay dışarı sızmıyor. Ama şunu söyleyeyim. Rusya’da zaten şu anda Putin yanlısı geniş siyasi yelpazede ciddi bir tartışma yürüyor. Yaygın Esad eleştirisi gözleniyor. “Biz Esad’ı satmadık, Esad direnemedi, bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu” diyorlar. Herkesin bir öyküsü var. İran da aynı şeyi söylemeye başladı. Çünkü büyük itibar kaybettiler. Müttefikini koruyamayan bir uluslararası güç, “ben o kadar da güçlü değilim” demiş olur. O yüzden de Rusya şimdi yeni bir öykü yazıyor. Ama “Rusya Esad’ı sattı” böyle bir değerlendirme de yapmam.
Çünkü hep beraber bir zayıflık içerisine düştüler. Yaşananlar bunun kanıtıdır. Esad’a bu kadar destek veren ülkelerin, onun hızla zayıfladığını görmesi ve bunu telafi etmesi beklenir.”
“DEVRİMCİLER UYANIKLIK GÖSTERMELİ”
Gürcistan’da son dönem yaşanan krizde yabancı kuruluşların fonlarının yasaklanması, daha doğrusu dış fonların yasaklanması önemli sebeplerden biriydi. Bu konu Türkiye’de de casusluk yasası üzerinden zaman zaman konuşuldu. Rusya, National Endowment for Democracy, European Endowment for Democracy gibi dış fon kuruluşlarının ülkede faaliyet göstermesini yasakladı. Gürcistan da bu yola gidiyor. TKP bu konuya nasıl bakıyor, nasıl değerlendiriyor?
“Dünyada tarafları nasıl adlandırırsak adlandırılalım, bir hegemonya mücadelesi sürüyor. Herkes aynı şeyi yapıyor. Özgürlükçü geçinen Batı, Rus medyasını yasaklıyor. Cadı avına çıkmış durumdalar. İddia ediyorlar ki, Çin ya da Rusya tarafından finanse edilen gazeteciler var. Kendileri ise özgürlük adına para saçıyor, fonluyor, satın alıyorlar!
Bu koşullarda eskiden beri savunduğumuz şey çok yaşamsal hale geldi. Devrimciler yabancı güçlerin himayesine girmemek konusunda özel bir uyanıklık göstermeli. Bu uyanıklığın ilk koşulu ideolojik bağımsızlık. Sen hiç para almasan dahi bir Avrupa Birliği borazanı oluyorsan zaten kapılmışsındır. Avrupa Birliği senin önünü açar, para vermesi gerekmiyor.
Dolayısıyla bu mesele çok karışık bir mesele. Siyasi bağımsızlık, örgütsel bağımsızlık, maddi bağımsızlık. Bu konularda artık iş eskisi gibi değil. İlişkilenme mekanizmalarının çok profesyonelleştiğini bilerek uyanık olmak gerekiyor. Bulaşıklıkları hemen engellemeli. Devrimci iddia taşınıyorsa, bir örgüt varsa ortada, hassas olunacak. Steril kalınacak. İdeolojik olarak da, “benim kimseyle işim yok. Beni hiçbir kuvvet yönetemez” diyecek. Bunu diyecek ve bunu gösterecek, kanıtlayacak.
Geçmişte Kazakistan’da oldu. İran’da aynı şey: “Bunlar ajan”. Hakkını arayan ajan. Buradan kurtulmanın yolu kendi mücadeleni verirken, aynı zamanda seni manipüle etmek isteyenlerle de mücadele edeceksin. Bağımsızlığını koruyacaksın, uzak duracaksın. Sürekli bir manipüle etme girişimleri var. Ve bunu yalnızca ABD yapmıyor, yalnızca Almanya yapmıyor. Onun rakibi olan ülkeler de aynı şekilde çalışıyor.
TKP’nin bu konuda bir kırmızı çizgisi mevcut. Hiçbir devletle ilişkiye geçmeyiz biz.
“KAHVEMİZİ DE BİZ ÖDERİZ”
İlginç bir şey söyleyeceğim. Zaman zaman Avrupa Birliği’ne üye ülkelerinin komünist partileri Avrupa Parlamentosu bünyesinde toplantı yapar. Yıllardır gideriz. Avrupa Parlamentosu’nun bunun için kendisine üye milletvekiline ayırdığı bütçeler var. Biz bir kuruş almayız. Mesela biletimizi kendimiz alırız. Kahve mi içeceğiz? Parasını biz öderiz. ”Evsahibi parti olarak siz ağırlarsanız tamam ama Avrupa Parlamentosu’na götürüp de bizim harcamalarımızı ABD’den almayın, biz hallederiz.” Yıllardır bunu yapıyoruz. Bu bizim özelimiz.
TKP’nin bu konuda bir kararı var. Hiçbir devletle ya da o devlete bağlı, o devletin çıkarları dolusunda çalışan kuruluşla ideolojik, siyasi, parasal bir ilişkiye girmeyiz. Bir biçimde bir bulaşıklık gördüğümüzde keser atarız.
Ancak öyle yerleşti ve meşrulaştı ki bu o ilişkiler çok zor ayırt etmek. Burada sınırı nereden çizmek gerekir? Bir sürü üyeniz var. işçi olarak, mühendis olarak bazı kuruluşlarda çalışıyorlar, bazı fabrikalarda. Suyunu çıkarmamak gerekiyor. Sonuçta insanlar emeklerini satarak geçiniyorlar. Ama halkın aldatılması, Türkiye toplumunun yönlendirilmesi, yönetilmesi, beyninin yıkanması, psikolojik savaş gibi şeylerde olan şirketlerde falan da çalışılmasının önüne geçmeye çalışıyoruz. Arkadaşlarımıza söylüyoruz. Bu konuda çok kararlıyız. Ve nasıl mekanizmaların kurulduğunu iyi biliyoruz.”
“DIŞ FONLAR YASAK OLACAK”
TKP iktidara geldiği zaman bunun da önüne geçecek mi?
“Yasak olacak. Emperyalist kurumlarla bütün işler kesilecek. Bu tür şeylerin azıcığı olmaz. Bizim bir ilkemiz var partide. Yoldaşlarımızın hata yapmasını engellemek. İnsanoğlu hata yapar. Hata yapmanın koşullarını ortadan kaldırırsın. Bu denetim olarak, özendirerek, sınırları çizerek olur. Öbür türlü insanları küçük hatalar yapmaya, onların daha sonra büyük hatalarla dönüşmesine neden olan bir dünya var. Tabii ki suç kişiseldir, bu hataları yapanlar eğer o hatalar bir suça dönüşüyorsa, evet suçludur o kişiler. Ama bir de insanı suçtan korumak gibi bir görevimiz var. O denetimle mümkün. Bir ideolojik mücadeleyle mümkün. İyiyi öne çıkartmakla mümkün. Her şeye rağmen yine de çıkacak mı birileri? Çıkacak. Ayıklayacaksın onları. Kendinle mücadele edeceksin.”
Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi, Çin hükümetinin devasa yatırımlarıyla modern bir kalkınma modeli sergiliyor. Modern altyapı projeleri, nitelikli sanayi bölgeleri, gelişmiş turizm alanları ve küresel ticaret merkezleriyle Xinjiang, Çin’in batıya açılan kapısı olarak yeniden tasarlanıyor. Bu yazıda, Xinjiang’da gözlemlenen ekonomik gelişmelerin ve kültürel dönüşümün detaylarına yakından bakacağız.
Xinjiang’ın Ekonomik Performansı: Rakamlarla Kalkınma
2023 yılında Xinjiang’ın Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) %6,8 artışla 1,912.591 milyar Yuan’a ulaştı. Bölge, yatırım, tüketim, ithalat, ihracat ve gelir artışlarında Çin genelinde ilk beşte yer aldı. Bu büyüme, bölgenin ulusal ekonomiye entegrasyonunun hızlandığını ve küresel ticaretteki rolünün giderek arttığını gösteriyor.
Son iki yılda Xinjiang’ın toplam ithalat ve ihracat hacmi sırasıyla %57 ve %45,9 oranında artmış durumda. Çin-Avrupa trenleri için kritik bir güzergâh olan Xinjiang, ülke genelinde bu trenlerin %60’ından fazlasını barındırıyor. Bu trenler, Çin’den Avrupa’ya mal taşımacılığında hızlı ve ekonomik bir alternatif sunuyor.
Urumçi Uluslararası Kara Limanı: Küresel Ticaretin Merkezi
Xinjiang’ın ekonomik gelişimini gözlemlediğimiz önemli lokasyonlardan biri, Urumçi Uluslararası Kara Limanı’ydı. Bu liman, İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın çekirdek projelerinden biri olarak dikkat çekiyor. Dijital liman ve gümrükleme sistemleri sayesinde trenlerin kargo işlemleri hızla tamamlanıyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in de belirttiği gibi, bu liman Xinjiang’ı “uzak bir bölgeden çekirdek bir merkez” haline dönüştürüyor. Bu yıl limandan 100 milyondan fazla kargo gönderildi. Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu rotanın, Türkiye-Çin ticaret ilişkileri açısından da büyük bir potansiyel taşıdığı açık.
Horgos Serbest Ticaret Bölgesi: Çin-Kazakistan İşbirliği
Xinjiang’ın kalkınmasındaki bir diğer önemli lokasyon Horgos Serbest Ticaret Bölgesi. Çin ve Kazakistan’ın ortaklaşa kurduğu bu bölge, dünyanın ilk sınır ötesi uluslararası serbest ekonomi bölgesi olarak öne çıkıyor. Buradan Almanya’nın Duisburg şehrine kadar olan demiryolu taşımacılığı, hava taşımacılığına göre daha ekonomik ve deniz taşımacılığından daha hızlı.
Horgos, sadece bir ticaret merkezi değil, aynı zamanda Çin’in batıya açılma stratejisinin de önemli bir parçası.
Turizmin Yükselen Yıldızı: Xinjiang
Çin hükümeti, Xinjiang’ı turizmde de önemli bir cazibe merkezi haline getirmek için büyük adımlar atıyor. 2024’ün ilk yarısında bölge 120 milyondan fazla turisti ağırladı ve turizm gelirlerinde %37,39’luk bir artış sağlandı. Bölgedeki restorasyon çalışmaları ve turizm projeleri, tarihi ve doğal mirasın korunmasına büyük katkı sağlıyor.
Nalati Yaylaları: Doğal Güzellik ve Geleneksel Yaşam
Tanrı Dağları’nın eteklerindeki Kazak yaylaları, hem doğal güzellikleri hem de yerel kültürüyle turistlerin ilgisini çekiyor. Kımız içmek, at binmek ve geleneksel Kazak oyunlarına katılmak gibi deneyimlerle ziyaretçiler, bölgenin otantik atmosferini keşfediyor.
Nalati Yaylaları, 2024’ün ilk yarısında 2 milyondan fazla turist ağırladı ve bu rakam her yıl artmaya devam ediyor.
Antik Şehirler ve Kültürel Miras
Kaşgar’daki antik şehir merkezi, Kuça’daki tarihi bölgeler ve Budist tapınakları, İpek Yolu’nun zengin tarihine ışık tutuyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “Xinjiang’ın Kültürel Beslenmesi” projesiyle, bölgenin kültürel mirasının güçlendirilmesi hedefleniyor.
Modern Altyapı ve Nitelikli Sanayi
Çin hükümeti, Xinjiang’da petrol, gaz, yeşil enerji ve stratejik endüstrilere odaklanarak “sekiz büyük sanayi kümesi” oluşturuyor. Modern altyapı projeleri sayesinde Xinjiang’ın kırsal ve kentsel bölgeleri birbiriyle bağlanıyor. Bölgenin verimli tarım havzalarından toplanan ürünler, aynı gün Pekin ve Şanghay’a ulaştırılıyor.
Türkiye-Xinjiang İlişkileri: Ticaret ve Kültürel Bağlar
Türkiye’nin Xinjiang ile tarihi ve kültürel bağları, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği için büyük bir potansiyel taşıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Xinjiang ziyaretinin ardından Urumçi-İstanbul direkt uçuşlarının başlaması, bu ilişkinin olumlu bir örneği olarak öne çıkıyor.
Sonuç: Xinjiang’ın Geleceği ve Türkiye İçin Fırsatlar
Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi, modern altyapı projeleri, güçlü sanayi kümeleri ve turizm alanındaki yatırımlarıyla Çin’in batıya açılan kapısı olma rolünü güçlendiriyor. Türkiye, bu bölgeyle ekonomik işbirliğini geliştirmek için tarihi bir fırsata sahip. Xinjiang’ın gelecekteki rolü, yalnızca Çin için değil, küresel ticaret ve kültürel işbirliği için de büyük bir önem taşıyor.
Türkiye-Çin ilişkilerinin seyrine bağlı olarak, Xinjang ile kurulacak ekonomik ve kültürel bağların her iki ülke için de kazançlı bir model sunabileceği aşikar.
Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi, tarih boyunca pek çok farklı dine ve kültüre ev sahipliği yapmış, bu özelliğiyle Çin’in dini çeşitliliğinin en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. İslam, Budizm, Taoizm, Hristiyanlık, Katoliklik, Ortodoksluk ve diğer dinlerin izlerini taşıyan bölge, 24.800 dini mekâna ev sahipliği yapıyor. Bu mekânların 24.400’ü cami ve Xinjiang’ın İslam inancının güçlü varlığını ortaya koyuyor.
Bu yazıda, Urumçi’den Kaşgar’a, İslam’ın tarihi camilerinden Budist tapınaklarına kadar, bölgedeki dini yaşamın izlerini süreceğiz. Xinjiang’da karşılaştığımız tarihi eserler, manevi atmosfer ve çok yönlü dini miras, bölgenin zenginliğini anlamamıza ışık tuttu.
Yanghang Camii: Urumçi’nin Manevi Mirası
Urumçi’deki Yanghang Camii, Xinjiang’ın İslam mirasını simgeleyen önemli bir yapı. 1897 yılında inşa edilen cami, etkileyici ahşap ve çini işlemeleriyle dikkat çekiyor. İmam Muhterem Şerif’in verdiği bilgilere göre, cami Uygur, Kazak ve Hui Müslümanlara ibadet için hizmet veriyor. Cuma namazlarında yaklaşık 300 kişinin toplandığı cami, aynı zamanda dini eğitimlerin verildiği bir külliye olarak işlev görüyor.
Muhterem Şerif’in şu sözleri, camideki manevi atmosferi özetliyor: “Herkes istediği gibi ibadetini yapıyor. Cuma vaazlarımızda insanları iyiliğe, dayanışmaya ve barış içinde yaşamaya davet ediyoruz.”
Idgah Camii: Kaşgar’ın Tarihi İslami Mimarisi
15. yüzyılda inşa edilen Idgah Camii, Xinjiang’daki en büyük camilerden biri olarak öne çıkıyor. 20.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği bu tarihi yapı, turizme açık olmasının yanı sıra bir ibadet merkezi olarak da hizmet veriyor. Caminin avlusundaki kavak ağaçlarının serin gölgesi ve ibadethane bölümünü süsleyen dev Hoten halısı, Çin’deki 56 etnik grubun birlikteliğini simgeliyor.
Idgah Camii, yalnızca dini bir mekan değil, aynı zamanda bölgenin kültürel ve toplumsal dokusunun bir yansıması.
Müslüman Türbeleri: Maneviyat ve Tarihsel Derinlik
Xinjiang’da Müslümanların dini yaşamını gözlemlemek için türbeler de ziyaret edilmesi gereken önemli mekanlar arasında. Kaşgar’ın yakınlarında yer alan Apak Hoca Türbesi, Nakşibendi şeyhi Ahmet Kazani’nin torunu ve ailesine ait mezarları barındırıyor. Özenle restore edilen bu türbe, İslam’ın bölgedeki manevi izlerini yaşatmaya devam ediyor.
Budizm’in Tarihsel Kökleri: Kızıl Mağaralar ve Subashi Tapınağı
Xinjiang’daki Budist miras, en az İslam mirası kadar etkileyici. Kuqa bölgesinde yer alan Kızıl Mağaralar, 349 mağara ve 4.000 metrekarelik duvar resimleriyle Budist sanatının en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Mağaralar hem tarihi hem de manevi değerleriyle ziyaretçilerini büyülüyor.
Bir diğer önemli Budist yapı ise Subashi Budist Tapınağı. MS 3. yüzyılda inşa edilen bu tapınak, Xinjiang’daki en büyük ve en iyi korunmuş Budist alanlardan biri. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan tapınak, Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki kültürel alışverişin bir sembolü olarak kabul ediliyor.
Etnik ve Dini Çeşitliliğin Birlikte Yaşama Örneği
Xinjiang, yalnızca İslam ve Budizm’in değil, aynı zamanda Taoizm, Hristiyanlık ve diğer dinlerin de barış içinde bir arada yaşadığı bir bölge. Kaşgar’daki Xinjiang Fei Parkı’nda yer alan “Nar Motifli Anıt”, Çin’deki 56 etnik grubun birlikte yaşamını sembolize ediyor. Nar motifi, etnik çeşitliliğin birlik ve beraberlik içinde nasıl şekillendiğini anlatıyor.
Şinciang’ın İlham Verici Dini Zenginliği
Xinjiang, tarihten günümüze kadar pek çok farklı dinin, kültürün ve etnik grubun bir arada yaşadığı benzersiz bir bölge olarak dikkat çekiyor. Camilerden Budist tapınaklarına, türbelerden anıt mezarlara kadar pek çok dini mekan, bu coğrafyanın manevi zenginliğini gözler önüne seriyor. Xinjiang’ın dini yaşamı, yalnızca bir ibadet özgürlüğü örneği değil, aynı zamanda hoşgörü ve birlikteliğin ilham verici bir sembolü.
Bu tarihi ve kültürel miras, sadece Çin için değil, tüm dünya için önemli bir değer taşıyor. Xinjiang’ın zengin dini atmosferi, farklı inançların bir arada barış içinde var olabileceğinin güçlü bir kanıtı.
Dünya tarihine yön veren İpek Yolu’nun kalbinde yer alan Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi, bugün de Çin’in Kuşak ve Yol projesiyle yeniden dünyanın odak noktası haline geliyor. Türkiye’den gazetecilerin katıldığı 10 günlük gezi programında, bölgenin tarihini, kültürünü ve ekonomik dinamiklerini yerinde gözlemleme şansı bulduk. Bu yazıda, Xinjiang’ın batıya verdiği mesajları ve Çin’in bu bölgeyle ilgili stratejik vizyonunu sizlerle paylaşacağız.
Xinjiang: Çok Kültürlü ve Çok Etnikli Bir Mozaik
Xinjiang, Çin’in kuzeybatısında, sekiz farklı ülkeyle sınır komşusu olan bir bölge. 1,66 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ve 25 milyonluk nüfusuyla Çin’in en büyük özerk bölgesi olan Xinjiang, 13 farklı etnik gruba ev sahipliği yapıyor. Uygurlar, Kazaklar, Hui Müslümanları ve diğer etnik gruplar, zengin bir kültürel çeşitliliğin parçası.
Bölgenin tarihi boyunca farklı inançlar bir arada yaşamış. Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Nasturilik ve İslam gibi inançların izleri, Xinjiang’ın dini dokusunu harmanlama ve hoşgörüyle karakterize ediyor. Bu çeşitlilik, Xinjiang’ı Çin’in medeniyet mozaiğinin önemli bir parçası haline getiriyor.
Xinjiang’ı anlatan Çinli rehberimiz, bölgenin dini yapısı ile ilgili de tarihsel bir arka plan sunuyor. Xinjiang’da sadece İslam inancının olmadığı, tarihsel olarak bu bölgenin birçok dini inanca ev sahipliği yaptığını vurgulayarak bilgiler veriyor. MÖ 4. yüzyıldan önce Sincan’da ilkel din yaygındı. MÖ 1. yüzyıl civarında Xinjiang Budizm ile tanıştı ve 4. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve Nasturilik yaygındı. Yüzyılın sonlarında ve 10. yüzyılın başlarında İslam, güney Xinjiang’da yayılmaya başladı.
Tarihsel Köprü: XinjiangMüzesi’nin Anlattıkları
Urumçi’de bulunan Xinjiang Müzesi, bölgenin tarihini ve Çin’le olan derin bağlarını anlamak için önemli bir kaynak. Müzede sergilenen eserler, Xinjiang’ın tarih boyunca Merkezi Çin ile sıkı ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor. Qin Hanedanlığı’ndan Tang Hanedanlığı’na, Song Hanedanlığı’ndan modern döneme kadar, bölgenin tarihsel sürecine dair anlatılar dikkat çekici.
Rehberimizin ifadeleri, Çin’in Xinjiang politikası açısından da bir mesaj niteliğinde: ” Xinjiang hiçbir zaman bağımsız bir ülke olmadı; her zaman Çin’in ayrılmaz bir parçası olarak kalmıştır.” Bu söylem, Çin’in bölgedeki varlığını tarihsel bir perspektifle temellendirme çabasını gözler önüne seriyor.
Müzedeki 381 ulusal birinci sınıf kültürel kalıntı ve 40.000’den fazla öğe temelde şunu anlatıyor: “Tarih boyunca çeşitli etnik ve dini grupların zengin kültürünün beşiği olan Xinjiang tarihsel olarak Çin’in bir parçasıdır.”
Kültürel Harmoni: Tanrı Dağları’ndan Antik Şehirler’e
Xinjiang sadece tarihsel değil, kültürel bir zenginlik de sunuyor. Tanrı Dağları’nda Kazak göçerlerin geleneksel çadırlarına konuk olmak, bölgenin otantik yaşamını gözler önüne seriyor. Antik Kaşgar kentinde ise İpek Yolu’nun ticari hareketliliğini ve çok kültürlü mirasını hissetmek mümkün. Bölgenin tarım, ticaret ve zanaat alanlarındaki başarısı, ekonomik kalkınma açısından önemli ipuçları sunuyor.
Çin’in Batıya Mesajları: Xinjiang’ın Stratejik Önemi
Kuşak ve Yol projesinin odak noktası olan Xinjiang, Çin’in Batı’ya açılan kapısı olarak yalnızca ekonomik değil, kültürel ve politik bir mesaj taşıyor. Çin, Xinjiang üzerinden dünyaya bir medeniyet köprüsü kurmayı hedefliyor. “Engelsiz İpek Yolu Medeniyeti” vizyonu, sadece ticari değil, aynı zamanda kültürel bağların güçlendirilmesine odaklanıyor.
Xinjiang’da farklı etnik grupların bir arada yaşama modeli, modern dünyanın çok kültürlü yapıları için bir ilham kaynağı olabilir. Çin’in bu bölgeye yönelik büyük kalkınma hamleleri, bölgenin stratejik önemini her geçen gün artırıyor.
Xinjiang’ın İlham Veren Hikayesi
Xinjiang, tarih boyunca olduğu gibi bugün de Doğu ile Batı arasında bir köprü görevi görüyor. Kültürel çeşitliliği, tarihsel bağları ve ekonomik dinamizmiyle, bu bölge yalnızca Çin’in değil, dünyanın geleceği için de önemli mesajlar içeriyor. Xinjiang’ın hikayesi, geçmişten geleceğe uzanan bir medeniyet yolculuğu olarak bizlere ilham veriyor.
ASLI ATASOY – Çin ve özellikle Sincan Özerk Bölgesi üzerine bir yazı kaleme almanın zorluğunun bilincindeydim. Guangming Daily gazetesinden bir davet aldığımda, bu zorlukların beni beklediğini tahmin ediyordum. Yolculuk öncesi hazırlıklarımı yaparken, bölgeye dair sorularıma yanıt bulmayı hedeflemiştim. Bu nedenle Sincan’da dolaşırken, sık sık gruptan ayrılarak telefonumdaki çeviri uygulamasıyla insanlarla birebir iletişim kurmaya çalıştım. “Uygurlar burada rahat bir yaşam sürebiliyor mu?” soruma aldığım cevap hep aynıydı: “Evet.” Ancak bu yanıtların doğruluğu konusunda kesin bir yargıya varamayacağımın farkındaydım; nitekim amacım, bu tür iddialara yanıt aramaktan öte bir gazetecilik deneyimiydi.
Eleştirilerin Gölgesinde Bir Bölge
Çin, uzun yıllardır Sincan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygurlar üzerindeki baskı politikaları nedeniyle uluslararası kamuoyunda eleştirilmekte. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar, bir milyona yakın Uygur’un eğitim kamplarında tutulduğu iddialarını sıklıkla dile getirdi. Çin tarafı ise bu kampları mesleki eğitim merkezleri olarak tanımlıyor ve terörizme karşı bir önlem olarak sunuyor. Ancak, sistematik asimilasyon suçlamaları Pekin tarafından kesin bir dille reddediliyor.
Çin-Türkiye İlişkilerinde Yeni Bir Sayfa
Tarihi İpek Yolu’nun kalbinde yer alan ve bazı Uygurlar tarafından “Doğu Türkistan” olarak adlandırılan Sincan, zengin kültürel yapısıyla küresel politikada önemli bir yer tutuyor. Türkiye’nin 2019 yılında Çin’e yönelttiği “sistematik asimilasyon” suçlamaları nedeniyle gerilen ilişkiler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın haziran ayında Sincan ve Pekin’i ziyaret etmesiyle yeniden ılımlı bir döneme girdi. Bu ziyaretin ardından Urumçi-İstanbul arasında yeniden başlayan direkt uçuşlar, ilişkilerdeki bu yeni dönemin ilk somut işaretlerinden biri olarak dikkat çekiyor.
Çin’in Batıya Açılan Kapısı: Sincan
Sincan, Çin’in en geniş topraklarına sahip bölgelerinden biri olarak, coğrafi ve stratejik önemiyle dikkat çekiyor. Yaklaşık 25 milyon nüfusuyla çok sayıda etnik grubu barındıran bu bölge, tarih boyunca İpek Yolu’nun batıya açılan kapısı olma rolünü üstlenmiş. Urumçi, Kaşgar ve Kuqa gibi şehirlerde hem tarihi mirası hem de modern kalkınma projelerini bir arada gözlemleme şansı bulduk.
Etnik Çeşitliliğin İzinde
Sincan’ın uçsuz bucaksız coğrafyasını dolaşırken, Uygurlar başta olmak üzere Kazak, Kırgız, Rus ve diğer etnik gruplarla tanışma fırsatımız oldu. Kendi anadillerini konuşmaya devam eden bu topluluklar, aynı zamanda Çinceyi de akıcı bir şekilde kullanıyor. Bölgedeki trafik tabelalarında Uygurca ve Çince yazılar bir arada yer alıyor. Sincan’ın çok kültürlü yapısı, her köşede kendini hissettiriyor.
Kaşgar: Tarihi ve Kültürel Bir Hazine
Kaşgar, İpek Yolu’nun başlangıç noktalarından biri olarak adeta bir masal diyarını andırıyor. Eski Kaşgar kenti, restore edilmiş toprak evleriyle tarihi dokusunu korurken, çevresinde yükselen modern yapılar geçmişle günümüz arasında bir köprü kuruyor. Şehirdeki el sanatları çarşısı, dans gösterileri ve geleneksel kültürel etkinlikler, Kaşgar’ın benzersiz atmosferini yaşatıyor.
Yeni İpek Yolu ve Kalkınma Projeleri
Sincan’ın ekonomik kalkınması, Pekin hükümetinin “Kuşak ve Yol Girişimi” projesiyle yeni bir boyut kazanıyor. Urumçi’deki International Land Port Area, Çin’in Avrupa’ya bağlanan yeni ticaret hattının en önemli noktalarından biri. Bölgeden kalkan yük trenleri, Çin’in ticari gücünün sembolü olarak binlerce kilometre yol kat ediyor.
Topraksız Tarım: Geleceğin Teknolojisi
Korgas şehrindeki yüksek teknoloji tarım tesisi, Çin’in gıda krizine hazırlık anlamında ne denli ileri adımlar attığını gözler önüne seriyor. Burada yapay zekâ ile yönetilen ve topraksız tarım yapılan tesislerde, geleneksel yöntemlere göre on kat daha fazla ürün elde ediliyor. Bu tarım yaklaşımı, geleceğin tarımsal üretim modellerine ışık tutuyor.
Barış ve Yeni Bir Başlangıç
Sincan’daki izlenimlerim, Çin’in Uygurlar ve diğer etnik gruplarla ilişkilerinde daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemek zorunda olduğunu gösterdi. Ziyaretimizin sonunda paylaştığım şu düşünceyi tekrar etmek istiyorum: Hepimizin ihtiyacı olan şey barış ve bu barış, yeni bir başlangıcın ilk adımı olmalı.